Issuu on Google+

NISIMAZINE

KARS

#4 10.11.08

A special magazine published by NISI MASA, European network of young cinema

NISI MASA Avrupa Gençlik Sinema Ağı’nın özel festival gazetesi

GÜNÜN FİLMİ / FILM OF THE DAY

RÖPORTAJ / INTERVIEW ANNA CHERKEZISHVILI

BULUTLARIN ÜSTÜNDE /CLOUD 9

Gürcistan’ın Tiblis kentinden gelen Anna Cherkezishvili, Shota Rustavelli Tiyatro ve Film Akademisi’nde dördüncü sınıf öğrencisi. Festival boyunca Belgeseyir atölyesine yönetmen olarak katılıyor…

ANDREAS DRESEN

Fourth year student at Shota Rustaveli Theatre and Film University, Anna Cherkezishvili is coming from Georgian Tbilisi. During the festival she participates the Docutravel workshop as director. Kiminle birlikte çalışıyorsunuz ve bu atölyenin amacı nedir? Bizim gruptaki katılımcılar Gürcistan’dan gelen 5 kişiden oluşuyor. Birbirimizi önceden tanıyorduk. Her ne kadar bu uluslararası bir atölye olsa da gruplar karma değil. Gene de herkes birbirine yardım ediyor ve sinema hakkında fikir alışverişi yapıyor. Biz Ani ismindeki antik şehir hakkında bir film yapıyoruz. Burası hakkında fotoğraflara bakarak ve tarihini okuyarak bilgi edindik, özellikle de mimari açıdan.

Andreas Dresen’s sixth film is the portrait of Inge, a sixty-year-old woman caught between two kinds of love: that of the close companionship she has with her husband and that of the instant attraction – burning, brutal and all-encompassing – which pulls her towards another man, a feeling which surprises even her. Cloud 9 (Wolke 9) is a magnificent variation on the theme of the consequences of love. Between sense and sensibility, Cloud 9 turns our established ideas about the 3rd age upside down. We should now be getting used to seeing seventy-year-olds active onscreen. Up to the age of eighty, and over, sex is still possible, even if for it to happen - and this is a recurring anecdote - the woman must do a headstand. Once the taboo of the brief fling is lifted, the film moves gradually towards territories even less cultivated in cinema, touching on existentialist choices. Is it undesirable to start a new life once you are over sixty? Putting in danger everything that one has acquired versus tasting the unknown and having the feeling of living to the full: dealing with these irreconcilable paths through the uncertainties of Inge, Cloud 9 avoids however the pitfall of the ‘subject film’. Cineaste of the moment German Andreas Dresen is amongst the very best for giving all his presence and strength to every shot and rendering the actors unbelievably authentic and credible. The latter are all excellent, but Ursula Werner is exceptional.

Matthieu Darras

Yapacağınız film konusundaki beklentilerin neler? Ani şehri gibi tarihi yerlere ilgi duyuyorum. Bu gibi yerleri hergün keşfedemezsiniz. Grup için dil bilmemek bir sorun olabilir ama neyse ki çok fazla karakterimiz yok. Şehrin güzelliğini çekmek benim için birincil amaç.

What interests you most at the Docutravel workshop? I want to have more experience in directing and get to know the people from my field. I also like travelling and am curious to know more about Turkey - we had interesting seminar about Turkish culture, social life and politics. Also the atmosphere of the city and people interest me. The festival offers a chance to attend film screenings as well. I liked Pandora’s Box a lot for instance. What are your expectations regarding your film? I'm interested in historical places as the city of Ani is. You don't explore places like this every day. Difficulties with language could be a problem for the group, but fortunately there are not so many characters. I just aim at shooting the city’s beauty. Johanna Kinnari

GÜNÜN FOTOĞRAFI / PICTURE OF THE DAY

Zeynep Gizem Küçükaksoy

Andreas Dresen’in altıncı filmi Inge’nin bir portresini sunuyor. Altmış yaşlarında iki farklı aşkın arasında kalmış bir kadın; bir yanında kocasıyla yaşadığı yakın birliktelik, bir diğer yanında onu başka bir adama yönelten –ateşli, vahşi ve tümden kuşatıcı- anlık bir çekim, kendisini bile şaşırtan bir his… Bulutların Üstünde (Wolke 9) aşkın sonuçları üzerine görkemli bir çeşitleme. Bulutların Üstünde, duyular ile duyarlılıklar arasında, geçkin yaşla ilgili yerleşik yargılarımızı alt üst ediyor. Artık yetmişliklerin aktif sahnelerini perdede görmeye alışmamız gerekecek. Seksen yaş ve üstüne kadar cinsellik varlığını korumakta, gerçekleşmesi için –tekrarlanan bir hadise olarak- kadının başaşağı durması gerekse bile… Aşk kaçamağı tabusu ortadan kalkınca film, sinemanın az işlenmiş bölgelerine doğru varoluşçu seçimlere dokunarak ilerliyor. Altmış yaşını geçtikten sonra yeni bir hayata başlamak istenilecek bir şey midir? Bir insanın sahip olduğu her şeyi tehlikeye atması bir yanda, bilinmeyeni sınamak ve hayatta olmayı sonuna kadar hissetmek bir yanda… Inge’nin tereddütleri üzerinden bu iki uzlaşmaz patikayla uğraşırken Bulutların Üstünde, bir “konu filmi” olma tehlikesinden de kaçınıyor. Günümüz sinemacıları arasında Alman Andreas Dresen her bir çekime tüm varlığını ve gücünü vermekte, oyuncularını inanılmaz özgün ve inandırıcı kılmakta en iyisi. Oyuncuların hepsi mükemmel, ancak Ursula Werner istisnai.

Belgeseyir atölyesinde en çok ilgini çeken şey ne? Yönetmenlik hakkında daha çok deneyim edinmek ve kendi alanımdaki diğer insanlarla tanışmak istiyorum. Ayrıca seyahat etmeyi seviyorum ve Türkiye hakkında birşeyler öğrenmek konusunda meraklıyım, Türk kültürü, sosyal hayat ve siyaset hakkında ilginç bir ders aldık. Bir de şehrin atmosferi ve insanları ilgimi çekiyor. Festival bize gösterimlere katılma şansını da tanıyor. Mesela Pandora’nın Kutusu’nu çok beğendim.

With whom are you working, and what is the aim of the workshop? In our group there are five participants, all coming from Georgia. We knew each other already. Even though the workshop is international groups are not mixed. Still everybody helps each other and exchange their opinion about cinema. We are making a film about the old city called Ani. We get acquainted with the place by looking at photos and reading history, especially about architecture.


KRİTİK / REVIEW GİTMEK MY MARLON AND BRANDO HÜSEYİN KARABEY Genç bir aktris olan Ayça, bir filmin çekimleri sırasında Kürt aktör Hama Ali ile tanışır. Birbirlerine kısa zamanda aşık olurlar. Filmin çekimleri bittiğinde Ayça İstanbul’a, Ali ise savaşın gittikçe daha sert yaşandığı Kuzey Irak’a dönmek zorunda kalır. Bu dönüş, özlemin, tutkulu video-mektupların ve geri dönebilme umudunun başlangıcı olur. Ayça bekleyemez ve aşkının verdiği cesaretle zor bir Irak yolculuğunu göğüsleyebileceğine karar verir. Film, iki parallel hikaye üzerinden ilerliyor. Biri Ayça’nın doğuya yolculuğu, diğeri ise amatör videolarında ev yapımı bir Süpermen gibi davranan Ali’nin aşk

algısı. Hüseyin Karabey’in bu eseri gerçek bir hikayeye dayanıyor. Başrol oyuncuları Ali ve Ayça ise kendilerini canlandırıyorlar. Bu durum, Gitmek’e güçlü ve duygusal bir yakınlık hissi katıyor. Ayça is a young Turkish actress who, during the shooting of a film, meets Hama Ali, a Kurdish actor. The two immediately fall in love with each other. When the shooting ends she has to go back to Istanbul and he to Northern Iraq, where the war is more and more impending. For the lovers starts a period of longing, passionate video-letters and

hopes to get together soon. Ayça cannot wait and, empowered by her blind love, decides to overcome the difficult trip to Iraq. The film develops two narrative levels in parallel: one follows Ayça’s journey towards the East and the other Ali’s conception of love, through amateur videos in which he acts as a home-made Superman. The work by Hüseyin Karabey is based on a true story and the lead characters – Ayça and Ali – play themselves. This gives My Marlon and Brando a strong and emotional sense of immediacy. Mirtha Sozzi

MERCEK / FOCUS SAHTE BELGESELLER - ONLARI SEVİYORUZ! MOCKUMENTARIES - WE LIKE THEM! Uzuncadır varlar ama hala birçok insan tarafından bilinmiyorlar… Eğer siz de onlardan biriyseniz – veya diğer taraftaysanız, gercek bir hayransınız demektir- bu makale tam sizin için. Sahte belgeseller, belgesellerin doğasını çözümleyen parodilerdir. Hala birine rastlama şansı bulamadıysanız, bir daha düşünün. Blair Cadısı ya da Borat’ı hatırlıyor musunuz? Bunlar en ticari olanlardandır, fakat bir nebze fikir verebilirler. Aslında bu terim popüler kültüre Rob Reiner’ın kurgusal bir rock grubunu anlatan çığır açıcı filmi Karşınızda Spinal Tap (This is Spinal Tap, 1984) tarafından kazandırılmıştır. (Yarının Nisimazine’inde bu filmin eleştirisini bulabilirsiniz.) Fakat bu filmden çok daha önce, bazı yönetmenler bu fikri deneyimlemeye başlamıştır; bazısı spagetti ağacından spagettilerin hasatını göstermiş, bazısı da mucizevi bir kuru temizleme sürecini anlatmıştır: bir kabinin içine tamamen giyinik olarak girip, diğer taraftan tertemiz çıktığınız bir süreç. Sahte belgeseller eğlencelidir, fakat - ve genellikle- ciddi işleri ironik olarak ele alırlar. Mesela Achero Mañas’ın Noviembre’si bir grup provokatif sanatçı hakkındadır: sahte belgeseller gerçek bir belgeselin yapısını ne kadar taklit eder, hatta ne kadar abartırlarsa, kayda değerlikleri de o kadar artar. Rémy Belvaux’un Man Bites Dog filmi bir başka iyi örnek. Ana karakter Benoit, ailesiyle sevgi dolu bir ilişkisi olan, piyano çalan ve aklına gelen her türlü şeyi – mimarlık, güvercinler veya klasik müzik hakkında olabilir- tartışabilen karizmatik ve çekici bir genç adamdır. Fakat, diğer yandan da, para için, ama aslında sadece kendi eğlencesi için, kanlı saldırılar yapan sadist bir seri katildir. Tim Robbins’in Bob Roberts adlı filmi,

Birleşik Devletler senatosu için mücadele eden bir politikacı adayını konu alır. İsyan hakkında muhafazakar fikirler içeren şarkılar söyleyen müzisyenin, sonunda sahte olduğu ortaya çıkınca, Bob Roberts bizi karanlık anlaşmaların, iki yüzlülüğün ve Amerikan politikasının düzenbazlıklarının arasında ayrıcalıklı bir tura çıkarır. Ayrıca oldukça merak uyandırıcı olan ve bu konuda yapılmış başka bir sahte belgesel de Kars’ta gösterilecek. Punishment Park (1970), bir grup hippiyi, asker kaçaklarını ve sistem karşıtı gençleri bir çöldeki ölüm oyununda kovalayan askerleri konu edinen bir haber ekibini sahtece belgeliyor. “Asiler”, ancak başlangıç noktalarından millerce uzağa konmuş bir Amerikan bayrağına ulaşarak kaçabilmektedir. Bunun, onları inançlarından özgürleştireceği varsayılır. Askerlerin büyüyen düşmanlığı, nefret dolu mantıklarının acı doğasının ortaya çıkışıyla sonlanır. Aslında belgesellerde birer gerçeklik kurgusudurlar, fakat; sahte belgeseller bunu suratınıza çarparlar. Bize bazı absürd gerçeklikleri yansıtmak için güçlü birer ayna görevi görebilirler ve bunu basitçe, ustaca, zekice – ve varsayımsalbiçimde hicvederek yaparlar. They exist for a long time now, but are still unknown to a great number of people. If this is your case – or, on the opposite side, you’re a true fan – this article’s for you. A mockumentary is a “mock documentary”, a parody made out of the nature of documentary. If you think you haven’t had the chance to come across one, think again. Remember The Blair Witch Project or Borat? They are some of the most commercial ones, but it serves to locate you. Actually the term only appeared in pop culture after Rob Reiner’s groundbreaking comedy on a fictional rock band

called This is Spinal Tap in 1984 (review to be published in tomorrow’s Nisimazine), but years before some directors were already experiencing it, like the one who showed the detailed harvesting of spaghetti from inventory spaghetti trees, or another showing a miraculous process of dry-cleaning, in which you could enter a tank fully dressed and come out on the other side, clean as new. Mockumentaries are fun, but they can also be – and frequently are - used for talking serious business in an ironic way. Take Noviembre by Achero Mañas, which is on a group of provocative artists: the more one maintains or exaggerates the structure of true documentary, the better the results in making it credible. Another good example is Man bites Dog, by Rémy Belvaux. Benoit, the main character, is a charming and charismatic young man who maintains a loving relationship with his family, plays the piano and discusses at length whatever comes to mind, be it architecture, pigeons or classical music. But he also happens to be a sadistic serial killer who goes on murderous rampages for money and, mainly, his own enjoyment. Bob Roberts by Tim Robbins follows a political candidate running for the U.S. Senate, who is a musician singing conservative ideas about rebellion that in the end reveals to be a corrupted fake. It gives us a privileged guidedtour through the paths of shady deals, hypocrisy and deceit of U.S. politics. Interestingly enough, there’s another great one on this matter showing in Kars. Punishment Park (1970) pseudodocuments a news coverage crew on soldiers chasing a group of hippies, draft dodgers and anti-system youngsters through a desert death-game. The rebels can assumedly escape by

Noviembre, Achero Mañas reaching an American flag set miles away from their starting point. This will supposedly set them free from their beliefs. The growing hostility of the soldiers only ends up revealing the sad nature of hatred-based mentalities. We know documentaries are too always a construction over reality, but mockumentaries scream that straight in your face. They work as a powerful mirror to make us reflect on some of nowadays absurd realities, simply by subtly showing them to us in a very smart - and assumed - satirical way. Joana Pinto Correira

A gazette published by the association with the support of the Festival on Wheels - Gezici Festival. EDITORIAL STAFF Editor-in-chief Matthieu Darras Editorial secretary Mirtha Sozzi, Esra Demirkıran Turkish editor Zeynep Güzel English reviser Jude Lister Layout Cihan Önder Responsible of the publishing Doğu Akal Contributors to this issue Matthıeu Darras, Mırtha Sozzı, Joana Pınto Correıa, Johanna Kınnarı Zeynep Gizem Küçükaksoy NISI MASA 10 rue de l’Echiquier 75010 Paris France Tel: +33 (0)1 53 34 62 78 europe@nisimasa.com www.nisimasa.com


Nisimazine Kars #4