Page 1

TAŞ MİMARLIK VE İÇ MEKAN TASARIMI STONE ARCHITECTURE AND INTERIORS

MART-NİSAN / MARCH-APRIL 2011 / 10 TL

ORDOS MÜZESİ ORDOS MUSEUM OCAK-ŞUBAT/ JANUARY-FEBRUARY 2012

TÜRKİYE’DEN TAŞ MİMARİ TURKISH STONE ARCHITECTURE

BERGAMA KÜLTÜR MERKEZİ BERGAMA CULTURAL CENTER SALT GALATA GIZIA SHOWROOM


BAŞLARKEN / EDITOR’S NOTE Natura Yayın Kurulu Başkanı Chairman of Editorial Committe İstanbul Maden İhracatçıları Birliği adına Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Özer Istanbul Mineral and Metals Exporters Association, CEO Mehmet Özer

GÖKHAN KARAKUŞ

TÜRKIYE gibi geniş doğal taş kaynaklarına sahip ülkelerde taş mimari zengin ve hareketli bir alan. Ama taşa sadece sahip olmak yeterli değil; bu taşları mimari ve inşaat pratiğine entegre etmek için doğru iş akışlarını sağlamak da gerekli. İşte bu bağlamda doğal taş üreticilerinin değeri ortaya çıkıyor. Taş endüstrisine bağlı iş kolları mimar ve tasarımcıların yeni etkiler yaratabilmek için ihtiyaç duydukları araştırma & geliştirmeyi sürekli sağlayarak pazara çok geniş bir yelpazede yeni taş temin ediyorlar. Türk doğal taş üreticileri sürekli geliştirdikleri yeni taş tipleri ve işleme teknikleri ile ön plandalar. Türkiye artık dünya çapında çok çeşitli mermer, traverten ve granit türleri için önemli bir kaynak olarak görülüyor. Natura’nın bu sayısında Türkiye’de Türk doğal taş sektörünün işbirliğiyle üretilen farklı mimari ve tasarım örneklerine yer veriyoruz. Arif Özden’in Gizia merkez ofisi, Tanju Özelgin’in S Evi, Autoban’ın mermer masaları, SALT Galata’nın Han Tümertekin tarafından yenilenen zengin iç mekanı ve Emre Arolat Architects’in Bergama Kültür Merkezi, Türkiye’de tasarımın taşın sağladığı imkanlarla bağlantısını ortaya koyuyor. Türk doğal taş üreticileri ve ustalarıyla işbirliği içinde çalışan mimarlar Türkiye’nin küresel mimariye katkısını teşkil eden etkileyici tasarımları meydana getiriyorlar. Doğal taşın kullanıldığı bölgesel mimariye bağlılığımızı da yinelemek isteriz. Bernard Khoury’nin Lübnan’daki Faraya 6083’ü, MAD mimarların Moğolistan’daki Ordos Müzesi ve Sahel Al Hiyari’nin Orta Doğu’da tasarladığı projelerde bölgenin gelişen kentsel ve kırsal peyzajında gerçekleştirilen ekolojik bilince sahip taş mimarinin örneklerini görüyoruz. Taş dayanıklı ve gerekli bir malzeme. Toplumların ve çevrenin sürekli değiştiği bir dünyada, taş mimarinin ardındaki uzun vadeli düşünce ve sağlamlığın, doğa ve toplum için yarattığı süreklilik hissi bizce çok değerli ve benzersiz.

04 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

ARCHITECTURE and design in stone is a rich area of activity in countries like Turkey with wide reserves of natural stone. But it is not enough just to have the stone; business processes are required to integrate these stones into the practice of architecture and construction. It is in this context where the value of stone producers comes into play. Businesses aligned to the stone sector provide the research and development necessary for architects and designers to create new effects through a continuous process that brings a wide variety of new stones to the market. It is here where Turkey’s stone producers are especially active in their constant development of new stone types and treatments. Turkey is now known worldwide as a source for many different types of marble, travertine and granite. In this issue of Natura we show you many examples of the different types of architecture and design being produced in stone in Turkey today in cooperation with the Turkish stone sector. In projects such as Arif Özden’s Gizia headquarters, Tanju Özelgin’s S House, the marble tables of Autoban, the rich interior of SALT Galata by Han Tümertekin and Emre Arolat Architects’ Bergama Cultural Center, we see how design in Turkey is closely aligned to the possibilities of stone. Architects working in coordination with Turkish stone producers and craftsmen are producing this dramatic collection of designs that are Turkey’s distinctive contribution to global architecture and design today. We also want to reiterate our commitment to regional architecture and interiors in stone. In projects such as Bernard Khoury’s Faraya 6083, Lebanon, MAD architects Ordos Museum, Mongolia and the work of Sahel Al Hiyari in the Middle East, we see the examples of ecologically minded stone architecture in the growing urban and rural landscapes of the region. Stone is a durable and essential material. In a world where our societies and environment are constantly shifting, the solidity and long term thinking behind stone architecture is providing a sense of continuity with nature and community that we feel is valuable and unique.

Yayın Kurulu Editorial Commitee Mehmet Özer, Ahmet Keleş, Hasan Can Çoker, Erdoğan Akbulak, Erol Efendioğlu, Arslan Osman Erdinç, Candan Özlütürk, Ertuğrul Doğuç Coşkun Kırlıoğlu, Fatih Özer, Nergis Büyükkınacı, Engin Yalçın, Kadir Ceryan Genel Koordinatör General Director Coşkun Kırlıoğlu Yayın Direktörü Editorial Director Gökhan Karakuş Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Editor in Chief Özlem Alkan K. ozlem@emedya.net Art Direktör / Art Director Özgür Çakır Editör / Editor Gözde Kavalcı Yönetim / Management Emedya İletişim Sanayi ve Ticaret Ltd. Abdülhakmolla Sokak 19 Arnavutköy İstanbul 34345 /TURKEY Tel: (212) 359 82 88 info@emedya.net Renk Ayrımı / Color Separation Studio Tel : (0212) 283 90 12 Baskı, Cilt / Printing Stil Matbaacılık İbrahimkaraoğlanoğlu Cad. Yayıncılar Sok. No:5 Seyrantepe / İstanbul Tel: (0212) 281 92 11 www.stil.com.tr Yayın Türü / Publication Type Yerel - Süreli / Local - Periodical Şubat 2012 - February 2012


MEHMET ÖZER / İstanbul Maden İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Istanbul Mineral Exporters’ Association Chairman of the Board of Directors

DEĞERLI OKURLAR,

DEAR READERS,

Türk doğal taşlarının yurt içinde ve yurt dışında da hak ettiği yere ulaşması ve mimar, iç mimar ve tasarımcılar için vazgeçilmez bir marka olarak algılanması sektörümüz ve ülkemizin imajı açısından kuşkusuz çok önemli… Biz de bu doğrultuda İstanbul Maden İhracatçıları Birliği olarak, doğal taşlarımızın tanıtım çalışmalarına her zaman olduğu gibi hızla devam ediyoruz. Ocak ayı içinde Amerika’nın Las Vegas şehrinde düzenlenen Stonexpo Marmomacc Amerikas Fuarı’nda ülkemizi info stand ile temsil ettik. Nisan ayında ise iki önemli etkinliğimiz var. Bunlardan biri yine Amerika’da 17-20 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek olan Coverings International Tile, Stone&Floorings Fuarı. Bu fuara, İstanbul Maden İhracatçıları Birliği olarak milli katılım sağlıyoruz. Firmalarımız, dünyanın en büyük doğal taş ithalatçısı olan ABD’de eşsiz ürünlerini ve tasarımlarını tanıtma fırsatı bulacaklar. Fuarın ihracat artışımız için çok önemli olacağını düşünüyoruz. Elbette bir taraftan da Türk doğal taşlarının bilinirliğinin artması ve yurt dışında daha çok tercih edilir olması için çok değerli bir fuar. Bu amaca hizmet edecek bir başka organizasyon ise Milano Tasarım Haftası… 17-22 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek olan Milano Tasarım Haftası, sizlerin de bildiği gibi iki etkinlikten oluşuyor. Bunlardan biri 1961 yılından bu yana her yıl İtalya’nın Milano şehrinde düzenlenen ve her tür mobilya, ev aksesuarları, dekor objeler, tasarım ürünler ve donatım nesnelerinin sergilendiği “I Saloni” Fuarı. Diğeri ise haftanın en ilgi çeken bölümlerinden biri olan “Fuori Salone”, yani fuar dışı etkinlikler… Bu etkinlikler kapsamında bizim de “Thus Spoke The Marble” adında çok önemli bir sergimiz olacak. Bu sergi; Anadolu mermerleri ile sanat ve tasarımı bir araya getiren, Milano’dan sonra ilki İstanbul olmak üzere önemli kentlerde sergilenecek ve uluslararası platformlarda tanıtımı yapılacak bir proje. Mermerin “hikaye anlatıcı“ rolünü üstlendiği bu sergide, çok değerli Türk ve uluslararası sanatçılar, yolculukta yaşadığımız duygusal süreçlerimizi irdeleyecek ve yine mermeri kullanarak bu duyguları görselleştirecek. Birliğimiz aktif olarak çalışmaya ve ülkemizin yanı sıra dünyaya Türk doğal taşlarını tanıtmaya devam ediyor. Yeni gelişmeler ve güzel haberlerle yine karşınızda olacağız. Gelecek sayımızda görüşmek üzere…

Without a doubt it is important for the image of our sector and of our country that natural stones from Turkey reach their deserved position nationally and internationally and that they are perceived as an essential brand for architects, interior designers and designers. It is with this goal in mind that we at the Turkish Stone Exporters’ Association, as always, continue our fast paced efforts to publicize our natural stones. In January we set up an information stand at the StonExpo/Marmomacc Americas trade fair in Las Vegas, U.S.A. In April, we have two important activities. One of these is again the Coverings International Tile, Stone & Floorings fair in the U.S.A. from April 17th to 20th. For this fair, we as the Turkish Stone Exporters’ Association will be the national representing body of Turkey. The companies in our sector will have the opportunity to publicize their unique products and designs to the world’s largest stone importer, the U.S.A. We believe this fair will be very important in increasing our exports. At the same time, we believe this fair will be crucial in increasing the visibility of Turkish natural stones to make them the stones of choice internationally. Another event that will serve to increase the awareness of stones from Turkey is Milan Design Week. As you know Milan Design Week from the April 17-22 consists of two events. One of these is the “Salone Internazionale del Mobile” which has since 1961 in Milan, Italy, been the trade fair for exhibiting all types of furniture, home accessories, decorative objects, design products and equipment. The other event is the collection of interesting exhibits occurring outside of the primary fair area all over Milan called the “Fuorisalone”. It is within the context of these citywide events that we will present an important exhibit called, “Thus Spoke The Marble”. This exhibition bringing together marble from Anatolia with art and design will after Milan be exhibited in Istanbul and other important cities in developing publicity internationally. In this exhibition emphasizing the “storytelling” role of marble, very important Turkish and international designers and artists will explore the emotional processes we have lived on our journey, using marble to visualize these feelings. Our Association is actively and continuously working to increase the awareness of Turkish stone nationally and internationally. We will continue to inform you of up-to-date news and positive developments. See you in the next issue of Natura.

06 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


OCAK - ŞUBAT 2012 / JANUARY - FEBRUARY 2012

İÇİNDEKİLER / CONTENTS

16

50 12 Haberler 16 SALT Galata: Karaköy’de bir yenileme projesi 30 Tasarım: Autoban’ın doğal taş masaları 34 Röportaj: Doğan Kuban PROJELER: 42 58

50

Uygarlıkların Bağlantısı: Bergama Kültür Merkezi Kum, taş ve metalin salınımı: Ordos Müzesi Saf uyum: S Evi Gizia Merkez & Showroom binası: Zıtlıkların bütünlüğü Bilbao etkisine Siza yorumu: Bask Bölgesi Üniversitesi Endüstriyel ekolojiler: Faraya 6083 Sahel El Hıyari’nin mimarisinde hayat bulan gerçek ve ütopya Etkinlik takvimi

68

08 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

88

114

96

78


İÇİNDEKİLER / CONTENTS

78

88

96

10 News 16 SALT Galata: A renovation project in Karaköy 30 Design: Natural stone tables of Autoban 34 Interview: Doğan Kuban

PROJECTS: 42

50

Bergama Cultural Museum: The link between civilizations Ordos Museum: Oscillation of sand, stone and metal Pure harmony: S House Gizia Headquarters & Showroom: The unity of contrasts Alvaro Siza revives the Bilbao effect Industrial ecologies: Faraya 6083 Sahel El Hiyari’s utopia and reality in stone Events calendar

78

10 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

58

114

88

68

96


Haberler/News

OFFF İSTANBUL DİJİTAL TASARIM FESTİVALİ OFFF İSTANBUL’A DİJİTAL TASARIMIN EN ÖNEMLİ İSİMLERİ KONUŞMACI OLARAK KATILACAK. IMPORTANT NAMES IN DIGITAL DESIGN WILL SPEAK AT OFFF ISTANBUL.

Barselona çıkışlı olan ve önceki yıllarda Paris, New York, Lizbon ve Madrid gibi tasarım başkentlerini dolaşan, dijital tasarım konusunda trend belirleyici konumdaki OFFF Festivali, 2-3 Mart tarihlerinde Yapı-Endüstri Merkezi’nde düzenleniyor. OFFF İstanbul kapsamında Türk tasarımcı, sanatçı, sinemacı ve reklamcılar web tasarımından tipografiye, post prodüksyondan illüstrasyona kadar geniş bir yelpazede dijital tasarımın her alanından usta isimlerle bir araya gelme fırsatı buluyorlar. OFFF Istanbul’a katılan konuşmacılar arasında grafik tasarımın babası tabir edilen, Neville Brody; Flash tasarımın öncüsü Joshua Davis; Gladyatör filmiyle Oscar almış, bol Bafta ve Cannes ödüllü post-prodüksiyon ve reklam şirketi The Mill; Darren Aronofsky filmlerine yaptıkları web siteleri ile ünlenen interaktif ajans Hi-Res!; özellikle yaptıkları albüm kapakları ve kurumsal kimliklerle tanınan grafik tasarım ajansı ve okulu Hort, Fransa’nın en iyi tasarım ajanslarından bol ödüllü Hellohikimori, Türkiye’nin en önemli grafik tasarımcılarından Esen Karol, Lecool’un yaratıcısı İspanyol ajans Vasava öne çıkanlar... OFFF Istanbul’un bir bölümü de Hollanda çıkışlı tasarımcılara ayrılıyor. Hollanda ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin 400. yılı kutlamaları kapsamında düzenlenen bu bölümün dikkat çekici ismi ise TV kanallarına yaptıkları işlerle ünlenen bol ödüllü animasyon ve post-produksiyon stüdyosu Onesize.

12 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

OFFF ISTANBUL DIGITAL DESIGN FESTIVAL After travelling to major cities like Paris, New York, Madrid and Lisbon, the Barcelona based digital design festival OFFF is finally coming to Istanbul. OFFF Istanbul will take place from March 2 and 3, 2012 at YEM in Fulya, Istanbul. The speakers of OFFF Istanbul include world famous graphic designer Neville Brody, leader of Adobe Flash based design Joshua Davis, Oscar winning postproduction and advertising company The Mill, graphic design agency and school Hort, France’s leading design agency Hellohikimori, one of Turkey’s important graphic designers Esen Karol and Vasava, the creator of Lecool… OFF Istanbul will also have a special section for Dutch designers, hosting award-winning animation and postproduction studio Onesize among its speakers.


Haberler/News

7 ŞUBAT 2012 – 17 MART 2012 GALLERY IŞIK, TEŞVIKIYE, İSTANBUL FEBRUARY 7, 2012 – MARCH 17, 2012 GALLERY ISIK, TESVIKIYE, ISTANBUL

ÇAĞDAŞ MIMARLIKTA TICARI YAPILAR COMMERCIAL BUILDINGS IN CONTEMPORARY ARCHITECTURE

Ortak bir hafıza yaratmak amacıyla günümüz mimarlığını belgelemek üzere düzenlenen Vitra Çağdaş Mimarlık Serileri, yayınlar, paneller, kolokyumlar ve basın aracılığıyla mimarlığı gündeme getirmeyi hedefliyor. 7 Şubat – 17 Mart tarihleri arasında Teşvikiye, İstanbul’da bulunan Galeri Işık’ta düzenlenen sergide Türk mimarlığının kimliği, toplumda algılama ve farkındalık oluşturmak üzere tartışılacak. Vitra Çağdaş Mimarlık dizisinin ilk yılı olan bu yıl tema, hızlı yapılaşmanın ve yığılmanın etkilerini tartışmak için ‘Ticari Yapılar’ olarak belirlenmiş. Müşterilen beklentileri, toplumun istekleri, mimarların artan sorumluluklarını ve var olan ile doğa arasındaki ilişki tartışmanın konuları arasında. Vitra Çağdaş Mimarlık dizisinin ilk kitabı internet sitesinden de indirilebilen ‘Ticari Yapılar’. Kitap her sene farklı bir tipoloji üzerine yoğunlaşacak. 2000 yılından sonra yapılmış elli farklı projeyi içeren kitaptaki projeler dört gruba ayrılıyor: Ofis binaları ve yönetim merkezleri, karma kullanımlı binalar, alişveri merkezleri ve galeriler. Galeri Işık’taki serginin başlığı ‘Mutluluk Fabrikaları.’ Birçok tasarımcı ve ofis, yaptıkları enstalasyonlarla ölçülebilen mutluluğun; ofisler, alışveriş merkezleri ve oteller üzerinden alınıp satılabilirliliğini sorguluyor.

14 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

The Vitra Contemporary Architecture series aims to document present-day architecture in Turkey through an exhibition and supporting events. In the first one of this series organized between February 7 and March 17 in Istanbul, Turkey’s architectural identity will be under scrutiny. This year, ‘Commercial Buildings’ will be the main theme in an exhibition curated by Sait Ali Köknar from the School of Architecture at Istanbul Technical University and coordinated by long time Istanbul architecture curator Pelin Derviş. The exhibition consists of a number of interpretations of themes such as society's and client's expectations from architecture, the increase of responsibility of the architect and relation between nature and present reality. The book which can be downloaded online too, covers the subject in four main categores: office buildings and headquarters, mixed-use buildings, shopping malls and showrooms. The exhibition at Galeri Işık, Teşvikiye is called ‘The Factories of Happiness’. Here, the installations made by various designers question if measurable happiness can be traded in offices, shopping malls and hotels.


Renovasyon/Renovation: SALT Galata

16 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


Kentte bir yenileme projesi: SALT GALATA KENT BELLEĞINDE ANLAMLI BIR YERE SAHIP OLAN OSMANLI BANKASI BINASININ SALT GALATA OLARAK YENIDEN IŞLEVLENDIRILMESI, HEM ISTANBUL HEM DE BÖLGE ÖLÇEĞINDE ÖNEMLI BIR ADIM...

RENOVATION TO REVIVAL THE SALT GALATA CENTER BRINGS CONTEMPORARY CULTURE INTO THE HEART OF ISTANBUL’S OTTOMAN PAST YAZI-TEXT: NILAY ÖZLÜ, FOTOĞRAF-PHOTO: CEMAL EMDEN

19. YÜZYILDA INŞA EDILEN OSMANLI BANKASI BINASI, KÜLTÜR MERKEZI OLARAK YENILENEREK ŞEHRE GERI KAZANDIRILDI. THE OTTOMAN BANK BUILDING ORIGINALLY BUILT IN THE 19TH CENTURY, HAS BEEN RENOVATED TO SERVE AS A CULTURAL CENTER.

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 17


Renovasyon/Renovation: SALT Galata

G

aranti Bankası, SALT Beyoğlu’ndan sonra SALT Galata ile kente yeni bir kültür merkezi daha kazandırdı. Karaköy’de Bankalar Caddesi’nde bulunan eski Osmanlı Bankası Binası mimar Han Tümertekin yönetiminde, Mimarlar Tasarım tarafından yürütülen kapsamlı bir yeniden işlevlendirme projesi sonucunda, SALT Galata olarak kapılarını İstanbullulara açtı. Böylelikle, tarihi yapıların yenilenerek kültür merkezi fonksiyonu kazandırılmaları geleneğine bir halka daha eklenmiş oldu. Osmanlı Bankası Genel Merkezi olarak inşa edilen yapı, tarihi ve mimari karakteri ile kent belleğinde oldukça önemli bir yere sahip olmasıyla diğer pek çok yapıdan ayrışıyor.

MIMARI TARIH Levanten mimar Alexandre Vallaury tarafından 19. yüzyılın son çeyreğinde tasarlanmış olan bina, o dönemde kente damgasını vurarak, bölgenin çehresinin değişmesinde önemli rol oynadı. 1850’de İstanbul’da dünyaya gelen Alexandre Vallaury, ünlü Vallauri Pastanesi’nin sahibi olan, sarayın pastacıbaşı François Vallauri’nin oğluydu. İlk gençlik yılları hakkında fazlaca bilgi bulunmayan Alexandre Vallaury ile ilgili ilk kesin bulgular Paris’e gidişi ile ortaya çıkıyor. Alexandre Vallaury 1868 yılında Ecoles des Beaux Art’a mektup yazarak dönemin ünlü mimarlık okuluna girmek istediğini bildirmiş ve 1870 yılında akademiye ikinci sınıftan başlamıştır. Hocası Roma Büyük Ödülü’ne ve Legion d’Honneur nişanına layık görülmüş olan Mösyö Coquart’dır. Yaklaşık 7 yıl süren Ecole des Beaux Arts eğitimi boyunca Vallaury’nin çok farklı ölçek ve konularda projeler üstünde çalıştığı biliniyor. Vallaury’nin 18 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

A

fter the opening of SALT Beyoğlu contemporary center for culture in April of 2011, the second of these exhibition and research centers, SALT Galata was opened with the sponsorship of Garanti Bank in November of 2011. This new institution merged Garanti Bank’s collection of cultural agencies including the archive of the Ottoman Bank. SALT defined its new mission as: “exploring critical and timely issues in visual and material culture, and cultivating innovative programs for research and experimental thinking; and establishing itself as a site of learning and to challenge, excite and provoke its visitors by encouraging them to offer critique and response”. In this way the design of the newly opened SALT Galata building expressed clearly its function as an interactive platform for research, exhibition and learning in a period of Istanbul’s history where the production of contemporary culture has become increasingly popular. Mimarlar Tasarım completed this ambitious adaptive reuse project, under the leadership of the architect Han Tümertekin, and a collection of design groups who worked in individual sections of both SALT Galata and earlier at SALT Beyoğlu. Both SALT projects are part of a recent trend in Istanbul of converting historic buildings into museums and cultural centers that has gained pace in the 2000s with the opening of institutions such as SantralIstanbul, Borusan Culture and Art Center and the Istanbul Modern. Of all these institutions, SALT Galata presented one of the most challenging projects as the original building, constructed as the headquarters of the Ottoman Bank, had a significant meaning in the collective urban memory of the city and the country. The Ottoman Bank living on through the auspices of its archive and the 19th century building designed by the French-Ottoman


BINA ORIJINAL KIMLIĞININ ÖNEMLI UNSURLARINDAN OLAN MARMARA MERMERI, MEKAN IÇIN YAPILAN YENI TASARIMLAR IÇIN DE TEMEL OLUŞTURDU. MARMARA MARBLE, AN IMPORTANT ELEMENT IN THE ORIGINAL BUILDING’S ARCHITECTURE WAS ALSO UTILIZED IN THE NEW DESIGN.

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 19


Renovasyon/Renovation: SALT Galata

yapılarında ve elimize geçen eskiz ve projelerinde Beaux Arts ekolünün etkisi bariz olarak görülüyor. Paris’teki eğitimini 1879 yılında bitirip İstanbul’a dönen Vallaury, ismini ilk olarak katıldığı resim sergilerinde duyurarak Elifba Sanat Klübü’nün düzenlediği sergilere Osman Hamdi, Prenses Nazlı Hanım, Fransız Elçisi Tissot gibi dönemin ünlü ve etkili isimleri ile birlikte katıldı ve İstanbul, Bursa, İznik, Konya ve Kütahya’da yapmış olduğu tarihselci araştırmaların ürünü olan çeşitli mimari proje, rölöve ve maketlerini sergiledi. Genç mimar dönemin ünlü entelektüel ismi, ressam, arkeolog ve sanat tarihçisi Osman Hamdi Bey’i etkilemeyi başardı ve aralarında bir dostluk kuruldu. Bu yakın ilişkinin de sayesinde, A. Vallaury 1882 tarihinde İstanbul’da Sanayi-i Nefise Mektebi’ni inşa etti. Vallaury’nin inşa edilen ilk projesi olan bu yapı, mimarın hayatında yepyeni sayfalar açılmasına olanak sağlayacaktı. Alexandre Vallaury sadece okul binasının mimarlığını yapmamış, Fenn-i Mimari öğretmeni

20 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

neo-classic architect Alexander Vallaury presented a unique history that needed to be dealt with by the architects and the cultural managers of SALT led by Vasıf Kortun and Sima Benaroya, entrusted with its legacy.

A SHORT HISTORY OF THE ARCHITECT AND THE BUILDING MIMARIDEKI TARIHI UNSURLAR, YAPININ GIRIŞINDEN ITIBAREN TÜM YÜZEYLERDE DIKKAT ÇEKIYOR. THE HISTORICAL ELEMENTS IN THE ARCHITECTURE CAN BE NOTICED ALL THROUGH THE BUILDING.

Alexander Vallaury designed the building in the last quarter of the 19th century as part of the transformation of the Karaköy district into the Ottoman Empire’s financial hub. Alexander Vallaury was the grandson of Edouard Vallaury, who came to Istanbul in 1806, and son of Françoiş Vallaury, who was the chief pastry chef for the Ottoman palace. The third generation of this Levantine family, Alexander Vallaury was born in Istanbul on April 2, 1850. There are no certain details about his childhood except for the fact that he was sent to Paris for education in 1869. He started his architecture education in the world famous Paris École des Beaux-Arts on April


SALT GALATA’DA SERGI ALANLARININ YANINDA, KARAKTERISTIK BIR TASARIMA SAHIP BIR ODITORYUM DA BULUNUYOR. SALT GALATA HAS AN AUDITORIUM NEXT TO THE EXHIBITION AREAS, THAT FEATURES A DISTINCTIVE DESIGN.

23rd, 1870 and he studied architecture in the studio of Monsignor Coquart until 1877. After returning to Istanbul in 1879, like many of its international students; he became a representative of the Beaux-Arts school, which dominated the architectural culture of the era. Façade design, symmetry, axiality, and functional planning were significant features of the Beaux-Arts style that Vallaury would apply extensively in his works in Istanbul. Vallaury combined his understanding of traditional Ottoman architecture with these elements of Beaux-Arts architecture in his designs of buildings made for the members of the palace and for high officials in Istanbul. His architectural approach exhibited a range of styles from his version of the Islamic-Ottoman synthesis to the established trends in the Neo-Classical architecture of the time. The foreign students of the Beaux-Arts in Paris after going back to their countries more often than not gained reputations as architects or as teachers. Alexander Vallaury was no exception. After his return to Istanbul in 1879, he attracted the attention of the noted painter and archaeologist Osman Hamdi, curator of the newly established “Empire Museum” (Turkish: Müze-i Humayun), which is today the Istanbul Archaeology Museum. After meeting with Osman Hamdi, he designed the Sanayi-i Nefise Mektebi (School of Fine Arts) and became the founding instructor of the architecture school. Following after the construction of this symbolically prestigious building, Vallaury enhanced his career and designed many buildings of economic, political and symbolic significance. It is not an exaggeration to argue that Vallaury was one of the most prominent architects of the 19th century in Istanbul and his works reflects the socio-political picture of the late 19th century in the Ottoman Empire.

olarak kurucu kadroda yer almış ve okulun mimarlık programını hazırlamıştır. Vallaury okulda 25 yıl kesintisiz olarak hocalık yapmıştır. Sanayi-i Nefise Mektebi’nin mimarı ve okulun kurucu hocalarından olması Alexandre Vallaury’ye önemli bir şöhret kazandırdı, okulun tam karşısına inşa edilen Arkeoloji Müzesi ise mimarın ününü perçinleyerek kendisine gerek Pera’da yaşayan yabancı koloni, gerekse üst düzey Osmanlı yönetimi tarafından önemli projeler verilmesini sağladı. Hem ölçek, hem de konumlarıyla son derece önemli projeler olan Cercle d’Orient (1884) ve Pera Palas (1893) yapıları mimarın ününü daha da arttırdı; dönemin mimari ve sembolik olarak en önemli yapılarından biri olan Düyun-u Umumiye (1897) binasının tasarımı de yine Vallaury’e emanet edildi. 1890-1900 yılları arasında inşa edilen Rum Yetimhanesi, Abdülmecit Efendi Köşkü (1901) ve Afif Paşa Yalısı (1901) ise Osmanlı geleneksel ahşap yapı sistemin farklı bir üslupla yorumlandığı örnekler arasındadır. Eminönü Hidayet Camisi (1887), Paris Uluslararası Fuarı için Türk Pavyonu (1889) ve Haydarpaşa Tıp Mektebi (1903) ise Osmanlı Devleti tarafında mimara verilen işlerdendir. Mimarın Galata’da Voyvoda Caddesi’nde yapmış olduğu Osmanlı Bankası Genel Müdürülüğü binası, Vallaury’nin en önemli eserlerinden biri. Daha sonra Vallaury aynı caddede Banque du Change’i da inşa etti. Osmanlı Bankası Genel Müdürlüğü, binasının mimari nitelikleri ile olduğu kadar, temsil ettiği ekonomik ve siyasi yapı ile de İstanbul’un tarihinde son derece önemli bir yer tutuyor. Bu yapı Voyvoda Caddesindeki diğer yapıları da etkilemiş, yapılı çevrenin formu bu binayı referans alarak oluşturulmuştur. Dışarıdan bütün olarak görünen bina, aslen iki eş yapıdan oluşur. 1892 yılında hizmete giren yapının batı kanadı Osmanlı Bankası’na, doğu kanadı ise Tütün Reji İdaresi’ne aitti. OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 21


Renovasyon/Renovation: SALT Galata Vallaury tarafından tasarlanan iki bodrum ve dört kattan oluşan orjinal yapıya zemin katına geniş bir merdiven holü ile yarım kat çıkılarak ulaşılıyordu. Binanın tam ekseninde yer alan 7m. x 10m. genişliğindeki galeri boşluğu zemin kattan başlayarak üst katlara doğru devam ediyor ve yapının giriş ekseninde yer alan üç kollu mermer merdiven ile asansör üst katlara ulaşımı sağlıyordu. Özellikle anıtsal merdivenin özenli işçiliği dikkat çekicidir. Birinci ve ikinci katlarda galeri boşluğuna bakan, uzun kolda 5, kısa kolda ise 3 üniteden oluşan revaklar ve gerisinde çeşitli ofis birimleri bulunuyordu. Birinci kata benzer plan özellikleri gösteren ikinci katta, galerinin etrafındaki revaklı koridor odalara açılıyordu. Bu katta galeri boşluğu kare, opal camlar ile kapatılmıştı. Diğer katlara göre daha sade bir çizgiye sahip olan üçüncü katta ise, ofis birimleri boşluğun etrafındaki koridora açılıyordu. Yapı genelinde tavan süslemeleri ve kasetler özgün detaylarıyla ilgi çekiyordu. Vallaury bu yapıda Beaux Arts öğretisinin dışına çıkarak, binanın cephe bütünlüğünü çok farklı iki üslup kullanarak bozmuştur. Yapının girişini oluşturan kuzey cephesi tamamen neo-rönesans ve neo-klasik üslupta düzenlenerek, oranlardan bezemelerine kadar tutarlı bir çizgi izler. Yarım bodrum ve zemin kat, rönesans üslubundaki bosajlı büyük dikdörtgen taşlarla belirginleştirilmiş ve gösterişli bir silme ile diğer katlardan ayrılır. Osmanlı Bankası Genel Müdürlük Binası’nın ana giriş cephesi, Beaux Arts kurallarına uygun, simetrik, neoklasik, işlevine uygun ve gösterişli bir cephedir. Yapının doğu ve batı cepheleri ise daha sade olmakla beraber Pera’ya bakan cephesi ile uyumlu olarak klasik bir üslup ile inşa edilmiştir. Binanın mimari morfolojisi çevredeki diğer yapıları da etkilemiş, daha sonra bölgede benzer ofis yapıları inşa edilmiştir. İkiz binaların Tarihi Yarımada’ya bakan güney cephesi ise bambaşka bir yaklaşımla ele alınmıştır. Genel itibariyle “oryantalist” olarak nitelenen bu cephe farklılaşması Alexandre Vallaury’nin hem doğulu hem batılı kimliğini açıkça ortaya koyar. Son derece özgün olan bu cephede farklı

ESKI BINAYA EK OLARAK INŞA EDILEN RESTORAN, BINANIN TARIHI KIMLIĞIYLE GÜÇLÜ BIR KONTRAST YARATIYOR. THE RESTAURANT BUILT AS AN EXTENSITON TO THE OLD BUILDING FORMS A STARK CONTRAST TO THE BUILDING’S HISTORIC IDENTITY

It is important to note that Vallaury was not only a professional architect but also an official architect of the Ottoman Government. He had several “Mecidye Nişan”s (Sultan’s medal) and considered as an officer of the state in Ottoman documents. The Ottoman government commissioned many of his projects directly. These include the Sanayi-i Nefise Mektebi (1882), Hidayet Mosque in Eminönü (1887), Turkish Tobacco Pavilion for the Paris International Exposition (1889), Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane (1903) and Müze-i Hümayun (Imperial Museum) Buildings (three phases, 1891-1907). The neo-classical Cercle d’Orient Building (1884) located on Grand Rue de Pera; Abdülmecid Efendi Mansion (1901) an interpretation of the residential timber structures of Istanbul; Rıdvan Paşa Mansion; Afif Paşa Yalısı (1901) combining vernacular and oriental elements; and Osman Reis Mosque (1903) are among the most prominent buildings that he designed for the Muslim/Turkish Ottoman elites and bureaucrats. He constructed several structures for the non-Muslim and European communities living in Istanbul as well. The Greek Orphanage in the Princes’ Island (18901900), the largest timber structure in Istanbul; the first international luxury hotel Pera Palas (1893); Decugis House (1895) a typical masonry structure with hybrid elements; Union Française (1896); and Düyun-u Umumiye (1897) built for the European governments to collect their debts are some of the most renowned buildings designed by Vallaury. 22 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


üsluplar bir arada kullanılır. Cephe adeta farklı bir yapıya aitmişçesine, ön cepheden hem malzeme hem de mimari anlamda farklılaşır. Birinci kat pencerelerinin üzerinde ahşap payandalarla desteklenen saçak, silme görevi görerek katları birbirinden ayırır. Osmanlı sivil mimarisinin belirgin bir öğesi olan saçağın farklı yapı tiplerinde kullanılması ve sembolik anlamının vurgulanması adeta Birinci Ulusal Mimarlık akımına giden yolu aydınlatır. Yine bu katta, Osmanlı Bankası’na ait olan kısmın merdiven holüne yapılmış olan kemerli açıklık kafeslerle bölünerek cephedeki simetri adeta bilinçli bir şekilde yok eder. Tam orta aksta ahşap eliböğründeler ile desteklenen geniş saçaklı tipik bir cumba yer alır. Ahşap payandalarla taşınan cumba elemanı üçüncü katın her iki köşesinde de tekrarlanmış, ancak her üç cumba da birbirlerinden farklı detaylarla ele alınarak cephede simetriyi bozan ve varyasyon yaratan birer eleman olarak kullanılmıştır. Cumbaların yanında ise Osmanlı Barok üslubunun tipik öğesi olan dalgalı geniş saçaklar devam eder. Dalganın yükseldiği noktaya yerleştirilen oval bir pencere barok etkisini güçlendirir Yapının orta aksında ise diğer bölümlerden yüksek bir kule bulunur, üç dairesel pencere Rönesans kemerleri ile çerçevelenir ve en üstte dendanlarla biter.

BANK-I OSMANI-I ŞAHANE: Osmanlı Bankası, yani Bank-ı Osmani-i Şahane’nin geç Osmanlı döneminin siyasi, toplumsal ve ekonomik yapısına ışık tutan, iniş ve çıkışlarla dolu tarihi binanın kendisi kadar ilgi çekici. Kent, hatta ülke belleğinde OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 23


Renovasyon/Renovation: SALT Galata

önemli bir yer edinen Osmanlı Bankası, iki yabancı girişimcinin küçük çaplı olarak başlattıkları bir işletmeden kısa zamanda devletin resmi bankası olacak kadar büyümüştür. 1838 yılında imzalan İngiliz Ticaret Antlaşması ile Osmanlı topraklarında yabancı devletlerin ticari egemenliği resmen başlamıştı. Osmanlı ekonomik sistemin altyapısı hem hızla gelişen dünya finans sektörüne, hem de değişen idari sisteme ayak uyduracak kapasitede değildi. Osmanlı Hazinesi son derece güçlü bir konuma gelmiş olan Galata bankerlerinden borç almayı alışkanlık haline getirmişti. 1853 yılında patlak veren Kırım harbi nedeniyle hazinede büyük bir açık ortaya çıktı ve Osmanlı Devleti tarihinde ilk kez Avrupa ülkelerinden borç alma yolunu seçti. 1856 yılında İngilizlerin tasarısı kabul edilerek sadece ticari etkinlikte bulunmak üzere Otoman Bank kuruldu. Banka başta Osmanlı hazinesine ve İstanbul belediyelerine sürekli avans vermek durumunda kaldı, ancak oldukça zorlu geçen 7 yıllık ticari hayatında hep artıda kalmayı başardı. Ancak Osmanlı Devleti’nin mali durumu için aynı şeyi söylemek zor görünüyor. 1861 yılında yaşanan büyük ekonomik kriz, kentte yağmalara sebep olacak kadar derinleşmiş ve aynı yıl tahta çıkan Sultan Abdülaziz, Fuad Paşa’yı mali reformlar hazırlamakla görevlendirmişti. Fuad Paşa’nın hazırladığı programa göre gerçek bir bütçe hazırlaması, kamu harcamalarının kısılması, kaimenin piyasadan çekilmesi ve bir merkez bankası kurulması öneriliyordu. Osmanlı Bankası 1862 yılında kaimelerin, yani bir nevi kağıt para olarak kullanılan devlet senetlerinin, piyasadan kaldırılmasında önemli bir rol oynamıştır. 1863 yılında ise Otoman Bank Fransızların sermaye yatırımı ile İngiliz24 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

BANK-I OSMANI-I ŞAHANE The history of the Ottoman Bank is as interesting as the building itself, reflecting the political, social and economic structure of the late Ottoman Empire. The small enterprise founded by two entrepreneurs developed into the official state bank of the Ottoman Empire leading to the construction of its headquarters in Karaköy. The Ottoman Bank Headquarters Building, 1892, set an architectural benchmark for the future buildings of the financial hub on Voyvoda Street and was also among the most significant works of the architect. The northern façade of the structure, facing the Voyvoda Street, was designed in a pure neo-Renaissance manner with an emphasis on symmetry and axiality. The double-sided façade also follows the same architectural language adorned with classical details across the width of its position on the street. In contrast, the southern elevation of the building facing the Historic Peninsula had a totally different morphology. It seems as if the southern façade belongs to a different building altogether with its architectural composition, historicist features and material selection. The asymmetrical arrangement, timber projections, and large Ottoman-Baroque eaves on the southern façade, created a unique contrast with the formal Neo-Classical language on the northern side of the building. Historically speaking the differences in styles in this one building can be explained by the rampant eclecticism and lack of a firm architectural paradigm in this time of transition in the Ottoman Empire. The search for a new Ottoman style, combining several historical features and traditional forms in new building types, in creating an eclectic style were characteristic


BİNADA ARTIK BİR KİTABEVİ VE KÜTÜPHANE DE VAR. THE BUILDING NOW FEATURES A BOOKSTORE AND A LIBRARY.

features of Vallaury’s architectural language. Even though the impact of Beaux-Arts architecture was almost always evident in his architecture; he freely used “Ottoman” traditional and/or historic forms together with “European” and “Islamic” elements sometimes in a number of combinations. Apparently, Alexander Vallaury, an Ottoman resident with French education and a French citizen with Italian background well represented the hybrid identity of a Levantine in Istanbul. His architecture, as one might expect, was a reflection of his “hybrid” and “in-between” status, with neo-Ottoman and neo-classical interpretations, which were widely accepted and appreciated in the late 19th century context.

ABOUT THE DESIGN OF SALT GALATA The architectural renovation of the Ottoman Bank buildings was undertaken by Mimarlar Tasarım/Han Tümertekin from 2009-2012, with specific interiors commissioned to a number of design and architecture offices from Turkey in an effort to underscore SALT’s desire to advocate new experimental environments for living and working. Istanbul design offices such as Şanal Mimarlık responsible for the SALT Research Library, Ömer Ünal for the bookstore, offices by Superpool, auditorium by Zoom TPU, conference and workshop rooms by Arif

Fransız ortaklığında Osmanlı Devleti’nin merkez bankası olarak Bank-ı Osmani-i Şahane, “Banque Imperiale Ottomane” ismiyle kurulmuş oldu. Kağıt para basma yetkisi olan bu banka hem merkez bankası göreviyle, hem uluslararası kredibilitesi sarsılmış olan Osmanlı Devleti’ne önemli miktarda kredi sağlayarak, Osmanlı bütçesinin planlanmasında önemli miktarda söz sahibi oldu ve devletin Galata Bankerlerine olan bağımlılığını önemli ölçüde azalttı. Ayrıca, bankanın geleceği Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderine bağlı olduğu için, banka yöneticileri Avrupa’da Osmanlı Devleti lehinde lobi çalışmaları yürüttüler. Osmanlı Bankası 19. yüzyılın inişli çıkışlı ekonomisinde birçok badire atlatarak önemli bir denge unsuru olmayı başarmış ve Cumhuriyet döneminde de varlığını sürdürmeyi başarmıştır. Osmanlı Bankası 1925 yılında devlet bankası olma ayrıcalığını yitimiş, 1952 yılında ise diğer bankalar ile aynı statüye kavuşmuş, 2001 yılında ise Garanti Bankası bünyesine katıldı.

SALT GALATA OLARAK OSMANLI BANKASI Osmanlı Bankası binası konumu, mimari özellikleri ve ölçeği ile kuruluşundan itibaren ilgi çeken bir yapı oldu ve banka işlevini kaybettikten sonra da çeşitli fonksiyonlar yüklenerek yapısal değişikliklere uğradı. OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 25


Renovasyon/Renovation: SALT Galata

HAN TÜMERTEKIN’IN TASARLADIĞI CAFE JAN VAN LIERDE’YE AIT KARAKTERISTIK AYDINLATMA TASARIMINI DA IÇERIYOR. THE CAFE DESIGNED BY HAN TUMERTEKIN ALSO INCLUDES THE CHARACTERISTIC LIGHTING DESIGN OF JAN VAN LIERDE.

OSMANLI BANKASI ARŞIVI, BINANIN YENILENMESIYLE BIRLIKTE TEKRAR SERGILENIYOR. THE ARCHIVES OF THE OTTOMAN BANK ARE BEING EXHIBITED IN THE RENOVATED BUILDING.

26 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

En son olarak Garanti Bankası bünyesinde “Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi” adı altında çeşitli araştırma, sergi, konferans ve sempozyumlara ev sahipliği yapan yapı, uzun ve kapsamlı bir renovasyon sonucunda Aralık ayında kapılarını SALT Galata olarak yeniden açtı. Ağa Han ödüllü Mimar Han Tümertekin tarafından kurulmuş olan Mimarlar Tasarım tarafından yürütülen yeniden işlevlendirme projesi ile yapının çehresi tamamen değişti ve son derece gösterişli bir kültür, sanat, eğlence ve dinlence yapısına dönüştürüldü. Bünyesinde bir araştırma merkezi/kütüphane, çeşitli sergi alanları, oditoryum, atölye/toplantı odaları, ofis birimleri, café-restoran, kitapçı ve çok amaçlı bir salon bulunan Osmanlı Bankası Binası’nın farklı hacimleri farklı mimarlık firmaları tarafından tasarlanırken, yön bulma sisteminin tasarımını Koray Özgen üstlendi. Özgün banka binasında şube olarak kullanılan, yani gişelerin ve kasa odalarına girişin bulunduğu bölüm olan merkez hol, yeniden işlevlendirme projesi sonrasında SALT Araştırma bölümüne ev sahipliği yapıyor. Yapının en göz alıcı mekanı olan bu alan, merkezi galeri ile diğer katlar ile görsel ve işitsel bir bağlantı kurmakta ve ara kata merdivenler ile bağlanıyor. Önceki fonksiyonuna dair kapısı aralık dev bir kasa haricinde bir işaret bulunmayan SALT Araştırma bölümü, orta avlu ve ara katı da bünyesine katarak 650 metrekarelik bir alana yayılıyor. Sanat, mimarlık, tasarım, şehircilik, sosyal ve ekonomik tarih konularına odaklı bir kütüphane ve arşiv dökümanları içeren bu bölüm, Şanal Mimarlık Planlama tarafından tasarlandı. Farklı üslupların ve dekoratif ögelerin bir araya getirildiği alanda tasarımcı “Vallaury’nin farklı mimari üslupları derlemesinden hareketle yola çıktıklarının ve oturma, çalışma, üretme, izleme birim


ve nesnelerini, kentin modern tasarım tarihinden süzerek oluşturulduğunu” vurguluyor. Konuklara keyifli ve rahat bir çalışma ortamı sunmayı hedefleyen bu alanda bir kütüphane işlevinin temel akustik ve aydınlatma gereksinimlerini karşılandığını söylemek ise oldukça güç. Yapının çeşitli bölümleri sergi alanı olarak değerlendirilerek binanın yeni kamusal kimliğinin altını çiziyor. Üçüncü kata yerleşmiş olan Açık Arşiv bölümü, arşiv araştırmalarını görselleştirerek kamu paylaşma hedefiyle her sergi ile mekanın yeniden tasarlanabilmesine imkan sağlayan esnek bir kurgu öneriyor. -1. katta bulunan Sergi Mekanı ise 410 metrekarelik bir alanda SALT’ın geçici sergilerine ev sahipliği yapacak şekilde boş bir hacim olarak düşünülmüş. Yine aynı katta bulunan Osmanlı Bankası Müzesi ise, Garanti Platform tarafından 2002 yılında düzenlenen sergi alanını aynen koruyarak, binanın tarihine ışık tutan çeşitli belge, fotoğraf, döküman ve paraları kasa daireleri etrafında ve içlerinde sergiliyor. Arşiv ve konsept çalışması Edhem Eldem tarafından yürütülen serginin teşhir üniteleri Bülent Erkmen tarafından tasarlanmış. Sergi 1892-1933 yılları arasında hem bankanın tarihini; hem de Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyete geçiş sürecinde ekonomik ve sosyal yapının bir kesitini gözler önüne seriyor. Zoom TPU tarafından tasarlanan 219 kişi kapasiteli Oditoryum konferans, film gösterimi, performans gibi farklı etkinliklere evsahipliği yapmak üzere yapının bodrum katında yer alıyor. Mekanın yan duvarlarını ve tavanını dolaşan ahşap üniteler akustik olduğu kadar dekoratif de bir etki yaratıyor, aynı zamanda elektrik, ses ve ışık tesisatını gizliyor. Binanın diğer mekanlarından ölçek, malzeme ve üslup olarak ayrışan bu kısım, mimaride son moda uygulamaların bir izdüşümünü yansıtarak “organik” bir mekansal duygu yaratıyor. Ömer Ünal tarafından metal ve ahşap kullanarak tasarlanan Dükkan bölümü ise SALT Beyoğlu’nda olduğu gibi Robinson Crusoe 389 kitabevi tarafından işletiliyor ve SALT’ın sanat, tasarım ve akademik dünya ile süregelmekte olan ilişkisinin altını çizmektedir. SALT Galata aynı zamanda SUPERPOOL tarafından özel olarak tasarlanan ofis birimlerine; tasarımı Arif Özden ve Tanju Özelgin tarafından yapılan Atölye bölümlerine ve dördüncü katta bulunan Özel Etkinlikler Mekanı’nı bünyesinde barındırıyor. Bu bölümler esnek planlamaları ve sade dekorasyonları ile farklı işlevlere ve değişik konseptlere ev sahipliği yapabilecek şekilde tasarlanmış. Osmanlı Bankası binasına sonradan eklenmiş olan çatı katına yerleşmiş olan Özel Etkinlikler Mekanı yenilenen çatısı ve muhteşem Tarihi Yarımada ve Haliç manzarası ile göz dolduruyor. SALT Galata’da ziyaretçileri bir de sürpriz bekliyor. Yapının Güney cephesine yerleştirilmiş olan iki katlı çelik-cam ve betonarme strüktür, ana yapıya eklemlenerek restoran ve kafe olarak hizmet veriyor. Mimarlar Tasarım ve Zehra Uçar tarafından tasarlanan bu bölüm, Istanbul Doors Group tarafından Ca’ d’oro OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 27


Renovasyon/Renovation: SALT Galata

d’Oro restoran ve kafe olarak işletiliyor. Özellikle üst kat dekorasyonuna egemen olan düşey aydınlatma elemanları ve alt katta bulunan Hüseyin Bahri Alptekin’in kişisel kitaplığı ile dikkat çeken bu ek yapı, Osmanlı Bankası’nın zaten farklılaşmış olan güney cephesine, yepyeni bir boyut katarak yüzyıldır çeşitli değişim ve dönüşümlere uğramış olan Osmanlı Bankası binasının palimpsest dokusuna yeni bir katman daha ekliyor. Osmanlı Bankası binasının renovasyonunda belki de en ilgi çekici alanları ortak kullanım mekanları, giriş holü, fuayeler ve dolaşım alanların oluşturduğu tanımsız boşluklar oluşturuyor. Autoban tarafından ele alınan kullanıcı hizmet üniteleri, seçilen malzemeler ve özgün uygulamaları binanın tarihi dokusu ile uyum sağlarken, aynı zamanda çağdaş tasarım anlayışına da örnek oluşturuyor. Özellikle mermerin konvansiyonel uygulama dışında; delme, kırma ve kesme işlemlerinden geçirilerek, delikli doku ve yivli bitim detayları ile yatay ve düşey yüzeylerde kullanımı binada halihazırda var olan mermer doku ile uyum sağlarken, farklı bir tasarım konseptini de yansıtıyor. Tarihi yapıda kullanılan özenli taş işçiliğinden ve yoğun mermer kullanımından hareketle yola çıktıklarının altını çizen Autoban ekibi, özellikle ıslak mekanlarda, kullanıcıya “mekansal etki” ile farklı bir deneyim yaşatmayı hedeflediklerini belirtiyorlar. Islak mekanlarda zemin ve duvarların belli bir kısmını kaplayan mermer levhalar, kapı yüzeylerine de monte edilerek mekanda iç-dış, zemin-yüzey ilişkisini irdelememize; silindirik dev lavabo birimi, genel geçer obje-davranış ilişkilerini sorgulamamızı sağlıyor. Vestiyer ve giriş bankolarını oluşturan yivli dev mermer bloklar ise, kütlesel bir etki yaratarak, anıtsal mermer merdiven ile uyumlu bir birliktelik sağlıyor. 28 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

SALT GALATA ŞEHRIN HEM EN KÖKLÜ HEM DE EN AKTIF BÖLGESINDE BULUNUYOR. SALT GALATA IS LOCATED IN ONE OF THE MOST LIVELY AND HISTORICAL NEIGHBORHOODS OF ISTANBUL.

Özden and Tanju Özelgin, the café and restaurant by Mimarlar Tasarım and Zehra Uçar were complemented by Autoban, designers of the entrance desk and bathrooms, Koray Özgen for the signage and Jan van Lierde for the lighting. Overall Tümertekin’s ability to balance the weight of Vallaury’s design with the demands of the new institution and the talents of the individual designers has resulted in a building of rare character and taste in Istanbul. Vallaury’s neo-Classic architecture has not in anyway been degraded by Tümertekin’s restoration. On the contrary if there is a fault it seems that the architects have added more muscularity to the original building’s forms through the act of relieving the building of much of the furnishings that had accrued over the years. Only left with the restored original neoClassic language of columns, arches, pilasters, now dramatically lit by van Lierde’s highly detailed scheme, the building’s architecture itself becomes a document, an archive of Istanbul’s Ottoman past. In this period in the building boom and expansion of culture in Istanbul, the effort by Tümertekin and all the designers that participated in this exceptional endeavor show that it is possible to be respectful of the past while progressively working for a more enlightened future.


Kent belleğinde anlamlı bir yere sahip olan Osmanlı Bankası binasının SALT Galata olarak yeniden işlevlendirilmesi, hem İstanbul hem de bölge ölçeğinde önemli bir adım. İstanbul’un kültür, sanat ve eğlence aksının önce İstiklal Caddesi etrafında toplanması, daha sonra, giderek Tünel-Şişhane-Karaköy yönüne doğru ilerlemesi ve buna bağlı olarak kent merkezindeki tarihi mimari stoğun değerlenmesi ve değerlendirilmesi Osmanlı Bankası’nın da kapsamlı bir renovasyona tabi tutulmasında önemli bir rol oynamış olsa gerek. Ayrıca, son yıllarda Türkiye’de bankaların ve özel şirketlerin sanat ve kültür alanına giderek daha fazla yatırım yapmalarının ve görünürlüğü yüksek projeler ortaya koymalarının da proje için önemli bir itici güç olduğunu unutmamak gerekir. Bu bağlamda, İstiklal aksının Galata yönünde ilerlemesinin hem sonucu, hem de uzun vadede tetikleyicisi olacak olan bu proje, kentsel mutenaştırma bağlamında bölgede benzer yeniden işlevlendirme projelerine örnek teşkil ediyor. OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 29


Tasarım/Design

Autoban’ ın mermer masaları 2003 YILINDA SEYHAN ÖZDEMIR VE SEFER ÇAĞLAR TARAFINDAN KURULAN AUTOBAN YEREL VE ULUSLARARASI KAPSAMDA ÜRÜN TASARIMI, MIMARLIK VE IÇ MIMARLIK PROJELERIYLE GENIŞ BIR ÖLÇEK ÇEŞITLILIĞINDE ÇALIŞIYOR. AUTOBAN TASARIMLARININ GENEL FELSEFESINI; OBJENIN, ETRAFINI ÇEVRELEYEN MEKAN ILE BÜTÜNLEŞMESI VE BIRBIRINE AIT OLMA DURUMUNUN YARATILMASI OLUŞTURUYOR.

THE MARBLE TABLES OF AUTOBAN FOUNDED IN 2003 BY SEYHAN ÖZDEMIR AND SEFER ÇAĞLAR, AUTOBAN WORKS ON INDUSTRIAL DESIGN, ARCHITECTURAL AND INTERIOR PROJECTS BOTH LOCALLY AND INTERNATIONALLY. MODERN, CREATIVE, UNIQUE DESIGNS OF THE TEAM TRANSCEND MOMENTARY TRENDS TO CREATE A TIMELESS STYLE. THEIR DESIGNS EXTEND FROM MICRO TO MACRO, COMBINING THE PERSONAL WITH THE UNIVERSAL. YAZI-TEXT: SEÇIL TAŞKOPARAN

30 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

Suite Sehpa Pirinç bacaklar ile mermer tablayı birleştiren ‘Suite Sehpa’ 2008 yılında Autoban’ın Witt Istanbul Pojesi içn tasarlandı. Yuvarlak şekilli masa, iç mekanlar için ideal fonksiyonel ve yalın bir tasarıma sahip. Suite Coffee Table ‘Suite Coffee Table’ that combines brass legs with a marble top was designed in 2008 for the Witt Istanbul Hotel. The round shaped table is ideal for interior spaces with its functional and pure design.


Fountain Sehpa Hem kahve masası hem de sehpa olarak kullanılabilen fonksiyonel ‘Fountain Sehpa’, 2011 yılında tasarlanmış. Çok sayıda dairesel krom veya pirinç bacak yuvarlak mermer tablayı, mermerin organik formuna uyum sağlayak taşıyor.

Cloud Masa Çelik ve mermerin bir araya geldiği en iyi örneklerden biri olan ve 2011 yılında tasarlanan ‘Cloud Masa’, mermere yansıtılan organik formun ve mermer parçalarını birleştiren çeliğin yapısal avantajının bir arada değerlendirilmesi açısından bir tür dönüm noktası. İnce işçiliği sayesinde mermerin birleşim noktalarını içeriden bağlayan çelik, masayı o kadar naif ve canlı yapıyor ki, tasarıma ilham kaynağı olan gökyüzündeki bulutların narinliği masada görmek mümkün oluyor.

Fountain Coffee Table Designed in 2011, ‘Fountain Coffee Table’ is a multi-functional table with curvilinear legs made of chrome or brass carrying the rounded marble top.

Cloud Table One of the best examples of combining steel with marble, ‘Cloud Table’ was designed in 2011. Nature’s organic forms are reflected in the marble and then the structural power of steel is utilized to combine the pieces of marble. Thanks to the fine craftsmanship, it is possible to observe the inspiration of the design, the delicate forms of clouds, on the finished product.

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 31


Tasarım/Design

Pebble Mermer 2007 yılında bir sergi için tasarlanan ‘Pebble in Marble’ kıyıya vuran dalgalar tarafından kenarları deforme olmuş taşları yansıtıyor. Dalgalanan denizin şekillendirdiği heykelvari ve organik yapı Afyon menekşe mermerinin oluşturduğu dairesel ve akışkan formdan hissediliyor. Pebble in Marble Designed for an exhibition in 2007, ‘Pebble in Marble’ reflects the eroded edges of pebbles deformed by sea waves. Afyon violet marble is used to create the organic, sculptural structure that reminds us of curvilinear and flowing form of pebbles.

Hongkong Daire Hongkong Daire’ firmanın ilk Asya projesi olan ‘208 Duecento Otto’ için 2010 yılında tasarlanmış. Mermer tabla ve meşe, ceviz ayaklardan yapılan Hongkong Circle, mermerin ferahlığı ile ahşabın sıcaklığını estetik ve doğal bir şekilde birleştiriyor. Hongkong Circle Autoban designed ‘Hongkong Table’ for first Asian project ‘208 Duecento Otto’ in 2010. The design where a marble top is supported with oak or walnut legs, deftly combines the natural stone relief with the warmth of wood.

32 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


PETMA GENEL MÜDÜRÜ ZEYNEP KÖKSAL YAYKIRAN, ORGANIK ADLI HEYKEL ILE. PETMA GENERAL MANAGER, ZEYNEP KÖKSAL YAYKIRAN WITH THE SCULPTURE NAMED ‘ORGANIK’

PETMA MERMER OCAĞI, TOKAT, TURHAL. PETMA MARBLE QUARRY, TOKAT, TURHAL, TURKEY

Petma ve Turnalit: Mermerin sıcak yüzü PETMA’NIN TURHAL’DAKI OCAKLARINDA ÜRETTIĞI TURNALIT MERMERI HOMOJEN RENGI VE SAĞLAMLIĞI ILE ULUSLARARASI PIYASALARDA YER EDINIYOR.

PETMA AND TURNALIT: THE WARM SIDE OF MARBLE PETMA’S TURNALIT MARBLE PRODUCED FROM ITS QUARRY IN TURHAL, TOKAT, IS BEING SELECTED FOR INTERNATIONAL ARCHITECTURAL PROJECTS THANKS TO ITS DISTINCTIVE HOMOGENOUS COLOR AND STRENGTH.

PETMA HEYKEL ÇALIŞMALARINA DA DESTEK VERIYOR. PETMA SUPPORTS MODERN SCULPTURE IN MARBLE.

Advertorial

38 yıldır Türkiye’de ve dünyada farklı sektörlerde faaliyet gösteren Pet Holding’in mermer ve doğal taş alanında uzman kuruluşu Petma, geçtiğimiz yıldan bu yana Tokat’ın Turhal ilçesindeki mermer ocağında Turnalit Bej ve Turnalit Mercan taşlarını üretiyor. Petma Genel Müdürü Zeynep Köksal Yaykıran adını bölgenin antik adından alan Turnalit mermerlerin, homojen açık bej rengi ve sağlamlığı ile özellikle uluslararası projelerde tercih edildiğini belirtiyor. 2011 yılının Nisan ayında açılan ocaktan çıkan bu özel taşlar geçtiğimiz sonbahardan itibaren farklı ülkelerden proje firmaları tarafından kullanılarak dünyanın çeşitli yerlerindeki iç mekanları süslemeye başlamış. Yaykıran, çıkan ihracat bloklarının ilk olarak bir sanatçıda ruh bulmasını istemiş. Mermer Sanatçısı Gülden Bicil de Petma için “Organik” adlı eserini 2011 yılında Turnalit Bej taşı ile tekrar yorumlamış. Sanatçı doğadaki zıtlıkların birbirini var etme sebebini kendi oluşturduğu bu organik form ile anlatıyor. Doğada soğuk ve sert olan mermerin doğru ellerde kazanabileceği zerafeti göstermek ve hissettirmek isteyen Yaykıran ilerleyen senelerde farklı sanatçılarla da çalışmayı düşünüyor.

Specializing in marble and natural stone production, Petma is a subsidiary of Pet Holding, active in various businesses for the past 38 years in Turkey and globally. Since April 2011, Petma has been manufacturing Turnalit Beige and Turnalit Coral stones from their quarry in the Turhal district of Tokat. Zeynep Köksal Yaykıran, the General Manager of Petma states that taking its name from the ancient name for this area of Central Turkey, Turnalit marble, distinctive in its homogenous light beige color and strength, is being selected for architectural projects all over the world. The special stones from this quarry opened in April 2011, have been used by a variety of construction firms in different countries to decorate many interior spaces. Yaykıran wanted an artist to be the first to give spirit to the export quality blocks from the quarry and therefore, Marble Sculptor Gülden Bicil, reinterpreted her artwork entitled ‘Organik’ in 2011 using Turnalit Beige Marble. The sculptor expresses the rationale behind how contrasts in nature coexist through this organic form she created. Yaykıran adds that she wanted to expose how marble, that is cold and hard when first obtained from nature, can become elegant when handled in the right hands. She also stated her objective to work with new artists in the coming years.


Röportaj/Interview

‘Eski İstanbul yok, ama kalanlarıyla bir İstanbul imgesi yaşatılabilir.’ TÜRKIYE’DE TARIHI MIRASIN KORUMASI KONUSU GÜNDEME GELDIĞINDE SÖZÜ ESAS KABUL EDILEN PROF. DR. DOĞAN KUBAN ILE KORUMA, KÜLTÜR VE SERGISI DE YAPILAN DIVRIĞI ULU CAMISI TAÇ KAPILARI KONULU “CENNET’IN KAPILARI” KITABI ILE YENIDEN GÜNDEME GELEN ANITIN KORUNMASI ILE ILGILI TEMALARI KONUŞTUK…

34 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


‘THE OLD İSTANBUL DOESN’T EXIST ANYMORE BUT WHAT REMAINS IS ENOUGH TO KEEP ITS IMAGE ALIVE.’ THE LEADING MAN WHEN IT COMES TO THE PRESERVATION OF TURKISH HISTORICAL HERITAGE IS PROF. DOĞAN KUBAN, WHO HAS PRODUCED NUMEROUS WORKS ON TURKISH, ISLAMIC AND ANATOLIAN ARCHITECTURE AND ART, ALONG WITH HIS SPECIALIZED RESEARCH ON ISLAMIC TURKISH ART AND MOSQUES. WE HAVE INTERVIEWED PROF. KUBAN ON THE PRESERVATION OF ARCHITECTURAL HERITAGE. YAZI-TEXT: MIMAR HEVAL ZELIHA YÜKSEL

İstanbul hakkında yazılarınız var, yazılarınızı bir araya getirdiğiniz kitaplarınız var. 1992’de yazdığınız İstanbul kitabının üzerinden 10 sene geçti. Bu kitaptaki İstanbul’un kültürü ile ilgili söyleminizde değişiklikler oldu mu? İstanbul’u yazdıkça yeni şeyler söylenecektir. Önce halkın İstanbul’a sahip çıkması gerek. İstanbul ve kültür sorunsalının tartışılması ve irdelenmesi yeterli yoğunlukta değil mi? Yoğun ama, içeriksiz. 1992’de İstanbul yazılarında kültürün belirsizliği adlı yazınızdan sadece bir cümleyi aldım. Bugün baktık İstanbul Kültür Başkenti kapsamında 360 milyon Euro harcandı, %60 restorasyona gitti deniliyor. Yapılan restorasyonlarla ilgili ne düşünüyorsunuz? Hiçbir şey doğru dürüst restore edilmedi. Bugün şu anda İstanbul’da yapılanlardan haberi olan bir adam yaşamıyor. Bu kent 15 milyonluk kocaman bir ülke. Ne var ki sokaktaki halkın İstanbul’dan haberi yok, içinde yaşıyor. Halk sahip olsa, hiç olmazsa Sur içi, Galata ve Boğaz da daha iyi korunabilirdi. 1970’de İstanbul koruma planı için bütün verileri topladık. 1.5 yıl çalıştık. Sur içi, Boğaz, Üsküdar sokak sokak saptandı. 150 sayfalık rapor yayınlandı. Ama koruma gerçekleşmedi. Yağma ve spekülasyon hala egemen. Anadolu’daki fakir adam kendi kültürüne sahip değil ki İstanbul’a sahip olsun. İstanbullular bile kendi evlerinin hepsini yok ettiler. Apartman yaptırdılar. Tarihi İstanbul dokusu yok oldu. Avrupa kentlerinin korunmuşluklarını görünce insan utanıyor. Bu kadar görgüsüz bir yıkıcılık neyin ifadesi? Bildiğimiz ‘sur içi – sur dışı’ kavramları değişti sanırım. Tarihsel olarak değişmedi. Fakat bu toplum bir sur içi İstanbul’unu kuşkusuz hayal edemiyor.

Where would the ‘Old Town’ of Istanbul be? The parts of the city inside of the ancient city walls, Galata, Beyoğlu and Bosphorus. These places are Istanbul’s main elements, even though their preservation isn’t remarkable. The plans to revive the historical beauty of the ancient Istanbul aren’t sufficient, but at least an image of the old Istanbul can be maintained. Once you said, “Settlements around Bosphorus follow the flow of water...” Still does. The architecture of Bosphorus settlements is an authentic and essential contribution to Turkish and world architectural history. Is this acknowledged? The significance of the Bosphorus area is noticed through the architecture. The history of the city less so, even by the city-dwellers of Istanbul. What should be done for the future? A better-informed knowledge is fundamental. Certain areas of the city shouldn’t be meddled with at all. Construction shouldn’t only aim for short-run economic benefits. Victor Hugo has once said, “Trends destroy architecture more than wars.” People’s societal identities, from time to time are defeated against outside pressures. Do you think Islamic architecture has suffered such a fate? Today Islamic architecture movement is extinct. So is Chinese architecture. The Turks and the Chinese need to produce authentic designs of universal value, in order to revive the local styles and influences. The technology and the materials are present, yet the era seems to have passed. OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 35


Röportaj/Interview

Türkiye’de İstanbul’da eski şehir dediğiniz yer neresi? Büyük öğeleri ile Sur içi, Galata, Beyoğlu ve Boğaziçi. Bunlar hala İstanbul’u var eden öğeler; tarihi doku yok edilmiş olsa bile. Ama koruyucu planlar yok; spekülasyon ve yağmaya açıklar. Eski İstanbul yok. Ama kalanlarıyla bir İstanbul imgesi yaşatılabilir. “Boğaziçi yerleşmesi suyu izleyen bir yerleşmedir” demişsiniz. Hala öyle. Boğaziçi yerleşmesi mimarisi İstanbul’un Türk tarihin dünya mimarisi ve kent tarihin çok özgün bir katkısı olarak değerlendirmek gerek. Bugün bu katkının farkına varılmış mı? Boğaziçi’nin farkına varılır. Ama tarihini bugünkü kentli hayal edemiyor. Bundan sonrası için ne yapılması gerekir? Bilinç gerek. O da bilgiye dayalı. Bazı bölgelere hiç dokunulmaması gerek. Belediyeler hala yeşil alan yaratma düşüncesine yaklaşamadılar. Kaldırıma çiçek dikmek sanıyorlar. İnsanlar inşaattan başka bir şey düşünemiyorlar. Çünkü para getiriyor. Victor Hugo “Moda, mimariye savaşlardan daha fazla zarar vermiştir” demiş. İnsanın toplumsal kimliği bir virüs gibi dışarıdan zorlayan etkilere karşı direnci zaman zaman düşmüştür. İslam mimarisinin bu anlamda güçsüz kaldığı bir zaman olmuş mudur? Bugün İslam mimarisi diye bir şey yok. Ama Çin mimarisi diye de bir şey yok. Eğer Türkler, Çinliler evrensel değerde özgün tasarımlar yaparlarsa yerel üsluplar ortaya çıkar. Fakat teknoloji ve malzeme evrensel olsa da o çağlar geride kaldı. Söz ile yapının kesiştiği noktada biraz durabilir miyiz? İnsanın en önemli eylemlerinden biri olan Söz’ün mimarideki etkisi pek az konuşulmakta. Geçmişin hatıraları ve geleceğin idealleri arasında bir noktada söz forma dönüşür. Siz, Söz’ün tarih ve İslam mimarisi içindeki yolculuğunun yapı ile kesiştiği yer hakkında ne düşünürsünüz? Mirasınız olarak “söz”lerinizi içeren eserler bırakacaksınız. Söz yapı ile nerede kesişiyor? Her şeyin sözü edilebilir. İyi, kötü, yanlış, doğru. Ama etkili ve geçici olmayan yüksek düzeyde bir düşünce ürünüdür. Fakat o da gerçeği yansıtmayabilir. 36 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

DIVRIĞI ULU CAMII ŞIFAHANE TAÇ KAPISI. DIVRIĞI GREAT MOSQUE, ŞIFAHANE PORTAL

There is little talk of the intersection between “statements” and architecture. Among the memories of the past and the ideals of the future, statements become forms. What would you say about the overlaps between statements and Islamic architecture along the historical voyage? What you will bequeath to the future your works containing your statements. Where do forms and statements cross? Everything can be stated, yet what will remain is a work of thought, which may or may not reflect the truth. Thoughts – that are reflected on statements – have gained significance in contemporary architecture. Postmodernism was when statements replaced architecture. Now statements have gained importance as tools of sale and advertising. Yet if the architecture itself doesn’t have weight, statements wouldn’t count. Now on to mosque architecture... Do mosques reflect alterations in design according to the changes in the culture? Mosques have attained numerous styles and forms throughout the history. Whatever the material, the mosque is where praying occurs, and for prayer, all one needs is a place to perform the ritual five times a day. Whether at home, in the mosque or out on the streets, the prayer is the same and it isn’t a show. It is a type of responsibility and a democratic action. Do we really need mosques in that sense, then? As long as there are people praying, there will be mosques. The existence of mosques is more for political reasons, rather than religious. Also if the prayer is performed with a congregation, it is unifying. Praying is a personal, physical and spiritual action, and social if done at a mosque. Otherwise, the only reason for sitting in the front is to be able to hear the imam better. Whereas the construction of a mosque has political roots, and the design is


OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 37


Röportaj/Interview

DIVRIĞI ULU CAMII KUZEY TAÇ KAPISI. DIVRIĞI GREAT MOSQUE, NORTH PORTAL

38 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


Yapıların çoğu bir yerde sözle kesişebilir. Modern mimarinin başından bu yana düşünce (söze yansıyan) önem kazandı. Post-modernizm sözün mimarinin yerine geçtiği bir dönemdi. Şimdi de söz satış reklamı olarak önem kazandı. Fakat mimari ağır basmadığı zaman, söz bir safsata olarak kalır. Gerçi bu da Yunanlı sofistlerden bu yana şaşılacak bir şey değil. Cami mimarisi üzerine sorularım var. Camiler kültürel değişimlere uyarak tasarım özellikleri gösterirler mi? Cami tarih boyunca sayısız biçime girmiştir. Tek bir oda da namaz kılmaya elverişlidir. Malzeme ne olursa olsun cami namaz kılınan bir mekandır. Bir günde beş defa kıbleye dönüp Allah’a dua edeceksin, gerisi önemli değil. Nerede yaparsan aynı namaz. İster Süleymaniye camisinde kıl, ister evinde, ister sokakta kıl. Namaz bir gösteri değildir. Bir görevdir. Demokratiktir. Cemaatle kılınırsa birleştiricidir. Önde oturmanın faydası imamı, minberden konuşanı daha kolay işitmek. Kilise gibi bir törensel gösteri değil. Namazda performans söz konusu. Annemin 85 yaşında nasıl eğilip kalktığına şaşardım. Ayağını lavaboya kaldırıp yıkardı. Namaz kişisel, fiziksel ve ruhi bir etkinlik. Nerde olduğu önemli değil. Toplu namaz sosyal, cami inşaatı ise politik olgulardır. Cami üslupları bölgesel olarak oluşur. Yapı tekniğine bağlı olarak değişik strüktürler ortaya çıkar. Büyük açıklıkları geçmek için tonoz ve kubbe teknikleri gelişmiştir. İran gibi. Bizde kubbeli örtü Roma ve İran gelenekleri bileşgesinde şekillenmiştir. Kubbe simgesel değil mi? Her şey zamanla simgesel olur, dini yapılarda. Fakat uhrevi boyutu yakalamak sözünün arkasında hemen mimari bir detay aranmamalı. Her kubbe uhrevi olmaz.

regional. Different structural outcomes result depending on the techniques of construction. Vault and dome techniques are developed to enable large spaces. Our dome technique is a continuation of Roman and Iranian traditions. Isn’t dome, a symbolic concept? Everything becomes symbolic in time, for religious buildings. This doesn’t mean that every ethereal concept in them depends on an architectural detail. What is the historical archetype of domed Islamic architecture? The dome goes back to Sasani traditions for Islam, and to Roman traditions for Ottoman domes. In the Ottoman times, great mosques served the function of assembling large crowds of people together, the way town squares do. A domed space unites people under the same roof and gives them a sense of belonging and unity. Why do you say that mosques don’t have a typology? I’m saying that there are many typologies of mosques. Different periods of time and regions have different styles. Elements like pulpit, minaret, altar and podium change from culture to culture in time. How do elements of a mosque vary? From mosques with church bells to ones without a minaret, all types of mosques are in existence. The minaret has taken on many forms in time. In Delhi, the Qutub minaret is a conical tower, whereas Selimiye minaret is cylindrical.

İslam mimarisinde kubbeli yapı hangi tarihi arketipe dayalı? İslam’da kubbenin arkasında Sasani geleneği, Osmanlı’da Roma geleneği var.

Where are the beginnings of Islamic Turkish architecture in Istanbul? It started with the constructions of Fatih Külliye and Eyüp Külliye. “Külliye” is an important concept, referring to the complexes of buildings around the mosques with all kinds of social purposes, such as food for the poor, education and health centers.

Günümüzde camiye bu anlamda ihtiyaç var mı diyecektim, nerede kıldığınız çok önemli değil dediniz. Namaz kılan oldukça cami de olur. Dinden çok politik bir gösteridir. İslam’da namaz gündelik yaşamın doğal bir uzantısıdır. Toplumların namazlarında farklılıklar var. Araplar sünnet kılmazlar. Çin’e gittim; onlar da farzdan sonra sayısız rekat kılıyorlar.

From publishing books to opening up exhibitions, the Divriği Great Mosque has occupied a major place in your life. I’ve been interested in Divriği Great Mosque since the year 1965. It is the most beautiful Seljuki architectural work in my opinion. From its “maksure” and “maksure dome” to the unique sculptural conposition of its main doors, the mosque remains intact so far and is reflective of its era.

Günümüz camisi nasıl olmalı? Osmanlı camileri büyük kütleleri aynı çatı altında toplar. Asıl işlevi odur. Büyük kubbeli cami bu işlevi, bir kent meydanı gibi, yerine getirir. Kubbeli mekan toplayıcıdır, birleştiricidir. Yan yana namaz kılmak bir birliktelik yaratır. Kişiyi cemaatin parçası yapar.

How was the publication process of “Gates of Paradise” ? I’ve been teaching about the uniqueness of these main doors for 45 years, but it was necesary to attract more attention to it. One of my well-informed students, architect Basri Hamulu sponsored it and Cemal Emden provided the photographs, in order to open up the exhibition that started in Istanbul Technical University and continued worldwide to educate everyone of Divriği Mosque, a heritage included within the lists of UNESCO. However, there is still no plans of preservation for Divriği or its sublime doors, and I’m also worried that the wrong people might take on the job.

Camilerde kadınlara ayrılan kısım ile erkeklere ayrılan kısımlar eşit olmuyor. Bu konuda bir iyileştirme yapılacak olursa öneriniz ne olurdu? Bu konu kullanımla ilgili. Hiç önemli değil.

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 39


Röportaj/Interview

Siz neden caminin bir tipolojisi yoktur diyorsunuz? Yok demiyorum. Ben pek çok cami tipolojisi var diyorum. Çağların ve bölgelerin üslupları olur. bunlar farklılaşırlar; minber, minare, mihrap, kürsü, müezzin mahfili gibi litürjik öğeler vardır. Bunlar da ülkeden ülkeye, çağdan çağa değişmiştir. Şimdi betonarme mescitler var. Hele şimdi yapılanların içinde çok çirkinlikler var. Çinko kaplı camilere dayanamıyorum, küçük mescitlere eklenen üç şerefeli minarelere dayanamıyorum. Cami öğeleri de zamanla değişir mi? Her şey zamana uyarak değişir. Peygamberin müezzini Bilal namaza çağırmak için yüksekte bir yerden halkı namaza çağırırmış. Sonra Hıristiyan çan kulelerinden Ortaçağda minaresi olan cami de var, olmayan da. Minare pek çok biçimlere girmiştir. Delhi’de Kutub minar konik bir de kuledir. Selimiye minaresi silindirik bir kompozisyon öğesidir. Ezan eskiden saatlere göre hesaplanır ve insan sesi ile duyurulurdu. İnsani ve huşu veren bir yanı vardı. Şimdiki otomatik hoparlörler bir gürültü felaketi.

İlk camilerin enine gelişmiş mekanlar olması insanlar ön safta daha çok olsun diye mi? Erken camilerde enine gelişmiş mekan daha ağırlıklı. Bunun safların kıble duvarına paralel oluşması ile bir ilişkisi var. Fakat Osmanlı’da büyük cami mekanı, kubbenin temel örtü öğesi olması sonucu farklıdır. Türk çağının mimari başlangıcı nasıl tanımlanabilir? Bizanslılardan alınan kentin İslami fizyonomisi büyük imaretlerle kuruldu. Bu da önce Fatih İmareti (külliyesi) sonra Eyüp Külliyesi ile başlar. Türk çağı mimarisinin Fatih Külliyesi (daha doğrusu İmareti) ile başlaması olgusu için ne diyorsunuz? İmaret önemli bir kavram. Cami çevresinde oluşan sosyal işlevli bir yapılar topluluğu. Bu İstanbul’da önce var. Fakat Fatih’in külliyesi bunu bir kentsel tasarım olarak gerçekleştirmiştir. Yeni kentin temel öğeleri nelerdi? Zaman içinde oluşmuş odaklar var. Cami ve etrafında oluşan sosyal merkezler. İmaret sonraki kullanımıyla halka yemek dağıtılan yer değil. Eğitim, sağlık, sosyal yardım içeren gerçek bir toplum etkinlikleri odağı. İmaret imar edilen alan. Fatih, Bayezid, Süleymaniye imaretleri gibi. Divriği Ulu camisi hakkında kitaplar yazdınız. Sergiler açtınız. Yaşamınızda epeyi yer işgal etmiş. Ben 1965’den bu yana Divriği ile ilgilendim, inceledim, yayınladım. Divriği külliyesi cami ve şifahane olarak Selçuklu çağının kanımca en güzel yapıtı. Büyük bir itina ile yapılmış. Örneğin maksuresi ve maksure kubbesi o çağın en görkemli ve iyi korumuş örnekleri. Fakat yapının asıl büyük katkısı dünyada eşi olmayan büyük taçkapı tasarımlarıdır. Bunlara heykel kompozisyonları olarak bakılabilir. ‘Cennetin Kapıları’ yapıtınız nasıl gerçekleşti? Bunun dünyada eşi olmadığını 45 yıldır söylüyorum. Fakat dünyanın gözüne sokmak gerek. Bilinçli bir öğrencim, Y. Mimar Basri Hamulu sponsor oldu. Fotoğraflar Cemal Emden’in. İskeleler, aydınlatma İstanbul’dan gönderildi ve fotoğraflar gece çekildi. İ.T.Ü.’de mükemmel ve uzun süre açık kalan bir sergi yapıldı. Sergi dünyayı da dolaştı. Divriği zaten UNESCO listesinde olan önemli yapıtlar arasındaydı. Şimdi iyice tanındı. Fakat bu heykel kapıları koruma hala gerçekleşmedi. Ehil olmayan eller dokunacaklar diye içim titriyor. Küçük bir deprem bile bizi bu olağanüstü yontudan mahrum edebilir.

II. SELIM TARAFINDAN MIMAR SINAN’A YAPTIRILAN EDIRNE SELIMIYE CAMII. EDIRNE SELIMIYE MOSQUE, BY THE ARCHITECT SINAN FOR SULTAN SELIM II.

40 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


A new quarry for a new granite from Turkey

GRANITE Black ebruli

We offer in

Currently we are offering for sale our Black Ebruli (Siyah Ebruli)

blocks or

brand as our first granite product.

cut to size with polished

It is a unique stone with a natural appearance and homogenous

or patina

structure.

surfaces. We will soon be introducing new colors including Night Green (Gece YeĹ&#x;ili), TuÄ&#x;ra, Spotted Bordeaux (Benekli Bordo). For quality and affordable granites from Turkey please visit our website.

www.sahragranit.com

info@sahragranit.com


Projeler/Projects: Bergama

Uygarlıkların bağlantısı:

Bergama Kültür Merkezi

EAA - EMRE AROLAT MIMARLIK, AKROPOLIS VE BERGAMA’ NIN ORTAK BELLEĞINI AÇIĞA ÇIKARIYOR.

42 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


LINKING CULTURES:

BERGAMA KÜLTÜR MERKEZI EMRE AROLAT ARCHITECTS REVIVE THE MEMORY OF THE ACROPOLIS OF PERGAMON WITH A NEW CULTURAL CENTER FOR THE CITY OF BERGAMA YAZI-TEXT: SEÇIL TAŞKOPARAN

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 43


Projeler/Projects: Bergama

DOĞAL TAŞLAR, GENIŞ KAMUSAL ALANLARIN BULUNDUĞU MERKEZDE YOĞUN OLARAK KULLANILMIŞ. NATURAL STONE IS USED EXTENSIVELY IN THE LARGE PUBLIC SPACES OF THE CULTURAL CENTER.

44 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


H

itit dilinde “parku”, Luvi dilinde “parrai” denen ve Türkçe’de “yüksek” anlamına gelen Bergama, 3 bin yıllık tarihiyle büyük bir geleneksel ve kültürel birikime sahip bir bölge. Türkiye’nin Dünya Mirasları Kısa Listesi’nde olan Bergama, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuk ve Osmanlı dönemlerine ait büyük miktarda arkeolojik mirasa ev sahipliği yapıyor. İzmir iline bağlı Bergama erken dönem uygarlıklarının kalıntılarıyla her yıl çok sayıda turistin ilgisini çeken bir açık hava müzesi gibi. Hıristiyanlığın bölgedeki yedi klisesinden biri olan Bazilika, iyileştirme tanrısına adanmış Asklepois sığınağı, iki Yahudi ibadethanesi, bir sinagog ve Selçuk Minaresi Bergama’nın öne çıkan kalıntıları arasında. Hakkındaki en erken yazıtlar M.Ö. 399 yılına ait olan Bergama antik kenti, günümüz Bergama’sında dikkat çeken iki farklı dokudan bir tanesi. Arkaik ve Helenistik dönemler boyunca uzun süre ayakta kalan Bergama’ya ev sahipliği yapan Akropolis kültür, ticaret ve din tarafından yönetilmiş küçük bir şehir. On bin koltuğuyla dünyanın en dik tiyatrolarından biri olan tarihi Akropolis tiyatrosu, anıtsal mezarlar ve geometrik yapılar bu küçük uygarlığın görkemli ve kararlı mimari yapısını ortaya koyuyor. Bu duruma zıt olarak, bügünün Bergaması ise geleneksel stilde yapılmış eski Osmanlı evlerinin sürekli yükselen apartmanlar tarafından tahrip edilmesiye kültürel kimliğini kaybetmek üzere. Şehirsel ve ticari aktivitenin odak noktası olan Cumhuriyet Caddesi’nin etrafı birkaç paralel cadde ile kuşatılmış. İki küçük sinema, bir tiyatro ve kütüphane pek de renkli bir sosyal hayata işaret etmiyor. Bergama Kültür Merkezi EAA–Emre Arolat Mimarlık firması tarafından Bergama ve Akropolis’in kültürel ve mimari ilişkilerini yeniden yorumlamak amacıyla tasarlandı. Burada önemli olan kavram birini ya da diğerini ‘simüle etmek’ değil ortak belleğin özünü ‘içselleştirmek’ ve

O

ne of the more important historical sites of Turkey, Pergamon is an ancient city with a three thousand year past full of the traditional and cultural artifacts common to this region. Being on the list of heritage sites in Turkey, Pergamon possesses a considerable archeological inheritance from the Archaic Greek, Hellenistic, Roman, Byzantine, Seljuk and Ottoman periods. Located in Izmir province in western Anatolia, it is an outdoor museum with vestiges of these earlier civilizations that attracts substantial tourist attention every year. Sights such as the famed upper Acropolis, a Christian Basilica, the Sanctuary of Asclepius, the temple dedicated to god of healing, two Jewish places of worship and Seljuk minaret are among Pergamon’s noteworthy ancient ruins. Two different dynamics are at play in today’s Pergamon. One of them continues to be the continuity of the remains of the ancient city of Pergamon that the oldest historical records date back to 399 BC. During the Archaic and Hellenistic periods the Acropolis was host to the long-standing civilization of Pergamon, a small city but renown for its culture, trade and religion. The many buildings of the city including the ancient theatre of the upper Acropolis, which is one of the steepest theatres in the world with its ten thousand seats, the monumental tombs and geometric structures, reveals the majestic and distinctive Greek architectural style of this small settlement. The other dynamic at play is the current state of Bergama, modern Pergamon. Today like many of the regional capitals of Turkey, Bergama is losing its cultural identity due to the destruction of the historical Ottoman fabric and houses made by traditional methods. A few parallel streets quickly filling up with banal reinforced concrete apartments buildings with little in the way of meaningful public space surround the historical Ottoman town at Cumhuriyet Street, the focal point of urban and trade activity. The plan for the Bergama Cultural Center as designed in 2010, by the Istanbul OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 45


Projeler/Projects: Bergama bu bağlamda gelenekselden modern bir bakışı çıkarmak. Akropolis’in çöküşünden itibaren yavaş yavaş solan sosyal kültürel hayat iki uygarlığın ortak verileri üzerinden yeniden canlandırılıyor. Proje arazisi şehrin ticaret merkezi ve yerel esnaf tarafından işletilen küçük dükkanların ortasında yer alıyor. Proje alanınn üç tarafını çevreleyen derme çatma dükkanlar benimsenmiş uğrak noktaları olmaları sayesinde bir tür alışveriş ağı kuruyor. Yolun karşısında şehrin en büyük yeşil alanı olan ve sıklıkla kullanılan büyük bir park bulunuyor. Genel olarak kültür ve tüketimin bir araya getirilmesi birbirinin değerini ya da saygınlığını azaltır gibi düşünülse de, EAA–Emre Arolat Mimarlık’ın tasarımcıları bu inanışa meydan okuyor. Cumhuriyet Caddesi boyunca konumlanan ticari alanlar cadde boyunca hizayı korumak için bir parça geriye alınıyor ve bu sayede yayalar için gölgelikli bir kaldırım oluşturuluyor. Dükkanların iki tarafından herhangi bir kesilme olmadan caddeden yapının avlusunageçiliyor. Avlu etrafındaki bu akışkanlık hali kültür merkezine hayat veriyor ve çevresine ‘ait olma’ niyetini gerçekleştiriyor. Caddenin karşısından da farkedilen üç büyük kütle kütüphane, tiyatro ve sinemaları içererek kamusal alanlara boşluk bırakmak üzere bir araya toplanıyor. Caddenin karşısındaki park, yolun ve proje arazisinin zemininden daha yüksek kotta bulunuyor. Mimarlar park ve kültür merkezini birbirine bağlayan bir köprü tasarlayarak, yükseklik farkını projenin avantajına çeviriyorlar. Yeşil köprü parkın yüksek kotu boyunca devam ediyor ve sinemaların ve fuayenin etrafından dolaşarak avluda zemin kotuna iniyor. Park alanı ve büyük kütlelerin kesişiminde konumlanan bilgi ve iletişim duvarı ise sergi alanı ve geçiş yolu oluşturuyor. Yapı ve kaplama malzemesi seçimi, şehrin tarihi ve çağdaş kimliğinin bütünleşmesini sağlamak için mimari projenin kendisi kadar önemli. Proje için seçilen malzemeler sıcak hava ile mücadele etmek ve doğal havalandırmaya imkan sağlamak için çoğunlukla taş ve betonun

DOĞAL TAŞ VE SUYUN BIRLIKTE KULLANIMI, MEKANDA YALIN BIR ATMOSFER YARATIYOR. THE COMBINED USE OF OF NATURAL STONE AND WATER CREATES A SERENE ATMOSPHERE.

46 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

architectural firm of Emre Arolat Architects seeks to reinterpret the cultural and architectural connections of Pergamon and the Acropolis to create public space for residents and visitors alike as a strategy to revitalize public life in the city. The design concept was not to ‘simulate’ one or the other but to ‘internalize’ and extract a common identity from the historical past to reveal a modern point of view from the disparate traditions and cultural heritage of the city. The socio-cultural life of the ancient Acropolis and the Ottoman town were the touch points to be regenerated through Emre Arolat Architects merger of the shared cultural life of the past civilizations, Greek and Ottoman, in the common program for this new Cultural Center. The project site is located in the middle of the town’s trade center of small shops run by local tradesmen and artisans since the Ottoman period. These shops line three sides of the site creating a network of destinations that are popular daily stopping points for residents. Across the road there is a public park that is the largest green spot in the city center. Even though the general thought might be that combining culture and consumption decreases the viability of these functions, the designers of Emre Arolat Architects challenged this belief by merging these two programs. The commercial units along Cumhuriyet Avenue are removed slightly from the milieu of the cultural spaces preserving the existing continuity along the street while producing a shaded pavement for pedestrians. But both sides of the shops can be used to pass through from the street to the Cultural Center’s courtyard without any sense of discontinuity. The circulation from the commercial area to the courtyard brings life to the Cultural Center and improves the goal of ‘belonging’ and connectivity to its environment. The three principal volumes that contain the library, cinemas and theatre are visible from the surrounding streets to provide visual cues to the public life contained in these public spaces, in the gaps between these volumes and the courtyard. The strategy of integration and opening up to its urban context is further realized through the connection to the park across the street that is higher than the ground level of site and road. The architects exploited the differences in height by designing a free standing bridge that links the park and Cultural Center. This green bridge consisting of the natural vegetation of the local Aegean climate continues through the upper level of the park


OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 47


Projeler/Projects: Bergama

kullanıldığı Akdeniz mimarisi etrafında şekilleniyor. Duvarlarda kullanılan brüt beton cephe her türlü kaplama malzemesini reddederek, antik kent Bergama’nin saf ve çıplak mimarisine atıfta bulunuyor. Betonu ‘giydirmeyen’ mimarlar, daha önce Dalaman Uluslararası Havaalanı ve Aksay Denizcilik Yönetim Merkezi projelerinde başardıkları gibi, ham ve esas malzemenin aldatıcı ve süslü ilavelerin altına gizlemesine gerek olmadığını kanıtlıyorlar. Avlunun ve üç büyük kütlenin zemininde ve duvarlarında genel olarak doğal taş uygulanıyor. Farklı şekillerde ve renk tonlarında kullanılan dokulu taşlar akla geleneksel mimarlığı getiriyor. Taşlar içerideki avlu ve dışarıdaki kaldırım boyunca yan yana gelecek şekilde ve çapraz olarak düzenlenmiş. Gri renkli taşlar caddenin içinde ve dışında bulunan beton duvarlarla uyum içinde görünüyor. Zemin ve birinci katta dolaşım aksları üzerinde bir tür örüntü kodlayan taş kaplamalar, yolun kolayca takip edilmesini ve gidilecek yerlere daha rahat ulaşılmasını sağlıyor. Gölgeli pasajın altındaki gri taşlar mevcut sokak dokusu ve yer yer yeşillikle bir araya getirilerek uyumlu bir etki sağlanıyor. Bununla beraber bilgilendirme ve iletişim duvarı boyunca gri taşlar dikdörtgen ve düzensiz şekillerde üst üste döşenmiş. Uzunlamasına yerleştirilen bu doğal taşlar, sergileme ünitelerinin de asıldığı duvar boyunca sirkülasyonu ve akışkanlığı vurguluyor. Bergama Kültür Merkezi, üç bin yıllık geçmişse saygıyla yaklaşıyor ancak onu bugün ve gelecekle harmanlamaktan çekinmeden... Bu bağlamda EAA– Emre Arolat Mimarlık kırsal yaşamı, dinamiklerine müdahale etmeden sürdürerek; mevcut olanı yeniden yorumlayarak daha aktif ve canlı bir hayat yaratıyor. Şehirle bir olma niyeti süresince proje, genel olarak kültür merkezlerinin şehirde bir yabancı olarak kanıksanması algısını yerle bir ediyor. Bu sayede ticari alanları koruyarak, kamusal bir avlu yaratarak ve doğal taş ve beton kullanılarak Bergama Kültür Merkezi, Bergama ve Akropolis arasında ilişki kuruma hedefine yaklaşıyor. MİMAR / ARCHITECT: EAA – Emre Arolat Architects YER / LOCATION: Bergama, İzmir, Türkiye / Turkey YIL / YEAR: 2010 PROGRAM / PROGRAMME: Kültür merkezi / Cultural center MALZEMELER / MATERIALS: Bergama taşı, çelik strüktür, aluminyum panel, GRG / Bergama stone, steel structure, coated aluminum panels, GRG OTURMA ALANI / FLOOR AREA: 4000 m2 TASARIM EKİBİ / DESIGN TEAM: Emre Arolat, Gonca Paşolar, Rıfat Yılmaz, Aylin Yılmaz, Fatih Tezman, Neslihan Avşarlıgil, Ayça Yontarım, İdris Ayar, Nurgül Yardım, İpek Baycan, Ercan Yılmaz, Ulya Köseoğlu, Can Dinçer, Taner Arıkan, Selin Gündüz 48 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


PEYZAJ TASARIMI, MIMARININ KÜTLESEL ALGISINI DENGELIYOR. THE LANDSCAPE DESIGN BALANCES THE 3-DIMENSIONAL PERCEPTION OF THE SPACE.

then circulating around the cinema and foyers descends to the ground floor and courtyard. The information and communication wall located at the intersection of the parking lot and these volumes form an openair exhibition area and passageway taking advantage of the ideal Mediterranean climate. Overall the plan seeks to reinvigorate city life within the possibilities of architecture and urbanism based on climate and the needs of the urban context. The choice of construction and cladding materials are as significant as the plan itself to this goal of creating dynamic life in the town. The goal of the architects was ostensibly to create public spaces in the spirit of the ancient sites but within the context of the contemporary center of Bergama. The chosen materials of the project have been guided by the Mediterranean climate with the widespread use of stone surfaces and natural elements coordinated with fair-faced concrete. The hot climate and the need for shade and natural ventilation were critical.

Concrete outer shells have been used to create walls and arcades some of which without any kind of cladding are a direct architectonic aesthetic alluding to the pure and naked architecture of the ancient city of Pergamon. Two different types of natural stone have been applied to the floors and wall of the courtyard and three principal masses. The highly textured grey local Bergama stones used as floor coverings with different shapes and hues bring to mind the traditional masonry architecture of Bergama’s vernacular architecture. They also act to aid in circulation to provide continuity to the stonewalls which have been designed side by side and across the courtyard and exterior walkways. The grey color of these stones is coordinated with the texture of the exposed concrete walls. Present on the circulation axes on the ground floor and second floor, the stone cladding defines a pattern to access the surrounding roads and destinations. Under these shaded arcades, grey stones have been integrated with landscaping and the street to create a coherent effect resulting in an ideal urban space inspired in part by the ancient Greek city’s urbanism but adapted to the decidedly contemporary needs of information design. Extending further the relation between materiality, circulation and program, the information and communication wall is clad in a combination of rectangular and irregularly shaped diverse grey stones in a continuous manner. These natural stones arranged in a horizontal pattern highlight the circulation to focus attention on the information display units hung on these paths. The design strategy of the Bergama Cultural Center approaches the thousands years of history of this region as an active element that inspires the creation of public city life and culture. Emre Arolat Architect’s design works with the patterns of town life attempting to optimize them by creating a more active and vivid social context by reinvigorating the existing urban fabric through strategies of connection and relation. Through the goal of merging the new Cultural Center with the existing town life, the architecture is aligned with the Mediterranean climate, its materials, nature and the patterns of social life it engenders. The commercial town center is given urban variety through the creation of this Cultural Center, its arcades and a public courtyard using a harmonious synthesis of local natural stone and structurally expressive application of reinforced concrete. The Bergama Cultural Center in its’ classically inspired yet thoroughly contemporary architecture is motivated by the traditions of ancient Pergamon and the social life of its Acropolis but in a plan adapted to the needs of its present residents and many visitors. OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 49


Projeler/Projects: Ordos

Kum, taş ve metalin salınımı ÇINLI MIMARLIK FIRMASI MAD’IN GOBI ÇÖLÜNDEN SANAT VE ŞEHIR MÜZESINE AKAN DALGAVARI TASARIMI ORDOS’TA BEKLENMEDIK BIR GÖRÜNTÜ MEYDANA GETIRIYOR.

WAVES OF SAND, STONE AND METAL CHINESE ARCHITECTURE PRACTICE MAD’S UNDULATING DESIGN STREAMS FROM THE GOBI DESERT TO CREATE A NEW MUSEUM FOR THE CITY OF ORDOS IN INNER MONGOLIA YAZI-TEXT: SEÇIL TAŞKOPARAN, FOTOĞRAF-PHOTO: IWAN BAAN 50 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 51


Projeler/Projects: Ordos

Y

eşilliklerin üzerinden daima yükselen güneş.” Altı yıl önce Gobi sadece çölden ibaretken, belediye Ordos için katı ve kesin bir şehir planı yapmaya karar verdiğinde bu sembolik ifade kullanılmıştı. Ordos’un ekonomisi o kadar hızlı büyüyordu ki, belediye Çin’in İç Moğolistan bölgesinin sınırlarını mevcut şehirden uzaklara taşımaya ve yepyeni bir şehir inşa etmeye karar verdi. Bu kadar sanayileşmiş ve hayatın neredeyse mekanikleştiği bir şehirde odak noktası oluşturmak oldukça büyük bir risk demekti. Ancak bütün bunların ortasında Ordos müzesi 2011 yılının eylül ayında tamamlandı. Artık Ordos’ta yuvalanan şehir merkezinde geleneksel kültür ışıldayan bir geleceğin, bilinmeyen bir kesinliğin görüntüsüne dönüşüyor. Ordos’un eğimli tepeleri, Çinli mimarlık firması MAD tarafından Buckminister Fuller’ın ‘Manhattan Dome’undan esinlenilerek tasarlanmış etkileyici bir müzeye ev sahipliği yapıyor. 2004 yılında Ma Yangsong isimli bir mimar tarafından kurulan ofis, 2006 yılında Toronto, Kanada yakınlarında yaptığı iki konut gökdeleniyle uluslarası bir üne kavuştu. MAD konsept sanat tasarımlarından müzelere, kültür ve konaklama merkezlerine kadar farklı ölçeklerde çalışıyor. MAD’in tasarımcıları çoğu zaman tasarım aşamaları boyunca hassas, çevresine uyum sağlayabilen ve doğaya yönelik tasarımlara yönelik olarak gerçekleşiyor. Ordos Müzesi’nde başardıkları gibi, doğunun doğal ruhuna dayanan, geleceğe yönelik tasarımlar geliştiriyorlar. Bir kabuk şeklini alarak, müze içeriyi; geleceğin tahmin edilemeyen heyecanını, dışarıdan; monoton ve katı bir geometrisi olan şehirden korumaya çalışıyor. Diğer taraftan bunun tersini iddia eden bir tez de doğru olabilir. Belki de çağ ötesi bu kabuk kültürel tarih için bir barınak olup, onu dışarıdaki hızla değişen, yeni ve rasyonel şehirden korumaya çalışıyor. Her iki müze şekilde de eski ve yeniyi yüzleştirerek insanların mevcut gelenekleriyle, gelecekten beklentilerini kesiştiren bir kavşak görevi görüyor. Kabuğun doğal ve düzensiz formu bir tür uzanım gibi Gobi çölüyle müze arasındaki sınırları eritiyor. Müzenin inişli çıkışlı şekli, kendisini çevreleyen çölün hareketlerini takip eder gibi. Bu kadar etkileyici ve olumlu yorumlar alan projenin bir kütle yığını olarak yabancılığını sorgulayan tartışmalar da var.

52 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

T

he ever rising sun from the grassland.” This is a symbolic expression of the strict and distinct master plan for the boom city of Ordos decided by the municipal government six years ago when the site for the future museum was nothing but a part of the Gobi Desert. The economy in Ordos was growing so rapidly that the Chinese government decided to extend the limits of this city in China’s Inner Mongolia region away from the existing city to build a brand new city. From the regular master plan it seemed like quite a risk to design the Ordos Museum as such an irregular focal point for such an industrialized and almost mechanized urban setting. However, in the middle of the new Ordos city, the Ordos Museum recently completed in September 2011 has proven to be a success of Chinese design and planning. Today, nestled in the new urban center of Ordos, is MAD architects innovative design involving aspects of traditional culture and hypermodernity to reflect a bright vision for the future for Ordos, the region and China, in times of uncertainty. The site of the Museum is a mix of city and desert. Ordos’ sloped hills are the location for this impressive museum by Chinese architecture practice MAD who drew primary inspiration as in many of their works from a mix of nature and scientific modernism specifically in this case Buckminster Fuller’s “Manhattan Dome”. The office was founded in 2004 in Beijing by architect Ma Yangsong and initially received international attention in 2006 for the design of the “absolute towers” near Toronto, Canada. MAD has since worked on different scales ranging from conceptual art projects to museums, cultural and residential projects. The architects of MAD are particularly sensitive to nature in their design. They have been developing futuristic architecture based on the eastern spirit of nature, which can readily seen in the Ordos Museum design.


ORDOS SANAT VE ŞEHIR MÜZESI, ORDOS ŞEHRININ BIR UZANTISI GIBI DAVRANARAK ÇAĞDAŞ YAŞAM ALANLARI OLUŞTURUYOR. THE ART AND CITY MUSEUM OF ORDOS CREATES CONTEMPORARY LIVING SPACES BY ACTING AS AN EXTENSION OF THE CITY.

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 53


Projeler/Projects: Ordos

54 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


Alışılmadık bir forma sahip olduğu için, insanların şüpheleri var: Müze bu kadar yabancı olduğu şehre adapte olmayı başarabilecek mi? Mimar Ma Yansong Bunu şu şeklide açıklıyor: “Bina bir yaratık gibi görünse de, aslında insan ölçeğine sahip olduğu için işliyor. Benim izlenimime göre zamanla, şehir olgunlaştığında, müze yerel tarihi tamamlayan, aynı zamanda da yeni şeylere ilham veren, yeni bir kültürün parçası olacak.” Cephe müzenin etrafını yansıtmak ve eritmek için parlatılmış metal panjurlarla kaplanmış. Total mekan konsepti bina boyunca yalnızca aluminyum kaplanmış metal kullanılarak güçlendirilmiş. Cephenin arkasında yapım sistemi olarak çelik strüktür ve çelik çerçeve kullanılmış. Panjurların altında, onları kabuğa bağlayan paslanmaz çelikten çubuklar var. Şehir ve Sanat Müzesi’nin iç kısmı kanyonvari koridorları ve gelecek kurgulu film senaryolarını anımsatan bembeyaz ve ışıldayan aluminyum panelleri ile oldukça karışık. Müze boyunca sürekli giden eğrisel duvarları takip ederek ulaşılabilen çeşitli sergi alanları mevcut. İç mekan birbirine bağlanan üç sistem ile oluşturulmuş: Baloncuk gibi galeriler, galerileri kaplayan bir yüzey ve bütün alanları birbirine bağlayan köprüler. İçeride konumlanan merkez lobi iki galeriyi birbirine bağlayan eğrisel yollarıyla bir kanyonu çağrıştırıyor. Kanyon etrafında dolaşmak ve kodlanmış manzaralara ulaşmak için alternatif rotalar var. Aynı zamanda insanlar müze içindeki yolculukları boyunca manzaraya bakmak için izleme platformlarına davet ediliyor. Dünyanın hızlı bir şekilde kuraklık dönemine girdiği günlerde, MAD’ in mimari ekibi sürdürülebilirlik temasına saygı göstererek, pasif aydınlatma ve iklimlendirme metodlarından faydalanmış. Bu ikonik mimarinin içinde gün boyunca güneş ışığından maksimum faydalanabilmek için cam tavan kullanılmış. Daha az enerji tüketiminin yanı sıra, gökyüzünden duvarlara doğru akan ve ışığın gölge oyunları oynadığı bir müzede gezmek de oldukça heyecan verici. Enerji tüketimini en aza indirmek için aynı zamanda doğal havalandırma da dikkate alınmış. Cepheyi çevreleyen parlak metal panjurlar ile güneş kazanımı filtrelenerek doğal havalandırmaya imkan verilmiş. Sanat ve Şehir Müzesi’nin en can alıcı noktalarından bir etrafını çevreleyen zemin dokusu. Her türlü ağaç ve yeşilliği reddeden peyzaj çölü davet ediyor. Dalgavari şekliyle sarı taş bütün açılardan görülebilen tek zemin. Bu yeşil-dışı tasarım kararının projenin en duyarlı noktası olduğunu söylemek mümkün. Doğal sarı taş çöle doğru uzanıyor ve Gobi ile arasındaki sınır çizgisini belirsizleştiriyor. Salınım halindeki zemin çöl gibi hareket ediyor, yukarı ve aşağı dalgalanarak bazen büyük ve geniş merdivenlere, bazen de platform ve toplanma alanlarına dönüşüyor.

GALERILER VE BAĞLANTI ALANLARI EĞRISEL BIR KABUK ILE ÖRTÜLÜYOR. GALLERIES AND CONNECTING AREAS ARE COVERED WITH A CURVILINEAR SHELL.

Shaped like a shell, the Museum shields the volatile excitement of the art exhibited inside from the monotonous, rigid geometry of the city outside. Or perhaps this shield is something more traditional. Maybe the irregular shell acts as a shelter of culture and history, protecting cultural artifacts from the harshness of the stark new city outside. Either way, by confronting the old and new, the Art and City Museum guides traditions and their expectations towards the future, acting like a crossroad between culture and urbanism. This bridging of the gap between the present reality and the desired transformation of the city and its culture perhaps accounts for the natural, irregular form of the shell. This shell consists of a façade covered with polished metal louvers that reflects and dissolves the Museum from its context. Using only coated aluminum metal throughout the building strengthens the concept of this unified organic space. Behind this façade a steel structure and steel space frame is used with stainless steel rods under the louvers connecting them to the shell. The interior geometry of the Art and City Museum is highly complex with canyon-like corridors and white and luminescent aluminum panels that are aesthetically in equal parts Star Wars and subterranean cave. Several exhibition areas are located inside the museum that can be reached by following ingeniously continuous curved walls all the way through the museum. The interior is composed of three synergic systems: galleries perform like blobs, walled surfaces envelop the galleries and bridges connect all spaces to one another. A central lobby located between the main elements connects two galleries and creates circular patterns that create the atmosphere of a narrow canyon. There are alternative routes to walk around the canyon to reach these designated views. Inside the Museum visitors can climb to the observation deck to view the dramatic scenery. The team of architects at MAD has utilized methods of passive lighting and natural ventilation that respects ecological sustainability. For example, inside this iconic piece of architecture there is a glazed roof to allow maximum daylight. Besides consuming less energy, the flow of light through the glass skylight and the walls, create a succession of light and shadow. Meanwhile, natural ventilation minimizes energy consumption. Through the polished metal louvers that cover the façade solar energy is filtered to enable natural ventilation. The aluminum shell is dramatically placed on top of an urban plaza in stone. The shell set on a stone plaza melts the boundaries between nature and man, as an extension of the Gobi Desert but ironically man-made. The fluctuating shape of the Museum seems to be following the constant fluidity of the desert, a metaphoric reference in stone. With no trees or grass, the landscape-like plaza is in parts building, topography and urbanism. The ground of the plaza consists of local yellow stone cut in wavelike shapes. The natural yellow stone extends to the desert and clouds at the borderline of the Gobi. This oscillating landscape moves like the desert, goes up and down, and with this movement, sometimes transforms to elements such as the large, wide staircase or turns into seating areas or viewing platforms. This dramatic design decision, the complete denial of a “green landscape” to something more indistinct but perhaps more human seems the most daring part of the project. Chinese-born, Yale-educated architect Ma Yansong says this about how residents have received the stone landscape: “It always surprises me that on our desertlike landscape in front of the museum, every day before dark there are more than a hundred people there, just lying on the ground, and a lot of kids running around. It is surprising because I was thinking about the desert, but in the end it will become a very successful public space.” Despite such an impressive design and positive reviews, there have been debates about the raison d’etre for this big mass. Because of its unusual form, some critics have cast doubts that the museum will succeed in its effort to transform this OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 55


Projeler/Projects: Ordos

Çin’ de doğmuş ve Yale’de eğitim almış mimar Ma Yansong taş zemin ile ilgili şunları söylüyor: “Peyzajı çöle benzeyen müzenin önünde her gün, gün batımından önce yüzden fazla insanın sadece uzanarak ya da çocukların etrafta oyun oynayarak zaman geçirmesi beni her zaman şaşırtıyor. Bu oldukça şaşırtıcı çünkü ben çölü düşünüyordum fakat eninde sonunda bu oldukça başarılı bir kamusal alan olacak.” Gelecekte ne olursa olsun, Ordos’ta konumlanan Sanat ve Şehir Müzesi şehir, kültür ve mimarlık hakkında yeni şeyler söylemeye devam edecek gibi duruyor. Bina; eski, yeni, geleneksel, geleceğe yönelik, iç, dış gibi zıt konseptleri birleştirerek Çin’in bir sembolü olmayı sürdürecek. Bu projenin en iyi özeti takım tarafından söylenen şu cümle: “Tasarım planlanan şehre tezat oluştumak ve iç mekan manzaralarını tamamiyle dıaşrıdan ayırmak için doğal, düzensiz bir çekirdek.”

DOĞAL TAŞTAN ORGANIK FORMLAR ŞEHRIN KESKIN PLANIYLA KONTRAST HALINDE. ORGANIC FORMS IN STONE ARE IN CONTRAST TO THE RIGID PLAN OF THE CITY.

MİMAR / ARCHITECT: Ma Yansong, Yosuke Hayano, Dang Qun (MAD) YER / LOCATION: Ordos, İç Moğolistan - Çin / Ordos, Inner Mongolia - China YIL / YEAR: Başlangıç 2005 – Bitiş 2011 / Commission 2005 – Completion 2011 PROGRAM / PROGRAMME: Müze / Museum MALZEMELER / MATERIALS: Çelik strüktür, aluminyum panel, GRG, doğal taş / Steel structure, coated aluminum panels, GRG, natural stone pavers OTURMA ALANI / FLOOR AREA: 41227 m2 TASARIM EKİBİ / DESIGN TEAM: Shang Li, Andrew C. Bryant, Howard Jiho Kim, Matthias Helmreich, Linda Stannieder, Zheng Tao, Qin Lichao, , Sun Jieming, Yin Zhao, Du Zhijian, Yuan Zhongwei, Yuan Ta, Xie Xinyu, Liu Weiwei, Felipe Escudero, Sophia Tang, Diego Perez, Art terry, Jtravis B Russett, Dustin Harris 56 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

corner of the city and new Ordos in general. The architect Ma Yansong on the contrary explains why this architecture will work in more practical everyday terms: “It works because it has a human scale, even if the building seems alien. My impression is that in time, when the city matures, the museum will become part of a new culture that integrates local history but also inspires something new.” No matter what happens in the future, the Art and City Museum located in Ordos seems to say something profound about China today in this far-flung Mongolian city, in its culture and architecture. The building seems positioned to be a symbol of China in these times by traversing opposite concepts: old and new, tradition and futurism, inside and outside. In the words of the team that created it: “The design is a natural, irregular nucleus, to contrast with the planned city; to provide interior scenery completely separate to that which is outside.” It is a seed of an organic and ironically somewhat traditional approach in its focus on human experience of a hypermodern architecture that could only happen in the desert of China today.


TAŞ KAIDE ÜZERINDE BULUNAN ÇELIK YAPIYLA BIR ARADA KULLANILIYOR. THE STONE BASE AT THE STREET IS COMBINED WITH THE STEEL STRUCTURE ABOVE.

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 57


Projeler/Projects: Istanbul

Saf uyum TANJU ÖZELGIN ÇUBUKLU VADI EVLERI’NDE TASARLADIĞI KONUTTA DOĞANIN ENERJISINI MINIMAL AMA DRAMATIK BIR YAKLAŞIMLA IÇERI TAŞIYOR.

TANJU ÖZELGIN’IN ÇUBUKLU VADI EVLERI’NDE TASARLADIĞI S EVI’NDE ZEMIN VE DUVARLARA DÖŞENEN MERMERIN DOKUSU BEYAZ FONDA DOĞAL BIR DESEN OLUŞTURUYOR. IN TANJU ÖZELGIN’S S HOUSE THE NATURAL PATTERN OF THE MARBLE IS USED TO CREATE A NATURAL TEXTURE IN THE WHITE BACKGROUND.

58 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


PURE HARMONY IN ÇUBUKLU VALLEY TANJU ÖZELGIN’S SUBTLE AND DRAMATIC INTERIORS FUSE NATURE AND FORM YAZI-TEXT: SEÇIL TAŞKOPARAN, FOTOĞRAF-PHOTO: TANJU ÖZELGIN

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 59


Projeler/Projects: Istanbul

60 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


İ

stanbul’un Beykoz ilçesinde Çubuklu Vadi’nin evleri doğayla iç içe bir yaşam kurgusu düşünülerek oluşturulmuş. Etrafını çevreleyen yeşil alanlar ile bütünleşen evlerden bir tanesinin iç mekan tasarımı tasarımcı Tanju Özelgin ve ekip arkadaşlarına ait. Kuşkusuz ki, Özelgin’in mekan genelinde oluşturduğu yalın, sade ve işlevsel mimari stili Çubuklu Vadi’nin çevre ile uyumlu tasarım konseptine kullanılan doğal taş ve ahşap malzemelerle uyum sağlamış, evi doğanın bir uzantısı, parçası haline getirmiş. Projelendirilen evin iç mekanları toplamı yaklaşık olarak 400m2, bahçe ve peyzaj alanı ise 480m2’ den oluşuyor. Ev sahibinin iç tasarımdan beklentisi modern ve beyaz bir yaşam alanı kurgulanması. Arazinin eğimli yapısından dolayı binaya girişlerin en üst kattan yapıldığı evde, müşterinin isteği doğrultusunda her katta birbirinden farklı kullanım senaryoları tasarlanıyor. Girişin olduğu katta, bir tanesi ev sahibinin olmak üzere üç adet yatak odası isteniyor, orta katta tüm eve hizmet eden bir mutfak, alt katta ise günlük kullanıma yönelik elektronik ekipmanların bulunduğu bir alan ile sauna ve buhar odası arzu ediliyordu. Müşteri talebine yönelik oluşturulan çözümlerde yatak odaları binanın giriş katında bulunduğu için, bu bölüm sürgü kapılar kullanılarak girişten ayrı ve izole edilmiş durumda. Bu katta bulunan misafir odaları tüm ihtiyaçlara cevap verebilecek şekilde oluşturulurken, odalardan biri aynı zamanda çalışma alanı da oluşturacak şekilde tasarlanmış. Üst kattaki en dikkat çekici ayrıntılardan biri de ev sahibinin giyinme alanın yatak odasının ortasında, etrafı tüllerle çevrilmiş halde tasarlanmış olması. Bu sayede oluşturulan giyinme küpünün mümkün olduğu kadar dışarıdan gelen doğal ışık ile aydınlanması sağlanıyor ve yapay aydınlatma kullanımı evin doğayla bütünleşik konseptine uyarak en aza indiriliyor. Duş ve lavabo alanlarında da bu konsept devam ettirelerek, oldukça şeffaf ve geçirgen malzemeler kullanılarak gün ışığından maksimum kazanç elde ediliyor. Genel olarak orta kat diğerlerine göre daha yoğun ve şık bir atmosfer ile çevrili durumda. Salon ve mutfak arasındaki doğal taş kaplamalı

T

he houses of Çubuklu Valley, a private residential development located in the forested area of the district of Beykoz in Istanbul, were created from the inspiration of living with the environment and nature. The S House, one of the villas of this development designed by Emre Arolat Architects in 2006 was integrated even more with the natural spaces surrounding it through the designs by the Istanbul-based product and interior designer Tanju Özelgin in 2011. Undoubtedly the simple, pure and functional architectural style in this residence designed by Özelgin, adopts Emre Arolat’s Çubuklu Valley’s original architectural concept of spaces interacting with nature furthering it through a strategy of using natural stone and wood textures making the interiors an extension of the natural environment. The S House consists of approximately 400m2 of interior space and 480m2 of landscape and garden space. The owner’s expectation for the interior design was for a modern character around white-toned living spaces. Due to the plot situated on a sloped area, the entrance to the house is located in the top floor and in line with the client’s demand; every floor was designed with a different concept. At the entrance floor, three bedrooms were requested, one of them for the owner. The middle floor consists of a kitchen that serves the entire house, whereas the ground floor is conceived as a daily usage area furnished with electronic equipment, a steam room and a sauna as required in the client brief. Bedrooms, located on the entrance floor also provide a solution to the owner’s brief, are separated and isolated from the entrance by using sliding doors. Located at the entrance floor, guest rooms were organized to answer all visitors’ needs and additionally one of the rooms was also conceived as a study area. One of the most remarkable details on the top floor is the dressing room, which positioned in the middle of the room, is enclosed with a tulle curtain. In this way, the dressing cube is lit with the natural sunlight coming from the exterior while the need for artificial lighting is reduced to a minimum and integrated with the natural environment. This concept is continued in the shower and washbasin spaces by using substantially opaque and permeable materials, gaining the maximum benefit of sunlight. In general the middle floor is designed in a more intense and elegant approach than the others. The walls are covered with natural stone tiles separating the

BEYAZ DUVARLAR VE TAŞ ZEMININ SERT ALGISINI KIRMAK IÇIN, MERDIVEN ARKASINDA YÜKSELEN DUVARDA GELENEKSEL YÖNTEMLERLE IŞLENMIŞ AHŞAP PANELLER KULLANILMIŞ. ON THE WALL RISING BEHIND THE STAIRS TRADITIONALLY FINISHED WOOD PANELS WERE USED TO SOFTEN THE HARD PERCEPTION OF THE WHITE WALLS AND STONE FLOOR.

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 61


Projeler/Projects: Istanbul

MERMERIN YARATTIĞI DOĞAL DOKU VE SAKIN TONLARDAN, ZEMINLERDEN MASA TABLALARINA KADAR EVIN HER BÖLÜMÜNDE YARARLANILIYOR. THE NATURAL LOOK AND SERENE HUES OF THE MARBLE CAN BE SEEN IN ALL PARTS OF THE HOUSE, FROM THE FLOORS TO THE TABLE TOPS.

duvar iki hacim arasındaki akışkanlığı bozmadan mutfağı büyük ölçüde gizleyerek salondan ayırıyor. Üst katta olduğu gibi salon girişinde de kullanılan sürgülü kapı, mekanı merdiven ve asansör kovasından izole ediyor. Evin alt katı aynı zamanda havuzlu bahçeye açılan bir bahçe katı olarak tasarlanmış. Üç ayrı işlevin yer aldığı bu katta bir tarafta televizyon ve sinema ünitesi yer alırken, orta kısımda kitaplık ve yemek masası bulunuyor. Diğer alanlardan tül perde ve cam sürgü ile ayrılabilen buhar odası, sauna, jakuzi ve duş bölümleri de bu katta konumlanıyor. Yaklaşık bir yıl süren inşaat çalışmasının ardından tasarım süreci sonlanıyor ve iç mekanlar ile bahçe tasarımı kullanıma hazır hale geliyor. Uzun süren inşaat çalışmalarında peyzaj yapımı sırasında mevsim şartlarının elverişsiz oluşu ve tavan yüksekliğini arttırmak için asma tavanları mümkün olduğu kadar yükseltmenin etkisi oldukça büyük. Tanju Özelgin’in iç mekan tasarımını yaptığı S Evi’nin en çarpıcı özelliklerinden biri taş ve ahşabın bir araya getirilerek doğanın enerjisinin eve yansıtılması olmuş. Ev içerisinde kurgulanan birçok ayrıntı da bu olguyu destekleyecek nitelikte. Yatak odalarında, lavabo ve duş alanlarında, mutfakta ve hollerde zemin ya da duvar malzemesi olarak kullanılan doğal taş malzeme bir taraftan evin sade ve açık renk tasarımını tamamlarken, diğer taraftan özellikle en alt katta bahçenin devamı gibi davranarak, doğal çevrenin evinin içine uzanması imkan veriyor. Gray Line ismindeki bu taş türü en ince kum ile kumlanmış şekilde ve taşın renk tonunu değiştirmeyen kimsayal madde kullanılarak uygulanmış. Özellikle lavabo ve duş bölümlerinde doğal taş yüzeyin zeminden devam edip duvar yüzeyini kaplamasıyla, malzeme bir tür üç boyutluluk kazanıyor ve bu da ‘evin çevrenin bir parçası olma’ hissinin güçlenmesine neden oluyor. Bu hisse katkıda bulunan bir diğer malzeme, kopuk merdiven basamaklarının altında kalan çakıl taşları. Sanki bahçeden getilip konmuş gibi gözüken çakıl taşları evin belki de en saf ve naturel bir şekilde el değmemiş kısmını oluşturuyor. Üç tarafını beton duvarla kuşatmak yerine Tanju Özelgin, arka duvarda masif ahşap kullanarak doğanın zemiden yukarı doğru devam etmesine ve bir tür ritim ve derinlik oluşturmasına olanak sağlıyor. Havuzlu bahçede zemin malzemesi olarak kullanılan ahşap, yemek masasında sürekliliğine devam edip, bahçeyi devam ettirircesine meşe lamine parke olarak yatak odalarına ve salona giriyor. Bu ve benzer şekilde doğal malzemelerin birbirini takip etmesi, çevreden gelen enerjinin içeride devam etmesi ve akışkanlık yaratması bütün evde dingin, sakin ve naturel bir sürekliliğin oluşmasını sağlıyor. 62 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


kitchen from the living room, hiding the kitchen without impeding the fluidity between the two volumes. As with the top floor, a sliding door is also used in the entrance of the living room, isolating the room from the elevator and stairwell spaces. The ground floor of the house is designed as a garden floor that opens to the poolside garden. There are three different functions of this floor; television and cinema units at one side, bookshelf and dining table at the middle. Steam room, sauna, whirlpool bath and shower are also located on this floor. These spaces can be separated from the other volumes with tulle curtains and sliding glass doors. After a yearlong construction, the design process was completed and the interiors and garden become ready for their residents at the end of 2011. One of most striking characteristics of the S House interior design by Tanju Özelgin, is how it reflects the energy of the surrounding natural environment within the house through a combination of stone and wood surfaces. Many of the details throughout the house support this design approach focused on natural textures. The natural stone material used on either the floor or walls of the bedrooms, bathrooms, showers, kitchen and halls completes the all encompassing pure and light color palette of the house. In other areas this stone treatment enables nature to have a presence especially in the garden floor acting as an extension of the garden. The marble, named Gray Line from Italy is sandblasted with fine sand and by using chemical materials prevents the stone from changing its original color. Especially in the bathroom and shower zones, the natural stone surfaces in 60 x 60 cm and 80 x 80 cm marble panels continues from the ground to the walls to give the material a three dimensional effect strengthening the feeling of the unity of the interior to the exterior environment. OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 63


Projeler/Projects: Istanbul

64 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


Mekan genelinde oluşturulan aydınlatma kurgusu da malzemelerle dengeli ve uyumlu bir biçimde bir araya geliyor. Çoğu yerde, evdeki sakin ve nötr havayı korumak için genel aydınlatmalar endirekt, teşhir ürünleri aydınlatmaları ise direk olarak kullanılmış. Bu sayede oturma da alanlarına daha loş bir atmosfer hakimken, enerjinin çoğu nişlerde ve özellikle aydınlatılması istenen yerlerde toplanıyor. Aynı zamanda otomasyon sistemi ile farklı kullanımlara yönelik aydınlatma senaryoları da kurgulanıyor. Çubuklu Vadi evi, modern, yalın ve işlevsel mimarlık anlayışı ile teknoloji ve doğal çevreyi bir araya getirerek harmanlıyor ve bunları naif bir enerjiye dönüştürüyor. İç mekan kurgusu, malzeme seçimini, duruma özgü oluşturulan mekan karakterleri ve akışkanlığı ile bu enerjnini evin her yerinde dolaştığını ve tekrar doğal çevreye aktığını, onunla bütünleştiğini görmek mümkün.

AYDINLATMA KURGUSU EVIN EN ETKILEYICI ALANLARINI VURGULAMAK ÜZERE KULLANILIYOR. LIGHTING INSTALLATION IS DESIGNED TO HIGHLIGHT THE IMPRESSIVE PARTS ALONG THE HOUSE.

MİMAR / ARCHITECT: Tanju Özelgin - iç mekan tasarımı / Tanju Özelgin - interior design YER / LOCATION: Çubuklu, İstanbul, Türkiye / Turkey YIL / YEAR: 2011 PROGRAM / PROGRAMME: Konut / Residence MALZEMELER / MATERIALS: Gray Line mermer, Meşe lamine parke, çakıl taşı / Gray Line marble, Oak laminate flooring, natural stones OTURMA ALANI / FLOOR AREA: 400 m2 TASARIM EKİBİ / DESIGN TEAM: Tanju Özelgin, Bilge Alev, Selma Özkan

Another material pattern contributes to this feeling are the round natural stone and pebbles that sit in a bed under the open-stepped staircase. These rocks create the most organic, natural feeling in the house, an untouched territory somehow that seems like it was just brought from the garden into the house. Instead of surrounding the sides of the bed of stones with concrete, Tanju Özelgin emphasized the feeling that nature is seeping into the interiors with texture and depth by using a massive carved wood panel on the rear wall. Wood used as flooring at the garden and pool is also is used at the dining table. Wood surfaces in the bedrooms and living room in the form of oak laminated flooring are the continuance of the garden. Similar natural materials complement each other in combinations of stone and wood textures throughout the design, their design character and energy deriving from the natural environment that’s present throughout the interiors. Overall there is a harmony of geometry and materials that makes the setting a serene, calm and above all in tune with the nature of its surroundings. The lighting arrangement designed throughout the house is balanced with the materials and surfaces. Artificial lighting was used indirectly to keep the calm and neutral atmosphere in many of the spaces, however when lighting display units were featured as design objects, a direct lighting form was chosen. In this way, the atmosphere in the living areas is generally dim, with only specific points where it is channeled to light niches and particular areas. The S House interior design in Çubuklu Valley by Tanju Özelgin’s uses stone surfaces, lighting and an advanced artistic sensibility to create a modern and distinctive architectural style. The context in the forests of Istanbul provides the designer the opportunity to create a space for living in tune with nature but with a high-minded lifestyle aspirations of the client. Özelgin known for his subtle treatment of space in this interior advances his design aesthetic into a daring fusion of nature and form. OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 65


Projeler/Projects: Istanbul

66 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


TANJU ÖZELGIN S EVI’NDE DUVARLARI ELIMINE EDEREK DAHA GENIŞ, ORTAK KULLANIM ALANLARI YARATIYOR. IN THE S HOUSE ÖZELGIN USES OPEN SPACE TO CREATE LARGE, COMMON LIVING SPACES.

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 67


Projeler/Projects: Istanbul

GIZIA GENEL MÜDÜRLÜK BINASI’NIN ETKILEYICI GIRIŞI ZIYARETÇILERI IÇINE ÇEKIYOR. THE IMPRESSIVE ENTRANCE OF GIZIA SHOWROOM AND HEADQUARTES DRAWS VISITORS INSIDE.

68 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


Gizia Merkez & Showroom Binası İSTANBUL’UN İŞ MERKEZLERİ VE TEKSTİL ATÖLYELERİ YOĞUNLUKLU KAĞITHANE BÖLGESİNDE MİMAR ARİF ÖZDEN’İN GERÇEKLEŞTİRDİĞİ GİZİA MERKEZ & SHOWROOM BİNASI PROJESİ TOPOGRAFİDE DİKKAT ÇEKİCİ BİR MİMARİ OLUŞTURUYOR.

THE COEXISTING CONTRAST: GIZIA HEAD OFFICE & SHOWROOM BUILDING THE ROBUST ARCHITECTURE OF DESIGNER ARIF ÖZDEN’S GIZIA HEADQUARTERS AND SHOWROOM STANDS OUT AMONGST THE TEXTILE WORKSHOPS AND OFFICES OF ISTANBUL’S KAĞITHANE DISTRICT. YAZI-TEXT: ERAY ÇAYLI FOTOĞRAF-PHOTO: ALI BEKMAN OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 69


Projeler/Projects: Istanbul

İ

stanbul’un iş merkezleri ve tekstil atölyeleriyle anılan bölgelerinden birinde yürüdüğünüzü düşünün. Mimari anlamda etkileyici bir yapıyla karşılaşma olasılığınızın yüksek olmadığını düşünebilirsiniz. Ancak bugün kentin benzer bölgelerinden biri, önyargılarınızı yıkacak bir binaya ev sahipliği yapıyor. Kağıthane’de yer alan Gizia Merkez & Showroom binası zıtlıkların birliğine olanak tanıyan tasarım yaklaşımıyla sivriliyor. Arif Özden’in tasarladığı Gizia Merkez & Showroom, 1600 metrekarelik bir alana yayılan ve sırasıyla giriş, iki kat showroom, dinlenme ve toplantı işlevlerine ayrılmış toplam beş kattan oluşan bir yapı. Bina dikkatleri henüz girişine doğru atılan ilk adımlardan itibaren çekmeye başlıyor. Yapının dış cephesinin, birbirini kesen yüzeyler ve eğik açılardan oluşan parçalı geometrik yapısıyla doğal bir kayalık kütlesini andıracak şekilde tasarlandığı görülüyor. Bu tasarımda baş rol ise yapının dış cephesi ve giriş kat duvarlarına damgasını vuran malzeme olan mermere ait. Kullanılan Afyon İşçehisar çıkışlı ‘kaplan postu’ mermeri, gerek renk ve dokusu gerekse işlenme biçiminin yarattığı özgün yüzey bitirmesiyle ön plana çıkıyor. Mimar Özden’in ‘kaplan postu’ adlı mermeri tercih etmesindeki neden tam da malzemenin barındırdığı özelliklerle yüzeyinde yapılacak işlemlerin birbiriyle barışık olması. Özden, söz konusu mermerin bir yandan kolaylıkla üç boyutlu yüzey işlemi görebilirken diğer yandan da bu işlem sırasında doku ve rengini kaybetmediğinin altını çiziyor. Mimarın vurguladığı bir diğer nokta da kaplan postunun büyük plakalar halinde de kolayca işlenebilen bir taş olması. Söz konusu mermer tipi tüm bu özellikleri nedeniyle Gizia Merkez & Showroom binası için ideal malzeme olarak ön plana çıkıyor. Kaplan postu üzerine uygulanan yüzey işleme süreci iki taş plakasının birbirine yapıştırılmasıyla başlıyor. Ortaya çıkan kütlenin yüzeyi daha sonra belli bir yönde paralel olmayan düzensiz çizgilerle taranıyor. Yüzeye son şeklini verense taranma işleminin açtığı kanallar doğrultusunda yapılan elle kopartma işlemi oluyor. Böylece, oldukça ham ancak bir o kadar da malzemenin kökenine sadık bir yüzey bitirme elde ediliyor. Arif Özden de söz konusu kökene duyduğu GRI MERMERIN KARAKTERISTIK ÖZELLIKLERI MEKANIN KIMLIK OLUŞTURMASINA YARDIMCI OLUYOR. THE CHARACTERISTICS OF GREY MARBLE GIVE THE SPACE IT’S IDENTITY

70 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

T

Imagine yourself walking through an urban area associated with mundane business offices and textile workshops. Perhaps the last thing you would expect to come across would be an impressive piece of contemporary architecture. But today in Istanbul there is such an area which indeed presents a challenge to preconceptions. The Gizia Head Office & Showroom building in Kağıthane stands out from its surroundings thanks to the room it allows for contrasting elements to coexist. Designed by Arif Özden, Gizia Head Office & Showroom spreads over an area of 1600 m2 and consists of 5 floors dedicated respectively to the entrance, two showrooms, recreational and business meeting purposes. The building captures the visitors’ attention right upon first encounter with its façade. Designed to look like a large piece of rock, the building’s fractal geometry consists of oblique angles and intersecting surfaces. But the lead role belongs to the material used on the façade and walls of the entrance floor. Named ‘tiger skin’, this is a marble that originates from İşçehisar, Afyon-Turkey. The marble is characterized by its color, pattern, and surfaceprocessing tolerance which altogether allow for a unique finish. The very reason why architect Özden has preferred to use tiger skin has to do with the problem-free relationship between the material’s qualities and the processes applied to its surface. Özden underlines that while the marble can easily be surface-processed it also does not allow any compromise on pattern and color. Another benefit according to the architect is the material’s tolerance for being processed equally easily even when in big chunks. All these characteristics emerge tiger skin as the ideal material for Özden’s design. The surface-processing of the marble starts with the joining of two slabs of stone. The resulting mass is then harrowed in a chosen direction along unparallel lines. What gives the surface its final shape is manual avulsion, which is carried out along the channels obtained during the previous step. This results in a raw but honest finish. Indeed, it is such material honesty that has inspired the architect to use this particular type of marble. Özden’s interest lies more in the early steps of the lengthy process by which marble


OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 71


Projeler/Projects: Istanbul

ilginin malzemeyi işleyiş ve kullanış biçimine ilişkin kararları alırken kendisine ilham verdiğini söylüyor. Taşın, ocaklarda kaba bir kaya kütlesiyken binaların yüzeylerini kaplayacak duruma getirildiği üretim süreçlerinin ilk aşamaları Özden’in daha çok ilgisini çekiyor. Mimar, tasarımında görece bitirilmemiş yüzeyleri bu nedenle tercih ettiğini ve amacının doğal bir kayalık kütlesi izlenimi yaratmak olduğunu söylüyor. Binayı ziyaret edenlerin ilk karşılaştığı yüzeyler bu nedenle Floransa Rönesansı’nın ünlü yapılarından San Lorenzo Bazilikası’nın çıplak taş tuğla cephesini andırıyor. Elbette, mimarın malzemeye ilişkin tercihleri yalnızca kişisel estetik beğeniler doğrultusunda şekillenmiyor. Taşın yüzeyindeki hamlık, binanın tasarımına hakim olan siyah ve grinin koyu tonları gibi görece donuk sayılabilecek renklerle birlikte değerlendirildiğinde, belli bir amaca hizmet ediyor. Mimarın temel hedefi tasarladığı binayla, onun ev sahipliği yaptığı moda markasının ürünlerindeki görsel özellikler arasında zıtlıklar yakalayabilmek. Özden, bu yolla aslında tasarımını adeta bir sahne gibi modanın hizmetine sunmanın ve Gizia’nın parlak, canlı renklerden ve ince, hareketli çizgilerden oluşan tasarımlarını ön plana çıkartmanın peşinde. Gizia Merkez & Showroom binasının giriş katının marka kimliğinin vurgulandığı bir karşılama alanı olarak tasarlandığı görülüyor. Bu alanda en çok göze çarpan unsur bir defile podyumu olarak da hizmet verebilen yansıma havuzu. Özden bu havuzu tasarlarken amacının, şehrin karmaşasından çıkıp iç mekana gireceğini öngördüğü ziyaretçilerin suyun yarattığı etkiyle rahatlatmak olduğunu söylüyor. Havuz mekana beklenmedik bir hareketlilik katıyor. Ayrıca, dış cepheden içeriye doğru dönen mermer yüzeylerin suyun üzerinde yarattığı yansımalar iç mekanda özgün bir atmosfer oluşturuyor. Mekandaki siyah özel sıvalı tavan diğer yapısal unsurlardaki hamlığı destekliyor. Tüm bu öğelerin yarattığı zıtlıkların kıyafetler üzerinde dramatik gölgelere yol açan dar açılı aydınlatma tasarımıyla güçlendirildiği görülüyor. Kaba dokulu taş duvarda yaratılan yatay yırtıklar havuz ve danışma bankosunun geometrisine eşlik ederken aynı zamanda aksesuarlar için de bir sergi alanı yaratıyor. Yatay yırtıkta yer alan şömine, mekanda kullanılmış olan su ve taş gibi diğer malzemeleri anlam olarak tamamlıyor ve doğallık, ilkellik ve hamlığa ilişkin imgeleri kuvvetlendiriyor. Giriş katın devamındaki ilk iki kat showroom alanı olarak ayrılırken, bu katların zemininde Carrara mermerinin kullanıldığı ve duvarların özel kaba dokulu sıva ile bitirildiği görülüyor. Işık bu katlarda yine dar açıyla yerleştirilmiş kaynaklardan sağlanırken, aydınlatma elemanlarının gelecekteki olası farklı kullanım şekillerine esneklik katabilmek adına raylı sistemlerden faydalanılıyor. Duvar yüzeyinin aşağıdan yukarıya doğrusal bir şekilde ürünlere fon oluşturacak şekilde

72 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

GENIŞ VE FERAH IÇ MEKANLAR ZIYARETÇILERE FARKLI BIR DENEYIM SUNUYOR. LARGE AND SPACIOUS INTERIOR OFFER A UNIQUE EXPERIENCE FOR VISITORS.


is produced. These are the steps where the extraction of slabs takes place. Aiming to achieve a similar effect to the way marble looks in these early stages, the architect prefers to have relatively unfinished surfaces in his design. Such an approach to aesthetics echoes a number of renowned examples from architectural history, such as the bare stone façade of San Lorenzo Basilica, a famous building dating back to the Florentine Renaissance. Of course, the architect’s aim is not motivated only by personal aesthetic preferences. The rawness of the marble surface, considered alongside the dark colors such as black and grey that dominate the design, serves a particular purpose. This is to establish a certain degree of contrast between architectural elements and the garments displayed in the building. Much like a stage, the crude aesthetics of Özden’s design seek to leave the floor to Gizia’s bright, shiny and vibrant fashion designs. The entrance of Gizia Head Office & Showroom amplifies the company’s brand identity. Located here is a reflection pool that can also serve as a podium. It is intended to relieve the incoming visitor who is predicted to have left the city’s chaos behind as one enters this interior space. The architect suggests that the pool unexpectedly imbues the space with vibrancy, which, together with the raw stone surfaces’ reflections on the pool, aims to achieve a unique atmosphere. The special black plastering used in the ceiling of this space compliments the raw aesthetics of the overall design. The contrast created by these elements is further foregrounded through lighting design which, having been fixed at a narrow angle, creates dramatic shadows on the displayed garments. While complementing the geometries of both the pool and the information desk, the horizontal channels created on the stone wall also create exhibition space for accessories. Situated as well in one of these channels is the fireplace which joins other design elements, such as water and stone, in turn to complete the imagery of primitive and natural rawness. The two levels that follow the entrance are dedicated to showroom purposes. The floors of these levels are covered with Carrara marble, while their walls are rough cast. Light comes at a narrow angle on these levels. In order to allow for possible alternative use scenarios, lighting elements are mounted on rail systems. Sharp contrasts and shadows are avoided thanks to the lighting approach that focuses on displayed garments, which in turn creates the illusion that displayed items levitate. The design is equally attentive to the various components included within the building as it is to the architecture of the whole. A case in point is the exhibition stands. Consisting of three-piece modules, they incorporate various angles and lengths. Turned upside down and joined together on different edges, these modules allow the stands to grow in various directions. Thanks to this special stand design, products on display are presented OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 73


Projeler/Projects: Istanbul

aydınlatılması, kıyafetlere vuran spot ışıklarının duvar yüzeyinde oluşturacağı sert gölgelerin önüne geçilmesini sağlıyor. Böylece sergilenen ürünlerin havada asılıymışcasına konumlandığı bir etki elde ediliyor. Bina sadece mimarisiyle değil, içerisinde yer alan farklı birimlerin tasarımıyla da dikkat çekiyor. Bu birimlere verilebilecek örneklerin arasında ürün sergileme standları var. Standlar farklı açı ve uzunluklara sahip üç kollu modüllerden oluşuyor. Modüllerin ters yüz edilip farklı kenarlarının birbirine eklenmesiyle, standların çeşitli yönlere doğru üreyebilme imkanı da söz konusu. Bu özel stand tasarımı sayesinde ürün grupları mekan bölünmeksizin ayrı ayrı sergilenebiliyor. Sergileme elemanlarında kullanılan malzeme her ne kadar farklıysa da, söz konusu elemanların yüzey bitirme işlemlerinin yapıya damgasını vuran kaplan postu mermerininkiyle uyum içinde olmasına özen gösterildiği anlaşılıyor. Örneğin, orta sergileme bankolarında kullanılan masif ceviz papel kaplamanın yüzeyi kumlanıp mat cila ile bitirilerek aynen mermer yüzeylerde olduğu gibi ham ve kaba bir etki elde ediliyor. Showroom girişlerinde özel olarak tasarlanmış yuvarlak cam masaların yüzeyinde kullanılan leopar deseninin ise yine söz konusu mermerin renk ve dokusuyla uyumlu olduğu söylenebilir. Binadaki aydınlatma tasarımının tekstil ürünlerine dikkat çekme hedefinin yanı sıra binanın genel mimari kompozisyonu içinde de önemli bir yeri var. Örneğin aydınlatma elemanları sayesinde elde edilen gölge ve yansımaların yer yer optik yanılgılar oluşturup mekanın girişindeki derinlik algısını zenginleştirdiği görülüyor. Binada derinlik algısı kavramıyla oynanan bir diğer kısım ise farklı showroom katlarının cam bir merdivenle birbirine bağlandığı bölüm. Söz konusu merdiven sayesinde düşeyde boşluk hissi yaratılması amaçlanıyor. Showroomları izleyen dördüncü kat, öncelikle firma müşterilerini ağırlama, diğer zamanlarda ise yemek ve dinlenme gibi amaçlar doğrultusunda kullanılan ya da gayriresmi toplantıların yapıldığı, görece samimi bir ortam teşkil ediyor. Bu kata ilişkin tasarım tercihlerinin de bahsi geçen samimiyet hissini destekleyecek şekilde yapıldığı görülüyor. Söz konusu tercihler arasında oturma gruplarında kumaş kullanımı, resim ve aksesuarlarla bezeli

74 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

BINADA KULLANILAN AYDINLATMALAR DERINLIK ALGISINI ZENGINLEŞTIRIYOR. LIGHTING USED IN THE BUILDING ENRICHES THE DEPTH PERCEPTION.

without any separation of space. Although materials used in exhibition components are varied, their surface finish is in harmony with that of the marble which gives the building its overall character. One example is the massive walnut covering whose surface is sandblasted and finished with matte polish, which results in a crude effect much like that of the marble. Similarly, the leopard skin used in the glass tables at showroom entrances is in harmony with the marble’s color and pattern. The lighting used in the building aims not only to foreground the displayed items but also to complement the general architectural composition. It for instance helps create optical illusions to enrich the visitor’s perception of depth at the building’s entrance. Other parts of the building where this perception is altered include the glass staircase that connects the two showroom floors. Due to its choice of material, the staircase seems to create a lacuna feeling. Above the showrooms is the fourth floor which is used primarily to host informal gatherings with guests. Other uses for this floor include eating and recreation. All of these different uses demand a cosy atmosphere, which is achieved via the specific design decisions taken on this floor. These decisions include the use of fabric in seats and localized lights, and the adorning of the walls with golden foil, pictures and various accessories. In the dining room, on the other hand, is a relatively more serious atmosphere. Situated here is a glass table whose zebra pattern matches that of the various garments in Gizia’s product line. The only colorful elements in the room are the red stalactite light and the pomegranate composition placed on the wall, which are in conversation through their reflections on the glass table’s surface. Also located on this floor is relatively more functional spaces such as a fully-equipped kitchen, payment unit and meeting room.


bronzlaştırılmış altın varak duvar uygulaması ve lokal aydınlatma tasarımı yer alıyor. Özel yemek odasında ise daha mesafeli bir atmosfer söz konusu. Bu odada yer alan cam yemek masasının dokusu firmanın ürünlerinde de kullanılan zebra derisi deseniyle bire bir uyumlu olacak şekilde tasarlanmış. Mekandaki tek renkli unsurlar olan kırmızı sarkıt masa aydınlatmasıyla duvardaki nar kompozisyonunun cam masanın yüzeyindeki yansımaları aracılığıyla iletişim halinde oldukları dikkat çekiyor. Bu katta ayrıca servis mekanı olarak tam donanımlı bir mutfak ve işlevin ön plana çıktığı ödeme bölümü ve toplantı odası gibi birimler de yer alıyor. Beşinci ve son kat olan çatı katı kapsamlı ve resmi toplantıların yapılacağı bir mekan. Burada iç mekandan dışarıya açılmayı sağlayan iki

The fifth and topmost floor of the building is also known as the attic. This is intended as a venue for more serious and lengthy meetings. Two terraces lead the way out from this level. One of these is designed as a landscape element and serves as an interior garden, while the other, thanks to its seating space, meal table and vertical garden, provides an intimate environment where inhabitants can relax in good weather. Back in the interiors is the glass meeting desk, which, much like the tables on other floors, bears the leopard pattern that characterizes the company’s brand identity. However, this time the pattern is not only two dimensional but also marks the texture of the desk’s surface. Lighting is provided naturally by daylight as it penetrates into the interiors thanks to light holes in the roof while at night the same holes allow for the light provided by the elements OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 75


Projeler/Projects: Istanbul

adet teras mevcut. Teraslardan biri bir peyzaj unsuru olarak iç bahçe şeklinde tasarlanmışken diğerinin ise oturma grubu, yemek masası ve düşey bahçesi ile binadakilerin güzel havalarda sıklıkla kullanabileceği bir alan olarak planlandığı görülüyor. Çatı katının iç kısmının odak noktasıysa bu bölüm için özel olarak tasarlanmış cam toplantı masası. Gizia ürünlerinde de sıklıkla görülen ve adeta firmanın ürün kimliğiyle özdeşleşen leopar derisi deseni masa üzerinde kabartma doku olarak kullanılıyor. Bu bölümün bir diğer özelliği de ışıkla ilgili. Gün ışığı eğimli çatı yüzeyinde açılan kare ışıklıkların yarattığı boşluklarından mekana taşınırken, geceleriyse dışarıda konumlanmış aydınlatma elemanlarının ışıkları yine bu boşluklardan içeri doluyor. Binanın farklı katları iki şeffaf asansör ve mermer konsol merdivenlerle birbirine bağlanıyor. Giriş katından itibaren özel olarak tasarlanan kuru peyzaj elemanları heykelsi özellikleriyle genel konsepte katkı sağlarken, bulundukları mekana ve konuma göre işlevsel farklılıklar da gösterebiliyorlar. Söz konusu elemanların, örneğin, merdiven başlarında yönlendirici, showroomda fon ve toplantı odasında mekan ayırıcı olarak kullanıldıkları görülüyor. Dış cephenin özellikleriyle uyumlu olacak şekilde, binanın iç kısımlarının genelinde de parçalı bir geometriyle karşılaşılıyor. Örneğin giriş boşluğu ve vitrin gibi iç mekan elemanları böylesi bir geometrik yaklaşım doğrultusunda tasarlanmış. Yapı bu yönüyle Claude Parent ve Paul Virilio’nun başını çektiği 1960’ların L’Architecture Oblique mimari akımına damgasını vuran eğik çizgileri akla getiriyor. Sonuç olarak, Gizia Merkez & Showroom binasının kullanıcı ve ziyaretçileri üzerinde sahip olduğu etkinin içerdiği farklı öğeler arasındaki zıtlıklarla doğru orantılı olduğunu söylemek mümkün. 76 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


YAPI GENELINDE ALTERNATIF IÇ MEKAN ÇÖZÜMLERI ÜRETILMIŞ. ALTERNATIVE SOLUTIONS WERE PRODUCED IN THE INTERIOR CONSTRUCTION.

placed on the outside to enter the space. The different floors of the building are interconnected via a transparent elevator and a marble staircase. Artificial landscape elements complement the general concept by adopting different context-specific functions on different floors. These include way-marking along the staircase, acting as background in the showroom, and space separation in the meeting room. The fractal geometry of the interiors complements the surface features of the façade. Such geometrical approach also dominates display windows and the empty space at the entrance, which brings to mind examples from the 1960’s L’Architecture Oblique movement. All of these features help contrasting elements coexist, to which the Gizia building owes its impact on visitors and inhabitants.

MİMAR / ARCHITECT: Arif Özden YER / LOCATION: İstanbul, Türkiye / Turkey YIL / YEAR: 2009 PROGRAM / PROGRAMME: Genel müdürlük ve showroom/ Headquarters and showroom MALZEMELER / MATERIALS: Mermer, doğal taş, cam merdiven / marble, natural stone, glass stairs OTURMA ALANI / FLOOR AREA: 1600 m2 TASARIM EKİBİ / DESIGN TEAM: Arif Özden OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 77


Projeler/Projects: Bilbao

78 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


Bilbao etkisine Siza yorumu

1990’LARIN BAŞINDAN ITIBAREN GENIŞ ÇAPLI BIR DÖNÜŞÜM PROJESINE EV SAHIPLIĞI YAPAN BILBAO’DA KONUMLANDIRILAN BASK BÖLGESI ÜNIVERSITESI ODITORYUMU SESSIZ VE MELANKOLIK FORMU, BEYAZ MERMER CEPHELERI, BÖLGEDEKI MIMARI VE COĞRAFI DEĞERLERE KUCAK AÇAN TERAS BAHÇESI ILE PRITZKER ÖDÜLLÜ PORTEKIZLI MIMAR ÁLVARO SIZA VIEIRA’NIN YALIN ÇIZGISININ EN GÜNCEL ÖRNEKLERINDEN BIRI.

ALVARO SIZA REVIVES THE BILBAO EFFECT THE AUDITORIUM OF THE UNIVERSITY OF BASQUE COUNTRY LOCATED IN BILBAO IS A PART OF THE CITY’S LARGE-SCALE URBAN TRANSFORMATION SINCE THE EARLY 1990S. THE AUDITORIUM IS ONE OF THE MOST RECENT EXAMPLES OF PRITZKER PRIZE-WINNING PORTUGUESE ARCHITECT ÁLVARO SIZA’S SIMPLE AND DIRECT DESIGN ETHOS. YAZI-TEXT: YASEMIN ŞENER, FOTOĞRAF-PHOTO: MONTSE ZAMORANO GAÑÁN

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 79


Projeler/Projects: Bilbao

1

980’li yıllarda demir ve çelik endüstrisine dayalı ekonomisinin çöküşüyle yalnızca kendi metropolitan alanı değil, aynı zamanda bölgesel ekonomisi de ciddi anlamda zarar gören Bilbao kenti, hem kendini yeniden şekillendirmek, hem de endüstriyel geçmişinden gelen imajını yeniden çizmek zorunluluğu duyarak, 1989 yılında geleceğe yönelik bir master plan kabul etti. Hizmete dayalı bir ekonomiye geçiş yapan kentin nehir kıyısındaki bant boyunca yeni bir gelişim stratejisi izlenmesine dayalı olan plan kapsamında inşa edilen bir yandan kent için sembolik bir imge oluştururken, diğer yandan da ziyaretçiler için bir çekim merkezi olmasıyla kent yaşamını canlandırdı. Böylece, yapı kültürünün bir kentin ekonomisini ve bölgesel konumunu nasıl değiştirebileceğini örnekleyen başarılı bir proje ortaya çıktı. “Bilbao Etkisi” adı verilen ve üniversitelerde pek çok araştırmaya konu olan bu kavram, Frank Gehry’nin Guggenheim Müzesi’nin ardından, dünyanın önde gelen mimarlarının önemli projeler yapmak üzere bu bölgeye gelmesini sağladı. Cesar Pelli’nin 40 katlı ofis kulesi Hiberdrola, Santiago Calatrava’nın havaalanı yapısı, Zaha Hadid’in masterplan projesi, Philippe Starck’ın eski bir şarap deposundan dönüştürülen Alhóndiga Bilbao Kültür Merkezi projesi, Robert A.M. Stern’in alışveriş merkezi projesi ve Rafael Moneo’nun kütüphane projesinin ardından, son olarak da Álvaro Siza Vieira’nın Bask Bölgesi Üniversitesi Oditoryumu Bilbao’nun dönüşümünün önemli projelerinden biri oldu. 18 milyon Euro’luk bir bütçeyle inşa edilen ve 2010 yılında tamamlanarak kullanıma açılan Alvaro Siza tasarımı Bask Bölgesi Üniversitesi Oditoryumu, eski bir endüstriyel alan olan ve 1990’ların başından itibaren geniş çaplı bir dönüşüm projesine ev sahipliği yapan nehir ağzındaki eski liman bölgesi Abandoibarra’da, tüm bu iddialı yapıların yanında yerini aldı. Alvaro Siza’nın L formundaki beş katlı Oditoryum binası, tam karşısına inşa edildiği 2007 tarihli Rafael

A

fter the financial downturn of the 1980s Bilbao city’s metropolitan area was hurt as much as the regional Basque economy, primarily based on the iron and steel industries. As a solution, feeling the need to reform itself and restore its tarnished image the city decided to implement a master plan project in 1989. Frank Gehry’s Guggenheim Museum, constructed under the plan based on a development strategy of transforming to a service-based economy became a symbol for the city’s urban revitalization in becoming a center of attraction for visitors. This successful project set an example of how building culture can transform an economy and increase the regional importance of a city. Called the “Bilbao Effect”, this concept became the subject of numerous academic research efforts and brought leading architects to the region to design new projects. Other projects soon followed. Hiberdrola, a 40-story office-tower by Cesar Pelli, an airport building by Santiago Calatrava, a master plan project by Zaha Hadid, the Alhóndiga Cultural and Leisure Center transformation from an old warehouse by Philippe Starck, a shopping mall project by Robert A.M. Stern and a library building by Rafael Moneo, and finally, the Auditorium of the University of Basque Country by Álvaro Siza Vieira became the latest of the landmarks of urban renewal in Bilbao. The Auditorium building, built with a budget of 18 million euros, was completed in 2010, taking its place besides all these ambitious structures in the Abandoibarra district. This old port area of the estuary of Bilbao was an old industrial zone that had itself been going through an extensive urban transformation since the beginning of the 1990s. This L shaped, five-story auditorium building by Alvaro Siza was sited just opposite the new Library Building of Deusto University designed by Rafael Moneo in 2007. These two buildings form a kind of a gateway to the Abandoibarra district. Complementing the surrounding architectural and geographical topography, the steel and reinforced concrete frame structure, standing out with its stone and tile clad façade, opens up to an attractive area to the southwest where the Guggenheim Museum by Frank Gehry, the Deusto Library by Rafael Moneo and Hiberdrola, a magnificent office tower with a height of 176.30 meters by Cesar Pelli are located. The Auditorium building initially rises along a single story in a rectangular block which occupies the entire ground area, and then turns into an L– shaped prism having five floors. It creates human scale relations at the ground level by becoming integrated morphologically with the street. The five-story L-shaped prism, with arms extending southwards and BENZER TONLARDA MALZEME KULLANIMI IÇ VE DIŞ MEKANLARI BIRBIRINE BAĞLIYOR. A SIMILAR PALETTE OF MATERIALS VISUALLY UNITES EXTERIOR AND INTERIOR SPACES.

80 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


ENDÜLÜS’ÜN ÇIZGILI MACAEL GRI MERMERINDEN PANELLER BINANIN GEOMETRISINE UYUM SAĞLIYOR. PANELS OF STRIPED MACAEL GREY MARBLE FROM ANDALUSIA ARE COORDINATED WITH THE BUILDING’S GEOMETRY.

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 81


Projeler/Projects: Bilbao

PARLAK KAROLAR PENCERELERIN ŞEKILLERINI YANSITARAK CEPHEDEKI ŞEKIL VE GÖLGE OYUNLARINI DESTEKLIYOR. SHINY TILES REFLECT THE SHAPES OF THE WINDOWS WITHIN THE PLAY OF SHAPES AND SHADOWS ON THE FAÇADE.

82 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


Moneo tasarımı Deusto Üniversitesi Yeni Kütüphane Binası ile, dönüşüm geçiren Abandoibarra bölgesine açılan bir çeşit giriş kapısı olma özelliği de taşıyor. Dış cephelerindeki taş ve karo kaplama ile dikkat çeken çelik ve betonarme karkas yapı, Güneybatı’da Frank Gehry’nin Guggenheim Müzesi, Deusto Kütüphanesi ve Cesar Pelli’nin 176.30 metrelik görkemli ofis kulesi Hiberdrola’nın bulunduğu oldukça etkileyici bir alana doğru yönelerek bölgedeki mimari ve coğrafi değerlere kayıtsız kalmıyor. Arsanın tamamını kaplayan dikdörtgen bir blok olarak önce bir kat yükselen, sonraki katlarda geri çekilerek L planlı bir prizmaya dönüşen yapı, yer düzleminde insan ölçeğinde bir algı yaratarak sokakla hemhal oluyor. Kolları Güney ve Batı yönlerinde uzanan L prizma zeminden beş kat yükselerek kütüphane ile nehir bölgesi arasında geniş bir açıklığı tanımlıyor ve bu açıklık yapının birinci katında 1162.5m2 ‘lik bir teras bahçeye dönüşüyor. Teras-bahçe nehrin titreşimlerini, kuzeydeki yeşil tepelerin esintilerini, Guggenheim’ın titanyum cephesinin ve Deusto Kütüphanesi’nin cam yüzeyinin nefis yansımalarını kucaklayarak, yapının kullanıcıları için unutulmaz deneyimler yaratıyor. Üniversite Yönetim Konseyi’nin yanı sıra, ofisler, oditoryum, konferans ve sergi alanları gibi fonksiyonları ve bir yer altı otoparkını barındıran yapının iç dolaşım alanları L formlu kitlenin kolları boyunca uzanıyor. Özellikle de teras bahçeye bakan cephelerin sürgülü camlarla kaplanmış olması iç dolaşım sırasında da nehir bölgesinin ve kuzeydeki yeşil tepelerin manzarasına hakim olmayı sağlıyor. Üst katlardaki geri çekilmeyle yaratılan boşluğa kontrast olarak kitlesel bir doluluğa sahip olan ve yapının çekirdeğini oluşturan zemin kat, ana

westwards, gives character to a large gap between the Library and the estuary. This gap transforms into a terrace-garden of 1162.5 m2 embracing the vibrations of the river, the breeze of the northern green hills, the stunning reflections of the titanium façades of the Guggenheim Museum and the glass surfaces of the Library Building of Deusto University, creating a unique architectural experience for visitors.The inner circulation areas of the building house many different functions like offices, an auditorium, conference and exhibition halls, an underground car park and the offices of the University Governing Council, all running along the arms of the L-shaped block. The façades facing the garden terrace are covered with sliding windows which provide panoramic views of the estuary and the northern green hills from the inner circulation corridors. In contrast with the gap on the upper floors, the ground floor has a massive appearance and constitutes the core of the building housing the main auditorium, service areas, a shop and a transparent lobby with large glass surfaces. These transparent surfaces invite those who walk from the river bank and is open to pedestrian

MERMER CEPHENIN MAT YÜZEYI GÜNEŞ IŞIĞINI VE ÇEVREDEKI BINALARIN YANSIMALARINI ALIP DAĞITIYOR. THE MATTE SURFACE OF THE MARBLE FAÇADE ABSORBS AND DIFFUSES SUNLIGHT AND REFLECTIONS FROM THE SURROUNDING BUILDINGS.

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 83


Projeler/Projects: Bilbao

MERMER KAPLAMA YÜZEYIN SÜREKLILIĞI ÜNIVERSITE BINASINA GÜÇLÜ, MONOLITIK BIR KARAKTER KAZANDIRIYOR. THE CONTINUOUS MARBLE CLADDING GIVES THE UNIVERSITY BUILDING A STRONG, MONOLITHIC CHARACTER.

oditoryum, servis mekanları, bir dükkan ve yapıyı nehir kenarından yürüyüş yapanlar için davetkar kılmak ve o yönden gelen harekete karşı geçirgen olmak adına yoğun cam kullanımıyla şeffaflaştırılmış bir lobiyi barındırıyor. Birinci katta müze ve onunla ilişkili servis odaları, ikinci katta ise ana oditoryumu destekleyen farklı boyutlardaki odalar ile müze yönetim alanları yer alıyor. Üniversite konsey odası, rektör ofisi, toplantı odaları ve diğer firmalara ait odalar ise üçüncü katta konumlanıyor. Dördüncü katın Batı kanadında ofisler, dört ve beşinci katın Güney kanatlarında ise bahçe işleri ve havalandırma birimleri bulunuyor. Teras bahçeye bakan cepheler hariç tüm dış cepheleri beyaz Macael mermerle kaplanmış olan yapının cephelerindeki lineer yarıklar iç mekanlardaki fonksiyonlara uygun olarak stratejik bir şekilde konumlandırılmış. L formlu prizmanın sadece teras bahçeye bakan cepheleri ise mermer yerine, doku nüansları ve yansımaları ile adeta bir sanat eseri gibi döşenmiş olan gri renkte karo seramikle kaplanmış. Bask Bölgesi Üniversitesi Oditoryumu, Pritzker, RIBA ve Mies van der Rohe Award ödüllü Álvaro Siza Vieira’nın tıpkı diğer tasarımlarında olduğu gibi, projenin karmaşıklığının ve çelişkilerinin üzerinde yapay bir kontrol kurmadan farkında olma kalitesini ve uyum, açıklık gibi kavramları vurgulayan bir mimari yaklaşımı yansıtıyor. Siza’nın projelerindeki -Usta’nın kendi deyimiyle ‘simplism’ (basitçilik) diye de tanımladığı- cazibenin kaynağını tanımlamak hiç de kolay değil. Basit olduğu kadar ve gizemli de görünen geometrik bir prizma ve onun üzerinde kusursuz oranlarla konumlandırılmış bir pencere Siza’nın mimarisinde heyecan verici unsurlar teşkil edebiliyor. Onun yapıları doğanın jeolojik formlarını kutsayarak, adeta bulundukları araziden, yani topraktan doğarak tam da o yere ait oluyor. Genellikle çıplak bıraktığı ya da taşla kapladığı geniş duvarlarıyla tarifi güç bir melankoli yaratan Siza projeleriyle 20. yüzyılın modernist gelenekleriyle Akdeniz’in yerel kültürünü buluşturan ortak bir dille tüm mimarlık dünyasının takdirini topluyor. 84 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

access from that direction. There is a gallery and its service rooms on the first floor, ancillary rooms of the main auditorium in different sizes and museum management services on the second floor. The third floor houses the rooms for the University Governing Council, rector’s office, meeting rooms and rooms for other companies. There are offices on the West wing of the fourth floor, gardening and ventilation facilities on the South wing of the fourth and fifth floors. All of the exterior façades are covered with white Macael marble, a graywhite marble from Andalucia, Spain that has large crystals and is often full of straight gray veins which indicate the direction of its growth. The patterns of these veins in the marble panels tiles on the facade is part of the extensive graphic application of marble on many of the surfaces of the building. These large expansive facades of marble continue across the interior and exterior spaces unifying the appearance of the building in tones of white and gray. These marble surfaces are in contrast to the the other facades facing the terrace-garden which are clad with shiny gray ceramic tiles. The composition of marble and ceramic tiles are unified within the geometry of the architecture and the play of sunlight and shadows on the building. This mix of shadows, textures, patterns and reflections is weaved together subtly by Siza in a forceful yet calm design. Just as in the other projects of Álvaro Siza Vieira who is a Pritzker, RIBA and Mies van der Rohe Awards laureate, the Auditorium of the University of Basque Country reflects an architectural approach which has a quality that recognizes the complexity and contradictions of a project without trying to impose artificial control over them. The concept emphasizes harmony and clarity in line with Siza’s longstanding architectural vision. It is not always easy to define the source of the architectural charm, what Siza calls “simplism”, in his projects such as the Auditorium building. Here the architecture is strong yet subtle. A rectangular prism which looks mysterious as well as simple is arranged perfectly in proportion with deftly positioned windows. In contrast to the formalism of the geometry, Siza creates an inexplicable melancholy through the walls which are left naked or covered with stone. Context and environment are important to his work but his importance has been to balance the setting of a building with seemingly higher more metaphysical factors. Siza has won the admiration of the global architecture community with his application of the clarity of the modernity of the 20th century and the local culture of Mediterranean Europe through his lucid and direct architectural vision.


OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 85


Projeler/Projects: Bilbao

86 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


ALT KATLARIN BIRBIRINE GEÇEN ALANLARINDA VE ÜST KATLARIN L-BIÇIMLI PLANLARINDA AKIŞKAN BOŞLUKLAR VAR. SPACE FLOWS FREELY IN THE INTERLOCKING ZONES OF THE LOWER FLOORS AND THE L-SHAPED SCHEMES OF THE UPPER FLOORS.

MİMAR / ARCHITECT: Álvaro Siza Vieira YER / LOCATION: Bilbao, İspanya / Spain YIL / YEAR: Başlangıç 2005 – Bitiş 2010 / Commission 2005 – Completion 2010 PROGRAM / PROGRAMME: Üniversite oditoryum binası / University auditorium building MALZEMELER / MATERIALS: Mermer, sıva, ahşap / Marble, plaster, wood TASARIM EKİBİ / DESIGN TEAM: Miguel Nery, Antonio Mota, José Manuel Pelegrín Santacruz, Ramón Losada

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 87


Projeler/Projects: Ouyoun Al Siman

Faraya 6083

LÜBNAN TEPELERİNDE ENDÜSTRİYEL EKOLOJİLER: BERNARD KHOURY’NİN DOĞAL TAŞ VE ÇELİK SENTEZİ

FARAYA 6083 INDUSTRIAL ECOLOGIES IN THE MOUNTAINS OF LEBANON: BERNARD KHOURY’S STONE AND STEEL FUSION YAZI-TEXT: SEÇIL TAŞKOPARAN, TAŞKOPARAN FOTOĞRAF-PHOTO: DW5 / BERNARD KHOURY, REINE NASSAR FOR ARCHILEB

88 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 89


Projeler/Projects: Ouyoun Al Siman

90 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


F

raya, Kfardebian dağ tesisi yakınlarındaki Ouyon Al Siman’da konumlanan Faraya 6083, Lübnanlı mimar Bernard Khoury tarafından 2009 yılında yapıldı. Faraya Kfardebian, yaklaşık 2000 metre yükseklikte olması nedeniyle kış mevsiminin büyük kısmında bol yağış ve kar alıyor, ve bu da daha çok Mazaar olarak bilinen Faraya’yı Orta Doğu’nun en büyük kayak merkezi yapıyor. Ortadoğu’nun en büyük, en gelişmiş ve muhtemelen en popüler kayak merkezi olan Faraya’nın 42 tane eğimi ve yüksekliği 1931 metreden 2465 metreye kadar değişen, snowboard ve kayakçılar için eşsiz bir deneyim sunan çeşitli zirve noktaları var. Aynı zamanda yeni başlayan ve orta seviyede kayakçılar için üç tane daha düşük yükseklikte zirve noktası var. Faraya’da yaklaşık dört ay süren kayak mevsimi boyunca açık havalarda zirve noktalarından Bekaa Vadisi’nin, sahil kasabalarının ve başkent Beyrut’un güzelliklerine tanık olmak mümkün. Faraya 6038’in mimarı Bernard Khoury mimarlık eğitimine Rhode Island School of Design’da başladı, ardından Harvard Üniversitesi’nden Mimarı Tasarım alanında master derecesini aldı. 1993 yılında tasarımcılar ve mimarlar için bir tür üretim firması olan ve serbest tasarım çalışmalarının yapıldığı DW5’i kurdu. DW5 Beyrut, Lübnan’da konumlanmasına rağmen, oldukça önemli bir uluslararası itibara sahip. Barnard Khoury’nin tasarım anlayışı Lübnan’ın yıkım dönemlerinden neredeyse hiç etkilenmemiş. Onun yerine projeler genelde müşterilerle, tasarımcılarla ve bina ve çevre konusunda uzmanlaşan mühendislerle iş birliği yapılarak modernist ve deneysel bir tasarım anlayışı etrafında şekillenmiş. Birçok projede, malzemelerde ve yapım tekniklerinde, aynı zamanda yapım sürecinde üç boyutlu model yapımı ve görselleştirilmelerde teknolojik gelişmelerin avantajları kullanılıyor. Ahşap, çelik ve taş malzemenin bir araya getirildiği Faraya 6038 gibi projeler, geleneksel ve

T

he Faraya 6083 residential complex, situated in Ouyon Al Siman village near the mountain resort of Faraya Mzaar Kfardebian, Lebanon was designed by a Beirut-based architect Bernard Khoury and completed in 2009. One of the highest points in Lebanon, Faraya Kfardebian at 2000 meters altitude receives heavy precipitation and snowfall during the winter season making Faraya, also known as Mazaar, a popular leisure destination as the largest ski center in the Middle East. As the biggest and most developed ski area in the region Faraya, has 42 slopes and variable peak heights from 1931 meters to 2465 meters that has made it fashionable with Beirut residents that are the owners of the many of the ski chalets that dot the Mazaar peak and it’s three lower peaks. From Faraya, it is possible to see the natural beauty of the Bekaa Valley, the Mediterranean Sea and the capital Beirut from the sweeping vistas afforded on these mountainsides. With its four-month ski season, Faraya appeals to visitors for its convenient location near Beirut and to the natural beauty of its mountain setting. The architect of the Faraya 6038 chalets is Bernard Khoury, one of the most distinctive designers working in Lebanon and the Middle Eastern region today. The son of the modernist architect Khalil Khoury, he started his architectural education at Rhode Island School of Design then received his Master in Architectural studies degree from Harvard University. Returning to Beirut in 1993 after the end of the civil way, he founded DW5 as architecture and design firm and also an open workshop for designers and architects. Despite it’s location in Beirut, DW5 has managed to create an important international reputation among designers for its experimental work focusing in part on the context of the industrial and urban landscape of post-war Beirut. The architectural style of Barnard Khoury was influenced significantly by the devastation wrought by the war but realigned towards the new and lively social life of Beirut in the 1990s and 2000s. Projects for spaces of leisure and residential buildings were mostly shaped around the idea of modernist and experimental design based through collaborations with clients, designers and specialists from structural to environmental engineers. The application of technology, a hallmark of Khoury’s architectural strategy, is used in many of his projects emphasizing innovative combinations of materials and construction techniques driven from the social and physical context of a site. His famous underground B 018 nightclub, 1998, in the outskirts of Beirut with its industrial location and opening roof was the best known of a series of projects emphasizing distinctive juxtapositions of materials and techniques. These design strategies can be seen in the original combination of wood, steel and stone in the Faraya 6083 residences. The houses of Faraya 6083 get their name from their location from the 1088m2 plots numbered 6083 and 6084 at an altitude of 1842 meters on the mountain. Sitting on a gently sloping site that is 52 meters long and 21 meters wide, the houses are accessed via the mountain road that surrounds the houses on three sides, allowing cars and pedestrians to access the units from the lower northwestern limit and the 6.5 meters higher southeastern limit. The project consists of three independent units with every unit consisting of two apartments. Each of the six apartments has their own entrances and parking spaces that can be accessed from the upper and lower levels. The immediate landscape on the other hand, was divided into two platforms: one of

YAN YANA INŞA EDILEN 3 BINANIN CEPHESINDE ÇELIĞE EK OLARAK AHŞAP MALZEME DE KULLANILMIŞ. BOTH STEEL AND WOOD MATERIAL IS USED ON THE FAÇADES OF THE 3 BUILDINGS NEXT TO EACH OTHER.

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 91


Projeler/Projects: Ouyoun Al Siman

BİNALARIN YAN DUVARLARI VE ÇATISI TAMAMEN ARDUAZ TAŞI İLE KAPLI. THE SIDE WALLS AND THE ROOF OF THE BUILDINGS ARE COMPLETELY COVERED IN ARDOISE STONE.

92 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


KFARDEBIAN DAĞ TESISI YAKINLARINDA BULUNAN ÇEVRE KIŞIN BOL KAR YAĞIŞI ALIYOR. THE AREA SURROUNDING THE KFARDABIAN MOUNTAIN RESORT IS FAMOUS FOR ITS SNOWY WINTERS.

çağdaşın birlikte, aynı anda algılanmasını güçlendiriyor. Faraya 6038’in evleri 6083 ve 6084 parsellerinde konumlanıyor ve 1842 metre yükseklikte, 1088 m2’lik bir alanda yer alıyor. Ortalama eğim taşıyan arazinin uzunluğu 52 metre iken genişliği 21 metre. Evlerin üç tarafını çeviren dağ yolu, yayaların ve araçların evlere hem daha alçak olan kuzeybatı sınırından hem de 6,5 metre daha yüksek olan güneydoğu sınırından ulaşmalarını sağlıyor. Proje her biri ikişer apartmandan oluşan üç bağımsız binadan oluşuyor. Altı apartmanın her birinin alt ve üst sınırlardan girilebilen kendi girişleri ve park alanları var. Arazi ise iki farklı platforma bölünmüş durumda: Platformlardan biri daha alçak kotta olan apartmanlara girişi sağarken, diğeri +3.30 kotundaki daha yüksek apartmanlara hizmet ediyor. Bölümlendirmeler sayesinde her apartman kendine özel bir bahçeye sahip. Projenin en karakteristik ve heyecanlı özelliklerinden biri kuşkusuz binaların kuzeybatı ve güneydoğu cephelerini çevreleyen hafif çelik sütrüktür. Dikey çelik boruların ahşap ve çelik malzeme ile harmanlanması balkonlar ve dikeyde uzanan yeşil alanlar gibi açık alanların yaratılmasına yardımcı olmuş. Aynı zamanda bir cephe olarak da davranan çelik sütrüktür, tasarımın duruşunu, çevre ile bütünleşmeyi yansıtıyor. Eksi Fransız evlerinin yeniden yorumlanması olarak öne çıkan ve duvarlar ile çatılar boyunca devam eden doğal taş kaplama projenin bir diğer önemli noktası. Cephe ve çatıları saran tek malzeme olan siyah renkteki arduaz taşı

the platforms provides an entrance to the lower level apartments and the other platform serves the upper level apartments. Each apartment has its own outdoor areas formed by these divisions in height. Programmatically the three independent pavilions consist of two different apartments, each of which is 420m2. The entrances of the lower apartments are located on the northwestern side of the plot, which are covered with the parking area at -3.20 level. The dining and living rooms, kitchen and a bedroom are located on the first floor at 0.00 level. The second floor of the lower northwestern side of the apartment consisting of two bedrooms and a bathroom corresponds to the ground floor of the southeastern oriented upper apartment. On this level, there is an entrance, living room, bathroom and parking space belongs to the upper apartment. The most used parts of these apartments, the kitchen, guest room, living and dining room, are located on the second floor at 6.50 level. On the mezzanine floor at 9.90 level, there are two bedrooms, two bathrooms and a main bedroom. The most characteristic and intriguing part of the Khoury’s design for Faraya 6038 is undoubtedly the combination of the light steel structure and stone cladding that encloses the northwestern and southeastern sides of the units. This blending of the vertical steel structure with the wood and stone cladding has resulted in the creation of additional open spaces like balconies and green vertical plantings extending from the building. The steel structure is part of an amorphous façade treatment reflecting Khoury’s ideas on fragmentation and the environment yet at OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 93


Projeler/Projects: Ouyoun Al Siman

ÇELIK STRÜKTÜRLER, BINALARIN ETRAFINDA GÜÇLÜ BIR GEOMETRI OLUŞTURUYOR. THE STEEL STRUCTURES FORM A STRONG GEOMETRY AROUND THE BUILDINGS.

basit ve sade bir mimari tasarım oluşturuyor. Birbirinden bağımsız üç binanın, her biri 420m2 olan ikişer apartman içeriyor. Daha alçakta bulunan apartmanların girişi, arazanin kuzeybatı kısmında etrafı park alanlarıyla çevrelenmiş halde -3.20 kotunda bulunuyor. Yemek ve oturma odaları, mutfak ve bir yatak odası birinci katta 0.00 kotunda yer alıyor. İki yatak odası ve bir banyo içeren kuzeybatı tarafındaki apartmanın ikinci katı, güneybatı yönünde daha yüksekte bulunan apartmanın giriş katına denk geliyor. Bu katta daha yüksek apartmana ait olan bir giriş holü, oturma odası, banyo ve park alanı bulunuyor. Apartmanın en çok kullanılan kısmı olan mutfak, misafir odası, oturma ve yemek odası 6.50 kotunda konumlanıyor. 9.90 kotunda bulunan çatı katında ise, iki yatak odası, iki banyo ve bir tane de büyük yatak odası var. Arazi, mimar ve yapım sistemi hakkındaki tüm bilgiler ve yorumların sonucunda, Faraya 6083 doğal ve yapayı etkileyici bir şekilde bir araya getiren sıradışı bir proje olarak değerlendirilebilir. Bu iki terimi bir araya getirerek, en çok vurgulanan örnek zeminden dikey balkonlara devam eden yeşil arazinin akışkanlığı. Var olan doğal çevreye zarar vermeden bir yaşam alanı inşa edebilme çabası da takdire şayan.

the same time optimizes the natural context by providing additional spaces for interaction with natural elements such as greenery in the summers and snow in the winter. The steel structure is paired incongruously with a natural dark stone cladding that envelops the exterior walls and extends onto the roofs as the other significant material treatment of the project. Seemingly influenced by the re-interpretation of the slate roofs of old French houses, the continuous stone surface renders each building as one massive stone block. The black slate like “ardoise” that envelopes the façades and roofs creates a simple and pure architectural design at the center of the design. Yet in Khoury’s design language relations between material and technique are always at play. This would account for the idiosyncratic use of steel in this natural setting. But here the steel is not just for effect but serves to extend the functionality of the façade creating extra layers and spaces for interaction of the environment while the slick stone surfaces allow for the dispersion of snow from the roof of the buildings. Khoury’s façade is at once very functional and sensitive to the environmental context yet visually unique. As a result of Khoury’s insightful interpretation of the environmental context, client needs and the possibilities of construction at this location, it is easy to classify Faraya 6083 as an original design that joins the natural and the artificial together in an incongruously effective way. Taking into account the disparity of the summer and winter conditions, Khoury’s design at once charges the green landscape that continues from the ground to the vertical balconies with structural vitality. This same vitality in the combination of steel and stone provides for a completely different effect in winter when snow slips off the stone building surfaces to form different shaped mounds in and around the building’s base. The effort in the design is a building that creates living space in different natural conditions while respecting the qualities of the existing landscape. The design for Faraya 6083 shows Khoury in a more sensitive light in this rural setting where he provides a flexible design in tune with nature then the harsh urban productions that he has produced in Beirut. MİMAR / ARCHITECT: DW5 / Bernard Khoury YER / LOCATION: Faraya, Ouyoun Al Siman, Lübnan / Lebanon YIL / YEAR: 2009 PROGRAM / PROGRAMME: Konut / Residence MALZEMELER / MATERIALS: Siyah renkli arduaz taşı, steel, ahşap / Black slate stone, steel, wood OTURMA ALANI / FLOOR AREA: 1088 m2 TASARIM EKİBİ / DESIGN TEAM: DW5 / Bernard Khoury 94 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


ARDUAZ TAŞININ KULLANIMINDA ÇATI ILE DUVARLAR ARASINDA BÜTÜNSEL BIR GEÇIŞ BULUNUYOR. THE ARDOISE STONE IS USED TO CREATE A COMPLETE PASSAGE BETWEEN THE ROOF AND THE WALLS.

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 95


Portfolyo/Portfolio: Sahel Al Hiyari

Taşta hayat bulan gerçek ve ütopya SAHEL AL HIYARI’NIN BAĞLAMSAL MIMARISI ARAP DÜNYASININ MESELELERINI YEPYENI BIR TASARIM DILIYLE ÇÖZÜMLÜYOR.

96 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


UTOPIA AND REALITY IN STONE

SAHEL AL HIYARI’S CONTEXTUAL ARCHITECTURE RESOLVES THE EVERYDAY ENVIRONMENTS OF THE ARAB WORLD INTO A NEW LANGUAGE OF DESIGN YAZI-TEXT: GÖKHAN KARAKUŞ, FOTOĞRAF-PHOTO: ARNALDO GENITRINI

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 97


Portfolyo/Portfolio: Sahel Al Hiyari

Ç

ağdaş mimarlığın oluşturulması, mimarlığın sosyal ve çevresel bağlamıyla yakından ilgili. Mimarlığın bireysel kullanıcıları ve içinde geliştiği toplumlar, mimarlık ve onu üretenler için hayati önem taşıyor. Bu nedenlerle üslup sorunları, sosyal ilişkiler, iletişim ve diğer bütün parametreler mimarlık üretimini direkt olarak etkiliyor. Fiziksel ve çevresel kısıtlamalar birlikte düşünüldüğünde mimarlığın temelini oluştuyorlar. Tüm mimari çalışmaların doğasında bulunan toplumsal bağlam farkındalığı, özellikle dönüşüm ve değişim geçiren toplumların mimarisinde daha da önem kazanır. Yeni bir mimarlık için bu vizyon değişimin ütopik temelini oluşturur. Çağdaş mimarlık yeni bir sosyalleşme için ortam hazırlıyor ve sosyal koşullar yeni binaların oluşmasınıa yol açıyor. Bunu Arap dünyasının mevcut değişimlerinde bir çok yönden görebiliriz. 2000’lerdeki inşaat patlaması sırasında Basra Körfezi mimarlıkta finans temelli bir dönüşümün merkeziydi. Orta Doğu’da yeni şehir ve binalar, emlak spekülasyonu ve çağdaş kültür vizyonu ile beraber utopist bir yaklaşımla yaratıldı. Benzer bir şekilde aynı dönemde Beyrut’ un

98 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

T

he creation of contemporary architecture is closely linked to its social and environmental context. The individual users of architecture and the societies in which they are located are as crucial to architecture as its producers. For these reasons issues of taste, social relations, communication and a whole host of other societal parameters are directly related to the production of architecture. Taken together with physical and environmental constraints they form the basis of architectural practice. The awareness of the social context inherent in all architectural work is especially important to architecture in societies undergoing transformation and change. A vision for new architecture forms the utopian basis for this change. Contemporary architecture sets the stage for new ways of socialization and the social context drives the desire for new buildings. We can clearly see this in many ways in recent developments in the Arab world. During a building boom in the 2000s the Persian Gulf was the site of finance-based transformation in architecture. New cities and buildings were created based on an utopist vision originating from real estate speculation and a vision for contemporary culture in

S EVI, KESKIN GEOMETRILERLE TANIMLANMIŞ BIR FORM TAŞIYOR. STARK GEOMETRIES IN FORM DEFINE THE S HOUSE.


S EVI, AMAN, ÜRDÜN, 2005 S HOUSE, AMMAN, JORDAN 2005

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 99


Portfolyo/Portfolio: Sahel Al Hiyari

DIŞARIYA AIT BÖLGESEL ÖGELER, IÇ MEKANIN ATMOSFERINI DE DEĞIŞTIRIYOR. THE INTERIOR ATMOSPHERE IS INFLUENCED BY ,THE SURROUNDING ELEMENTS OUTSIDE.

100 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


yeniden inşası sırasında ticari ve sosyal gündem meydana geldi. Bölgedeki bu ve diğer bir çok şehirde benzer dinamiklerdeki gelişmeler gayrimenkul odaklı mimarlık üzerinden modern şehir düzeni ve toplum oluşturmak için yeni bir yolun keşfini sağladı. Hükümetler ve müteahhitler mimarlardan yeni bir şehir vizyonu tasarlamalarını istediler. Her ne kadar bu yaklaşımın uzun süreli olup olmadığı şu an yavaşlayan ekonomiler tarafından sorgulansa da, bu şehirlerin Orta Doğu’da direkt olarak geleneğe ve dine bağlı olmayan modern bir mimarlık yaratılması aşamasında ilk basamak olduğu çok açık. Dubai, Beyrut, Doha gibi şehirlerin sosyal dönüşüm vaat eden vizyonları üzerindeki çalışma kuşkusuz hala sona ermiş değil. Paralel olarak son zamanlarda Arap dünyasında daha büyük ve köklü sosyal değişimler de buna eşlik ediyor. Arap toplumunda görülen dramatik değişim dalgaları, kentsel hedefler

the Middle East. A similar commercial and social agenda also occurred in the reconstruction of Beirut in the same period. Developments in these cities and many others in the region with similar dynamics explored a way to generate a modern urbanism and society though top to down strategies of real estate driven architecture. Developers and governments imposed an urban vision which architects were asked to design. Although the long-term viability of this approach is being questioned today as these economies have slowed, it is clear that these cities were the first phase of an attempt to create civic modern architecture not tied directly to tradition and religion in the Middle East. The social transformation promised by the visions for cities like Dubai, Beirut, Doha, is still undoubtedly a work in progress. It has in parallel recently been accompanied by larger more grassroots social changes in the Arab world. The currents of change seen dramatically

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 101


Portfolyo/Portfolio: Sahel Al Hiyari

KONUTUN ZEMININDE SADECE MERMER MALZEME TERCIH EDILMIŞ. MARBLE IS THE SINGULAR MATERIAL USED ON THE FLOORS OF THE HOUSE.

102 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


S-HOUSE, 2005 ABDOUN, AMMAN, JORDAN Landscape design by Vladimir Djurovic, concept design Residential 950 m2

TERASIN BASIT FORMU, IŞIK VE GÖLGE OLUŞUMUYLA HAREKETLENIYOR. THE SIMPLE FORM OF THE TERRACE IS ENHANCED BY THE EFFECTS OF LIGHT AND SHADOW.

ile maddi kültürün daha gerçekçi bir sentezine ihtiyaç olduğuna işaret ediyor. 2011 yılında başlayan sözde Arap Baharı’ nın altında yatan toplumsal güçler daha gelişmiş yaşam standartları ve haklar talep ederek toplumların sathında çatlaklar açıyor. Benzer bir dönüşüm gündemine dayanan bir mimarinin kökten oluşturulması hakkında ne söylenebilir? Geleneklere saygıda kusur etmeden, ekonomik ve maddi gerçeğin dinamiklerinden yola çıkan yenilikçi, kentsel vizyona sahip bir mimari yaratmak mümkün mü? Arap ve Orta Doğu’daki bu köklü toplumsal ve ekonomik dönüşüm çağrısı biraz ağırdan alıyor gibi görünse de buraya kadar geldi. Acaba bunun mimarideki yansımasını da görecek miyiz? Mimaride köklü değişimler gerçekleştirmeyi başarmış mimarların sayısı parmakla gösterilebilecek kadar azdır. Bu mimarlardan biri de Ürdünlü mimar ve sanatçı Sahel Al Hiyari. Rhode Island School of Design’dan mimarlık lisansını ve Harvard Graduate School of Design’dan mimarlık ve kentsel tasarım alanında yüksek lisans derecesini alan Al-Hiyari, 2002 yılında Portekizli mimar Alvero Siza’nın himayesi altında ‘Rolex Mentor and Protege Arts Initiative’ ödülünü alan ilk mimar oldu. OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 103


Portfolyo/Portfolio: Sahel Al Hiyari

TSI SPA, AMAN, ÜRDÜN, 2005 TSI SPA, AMMAN, JORDAN 2005

PLAN VE KOMPOZISYON ELEMANLARINDA MODÜLERLIK ÖN PLANDA. THERE IS A MODULARITY IN PLAN AND THE COMPOSITIONAL ELEMENTS.

104 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


PASLANMAZ ÇELIK ILE ÇEVRELENMIŞ MERMER BLOKLAR CEPHEDE ÇAPRAZ FORMLAR OLUŞTURUYOR. THE MARBLE BLOCKS SURROUNDED BY STAINLESS STEEL FORM DIAGONAL PATTERNS ON THE FAÇADE.

Columbia Üniversitesi, Harvard Üniversitesi ve Ürdün Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nde dersler verdi. Ağa Han Mimarlık Ödülleri’nde üye ve olarak görev aldı. Aynı zamanda Ürdün, Lübnan ve Italya’ da resimleri sergilendi. Al Hiyari’nin son 20 yılda Arap dünyasında gerçekleştirdiği işler sosyal ve çevresel bağlamda mimari için yeni bir yöne işaret ediyor. Hayata geçirilen işlerinde mimarinin Orta Doğu ve Arap dünyasının hem kentsel, hem de kırsal gerçekliğinde temellenebileceğini gösterdi. Al Hiyari’nin önemi dünyanın bu bölgesinde karşılaşılan pek çok tutarsızlığı çözebilen bir mimari dili oluşturmaktaki yavaş ancak tutarlı yaklaşımından kaynaklanıyor. Münfasıl ve deforme olmuş Arap kenti, Orta Doğu’nun sert çevreleri, aşırı vergilendirilen altyapı... Al Hiyari’nin mimarisi bütün bunlara çözüm getiriyor. Orta Doğu’nun günlük sosyal gerçekliğindeki malzeme ve yöntemleri kullanma stratejisi öncemli bir başlangıç noktası teşkil ediyor. Gündelik olana

in Arab society have pointed to a need for a realistic synthesis of civic goals with material culture. The social forces underlying the so-called Arab Spring that started in 2011 have broken through to the surface of these societies to demand improved standards of living and rights. What can we say about the grassroots creation of an architecture based on a similar agenda of transformation? Is there a possibility to create a progressive, civic-minded architecture rooted in the dynamics of economic and material reality while still respectful of traditions? While this grassroots call for civic and economic transformation in the Arabic and Middle Eastern world has been slow in coming it seems like it is here. Will we see it reflected in architecture? One can only point to a few architects who have been able to generate grassroots transformations in architecture that are both contextual and thoroughly contemporary. One of these architects is the Jordanian architect and artist Sahel Al Hiyari. His work throughout the Arab world in the past twenty years has shown a direction for architecture with roots in the social and environmental context. He has been able to show in his built work that architecture can be grounded in the everyday of both the urban and the rural reality of the Middle East and Arab world. His importance has been his OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 105


Portfolyo/Portfolio: Sahel Al Hiyari

dayanan bu temelden çıkarak programa dahil olmaya ve onu anlamaya yönelik bir strateji oluşturuyor. Gündelik ve maddi gerçekliği, modern, medeni duyarlılığa sahip ve Arap dünyasının mekanlarına bağlı bir mimari vizyonla bağdaştırmayı başarıyor. Ürdünlü mimarlık tarihçisi Mohammad Al Asad, Sahel Al Hiyari’nin işlerini anlatırken “el işi, ucuz, ilk bakışta kaba ve tapon görüneni, gelişmekte olan dünya bağlamındaki mimariyi kendi kurallarıyla endüstriyel dünyada olan gelişmelere eşitlik sağlayabilecek yepyeni bir şeye dönüştürebildiğini“ vurguluyor.Orta Doğu’nun gündelik kültürünün toplumsal gerçeğini dikkate alan Al Asad, Al Hiyari’nin lokal ancak yenilikçi mimarlığını formel ve sosyal terimlerle tanımlıyor: “Sahel Al Hiyari gelişmekte olan dünyanın modern, bölgesel endüstriyelliğini gelişmiş ülkenin avangardıyla evlendirdi; bunu yaparken de daha önce adım atılmamış yolları araştırdı.”

TAŞ MIMARI VE SOYUT OTOKTON Al Hiyari’nin gündelik olana ve modern Orta Doğu şehrinin çağdaş yerelliğine ilgisinin, ona bu 20 yıl içinde özgün bir çalışma biçimi kazandırdığını görüyoruz. Yaklaşımının merkezinde doğal taşın, TSI SPA, 2000 DABOUQ, AMMAN, JORDAN Health & wellness, concept design 4500 m2

İÇ MEKANDA, IŞIĞI IÇERIYE AKTARAN IKINCI BIR KATMAN BULUNUYOR. THERE IS A SECOND LAYER THAT TRANSFERS THE LIGHT INSIDE.

106 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

slow and steady creation of an architectural language that resolves many of the inconsistencies faced in this part of the world. The deformed and disjoint modern Arab city, the harsh natural environments of the Middle East, the over taxed infrastructure, are resolved in Al Hiyari’s architecture. His strategy of directly using the materials and methods of the everyday social reality of the Arab Middle East has been an important starting point. From this basis in the everyday he has transformed it into a thorough strategy of engagement and understanding of the architectural program of a project. He has successfully resolved the everyday and material reality with a vision for a modern, civic-minded architecture tied to the places of the Arab world. Speaking about Sahel Al Hiyari’s work the Jordanian architectural historian Mohammad Al Asad importantly pointed out how he made, “ the handmade, the inexpensive, and what initially seems to be the crude and shoddy to create something completely new that allows architecture in a developing-world context to develop on its own terms to establish parity with developments taking place in the industrialized world.” Taking into account the reality of the societies of the everyday culture of the Middle East, Al Asad describes Al Hiyari’s localized yet progressive architecture in formal and social terms, “Sahel Al Hiyari has married the modern vernacular industrial of the developing world with the avant-garde of the developed world, and in doing so has explored paths that have not been trodden before.”


TERAPI ODALARI ÖZEL BAHÇELER ETRAFINDA GRUPLANIYOR. THE THERAPY ROOMS ARE GROUPED AROUND PRIVATE GARDENS.

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 107


Portfolyo/Portfolio: Sahel Al Hiyari

A EVI, WADI DAHER, YEMEN, 2005 A RESIDENCE, WADI DAHER, YEMEN, 2005

A HOUSE, 2005 WADI DAHR, YEMEN Residential, concept design 850 m2

A EVI YEMEN’DEKI GENEL KULE EĞILIMININ AKSINE, YATAY BIÇIMDE TASARLANMIŞ. A HOUSE IS DESIGNED HORIZONTALLY FORMING A CONTRAST TO THE HIGH-RISES IN YEMEN.

108 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


YAPI GÖRSEL VE FIZIKSEL ANLAMDA DOĞAYLA TEMAS HALINDE. THE BUILDING RELATES TO NATURE BOTH VISUALLY AND PHYSICALLY.

OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 109


Portfolyo/Portfolio: Sahel Al Hiyari

NAJWA RESORT, BÖLGENIN EN ÖNEMLI DOĞAL / TARIHI ALANI OLAN WADI RUM’DA BULUNUYOR. NAJWA RESORT IS LOCATED IN WADI RUM, ONE OF THE MOST IMPORTANT HISTORIC AND NATURAL LANDMARKS OF THE COUNTRY.

NAJWA TATIL KÖYÜ, WADI RUM, ÜRDÜN, 2007 NAJWA RESORT, WADI RUM, JORDAN, 2007

NAJWA RESORT, 2007 WADI RUM, JORDAN Tourism, concept design 7,000 m2 110 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


özellikle de mermerin özgün kullanımı var. Bölgenin geleneksel mimarisinde önemli yere sahip bu malzeme Al Hiyari’nin tasarımlarında dramatik bir dönüşümden geçiyor. Al Hiyari’nin 2000’li yılların başlarındaki işleri modern mimarinin kurallarına uygun olarak mermeri bir kaplama elemanı olarak vurgularken 2000’lerin sonlarına doğru mimar doğal taşı daha geniş ve kapsamlı olarak kullanmaya başladı. 2000’de tasarladığı inşa edilmemiş TSI Spa (Amman, Ürdün) çalışması, birbirine geçen mermer cephe panelleriyle, yine Amman Ürdün’de bulunan S Evi (2005) ise mermerle kaplı rafine yüzeyleri ve açık alanlarıyla tarz ve ruh olarak belirgin bir modernizm taşıyor. 2005’te Wadi Dahr’da tasarladığı A Evi’nde tek bir büyük taş kütleyi andıran bir yapı ve mimari görüyoruz. Kırsal, çöl ortamında tasarlanan bu inşa edilmemiş projedeki amorf taş çıkıntıların kullanılışı aynı zamanda hem arkaik, hem de modern görünen

ARCHITECTURE IN STONE AND THE ABSTRACT AUTOCHTHONOUS

HEM IÇ HEM DE DIŞ MEKANDA DOĞAL TAŞ YOĞUN ŞEKILDE KULLANILMIŞ. NATURAL STONE IS USED EXTENSIVELY IN BOTH EXTERIOR AND INTERIOR SURFACES.

We can see that in Al Hiyari’s work this attention to the everyday and the contemporary vernacular of the modern Middle East city has produced a distinct way of working in the past 20 years. At the pivot of his approach is a distinct use of stone primarily marble, a material closely tied to traditional building in this area but transformed dramatically in Al Hiyari’s designs. While his work of the early 2000s emphasized marble as a cladding element in line with the precepts of modern architecture he would in the later 2000s use stone in a more extensive and all-encompassing way. His unbuilt TSI Spa, Amman, Jordan, 2005, with its interlocking marble façade panels and the refined, marble clad surfaces and open spaces of the S House, Amman, Jordan, 2005 are clearly modernist in style and spirit. In 2005 with the A House in Wadi Dahr, Yemen, we see architecture and a building that seems to be one massive stone block. Set in a rural, desert setting this unrealized building’s use of amorphous stone outcroppings creates intriguing living spaces that seem at once archaic and modern. This strategy is further seen in two more rural projects, the Najwa Resort, Wadi Rum, Jordan, 2007, and the Al Wathba Resort, Abu Dhabi, 2008. These buildings’ rough, topographic forms blur the line between nature OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 111


Portfolyo/Portfolio: Sahel Al Hiyari

AL WATHBA TATIL KÖYÜ, ABU DABI, BIRLEŞIK ARAP EMIRLIKLERI, 2008

AL WATHBA RESORT, ABU DHABI, UNITED ARAB EMIRATES, 2008 AL WATHBA RESORT, 2008 ABU DHABI, UAE Project in collaboration with Kristopher Musumano Tourism, concept design 10,000 m2

112 NATURA • OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012


YAPININ SILÜETI, ORGANIK BIR ÇIZGI OLUŞTURUYOR. THE OUTLINE OF THE STRUCTURE FORMS AN ORGANIC SHAPE.

etkileyici yaşam alanları meydana getiriyor. Bu stratejiyi yine kırsal alanda yer alan iki projede daha görmek mümkün: Ürdün, Wadi Rum’da tasarlanan Najwa Resort (2007) ve Abu Dabi’de bulunan Al Wathba Resort (2008). Bu yapıların kaba, topografik formları doğa ve insan arasındaki çizgiyi flulaştırıyor. Hem yüzey, hem de yapıda doğal taşın organik özellikleri azami ölçüde değerlendiriliyor. Yerel, göçebe çadır mimarisinin kullanımıyla birleştirerek, Al Hiyari kırsal çöl ortamına ilişkilendirilmiş otokton bir mimari üretmeyi başarıyor, ama bunları yeni bir mimari lisana soyutlayan bir tasarım stratejisi ile... Bu soyut otokton mimari çöl ortamının yaşam biçimlerine özgü ama öte yandan Al Hiyari’nin özgün vizyonuyla doğal taşta geometrik soyut formların yer aldığı bir mimari. Modern dünyaya uygun ama Arap dünyasının yüzyıllardır süregelen yaşam geleneklerini de sürdüren, sosyal ve çevresel gerçekten yola çıkan bu mimaride ana eleman doğal taş. Bu, insanların geçmişte buralarda nasıl yaşadığının takdiri ve gelecekte nasıl birbirleriyle ve doğayla barış içinde yaşabileceğinin öngörüsüyle ortaya çıkan bir kent mimarisi...

and man. Here stone’s organic qualities are maximized as both surface and structure. Combined with a use of local, nomadic tent architecture, Al Hiyari is able to produce an autochthonous architecture tied to the rural desert setting but in a design strategy that abstracts these into a new architectural language. This abstract autochthonous architecture is highly specific to ways of living in the desert environment but uses geometric abstract forms in stone that are Al Hiyari’s unique vision. Stone becomes the central element in an architecture that is driven from the social and environmental reality at once home in the modern world but clearly in the traditions of living in the Arab world for ages. It’s a civic architecture generated by a direct appreciation of how people have lived in these areas in the past and how they can potentially live at peace with nature and one another in the future. OCAK-ŞUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012 • NATURA 113


2012 Etkinlik Takvimi / 2012 Event Calendar

MAISON OBJET 20-24 OCAK, JANUARY 20-24, PARIS

Fransa’nın Paris kentinde yılda iki kez düzenlenen ve ev modası sektörünün en önemli buluşması olan Maison & Objet’de, akımlar kendilerini güçlü bir şekilde ifade ediyor. %43’ü yabancı markalardan oluşan 3000 katılımcı firma ile 130.000 m2’den fazla net stand alanına sahip fuarı 2011 yılında 85.000 kişi ziyaret etti. This major international design show for the trade features a wide array of vendors showing interior design, furniture, home textiles, furnishings and accesories. In 2011 3000 brands have participated in the fair that atracted more than 85,000 visitors.

STONEXPO/ MARMOMACC AMERICAS, 2426 OCAK, JANUARY 24-26, LAS VEGAS

Kuzey Amerika’nın en büyük doğal taş fuarı StonExpo/Marmomacc Amerika, doğal taş ile ilgili üretici, uygulayıcı, perakendeci, mimar ve tasarımcıları dört gün sürecek canlı tanıtım, iş bağlantıları olanakları ile sektörde başka hiçbir etkinlikte bulunmayan en üst düzey eğitim olanağı ile bir araya getiriyor. As the largest natural stone trade event in North America, StonExpo/ Marmomacc Americas brings fabricators, installers, retailers, architects and designers for four days of product sourcing, live demonstrations, networking and top-notch education unrivaled by any other event in the industry.

FEICON BATIMAT 20TH, 27-31 MART, MARCH 27-31, SAO PAULO

STONE XIAMEN, 6-9 MART, MARCH 6-9, XIAMEN

Xiamen, Çin’in doğal taş piyasasının 70%’lik hakimiyetine ve ülkenin 5. en büyük limanına sahip bir kent. Hem Çin’in hem de dünyanın doğal taş işleme ve ticaret merkezi konumunda olan şehir içinde 220’yi aşkın doğal taş ithal eden şirket ve 4,000’in üzerinde fabrikayi barındırıyor. Çin Doğal Taş ve İşleme Makinaları Fuarı 115.000 m2’lik fuar alanında 1.300 katılımcı firmaya ve 120.000 ziyaretçiye ev sahipliği yapıyor. Xiamen is a city that holds 70% share of China’s natural stone market as well as its 5th largest port. STONE Xiamen hosts 1,300 participants and 120,000 on an area of 115,000 m2.

MARBLE , 21-24 MART, MARCH 21-24, IZMIR

Uluslararası Doğal Taş ve Teknolojileri Fuarı’nın 2011 yılında Kültürpark’ta düzenlenen 17.sine 42 ülkeden 265’si yabancı 895’i yerli olmak üzere 1160 firma katıldı. 86 ülkeden 4,481’i yabancı 55 binden fazla kişi ziyaret etti. Ziyaretçi sayısı ilk günden itibaren sürekli artan MARBLE, 201,500 m2 alan üzerinde gerçekleşiyor. Held in 1995 for the first time as the unique international stone exhibition of Turkey MARBLE International Natural Stone and Technology Fair proved itself in world’s arena with the exhibitors and the visitors in 2011, showing that its succes will continue not only with domestic market but also internationally in the following years.

114 NATURA • OCAK-SUBAT / JANUARY-FEBRUARY 2012

Bu yıl 20.si gerçekleşecek Feicon BATIMAT fuarı, Latin Amerika’nın inşaat sektörüne ilişkin en büyük ticari etkinliği olmaya devam ediyor. İnşaat firmaları, kurumsal emlak satıcıları, potansiyel alıcılar, sektör temsilcileri, tasarımcı ve kreatörler bu tarihi buluşmayı ziyaret edecekler. The 20th edition of Feicon Batimat continues to be the greatest construction trade show of Latin America. Builders, sellers, buyers, representatives, designers and creators will be visiting the exhibition in this historic edition.

COVERINGS / 17-20 NİSAN, APRIL 17-20, ORLANDO

Amerika’nın Orlando kentinde düzenlenen Coverings fuarı, karo seramik ve doğal taş alanındaki en önemli yenilikleri bir arada görme olanağı sunuyor. Fuar dört gün boyunca katılımcılarına seminerler ve tanıtımlarla ücretsiz eğitim olanağı da sağlıyor. Coverings is the premier international trade fair and expo dedicated exclusively to showcasing the newest in ceramic tile and natural stone. The exposition also serves as a valuable resource for continuing education for all categories of attendees, with informative, accredited seminars and live demonstration sessions conducted throughout the four days and all free of charge.

SALONE INTERNAZIONALE DEL MOBILE DI MILANO, 17-22 NİSAN, APRIL 17–22, MILANO/MILAN

Milano tasarım haftası, mobilya, ışıklandırma ve diğer iç mekan döşemesi alanındaki tasarımcıların en yeni ürünlerini sergiledikleri bir buluşma alanı olarak görülmektedir. Önde gelen uluslar arası markalar ve genç tasarımcılar 17-22 Nisan 2012 tarihleri arasında İtalya’nın sıra dışı tarihi mekanlarında yer alacaklar. Salone Internazionale del Mobile di Milano is considered a leading venue for the display of new products by designers of furniture, lighting and other home furnishings. Diverse group of leading global brands and young designers which will be located in the extraordinary historic spaces in Milan.

ICFF INTERNATIONAL CONTEMPORARY FURNITURE FAIR, 19-22 MAYIS, MAY 19 – 22, NEW YORK Uluslararası Çağdaş Mobilya Fuarı’nın sürdüğü dört gün boyunca 145,000 m2’lik Javits Merkezi, 25,000 iç mimar, mimar, perakendeci, tasarımcı, üretici, temsilci, dağıtımcı ve geliştirici tarafından doldurulacak. Halktan ziyaretçiler ise fuara, ICFF›in herkese açılacağı 22 Mayıs günü katılabilecek. North America’s premier showcase for contemporary design, the ICFF annually lures those in determined pursuit of design’s timely truths and latest trends to an encyclopedic exhibition of up-to-the-moment offerings, as well as a series of fascinating, fun, and edifying programs and a packed schedule of supplementary exhibits and features


Natura 005  

Stone Architecture and Interior Magazine, Istanbul Turkey