Nisimazine Istanbul 2015 First Edition

Page 1

Nisimazine

8 Nisan 2015 Çarşamba

Istanbul Film Festival 2015

Wednesday 8th April 2015

sayı 1 edition 1

Bu dergi, NISI MASA tarafından ‘Genç Avrupalılara yönelik Sinema Yazarlığı Atölyesi’ çerçevesinde yayımlanmıştır a festival gazette published in the framework of a workshop for young critics by NISI MASA - European network of young cinema

Eisenstein in Guajuiato

sayfa 5

Fernando Vasquez (Portekiz)

Barbarians

Matthias Van Hijfte (Belçika)

sayfa 2

Party Girl

Martin I. Petrov (Birleşik Krallık)

As unsung heroes go, British director Peter Greenaway has more than enough excuses to reclaim a top spot. For decades now he has been at the forefront of the European film scene, and despite some occasional secondary recognitions, and a small yet dedicate group...

sayfa 3

Kızıl Amnezi Wang Xiaoshuai, Çin

W

Editorial

Editörden

I

U

t was a long fight but in the end Nisimazine found a way to accomplish an ancient dream: perform a full film criticism workshop in the land where east meets west, the magnificent and exuberant Istanbul. Only after a few small coverage’s we knew immediately the Istanbul Film Festival had all the necessary requirements to be a wonderful and memorable host to this adventure that we started ten years ago. It may be just a fortunate coincidence that this new venture comes at a time when we are just about to celebrate such an illustrious anniversary, but we do not intend to let it go to waste, taking such a chance to unleash our new website, entering the Turkish territory in full glory. So, for these and other countless reasons, it is with great delight and a timid sense of pride that we declare Nisimazine Istanbul 2015 officially open. For the coming days a small group of young film critics, photographers and video bloggers from Germany, France, Portugal, Spain and Turkey will be digging in deep the extensive program of the greatest and most impactful film event in the region, to share all our visions, perspectives and details of what is going on. This first edition, a short appetizer to what is coming very soon, will be complemented with daily print editions starting on Monday the 13th of April, going all the way to the closing of the event. Adding to this, our website (www.nisimazine.org) will soon be filled with a avalanche of video interviews, extra editorial content and much more. But for now we truly hope enjoy this first edition. Fernando Vasquez, from Portugal

zun bir kavga oldu ama nihayet Nisimazine çok eski bir rüyayı gerçekleştirmenin bir yolunu buldu: doğuyla batının buluştuğu yerde, muhteşem ve çok hareketli İstanbul’da tamamen film eleştirisi üzerine bir atölye çalışması yapmak. Çok az bir çalışmanın ardından İstanbul Film Festivali’nin 10 yıl önce başlattığımız bu macera için harika ve unutulmaz bir ev sahibi olacağını hemen anladık. Bu girişimin tam da önemli bir yıldönümünü kutlamaya hazırladığımız şu günlere denk düşmesi güzel bir tesadüf ve bunu harcayacak değiliz; yeni web sitemizin açılışını da Türk sularına açıldığımız günlere sakladık. Bu ve başka sayısız sebepten dolayı büyük bir keyif ve utangaç bir gurur duygusuyla Nisimazine Istanbul 2015’in açılışını resmen duyuruyoruz. Önümüzdeki günlerde Almanya, Fransa, Portekiz, İspanya ve Türkiye’den genç film eleştirmenleri, fotoğrafçı ve video bloggerların oluşturduğu küçük bir grup bölgenin en büyük ve etkili sinema etkinliğinin geniş programına dalacaklar ve neler olup bittiğine dair vizyonlarını, bakış açılarını ve diğer detayları paylaşacaklar. Bu ilk sayımız, önümüzdeki günlerde neler göreceğinizin küçük bir habercisi ve 13 Nisan Pazartesi itibariyle basılı versiyonlarımız da kapanışa dek sizinle olacak. Buna ek olarak web sitemiz de ( www.nisimazine.org ) çok yakında bir çok video söyleşi, ekstra içerik ve çok daha fazlasıyla dolup taşacak. Ama şimdilik bu ilk sayının tadını çıkarın lütfen. Fernando Vasquez ( Portekiz ) Çeviri: Emrah Kolukısa ( Türkiye )

www.nisimazine.org www.nisimasa.com

www.facebook.com/nisimazine www.facebook.com/nisimasa

ang Xiaoshuai’nin Kızıl Amnezi’si görünüşte ailesinden kopmuş ve yalnız yaşayan yaşlı bir Çinli kadının, Meijuan’ın hayatından bir kaç günü getiriyor karşımıza. Sessiz telefonlardan muzdarip kendisi ve nereye gitse karşısına çıkan genç bir serseri var hayatında. Neredeyse tüm film boyunca birbirileriyle ilintili bu karakterler ulaşılmaz bir görünüm arz ediyor ama bunun Çin’in zorlu geçmişiyle bir alakası var. İzleyiciler harap fabrikadaki bir seri çekimle o görüntülere eşlik eden ruhani, ritmik seslere özellikle dikkat etmeliler. Bunlar her şey açıklığa kavuşmadan hemen önce daha da önem kazanacak. Gerçekten de Xiaoshuai’nin filmi tüm parçaları önünüzde olan bir yapbozu birleştirmek gibi değil; onun yerine yönetmen sanki parçaları teker teker önünüze atıyor. Sizinle alay ediyor değil ama, deneyim sizi gafil avlıyor kesinlikle. Kızıl Amnezi aynı zamanda Çin Yeni Dalga’sının Halk Cumhuriyeti’nin gerçeklerini bir karmaşıklık filtresinden sunma niyetiyle de örtüşüyor. Film bu anlamda günümüz Çin’ine dair mükemmel bir kavrayışa sahip gibi görünüyor. Ve baş karakteri vasıtasıyla Xiaoshuai devasa beyaz fili ortaya sürüyor, yani Çin’in yaşlanmaya başlayan 1950 sonrası geniş kuşakla ne yapacağı sorusunu soruyor. Ama Meijuan aynı zamanda inatçı şekilde dayatmacı, neredeyse ukala Çinli anaerkil kuşağı da temsil ediyor. Film onu tıpkı duvardaki bir sinek misali gözlemliyor; mahremiyetine giren yakın planlarla ve bakışını takip eden röntgenci çekimlerle. Xiaoshuai aynı zamanda Meijuan’ın sürekli bir kenara itilişini ya da kimsenin ona ayıracak vakti olmadığını da gösteriyor. 48 yaşındaki yönetmen yaşlılığa dair izole edilmiş korkuyu ve güçsüzlüğü vermekte bir hayli yetkin. Aynı şekilde Meijuan da oğullarının tercihlerine saygı göstermeye çabalıyor ama en genç olanın eşcinselliğiyle bir türlü başa çıkamıyor. Sonuç olarak Çin’in kuşaklararası çatışmaları bitimsiz görünüyor. Ve 50 sonrası kuşağın hüsranları filmdeki ev işgal eden kötü niyetli genç üzerinden ifade ediliyor. Meijuan’ın evinde örneğin 50’li yılların komünist Çin’ine ait fotoğraflarını sergilediği köşesini bir ikona kırıcı edasıyla yok edişi var. Bunda gayet ödipal bir öfke de söz konusu, iki baş karakterin fırtınalı bir heyecan yaşadığı sahnede. Birlikte Çin’in geçmişinden ruhani sonuçlar çıkararak tekinsiz bir ikili oluşturuyorlar. Film komünizme özlem duyan eski idealist şarkılarla dolu ama Meijuan onları söyleyenlere eşlik etmiyor asla. Ama ilginçtir, film amnezi hakkında da değil hiç. Tam tersine: Meijuan bir türlü unutamıyor. Ona atfedilen bunaklık çoğunlukla bir çıkarımdan ya da yansıtmadan ibaret. Bilakis, “kızıl amnezi” Çin’in çalkantılı devrimin ardından anılarını kolektif şekilde

bastırma çabasına gönderme yapıyor. Kızıl Amnezi gerçekten de düşünmeye zorluyor sizi, ve çoklu izlemelere yol açan güzel bir kafa karmaşıklığı var. Thomas Humphrey ( Birleşik Krallık ) Çeviri: Emrah Kolukısa ( Türkiye )

Sedef Düğme Patricio Guzman, Şili

Ş

ili’deki diktatörlüğün yarattığı dehşet bugün artık kimse için sır değil ama bu sorunlu ulus kendi tarihini çevreleyen sessizliğin ötesinde çok fazla karanlık sır barındırıyor. Şili’nin son yıllarda en çok övgü alan yönetmenlerinden biri olan Patricio Guzman’ın hiç şüphesi yok: ulusunu içine alan dehşet dalgası Augusto Pinochet’nin yükselişinden çok daha önce geldi. Son filminde Guzman kamerasını Şili sahili boyunda saklanan sırlara yöneltiyor, ki nesillerce korku yaratan katliamların sessiz tanığıdır bu sahil. Kıtanın güneyindeki yerel göçebelerin katliyle başlayıp askeri cuntanın işkence ve cinayet kurbanlarıyla devam eden Guzman bağlantı kurulamaz sanılanı bağdaştırmaya çalışıyor. Cesaretine ve özgünlüğüne rağmen sonuç pek tatmin edici değil. Bu zaten riskli çalışma baştan savma ve zorlama olmuş. Bağlamı içindeki her şey provokatif bir kokteylde spekülatif bir meydan okumadan fazlasını veremiyor. Şaşırtıcı değil, zira bu numaraya ilk kez başvurmuyor Guzman. Ne var ki bu kez bu tekniğin rehinesi olmuş durumda, görkemli idarecisi değil. Hayatta kalanlar ve onların akrabalarıyla yaptığı röportajlar, ki bazıları çok dokunaklı, ileri sürdüğü ve her ne pahasına olursa olsun kanıtlamaya çalıştığı teoriye gereken ağırlığı veriyor. Aynı şey anlatıyı layıkıyla resimleyen ve uydu ile arşiv görüntüleri arasında çeşitlenen çok sayıda görsel numara için de söylenebilir. Ama bir çok hata Sedef Düğme’yi sağlam bir önerme olmaktan alıkoyuyor. Birincisi anlatının formatı, ki çoklukla akademik bir tarih dersini andırıyor, Guzman’ın şiirsel tonuna hiç uymuyor ve röportaj yapılan bazı kişiler de gerçeğe sadık olma adına çok iyi olabilecek bir işi dengesizleştiriyor. En kötüsü de filmin büyük kısmında ahlakçı ve manipulative bir “kalite”nin rahatsız edici gölgesi var ve bu da dikkat dağıtıcı bir hal alıyor ve bizi etkisi ve gücü olan katı gerçeklerden uzaklaştırıyor. Tüm bunlar filmin zamanda yaptığı tuhaf sıçramanın yanında silik kalıyor. Bunu tercih etmiş olması çok üzücü, çünkü film sadece herkesin bilmesi gereken sırları açığa çıkarmıyor aynı zamanda estetik düzeyde de Sedef Düğme’de hayran olunacak çok fazla şey var. Fernando Vasquez ( Portekiz ) Çeviri: Emrah Kolukısa ( Türkiye )


Röportaj/Interview CREDITS/ Künye NISIMAZINE ISTANBUL, 12-19 APRIL 2015 N°1 Edition of Wednesday, 8th April 2015 Sayı 1, 8 Nisan 2015 Çarşamba A magazine published by NISI MASA in the framework of a film journalism workshop for young Europeans / Bu dergi, NISI MASA tarafından ‘Genç Avrupalılara yönelik Sinema Yazarlığı Atölyesi’ çerçevesinde yayımlanmıştır. EDITORIAL STAFF / Editör Kadrosu Director Fernando Vasquez Layout/ Tasarımcı Francesca Merlo Writers/ Yazarlar Fernando Vasquez, Martin I.Petrov, Matthias Van Hijfte, Lucia Ros Serra, Thomas Humphrey, Harro Rannamets Cover Picture Istanbul Hagia Sophia NISI MASA European Network of Young Cinema 99 Rue du Faubourg Saint-Denis 75010, Paris, France +33 (0)1 48 01 65 31 europe@nisimasa.com www.nisimasa.com www.nisimazine.eu

Ivan Ikic Sırbistanlı yönetmen Ivan Ikic son filmi Barbarlar’da Kosova gençliğinin gündelik hayatlarına dair endişe verici işaretleri göz önüne seriyor; modern Sırbistan’da holiganizm, suç, sosyal ve etnik önyargıların bir portresi. Kısa bir süre önce yönetmenle bir araya gelip sohbet etme fırsatı çıkınca hiç düşünmedik bile.

K

ariyerinizin başlarında müzik videoları ve belgeseller çektiniz. Uzun metraj kurmaca filme geçiş nasıl oldu? Ivan Ikic: Belgesel çekmeye çok önceden başlamıştım ama en başından beri farklı bir şey yapmak istiyordum, yapısı daha sağlam bir şeyler. Kurmacada daha fazla drama ve gerilim koyabiliyorsunuz. Belgeselde bunu yapmak isterseniz karakterlerinizin gerçek yaşamında bir takım değişikilikler yapmanız gerekir. Bu film için yapmak istediğim bu değildi. Dürüst olmalıydım ve hikayeyi manipüle etmemeliydim çünkü kendimi kötü hissedecektim. Şöyle söyleyeyim, belgeselle kurmaca arası bir Frankenstein yapmak istiyordum. Böylece fikirleri olan basit bir hikaye yazdım ama gerçek karakterlerim yoktu. Sonra karakterleri buldum ve doğaçlamalarla çok fazla prova yaptım ve nihayet karakterlere uygun olarak senaryoyu yeniden yazdım.

2

With the support of the Youth in Action of the European Union. This project has been funded with support from the European Commission. This publication reflects the views only of the author, and the Commission cannot be held responsible for any use which may be made of the information contained therein. Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Projeleri desteğiyle. Bu proje Avrupa Komisyonu desteğiyle finanse edilmiştir. Bu yayın sadece yazarın görüşlerini yansıtır ve Komisyon burada yer alan bilgilerin herhangi bir şekilde kullanımından sorumlu tutulamaz.

daha zor, şimdi eğitim için para ödemek normal sayılıyor mesela. Karakterlerinizle özdeşleşmekte bir hayli başarılısınız çünkü siz de Kosovalısınız. Ne düşünüyorsunuz onlar hakkında? IK: Ben Belgrad’ın “son” varoşundanım, bir çok Kosovalının yaşadığı yerden. Ailem bu bölgeye 50’li yıllarda taşınmış. Kosovalılar onyıllar boyunca taşındılar çünkü baskı çok fazlaydı. Ben varoşta büyüdüğüm yıllarda kendimi kayıp bir ülkede yaşamış gibi hissediyordum, Yahudiler gibi tıpkı. Filmdeki çocuklar da Kosova göçmenleri. Kosova hala Sırp toplumu için bir tabu; Kosova’yı seçimlerde oy için bir manipülasyon aracı olarak kullanıyorlar. Ama doğru bir şekilde tartışılmıyor; kimse Kosovalıların bugün Sırbistan’da nasıl yaşadığını tartışmıyor. Benim yaşadığım yerde de çok melankolik bir konu bu, çok fazla kimsenin konuşmak istemediği ama daha çok konuşmamız gereken.

Eski Yugoslavya’da yaşanan travmayla çok ilgilisiniz belli ki, bu hala çok az işlenen bir konu mu?

Çalıştığınız amatörler kendi dünyalarını göstermek istediler mi yoksa ikna etmeniz mi gerekti?

Bu meseleyi tartışmak için doğru bir zaman. Bunu medyada tartıştığınızda çok hesaplı olduğunu görürsünüz, bir amaç gözetilir. Barbarlar tüm Avrupa değerler sistemine dair ne hissettiğimizi gösteren bir metafor aslında. Bu çok sinir bozucu bir yandan da çünkü gençler Avrupa Birliği’nin ya da Avrupa kimliğinini onlar için bir şey değiştirmeyeceğini hissediyorlar. Yugoslavya savaşından sonra kendi değerlerimizi kaybettiğimizi gördük: bedava eğitim, bedava sağlık sistemi ve her çalışan kişi için bir daire gibi. Bugünlerde Sırbistan’da yaşayan bir gençseniz ve şansınız yaver gitmezse bir daire sahibi olmak için altmış yıl çalışmak zorundasınız. Her anlamda durum çok

Onları ikna etmek kolay oldu aslında. Annem bir çeteden bahsetti bana, herkesin başına bela olan tehlikeli bir çeteden. Ben de vay be dedim, bul onları bana, çünkü hepsi daha çocuk. Onları tanıyan birini tanıyorum ve filmde oynamaları için onları aradı ve bir sabah hepsi geliverdi. Otuz kişi birden ( gülüyor ). Yaşadığım bölgenin kültürel merkezinde bir ilkti onlar. Bütün gün konuştuk onlarlai fotoğraflarını çektik, ilgi alanları hakkında sohbet ettik. Onlar için de iyiydi çünkü kimse onları bir şey söylemedi, iş ya da fırsat yoksunluğu vardı sadece. Ana karakteri oynayan Zeljko Markovic göründüğü her karede güçlü bir varlık sergiliyor.

Nasıl buldunuz onu? Onunla çalışmak nasıldı? Tuhaftı zira Zeljko çekimleri yaptığımız ve benim büyüdüğüm yerin 50 metre ötesinde büyümüş. Çekimden önce onu tanımıyordum çünkü ben ondan 10 yaş büyüğüm ve sinema bölümünde okudum. Yani onu hiç tanımıyordum ama gerçekten de evimin 50 metre ötesinde yaşıyordu. Tipik bir genç asi değil aslında o. Yakışıklı, karizmatik ama bazı durumlarda da sert olmayı biliyor çünkü bu işler böyle yürüyor. Oyuncu seçmelerine başladığımızda, doğaçlamalar ve çekimler yaptığımızda ofisteki herkes bu adam ilginç biri dedi. İlk çekimlerde çok sessiz ve sadece etrafa bakan biriydi ama hepimiz baş karakter olması gerektiğini düşündük. Bir çeşit “duygusal barbar”dı, tipik bir sert adam değildi. Gözlerindeki melankoli tam da istediğimiz şeydi. Başta filmle çok ilgili değildi bir süre sonra tamamen içine girdi, hatta filmdeki konularla da bağlantı kurdu çünkü babası onu terk etmişti ve sosyal hizmetlilerle aynı sorunları yaşıyordu. Onu oynayabileceğini söyledi, onun bölgesiydi.Sonunda kendi yerini buldu,

iyi hissetti kendini. Sırbistan’da nasıl tepkiler gelecek sizce? Oyuncular filmi izledi mi? Oyuncular ses stüdyosunda sesleri kaydederken izledi. Ama filmi test ettik ve izleyenler çok iyi tepjkiler verdi. Ama film Sırbistan’da çok kişiye ulaşır mı bilmem, bizdeki gençler bu tip filmlere gitmiyor çünkü, Amerikan gişe filmlerine gidiyor. Televizyonda oynadığında da çok az para kazanıyoruz. Ticari şeyler istiyorlar. Bir platform aradık ama galiba izleyiciye ulaşmanın en iyi yolu korsan internet siteleri. Gerçek bu. Bunu youtube’a koyarsanız belki bir milyon kişi izleyebilir, salonlarda ise 20.000 bilet satarız en fazla. Röportaj Matthias van Hijfte ( Belçika ) Çeviri: Emrah Kolukısa ( Türkiye )


Yorumlar/Reviews

Festival Agenda & Tips / Festival Ajandası & Öneriler

Party Girl Marie Amachoukeli, Claire Burger, Samuel Theis, France

Ajanda # 1

Three young directors portray the life of Angelique and invite us to explore the memoirs of a girl that likes to party, a girl that adores life. When we enter her world in a seemingly ‘God forgotten’ cabaret bar on the French-German border, inevitably the body is forced to follow the rhythms of the music - classic jazz, 80s top hits and contemporary hip hop swing down the road to signify the presence of a protagonist. Angelique has learned to be the main character in a life full of joy, colourful nights, music, dance and love affairs. A bohemian woman, strong and selfconfident, Angelique lives for the moment and seems designed to extract every drop out of it. She spends her nights in the old cabaret where she used to perform and attract powerful and wealthy men. Her last remaining client, Michel, who has fallen in love with Angelique, proposes her a marriage and for the first time the heroine is tempted to leave her old life behind. In this unusual social realist drama, with touches of documentary, one of the three directors, Samuel Theis, puts in frame his mother, Angelique Litzenburger, rewinding her life and creating a web of memories mixed with a certain dose of fiction. With most of the cast acting real-life, the

08/04/2015 14.00

lines between reality show, documentary and fictitious extravaganza are blurry, though this detail rapidly fades away as the story starts to unfold. Angelique introduces her four children, her girls, her rich past, and enters the latter with strong determination to fill the gaps that have been left uncovered the first time. She failed to create a family, be a desirable mother and to stand by anyone else but herself. Angelique’s dilemma takes her to unknown paths, and her psychological ups and downs are closely monitored in order to transfer the emotional crash she experiences. We witness her furious outbursts in the cabaret and her clumsily covered fear when she faces her four children. But at same time she desperately seeks compassion and support, though the way of requesting it definitely eludes her. As she tries to recover and stabilise her relationship with her younger daughter who grew up in a foster home, the tones become slower, the party stops and

behind the caricature of a glamorous persona, the human character is being pulled from underneath. The three directors unite powers to harness their characters, while at the same time pursuing a cinematographic style that fits realism without deforming it. Smart closeups and travelling cameras that speak the body language create a joyful atmosphere and the eye follows the touching hands, the sparkles, and the feelings, and move from scene to scene with the almost unnoticed transitions. Party Girl becomes didactic by not forcing deliberate messages but allowing them to flow and take personalized forms as we identify with characters or situations. In an ephemeral and superficial reality, the story of Angelique redraws the guidelines of grown-up decision making where conformities end up vague and outdated and dreams have no expiration date. Martin I. Petrov, ( Birleşik Krallık )

19.00 “Sihirli Kız” y: Carlos Vermut Yer: Atlas

09/04/2015 13.30 “Şeytan” y: Gust Van Der Berghe Yer: Beyoğlu 16.00

21.30

Magnetic, dark, geek, critical and overwhelming in its minimalism, Magicl Girl brings a new hope in an industry where easy comedy is breaking the boxoffice.

On the other hand, a magical girl is, as its name suggests, a girl with super powers that fights to get what she wants, reflected both in little Alice and Bárbara. This idea is twisted by Vermut to its limits, with characters that enjoy manipulating and being manipulated. They transit between the rational and the emotional, through a plot full of mystery and crime to finally cross the limits of what is morally right. The plot and its characters are served with an unusual narrative that lets us complete

“Eisenstein Meksika’da” y: Peter Greenaway Yer: Feriye

11/04/2015

Carlos Vermut, Spain

So far, everything might seem like the normal ingredients for a dark drama, but it gets special when Carlos Vermut combines the best of the Spanish manners cinema with political criticism and a precise and tense touch that reminds us of modern Greek cinema. This is an explosive combo that mixes genres like social drama, dark comedy, thriller and even surreal cinema, belonging to Vermut’s own reference guide from comic books and pop culture

16.00

Panel – Sinematek’in Kuruluşunu 50. Yıldönümü Yer: İstanbul Modern

Magical Girl

But what is a Magical Girl? On one hand, Magical Girl is the Japanese anime series which Alicia, a 12 year-old girl suffering of a terminal illness, is obsessed with. As a last will, she asks her father, Luis, an unemployed teacher, to buy her the expensive dress from the anime character. To get it, he will get involved in a dark blackmailing that will relate him to Bárbara, a mysterious woman, and Damian, an old teacher recently released from jail.

“Kosmos” Film Gösterimi + Reha Erdem ile Sinema Dersi Yer: Akbank sanat

Damon & Naomi play “Fortune” Yer: Salon İKSV 22.30 “B-Movie: Tanz Debil” Party Yer: Krow

12/04/2015 16.00 the puzzle without having all the pieces, keeping us hopelessly hooked. The use of straight and minimalistic lines and symmetries (used from the costume design to the composition of the shots), the soundtrack (the breathtaking flamenco song ‘La Niña de Fuego’) or the almost theatrical performance of its cast, make us forget about the slight loss of rhythm in the middle of the film. The pace recovers when we begin to understand how the triangle of enigmatic characters work. They evolve in an almost devilish way, carried away by their deepest desires, fears and interests to protect the best of their lives and that are portrayed by an amazing cast that we are not used to see playing the main roles like Luis Bermejo and Bárbara Lennie. Bermejo, the father, brings to life a clear, harsh and firm portrait of contemporary Spain; while Bárbara Lennie, portrays the most enigmatic character of the film, a dark and manipulative woman, scary and yet weak, magical girl that maintains a mysterious relationship with Damián, the third side

of the triangle. Played by the portentous voice of Spanish cinema, José Sacristan, he portrays a sublime interpretation that causes the plot to explode in all its glory. Hopefully, this review has aroused your curiosity and created a preconceived idea of what Magical Girl is. Perfect, the best advantage of the movie is that it will destroy itself everything you have in mind about it, because it is very difficult to understand its perverse universe without seeing it. An advice: prepare your open mind because Carlos Vermut is going to talk to you about the human being and its limits in a dark, surreal and yet, chillingly way. Lucía Ros Serra ( İspanyol )

Zeki Demirkubuz ile Sinema Dersi Yer: Salon İKSV

13/04/2015 16.00 “Party Girl” y: Marie Amachoukeli, Claire Burger ve Samuel Theis Yer: Fransız Kültür Merkezi

14/04/2015 11.00 “Kızıl Amnezi” y: Wang Xiaoshuai Yer: Beyoğlu

16/04/2015 16.00 “Sedef Düğme” y: Patricio Guzman Yer: Fransız Kültür Merkezi

3


Between the 13th and the 19th of April Nisimazine Istanbul 2015 will be published daily!

keep an eye open for the coming editions.

“...many events are happening during the festival, but sometimes is good to search for the peaceful spot.�

visit www.nisimazine.org to find out more 4


Reviews /Yorumlar

Eisenstein Lucifer in Guanajuato Peter Greenaway, UK

A

s unsung heroes go, British director Peter Greenaway has more than enough excuses to reclaim a top spot. For decades now he has been at the forefront of the European film scene, and despite some occasional secondary recognitions, and a small yet dedicate group of followers, he is one of the most often forgotten great masters of contemporary film. Works such as The cook, the thief, his wife and her lover, Drowning by numbers or Pillow book may all be landmarks in one way or the other, but a major critical and commercial success continues to be a mere illusion in the horizon. Eisenstein in Guanajuato threatens to be the final attempt by the filmmaker, yet despite all its skill, it could very well go overlooked when the time comes for it to shine high. A pity it must be said, because from his long and distinguished filmography Greenaway has never been involved in such a tight, ambitious and extravagant project. The film reveals to us all the colourful and grey details of the extraordinary and surprising visit to Mexico by the legendary Russian filmmaker Sergei Eisenstein, who first moved to the region to shot a film based on Emiliano Zapata’s revolution. Eisenstein’s exuberance was certainly notorious, as well as his dubious sexual history, frequently suppressed and kept away from the public’s eyes through years of censorship. Greenaway finally brings it to the centre stage, dominating almost entirely this portrayal of the Russian filmmaker’s jaw dropping voyage of self discovery and debauchery in an exotic land, that quickly turns into a indulgent circus, reflecting with great accuracy the escapist nature of an unique artist. Having said that, politics are surely never fully absent, they are fully set as an unwanted background, just like in real life, much to Eisenteins’ annoyance. The result is a work that is as provocative

Gust Van Der Berghe, Belgium

as humorous and thoughtful. Never in a gratuitous fashion, the sexual escapades of the protagonist occupy a privileged place. In one particularly long and daring scene, where olive oil is put to a new and creative use, we are presented with one of the most blush inducing exposé of homosexual intercourse in film history. Perhaps the greatest virtuosity of the film, and also the main aspect raised by its critics after the premiere at this year’s edition of the Berlinale, Eisenstein in Guanajuato stands out for its technical genius. The editing by Elmer Leupen is simply remarkable, forcing a fast and insane pace to this bipolar story, while the cinematography of Reiner van Brummelen tightens this psychosis into a work of art with few parallels. Adding to this, Elmer Back’s performance is courageous to say the least, portraying the Russian artist as a troubled, raving lunatic with a keen sense of humour and delivery. Too much for some people no doubt, but it could hardly be more fitting to the story. To what extent this portrayal historically accurate it totally irrelevant. This is not a story about the man, instead this is a vision of a legend, and as such Greenaway signs one of the most magical and enthusiastic visions of a pioneer ahead of his time, lost in a sea of doubts and repression but also charged in lust and an insatiable thirst for spiritual quests.

Fernando Vasquez, (Portugal)

W

hen covering themes such as religion and spirituality in film it is often impossible not to fall in preachy discourses or overcritical nuances. There are exceptions though, and one of the most interesting is unquestionably the work of Belgium filmmaker Gust Van Der Berghe, who for the last few years has been offering us a drastically different proposition. His interest in the issue could easily be labelled as an obsession. Both in Little Baby Jesus of Flandr and Bluebird spirituality plays a key role, offering us a new vision into a mysterious universe. In his new film, Lucifer, Berghe takes this concept a step further. The film tells us the story of a small village in Mexico, desperately waiting for the coming of a messianic entity that will save them from the perpetual state of condemnation they believe to be in. One day a stranger arrives and turns their existence upside down, distressing the delicate balance in which they were living. At first a saviour, he quickly reveals himself as a demonic imposter that will forever change the inhabitants’ lives. The most striking aspect of Berghe’s new film is indeed its process. During most of the film the audience is faced with an unusual dilemma: an unseen round aspect ratio alienates us from the action, transforming us in voyeurs, in the true sense of the word, peeking into a strange and mystifying lost forbidden world. Both uncomfortable and seductive, you can’t help but feel you are doing something wrong by invading other people’s lives, as if through binoculars or a microscope. It is a vastly interesting and intriguing exercise. Xavier Dolan’s recent experiment in Mommy is pale in comparison, as in Berghe’s case the technique goes beyond a mere aesthetical choice, it is a vital engine in which the narrative unfolds. As if that was not enough, Berghe often uses a pioneering technique of a double mirror

lenses that offers us a full 360-degrees round vision of paradise. It does not only look absolutely gorgeous, but it is in fact overpowering, only surpassed by the very end (spoiler alert), when the screen is fully opened. It may sound somewhat demeaning and unnecessary, but the sighs of surprise that will take over the audience are the ultimate proof of the efficiency of such procedure. After over one hour of enclosure you are suddenly brought back to a reality that feels just as strange and unworldly as the fiction. With such a powerful myriad of methodological and visual wonders you would be forgiven if you overlooked the plot. Ironically you would be following the right path. If there is any major fault in Lucifer it is in its characters, who are severely one-dimensional at points. There are exceptions of course, with some often providing pertinent existentialist impasses and comedic episodes, but more is needed to engage fully with the narrative. It’s a strange result because some roles are in fact oddly endearing and charming. You’ll have no problem whatsoever in sympathising with them, and most important, care deeply about their condition. In addition, the performances by the non-professional cast are wonderfully awkward. Nevertheless they feel empty of purpose and resolution, functioning merely as props to colorize and justify a technical triumph. Despite this imperfection, Lucifer is still one of the most fascinating and absorbing works of the year, executing a series of mind-blowing effects on its audience that elevate this ambitious film to the realm of the thoroughly unique and unmissable.

Fernando Vasquez, (Portugal)

5


An interview with / ile rรถportaj

Gust van den Berghe director of Lucifer


Röportaj

G

ust Van den Berghe’nin kariyeri, özellikle Little Baby Jesus of Flandr ve Blue Bird gibi filmlerinin eleştirmenlerce çok beğenilmesi sayesinde başarılarla dolu bir çizgide ilerledi. Yeni filmi Şeytan ( Lucifer ) da aynı yolu izleyecek gibi görünüyor. Daha önceki filminde de olduğu gibi, bu filmi çıktığında da kendisiyle kısa bir süre önce bir araya geldik ve benzersiz vizyonunu ve geçirdiği zahmetli süreci konuştuk. Son filminin yoğunluğunu da göz önüne alırsak bu kez işi kişiselleştirmekte bir beis görmedik.

Neler olup bittiğini bu delikten izleyen ve karakterlerinize buradan bakan izleyiciyi Tanrı konumuna mı koyuyorsunuz? Sanki uzaydan izliyorlarmış gibi? Bir perspektif meselesi olduğu kesin. Filmi çekerken Tanrı konusunda pek kafamı yormamıştım. Tema üzerinde çalışırken tamamen başka bir şeydi, Rönesans resimlerine bakıyordum daha çok – ne yaptıklarına değil de, nasıl yaptıklarına. Çok ilginç bir dönem bence: bir açıdan bakılınca matematiğe dair bilgi bir hayli fazla, ama Tanrı hala evrenin merkezi konumunda. Beni de hayrete düşüren buydu sanırım. Sinemada daha önce çok bir çok kez kullanılan teknikler ve perspektifleri kullanmaya çalıştım, ama sinema tarihini unutarakve resim tarihine bakarak yaptım bunu. Bu anlamda yeni imgeler denemeye çalıştım çünkü şeytan ya da cennet hakkında konuştuğumuzda genellikle imgeleri tekrar ediyoruz. Çoğınlukla amatör oyuncularla çalıştınız. Bu anlamda sezgilere yer var mıydı çalışmanızda? Sadece iki tane profesyonel oyuncu vardı. Başlangıçta sadece Lucifer’ı oynayan kişinin bir pyuncu olmasını istiyordum, çünkü o zaman ona diğerlerinin anlamayacağı şeyler söyleyebilecektim. Benim için filmdeki oyuncu büyük resmi anlayabilecek kişiydi. Ve cennet hakkında bir film yapıp da büyük fikri anlamayacak biriyle çalışmak güzel olacaktı. Orada olan biri. Ve size güvenen biri. Sadece fikri anlamaları değil; size güveniyor olmaları aynı zamanda. Bir kadın oyuncum olmalıydı çünkü o köyde bir kızı hamile olarak oynatmak çok zor olacaktı. Dedikodular yüzünden çok, çok zor olacaktı. O bölgede bir çok kızla görüştüm, belki 100 – 150 kızla. Ama ona diğer amatör oyunculara davrandığım gibi davrandım; ne olup bittiğini bilmiyordu kesinlikle. Tüm iyi filmlerde sezgilere yer vardır. Yürüdüğünüz yola duyduğunuz güvenle ilgili bu, anaakım bir film bile olsa çok sezgiseldir. Lucifer’ı oynayan oyuncu çok yetenekliydi ve rolle başa çıkmayı bildi ama hiç kolay değil. O akıma karşı oynamak çok zor.

Filme iştirak eden yerliler izlediler mi peki? Evet. Yaşadığım en güzel deneyimdi. Çok güzeldi. Çeşitli sebeplerden dolayı: başından sonuna kadar güldüler, bu alabileceğiniz en iyi iltifat bence. Büyük perdede kendi yüzlerini gördüler. Giydikleri kıyafetler yüzünden sinema salonunun ateş, at ve yağmur kokması da güzeldi. Benim için başka türlü bir şeydi: ben salona doluyken girdim ve çok güzeldi. Çok duygulandım. Çok fazla olmaz ama bu gerçekten güzeldi. Filmdeki diyaloglar İspanyolca. Çevirmene çok fazla güveniyormuş gibi hissettiniz mi kendinizi? İşe yaramayacağından korktunuz mu? Aslında çeviri gerçekten işin zor kısmıydı, beklediğimden daha çok. Sürekli onların yerel dilinden İspanyolcaya, sonra da İngilizceye çeviriyorduk. Çeviri sanatı benim için çok önemliydi, sürekli çevirmemiz gerekiyordu. Filmin büyük bölümü yuvarlak bir ekrandan izleniyor ama sonlara doğru çerçeveyi açıyorsunuz. Bu da bir şok yaratıyor. Bir anda çok fazla ışık oluyor. Bir aydınlanma geçiriyoruz adeta. Neden böyle yaptınız? Aynı zamanda hemen ardından gelen imge çok güzel bir sahne. Çok neşeli bir sahne: insanların dans ettiğini, içtiğini görüyorsunuz. Ama sonra yine çokça hüzün var. Filmi bittikten sonra kendi başına çok güzel bir hikaye. Aslında o epilogu eklemek bile bir riskti çünkü yuvarlağın içinde bitirebilirdik her şeyi. Ama sinemanın temel meselesi her şeyi sadece bir kesmeyle anlatabildiğinizdir bence. Bir buçuk saat boyunca seyrettiğiniz bir şeydir: ve sonra kesersiniz. Çok hoşuma gitti. Ayrıca bunu yapıp da ilk kez izleyiciyle birlikte görünce: herkesin “ah” dediğini görünce. Hatta benim bile, şaşırdığımı görünce. Gerçekten işe yaradı. Dürüst olmak gerekirse, o son, sette aklıma geldi. Epilogu yazmamıştım. Senaryolarımda sonlar genellikle çok belirgin olmaz,

onu çekerken oluşturduğunuza inanırım. Başlangıçlarım çok belirgindir ve oradan inşa etmeye başlarız. Üç filminiz de bir hayli ruhani, dördüncü de aynı yolu izleyecek mi? Doğrusu temalarımın çok ruhani oladuğunu düşünmüyorum, ama dil kesinlike öyle. Filmlerin görsel dilinde kutsal bir şeyler olduğunu görebiliyorum, fotoğraflar ya da resimler gibi. Bunda bu temaları kullandım çünkü ben öyle bir yerden geliyorum. Dini temalarla ilgili bir şey söylemek istemedim. Bence son kertede her filmin merkezinde insanlık var, gerisi hikaye. Dini hikayeler de insanlarla ilgili. Bu yolda devam etmenin bir anlamı yok bence. Bir fikir yok henüz. Gelirse neden olmasın. İşlerimin yönü bu değil bence. Tanrı’nın iy ya da kötü olduğu ya da var olup olmadığı konusunda bir yorum yapmak istemiyorum. Dindar biri misiniz? Neden bu konuyla ilgilisiniz? Zor bir soru. Neden? Hiç fikrim yok. Bu çocukluğumdan kalan bir şey, azizlerin hikayelerine karşı açıklayamadığım bir çekim. Mucize fikrini ve bu tarz karakterleri seviyorum. Tüm o kıyamet hikayelerini çok seviyorum. Çocukken en büyük arzum bir aziz olmaktı. Aziz Francis’in yeniden doğmuş hali olduğumu düşünürdüm. Elim açık kuşları beklerdim. Bir anoktada Kutsal Ruh’un insanlığa fantastic şeyler yapması için ilham verdiği fikri hoşuma giderdi: güzel yapılar inşa etmek, muhteşem müzikler bestelemek, fantastic imgeler oluşturmak. Bu inanılmaz bir şey bence. Bu Tanrı’ya inanmak ya da inanmamak meselesi değil, ona saygı duymak meselesi. Röportaj: Harro Rannamets ( Estonya ) ve Fernando Vasquez ( Portekiz ) Çeviri: Emrah Kolukısa ( Türkiye )

7


InFocus/Odakta Çok keyif aldığım profesyonel yaşamımı tarif ederken en basit sorunları bile fazlasıyla dramatize etme ihtiyacım su yüzüne çıkmaya başladığında dostlarım ve ailem bana acımasız bir horgörüyle bakmaktan imtina etmezler.

Ben de, doğrudan ya da dolaylı olarak film sektöründe çalışan bir çok insan gibi bugünlerde film programlarının uzunluğu konusunda sık sık küfür ve şikayet ederim. Sanki bir şeyin çokluğu bir sorun teşkil ediyormuş gibi Birleşmiş Milletler’in, Nato’nun ya da başka bir uluslararası otoritenin bu konuya acilen eğilmesi gerekir. Derler ki: “Herhangi bir şeyin fazlası zarardır”, ama iş film konusuna gelince gerçek bir film fanatiği için bu cennette olmakla eşdeğerdir. O yüzden bu kez bir fare gibi sessiz olacağım. Şikayet etmeyeceğim. Aslında tam da tersini yapmalıyım, zira İstanbul Film Festivali’ni programlayan ekibin bizim için hazırladıklarına bakınca gerçek bir ziyafetle karşı karşıya olduğumuzu görüyorum. Belli ki çok çalışmışlar ve son 12 ay boyunca festival çevrelerini sıkı bir şekilde tarayarak en dikkate değer yapımları avlamışlar. Ve kesinlikle çok verimli geçmiş bu av, programın her bölümünde olağanüstü mücevherler göze çarpıyor. Seçimlerinizi yapma vakti geldiğinde size yol göstermek adına önümüzdeki bir kaç gün boyunca gösterime girecek favori filmlerimizi size tanıtmak istiyoruz. Bu seçkide Türk yapımlarının olmayacağını belirtelim; şu an için haklarında çok az şey biliyoruz ama bu yeni yapımların yer aldığı denize atlamaktan büyük bir keyif duyacağız. Uluslararası Yarışma ile başlayacak olursak, heyecanlanacak çok sebebimiz var. Quentin Dupieux’nün Gerçeklik’i kesinlikle sıradışı bir tercih. Sanatçının sürreel vizyonu, müzikal çalışmalarının yanısıra bize daha önce Rubber gibi çılgın filmler getirmişti, ki kesinlikle kaçırmamalısınız. Venedik Film Festivali’ndaki prömiyeri bir hayli yankı getirmişti ve İstanbul’da da farklı olmayacak. Christian Petzold’un Yüzündeki Sır’ı muhtemelen son yıllarda Almanya’dan çıkan en ilginç film ve savaş sonrası Almanya’ya dair kimsenin kayıtsız kalamayacağı bir vizyon sunuyor. Yine yarışmada Danimarkalı yaramaz çocuk Thomas Vinterbergh’in son filmi Çılgın Kalabalıktan Uzak’a dair de büyük beklentiler var. Bu gösterimi asla kaçırmam doğrusu. Sinemada İnsan Hakları yarışmasında Danis Tanovic’in Kaplanlar’ı son derece şaşırtıcı bir film, tıpkı Daniel Wolfe’nin geçen yıl Cannes’da ilk kez görücüye çıktıktan sonra festival çevrelerinden sık sık gösterilen Baba Beni Yakalasana adlı filmi gibi.

Akbank Galaları’na geçecek olursak, Panahi’nin Berlinale’de Şubat ayında herkesi mest eden Taksi’si muhtemelen yine hayranlık yaratacak ama asıl spot ışıkları Tanrılarla Konuşmalar başlıklı kısa film seçkisinde olmalı. Dürüst olmak gerekirse ticari ve politik konu ve hırsların genellikle yozlaştırdığı bu tip girişimlere dair genel bir güvensizlik duyarım, Ama hayatta her zaman istisnalar vardır ve din ve ruhani konular üzerine farklı bakış açılarını yansıtan filmlerden oluşan Tanrılarla Konuşmalar da kesinlikle bunlardan biri. Bunların içinde de Warwick Thornton’ın izlediğimden bu yana aylardır aklımdan çıkmayan açılış filmini ya da Alex de la Iglesia’nın sıradışı bir papazın muhteşem hikayesini anlattığı filmi özellikle dikkatinize sunmak isterim. Hiç şaşırtıcı değil elbette, Ustalar bölümü kaçırılmayacak yapımların en çok toplandığı bölüm olacak. “Eisenstein Meksika’da” ( bkz sayfa 3 ) çok daha ilham verici Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı’ndan sonra Britanyalı sinemacı Peter Greenaway’in muhteşem dönüşüne işaret ediyor. Bruno Dumont’un Küçük Serseri’si de çok geride kalmıyor, tıpkı Rus virtüöz Andrey Konchalovksy’nin Venedik’de En İyi Yönetmen ödülünü kazanan filmi Postacının Beyaz Geceleri gibi. Dünya Festivallerinden bölümünde de dikkatinizi çekmeye aday çok sayıda film var. Sabina Guzzanti’nin bir önceki başarısı Viva Zapatero’nun ardından çektiği ve çağdaş İtalya’ya dair satirik ve politik bir bakış açısı sunan son filmi Devlet Mafya Elele’si yakın dönem İtalyan sinemasında bir vaha adeta. Pascale Ferran’ın Kuş İnsanları hakkında da çok şey söylendi ve çok şaşırtıcı bir film olacağına şüphe yok, ki aynı şey Dogme 95 kahramanı Kristian Levring’in yakın tarihli western filmi İntikam için de söylenebilir, kesinlikle muhteşem. Son olarak bu yıl Goya ödüllerini silip süpüren Alberto Rodriguez imzalı Bataklık‘tan da söz etmemiz şart, orta halli bir gerilim belki ama yüreği gerçek bir devin yüreği.

Sinemada yeni akımları büyük bir susuzlukla takip eden bir yayın olarak Yeni Türkiye Sineması bölümündeki gösterimlere dair çok heyecanlı olduğumuz belirtmeliyiz, ki bizim için şimdilik büyük bir gizem arz etmekte. Aynı şey içinde son ayların en sevilen kimi yapımlarını da barındıran Yeni Bir Bakış seçkisi için de geçerli. Eğer aksiyon yüklü bir gerilim arıyorsanız Yann Demange’ın IRA’nın son reenkarnasyonunu anlattığı ve izleyiciyi 1970’lerin Belfast’ına götürdüğü ilk uzun metrajlı filmi ’71 tam size göre demektir. Ama kafa yormak sizin için daha önemliyse yine uzağa gitmenize gerek yok zira bu bölümde İspanyol Carlos Vermut’un son derece başarılı, hem absürt hem de zeka dolu filmi Sihirli Kız’ı bulabilirsiniz. Aynı sularda gezen Meksikalı Alonso Ruizpalacios’un Güeros’u da alışılmadık adımları ve ritmiyle dünyanın dört bir yanında hayranlar kazanan bir komedi. Tabii ki Belçikalı Gust Van der Berghe’nin ( bkz sayfa 6 ve 7 ) dönüşünü de unutmayalım; olağanüstü yaratıcı yeni filmi Şeytan bir kez daha Belçika’nın hem çağdaş Avrupa sineması dalgasının zirvelerinde gezindiğini kanıtlıyor, hem de günümüzün en yenilikçi ve hareketli ortamı olduğunu. İstanbul Film Festivali’nin bitimsiz programında yaptığımız bu yolculuğu bitirmek için belgesel sinema hakkında durup bir düşünmekten daha iyi bir yol olabilir mi? Kurmaca ve kurmaca-dışı arasındaki çizgiyi gitigide daha yaratıcı ve kararlı bir biçimde ihlal eden “janr” kendini yeniden ve yeniden icat edip durmakta ve her geçen gün sahnede daha fazla yer almakta, ki uzun zamandır böyle olmalıydı aslında. Festival bir çok başyapıtı programa serpiştirmiş ve içlerinde Ulrich Seidl’ın akılalmaz filmi Bodrumda özel bir spot ışığını hak ediyor. Sıradan Avusturyalıların evlerinin bodrumlarında neler gizlediğini gözler önüne seren filme psikolojik olarak hazır gelmenizde yarar var, inanın bana. Öte yandan, bu filme hazır gelmeniz imkansız aslında. Sadece

yerinize oturun ve umutlarınızı güçlü tutun, pişman olmayacaksınız ve muhtemelen atlatacaksınız. Çok farklı bir tabiata sahip olsa da aynı ölçüde rahatsız edici bir film de, bazı majör sorunlarına rağmen zamanımızın bir başka yetenekli sinemacısı olan Patricio Guzman’ın olağanüstü güzellikteki Sedef Düğme’si ( bkz sayfa 1 ). Yetenek demişken, Hindistanlı yönetmen Aditya Vikram Sengupa’nın Aşk Zahmetli İştir adlı filmi geçtiğimiz Ağustos Venedik’te herkesi gafil avlamıştı. İşleri yüzünden birbirinden kopan bir çiftin hikayesini anlatan film ilk bakışta alçakgönüllü bir iş gibi görünse de büyük bir hite dönüşmüş ve herkes bu şaşırtıcı belgesele dair fazlasıyla duygusal tanıklıklar paylaşmıştı. Ve son olarak, Laura Poitras’ın çokça tartışılan filmi Citizenfour kendisinden beklediğiniz her şeyi ve fazlasını veren bir film ve eğer gerçeklik size eğlenceli geliyorsa Gabe Polsky’nin Kızıl Ordu adlı filmini de es geçmeyin, ki siz de benim gibi Sovyetler Birliği’nde buz hokeyinin zengin tarihi hakkında hiçbir şey bilmeyenlerdenseniz fena halde eğlenceli ve şaşırtıcı bir macera bekliyor sizi. Devam etmek mümkün. Daha Ryan Gosling’in kamera arkasındaki ilk denemesi olan Kayıp Nehir’i izleme şansınız olduğundan söz etmedik bile. O kadar başarılı bir film ki, Cannes’daki prömiyerinin ardından ortadan kayboldu ve sırf bu bile onu bir efsane katına yükseltmeye yeti. Lav Diaz’ın son filmi keza, ya da Malggorzata Szumowska’nın Beden’i ya da hatta Kristina Grozeva ile Petar Valchanov’un imzasını taşıyan Bulgar filmi Ders. Bu kadar zengin bir programda adını anmadığımız çok film oluyor elbette. Her gösterimde olamyacağız ne yazık ki, ama bu sefer söz veriyorum, şikayet etmeyeceğim. Fernando Vasquez ( Portekiz ) Çeviri: Emrah Kolukısa ( Türkiye )