Issuu on Google+


EMEK PARTİSİ Genel Merkez Fevzi Çakmak 1 Sokak No: 15/5 Kızılay-ANKARA tel: 0312 232 41 98 faks: 0312 232 41 97 Genel Başkanlık Bürosu: Millet Caddesi, Gülsen Apartmanı No: 19/1 Fatih (Yusufpaşa/Aksaray) - İSTANBUL tel: 0 212 588 03 00 faks: 0212 587 56 86 web: www.emep.org e-posta: emekpartisi@emep.org Baskı: Ezgi Matbaası Sanayi Caddesi Altay Sokak No: 10 Çobançeşme -Yenibosna / İSTANBUL tel: 0212 452 23 02 - 654 94 18 e-posta: ezgimatbaa@mynet.com


Partimizin 6. Kongresi, yeni bir ekonomik kriz beklentisinin siyasi altüst oluşlarla da beslendiği; savaşların, iç kargaşaların, isyanların, protesto gösterilerinin, grevlerin, genel grevlerin birbirine karıştığı bir dönemde gerçekleşiyor. Ama artık kapitalizmin her türden sözcüleri, yaklaşık çeyrek yüzyıldan beri ne Yeni Dünya Düzeni’ne (YDD) atfettikleri “barış”, “refahın paylaşılması”, “demokrasi” gibi değerleri; ne de “krizsiz kapitalizm çağına girdik”, “krizlerin, savaşların, çatışmaların olmadığı bir dünyada yaşıyoruz”, “insanlığın son düzeninin kapitalizm olduğu kanıtlandı” gibi iddialarını hatırlıyor. Fukuyama, Huntington ve onların 90’lı yıllar ve 2000’lerin ilk beş yılı boyuca dillerden düşmeyen kuramlarını; “tarihin sonuna geldik”, “medeniyetler savaşıyla geri uygarlık yok edilip insanlık kurtarılacak” tezlerini de hatırlayan yok. Tersine, YDD’nin bu iddialı çıkışının üstünden çeyrek yüzyıl bile geçmeden, en gelişmiş olanından yarı feodal, despot işbirlikçilerinin yönettiği geri ülkelere kadar tüm kapitalist dünyada, “ebedi” olduğu iddia edilen kapitalist değerlerin ve “artık yıkılmaz” denilen kurumların çözüldüğüne, itibarsızlaştığına, çöktüğüne tanıklık ediyoruz. Çürüyen, çözülen ve insanlığa verecek hiçbir şeyi kalmamış tüm düzenler gibi günümüz kapitalizmi de işçi sınıfına, onun değerlerine ve ilerici, devrimci güçlere karşı her adımda daha da gericileşip daha baskıcı yöntemleri devreye sokuyor. Devlet olarak örgütlenmiş olmanın sağladığı askeri, ekonomik, ideolojik her imkânı kullanma konusunda pervasız davranan sermaye güçleri, egemen sınıfların binlerce yıllık yönetme deneyimlerinden de yararlanarak, işçi sınıfını ve devrimci güçleri bölmede, kendi içlerinde mücadeleye itmede, sendikal bürokrasinin ihanetini ileriye götürmede sınır tanımıyor. İçinden geçilen dönemin ağır koşullarına ve çok yönlü saldırılara karşın işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halklar kapitalizmin yarattığı mezbelede boğulmak istemediklerini gösteren çeşitli mücadele biçimleriyle tepkilerini ifade etmekten geri durmuyor. Bu çabalar, iş, ekmek, özgürlük için basit 5


protestolardan grevlere, genel grevlere ve halk ayaklanmalarına kadar geniş bir yelpazede, yer yer sistemi tehdit edecek aşamalara da vararak; ama daha çok, işçi sınıfı ve ilerici güçlerin zaaflarını göze sokan yenilgilere uğrayarak yayılıyor. Bütün bu gelişmeler partimizin ve diğer sınıf partilerinin, yanı sıra devrim ve demokrasiden yana güçlerin sorumluluklarını artırdığı kadar siyaset zeminini de son derece genişletiyor. A - KRİZLE ÇALKALANAN BİR DÜNYA

Partimizin 5. Kongresi 2008 yazı sonunda patlak veren, ABD’de başta olmak üzere gelişmiş kapitalist ülkeleri sarsan ekonomik krizin etkilerinin en derinden hissedildiği koşullarda yapılmıştı. 5. Kongremizin hemen öncesinde, sonraki yıllardaki gelişmeleri önemli biçimde etkileyecek iki önemli olaydan biri bu büyük ekonomik kriz olmuştu. İkincisi ise Barack Obama’nın ABD Başkanlığına seçilmesiydi. Diyebiliriz ki 5. Kongremiz sonrasındaki üç yıl, kapitalist hükümetlerin ve uluslararası sermaye merkezlerinin (IMF, DB, G8, G20, Davos, OECD vb.) krizin yükünü emekçilerin üstüne yıkmak için giriştiği saldırılarla geçti. Ne var ki, canlı emek sömürüsünü olağanüstü artıran esnek çalışma yöntemlerinin yaygınlaştırılmasına, ücretleri açıkça düşürmeye varan önlemlere; emekçilerin kazanılmış haklarının ortadan kaldırılmasına, hazine, sosyal güvenlik fonları, işsizlik fonları gibi devletin kontrolündeki tüm birikimlerin kapitalist firmaların yağmasına açılmasına; eğitim, sağlık, enerji gibi alanların kâr ve rant alanına dönüştürülmesinde yeni ve ileri adımlar atılmasına karşın, kapitalist güç odakları henüz, birkaç yıllık da olsa, “refah” ve rahat nefes alma dönemine ulaşabilmiş değil. İşçi sınıfının, emekçilerin ve halkların kazanımlarına yönelen bu pervasız saldırılar, sendikal bürokrasinin büyük desteği sayesinde emek örgütleri cephesinden ciddi bir direnç görmeden sürdürülebildi. Buna karşın kapitalist güç odakları; 2008 krizini kontrol altına almak için, “serbest piyasa ekonomisi”, “neo liberal politikaların tartışılmazlığı” gibi temel argümanlarını feda etmek, pek çok büyük finans ve sigorta merkezini devletleştirmek, “kontrollü bir kapitalizm” dönemine geçtiklerini söyleyip devletin ve hükümetlerin piyasaya müdahalelerini resmileştirmek zorunda kaldı. 2009 Şubat’ında Davos’ta, “kapitalizmin yeniden 6


yapılandırılması” şiarıyla yapılan zirvede, sistemin geleceği konusunda “derin kaygılar” ifade edildi ve “kontrollü bir kapitalizm dönemine geçilmesi” tavsiyesi çıktı. Böylece; “ebedi barış” içinde, “demokrasi ve özgürlüklerin genişletildiği”, “refahın paylaşıldığı, ... ebedi bir kapitalist dünya” olarak ilan ettikleri YDD’ nin ideolojik argümanlarının çöküşüne kapitalizmin “liberal” (neoliberal) değerlerinin çöküşü de eklenmiş oldu. Ne var ki, geçen üç yılda, kapitalist sistemin yeniden yapılandırılması için alınan bütün önlemlere karşın bugün “yeni bir kriz”den söz ediliyor. Ve bu yeni krizin nedeni olarak da 2008 krizinin aşılması için alınan önlemler gösteriliyor. (Dahası kimi iktisatçılar, aslında 2008 krizinin aşılamadığı, yaşananların 2008 krizinin devamı olduğu iddiasında.) İster eski krizin devamı isterse yeni bir kriz olsun; şu çok açıktır ki, 2009 sonundan başlayan ve 2010’da süren dünya ekonomisindeki iyileşme yerini 2011’de büyümenin hızla yavaşlamasına bıraktı. 2012’de ise dünya ekonomisinin büyüme oranının daha da düşeceği, Almanya, Fransa gibi Avrupa Birliği’nin büyük ülkelerinde ise “eksi”ye düşebileceği genel bir beklentidir. Kuşkusuz, dünya kapitalizmindeki gelişmelerin tek tek ülkeler üzerindeki yıkıcı etkileri farklı olacaktır. Ancak şu ya da bu ülkede ne olursa olsun, 2012 ve sonrası, işçi sınıfı ve emekçiler için çok zor yıllar olacaktır. 2008 krizinden sonra devletlerin, IMF, Dünya Bankası, OECD, G20 gibi uluslararası sermaye odaklarının “krizden çıkış” programları açıkça göstermiştir ki; işçi sınıfının ve emekçilerin örgütsüzlüğünden, sendikaların etkisizliğinden, sendikal bürokrasinin ihanetinden yararlanan sermaye güçleri, krizi bir fırsat olarak kullanmayı başarmıştır. Krizi bahane ederek, olağan dönemlerde hayata geçiremedikleri sömürüyü artırma yöntemlerini ve sistemi yeniden yapılandıracak önlemleri hızla uygulayabilmişlerdir. 1 - Sermayenin krize çözümü; faturayı işçi sınıfı ve halklara kesmek!

Yakın geçmişte yaşananlar gösterdi ki, sermaye güçleri, “kriz geliyor!”, “kriz geldi!” tartışmasıyla, işçilerin ve emek örgütlerinin dikkatini kriz 7


ve onun teknik ayrıntılarına çekerken, aslında “krize sürüklenmemek” ve “krizden çıkış” için uyguladıkları politikaların amaçlarını saklamayı istemiş, bunu da büyük ölçüde başarmıştır. Bu politikaların ilk ve dolaysız hedefi, birer birer ülkelerde krizin yükünü işçi sınıfı ve halkların üstüne yıkmak olmuştur. 2008’den beri, sermaye hükümetlerinin ve patronların krizle ilgili önlemlerine baktığımızda; gerek krize sürüklenmemek gerekse krizden çıkmak için yapılanların aynı olduğunu görüyoruz. Bir yandan ücretlerin düşürülmesi, çalışma saatlerinin ve yoğunluğunun artırılması, işçi sağlığı ve iş güvenliği masraflarının düşürülmesi, taşeronlaştırma... gibi canlı emek sömürüsünü yoğunlaştıran esnek çalışma uygulamalarının artırılması gibi önlemler devreye sokulmaktadır. Öte yandan bu önlemler işçi ve emekçilerin kıdem tazminatı, işsizlik sigortası, sosyal güvenlik, sağlık sigortası gibi kazanımlarının sınırlanması; eğitim, sağlık, yerel yönetim gibi kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve paralı hale getirilmesi olarak biçimlendirilmektedir. Bunların yanı sıra emekçilere ait işsizlik sigortası, sosyal güvenlik gibi fonların patronlara peşkeş çekilmesi; firmalara verilen teşvikler, zamlar ve dolaylı vergilerin artırılması; ucuz kredi imkânlarıyla hazine ve merkez bankası fonlarından sermayeye kaynak aktarılması krizin yükünün işçilere, halka yıkılmasının en kestirme yolları olarak devreye sokulmuştur. Bugün de bu saldırılar kesintisiz ve artan boyutlarda sürdürülmektedir. Kuşkusuz bütün kapitalist ülkelerde sermaye güçleri ve hükümetleri, krizin yükünü işçi sınıfı ve emekçilerin üstüne yıkma politikası izliyor. Aynı zamanda en gelişmiş ülkeler kendi krizlerinin yükünü nispeten daha geri ülkelere yıkmaya çalışıyor ve bu durum hem ekonomik hem siyasi bakımdan önemli sonuçlara yol açtı, açıyor. Örneğin 2008 krizini tetikleyen ve başlangıçta ekonomisi en çok tahribata uğrayan ülke olarak ABD’nin, gelişmiş ülkeler içinde krizden ilk sıyrılan ülke olması bir rastlantı değildir. ABD, doların dünya kapitalizminin en önemli “rezerv parası” olmasını, öteki gelişmiş ülkeler karşısındaki teknolojik üstünlüğünü, enerji kaynakları ve geçiş yolları üstünde askeri bakımdan tuttuğu stratejik yeri kullanarak, dünyanın en borçlu ülkesi (15.3 trilyon dolar) olmasına karşın, krizden çıkmada 8


en başarılı ülke olabilmiştir. Bunun nedeni ABD’nin bu üstünlüklerini kullanarak kendi krizini AB de dâhil dünyanın öteki ülkelerine yıkmayı başarmış olmasıdır. Yunanistan’da krizin büyük etki yaratmasının nedeni, kendi izlediği politikalardan çok Almanya ve Fransa’nın ekonomi politikalarının Yunanistan’ın boğazını sıkmasıdır. Son aylardaki gelişmeler bunu daha iyi göstermiştir. Aslında ABD’nin dünya ölçüsünde doları kullanması gibi, Almanya ve nispeten Fransa da avroyu ve ekonomik-teknolojik üstünlüklerini öteki ülkelere karşı kullanarak kendi krizlerini, Yunanistan, İtalya, İspanya, Portekiz başta olmak üzere tüm avro bölgesinin üstüne yıkmışlardır. Buna rağmen, 2011 sonlarında AB merkezli kriz etkenlerinin yükselmesiyle birlikte Fransa tökezlemiş, ayakta kalan tek AB ülkesi olarak Almanya, AB’yi kendi ihtiyaçlarına ve çıkarlarına göre adeta “yeniden kurmaya” girişmiştir. Almanya’nın dış ticaretindeki fazlanın, AB anlaşmaları çerçevesinde avro bölgesine yaptığı zorunlu ihracattan kaynaklandığı şimdi daha iyi görülmektedir. Ya da kapitalizmin kimi ciddi sözcülerinin “Almanya’nın iki dünya savaşında yapamadığı Avrupa’yı ele geçirme amacını krizin baskısını kullanarak adım adım gerçekleştirdiği”ne dikkat çekmeleri bu gerçeğin ifadesi olarak görülebilir. ABD ve Almanya’nın yanı sıra Brezilya, Hindistan, Rusya ve Çin (BRIC ülkeleri), 2008 krizinden en az etkilenen, hatta krizi fırsata çeviren ülkelerdir. Yıllık büyümeleri yüzde 8-10 dolayında seyreden bu ülkeler, ucuz emek cennetleri ve milyarlara varan nüfuslarıyla “dünya ticaretinin” çökmemesinin de dayanağı olmuşlardır. Ancak yeni bir kriz dalgasının bu ülkeleri nasıl etkileyeceği büyük bir soru işaretidir. 2 - Uluslararası ilişkilerde istikrarsızlık

2008 krizi sistemin patronu ABD’de patlak verip buradan Avrupa’ya ve dünyanın öteki bölgelerine yayılmış, hemen bütün ülkeleri şu ya da bu ölçüde etkilemiştir. Krizin üstünden geçen üç buçuk yıl içinde ABD, Almanya ve İngiltere’nin krizden en çok yararlandığına, Almanya’nın Fransa’yı da 9


yanına alarak AB’ye yeni bir çekidüzen vermek için krizi kullandığına, BRIC ülkelerinin krizden en az etkilenen ama en çok yararlanan ülkeler olduğuna yukarıda değindik. Türkiye, Güney Kore, Güney Afrika, Singapur gibi bazı G-20 ülkelerinin de krizden olumsuz etkilenmelerinin yanı sıra krizin yükünü halkın sırtına yıkmakta hayli başarılı olduklarını ve bu yüzden krizi fırsata dönüştürdüklerini ekleyebiliriz. Krizden bu farklı etkileniş ya da krizin yükünü kendi emekçilerinin sırtına, yanı sıra başka ülkelere yıkma durumu ülkelerde sınıf güçlerinin mevzilenmesini değişikliğe uğratırken aynı zamanda ülkelerin birbirlerine karşı pozisyonlarını güçlendirmiş ya da zayıflatmıştır. Ama sistemin bütünü açısından YDD değerlerinin çökmesi, en önemlisi de sistemin bütününün halkların gözünde itibar yitirmesi, tek patron olarak görülse de ABD’nin artık eski itibar ve etkinliğinin olmaması dönemin başlıca gelişmesidir. Bu gelişmelerin doğal sonucu olarak da ülkelerin birbiriyle ilişkilerinde istikrarsızlık, iç karışıklıklar, hükümetlerin pek alışık olunmayan yollardan çökmesi, birbiriyle müttefik olan ülkelerin şu ya da bu konuda sık sık itilaflara sürüklenmesi, dünyanın alışılmış dengelerinin bozulması dönemi karakterize etmektedir. Ülkeler arasındaki ilişkiler ve ülke gruplarının çıkarları dikkate alındığında; ABD-İngiltere, Almanya-Fransa, Rusya, Japonya, bunların yanı sıra Çin, Hindistan, Brezilya gibi sistemin en büyük ve büyük güçleri etrafında bloklaşmaların olabileceği varsayılabilir. Ancak, yukarıda ifade edilen istikrarsızlık içinde zaman zaman bu ülkeler etrafında kimi bloklaşmalar olsa da kısa bir süre sonra etkisizleşip dağılmaktadır. Özellikle ABD’nin silah ve ekonomik gücü birleştiren özelliği ve Rusya dışında yakın gelecekte bu iki önemli gücü birleştirecek başka bir ülkenin olmaması ABD’yi rahatlatmaktadır. Ancak bu, 90’lardaki gibi bir rahatlama değildir. Rusya’nın hızla kendini toparlaması ve krizin etkisinden de beklenenden çabuk sıyrılması ABD için ciddi bir tehdit (en azından potansiyel olarak) oluşturmaktadır. Güç ve çıkar ilişkileri, ABD karşısında muhtemel bir bloklaşmanın Almanya-Fransa-Rusya ya da bu bileşime Çin’in de eklenmesiyle oluşabileceği varsayılsa bile daha istikrarlı bloklaşmaların ne zaman ve hangi süreçlerden geçerek olabileceğini bugünden söylemek elbette olanaksızdır. 10


Evet emperyalistler etrafında oluşup dağılan güç ilişkileri ve birer birer ülkedeki istikrarsızlıklar “sistemin çivisi çıkmış” görüntüsü yaratsa da, kapitalist dünyanın 65 yıldır birinci patronu olan ABD, bu istikrarsızlıklardan yararlanarak hegemonyasını güçlendirecek hamleler yapmaktadır. 3 - ABD hegemonya stratejisini yenileme girişimlerini artırıyor

ABD’nin 1970’lerin ortasından beri stratejik hedefinin, dünya enerji rezervlerini oluşturan petrol ve doğalgazın batıya geçiş yollarının güvenliğini eline almak olduğu tartışılmazdır. Bugün de bu stratejik amaç değişmiş değildir. Nitekim Irak ve Afganistan’ın işgali de bu amaca bağlı olarak gündeme gelmişti. Bu iki işgal (savaş) etrafında dünyanın yeniden biçimlendirilmesi hamlesi, YDD’nin manivelasıydı. “Ilımlı İslam”, “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” (GOP) de bu stratejinin siyasi boyutuydu. Ancak en azından 2007’den beri ABD, bu “iki işgalli” (ABD’li stratejistler buna ”iki cephede savaş stratejisi” diyor) müdahale üstünden bölgeyi biçimlendirmenin ve dünyaya yeni bir düzen vermenin olanaklı olmadığını görmeye başladı. Son birkaç yıldan beri de muharip güçlerini Irak ve Afganistan’dan çekerek bir hamle yenilemesi için manevralara girişti. Nihayet 2011’de Irak’tan muharip güçlerini çeken ABD, önümüzdeki 2 yıl içinde de Afganistan’dan çekilmeyi planlıyor. Partimizin 5. Kongresi öncesinde, 2008 krizinin patlak verdiği günlerde Obama’nın ABD Başkanı seçilmesinin önemi de bu gelişmelerin geçiş dönemine karşılık gelmesindendi. Irak ve Afganistan’ın işgali üstünden dünyaya yeni bir düzen verme stratejisi sanki Bush ve neoconların şahsi ihtiraslarıymış gibi, Obama ve “yeni” ABD yönetimi, önce yapılanları bütünüyle Bush kliğine yıkarak stratejisini yenilemeye koyuldu. ABD’nin yeni Başkanı olarak Obama, 5 Haziran 2009’da Kahire’de üniversitede yaptığı konuşmada Ortadoğu ülkelerine seslendi. “Yumruğunuzu gevşetirseniz elinizi sıkmaya hazırız” mesajı vererek, İslam dünyasında, Bush dönemini karakterize eden “Medeniyetler Savaşı” tezi üstünden ortaya çıkan endişeleri aşacaklarını iddia etti. Obama ve yeni ABD yönetimi, Obama’nın derisinin rengini ve ezilen bir ırktan gelmenin bütün avantajlarını kullanarak, ABD hakkında 11


İslam dünyasında görülmemiş boyutlara varan tepkiyi (nefreti) azaltmaya, bölge ülkeleriyle ilişkilerini yenilemeye yöneldi. Bu yöneliş, “Ilımlı İslam-Radikal İslam” ayrımı ve GOP gibi projeler geriye çekilerek ya da törpülenerek, bölgedeki geleneksel ABD işbirlikçileriyle ilişkilerin yenilenmesi ve güçlendirilmesini temel alıyordu. Aslında ABD daha 2007’den itibaren böyle bir yönelişe girmişti, ama bu Obama ile hissedilir hale getirildi. Ancak biliyoruz ki ABD, stratejik hedeflerinden vazgeçmediği gibi bunu Ortadoğu ve Ön Asya’daki müdahalelerle biçimlendirmekten de vazgeçmiş değildir. Tersine Pakistan ve Afganistan’da Taliban’la uzlaşarak ve Hindistan’ı yedekleyerek Asya’daki dayanaklarını güçlendirirken; Ortadoğu’daki hamlesini ise Türkiye’yi bölgeye müdahalesinin merkezine alan ve NATO’yu daha etkin biçimde devreye sokan girişimlerle yenilemek istemektedir. Bu açıdan bakıldığında 2007 öncesinde Ortadoğu’daki istikrarsızlıkları kışkırtma ve bu istikrarsızlıkları silahlı güçleriyle kontrol altına alma amacı güden ABD’nin, 2007 sonrasında bölgenin geleneksel güçleriyle birleşerek, BM’yi daha çok da NATO’yu devreye sokarak hedefine ulaşmak istediğini söylemek yanlış olmaz. Amerikan stratejisinin İran’ı kuşatıp boyun eğdirme planı olarak biçimlenen Ortadoğu’ya müdahalesiyle ilgili boyutunda ise ABD’nin girişimlerinin yönü ve dayanakları iyice netleşmeye başlamıştır. Daha 1991’den itibaren Irak’a müdahalenin en önemli yakın hedeflerinden birisi İran’da bir rejim değişikliği yaparak batı yanlısı bir rejim kurmaktı. Dolayısıyla hedef Irak’ta ABD yanlısı bir rejim kurmak, Irak’ı da bir dayanak olarak kullanarak İran’ı baskı altına almak, İran-Irak savaşında Saddam’ın başaramadığı İran rejimini çökertme amacını gerçekleştirmekti. Ancak ABD’nin Irak işgali, amaçlarına varmadı ve ABD İran’la yakın ilişki içinde olan Şiileri etkin biçimde iktidara getirerek, bir takım “üniformasız” silahlı güçlerini (eğitimci, uzman, üslerin muhafızı vb. adı altında 45 bin kişilik küçük bir ordu) Irak’ta tutmaya devam etse de 2011’de çekilmek zorunda kaldı. Sonuçta Irak, Saddam Hüseyin dönemine göre bile İran‘a daha yakın bir ülke durumuna geldi. Evet, ABD Irak’tan çekildi; ama bu bölgeden çekilmesi, bölgeye müdahale ederek dünya egemenliğini pekiştirme ve Ortadoğu’daki pet12


rol ve doğalgaz yatakları ile enerji geçiş yolları üstündeki amaçlarından vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Tersine ABD, Irak’taki bu geri adımını yeni bir hamleyle karşı atağa dönüştürmeye çoktan girişmiş bulunuyor. Burada dikkate değer değişiklik ise, Bushçuların “Ilımlı İslamRadikal İslam” ayrımı üstünden yaratmak istediği saflaşmayı şimdi ABD’nin Şii-Sünni ayrımı üstünden yenilemek istemesidir. Bu ayrımla ABD; Şii İran, Şii Irak, Alevi Suriye’ye (Alevilik Şiiliğin müttefiki olarak ele alınıyor) karşı Sünni iktidarların egemen olduğu ülkeleri (Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn,...) birleştirmeyi, böylece bu çoğunluğu yedekleyerek bölgedeki mevzilerini güçlendirirken İran, Suriye ve Irak’ta, Şii de olsa ABD yanlısı güçleri iktidara getirmeyi, batı emperyalizminin çıkarlarıyla tam uyumlu rejimler oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu elbette yeni hazırlanmış bir plan değildir. Terinse Sünni-Şii çatışması bölgeye müdahale etmek ve bölgedeki petrol ve doğalgaz yataklarını ele geçirmek isteyen bütün emperyalistler ve bölge gericiliklerinin aklına ilk gelen çatışma konusudur. Çünkü İran’dan başlayarak Suudi Arabistan’a kadar tüm Ortadoğu’nun en önemli petrol ve doğalgaz yatakları üstünde Şii nüfus (çoğunluk) oturmaktadır ve bu yatakların ele geçirilmesi için de ya Şiileri kazanmak ya da onlara boyun eğdirmek gerekmektedir. Burada İran en önemli ülkedir. Ve yüz yıldan beri Ortadoğu’nun enerji kaynaklarının ele geçirilmesi çatışmasında İran merkez ülke olmuştur. Bu yüzden de bölgedeki doğalgaz ve petrol yataklarını ele geçirmek ve elinde tutmak isteyen ABD’nin, bölgedeki hegemonyası için Şii-Sünni çatışması eksenli bir planı olamazdı. Irak’ın işgali sırasında ve sonrasında ABD’nin Iraklı Şiilerle Saddam’a karşı ittifak yapmış olması, bölgede Sünni-Şii çatışmasını geriye itmesine, “Ilımlı İslam-Radikal İslam” üstünden daha genel bir ayrımla amaçlarına varmak istemesine yol açmıştı. ABD, işgale rağmen Irak’ta Şiileri İran’dan koparmayı başaramadı. Şimdi İran, Irak, Suudi Arabistan’a kadar uzanan Şii İslam dünyasındaki Amerikan karşıtlığını ve altı petrol-doğalgaz dolu alanda İran’ın üstünlüğünü alt etmek için Şii-Sünni ayrımını kışkırtan girişimleri gündeme getirmektedir. Böylece ABD, Sünni Araplar, Sünni İranlılar, Sünni Türkler, Sünni Kürtleri birleştirerek İran, Suriye ve Irak’taki İran etrafında oluşan ve batı emperyalizminin çıkarlarıyla uyuşmayan rejimlere boyun eğdirmeyi, bölge stratejisinin önemli bir dayanağı olarak belirlemiştir. 13


ABD stratejisinde 2007 öncesinin en önemli dinamiği olarak belirlenen dört bölge ülkesine yayılmış Kürt nüfus ve Kürt başkaldırısı, 2007 sonrası gelişmeler içinde, bölgedeki ihtiyaçlara göre ele alınacak ikincil bir güç konumuna itilmiş görünmektedir. ABD’nin Ortadoğu’daki hamlesini yenilemek için attığı bu adımlarda en önemli gücün Türkiye olduğunu, dolaysıyla ABD stratejisi bakımından Türkiye’nin rolünün son derece öne çıktığını söylemek abartı olmaz. Çünkü ABD ile pek çok bakımdan uyum içinde olabilecek, aynı zamanda İran’la baş edebilecek güce sahip tek ülke Türkiye’dir. Bunun da ötesinde Türkiye, NATO’nun (aslında ABD’nin) Füze Kalkanı Projesi’nin radarlarının Kürecik’e yerleştirilmesine izin vererek tarafını çok kesin biçimde ve açıkça belirlemiştir. Dahası bu yeni hamlenin hedefi olan Suriye-Irakİran’la uzun kara sınırı olan tek bölge ülkesidir. Ve şu anda Türkiye’deki iktidar, böyle bir Sünni-Şii çatışması için genlerinde (geleneğinde) çok güçlü itkilere sahip bir iktidardır. Üstelik bölgedeki amaçları da ABD ile uyumludur. Bu yüzden ABD’nin bölge planları içinde Türkiye’nin rolü 2007 öncesine göre çok artmıştır. ABD, “ikinci cephe” olarak son yıllarda öne çıkardığı Asya-Pasifik cephesinde ise arkasına İngiltere ve bir ölçüde AB’yi alarak; Rusya, Çin ve Japonya’yı da açıkça olmasa da hedefe koyarak ilerlemektedir. ABD’nin dünya hegemonyası stratejisinin Asya-Pasifik ayağındaki belirlemeler, Afganistan savaşındaki belirsizlikler nedeniyle henüz çok netleşmemiştir. Ancak ABD’nin ve işbirlikçisi Karzai hükümetinin Taliban’la anlaşarak iktidarı paylaşmak istediği, bir yandan savaş sürerken öte yandan Taliban’la görüşmelerin sürdüğü bilinmektedir. Afganistan’daki böyle bir uzlaşmanın Pakistan’ı da kapsaması ve bu yolla İran’ın doğudan kuşatılması planlanmaktadır. Dünden farklı olarak Asya’daki Amerikan girişimleri şimdi “AsyaPasifik” bölgesine müdahale olarak açıkça ifade edilmekte, ABD’nin dünya hegemonyasında bu bölgedeki gelişmelerin öneminin arttığına vurgular giderek güçlenmektedir. Bu da ABD-Çin, ABD-Hindistan ilişkilerinin (ve çelişkilerinin) öneminin giderek artması, ABD’nin dünya hegemonyası içinde bu ülkelerle (elbette Japonya ve öteki Pasifik ülkeleriyle de) ilişkilerinin rolünün artması anlamına gelmektedir. Hele 2008 krizinde dünya ekonomisini Çin ve Hindistan’ın sırtladığı ve 14


bu iki ülkenin dünya nüfusunun üçte birini barındırdığı dikkate alındığında bölgenin ABD’nin stratejik hedefleri bakımından önemi daha anlaşılır olmaktadır. 4 - Kriz, işçi sınıfı ve halkların mücadelesi

Sermayenin, ulusal ve uluslararası plandaki saldırılarına ve sendikal bürokrasinin bütün ihanetine karşın işçi sınıfı ve emekçiler, farklı düzeylerde olsa da pek çok ülkede mücadelelerini sürdürdüler, bugün de sürdürmektedirler. Kriz, emperyalist ülkelerin kendi aralarındaki çelişkileri keskinleştirirken, aynı zamanda emperyalistlerle geri ülkeler ve tek tek ülkelerde sermaye ile işçi sınıfı ve emekçiler arasındaki çelişkileri artırmıştır. Son üç yıldaki gelişmeler Latin Amerika halklarının, antiemperyalist, halkçı mevzilerinin güçlenmesine olanak sunan koşulları ilerletmiştir. Küba, Venezuela, Brezilya, Bolivya halklarının mücadeleleri, Uruguay, Paraguay, Ekvador, Şili gibi diğer Latin Amerika ülkelerindeki anti Amerikan mücadelelerin güçlenmesi, bu ülkelerle ABD’nin ilişkilerinin zayıflamasına dayanak oluşturmuştur. Kriz bahanesiyle sermaye ve hükümetlerinin halka ve işçi sınıfının kazanımlarına yönelttiği çok yönlü saldırı, ABD ve Avrupa’da da işçi sınıfının, emekçilerin, lise ve üniversite gençliğinin birbiriyle koordineli olmasa da benzer taleplerle ayağa kalkmasına vesile olmuştur. Özellikle üniversiteli ve liseli gençlik Fransa, Almanya, İngiltere merkezli olarak, büyük kitleler halinde gösterilere, boykotlara başvurdu. Gençlik eylemlerinin boyutları, zaman zaman “Yeni 68 mi?” tartışmalarını da gündeme getirecek boyutlara vardı. Yine İngiltere gibi işçi eylemlerinin geleneksel bakımdan zayıf olduğu bir ülkede bile son 80 yılın en büyük grevine geçtiğimiz yıl tanıklık ettik. Çeşitli işkollarından üç milyona yakın işçi genel grevle emeğe ve haklarına yönelik saldırıları protesto etti. Fransa, İtalya, İspanya’da işçi ve gençlik yığınlarının grev, genel grev, gösteri ve mitingler biçimindeki eylemlerinin ardı arkası kesilmedi. Özellikle Yunanistan krizin yükünü reddetmek isteyen işçi sınıfının, emekçilerin geniş çaplı gösterilerine, grevlerine, genel grevlerine sahne oldu. 15


İşçi sınıfının ve emekçilerin krizi reddetme mücadelesi, İrlanda, İspanya, Portekiz, İtalya, Yunanistan, Romanya, Slovakya gibi ülkelerde neo liberal politikalar izleyen hükümetleri düşürecek kadar güçlü olurken Yunanistan ve İtalya’da (ki mücadelenin en yüksek olduğu ülkelerdi) burjuva parlamentoları bile bir adım geri çekildi. Bu ülkelerde sermaye güçleri, halkın karşısına, parlamentoya ve halk iradesine karşı bir sorumluluğu olmayan teknokrat hükümetlerle çıkmak zorunda kaldılar. Özellikle AB’yi de arkasına alan Yunanistan egemenleri, 2008 krizinin başından itibaren sayısız gösteri, grev ve genel grevler yapan işçi sınıfı ve emekçileri henüz yatıştırılabilmiş değil. Krizin emperyalist sistemin en zayıf halkasını oluşturan Arap-İslam dünyasındaki yansıması, 30-40 yıllık iktidarların devrilmesi oldu. 2011 başında Tunus’ta başlayan isyan Mısır’a sıçradı. Kısa sürede Fas’tan Yemen’e kadar Arap-İslam dünyası, daha önce bu ülkelerde görülmemiş biçimde irili ufaklı direnişler, gösteriler ve halk isyanlarıyla sarsıldı. Onlarca yıldır, kendi kaderini belirleme konusunda bir inisiyatif alamamış bu ülke halkları, “iş, ekmek ve özgürlük” için ayaklandılar. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelerin de az çok örgütlü güçleriyle mücadeleye atıldığı bu ülkelerde isyancılar içinde giderek bir saflaşma yaşanmaya başladı. Emperyalistler, isyanı önleyemeyeceklerini anladıklarında isyanların zaafından yararlanarak, ayaklanan halkları destekliyor görünerek yedeklemeye koyuldular. Libya ve Suriye’yi bu dünyadaki isyanlara müdahalenin merkezi olarak seçtiler. Libya’ya NATO eliyle doğrudan silahlı müdahale ederek ülkeyi kanlı iç çatışmalara sürükledikten sonra kendi yandaşlarını iktidara getirdiler. Ama Libya’da henüz bir istikrar sağlayabilmiş değiller. Bölgeye emperyalist müdahalenin yeni alanı yapmak istedikleri Suriye’de ise diplomatik ve ekonomik kuşatma ağırlaştırılarak sürdürülmektedir. Yemen’de ve Bahreyn’de isyancılarla diktatörlükler arasındaki mücadele sürmektedir. Lübnan, Ürdün, Cezayir, Fas gibi ülkelerde hükümetler, krallar, şeyhler, bir takım reformlarla halkın öfkesini dindirmeye çalışmaktadır. Ancak bölgedeki hareketlenme yatışmış olmadığı gibi, Tunus ve Mısır gibi diktatörlüğün devrildiği ülkelerde yeni hükümetler halkın taleplerini karşılamaktan uzaktır. Dahası bu ülkelerde seçimlerle iktidara gelecek olan, İslamcı hükümetlerin de halkın taleplerini karşılaması olanaklı 16


görünmüyor. Her iki ülkede de işçi sınıfının, emekçilerin, sendikaların birleşerek gidişata müdahalede daha etkin hale geldiği gözlenmektedir. Bu ülkelerdeki hareketler bir yıl önceki kadar yüksek tempoda olmasa da, yeni isyanlar ve ayaklanmalar daha derinden mayalanmaya devam etmektedir. Arap-İslam dünyasındaki halk isyanlarının, krize karşı mücadele merkezi olarak Avrupa’da gelişen işçi ve emekçi hareketinin, Latin Amerika’daki halk hareketlerinin karşı karşıya olduğu en önemli sorunları şöyle sıralayabiliriz: a) İşçi sınıfı ve emekçilerin sınıf örgütleri olan sendikaların, sendikal bürokrasinin yönetiminde sermaye ile uzlaşan bir çizgiye çekilmiş olmaları hareketin en önemli zaafıdır. Bu gerçek nedeniyledir ki, kriz bahanesiyle girişilen saldırıya karşı mücadele, en ileri gittiği, hükümetler yıktığı ülkelerde bile yenilgilerle ilerlemiştir. b) Sermaye hükümetlerini ve diktatörleri yıkan mücadelelerin işçi sınıfı ve emekçilerin kendi iktidarlarını kuracak bir seçenek yaratamamaları, sınıf partilerinin ve ilerici, halkçı güç odaklarının (partilerin) halk güçlerini birleştirecek bir seçenekle yığınların önüne çıkamamış olması, sermayenin halkın öfkesini teskin etmesini ve karşı saldırıya geçmesini kolaylaştırmıştır. Nitekim Yunanistan ve İtalya’da krizin yükünü işçi sınıfı ve halka kabul ettiremeyen sermaye hükümetleri çökmüş ama sermaye, iktidar boşluğunu “teknokrat hükümetlerle” doldurup daha ağır bir saldırı programını devreye sokmayı başarmıştır. Bu iki önemli zaaf, Arap-İslam dünyasında İslamcı, emperyalizmin işbirlikçisi güçlerin halk isyanlarını yedekleme ve kendi programlarıyla iktidarlarını kurmalarının yolunu açmıştır. Avrupa’da ise sermaye güçleri, işçi sınıfı ve emekçilerin tepkilerini, hükümetleri değiştirerek dahası “teknokrat hükümetler” kurarak kendi iktidarlarını yenileme fırsatına dönüştürmüşlerdir. Elbette uluslararası alandaki bu gelişmeler, partimizin görevlerini ve sorumluluklarını sadece ulusal düzeyde değil uluslararası düzeyde de artırmıştır. Arap-İslam dünyasındaki ayaklanmalardan doğru dersler çıkarmak ve bu ülkelerdeki genç sınıf güçleri ile (sendikal ve siyasi güçler) ilişkilerin geliştirilmesi, onların deneylerinden öğrenme ve onlara yardımcı olma görevi partimiz için düne göre daha yakıcı bir hale gelmiştir. Avrupa’daki gelişmeler ise gerek sendikal hareket gerekse sınıf partileriy17


le, ilerici demokrat güçlerle partimizin ilişkilerinin sıkılaştırılması, olup bitenden ortak dersler çıkarılmasının önemini artırması gibi konuların ideolojik boyutta (Marksizm, sosyalizm, işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi anlayışlarına kadar) tartışılması gereğini de gündeme getirmiştir. B - İÇ VE DIŞ SORUNLARI BÜYÜYEN TÜRKİYE

ABD’nin dünya hegemonyası stratejisini 2007 sonrasında yenileme girişimleri içinde Türkiye’nin rolünün olağanüstü biçimde artması, Türkiye’nin iç ve dış politikasına önemli değişiklikler olarak yansıdı. 2002 Kasımında, iktidara gelen AKP hükümetinin iki temel kaygısı oldu. Bunlardan birincisi ABD’nin bölgedeki politikalarına uyum sağlamak, ikincisi ise özelleştirmeleri hızla gerçekleştirirken esnek çalışmayı, taşeronlaştırmayı yaygınlaştırmak, ekonominin liberalleştirilmesini ilerleterek batı kapitalizmiyle tam uyum sağlayacak karşı reformları sürdürmekti. Sermaye ve AKP hükümetinin ABD’nin bölge stratejisine bağlanma hamlesi, 1 Mart 2003’te, Irak’a asker göndermek için hükümete yetki veren teskerenin hükümetin çabalarına karşın meclisten geçmemesiyle sekteye uğradı. Ancak bu hamle, ABD tarafından askerin başına çuval geçirmeye kadar varan terbiye etme girişimlerinin yanı sıra Erdoğan hükümetinin azimle ABD ve batı emperyalizmine sadakatini ispat etme gayretleriyle sürdü. Ancak ekonomik alanda sömürüyü artıran, iç ve dış büyük sermaye odaklarının ihtiyaçlarını ülke ekonomisinin amacı yapan politikaların uygulanmasında AKP hükümeti, hemen hemen hiçbir ciddi engelle karşılaşmadı. Daha iktidar olduğu gün AKP hükümeti, uluslararası sermaye güçlerinin ve yerli büyük sermeye çevrelerinin, IMF ve Dünya Bankası eliyle Kemal Derviş’e hazırlattığı “Güçlü Ekonomiye Geçiş” adındaki programını önünde hazır buldu ve bu programı iktidar olduğu dönem boyunca büyük bir kararlılıkla, hatta büyük bir şevkle uyguladı. Bu programın AKP hükümeti-sermaye güçleri ilişkisi bakımından iki önemli işlevi oldu. Birincisi, AKP’ye karşı uluslararası sermaye çevrelerinde var olan, “Acaba AKP’de RP gibi batıyla sorun çıkaran bir yönelime 18


girer mi?” endişesini yok ederek uluslararası sermaye odakları ve ABD başta olmak üzere emperyalist ülkelerle ilişkilerini güçlendirmesiydi. İkincisi ise; yerli büyük sermaye çevrelerinin benzer endişelerini yok ederek, büyük sermaye çevreleriyle AKP’nin bir sorunu olmadığını, tersine sermayeye hizmeti en önemli misyon olarak benimsediğini göstermesine önemli bir dayanak sağlamasıydı. AKP hükümeti, bu ekonomik programı uygularken, 2001 krizinin yarattığı işsizliğin baskısını da kullanarak, krizin yükünü işçi sınıfına yıkmakta büyük adımlar attı. Kazanılmış hakları hızla ortadan kaldıran yasal düzenlemeler yaptı. İş yasası ve ekonominin liberalleşmesine yönelik bir önceki hükümetin çıkardığı, “15 günde 15 yasa” diye bilinen, banka-finans sistemine ve büyük sermayeye yönelik teşviklerle ilgili düzenlemelerin uygulanmasında gösterilen çaba, sosyal güvenlik ve sağlık sigortası yasalarında önemli değişiklikler yapılarak ilerletildi. Sağlık, eğitim, ulaşım, yerel yönetim başta olmak üzere başlıca kamu hizmetlerinin paralı hale getirilmesi doğrultusunda ciddi adımlar atıldı. Ve bütün bu uygulamalar karşısında direnen güç odağı olan işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi, özellikle de sendikal bürokrasiyle hükümetin yakın ilişkisi kullanılarak bölündü. SSGSS mücadelesinde açıkça görüldüğü gibi, Emek Platformu içindeki hükümet yandaşı sendikacılar, az çok emekçilerin talepleri etrafında yürüyen mücadeleyi arkadan hançerleyerek bölmeyi başardılar. Diyebiliriz ki bu süreç; “küçük orta boy sermaye” çevrelerinin, “KOBİ’ lerin”, “Anadolu kaplanlarının” partisi olmak iddiasıyla iş başına gelen AKP’nin aynı zamanda büyük sermayenin has partisi olma süreci olarak işledi. Bu birleşme elbette AKP’nin temsilcisi olarak kurulduğu iddia edilen (birçok bakımdan doğru da olan bir iddia) sermaye kesimleriyle çatışıp onlardan koparak değil, bu sermaye grubunun en etkili kesiminin, hükümetin politikalarıyla da desteklenip güçlendirilmesiyle büyük sermayeye katılması, “sınıf atlaması”yla birleşen bir süreç olarak ilerledi. AKP hükümeti, bir yandan ABD emperyalizminin stratejisine bağlanma ve onunla “tam uyum” için attığı adımlarla, öte yandan uluslararası ve yerli büyük sermaye çevrelerinin çıkarlarını savunmada gösterdiği kararlılıkla; 1990’lar boyunca işçi-emekçi mücadelesi ve Kürt ulusal 19


mücadelesinin baskısıyla çözülen, 12 Eylül rejiminin kurduğu statüyü yeniden kurup sistemi örgütleyerek “eski statükonun” savunucusu CHP, MHP, DYP, DSP, ANAP gibi partiler karşısında güç kazandı. Başka bir deyişle statükoya karşı mücadele edeceğini söyleyerek iş başına gelen AKP hükümeti, süreç içinde, statüko tarafından özümsenmesiyle, eski statükonun restorasyonundan başka bir şey olmayan “yeni statükonun” temsilcisi oldu. Bu gelişmelerin devamı olarak bakıldığında; AKP’nin 10 yıllık iktidarının, iç ve dış sermaye güçlerinin amaçlarıyla uyum süreci olduğunu; bu uyumun her adımda daha ileriden gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Bu yıllar aynı zamanda TÜSİAD, TİSK, MESS gibi büyük sermaye odaklarıyla MÜSİAD, TUSCON gibi siyasi bakımdan hükümete yakın, geleneksel büyük sermaye çevreleriyle mesafeli duran odakların birbirine yaklaştığı, büyük ölçüde aynılaştığı bir sürece karşılık geldi. Bu nedenledir ki Erdoğan, partisinin 12 Haziran 2011 seçimi sonrasındaki dönemi, uyum sürecinin sorunlarının geride kaldığını ifade etmek üzere, “ustalık dönemi” olarak ilan etmiştir. “Ustalık dönemi” denen şeyin emek mücadelesine karşı sadırıların pervasızlaştırıldığı, sömürünün ve ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının yağmalanmasının önündeki bütün engellerin kaldırıldığı, demokrasi ve özgürlüklerin AKP’nin istek ve çıkarlarıyla sınırlandığı, AKP’nin yenilediği statükonun bir anayasa olarak düzenlendiği, öte yandan ABD ile artık uyuşmazlıkların ve karşılıklı “anlama” sorunlarının geride kaldığı, dünya gücü -bölgesel güç ilişkisinin temellerine oturduğu (bugünkü dünya düzeni içinde ne kadar oturabiliyorsa) bir dönem olacağı daha şimdiden anlaşılmaktadır. 1 - İç ve dış politikada ‘açılımların’ açmazından ‘yeni anayasa’ manevrasına

Partimizin 5. Kongresi’nden sonraki üç yıl içinde Türkiye’nin iç ve dış politikasındaki en önemli gelişmeler; - Kürt açılımı, Alevi açılımı, Roman açılımı, Ermeni açılımı, Kıbrıs açılımı, anayasa açılımı gibi iç politikaya dair açılımlar, - Cumhuriyetin geleneksel dış politikasını terk ederek, “Yeni Osmanlıcılık” olarak da nitelenen ve “Komşularla sıfır sorun!” sloganıyla başlatılan dış politikaya yönelme çerçevesinde yaşandı. 20


“Açılımlar süreci” ilerledikçe Erdoğan ve hükümetinin demokrasi ve özgürlükler sorununu, tamamen parlak nutuklar atıp, “Ah geçmişte bu millet neler çekmiş demokrasisizlikten” diye yanık konuşmalara indirgediği görüldü. “Sıfır sorun” propagandasıyla yürütülen dış politikada ise Türkiye’nin ağabeyliğini, babalığını (tabi ABD’nin de) kabul edenlerle “sıfır sorunlu”, geri kalanlarla yani batı emperyalizminin stratejisiyle uyum sağlamayan komşularla “yüzde yüz sorunlu” hale gelindi. a) ‘Açılım’ın merkezindeki Kürt sorununun çözümünde açmaz

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2009 Mart’ı başında, İran’a giderken gazetecilere, Kürt sorunuyla ilgili “içerde ve dışarıda iyi şeyler olacak” diyerek “Kürt açılımı”nı ilan etti. Bu yaklaşım 2011 başlarına kadar Kürt sorunu çevresindeki gelişmelerin, dolayısıyla Türkiye’nin iç ve kısmen de dış politikasının belirleyicisi oldu. AKP hükümeti, Kürt sorununu, 2007 Eylül’ünde gerçekleşen ErdoğanBush görüşmesinden sonra ABD’den aldığı “istihbarat” ve diplomatik destekle, bölge halkı üstündeki etkisiyle ve bölgede tarikat-cemaatlerin gücüne dayanarak çözmeyi planlıyordu. Burada gizlenen amaç, legal ve illegal Kürt siyasi güçlerinin tasfiyesinin, en azından marjinalleştirilmesinin çözümün ön şartı olarak görülmesiydi. Yani, önce Kürt siyasi güçleri tasfiye edilecek sonra da sorunun “nihai çözümü” konuşulacaktı. “Açılım” diye “her çevreyle görüşme”, “herkesin görüşünü serbestçe söylemesi” gibi gürültüyle ilan edilen girişimlerin hedefi, hükümetin Kürt siyasi güçlerini sürecin dışına atma isteğinin üstünü örtmek ve bu süreçten hükümetle ve düzenle işbirliği yapacak alternatif bir Kürt seçeneği çıkarmaktı. Bölgedeki patron örgütleri, esnaf ve zanaatkar odaları, çeşitli dernek, sendika, vakıf yöneticileri, Türkiye’nin aydın ve sanatçı çevrelerinin katılımıyla Başbakanın “parlak demokrasi nutukları” attığı toplantılar düzenlendi. Ancak öncesi bir yana bırakılsa bile, çeyrek yüz yıldan beri hak ve özgürlük mücadelesinin üstünde yükselen siyasi güçler ve geniş bir halk kesimi, hükümetin bu manevrasını gördü ve oyuna gelmeyeceğini gösterdi. Dahası hükümet, göstermelik de olsa, mevcut Kürt siyasi güçlerinin dışında, kendi dümen suyunda hareket ederek Kürtleri de temsil 21


edecek, hiç olmazsa böyle gösterilebilecek yeni bir Kürt odağı da oluşturamadı. Ve “Kürt açılımı”nın üzerinden bir buçuk yıl bile geçmeden, bizzat hükümetin her düzeydeki sözcüleri, “Kürt sorununun çözümü”nün, PKK ve BDP’nin, derneklerin ve öteki çevrelerin etkisizleştirilmesinden geçtiğini ilan etti. Kürt sorununun aslında bir terör ve geri kalmışlık sorunu olduğunu, bölgenin geri kalmışlığını istismar eden PKK’nin bu sorunu çözümsüz hale getirdiğini, yoksa bireysel hakların geliştirilmesiyle sorunun çözüleceğini açıkça savunmaya koyuldular. Böylece AKP hükümeti de, kendinden önceki hükümetlerin çözümü olan ve çözümsüzlükte ısrar anlamına gelen, “ezerek çözme” çizgisine yani “eski statükonun çözümüne” dönmüş oldu. “Açılım”ın açmazla sonuçlanmasına hükümetin yanıtı; içerde ve dışarıda operasyonlara hız verilmesi, KCK davaları kapsamında Kürt siyasi çevrelerine, seçilmiş yerel yöneticilerine, gazetecilere, avukatlara, sendikacılara, Kürt bilim ve sanat insanlarına, aydınlara yönelik tutuklama kampanyası oldu. 1990’ların sonunda bölgeden çekilen “Özel Tim” güçleri yeniden gönderilirken, profesyonel askerlerden oluşan birlikler kurulması gündeme alındı. Özellikle 12 Haziran 2011 seçimlerinin hemen arkasından bölge, insansız hava araçlarından savaş uçaklarına, Özel Tim’den Özel Kuvvetler’e, ağır silahların da önceden görülmemiş yoğunlukta devreye girdiği askeri operasyonların sahnesi haline getirildi. Kürt halkının bu saldırılar karşısındaki yanıtı ise gösteriler, mitingler, “sivil cumalar” gibi “sivil itaatsizlik” eylemleri oldu. Hükümet, kentlerde polisiye önlemleri artırarak, diyanetin memuru din görevlilerini, tarikatları, cemaatleri, şeyhleri, meleleri hükümetin amaçları doğrultusunda görev yapmaya çağırarak, özel yetkili savcıları ve mahkemeleri devreye sokarak, halkın tepkisini kırmaya yöneldi. Ancak geçen süre içinde sorunun çözümünde ileriye doğru bir gelişme gözlenmediği gibi, Türkler ve Kürtler arasında “duygusal kopuş” işaretlerini de kapsayan daha tehlikeli bir aşamaya doğru gidildiğini gösteren güçlü belirtiler ortaya çıktı. Bugün Kürt sorununda, ‘açılım’ öncesinden daha vahim ve tehlikeli bir aşamaya gelinmiştir. Artık Kürt sorunu sadece demokrasi ve özgürlük yokluğunun başlıca ifadesi değil, Türkiye’nin komşularıyla ve ABD ile ilişkilerinde dikkate alınmak zorunda olan önemli bir sorundur. 22


Sorunu kendi Kürtleriyle konuşarak çözmeye yanaşmayan Türkiye’nin egemenleri, Türkiye Kütlerinin özgürlük ve kendi kaderlerini tayin haklarının önünü kesmek için ABD ile (İsrail’le de) anlaşırken, aynı zamanda Kürt sorununu, bölge gericilikleri ve emperyalistlerin müdahalesini ve etkisini artırıcı bir zemine çekmiştir. ABD, Ortadoğu’da Türkiye’ye “bölge gücü” rolü verirken Kürtlerin geleceğini de Türkiye’nin belirlemesini kabul etmiştir. Bu da zaten ABD’ye karşı “ihtiyatlı” yaklaşan Türkiye Kürtlerinin; anti Amerikan, antiemperyalist bir çizgiye yönelmesinin zeminini güçlendirmiştir. Dolayısıyla Kürt ulusal hareketi geçmişte hiç olmadığı kadar bugün anti- emperyalist ve anti Amerikan bir mevziiye girmeyi gündemine almak zorundadır. Kürt siyasi güçlerinin, Kürecik’e radar üssü kurulmasına, predatorların (insansız hava araçları) Türkiye’ye yerleştirilmesine, Türkiye’nin ve ABD’nin Libya, Suriye ve diğer Arap isyanlarına müdahalesine açıkça karşı çıkması bu anti-emperyalist, anti Amerikan çizgide ilerleyeceklerinin güçlü işaretleridir. Gelişmelerin seyri dikkate alındığında bu eğilimin giderek güçleneceğini, Kürt ulusal mücadelesinin sadece Türkiye’de değil bölgede de (İran, Suriye ve Irak’ta) ABD müdahalesiyle çatışacağını, dolayısıyla antiemperyalist bir mevziiye yerleşeceğini söylemek abartı olmaz. Aksi halde Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme iradesini kullanması olanaklı olmayacaktır. Türkiye’de yakın geleceğin muhtemel gelişmeleri dikkate alındığında, bu durum elbette son derece önemlidir. Böylece bir yandan ulusalcı çevrelerin Kürt hareketini ABD emperyalizminin kışkırtıp, örgütleyip, silahlandırıp Kemalist, laik Türkiye’nin üstüne sürdüğü “tezi” temelsiz hale gelmektedir. Bununla birlikte ama bundan da önemlisi Kürt hareketinin anti-emperyalist bir zemine oturması; Türkiye’nin batı illerindeki halkın “vatan-millet severlik” duygularının ulusalcı ve şoven milliyetçi çevreler tarafından istismar edilmesinin önünü kesmenin, Kürt-Türk kardeşliğinin gelişmesinin dayanağı olmaktadır. Kürt ulusal mücadelesinin anti-emperyalist karakterinin giderek öne çıkması, Türk ve Kürt halkının anti-emperyalist, bağımsız, demokratik bir Türkiye programı etrafında birleşmesi için sağlam ve geniş bir zemin oluşturmaktadır. Bu imkânın yakın zamanda hem Türk hem de Kürt tarafı bakımından 23


görülmesini ve bu alanda adımlar atılmasını beklemek hayalcilik değildir. Ancak gelişmelerin yol açacağı sonuçların doğru değerlendirilmesinde partimize son derece önemli görevler düştüğü de ortadır. Kürt hareketindeki bu yönelim, AKP hükümeti ile sağ-sol milliyetçi, ulusalcı çevreler tarafından da izlenmekte, yer yer linç girişimleriyle açık Kürt düşmanlığı ve “bölünelim kurtulalım” tutumlarıyla “duygusal kopuş” eğilimi kışkırtılmaktadır. Bugün asıl tehlikeli olan da hükümetin, iç ve dış askeri operasyonlar, tutuklama kampanyaları, Kürt siyasi güçlerine karşı “dinsiz”, “ateist”, “Zerdüştler” gibi belden aşağı vuran propagandayla başını çektiği bu politikadır. b) ‘Açılımla’ çözülmeyen sorunların çözümünün ‘yeni anayasa‘ya havalesi

Elbette “açılım” sadece Kürt sorununda gündeme gelmedi. Türkiye’nin “Alevi sorunu”, “Roman sorunu”, “Ermeni sorunu”, “Kıbrıs sorunu” vb. ne kadar kronikleşmiş sorunu varsa hepsi için ayrı bir başlık açıldı. Ancak, bunların birkaç konferans, panel, ya da “dert dinleme toplantıları”yla çözüleceği iddiasıyla yürütülen “açılım” kampanyası sadece Kürt sorununda duvara çarpmadı; diğer “açılımlarda” da başarısızlığa uğradı. Çünkü Aleviler, Alevi çalıştaylarının aralarında bölünmeler yaratmak ve Alevi yığınlarını yedeklemek amaçlı bir ”Hızır Paşa harekâtı” olarak organize edildiğini hemen fark ettiler. Ermeni ve Kıbrıs “açılımlarının” ise iç politika malzemesi yapılma dışında, dış politikada zaman kazanma amaçlı girişimler olduğu kısa sürede ortay çıktı. Romanlar ise sadece birkaç şovla oyalanıp, “kentsel dönüşümün ilk kurbanları” olarak adeta İstanbul’dan sürüldüler. Bütün alanlarda çözümsüzlüğü bir başarı olarak dayatan ve çözümsüzlüklerden beslenmeyi bir “strateji” haline getiren AKP hükümeti açılım başarısızlığını “yeni bir anayasa” yapma girişimiyle, sürdürmeye yöneldi. Açılımlardan umdukların bulamayan Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Romanlar ve elbette bu girişimlerden demokrasi çıkacağını bekleyen aydın ve sanatçı çevrelerinin tepki göstermesini engellemek için AKP hükümeti, “sorunları yeni bir anayasayla çözeceği” vaadini öne çıkardı. 24


Çünkü, 12 Eylül referandumu sürecinde AKP hükümeti; 12 Eylül Anayasası’nın toplumun büyük çoğunluğu tarafından nasıl tepki topladığını ve bu tepkiyi yedekleyerek yeni bir rant alanı açabileceğini gördü. Öte yandan AKP üç döneme uzanan iktidarı boyunca; Mecliste kesin bir çoğunluk sağlamanın yanı sıra tek başına hükümet kurmanın tadına da varmıştı. 2007 seçiminde Cumhurbaşkanlığı makamına da oturan AKP, devletin üç erkinden ikisi olan yasama ve yürütmeyi ortaksız bir biçimde eline geçirmişti. Öte yandan AKP hükümeti; üniversiteler, TÜBİTAK, TRT, gibi kurumlar başta olmak üzere başlıca devlet ve sistem kurumlarını da denetim altına alırken, henüz içinde irili ufaklı çatışan unsurlar taşıyor olsa da TSK’yı da önemli ölçüde kontrol altına alır hale geldi. 12 Eylül “Anayasa paketi” referandumu sonrasında devletin “üçüncü kuvveti” olan yargıyı da egemenliği altına alan AKP hükümeti, HSYK, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay gibi kurumları da artık önemli ölçüde hükümetin isteklerine aykırı kararlar alabilir kurumlar olmaktan çıkardı. Bir adım daha ileri gidip, emniyet, özel yetkili mahkemeler ve savcılar aracılığıyla yargıyı, siyasetin sıcak gündemini belirleyen bir silaha ve basını, muhalif güçleri sindirmenin bir aracına dönüştürdü. Ergenekon, Balyoz, KCK davaları üstünden toplumu terörize ederek, sindirmeye girişti. Ve bütün bu ”ele geçirdiklerine” “anayasal” bir çeki düzen vermeyi istiyordu. Kısacası AKP ve hükümeti, sonuçta sürgit oylarını artırmayacağını, sonunda bütün öncelleri; DP, AP, ANAP, RP gibi AKP’nin de tarihin çöp sepetine gideceğini bildiğinden, bugünkü kazanımlarını anayasa olarak biçimlendirmek istemektedir. Böylece AKP silinip gitse de kurdukları düzenin, devletin kurumları olarak birkaç on yıl daha süreceğini ummaktadırlar. Burada AKP’nin kritik hamlesi “yeni anayasaya” “başkanlık sistemini koymak” ve siyaset alanını bu sisteme göre yeniden biçimlendirmektir. Ve önümüzdeki aylarda gündemin bu tartışma tarafından belirleneceğini şimdiden söyleyebiliriz. Bu amaçla, Mecliste gurubu bulunan partilerin eşit sayıda milletvekili vermesiyle oluşturulan “Anayasa Uzlaşma Komisyonu”nun aslında ortak bir anayasa metni hazırlamaktan çok, “dört partinin ortak bir anayasa çıkaramayacağını” göstermek için kurulduğunu herkes bilmektedir. Muhtemelen önümüzdeki aylarda “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” dağıla25


cak ve AKP hükümeti de, “bu partiler yeni bir Anayasa istemiyor. Bunlar 12 Eylül Anayasasını savunuyor” diye ortaya çıkacak. Kendi yazdığı “anayasa taslağı”nı; “milletin yeni anayasa taslağı bu. Bugüne kadarki tartışmaları da dikkate alarak hazırladık, haydi gelin bu taslağı tartışalım. Herkes ne düşünüyorsa söylesin!” diye ortaya atacak. Anayasa değişikliği referandumuna benzer bir propaganda ile mecliste 330 vekilin desteğini bulmaya çalışıp, “yeni Anayasa”yı referanduma götürmek isteyecektir. AKP’nin milletvekili sayısı yeni bir anayasayı referanduma götürecek sayının (330’un) altındadır. Gerekli sayıya ulaşmak için meclisten 5-10 milletvekilini şantaj ve rüşvet gibi yöntemlerle ayartması ise zor değildir. Ancak, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Başbakan Erdoğan Cumhurbaşkanı olmak ve “yeni anayasa”yla “başkanlık sistemini” getirmek istemektedir. Bunlar ve AKP içindeki gerilimleri (Gülenci ve Erdoğancı klik arasında) artıracak başka etkenler, yeni bir anayasa yapayım derken AKP’yi bölebilecek kuvvetli ihtimallerdir. Şu çok açıktır ki, Erdoğan ve partisi, çok aleyhinde görünse de ’82 anayasasının baskıcı, tek millet, tek dil, tek bayarak, ... gibi “tekçi” ruhunu koruyan ama maddeleri değişmiş bir şeklî demokrasiyi benimseyen bir anayasal düzenden yanadır. Bugünkü haliyle “statükoyu” anayasalaştırmak istemektedir. Demokrasi güçleri ise gerçek bir demokrasiden yanadır. O gerçek demokrasi ki; Kürtlerin eşit haklar temelinde ulusal taleplerinin karşılandığı, Alevilerin inanç özgürlüğü taleplerini gerçek laisizm (devletin din alanından cemaatlerin, tarikatların, dinin, devletin alanından tümüyle çekildiği bir laiklik) temeline oturtulduğu, basın, ifade ve emekçilerin örgütlenme özgürlükleri başta olmak üzere tüm siyasal ve bireysel hakların tanındığı bir düzendir. Gerçek bir “yeni anayasa” da bu talepleri kapsamak durumundadır. Aksi halde yapılacak anayasanın hiçbir yeniliği olamaz. Mevcut meclisin böyle bir anayasa yapma yeteneğinin olmadığı ise besbellidir. Bu yüzden de yeni bir anayasanın ne ölçüde gerçekten demokratik bir düzen tarif edeceğini ülkemizin demokrasi güçlerinin müdahalesinin düzeyi belirleyecektir. Dolayısıyla önümüzdeki aylar, belki de yıllar bu iki farklı anayasa (iki farklı düzen demektir bu) anlayışların çarpıştığı bir dönem olacaktır.

26


2 - “Komşularla sıfır sorun”dan, komşularla yüzde yüz, ABD ile sıfır soruna

“En azından son çeyrek yüzyıldan beri ABD’nin dünya hegemonyası stratejisinin temelinde dünyadaki başlıca enerji kaynaklarının denetimi ve bu kaynakların batıya aktarılmasının yollarının, güvenliğinin ABD’nin elinde olması amacı vardır” dersek son derece çıplak ve kimsenin reddedemeyeceği bir gerçeği ifade etmiş oluruz. 1. Körfez Savaşı, Irak’ın işgali, Afganistan’ın işgali, İran ve Suriye’nin emperyalizmin hedefindeki ülkeler olması, ABD’nin “medeniyetler savaşı” kuramıyla bağlantılı manevraları, Türkiye’yi hizaya getirme operasyonları ve “Ilımlı İslam’ın sembolü”, “bölgesel güç”, “model ülke” ilan edilmesi vb. bunların tümü, bu temel amacın gerçekleştirilmesi girişimlerinin ifadesidir. Bugünden bakıldığında şu çok açık görülmektedir ki Türkiye, itilip kakıldığı 1990’lardan, özellikle de Irak’ın işgalinden sonra, ABD ve batı emperyalizmi için bölgedeki en önemli ülke olmuştur. Kürt sorunu üstünden sıkıştırılıp ödün vermeye zorlandığında da, başına çuval geçirilip aşağılandığında da, “PKK ortak düşmanımız, Türkiye stratejik ittifakımız”, “Türkiye bölgenin lider ülkesi”, “Tüm Ortadoğu’ya model ülke” gibi payeler verildiğinde de bu amaç değişmemiştir. Türkiye’nin itilip kakılması, burnunun sürtülmesi ya da ödüllendirilip sırtının sıvazlanması, onun ABD ve batı emperyalizminin stratejisiyle çelişmeyen bir çizgiye getirilmesi, Türkiye’nin stratejisiyle ABD’nin bölge stratejisi arasında “tam uyumun” (“sıfır sorun” da diyebiliriz) sağlanması içindi. Bugün artık ABD ile Türkiye; arasında ciddi hiçbir sorun olmayan iki “dost”, “müttefik”, “silah arkadaşı” ülkedir. Hani denebilir ki “tek devlet iki millet” gibidirler! Ve Türkiye her platformda ABD’nin sözcülüğünü ya da destekçiliğini yapmaktadır. Son beş yıl içinde Türkiye NATO’nun en gayretkeş üyesi haline gelirken, NATO’nun Füze Kalkanı Sisteminin, ABD’nin predatorlarının üssü, Libya’ya müdahalenin merkez üssü olma gibi görevleri büyük bir hevesle, ABD’den bir teklif beklemeden, gönüllü olarak üstlenmiştir. Kısacası Türkiye egemenlerinin ABD stratejisini anlama düzeyi “durumdan vazife çıkaracak” bir aşamaya gelmiştir. Şimdi de Türkiye hakim sınıfları ABD ve batının Suriye’yi hizaya getir27


me, Arap-İslam dünyasındaki isyanları batı emperyalizminin stratejisinin yedeğine çekme görevini üstlenmişlerdir. Böyle bir batı emperyalizmiyle işbirliği çizgisi elbette ki salt “dışardan dayatmalarla” açıklanamaz. Tersine ABD emperyalizmi AKP hükümetini ve sermaye güçlerini, kendi amaçlarına varmak ve ABD emperyalizmin çıkarlarına bağlamak için stratejilerini gözden geçirmeye ikna etmiştir. Kaldı ki AKP’nin ecdadımız dediği, Abdülmecit, Abdülhamit, Vahdettin, Hürriyet ve İtilaf ile Cumhuriyet dönemindeki dayanakları olan DP, AP, ANAP çizgisi ile Yeşil Kuşak militanlığı, ona batı emperyalizminin stratejisine hizmet için geniş bir dayanak sağlıyordu. Ancak AKP hükümetinin bu geçmiş tutumu güncelleyebilmesi için yeni bir dayanağa ihtiyacı vardı. Bunu da resmen ifade etmese de “Yeni Osmanlıcılık” olarak adlandırılan bir dış politika tutumunda buldu! Yeni Osmanlıcılık kısaca, eski Osmanlı egemenliğinde olan ülkelerde “Osmanlı’nın mirasçısı” Türkiye’nin ticari, kültürel, siyasi vb. bakımdan egemenlik kurması demekti. Ama bunu Türkiye kimi yerde “İslam kardeşliği”, kimi yerde, “Türk soylulara ağabeylik” kimi yerde “babalık”, kimi yerde “İslamcı-laik model ülke”lik yaparak sağlama iddiasını taşıyordu. Ve bu girişime de “komşularla sıfır sorun politikası” adı verildi. Bu ülkelerle geleneksel küçük sorunlar ve semboller üstünden yapılan kavgalara son verilip, ticari, dini-kültürel ve diplomatik, “her iki tarafından kazanmasına dayalı” ilişkiler geliştirilecekti! Ancak dünyanın gerçekleri hiçbir yerde “sıfır soruna” elvermeyecek kadar çelişkilerle biçimlendiği gibi “Osmanlı mirası” da halkların ve ülkelerin çoğu için iyi anılar taşımıyordu. Ve bundan da önemlisi “sıfır sorun” Türkiye’nin, onun stratejik müttefiki ABD ve batı emperyalizminin isteklerine boyun eğilirse gerçekleşebilecek bir şeydi. Bu yüzden de “sıfır sorun” hayaliyle başlayan bütün girişimler, sonunda hüsranla bitti. Kıbrıs sorunu, Ermeni sorunu, Ege sorunu, İran, Libya, Suriye ve hatta Azerbaycan ile olan ilişkiler, “artık sıfır sorun dönemine girdik” diye başlanan girişimler, bir iki adım sonra bütün bu ülkelerle eskisini aratacak biçimde, adeta “yüzde yüz sorun”lu hale gelen bir seyir izledi. AKP’nin girişimleri bir kez daha göstermiştir ki, batı emperyalizmi ile işbirliği içinde, onun stratejisine uyumu ana kaygı edinen bir ülkenin Ortadoğu’da komşularıyla sorunlarını çözmesi, bırakalım çözmeyi azalt28


ması bile olanaksızdır. Çünkü emperyalistler bölgeye sorunları çözerek değil çoğaltarak, çelişkileri kışkırtarak müdahale etmektedirler. Bu yüzden de AKP hükümeti; “komşularla sıfır sorun” diye giriştiği dış politika manevrasını, “komşularla yüzde yüz sorun, ABD ile sıfır sorun” çizgisinde tamamlamıştır. Öyle ki AKP hükümeti, artık ABD çıkarlarını Türkiye’nin çıkarlarıyla aynı görmekte, bu yüzden de “ABD’nin sözcülüğünü yapma” vb. suçlamalarına karşı; “Hayır biz Türkiye’nin çıkarını savunuyoruz” diye öfkeyle yanıt vermektedir. Çünkü girdikleri işbirlikçi hatta ABD’nin ve batı emperyalizminin çıkarları onlara Türkiye’nin çıkarları olarak görünmektedir. Özellik de ABD’nin bölgede stratejinin dayanaklarını yenilemek için giriştiği hamleler Türkiye’yi bölgedeki bataklığa daha çok çekecek mahiyettedir. AKP hükümetinin Yeni Osmanlıcılığa yönelmesine paralel olarak batı emperyalizminin dünya hegemonyasıyla uyumlu bir stratejiyi ve dış politikayı benimseyen Türkiye; bölge ülkeleri tarafından bir tehdit olarak görülmeye de başlamıştır. Çünkü Türkiye bu yönelişle birlikte bölge ülkelerine rejim tarif etmekte, kedisini “model almayı” zorlamakta; beğenmediği rejimleri değiştirmek için batı ülkeleriyle birlikte eyleme geçmekte, artık evrensel bir değer olan “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı”nı ayaklar altına alan emperyalist ülkelerle aynı tutumu benimsemektedir. Libya’da böyle olmuştur. Suriye’de aynı çizgide ilerlemektedir. İran ve Irak’la ilişkiler de hızla böyle bir çizgiye doğru evrilmektedir. Çünkü bu politika, bölgede batı emperyalizmine karşı girilecek her tepkiyi engellemeyi, bu güçlere karşı çıkmayı gündeme getirmektedir. İran’la giderek artan gerginliğin arkasında da Suriye’ye rejim dayatmada da bu, emperyalizmin sözcülüğü, ABD’nin ve NATO’nun ileri karolu görevini üstlenme politikası vardır. Bütün bu emperyalizm uşaklığı, ABD’nin de icazetiyle, İsrail’le simgeler üstünden yürütülen gürültülü bir ağız dalaşı üzerinden dengelenmek istenmektedir. Oysa Türkiye, ABD ile “sıfır sorun” çizgisine gelirken gerçekte İsrail’e de en büyük desteği sunan ülke durumuna gelmiştir. Çünkü bugün Suriye’de batı yanlısı bir rejim getirmek için uğraşmak, bütün tarihi boyunca İsrail’e Türkiye tarafından verilmiş en büyük destektir. İsrail’in kurt politikacıları bunu bilmiyor olamaz elbette. Ancak 29


İsrail’de de simgelerle uğraşan faşist odaklar vardır ve bugün bu güçler İsrail’de hükümet ortağıdır. Kavga çıkartan da onlardır. Öte yandan ABD’nin Irak ve Afganistan’dan çekilmesine paralel olarak, İran’ı kuşatma, bölgeyi yeniden biçimlendirme hamlesini Şii-Sünni çatışması üstünden gerçekleştirme amaçlı girişimleri, AKP hükümetinin İslam dışı gördüğü Şiilikle hesaplaşma duygusuyla da uyuşmaktadır. Ancak, ABD’nin bu yönelişi AKP hükümetinin dış politikasıyla çelişmese de Türkiye’yi Ortadoğu bataklığının en derin, en burgaçlı alanlarına çekecek mahiyette bir gelişmedir. Dahası bu dış politika içerde AleviSünni, Nuseyri-Sünni, çatışmasına yol açacak özellikler de taşımaktadır. Kısacası Türkiye’nin İran, Irak, Suriye ile karşı karşıya gelmesi, gelişmelerin hızla 1500 yıllık Şii-Sünni çatışmasına doğru çekiliyor olması, Türkiye’nin hem iç hem de dış politikada yeni sorunlara yelken açması anlamına gelmektedir. Toplam açısından bakıldığında AKP hükümeti ve egemen güç odakları, Türkiye’yi iç ve dış gericiliğin merkez ülkesi durumuna getirmiştir. Öyle ki; bölgedeki tüm ilerici, emperyalizme karşı mücadele etmek isteyen güçlerin karşısına Türkiye çıkarılırken, şeyhler, krallar, diktatörler halklarından kaçırdıkları paralarının kasası olarak bile Türkiye’yi görmektedirler. Ve süreç hızla Türkiye’nin ABD’nin bölgedeki en pis işlerini yapan ülke olması yolunda ilerlemektedir. AKP hükümetinin Türkiye’yi soktuğu dış politikanın geldiği yer burasıdır. C - PARTİMİZ VE BLOK-KONGRE-PARTİ GİRİŞİMİ

Partimizin programı ve hedefleri açısından baktığımızda her zaman iki en önemli görevi olmuştur. Bunlardan birincisi, Türkiye işçi sınıfının bir parti olarak kendisini örgütlemesi ve sosyalist bir dünya mücadelesinin müfrezesi haline gelmesi için mücadeledir. İkincisi ise Türkiye’nin ilerici, devrimci güçlerini birleştirerek demokratik ve anti-emperyalist bir Türkiye mücadelesini başarıya götürmektir. Partimizin 5. Kongresi görevlerimizi belirlerken, “sınıfın ileri güçlerinin içinde örgütlenmiş bir parti olmanın” belirleyiciliğine dikkat çekilmişti. Burada kastedilen şuydu: “Program, strateji ve işçi sınıfı mücadelesinin en önündeki güçlerin içinde örgütlenmesi bakımından partimiz bir 30


işçi sınıfı partisidir. İşçi sınıfının, emekçilerin ileri kesimleri de bu gerçeği belli bir düzeyde kabul etmektedir. Ama işçi sınıfı ve emekçiler henüz partimizi içinde örgütlenecekleri kendi partileri olarak görmemektedir.” 6. Kongremiz bugün de partimizin içinde bulunduğu mevziiye ve buradan çıkan görevlerimize aynı temelde dikkat çekmekte, bunun öneminin altını bir kez daha çizmektedir. Çünkü partimiz bugün de henüz sınıfın tüm ileri güçlerini saflarında toplamış değildir. Partimizin ikinci önemli görevi olan “ülkemizin ileri güçlerini, sistemle şu ya da bu nedenle çatışma içindeki güçleri örgütleme görevi” ise elbette partimizin asgari programıyla ilgilidir. Bunun güncel karşılığı da “AKP hükümeti ve sermaye güçlerinin karşısına ülkemizin tüm ileri güçlerinin birleşik mücadelesini” dikmektir. Görünüşte düzeni ve eski hükümetleri eleştiren, böylece sistemden zarar görmüş toplum kesimlerinin güvenini ve sempatisini kazanarak, onları yedeklemek için girişimler yapan AKP hükümeti, bu girişimlerinde kısa sürede hayal kırıklığına uğradı. Çünkü yaptığı manevralar Kürtler, Aleviler ve aydınlar için yetirince ikna edici olmadı. Böylece hükümet, yüzündeki “iyilik” maskesini çıkardı; “içeride ve dışarıda iyi şeyler olacak” denilerek başlayan süreç, Kürt siyasi odakları kast edilerek, “bundan sonra artık bizden kimse iyi niyet beklemesin!” kükremeleriyle, silahın, baskının, hak-hukuk tanımamanın öne çıktığı, tutuklama kampanyalarının, iç ve dış operasyonların her şeyin önüne geçtiği bir sürece dönüştürüldü. Bu süreçte Emek, Demokrasi ve Özgürlük Blok’u esas olarak şu temel koşulların belirleyiciliği altında kuruldu. 1-) Kürt sorununun artık yeniden Kürtleri muhatap almadan, baskı ve şiddetle çözümün öne çıkarıldığı, buna karşı Kürt halk yığınlarının “sivil itaatsizlikler” ve açık kitlesel eylemlerle taleplerinde ısrarcı olduğunu gösterdiği; 2-) Alevi açılımı, aydın açılımı gibi girişimlerle toplumun sistemle çatışan çeşitli güçlerinin AKP etrafında yedeklemesinin olanaklı olmadığının görüldüğü ve AKP’nin iç ve dış politikada önemli ölçüde başarısız olduğunun açığa çıktığı; 3-) Arap isyanlarının öyle kolayca yatışmayacağı, dahası Suriye üstünden Türkiye’nin sınırlarına dayandığı; 31


4-) AB ülkeleri başta olmak üzere kapitalist merkezlerde kriz etkenlerinin yeniden yükseldiği ve emperyalizmin zayıf halkalarında, krizin yükünü halkların ve işçi sınıfının sırtına yıkmayı başaramayan hükümetlerin devrildiği ya da siyasi krizlere sürüklendiği koşullar. İşte bu “yeni” koşulların da katkısıyla Emek, Demokrasi ve Özgürlük Blok’u, AKP hükümetinin giderek “tek parti rejimi” yaratmaya yönelmesi endişesine kapılan çevrelerden, düzen partilerinin ülkenin biriken sorunlarını çözeceğinden umudunu kesen aydın çevrelere kadar geniş bir kesim için birleştirici oldu. Bu geniş kesim bloğu, mevcut sistemin, AKP’nin oluşturduğu statükoya karşı demokrasi ve özgürlükleri elde etmenin bir seçeneği olarak da görmeye başladı. Blok, 12 Haziran seçimlerinden de en büyük başarıyı elde eden ve güçlü bir muhalefet odağı olmaya aday bir merkez olarak çıktı. Bu gelişmeleri değerlendiren partimiz, Temmuz 2011 Konferansı’nda, bu gelişmelerin ve seçimde ortaya çıkan tablonun partimize yüklediği görevlere dikkat çekti. Bu görevlerin yerine getirilebilmesi için Temmuz Konferansımızda; Bloğun öneminden yığınlara yönelik faaliyetin niteliğine ve kadrolarının mevzilenmesine, ajitasyon ve propagandasının içeriğinden araçların etkili kullanılmasına kadar, çalışma tarzımızı ve örgütlenme çizgimizi günün ihtiyacına yanıt verecek bir seviyeye çekmek için kararlar aldı. Önceki seçimlerin de deneyimlerini dikkate alarak, 12 Haziran 2011 seçimlerinde oluşturulan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nda yer alan partimiz, seçimlerden sonra bloğun bir “kongre” (Hakların Demokratik Kongresi - HDK) olarak örgütlenmesinde de etkin bir rol oynadı. Seçimden sonraki dönemde; HDK olarak yeniden örgütlenen blok güçleri, Kürt ulusal mücadelesinin güçlerinin ağırlıkta olduğu ama Türkiye’nin ilerici, demokratik çevrelerinin önemli bir kesiminin de içinde yer aldığı bir hareket olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Blok ve HDK, henüz içinde yer almayan sendikalar ve çeşitli emek örgütleri başta olmak üzere çok daha geniş bir kesimin çeşitli biçimlerde dikkatle izlediği bir hareket durumdadır. Dahası kongre hareketi, seçimlerde blok adına çıkan 36 milletvekiliyle gücünü gösterdiği gibi aynı zamanda toplumun az çok politikayla ilgilenen kesimleri için de AKP hükümeti karşısında direngen ve onunla başa çıkabilme potansiyeline sahip tek güç odağı olarak görülmektedir. 32


Elbette kongre hareketinin önünde henüz pek çok sorun vardır. Ve bugün kongre içinde yer alan gurupların her birinin anlayışı, kongre hareketinden beklentileri bile birbirinden hayli farklıdır. Ancak hareketin kendi içinde de bir mücadeleyi gerektirdiği anlamına gelen bu durum elbette şaşırtıcı değildir. Tersine kongre hareketi her adımda kendini eleştiren ve görevleri, bileşimi yeniden ve yeniden belirlenen bir hareket olarak ilerleyecektir. Partimizin Temmuz 2011 ortasında topladığı merkezi konferans, aslında bu sorunu tartışmış; ortaya çıkan Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun yarattığı hareketin, sermaye partileri karşısında Türkiye halklarının bir seçeneği olma imkânını taşıdığına dikkat çekilmiştir. Bu amaçla konferansımız, kongre hareketinin bir partiyi de oluşturmak üzere örgütlenmesi çalışmalarına gereken önemin verilmesi görevini bütün parti örgütlerimizin önüne koymuştur. D - KRİZ KARŞISINDA MÜCADELE VE İŞÇİ SINIFI

AKP hükümeti 2008 krizini, 2001 krizini fırsat çevirmiş olma ve emek mücadelesini önemli ölçüde parçalamış ve geriye itmiş olmanın avantajıyla karşıladı. Bu yüzden de Türkiye 2009’da % 4.9 küçülerek krizden en çok etkilenen ülkeler arasında olmasına karşın, krizin getirdiği yükü hızla emekçilere, halkın sırtına yıkıp, 2010’da % 9, 2011’de % 8.5 büyüyerek, rekorlar kırdı. Bu büyüme oranlarıyla Çin, Hindistan, Brezilya ve Singapur’un ardından en hızlı büyüyen 5. ülke oldu. 2008 krizinin hemen başında yaygın ve kitleler halinde işçilerin sokağa atılması, esnek çalışmanın yaygınlaştırılması, süresiz ücretsiz izin ve işçi ücretlerinin açıkça düşürülmesine varan uygulamalarla krizin yükü işçilerin sırtına yıkıldı. Bunun en tipik örneği ise uzunca bir zamandan beri ekonominin en dinamik işkolu olarak yükselen metal işkolunda yaşandı ve Türk Metal ve Çelik-İş sendikalarıyla da anlaşan patronlar işçi ücretlerinde % 35’lik düşüş sağladılar. Ücretlerdeki bu büyük düşüş, hemen her büyük işletmede işçilerin fabrikayı işgal etmesine varan tepkilerle karşılandı. Buna rağmen sendika bürokrasisi “ya kitle halinde işçi çıkarılması ya da işçi ücretlerinin % 35 düşürülmesi” kıskacına aldığı işçileri ücret düşürülmesine razı etmeyi başardı. Sermayenin burada attığı net adım, gerek emeklilerin ve kamu emekçilerinin maaşlarına, gerek33


se toplu sözleşmelerden asgari ücrete kadar her tür ücret ve maaşa düşüşler olarak yansıdı. Kapitalistlerin olağan dönemde başaramadığı; ücretleri açıkça düşürme, esnek çalışmanın her biçiminin pervasızca devreye sokulması, ikramiyelerin yarıya düşürülmesi ya da fiilen kaldırılması, fazla mesainin fiilen kalkması ve çalışma saatlerinin hızla uzaması (ortalama haftalık resmi 45 saatlik çalışma süresi 60 saate kadar çıktı) gibi uygulamalar yaygınlaştı. Sağlık, eğitim, enerji, yerel hizmetler başta olmak üzere başlıca kamu hizmetlerinin paralı hale getirilmesinde somut adımlar atıldı. Özelleştirmeler konusunda yeni hamleler, sermayeye sınırsız teşvikler ve emekçi fonları, Hazine ve Merkez Bankası kaynaklarının büyük sermaye sahiplerinin yağmasına açılması vb. adımlar sıradan vakalar haline geldi. Büyük sermaye sahipleri ve onların hükümetleri, 2001 krizinin deneyimlerinden yararlanarak, krizin yükünü emekçilere yıkmak için ellerindeki her fırsatı duraksamadan devreye soktular. Toplu işçi çıkarmaları örgütsüz ve genç işçiler için yaygın bir biçimde uyguladılar. Hızlı ve devasa büyüyen işsizlik baskısını, az çok örgütlü işyerlerinde işçileri, “işsizlik mi düşük ücret mi, kazanılmış haklardan feragat mi, daha çok çalışma mı” ikilemine sokarak, sömürüyü artırma ve işyerlerindeki esnek çalışma uygulamalarını yerleştirmeye dayanak yaptılar. Pek çok işletmede de iki yöntem birden uygulandı; önce işten atmama karşılığında işçilerden tavizler istendi; bu tavizler elde edildikten sonra işten atmalar da tedricen sürdürülerek, işçi sayısı en asgari düzeye indirildi. Krize karşı direnen Türkiye; sermaye güçlerinin ve hükümetlerinin politikaları sonucu, ekonomisi büyüyen, yıllık büyümesi yüzde 10’lara dayanan ama işçisinin, emekçisinin gelirleri küçülen bir Türkiye’dir. Bütün bu saldırıların başarılı olmasında en önemli etkenlerden birisi, işçi sınıfının sadece % 5’inin sendikalarda örgütlü olması ise diğeri de bu “örgütlü” görünen kesimin üyesi oldukları sendikaların yönetimlerindeki sendikal bürokrasinin hain rolü olmuştur. Patronlar ve hükümet büyük ölçüde sendikal bürokrasiyle işbirliği içinde krizin yükünü işçi sınıfına, emekçilere yıkmayı başarmışlardır. Ancak bütün bu aleyhindeki koşullara karşın ister sendikalı, ister sendikasız işyerlerinde olsun, işçiler direnişlere başvurmuş, gösteriler34


den, fabrika işgaline varan eylemlerle saldırıları püskürtmeye yönelmişler, ancak, sendika yönetimlerinin araya girmesiyle bu eylemler kırılmıştır. Gerek sermaye saldırısının çok boyutluluğu ve vahşet düzeyindeki şiddetine gerekse sendikal bürokrasinin ihanetine karşın işçi sınıfı ve kamu emekçilerinin mücadelesi geçtiğimiz üç yıl boyunca aralıksız sürmüştür. İşçiler ve kamu emekçileri, az çok fırsat buldukları her durumda, sendikaların az çok mücadelenin önüne geçmek için hareketlendikleri her koşulda alanlara çıkma ve grevlere, genel eylem ve direnişlere varan mücadelelere başvurmaktan geri durmamışlardır. Tekel işçilerinin 78 gün süren ve ülkenin sadece sendikal değil siyasi gündemini de önemli ölçüde etkileyen eylemleri ile kamu emekçilerinin üç yıl içinde giriştikleri yüz binlerce kamu emekçisini kapsayan grevleri, miting ve çeşitli türden gösterileri emek cephesinin boyun eğmeyi içselleştirmediğinin işareti olarak son derece önemlidir. Yine geçtiğimiz üç yıl boyunca sağlık emekçilerinin AKP hükümetinin Sağlıkta Dönüşüm Programı’na ve esnek çalışma uygulamalarına karşı hekiminden, sağlık işçsine kadar tüm çalışanları da kapsayan grevlere, genel greve varan çeşitli eylemleri bu dönemdeki emek mücadelesinin en istikralı alanı olarak ortaya çıkmıştır. Yine büro emekçilerinin işyeri merkezli eylemleri, kamu emekçileri alanında örnek mücadeleler olarak dikkat çekmiştir. Biraz yakından bakıldığında şu bir gerçek ki, geçen üç yılda; metal, tekstil, petro-kimya, gıda, taşımacılık başta olmak üzere her sektörden işçilerin, mühendis, hekim, eğitimci, sağlıkçı, büro emekçisi gibi her hizmet kolundan emekçilerin; sendikalaşma, işten atmaların önlenmesi, ücretlerin artırılması ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi, gasp edilen haklarının geri verilmesi, taşeronlaştırmanın kaldırılması, özelleştirmelerin durdurulması, eğitim ve sağlık hizmetlerinin ticarileştirilmesine son verilmesi, iş cinayetlerinin önlenmesi amaçlı tedbirlerin alınması gibi taleplerle sayısız eylemlere başvurduklarına tanıklık ettik. Ancak bu yaygın eylemlere karşın sermayenin saldırıları durdurulamamıştır. Kimi yerde şu kazanım, kimi yerde bir konuda patronlara geri adım attırma ya da kimi saldırıların bir süreliğine geri itilmesi ve hükümetin kimi emek düşmanı düzenlemeleri ertelemesi söz konusu olmuşsa 35


da patronlar krizin yükünü emekçilere yıkmaya devam etmişlerdir. Çalışma koşullarının patronların istekleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmasına yönelik saldırılar püskürtülememiştir. Bunun nedenleri konusunda; mücadelenin hem zamanlama hem sektörel bakımdan lokal kalması, yığınların hiç olmazsa örgütlü kesimlerinin bir mücadele stratejisi etrafında birleşememesi, hükümetin ve patronların sendikal bürokrasi aracılığı ile sendikaları işçilere karşı bir mevzi olarak kullanması, sınıfın içindeki ırkçılık, milliyetçilik, cemaattarikat ilişkileri, sermaye partilerine göre bölünmüşlük, farklı sendikal konfederasyonlardan yana olma, bölgecilik, hemşericilik benzeri ayrımlar gibi pek çok ve her biri çok önemli olan nedenler sayabiliriz. Ancak bunları tespit etmek de çok önemli değildir. Asıl olan durumu değiştirmek için yapılması gerekenlerdir. Partimiz bütün bu gerçekleri dikkate alarak, kurulduğundan beri, işçi sınıfının ve emekçi yığınların bütün bu bölünmüşlükleri aşarak sınıfın talepleri etrafında birleşmesine çok önem vermektedir. Özellikle son üç yıl içinde partimizin gayretlerinin, sınıfın ileri kesimleri tarafından giderek daha belirgin biçimde fark edilir hale geldiğinin pek çok belirtisi ortaya çıkmıştır. Bu doğrultuda partimiz, dönem taktiği içinde işçi sınıfının, içindeki bölücü faaliyetleri aşarak, kendi talepleri etrafında birleşmesi için, gerek ekonomik hak mücadelesinde sonuç alıcı bir sürece yönelmesi, gerekse siyasi mücadeleye katılımın etkinliğini artırması için var gücüyle çalışmaktadır. Bu amaçla son bir buçuk yılda partimiz; 1-) “Sendikal konferanslar”la sendikaların bürokratik mekanizmalar olmaktan kurtarılarak “işçilerin evi”, “sınıfın sermayeye karşı örgütlenme ve mücadele merkezleri” olması için nasıl bir sendikal dönüşüme ihtiyaç olduğu tartışmalarını teşvik etmiştir. 2-) Öte yandan da işçilerin sendikalarda örgütlenmesi ve sendikalarına sahip çıkan bir mücadele hattına yönelmeleri amaçlı “sendikal kurultaylar” düzenlenmesine destek vererek, sendikal mücadele ve işçi sınıfı mücadelesinin sorunlarının ileri işçi, emekçi kesimler içinde tartışılmasını sağlamaya yönelmiştir. 36


Konferans ve kurultaylar; gerek sendikalarda örgütlü ve sendikasız işçi kesimleri, gerekse çeşitli kademeden sınıf mücadelesi sorumluluğu hisseden sendikacıların bu girişimle birleşme isteği göstermeleri, partimizin girişimlerini ilerletmesi için cesaret verici olmuştur. Ancak konferansımız, bu alandaki sadece son yıllardaki gelişmeler değil, işçi sınıfı mücadelesine partimizin daha ileriden ve daha etkin bir biçimde müdahalesinin gereğini de ertelenemez bir görev olarak önümüze koymuştur. E - PARTİ ÖRGÜTÜNÜN YENİDEN İNŞASI

Bizim gibi bir sınıf partisi, her yeni önemli gelişmede kendisini sürekli yeniden inşa eden bir partidir. Ama bugün sadece yeni görevler karşısında bir yeniden inşadan söz etmiyoruz. Kuruluşundan beri süregelen, tartıştığımız, aşmak için kararlar aldığımız ama ertelediğimiz, ne var ki yeni gelişmeler ve partimizin sorumluluklarının ağırlaşmasıyla artık böyle yürünemez hale gelen zaaflardan arınmayı da içeren bir yeniden inşadan söz ediyoruz. Temmuz Konferansımızda ortaya konduğu gibi bu yeniden inşa; işçi sınıfı içindeki çalışmadan kadroların mevzilenmesine, bireysel zaaflardan arınmaktan birim esasına göre örgütlenmemizin gözden geçirilmesine, organ faaliyetinden partinin iç eğitimine kadar geniş bir alanda yeniden inşa olarak anlaşılmadır. 1 - İşçilerin ileri kesimlerinin örgütlenmesi

Partimizin kuruluşundan beri, sınıfın ileri kesimlerinin örgütlenmesi ve partimizin bu alandaki görevleri, sınıfın eğitimi, ileri güçlerinin birleştirilmesi girişimlerinin sorunları ne zaman gündeme gelse; bu alandaki eksikler, yanlışlar, partimizin geleneksel köklerinden gelen ve dışarıdan yansıyan eğilimler ve bütün bunlara karşı mücadele de gündeme gelmektedir. Bu sorunların bir bölümü, işçi sınıfımızın kendi oluşum seyri içinde, 19. ve 20. yüzyıllardaki işçi sınıfının büyük sosyalizm mücadelesinin biriktirdiği mirastan yeterince yararlanamamış olmasından, bir diğer bölümü de bugün sınıf hareketinin temposunun ileri işçi kitlesini hızla büyütüp mücadelenin önüne ittiği bir düzeye ulaşamamış olmasından gelmektedir. Ve bunlar bizim irademiz dışındaki nedenlerdir. Ki, bu 37


nedenlerin etkisinin en aza indirilmesi ve mevcut mücadeleyi ilerletecek dinamikleri gözetme, bunları bir fırsata dönüştürme işi de elbette partimizin görevidir. Ancak, bugün partimizin ileri işçiler içinde örgütlenememiş olması ya da aynı anlama gelmek üzere işçilerin ileri kesimlerinin parti olarak örgütlenememiş olmasının nedenleri ise esas olarak partimizin zaaflarıyla ilgilidir. Kuşkusuz bu tartışma, partimizin her kademeden örgütlerinde, zaman zaman yoğunluğu değişse de sürekli gündemdir. 2011 Temmuz Konferansımızda bir yandan partimizin birikimleri öte yandan mücadelenin geldiği yer bakımdan artık bu zaaflara tahammül edilemeyeceği vurgulanmıştır. Partinin, işçi hareketinin sunduğu olanaklar ölçüsünde, hareketin ihtiyaçlarına yanıt verecek bir büyüme gösterememesi, kitleler arasındaki politik tanınmışlığı ve etkisi ile örgütsel etkisi arasındaki mesafenin aşırı büyümesi, işçi sınıfı ve halk karşısındaki sorumluluklarını gereken şekilde yerine getirememesi anlamına gelir. Bu durumun uzunca bir süre aşılamaması, partinin yığınlar içindeki itibarını zedeler, etkisini azaltır. Bunun için Temmuz Konferansımız; ileri işçi kesimlerinin partinin çizgisine kazanılması ve onların parti olarak örgütlenmesi açısından yeni bir mevziinin tutulmasının son derece önemli olduğu bir aşamaya geldiğimize vurgu yapmıştır. “Nedir partimizin bu zaafları?” diye sorduğumuzda elbette pek çok şey söylenebilir. Örneğin çeşitli toplantılarımızda dile getirilen ya da partimizin çeşitli yayınlarında şu ya da bu vesileyle dikkat çekilen yanlışlara, eğilimlere baksak bile şunlardan söz edildiğini hemen görebiliriz: Burjuva sosyalizmin eğilimlerinden etkilenme, işçilere ve halka yabancı anlayışlardan yansıyan alışkanlıklar ve sınıf dışı çalışma tarzı; bürocu çalışma anlayışı, “ortalık çalışması”; adanmışlık, fedakarlık, paylaşma, dayanışma ve yardımlaşmada aşınmışlık, sebatsızlık, atalet, rehavet ve rekabetin yarattığı liberal bozuşmalar; sorumluluk almaktan kaçınma, iddiasızlık, girişken olmama ve inisiyatif almama, memur zihniyeti, disiplinsizlik; mücadele eden işçilerden ve partinin birikiminden öğrenme yerine, “piyasa“ya bakma, oradan “öğrenme”; eskimiş olanı, çürüyeni ve ayak bağı haline geleni yıkmakta zorlanma, yeni ve gerekli olanı anlamama, darlık, kabalık, bürokratik eğilimler ve kılıfına uydurma... 38


Çalışmamıza daha yakından bakarsak, bu yanlışlara başkalarını da eklemek mümkündür. Burada amaç, şu örgütümüzde şu kadarı, bu örgütümüzde bu kadarı yansıyan yanlış ve eğilmeleri sıralamak değildir. Burada söylenmek istenen, bu türden zaafların, partimizin mevzilenmesini ve çalışmasını bozduğuna, kadroların ve üyelerinin karakter özelliklerini, anlayış ve enerjisini aşındırdığına dikkat çekmektir. Ancak şunu da biliyoruz ki, ne bu zaaflar yeni sıralanıyor ne de bu zaafları aşma çağrısı yeni yapılıyor. Tersine bu zaaflara karşı mücadele için pek çok irili ufaklı toplantılar yaptık, yukarıda ifade edildiği gibi “özel konferanslar” da düzenledik. Elbette bu çabalarımızın sonucu olarak birçok zaafı aşmada adımlar da attık, bunların bir bölümü “aşılmış gibi” de göründü. Ancak şu da bir gerçek ki, çabalara ve kısmen sonuçlar almamıza karşın; “Bugün işçi sınıfı mücadelesiyle partimizin birleşmesi arasındaki en önemli engel nedir?” desek, gerçeğe en yakın verilecek yanıt; “partimizin kendi zaaflarıdır” yanıtı olur. Bu yüzden de partimiz, iddiaları ile mevzisi arasındaki çelişmeyi, sınıfın ileri kesimlerini kazanmadaki geriliği hızla aşmak için; yukarıda bir bölümü ifade edilen, çalışma tarzı ve örgütlenme tarzındaki zaaflarından hızla kurtulmak zorundadır. Bu yüzden zaafların tespit edilmesi kadar ve hatta ondan da fazla önemli olan; bunların aşılması için örgütte tam bir irade birliğinin olması, bunun yönlendiriciliğinde, zaaflara karşı mücadele birliğinin ve kararlılığının sağlanmasıdır. Söz konusu zaaf ve eksikliklerin, bunca eleştiri ve deneyime rağmen halen yaşıyor, örgütümüzü ve çalışmasını büyük ölçeklerle etkiliyor, tahrip ediyor olması anlaşılmaz olmadığı gibi üstesinden gelinemez de değildir. Gerek niyet olarak gerekse de söylem olarak her partilinin ve her parti organının, örgütsel çalışmanın işçi hareketinin ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde dönüşümünü istediğini biliyoruz. Bu durum örgütümüzün irili ufaklı toplantılarındaki tartışmalarda ya da organlarındaki değerlendirmelerinde açıkça görülmektedir. Ancak şu da inkâr edilemez bir gerçektir ki, çoğu yer ve durumda çoğu üye ve organ, kendisini bu dönüşümün ve dönüşüm çağrılarının, çalışmaya yönelik bu temel eleştirilerin muhatabı saymamaktadır. 39


Çizgiyi gönüllülükle kabul et, eleştirileri ve yenilenen parti plan ve hedeflerini bir parti görevlisi, kadrosu veya üyesi olarak onayla ama kendini bu kabul ve onayın gereği olan görevlerin militanca yerine getirilmesinin, bunların zorunlu kıldığı değişim ve dönüşümün dışında gör! “Ben zaten eskiden beri işlerimi doğru yapıyorum”, “değişim ve dönüşüme ihtiyaç varsa ve parti büyüyecek ve işçi hareketi gelişecekse, bunu parti(!) yapmalıdır” diyerek, alınmış karalardan, partide bir örgütsel dönüşüm için tüm üye ve organlara düşen görev ve sorumluluklardan kendini azade tut! Çok açıktır ki burada, bilinçli-bilinçsiz, farkında olunan-olunmayan, hatta iyi niyet ve iyimserlikle de karışık (kendi katılmasa da partinin bu dönüşümü başaracağı biçiminde bir iyimserlik!) bir oportünizm vardır. Buna Marksist literatürde uzun yıllar öncesinden beri “pratik oportünizm“ adı verilmiştir. Deneyimin de gösterdiği gibi, bu pratik oportünizme karşı doğru bir mevziden, ilkeli, kararlı ve kesintisiz bir mücadele yürütülmediğinde, onun giderek daha da etkili olması, çalışmayı ve örgütü daha çok bozması kaçınılmaz olmaktadır. Peki, bugün partimizin sınıf hareketine müdahalesini zayıflatan, işçilerin ileri kesimleriyle birleşmesini engelleyen zaafları aşmak için işe nereden başlanacaktır? Önceki girişimleri büyük ölçüde akamete uğratan ne ise oradan başlamanın ve o türden zaafları açık hedef haline getirerek ilerlemenin en akılcı başlangıç olacağı, en doğru yaklaşımdır elbette. Yani çalışmanın dönüşümü ve örgütün büyümesini hem isteyen hem de kendi dışında gören anlayış ve tutumu hedef yapmak ve bu tutum yenilgiye uğrayana kadar mücadeleyi bırakmamak en önemlisidir. Burada yaklaşımımız, “ben işimi iyi yaparsam parti büyür“; “ben ilerliyorsam parti de ilerleyecektir“; “ben çalışıyor, sorumluluklarımı yerine getiriyor, işimi yapıyorsam parti, parti olabilir“, “bizim organımız bir parti organı olarak, layıkıyla çalışıyorsa parti de layıkıyla parti olabilir”, “ben işimi iyi yapmıyorsam, geri kalanlar iyi yapsa bile partinin işi yarım kalır”, “ben aidatımı ödemiyorsam, partide aidat ödeme düzenini bozmuş olurum”, “ben gazeteyi ajitasyon ve örgütlenme aracı olarak gereği gibi kullanmıyorsam, gazetenin kullanılmasını zaafa uğratmış olurum” vb. temelde olmalıdır. Partimiz, “yaparak öğrenen, öğrendikçe yapan bir parti”dir. Onun içindir ki partimiz başarılardan fazla, yanlışlarından öğrenerek ilerler. 40


Bu da zaaflarımıza karşı mücadeleye önem vermemizin nedenini gösterir. Ve pek çok partinin, siyasi çevrenin aksine partimiz, yanlışlarımızı saklamayı değil açıkça eleştirmeyi, eleştiriyi doğruyu bulmaya kadar götürmeyi, eleştiri ve özeleştiriyi partinin iç eğitiminin başlıca mekanizması olarak görmemizi temel ilke yapmayı söyler bize. Ancak zaaf ve eksiklikler, üstünden atlanacak kadar basit olmamasına ve işçi sınıfının güçlerinin biriktirilmesi, eğitimi ve örgütlenmesine çok büyük zararlar vermesine karşın çalışmamızın değerlendirilmesini burada bırakmak partimizin çalışmasının bütününe karşılık gelmediği gibi, zaaflarımızı aşmamızın dinamiklerini de ifade etmez. Şöyle ki; partimiz işçi sınıfının bir parçasıdır; onun ileri güçlerinin çoğunluğunu henüz kucaklamasa da işçi hareketinin ileri güçlerinin en önündedir. Ve eğer bu gerçekleşmiş ve partimiz bugün sınıfın ileri kesiminin azımsanmayacak bir bölümü ve işçi kamuoyunca kabullenilir duruma gelmişse, bu, partimizin çizgisi, işçi sınıfı ve Marksizme bağlanmadaki ısrarlı tutumu ve örgütlerimizin çalışmasının olumlu yanları sayesindedir. Nitekim partimiz daha kurulduğu ilk andan itibaren işçi sınıfının, kamu emekçileri ve tüm öteki emekçi kesimlerin mücadelesini önemsemiş, onun dikkatini sınıflar mücadelesinin dışına çekmek isteyen bütün “şer güçlere” karşın bu mücadelenin sorunlarının aşılması ve sınıfın ileri güçlerinin birleşmesi için tüm çabasını ortaya koymuştur. Partimiz, sermaye ve hükümetlerin işçi ve emek düşmanı politikalarına, özelleştirmeler, esnek çalışma uygulamaları, hak gaspları karşısında emek mücadelesinin ilerlemesi, sınıfın, emekçilerin birliği için mücadelede işçilerin, emekçilerin saflarını güçlendirmek için çalışırken, işçilere yönelik sermayenin ve burjuva sosyalizm eğilimlerinin ideolojik saldırıları karşısında da elindeki her araçla mücadele etmiştir. Dahası partimiz, Kürt sorunu başta olmak üzere demokrasi ve özgürlükler alanındaki mücadeleyle ilgili işçileri uyaran, sınıfın bu mücadele içinde siyasal bakımdan bir bilinç dönüşümü için çok yönlü olarak girişimler yapma görevini de hiçbir zaman savsaklamamıştır. İşte partimizin 16 yıldan beri, mücadelenin her alanında; sınıfın ileri güçlerinin partisi olarak örgütlenmesi ve kendi amaçlarına yürü41


mesi dışında hiçbir “özel çıkar” gözetmeden yürüttüğü kesintisiz çabalar onu mücadele eden işçilerin gözünde ve işçi kamuoyunda itibarlı bir yere yükseltmiştir. Ve bu itibarlı konum bugün yukarıda sözü edilen zaafların aşılması ve ileri işçi kesimlerinin partileriyle birleşmeleri için de son derece önemli bir dayanak teşkil etmektedir. Ve elbette partimizin işçi hareketi içindeki pozisyonu merkezi önemde bir pozisyondur. İşçi sınıfına karşı sorumlulukları bu nedenle de hiç olmadığı oranda büyümüştür. Bugün partimiz, işçi sınıfının tüm uyanan güçlerini kapsama ve bu güçlere dayanarak partiyi yeniden inşa etme ve örgütünü yeniden kurma görevine sıkıca sarılmak zorundadır. Bu genel olarak değil, bugün gerçekleştirilmek üzere ele alınması gereken bir görev olarak anlaşılmalıdır. Dolayısıyla da tüm zaaf, hata ve eksikliklerinden arınmak ve bir an önce ülkemizde hiç olmamış bir militanlık ve aynı zamanda kapsayıcılıkla işine koyulmak partimiz için bir gerekliliktir. Bu gereklilik, hâlihazır mevzilerimizi yeniden değerlendirerek, yeni bir başlangıç yapmak, tüm parti örgütümüzü, bu yeni başlangıcın gereklerine göre yeniden mevzilendirmek, iddialarımızı gerçekleştirmek üzere yeni bir seferberliğe girişme gerekliliğidir. Bunun için, yukarıda sözü edilen zaaflardan arınmak için gereken iradeyi göstermek, elimizdeki araçları verimli şekilde kullanmayı başarmak; işçi ve halk hareketinin taleplerini karşılayacak mevzileri tutmak için gerekli çabayı göstermeyi başarmak yeterli olacaktır. 2 - Parti merkezimizin çalışması ve mevzisi

Partimiz bir bütündür ve demokratik merkeziyetçi bir partidir. Bu yüzden de yukarda örgütümüzün çeşitli kademelerinde, çeşitli biçimlerde tezahür eden zaafların, yanlışlıkların, eksikliklerin sadece yerel örgütler ve yerelde görevli kadrolarda olduğunu, ama merkez organlarımızın, merkezde görevli kadrolarımızın bunlardan azade olduğunu söyleyemeyiz. Böyle bir tespit ne bizim gibi bir sınıf partisinin karakterine ne de gerçeklere uygundur. Çünkü partimizin merkez örgütünü oluşturan organlardaki kadrolarımız da sonuçta yerel örgütlerden gelen kişilerden oluşmaktadır ki, bu bile söz konusu bütün zaafların 42


merkez örgütümüzde de şu ya da bu ölçüde varlığının kaçınılmaz olmasına işaret eder. Ama olsa olsa merkez örgüt, bu zaafların daha az yansıdığı bir örgüt, deyim yerindeyse genelin bir adım önünde bir örgüt olabilir. Elbette partimizde yukardan beri sözünü ettiğimiz zaaflar, yanlışlar, eksikliklerin kaynağı merkez örgütümüzün faaliyetlerinin yetersizliği, yanlışlığı, eksikliği değildir. Tersine bu tür eğilimler partimize burjuva sosyalizm akımları ve sınıf dışı kesimlerden yansımaktadır. Ancak şu da bir gerçek ki, partimizin şu an içinde bulunduğu zaafların aşılamasında bugün daha ileride olamamamızın nedenlerinden birinin de, merkezi çalışma ve merkez organlardaki zayıflıklar olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak kadroların eğitimi ve görevlendirilmeleri, partimizin çeşitli örgütlerinin sınıflar mücadelesine müdahalesini onun bugünkü ihtiyaçlarına uygun düzeye getirilmesi, merkezi propaganda ve ajitasyon araçlarımızın etkin biçimde kullanılmasının sağlanması, partimizin örgütsel dönüşümünün başarılması için gerekli müdahalelerin zamanında ve etkin biçimde yapılması ve partimizin iç eğitimi gibi alanlardaki müdahaleleri dikkate alındığında merkezi örgütümüzün üstüne düşeni yapmakta yeterince başarılı olduğunu söylemek olanaklı değildir. Kuşkusuz ki birer birer çalışma alanlarındaki sorunlardan da öte merkez organlarının bütün her şeye hâkim (müdahale edebilen) organlar olarak çalışmasındaki profesyonel anlayış, deneyim, öngörü ve refleks zayıflıklarının rolü kuşkusuz birinci plandadır. Merkez örgütümüzün; öngörme, ortak kararlar oluşturma ve onları uygulama; örgütteki gidişatı izleme, zamanında müdahalelerde bulunma ve sonuçlarını görme, yeni kararlar alma gibi son derce önemli yükümlülükleri vardır. Ve elbette sınıflar mücadelesi alanı gibi son derece girift ilişkilerin birbiriyle etkileşim içinde olduğu bir alanda, bu tür konularda her zaman eksikler, yanlışlar yetersizlikler de olacaktır. Ancak bu ihtiyat payıyla dahi, hareketi, örgütü ve çalışmayı bütün yönleriyle izleme; çok yönlü sorumluluklarını üstlenmede merkez organlarımız hep iddialı olmakla birlikte, giderek iyileşme gösterse de bu alandaki merkezi çalışmamızın yeterince istikralı ve ihtiyacı karşılayacak seviyeye çıktığı söylenemez. 43


Merkez örgütümüzü ve faaliyetlerini dikkate aldığımızda; sınıf hareketinin gidişatı, bu gidişat içinde partimizin görevlerinin belirlenmesi, bu görevlerin yerine getirilmesinde belirleyici önemde olan merkezi araçların yaratılması ve onların kullanılmasındaki (her duruma tam zamanında müdahalede kimi gecikmeler olmasına karşın) temel görevlerin başarıyla yerine getirildiğini güvenle söyleyebiliriz. Yine işçi hareketine ve onun gündemine bağlanmada, organize sanayi bölgelerini ve büyük işletmeleri esas alan bir çalışmada ve partinin dikkatinin bu merkezlerdeki çalışmalardan uzaklaşmamasında, sendikal alandaki eylem ve işbirliği, ittifaklar gibi alanlardaki çalışmalarda merkez örgütümüz temelde görevlerini başarıyla yerine getirmiştir diyebiliriz. Öte yandan merkez örgütümüzün Marksist sosyalizmin savunulmasındaki ısrarı, her soydan burjuva sosyalizm akımları karşısında hiçbir ödün vermeden kararlılıkla durmayı başarması da, bu alandaki birikimlerinin tümünü yansıtamasa da elbette merkez örgütümüzün başarısı olarak görülebilir. Evet, partimizin yerel örgütleri gibi merkez organlarının da zaafları, yanlışları, görevlerini yerine getirmede önemli yetersizlikleri vardır. Ama burada böyle sorunlarla karşı karşıya olmaktan daha önemlisi sorunların farkında olmak, onlara çözüm yolları aramak, onları çözmekte gerekli kararlılığa, dirence ve girişim ruhuna sahip olmaktır. Ve oluşmuş parti merkezimiz; bütün bu sorunların üstesinden gelecek birikime, merkezi ve yerel örgütleriyle, tüm ileri güçleri ve üyeleriyle birleşerek bu sorunları aşma cesaret ve kararlılığı gösterecek bir mevziiye sahiptir. Ve yukardan beri sözü edilen zaafları aşmamızın başlıca güvencesi de merkez örgütümüzün girmiş olduğu bu dönüştürücü mevzidir. 3 - Merkezi kitle yayın organları ve örgütün yeniden mevzilenmesi

Parti faaliyetimizin başat aracı olan merkezi yayın organı gazete, zaaflarımızı da başarılarımızı da günlük olarak gözler önüne sermektedir. Bunun için de yayın hayatına başladığından beri gerek konferans, kongre vb. merkezi toplantılarda, gerekse partimizin merkezi ve yerel örgütlerinin olağan toplantılarında en çok gündem yapılan konudur. Ancak günlük işçi basınının merkezi bir mücadele aracı olarak günlük kullanımın44


dan, parti örgütlerimizin muhabir ve dağıtımcıları olarak katılımına kadar bir dizi önemli sorun halen çözülmüş değildir. Gazetenin ne olduğu ve nasıl kullanılması gerektiğine dair söylenmeyen pek bir şey kalmamıştır. Nitekim bazen, “Yahu hep aynı şeyler konuşuluyor, aynı görevler yeniden belirleniyor” eleştirileri de yapılmaktadır. Ancak, böylesi önemli bir araç doğru bir biçimde kullanılamıyorsa, elbette parti, bu aracın doğru bir biçimde kullanılmasında ısrar edecek; aynı doğruları yeniden ve yeniden, önündeki engeller kalkıncaya kadar ısrarla söyleyecektir. Dolayısıyla burada eleştirilecek olan görevin yinelenmesindeki ısrar değil, gerekli değişimi göstermeye yanaşmamadaki dirençtir. Bu yüzden de tüm parti örgütlerimiz için gazetenin doğru temelde kullanılması, bu görev karşısında direnç gösteren, “gazeteye yazılması, onun dağıtılması doğrudur ve iyidir ama bunu diğer partililerin yapması, daha doğru ve daha iyidir!” biçimindeki eğilimlerle (yukarıda pratik oportünizm olarak eleştirilen tutum) uzlaşılmaması, her parti organı ve her üyemiz için bir parti tutumudur. Bir kez daha vurgulayalım ki, merkezi kitle yayın organları özellikle de gazete, partinin salt teşhir ve ajitasyon aracı değil, aynı zamanda örgütlenme aracıdır. Dahası gazete, işçi sınıfı hareketinin bağımsız bir sınıf hareketi olarak örgütlenmesi ve gelişmesinin aracıdır. Onu ”yük görme“, gazeteyi kullanma konusunda “kayıtsızlık“ kabul edilemezdir. Bu konuda parti içindeki tartışmalara ve gazete konusundaki yaklaşıma bakıldığında, burada asıl sorun parti örgütlerimizin gazeteyi ve diğer araçları pratikte, “kendi işi“ne “ek iş yükleyen bir şey” olarak görmesidir. Bu algılayış, son dönemlerde kısmen değişiyor görünse de halen ağırlıktaki tutum olmaya devam etmektedir. Gazeteyi “çalışmanın dışında görme” tutumu, sadece işçi ve emekçiler arasındaki işlevlerini azaltıcı bir rol oynamıyor. Partililerimizin önemli bir kesimi için de gazeteyi ciddi bir biçimde okuma, gazeteden öğrenerek günlük çalmasına yön verme tutumunu gündemden çıkarıyor. Oysa gazete, girdiği her eve, her işletmeye, her hizmet kumruna, her sendikaya partiyi götürür. Gazeteyi dağıtmak “parti işlerimizi zorlaştırıyor”, “bize yeni bir yük getiriyor” demek, partinin işçilerin, emekçilerin 45


evlerine girmesini, orada işçi, emekçi ailesinin tüm fertleriyle “konuşma” imkânını, partinin en asli işini “partiye yük görmek” demektir. Partimizin bugüne kadarki deneyimleri açıkça göstermektedir ki, nerede bir ilerleme, nerede partimizin örgüt ve çalışma tarzında ileri doğru bir dönüşüm varsa orada gazetenin doğru bir biçimde kullanılmasında ısrar vardır. Ve bunun istisnası da yoktur. Partimizin örgütsel sorunlarının aşılmasında, çalışma tarzının sınıflar mücadelesinin ihtiyaçlarına yanıt verecek düzeye çıkarılmasında dönüşümün dinamik ve belirleyici yanını gazete ( ve elbette diğer kitle yayın organımız, görsel yayın) oluşturmaktadır. Bu yüzden de temel, öncelikli örgüt planımızdan uzaklaşmaya ve parti içindeki bürokratik eğilimleri de kışkırtan bürocu anlayışa karşı gazete bir panzehirdir. Çünkü bürolar temelinde, işçinin parti bürosuna gelip giderek partiyle ilişkisini belirlemesi ve tersten de parti kadrolarının “büroyu merkez alarak” işçiler arasına, emekçi semtlerine, çay ocaklarına, kahvelere sadece “işi olduğu zaman” gitmesi biçiminde bir çalışmayı partimiz kuruluşundan beri eleştirmekte, reddetmektedir. İşçi sınıfının partisi, “işçilere göre örgütlenen” bir partidir. Gazete de partinin “işçilere göre örgütlenmesini” güvenceye almanın aracıdır. Partimizin örgütsel çalışmasının temeline koyduğu, “işyeri ve yerleşim esasına” göre örgütlenme, “partinin işçilere göre örgütlenmesi“nin biçimidir. Gazetenin işyerleri, semt-mahallelerde işçileri çevresinde birleştiren bir iskele olması; anlamını, onun parti güçleri ve örgütlerini bürolardan ve dışarıdan gelip gitmekten kurtarmasında ve işçi kitleleriişçi kümeleri arasında mevzilendirmeyi güvenceye almasında bulur. Gazete doğru ele alındığında; işçileri büroya çağırma ve dışarıdan gelip gitme gibi başka bir örgütlenme biçiminin akıl dışı bir iş olduğu gerçeği de pratik olarak görülecektir. Böyle bir gazete kullanımı bize, parti örgütlerinin işçiler arasında gazetenin (ve tabii görsel yayın organının) muhabirleri ve dağıtıcıları olarak faaliyet göstermelerini de zorunlu kılar. İşçi ve emekçilerin iş, aile ve sosyal yaşamlarındaki (eğitim, sağlık, ulaşım, kültür, eğlence, yaşlı aile üyelerinin bakımı, kadınların karşı karşıya kaldığı sorunlar, çocukların kötü alışkanlıklardan korunması vb.) dertleri ile ilgili haberler, araştırma incelemeler, röportajlar yapmak; gazeteyi onlar arasında dağıtmak; 46


onlarla gazetede gündem olan sorunları tartışarak politik çalışmayı devam ettirmek ve o kümeleri parti organları olmaya doğru ilerletmek parti örgüt çalışmasının temelini oluşturur. Kitle yayın organları; bu şekilde mevzilenip çalıştıkları sürece, parti görevlileri ve örgütleri için, her işçi evine girip çıkma ve onlarla bütün önemli meseleler üzerinden bağ kurma, her şeyi tartışma olanağı demektir. Kaldı ki, partililerimiz işçi ve emekçi çevreleri ve onların aileleri ile bu ölçüde içli dışlı hale gelirlerse onlarla konuşacağı bir dil edinir. Ancak bu yolla güven kazanır, onların bir parçası olur ve onlardan biri haline gelebilirler. Aksi takdirde, (işçiler arasında yerleşik bir faaliyet ve orada parti sözcülüğü, muhabirlik ve dağıtıcılık işlevleri yürütülmediğinde) dışarıdan görevlendirilmiş partili olarak kalır. Böyle “görevlilerin de işçi ve emekçilerle birleşmesi olanaksızlaşacağı gibi, partiye katılmış işçilerin kendi kitlelerinden kopmaları da kaçınılmaz olur. Nitekim partiye katılan işçilerin çoğu zaman eleştiri konusu yapılan, giderek kendi çevrelerinden, doğal ilişkilerinden kopmalarının; parti büroları ve çevresine gidip gelmekle yetinir duruma gelmelerinin nedenini de burada aramak gerekir. Ülkemizde “solun” geleneksel olarak işçiyle ilişkisi onları doğal çevrelerinden kopararak, devrimcilerin arasında yaşamaya yönelterek, “profesyonelleştirme” biçimindedir. “Büro merkezli”, “partiye göre örgütlenme” tutumu dönüştürülüp “işçiye göre örgütlenmeye” yönelmedikçe, işçilerin Emek Partisi militanlığı çizgisine kazanılamayacağı apaçıktır. Bu dönüşümün başarılmasında bugün en temel aracımız da gazetedir. Bunun içindir ki, “partimizin örgütsel dönüşümünün dinamik yanını gazete oluşturuyor” diyor, gazetenin muhabir ve dağıtıcılar ağı olarak parti örgütlerimizin mevzisini yenilemede ısrar ediyoruz. Öte yandan kitle yayın organlarımız kuşkusuz işçi ve emekçilerin eyleminin örgütlenmesi ve yönetiminin de aracıdır. Ama bugün şöyle bir gerçekle karşı karşıyayız: İşçi sınıfı henüz, bu bilinen anlamıyla eyleme geçmiş bir sınıf değildir. Eylem içinde olan kesimleri, işçi sınıfının çok küçük kesimleridir ve bu kesimlerin eyleme geçtiklerinde gazeteye nasıl kolayca sahip çıktıklarının birçok örneği vardır. Eyleme geçmiş işçi bölüklerinin gazeteye yazdıklarını, dağıtımını inanılmaz bir çabuklukla yaptıklarını, gruplar halinde gazetede çıkan kendi haberlerini ya da başka gündeme dair 47


haberi okuyup tartıştıklarını, gazeteyi ve görsel yayın aracını kullanarak başka illerdeki sınıf kardeşleriyle haberleştiklerini, bunu da büyük bir doğallık içinde yaptıklarını pek çok deneyimden bilmekteyiz. Ancak bugün gazetemizin asli işlevi, işçi sınıfının henüz hareketsiz olan kesimlerinin uyanması ve uyanış içerisine girmiş kesimlerinin örgütlenmesine yönelik olmalıdır. Parti örgütlerimizin işçiler, emekçiler arasında muhabir ve dağıtıcılar ağı olarak da çalışması bu yüzden büyük önem taşımaktadır. İşçilerin sorun ve dertlerinin gazete ve diğer kitle yayın araçlarında zengin, geniş ölçüde yer alması, buna bağlı olarak işçilerden mektuplar toplanması, gazete ve ilgili organların birer işçi, halk organı haline gelmesi için zorunludur. Kitle organları üstünden işçilerin sorunlarını paylaşmaları, birbirlerini yaşam ve iş koşulları açısından tanımaları, dertlerini ve mücadelelerini tartışmaları; bir ortak yaşam duygusu ve talep ortaklığı anlayışı, bir sınıf görüş açısı oluşması bakımından büyük önem taşır. Dolayısıyla, kitle yayın organları, parti örgütlerini kitleler arasında onların bir parçası olarak mevzilendirirken, oralarda mevzilenmiş çalışan parti örgütleri, kitle yayın organlarının partiden öte emekçi ve halk organları haline gelmesinin güvencesi de olurlar. Bir gazete, ancak bu yollardan geçerek işçilerin ileri güçlerinin parti olarak etrafında birleştiği bir iskele olabilir ve işçi sınıfının bağımsız eylemi ancak, söz edilen işlevleri yerine getiren bir gazete sayesinde gelişip olgunlaşabilir. Somut olarak gazetenin durumu üzerinden konuşulacak olursa, gazete (kuşkusuz diğer kitle yayın organları da) bugün devrimci ve Marksist bir gazetedir, bir işçi ve halk gazetesi olmanın, bunca yıla karşın henüz çok başlarındadır. Bu durumu hızla değiştirmek durumundayız. Aksi halde mücadele içerisinde sınıfın ileri kesimlerini parti olarak örgütlemek, sınıfın ileri kesimlerinin partisi olmak mümkün olmayacaktır. Sorun bu kadar yakıcı, bu alanda var olan durumumuzu değiştirmemiz de bu kadar önemlidir! 4 - İşçiler ve emekçi kitleler içinde çalışma

Parti literatüründe sıkça yer verildiği gibi, partimizin kitle içindeki çalışması, rastgele, kalabalıklar içinde bir ajitasyon ve propaganda değil48


dir. Somutta bu çalışmanın esası işyerlerinde, işçi-emekçi semt ve mahallelerinde yapılan bir çalışmadır. Çoğu zaman işçiler arasında çalışma denildiğinde, anlaşılan işyerlerinde yapılan çalışmadır semt ve mahalle çalışması, işçiler arasında bir çalışma olarak görülmez. Hatta “semt çalışmalarına yöneldik dikkatimiz işçiler arasındaki çalışmadan kaydı!” gibi “özeleştirilerin” yapıldığı da hâlâ az değildir. Ya da “işyerine girmek zorlaştığı için artık işçi çalışmasını semtte yapıyoruz” gibi pratikte doğru olsa da yanlış bir anlayış da sıkça karşımıza çıkmaktadır. Sanki işyerine girip çıkmak kolay olsa semtlerde çalışmak partimiz için anlamsız, işçiler arasında bir çalışma olmayacakmış ya da semtte çalışmak gereksiz olacakmış gibi. Bu yanlış anlayışın bir tezahürü de, “işyeri çalışması”nın önemine dikkat çekildiğinde “semt çalışmasını” gereksiz gören ya da semt çalışmasının işçiler arasındaki çalışma bakımından önemine işaret edildiğinde işyerlerindeki sorunları, “işyeri çalışmasını” önemsiz görme biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Ve bu anlayış sadece “anlayış” olarak da kalmamakta, pratikte örgütsel çizgide, kadroların mevzilenmesinde ve ajitasyonumuzun içeriğinde “kaymalar” biçiminde vücut bulmaktadır. “İşçiler arasındaki çalışma” dendiğinde her zaman iki alandan söz ederiz: İşyeri çalışması ve semt ve mahallelerdeki çalışma. Nitekim işçinin işyerindeki örgütlenmesi, işyeri sorunları, işçilerin günlük sıcak talepleri söz konusu olduğunda işyeri çalışması temel olmakla birlikte, parti ve kitle örgütlenmesi anlamında da, işçilerin örgütlenmesi her iki alanı da kapsar. İşyerlerinde çalışma yürütmek zorlaştığı oranda, işyeri çalışmalarının önemli bir bölümü, o işyerinin işçilerinin yaşadığı semtlerde yürütülür. Buna karşın, işyerlerinde çalışma ve örgütlenmede hiçbir sorunla karşılaşılmasa bile gene de partinin semtlerde (değişik dönemlerde değişik biçimde temel ve özel nitelikte) örgütler kurması ve çalışması zorunludur. Toplu işten çıkarmalar, grevler veya daha ileri eylemlerde işyerleri kapatıldığında, parti çalışmasının hemen bütünü semtlerde yapılmak zorunda kalınabildiği de bir gerçektir. Ayrıca işçi eşleri, evde çalışan (çoğunlukla) kadın işçiler, işçi çocukları, öğrenci, işçi/işsiz gençlik ve diğer emekçiler arasındaki çalışmanın en çok olanaklı olduğu alanlar, semt ve mahallelerdir. Kaldı ki, işçilerin, gençliğin ve kadınların, semt ve mahallelerde de yaşamsal sorunları vardır ve 49


işyerlerinde olduğu gibi, işçi ve emekçilerin çeşitli örgütlenmeleri, dertleri nedeniyle örgütlenme olanaklarının bulunduğu buralarda da, işçi ve emekçilerin politik ilgilerinin genişlemesinin bütün koşulları her gün yeniden üretilmektedir. Dolayısıyla da parti, işyerlerini temele koysa ve bundan asla sapmasa da, bir çalışma ve örgütlenme alanı olarak semtleri asla terk ve ihmal etmez. Çünkü semt ve mahalleler, diğer çalışmaların yanında, işyerlerini örgütleme ve orada geniş örgütler oluşturmanın destek alanları olarak da anlamlıdır. Kısacası az çok çalışmanın istikrarlı yapıldığı semtlerde de görüldüğü gibi, bu iki alandaki çalışma birbiriyle çelişen değil birbirini tamamlayan, biri olmazsa ötekinin de başarılmayacağı alanlardır. Çalışmanın alanları yanı sıra niteliğine ilişkin de önemli zaaflarımız olduğu açıktır. Burada da tepe üstü duran testiyi çevirmek, oturması gereken biçime getirmek, partimizin artık ertelenemez görevidir. Partimizin kadroları ve örgütleri işçiler arasında mevzilenirken; çoğunlukla kendi durumlarını köklü şekilde değiştirmeden, ilk buldukları veya sonradan kazanılan işçi ve emekçileri partiye, yani kendi aralarına katarak görevlerini yerine getireceklerini ve bu yoldan ilerleyeceklerini düşünerek çalışmaktadırlar. Sonra da bu durumdan, çoğu parti üyelerinin çalışmaya katılmamasından, işçilerin doğal ilişkilerinden kopmasından yakınmaktayız. Oysa olması gereken, partiye işçilerin kendi çevreleriyle katılmalarıdır. Bunun olmasının koşulu ise öncelikle partimizin çalışmasında, bir çalışma alanındaki partililerimizin oradaki işçi yığınları içine katılması, kendisini o çevrenin bir unsuru olarak katması ve çevrenin içindeki ileri işçilerin partiye katılımını çevresiyle bağları kopmadan yapmasıdır. Gerçek parti örgütü, bu ileri kitlenin geriden gelen yığınla bağlarını koruyarak oluşturacağı işçi örgütüdür. Parti örgütümüzün gerçek bir işçi örgütü haline gelmesi ancak bu yoldan gidilerek olanaklı olabilir. Partinin bugünkü yönetici organları ve örgütlerinin, işyerleri ve semtlerde yürüttükleri çalışmanın daha baştan kendine hedef yapacağı şeyin, böyle bir işçi örgütü durumuna gelmek olduğu son derece açıktır. Burada eleştirilen ise, işçilerin partiye katılmaları değil, bugün örgütlerimizin genelde işçiyi partiye katma biçimidir. Doğru olan, parti görevlileri ve çevrelerimizin işçilerin arasına katılması ve bu yolla işçi çevrelerinin partiye katılımını sağlamaktır. Eleştirilen 50


ve egemen olan tarz ise, kendisi işçilerin arasına katılmadan, işçilerin örgütlerimize katılması yolundan yürüyen yaklaşımdır. Ki bu yaklaşım yukarıda “büroculuk” olarak da eleştirilmiştir. Bu da, partiye katılan işçilerin genelde doğal çevrelerinden kopmalarına neden olmakta, kitle yayın organlarımızın ele alınışında da ciddi sorunlara yol açmaktadır. Yayın organlarının “bizim” olduğu doğrudur. Ama bu “biz” tarifi mevcut partinin tüzel kişiliğiyle, bir semtteki bir grup partili veya parti çevrisiyle sınırlı “biz” olunca, bildiğimiz “grupçuluk” olarak biçimlenmektedir. Oysa bunu tersine çevirmemiz gerekmektedir. Özellikle bugünkü koşullarda, yani söz konusu yeniden inşanın başlangıç noktasında; „biz“in, işçiler arasında olan bir grup bilinçli işçi olduğunu, yayınların tüm işçilerin yayını olarak çıkarıldığını, bu yayınların aslında işçilerin olduğunu, işçiler tarafından kullanılması gerektiğini gören ve bunu, dışarıdan değil, işçiler arasından ilan eden bir tutumla hareket etmek bir zorunluluktur. Şu anda hâkim olanla burada söz edilen arasındaki fark, “basitmiş“ gibi görünse de; bunlar (sınıf dışı devrimcilik ve proleter devrimcilik tutumu olarak) taban tabana zıt mevzilenme, örgütlenme ve çalışma tarzı anlayışı ve yaklaşım tarzlarının ifadeleridirler. Bu durum, teşhir ve ajitasyonda tamamen farklı sonuçlar doğuracağı gibi, bunların dilleri bile değişik diller olarak şekillenecektir. Örneğin bir fabrika veya sanayi sitesindeki işçilerin örgütlenmesinin sorumluluğunu almış bir görevli veya birkaç görevliden oluşan bir partili grubunun yapacağı ilk iş; çoğu yerde hâlâ olduğu gibi, oradaki “ilişkileri“ büroya veya başka yerlere çağırıp, “şöyle yap, böyle yapma“ dedikten sonra “öteki işlerine bakmak“ değildir. Tersine yapılması gereken şudur: Gidip sanayi bölgesinin çevresindeki işçi mahallelerinden birine, alanı örgütlemenin sorumluluğunu alarak yerleşmek; eldeki yayınlara haber, röportaj, program yapan partili veya muhabir olarak değil, o yayınları, oradaki işçi kitlesinin kendisini örgütlemek için kullanmayı öğrenmesine yardım için muhabir ve dağıtıcı ağının örgütleyicisi ve yürütücüsü olarak işe başlamaktır. Ardından oradaki dertleri, sorunları vs. irdeleyerek, broşürler, bildiriler hazırlayarak, az çok iş yapacak herkesle birlikte yayınları ve bu materyalleri tartışarak, yeni alanlara dağıtarak, ilgi gösteren çevrelerle değişik amaçlı toplantılar yapıp, içine girebildiği işçi ve genç kümeleri ve aydın çevreleri bir adım 51


ileri götürecek işler yaparak ilerlenecektir. Bir yandan, işçilerin, emekçilerin, gençlerin ve kadınların harekete geçmelerini, taleplerine sahip çıkmalarını, sendika ve diğer örgütlerde birleşmelerini teşvik ederken, bir yandan da ileri işçilerin ve onlara katılmış genç ve aydın güçlerin parti olarak örgütlenmeleri sağlanacaktır. Bu kuşkusuz, bir anda olacak bir şey değildir; hedefe ulaşmak, hareketin seyrine göre inişler çıkışlar gösteren bir süreç içinde mümkün olacaktır. Önemli olan, doğru bir mevziiye yerleşmek, araçları doğru ele almak, kullanmak ve deneyimlerinden öğrenirken, ısrar ve sebatla çalışmaktır. İşçileri, onların sorun ve dertlerini, yayın organlarına haber, röportaj, program vs. yapmak için kullanma anlayışını terk etmek; buna karşılık, yayınları ve diğer tüm materyalleri, tüm muhabirlik görevlerini işçilerin aydınlanması ve kendilerini örgütlemesi için birer araç haline getiren mevzisine yerleşmek ve bu anlayışa sıkıca sarılmak buradaki en önemli adımdır. Buradan bir adım atıldığında; işçiler arasına çok daha geniş bir alandan ve etkin bir şekilde girilebileceği gibi, işçiler ve gençler arasında yayın organlarını haber, röportaj ve mektupla ve hatta mali katkılarla destekleyecek grupların oluşmasının çok daha kolaylaşacağı görülecektir. Bu girişimlerin az çok yapılabildiği her yerde bunların olabileceğinin ipuçları da vardır. Bu aynı zamanda partimizin yerel, merkezi pek çok toplantısında gündemi işgal eden “parti bağında zayıflama”, “çalışmada disiplin”, “işçi sınıfı ve onun davasına bağlılık” gibi değer yıpranmalarını aşmanın da tek gerçekçi yoludur. 5 - İşçi ve emekçiler arasındaki propaganda faaliyeti

İşçi ve emekçiler arasında çalışma dendiğinde bu çalışmanın başlıca iki yönünden söz ederiz. Bunlardan birincisi, kitlelerin gündelik eylemini geliştirmek ve örgütlemek üzerinden yürütülen ekonomik ve siyasal teşhir, ajitasyon çalışmasıdır. İkincisi ise, işçilerin ekonomik hareketinin derinleştirilerek siteme karşı bir mücadele olarak örgütlenmesini teşvik etmek, ileri güçleri, politik iktidar ve sosyalizm hedefinde bir parti olarak örgütlemek amacıyla, mücadele içinde yürütülen teorik ve ideolojik çalışma, propaganda çalışmasıdır. 52


Aslında sorunun birinci yanı, bu raporun değişik bölümlerinde ve yukarıda işçiler ve emekçiler arasında çalışma, kitle yayın organlarımızın ele alınışıyla ilgi bölümlerde yeterince dile getirildi. Bu yüzden daha çok esası Marksizm ve parti propagandası olarak özetlenebilecek olan bu ikinci yön üstünde duracağız. Partimizin; programı, stratejisi ve taktiklerinin açıklanması, teorik temellerine oturtulması ve sosyalizmin, burjuva sosyalist akımların saldırılarına karşı savunulması ile ilgili kararlı bir duruşumuz, devrimci bir mücadele hattımız ve başka partilerle kıyaslanamayacak çeşitlilikte araçlarımız vardır. Ancak bu olanaklardan yeterince yararlandığımızı söyleyemeyiz. Partimizin çeşitli biçimlerde çıkardığı kültür, teori yayın organları, propaganda broşürleri ve kitaplar, örgütte adeta, istisnai durumlar ve istisnai çalışma alanları dışında, “isteyen partilinin alıp okuması için çıkarılıyor”muş muamelesi görmektedir. Bu tür propaganda araçları elbette kitle yayın organları ve ajitasyon materyalleri gibi yaygın olarak kitlelere dağıtılmazlar. Ancak bu tür yayınlar sadece partililer tarafından dağıtılan araçlar da değildir. Tersine bu propaganda araçları, partililerin yanı sıra, genci ve yetişkiniyle işçilerin ileri, örgütleyici kesimleri, mücadeleye yönelen öğrenci ve okumuş kesimler ve entelektüel faaliyet içindeki çevreler arasında mümkün olduğu kadar geniş bir biçimde dağıtılması gereken araçlardır. Bu düzenli bir faaliyet olmalı ve sadece “bize yakın” bu tür çevreleri değil, başka siyasi mihraklara yakınlık duyanları da kapsayan bir genişlikte yürütülmelidir. Bu çalışma salt bir dağıtım çalışması değildir. Gündemdeki konunun çok yönlü açıklanması ile ilgili (propaganda) olarak ileri işçi ve gençlerle toplantılar, seminerler, konferanslar; örgüt görevlileri ve organlarının, bu ileri çevrelerde yürüteceği sözlü propaganda ve eğitim, okuma grupları vs. tüm bu çalışmalar olmadan, parti çalışmasının gerçek bir parti çalışması seviyesine çıkması olanaksızdır. İleri işçiler ve gençlerin daha partiyle yüz yüze gelirken ve henüz ona katılmadan önce eğitime başlamaları, partiyi, onun programını, hedeflerini anlamaları, sosyalizmi partiden öğrenmeleri ve partiye katıldıktan sonra bunu sürdürmeleri; hem ne yapacağını bilen bir örgüt olma, hem de örgütteki verimlilik ve istikrar için de bir zorunluluktur. Öğrenci gençliğin 53


ileri güçlerinin Marksizme kazanılmasının yanında, entellektüel çevrelerin Marksizme eğilimli kesimlerinin, parti teori ve çizgisiyle (merkezi yayınlar yoluyla da) yüz yüze gelmeleri, enerjilerini işçilerin ilerlemesinin hizmetine sunmaları, giderek partiyi her yönden tanımaları ve ona katılmalarını sağlayacak çalışmayı, bu çevreler arasında merkezi olarak yürütülen çalışmayla birleştirerek yapmak gerekir. Bu görev, işyeri, semt, ilçe ve il parti örgütlerinin en önemli ve ertelenemez sorumlulukları arasındadır. Kısaca söylemek gerekirse, propaganda araçlarını düzenli dağıtma; partinin merkezi propaganda faaliyetine paralel olarak, Marksizmi propaganda ve çevre eğitimi yoluyla ileri işçi ve gençlik çevrelerinde yayma ve partinin görüşlerini ve çizgisini okumuş, aydın ve genç aydın çevrelerde bıkıp usanmadan açıklama çalışması, bütün yerel ve temel örgütler için zorunludur. Bu çalışma olmadan, işçilerle devrimci gençleri ve aydınları bünyesinde birleştiren, işlerini sorumluluk ve inisiyatifle üstlenecek derecede gelişmiş ve gerçekten işlevli parti örgütleri kurulamayacağı gibi, hareketin yerel özelliklerinin kavranması, ona nüfuz edilmesi ve örgütlerimizin özgün özellikler kazanması da olanaksızdır. F - PARTİ ÇALIŞMAMIZ VE KADROLAR

Partimiz için, siyasetten söz edildiğinde, işçi sınıfı ve emekçilerin siyasete müdahalesi anlaşılır. Bu siyasetin ne ölçüde yapılabildiğini belirleyen ise kadrolardır. Söz konusu olan kadrolar olduğunda anlaşılması gereken ise, herhangi bir biçimde, herhangi bir örgütün “kadroları” değil, Emek Partisi’nin kadroları, onların nasıl olması, hangi mücadelenin kadroları olması gerektiğidir. Bütün konferanslarımızda, yerel toplantılarda, kadrolarla ilgi sorunlar ve bunların aşılmasından söz ettiğimizde, yanıtını aradığımız soru; “Bugünkü kadrolarımızın Emek Partisi’nin, program, strateji ve taktiğine uygun bir mücadelenin örgütlenmesinde kendi rollerini ne ölçüde oynadıkları; burada kaşımıza çıkan sorunları nerden ilerleyerek aşabileceğimiz” sorusudur. Bu konu partimizin kuruluşundan beri, gündemimizi en çok meşgul eden konulardan birisidir ve aslında değişik zamanlarda yeniden yeniden gündeme gelmiştir. Temmuz Konferansı’nda, sonraki yerel ve merkez 54


konferanslarımızda da partimizin çeşitli kademelerinde konu, “Emek Partisi militanlığı”, onu diğer sol çevrelerin militanlık anlayışından ayıran militan tipinin özellikleri olarak da tartışılmıştır. Genelde militanlık, gözü karalık, ataklık olarak tanımlanabilir. Ancak sorun sınıf ve parti olduğunda ideolojik içeriği ile birleşen, hatta bu ideolojik içeriğin belirleyici olduğu sınıf partisinin üyelerinin militanlığı olarak bir özgünlük kazanır militanlık. Böylece militanlık rastgele bir ataklık ve gözü karalıktan öte; her gelişme karşısında inisiyatifle davranma, görevlerin yerine getirilmesinde öne çıkan zorluklar karşısında yılmaz bir kararlılık, alçak gönüllülük, sınırsız bir çalışma azmi, davaya kendini adama, mücadele içinde sorumluluktan kaçınmama, karşısına çıkan sorunları sırt sırta vererek aşma, yeteneklerini sınırsız bir biçimde geliştirmeye çalışırken her türden bireyciliği, liberalizmi hayatından çıkarma, sosyalizmin yeni insan tipinin habercisi özellikleriyle donanmış bir karakter olarak biçimlenir. Kuşkusuz bu özellikler hiç kimsede doğuştan değildir. Bunlar, parti çalışması içinde kazanılabilen özelliklerdir. Çünkü Emek Partisi’nin üyeleri bir yerde yetişerek gelmezler. Tersine onlar partinin mücadelesine şu ya da bu ölçüde bağlanmış, samimiyetle partiye üye olup mücadeleye partili olarak devam etmek isteyen işçiler, emekçiler, gençler, kadınlardır; sıradan emekçilerdir. Ve ancak partili mücadele içinde; Emek Partisinin bir militanı olma özellikleriyle donanırlar. Elbette burada militan ve militan olamayan iki ayrı partili tipi yoktur. Tersine Emek Partisi’nin her üyesi bu militanlığı potansiyel olarak taşır. Ancak parti çalışmalarına katıldığı; mücadeleye kendini adadığı ölçüde de bu özellikler gelişir. Bu özelliklerin gelişmesi, kişinin partili olarak mücadeleye katılmasıyla sıkı sıkıya bağlıdır. Bu yüzden de partiye üye olduğu halde “gelişmediğinden yakınılan” üyeler genellikle parti mücadelesinin dışında kalanlardır. Dahası, çoğu zaman, “partiye üye değil ama bir üyenin yaptığı her şeyi yapıyor. Bu yüzden resmen üye olmasa da olur!” anlayışı açıkça partimizin ideolojisine aykırı bir anlayıştır. Çünkü bir partili ancak partinin çalışmasına katılıp, onun organ faaliyeti ve yığınlara yönelik faaliyeti içinde her gün kendisini tekrar tekrar yenileyen bir çalışmanın içinde olursa ilerleyebilir. Burada önemli soru; “partimizin yığınlara yönelik faaliyeti ve organların iç faaliyeti partiye katılan genç işçilerin Emek Partisi militanı olarak 55


sınıf mücadelesi içinde yer almalarını sağlayacak düzeyde midir?” sorusudur. Sorunun yanıtında hepimiz hemfikir olabiliriz herhalde ve ne yazık ki bu yanıt “hayır”dır! Gerek Temmuz Konferansımızda gerekse 6. Parti Kongremize doğru giderken hemen her konferans ve toplantıda bu sorunun yanıtının “evet”e dönüşmesi için neler yapılması gerektiği tartışılmış, kararlar alınmıştır. Ve partimizde bu doğrultuda daha bilince çıkarılmış adımlar atılmaya başlanmıştır. Ne var ki, sorunumuz burada sadece pratik bir sorun da değildir. Çünkü tartışmaların arkasında en başta Türkiye’nin Marksizm dışı, hatta karşıtı olarak oluşmuş “sol kültürü” olmak üzere çeşitli sınıf dışı eğilimlerden beslenen bir “bataklık” vardır. Bunu partimiz, yıllar öncesinden tespit edip, bu anlayışa karşı mücadele bayrağı açmış olmasına karşın, bu kuşatmayı tümüyle bertaraf etmiş değildir. Şöyle ki; partimiz daha kuruluş yıllarından başlayarak, önceki dönemlerde demokratik hareketin deneyimleriyle yetişmiş ve oradan özeleştiri yoluyla Marksizme ulaşmış kadro (militan) tipinin işlevini tamamladığını; hareketin deneyimi ve yetenekleriyle farklı, yeni bir kadro ve militan tipine ihtiyaç duyduğunu vurgulamıştır. Bu yeni tipin ancak, işçiler arasındaki çalışmanın yeni dönemdeki deneyimiyle yetişen genç aydın ya da işçi kökenli militanların mücadeleleri içinde oluşacağını ilan etmiştir. Bunun yanı sıra, eski kadro tipinin demokratik hareket içinde oluştuğu, oysa işçi hareketinin çok daha derin ve kapsamlı bir hareket olduğu ve kadrolardan çok daha gelişmiş yetenekler talep ettiği ise ayrıca vurgulanmıştır. Partimiz, yeni ve genç kadrolar yetiştirme ve eski kadroların dönüşümünü teşvik etmeyi temel hareket noktası yapmış, hemen her vesileyle bunda ısrar etmeyi gündeme getirmiştir. Buna karşın, kadro politikamız giderek geri plana düşmüş, “kendiliğindenciliğin” belirlediği bir “sol ideolojik piyasanın”, yenilgi psikolojisiyle de bozuşmuş anlayışı, dönemlere göre etkisi değişse de gençlerimiz başta olmak üzere her kademeden partililerimizi kuşatmıştır. Genel olarak bakıldığında, en radikalleri ve en liberalleri dahil; epeyce bir dönemdir çözülüş ve çöküşler yaşayan “sosyalist“ gruplar, 68-71 hareketini istismar etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir. Bunların, her Nisan-Mayıs aylarındaki gürültülü ve ikiyüzlü kampanyalarının örgütlerimizi ve özellikle gençliğimizi etkilediği ve bu etkinin genç kadrolar 56


yetiştirme ile ilgili çizgi ve girişimlerimizi kırdığı, tahrip ettiği ve müdahalelerimize rağmen bu etkinin giderek azalarak da olsa sürdüğü bildiğimiz bir gerçektir. Buradan çıkan şudur: Biz yeni karakter özellikleriyle yeni militan ve kadro tipinin, işçiler arasında devrimci şekilde mevzilenme, gazeteyi temel araç yaparak çalışma ve oradaki mücadeleler içinde şekilleneceğini öngörmekteyiz. Ancak, geleceğimiz değil, geçmişimiz olduğunu söylediğimiz ve esas olarak hareketimizin öncel örgütünün kurucularının simgesi olduğu (ve bizim karalılıkları, halka bağlılıkları, yiğitlikleri ve boyun eğmezlikleriyle örnek alarak, bu özelliklerini yeni tipin ilk harcı yaptığımız ve yaşasalardı bugün aramızda olacaklarından emin olduğumuz yoldaşlarımızın temsil ettiği) 68-71 devrimci tipinin, çeşitli sloganlarla (örneğin “Deniz olma zamanı!“ gibi) hep öne çıkarılması, bugünün ihtiyacı olan ve geleceği temsil eden militan ve kadro tipi olarak sunulması fiiliyatta hayli yaygın bir anlayış olarak sürmektedir. Kadrolar sorunundaki bu kuşatılmışlığı aşmak, bu alandaki ideolojik zemini çökertecek bir mücadelenin yanı sıra, örgütsel önlemler almak, parti içi eğitimin bir yanı olarak kadroların eğitimine özel bir önem vermek, parti çizgisinin, çalışma tarzının derinlemesine kavrayışı için konuyla ilgili araçlarımızı layıkıyla kullanmak son derece önem kazanmıştır. Çünkü, partimizin girmek için yöneldiği mevzi, bunun gerektirdiği çalışma tarzı, işçi sınıfı ve onun davasına bağlılığı esas alan; fedakarlık, kararlılık, yaratıcılık, inisiyatif, istikrar, sabır ve ataklığı şahsında toplayan kadrolar olmadan gerektiği gibi doldurulamaz. Kadronun, kendini adamış, hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan, profesyonel olarak düşünen, profesyonel veya profesyonelce çalışan, büyük küçük ayırmadan ihtiyaç olan her işe koşan ve kendini sürekli olarak geliştiren, yetiştiren kişi olduğu anlayışından hareketle, kadroların eğitimi ve görevlendirilmesinde, çalışma tarzımız ve örgütsel normlarımızın gelişmesinde sürekli dikkat noktası olması gereken hususları şöyle sıralayabiliriz. 1-) Örgüt ve işçiler önünde sadece düşüncede değil, kadroların şahsında, eylem ve pratikte de zaaf ve eksikliklerden kurtulmada ısrar etmek; 2-) Örgütlerin mevzilenmesi ve yayınların ele alınışı ve dönüşümünde başarılı adımların gittikçe güçlenmesi; bu hatta ilerleyen kadroların ve 57


genç militanların desteklenmesi, bu kadroların temel çalışma alanlarına dağılımı ve doğru bir biçimde görevlendirilmelerine dair istikrarlı bir merkezi takip ve denetim; 3-) Gençliği ve genç partilileri ve emekçi kadın kadroları teşvikte hem kırıp dökmeyen, hem “popülizmi“ reddeden hem de onlara işlerini yapmalarında düzenli yardım sunan doğru ve ilkeli tutum; 4-) Parti ve gençlik içinde eğitim çalışmasının düzenli yapılan bir iş olarak gelenekleşmesi; kadro ve militanların kendilerini yetiştirme, uluslararası deneyimler ve partinin deneyimlerinin yanında, kendi deneyimlerinin eleştirisinden de öğrenme anlayışının teşviki; 5-) Örgüt ve çevrelerindeki devrimci ruhun gerek başarılı işlerin yayılması, gerekse eleştiri anlayışının geliştirilmesi yoluyla sürekli olarak canlı tutulması. Elbette başka pek çok konuda olduğu gibi, kadrolar konusunda da başlangıç noktamız “sıfır noktası” değildir. Tersine, çok önemli bir teorik ve pratik birikime sahip olduğumuz da bir gerçektir. Mükemmel olmasa da, hep bir yanıyla yakınsak da partimizin kendine has bir ahlakı, liberalizme, popülizme, sekterizme, bürokratizme, reformizme, piyasa solculuğuna, konformizme, bananeciliğe ve bunların örgüt, üye ve kadro değerlerini tahrip etmesine karşı mücadelede ilerlemek için dayanak yapacağımız önemli direnç noktaları oluşmuştur. Bunları geliştirmek, bu doğrultudaki gelişmeleri bilince çıkarmak, olumlu, ileriyi işaret eden eğilimlerin tüm üyelerimize yayılması için gereken girişimleri yapmak, önümüzdeki dönem bakımından son derece önem kazanmıştır. Kısacası, “eğer politikalar doğru bir biçimde belirlenmişse, sonrasında belirleyici olan kadrolardır” sözü, partimizin pratiği içinde de sayısız kez doğrulanmıştır ve bu yüzden de “yeniden inşa” dendiğinde; kadrolarınızın mevzilenmesi belirleyici bir öneme sahiptir. Onun içindir ki partimizi; tüm üyelerinin, profesyonel ve profesyonelce çalışan kadrolar etrafında birleştiği bir örgüt olarak tarif etmek yanlış olmaz. Kadrolarımızın niteliğinin ölçütlerinin oluşmasını, görevlerini ve sorumluluklarını belirleyen de onların partimizin örgütlenmesi ve çalışmasında tuttukları bu hayati önemdir.

58


G - ÖRGÜT İÇİ YAŞAM, ELEŞTİRİ VE EĞİTİM

Çoğu zaman ve alışkanlıkla, eleştiri-özeleştiri ile parti içi eğitim konusu birbirinden ayrıymış gibi ele alınır. Oysa sınıflar mücadelesi bilgisini parti çalışmamıza yol göstermek için edindiğimiz, eleştiriyi de birilerini ya da bir şeyleri karalamak, reddetmek için değil bilgimizi yenilemek ve ilerletmek için yaptığımız dikkate alındığında bunun böyle olmadığı görülür. Partimizde örgütümüzün eğitimi ile eleştiri-özeleştiri konusunu bir tek faaliyetin, partimizin eğitim faaliyetinin iki yönü olarak ele almamız doğru olur. Çünkü bütün gerçek işçi sınıfı partilerinin olduğu gibi partimizin iç eğitiminin de ana dayanağı eleştiri ve özeleştiriyi doğru temelde kullanmaktır. Çünkü bizim partimiz, “yaparak öğrenen öğrendikçe yapan bir parti”dir. Bu diyalektik sürecin bir fasit çembere dönüşmemesinin dayanağı ise her “yapma” sürecini bir eleştiri özeleştiri ile değerlendirip, “ikinci yapma” sürecine birinciden öğrenilenlerle daha ileriden başlamaktır. Bu eleştiri-özeleştiri tutumu, tüm örgütlerimiz için olduğu kadar birer birer üyelerimiz için de işlediği ölçüde partimizi ilerletecek bir araç olabilir. Bu yüzden de, “organ çalışmamızın esası her zaman bir eleştiriözeleştiri mekanizması olarak işler” demek doğru bir tarif olur. Elbette eleştiriden yıkıcılığı, karşımızdakini teslim almayı değil onu ilerletmeyi, bir özeleştiriye yönlendirmeyi anlamalıyız. Özeleştiriden de eziklik, inisiyatifini, özgüvenini yitirmeyi, “günah çıkarmayı” değil, yanlışlardan arınma ve gerçeğe varmayı, aynı yanlışları yinelemeyecek kadar yeniye sarılmayı, birbirimize yardımcı olmayı anlamalıyız. Özeleştiride açıklık, çalışma arkadaşlarından ve partiden hiçbir şeyi saklamamayı (her şeyi ulu orta konuşma, döküp saçma değildir açıklık), samimiyeti, dostça yardımlaşmayı esas alan bir tutumdur. Ve bu tutumumuzu işçi sınıfına ve emekçi yığınlara karşı da gösterebilmeliyiz. Örgütlediğimiz bir mücadelenin değerlendirilmesini her yönüyle açıkça yapmayı ilke edinmek zorundayız. Elbette mücadelenin olumlu yanları öne çıkarılmalıdır. Ama aynı zamanda partimiz, olumlu yanların yanı sıra olumsuzluklara da dikkat çekmeli bu olumsuzluklardan da ders çıkarmayı bilmelidir. Dahası varsa, parti, o mücadele içindeki yanlışlarını da işçilerden saklamamalı, yanlışların kaynağını göstermeli; yanlışların özeleştirisini yapıp doğruyu geliştirmek için çalışmalıdır. Ancak o zaman eleştiri ve 59


özeleştiri hem parti örgütlerimizin hem de işçi yığınlarının eğitimi ve ilerlemesinin bir aracı olabilir. Onun içindir ki, hatalarımız karşısında hem parti içinde hem de yığınlar karşısında açıklık ana ilkemiz olmalıdır. İlke olarak partimiz, öteki sınıf partileri gibi eğitimi ve ona bağlı olarak eleştiri-özeleştiriyi esas olarak birimler (parti organları) üstünden yürütmeyi esas alır. Ancak organların sorumluğunun öne çıkması çoğu zaman bireysel sorumluluğu, dolayısıyla bireyin kendi çalışmasının eleştirisini, özeleştirisini, bireyin kendi faaliyetinden öğrenmeyi gözden kaçıran bir tarza yol açmaktadır. İçinden geçtiğimiz şu dönemde, “pratik oportünizm” diye ifade ettiğimiz, partinin gelişmesini başkasından bekleme tutumunun yaygınlığı (bu soruna örgütsel çalışmamızla ilgili bölümün en başında değinildi) dikkate alındığında tüm örgütlerimizde eleştiri ve özeleştiriyi kişinin faaliyetine kadar ilerletmek son derece önemli olacaktır. Demek ki, bugün eleştiri-özeleştiri; 1- Partimizin genel olarak faaliyetini, 2- Partimizin temel ve organlarının faaliyetlerini, 3- Parti kadro ve üyelerinin çalışmalarının değerlendirilmesini kapsayan bir faaliyet olmadır. Parti yazınımızda sıkça yinelendiği gibi, temelinde eleştiri-özeleştiri faaliyeti olan partimizin iç eğitiminin iki dayanağı vardır. Birincisi partimizin kendi pratiği; bu pratiğin eleştirisi üstünden yapılan değerlendirmeler ve çıkarılan sonuçlardır. (Burada “partimizin pratiğinin eleştirisi” derken, partimizin bütününün, tüm organların pratiğinin eleştirisini kast ediyoruz.) İkincisi ise, uluslararası işçi sınıfının birikimidir ki, buna sosyalizmin teorik birikimi diyoruz. İç eğitimin doğru yapılması aynı zamanda birimlerin kendi çalışmalarına kendilerinin karar vermesini sağlayacak düzeye gelmesine hizmet edecektir. Böylece parti organlarımız, daha inisiyatifli, daha kararlı, hedefine varmak için planlar geliştiren bir çalışma yapabilecektir ki, bugün çalışmamızın en önemli zaaflarından birisi budur. Birimlerimizin yeterince inisiyatifli, kendi kararlarını kendilerinin aldığı ve uyguladığı düzeye gelmemiş olmasıdır! Bu zayıflığın giderilmesi, birimlerin partimizin genele ilişkin kararlarının oluşturulmasına katılımının da önünü açacaktır. Bu yüzden de partideki demokrasinin işlemesinin zemini birimlerin eğitimi, onların inisiyatifli bir çalışma içinde olmaları, iç eğitim faaliyetinin düzenli bir biçimde sürdürülmesiyle yakından ilgilidir. Elbette böyle 60


olan, bir zamandan beri istikrarlı, az çok kendi kararlarını kendileri alabilen, partinin taktiği ile ilgili fikirler söyleyebilen, kendi yanlışlarından dersler çıkaran organlarımız vardır. Ancak bunların sayısını hızla artıran bir çalışma zorunludur. Çünkü bu rapor boyunca yakınılan pek çok sorunun aşılmasının şartı da, partimizin yeniden inşa çalışmasının başarısının ölçüsü de bu birimlerimizin sayısının hızla artması, bunların çalışmasının parti çalışmamızın karakterini belirler hale gelmesidir. Parti birim örgütlerimizin bugünkü durumları ve bunun çalışmamıza yansıyan sonuçları dikkate alındığında parti içi eğitimimizin önemli dikkat noktalarından birisi de sorumluluk ve disiplindir. Hem organlar düzeyinde hem de kişisel düzeyde bir sorumluluk ve disiplin! Sadece bir okul değil, aynı zamanda mücadele aracı olan parti örgütünün gevşek, liberal bir örgüt haline gelmesini engellemenin bir yolu da sorumluluk ve disiplin ilkesinin etkin biçimde işlemesine bağlıdır. Bunu, kararların uygulanmasında organ içinde ve üst organ karşısında sorumluluk taşımak ve sorumluluğu paylaşmak, görevler yerine getirilmediği koşullarda eleştirilmek, özeleştiri yapmak biçiminde de ifade edebiliriz. Özeleştiri günah çıkarmaya vardığı, tekrar tekrar aynı yanılışlar, aynı disiplinsizlikler, aynı sorumsuzluklar gündeme geldiğinde de yaptırımlar uygulamak, elbette ki, bu eğitimin bir diğer boyutu olarak ortaya çıkmak durumundadır. Eleştiri ve özeleştiri sorunu ülkemizde “sol kültür” içinde hep başkalarını, özellikle “rakipleri” eleştirmek, kendini övmek için kullanılmıştır. Bizim bu geleneğin tümüyle dışında kaldığımız söylenemez. Bizde de kökleri 12 Eylül darbesi ve liberal “sosyalist” saldırının etkilerine kadar götürülecek bir eleştirisizlik ve özeleştirisizlik, bugün nispeten etkisi azalsa da vardır. Özeleştiri yapmayı zül sayma; eleştiriyi kabaca kişileri ve organları batırmak için kullanma veya tersinden eleştiriden “ahbap çavuşluk” nedeniyle kaçınma; eleştiri adına pohpohlama vb. biçimlerde saflarımızda yaşamaya devam etmektedir. Bu konuda en yaygın eğilimlerden birisi de; eleştiri ve özeleştiriyi başkaları için (daha çokta “yukarısı” için) gerekli görme, kendisi için kullanmaktan imtina etme şeklinde görülmektedir. Öte yandan ulu orta eleştiriler, eleştiriyi ortalık dedikodusuna dönüştürmenin yarattığı kötü alışkanlıklar, ne yazık ki sadece bir “organı bulunmayan çevrelerle” sınır61


lı değildir. Geçmişteki kadar yaygın olmasa da, çürütücü etkilerini örgütlü çevrelerde de kısmen sürdürmektedir. Dahası rastgele eleştiri yapmak açık parti olmanın bir erdemiymiş, bir parti içi demokrasi nişanesiymiş gibi de savunulabilmektedir. Ne var ki, bu eğilimlere karşı mücadele edilmeden örgütte bir disiplin anlayışı, güven, dayanışma ve mücadele yoldaşlığı duygusunu ilerletmek, bunun tüm örgütü sarıp sarmalamasını sağlamak da son derece güçtür. Partimiz için teorik ve siyasal eğitimin amacını, sınıfların ve politik güçlerin nasıl hareket ettiklerini ve gelecekte nasıl hareket edeceklerini anlamak, bu “durumdan” kendi çalışmamızı azami düzeyde verimli kılacak sonuçlar çıkarmak, çalışmaya en ileri düzeyde katılmak ve bunu tüm örgüte yaymak vb. diye ifade edebiliriz. Burada yol gösterici ilkemiz, elbette partimizin kendi çalışmasından edindiği deneyimler ve Marksizmin bilgi hazinesinin yol göstericiliğidir. Burada karşımızdaki en büyük engellerden birisi ise zihin tembelliği, okuma ve incelemeye olan ilgi zayıflığı, kavrayış sığlığı, eski ve kulaktan dolma bilgilerle idare etme ve amatörce çalışma tarzına bağlılık vb. alışkanlıklardır. Bu engellerden kurtulmak için kişilerin öğrenme çabaları, inceleme ve araştırmalarda kendi gayretleri önemli olacaktır. Parti örgütlerimiz bu kişisel gayretleri desteklemeli ve teşvik etmelidir. Ama burada belirleyici olan, partinin iç eğitim faaliyetinin yukarıdan aşağı biçimlendirilmesi, organlar temelinde yürütülmesi, karşılıklı sorumluluk ve denetimi de içeren kolektif bir parti görevi olarak gerçekleşmesidir. Dolayısıyla da örgüt ve organlarda eğitim çalışmasından söz ederken, salt teşvik, propaganda ve ikna tutumuyla yetinemeyiz. Tersine siyasal ve teorik eğitim çalışmasının, temel organlarda, yerel örgütlerin bütün organlarında, gençlik örgütü ve diğer çevre örgütlerinde bir kural olarak eğitimin planlanması ve bilinçle uygulanması son derece önemlidir. Elbette ki bir sınıf partisinin eğitimi örgüt içindeki teorik ve siyasal eğitim çalışması, sınıf mücadelesinin dışında veya onun dışına çekilerek “ölü bilgileri öğrenme” çalışması değil, sınıf mücadelesinin canlı bir parçasıdır. Amacı da yukarıda dile getirilen parti güçlerinin sınıf mücadelesine daha ileriden katılmasını ve kitleler içindeki çalışmalarının olabildiğince verimli hale gelmesini sağlamaktır. Bu nedenle, sınıf mücadelesi ve 62


parti merkezi organlarının gündem yaptığı ve mücadele konusu olan tüm temel konu ve sorunlar, parti ve gençlik örgütü organlarında eğitim konusu yapılmak zorundadır. Dolayısıyla da, örgütlere eğitim konularıyla ilgili literatür (kitaplar, kitaplardan bölümler, broşürler, yayınlardan temel yazı ve makaleler gibi) vermek ve eğitimi denetlemek, tüm yönetici organlarımızın, ileri kadrolarımızın asli görevi olmak durumundadır. Öte yandan; bugüne kadar sıkça vurguladığımız gibi eğitimin temel alanı organlardır. Ama buna karşın, görevlilerin daha ileri eğitimler görmelerini temin etmek üzere, aynı işi yapan militanların (propagandacı ve örgütçülerin de katılımıyla) deneyleri paylaşma amaçlı ortak toplantıları ileri militan konferansları, parti güçlerinin eğitimi ve ilerletilmesi için önemli araçlardır ve ihtiyaca göre, etkin biçimde kullanılması gerekir. Propaganda bürolarının büyük illerden başlayarak yayılması, propaganda gruplarının örgüt içi eğitimde giderek oynayacağı rolün artması elbette önemli olacaktır. Ancak örgütlerimizin kitleler içindeki çalışmasının temel bir yönü olan, ama çoğunlukla yapılmayan ya da kendiliğinden “yapılan” ve yayın dağıtımı, ileri işçi, gençler ve aydınlar içindeki parti tanıtım çalışması ve Marksizm propagandasının, her yerde örgütlenmesi ve denetlenmesi örgüt içi eğitim çalışmamızın vazgeçilmez bir parçasıdır. Başta Türk ve Kürt olmak üzere çeşitli milliyetlerden oluşan işçi sınıfımız; sınıf mücadelesinin geri çekildiği ve zayıf yürüdüğü son yirmi yıldaki koşullarda hızlı bir şekilde büyümüş, neredeyse yeniden oluşmuştur. Sınıf mücadelesi deneyimi ve sınıf kültürü bu nedenlerle zayıf olsa da, “eğitim seviyesi” (lise, teknik okul, yüksekokul, üniversite eğitimi gibi) oldukça yükselmiştir. Bu sadece, işçi sınıfı saflarına kentlerden katılan genç nesil işçi yığınları açısından değil, kırlardan kentlere göç yoluyla yığılan ve işçi sınıfı saflarında büyük bir nüfus oluşturan kitlenin çoğunluğu açısından da geçerlidir. Bu olgu, kitleler arasındaki çalışmanın niteliğini ve buna bağlı olarak da iç eğitimin önemini katbekat artırmıştır. Ki parti örgütümüz, iç eğitime salt önem veren bir parti olarak kalamaz; örgütümüz, eldeki bulunmaz olanakları değerlendirerek, teorik ve siyasal seviyesini yükseltmiş bir örgüt olarak hızla dönüşmek zorundadır. Aksi halde görev ve sorumluluklarını yerine getiremez. 63


Hedefimiz, yayınların şurasından burasından okunduğu, Marksizmin şurasından burasından kabaca tartışıldığı ve salt sloganlarla çalışan bir örgüt olmak değildir. Tüm bunların ciddiyetle incelendiği, içinde ileri (demokratik ve sosyalist) kültürün tartışıldığı, özümsendiği, olgunluğu ve gelişmişliği ile hayata derinlemesine nüfuz eden ve görevlerini layıkıyla yürüten bir örgüt olmaktır. Bunun için ihtiyaca yanıt vermek ertelenemez görevimizdir. Sınıf mücadelesine her alanda gereken düzeyde müdahale etmek, teorik ve siyasal eğitimle kültürel gelişmişlik arasındaki ilişkiyi dikkate alarak iç eğitim faaliyetimizi düzenlemek, bunu yeniden inşa faaliyetimizin bir parçası olarak yapmak bugün ayrıca önemlidir. Kısacası partimiz, teori ve kültür bakımından gelişmiş bir okul olmayı hedeflemiştir. Onun okul olarak bu gelişmişliği, eğitimli, ileri işçileri kucaklamasının ve mücadele kapasitesinin azami düzeye çıkmasının en önemli dayanaklarından biri olacaktır, olmalıdır. Bugün partimizin tutmak istediği mevzi bunu zorunlu kılmaktadır. H - GENÇLİK VE KADIN ÇALIŞMASI

Türkiye’nin egemenleri gençliğin enerjisinden yaralanarak onu sömürmek için can atarken, gençliğin dinamizmini, güvenli bir gelecek ve barış içinde bir dünya isteğini düzenlerine karşı bir tehdit, çoğu zaman da açıkça düşman olarak görmüşlerdir. Bu düşmanlığı, “gençliği biz çok seviyoruz”, ”gençlik toplumumuzun geleceğidir” edebiyatıyla, şovenizm ve hamasetle karışık bir gençlik övgücülüğü ile gizlemek istemişlerdir. Özellikle son 40 yıllık dönem, gençliğin ileri kesimlerini ezerek, gençlik yığınlarını zapturapt altına almayı esas alan bir hizaya getirme dönemi olarak yaşanmıştır. Düşük ücretle en ağır koşullarda çalıştırılan, krizlerde ilk sokağa atılan ve cuntaların ilk hedefi olan gençliğin milliyetçilik, şovenizm ve aşırı dincilik tarafından kuşatılması ve onun mücadeleye atılan ileri kuşaklarının ezilip, hizaya getirilmek istenmesi elbette şaşırtıcı değildir. Egemen sınıfların bu politikalarına karşı gençlik yığınlarından gelen tepkinin ifadesi olarak ortaya çıkan çeşitli burjuva-küçük burjuva siyasi eğilimler de egemen sınıflarının politikalarının etkisinde, gençlik yığınlarının duyguları ve taleplerinin istismarı üstünde biçimlen64


miştir. Bu anlayış, açıkça söylenmese de gençliği sınıflar dışında bir güç, hatta ayrı bir sınıf olarak görme şeklinde var olagelmiştir. Partimiz bu anlayışlarla elbette mücadele etmiştir ancak gençlik çalışmamızın bu eğilimlerden tamamen arınmış olduğunu söyleyemeyiz. Dolayısıyla gençlik alanı, ideolojik mücadelenin bugün de başlıca alanlarından birisi olmaya devam etmektedir. Gençlik ülkenin olduğu kadar partimizin de geleceğidir ve gençliğin fiziksel enerjisinden, zihinsel kapasitesinden yaralanamayan bir partinin ilerlemesi olanaklı değildir. Dahası gençlik dinamizmiyle beslenmeyen bir partinin sınıflar mücadelesinin gerektirdiği ataklığı, mücadeleyi gösterebilmesi de olanaklı değildir. Nitekim partimizin 16 yıllık mücadele deneyimi de göstermektedir ki, gençliğin mücadelesinden partimizin yeterince beslenememesi, partimizin genç kadrolarla zenginleşememesi, çalışmaya dinamizm eksikliği olarak yansımaktadır. Kadınlar ise bir yandan gelenek ve göreneğin kıskacı altında ezilmekte, öte yandan da sermayenin ucuz işgücü kaynağı olarak görülmekte ve böylelikle iki kat sömürülen bir toplumsal kesim olmaya devam etmektedir. Toplumda gelenek ve göreneğin baskısı arttıkça (buna son zamanlarda muhafazakarlaşma deniyor) kadınların toplumsal yaşamdan dışlanması da artmaktadır. Kadının eve kapatılması, onun korunması olarak gösterilmekte ve ”cennet anaların ayağının altındadır” gibi demagojik bir propaganda ile kadınların iki kat ezilmişliği, sömürülmüşlüğü “analık” duygusu üzerinden istismar edilmektedir. Ekonomik, sosyal ve siyasal alandaki düzenleme ve uygulamalarla daha fazla ağırlaşan çifte sömürü ve baskı koşulları kadınlar arasındaki tepki ve mücadeleyi de büyütmektedir. Özellikle son yıllarda kadınların mücadeleye daha geniş ve değişik alanlardan (Kürt ulusal mücadelesi, emek mücadelesi, gençlik, cinsiyet ayırımcılığına ve şiddete karşı mücadele alanları vb.) katılımı, kadınların taleplerini ve mücadeledeki yerlerinin önemini pratikte de daha fazla öne çıkarmaktadır. Partimiz açısından da kadınların çalışmaya katılımında, partimizin her kademeden örgütlerinde kadın üyelerimizin görev almasında küçük de olsa ilerlemeler olmuştur. Ancak bunlar, kadınlar içindeki çalışma ve kadınların partili mücadelede daha fazla öne çıkması açısından istenilen düzeyde olduğumuz anlamına gelmemektedir. 65


Esnek çalışmanın yaygınlaşmasıyla kadınların ve gençlerin üzerindeki sömürü çeşitlenip, artarken, yaşama koşulları daha da ağırlaşmaktadır. Öğrenci gençlik ise bir yandan sınavlar öte yandan eğitim adı altında oluşturulan ve yaşamını sıkboğaz eden baskılardan bunalmıştır. Ve gençlik uyuşturucudan çeteleşmeye, ahlaki yozlaşmadan lümpenliğe kadar pek çok saldırının tehdidi altındadır. AKP’sinden MHP’sine, CHP’sinden Ergenekoncusuna çeşitli siyasi odaklar gençlik ve kadınlar arasında yıkıcı ve yozlaştırıcı yoğun bir propaganda yürütmektedir. Onların ataklığından, enerjisinden, sömürülmüş eve kapatılmış olmasından rant sağlamak için “profesyonelce örgütlenmiş” faaliyetler sürdürmektedirler. Partimiz gençlerin ve kadınların içinde bulunduğu bu gerçekleri bilerek hareket etmekte, “gençler ve kadınlar olmadan devrim olmaz” şiarına sıkı sıkıya bağlı olan bir çizgiyi savunmaktadır. Buna uygun olarak parti yazınımızda gençlerin ve kadınların parti çalışmamızın ve sınıflar mücadelesinin kitleselleşip daha militan özellikler kazanmasındaki hayati önemine hep dikkat çekilmektedir. Son yıllarda bu vurgunun daha kuvvetle yapıldığı da bir gerçektir. Ancak pratikte bunun gereğinin vurgumuza ne kadar uygun yapıldığı tartışmalıdır. Kuşkusuz bu alanlardaki çalışmada belirli bir ilerleme olmuş, partimizin çeşitli kademelerinde gençler ve kadınlardan katılımın arttığı gözle görülür hale gelmiştir. Ancak, bu alanlardaki çalışmamızın özgün taleplere dayanan bir platform üzerinden, sürekli ve istikrarlı bir temelde sürdürüldüğü söylenemez. Partimize katılımlar da gerekli ve yeterli düzeyde değildir. “İşçi sınıfının partisi, işçi sınıfının gençliğinin partisidir”, “kadınlar katılmadan devrim olmaz” gibi önermeler kabul edilip, üstüne çok yazılıp çizilse de örgütlerimizin gençliğe, özellikle de işçi sınıfının gençliğine ve işçi-emekçi kadınlar içindeki çalışmaya gereken önemi verdiğini söyleyemeyiz. Burada açıkça vurgu yapmalıyız ki, partimizde kadın çalışmasının ya da gençlik çalışmasının sorunları söz konusu edildiğinde, kadınların ve gençlerin (gençlik örgütümüzün) çözmesi gereken, dolayısıyla partimizin yönetici organlarını ve birim örgütlerini çokta fazla ilgilendirmeyen sorunlardan söz edildiği sanılmaktadır. Oysa gerçekte kadınlar içindeki çalışmadan kadınların parti içindeki rollerine, gençlik çalışmasından gençlik örgütlerimizin sorunlarına 66


kadar sorumluluk en başta partimizin en üst örgütlerinden taban örgütlerine kadar tüm parti örgütlerimizin ve üyelerimizin omuzlarındadır. Artık şu konu tartışılmamalıdır: Gençlik ve kadın çalışması, fabrika, semt, üniversite, lise, hizmet kurumu vb. kitle çalışması yürüten tüm birimlerimizin çalışmasının “iki ana bileşeni”dir. Parti örgütlerimiz bulundukları alana göre kadınların ve gençlerin taleplerini özel olarak dikkate almak, buna uygun bir ajitasyon yürütmek ve çalışmanın sorumluluğunu taşımak durumundadır. Bugün çalışmanın az çok kitleselleştiği sanayi havzalarında ve emekçi semtlerinde geçmiş deneyimlerden de sonuçlar çıkararak, gençlik ve kadınların kitle örgütlerinin oluşturulması, bunların kendi faaliyetlerini yürütmeleri önemlidir. Özellikle de mücadelenin ileri doğru adımlar attığı koşullarda, gençlik ve kadın kümelenmelerinin oluştuğu alanlarda bunlardan geri durulmaması gerekir. Son yıllarda kongre ve konferans kararlarında da açıkça vurgulandığı gibi partimizin yakın hedefi; ileri örgüt organları ve parti kitlesi içinde daha yüksek genç ve kadın oranı için çalışmak ve bu konularda daha girişken, daha kararlı ve cesaretli olmaktır. I - BELİRLİ MÜCADELE ALANLARI VE GÜNLÜK ÇALIŞMAMIZIN SORUNLARI

Örgütsel sorunlar, “kadro sorunları”, “iç eğitim sorunu” gibi “sorunlar” dan söz ediyorsak, bundaki amacımız partimizin kitleler içerisindeki çalışmasının taktiğimize, stratejimize ve programımıza uygun olarak en ileri düzeyde yürütülmesidir. Bu yüzden de aşağıda, çeşitli alanlardaki mücadeleyle ilgili yapılan belirlemeler ve çıkarılan görevler önceki bölümlerle bir bütünlük içinde ele alınmalıdır. Bu mücadele alanlarını ve güncel görevlerimizi şöyle sıralayabiliriz: 1-) Teori, ideoloji ve kültür alanındaki mücadele ve aydın çalışmamız

Teorik mücadele, işçi sınıfının burjuvaziye karşı yürüttüğü sınıf mücadelesinin üç temel alanından (öteki ikisi ekonomik ve siyasi mücadeledir) birisidir. Bu yüzden de bu alanda mücadele olmazsa sınıf mücade67


lesinin gerçek anlamda bir sınıf mücadelesi olması beklenemez. İdeolojik mücadele olmadan, kapitalizmin nasıl bir sistem olduğundan kapitalist toplumun sınıf ilişkilerine, sendikal mücadelenin sorunlarından sömürü sisteminin ve emperyalizmin karakterine pek çok sorun gibi, işçi sınıfı ile sosyalizm arasındaki bağın içeriği ve niteliği kavranamaz. Dahası sermaye sınıfının işçi sınıfına karşı yürüttüğü mücadele, burjuva dünya görüşünün gerçekleri nasıl eğip büktüğü, nasıl bir dünyada yaşadığımız ve yaşadıklarımızın anlamının kavranması da teorik mücadele olmadan gerçekleşemez. Bu yüzden ideolojik mücadele alanı, bir yandan kapitalizmin içeriğini deşifre etmek öte yandan burjuvazinin dünya görüşünün her türden yansımalarına karşı, tarih, felsefe, doğa bilim, edebiyat, sanat vb. her alanda burjuvazinin yaptığı kültürel ideolojik saldırıyı boşa çıkarmak için yürütülen, bütün bu alanları kapsayan geniş bir mücadele alanıdır. Burada kriterimiz, teorik mücadelenin işçi sınıfının pratik, iktisadi ve siyasi mücadelesine hizmet edecek, onu zenginleştirecek ve ona yol gösterecek bir mücadele olarak örgütlenmesidir. Bunun pratikteki önemli bir yanı; burjuva dünya görüşünün felsefe, bilim, sanat, edebiyat, kültür vb. alanlardaki yansımalarına karşı diyalektik ve tarihsel materyalist eleştirinin geliştirilmesi, bilimin ortaya çıkardığı gelişmelerin çarpıtılarak burjuva dünya görüşünün dayanağı yapılmasına karşı mücadeledir. Bu alandaki mücadele partimizin aydınlar arasındaki çalışmasının da önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Bu mücadele madalyonun iki yüzü gibidir. Bir yanı aydınların sanat, kültür, bilim vb. birikiminin partimiz tarafından özümsenip, bunun emekçilerin aydınlatılmasının aracı olarak değerlendirilmesidir. Öteki yanı ise, aydınlar arasında partimizin görüşlerinin yayılması ve önemli bir kesiminin partimizin mücadele hattını gözeten bir mücadele çizgisine çekilmesidir. Ne var ki elimizdeki onca imkâna karşın bazı ileri adımlar atılmış olsa da aydın çalışmamızın istenilen düzeyde olduğu söylenemez. Son yıllarda ülkemizde, ellerine gelen bir metne imza atmakla sınırlı bir “aydın tutumu”nun bu alandaki çalışmanın tamamı olarak anlaşıldığı, bizim de bir oradan bir buradan çıkan imza metinlerine yetişmek için uğraştığımız, ama çoğuna da yetişemediğimiz bir tablo oluşmuştur. Oysa 68


bu alandaki mücadele, şu ya da bu gerici, ırkçı politikalara karşı tutum ifade etmeyi aşmalıdır. Bilim ve sanat dallarında gericiliğin saldırılarına karşı bilimin ve ileri kültürün imkânlarıyla yanıt vermeyi; dinin ve idealizmin saldırıları karşısında bilim özgürlüğünü ve materyalist bilim anlayışını açıkça savunmayı; egemenlerin halka, özgürlüklere saldırı olarak biçimlenen ekonomi politikaları ile iç ve dış politikalarının deşifre edilmesini; ekonomi, tarih ve sosyoloji bilimlerinin ışığında bu politikaların mahkum edilmesinin dayanaklarının ortaya konmasını kapsayacak temelde genişlemek zorundadır. Burada partili aydınların, sanatçıların rolü son derece önemlidir ve bu alanda attığımız adımların da son derece sınırlı, alan ve zaman bakımdan da kısmi olduğunu kabul etmek durumundayız. Bu alandaki önemli eksikliklerden birisi de partimizin tanıtımı, onun broşürleri, dergileri, gazete ve öteki materyallerinin aydınlar arasında da yaygınlaştırılması, bu materyaller üstünden tartışmalar açılması, parti taktiğinin aydınlar arasında propaganda edilmesiyle ilgilidir. Bu aynı zamanda dergi, gazete, tv. gibi yayınlara aydın birikiminin yansıtılması, bu yayınların aydınlar tarafından takip edilir hale getirilmesi ve ülkemizin aydın birikiminin partimize, işçi-emekçi yığınlara yansıtılmasının da en etkin yoludur. Elbette partili aydınlar, sanatçılar partinin yayınlarını kullanarak ideolojik mücadeleye katılacaklar, partinin eğitiminde, işçi ve emekçilerin eğitiminde bu araçları mümkün olduğu kadar etkin bir biçimde kullanacaklardır. Dahası ilişkide oldukları aydın ve sanatçıların parti yayınlarına katılımını teşvik edeceklerdir. Ancak burada kalınırsa bu tek yanlı bir girişim olarak kalmaya mahkumdur. Partili ve parti çevresindeki bilim insanları, aydın ve sanatçılar parti basının dışındaki bütün yazılı, sözlü ve görsel basın organlarını, sermayenin bu alana yönelik saldırılarına yanıt vermek ve partinin görüşlerinin yayılmasının dayanağı yapmak için de mücadele edeceklerdir. 2-) İşçi ve emekçilerin gündelik mücadelesi

2005 yılında SSGSS mücadelesi sırasında, hükümetin müdahalesiyle, Türk-İş, Hak-İş, Memur-Sen ve Kamu-Sen’in Emek Platformunu bölmesinden sonra, emek mücadelesi alanı az çok örgütlü emek güçlerini bir69


leştiren nispeten geniş olan platformunu kaybetti. Dahası söz konusu bu dört konfederasyon ve DİSK, KESK, TMMOB, TTB, eski Emek Platformu’nun diğer bazı bileşenleri kimi kısmi talepler için bir araya gelse bile, ne ciddi bir ortak mücadele kararı alabildi ne de alınan kararların arkasında durabildi. Türk-İş’e yönelik hükümet müdahalesinin derinleşmesi, Türk-İş üst yönetimini Hak-İş ve Memur Sen’e daha yakın, hükümetle daha pervasız bir biçimde içli dışlı hale getirdi. Türk-İş’i hükümetin “arka bahçesi” haline getirmek için yapılan baskılar karşısında konfederasyona bağlı 10 sendika mücadeleci bir sendikacılık yapma iddiasıyla Sendikal Güç Birliği Platformu (SGBP) adı altında bir araya geldi. Bu oluşumun Türkİş’in 21. Genel Kurulu’nda alternatif bir listeyle çıkması da önemli bir adımdı. Türk-İş içinde örgütlenme ve sendikal mücadele adına az çok ne varsa onda rol oynayan bu sendikaların ayrı bir mücadele odağı gibi hareket etmesi sendikal camiada, yeni ve daha ileri bir sendikal güç merkezi oluşacağı umuduyla karşılandı. Bu süreç bugün de devam etmektedir. Türk-İş içinden çıkan bu seçenek, konfederasyon bünyesinde az çok mücadele potansiyeli taşıyan başka sendikaları da kapsayarak güçlenme ve sendikal hareketin bundan sonraki seyrini önemli oranda etkileme şansına sahip görünmektedir. Kamu emekçilerinin mücadelesi alanında ise gelişmeler konfederasyonların, sorunlar büyüdükçe birleşip çözmeye yönelmeleri yerine ayrışmayı tercih eden bir çizgi izlemeleriyle belirlenmektedir. Oysa sağlık ve büro emekçileri alanında (zaman zamanda eğitim ve diğer alanlarda) zaman zaman konfederasyonları aşan birliklerin oluştuğu, işyeri düzeyinde tüm kitlenin grevlere katılabildiği ve son derece önemle dikkate alınması gereken örnekler varken, konfederasyon ve sendikalar düzeyinde bir birliğin yaratılması için girişimlerden uzak durulması elbette anlaşılmazdır. Memur-Sen “hükümet sendikası olma” yolunda ilerlerken, bu alandaki baskıların Kamu-Sen’i de Memur-Sen’e yaklaştırdığı gözlenmektedir. Ancak kamu emekçilerinin tabandan gelen mücadelesiyle dinamik bir hareket olmaya devam etmesi, oluşan bu statükoyu bozacak eğilimleri de güçlendirmektedir. 2012 TİS süreci ve özellikle 23 Mayıs grevi bu açıdan oldukça öğretici olmuştur. 70


Eğer KESK son dönemde yöneldiği “sol çevrelerin katılımıyla sınırlı bir kitlesel eylem” yaklaşımı ve KESK’in içinde yer alan siyasi çevreleri hoşnut etmeyi öne alan tutumdan vazgeçerek, kamu emekçilerinin taleplerini öne alan bir mücadele hattına giremezse, kamu emekçilerinin birleşik mücadelesinin daha da zorlaşacağını söylemek bir kehanet olmaz. Siyasi çevreleri tatmin eden bir hatta kalarak sendikacılık yapmakta ısrar edilirse (her üç konfederasyonda da bu eğilim belirgindir) kamu emekçilerinin mücadelesinin dünkü kadar bile ilerlemesinin mümkün olamayacağı açıktır. KESK’teki bu tutum, Memur-Sen ve Kamu-Sen’in daha çok hükümete yaklaşan ve sorunları hükümetle görüşmelere endeksleyerek çözen sendika merkezi olma doğrultusunda ilerlemesine meşruiyet sağlamaktadır. Gerek işçi sendikaları alanında gerekse kamu emekçileri alanında sendika hareketinin temel zaafı, yığınların sıcak mücadele gücünden beslenmeyen ve görüşmelerle, en fazla zaman zaman protesto eylemleriyle özdeşleşen bir sendikacılığın giderek egemen hale gelmesidir. Ki ister sağdan hükümet işbirlikçiliğinden giderek, ister “soldan”, kimi siyasi çevrelerin niyet ve ihtiyaçlarından çıkarak yürünsün, iki yol da bürokratik sendikacılık tutumunda birleşmektedir. Bu yüzden birleştirici, acil ve somut talepler etrafında en geniş çevreleri mücadeleye katmak amacını gözden kaçırmayan bir mücadele hattı, bugün sendikal hareket için son derece hayatidir. Bunun için partimiz, işçiler ve kamu emekçileri içindeki etnik, dini, mezhepsel, bölgeci, farklı konfederasyonlara üyelik gibi her tür ayrımı aşan, emekçileri talepleri etrafında birleştiren bir mücadele hattında ilerlenmesini son derece belirleyici görmektedir. Önümüzdeki dönem açısından da partimiz her imkânını seferber ederek, işçilerin ve kamu emekçilerinin talepleri etrafında birleşik bir mücadele yürütmelerini ve sendikalarını büyütmelerini esas alan bir tutumla çalışmalarını sürdürecektir. Sendikaların sınıfın kitlesel olarak örgütlendikleri mücadele merkezleri olması için “sendikaların dönüştürülmesi” tutumunda daha ısrarlı, özenli ve planlı bir müdahaleyi başlıca ilke edinecektir. Sendikal çalışmamızın yakın amacı, son iki yıldır “sendikalarda dönüşüm” doğrultusunda attığımız adımların daha sistematik hale getirilmesi, çalışmanın amatörlükten, rastgelelikten ve popülizm eğilimle71


rinden kurtarılması, konunun önemine uygun bir anlayış ve tutumla gerekli tedbirlerin en ileri düzeyde alınmasıdır. Gelinen noktada, ilgili broşürdeki vurgular ve etrafındaki tartışmaya sendikalı, sendikasız en geniş işçi çevresinin katılması için çalışmayı hızlandırıp yaygınlaştırmak daha bir önem kazanmıştır. Aynı zamanda başlıca ve mümkün olan işletmelerde sendikal örgütlenmelerin gündeme alınması, sendikal dönüşüm için işçilerin birleştirilmesi girişimlerin ilerletilmesi çabalarımızın yenilenmesinin ilk adımları olmak durumundadır. Sendikaların şubeleri ve merkezleri düzeyindeki dönüşüm girişimlerinin ileriye doğru adım atmalarının şartı da tabandaki sendikal kurultay girişimlerinin başarısıyla, bu kurultayların yerel sendikal platformları ne ölçüde ileriye ittikleriyle doğrudan bağlantılıdır. Ve örgütlerimiz bu bilinçle hareket etmek zorundadırlar. Bu çalışmayla ilgili dikkat çekilen noktaların kendi özgünlükleri içinde kamu emekçileri sendikalarındaki “dönüşümü” de kapsadığı gerçeği tartışılmazdır. Son iki yıldaki sendikal konferans ve kurultay çalışmaları elbette son derece önemli imkânlar sağlamıştır. Ancak bunları yeterince etkin, bilinçli ve planlı müdahale araçları olarak kullanabildiğimiz söylenemez. Sendikal konferansların daha çok sınıf kaygısı duyan sendikacılar ve bilim çevrelerinin sendikal dönüşüm tartışmalarını kapsadığı, kurultayların ise işçilerin ileri kesimleri ve giderek tüm kitlesinin sendikal dönüşüm ve sendikaların sınıfın mücadele merkezi olması için tutması gereken mevzinin tartışılmasını kapsadığı düşünüldüğünde, konferans ve kurultay adı altında yürütülen çalışmaların büyük ölçüde birbirine karıştığı tartışılmaz bir gerçektir. Sendikal camianın ve ileri işçi kesimlerin partimizin ne dediğine dikkatinin yoğunlaştığı bir dönemde, bu çalışmaların alanların kendi özgünlükleri yanında bu kriteri de dikkate alarak yürütülmesinin önemi açıktır. Kendi çalışmamızdan çıkardığımız ve çıkaracağımız dersleri özümsememiz de çalışmanın etkinleştirilmesi bakımından ayrıca bir öneme sahiptir. 3 - Blok, HDK çalışması

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) yeni bir örgütlenme olmasından gelen kaçınılmazlıkla, her kafadan bir sesin çıktığı bir faaliyet durumundadır. Bu, HDK’nın bütünü açısından kaçınılmaz bir durumdu ve 72


daha bir süre de devam edecektir. Bu karışıklık partimizi de hayli etkilemektedir. Ancak partimiz kendi çalışması açısından bu konuda hızla bir açıklığa varmak durumundadır. HDK çalışması için pek çok yanlış anlayış ve eleştirilmesi gereken tutumdan söz edilebilir. Ancak burada en başta aşılması gereken anlayış HDK’nın “varoluşu”na dairdir. Şöyle ki; bugün asıl eksiklik HDK’nın beklenen rolü oynamasına imkân verecek işçi hareketinin batıdaki zayıflığıdır. Ve bu durum HDK’yı ve onun çalışmasını fiiliyatta siyasi gurup ve çevrelerin faaliyetine indirgemektedir. Bu durum, HDK içinde yer alan siyasi çevrelerin gerek inisiyatif alma gerekse HDK faaliyetine katılımındaki zayıflıklarla da birleştiğinde bu önemli zaaf HDK’nın kamuoyundaki imajını da sorunlu hale getirmektedir. Ortaya çıkan tabloya dışardan bakanlar için HDK, Kürt siyasi güçlerinin ağırlıkta olduğu, hatta çekip çevirdiği ve batı illerinde kurulmuş, “Kürt sorununun çözümü dışında gayreti olmayan bir girişim”dir. HDK’nın içinde yer alanların büyük çoğunluğu için ise, HDK faaliyeti, Kürt siyasi güçlerin yeterince katılmadığı, hatta çok önemsemedikleri, bu yüzden de alınan karaların hayata geçirilemediği, ancak Kürt siyaseti yeterince katılırsa bugün şikayet edilen sorunların çoğunun aşılacağı bir girişimdir. Açıktır ki her iki değerlendirme de yanlış bir anlayıştan kaynaklanmaktadır. HDK elbette Kürt sorununun çözümüne özel bir önem verecektir; çünkü bu sorun Türkiye’nin demokratikleşmesinin en önemli sorunudur. Ancak HDK sadece Kürt sorununun çözümü değil, Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesinin örgütlenmesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu yüzden de az çok mücadele içindeki her kesimi, sendikalar başta olmak üzere çeşitli emek örgütlerini, çevre hareketlerini, kadın hareketini, Alevi çevrelerini vb. çeşitli kesimleri de kapsadığı ölçüde kendi kuruluş amacına hizmet eden bir kitleselliğe ulaşabilecek, önüne koyduğu görevleri başaran bir örgüt durumuna gelebilecektir. HDK’nın amaçlarıyla örgütsel bileşimi ve önüne koyduğu görevler arasındaki çelişki aşıldığı ölçüde sorunların aşılmasında da hızla mesafe alınabilecektir. Ancak bundan çıkarılması gereken sonuç; bugün yaşanan sorunların kaçınılmaz olduğu, bunlardan kurtulmak için de işçi hareketinin gelişmesinin beklenmesi gerektiği değildir. Tersine bugün HDK’nın 73


genişletilmesi, var olduğu kadar işçi ve emek mücadelesinin ileri kesimlerinin hareketin içine çekilmesi, bu kesimlerin daha aktif bir biçimde mücadeleye katılması, popülizm, grupçuluk, bireycilik gibi eğilimlerin aşılarak, her çevrenin faaliyetlere daha etkin katılacağı bir biçimin egemen olması için çalışmak en önemli görevdir. HDK’nın en önemli ve yakıcı sorunlarından birisi de bileşenlerinin kongreyi; kendilerinin dışında olanların katıldığı, kendilerinin de orda görevlendirdikleri “ileri kadroları” aracılığıyla faaliyeti çekip çevirdikleri, kendi dışındakilerin katılım düzeylerini, iş yapma kapasitelerini vb. eleştirdikleri bir örgütlenme olarak görmeleridir. Bu rapor çerçevesinde HDK’yı emek, barış ve demokrasi güçlerinin birliğinin, bu güçlerin emperyalizme, sermaye ve büyük toprak sahiplerine karşı halk güçlerini birleştirip seferber etmesinin, Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin örgütlenmesinin, halkın iktidar seçeneğinin yaratılmasının girişimi olarak ifade ettik. Bu açıdan genel olarak “hayır böyle olmasın” diyen bir tartışma yoktur. Partimiz de bu örgütlenmenin çeşitli aşamalarında görevlendirmeler yapmıştır, yapacaktır. Bazen burada çok da gerek görmediğimiz örgütlenmeler de olmaktadır ve bunları eleştirmekle birlikte katılmaktayız. Ancak yığınlara yönelik HDK faaliyeti ve partimizin buna katılımı HDK örgütlerinde görev alan partililerimizin çalışmasıyla sınırlı değildir. Tersine sendikal alan da dahil her alanda HDK’yı oluşturan (oluşturması gereken) güçleri birleştirme çalışması, partimizin bütün organlarının ve birimlerinin başlıca görevidir. Dolayısıyla HDK çalışması her parti örgütümüzün yürüttüğü bir faaliyet olduğu ölçüde anlamlanacaktır. Bu yüzden parti örgütlerimiz, işçiler içindeki çalışmalarını güçlendirdikleri, parti çalışmasını daha etkin yapabildikleri ölçüde HDK’yı güçlendireceklerdir. HDK faaliyeti büyüdükçe de partimizin etkinliği artacaktır. Partimiz daha Temmuz Konferansı’nda yaklaşımımızı bu temelde formüle etmiştir. Böyle bir faaliyet, işçi sınıfının ve emekçilerin demokrasi mücadelesine çekilmesinin zeminini genişleteceği gibi sınıfın birliği (Kürt ve Türk işçilerin birliği) konusunda ileri adımların atılması da kolaylaşacaktır. Sorunu böyle ele aldığımız ölçüde bugün sözü edilen zorlukları aşmak çok da zor olmayacaktır.

74


4 - Üretici-köylü hareketi, çevre ve kentsel dönüşüm mücadelesi

Çevre hareketi batı ülkelerinde ağırlıklı olarak bir aydın ve orta sınıf karakterli bir hareket olarak biçimlenmiştir. Ülkemizde ise 1990’ların başında, Bergama köylülerinin uluslararası altın firmaları ve hükümetlerin siyanürle altın arama girişimlerine karşı topraklarını, ülkenin suyunu, havasını koruma mücadelesi olarak öne çıktı ve bir köylü toprak mücadelesi olarak gelişmeye başladı. Bugün çevrenin ve yaşam alanlarının korunması mücadelesi Antakya’dan Sinop’a İzmir’den Artvin’e, Balıkesir’den Batman’a, Bafra Ovası’ndan Çukurova’ya, Harran’dan Mersin’e tüm Türkiye sathında bir mücadele olarak sürmektedir. Köylüler, küçük üreticiler, kent ve kır emekçileri kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla genciyle HES’lere, termik ve nükleer santrallere, gıda ve doğal zenginlikler alanında GDO’ya, tarım alanlarını tahrip eden madencilik girişimlerine, akarsuların ticarileştirilmesine, endemik bitkilerin yok edilmesine karşı giderek artan bir bilinçle mücadele etmektedirler. Bu mücadeleler de kaçınılmaz olarak, bir yandan emperyalizme, onun dünya düzenine ve uluslararası tekellerin yağmasına karşı, öte yandan onların yerli işbirlikçilerinin ve hükümetlerinin, aç gözlü sermaye çevrenlerinin rantçı, yağmacı girişimlerine karşı bir mücadele olarak ilerlemektedir. Kırsal alanda oldukça geniş bir emekçi kesimi kapsayan bu mücadele, son çeyrek yüzyılda ortaya çıkan ve sermaye hükümetlerini rahatsız eden bir gelişme olarak; halk sağlığından küçük üreticilerin korunmasına, emperyalist yağmaya karşı durmaktan çevrenin korunmasına ve hükümetlerin sanayileşme politikalarına vb. çok geniş alanları kapsayan ve bu ölçüde de büyüme potansiyeli taşıyan bir mücadeledir. Ancak bu geniş hareket, bir yandan yerel kalarak yerel politika erbabının istismarına açık hale gelmekte, diğer yandan ise kimi ”siyasi” çevreler tarafından “hükümete karşı eylem” çizgisine çekilip, büyük kentlerdeki “hemşehrilerin” başında olduğu platformlara dönüştürülerek daraltılmakta, ana kitleden ve yerel taleplerden koparılan “çok politik, az kitlesel bir mecraya” sürüklenmektedir. Oysa az çok istismarcıların dışlanıp yerel taleplerden kopmadığı ve yığınlarla doğru bir ilişkinin kurulabildiğinde ne kadar güçlü ve çok yönlü bir mücadelenin gelişebildiğini gösteren örnekler de az değildir. Burada elbette yerellik, yerel nüfusun ana kitlesiyle bu hareketin içinde yer alması son derece önemlidir. Ama aynı zamanda bu mücadelenin 75


yerel özelliklerini kaybetmeden, giderek ülke sathında ortaklaştırılıp, birbirleriyle dayanışma içerisinde ilerlemesi giderek bir ihtiyaç haline gelmiştir. Partimiz son birkaç yıldır bu doğrultuda adımlar atmaktadır. Ancak bu adımların bu alanda yapılacaklara yeterince bir yanıt olduğu söylenemez. Tersine müdahalemizin daha ileriden, sadece yerel örgütlerimizin hasbelkader müdahalelerini (birkaç yer dışında ne yazık ki böyledir) aşarak bu alandaki çalışmada daha etkin olmalarını sağlamak, bunun için gerekli adımları atmak durumundayız. Ve bu kapsamda, bir köylü, küçük üretici, kent ve kır emekçilerinin hareketine de dönüşen çevrenin korunması mücadelesinin, üretici-köylü sendikası etrafında yapılan girişimlerle de desteklendiğinde çok daha etkili bir hale geldiğini örnekleriyle biliyoruz. Ve bu alanda üretici-köylü hareketiyle çevre merkezli hareketin birleştirilmesi giderek daha önem kazanacak bir gelişme olarak gündemimizde olmak durumundadır. Kırsal alandaki bu yeni hareketle çeşitli yönleriyle bağlı bir hareket de kentlerde, hükümetin ve yerel yönetimlerin elbirliği ile kent rantının büyük sermaye firmalarına aktarılması biçiminde gelişen “kentsel dönüşüme” karşı mücadeledir. Hükümet, yıllardır karşı karşıya kaldığı bu alanda halk direnişini kırmak için Van depreminin yarattığı korkuyu kullanarak; “seçim kaybetme pahasına yıkacağız!” diyerek; halkı püskürtmeye çalışmaktadır. Üstelik de böylece, sanki sağlam konutlar yapılmasını, depreme karşı hazırlıklı olmak için önlemler alınmasını halk engelliyormuş havası yaratmaktadır. Ancak artık biliyoruz ki, hükümeti asıl heveslendiren; bu alandaki 400 milyar dolarlık rantı başta müteahhitler olmak üzere büyük sermayeye aktarmaktır. Kuşkusuz bu alan uzunca bir zamandan beri tartışma konusudur ve süreç, hükümetin, “kentsel dönüşüm” adına AVM’ler etrafında lüks konutlar inşa ederken emekçileri şehir dışına sürme planı olarak gelişmektedir. Öte yandan kimi “solcu” çevreler ise halkın çıkarı adına 70’lerin gecekonduculuğunun devamı için çabalarını sürdürmektedir. Bugün asıl olan halkın “barınma hakkı”dır ve sağlıklı konutlarda oturmak, her vatandaşın hakkıdır. Bu hakkı gerçekleştirmek de elbette hükümetin ve yerel yönetimlerin görevidir. Bu yüzden de kentin yeniden inşasında elbette ki vatandaşın gecekondusuna el koymak hiçbir hak 76


ölçüsüyle bağdaşamaz. Bu yüzden de kentin yeniden inşasında elbette ki vatandaşın gecekondusunun arsasının karşılığı ödenmelidir. Buna “eve ev” diye bir ölçü getirilmiş görünüyor. Ancak bu noktada kalındığında sadece gecekondu sahibinin mülkiyet talebi karşılanmış olur ama sağlıklı, sosyal ortamı olan kentler, semtler yaratılamaz; olsa olsa apartmanlı varoşlar yaratılabilir! Bu yüzden de kurulacak yeni semtler ya da kentler; her dereceden ihtiyaca yeterli okullarıyla, sosyal tesisleriyle, kültürel alanlarıyla, sığınma evleriyle, gençlik, spor ve kültür merkezleriyle, çocuk parklarıyla, kreş ve hastaneleriyle, ulaşım imkânlarıyla yaşanabilir alanlar olarak inşa edilmelidir. Bu planın üniversiteler, şehir plancıları, mimar ve mühendis odaları, TTB gibi kurumların da içinde olduğu ve orada oturacak halkın seçtiği temsilcilerin ağırlıkta olduğu bir kurul denetiminde olması, gerçek bir kentsel dönüşümün olmazsa olmazı olarak bugün gündemdedir. Partimiz açısından bu mücadele aynı zamanda büyük kentlerdeki hemşehrilik, din, mezhep, etnik kimlik, tarikat, cemaat vb. biçimindeki bölünmeleri aşmanın bir dayanağı ve vesilesi olarak değerlendirilmek durumundadır. Kuşkusuz kentlerdeki çevre hareketi (3. Boğaz köprüsü, çevre yolları vb. karşı mücadeleler) ve kentsel dönüşüm hareketiyle kırsal alandaki üretici, köylü hareketinin çeşitli yönleriyle bağları vardır ve bu iki hareket arsında koordinasyon da bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Doğanın, suyun, toprağın, halk sağlığının savunulmasının yanı sıra doğal ve tarihi SİT alanlarının korunmasını da içeren mücadele, kentsel dönüşüm ve barınma hakkı mücadelesiyle de kaçınılmaz bir biçimde birleşmektedir. Ve bu da aydınların, sanatçıların, bilim ve kültür dünyasının hareketiyle ortaklaşmaya, onun dayanaklarını güçlendirirken kendisinin de bu aydın-sanatçı-bilim insanlarının birikimiyle beslenmesine zemin oluşturmaktadır. Dün, tarihe, kültüre, doğaya çok da önem vermeyen, bunları önemseyenleri küçümseyen; doğa, tarih, kültür demeden yağmalamayı, rant sağlayacak her şeyi paraya çevirmeyi marifet düzeyine yükselten partilerin dayanağı olan halk kesimleri, bu düzen partilerinden henüz kopmamış olsalar da, en azından talepleri çerçevesinde her tür gericiliğe karşı doğayı, tarihi, kültürü koruyan bir güç olarak sahneye çıkmaya başlamışlardır. 77


Kuşkusuz ki bugün bu hareketler, sermaye partileriyle aralarındaki karşıtlığı mücadele ilerledikçe daha iyi görecek, buna uygun bir politik tutuma da yöneleceklerdir. Bu tutumu da mücadele içinde geliştireceklerdir. Elbette burada partimize, sınıfın ileri kesimlerine, sınıf örgütleri olarak sendikalara çok önemli görevler düşmektedir. Dolayısıyla sınıf partisinin bu alana kendi özgünlüğü içinde önem vermesi ve bu mücadeleyi genel mücadele stratejisiyle çok yönlü olarak birleştiren bir müdahale içinde olması, bu alandaki mücadelenin doğru temelde ilerlemesi açısından belirleyici olacaktır. İ - PARTİMİZİN MEVZİSİ BELİRLEYİCİDİR

Bu rapor boyunca Türkiye ve dünyanın gidişatını ve bu gidişat içinde partimize düşen rolü, bu rolün yerine getirilmesi için örgütsel yeniden inşamızın karşı karşıya bulunduğu sorunları, bunların aşılması için örgütlerimize ve üyelerimize düşen sorumlulukları yazıyla tarif edilecek sınırlar içinde ortaya koymaya çalıştık. Yanlışlarımızın, yetersizliklerimizin yol açtığı sorunlara da dikkat çekip sorumluluklarımızın ne kadar önemli olduğuna vurgu yaparken, kendimizi eleştirirken, bir mazeret bulmamaya da özen gösterdik. Partimizin, ileri işçiler arasında, işçi ve aydın kamuoyunda geldiği yerin önemi tartışılmazdır. Bu da partimizin sorumluluklarının büyümesi ve aynı zamanda olanaklarının çoğalması anlamına gelir. Bunun bir anlamı da hatalarımızın, eksiklerimizin, dün, “olsa da idare edilebilir” sorunlarımızın artık daha büyük, katlanılmaz tahribatlar yapan sorunlar olarak karşımıza çıkması demektir. Bu yüzden de sorunlarımızın aşılması için dünkünden daha büyük bir kararlılık ve cesaretle savaşmalı, yanlışlarımızla, zaaflarımızla hiçbir şekilde uzlaşmamalıyız. Öte yandan partimizin işçi ve aydın kamuoyundaki geldiği yer elbette sorunların aşılmasının dayanaklarını da artırmıştır. Bu olanakları kullanma, olağanüstü büyümüş olan sorumlulukları üstlenme ve bunların gereklerini yerine getirmede, başta parti merkezimiz olmak üzere bütün örgütümüzün işlerini büyük bir inisiyatifle ve şevkle yapması sorunları aşmanın başlıca dayanağıdır. Yapılması gereken, merkezden başlayarak il, ilçe örgütleri ve temel örgütlerimizin zaaf ve eksikliklerine karşı açık 78


bir mücadeleye girişmeleri; işçi sınıfı kitlesi arasında yeniden mevzilenmeleri; başta yayınlar olmak üzere, tüm araçların doğru kullanımına dayanan verimli bir çalışma için gerekli önlemleri almalarıdır. İşçi sınıfının uluslararası ve ulusal mücadelesinin içinden geçtiği süreç ve partimizin karşı karşıya bulunduğu görevler dikkate alındığında, partimizin mevzilenme ve örgütlenme sorunlarının çözümünde ileri adımlar atmak, partimiz için olduğu kadar, işçi sınıfı ve onun hareketi bakımından da özel bir önem taşımaktadır. Dahası işçi sınıfının sendikal hareketi ve sendikaların gelişmesinin yanında, daha da önemli olarak ileri güçlerinin birleşmesi, eğitimi ve parti olarak örgütlenmesi, partimizin bu konuda atacağı adımlara sıkı sıkıya bağlıdır. Partimizin örgüt çalışmasının dönüşümünde atacağı adımların kapsamı, işçi sınıfının bağımsız bir sınıf hareketine doğru ilerlemesiyle, parti merkezi yayınlarıyla yapılan Marksizm propagandasının aydınlar ve ileri işçi çevrelerine ulaşmasıyla sınırlı değildir. Bu aynı zamanda, fabrikalarda, işyerlerinde ve işçi semtlerinde kümelenmiş ileri işçi kitlesinin, daha geriden gelen yığınları ileri götürüp, örgütlü bir güce dönüştürmesini ve parti örgütleri halinde örgütlenmelerini de zorunlu kılar. İşçi sınıfının mevcut dinamikleri ve olanaklarını kullanması, hareketin bağımsız ve devrimci bir harekete doğru genişlemesi başka bir yoldan başarılamayacağı gibi, partimizin bir işçi partisi olarak yeniden inşası ve örgütlerinin gerçek işçi örgütleri olarak yeniden kuruluşu da başka bir yoldan başarılamaz. Kısacası partimizin işçi sınıfı hareketini ilerletmek ve gerçek bir işçi sınıfı partisi haline gelmek için, önünde kendi zaaf ve eksikliklerinden başka bir engel yoktur diyerek işimizi yapmalıyız. Burada unutmamamız gereken ise, işçilerin bağımsız hareketinin gelişmesi ve partimizin şahsında partili bir sınıf olarak örgütlenmesi için, ileri işçi kitlelerinin birleşmesi ve eğitiminin özel bir önem taşıdığı gerçeğidir. Bu nedenledir ki, tüm parti örgütümüz, iktidarın ele geçirilişine kadarki mücadelelerin aslında işçi sınıfının hazırlık ve eğitim mücadeleleri olduğunu bilerek davranmalı, işçilerin ileri güçlerinin çoğalması, eğitimi ve örgütlenmesini birinci planda tutmalıdır. Partimizin her kademedeki örgütleri, sorumluları ve üyeleri; kendi eski deneyimlerini yeniden değerlendirmek; karşı karşıya oldukları zor79


luklarla mücadele yollarını, çalışma ve örgütleme yöntemlerini yeniden gözden geçirmek; belirlenmiş ve üzerinde yeniden birlik sağlanmış olan eleştirilere ve önceki mücadele deneyimlerine dört elle sarılmak, konferanslarımızda ve kongremizde yeniden yeniden altı çizilmiş hedeflere sıkı bir biçimde bağlanmak zorundadır. Atalete, geriliğe, değişime direnmeye ve liberal gevşekliğe boyun eğmemek; parti üye ve çevreleri karşısında hem kesin ve kararlı, hem de kapsayıcı bir anlayışla hareket etmek; her şeyden yararlanma, herkese yapabileceği bir iş verme tutumuyla yürümek ve daha geriden gelenlerin eylemini en ileriden gidenlerin çalışmasıyla birleştirmek tüm yönetici organlarımızın görevidir. Bu bilinç ve pratikle hareket edildiğinde, partimizin üstesinden gelemeyeceği hiçbir görev, aşamayacağı hiçbir engel yoktur.

80


6. Kongre Raporu