Page 1

Ayl覺k Sosyalist Sanat E-Dergisi Y覺l:9 Say覺:168 15 May覺s 2015


EMEK VERENLER / İÇİNDEKİLER ADNAN DURMAZ ASIM GÖNEN BEKİR KOÇAK BERİVAN YILDIZ BURCU TÜRKER BÜLENT AYDINEL ERTAN ŞAHİN

GALİP ÖZDEMİR GÖKMEN SAMBUR GÜLEFER C. SAVRAN HALDUN HAKMAN HASİBE AYTEN HAYDAR DOĞAN HIZIR İRFAN ÖNDER

Bir Mayıs FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA ŞİİR 2 EMEK VERENLER İÇİNDEKİLER 3 EMEĞİN SANATI’NDAN 167. MERHABA SUNU YAZISI 4 BU SAYININ SAVSÖZü ŞEFİK HÜSNÜ DEYMER 5 Sabır taşları ADNAN DURMAZ ŞİİR 6 Dilim Dilleri Öptü TAN DOĞAN ŞİİR 10 Vartinik Manifestosu BÜLENT AYDINEL ŞİİR 11 Bugünler ve Yarın ASIM GÖNEN ŞİİR 12 İşte Hepsi Bu Kadar ÖYKÜ MUHAMMET DEMİR 14 Kırk Yaş Şiiri NİSA LEYLA ŞİİR 16 Çatlamış Çingenelerin Yüzü HASİBE AYTEN 18 Bacı Olmak Zordur NECMETTİN YALÇINKAYA ŞİİR 19 Çocuk Kalmış Bir Mayısı Büyüteceğim MELİH COŞKUN ŞİİR 22

HÜSEYİN H. TAŞKIN İRFAN SARİ LEYLA ÇAĞLI MELİH COŞKUN MERAL VURGUN MERİÇ AYDIN M. ERTURAN

Bana Özgürlük Lazım SEMA LALE ŞİİR 23 Benim Adım Duygu GÜLEFER CANBAZ SAVRAN ÖYKÜ 25 Çapulcular TEMEL KURT ŞİİR 27 Kırık Dişli Çark NECİP TIRPAN ŞİİR 28 Ebril Beşi Fırtınası"ndan GALİP ÖZDEMİR ŞİİR 29 Luri HAYDAR DOĞAN ÖYKÜ 30 Zebani Mevsimler BURCU TÜRKER ŞİİR 35 İpler - Halatlar HALDUN HAKMAN ŞİİR 36 Asi Kadınlar BERİVAN YILDIZ ÖYKÜ 37 Özlemedim LEYLA ÇAĞLI ŞİİR 41 Emeğin Bahçesi Taksim BEKİR KOÇAK ŞİİR 42 Ben Her Mayıs Ölürüm VİLDAN SEVİL MAKALE 43

MUHAMMET DEMİR MUSTAFA DEMİR NECİP TIRPAN NECNETTİN YALÇINKAYA NİSA LEYLA OĞUZ ATEŞOĞLU ÖZER GENÇ

Ben Her Mayıs Ölürüm MERAL VURGUN ŞİİR 45 Eşit ÖZER GENÇ ŞİİR 46 Yaşamak HIZIR İRFAN ÖNDER ŞİİR 47 Adım Deniz HÜSEYİN HABİP TAŞKIN ELEŞTİRİ 48 Debokrasi MUAMMER ERTURAN ŞİİR 50 Grizu Tornado YAŞAR DOĞAN ŞİİR 51 Son Öpüşmenin İzi İRFAN SARİ DENEME 52 Devrim ERTAN ŞAHİN ŞİİR 54 Kelepçeye İnat Bir Hayat MUSTAFA DEMİR ELEŞTİRİ 55 Dilenciler MERİÇ AYDIN ŞİİR 57 Cumartesi Anneleri GÖKMEN SAMBUR ŞİİR 58 Mayıs’(lar)ımızın Anlatıp, Hatırlattıkları TEMEL DEMİRER MAKALE 59

SEMA LALE TAN DOĞAN TEMEL DEMİRER TEMEL KURT VİLDAN SEVİL YAŞAR DOĞAN ALİ ZİYA ÇAMUR

İntihar OĞUZ ATEŞOĞLU ŞİİR 67 Dizelerde “Şiir ve Şair” A.Z.ÇAMUR SEÇKİ 69 Yaşam ve Sanatta Bir Ayın İzdüşümü SANAT HABERLERİ-ANMA 70 1 Mayıs AlLİ ZİYA ÇAMUR ŞİİR 72 Latin Amerika Edebiyatı ÜLKÜ TAMER (Görsel: Adnan Durmaz) İNCELEME 101 Güzel Kokulu Eller JOSE MARTİ ÇEVİRİ ŞİİR 104 104 Pentagon'da JOSE ALVAREZ BARAGANO ÇEVİRİ ŞİİR 105 Bir Çıkartma Askerine Ağıt ROBERTO FERNANDEZ RETAMAR ÇEVİRİ ŞİİR 106 Kennedy’nin Ölümü Üzerine Ağıt LUİS MARRE ÇEVİRİ ŞİİR 107 Dünya Şairleri(İspanya) Kısa Biyografisi KÜNYE 108 Yollar Oy Mahzuni Şerif ŞİİR 109 Sözleşme ALİ YÜCE ŞİİR 110


EMEĞİN SANATI’NDAN 167. MERHABA Merhaba, 1 Mayıs’ı yasakçı AKP faşizmine direnerek, gaza, copa göğüs gererek geçirdik bir kez daha. 1 Mayıs’ı Taksim’de gerçekleştirebilmek umuduyla devrimci gençler sokak sokak, mahalle mahalle direndiler . AKP’nin güç fırtınasına karşı zekâlarıyla gerçek anlamda destan yazdılar... Bu 1 Mayısta bir kez daha AKP’nin valisiyle, Başbakanıyla, Cumhurtbaşkanıyla halk düşmanı yüzlerini gördük. Halk düşmanı dedim de asıl halk düşmanı gerçek mahkemelerde yargılanmadan, döktüğü kanların hesabını soramadan geberdi gitti... Önemli olan şudur: O’nun katlettiği Necdet ADALI, Serdar SOYUERGİN, Erdal EREN, Veysel GÜNEY, Ahmet SONER, Kadir TANDOĞAN, Mustafa ÖZENÇ, Seyit KONUK, İbrahim Ethem COŞKUN, Necati VARDAR, Ali AKTAŞ, Erdoğan YAZGAN, Mehmet KANBUR, Ramazan YUKARIGÖZ, Ömer YAZGAN, İlyas HAS, Hıdır ASLAN hâlâ yaşıyor aramızda... Adları ve posterleri, bu 1 Mayıs’ta devrimci gençlerin ellerinde sevgiyle anıtlaşarak yükseldi göklere, faşizmin zorbalığına karşı. Belki bu cuntacı faşistler ve bugünün zalimleri de unutulmayacak, ama nefretle, öfkeyle, lanetle anılacaklardır halefleri ve selefleri gibi... Şurası da önemlidir: 12 Eylül darbecileri tümden geberip gitseler de onların başlattığı faşizan düzen bugün de sürmeye devam ediyor. Aradan 35 Yıl geçse de 12 EYLÜL HÂLÂ HÜKÜM SÜRMEYE DEVAM EDİYOR! Biz de bu hükmü kırmak için mücadeleye tüm azim ve coşkumuzla devam ediyoruz, devam edeceğiz de... Gerek alanlarda, gerek fabrikada, gerek tarlalarda, gerek sokaklarda... Sanatımızı da biçimlendirecek olan bu mücadeledir... Bu mücadelede karşılacağımız engelleri Hasan İzzettin Dinamo’dan öğrenelim: “Bir ülkede baskı düzeni yürürlükteyse, o ülkenin edebiyatı dip sularda, köpüklenmeden, sessiz ve sakin akmağa başlar. Sanat simgelerle ve benzetilerle dolup dilin olanaklarını zorlar.” Bize düşen sorumluluk hırçın bir akarsu gibi köpürerek, çağlayarak akmaktır zulmün, faşizmin üstüne. Durmak, düşmektir çünkü... Adnan Binyazar’ın vurguladığı gibi çağının aynası olamayan edebiyatın ancak bir “moda” sürekliliğinden öte işlevi yoktur... Sözün özü, yazmak, bizim hayatta kalma mücadelemizdir. Burada, yanlış anlaşılmaları önlemek için şunu da belirtmek gerekir. Edebiyat elbette yazar ya da şair olan bireyin eseridir ancak bireyin toplumsal eseridir. Bireyin toplumsal mücadelesi için üretilmiş eserdir. Kendini oyalamak, kendi bunalımlarıyla oyalanmak için değil... Edebiyatı,” bir yalnızlıktan, başka bir yalnızlığa karşı yolculuk” görenlere en güzel yanıtı veriyor Nermi Uygur: “Bir edebiyat yazısını edebiyat yazısı kılan şeylerden en önemlisi insan açısından yazılmış bir yazı olmasıdır.”

EMEĞİN SANATI


BU SAYININ SAVSÖZ Halk dediğimiz zaman kimleri kastediyoruz? Ve sanat nedir? Çoğu kez yalnızca sözcüklere verdiğimiz anlamları gereği gibi tanımlayamadığımızdan anlatmak istediğimiz düşünce çeşitli okurlarca değişik biçimlerde anlaşılıyor ve bazen yazarının hiç düşünmediği, hiç tasarlamadığı yorumlara yol açıyor. Biz, bu sakıncayı ortadan kaldırmak için geniş halk kitlelerinin sınıfsal yerlerini saptadıktan sonra onların sanatla olan ilişkileri hakkında düşündüklerimizi saptayacağız. Fakat önce sanatın anlamının ne olduğunu, ne gibi eserlerin sanat eseri sayılmaya değer olduklarını açıklayalım Her yüzyıl bütünüyle kendisini büyüleyip çeken bir amaca doğru yürür. Kendine özgü eğilimleri, toplumsal arzuların önüne durulmaz bir akışı ve bunlara uygundüşünsel coşkunluk ve heyecanları vardır. Yüzyılın özünü bu etkenler ortaya koyar. Sanat, yüzyıla egemen olan düşünceleri ve insan duygularını, estetik duygularımızı okşayarak sevimli ve çekici biçimlerde sözcüklerle, çizgilerle veya renklerle ölçülü ve ahenkli olarak anlatmaktır... Ve yüzyılın özüne uygun düşen sanat ancak kalıcı olabilir. Sanat eseri, geçmiş yılların gölgeleri içinde, düşüncelerimizin, geleneklerimizin ve ümitlerimizin gerçeğini keşfetmek olanağını geleceğin tarihçilerine bahşeden, ilerisi için dikilmiş hatıralar uyandırıcı bir anıttır. Bunun için bizden sonraya kalması gereken bütün hatıraları kapsamalıdır. Sanatkârlar bu düşüncelerle bilgi ve insan alışkanlıklarının evriminden doğan çevrenin etkileriyle dolu oldukları ölçüde, insanların davasına bağlı kalmış olurlar.

............... İyice anlaşılmıştır ki gerçek sanat dışında halka özel, kaba ve ilkel bir sanat yaratmak hülyasını izleyenler, ya zevkten yoksun kimselerdir, ya da halkın ruh yapısından tamamıyla habersizdirler.... Güzel yaratılışta olan herkesin beğendiği yalnız bir sanat vardır. Halkın sevebileceği, gerçek bir değeri olan ancak bu sanattır. Eserlerini aşırı derecede inceltmek ve belirsizleştirmek suretiyle sanatı kendi gölgesi hâline getirenlere gelince, bunlar sonunda, susamış halka içinde bir damla su bile bulunmayan boş bir billur bardak sunmuş oluyorlar. Bir zamanın büyüleyici ve dinsel edebiyatı mahiyetinde olan bu gibi eserler, gelecekteki kuşakların sanat meraklılarını bile ilgilendirmez. Okurları ve inceleyicileri yalnız sanat ve edebiyat tarihçilerinden ibaret kalır. Gerçek sanati er veya geç halkın anladıkğı veya benimsediğidir. Bu hüküm dışında kalanlar ya yetersiz ya da gereksiz olanlardır. ŞEFİK HÜSNÜ DEYMER Seçme Yazılar, Aydınlık Yayınları, Mart 1973 (Orjinali: Halk ve Sanat, Aydınlık, Sayı 7, 20 Temmuz 1922)


Emeğin Sanatı 168. Sayı

SABIR TAŞLARI Adnan DURMAZ şimdi yağmur dualarında açılmış eller odundan parmaklarıyla kalkan ormanlar kınalı gelin elleri yâri yabanda bir deri bir kemik onca ihtiyar bir de çocuk elleri papatya sağanağı kalem defter bilmeyen doyurmaz olmuş boz toprak gayri gözyaşıyla sulamışız nice dar zaman zulum arttıkça yokluk zalım yokluklarda kılağılanmış öfke öfkeden türkü yapanlar türküden şamar


Sayfa 7

en ışıklı dallar yürüsün ışkın sürüp yürüdükçe alev açar halk ormanı karanlıklara biz ki kapmayalım bir yol nacağın sapını diklenmeyelim şöyle elimize tükürüp kaç yedi düveli yerle yeksan etmişiz çat diye çatlamasın taşlar hele yürüyün bir devrimler şimşeklenir gür türkülerde haykırın suratına nifak saraylarının elinde anahtarıyla işçiler çok zamandır hiç hayalsiz memurlar geleceği yağmalanmış öğrenci yürüyün damar damar biz ki yeryüzünde görülmemiş tahammül milyonlarca sabır taşı devleti baba belleyenler biz anamız Anadolu o büyük suskunluğuz kaçıncı kaçkunluğuz attı mıydı tepesi o emsali görülmemiş şamar boz toprağı devşirip hey canım kına gibi sevda gibi umut gibi coşkular harmanlayıp yoksulluklardan kıtlıkların bağrına türküler ekenleriz yürek tepeden tırnağa yangın tepeden tırnağa rüzgar selam olsun panzerlere diklenenlere selam olsun ormanlarca büyüyenlere ulur karanlık bir dağ nefes aldıkça bir ırmak akmaya durdukça mavzerler doğrultulur üstüne panzerler tanklar giyinir zulum


Emeğin Sanatı 168. Sayı

yağmuru giyindikçe sırtına yoksulluğum selam olsun haksızlığa dur diyenlere ellerinden öperim ey ulu çınar ey pankartları bayrakları kana bulanmış kara bulutlar sarmış yıldızı ayı hele bir yol yürüyün sus deyin zulme dur deyin karanlığa olmazsa biz ki sayılmayan parmak ile tükenmeyen kırmak ile milyonlarca sabır taşı heyelanlar gibi sökün ederiz işitsin kör karanlıklar pulluğun sapını bırakır kara ömer dirgene yapışıverir hacalinin kızı eşe okkalı bir taş kapar yerden çanakkalede düşen eselinin torunu bırakır davarı dağa emanet yürümeye görsün hele aha şu gördüğün ala dağlar şu yarısı yakılmış orman hala koşulan kara saban kaç aydır mazot içiremediği irebecin sar’ öküz dediği traktör destur demeye görsün israfil surun üfler emperyalizme ayağa kalkmasın bir laf değil koskoca Anadolu zulmun alın çatında kıyamet kopar ‘ulen yetti gayrı’ demeyelim bir yedi düvel bilir destanımızı olanca pervasızlığıyla öldü sanılan görürler nasıl ayağa kalkar dikilir


Sayfa 9

aç kalmışız ölmüşüz milyonlarca yoksulluklarda salgınlar atlatmışız kıranlar yaşamışız susmuşuz ölüm gibi devlet babamız vatan anamız deyip katlanmışız pusmuşuz ama dayanmasın bıçak kemiğe benzeri görülmemiş ateşin orduları tutuşur uluyan karanlığı yaka yaka geliriz biz gelmenin zamanını biliriz Çanakkalede düşen hasan oğlu ibrahim ‘destur’ deyip kalkacaktır yerinden hastane kapısında çocuk üstüne içeri alınmadan can veren fatma öfkeden cana gelip ayağa dikilecek satılan topraklar için ve ayaklar altına atılan tarih adına ve daha milyonlarla milyonlarla bizimle birlikte yürüyecekler koca bir ülkeyi satanlara sormak için geçmişin geleceğin hesabını su –ateş-kül ve rüzgar ayağa kalkacaktır yaşayan ve ölmüş kim varsa bir gider bin geliriz şahlanır dağlar ve sabır taşları çatlar

ADNAN DURMAZ


Emeğin Sanatı 168. Sayı

tan doğan dilim dilleri öptü dilim dilleri öptü –şi’rce ‘sevda türküleri’ydi en güzeli âh küle bulanmış köz ‘hayat’lar: çığlıklar ağıtlar –zamansız ölümler… asyalı yazgı afrikalı acı insan lâl insan kör insan sağır ey ruhumdan akan dere ey derdimi çalan çan ey baykuşumu ağlatan mezarlık ey en uzak diyarların en yakın hüznü gecenin kuytusunda bir ıslığım yangın yerlerinde yüreklere su serpen çocuklar kadınlar ve kediler her kentte aynıdır sokağın soğuğu dünya bozuk dünya kirli dünya çürük artık kanla beslenenlerin adıdır ‘tarih’ … … dilim dilleri öptü –şi’rce ‘cenaze törenleri’ydi en zalimi GÖRSEL: ADNAN DURMAZ


Emeğin Sanatı 168. Sayı

BUGÜNLER VE YARIN ayrılmış gövdesinden kesilmiş sütbeyaz bir atın başı kızıl kandan bir gölette öylece duruyor karanlık uçurumlar gibi açılmış ağzı kendinden büyük bir acıyı haykırıyor ve gözlerinde don vurmuş çiçekler soğuluyor hangi kara sayfasına düşer hangi sabır taşları dayanır oğullarının tabutuna kapanmış annelerin göğüslerini yumruklayan ağıdı en kardeş acıların birbirine düşman edildiği hangi mezarda uyur bütün ışıkların bütün renklere vurduğu derisine ot doldurulmuş sülünlerin vitrinleri süsleyen feryadı


Sayfa 13

köyler ölmüş bir atın iskeleti gibi dağılmışlar üzerine veremli bozkırların dağlar derisi yüzülmüş bir devin acısı gibi duruyorlar ufkunda akşamın ve insanlar bedenlerinden parça parça koparılmış aşklar misali kopartılmışlar köylerinden yollarda göç göç olmuş kervanlar ölülerini göğüslerine gömerek gidiyorlar gidiyorlar kara bulutların kapladığı şehirlere doğru şehirler torda balıkların ağzı gibi açmışlar kucaklarını boş mezarlarda yitik oğullarını arıyorlar dünyanın bütün kızılırmakları kan akıyor en mavi kavuşmasında ummanların boz bulanık afatlar gibi dalgalanıyorlar ben halkım diyor toprakta tohum suda balık kovanda arı ben ki yitirmişim dağları dümdüm kokan ilkbaharı kızıl alevlerle devirip heybetini ben dört nala geçeceğim ortasından zifir inatlı karanlıkları

ASIM GÖNEN


Emeğin Sanatı 168. Sayı

İŞTE HEPSİ BU KADAR “Bir yudum daha bu son. Çünkü artık param yok. Hesap ödenmeli. Ayağa kalkmalı. Lavaboya gidilmeli. Yüze musluktan akan su çarpılmalı. Yola çıkıp eve doğru uzun uzun yürünmeli…” Daha düne kadar dibe vurmuştum. Ama şimdi tüm sıkıntılar bitti. Yaş kırkbir, otuz beşi geçeli altı yıl oldu. Halbuki otuz beşinci yaşımı bir kentten başka bir kente taşınmakla geçirmiştim. Taşınmak bir anlamda terketmekti. Bu olaya terketmek / terkedilmek mecazi ikilemini takmıştım. Yuvadan çıkış, başka bir yuvaya gidişti. Ki o terkedilen yuva yıllarca yuvamız olmuştu. Terketmek… Bir mekanı terketmek, bir hayatı terketmek, yenilmek… Bunun adına yenilmek desem de kastettiğim şey yenilenmek ihtiyacı diyebilirim. Yenilmek mi? Yenilenmek mi? Kararsızım hala. Şairin ömrün yarısı tabirini doğrularcasına girildi o yıla ve o ömrün kalan yarısı altı yılda bitti. Vaftiz olmaktı belkide o yarıyı geçtiğim anlar ve ben belki de şu geçen altı yıl içinde vaftizimi tamamladım. Yenildim demiştim. Sonra yenilenmek demiştim. Yok yok benimkisi yenilmek ya da yenilenmek değildi. Başlı başına yenmekti. Neyi mi yendim. Ölümü elbette. Hem de bir çok kez. Biliyorsun işte. Öyküledim tüm bu süreci. Öykülemek bir terapiydi. Tüm bu süreçte. Çok iyiydim, çok iyimserdim, çok çömezdim, çok masumdum, çok ama o kadar çok çoktum ki. İğrenmedim kendimden, yazgımdan. Ben ben değildim ki aslında. Oh be itiraf ettim sonunda size. Ben koskocaman küçücük bir bireydim. “Zavallı” mı dediniz bana. Hayır hayır asla zavallı olmadım. Acıdınız belki de. Ah vah ettiniz çokça. Eminim buna. Oğlunuz kızınız olur unutursunuz. Unuttunuz işte. Unuttuk işte. Unuttum işte. Bu bir kanun. Oğullarımız ve kızlarımız oldu. Unuttuk herşeyi. Zaman yapmadı bunu. Kendimiz yaptık. Yenilmedik asla. Hem kim kimi yenebilir ki. Dedim ya; çok iyiydim, çok saftım, çok kandırıldım. Çok ama çok zarara uğratıldım. Çok üzüldüm tüm bunlara. Zararım kendime olsaydı elbette bu kadar çok üzülmezdim. Zararım en çok bana oğul ve kız veren kadınıma oldu. Ama çok mesudum ki; bana oğul ve kız veren o kadın, kadınım olmasaydı nasıl başarabilirdim bu kör, dilsiz, sağır, topal olarak girdiğim kavgayı. İkimiz beraber yendik o


Sayfa 15 belayı. Ama başkaca kimse yoktu. Örneğin sen yoktun, o yoktu, öteki yoktu, siz yoktunuz, onlar yoktular, ötekiler ve berikiler yoktu. Ama bunu sizleri incitmek için söylemiyorum. Elbetteki vardınız. Kendi evreninizde. Elbette sizlerinde kendi sorunlarınız vardı onlarla meşguldünüz. Ara sıra yönünüzü çeviriyordunuz. İyiki varsın diyordunuz. İyi ki vardım… Heyhat hayat işte. Bize oğul ve kız veren hayat. Becerebildiysem ne mutlu bana. Yaş kırkbir ve neme lazım kırkbir kere maşallah demek lazım. Ama tekrarlıyorum, hep tekrarlayacağım. Herşeyimizi kaybettik. Tüm birikimlerimizi. Tek bir şey kaldı tüm bu süreçte; kendimizi de kaybettiğimizi sandığımız bir anda kendi kendimizi tekrar kazandık. Kabuk değiştirdik, tüy değiştirdik, deri değiştirdik. Oğula ve kıza kesmiş bir ülkeye armağan bizimkisi. İşte hepsi bu kadar. -- Bir tek sen varsın. Bir tek sen ve çocuklar. Herşeye sıfırdan başlıyoruz. Tıpkı yıllar öncesi olduğu gibi. Bavuluma tüm eşyalarımı sığdırdım. Eşyalarımı ve anılarımı. Bu kolay olmadı elbette. Bu kente bir defa daha elveda etmek, yeniden topraklarıma dönmek, beyaz çeşmede elimi yüzümü yıkamak, kana kana suyundan içmek, eskiden olduğu gibi oğlumuz ve kızımızla birlikte yeniden canlanan derenin kenarına gitmek, suya taş atmak, taşı sektirmeye çalışmak, ayakkabılarımızı ve çoraplarımızı çıkartıp suya dalmak, eğlenmek. Oğul, kız, baba, anne yeniden hayat bulmak. Bu kente bir defa daha elveda ettim. Yeniden topraklarıma döndüm. Beyaz çeşmede elimi yüzümü yıkadım. Kana kana suyundan içtim. Eskiden olduğu gibi oğlumuz ve kızımızla birlikte yeniden canlanan derenin kenarına gittik. Suya taş attık. Taşı sektirmeye çalıştık. Çocukluğumdaki gibi, çocuklarımızla hep beraber. Ayakkabılarımız ve çoraplarımızı çıkarttık suya daldık. Eğlendik. Oğul, kız, baba, anne. Yeniden hayat bulduk. Şevket Süreyya gibi ben de işte sonunda o suyu buldum. Arayış sona erdi. “Oğlun, kızın olsun hele unutursun” diyordu ya şarkıda. Oğlum, kızım oldu unuttum. Sahi unutum mu? -- Yuvaya dönmeli. Kucaklaşılmalı. Eş, kız, oğul herzamanki gibi birlikte uyunmalı. Horozlar ötmeli. Sabah olmalı. Kuşlar cıvıldamalı. Güneş vurmalı. Uyanmalı hep beraber yeni bir hayata. Öyle de oldu değil mi? Yuvaya dönüldü. Kucaklaşıldı. Eş, kız, oğul herzamanki gibi birlikte uyundu. Horozlar öttü. Sabah oldu. Kuşlar cıvıldadı. Güneş vurdu. Uyanıldı hep beraber yeni bir hayata. Öyle de oldu. Sonra; Kahvaltı hazırlandı. Asma yapraklarının çatıyı oluşturduğu çardağın altında kuruldu sofra. Hep birlikte güle oynaya kahvaltı yapıldı. Hep beraber o kadar mutluyduk ki. Gördün işte. Uzaktan derenin çağıldayan sesi. Kuş cıvıltıları. Arıların vızıldaması. Yeşillikler içinde. Peynir, tereyağı, zeytin, bal, reçel, pekmez, yumurta, ekmek. Saman sarısı. Bol kahkaha. Bol sohbet. Cıvıl cıvıl. Ateş kırmızısı. Nihayet sonunda başardık işte; “Biz bir aileyiz” sence de öyle değil mi?

MUHAMMET DEMİR


Emeğin Sanatı 168. Sayı

ÇATLAMIŞ ÇİNGENELERİN YÜZÜ Tohuma duran bir can Kilimini dokur geleceğin Denizlerin dibine sızan ışığı Evrene damlayan terimi görebilir misiniz Odur çoğalışım Sevi eledim yüzyılların üstüne Canımda büyüttüm sizi Şimdiyi mi buldunuz gidecek Kinin gibi bu acı Yükünü denize indiren bulut Keremce yanıyor bozkır Çatlamış çingenelerin yüzü

HASİBE AYTEN


Sayfa 19

BACI OLMAK ZORDUR Necmettin YALÇINKAYA Dernekteydik. On beş gün önceki “Sovyetler Birliğinde Geriye Dönüş ve Sosyal Emperyalizm” konulu semineri verimli varsayarak, yeni bir seminer konusu üzerine kafa patlatıyorduk. Bir türlü ortak bir karara varamadık. Tut ki konuyu bulduk, ya sonrası… Diğer dernek ve kurumlara haber salınacak… Bu kez de dernek yeri küçük geleceği için yine bir kahve kiralanacak… Kısacası kolay değildi işimiz. Sonra bir arkadaştan, “Dünyada, Dinlerde, Toplumlarda ve Sosyalizmde Kadın Sorunu” diye bir öneri geldi. Sıcak baktık önerisine. Arkadaşlardan biri yerinden kalkıp, duvardaki tahtaya tebeşirle duyuruyu yazdı. Yalnızca tarih belirtilmedi. Onu da toplantı sonrası kararlaştıracaktık nasılsa. Tam o sırada derneğin kapısı itilerek açıldı. Mahalleli iki genç kız burunlarından soluyarak içeriye daldılar âdeta. Biri öfkeden yaprak gibi titriyordu. Telaşlanmandık değil. Yerimden kalkıp sakinleştirmek istedim onu. Bir sandalyeye oturmasını sağladım. Gözü duvardaki tahtaya takıldı birden. Acı acı güldü: “Siz önce bizim sorunumuzu çözün, sonra dünyadaki kadın sorununu çözersiniz!” dedi öfkeyle yüzünü ekşiterek.


Emeğin Sanatı 168. Sayı

“Ne oldu ki bacı?” dedi arkadaşlardan biri. “ Bu öfken, bu tafran kime böyle?” “Söyle de bilelim” diye söze girdi birisi. “Biz sizin için ne ifade ediyoruz?” diye sordu hışımla öteki genç kız. “Tabii ki bacımızsınız!’” “Hepsi bu mu?” “Daha ne olsun?” “Biz kadınlar insan değil miyiz, bizim duygularımız yok mu, birilerini sevemez miyiz?” “Elbette sevebilirsiniz. Sevginin karşısında kim durabilir ki?” “Arkadaşlar” dedi orada bulunanlardan biri, “olayı monolog bir hale getirmeyin. Herkes konuşsun, fikrini belirtsin. Ama sorun neymiş önce onu öğrenelim.” “Sorun nedir Gülsüm Bacı?” diye sordum. “Birincisi ben sizin bacınız değilim” diye bir güzel tersledi bizi, “tamam, ahlaklı insanlarsınız. Başınızı kaldırıp kimseye kötü gözle bakmıyorsunuz. Bunu da anladık. Sizin de duygularınız yok mu? Sevdikleriniz yok mu? Yüreğiniz taştan mı yapılı?” Sustu. Elini diğer elinin üstüne koydu. Gözleri tahtadaydı hâlâ. “Biz devrimle sözlü, ölümle nikâhlıyız” dedi bir arkadaş. Gülüştük. “Ha ha güleyim bari” diye acı acı güldü Gülsüm. “ Neyse konumuza dönelim” dedim, “asıl sorunumuza?” Gülsüm: “Bu mahallenin tüm kızları olarak hepinizin bacısıyız” dedi. Yüzümüze bakarak: “Öyle değil mi?” diye sordu. “Bir kuşkunuz mu var?” dedi sert bir ses tonuyla içimizden birisi. “Kuşkumuz yok, zaten sorun orada saklı değil mi?” Sustu. Dernekte bir sessizlik oldu. Sessizliği gene Gülsüm bozdu: “Peki o zaman biz kimi seveceğiz? Kiminle ele ele gezip


Sayfa 21

dolaşacağız?” “Biz devrimciyiz, anlamayız böyle küçük burjuva yoz ilişkilerden. Kendimize ‘fıstıkçı’ dedirtmeyiz. “dedi bir arkadaş. “Tamam, ona da razı geldik. Sizin bacınızız, o da tamam. Birbirimizi sevmek yasak, günah, etik değil. Onu da anladık. Ya karşı mahalleden sevgilimiz olamaz mı?” “Olur elbet” “Peki, neden yolumuzu kesip, ‘mahallemizin namusudur, kimse mahallemizin kızlarına asılamaz’ deyip çocukları korkutup dövmeye kalkıyorsunuz o zaman?” Cevap veremedik. Dernekte bir suskunluk yaşandı. “Bir de ‘dünyayı değiştireceğiz diye yola çıktık’ diyorsunuz. Böyle mi değiştireceksiniz?” sinirlendi, yanındakine, “kalk kız gidelim buradan!” dedi sertçe. Bize dönerek: “Bitmedi söyleyeceklerim” dedi tehdit edercesine, “toplantının tarihini bize de bildirin, o gün gelip şimdi size anlattıklarımızı herkes duysun istiyoruz. İyi akşamlar” deyip derneği terk ettiler. Şaşkındık. Ne diyeceğimizi, ne yapacağımızı bilemez bir hale dönmüştük.

NECMETTİN YALÇINKAYA YAZARLARIN DİLİNDEN “EDEBİYAT” Yaşayışlarımızı yansıtmadan, kendi derinliklerimize ışık tutmadan hiçbir yazı “edebiyat” sıfatını kazanamaz. RİCHARD ALCOCK Edebiyat hiçbir zaman yüksek ruhlu yazarların “gönül eğlencesi” değildir, bir “hizmet ve mücadele”dir. SABAHATTİN ALİ Hayat edebiyatın ölçülerine değil, edebiyat hayatın akımlarına uyar. DOBROLYUBOV Edebiyatın görevi ayaklanmış olan emek dünyasına omuz vermektir. MAKSİM GORKİ


Emeğin Sanatı 168. Sayı

GÖRSEL: ADNAN DURMAZ

ÇOCUK KALMIŞ BİR MAYISI BÜYÜTECEĞİM Ağlıyorum Çocuk kalmış bir mayısı büyüteceğim göz yaşlarımla Ağlıyorum Delik deşik bir geceye Biliyorum ki darağacını aşmaz sesim Bir kere geçilecekse eğer bu yoldan Yalnız bir ölümün varsa alacakları En muhteşem yerinde kapanmalı kitap Ne kalleş bir yürek enfarktı Nede sebebini kendinin bile bilmediğin bir savaş Bu kez adam gibi ölmeli Bu kez yaşamak için Ve geceyi aydınlatan ateş Sönmemeli gün kavuşmadan dağlarına Eğer bir kere yaşanacaksa o muhteşem son Destanlar yazmalı hayatın romanında Ağlıyorum, Büyümemiş bir mayısı büyüteceğim Göz yaşlarımla...

MELİH COŞKUN

Ağlıyorum, Ama göz yaşlarım çaresizliğimden değil Yapraksız kalmış bir Mayıs’ın fidanını yeşerteceğim ellerimle...


Sayfa 23

BANA ÖZGÜRLÜK LAZIM Gereksiz teşekkürler gibi yapmacık duruyor şiirleriniz Bir güle kafiye olsun diye Adımı söylemeyiniz Eskimiş arınmışlıklarıyla koskoca bir Sarayburnu Ölüler yüzünüzden utanır Kağıt helva yemeyiniz Siyah ve beyaz bir film gibi aşık oluruz biz Siz sinemaya bile gitmeyiniz Hani bir 6. Filo vardı Denize dökmüştü bizimkiler Gene gelirlerse biz buradayız Siz asla gelmeyiniz


Emeğin Sanatı 168. Sayı

Kokuştunuz kirlettiniz geçmişten güzel ne kaldıysa Biz onları yüreklerimizde yıkayıp taşıyoruz yarınlara Aşk adına cinnet geçiriyor gibisiniz de Ne olur onu da kirletmeyiniz İlişin bir kenarına şu güzelim ülkenin Çocuklar büyüyor bakın cıvıl cıvıl Onları izleyin Dokunmayın ama canlar yaktığınız ellerinizle Becerebiliyorsanız hala Gözlerinizle sevin Biz bir türkü biliyoruz tüm dünyayı hayran eden Katılın bu sese demeyeceğim de Oturup köşenize dinleyin Ağlamak da gülmek de onuruyla yaşanırsa bir bahtiyarlıktır Bu bahtiyarlıkla gelir eğer gelecekse şafak Çok basit düşlerimiz var ve diyoruz ki Herkesin hakkıdır mutlak Evleri küçük de olsa Kapısını kapamak

SEMA LALE


Sayfa 25

BENİM ADIM DUYGU

Gülefer CANBAZ SAVRAN “Sizi bir yerden tanıyorum galiba" dedi yanıma yaklaşarak. Aslında birkaç gündür aynı soruyu ben kendime soruyordum. Onunla ilk durakta karşılaştığımda aynı şeyi ben de düşünmüştüm, ama hafızamı ne kadar zorladıysam da olmuyordu, hatırlayamıyordum. Bu uzun boylu iri yapılı kadını nereden tanıdığım aklıma gelmiyordu, çıkaramıyordum. Soruyu tekrarladı: "Sizi bir yerden tanıyorum fakat çıkaramadım" Zihnimde aniden bir ışık yanar gibi oldu ve ağzımdan çıkmış bulundu: "Apo sen misin?" Gülümsedi bu kocaman gülüşü ve simsiyah gözleri unutmam mümkün değildi aslında. O hep farklıydı diğerlerinden. Çalıştığım atölyeye ilk geldiğinde annesinin elini sıkı sıkı tutan ürkek bir çocuktu.

" Ne yaptıysam okumak istemedi Hakan Bey” diyordu annesi iş yeri sahibine. “Okulda dalga geçiyorlarmış ben de eli ekmek tutsun istedim, burada bir şeyler öğrensin" “Tamam” dedi Hakan Bey, "çalışsın bakalım. " Kadın atölyeden çıkar çıkmaz yanıma gelerek. “Sana bir çırak getirdim al hayrını gör, eti senin kemiği de senin” dedi alaycı bir şekilde Hakan Bey. İlk o zaman dikkatimi çekti zeytin karası gözleri. Biraz ürkek, biraz heyecanlı yüzüme baktı gülümseyerek. Yanıma çağırdım: "Adın ne senin çocuk?" "Apo " dedi. "Biz seninle bir ekibiz artık, sen benim yardımcımsın"


Emeğin Sanatı 168. Sayı Sözlerim onu rahatlatmış olmalıydı, heyecanı geçmişti, görebiliyordum. Atölyedeki diğer çıraklardan farklı olduğu hemen anlaşılıyordu. Bir kız çocuğu gibi konuşuyor ve hareket ediyordu. Bu durum diğer çalışanların da gözünden kaçmamıştı. Yemek aralarında diğer çocuklar atölyeden dışarı çıkıp dolaşır ya da top oynarken o benim yanımda kalıyor ya da diğer kızlarla birlikte oturuyordu. Konuşmayı sevmiyor daha çok dinliyordu. Çünkü ne zaman kızların konuştuğu bir konuya girmek istese herkes birbirini dürterek gülüşüyordu. Bu durumun onu çok üzdüğünü görebiliyordum ama insanlar acımasızdı bir şey yapamıyordum. O ise buna rağmen yine de yanımızdan ayrılmıyordu. Ne acıdır her zaman bizden olmayanı sorgular sonra kendimizce yargılar, bir de utanmadan cezasını keseriz. Ötekine tahammülümüz hiç yok. Ona da aynısını yapmışlardı. Çocuklar kendi aralarında bir de isim takmışlardı. "Kız Apo” diye çağırıyorlardı. Bir iki tanesine kızsam da baş edememiştim. Canını yakıyorlardı, anlayabiliyordum. Çünkü onlar yaşlarına göre oldukça büyük kahkaha atarlarken o hiç gülmüyordu. Mesai saatleri ve dinlenme saatlerinde yanımda hiç ayrılmıyordu, birlikte yemek yiyor birlikte dinleniyorduk. Seviyordum onu diğer çocuklarda olmayan bir saflığı ve kırılganlığı vardı. Korunmaya muhtaç bir kedi yavrusu gibi benden medet umuyordu. Bildiğim her şeyi ona öğretmeye çalışıyordum. Diğer insanlardan daha çok onun buna ihtiyacı olacaktı. Çünkü hayatta kalabilmek için bir şeyler üretmeliydi yoksa bu gözü dönmüş tahammülsüz toplum onu içinde ezip yok edecekti. İşten çıkar çıkmaz kimseyle konuşmadan evine gidiyor, iş saatleri içinde benim yanımdan ayrılmıyordu. Atölyedekiler, alaycı bakışları ve acımasız duruşu bana karşı sergilemeye başlamışlardı artık. Arkamdan alay edildiğini duyabiliyordum. Sevgi abla bir keresinde: "Hayırlı olsun kendine kız yapmışsın!" dedi. Öfkeli bakışımı görünce sustu, bir daha da söylemeye cesaret edemedi. Bir sabah işe geldiğimizde atölyenin önünde polislerin olduğunu görmüştük. Bazı isimleri arıyordu. İçerden yaşları Apo’dan büyük birkaç erkek çocuğu alıp götürdüler. O gün Apo da ortalıklarda yoktu. Merak etmiştim. Herkes birbirine neler olduğunu soruyordu. İşbaşı olmasına rağmen Apo hâlâ gelmemişti. Ofise geçerek patrona “Apo gelmedi” dedim. "Biliyorum" dedi yere bakarak. Kötü bir şeyler olduğunu anlamıştım. "Bizim çocuklar” dedi, “kandırmışlar onu gece alıp bir yere götürmüşler…” Sonra sustu, utandı. Şimdi hepsini polis götürdü. " Apo o gün işe gelmedi, daha sonraki günlerde hiç kimse bir şey bilmiyordu kulaktan dolma bir iki laf geziyordu ortalıkta. Onların doğru olduğu bilen de yoktu.


Sayfa 27

Yıllarca aklımdan çıkaramamıştım. Şimdi karşımda kocaman gülüşü ile bana bakıyordu. Ne diyeceğimi bilemiyordum bir iki hal hatır sorduktan sonra bana kartını çıkarıp verdi. "Falanca gazinoda çalışıyorum, ne olur bir gece gel" dedi. Yüzüne garip bir şekilde baktığımı görünce, "Yok çekinme valla bildiğin gibi bir yer değil. Eşini de getir, aileler geliyor… Ben geceleri çıkıp şarkı söylüyorum. Ne olursun mutlaka gel" dedi. Durakta insanların garip bakışları yine bizim üzerimizdeydi. "Annem hastanede gündüz yanında ben kalıyorum, gitmeliyim " diyerek ilk gelen otobüse binmek üzereyken bağırdı: “Ha unutmadan söyleyeyim: Benim adım DUYGU"

GÜLEFER CANBAZ SAVRAN ÇAPULCULAR Üç beş ağaçtık Padişahtan uzundu boyumuz İşte buydu katlimize sebep suçumuz Kuşlar yaymış haberimizi dört bir yana Koşmuş gelmiş bütün çapulcular Söz mavileşmiş, umut güzelleşmiş "Taksim bizim,İstanbul bizim! "

TEMEL KURT


Emeğin Sanatı 168. Sayı

KIRIK DİŞLİ ÇARK Ölümcül saflaşmalar indi meydana, kavganın civanmertliği yaralı sevdam kaybolur kınında. Aynı kapıdan girenler ayrı safta tavaf eder. Sinsi bir destan yazılır emek adına tutsak ruhlar adanır, kan emici sunaklarda ilahiler sunulur, Son revaklarına altın bulaşmış konaklarında. Bayram yerinde gibi, cehennem öncesi Sınıf kinleri getirir kardeşliği. Gül atlar, kaçak gülüşleriyle yollarıma, ayrık otuyla kavgalı, baş eğmez gelincik, dünden yaralı karanfil, düşer ardıma. Gem vurur, yem olmaz Sam Amca’nın atlarına.

‘Kısrakbaş’ şaha kalkar, karanlık dökülür kanatlarından. Boşluk bırakmaz zaman, Nasır toplamış ellerinde yeşerir yaşam(kavgam). Ne bahçeler kalmış ardında, rengi çalınmış, emek boy vermiş ortasında. Sen sonbahar olma, sararsın yaprakların, kavga da bahardır ellerin. O çiy damlası, bu yaprağa diyecek, -aldırma sen hüznüme, ayaktayım ben, -taç kuşanmış beline kırık dişli çark, nice zamanlardır gelip geçer içimden…

NECİP TIRPAN


Sayfa

EBRİL BEŞİ FIRTINASI"NDAN "Cemre" den bir bölüm .... ben aşkı babamın gözlerinde gördüm yoksulluğun, çaresizliğin solgun ve renksiz çiçekleri ve yürüdüm “iki kapılı bir handa” ben aşkı babamın kör gözlerinde tanıdım uçsuz bucaksız gök ormanlarında sevda kuşandım umut kuşandım, zulmü karşıladım .... ben aşka babamın ellerinde kanayan çiçeklerde başladım.

GALİP ÖZDEMİR

29


Emeğin Sanatı 168. Sayı

LURİ Haydar DOĞAN İlkokulu bitirirse babası onu da Almanya’ya götürecekti diğer üç kardeşi gibi. Babaannesinin yanında kalıyordu Luri. Aslında o, kendisinin de Almanya’ya götürüleceğini sanmıştı hep beraber Kürecik’e indiklerinde. Malatya’dan yola çıkan otobüs nahiyenin girişinde göründüğünde, annesi ve babası akrabalarla vedalaşırken Luri’ye de sımsıkı sarıldıklarında, burada kalacağını o an anlamıştı Luri. Her şey birkaç dakika içinde oldu -bitti. Üç kardeşi, anne ve babasıyla birlikte otobüse binerek İstanbul istikametinde gözden kayboldular. Yanı başında duran yaşlı babaannesinin eteğine sarılarak olanlara bir anlam vermeye çalışıyordu. Babaanne ağlamaklı bir şekilde Bako dayının bakkalına attı kendisini. Luri, patlak gözleriyle çoktan ağlamaya başla-mıştı bile. Susturmak mümkün değildi onu ve susturacak kimsesi de yoktu artık. Babaanne ağlıyor, Luri ağlıyordu... Dört kilometrelik köy yolunu adımlayarak hiç konuşmadan eve vardıklarında, ölüm sessizliği vardı. Daha birkaç saat öncesine kadar burası öyle tıklım tıklımdı ki, şimdi ise yaşlı bir kadın ve sümüklü Luri’den ibaretti evin tüm kalabalığı… Hemo dayısı kuzulardan geldiğinde ilk Luri’nin yanına uğrardı. Aynı yaştaydılar. Luri’yi ağlarken gören Hemo dayısı, evde kimsenin olmadığını gördüğünde durumu anladı. “Hepsini mi götürdüler ?” diyebildi içini çekerek, Luri cevap bile veremedi. — Köyde yaşam devam ediyordu tüm canlılığıyla. Duvar diplerinde güneşlenen yaşlılar tabakalarından sigara sarıyorlar, kadınlar her günün alışkanlığı ile kapı önlerini topladıkları süpürgelerle temizliyorlardı. Kimisi gelecek davarların sularını taşıyıp leğenlere koyuyor, kimisi de tezekleri güneşe çıkarıyordu. Bütün Balhacı Köyü’nde hummalı bir çalışma vardı. Çocukların bir kısmı köyün etrafında kuzudaydılar, köyde kalanlar ise dam üzerinde ya çelik-çomak ya da bilye oynuyorlardı. Bilyeci çocuklar toprağa diktikleri düğmeleri ellerindeki bilyelerle vurarak bu oyunu oynar ve evden gizlice aşırdıkları düğmeler yüzünden çok dayak yedikleri de olurdu. Ellerinde düğme kalmayan çocuklar evlerinde buldukları düğmeli ne varsa çaktırmadan koparırlar ve bu ortaya çıktığında ise şaplağı


Sayfa 31

yerlerdi. — Loğo yine kedilerin peşinde anlaşılan. En sevdiği köpeğidir Luri’nin Loğo. Davardan gelir gelmez koşar yanına ve eline ne geçerse yemek adına, paylaşır Luri onunla. “Loğooo Loğoo” diye bağırarak köpeğini çağırdı Luri. Hemen koşarak geldi Luri’nin sesine Loğo. İkisi beraber köyün arka tarafına doğru koşmaya başladılar. Loğo önde, Luri arkada. Ve sürekli dönüp arkasına bakmakta Loğo. Arka Gedik denilen yer dağların arasında düz bir alandır. Burada çıkartılan her ses dağlardan yankısını bulur ve geri gelir size. İnsan yüzlü kayalar yamaçlardan size bakar. Sol tarafında Çevirme Köyü, alt tarafında da Bekiruşağı Köyü vardır. Bütün köyler birbirine birkaç yüz metre uzaklıktadır. Balhacı Köyü ile Çevirme Köyü arasında bir tepe bulunur. Ve her taşın, her tepenin halk arasında bir ismi vardır. Tarhana taşı, Ayran taşı gibi… Luri ve Loğo saatlerce dağlarda dolaşarak güneş batmadan köye döndüler. Bütün günler aynı monotonlukta geçiyordu bu dağ köylerinde. Lise öğrencileri köylerden Kürecik’e gitmek zorundalardı. Köylerde sadece ilkokul vardı. Kimi okulun öğretmeni bile bulunmaz, sınıflar tek derslikli olduğu için ilkokul öğrencileri içiçe ders görürlerdi. Sabah saatlerinde birinci ve ikinci sınıflar, öğlen saatlerinde de diğer sınıflar aynı derslikte ders görürlerdi. Bu yıllar boyunca bu böyle devam etmiştir. Liseli ağabeyler ders kitaplarından çok yasaklanmış yayınlar okurlardı. Bu kitaplar ve gazeteler büyük bir özenle saklanırlardı. Devrimci hareketler bu dağ köylerindeki barınma imkânını değerlendirerek yıllarca buralarda propaganda faaliyetlerinde bulundular. Devrimcilerle ilk tanışması bu şekilde oldu Küreciklilerin… Zaman içinde kendi aralarında sıkı ayrılıklara varan tartışmalar yaşanıyordu. Hatta bir ev içinde birden fazla fraksiyon bulmak da mümkündü. Nisan sonlarında köylerdeki hareketlilik daha da arttı. Gece saatlerinde hiç tanınmadık insanlar eve gelip gidiyorlardı. Perdenin ne olduğunu bilmeyen bu köy evlerinde bir anda perde de icat olundu. Yabancı birileri evde bulunuyorsa beyaz çarşaflar perde olarak kulanılırdı. Sırtları cam tarafında otururlardı sürekli. Ve daha güneş doğmadan kaybolurlardı. Luri eve vardığında perdelerinin kapalı olduğunu gördüğünde içini bir sevinç aldı. “Yine geldiler” diye geçirdi içinden. İrfan uzun boylu, renkli gözlü birisiydi ve üstelik Türkçesi burada konuşulan Türkçe gibi değildi. Amcası daha önceden kendisini tembihlemişti. “Eğer perdeleri kapalı görürsen, ıslık çalarak gel” demişti. Islık çalarak eve giren Luri hemen İrfan’ın kucağında buldu kendisini. “Yine erken mi gidecen sen?” dedi İrfan’a. “Sen yatarken gidecem ama sen beni hep yanında bil. Bir daha geldiğimde bana gördüğün rüyanı anlatırsın” dedi İrfan kendisine.


Emeğin Sanatı 168. Sayı Tamam” der gibi kafasını salladı. Üzerinde silah resmi olan gazetesini oturduğu minderin altından çıkararak verdi Luri’ye. Luri okuma yazma öğrenmişti ama İrfan amcası kadar düzgün ve hızlı okuyamıyordu. Üstelik yazılar o kadar küçüktü ki, gaz lambasında okumak oldukça zor oluyordu Luri için. Zorlandığı yerlerde İrfan yardımcı oluyordu. Luri zamanla İrfan’ın verdiği gazetelerdeki resimleri keserek defterinin arasında biriktirmeye başladı. İrfan’ın her gelişinde defterini çıkarıp gösteriyordu. Resimlerdekilerin kimler olduğunu sadece İrfan bilirdi, Luri öyle düşünürdü. — Kürecik, bütün köylülerin buluşma noktasıdır. Her köyün bir bakkalı vardır, bütün ihtiyaçlar burada karşılanır. Paranın olmadığı anlarda takas yöntemi uygulanır. Kara kaplı borç defterleri dükkân sahipleri tarafından özenle saklanır. Kürecik’in tam ortasından yol geçer. Bu yol Kürecikliler için İstanbul ve Malatya yönü olarak adlandırılır. Girişinde ve çıkışında birer köprü bulunur. — İlkokul ile evlerinin arasında sadece bir tarla vardı. Sabah saatlerinde derse başlama zili o gün nöbetçi olan öğrenci tarafından çalınırdı. Havanın sıcaklığına göre her gelen öğrenci ısınmak için ya bir tezek ya da bir keven getirmek zorundaydı. Tahta sıralar o kadar soğuk olurdu ki, bazı öğrenciler beraberlerinde küçük bir minder de getirirlerdi. Okulun içinde öğretmen evi de bulunuyordu. Bir de okula elli metre uzaklıkta bir lojman vardı. Öğretmenin bütün ihtiyacı köylüler tarafından karşılanırdı. Yeter ki, öğretmen çocuklarına birşeyler öğretebilsin. Genelde bu köylere verilen öğretmenler bekâr olurlardı. Tek-tük evli olanlar da çıkardı arada… Ders zilinin çalmasıyla evlerden öğrenciler çıkmaya başladılar. Her evde okula giden en az bir öğrenci vardı. Luri, Hemo dayısı ile birlikte okula gidiyordu. Okulun önünde durdular. Duvarda büyük harflerle yazılmış olan “Yaşasın 1 Mayıs” sloganını gördüklerinde birbirlerine baktılar. Hemo , “Kim bunu yazdı?” dedi Luri’ye. “Yazsa yazsa bunu, İrf....” sözü yarıda kaldı Luri’nin. Amcası, “kimseye söyleme” demişti. Luri sustu o anda. Ellerindeki tezekleri okulun girişine bırakarak sınıfa girdiler. Daha öğretmen gelmemişti. Öğrenciler sobanın başında ellerini ısıtmaya çalışıyorlardı sınıfça. Biraz sonra kapı önünde bir kalabalık oluştu. Bütün öğrenciler pencereye koştular, Hayrullah öğretmenleri de kalabalığın içindeydi. Liseli öğrenciler, amcası, Özgür dayısı ve köyün bütün genç kızları ve delikanlıları kapı önündeydiler. Hayrullah öğretmenin okula yönelmesiyle herkes yerine oturdu. “Günaydın çocuklar”.


Sayfa 33 “Günaydın öğretmenim” “Bugün sınıfta ben olmayacağım. Ben gelene kadar serbestsiniz ama verdiğim ödevleri de bitiriniz. Sınıf başkanı sizlerden sorumludur.” Nereye gidiyorlardı ki, herkes merak içindeydi. Köy tamamen boşalmış, okulun önünde bekliyorlardı. Üstelik bazılarının ellerinde ve omuzlarında uzun sopalara takıldığı belli olan pankartlar vardı. Genç kızlardan ikisi bir pankartı düzeltmeye çalışırken bütün öğrenciler camda onlara bakıyorlardı. Bir saat içinde köyden Kürecik istikametine doğru yola koyuldular. Köyde birkaç yaşlı ve öğrenciler kaldı sadece. Bir anda sınıfta kimse kalmadı, bütün öğrenciler dışarı çıktılar. Luri ile Hemo köyün çıkışına kadar giden kalabalığı taşların arkasına saklanarak takip ediyorlar. Kalabalık görünmez olduğunda köye geri döndüler. “Yaşasın 1 Mayıs” ”Biz de gidelim Kürecik’e” dedi Luri, Hemo’ya... “Bize kızarlar ama” dedi Hemo. Koşarak eve daldılar. Yatakların arasında bir çarşaf alarak makasladılar. Kalan parçasını da evin arkasında yaktılar. Babasının Almanya’dan getirdiği ve amcasının her gün bir kaç kere dinlediği radyonun pillerini çıkararak parçaladılar. Bir tabağın içine pillerden çıkardıkları kömür parçalarını su ile karıştırdılar. Hemo’nun yazısı güzeldi, okulda onun üstüne yazı yazan yoktu. “Ne yazacağız?” dedi Hemo. Luri, “Yaşasın 1 Mayıs” dedi. Hemo, önce getirdikleri yünü bir değneğe sararak sıkı sıkı bir iple bağladı. Bu değnek fırça görevi görecekti. Beyaz çarşafın dört köşesine birer taş koyarak rüzgârdan korumaya aldılar. Ve Hemo ilk pankartını ustaca yazmaya koyuldu. Önce bütün harflerin beze sığacağından emin olmak için küçük elleriyle karışladılar. “Y” buraya geldi mi ve boyutu da bu kadar oldu mu tamamdır bu pankart manasında mırıldanarak aralarında hesap yaptılar önce. Ve bir saat içinde pilleri ve çarşafı kullanarak pankartlarını başarı ile tamamladılar. Kurumasını beklemeden dallardan kopardıkları iki düz sayılabilecek sopaya iplerle bağlayarak yola koyuldular. “Yaşasın 1 Mayıs ” Köyde kimse kalmadığı için rahatlıkla pankartlarını açarak yürüyebilirlerdi. Okulun önüne geldiklerinde diğer öğrenciler de kendilerine katıldılar. Herkes pankartı tutma telaşında o sırada. Luri kim tutacak derse o tutuyordu pankartı. Bu pankart tutma Kürecik’e kadar sıralı bir şekilde devam etti.


Emeğin Sanatı 168. Sayı Kürecik’e yukarı yoldan girdiler. Köyün bütün çocukları şaşkın gözlerle aşağıdaki kalabalığa bakakaldılar. Bu kadar insan buraya nereden gelmişti şaşkınlığını kımıldanmadan yaşadılar birkaç dakika. Ve herkes bir ağızdan “Yaşasın 1 Mayıs” sloganını attıklarında dağlardan yankısını bulan o ses geri geliyordu. Bakkalların sıralı olduğu Kürecik’te devasa posterler çatılardan aşağı doğru dalgalanıyorlardı. Ve her yanda pankartlar vardı. “Yaşasın 1 Mayıs”, “Mahir Hüseyin Ulaş, Kurtuluşa Kadar Savaş”, “Dev-Genç”… Pankartlarını gererek açtılar. Luri, diğer öğrencilere pankartın arkasına geçmeleri gerektiğini söyleyerek pankartın bir ucundan tuttu ve sessizce kalabalığa doğru hareket ettiler. Kalabalıktan kendilerine doğru bakanların olduğunu görünce adımları biraz yavaşladı ilk önce ve sonra kalabalıktan hep bir ağızdan, gelen pankarta doğru “Yaşasın 1 Mayıs” sloganı alkışlarla göğe yükseldi. Luri ve Hemo bir anda doğru birşey yaptıklarını düşünerek daha da yukarı kaldırdılar pankartlarını. İlk yanlarına gelen Hayrullah Öğretmenleri oldu. Hiç ses çıkarmadan elini Hemo’nun omuzuna koyarak “Benim öğrencilerim” gururuyla kalan beş on metreyi beraber yürüdü. İrfan, Luri’nin tuttuğu pankartın yanına gelerek nasıl yaptıklarını sordu. O sırada amcası da yanlarına gelmişti. Soru cevapsız kalmıştı. Çünkü radyonun pillerini kırdık demek şu anda mümkün değildi Luri için. Nasıl olsa amcası eve vardığında herşey ortaya çıkacaktı. Güneş bütün mayıs sıcaklığı ile Kürecik’te açmıştı sanki. Hiçbir aracın geçişine için verilmiyordu. İstanbul ve Malatya istikametlerine giden araçlar Kürecik’te durmak zorundaydılar. Asfaltın üzerine beşli bir şablon çıkarılmıştı. Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao. Bunları Kürecik’te çiğneyip de geçecek adam yoktu. Yaklaşık iki yüz metre ilerideki karakolda da ses yoktu ve hiç bir asker nöbette değildi. Siperler boşalmış, hepsi içeri girmişti. Kalabalık akşam saatlerinde dağılmaya başladı. Pankartlar toplandı ve posterler indirildi. Bu sırada bazı gençler buldukları her düz taşın üstüne ya şablon çıkartıyorlar ya da slogan yazıyorlar. Boyasız hiçbir taş kalmadı Kürecik’te. Luri ve Hemo ile birlikte gelenler çoktan köye varmışlardı. Hemo, Hayrullah öğretmenin yanındaydı, Luri de amcasının yanında. Amcası Kürecik’te yeni açılmış olan fırına götürdü Luri ile Hemo’yu. Yaşlı bir amca, büyük bir leğen içine yığılmış olan unu ayakları ile hamur haline getiriyordu. Alnından hamura damlayan tere aldırmadan bir ayağını kaldırıyor diğeri ile hamura sıkıca basıyordu, sonra ise diğer ayağını. Ve rafa dizdiği ekmeklerden öyle bir koku içeri yayılıyor ki bütün dağlara sinmiş gibi geliyordu Luri ile Hemo’ya. Somun ekmeğinin ne olduğunu ilk kez görmenin şaşkınlığı ve o muazzam koku ağızlarının suyunu akıttı. Amcası elli kuruş gibi bir para ile iki çeyrek ekmek alarak kendilerine verdi. “Sabahtan beri bir şey yemediniz, karnınızı doyurun” dedi amcası ve uzattı ekmekleri. “Hadi köye doğru, marş marşş” dedi ve birer sille kafalarına inince, hızlı adımlarla köy yönüne doğru koştular iki kafadar. Durmak, dinlenmek akıllarına bile gelmiyor, arkalarına bile bakmadan koşuyorlardı. Kürecik’ten çıktıktan sonra bir taşın üstüne oturarak ellerindeki çeyrek somuna baktılar.


Sayfa 35 Hemo, Luri’ye “Yesek mi ?” dedi. Luri, “Böyle mi ?” der gibisinden ekmeği gösterdi. Gazete kâğıdına sarılı olan ekmekleri sıkı sıkı tutarak köye doğru yöneldiler. Oysa öyle açlardı ki, ellerindeki çeyrek ekmeklerden dört tane daha olsa o anda bitirirlerdi. Köyün girişine vardıklarında Luri köpeği Loğo’ya seslendi. Kısa bir süre içinde de Loğo sese cevap verdi ve yanlarına geldi. Ekmeğin kokusunu alan Loğo Luri’ye yapışık yürüyordu. Koşarak babaannesi Aşo’nun yanına gittiler. Loğo büyük bir heyecanla kuyruğunu sallamakta o sırada. Babaannesi ellerindeki ekmekleri görünce içeriden iki yufka ekmeği kaparak geldi. Luri ve Hemo önde, Loğo da arkalarında köyün üst tarafına doğru gözden kayboldular. Yassı bir taşın üstüne oturarak ellerindeki somun ekmekleri babaannesinin yaptığı ekmeğe sararak, dürüm haline getirip yemeğe başladılar. Loğo’nun ağzından salyalar akmaktaydı o anda. Hemo ile Luri birer parça kopararak Loğo’ya attılar…

HAYDAR DOĞAN 20.01.2012 ZEBANİ MEVSİMLER İki damla insan gözüdür gözlerim dönüşünce avuçlarında adeta coşarcasına çanaklar kan dolar. Uykum gider sesim kayıp, ortadan sökülmüş hayal baskınları. O an zamanın güneşle dansı başlar, bir başkaldırıdır bu Zebani mevsimlere...

BURCU TÜRKER


Emeğin Sanatı 168. Sayı

İPLER - HALATLAR ince iplerle ilerliyorlar ovalara doğru perspektif saptamalarına yok geçiyor hiç adamlar sağlam bir akılla olsa adamlar hiç yoklanmasında sınıfı geçemeyecekleri gölgelerle durup uzaktan uzağa bağırıyorlar hiçten yoka ve hepsine... hepsi ince ipleri alıp örüyor ömürlerinin halatını halat giderek kalınlaşırken boğazlarına sarılıyorken farkında değil diyenlerin boğazına ipince dolayıp iplerle halat örmeyi sürdürüyorlar... kim asılacak tarihin idâm sehpasında? her zaman halkları kalın halatlarla boğdular hatırlana... halk önderlerini ise halklar ince iplerle asarken kendileri doladılar kendi ördükleri halatları boynuna...

HALDUN HAKMAN


Sayfa 37

ASİ KADINLAR Berivan YILDIZ Kadın olmak; tarih boyunca erk zihniyetinin üzerine diktiği ev kadını, mutfak şefi, iffetli bir eş, iyi bir anne, hanım hanımcık bir kız, mütevazi bir gelin elbisesi, tek olmadığını, kadın olmak; hayatı bütünüyle dolu dolu yaşamak, taviz vermemek, kadınsal düşlerini gelenek ve göreneklerin ardına gizlemeden yaşamak, hayata ve insanlara "bu hayatın içindeyim, ben de varım, yaşamım!" diyecek kadar özgürce yaşamak ve tüm yok saymalara karşı durmaktı. Lorin, bu özgürlüğün farkına çok erken yaşlarda varmıştı. Asla annesine benzemeyecekti hayatı. Daha lise yıllarında bu arayış ve sorgulamalarla buralara gelmişti. Ona göre bazı şeyleri değiştirmek mümkündü. Varlığını, yaşam hakkı kutsallığını kimseye bağlı kalmadan tek ve hür yaşayabilirdi ve bu nedenle mücadelesi erken başlamıştı. Yaşadığı şehirde, kaldığı mahallede aslında aykırı bir kadındı. Annesiyle tek yaşıyordu. Babası onları terk edeli çok olmuştu. Çalışıyordu bazen eve geç gelmelerini annesi hoş karşılamasa da, yine de ses etmiyordu. Kendince "Ya Lorin hiç gelmezse, onu tamamıyla kaybedersem ne yaparım, iyi olsun da neredeyse gelir" korkuları onu gayet hoşgörülü, kızına güvenen, yanında olan bir anne etmişti. Başka da kimsesi yoktu. Mahallenin kalabalık aile kızları bazen Lorin'e bakınca tek evlat olma istekleri doğuyordu içlerinde. Oysa bununla da pek alakalı görmüyordu Lorin. Erkekten korkmamak yeterliydi. Aykırı bir kadın oluşu bunlar tek değildi elbet. Yaşamının neredeyse bütünüydü. Olgun, bekâr bir kızdı ve bu bile oralarda tek başına bir sorgulama nedeniydi.


Emeğin Sanatı 168. Sayı Giyimi, duruşu ve de söyledikleri bir acayipti. Simsiyah saçlarını çok sever, güneşte parlayan saçlarına dokunup "korkmayın, sizi kapatıp bu güzel güneşten mahrum bırakır mıyım " derdi. Güzel, alımlı, zeytin karası gözleri vardı. Mahalleli onunla konuşurken başka, arkasından dedikodularıyla bir başkaydılar. Lorin'le arkadaşlık etmelerine kızan, maço ağabeyleri vardı o cıvıl cıvıl güzel kızların. O içten, samimi, sevecen ve saygılı, her haliyle tatlı diliyle ulaşmaya çalışırdı onlara. Doğa ve kadını sevmekten vazgeçmez, özgürlükleri için her şeyi yapabilirdi. Çünkü o ikisinin de gücüne güveniyordu. Ama işte onun, rahat ve özgür bir kadın olma ve de yaratma çabaları farklı yorumlanır ve dışlanırdı. Mahallelinin bu düşüncelerini seziyor, arada da Zehra ablası bazen ayak üstü bazen de çay saatlerinde hiçbir ayrıntıyı atlatmadan bir bir anlatırdı. Ona sorsan kadına baskı, şiddet diye bir şey yoktu dünyasında. Varsa da suçlu kadındı. Değilse o niye şiddet görmüyordu. Onun gibi evine, erine, namusuna sadık bir kadın niye şiddet görsün ki? "Lorin ve onun gibi düşünenler olmasa kadınların kafası karışmaz, evlerinde gül gibi geçinip giderlerdi." Lorin bilirdi Zehra ablasının çaresizliğini ve açılmaya cesaret edemediği, böylesinin ona iyi ve yeterli olduğuna öylesine inandırmıştı ki kendini, şaşıyordu işte. Oysa yaşamı bir erkeğin kuşatması altındaydı. Lorin, ilk bahçeye çıkar, akşamdan dağınık bıraktığı masaya bakardı. "Eyvah!" derdi. "Kül tablasını boşaltmayı unutmuşum" Telaşla alır, çöpe dökerdi. Yoksa annesi izmaritleri tek tek sayar, her bir sayısı kadar söylenirdi. "Eh çekirdek kabuklarını da artık sen alırsın annem" diyerek bahçe kapısından sokağa çıkardı. Sokağından geçerken yavaş yavaş yürürdü. Zine Teyze sabahın erken saatlerinde, kapıya çıkar güneşe sırtını döner her zamanki gibi patik örüyordu. Lorin selamlaşıp geçti, dursaydı sohbet uzardı. Şayet Zine Teyze gelininin huysuzluklarına bir başlasaydı durdurabilene aşk olsun. Sağına, soluna derin derin bakar yoluna devam ederdi. İlerledikçe hareketlenen sokak, öğrenciler, işe giden insanlar, kepenkleri açmış dükkânlarla kalabalıklaşıyordu. Daha sabahın ilk saatlerinde, sokağın sonundaki kahve dolmuştu bile. Okey masasında, çoğu zaman belden aşağı hikâyelerle zamanı öldüren, uyuyan, uyuşan erkekler. Akşamları da evlerinde aslan kesilen erkekler... Orhan da vardı içlerinde aynı yerde, aynı masadaydı yine. Ve her zamanki gibi nefretle bakıyordu Lorin'e. O ise "bir erkeğin korkarak bakmasının bakışıdır bu" diyerek keyifle ve sessizce geçti kahvenin önünden. Seher geldi aklına, hüzünlendi uzun zaman olmuştu görmeyeli. ‘Cumartesi dernek, pazar günü gidebilirim ancak’ diye geçirdi içinden... Çok dikkatli olmalıydı. Yine her zamanki gibi derin düşüncelere daldı. Şiddet gören kadınlar korkardı, korkuları çok derindi. Onları tanıdıkça daha bir farkına varıyordu ve öyle kolay olmadığını da. Korku Seher'in en baskın duygusuydu. Bu durum uykusuzluk ve kâbuslara kadar varmıştı. Onu ilk tanıdığında, o kadar zayıf ve ürkek bakmıştı ki ona, yüzündeki o ümitsizlik Lorin'in yüreğinde bir sızı olmuştu. Bir zamanlar annesinin bakışıydı bu. Seher'in kendine güveni diye bir şey kalmamıştı. Sürekli ona takılan "kötü kadın, gözü dışarıda kadın, beceriksiz kadın " gibi sıfatları artık zamanla benimsemeye başlamıştı. Hayatı kocası tarafından kontrol altına alınmış bir makinaydı. Ailesi, arkadaşları, telefonu, çantası... böyle olunca da, zaten kopmuştu sosyal hayattan ve de yaşamdan. Yine bir karabasan geceden sonra erkenden uyanmış, çocuklarını hazırlayıp okula


Sayfa 39 göndermişti. Bir an önce Orhan’ın da uyanıp gitmesini bekliyordu. Önce evi toplamaya karar verdi, mutfaktan başladı. Oldukça bulaşık vardı, çalışırken müzik dinlemeyi çok seviyordu. Radyoyu açıp başladı, elbette bu seslere Orhan'ın diyecek çok sözü vardı ama bugün kaldırabilirdi. Çünkü can dostu Lorin geliyordu. Korku ve panik halindeki bekleyişi sürerken neyse ki Orhan da uyanıp o bilindik günaydınlarından sonra çıkmıştı. Telaşlı, heyecanlıydı, zilin sesini duyduğunda. Koşarak kapıya yöneldi Lorin, kara gözlü, güzel dostu karşısındaydı. Sadece sarıldılar birbirlerine, yıllar geçmişti sanki görüşmeyeli, konuşacak o kadar çok şey vardı ki, hangi birinden başlayacağını bilemeden dalmışlardı sohbete. Sonrası ikisi de bir kuş kadar hafif, çocuklar gibi neşeliydiler. "Ha Seher unutmadan, paranı vereyim" dedi, “Örgü ve oyaların parası bu, hepsi satıldı, elindekiler de bitince tekrar alırım yine" dedikten sonra ayrıldı evden. O birkaç saatin, huzuru ve güveni güç veriyordu Seher'e. Kendi parasını bile kazanıyordu az da olsa. Günler de geçiyordu böylece, işte bazen birinin hayatına ufak bir dokunuş yetebiliyordu... Annesiyle beraber o çok sevdiği, huzur bulduğu bahçesinde, ıhlamur ağacının altına kurulmuş masada kahvaltıya oturmuş çayın ve yeşilin tadını çıkarıyordu. Zehra Abla da gelmişti daha sonra. Bir şeyler vardı bugün bu kadında. Bir garipti, yüzünde bir hüzün gözlerindeyse bir sinsilik vardı. Ya da başka bir şeydi bu, nasıl tarif edilir bu sima? "Evet, bak ‘özgürlük,’ dedin, kadını hastanelik ettirdin, memnun musun? Söylemiştim sana, kimseye karışma diye" Zehra Ablanın bu sözlerinden sonra anlamıştı artık o simayı. " "Seher şimdi nerde? Zehra Abla." diye sorabildi sadece. Hastanede iki gün kaldıktan sonra, baba evine gittiğini öğrendi. Şaşkındı, evet, babaevine gidebilmişti. Hani o evler ki, doğup büyüdüğün, senin olan ama "gelinliğinle çıktın, kefeninle girersin anca" olan evler. Oysa birçoğunun gelinlikten önce kefeni giydiği evler. Orhan duymuştu komşudan, Lorin'in Seher'le buluştuğunu ve sonu da hastanede bitmişti! Ona her ne kadar huzur bulduğu bir dünya vermişse de, şuan için olanlardan kendini sorumlu tutuyordu. Bir an önce gidip onu görmeliydi. Öncesi, kaçamak buluşmalara Seher'i zor durumda bırakmamak için katlanıyordu. Şuan bunları düşünemezdi. Nihayetin de, Seher'in örseleyici ve daraltıcı kalıplara, kimi zaman gelenek ve görenekler, kimi zaman inanç diye, bütünüyle hayatı "ayıp ve günah" adı altında kapatılmıştı Orhan'sa tüm bunlara dayanarak kıskançlık, namus ve töre diyerek yaşamı ona zindan eden bir erkekti. Dünyalarında kadına her şey haram, günah... Erkeğe ise sonsuz ve sınırsız bir hak... Lorin'le görüşmelerine çok karşıydı. Çünkü Lorin'in "ayıp ve günah" bir hayatı vardı. En önemlisi de, hiç alışkın olmadıkları bir ev açılmıştı o küçük ve de namuslu kentlerinde: "Kadın Sığınma Evi" "Böyle yer mi olur? Oraya gelenlerin hiçbiri tekin değil, zaten namus diye bir şeyleri kalmadığı için ordalar" diye söylenirdi. Lorin de o evde gönüllü çalışan ve destek veren bir kadındı. Bu desteğini dışarda Seher'le paylaşıyordu. Zamanla karısındaki değişimleri gördükçe korkuyordu. Lorin hızlı hızlı adımlarla, binbir düşünceyle varmıştı o adrese. Koca bir kapı duruyordu önünde, iç çekerek birkaç kez vurdu kapıya... tekrar tekrar vurdu. Kapının açılmasıyla tüm saldırılara kendini hazırlamış, bir savaşçı gibi duruyordu. Öyle de olmak zorundaydı.


Emeğin Sanatı 168. Sayı "Teyze merhaba, Seher'i görmek istiyorum" dedi, bir müsaade değildi bu çıkışı. "Ne istiyorsun kızımdan? Ondan uzak dur, rahat bırak." Seher'in annesi, tamamıyla bir erkek dünyasında yaşamış, evlenmiş, anne olmuş bir kadındı. "Keşke bu iki kızım da erkek olaydı da rahat etseydim. Kız evlat zor, çileli, belalı..."diye diye büyütmüştü Seher ve Hasret'i. Lorin'in davranışı da bundandı. "Seher neredesin? Geldim buradayım, hadi dışarı çık" avazı çıkana kadar bağırıyordu. "Kızım iyi kötü geçiniyordu, bir yuvası var, çocukları var. Daha ne olsun? Hem ne zaman kötü olmuş erin kıskanç olması. Dövse de, sevse de kocasıdır, biz böyle gördük, böyle bildik, türlü türlü adetler çıkarmayın başımıza. Ama sen, sen ne ettin kızımı kocasına karşı asileştirdin... Git buradan" söylene söylene kapıyı kapatırken, Seher göründü. İkisi de birbirlerini çok merak etmişti. Bahçeye geçerek konuşmaya başladılar... İki arkadaş, onlara dayatılan yaşamı iterek, kendi olabilmenin savaşında aldıkları yaraları birbirlerine destekleriyle sarıyordu. Her zaman olduğu gibi biraz keder, biraz da neşe ile... Aslında bir yandan da onlara layık görülen hayatla dalga geçmek gibi bir şeydi bu. Karşılıklı hayatı, çevresindekileri güçleri ve gülümsemeleriyle ezip geçiyorlardı. Zamanla o güçlerin çaresiz kalmalarını görmek de başka bir keyifti. "Seher, hatırlıyor musun bana bir defa ‘o eve gelenler kötü kadınlar mı?’ diye sormuştun. Ben de kötü kadın diye bir şeyin hiçbir yerde olmadığını söylemiştim. Sen de şimdi o kötü kadınlardan oldun. Yani kapıya çıkman, pencereden bakman, benimle arkadaş olman, küsüp buraya gelmen... Ha bir de şu halde bile şuan gülümsemen ve utanmadan, çekinmeden attığımız kahkahalarımız…" Onlar böyle sevgi ile birbirlerine sahip çıkarken, perdenin arkasında onları seyreden Besra Ana, daha bir hak veriyordu damadına. "Yok yok, şu kızın halleri iyi hal değil" Oysa kızının kararan yaşamını belki görmüyordu, görmek istemiyorlardı, ama o gül yüzlü, yanaklardaki kara da mı görünmezdi? Zaman geçiyor bir şekilde, türlü hallerle ve de olunmaz çilelerle. Kimine göre bozulan düzenler tam da düzene girmiş demektir aslında. Yeter ki kendimize olmakla beraber biz olabilelim. Evet değiştirilemeyecek durumlar da vardır elbet fakat biz olmak başka bir güçtür. Lorin'in, Seher'in hayatına korkmadan girmesi, o hayata ufak bir dokunuşu yetti, birçok şeye. Seher'in kendini yeniden keşfetmesiyle ve de kafa tutmasıyla, direnen, başarabilen, güçlenen ve özgürleşen bir kadın oldu. Çünkü farkına vardı ki körü körüne bağlanmış birçok şeye. Besra Ana hayatında ilk kez çok güzel bir şey yakıştırmıştı kızına. Ne de güzel Asi bir kadın olmuştu Seher zamanla.

BERİVAN YILDIZ


Sayfa 41

ÖZLEMEDİM tanrı kadar günahkardın o, vebanın vebali'nden sen sanrılarından kaçamayan. kendi kıyılarını döven gelgitlerdiniz. baba gözlerin, ne renkti senin. bakamadığım. Birbirinizde gizli, müttefiklerdiniz. kendi karasularını, ihlalin gözardı. ihmalin bereketli doğurganlığı. baba gözlerinde kan tutar beni

bakamazdım. tımarı gelenler gider sanırdım tımarhanelere seni en nezih tımarhanenin onur konuğu sanırdım ne kadar da adildin, hep beşe bölerdin. vahşetinin çığlıklarını keşke sıramı, bekleyebilseydim evimi hiç özlemedim baba gözlerin ne soğuk senin kederine inanamadığım.

LEYLA ÇAĞLI


Emeğin Sanatı 168. Sayı

EMEĞİN BAHÇESİ TAKSİM bir düğün bayram havası özlediğim ellerini uzatmış emeğin bahçesi taksim gençliğimin hayali ölümün yalnız kaldığı yer hapsedilmiş milyonlar içine fabrikaları suskun trenleri yorgun flamalar boynu bükük mümkün olan gönlün asiliği izinsiz hakkın yanında sokaklara döküldük her şey yanımızda umut umut her şey uzağımızda şeytansı kahrın sokakları karanlık sevmek içimizde kor bakışların dağ lalesi sabır teksin yüreğimde dilerim el ele tutuşuruz bir gün her taksim olur emeğin gür sesi türkü türkü

BEKİR KOÇAK


Sayfa 43

BEN HER MAYIS ÖLÜRÜM

[*]

Vildan SEVİL 1 Mayıs’ın anlamını öğrendiğim ilk gençliğimden bu yana izinli izinsiz, her türlü kutlamaya katıldım. Katılamadığım bu üçüncü 1 Mayıs. Halk TV’den, Twitter’dan, Facebook’tan izliyorum bu yıl. Ters kelepçelerle yerlerde sürüklenen, kafası tekmelenen, kan revan içinde gençler… Bileklerim kanlar içinde benim de... Biber gazı bulutları… Genzim yanıyor, gözlerimden sular seller, boğuluyorum. Devletin işçiye, emekçiye, gençliğe, halka duyduğu öfkenin, kinin bu denli fütürsuzca… Göğsünü gere gere, adeta pis pis sırıtarak, hiç çekinmeden, utanmadan, arsızca… Hayatın ve evrenin değişmez sahibi yalnızca kendisiymiş gibi müthiş bir özgüvenle püskürtüldüğü ilk 1 Mayıs 2015. Daha önceki saldırılarda düzenleyenler, emri verenler, kendilerini gizlemeye çalışırlardı, tüm kenti terörize etmekten çekinirlerdi. Şimdi, en geri ideoloji tacirliğinin verdiği güvenden kaynaklanan gözü dönmüş, kitle desteğine güvenen bir sivil iradenin iğrenç saldırganlığı kol gezmekte 1 Mayıs 2015…


Emeğin Sanatı 168. Sayı İstanbul’umun her yanı TOMA… Gaz bulutu… Hedef seçerek genç kafalara atılan gaz bombaları… Ah çocuklarım, yine çocuklarım, fırtınalarla boğuşan kırılgan fidanlarım benim… Mezarlığa sığınan üç beş genç için tüm mezarlığa atılan gaz bombaları… İstanbul’umun en kadim semtleri, copa, silaha, kelepçeye, seyyar karakola kesmiş, güneş görünmez olmuş. Yollar kesilmiş, geçit helikopterler…

vermez panzerler, TOMAlar… Havada

fır dönen

Diktatörlüğün bekası için ülkemin dört bir yanında, etnik, dinsel, mezhepsel, siyasal ayrımcılıklarla insanları ateşlerde yakmanın aralıklarla sahnelenen, bitip tükenmez provalarından biri daha… Çok çok büyük yangınların tekinsiz habercisi… Ah… Göz göre göre gelindi bu günlere… “Yetmez ama evetler” le tapış tutarak, gericilikten demokrasi umularak, küresel güçlerin oyunları görmezden gelinerek döşendi bu yolların taşları. Cumhuriyetin en geri, en yoksul, en elverişsiz koşullarında, bin bir zorlukla elde edilebilmiş aydınlanmanın zayıf ışıkları, sağdan soldan ama aynı sonucu vereceği besbelli saldırılarla köreltirilerek döşendi bu tekinsiz, bu tehlikeli yollar. Bin nedamet getirseler de tarih aklar mı onları bilemem. Vakit geçmiş sayılmaz. 7 Haziran 2015 seçimleri bir barikat oluşturabilir belki. Faşist diktatörlük karşıtı tüm güçler tavrını koymalı bence. Muhalif, muhalife düşmanlığı bırakmalı bir yana. Muhalif muhaliften oy çalmaya çabalamak yerine bu büyük tehlikeye çevirmeli oklarını. Kimin aklı, yüreği hangisine yakınsa mutlaka sandığı gidip muhalif cenahtan bir partiye verilmeli oylar. “İlle benim desteklediğim partiye oy ver” deme dayatmacılığının iticiliği, düşmanlaştırıcılığı yerine, herkes sakince kendi düşündüğünü anlatmalı, derim. Yeter ki tüm ülkeyi kan gölüne çevirmeye kararlı faşizmin önüne bir barikat çekelim. Tüm işçi ve emekçilerin bayramını/ bayramımızı bu dileklerin yanı sıra sevgili Meral Vurgun’un şiiriyle kutlayalım bu yıl da.


Emeğin Sanatı 168. Sayı

EŞİT Bu gün bir şiir gördüm rüzgarda uçuşan Otoyolda kamyonetin arkasında Sarılı yeşilli başörtüsünün Oyasına takılmış

Bir süre pahalı yapıların önünde oynaşan Çocuklara baktı küçük kız Sonra da birbirine eşit Ve karşılıklı uzayıp kavuşamayan Beyaz yol çizgilerine

Başörtüsü bir kadını giymiş eteği dolgun Kadının gözleri örtüden daha solgun Kucağında kız çocuğu Yüzü kir içinde,saçları karmakarışık Gözlerinde kahreden sevimli buğu Anlayışın ulaşmadığı sınırların ötesinde Sanki iyi baba olmama engel olunan iki kızımın Bakışları birleşmiş gözlerinde

ÖZER GENÇ


Emeğin Sanatı 168. Sayı

ADIM DENİZ HÜSEYİN HABİP TAŞKIN Yazarın bir amacı vardır. Yazdığı yazıyı kitaplaştırmak, yayınlatmak ve okuyucusuyla buluşturmak. Emeğinin karşılığını almak. Türkiye coğrafyasında yazarların fırsat eşitliğinin olduğunu söylemek hayal ürününden başka bir şey olamaz. Ali Fuat Karaöz arka arkaya çıkardığı kitaplarına bir yenisini daha ekledi. ‘Adım Deniz’ adlı kitabını ilk okuyanlar arasında olduğum için inceleme fırsatım oldu. Metinlerde yaşanmışlıkları, geçmiş döneme ait fotoğraflarla ele alması, okuyucuyu sıkmayacağı gibi o dönemi yaşayanların anılarını da canlandıracak türden. O dönemi bilmeyen geçlerimiz de geçmişe doğru yolculuğa çıktığında; öğrenci hareketlerinde, halk içinde önderlik eden devrimcilerin nasıl bir bedel ödediklerini okuyarak, hayalinde canlandırarak, yorumlayarak, tartışarak kendilerine bir yol çizeceklerine inanıyorum. Adım Deniz, Deniz Gezmiş ve yol arkadaşlarını, yoldaşlarını ele alan bir çalışmanın ürünüdür. Zor koşullar altında devrimci mücadelenin verilmesi, 12 Mart 1971 Askeri Faşist Darbesinin gelmesiyle birlikte devrimci kadroların çalışma koşullarının hepten


Emeğin Sanatı 168. Sayı

SON ÖPÜŞMENİN İZİ Tanrı uğramadı bizim ellere. Sevda yüklü kervanlar gibi gelip sığındığımız bu ellere aşkta uğradı. Bizim eller ki sır gibi gelip konan uğursuzların karşısına geçip haddini bildiren basın bildirisi gibi sapasağlam dururdu. Peki, gerçekten aşk neydi? Gözlerden bir yol, bir hız, kalbe gidiliyormuydu sahi? Boyundan büyük kalkışırmı insan?

aşklara

Bizim ellere gece Karanlığını andıran meymenetsizlikler akardı durmadan. Teker ağırlığı altında inleyen toprağın, dumana boğulan gökyüzünün altında durmadan süren savaşın baruz yanığına benzeyen yaşamdık işte. Sevginin ulaşılmayacak kadar uzak olduğu işgalci insan tipine rağmen, taş ocak ateşinden yükselen dumanlı yaşam olma erdemliliği vardı. Doğa ilham perisiydi... Her mevsim yeniliyor, güzelleşiyordu. İşte böylesi bir mevsimde, esmer teninin arasına konmuş gözlerinden kahverengi tayların özgürce koşuştuğu dünyalardık... Utangaç, kararsız, korkak... Aşk, günah yolu oluyordu. Sonra neresine yazardı tanrılar kitaplarının?


Emeğin Sanatı 168. Sayı

DEVRİM çekiştirip duruyor gökyüzü üstünde kanat çırpan akbabalardan kurtarabilmek için altında ezilen mavisini imdat bi fırça…

ERTAN ŞAHİN


Emeğin Sanatı 168. Sayı geri durmayan”Kutsiye Bozokların ’ hayatına girmiş onlarca dost, yoldaş, arkadaş ve akraba tanıklarla söyleşiler yapmış, onların hiçbirini diğerleriyle karıştırmadan, özgün yanlarını seçerek ve kendi tanıklıklarıyla yorumlayarak tarihi seyri içinde anı-biyografiyi oluşturmuş Mukaddes Erdoğdu Çelik. İnsanlığın “ geleceğine armağan edilmiş bir hayatın tarihine ışık “tutuyor bu kapsamlı kitabında. Yöntem olarak seni “ seninle söyleşerek anlatmak”seçilmiş ve başarıyla uygulanmış. Başarılı anlatımından dolayı Mukaddes Erdoğdu Çelik’i yürekten kutluyorum. Kitabın önsözünde şöyle diyor: ”Tüm kitabı, kendine özgü bir biçimde Kusiye ile söyleşerek yazmaya uğraştım. Aynı zamanda bu bir tarih anlatımı olduğu için yine de okura genel bir tarih dizini, bütünlüklü bir bakış sunmak; rehberi devrim ve sosyalizm, yolu ve tarzı devrimcilik olan bu hayatın sürdüğü kırk yılın (1969-2009) ana güzergahlarıyla anmak, devrimci zamandaki yerini ve rolünü topluca açıklamak gerekli oldu.” Döneme dair çok şey öğrendim kitaptan. Kollektif yaşamın, yoldaşlık ilişkilerinin, dayanışmanın, umudun, örgütlü sanatçı olmanın, ayrılığın, hasretin, özverinin, düşmana inat yaşamanın, yaşamak “ direnmektir” demenin, bir dava aşkının boş laf olmadığını her satırında, her sayfasında tekrar tekrar hissettim. Başta Kutsiye Bozoklar’ın annesi olmak üzere ikiz kardeşi ve ailesinin fedakar desteği her fırsatta vurgulanıyor. Mukaddes Erdoğdu Çelik Bu “ kitabın oluşumuna can veren, ses katan, resim katan, şiir, yazı, mektup yazan; yürek ve akıl, sevgi ve coşku, sorumluluk ve umut katan herkese teşekkür ediyorum.”diyor. Bir okur olarak ben de Mukaddes Erdoğdu Çelik’e, kitabı bizlere ulaştıran kolektife, emeği geçenlere, Nazımca Gidenleri “ kafamın içinde ve yüreğimde kavgama taşıyorum” diyen herkese bin selam diyorum.

MUSTAFA DEMİR


Emeğin Sanatı 168. Sayı

CUMARTESİ ANNELERİ Tenhaydı sokak bir ürperti bir soğukluk Beyaz arabaları bilirdim karanlık gizlerlerdi Ve kimsecikler yoktu ortalıkta Evlerden sızan ışıklar ve sarı gölgelerden başka Anne yazacaktım hemen sana, Götürselerdi o karanlık mahzenlere. Önce durdu sessizlik tekerlerin fren sesinde Koşmak istedim anne sana doğru koşmak Bağırdım adımı bir, ya da birkaç kez daha Arkaya bir çuval gibi tıkıştırıp üzerime oturdular O teker sesi bir kez daha karıştı bağırdığım adım’a. Anne hemen yazacaktım sana İyiyim dostların yoldaşların arasında İlk görüş gününe birkaç kıyafet… Yol uzadı burnum da kanıyor Anne galiba dişimi yuttum Gözüme sokulan vesikalık fotoğraflar Sorular küfürler Erken başlamıştı rutin uygulama Lastik kokusu konyak kokusuna karışmıştı İki ağacın ortasında tek bir kurşunla Gözleri kirli, elleri kirli… Üç karanlık… Üç kötülük… Anne, hemen yazacaktım sana Dostların yoldaşların arasından Geciktim bağışla!

GÖKMEN SAMBUR


Emeğin Sanatı 168. Sayı Onların zulme meydan okuyan, teslim alınamayan ölümsüzlüğü bir savaş ve zafer narasıyken; baharın isyancılığının da kanıtıdır… Onat Kutlar da, “Bahar isyancıdır” derdi… ***** Evet Mayıs, aşk ve isyanın, direniş ve öfkenin ayıdır. Tam da bunun için “mayıs ayların gülüdür/ taze bir çiçek dalıdır/ içerim ateş doludur / mayıs’ta gönlüm delidir,” demişti Sabahattin Ali… Sonuna kadar haklıdır ozan… Mayıs denilince… 1 Mayıs 1977’de Taksim’de alınan 34 canımızı; 1989’da katledilen Mehmet Akif Dalcı’yı; 1990’da kurşunlanarak felç edilen Gülay Beceren’i; 1996’da Kadıköy’deki mitingde polisin açtığı ateşle öldürülen Dursun Odabaşı, Yalçın Levent ve Hasan Albayrak’ı ya da 2007’den 2014’e uzanan 1 Mayıs’(lar)ımızı nasıl unuturuz? Mayıs denilince… 4 Mayıs 1937 tarihli Dersim Soykırımı Kararı ile 1937’den 1938’e (ve elbette sonrasına) katledilenler, hizmetçi veya evlatlık verilen çocuklar, sürgüne gönderilen ve nihayet boyun eğmeyen Seyit Rıza ile yoldaşları dimdik duruyor karşımızda... Ve 6 Mayıs 1972: THKO’lu Deniz, Yusuf, Hüseyin… İdam sehpasında Deniz Gezmiş’in, “Yaşasın Marksizm-Leninizm! Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Kardeşliği! Yaşasın İşçiler, Köylüler! Kahrolsun emperyalizm!” Yusuf Aslan’ın, “Bizler halkımızın hizmetindeyiz, sizler Amerika’nın! Yaşasın devrimciler! Kahrolsun faşizm!” Hüseyin İnan’ın, “Yaşasın İşçiler, Köylüler ve Yaşasın Devrimciler! Kahrolsun Faşizm!” haykırışları… 1915’de Beyazıt’ta asılan Ermeni sosyalist Paramaz ve 19 yoldaşının izinden yürüyen ve 13 Mayıs 1980’de Karakoçan’da ölümsüzleşen Armenek Bakırcıyan (Orhan Bakır)… 17 Mayıs 1982’de Diyarbakır zindanında zulme ve ihanete karşı bedenlerini ateşe veren Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Üner, Mahmut Zengin yani “Dörtler”… Sonra 18 Mayıs 1977’de kontrgerilla tarafından katledilen Karadeniz’in asi çocuğu Haki Karer… Sonra 41 yıl önce 18 Mayıs 1973’te Diyarbakır’da “Ser verip sır vermeden” 3.5 ay direniş destanı yazıp, “Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiçbir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi örgüt içinde bizimle beraber çalışan arkadaşlarımızı ve örgüt içinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım MarksistLeninist düşünce uğruna yaptım ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Bir gün sizin elinizden kurtulursam yine aynı şekilde çalışacağım,” diye haykırarak hepimize, herkese yol gösteren ve babasına bir torba içinde teslim edilen kızıl gülümüz İbrahim Kaypakkaya… Çorumlu yoksul Ali Kaypakkaya’nın oğlu İbrahim, ‘Diyarbakır Zindanı’nda parça parça edilerek öldürülmüştü. Ayakları kesilmiş, kafası, kolları kesilmiş bir et yığını olarak, dönemin paşası Şükrü Olcay tarafından babasına teslim edilmişti. Ali Kaypakkaya, 430 liraya bir tabut yaptırtmış, 70 liraya da kefen almıştı. “Ordan bi hamal tuttum, o adam öylece baktı. Ondan sonra ‘Ne bu’ dedi. ‘Öğrenciydi’ dedim. ‘Burada işkencede öldürdüler, Çorum’a götürecem’ dedim. Diyarbakırlı hamal ağla-


Emeğin Sanatı 168. Sayı

Bu tabloda İbrahim Kayapaka’nın i-) Kemalizm’den köklü bir kopuş ve resmî ideolojinin reddi; ii) Kürt meselesinin devrimci enternasyonalist analizi bağlamında büyük bir önemi vardır. İbrahim Kaypakkaya Kürtlere ve Alevîlere yönelik katliamlar ile Ermeni Soykırımı konusunda çok önemli tespitlerin altına imzasını attı… Coğrafyamızda, devrimci praksisiyle Marksizm’in kök salmasına katkıda bulundu… ***** Elbette bugün devrimcilere, radikal sosyalistlere düşen görev, Kal Marx’ın “Var olan her şeyin amansızca eleştirisi” düşüncesinde hareketle 1970’lere takılıp kalmak değildir. Mahir’leri, Deniz’leri, İbrahim’leri doğru anlamak ve anlatmaktır. Onları doğru anlamak ve anlatmak; postmodern vazgeçişlerin boş (ve parlak) laflarına aldırmayıp; Marksizmin inşa hâlindeki bir tarih, 11. Tezci devrimci bir praksis olduğunu asla unutmamak/ unutturmamaktır… Hayır! Lübnanlı sanatçı Rabih Mroué’nın, “Tamam bu rejimi devireceğiz ama alternatif ne?”;[4] Mahir Ali’nin, “Kapitalizmin birçok insan için yarattığı hasar ortada. Kapitalizmin yerini neyin -ne zaman ve nasıl- alacağı sorusu ise hâlâ çözülmedi”;[5] Halil Berktay’ın, “Tarihin yargıları hep değişiyor, hayat revizyonizmi kaçınılmaz kılıyor,”[6] türünden septik ve agnostik hezeyanlarına prim veremeyiz… Sürdürülemez kapitalizmin burjuva devleti yıkılmayı sonuna kadar hak ederken; yeni bir dünyanın karşılığı da sosyalizmdir… Biliyorum biri kalkıp da “Nasıl bir sosyalizm?” diyebilir… Yanıtım çok açık: Paris Komünü’nünden 1917 Ekim’ine uzanan deneyimlerin ateşiyle yoğrulmuş Marksist bir sosyalizmden bahsediyorum… Sadece bununla da sınırlı değil; bu tarihsel deneyimi zenginleştiren Rojava’ya kadar her şeyi de eklemeliyim… Belki içinizden deyince birisi de çıkıp F. Engels’in, “Biçimi içeriğe kurban ettik, Marx ve ben, genç yazarların sıklıkla ekonomik boyutu olduğundan fazla abartmasının sorumluluğunu paylaşıyoruz. Biz ekonomik boyutun önemini yadsıyan karşıtlarımızın tersine, vurguyu onun üzerinde tutmak zorunda kaldık,” sözünü hatırlatarak, “ekonomizm” ve “ekonomist indirgemecilik” türündeki eleştirilerin altını çizecek! “Karl Marx’a yönelik ‘ekonomizm’ ve ‘ekonomist indirgemecilik’ türü eleştiriler bilinmektedir. Kapital’in okunması, bir de bu eleştiriler nedeniyle gereklidir. ‘Kapital’i okuyan biri, dikkatini dağıtmazsa ve bu tür eleştirilerin peşin hükümlülüğüne kapılmazsa, dilden dile dolaşan bu eleştirilerin hiçbir temeli ve değeri olmadığını kolaylıkla kavrayabilecektir. Örneğin, kendi döneminde Asya toplumlarındaki durağanlığı değerlendiren ve bu durağanlığı ‘toplumun temel iktisadi unsurlarının yapısının, siyaset bulutlarının yarattığı fırtınalardan etkilenmemesine’, bağlayan biri nasıl ‘ekonomist indirgemeci’ olabilir? ‘Zor, yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun ebesidir. Zor, başlı başına bir iktisadi güçtür’,[7] der Marx…”[8] Ve ekler ‘Feuerbach Üzerine Tezler’nin 11.’sinde: “Filozoflar şimdiye kadar dünyayı sadece yorumladılar, oysa asıl yapılması gereken onu değiştirmektir…” Bununla da sınırlı kalmaz: “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yapar…”[9] “Bütün üretim aletleri içinde en büyük üretici güç devrimci sınıfın kendisidir”… [10] “Felsefi bir bakışla konuya yöneldiğimizde görmekteyiz ki, üretim ilişkilerine tekabül eden bilim, sanat, felsefe, devlet gibi kurumlar aynı zamanda üretim güçlerinin de bir parçası


Emeğin Sanatı 168. Sayı rasi daha “radikal” sayılabilecektir? Bir başka deyişle, sürdürülemez kapitalizmin mevcut “hâl”ini sosyalist olmayan seçeneklerle “aşmaya kalkışma” girişimleri, muğlak mugalataların ötesinde bir “Nasıl” yanıtını vermeyecektir… **** Tam da bu noktada Abdullah Öcalan tarafından bahsedilen, “zihniyet devrimi”ni[16] anlatan Zeki Bayhan, yeni bir paradigmanın oluşumunun kaynaklarını incelerken; sosyalist bir toplum hayalinden vazgeçmediklerini özellikle vurgulayıp, “Görece, Marksizm’den bağımsız bir dünya görüşüne, Abdullah Öcalan’ın görüşlerine giriş anlamında, Sosyalist bir ideal üzerinde düşünce/ tartışma yürütmektir,”[17] derken; “… ‘Demokratik özerklik’, uygarlık krizine Mezopotamya’dan yapılan bir devrimci müdahale. Ne 1789 devriminin ne de Ekim devriminin grameriyle anlaşılabilir” vurgusuyla ekler Cengiz Baysoy: “Halk adına konuşan değil, halkı konuşturan toplumsal demokrasi, siyasal bir paradigmadır. Bu bağlamda Kürt siyasal hareketi, politik paradigma olarak ‘iktidar’ ve ‘devlet’e ihtiyaç duymamakta; dolayısıyla temsiliyet ve devlet üzerinden politik bağımsızlık hattı değil, toplumsal demokrasi, toplumsal özgürlük ve toplumsal bağımsızlık üzerinden bir politik hat izlemekte. Demokratik özerklik, siyasal bağımsızlığı temsili alanda değil, toplumsal demokraside kuran ve toplumsal özneleri doğrudan konuşturarak farkları özgürleştiren çokluğun politik gücüdür. Modernist sol açısından politik mücadele alanı, sistemin yarattığı kriz alanıdır. Kapitalizm kriz üretir. Dolayısıyla kapitalizmin krizi beklenmeli ya da krizli alanlara müdahale edilmelidir. Bu paradigma bitti. Asıl olan, devrimci hareketin, sistemi krize sokmasıdır. Demokratik özerklik siyaseti, krizi bekleyen değil, sistemi sürekli krize sokan ve politik mücadele alanını kendisi belirleyen ve talep siyasetini red eden kurucu bir devrim siyasetidir.”[18] Baysoy’un işaret ettikleri, yeni şeyler değildir. Marksizmin mücadele tarihinde bunların binlerce örneği vardır. Ancak bunların hiçbiri ne “radikal demokrasi” ne de “demokratik özerklik” olarak formüle edilmezler… Aksine “Tek yol devrim” diyen sosyalist bir yıkıcılığın yaratıcılığıyla izah edilir. ***** 33 Kurşun’dan Roboskî’ye uzanan ne idüğü belli burjuva devletten kurtulmanın veya bağımsız birleşik Kürdistan’ın ya da Sosyalist Anadolu’nun yolu ne “radikal demokrasi” ne de “demokratik özerklik”ten geçer… Aksine Serhildanların, Gezi/ Haziran Ayaklanmalarının “Edi Bese/ Yeter Artık” haykırışlarını yükselten devrimci mücadelelerle mümkündür… Yo hayır; ne “radikal demokrasi”nin ne de “demokratik özerklik”in mümkün olmadığından söz etmiyorum; sadece bunların devrimci Marksist öneriler olmadığından, bizi sürdürülemez kapitalizmin zulmünden kurtaramayacağını vurguluyorum! Yeri gelmişken, ‘Özgür Gündem’ gazetesine röportajında Terry Eagleton’un şu uyarılarını aktarayım: “Eğer sömürgecilik küreselin bir parçasıysa, bu sistemden kurtuluş için bu minvalde mücadele etmeniz gerekir… Anti-kolonyal eleştiriyi kapitalizm eleştirisinden ayrı düşünmemek lazım… James O’Connolly dedi ki ‘Eğer böyle yapmazsanız burjuva iktidarını tekrar başa getirmiş olursunuz’…


Emeğin Sanatı 168. Sayı

NO T LA R [1] 3 Mayıs 2014 tarihinde Avusturya’nın Viyana kentinde düzenlenen “İbrahim Kayapakaya’yı Anma” etkinliğinde yapılan konuşma… 17 Mayıs 2014 tarihinde Lauda (Almanya) Alevi Kültür Merkezi’nin düzenlediği “Zalimlere Teslim Olmayacağız” başlıklı devrim şehitlerini anma etkinliğinde yapılan konuşma… İbrahim Kaypakkaya’nın katledilişinin 41 yıl dönümünde 25 Mayıs 2014 tarihinde Diyarbakır’da düzenlenen panelde yapılan konuşma… Newroz, Yıl:8,No:252, 3 Haziran 2014… [2] “Tüm dünyaya karşı tek başına duruş” [3] “İşte Erdoğan’ın Konuşmasından Satır Başları”, 23 Mayıs 2014, cumhuriyet.com.tr [4] Pınar Öğünç, “Tamam Bu Rejimi Devireceğiz Ama Alternatif Ne?”, Radikal, 6 Nisan 2014, s.26-27 [5] Mahir Ali, “1917: Reform mu Devrim mi?”, Khaleej Times, 7 Kasım 2012. [6] Halil Berktay, “Hayat, Tarih ve Revizyonizm Korkusu”, Taraf, 9 Mart 2013, s.12. [7] Karl Marx, Kapital (İkinci Cilt), Çev: Mehmet Selik, Yordam Kitap., 2012, s. 347-719. [8] Metin Çulhaoğlu, “Okursak Ne Öğreniriz?”, Cumhuriyet Kitap, No:1196, 17 Ocak 2013, s.14. [9] K. Marx, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire, Çev: Tanıl Bora, İletişim Yay., 2010, s.30. [10] K. Marx, Felsefenin Sefaleti, Çev. Ahmet Kardam, Sol Yay., 1999, s.172. [11] K. Marx-F. Engels, Siyaset ve Felsefe, Tektaş Ağaoğlu, Öncü Kitabevi, 1978, s.15. [12] K. Marx-F. Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Giriş, Çev: Barışta Erdost, Sol Yay., 2002. [13] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkıya Önsöz, Çev: Sevim Belli, K. Marx- F. Engels Seçme Parçalar içinde, Sol Yay., 1976, s.19. [14] Şenol Karakaş, “Marksizm: Yaşayan Bir Gelenek”, Taraf, 16 Nisan 2014, s.13. [15] Sezin Öney, “Laclau’dan Dersler”, Taraf, 17 Nisan 2014, s.2. [16] “Marksist teori, derinleştirip-pratikleştirilmeli… Özgür ruhlar yaratılmalı…” (Erol Dündar, Marksizm ve Sosyalizm Üzerine Eleştirel Notlar: Nasıl Bir Sosyalizm İçin, Belge Yay., 2011.) [17] Zeki Bayhan, “Başka Bir Dünya Var! Demokratik, Ekolojik, Cinsiyet Özgürlükçü Paradigma, Belge Yay., 2011. [18] Cengiz Baysoy, “Modernizmin Krizine Devrimci Müdahale”, Radikal İki, 9 Ekim 2011, s.9. [19] Oktay Altekin-Nuhat Muğurtay, “Terry Eagleton: Sömürgeciden Kurt uluşun Ötesini Görmek”, Gündem, 19 Nisan 2014, s.10. [20] Karl Marx, Kapital, Cilt:1, Çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 2011. [21] Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, çev: Dilek Hattatoğlu, 9’uncu baskı, Ayrıntı Yay., 2013, s.75.


Emeğin Sanatı 168. Sayı

YAŞAM VE SANATTA

1 AYIN İZDÜŞÜMÜ 1 MAYIS 2015 GENE DİRENCİN VE DİRENİŞİN, BOYUN EĞMEYİŞİN ZAFER GÜNÜ OLDU!

1 Mayıs, geçmişle gelecek arasında insan emeğinin ve insanlığın değerini, emeğin ve insanın yenilmez gücünü ortaya koyan tarihsel bir gündür. 1 Mayıs, sefalet çekenlerin, sefahat sürenlerin tahtını salladıkları, egemenliklerini kırdıkları bir gündür. 1 Mayıs, damlalarca buluştuklarında emeğinin selleşen gücünü ortaya çıkaran bir gündür. 1 Mayıs, dünyanın gelirlerini paylaşan birkaç yüz kişiye karşı, birleşerek devleşen emekçilerin, onların yüreğine korku saldığı gündür. 1 Mayıs, geçmişten bugüne kazanımlar için bir zafer günü, gelecekteki kazanımlar için birlik ve mücadele günüdür. 1 Mayıs, bir heyecandır; ya yeleleri rüzgârda uçuşan bir at, ya sevgimizi tutuşturan bir murat.


Emeğin Sanatı 168. Sayı

Ali Yüce, 1980’de Nevzat Üstün Şiir Ödülü, 1982’de Yeditepe Şiir Armağanı yine 1982’de Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü,1985’de Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü, 1994’de ise Akdeniz Şiir Ödülü'ne (İtalya), Evrensel Kültür Merkezi 1996 Emeğe Saygı Ödülü'ne ve Damar 1997 Şiir Ödülü'ne layık görülmüştü. Adına TYS’ce hazırlanan kitapta, Tuncer Uçarol, Ali Yüce için şunları söylemişti: “Yüce, şiirlerinde doğup büyüdüğü köyünden, daha sonra yerleşip kaldığı Antakya’dan, giderek çevre yerlerden de sık sık söz eder. Böylece Yüce, Hatay yöresi insanının sorunlarını, beğenilerini, söyleyişlerini edebiyat coğrafyamıza kesinlikle yapıştırır. Şiirini böyle sürekli Anadolu içinden alıp vererek, yazdığından da, en çok yoksul halktan, halka karanlığın serbest edilip ışığın yasaklanmasından, uygarlığın bile halkı ısırmasından, büyük kentlerin imrenilen ve tiksinilen yaşamından, bir gerçeğin bin düşü eskitmesinden, demokrasiden söz eder… Bu anlamda Yüce’ye ‘gerçek halk ozanı’ ya da ‘doğal milletvekili’ de diyebiliriz.” Necati Güngör’de onun için şunöları yazmıştı: “Ali Yüce, Güney’in sıcak ortamından ülke geneline, oradan da evrensel davalara varan bir şiir rüzgarı estiriyor. Bunu yaparken hayatın candamarını elinde tutmasını da biliyor. Şiirini bu ‘candamar’dan besliyor boyuna. Söyleyişindeki rahatlık da buradan kaynaklanıyor kuşkusuz.” Ali Yüce şiirinin niteliğini şöyle ortaya koyar: “Şiirimin toprağı, nesnel ve öznel koşullarımın alaşımıdır.” Şiirindeki öz ve biçim ustaklığını da şu sözlerle açıklar: “Ben yetkin bir ozanın bir tek dizesinin işlevini binlerce politikacının bir ömür boyu sıktığı palavraya değişmem.” Şiir yazma amacını da şu dizelerle açıklar:

“Tartar ozan Gerçeğin tohumlarını Şiirin tartacında... Eker özgür bir toprağa Çoğaltır ışığın boyutlarını Dizeler uzatır dağdan dağa Çağını sırtında taşır o Çatlasa da yokuşlar. “


Emeğin Sanatı 168. Sayı

HOCALARIN HOCASI RESSAM VE ELEŞTİRMEN KAYIHAN KESKİNOK SONSUZLUĞA UĞURLANDI... Türk resim sanatının duayenlerinden, Cumhuriyet ile yaşıt delikanlısı Kayıhan Keskinok 18.04.2015 tarihinde, tedavi görmekte olduğu hastanede hayata veda etti. 1923 yılında Izmir'de doğan sanatçı Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü'nü bitirdi. Boğazlıyan ve Görele Ortaokullarında, Kars, Trabzon ve Ankara Kurtuluş Liselerinde resim ve sanat tarihi öğretmenliği yaptı. Daha sonra sanat eğitimi için İsviçre'ye gitti. 1963-1968 yılları arasında Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümünde öğretmenlik yaptı. TRT'de uzun yıllar çalıştıktan sonra bu kurumdan 1980 yılında emekli oldu. 1982'den 2012 yılına kadar Sanat Yapım sanat galerisinde kendi adına açılan resim atölyesinde dersler verdi, sayısız ressam yetiştirdi. Resim dalında çok sayıda ödülü bulunan sanatçının ayrıca "Sanat Tarihi", "Acılardan Umut ve Güvene"isimli yaşam öyküsü ve "Siyah Beyaz Resmin Şiirine Ulaşmak" konulu kitapları bulunmaktadır. Son sergisini 26.01.2015 tarininde Fırça Sanat Galerisi'nde açan sanatçı; 29.05.2015 tarihinde, İstanbul'da Ziraat Bankası Sanat Galerisi'nde açacağı sergiye hazırlanmaktaydı. Sanat dünyasının başı sağolsun! Sanat görüşü, şu sözlerinde saklıdır: “Sisler, Işıklar, Gizemli Ortamlar Benim Dünyam. Sanat; Yaratacılığın Bir Simgesel Görüntüsüdür.”


Emeğin Sanatı 168. Sayı

şu açıklamayı yaptı: “TÜYAP Kitap Fuarı bu yıl 18-26 Nisan tarihleri arasında İzmir’de 20. kez kapılarını kitapseverlere açıyor. Her yıl düzenlenen bu kitap fuarlarında Demokratik Kitle Örgütlerine de (DKÖ) tanıtım amacıyla ücretsiz olarak yer veriliyor. Bu kapsamda DKÖ’leri, Amaç ve etkinlikleriyle kendilerini ifade ediyor, tanıtıyor, duyular yapıyor, Emekten yana, eşit, özgür ve barış içinde bir toplum için kitaplarını okurlarıyla buluşturuyor, seslerini duyuruyor. Kuşkusuz aydınlanma dönemini kendi dinamikleriyle gereğince yaşamamış olan ülkemizde kitap fuarlarının önemi, işlevi hak bilincinin geliştirilmesi; bilim, sanat ve kültürün zenginleşmesi, erişilebilir olması açısından da ayrı bir önem taşımaktadır. Bu bağlamda kitap fuarlarında toplumsal mücadelenin yerel dinamiklerinin, yapılarının ve kurumlarının yer alması çok değerli ve anlamlıdır. Ancak ne yazık ki, bu yıl fuar alanının İzmir Büyükşehir Belediyesince TÜYAP A.Ş’ye beş yıllığına kiralandığı duyumunu almak bizlerde ciddi kaygılara yol açmıştır. Kamu yararına kullanılan bir alanın beş yıllığına fuarlar organizasyonu yapan bir Anonim Şirkete kiraya verilmesi toplumsal yararın gözardı edilmesi, yerel yönetimlerin önemli bir görevinin şirketlere devredilmesi anlamına gelmektedir. Şirketlere devredilen fuarların amacı şirketlerin doğası gereği her koşulda kar olacaktır. Bu durum kitap ve yayınevlerine ayrılan stantların birim fiyatlarının giderek yükseltilmesi, ekonomik gücü sınırlı ya da zayıf, politik, muhalif ama aydınlanmacı, devrimci, sosyalist yayınevlerinin kendine yer bulamaması anlamına gelecektir. Bilim, sanat, kültür alışverişlerinin aracı olan ilerici yayınevlerinin dışlanmasıyla yetinilmeyecek, ücretsiz olarak demokratik, mesleki, kültürel faaliyetlere yönelik olarak kurulmuş ve çalışmasını sürdürmekte olan yapılara verilen mekanın da daraltılması, giderek yok edilmesi sonucunu doğuracaktır, nitekim şimdilik daraltılmıştır da.. Bu durum kültür yaşamının giderek ticarileşmesi, dolayısıyla kültürel faaliyetlerin içinin tamamen boşaltılması anlamına gelir ki bunun asıl sorumlusu yerel yönetimler olacaktır. Derdimiz sorunun salt sorumlusunu bulmak değildir, asıl derdimiz kültür fuarlarının ticarileştirilerek sermayenin keyfiyeti ve egemenliğine geçmemesi için kendi sorumluluğumuzun gereğini yapmak ve bu olguya dikkat çekmektir. Geçen birkaç yıl içinde önce büyük salondaki imza yerleri bilim-sanat-kitle örgütleri Hol’üne taşındı ve alanımız daraltıldı. Kar amacı gütmeyen kültür sanat kurumları, dernekler, demokratik kitle örgütlerinin birçoğunun stant istemi “yer darlığı” neden gösterilerek karşılık bulmadı Bununla da kalmadı, aynı HOL’de birkaç “sokak” sahaflara kiralandı, sahaf sayısı geçen yıla göre her biri daha geniş stant olmak üzere altı birim (olasılıkla bir ya da iki sokak daha) arttırıldı. Sahaflar “müşteri” oldu; önceliği kar amacı olmayan, sadece varlıklarını amaçları doğrultusunda korumak, kendilerini tanıtarak her meslek, cinsiyet ve yaştan okurlarla buluşarak güçlenmeyi amaçlayan bizler ise daraltılan mekanlar nedeniyle “sorun” yaratan yapılar olduk..


Emeğin Sanatı 168. Sayı

Erkek egemen toplumun cahil Şebnem’i kocasından sürekli dayak yiyen, ezilen, horlanan sıradan bir ev kadını iken son derece mutsuzdur, bir kızı olur, ona tutunur. Bir süre sonra ayyaş kocası ölünce hayatın başka yönleri ile tanışır. Taşeron işçisi olarak çalışır. El yordamıyla yolunu bulmaya çalıştığı sırada sınıf bilinçli insanlarla da tanışır. Bocaladığı yıllar içinde onurunu korumayı başarır. Cinselliğin öne çıktığı, sefil, yoz iş ortamlarında işten atılıp bazen işsiz kalsa da sonunda ayağa kalkar, genç kadınlara öncü bile olur. Son dönemlerde kadın ve emek mücadelesini bir arada anlatan ender romanlardan olan bu kitapta, geleneksel toplumdaki kadının yeri, çalışma yaşamında en alttakilerin, vasıfsız temizlikçilerin, otel çalışanlarının, hayat kadınlarının içler acısı durumu ve bunların hayat mücadelesi kadın gözünden veriliyor. Bu bağlamda okuru, görünmez kılınan, yok sayılan, küçümsenen insanların dünyasına götürüyor. Kadın sorununun yanı sıra Şebnem’in arkadaşı Hasan’ın anılarına da yolculuğa davet ediyor bizi yazar. Böylece bir dönem Türkiye’sinin siyasal, toplumsal, devrimci mücadelesi, cezaevlerindeki baskı ve zulüm, buna karşı adli tutukluların sinikliği, siyasi tutukluların direnişi gözler önüne seriliyor. Herkesin, kadın ve erkeklerin kendi hayatlarından bir şeyler bulabileceği, okunası bir roman.


Sayfa

81

2015 SUNULLAH ARISOY ŞİİR ÖDÜLÜ SELAMİ KARABULUT'UN OLDU... Kuşadası Eğitim ve Geliştirme Vakfı tarafından düzenlenen M. Sunullah Arısoy 2015 Şiir Ödülü ''Göğün Altında'' adlı dosyasıyla Selami KARABULUT'UN OLDU. Ayrıca ödüle büyük emek veren ve 2014' te yaşamını yitiren seçici kurul üyelerimiz adına da özel ödüller verildi. Bu bağlamda Seçil Avcı ''Gürültüde Uyuyan Çocuklar'' adlı kitabıyla Talat Sait Halman, Gülümser Çankaya ise '' Çatısızlık Tasarımı'' adlı dosyası Vecihi Timuroğlu adına verilen KEGEV özel ödüllerinin sahibi oldular. Hidayet Karakuş, Ayten Mutlu, Ahmet Özer, Çiğdem Sezer ve Halim Yazıcı’dan oluşan seçici kurulun da katılacağı ödül töreni 08 Mayıs 2015 Cuma günü Kuşadası’nda yapıldı. Yaşamının son yıllarını Kuşadası’nda geçiren ve ölümünden sonra kendisine ait 8.000 kitabın, eşi Ülkü Arısoy tarafından Kuşadası Eğitim ve Geliştirme Vakfı’na bağışlanmasıyla vakıf bünyesinde adını taşıyan bir kütüphane açılan M.Sunullah Arısoy’un anısını yaşatmak amacıyla verilen ödüller gelecek yıllarda da sürdürüleceği belirtildi.

“ARKADAŞ Z. ÖZGER ŞİİR İNCELEME ÖDÜLÜ” SONUÇLANDI... Mayıs Yayınları‘nca bu yıl onsekizincisi düzenlenen ”Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü” nün sonuçları açıklandı. 2013 yılında “Bir Şiiri İnceleme” disiplininde verilen ödül, Şerif Mehmet Uğurlu’nun “Turgut Uyar’ın ‘Geyikli Gece’ Şiiri Üzerine Bir İnceleme” adlı çalışmasına verildi. Ödüle katılanlar arasından yayımlanmaya değer görülen; Gamze Akbaş, Onur Akyıl, Melih Elhan, Seçil Özcan ve Aslıhan Tüylüoğlu’nun çalışmaları da ödülü alan incelemeyle birlikte, yayımlanacak kitapta yer alacak. 2012 yılı içinde yayımlanan ilk şiir kitapları arasından sorgu yöntemiyle tespit edilen “İlk Kitap Özel Ödülü”nün, Issız ile Cenk Gündoğdu ve yayıncısı Kırmızı Kedi Yayınları’na verilmesine karar verildi.(EDEBİYATHABER.NET)


Emeğin Sanatı 168. Sayı

CEVDET KUDRET EDEBİYAT ÖDÜLÜ BU YIL “ÖYKÜ” DALINDA VERİLİYOR Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ve TÜYAP’ın işbirliğiyle, beş ayrı dalda dönüşümlü olarak sürdürülen “Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü” bu yıl “öykü” türüne verilecek. Ödüle başvuracak kitapların 1 Eylül 2014 – 31 Ağustos 2015 tarihleri arasında basılmış olması gerekiyor. Faruk Duman, Ferit Edgü, Handan İnci, İbrahim Yıldırım ve Nursel Duruel’den oluşan Seçici Kurul’un kararıyla belirlenecek ödül, TÜYAP Kitap Fuarı’nda yapılacak törenle sunulacak. Aday kitaplar en geç 31 Ağustos 2015 tarihine kadar 6 nüsha olarak, yazarın kısa özgeçmişi ve adaylık başvurusuyla birlikte aşağıdaki adrese gönderilebilir. Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Cumhuriyet Mah. Silahşör Cad. No: 71 Bomonti-Şişli/İstanbul Postada gecikme ve kayıpları önlemek için cevdetkudretodulu@msgsu.edu.tr adresine bilgi maili gönderilmesi gerekiyor.(EDEBİYATHABER.NET)

ALİ FUAT KARAÖZ’ÜN EGEUS YAYINLARINDAN İKİNCİ ROMANI “SOLGUN YÜZ” ÇIKTI Ali Fuat Karaöz’ün Egeus Yayınlarından Çıkan İkinci Romanı “Solgun Yüz” H. Habip Taşkın’ın cümleleriyle yansıtalım: “Solgun Yüz’ ün anlatılacak daha birçok yönü var. Bu kitabı okuyunca kendinizi rahatlıkla farklı zaman ve mekân içinde bulabilirsiniz, nasıl bir dünyada, coğrafyada yaşadığımızı net olarak anlayacağınıza inanıyorum. Yazar sade, anlaşılır bir dille anlatıyor. İnsan ilişkilerine; bunun, o ülkenin işleyiş biçimi olan kültürü, ekonomisi, sosyal yaşamıyla iç içe geçtiğine vurgu yaparken farklı insan karakterlerinin yaşamın her alanında yer bulduğunu net olarak ifade ediyor.”


Sayfa 83

SEVDAMIZIN VE KAVGAMIZIN ŞAİRİ ARKADAŞ Z. ÖZGER ŞİİRLERİNDE YAŞIYOR… Edebiyatımızda hep genç kalan şairlerindendir Arkadaş Z. Özger. 5 Mayıs 1973’te 25 yaşında onu yitireli 38 yıl oldu. 1 Mayıs 1973’te 1 Mayıs için yaptıkları gösteride polis eşliğinde faşistlerin saldırısına uğramışlardı. Bu arbedede başına bir cop darbesi alan Arkadaş Z. Özger, beyin kanaması geçirdiğinin farkına varılmadan tedavi için gittiği sağlık kurumundan tahliye edildi. 5 Mayıs’ta sokakta ölü bulundu. Yapılan otopsi’de beyin kanaması sonucu öldüğü belirtildi. Şiirleri Forum, Soyut, Yansıma, Yeni Eylem ve Yordam gibi dergilerde yayımlandı. Başlangıçta verili ortamdaki egemen söylemlerin, özellikle ikinci yeni akımı esintisini duyumsatır şiirleri; yaşama bilincinin, topluma ve insana bakışının gelişimi ile birlikte toplumcu gerçekçi çizgide, lirik, kırgın ve buruk bir sesle, ama inatla umudunu haykıran, konuşma diline yaslanarak çarpıcı bir akışkanlık kazandıran imge örgüsü ile özgün şiirler yazdı. Gelecek güzel günlere olan inancını hiç yitirmedi:

ORMAN yusufçuğum kanadından mı vuruldun ben vuruldum. av erken başlamadı hanidir yaslı dağlar bu tüy kimden düştü hangi avcı, hayın avcı gergin kanatlarının gölgesinde avlanır da görmez mi ki, bilmez mi ki kendi ormanıdır

usu gelişirken büyüyen tüylerinde okşanır onlar yalnız, arınır, parlanır çoğalsın diye kanadının ormanı yolunmaz ki, koparılmaz ki yusufçuk, yusufçuğum kanadından mı vurdular, vursunlar gün tanlayınca gövertisini halk ormanı ışıyacak bin yusufçuk uçucak bin yusufçuk konuşacak

ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER


Sayfa 85

GÖRSEL DÜZENLEME: ADNAN DURMAZ


Emeğin Sanatı 168. Sayı

EDEBİYATIMIZIN ÖZGÜN VE ÖZGÜR SESİ: S.F.ABASIYANIK 11 Temmuz 1954’te yitirdiğimiz durum ve kesit öyküsünün öncüsü Sait Faik Abasıyanık, öyküleriyle aramızda soluk alıp vermeye devam ediyor hâlâ. Uçurtmalar ve İpekli Mendil adlı yoksulları konu alan ilk öykülerinden sonra kendisini tamamen öykü yazmaya verir. Sait Faik, öykülerinde işçi ve emekçileri, kimsesiz çocukları, köşe başındaki dilenciyi ve bankta pineklik eden ayyaşı konu eder. İlk yapıtları Semaver, Sarnıç ve Şahmerdan’da çocukluk ve gençlik yıllarının hatıraları, Fransa’da kaldığı yıllarda yabancı çevreye olan yabancılaşması ve insan ilişkilerine dayanan tutumu yer alıyordu. Kimi zaman İstanbul’un kenar semtlerini, yoksul insanları, küçük insanların serüvenlerini ve en önemlisi insan sevgisini anlattı. Züppe burjuva insanlarına kızdığı bu dönem öykülerinde yoksulları yüceltir ve yaşama sevinci ağır basar. İkinci dönem öykülerinde ise insanları bireyler olarak ayrı ayrı değerlendirmeye ve eleştirmeye başladığını görürüz. Bunu takip eden üçüncü dönemde ise yazarın yaşama sevinci yavaş yavaş solar ve yerini hüzne bırakır. Asıl ününü, bu dönemde kaleme aldığı, yaşadığı Burgaz adasından ve çevresinden kaynaklanan, Rum balıkçıları, denizi, deniz kuşlarını, balıkları, doğayı konu edinen Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Son Kuşlar, Kumpanya ve Havuz Başı hikâyeleriyle yaptı. Uzun öykülerinin yer aldığı ilk kitabı Havada Bulut’ta Sait Faik, tamamen yalnızlığı, hüznü, çaresizliği, kaçıp gitmeyi anlatır. Sait Faik’in çevresi ve arkadaşları ilerici, devrimci şair-yazarlardan oluşuyordu. Ancak, bir burjuva ailesinin çocuğu olarak, baba malından gelen gelirlerle yaşayan yazar, yaşamının her anında politik etkinliklerden uzak durdu. Ama bu uzak duruş, toplumsal sorunlara duyarsız kalmak değildi. Hep bir arada yaşadığı işçileri, balıkçıları, yaşamını emeğiyle geçinen insanları yazdı. Bir işçiye karşı yapılan haksızlığa dayanamayıp kalemini sivrilten Sait Faik’in bu bakışı bile hangi saflarda olduğunu vurgulamaktadır: “Semaver, ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi. Sabahleyin Ali'nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlu'ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç'i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali’miz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç'e büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.” Semaver öyküsünden....


Sayfa

87


GÖRSEL DÜZENLEME: ADNAN DURMAZ


Sayfa

89

ÇAĞDAŞ ÖYKÜCÜLÜĞE AÇILAN PENCEREMİZ: MEMDUH ŞEVKET ESENDAL Türk Edebiyatının önemli yazarlarından Esendal, 29 Mart 1883’te Çorlu’da doğdu. 16 Mayıs 1952’de Ankara’da yaşamını yitirdi.. Çocukluğu savaş yıllarına rastladığı için ve maddi sıkıntılar nedeniyle düzenli bir eğitim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi, Arapça, Farsça, Fransızca öğrendi. Babasının ölümünden sonra çalışarak ailesine baktı. 1900′de gümrük memuru oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. Parti müfettişi olarak Anadolu’yu dolaştı. Anadolu ve Rumeli halkını yakından tanıma şansı buldu. Çeşitli milletvekilliklerinden sonra 1941′de CHP Genel Sekreterliği’ne getirildi. 1945′ten sonra bu görevi de bırakıp sadece edebiyatla ilgilendi. İlk öyküleri Meslek gazetesinde yayınlandı. “Miras” adlı romanı da bu gazetede tefrika edildi. Siyasetçi ve edebiyatçı kimliklerini ayrı tutmak için yazılarında “M.Ş.E, Mustafa Memduh, Mustafa Yalınkat, M. Oğulcuk, İstemenoğlu” gibi takma isimler kullandı. “Ayaşlı ve Kiracıları” adlı romanıyla 1942 CHP roman yarışmasında dereceye girdi. 1946-1952 arasında Sanat ve Edebiyat, Seçilmiş Hikayeler, Ulus, Ülkü, Hisar, Pazar Postası, Türk Dili gibi gazete ve dergilerde yayınlanan öyküleriyle ünlendi. Öykü ve romanlarında ele aldığı konular, kişiler çeşitlilik gösterir. Sıradan insanların gündelik yaşamları üzerinde durdu. Ev içi yaşam, aile ilişkileri, kahve mahalle ortamı ile köylülük gibi temaları işledi. Katı sınıf ilişkileriyle belirlenmemiş bir toplum özlemini dile getirdi. Olayları ve kişileri önyargısız, sevecen ve gerçekçi bir yaklaşımla ele aldı. Uzun boylu çözümlemelere girmekten kaçındı. Dilde yalınlığı, duruluğu benimsedi, konuşma dilini esas alan bir yazı dilinin öncülüğünü üstlendi. Esendal'ın edebiyatımıza getirdiği en önemli yenilik, ele aldığı konuları büyük bir sadelikle işlemesidir. Bu konular, yine sıradan insanların yaşamları etrafında gezinir. Öykücülüğe başladığı ilk yıllarda, dilde sadeleşmenin öncüsü olan Ömer Seyfettin'in izinden giden Esendal, ustalık dönemine eriştiğinde, hem Ömer Seyfettin'den, hem de kendi çağdaşlarından daha sade ve düzgün bir dille yazmıştır. Uslübunda Çehov'un etkileri açıkça görülür. Hatta, bazı öyküleri, Çehov'dan yapılmış uyarlamalardır. Ancak bu etki, yazım tarzı, dildeki sadelik, kişilerin seçilişi ile sınırlı kalır. Esendal, Çehov'un karamsar bakışını tekrarlamaz. Kendi deyişiyle; insanlara yaşamak için ümit, kuvvet ve neşe veren yazılardan hoşlanır, insanları yoğunmuş mutfak paçavrasına çeviren ve yeise düşüren yazılardan hoşlanmaz.


Emeğin Sanatı 168. Sayı

Esendal’ın asıl başarısı bir tek parti iktidarı yöneticisi olmakla birlikte, eşyaya, olaylara bakışta tek bir gözlük kullanmamasıdır. Toplumsal değişim ve dönüşümlerde yaşanan çalkantılara, bürokratik otoriteye, gerektiğinde muhalif gözüyle de bakabilmiştir. Bürokrasi, Avrupa, Batı yaklaşımları bunun en iyi göstergesidir. Aslında, mesleki temsil ve toprak konusundaki görüşleriyle muhalif bir yanı da vardır. ESERLERİ: Roman: Ayaşlı ve Kiracıları (1934-1957) , Vassaf Bey (1983, ölümünden sonra); Öykü: Hikayeler 1. Kitap (1946, Otlakçı adıyla 1958), Hikayeler 2. Kitap (1946 Mendil Altında adıyla 1958), Temiz Sevgiler (iki cilt, ölümünden sonra 1983), Veysel Çavuş (1984, ölümünden sonra), Bir Küçük Çiçek (1984, ölümünden sonra), İhtiyar Çilingir (1984, ölümünden sonra)... Bütün eserleri 9 cilt olarak 1983-1984′te yayınlandı

HALK OZANI MAHZUNİ ŞERİF, ŞİİRLERİYLE, BESTELERİYLE TÜRKÜLENE TÜRKÜLENE AKMAYA DEVAM EDİYOR… Pir Sultan’dan Karacaoğlan’a, Nesimi’den Dadaloğlu’na zalime başkaldıran halk şiiri geleneğimizin son büyük ustalarından 17 Mayıs 2002’de yitirdiğimiz Âşık Mahzuni Şerif’i 8. ölüm yıldönümünde saygıyla anıyoruz. Mahzuni, yaşamı boyunca, tüm baskıcılara ve baskılara karşı haklıların sembolü olarak, “Bizim suçumuz şerefimizdir” demesini bildi. Mahzuni, sazını eline aldığı günden bu yana, her türlü sömürüye karşı mücadelenin içinde birleştirici söz öğelerini kullandı. Âşıklık görevini yerine getirirken, halkın gözü, kulağı olma bilincini öne çıkardı hep. Mahzuni, bazen durgun bir su, bazen coşkulu akan ırmak, mazlum, mahzun ama yürekli bir Anadolu çocuğu olarak sazının tellerine vurdu mızrabını. Mahzuni, geri kalmış toplumların yoksul insanlarının yüz yıllardır oluşturduğu hayat felsefesinin içindeki, insanı yokluğa, uyuşukluğa götüren inanç motiflerini teker teker çıkararak, yerine toplumcu hayatın öğelerini koydu, sınıf çelişkilerini işledi: Çeker Gider Şiirinden

Bakmazdım zalimin gözü yaşına Sabıra bağlamazdım boşu boşuna İtikat etmezdim mezar taşına Taş yerine çiçek eker giderdim

İnsan olduğu yön kıbledir bana Ben böyle inandım çünkü insana Çok sebeptir diye kavgaya kana Bütün hududları söker giderdim


Sayfa

91

ŞİİRİMİZİN ÖZGÜN SESİ EDİP CANSEVER ŞİİRLERİYLE HAYATIMIZA SOLUK KATIYOR HÂLÂ… Her türlü kümelemenin dışında, biçimde 2. Yeni’yi teğet geçen, içerikte hayat-toplum-birey üçgeninde uzun soluklu şiirleriyle bakışımızı zenginleştiren Edip Cansever’i 28 Mayıs 1986’da 58 yaşında yitirdik. Edip Cansever hece ölçüsünden sürekli uzak durduğu için, kuşaktaşları gibi şiire heceyle başlayıp sonra serbest şiire geçiş bunalımı yaşamamıştır. İlk şiirlerinde birinci yeniden izler görülse de sonraları imgesiz şiir yazılamayacağını düşünerek bu akıma kendisini kaptırmaz. Cansever şiirinde ayrıntı gücü hemen göze çarpar. Kimi zaman neredeyse nesre yaklaşan şiirleri insanı kendi varoluşuyla yüzleştirir. Cansever, şiir anlayışını şu sözleriyle somutlar: "Bireyi toplum içinde somut olarak görünür duruma getirmek, giderek daha da derinlerine inerek, onun içsel dramını kurcalamak çabasındayım" Edip Cansever' in gerçek şiir serüveninin ilk ürünü olan "Dirlik Düzenlik", yer yer "Garip" şiirinin etkisini taşısa da daha sonra "İkinci Yeni" akımının şairleri arasında anılmasına neden olacak kimi özelliklerin de ilk ipuçlarını verir. Bir yandan da, alaycı bir söylem ve üstten bir bakışla zengin-yoksul ikilemini "Garip" şiiri yedeğinde işlerken, öte yandan sonraki yıllarda Cansever şiirinin vazgeçilmez öğeleri arasında yer alacak bireysel temalara yönelir. Söz konusu kitapta, şiirini toplumun sorunlarına açmak çabasında olan Cansever, ilk kitabındaki yüzeysellikten arınarak öze ve anlatıma ağırlık veren bir üslup edinme çabası içinde olmuştur. Hemen bir yıl sonra 1966' da yayımlanan "Çağrılmayan Yakup", anlatımcı (öykülemeci) şiirlerin ağır bastığı bir kitaptır. Şiirini, bir yandan yükselen toplumsal muhalefetin konu ve sorunlarına açan Cansever’in, imgeden görece uzaklaşarak şiirini "anlatım"a yaslaması, dönemin sosyal ve siyasal hareketliliği düşünüldüğünde kaçınılmazdır. Ama şiirinin asli ve değişmez eksenin yer verdiği "ben" ya da "birey" olgusu, Cansever şiirini özgün biçimde bir yerde tutar. Cansever, başkaldırının içerisinde yer alan, başkaldırı sonrasında gerçekleşecek dönüşümleri tutkuyla özleyen ve başkaldırı ruhundan beslenen bir bireyin şiirini yazar. Bu iç içelik nedeniyledir ki, "Çağrılmayan Yakup"tan dört yıl sonra yayımlayacağı, "Kirli Ağustos"ta, 1970 öncesi sol siyasi eylemlerin etkilerini, söz konusu eylemlerin içinde düşünsel ve duygusal varlığıyla yer almış birinin penceresinden yansıtır. Yine dört yıl sonra, 1972’te yayımlanan kitabı, "Sonrası Kalır" ise 12 Mart döneminde toplumsal planda yaşanan acıların ve etkisi 1980'li yıllara kadar uzanacak bir yenilginin ağıtlarıyla yüklüdür ve Cansever, "içerden" biri olarak, yapılan yanlışı sorgulamaya girişir. Birer yıl arayla yayımlanan "Ben Ruhi Bey Nasılım" ve “Sevda İle Sevgi" adlı kitaplarında


Sayfa

93

JOSE MARTİ KAVGAMIZDA DİNMEYEN SESTİR… 28 ocak 1853'te Havana'da doğan Jose Marti'nin babası İspanyol, annesi ise Kanarya Adaları'ndandı. 16 yaşında "özgür vatan" adlı bir gazete çıkardı. İspanya'ya karşı bağımsızlık savaşımı verenlerden olduğu için 17 yaşında tutuklandı ve 6 aylık kürek cezasından sonra İspanya'da Madrit'e sürüldü. Madrid'te Zaragosa Üniversitelerinde hukuk, felsefe ve filoloji eğitimi gördü. 1874'te Latin Amerika ülkelerini dolaştı.yaşamının büyük bölümünü sürgünde geçirdi. 1878'de Kübalı toprak sahiplerinin ispanyollarla anlaşması nedeniyle sona eren savaş ve çıkan af ile ülkesine geri döndü. 1878'de evlendi, bir oğlu ve bir kızı oldu. 1880'de Kuzey Amerika'ya geçti, göçmen olarak yaşadı. Yıllarca şiirler, kitaplar ve gazete makaleleri yazdı. Aynı zamanda siyasi eylemlerini de sürdürdü. Gizli siyasal faaliyetinden dolayı iki kez yine tutuklandı. Daha sonra NewYork'a yerleşti. Buradan Buenos Aires'te çıkan La Nicion adlı gazetede ona ayrılan köşedeki yazılarından dolayı ünü bütün Latin Amerika'ya yayıldı. 1892'de Partido Revolucionario Cubano (Küba Devrimci Partisi) kuruldu ve Marti, PRC'nin temsilciliğine seçildi; aynı zamanda Patria (Vatan) adlı gazeteyi çıkarmaya başladı. 1895'de Küba halkını bağımsızlık savaşına çağıran ve partinin manifestosu niteliğinde olan Monte Kristo Bildirisi'ni kaleme aldı. 1895'de Kübalı yurtseverler bir kez daha İspanya'ya karşı savaş hazırlıklarına başlamıştı. Marti Küba'ya döndü ve 1 ay sonra 19 Mayıs 1895'te arkadaşlarıyla birlikte küçük çaplı bir çatışmaya girdi ve çatışmada İspanyol askerleri tarafından öldürüldü. Jose Marti yaşamını, Küba'da İspanyol sömürge yönetiminin sona erdirilmesi ve Küba'nın ABD dahil başka ülkelerin egemenliği altına girmemesi için savaşıma adamıştır. öğretisinin özü, kişi özgürlüklerine saygılı olmayan ve yalnızca zenginliklerini büyütmeyi gözeten yönetimleri uyarmaya ve karşı çıkmaya dayanmaktadır. Yapıtlarında bütün despot yönetim düzenlerini ve insan haklarına karşı uygulamaları kınamıştır. Onun yazıları demokratik gelişmeye yol göstericidir. Marti'nin, edebiyat ve siyaset arasındaki ilişkiye getirdiği düşünce; yazmak, konuşmak, "yaratma"nın bir biçimidir; ama değişik bir biçimidir; değişik bir "yaratma"dır, eyleme katılmanın paralel bir biçimidir. Kısa süren ömrü boyunca, birkaç siyasal kitapçıkla incecik şiir kitapları Abdala (manzumdram) 1869'da, İsmaelillo (Mahvolan Dostluk, otobiyografik roman) 1882'de, Versos Sencillos (Basit Şiirler) 1891'de ve Versos Libres (Özgür Şiirler) 1913'te ölümünden sonra basıldı.


Sayfa

95

KOMÜNİST ŞAİR RİTSOS ŞİİRLERİYLE BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK UMUDU SAÇIYOR HÂLÂ... 1 Mayıs 1909 ‘da dünyaya gelen Yunan komünist şair Yannis Ritsos’un 106. doğum gününü kutluyoruz. Büyük şairin halkla birlikte güçlü melodilere dönüşen şiirleri hala özgürlük ve eşitlik mücadelesinden ayrı düşünülmüyor. Yannis Ritsos için 'çağımızın en büyük şairidir' demiştir, Louis Aragon. İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizme karşı kendi yurdunda direnişe katılan Ritsos'un şiirleri yine kendi yurdunda yasak edilir, Ege adalarına sürgün edilir. Epitaphios (1936- Yazıt Mezar Yazıtları ) adlı kitabı faşist cunta tarafından Zeus Tapınağı'nda törenle yakılır.

çalışır.

Ritsos, 1934 yılında ilk şiirlerini Vladamir Mayakovski'den esinlenerek yazmaya başlar, ilk şiir kitabının adı Traktör’dür. Yannis artık hayatı boyunca işçi sınıfı mücadelesi için

11 Kasım 1990'da Atina'da hayatını kaybeden Yannis Ritsos'un şiirleri 80'den fazla dile çevrilmiştiir. Türkçe'ye çevrilen eserleri şöyledir: Alışkanlıklar Da Değişir, Umarsız Penelope, Yaşlı Kadınlar ve Deniz, Helena ve Nöbetçi, Boyun Eğmeyen Ülke, Graganda, Erotika, Dikkatli Ariostos (Anlatı/Roman), Seçme Şiirler, Tüm Şiirleri, Ölü Ev, Taşlar, Yinelemeler, Parmaklıklar, Bir Mayıs Günü Bırakıp Gittin Yannis Ritsos’un 'Barış' adlı şiirinden:

'Çocuğun gördüğü düştür barış, annenin gördüğü düştür barış, ağaçlar altında sevdalıların sevda sözleridir barış; Gözlerinin içinde uçsuz bucaksız bir gülümseme elinde yemiş dolu bir zembil ve alnında ter tomurcukları, Pencerede suyu soğutan testideki damlalar gibi; Akşam üstü eve dönen babadır barış,


Sayfa

97

NURHAK’TA UMUDA TIRMANANLARI UNUTMADIK! UNUTTURMAYACAĞIZ!… Ocak 1971’de Malatya’nın Akçadağ civarındaki dağlık bölgeye yerleşerek eğitim çalışmasına başlayan 20 kişilik THKO grubunu Sinan Cemgil komuta ediyordu. Mayıs ayının son günlerinde biten eğitimden sonra keşif gezileri yapılmaya başlandı. 31 Mayıs günü muhtarın ihbarı sonucu keşif kolu jandarma tarafından kuşatılınca çatışma çıktı. Çatışma sonucunda THKO önderlerinden Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alparslan Özdoğan yaşamını kaybetti, Mustafa Yalçıner ile Hacı Tonak yaralandı. Sinan Cemgil’in annesi, oğlunun cenazesini almaya geldiğinde, onları “eşkıya” diye nitelendiren köylülere şöyle seslenmişti: “Bu oğlum Sinan... Bunlar da onun arkadaşları (Kadir ve Alpaslan), kardeşleri.... Onlar da oğullarım... Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler. Başka bir istekleri yoktu. Her biri birer dehaydı. Her biri üstün zekâlı birer güzel insandı. Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı. Birer milyoner olurlardı. Ama onlar, halkı, sizleri sevdiler. Sizin sorunlarınızı omuzladılar. Size yalan söylüyorlar. Onlar eşkiya değildi” Sinan Cemgil ve arkadaşları, sosyalizm kavgamızda bizlere göz kırpan birer kızıl yıldızdır şimdi!...

“Zincire, kelepçeye, kurşuna teşne bilekler, İsyanın türküsünü söylettiler destanlaşan mavzerlerine… Mavzerin namlusundan doğacak bir güneşin özlemi yansıyordu gözlerine… Güz vurdu ışıklı yüzlerinize Esti yüreklerinizde kahrın kara yelleri Başınıza üşüştü cehennem zebanileri güneşe gölge düştü!” A. Z. ÇAMUR


Emeğin Sanatı 168. Sayı

İBRAHİM KAYPAKKAYA BUGÜN DE KAVGAMIZA IŞIK TUTMAYA DEVAM EDİYOR...

GÖRSEL ÇALIŞMA: ADNAN DURMAZ 1973 yılının Ocak ayı sonunda, Dersim'de, -Vartinik Köyünün Mirik Mezrası'nda- devletin kolluk güçleriyle çıkan çatışmada arkadaşı Ali Haydar Yıldız düşerken, boynundan yara alan İbrahim Kaypakkaya, daha sonra bir ihbar üzerine tutsak edildi.. Her türlü işkencelere direnen İbrahim Yoldaş’tan sır alınamayacağını gören Faşist katiller dört ay süren yoğun işkenceler sonucu konuşmayacağına emin olduktan sonra, İbrahim'i, 17 Mayıs'ı 18 Mayıs'a bağlayan gece kurşunlayarak katlettiler. O, katledildiğinde henüz 24 yaşındaydı. Ama İbrahim Kaypakkaya'nın önemli bir önder olmasını sağlayan esas şey, ne onun gençliği ne de işkencede ser verip sır vermemesiydi... İbrahim'i, döneminin tüm devrimci önderlerinden ayıran temel farklılık, Türkiye üzerine hazırladığı tezler ve yaptığı incelemelerle yeni ve özgün, o dönem ilk kez ağza alınan strateji ve saptamalar bırakmasıdır. 20 yaşında, Çorum ili sosyal sınıflar ve ekonomik yapıları üzerine inceleme hazırladı. O döneme dek


Sayfa

99

sola yapışık gezen "kemalizm"in karşı devrimci konumunu saptayıp “sol” üzerinden fiskeleyip atan ilk devrimcidir Kaypakkaya... Ve 24 yaşında, Kürtlerin kaderlerini tayin hakkını ortaya koyan ve onların dilerlerse ayrılma haklarını kabul edip açıkça dillendirebilen ilk Türk sosyalistidir... Gene 24 yaşında, Türkiye koşullarına uygun ilk devrimci analizi yazan kişidir... Kaypakkaya, diğer devrimci önderlerden de öte Türkiye Solu'nun namusudur! Birçok konuda hâlâ bugün Türkiye'nin devrimci yapısına Kaypakkaya’nın tespitleriyle doğru bakabiliyoruz. Son 40 yıl içinde Türkiye solu'nda onun kadar özgün ve geniş perspektifli önder ne yazık ki çıkmadı.

İDAM EDİLİŞLERİNİN 39. YILDÖNÜMÜNDE DEVRİMCİ YAŞANTIMIZA KATTIKLARI BİLİNÇ VE COŞKUYLA HER ALTI MAYISLARDA ONLARI YAŞAMAYI VE YAŞATMAYI SÜRDÜRECEĞİZ!

(1 Mayıs 2015 Direnişinden...)


Emeğin Sanatı 168. Sayı

YAŞADIĞIMIZ ÇAĞIN HER YERİ VE HER KAVRAMI KİRLETEN ANLAYIŞINA KARŞI, ONLAR BİZE HEP DEVRİMCİ İNANÇ VE TUTARLILIĞIN PİSLİKLERDEN ARINMIŞ ŞAFAĞINI GÖSTERECEKLER!

GÖRSEL DÜZENLEME: ADNAN DURMAZ

“HALKIN ULUSU, RÜZGÂRIN KARDEŞİYDİ ONLAR ATEŞİN ÖĞÜNDÜĞÜ ÜÇ ALINTERİ NEBİSİ BİR ŞAFAK VAKTİ ZULMÜN DEHLİZİNDE YİĞİTLİK ANITIN I SÜSLEDİ BEDENLERİ” REFİK DURBAŞ


GÖRSEL ÇALIŞMA: ADNAN DURMAZ


PENTAGON’DA Bizlerden söz ediyorlar Tetikteyim kulaklarıma çarpıyor sesleri Kara zarlar atıp Öfkeden çıldırtarak, ağlıyorlar Masalarında hazırlanıyor ölüm Petrolü kanla karıştırarak Ekmeği küfredip atıyorlar. Buzlu camlar ardında da olsa Onları tanıyorum ben Doların cinayet peygamberleri. Göğüslerine doldurdukları hava Barut ve kömür harmanlarından Adlarımızı yazıyorlar yan yana Adımlarımızı izleyip sinsi sinsi Kulak kabartıp soluklarımıza Tartıyorlar gücümüzü Fişlere geçiyor künyelerimiz Kinle, bizi vuruyorlar sayılara. Bizlere Hiroşima derler onlar Tutuştururlar utanmadan hepimizi Gaz ve benzin yangınlarıyla. Yiğit seslerimiz İşitilmek istenmese de, iöerde, Bedenlerimizi tanımlayan ölçüler Haritalardan silecek ölüm Bizleri yok edecek bombadan dağlar Yaratılmadı, bilmiyorlar. Bizlerden söz ediyorlar, işitiyorum Seherin alaca karanlığında Tanyeri gelinciklerle Bizler çalışırken burada Yüreklerimizin civan kahkahalarıyla Gece gibi yaz gibi Önlerde yürürken ileri Bizlerden söz ediyorlar, işitiyorum.

JOSE ALVAREZ BARAGANO (Çeviri: Tekin Sönmez – Gürhan Uçkan)


BİR ÇIKARTMA ASKERİNE AĞIT

Büyükbabasının babası büyüdü Teksas’ta at çaldı ırzına geçti meksikalı esmerf kız çocuklarının bu böyle sürdü Mary Stonehill ile gerdeğe girinceye dek. Kurdu bir ev, meşe mobilyaları Ve ‘God Blues ur Home’ ile ...(1) Büyükbaban Santiago’da çıktı Küba’ya İspanyol gemilerini gördü, batıp giderken Rom buğuları bırakıp melez kızları Baban, barışçı bir kişi, yevmiye ödedi Guedata’lı on iki adama sen de kendi keyfinle iştahlanarak 1962 güzünde işgale kalktın Küba’yı. Bugün, pamuk tarlasında gübresin sen. _______________________________ (*) ‘Tanrı evinizi takdis etsin’

ROBERTO FERNANDEZ RETAMAR (Çeviri: Tekin Sönmez – Gürhan Uçkan)


ŞAİRLERİNİN KISA ÖZGEÇMİŞLERİ: DÜNYA DÜNYA ŞAİRLERİNİN (KÜBA) KISA ÖZGEÇMİŞLERİ:

AGOSTİNHO NETO:Angola'nın ünlü şairi ve Angola Devlet Başkanı (1975-1979) Ülkesinin kurtuluş savaşına JOSE ALV AREZ BARAG ANO: halkının (1932-1962)50 şairlerindendir. yıllarAngola Paris’te kaldı.Sürrealistler önderlik eden Neto’nun Angola kurtuluşKuşağı kavgasıyla şiiri sıkı sıkıyaUzun ilişkilidir. Kurtuluş İçin Halk dilişkiler kurdu. İlk şiir kitabını yayınladı. sonra Devrimden sonra Küba’ya döndü ve gazetecilik yaptı. Playa Hareketi’nin başkanlığını yaptı. Paris’te Tıp Eğitiminden 1960'da harekete liderlik etmeye başladı ve olaylar Giron çarpışmalarına katıldı. Escambra dağlarındaki karşı devrimci güçlere karşı savaştı. Sürrealizmden esnasında Portekizlilerce 30 sivil öldürüldü, yaklaşık 200 kişi yaralandı. Neto; Portekiz koloni makamlarınca aynı uzaklaşarak Sosyalist Gerçekçiliğe döndü. Şii,kaçan deneme , sanat dallarında eserler 1960 ve yıl tutuklanarak Lizbon'da hapse atıldı. Hapisten Neto; önce eleştirisi, Fas'a sonra da Zaire'ye gitti. verdi. 1962 yılında 1961 yıllarında iki kitap daha çıkardıktan sonra ani bir hastalık sonucunda Havana’da yaşamını yitirdi. kurtuluş savaşına devam etmek üzere ülkesine döndü. Angola halkının Portekiz sömürgeciliğine karşı verdiği kurtuluş savaşı, şair Neto'nun önderliğinde başarıya ulaştı. 1969-1970 Asya Afrika Yazarlar Birliği'nden Lotus RO BERTO aldı. FERNANDEZ Havana’da doğd u. Kanser Felsefetedavisi öğrenimi, sonraları da hukuk Ödülü'nü (1975-1976)RETAMAR: yılında Lenin(1930—) Barış Ödülü'nü kazandı. sürerken Moskova'da öğrenimi yargıç oldu. Ama edebiyat çalışmalarını hiç aksatmadı.Avrupa ve ABD’de bulundu. Küba’nın hastanedeyaptı, sonsuzluğa yürüdü. JORGEKültür REBELO:1940 doğumlu Rebelo, şair, avukat, gazeteci . Portekize karşı Mozambikli Paris Ateşeliğini yaptı. Jorge Küba’nın en MOZAMBİKli ünlü eleştirmenlerindendir. Havana Üniversitesinde Edebiyat gerilladersleri grubu ile direnişin öncülerinden oldu. özgürlükmücadelesini, bağımsızlık için Tarihi verdi. 20’‘yi aşkın şiir kitabı, bir oŞiirlerinde kadar da d Mozambik eneme kitabı bulunmakta, ayrıca Jose M arti üzerine mücadele, direniş kitapları çağrıları bulunmaktadır. öne çıkmaktadır.Jose Özgürlük ve savaşanları yoldaşlarını motive , yazdığı inceleme Martisavaşını Araştırma Merkezinin över, kurucusudur. Küba Halkeder İktidarı kavgayaMeclisi çağırır. (1998) Bu şiir, Mozambik özgürlük mücadelesininen şiddetliyapmaktadır. günlerinde, kendisiyle gizlice görüşmeye Ulusal yaptı. Şimdilerde Danıştay üyeliği Fidel Castro’nun o rtod oks gelen iki İsveçli gazeteciye 1975 yapan yılında Latin ülkenin bağımsızlığını hemen sonra Mozambik'iniçin savunucularındandır. C.Fuenverilmişti. tes karşıRebelo, devrimcilik yazarlarını da eleştirmiştir. "Bağımsızlık" enformasyon bakanı ve ülkedeki en güçlü adamlarından biri oldu. Şiir Ulusal Ödülü, Latin Amerika Rub en Dario Şiir Ödülü, Bulgaristan Nikola Vap tsarov Uluslararası Şiir ELLİS ,AYİTEY KOMEY:(1816-1887) sesini, sosyalizmi türküleri ve şiirleriyle dünayaya yayan ve Ödülü Perez Bonalde UluslararasıProletaryanın Şiir Ödülü kazandı. Arjantin, 1996 yılında "İşte" Edebiyat Eleştirisi şairdir.veEnternasyonal’ın sözünü yazan şairdir. işçi olarakverdi. çalıştı. 1848’de barikatlarda dövüştü. 1871 Sanat Edebiyat resmi Madalyası Ödülü, 1998Önceleri yılında Fransa'da Paris Komünü’nde milletvekili seçildi. Komün yıkılınca ABD’ye sığınmak zorunda kaldı. Gıyaben ölüm cezasına çarptırıldı. Sürgünde kaldığı sürece türkülerini yazmaya devam etti. 1880’de aftan yararlanarak Fransa’ya LUİS MARRE : (1929— 2013) Çeşitli meslekleride çalıştıktan sonra Muhasebecilik yap tı. Devrimden sonra döndü. İlk şiir kitabını o yıl yazdı. 2. kitabı «Devrim Türküleri» ölümünden sonra yayınlandı. Yoksulluk içinde bataklıkların kurutulması mücadelesinde akti aldı. 1959’dan itibaren tarımsal kalkınmanın öncülerinden öldü ama yazdıklarıyla arkasında ölmeyecek birf görev anıt bıraktı. oldu. JoseBRUTUS: Marti Halk(1924-2009) Çiftliklerini Zimbabweli oluşturdu. Sonraları muhasebecilik Rad yo Yayıncılığı DENNIS sporcu, spor yöneticisi,ve özgürlük savaşçısı,yaptı. şair. Escambray 1960 ve Domuzlar Körfezi direnişine aktif olarak katıldı. Küba Enstitüsü'nd e çalıştı. 1968 yılında ziyaret eden olimpiyatlarına hak ettiği halde siyah tenli olduğu için seçilmeyince bu kararda egemen olan Anti-CAD’a (Siyahî Sovyetler Birliği'ne 2008 yılında Küba Edebiyat ve kez Rafael Alberti aldı. Elli Karşıtı İşler Dairesi gitti. Başkanlığı organizasyonu) direnirUlusal bununÖdülü’nü sonunda ilk hapse atılır. ödülünü 18 ay hapisten kuşağının mükemmeliyetçi şairlerindendir. çıktıktan sonra da mücadelesini sürdürdü Güney Afrika’da siyahların yazması ve yayınlaması yasakken o illegal yollardan bu yasağı deldi. Asma sonunda tekrar tutuklandı. Nijerya hapiste iken MBARI Şiir Ödülü'nü alan ilk JOSE Yaşam Sayfa. siyah MARTİ: şair oldu. Ancaköyküsü Brutus,93. ödülü ırkçılığı protesto etmek amacıyla geri çevirdi. 14 şiir kitabı olan Brutus, Daha sonra yurt dışına çıktı. Denver Üniversitesi, Northwestern Üniversitesi ve Pittsburgh Üniversitesi ‘nde KAYNAK: Yansıma Dergisi “Kurtuluş ve Direnen Özel Sayısı, Aralık, 1974 Afrika edebiyat tarihi üzerine dersler Hareketleri verdi. Buradan emekli Şiir oldu. Amerika’da öğretim üyeliğini sürdürdüğü yıllarda da ABD’de Apartheid karşıtı gösterile düzenledi, kamuoyu oluşturmaya çalıştı. Apartheid bittikten sonra Güney Afrika'ya döndü. 2008 yılında sanat ve kültüre katkıları, ömür boyu gösterdiği özverili mücadelesi nedeniyle Güney Afrika Lifetime Onur Ödülüne layık görüldü. Brutus, tüm zamanların dünyanın en iyi şairleri arasında yer aldı. Korkusuz bir adalet savunucusu, ve büyük bir hümanist ve öğretmen oldu.

EMEĞİN SANATI E-DERGİ

Aylık Sosyalist Kültür/Sanat E-Dergisi 15.05.2015 Yıl: 9 Sayı: 168

Kaynak: Yansıma Dergisi Sayı 30, 1974, Kurtuluş Hareketleri Ve Direnen Şiir Özel Sayısı

EMEĞİN SANATI E-DERGİ

Aylık Sosyalist Kültür/Sanat Yayınlayan: Emeğin Sanatı KolektifiE-Dergisi 15.12.2014 9 Sayı: © Dergide yayınlananYıl: eserlerin her163 türlü hakkı Yayınlayan: Emeğin Sanatı Kolektifi şair ve yazarlarına, görsel sanatçılarına aittir. © Dergide yayınlanan eserlerin her türlü hakkı Kaynak gösterilmesi koşuluyla alıntı yapılabilir. şair ve yazarlarına, görsel sanatçılarına aittir. Kaynak gösterilmesi koşuluyla alıntı yapılabilir

Yayın, Tasarım, Düzenleme: A.Z.ÇAMUR Ön,Öniç Kapak, Arka, Arka İç Kapak Görselleri: ADNAN DURMAZ Not: Not: e-dergimize e-dergimize yapıt yapıt göndermek göndermek isteyen isteyen dostları, dostlar, emegin_sanati@mynet.comadresine gönderebilirler. emegin_sanati@mynet.com adresine gönderebilirler. Facebook grup adresi: Facebook grup adresi: https://www.facebook.com/groups/emeginsanatidergisi/?ref=ts&fref=ts https://www.facebook.com/groups/emeginsanatidergisi/?ref=ts&fref=ts Twitter adresi: http://twitter.com/emeginsanati Twitter adresi: http://twitter.com/emeginsanati Emeğin Sanatı E-Kitaplığı: http://issuu.com/emeginsanati Emeğin Sanatı E-Kitaplığı: http://issuu.com/emeginsanati Emeğin Sanatı E-Dergi: http://issuu.com/emeginsanati-dergi Emeğin Sanatı E-Dergi: http://issuu.com/emeginsanati-dergi


EMEĞİN SANATI E-DERGİ 168. SAYI  

SOSYALİST EDEBİYAT DERGİSİ SOCIALIST AND ARTS MAGAZINE Sayı: 169 Yıl:9 Number: 169 Year: 9

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you