Issuu on Google+

NISIMAZINE

KARS

#6 12.11.08

A special magazine published by NISI MASA, European network of young cinema

NISI MASA Avrupa Gençlik Sinema Ağı’nın özel festival gazetesi

GÜNÜN FİLMİ / FILM OF THE DAY

RÖPORTAJ / INTERVIEW BABAZULA

SÜT / MILK

Türkiyeli müzik grubu Baba Zula kendilerine has canlı performansları – rock ve oryantal sesler, şiir tiyatrosu ve canlı yapılan bilgisayar canlandırması karışımı - ile dikkat çekici. Vokalist Murat Ertel ve perküsyoncu Levent Akman anlattılar…

SEMİH KAPLANOĞLU

The Turkish music band Baba Zula is recognizable by its unique live show performances – a mixture between rock, oriental sound, poetry theatre, and live computer animation. Vocals Murat Ertel and percussionist Levent Akman explain.festival. Müziğinizi sıklıkla Oriental Dub olarak tanımlıyorsunuz? Bu ne anlama geliyor? M.E.: ‘Dub’ tanımlaması 2003 – 2006 yılları arasında geçerli idi ama tabi ki hala oryantal bir yaklaşımımız var. Önemli olan şu: biz bir şehir grubuyuz, İstanbul gibi kültürler arası, Asya ve Avrupa arasında bir köprü olan bir yer için tipik. Dolayısıyla biz her iki taraftan da stil ve gelenekleri harmanlıyoruz.

Milk, the second film of Kaplanoğlu’s trilogy, tells the leaving home story of Yusuf. It’s a story of a young man who is on the one hand dependent on his home, his routine and what’s secure and well-known, but on the other tries to get away from the familar, wishing to face the “new” which is hidden behind the mountains, buildings and bushes. Semih Kaplanoğlu has built his film as a nuanced path between these two states of being: the security of home and the the flight away from home. It’s as if the film is an expression of the inner world of a child, in which his fears and fascinations are mixed together. He stubbornly keeps swimming towards the horizon though his mother keeps saying “don’t go far away”, but also realizes that the world as he knows it is getting smaller as he looks back and cannot recognize his own house anymore, and hesitates between swimming back or further out. In the movie every face, every image, every place, every ray of light which burns Yusuf’s eyes, draws out a quality representing the ups and downs in his soul. A far-fetched candidate beloved who always talks on the phone when they are together and her silhouette, seen on a roof of a building; the noises of a ceremony marking the sending of someone to the army from the next street; a group of friends who come together with enthusiasm to share something around a seller of grilled meat; the dirty clothes of a friend who works in a mine, and the distance between the world he sees and hears around him and the world of his own…

Fırat Yücel

Bugün Kars’ta vereceğiniz konser için hazırladığınız özel bir şey var mı? L.A.: Bir köpeğin boğazını keseceğiz, onu pişirip sahnede yiyeceğiz… tabiki hayır! Tabutta Rövaşata’nın aktörlerinden Tuncel Kurtiz burada, muhteşem bir sesi vardır, belki birlikte birşeyler yaparız…

How did Fatih Akin’s focus on you in Crossing the Bridge: Sound of Istanbul influence your career? M.E.: Really well since he explains how Turkish music could also influence the Western stage. Actually we started thanks to a film – we made the soundtrack of Dervis Zaim’s Somersault in a Coffin in 1996, the year we were founded, and that’s how people knew about us. Are you preparing something special for tonight performance in Kars? L.A.: We are going to cut the throat of a dog, cook it and eat it on stage…Of course not (wild laughter)! As the actor of Somersault in a Coffin Tuncel Kurtiz is here, maybe we’ll perform something together: he has a great voice. Mariana Hristova

GÜNÜN FOTOĞRAFI / PICTURE OF THE DAY

Zeynep Gizem Küçükaksoy

Süt, ait olduğu üçlemenin ana karakteri Yusuf’un gençlik dönemini ve ‘evden kopuş’ sürecini anlatıyor. Bir yandan ‘ev’ine, alışılageldiğe, tanıdık ve güvenli olana sırtını dayayan, diğer yandan da o tanıdıklıktan uzaklaşmak, dağların, binaların, çalıların ardında saklanan ‘yeni’yle, bilinmeyenle yüz yüze gelmek isteyen bir gencin hikayesi bu. Semih Kaplanoğlu filmini, evin içine sığınmak ve evin dışına savrulmak -ve bu iki duygunun farklı nüanslarıarasında gidip gelen bir hat üzerinde kurmuş. Sanki tüm film, “denizde fazla açılma” diyen annesine inat ufuk çizgisine doğru yüzmeyi sürdüren, ama arkaya dönüp baktığında tanıdığı dünyanın giderek küçüldüğünü fark eden, çevre evler arasında kendi evini seçememeye başlayan bir çocuğun, geri yüzmekle daha da açılmak arasında kaldığı, korkuyla büyülenmenin birbirine karıştığı ruh halinin bir dışavurumu. Filmde Yusuf’un bakışının çevrildiği her yüz, her imge, içinde bulunduğu her mekan, gözünü yakan her ışık, onun ruhundaki gel-gitleri ifade eder bir nitelik kazanıyor: Yanınızda sürekli cep telefonuyla konuşan zorlama bir sevgili adayı ve onun bir binanının tepesinde gördüğünüz silüeti; yan sokaktan gelen askerliğe uğurlama sesleri; sokak köftecisinin etrafında bir şeyler paylaşıyor olmanın hevesiyle biriken bir arkadaş grubu; maden ocağında çalışan arkadaşınızın kıyafetleri ve tüm bu gördüğünüz/duyduğunuz şeylerin dünyası ile sizin kendi dünyanız arasındaki uzaklık...

Fatih Akın’ın filmi İstanbul Hatırası filminde sizi mercek altına alması kariyerinizi nasıl etkiledi? M.E.: Türk müziğinin de Batı sahnesini etkileyebileceğini açıklaması dolayısıyla… Aslında grubu kurduğumuz yıl olan 1996 yılında Derviş Zaim tarafından çekilmiş bir film olan Tabutta Rövaşata’ya teşekkür etmeye başladık, bu sayede insanlar bizi tanıdı.

You often define your sound as Oriental Dub. What does it mean? M.E.: The ‘dub’ definition is mostly valid for the period 2003-2006 but of course we still have an oriental approach. More important is that we are a city band, typical for Istanbul which is a cross cultural place, the bridge between Europe and Asia. So we mix styles and traditions from both.


KRİTİK / REVIEW MOLA / TIME OUT PRIIT PARN 1984 yılından geleneksel bir çizim tekniğiyle yapılmış klasik bir Estonya animasyonu olan Mola’nın ana karakteri her sabah çalan saatle birlikte kırmızı mavi renkli kuyruğuyla evin içinde koşuşturan parıl parıl bir kedidir. Günlük hayatı sıkıcılıktan uzak gibidir. Ardarda çılgınca şeylerin olduğu stresli bir girişten sonra – kedi ıssız bir adanın ardından, kendini aniden batının orta yerinde buluverir ancak akşam olunca bu döngüsel yolculuk yine mutfakta çirkin saatin başucunda sona erer. Olay örgüsü gerçekten mantıklı değildir ama yazarın yaratıcı hayal gücü dikkatlerimizi dokuz buçuk dakikanın her anında ayakta tutmayı başarır. Bu başarı şans

eseri değildir kuşkusuz yönetmen yeni yeni anlaşılmaya başlanan kısa hikaye tarzıyla yıllardır bir efsaneye dönüşen deneyimli çizgi filmci ve karikatürist Priit Pärndir.

A classic Estonian animation from 1984 made in a traditional drawn technique, Time Out has for main character a glassy cat with red-blue coloured tail that runs around the house every morning chasing the clock. Its everyday life seems to be faraway from boring. After a stressful beginning crazy situations come one after another – from a desert island the

cat suddenly finds itself in the middle of a western but in the evening the full circle ends up again at the kitchen, beside the nasty clock. The plot is not really logical but the author’s inventive imagination keeps our attention during every single minute of all the nine and a half. This is not a matter of chance of course; the director is veteran cartoonist and caricaturist Priit Pärn who has been a legend for a long time with his immediately recognizable anecdote style. Mariana Hristova

MERCEK / FOCUS KISACA ROMANYA - YEPYENİ BİR BAKIŞ SHORTLY ROMANIA - THE BRAND NEW FLOW STEVE MCQUEEN Romanya sineması, Avrupa sinemasının son dönemdeki en etkileyici hadiselerinden biridir kuşkusuz. Geçtiğimiz yıl Altın Palmiye alan 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün’ün büyük başarısının ardından, kimi eleştirmenler Romanya rönesansının bittiğini iddia ettilerse de bazı kısa filmler bunun aksini kanıtlar nitelikte. Bogdan Mustata’nın A Good Day for a Swim ve Marian Crisan’ın Megatron adlı filmleri bu sene hem Cannes hem de Berlin’den en iyi kısa film ödülleriyle döndüler. Kars Gezici Film Festivali’nin programında yer alan Romen yapımı beş kısa filminin ayırt edici ortak özelliği, her birine hakim olan minimalist tarzları: Radu Jude’un Tüplü Televizyon’u Romanya kırsallarındaki gerçek yaşamdan bir kesit sunuyor. Gündelik hayatı yansıtan bu nostaljik yol hikayesi, bozulan televizyonlarını tamir ettirmek için şehre götürüp öğleden sonraki dizi başlamadan önce evlerine geri getirmek zorunda olan bir baba oğlun hikayesini anlatıyor. Senarist Florin Lazarescu, hikayenin 70’lere rastlayan çocukluğu sırasında evlerine gelen ilk televizyonu ve onun ailesi için nasıl bir hazineye dönüştüğünü anlatıyor, senaryosunun anılarını yansıttığını ekliyor. Marian Crisan’ın Megatron isimli filmi, Maxim’in sekizinci yaşgününü anlatıyor. Annesi doğumgünü hediyesi olarak ona bir Megatron almak için Maxim’i Bükreş’teki McDonalds’a götürüyor. Ancak bu yolculuğun asıl sebebi babasının orada yaşıyor olması. Maxim’in babasıyla birlikte olmak için o anda yapmayacağı şey yok. Çılgınca istediği Megatron ise asla dönmeyen kayıp babanın yerine konan bir figür sadece. Film, sessiz yalnızlıklarının içinde, birbirine tutunmaya çalışan umut dolu bir çocukla giderek karamsarlaşan annesinin yabancılaşmış görüntüleriyle sona eriyor.

Constantin Popescu’nun seçkide yer alan Gülen Surat’ı saf, insanı derinden etkileyen bir komedi. Bilgisayarla araları pek de iyi olmayan bir anne ve baba, Amerika’daki oğullarıyla chat yapmaya çalışıyorlar. İzleyici olarak ekrana bakmamıza izin yok; sadece mırıltılarını duyabiliyor, annenin bir şeylerin bozulmasından duyduğu korkuyu izliyoruz. Adrian Sitaru’nun bir kumsaldaki farklı karakterleri gözlemlediği Waves isimli çalışması toplumsal mesajıyla öne çıkıyor. Olaylar Fransız bir annenin, çingene bir oğlandan dört yaşındaki çocuğuna göz kulak olmasını rica etmesiyle başlıyor. Çingene çocuk bir süre sonra durumdan yararlanmaya başlıyor. Film, stereotipler ve ahlaki normlar çevresinde Romen toplumunu ironik bir bakışla gözlemleniyor. Tıpkı İç Mekanlar’daki yaklaşım gibi… Ciprian Alexandrescu’nun İç Mekanlar’ı zor durumlarda insan ilişkilerini inceliyor. Film, bir apartmanın zemin katında ölü bir adam bulunmasıyla başlıyor. Komşular bir şeyler yapmak yerine etrafta boş işlerle uğraşmaya devam ediyorlar. Ertesi sabah ceset ortadan kayboluyor ancak bu gelişmeyi de kimse yeterince ciddiye almıyor. Gündelik hayat her zamanki gibi devam ediyor.

Romanian cinema is undoubtedly the most impressive recent phenomenon of European cinema. After last year’s peak success with the Golden Palm winner 4 Months, 3 Week And 2 Days some observers claim that the renaissance period is over, but several shorts prove just the opposite – the best short film awards at both this year's Berlin Film Festival and Cannes were picked up by Romanians, respectively A Good Day For a Swim by Bogdan Mustata and Megatron by Marian Crisan.

The five films within the Romanian shorts programme in Kars have in common a distinctive Romanian feature – their minimalistic style. The Tube with a Hat by Radu Jude captures the essence of a life in countryside Romania. It’s at once a nostalgic road-movie and a day to day life drama about a son and a father, who bring their broken TV set to the city and have to manage to bring it back home repaired before the afternoon series start. As the scriptwriter Florin Lazarescu admits, the story reflects his childhood in the 70s when the first cathode tube TV set became a great treasure for his family. Megatron by Marian Crisan is about Maxim’s birthday - he is turning eight. His mother takes him to a McDonald's in Bucharest to buy him a 'Megatron' toy as a present. But the real reason for this journey is his father who lives in the city; Maxim would do anything to be with him right now. 'Megatron-mania' is only a substitute for the missing father who never comes. At the end the camera shows a brilliant alienated portrait of a hoping boy and a desperate mother clinging to one another in their silent loneliness. The pure and moving comedy within the selection is Yellow Smiley Face by Constantin Popescu. Two parents cannot deal with computers, but try to chat with their son in America. We are not allowed to peep into the screen, but only listen to their murmuring and the mother’s fear that “something will brake”. Waves by Adrian Sitaru contains a more social message, observing a branch of different characters at the beach. The plot starts with a French mother who asks a gypsy boy to look after her four-year old child, but as she disappears he tries to take advantage of the situation. This is an ironic glance at Romanian society, driven by stereotypes and moral norms. In a

similar way Interior. Block of Flats Hallway by Ciprian Alexandrescu voyeuristically observes human reactions in a crucial situation – a dead man was found at the basement of an apartment house and his neighbours are bustling around instead of doing something. The next morning his corpse disappears mysteriously but nobody cares seriously – everyday life just goes on… The high quality of these films leads to the conclusion that if the Romanian New Wave is really over, it was just its first form of existence. Here comes 'Part Two'. Mariana Hristova

A gazette published by the association with the support of the Festival on Wheels - Gezici Festival. EDITORIAL STAFF Editor-in-chief Matthieu Darras Editorial secretary Mirtha Sozzi, Esra Demirkıran Turkish editor Zeynep Güzel English reviser Jude Lister Layout Cihan Önder Responsible of the publishing Doğu Akal Contributors to this issue Mariana, Hristova, Fırat Yücel, Zeynep Gizem Küçükaksoy NISI MASA 10 rue de l’Echiquier 75010 Paris France Tel: +33 (0)1 53 34 62 78 europe@nisimasa.com www.nisimasa.com


Nisimazine Kars #6