Nisimazine Istanbul 2015 3rd Edition

Page 1

Nisimazine

Istanbul Film Festival 2015

14 Nisan 2015 Salı

Tuesday 14th April 2015

sayı 3 edition 3

Bu dergi, NISI MASA tarafından ‘Genç Avrupalılara yönelik Sinema Yazarlığı Atölyesi’ çerçevesinde yayımlanmıştır a festival gazette published in the framework of a workshop for young critics by NISI MASA - European network of young cinema

Devlet Mafya El Ele

sayfa 5

Stefano Raspa (Italya)

Theeb

Vassilis Economou (Greece)

sayfa 3

Labour of Love Mirona Nicola (Romania)

Gözüpek bir adam kilitli kapılarla dolu bir koridorda polis memurlarına tehditler savurarak yürümektedir. Yüksek güvenlikli bir hapishanededir ve adı Gaspare Spatuzza’dır. Yıllar süren tutukluluğunun sonucunda adalet sistemiyle işbirliği yapmaya karar vermiş bir mafya üyesidir.

sayfa 5

Manglehorn

Mahkeme

David Gordon Green ( Yarışma )

Chaitanya Tamhane ( Hindistan )

D

G

avid Gordon Green uluslarası festivallerin müdavim konuklarından biri haline geliyor. Green, geçen seneki Joe adlı filminden sonra bu sene festivallere Al Pacino, Holly Hunter ve Chris Messina’nın başrollerde oynadığı Manglehorn ile dönüyor. A.J. Manglehorn (Al Pacino) Teksas’ın küçük bir kasabında çilingirdir. Büyük pişmanlık duyduğu geçmişinden bir türlü uzaklaşamaz. Günlerini İran kedisi Fannie ile geçirir. Hergün işine gider, haftada bir Cuma günleri bankasına uğrar. Arada bir aralarının soğuk olduğu oğlu Jacob (Chris Messina) ve torununu (Skyler Gasper) görür. Çoktan kaybettiği eski aşkı Clara’ya özür mektupları yazar. Bu arada banka memuresi Dawn (Holly Hunter) ile romantik bir ilişkiye girmeyi bile denese de bu sakarca çabası kendini sabotajla son bulur.

Editorial

Editörden

V

İ

isiting Istanbul for the first time may seem overwhelming for so many reasons. First, the crazy and contrasted life all around the city, its spicy smell, its colors...definitely, a compendium of heartstoping visual and sound stimuli of all kinds. Second, you can breath the weight of History in each corner like in its steep streets, the turquoise Bosphorus river or the breathtaking skyline dominated by the monumental mosques. After the initial shock, one discovering that Istanbul is not only sights, smells or colors, but also cinema thanks to the Istanbul FF which presence is all around the Beyoglu area prominated by its characteristic blue posters that poetically reminds us to the Bosphorus river. On our third edition, the Nisimazine team's heads are already full of stunning and diverse films. This time, we continue discovering the New Visions selection, among others, with the reviews of 'Court' by Indian Chaitanya Tamhane, winner of the Lion of the Future and the Orizzonti award in the last Venice Film Festival as well as 'Theeb' by Jordan director Naji Abu Nowar, who won the Orizzonti Award to Best Director. But the New Visions also surprises us with 'Nabat' by Elçin Musaoğlu from Azerbajan or French awarded comedy 'Hippocrates' by Thomas Lilti. Our first full day in the festival has been also marked by the cancellation of the screening of the film 'North' by Cayan Demirel, and Ertugrul Mavioglu by the Turkish Ministry of Culture which resulted with a significant group of Turkish filmmakers pulling off their films from the festival in solidarity with them. Lucía Ros Serra, from Spain

www.nisimazine.org www.nisimasa.com

stanbul’u ilk kez ziyaret etmek bir çok nedenle çok çarpıcı görünebiliyor. Birincisi, şehrin tamamına yayılan çılgın ve kontrast hayat, baharatlı kokular, renkler… kesinlikle, her tür görsel ve işitsel uyaranın kalp çarpıntısına neden olan bir bileşimi. İkincisi, dik sokakları, Boğazın turkuaz suları ya da heybetli camilerin egemen olduğu şehir silueti sayesinde her bir köşesinde Tarih soluyabiliyorsunuz. Başlangıçtaki şoku atlattıktan sonra, İstanbul’un yalnızca manzaralar, kokular ya da renklerden ibaret olmadığını, şiirsel bir şekilde bize Boğaz’ı çağrıştıran mavi posterleriyle Beyoğlu’nu donatan İstanbul FF sayesinde aynı zamanda sinema demek olduğunu da keşfediyorsunuz. Bu sefer, Yeni Bir Bakış seçkisini keşfetmeye devam ediyor, Venedik Film Festivalinde Geleceğin Aslanı ve En İyi Film-Ufuklar ödüllerini kazanan Hint yönetmen Chaitanya Tamhane’nin Mahkeme ve yine Venedik Film Festivalinde En İyi Yönetmen-Ufuklar ödülü kazanan Ürdün’lü yönetmen Naji Abu Nowar’ın Theeb filmlerinin yorumlarına yer veriyoruz. Yeni Bir Bakış seçkisinin diğer süprizleri de Azerbaycan’dan Elçin Musaoğlu’nun Nabat ve Thomas Lilti’nin ödüllü Fransız komedisi Hipokrat filmleri. Festivaldeki dolu dolu ilk günümüze damgasını vuran olay da kuşkusuz Kültür Bakanlığı’nın, Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu’nun Kuzey (Bakur) filminin gösterimini engellemesi ve bunun üzerine önemli sayıda Türk film yapımcısının dayanışma amacıyla festivalden filmlerini çekmeleri oldu. Lucía Ros Serra, ( İspanyol )

www.facebook.com/nisimazine www.facebook.com/nisimasa

David Gordon Green eklektik yönetmenlik stiliyle bilinen biri. Son iki mükemmel filminden sonra, Manglehorn, yeni yetme senaryo yazarı Paul Logan’ın ilk uzun metraj film senaryosunun getirdiği kendine güvensizlik ve dengesizlik ile ortaya çıkan bir yanlış cast vakası gibi görünüyor. Film, ana karaktere ve hikayesine ilginç bir başlangıç ile güçlü bir biçimde açılıyor. Belki de bu açılış filmin en güçlü ve duygulandıran tarafı. Manglehorn, Clara’ya yazdığı aşk mektuplarından parçları bize çaresizlik ve sanki yumuşak bir müzik tonuyla okuyor. Fakat, ne yazık ki senaryonun bu tarafı zayıf bırakılmış. Sanırım bu hata Logan’ın çaylaklığına verilebilir. Aynı açıdan, Manglehorn’un Dawn ile olan ilişkisi hakkında benzer şeyler söylenebilir. Bu konu, daha derinine inilebilecek çok ilginç ve zıt bir önerme olabilir ve bize Manglehorn’un hayatı hakkında yeni bakış açıları sağlayabilirdi. Dawn bunu sağlamakta önemli bir karakter olabilirdi. Çünkü, sonuçta film geçmiş sorgulama, onu geride bırakma ve hayata devam etme üzerine kurulu. Bunun tersine, film, bize sadece çilingirlikten önceki beyzbol koçluğu kariyeri bilgisini vererek, Mangelhorn karakterini tamamen kullanışsız hale getiriyor. Ironik olan ise en ilginç karakterin Gary (Harmony Korine) olması. Bu açıdan güzellik salonundaki sekans atılabilirdi. Fakat, bu sekansı Korine’e daha fazla ekran zamanı sağlamak için kullandıkları belli oluyor. Manglehorn’un oğlu ile olan soğuk ilişkisini anlatan alt senaryo, zayıf gelişimi ve masaya yeni birşey getirmemesi yanında, oldukça klişe özelliklere sahip. Aynı şeyi filmin sonunda ortaya çıkan pandomim sanatçısı için de söylebiliriz, Fakat en azından bu mecazi araç, duyguları harekete geçiren güzel birşey olmuş. Al Pacino’nun oyunculuğu Manglehorn’un en iyi tarafı. Bizleri esir alıp filmin birçok hatasını görmezden gelmemize yardımcı oluyor. Holly Hunter ve Chris Messina kapsamlı ve kesin performanslar verse de performansları baştan itibaren heyecan vermeyen filmi iyileştirmeye yeterli olmuyor. David Gordon Green’in ustalığı bile bu durumu düzeltmeye yeterli değil. Green’e düzenli katkı sağlayan Tim Orr, Al Pacino’nun nuanslarla dolu eşsiz oyunculuğunu değişken lensleriyle yakalarken, Green’e düzenli katkı sağlayan David Wingo ve Explosions in the Sky’ın müzikleri Manglehorn’un nostaljisini ve özlemini bize hissettirerek aktarıyor. Amerikalı yönetmen Green’in son yönetmenlik denemesi ne yazık ki beklentilerin altında kalmış. Tüm yetersizliklerine rağmen Mangelhorn’un duygu dolu bir film olduğunu reddetmek mümkün değil. Hem Al Pacino hem Gordon Green hayranlarının ilgisini çekecek bir film olmasına rağmen, Manglehorn herkes için değil. Tara Karajica (Sırbistan)

enç yönetmen Chaitanya Tamhane, önyargılara ve çoğu zaman insan haklarını ihmal eden hukuki detaylara vurgu yaparak, Hindistan hukuk sisteminin ikna edici bir resmini büyük perdeye yansıtıyor. Bir kanalizasyon işçisi Mumbai’de bir lağımda ölü bulunuyor. Yaşlı bir halk şarkıcısı, söylediği kışkırtıcı şarkısıyla bir lağım işçisini intihara teşvik etmekle suçlanarak tutuklanıyor. Asliye mahkemesinin duvarları arasında görülen davada, insanların kendi gerçekliklerini anlatmaya çabaladıkça hayallerini ve umutlarını kaybettiklerine tanık oluyoruz. İlk başta, hukukçular (Usha Been, Vivek Gomber) ve hayatı mahkeme salonundaki tiyatronun dışında da gözlemlenen yargıç (Pradeep Joshi) ile tanışıyoruz. Filmin en göz kamaştırıcı tarafı, detaylara girilerek ve Mumbai’deki mahkemenin endişe dolu ve klostrofobik atmosferinin seyirciye de yansıtılması sağlanarak, Hindistan'daki adalet ve yargılama sistemine dair yapılan özenli analiz. Karakterler, seslerinin duyulması ve inanılması için fırsat arayarak, hikayenin çeperlerinde sanki daha büyük bir oyunun piyonlarıymışcasına hareket ediyorlar. Oyunculuklar ikna edici ve dokunaklı olmakla birlikte, karakterlerine tüm kusurlarına rağmen itibarlarını teslim etmek için olağanüstü bir çaba gösteriyor. Karakterler, aslında tüm anlatıyı tek başlarına taşıyorlar ve olayların örgüsünün gerçek merkezi durumundalar. Hepsi hem belirgin özgeçmişleri olan kişilikler, hem de iyi inşa edilmiş davranış ve tepkileriyle, hikayeleri anlatılmaya, hakları savunulmaya değer çarpıcı ve gerçek kişiler olarak beliriyorlar büyük perdede. Bu durum kuru, stilize ve neredeyse görünmez bir ışık ve görüntü yönetimi ile desteklenerek, durumun geri dönülmez bir şekilde dibe doğru çakıldığını sandığımız anlarda bile kahramanların psikolojilerine daha da derinlemesine nüfuz etmemize olanak tanıyor, kimi zaman öfke açığa çıkartarak kimi zaman hayalkırıklığı ya da sadece merak uyandırarak. Yine de, Mahkeme’de bizi gerçekten hayrete düşüren şey Hindistan’ın ötesinde de önem taşıyan bir temayı nesnel ve gerçekçi bir şekilde irdeleyebiliyor oluşu. Bireylerin insani ve kişisel durumlarını gözardı eden, onları içinde bulundukları sonuçlara sürükleyen etkenleri ve delilleri göz önüne almadan kınayarak yada aklayarak çözüm bulmaya çalışan bir hukuk ve adalet mekanizması karşımızdaki. Mahkeme dramasının ölçülü ve belgesel bir tarzla kurulmuş olması seyirciyi zaman zaman kurmaca bir filmden ziyade arşiv görüntülerinin derlemesinden oluşmuş bir film izliyormuşçasına hayrete düşürüyor. Genel olarak, bir Hindistan mahkemesinin gerçek temsiline tutunan bu tercih şaşırtıcı olmakla birlikte hikayenin daha inandırıcı olmasını sağlıyor. Ancak ne yazık ki aynı tercihten ötürü, tanıkların ifadelerinin, avukat ve savcıların beyanlarının, yargıç kararlarının akışının durgunluğu filmin ritmini de etkiliyor zaman zaman. Mahkemede gerçekten olan bitenleri göstermeye teşebbüs etmek övgüye değer olsa da bu tavır filmi yavaş, monoton ve durağan bir hale sokabiliyor. Ne mutlu ki bu durum filmden keyif almamızın önüne geçmiyor ve filmin gösterişçi ve sıkıcı olmasını engelliyor. Geçen yılın Venedik Film Festivalinde kazanılan Geleceğin Aslanı ve En İyi Film-Ufuklar ödüllerinin hakedildiğini görüyoruz. Bu da bizim, cesaret isteyen ve zorlu meseleleri irdeleyen filmlerin de takdir edilebileceğine, Venedik Film Festivali’nin Lido’daki bahçe ve salonlarının ötesinde geniş izleyici kitlelerine ulaştırılabileceğine dair umudumuzu artırıyor. Karakterlerin anlamlı yüzlerinin ve davanın steril prosedürlerinin ardında, filmin her bir karesine damgasını vuran büyük bir topluluk, bir hayaller ve umutlar şehri olduğu da gözönüne alındığında karşımızda başarılı bir eser olduğunu söyleyebiliriz. Stefano Raspa (Italya)


Röportaj/Interview

Sabina Guzzanti

CREDITS/ Künye NISIMAZINE ISTANBUL, 12-19 APRIL 2015 N°3 Edition of Tuesday, 14th April 2015 Sayı 3, 14 Nisan 2015 Salı

Sabina Guzzanti tiyatro, TV ve sinema dallarında çalışan çok yönlü bir artist. Memleketi İtalya dışında, yaptığı siyasi filmlerle tanınıyor. Filmleri İtalya sınırlarının ötesinde bir çok tartışmaya neden oldu. Son filmi Devlet Mafya El Ele da benzer bir yol izlemeye aday. Bu cesur yönetmenle buluştuk ve son belgeseli ve kariyeri üzerine bir söyleşi yaptık. Size bu filmi yapmaya iten sebebler ne oldu? Herkes için çok önemli bir konu. Resmi olarak var olmayan bu hikayeyi anlatma zorluğunu göze almak istedim. Belgesel ve kurguyu birbirine bağlayan dramatik stil beni meraklandırdı ve daha ileriye gitme gücü verdi. Her ne kadar birçok zorluk ile karşılaşsam da, örneğin kimseden finansal destek alamadım, yapım aşaması birçok kez durdu, çok zamanımı aldı, hikaye beni bu zorlukları aşma konusunda hep motive etti. Hangi parçaları belgesel hangi parçaları kurmaca ile anlatma kararınızda hangi kriterleri kullandınız? Kriterler işlevseldi. Gerçeklerin belgelenmesi var. Bunlar için resimler ve kayıt altına alınmamış başka şeyler var. Belgesel stili ile kendi bakış açımı yansıtabildim. kurmaca ile ise anlatımı

izleyici için daha ikna edici ve muzip hale getirebildim. Bunun için mizahi ve taşlama yöntemlerini kullandım. Örneğin, Falcone ve Borsellino gibi karakterlerin anlatımı için belgesel ve gerçeklik daha uygun yöntemlerdi. Gerçek görüntüler bir aktörün tekrar oynamasından daha etkin. Benim tercihlerim şu mantık üzerine kuruldu- estetik sunuş şeklim anlatmam gereken konudan gelmeli Yurtdışında nasıl bir tepki bekliyorsunuz? Bu film, her ne kadar kapsamlı bir çözüm sunmasa da, yurtdışında anlaşılacak ve takdir toplayacaktır. Bunun sebebi organize suçun ve mafyanın tüm dünyada var olması. Batı demokrasileri bu gerçekle sürekli yüzleşiyorlar. Bu açıdan film hem bilgili hem de bilgisiz seyircilere mafyanın ne olduğuna dair yardımcı olabilir. Mafyayı bugüne kadar hep klasikleşmiş babalar ve cinayetler üzerinden düşünegeldik. Tabi bu gerçeğin bir tarafı. Fakat diğer bir tarafı da mafyanın ekonomik ve siyasi gücün bir parçası olması. Bugünlerde insanlar mafyanın elinden ölümü sadece şiddet ile tecrübe etmiyor, kamu alanında, eğitim sağlık gibi, var olan yolsuzluğun bir sonucu olarak da yaşıyorlar. Mafya hayatımızdaki enerjileri olumsuz birşekilde bizden alan bir olgu ve bu mekanizmayı anlamak hem İtalya hem de diğer ülkeler için elzem. Ticari başarınız ve yeteneğiniz arasındaki ilişki nedir? Birçok sanatsal alanda çalıştınız fakat en büyük başarınız güç odaklarının üzerine gitme tavrınızla geldi. Güç odaklarının üzerine gitme gerçeği hiçbir zaman başarıma katkı sağlamadı. Bir zamanlar TV’de Riaot gibi hiciv ve komedi programlarında çalışırkenki şöhretim ve servetim şimdikinden daha fazlaydı. Güç odaklarına karşı sağlam bir duruş kararı aldığımda, TV’deki rollerim ortadan kaldırıldı. Siyasi filmler yapmaya başladım fakat bunların hepsi bağımsız yapımlar. Öğretici amaçları var, şan şöhret için yapılmıyorlar. Böyle filmler yapmak ne kadar ve neden zor? Benimki gibi yapımlar niş yapımlar, hiçbir zaman milyonlara ulaşmayacaklar. Yatırım ve dağıtım yapacak insanları bulmak neredeyse imkansız. Sağolusunlar, bazı bağımsız yapımcılar var, BİM gibi, La Trattativa’nın yapım ve dağıtım şirketi. Bunlar risk alıyor, her ne kadar yol zorlu ve engelli olsa da. İşİmiz zor, en basit anlamda, siyasi sansür yüzünden. Onlar, İtalyanların bazı konuları tartışmasını istemiyor. Ben projem için yatırımcı

2

A magazine published by NISI MASA in the framework of a film journalism workshop for young Europeans / Bu dergi, NISI MASA tarafından ‘Genç Avrupalılara yönelik Sinema Yazarlığı Atölyesi’ çerçevesinde yayımlanmıştır. EDITORIAL STAFF / Editör Kadrosu Director Fernando Vasquez Turkish Editor Emrah Kolukisa Logistic Manager/ Lojistik Müdürü Luisa Riviere Layout/ Tasarımcı Francesca Merlo Writers/ Yazarlar Lucía Ros Serra, Tara Karaijca, Stefano Raspa, Vassilis Economou, Mirona Nicola, Fernando Vasquez Translators/ Çevirmen Tolga Avcil Photography Lucía Ros Serra NISI MASA European Network of Young Cinema 99 Rue du Faubourg Saint-Denis 75010, Paris, France +33 (0)1 48 01 65 31 europe@nisimasa.com www.nisimasa.com www.nisimazine.org With the support of the Youth in Action of the European Union. This project has been funded with support from the European Commission. This publication reflects the views only of the author, and the Commission cannot be held responsible for any use which may be made of the information contained therein. Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Projeleri desteğiyle. Bu proje Avrupa Komisyonu desteğiyle finanse edilmiştir. Bu yayın sadece yazarın görüşlerini yansıtır ve Komisyon burada yer alan bilgilerin herhangi bir şekilde kullanımından sorumlu tutulamaz.

ararken birçok yapımcı beni önyargılı olmakla suçladı. Lido’da, filmim en beğenilen filmler arasındaydı. Bu bile yapımcıların ilgili olmasına yeter sebeb çünkü bu başarı ticari başarı sinyali veriyor. Ticari sebeplerin ötesinde, her zaman idelojik ve siyasi sebepler var. Bu sebepten benimki gibi yapımlar gerçekten dünyada yerlerini bulmakta zorlanıyorlar. Buna rağmen, beni en çok ilgilendiren bir yapımın yoğunluğu ve gücü, ve seyircinin tepkilerini ne kadar harekete geçirebildiği. Bence bunlar, bir filmi kaç kişinin izlediğinden daha önemli birşey. Bu film şu anki tarihsel dönem için neden bu kadar önemli? Bu film 20 sene önce olan olaylar hakkında. Fakat bu olaylar günümüz İtalya’sının siyasi ve kültürel durumunun kökleri. Bugünlerde siyasi ve toplumsal kararlara yön veren mantık mafya tipi bir mantık. Örneğin bakanlar, hakeden yerine arkadaşlarına fon sağlıyorlar. Veya basitçe günlük yaşamda bencil ve kurnaz olmak ve diğerlerine saygı göstermemek. Benim filmim tabiki devrimlere sebep olmayacak veya bir gecede sorunları çözemeyecek. Fakat bugünkü durumun köklerini bulmaya yardımcı olacak ve insanların hafızalarındaki ve davranışlarındaki yansımalarını anlaşılır hale getirecektir. Stefano Raspa (İtalya)


Yorumlar/Reviews

Festival Agenda & Tips / Festival Ajandası & Öneriler

Theeb Naji abu Nowar ( Jordan ) Jordan’s cinema has always been one of the most secluded in the Middle East, but in recent years this fact is tending to change. A new generation of emerging filmmakers is gaining the necessary international recognition. Naji Abu Nowar belongs to that generation. His directorial debut was in 2009 with the short documentary Death of a Boxer and five years later he finally presents his first feature film Theeb. The story is set in 1916 in Arabia, just before the Arab Revolt. Theeb (Jacid Eid) is a Bedouin young boy that lives with his tribe in the desert. His brother Hussein (Hussein Salameh) has always been his best friend and his only companion. One day they welcome an unexpected visitor, an English soldier (Jack Fox) who wants to go to a secret water-well in order to trace the route for a railway. Hussein is the only one that can guide him and Theeb will follow them to that life changing and tragic journey. The historical content undoubtedly dominates the narration. Like Theeb himself, the whole Arabian Desert is going through a transitional period comparable with adulthood. Everything is on the borderline since the arrival of the iron donkey (railway), right before WWI and the upcoming breakup of the Ottoman Empire. Arab revolutionaries, Bedouin raiders and Ottoman mercenaries have to share the same land and they all want to get a piece of it. Theeb is a coming-of-age drama and

Ajanda # 3 14/04/2015 the whole film is building around the character of this young Bedouin. His name means “wolf” and due to the symbolism of the animal, Theeb has to undertake all the important changes of his life by himself. He should respect his family’s heritage and limitations while at the same time evolving his own personality. He also should find ways to survive and adapt to difficult situations and through that process, he will abruptly reach adulthood since he is still just a child. Jacid Eid works exceptionally on this part as his physique and performance are dominating the whole film. Considering he is a nonprofessional actor the result becomes unique. Nowar divides his film in two major different parts. At the beginning, the focus is more on the ethnological approach on the Bedouin’s life and customs, especially the relationship amongst the brothers. This naturalistic and persuasive treatment helps the viewer to understand the historical concept behind the story. The trip through the desert also gives the right tone for an adventure and the whole action offers the film a gripping sensation, particularly when it turns into a peculiar spaghetti western. After that

thrilling tension, the director tames down the initial anxiousness and transforms it into an internal survival and slow burning fear. The narration follows a more moderate pace that becomes somehow more predictable as the story unfolds. These sudden emotional changes might give a feeling of unbalance to the final perception. By using only locations in the Jordanian desert, Nowar created a visually realistic and impressive film. The image is so pristine and lifelike that the viewer can easily sense the sand and the flies floating around him. This result is the responsibility of Wolfgang Thaler, Ulrich Seidl’s DoP, who enriched the aesthetics of the film with a documentary fell. Theeb is a brave debut feature especially because Nowar decides to give a multilayer perspective to his story. Despite some minor weaknesses, he succeeds to deliver a motivating, and above all, an eye-catching film that will affect the viewer’s emotions and gain his attention. Vassilis Economou (Greece)

Thomas Lilti still works as a doctor, at the same time he directs films every now and then. That's why he shows in a very precise way (maybe also a bit autobiographical) the fears and doubts of a young doctor facing his first days treating patients with its ups and downs: saving lives, not being able to do anything for them and even making, by mistake of course, small negligences. The film show these facts

19.00 Catch me Daddy Yer: Feriye 21.30 Words with Gods Yer: Atlas

15/04/2015 10.00-12.30 Panel ORTAK YAPIM MARKETLERİ VE EĞİTİM PROGRAMLARI İLE TANIŞMA KÖprÜde BuluŞmalar 13.30-16.00 Panel FONLARLA TANIŞIN KÖprÜde BuluŞmalar

16.30-17.30 Sinema Dersi SENARYO DANIŞMANLIGI ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ KÖprÜde BuluŞmalar

Thomas Lilti ( France )

Released in the Critics' Week and nominated to 7 seven César Awards, the plot of Hippocrates follows Benjamin, a 23-years-old with a promising future as a doctor. His first day as an intern at the hospital where his father works, is full of discoveries and new teammates. After the death of a patient, Benjamin begins to see the hospital routine from another perspective and takes refuge in Abdel, an Algerian intern with more experience, courage and above all, critical thinking.

13.30 Casanova Variations Yer: FKM

14.30 ARA KÖprÜde BuluŞmalar

Hippocrate The Hippocratic Oath, started by Hippocrates in ancient Greece, is a public and compulsory act that the people graduating in medicine and its several branches, such as veterinary or pharmaceutical, the people dealing with human or animal health must do before treating with patients. Its content is ethical, to guide the practice of the profession and also based in the responsibility of man and aware of it. There is no doubt why French director Thomas Lilti decided to call Hippocrates his second feature film, considering that it focuses on the adventures and misadventures of a young doctor starting his career in a public French hospital.

11.00-13.00 Panel DAĞITIM, İZLEYİCİ KATILIMI VE FİNANSMAN YÖNTEMLERİNDE YENİ AKIMLAR KÖprÜde BuluŞmalar

16/04/2015 11.00 Tigers Yer: FKM 19.00 MoB Closing Ceremony Yer: Cazayir

at the same time that shows us a more general point of view of the health system in France, where its professionals have to deal with lots of expedients and poor resources. It's a pity that this excellent hospital cosmos that Lilti accomplishes to create seems unsure about the path to follow: the realistic portray of a profession and its ethics or a comedy with a bit of melodrama as we are use to see in the TV shows about doctor? Hippocrates really tries to combine both styles without getting to master any of them and giving us a weird sensation of not knowing if we should laugh or cry and even sometimes getting us a bit bored thanks to that usual French cadency that not always work. The films strength, therefore, resides in the deep description of the hospital, shown through the inexpert eyes of a young man ready to fight for his convictions and learn about his weaknesses. A perfect character for French new sensation Vincent Lacoste, who

with his eternal teenage look and heavy voice grants the needed contrast to the apprentice he plays. And every apprentice needs a master who, in this case, isn't the father but another more experienced intern. Played by César Award winner Reda Kateb, the master builds a very traditional but yet interesting relationship with the newcomer, serving him as mainstay, rebel friend and sometimes, also a competitor.

17/04/2015 16.30 Lone Scherfig Master Class Yer: BOUN Mithat Alam Film Centre 24.00 Fil'm Hafızası Midnight Party Yer: Cosmique Room

Thomas Lilti Hippocrates is worth watching because the way it describes the insides of a hospital, its doctors and the little stories around them and their patients even if sometimes it's treated with a very subtle comic touch that make us hesitate if we are just in front of another Grey's Anatomy episode. Lucia Ros Serra (Spain)

3


pic of the day

“...many events are happening during the festival, but sometimes is good to search for the peaceful spot.”

4 © Lucia Ros Serra


Reviews/Yorumlar

Labour of Love Devlet Mafya El Ele Adityavikram Sengupta, INDIA

Sabina Guzzanti, ITALYA

S

G

ometimes we don’t go to the cinema either to escape reality, nor to get immersed in it. We might sometimes want films that will entertain us without relying on humour; a ‘feel-good’ movie that approaches clichés kindly, building on them rather than just exploring their capacity as gimmicks that save the screenwriter from a dead end; a story that is simple without being simplistic. These films are definitely not easy to make, despite the fact that they are not the kind that push the limits of filmmaking or experiment with those. There were quite a few viewers who couldn’t be bothered to sit through the entire screening of Labour of Love. For many, the film was maybe too straightforward in its destination in terms of story. For some it was undoubtedly too slow. Those who did sit put until the end were treated to a simple but powerful love story, told with subtlety, one that stands proof of the many crafts involved in bringing a film of such visual beauty to the screen. Labour of Love is neither cutting corners, nor going to great lengths to go around them. The viewer is put in context as straightforward as possible: we are in India, where the economic recession has lead to mass lay-offs and sent people out on the streets to protest. For many, a job is presently their most priceless possession, one they feel privileged to have and are willing to go at great lengths for. While the two characters spent most of the time engaged in labour of some sort, the film is not about that, but about those precious few minutes when they don’t. What is at stake in the film is pretty clear in the first few minutes. She goes to work in the morning. At that point, he has returned from his night shift work (in a newspaper press, as we will later discover). As she goes about her work in a handbag manufacturing workshop, he rests, he goes about mundane chores such as lining the laundry or going for groceries, to ultimately start preparing to leave for work just as, on the other side of town, she’s waiting for her workday to end to head home. As light changes for dark, so does the presence in their house. She’s now there, preparing to go to bed and sleeping. She wakes up in the morning and does her share of house workcooking, laundry, mending ripped trousers.

The mundane transpires in every image, familiarity and routine in every movement. It’s all very much like a conveyor belt, where every next worker tightens a little screw or adds a little part. But in his ably stylized images, camera movement, and editing, Sengupta manages to inoculate these activities down to particular gestures with a sense of affection. It is not exaggerated to consider the director’s merit in all these areas, as he also contributed to the camera work and edited the film. Arranging the groceries and cooking in particular gain an almost ritual connotation. Grains and spices are poured into jars and boxes like the sand in an hourglass, their colors and textures filling the whole screen, their rattling sound speaking not of bounty, but of gratitude. They are ultimately mixed in the right proportions in order to compose a meal that becomes a form of communication between the husbands. Sengupta doesn’t go out of his way to mislead the spectator building to some sort of plot-twisting reveal. With no dialogue (‘show don’t tell’ done by the book), but adequately complemented by mostly intradiegetic sounds and music, objects and actions speak for themselves. The sounds of the neighbourhood barge in at all times, and while they are sometimes deliberately causing disruptions in the narrative, they are mainly there to keep us reminded of all the context around this bubble that the film focuses on. In addition to sounds, meaning is conveyed subtly through colors, or through the length of the shots, they are predominantly long ones, either naturally, or through the use of slow motion. The simplicity and visual beauty of the film are magnetic as much as they are refreshing. Emotion is created and supported not through the extraordinary, but through it’s opposite. It makes up for a slow buildup, without feeling like it’s dragging along. In style and in theme it reminds of both The Lunchbox and Wong Kar Wai’s In the Mood for Love. While these and other influences are clearly at work here, Adityavikram Sengupta does not quote, but rather paraphrases, proving narrative and visual sensibility uncanny for a debuting director. Mirona Nicola (Romania)

özüpek bir adam kilitli kapılarla dolu bir koridorda polis memurlarına tehditler savurarak yürümektedir. Yüksek güvenlikli bir hapishanededir ve adı Gaspare Spatuzza’dır. Yıllar süren tutukluluğunun sonucunda adalet sistemiyle işbirliği yapmaya karar vermiş bir mafya üyesidir. Hakimlere anlatması gereken şey herkesin farkında olduğu ancak hiçkimsenin yüksek sesle dile getiremediği bir şeydir. Spatuzza, İtalya’nın son yirmi yıllık tarihinin gizli yanını açığa çıkarmaktadır. Ülkede aktif olan mafya çeteleriyle İtalya’nın bürokratik, siyasi ve ekonomik güçleri arasındaki sözde müzakerelerden bahsetmektedir.

yakalanmaktan mutluluk duyar ki?

Sabina Guzzanti’nin yeni uzun metraj filmi Devlet Mafya El Ele’nin ilk sahneleri bunlar. Guzzanti, cesur bir kadının niteliklerine sahip olduğunu ispat edercesine, bakış açısını ifade edebilmek için hem satirik hem gazetecilik yaklaşımlarını kullanarak, 2005 yılında Viva Zapatero ile başladığı uzun siyasi araştırma geleneğini devam ettiriyor.

Filmin tarzının dinamik ve sürükleyici olduğunu belirtmekle birlikte, aynı zamanda görsel dilin gerçekleri yeniden canlandırma ve yorumlama konusundaki özenli yaklaşımının seyirciyle doğrudan ve samimi bir bağlantı kurmayı başardığını da söyleyebiliriz.

Bu yeni film, İtalyan devlet adamları ve sermayedarlarının organize suç örgütleriyle, birlikte varolabilmek ve güçlenebilmek için, yaptıkları anlaşmaları kurgulamaya çalışmasıyla oldukça tartışmaya açık ve dikkate değer. Sabina Guzzanti’nin bakış açısı, belgesel ile kurmacanın sınırlarında dolaşan bu melez yapıtı hayata geçirmesi sebebiyle oldukça özgün. Cinayetler, bombalamalar, Mafya patronlarıyla polisler, milletvekilleri ve siyasi liderler arasındaki gizli toplantılar hakkındaki tüm gerçekler ya resmi belgeler aracılığıyla ve arşiv görüntüleriyle birlikte ya da bir dizi harika oyuncunun teatral sunumlarıyla aktarılmakta. Tarihi belgelerin bulunmadığı ya da üzerinin örtülmesinden ötürü kayıp olduğu durumlarda açığa çıkan boşlukları doldurmayı başaran oyunculukların da çarpıcı olduğunu söyleyebiliriz.

Guzzanti’nin gerekçeleri oldukça anlaşılır. İtalya’da Mafya her zaman, düşünce ve davranış kalıplarını belirleyen, müşterek bir gerçeklik olageldi. Demokratik kurumlar için mafyayla işbirliği yapmak ve karşılıklı zarar vermekten uzak durmak çok açık ve anlaşılır bir durum haline geldi. Bahsedilmeyi hakeden bölümler: Cesur hakimlerin (Falcone and Borsellino) ölümüne yolaçan saldırılar, patronların çevirdiği işleri kasıtlı olarak soruşturmaktan uzak duran polisler, ortak çıkarlar peşinde işbirliğinden çekinmeyen bakanlar.

Anlatı, kurmacayla gerçeklik arasında doğal ve akıcı bir biçimde sıçrayarak, her ne kadar Guzzanti’nin bakış açısı çoğu zaman oldukça politik olsa da yönetmenliğini incelikli ve yumuşak bir şekilde gerçekleştirmesini sağlıyor ve anlatısını alaycı bir hikayeye dönüştürüyor. Bu film, neredeyse tüm tanınmış güç odaklarının, pragmatik gerekçelerle de olsa diğer yasal ve yasadışı güç unsurlarıyla işbirliği içerisinde olmaktan kaçınmaması durumuna ışık tutması açısından önemli bir fırsat. La Trattativa’ya, farkındalığın ve gerçekliğin karanlık gecesinde unutulmaya mahkum, hiç varolmadığı varsayılan bazı hayaletleri günışığına çıkarttığı ve tarih sayfalarına not düştüğü için teşekkürler. Stefano Raspa (Italya)

Hikaye, birçok kudretli insan açısından utanç verici ve rahatsız edici ayrıntılar barındıran bir dönemi tasvir ediyor. Utanç verici olması elbette şaşırtıcı değil. Kim, Italya’yı yirmi yıl boyunca yönetmiş birisininde dahil olduğu, organize suç örgütleriyle ticaret yaparken

5


The Summer Heat Arrived Earlier to Istanbul


InFocus/Odakta

The Summer Heat Arrived Earlier to Istanbul A

s we landed at Istanbul’s Ataturk airport we could hardly imagine what was about to unfold on the back stage. And trust me, it is well hot right now. What was meant to be a standard Nisimazine workshop, whose main difference was the fact that its setting was more exotic then usual, as well as providing a unique chance to dig in deep a film industry many know so little about, quickly changed gears. Amongst the gigantic and overwhelming Istanbul Film Festival program you can find some of the most impressive films of the last 12 months, yet it was one of its most discreet entries that ended up causing a storm of historical proportions. The north by Çayan Demirel is a documentary focused on the lives of three rebel camps in the northern part of Kurdistan, an area that has been a frequently silent witness to one of the longest lasting conflicts, opposing Kurdish independentists and the Turkish army. No doubt the filmmakers expected a bit of a stir but no one could calculate what was about to take place.

The Turkish Ministry of Culture sent an official letter reminding the festival that all Turkish productions require an official seal of approval in order to be screened within the territory, a formality that like in many other countries is rarely followed strictly. Yet, in this situation, if violated, there would be little or no legal grounds for the event to defend itself. The result was inevitable. The film’s screening was cancelled, prompting most other local filmmakers to react immediately, pulling out their works in solidarity with Çayan Demirel, who had been an unequivocally a victim of state censorship. Today (Monday the 13th) things took yet another big turn, when at the official press conference, first the festival direction and then the international as well other members of the juries, declared their solidarity with the Turkish filmmaker. Represented by this year’s president, the Dutch- Australian filmmaker Rolf de Heer, it was announced that the entire international jury was also not going to participate in the competition.

7


Azize Tan, the director of the Istanbul Film Festival, was surely not short for words: “The festival would really like to screen the films, but the actors of our film industry are standing in unison. We support them and hope that in the coming days the protests will continue” she said at one point. She added: “People have been telling me in the last few hours how sad this situation is. But I am not sad. What would be really sad is if things do not change.” You would expect a generally sombre mood after such a startling turn of events, yet the ambience is of impressive unity. Faced with a situation that to most would appear catastrophic, the atmosphere is surprisingly positive, as if most are sensing an opportunity to change the draconian set of laws which provide the Turkish state to determine and dictate what reaches the Turkish audiences.

Despite the effort, it is hard not to think the Turkish government has ultimately shot itself on the foot. If their objective was to stop such a film from being seen, they contrarily have just made it film of the week. I’ll be honest, before the event I had little interest in the production. I now assume that most people like myself have just made it their personal mission to catch it and distribute it at the first opportunity. Internationally the image of a country which frequently tries to portray itself as increasingly progressive is once again shattered. Choosing to impose such limitations on the nation’s most high profile film event will surely reverberate all across the film world and beyond. At a local level, the attempts to isolate a filmmaker and his work has also resulted in the exact opposite. The Turkish film industry, or at least its most independent

face, is certainly standing together and already thinking of ways to turn this negativism into a launch board for better days. Even more inspiring, the festival announced that despite their incapacity to screen the films, the film theatres will be nevertheless open, creating automatically a much needed space for public discussion. Few dispute that this was the last reaction the authorities expected from the event’s team. As a festival organizer myself I cannot help but think this is a tremendously unfair situation. There will be those who will, and in fact already are, criticizing the event’s organization for not ignoring the demand and screen The north regardless of the unwelcoming interference. Çayan Demirel himself as come out criticizing the decision to not screen the film, claiming that as a guest of the Istanbul Film Festival he should be protected.

But is that really the role of a film festival? What could possibly be done towards such a unavoidable limitation? The event’s reaction to what can only be considered an attack on its spotless reputation has been impeccable. The found solution allows the show to go on while at the same time it creates a platform for discussion and dissemination. We at Nisimazine will not shy down as well. If our original plan of focusing heavily on the long list of new Turkish productions is not necessarily possible anymore, we are left with several days to dissect the consequences and effects of such an unusual state of affairs. Much ink will be shared in the near future and something tells me this is just the beginning of a momentous event. Fernando Vasquez (Portugal)