Issuu on Google+

SAYI 5

OCAK - ŞUBAT 2012

PARAYLA SATILMAZ

TenTen geçti bu diyardan

Müjgan Halis: Gazeteciler Kürtçe öğrenmeli

Somalili öğrenciler Bilgi’de


AVRUPA YAKASI KARIŞIK Feyyaz Çitim

04

SOMALİLİ ÖĞRENCİLER BİLGİ’DE Şafii Çelik

BİLDİĞİNİZ GİBİ DEĞİL Şafii Çelik

26

BİLGİ’DE KÜRT KONFERANSI Hüseyin Aldemir

08

29

KIRIK KALPLER TAMİRCİSİ

GOOGLE +

Işıl Cinmen

10

SEVGİLİ 16 YAŞIM 12

İbrahim Vahab

30

PROTESTO MASKESİ Ayşegül Aydın

33

STARBUCKS İŞGAL İZLENİMLERİ Özgü Öztuna

15

İYİ KALPLİ ŞEYTAN Derya Güre

16

MÜJGAN HALİS SÖYLEŞİSİ Pelin Aktaş

18

TENTEN GEÇTİ BU DİYARDAN Dilara Şenbilgin

22

NEYSE Melek Tunç

36

UMUTSUZ UYARLAMA Özge Yılancı

38

AJANDA Su Tunç

42


OCAK

2011 basın ve ifade özgürlüğü önünde yükselen engeller ve yasaklarla dolu geçti. Çok garip şeyler oldu. Bugüne kadar 100’ü aşkın gazeteci sürmekte olan çeşitli davalardan dolayı tutuklandı, hapse atıldı. Bu satırlar yazılırken, Bilgimedya hocalarından Ahmet Şık’ın da yargılandığı Oda TV davası devam etmekteydi. Normal demokrasisi olan bir ülkede olmaması gereken şeyler oldu Türkiye’de. Bir günde 40’a yakın Kürt ve solcu gazeteci KCK soruşturması kapsamında terör suçlamasıyla gözaltına alındı mesela. Onların büyük bir kısmı da tutuklandı. Herkes bir gün terörizmle suçlanabileceğinden korkmaya başlarken, adeta bir moral panik ortamı yaratıldı ülkede. 2012’nin hak ve özgürlükler açısından ilerleme kaydedeceğimiz bir yıl olmasını diliyoruz öncelikle. Ahmet Şık Hocamızın dergimiz baskıya girdiği tarihlerde belki de tahliye edilmiş olabileceğini umuyor ve onun yeniden aramıza dönmesini bekliyoruz. En temel hakları olan hükümeti protesto özgürlüklerini kullandıkları için kitlesel terör davalarına dahil edilerek tutuklanan öğrenci arkadaşlarımızın da 2012’de serbest bırakılmasını istiyoruz. Bu sayımızdaki konularımız yine dünyada ve Türkiye’de öne çıkan gündem konularına az çok değinir nitelikte. AB’den yükselen “parçalanma korkusu”na değinmeden edemedik. AB üzerindeki “Mer-kozy” hayaletini bir çeviri yazıyla aydınlatmaya çalıştık. Aramızdaki Somalili öğrencilere uzattık mikrofonumuzu. Evet, başbakanın Somali kampanyasından sonra ülkeye davet edilen Somalili üniversite öğrencileri geldi ve okullarına yerleştiler bile. Eğer henüz karşılaşıp tanışmadınızsa, onlarla ilgili haberimizi okuyun. 16 Ocak 2007’de katledilen gazeteci Hrant Dink’i Bilgimedya mezunlarından gazeteci Işıl Cinmen Eksiyirmidört için anlattı. Hem de, kendisiyle belki de öldürülmeden önce son söyleşiyi yapmış kişi olarak. “Sevgili Ben” haberimizi okurken çok eğleneceğinizi düşünüyoruz. Kendi gençliklerine mektup yazan yakından tanıdığımız kişilerin gençlik fotoğraflarını görünce de çok şaşıracaksınız. “1990’larda Güneydoğu’da çocuk olmak” kitabıyla ilgili söyleşiyi okurken, eminiz hem üzülecek, hem şaşıracak hem de yaşadığımız ülkenin bir ucunda varolan farklı insan hikayelerinden ne kadar uzak ve bilgisiz bırakıldığımızı göreceksiniz. Eksiyirmidört kadrosu her gün yeni katılımlara genişliyor, zenginleşiyor. Dexter ve Umutsuz Ev Kadınları dizileri üzerine yazan arkadaşlarımız bu yeni katılımlardan sadece ikisi. İkisi de dizi izlemeye ve popüler kültür ürünlerine meraklı. Popüler kültürü anlamak ve analiz etmek bizim dert edindiğimiz konulardan olduğu için, onların gelişlerine pek sevindik. Gazeteci Müjgan Halis söyleşisi , Tenten hakkındaki geniş dosya, Bilgi’de gerçekleşen Kürt konferansı haberi, Avro bölgesi krizi çevirisi ve Neyse grubunu bize tanıtan söyleşi de yine yeni katılımcılarımız tarafından kotarılan işler. Hepsine hoşgeldiniz diyor, gazeteciliğe, yazmaya olan ilgilerinin ve heyecanlarının hiç bitmemesini diliyoruz. Google Plus hakkında bilmeniz gerekenler, Boğaziçi

Üniversitesi öğrencilerinin Starbucks işgaline ilişkin izlenimler ve Ocak-Şubat aylarının kültür sanat ajandası da yine bu sayıda okuyacağınız şeyler arasında. 2011 her ne kadar cenabet bir yıl olsa da, Eksiyirmidört açısından uğurlu bir yıl oldu. Aydın Doğan Genç İletişimciler yarışmasında Eksiyirmidört’te yarattıkları içerikle dereceye giren ve ödül alan Volkan Ağır (Söyleşi dalında ikincilik), Zeynep Sarsılmaz ve Özgü Öztuna (Magazin haberi dalında üçüncülük) ve Burak Nehbit (Sayfa tasarımı dalında ikincilik) arkadaşlarımızın başarıları hepimizi çok mutlu etti. Kendilerini bir kez daha kutluyoruz. Eksiyirmidört yazmaya, düşünmeye, paylaşmaya, dert etmeye ve zaman zaman kimilerini rahatsız etmeye devam edecek... Her gerçek gazetecinin yapması gerektiği gibi. Hepinize iyi okumalar.

KÜNYE Sahibi: İstanbul Bilgi Üniversitesi adına İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Halil Nalçaoğlu Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Esra Arsan Editörler: Zeynep Sarsılmaz, Emek Karakılıç Görsel Tasarım: Hakan Mangaloğlu Yazı İşleri: Volkan Ağır, Emre Temiz, Ayşegül Aydın, Özgü Öztuna, İbrahim Vahab, Bercan Aktaş, Şafii Çelik, Mehmet Yeşilmen, Su Tunç, Tuğçe Erçalık, Neslihan Karatepe, Cansu Gürkan , Hüseyin Aldemir, Feyyaz Çitim, Melek Tunç, Derya Güre, Pelin Aktaş, Dilara Şenbilgin, Özge Yılancı Fotoğraf: Burak Kaan Kızılkan, Hüseyin Aldemir Basım Yeri ve Tarihi: İstanbul, Kasım 2011 İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Bölümünün iki aylık süreli yayınıdır. İrtibat: İstanbul Bilgi Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Santral Kampus, Kazım Karabekir Cad. No:1 34060 Eyüp, İstanbul. Telefon: 0212 311 77 19 Baskı: SM Matbaa, Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sok. No 10 A/Blok Bodrum Kat Yenibosna-Bahçelievler/İstanbul


Avrupa yakasında işler karışık 2008 finansal krizinden beri dünya ekonomileri altüst olmuş ve Avrupa Birliği (AB) ve Eurozone (Avro Bölgesi) sarsıntıdan fena halde nasibini almış durumda. Bu derleme haberimizde Avro ve AB’nin akibetine ilişkin, Fransa-Almanya arasında yaşanan tartışmalarına göz atalım dedik. Durum pek iç açıcı değil: Merkel inatçı gibi, Sarkozy de “Sevgili Angela”sı için De Gaullevari Avrupa vizyonundan vazgeçmek zorunda kalabilir. Aralık ayındaki Sarkozy-Merkel görüşmeleri sırasında muhtemel bir “savaşın” sözünün bile edilmiş edilmiş olması, AB’nin geleceğine yönelik endişe uyandırıyor

Eksiyirmidört’ün 3. Sayısında “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor” demiştik. Aradan geçen 4 aya rağmen, Avrupa’daki ekonomik ve sosyal kriz ile kitlelerin buna isyanı artarak devam ediyor. Fransa cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Aralık ayında Almanya ile tarihi bir pakt peşinde koştu ve Avrupa’nın ortak para birimi olan Avro’yu ve dolayısıyla da Avrupa’nın geleceğini kurtarmak için görüşmeler yaptı.

4

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransa kültürel üstünlüğünü elde ederken gözden düşen Almanya, Avrupa’nın ekonomi devine dönüşmüştü. Sarkozy yönetimi sırasında ise, Almanya ekonomik açıdan üstünlüğünü pekiştirdi ve AB içinde Fransa’yı ekonomi politikalarında söz söyleme konusunda alaşağı etmeyi başardı. Sarkozy, Almanya’nın

Bütün bu olan bitene bakıldığında, AB kurucu anlaşmalarını gözden geçirmek ve harcama kurallarına bağlılığı güçlendiren, merkezi bir mekanizma yaratmak gerektiği anlaşılıyor. Sarkozy, Almanya’nın temel taleplerini karşılamadan önce, bir sonraki ikili zirveden iki senelik Avro krizi için bir çözüm çıkmayacağının farkında. Merkel, gelecekteki krizleri engellemek için kapsamlı yeni yaptırımlar konusunda anlaşmaya varana kadar Sarkozy’nin Avrupa Merkez Bankasının sınırsız devlet tahvili alımlarına fırsat vermemekte kararlı. Merkel’in Aralık başında Avro Bölgesi birliğiyle sonuçlanacak olan iki senelik süreç hakkında fikir beyanından sonra, Berlin artık topun Fransız mahkemesinde olduğu görüşünde.

Sarkozy, Almanya Başbakanı Angela Merkel ile Paris’te bir araya geldi. Hedefi, Alman işgalinden sonra Fransa’nın onurunu tekrar elde eden ve yeni Avrupa topluluğunda Fransız liderliğini egemen kılan Charles de Gaulle ruhunu yaşatmak için çabalamaktı. Tüm cesaretiyle, Sarkozy, 50 yıl önce De Gaulle tarafından oluşturulan modeli olabildiğince koruma peşindeydi. Diğer bir deyişle, Avrupa Birliği’ni (AB) Almanya’nın istediğinin tersine, ulusal bütçeler üzerindeki yetkiyi federal merkeze devretmeden, kararları büyük liderlerin verdiği ve ulus devletlerden oluşan bir kulüp halinde tutma çabası içerisindeydi. Tüm ayak diremelerine rağmen, Almanya’ya asla boyun eğmemiş olan De Gaulle’nin tersine, Sarkozy hem sol kesim, hem de aşırı sağ kesim tarafından Almanya’ya taviz vermekle suçlanıyordu. Fransa’nın önde gelen aydınlarından biri olan Emmanuel Todd, ülkesinin “güç sarhoşu” bir Almanya’ya boyun eğdiğini söyledi. Öte yandan, Fransa başkanlığı yarışında Sosyalist Parti’den ikinci sırada aday olan Arnaud de Montebourg, Merkel’i 1870 Fransa-Prusya Savaşı’ndaki Fransa fatihi Otto von Bismarck’a benzetti. Fransa dışişleri bakanı Alain Juppe de muhalefeti eski Alman fobisini tekrar uyandırmakla suçladı ve “Bu tip terimlerin kullanılması bile tüylerimi diken diken ediyor” diye ekledi. Fransa başbakanı François Fillion ise, Nicolas Sarkozy’nin, Alman dostlarımızı karikatürize ederek ulusal çıkarları koruduklarını sananlardan milliyetçilik dersi almasına gerek olmadığını söyleyerek, Sarkozy’e destek veriyordu.

The Times ve The Guardian’dan derleyen Feyyaz Çitim

bakanlığının” vesayetine vermek istemeyişi üzerine, Angela Merkel’in savaş hatıraları canlanmaya başlamıştı. Merkel, eski Almanya Başkanı 92 yaşındaki Helmut Schmidt tarafından, ülkenin kanlı tarihinden dersler çıkarıp “diğer Avrupa ülkelerine karşı daha düşünceli ve cömert olması” yönünde telkin edildi. Schmidt, “Eğer Avrupa liderliğine soyunursak, komşularımız bize karşı birleşecektir” diyordu.

Almanya tarafında ise durum vahim görünüyordu. Sarkozy’nin ekonominin iplerini Avrupa Komisyonu ya da Avrupa Adalet Divanı destekli bir “süper-ekonomi

Fransa’ya politika dikte etmesinden rahatsız. Fransa cumhurbaşkanı Sarkozy’nin, bu nahoş durumu Gaullist söylemiyle telafi etmeye çalıştığı ifade ediliyor. Sarkozy, Aralık ayında “Dünya Avrupa’yı beklemeyecek. Eğer Avrupa değişmezse, tarih onsuz yazılacak. Her ülkenin bir tarihi ve kendisine özgü yarası var. Her ülkenin bir ulus kavramı var. Biri federal, bir diğeri ise üniter. Aradaki fark anlaşılmalı ve bu farka saygı duyulmalıdır”, dedi. Sarkozy’yi kocasından daha fazla gördüğünü söyleyerek espri yapan Almanya Başbakanı Merkel ise, Almanya’nın Fransa’ya politika dikte ettiğini düşünmüyor. Kimilerine bakılırsa, her zaman Gaullist bir görüşe sahip olan Sarkozy’nin gururunu bir yana bırakıp Merkel’in isteklerini karşılamaktan başka bir seçeneği yok gibi görünüyor.

Avrupa’nın geri kalanı, Avrupa Merkez Bankası’nın para basımıyla ilgili kurallarını esnetmeye yanaşmadığı için Merkel’i suçluyor. Fakat Merkel bunun mevcut AB anlaşmaları çerçevesince yasal olmadığı konusunda kararlı. Eğer yeni katı cezalar konusunda bir fikir birliğine varılırsa, Merkel bu aşamada anlaşmaları düzenlemeye hazır. Cezalar Avrupa Adalet Divanı tarafından otomatik olarak uygulanacak. Bu durum elbette Sarkozy’nin de desteklediği De Gaulle’ün ulus devletlerden oluşan Avrupa görüşüne ters düşüyor. Bununla birlikte, Sarkozy muhtemelen kendi tabiriyle “Sevgili Angela”sına realpolitik çıkarları adına göz yumacak gibi. (BGHA/FÇ/EK/EA/SON)

5


Euro sordu “Merkozy” yanıtladı Merkez Bankası para musluğunu Frankfurt’taki darphanede açsaydı, bütün bu olanlar çabucak halledilecekti” Euro: Sizin için ne kadar önemliyim? Merkel: “Eğer Euro başarısız olursa, Avrupa başarısız olur” Sarkozy: “Euro’yu savunmak Avrupa’yı savunmaktır” Euro: Peki benim için ne yapılması gerekiyor? Merkel: “Etrafa nakit para saçmak yerine, üye ülkeler için kuralları değiştirmeliyiz” Sarkozy: “Hayır! Hemen müdahalede bulunmalıyız ve Fransız seçmenlere kontrolün bende olduğunu göstermeliyiz” Euro: İstikrarı nasıl sağlarız? Merkel: “Yavaş ama istikrarlı olan amacına ulaşır. Brüksel’in daha çok yetkiye sahip olduğu tam ekonomik bir birlik için iki senelik bir program istiyorum” Sarkozy: “Brüksel’e daha fazla yetki vermek zorunda değiliz! Avrupa liderleri olarak biz bu meseleyi kendi aramızda çözmeliyiz ve bu konuda hızlı davranmalıyız”

Euro: Avrupa’yı peşimizden mi sürüklüyoruz? Merkel: “Evet, kesinlikle. Almanya’nın parçalanmış bir Avrupa emeli bulunmamaktadır. Anlaşma yirmi yedi milleti de kapsamak zorunda” Sarkozy: “Eğer işler zor gözükür ve Cameron sorun çıkarırsa, bir Euro bölgesi anlaşmasını tercih ederim. Fransız egemenliği her şeyden önce gelir” Euro: En göz kamaştırıcı yanımız? Merkel: “Seçmenlerim beni katı ve disiplinli biri olarak seviyor ve gelecek seçimlere hazırlanmak için iki yılım var” Sarkozy: “İki yıl mı? Hadi oradan. Benim halkı kararlı bir lider ve iyi bir konuşmacıdan daha fazlası olduğuma ikna etmem için önümde sadece aylarım var” Euro: Kontrol bizdeymiş gibi davranmalı mıyız? Merkel: “Kesinlikle hayır. Almanya’nın Avrupa’ya liderlik etme amacı bulunmamaktadır” Sarkozy: “Eğer senin yoksa... Benim var!”

Euro: En Büyük Korkumuz? Merkel: (fısıldayarak) “Daha önce de hiperenflasyonu yaşadık, ama gelinen noktaya bak...” Sarkozy: “François Hollande denen şu sosyalist beni aptal gibi göstererek işimi elimden almak için bahane arıyor!”

Euro: Birbirimiz hakkında ne düşünüyoruz? Merkel: “Sarkozy, hiperaktif ve sinir bozucu biri” Sarkozy: “Merkel zekâmın farkında değil ve her zaman en parlak fikirlerim konusunda hevesimi kırıyor”

Euro: Peki ya Avrupa Merkez Bankasının rolü ne olacak? Merkel: “Avrupa Merkez Bankasının sorumsuz devletlere sınırsız para sağlamayacağına dair vergi mükelleflerimize söz verilmişti” Sarkozy: “Sınırsız paranın nesi var ki? Eğer Avrupa

Euro: Peki her zaman birlikte mi olacağız? Merkel: “Eğer Euro bölgesini bir arada tutmazsak, birlik çökebilir...” Sarkozy: “Biz bir bütünü tutan yapıştırıcıyız. Paris ve Berlin’i ayırmak Avrupa atomunu ayırmak gibidir”

6


Somalili öğrenciler Bilgi’de 176’sı üniversite öğrencisi olmak üzere, 500 Somalilinin eğitim için Türkiye’ye getirildiğinin ve onlardan 11’inin Bilgi’de, hatta hemen yanı başınızda olduğundan haberdar mısınız? Somalili öğrenciler için başlatılan bir eğitim kampanyasıyla bu öğrenciler Türkiye’deki Vakıf Üniversitelerinde burslu olarak okuyorlar Şafii Çelik Somali’de yaşanan kuraklık, açlık ve ölüm olaylarının aniden dünya gündemine taşınmasının ardından, Birleşmiş Milletler (BM) ve “insanî” yardım kuruluşları herkesi yardıma çağırdı. Türkiye de bu yardıma gözlerini kapatmadı. Hatırlarsınız, öncelikle şarkıcı, türkücü, sinema oyuncularından oluşan bir grup başbakanlık uçaklarıyla Somali’ye bir çıkartma yaptı. Ardından, yine başbakanın “Somali’ye yardım ve bağış kampanyası” adı altında yardım toplamaya devam edildi. Meğerse, bu kampanya kapsamında vakıf üniversitelerinde okumak amacıyla Türkiye’ye 176 kişilik bir Somalili öğrenci kafilesi de getirilmiş. Süzer Vakfı, Vakıf Üniversiteler Birliği, Nil Organizasyonu ve Kimse Yok Mu Derneği’nin ortaklaşa düzenlediği bu kampanyayla, Türkiye’ye gelen öğrencilerin çeşitli vakıf üniversitelerinde burslu okumaları sağlanmış. Somalili öğrencilere eğitim kampanyasına destek veren vakıf üniversiteleri ve bu vakıf üniversitelerinde okumakta olan öğrenci sayısı şöyle; Acıbadem Üniversitesi 10, Atılım Üniversitesi 5, Bahçeşehir Üniversitesi 10, Beykent Üniversitesi 10, Çankaya Üniversitesi 10, Doğuş Üniversitesi 10, Fatih Üniversitesi 10, Haliç Üniversitesi 5, İstanbul Arel Üniversitesi 10, İstanbul Aydın Üniversitesi 10, İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi 10, İstanbul Kültür Üniversitesi 5, İstanbul Bilgi Üniversitesi 11, İzmir Üniversitesi 5, Maltepe Üniversitesi 10, Okan Üniversitesi 10, Özyeğin Üniversitesi 5, İTO 10, Yeditepe Üniversitesi 10 ve Bezm-i Alem Üniversitesi 10. Somalili öğrencilerin Türkiye’de hangi karar veya yönetmenlikle, hangi bölüm8

lerde okuduklarını, ihtiyaçlarının kimler tarafından sağlandığını ve öğrencilerin neler hissettiğini öğrenmek amacıyla İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrenci işleri müdürü Safiye Tüfekçisayar, Vakıf Üniversiteleri Birliği iletişim koordinatörü Nur Sarıkaya ve farklı üniversitelerde okuyan üç Somalili öğrenci ile konuştuk. İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğrenci İşleri Müdürü Safiye Tüfekçisayar: “Başbakanlığın kararı” “Başbakanlığın almış olduğu bir karar ile bu öğrencilere burs verilmesi gerçek-

leşti. Hükümetimizin Somali’ye yardım ve bağış kampanyasıyla 11 Somalili öğrenciye burs verdik. Bu öğrencilerin konaklama ihtiyaçlarını Süzer Vakfı karşılıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde okuyan öğrencilerin öncelikle İngilizce hazırlık sınıfını geçmeleri gerekiyor. Hazırlıkta başarılı olduktan sonra, kendi bölümlerine geçiş yapabilecekler. Somali’den gelen öğrenciler yabancı öğrenciler kontenjanından yararlanarak kayıt yaptırdılar. Okulumuzun bölümlerinde kontenjan boşluğu olduğu için

Soldan sağa: Muhammed, Davud ve Hanad Şafii Çelik’in sorularını yanıtlarken

istedikleri bölümde okuyacaklar. Bu öğrenciler başarılı olduktan sonra üniversite diploması alacaklar. Ağırlık olarak İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ve Mühendislik Fakültesi tercih edildi. Öğrencilerin bölümlere göre dağılımı ise şöyle: Üç öğrenci Elektrik-Elektronik Mühendisliği, dört öğrenci Biyomühendislik, iki öğrenci İşletme-Ekonomi, bir öğrenci Psikoloji ve bir öğrenci de Uluslararası İlişkiler bölümlerinde okumakta.” Vakıf Üniversiteleri Birliği İletişim Koordinatörü Nur Sarıkaya: “Aslında Somali’den 500 öğrenci geldi” “Başbakanımızın Somali’ye yardım ve bağış kampanyası adı altında 176 öğrenciye eğitim bursu verdik. Aslında Somali’den Türkiye’ye toplamda beş yüz öğrenci getirildi. Fakat bizi ilgilendiren bu vakıf üniversitelerinde okuyan öğrenciler. Diğer öğrenciler-

le Milli Eğitim Bakanlığı ilgileniyor. Öğrencilerin konaklama ve diğer giderlerini Süzer Vakfı, Kimse Yok Mu Derneği ve Nil Organizasyonu karşılıyor. Bizler Somali Cumhurbaşkanı ile iletişime geçtik ve öğrenciler böyle seçildi. Cemaat da destek veriyor. Örneğin öğrenciler cemaat evinde kalıyor. Birçok üniversite beni aradı, öğrencileri üniversite yurduna almak istiyorlar. Özellikle Maltepe Üniversitesi, öğrencileri kendi yurduna almak istedi, ama kabul edilmedi. Çünkü, Nil organizasyonu bunların sorumluluğunu almış. Buna müdahale edemiyoruz. Çok iyi çalışıyorlar bu işi iyi yapıyorlar. Ayrıca devletten çok destek aldık. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan denklik, oturma işlemleri gibi işlerde destek gördük. Gelen öğrencilerin burada okumaları için orta öğretimi bitirmiş olması gerek. Ayrıca gelen öğrenciler istediği bölümü okuyabilir. Öğrencilerin çoğu tıp ve mühendislik okuyor. Yemek kartları veriliyor. Maltepe Üniversitesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi, bu öğrencilere sabah, öğlen ve akşam yemek veriyor. Danışmanları var. Vakıf bunlara belli bir para veriyor. Sağlık harcamaları ödeniyor. Vakıf Üniversiteler Birliği olarak biz de bütün bir yılın kırtasiye ihtiyaçlarını dağıttık.” Bilgi, Beykent ve Haliç Üniversitelerinde okuyan üç Somali öğrenci (Hanad, Davud ve Muhammed): “Ülkemiz, Avrupa devletleri tarafından sömürüldü ve doğal kaynakları kullanıldı. Özellikle devletin politikalarının başarısız olması fakirliğe yol açtı. Öğrenciler savaştan zarar gördüler ama biz direkt olarak savaştan zarar görmedik. Türkiye’ye gelebil-

mek için de bir sınava tâbi tutulduk. Bu sınav İngilizce ve matematikten oluşuyordu. Sınav çok zordu ama başarılı olduk ve Nil Organizasyonu tarafından Türkiye’ye getirildik. Somalili öğrenciler Türkiye’ye, Sudan’a, Yemen’e ve Mısır’a burslu okumaya gittiler. Türkiye’ye geldiğimiz için mutluyuz. Çünkü ülke çok güzel ve eğitimi çok kaliteli. Somali ile Türkiye’deki kültür çok farklı ama Müslüman bir toplum olduğu için sorun yaşamadık. Özellikle insanlar tarafından hoş karşılandık ve kimse bize oryantalist bakış acısı ile bakmadı. Somali’de çok fakirdik ve burada da durumumuz çok iyi değil. Kimse Yok Mu Derneği kılık kıyafet, yiyecek ve ilaç ihtiyaçlarımızı karşılıyor. Ayrıca, Nil Organizasyonu her ay öğrenci başına 200 TL veriyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde okuyan Somalili öğrenci arkadaşlarımızın yemek kartları var ve her ay bu yemek kartına 250 TL para yükleniyor ama diğer öğrenciler bu karttan almış değil. Bu da bizim için büyük bir sorun. Üniversiteden mezun olduktan sonra, ülkemize dönmek istiyoruz. Ülkemize hizmet etmek ve yeniden yapılanması için döneceğiz.”(BGHA/ŞÇ/EA/ZS)

Bunları biliyor muydunuz? • IMF ve Dünya Bankası önce Somali’ye para verdi, sonra da kesti ve “yapısal uyum prgramları” ile ülkeyi adeta çökertildi. • 1992’de ABD, Birleşmiş Milletler Örgütü şemsiyesi altında Somali’ye askeri müdahale yaptı. • Türkiye, Pakistan ve Malezya gibi Müslüman ülkeler de ABD’yle birlikte bu “Umudu Yeniden Yaratma Operasyonuna/Operation Restore Hope” katıldı. • 28 şubat post-modern darbesinin mimarlarından Korgeneral Çevik Bir “insâni askeri müdahalenin” komutanlarındandı. • “Kara Şahin düştü” (Amerika’nın iki helikopteri düştü , 18 Amerikan askeri öldürüldü) ve bu olay sonucunda 2 bin Somalili öldürüldü. • 2005 yılında 300 bin Somalili açlıktan öldü. 9


Genç bir gazeteci gözüyle Hrant Dink

Kırık kalpler tamircisi Bilgimedya mezunu, gazeteci Işıl Cinmen, üniversite öğrenciliği sırasında Hrant Dink’le belki de son söyleşiyi yapan kişi olmuştu. Dink, TCK 301. Maddeden mahkum olmasının ertesinde, o zamanlar Medya ve İletişim Sistemleri bölümü yayın organı olan “Spot” dergisine konuşmuş ve Işıl Cinmen’in sorularını yanıtlamıştı. Ne yazık ki, “Türkiye’de milliyetçilik yükseltiliyor” başlığıyla, dergimizin Şubat-Mart 2007 sayısında yayımlanan bu haberin mürekkebi daha kurumadan Hrant Dink katledildi. Şimdinin Bianet muhabiri, Bilgimedya mezunu Cinmen, o söyleşiden ve arkasından gelen şoktan tam beş yıl sonra, yine mezun olduğu okulun bir yayın organı olan Eksiyirmidört için Hrant Dink’i yazdı

Işıl Cinmen 10

bin kişinin ışığını gölgelemek için çok çabaladılar. “Mahkeme kapılarında olay çıkaran bir avuç insanın arkasındaki gücü” saklamak isteyenler, onu öldürenin arkasındaki gücü örtbas etmek için ellerinden geleni yaptılar. Yargı ayıpları birbirini izledi. Ben büyüdüm. Cinayet davasını gazeteci olarak takip etmeye başladım.

Gazeteci Hrant Dink 16 Ocak 2007’de katledilmişti. Sabah geç bir saatti ama uyuyordum. Arkadaşım içeriden koşarak gelip “Kalk! Hrant Dink öldürülmüş!” dedi. Kalkamadım. Beş yıl geçti. Ne o yattığı kaldırımdan kalkabildi, ne de ben 20’li yaşlarımın başında ilk defa derinden hissettiğim haksızlık duygusunun altından kalkabildim. Onu ilk gördüğümde bizim evin salonunda oturuyordu. Annemle Agos için bir söyleşi yapmaya gelmişti. Neden hatırlamıyorum, moralim çok bozuktu. Ağlamamak için kendimi zor tuttuğumu fark ettiğinde, “Anlat ne oldu?” diye sordu. Onu fotoğraflardan bile tanısanız samimiyetinden bir an şüphe etmeyeceğiniz gülümsemesiyle, “Vardır bir çaresi. Kırık kalpler tamircisiyim ben” dedi. Mezuniyetim yaklaşırken, hayatta hiçbir şeyi aşağılamayacağından emin olduğum o insan, Türklüğü aşağılamaktan mahkum olmuştu. Meşhur 301. maddeden... Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmasını istemiş, mahkeme de altı ay mahkumiyetine karar vermişti. Onun gibi biri için “ırkçılık” en ağır suçlardan sayılırdı. Ne kadar üzülmüş olacağını tahmin ediyordum. Zaten öldürülmeden önceki son yazısında, “Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi. Benim anlayışımla, bir insanın birlikte

yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı”, diye yazdı. Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri bölümünde hazırlayacağım bitirme ödevimin konusunu 301. madde olarak belirledim. Konuşacağım isimlerin arasında o da vardı: Hrant Dink. O söyleşide bana “Türkiye’de yükselen değil, yükseltilen bir milliyetçilik dalgası var” demişti. Haberimin başlığı da buydu. “Milliyetçilik, devlet tarafından en kolay kontrol altında tutulan kavram. O istediği kadar salıyor, istediği kadar geri çekiyor. Mahkeme kapılarında olay çıkaran bir avuç insanı değil, asıl onların arkasındaki gücü görmek gerekiyor”, diyordu Dink. Bu söyleşimizin üzerinden ne kadar zaman geçti bilmiyorum ; en fazla bir hafta... O, öldürüldü. Yetmedi. Devletin yargısı, polisi, bakanlıkları, TİB’i*, onları bunları bir olup, onu vurulduğu o kaldırımdan kaldırmamak için birbirlerine söz verdiler sanki. Ellerinde meşalelerle “Karanlığı aydınlatacağız” diye yürüyen 250

Çocuk Mahkemesi’nin duruşma salonunda “suça sürüklenen çocuk” Ogün’ün gözlerine baktım. İşlediği cinayetin görüntülerinin izlenmesi için seyyar perde kurulurken, mahkeme heyetinin mübaşire “Koş, çay getir”, diyerek kahkaha attığını gördüm. Beşiktaş Ağır Ceza’nın kasvetli küçük salonunda, Yasin Hayal’in yüzündeki gülümsemeye tanık oldum. Orhan Dink’in “Gülünecek ne var Yasin?” diye bağıran sesindeki öfkeyi duydum.

Ya bu geleneği kıran ve zedelenen yargı güvenini yeniden tesis eden mahkeme olarak, ya da siyasi cinayet ve düşmanlık geleneğini sürdüren olarak...Takdir mahkemenizindir.” Zannetmiyorum ama, Yargıtay Ogün Samast hakkında nihai kararı vermezse, Samast, 20 Ocak’ta zaman aşımından aramızda olacak. Örgüt üyeliği davasında müthiş bir gelişme kaydedilemezse, gizlenen, “yok” denilen kamera kayıtları birden ortaya çıkmazsa, bu cinayet üç kişinin üzerinde kalacak. Yasin Hayal’in babası Bahattin Hayal, 14 Kasım’daki duruşmanın çıkışında

Haksızlık duygusu başa çıkılması en zor duygulardan birisi. Hele bu kadar büyüğüne nasıl tahammül ediliyor, nasıl hala “İntikam değil, adalet” demek için güç bulunuyor, bilmiyorum.

Dink’in avukatları esas hakkında mütalaalarını açıklarken, Mahkeme Başkanı Rüstem Eryılmaz’a, vereceği kararın önemini anlatmaya çalışmışlardı. Şöyle demişlerdi: “Mahkemeniz her durumda tarihe geçecektir.

Trabzon Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürü Yahya Öztürk’e ifade verirken, Öztürk’ün cebinden Kuran-ı Kerim çıkarttığını ve “Biz bunun yolundayız. Biz devlet ve millet için çalışıyoruz. Yasin de bizden biridir. Yasin çok yakın bir zamanda çıkacaktır. Bu devletin Yasin gibilere ihtiyacı vardır”, dediğini de anlatmıştı. Tahmin edersiniz ki, bu konuda yalan söyleyecek ya da buna cesaret edebilecek birine benzemiyordu. Kısacası, elimizdeki devlet bu. İçinde, sistemin bekâsı için “Yasin gibilere” ihtiyaç olduğunu düşünenler var. Bu bakılamayacak derecede kirli yüzü, başını eğmeyen bir yargı temizleyebilir. Ayrımcılığa uğradığında hüngür hüngür ağlayan o adamın ruhu artık biraz huzur bulmalı.

Rakel Dink’in içlerinde yalnızca hüzün kalan yorgun gözlerini gördükçe umutsuzluğa kapıldım.

Ama adalet duygusu sarsılan bir ülkenin insanlarının ilelebet hasta kalacağını biliyorum. Bunu mahkeme heyetinin de bildiğini umuyorum. Çünkü Hrant Dink cinayeti davası, bu ülkenin adalet bilincinin, düzeyinin, anlayışının yargılandığı davadır. Kim olduklarının ehemmiyeti olmayan üç, beş kişinin yargılandığı bir dava değil.

öperim, vatana millete hayırlı bir evlat yetiştirdi. Babasına selamımı söyle dedi”, demişti.

Trabzon Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürü Yahya Öztürk’ün onu nasıl tebrik ettiğini, Mardin’de görevli bir Binbaşı tarafından nasıl övüldüğünü tek tek anlatmıştı. “Mardin’deki istihbaratta görevli bir binbaşı, orada askerlik yapan yeğenim aracılığıyla beni tebrik etti. O binbaşı yeğenime ‘Yasin çok iyi bir çocuk, babasını gör. Ellerinden gözlerinden

Bu yazıyı o bitirsin: “Bu ülkenin bir yurttaşıyım ve ısrarla herkesle eşit olmak istiyorum. Ermeni olduğum için kuşkusuz bundan önce birçok olumsuz ayrımcılıklar yaşadım. Sözgelimi 1986 yılında Denizli 12. Piyade Alayı’na kısa dönem askerlik (8 aylık) için gittiğimde, devremdeki tüm arkadaşlarıma yemin töreninden sonra erbaş rütbesi taktılar ve bir tek beni ayırıp er olarak bıraktılar. İki çocuk sahibi koca bir adamdım, umursamamam gerekiyordu belki. Üstelik bir tür rahatlık dahi sağlamıştı. Nöbet ya da daha zorlu görevler verilmeyecekti. Amma velakin fena koymuştu bu. Tören sonrasında herkes ailesiyle mutluluğunu paylaşırken, teneke barakanın arkasında, tek başıma iki saat boyunca ağladığımı unutamıyorum.”* *TİB: Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı *Hrant Dink’in 12 Ocak 2007 tarihli Agos’ta yayımlanan “Neden hedef seçildim?” başlıklı yazısından bir bölüm.

11


16 yaşındaki kendinize bir mektup yazabilseydiniz, ne derdiniz?

Sevgili Ben...

Joseph Galliano’nun derlediği “Dear Me/Sevgili Ben” adlı kitap, dünyaca ünlü 75 kişinin kendi genç hallerine yazdıkları mektuplardan oluşuyor. JK Rowling’in önsözüyle yayımlanan kitapta Hugh Jackman, Kathleen Turner, James Franco, Stephan King ve John Waters gibi isimler onlu yaşlardaki kendilerine sesleniyorlar. Meşhur olmadan önce, hayata dair bilmeleri gerekenler neydi? Okuması çok eğlenceli bir kitap gerçekten. Biz de, aynı soruyu kendi sevdiğimiz ünlülere sorduk. İşte, Celil Oker, Pınar Kür, Remzi Sanver, Tilbe Saran ve Tuğrul Eryılmaz’ın 16 yaş hallerine yazdıkları mektuplar...

Tilbe Saran ne güzel! Sevgili Tilbe, nünde bilsen Burgazada gü yıs Ma l ze gü bu n iği 16 yaşını bitird ğruuu adalara. ları atlayın bir vapura do kız ır n nd ka , me et yb ka n : Sarayburnu’nun önünde Hiç zama kın ba bir l’a bu an Ist nım da oturun, ca Biraz serindir ama dışar durur ufukta. dönmez koca koca şilepler riyle her yandan tarihi yarım adayı döner le, Zeytinburnu gökdelenle ler fes kka gö da kın ya a Aklına kazı o Istanbul’u zir hançerlenecek. siniz sakın kaçırmayın! Denizde yunusları görecek bahçe vapurunun. en peşine takılıverir Paşa erk gid u Kaşık ğr do ’ya alı Kın n da karnından koparılmış Kadıköy’de lun so a, ıyl ar ml ça ulu iz az’ı göreceksin ında. Kınalı’dan yemyeşil Burg Marmara’nın dingin sular vi ma a ıyl ağ pr to ıl kız r, il duru adası zümrüt gibi yemyeş up o çamların kokusunu. İyice bakın, şöyle bir soluy ngınla. nacak çöpten çıkan bir ya ya ü nk Çü olacak. Tilbe Saran diye gazetelere manşet playacağımızı, Sait Faik “ADASI”yanık tanısın diye santimle hesa ız rım kla cu ço eri lüf , ını ağ ha. Denizlerde balık kalmayac kacağını bilmiyorsunuz da ya izi rim zle gö rın nla to çhul havanın solunmaz, be dalıp giderken, nice faili me a lar lga da k pü kö k pü kö purda . Denizi yara yara giden va darbesi de uzak size daha 80 ız ğım ca ya şa ya ı as lm tu t”...insan 16’sında yaratacak, yıllarca akıl tu lara, ne kavga, ne hürriye lga da ek şm dü “ne n ke Ama insan 16sını sürer şiir solumalı... yanmalı, rakı şiir okumali, şiir yazmalı, kayanın üstünde güneşle kıp ba e niz de , alı sm su rin Çay bahçelerinde derin de ! yamaç şişesinde balık olmalı yip gülmeli, yüreği elinde yle sö rkı şa a kt ka so li, dertlenme tirecek gücünü Dünyanın ahvaline bakıp hiplenmeli...Dünyayı değiş sa şı ba ra ka bir ş mi dil rke paraşütünden atlayıp, te farketmeli. meli! Değişirse 16’sında değiş en bir ı hep yüreğinde tutmalı. Doğayı, dostları, dünyay ı sana o yüzden dizüstümd ad lm ka e bil up kt me ım nize atacağ Bak artık şişeye koyup de ileti yolluyorum: t herşeyin! Enayilik etme tadını çıkar diği gibi Cemal Süreyya’nın söyle yanına varılacak Şimdi sen tam çağındasın nden tutulacak Önünde durulacak tam eli

12

Pınar Kür Sevgili Pınar, Bugün 17 yaşındasın. Gençsin, güzelsin, gelecek için umutlarla dolusun. Bu umutların çoğunun gerçekleşmeyeceğini henüz bilmiy orsun. İnsan gençken bilmez. Bu da iyi bir şeydir, çünkü ummaya devam edebilirsin. Şanslısın aslında. Yirminci yüzyılın en güzel on yılında geçir eceksin gençliğini. Üstelik bu gençlik Paris’te geçecek. 1968 baharını orada yaşayacaksın, St. Michel Bulvarında La Voix Ouvriere sata caksın. “Make Love Not War” diye seslenen son kuşağın üyesisin. Şansının kıymetini bil, çünkü her zaman bu kadar şanslı olma yabilirsin. Günün birinde, savaşların bitmediği, özgürlüklerin kısıtlandığ ı, her türlü baskının, çıkarcılığın olağanlaştığı, nefretin, ayrım cılığın, en kötüsü yalnızlığın hüküm sürdüğü bir dünyada bulabilirsin kendini. İdeolojilerin öldüğü ve bunun iyi birşey sayıldığı bir dünya... Sevgi, dostluk, sadakat gibi değerlerin unutulduğu , tek değerin para olduğu bir dünya... En büyük hayalin olan yazar lığın “ucuz romanlar”la ölçüldüğü, müziğin gürültüye dönüştüğü , insani ilişkilerin yerini teknolojinin aldığı sanal bir dünya... Hayır, hayır bunlar olmayacak, umudunu kaybetme. 1968 baharında Paris’in duvarlarına yazacağın gibi: “Gerçekçi ol, imkansızı iste!”

Pınar Kür

Sevgiler

Remzi Sanver Sevgili Remzi, On altı yaşındasın ve çok da önemli bir yaşa bastığını düşünüyorsun. Birden bire bir dolu şey değişti, insanlar söylediklerini sanki daha bir ciddi dinliyorlar. Endişelenmene gerek yok, yaşantın daima yoğun çalışarak ancak bir o kadar da yaptıklarından memnuniyet ve mutluluk duyarak geçecek. İnsanlarla iyi ilişkiler içinde olmak, onlara verebileceğin desteği her zaman cömertçe vermek, hayatta yapabileceğin en akıllıca işlerden biri olacak. Bu yolda devam et. Okudukların kadar insanlarla olan ilişkilerinden de öğreneceksin, bu konuda şanslı olduğunu düşünüyorum. Okul yaşantısı çok zevklidir, haklısın, belli mi olur ileride belki akademik kariyer yaparsın. Türkiye’de yeni, yenilikçi üniversiteler açılır. Oyun teorisi diye bir alanın varlığını henüz duymadın, ama bu konuda ileride çok çalışacaksın, hem iktisat, hem matematik, hem de felsefe. Böyle söyleyince karmaşık ve itici gibi geliyor ama gelmesin, inan bana hayatta vazgeçemeyeceğin unsurlardan biri olacak oyun teorisi. Çok da güzel insanlarla tanışacak ve birlikte çalışacaksın, ama onları sürpriz olarak saklıyorum, önündeki güzel yıllarda görürsün. Remziciğim bu çok kısa bir mektup, seni kucaklıyorum, merak etme, hayatta yıllar geçtikçe yaşam sevincin hiç azalmayacak, hiç değilse onun müjdesini vereyim.

Remzi Sanver 13


Starbucks işgali izlenimleri

Celil Oker

Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciler ve akademisyenlerden habersiz olarak rektörlüğün davetiyle Boğaziçi kampüsüne gelen Starbucks kahvecisi, Aralık ayında protestocu öğrenciler tarafından işgal edildi. Ben de birkaç arkadaşımın davetiyle Boğaziçi kampusündeki işgal yerinde bir gece geçirdim ve orada sabahladım. İşte izlenimlerim...

16 yaşımdaki ben, bana baktı. “Çok yaşlısın,” dedi. “Babamdan, dedemden, okulun müdüründen bile yaşlısın. “Yok, o kadar değil,” dedim. “Tamam, tansiyonum biraz yüksek, dizlerim…” “Seni duyamıyorum,” dedi. “Duymaya niyetin yok,” dedim. “Evet.” “Benim de sana öğüt vermeye niyetim yok,” dedim. Kuşkuyla baktı yüzüme. “Gerçekten,” dedim. “Yerinde olsam duymak istediğim son şey olurdu geleceğe ilişkin ukalalıklarım.” Yüzü aydınlandı.“ Ama başıma neler geleceğini biliyorsun” dedi. “Biraz öğüt, çok değil, fena olmazdı belki…” “Yok,” dedim. “İnan böylesi daha heyecanlı. İstersen kaleye geç, biraz şut atayım sana.” (Celil Oker fotoğrafta Tarsus’ta tam 16 yaşında) Celil Oker

Özgü Öztuna

Tuğrul Eryılmaz ul, Sevgili 16 yaşındaki Tuğr dından 40 yılı Sixteen” i dinlememin ar t ee Sw ay hd rt Bi py ap “H . Önündeki ha yeni dinlemiş olmalısın aşkın süre geçti. Sen da için sana nlık duymadan geçirmen ma piş a nr so ha da yi ne 50 se te almak dersin? Tabii ille de dikka birkaç “tüyo” vermeme ne göz at. zorunda değilsin, ama bir almaya alısın. Sosyal bilim eğitimi olm r ıyo lan zır ha e S’y YM ÖS t eğitimi tematiğin mi zayıf? Sana kalkışma. Mühendis ol. Ma i göze sıkı bir kavgaya girişmey a ml ba Ba r? yo ru du ne ne gü e hala “esef” yerine Mülkiye’ye gittiğim alamayıp Konservatuar konsolos bile olmadım. da ya am ak ym ka , lik te Üs ederim. lik” göstergesigara içmek bir “yetişkin e ind let va tu ul ok m, liri baBi uğunu kanıtlamak için ba old kin tiş ye de e yin n se sidir; ama tek doldur. daki rakıdan kendine bir bın ola zd bu en kk yo de ev nlar kadar sevdiğini söylemene u on ıp ay ar i ilin vg se Rakı bitince de bir caksın, ama hepsinin ayrı ola ık aş k ço ha Da . ma an kten ut .Unutma, şından sonra anlayacaksın ya 50 u un uğ old i lliğ ze gü ez. hiçbir buse ötekine benzem uğunu n disiplin ve çalışmak old idi rş mü i kik ha en i ak tt Haya e; çünkü rlük tartışmasına girişm düşünen hocalarınla özgü satta . Ama sen yine de her fır ak ac ay olm ün mk mü n anlaşma de etmekten daha yaratıcı yollarla ifa onlar gibi düşünmediğini bir dövme işe yarayabilir. gın çıl da ya si re be e Ch r korkma. Bi nız da fena rse girip en önde oturma de le al” pit Ka as “D de Eliniz olmayabilir. ceğim. san, son bir tüyö ile kese or diy di” üle üt fa ka k ço “Moruk rock dinle. mutlaka iyi müzik, örneğin Her durumda mutlaka ve güzel kaldığını göreceksin. ve nç ge e bil da şın ya 60 O zaman

14

Boğaziçi öğrencileri ve kampüse destek vermek için gelen diğer öğrenciler Starbucks binasının içinde sabahlıyor, eğleniyor ve ders çalışıyorlardı. Kısacası, tüm yaşamsal aktivitelerini burada yapıyorlardı. Starbucks binasının içinde birçok uyku tulumu, yorgan ve yastık bulunabiliyordu. Son derece içten, sıcak bir ortam

var. Starbucks’ın girişinde Starbucks işgali yazan devasa bir pankart sizi karşılıyor. İçeride sürekli gelen giden öğrencilerin akışı vardı. Ama, benim kaldığım gece en sönük gecelerden biri olarak belirtilmesine rağmen, o gece en az 25 kişiyle sabahladık. Sabah, Türkçe, Zazaca, Kürtçe türkülerle güne başladık. Bazen ses radyodan geliyor, bazen de oradaki üç dört öğrenci tarafından çalınıp söylenebiliyordu. Herkes elinden geldiği kadar sabah kahvaltısı, akşam yemeği için erzak ge-tirmeye çalışıyordu. Her günün kampus menüsü ise, “menemen.” Bu menemen artık espri konusu yapılmaya başlanmıştı: “Yine mi menemen var?” Benim kaldığım gecenin sabahında, şansıma, birisi yaprak sarması getirmişti. Zaman zaman Starbucks alanının içinde cinsel yönelime, cinsiyet temelli ayrımcılığa, eşitsizliğe, ırkçılığa karşı filmler de izleme şansı oluyor. Örneğin, benim orada kaldığım gün Tomboy (Erkek Fatma) isimli film izlendi. Herkesin bir şeyler katmasıyla oluşan son derece çeşitli bir kahvaltı yaptıktan sonra, insanlar derslerine gidiyor ya da günlük hayatlarındaki temel işlerini halletmeye koyuluyorlar.

Ardından, yeniden işgal yerine geliyorlar. Starbucks’tan alışveriş yapmak için gelen kişilereyse kesinlikle müdahale edilmiyor. Starbucks işgalinin, rektörlüğe geri adım attırıp attırmayacağı bir bilinmezlik olmaya devam ederken, Starbucks işgali, öğrenciler arasında birçok yeni oluşumun ve fikrin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan, muhalif ve sorgulayıcı düşüncenin sembolü haline gelmiş durumda. Zaten olayı biraz yakından gören birisi, Starbucks işgalinin, öğrenciler için çok pahalı olan üniversite içi yaşam koşullarına bir tepki olarak ortaya çıktığını görebilir. İşgaldeki kişilerden aldığım yanıtlara bakacak olursak, asıl konu burada Starbucks değil, öğrencilere ücretsizce ya da düşük maliyetle zaman geçirebilecekleri bir kapalı alanın neredeyse kalmamış oluşu. Starbucks işgalinin başarılı olup olmayacağını zaman gösterecek. Başarısının göstergesiyse Starbucks’ın kapatılması sonucundan çok, öğrencilerin bu duyarlılık projesi sonucunda oluşturacakları yeni projelere kapı aralaması olacak gibi duru-yor. (BGHA/ÖÖ/EA)

Celil Oker

Starbucks işgalinin başarılı olup olmayacağını zaman gösterecek. 15


İyi kalpli şeytan Tüm dünyada reyting rekorları kıran Dexter dizisine bazıları sıradan bir polisiye ya da seri katil hikayesi gözüyle bakıyor. Bu algıyı kırmak ve Dexter’ı sevmenin tüyler ürperten bahaneleri için gerçek Dexter’ın kim olduğundan biraz bahsetmek istedik. İşte insanların Dexter’a bu kadar hayran olmasının nedenleri... Dikkat! ‘Spoiler’ veriyoruz! Derya Güre Dexter aslında Amerikalı cinayet romanları yazarı Jeff Lindsay’in “Darkly Dreaming Dexter” in baş karakteri. En azından dizinin ilk sezonu bu roman üzerinden kurgulandı. Showtime’ın senaristleri Dexter karakterini yaratırken, Bret Easton Ellis’in American Psycho’su Patrick Bateman’den de bir şeyler kattıkları söylentiler arasında... Dünya çapında milyonlarca izleyicisi bulunan Dexter, popüler kültür ürünleri arasında yeniden yorumlanan ve kült olma yolunda bir dizi. 2006’dan bu yana gösterimde olan Dexter’ın, diğer dizilerin izlenme oranı düşerken, grafiğini git gide yükseltmesi de adımlarının sağlamlığının kanıtı. Peki ama bu diziyi bu kadar iyi yapan ne? Dexter ve kardeşi Brian küçükken, anneleri gözleri önünde öldürülür ve bir depoda kanlar içinde kalırlar. Cinayet mahalline gelen kahraman polis Harry Morgan, Dexter’ı evlatlık edinir. Harry, Dexter büyüdükçe içinde bir öldürme dürtüsü taşıdığını keşfeder. Tecrübeli bir polis olan Harry, Dexter gibilerin sonunun ya hapishane ya elektrikli sandalye olduğunu bilir. Dexter’a yakalanmadan nasıl cinayet işleyebileceğini ve kanıtları nasıl yok edeceğini öğretir. En önemlisi sadece katil olanları öldürmesi gerektiğini vurgular. Cinayeti adil bir forma sokar. Miami’deki katiller önünde sonunda kendilerini Dexter’ın ölüm masasında bulur. Böylece Miami sakinleri artık rahat bir nefes alabilir çünkü Miami sokaklarının gölgelerinde gizli bir katil avcısı gezmektedir. 16

Dizinin konusu adalet, asayiş, travma, bunalım, iyi-kötü ve affetmek-intikam gibi kavramlar kontrol ve otokontrol perspektifinde kurgulanıyor. Genetik bilimine göre, eğer ebeveynler madde bağımlısı iseler, suç işlemiş veya intihar etmişlerse çocuk da madde bağımlılığına, suç ve intihara meyilli olabiliyor. Ayrıca insan yaşadığı travmanın niteliğine göre yeni dürtüler de edinebiliyor. Dizide bu tür travmalar, dürtüler, genetik bağımlılıklar hikayeleştirilerek anlatılıyor. İzleyiciyi ekrana çeken de bu. Hikayeye göre Dexter’ın anne ve babası madde bağımlısdır. Bir uyuşturucu satıcısı tarafından Dexter ve abisi Brian’ın gözü önünde öldürülürler. Brian ilerleyen yaşında akıl hastanesine yatırılır çünkü tıpkı Dexter gibi onun da içinde öldürme dürtüsü vardır. Brian bir gün akıl hastanesinden kaçıp dokuz kadını öldürür. Çevresinde Dexter’ın kurtarıcısı Harry Morgan gibi birisi yoktur. Harry Morgan, Dexter’ın kurtarıcısı gibi görünse de aslında o kendi arzularına tatmin etme çabasındadır. Adalet ve asayişin doğru işlediğine inancı yoktur. Öte yandan içgüdüsel olarak öldürme arzusuyla dolu biri vardır yanı başında. Harry, Dexter’ın tedavi olmazını istemez çünkü Dexter’ın da Brian gibi kaçma ve masumları öldürme ihtimali vardır. Ya da tedavisi sonuç vermezse Dexter’ın tüm hayatını akıl hastanesinde geçirme ihtimali de vardır. Harry, bir yandan Dexter’ı korumak isterken bir yandan da yıllardır sağlanamayan adalet ve asayişi Dexter’ın üzerinden sağlamaya çalışır. Profesyonel bir asker yetiştirilirken acıma, şefkat ve bağlılık duygularını köretlmesi için yapılan eğitimleri biliyor ancak çok da kulak asmıyoruz

çünkü ne kadar duyarsız bir adam yetişirse o kadar iyi korunuruz biz. Aslında bizim güvenliğimiz için gözünü kırpmadan adam öldürebilecek birilerinin olması rahatlık veriyor bize. Meşru Dexterlar değil mi o insanlar? Sokaklarda, gölge kahramanların olmasını arzuluyoruz, simitçinin polis olmasını umarak yürüyoruz. Bu yüzden seviyoruz Dexter’ı. Dexter, adalet ve

asayiş arzumuzun mastürbasyonu çünkü. Örneğin Dexter, katili ölüm masasına yatırmak için, ilk önce takip ediyor. Sonra bir köşede kıstırıyor ve bir iğne ile savunmasız bırakıyor. Daha sonra baygın durumdaki katili, Harry’nin öğrettiği gibi kanıt bırakmayacağı şekilde önceden hazırladığı odaya getiriyor. Dexter, katilin neden öldürüleceğini anlaması için odaya katilin kurbanlarının fotoğraflarını asıyor. Dexter katili baygınken öldürmek yerine, onu uyandırıyor çünkü görsün, suçlu hissetsin, pişman olsun ama ölüm ile cezalandırılacağını anlasın istiyor. Kimiler-

imiz de haberlerde gördüğü, etkisiz hale getirilen, yani öldürülen saldırganların son saniyelerinde gözünde pişmanlık, suçluluk, af isteği görmeyi arzular ve ona “Bak yaptığın yanına kalmadı!?” diyebilmek istemez mi? Sonra da onu ölümün adaletine teslim etmek ve bu yüzden mahkemede “Çok pişmanım!” diyen katilin, idam cezası almasını umut etmek... Biz Dexter ve Harry’yi bu yüzden seviyoruz.

Dextro ve Sinistrum

Aramızda Brian’ı sevenler de var. İki kardeşin yolu o cinayet mahallinde ayrılır. Brian akıl hastanesinden kaçıp, dokuz kadını öldürdükten

Dexter, içindeki karanlık yönüne rağmen, normal hayatına nasıl ayak uydurabileceğini sorgular. Kendini saklayarak mı, kendini açıklayarak

sonra kardeşinin karşına çıkar. Dexter’a birlikte içlerindeki öldürme arzusunu doyurmak için önüne gelen herkesi öldürmeyi teklif eder. İzleyiciler Brian’ı da seviyorlar. Belki yolumuza çıkıp, bizi amaçsızca öldürecek olsa da şiddeti bu kadar cesur taşıdığı için... Brian şiddetine sahip çıkıyor, 21. yüzyılın kurallar dünyasında korkusuzca dolaşıyor. Chuck Palahniuk’un dediği gibi, “İnsanların olmaya korktukları şey olursanız, onların hayranlığını kazanırsınız”

Dexter, Latince bir sözcük olan, sağ taraf ve iyilik, huzur anlamına gelen Dextro kelimesinden türemiş. Ayrıca yine Latince bir kelime olan, sol taraf ve kötülük, karanlık, günah anlamına gelen (İngilizce’ye “Sinister” olarak geçen) Sinistrum’un zıttının da tasviri. Peki Dexter gerçekten hangi tarafta? Bizim için neyin tasviri?

mı? Miquel Prago’ya güvenip, karanlık yönünü gösterir fakat pişman olur. Dexter, Miquel’e nasıl kanıt bırakmadan katilleri öldürdüğünü anlatır. Miquel öğrendikleriyle kendi rakiplerini -ki onlar aslında masum insanlar- ortadan kaldırmaya başlar. Dexter çiçeği burnunda katil Miquel’i ortadan kaldırmaya karar verir ve onu da ölüm masasına yatırır. Böylece bir daha güvenmemeyi öğrenir Dexter. Bir gün karısı Rita da onu terkeder diye ona hiçbir şey anlatmaz. Karanlık yönünü kendine saklar. Kimseye güvenemez. Güvenmemeyi öğreniyor ve temkinli oluyoruz. Zayıflıklarımızı ve karanlık yönlerimizi içimizde tutarken normal hayatımıza devam edebilir miyiz? Yaradılışımız gereği sahip olduğumuz ve de sonradan edindiğimiz karanlık ve zayıf yönlerimizin var olduğu bir gerçek. Tüm inanışlar ve doğadaki denge,

içimizdeki şiddete son vermemiz, zayıf yönlerimizi güçlendirmemiz gerektiğini söylüyor. Bastırmak, yokmuş gibi davranmak yerine güçlendirip kurtulmak... İçimizdeki kötülüğü ve zayıflığı ne kadar bastırıyorak, kendimize ve çevremizdekilere o kadar zarar veriyoruz çünkü. Dexter, içindeki karanlık yönü ile normal hayatını birlikte yürütmek istediyse de, sonunda eşi Rita’nın ölümüne neden olur. Dexter, Trinity Killer lakaplı katil Arthur Mitchell’ın peşindedir. Bu durumu anlayan Arthur, Dexter’dan intikamını Rita’yı öldürerek alır. Sonuçta Harry Morgan da başarısız olmuştur. Dexter’ı insanlardan korurken, Dexter’ın hayatındakileri, Dexter’dan korumayı öğretmemiştir çünkü hiçbir zaman. Dexter, kayıplarla dolu hayatını nasıl geri kazanacağını, açılan bu uçurumu nasıl dolduracağını bilmez. Dört kişi tarafından darp edilen Lumen Pierce’a yardım ederek, bu boşluğun dolacağını düşünür. Şu aralar Dexter’ın belki de en etkileyici sezonu yayınlanıyor. Bu sezon içimizdeki kötülükle mücadelemiz ve iyi bir insan olmaya çabalamamız üzerine... Yine de Dexter’ın insanların değişebileceğine dair inancı yok. Eğer içindeki kötülüğü yok etmezse oğlu Harrison’ın da bir gün zarar görebileceğini biliyor. Dexter ile Brother Sam’in yolları tam da burada kesişiyor. Brother Sam, cinayetten içeri girmiş fakat kendini dine vermiştir. Sonra iyi halden serbest bırakılır. Brother Sam, insanın içindeki kötülüğü ve açlığı yok edebileceğine inanır. Buna Dexter’ı da inandırmak ister. Brother Sam, Dexter’a otokontrolünü sağlaması için tanrıya inanması ve İncil okuması gerektiğini öğütler ve ona kanlı bir İncil hediye eder. İçindeki iyiliğin ortaya çıkması için tanrının ona kılavuzluk edeceğine inanır. Şimdi Dexter döktüğü kanlara rağmen, içindeki kötülüğü yok edip, iyiliği ortaya çıkarabilecek mi? Değişip, oğlu Harrison’a karanlıktan uzak, tamamiyle aydınlık bir hayat verebilecek mi? Göreceğiz... (BGHA/DG/ZS/SON)

17


Müjgan Halis:

Gazeteciler Kürtçe öğrenmeye başlamalı 2011 Ekim’inde Van ve Erciş’te yaşanan 7.2 şiddetindeki depremin ardından, Sabah gazetesi muhabiri Müjgân Halis, haber yapmak için Van’a gitti ve artçı depremde çöken Bayram Otel’de konakladı. Eğer orada biraz daha uzun kalmış olsaydı, o da Bayram Otel’de hayatını kaybeden gazeteciler gibi ölmüş olabilirdi. Müjgan Halis’le deprem haberciliğinden, gazeteci arkadaşlarının ölümü sonrası yaşadığı şoka; bölgede çalışırken Kürtçe bilmesinin getirdiği avantajlardan, gazeteci haklarına kadar pek çok konuyu konuştuk

Depremden sonra Van’a ne zaman gittiniz? Deprem olduğu sırada Surp Giragos Kilisesi’nin açılışı için Diyarbakır’daydım. Kilisenin açılışı için gitmiştim ve açılış bittikten sonra ben öyle geziyordum. Depremi Diyarbakır’da hissettik. Diyarbakır’dan hemen Van’a geçmedim. Hem ne kadar şiddetli bir deprem olduğunu bilmiyordum, hem de sonuçta ben o zaman hafta sonu eklerinde çalışıyordum ve bu tür işleri istihbarat-haber merkezi gibi birimler takip ettiği için, ben İstanbul’a döndüm. Sonra pazartesi günü haber toplantısında Van’a gitmemiz gerektiği kararlaştırıldı. Fakat pazartesi akşamı Van’a gidemedik; uçaklar doluydu. İnsanlar yakınlarına ulaşma derdindeydi. Yerli ve yabancı basın da bölgeye akın ediyordu. Yer bulamadık. Aslında, büyük gazetelerin kontenjanları olur bu tarz uçuşlarda; buna rağmen yer bulamadık. Bir gün gecikmeli gidebildik. Bölgeyi iyi bildiğiniz için mi gazeteniz özellikle sizi yollamayı tercih etti, yoksa siz mi gönüllü oldunuz gitmeye ? Aslında her ikisi de. Her gazeteci böyle bir haberi izlemek ister. Bölgeyi iyi bildiğim için, kolay ilişki kurduğum için, bir sürü insan tanıdığım için, dil bildiğim için bu tür durumlarda öncelikli olarak beni gönderiyorlar. Daha önce benzer bir afet, insan afeti, Bilge Köyü Katliamı’nda da 10 gün Bilge Köyü’nde kalmıştım.

Pelin Aktaş 18

Konaklamada sıkıntı yaşandı mı Van’da? Siz nerede kaldınız? Gazetenin bütün illerinde anlaşmalı olduğu oteller var. Biz Van’a gittiğimizde anlaşmalı olan otellerin riskli olduğu gerekçesiyle gazete özel olarak bize Bayram Otel’i ayarladı. Ben daha önce Van’a defalarca gittim; ama Bayram

Otel’de hiç kalmamıştım. Otelin sağlam ve“belgeli” olduğu söylendi. Zaten eşyaları otele attığımız gibi biz de görev bölümü yaptık. Sabah’ın hafta sonu ekleri olarak, dört sayfayı deprem için ayırdık. Hiçbir ulusal gazete böyle bir şey yapmazken biz önemsedik. Ben öncesinden de kararlaştırdığımız gibi, Erciş ve köylerini aldım. Kürtçe bilmenizin avantajlarından bahseder misiniz? Deprem özelinde değil, Güneydoğuda çalışılan her haber için Kürtçe bilmek bir avantajdır. Bir kere sizden bilgi saklanamıyor. Kalabalık ortamlarda birileri sizden bilgi sakladığını düşünüyor olsa da, ama siz anlıyorsunuz. İnsanlarla samimi bir diyalog kurmak için de önemli yerel dile hakimiyet. Biliyorsunuz, Doğu, savaşın yaşandığı bir yer ve her gazeteciye güven olmuyor. Benim özelimde, Van depreminde de oldu ama, yaptığım birçok haber ve izlediğim olay sırasında bölge halkından “bizim kızımız” sahiplenişini yaşamışımdır. Hiç unutmuyorum, yıllar önce Radikal’de çalışırken, sadece Kürtçe bildiğim ve Kürt olduğum için bir faili meçhul cinayet hikayesini köylülerin bana anlatmasını sağlamıştım. Bunu bir Türk’e anlatmazlardı; biliyorum. Keza, yıllar sonra yazdığım Batman’la ilgili bir kitapta (Batman’da Kadınlar Ölüyor), Kürtçe bilmenin bana çok avantajı oldu. Habercilik yaparken insanların acılarını, neden intihara sürüklendiklerini, başka bir dille dinlemek, anlamak mümkün olmuyor. Zaten o dili biliyor olmak, o sıcaklığı, o sevinci, bir sürü başka ortak kültürel şeyi de biliyor olmak demek. Kürtçe, Ortadoğu’nun yeniden şekillenecek olan coğrafyasında bence bütün gazetecilerin bilmesi gereken bir dil olacak.

Erciş’e ayak bastığınızda, oradaki ilk izlenimleriniz neler oldu? Erciş’e sonradan gittik. Doğrudan köylere vardığımızda gerçekten çok şaşırmıştım. Evler kerpiç tabii, ama şöyle tarif edeyim size: Bir masal devi düşünün, masal devlerinin elleri kocamandır ve elleriyle önlerine geleni ezerler ya, aynen böyle bir görüntüsü vardı köylerin. Çok enteresan fotoğraflar çektik. Evin bir duvarı yıkılmış, o duvarın enkazı gardıropa denk gelmiş, dışarılarda eşyalar falan... Erciş ve Van’a kıyasla köylerde ciddi can kaybı yoktu; ama yine de hasar büyüktü. Henüz bölgedeki hiçbir yardım birimi o köylere ulaşamamıştı. Yani siz gittiğinizde ordaki insanlarla henüz ilgilenenler olmamışmıydı? Hayır, olmamıştı. Düşünsenize, ilk gidenler bizdik ve insanlar “Nerede kaldınız, geldiniz mi nihayet!” diye karşıladılar bizi. Sizin gözlemlediğiniz kadarıyla Van’da yaşananlar ana akım medyaya nasıl yansıdı? Henüz depremin ikinci ve üçüncü günü olduğu için anaakım medya da aslında depremin büyüklüğünün pek

farkında değildi. Ne görüyorlarsa onu yazıyorlardı. Ama bizim hem afet gazeteciliği olarak, hem de savaş gazeteciliği olarak pek deneyimimiz yok. Yani, böyle bir disiplinimiz yok, ama olması gerekiyor. Biz bunu bilmiyoruz. Ne kurumların böyle bir disiplini var, ne de üniversitelerde böyle bir disiplin var. Dolayısıyla ne görüyorsak onu yazıyoruz. Zaten orası kafanı çevirdiğin her an, her saniye haber olan bir yer aslında. Deprem ertesinde de her yerde insan hikayeleri vardı. Sokakta top oynarken annesi çağırdığı halde gitmeyip hayatta kalan; ama evdeki annesini babasını kaybeden çocuktan, öğretmenlerin hikayelerine; eğlenmek için kahveye bilardo oynamaya giden çocukların hikayelerine kadar bir sürü insan hikayesi vardı. Anaakım medya, bana kalırsa, bazı olay ve durumları görmezden geldi veya çarpıtılımış olarak verdi. Sizce neleri yazamadı anaakım medya? Öncelikle koordinasyon eksikliğini yazmadılar. Batıda çığ gibi yardım kampanyaları örgütleniyordu. Herkes Van için seferber olmuştu. Ama, Vanlıların bundan haberi bile yoktu. Çünkü onlar o yardımlara

ulaşamıyordu. Sonrasındaysa, Valilik ile Belediye arasında yaşanan gerilimin depremzedeleri nasıl etkilediğine dair haberler hemen hiç yapılmadı. Birileri Valilik ne dediyse yazdı, bir başka kesim de Belediye ne dediyse. Önemli olanın kurumlar değil insan olduğu hiç vurgulanmadı. Bunun yerine abartılı yağma haberleri popülist bir anlayışla büyük medyada köpürtüldü. Tekrar Bayram Oteli’ ne dönersek, otelin durumunu fark etmiş miydiniz? Yani,otelde derin çatlaklar falan var mıydı ? Vardı. Derin çatlaklar şeklinde değildi ama küçük ince çizikler vardı. Doğrusu, rahatsız edici şeyler değildi. Otelin şiddetli bir depremde yıkılacağı hiç aklımıza gelmedi. Ama, oteldeyken çok ciddi sarsıntılar yaşadık. Biz bütün haberlerimizi otelin kafeteryasında yazıyorduk. Onlarca gazeteci vardı ve muhtemelen hayatını kaybeden meslektaşlarımız da orada yaşamını yitirdi. Çok ciddi meslektaş dayanışmaları yaşadık Van’da; çok hoştu. Ben kalabalıktan, gürültüden uzaklaşıp haberlerimi sakin ortamda yazmak için hiç tanımadığım bir meslektaşımın oda anahtarını alıp

Gazeteci Müjgan Halis Van depremi sonrası depremzedelerle konuşurken. 19


çıktım mesela. Gecenin bir yarısı yatakta beşik gibi sallanarak uyandığımız da oldu; ama biz bunları çok önemsemedik. Nedense hiç aklıma gelmedi bize birşey olabileceği. Çünkü, otelin sağlam olduğuna dair tuhaf bir güvenimiz vardı. Son gün sadece kafeteryanın duvarında bazı dikatimizi çeken çatlaklar oldu. Onlar için de “boyası kalkmış”, “sıvası dökülmüş” gibi şeyler söylediler. Gerçekten otelin sahibi de orada kaldığı için olsa gerek, “tehlikeli olsa, o da hayatını riske etmez” diye düşünüyorduk. Japonlar, arama kurtarma ekipleri, AKUT’çular hepsi aynı oteldeydi. Bayram Otel’in çöktüğünü öğrendiğinizde neler hissettiniz ? Açıkçası inanamadım. Görüntülerini, çökme görüntülerini izleyemedim. Yüreğim kaldırmadı; çok sonra izleyebildim. Gazeteciler olarak ne kadar pamuk ipliğine bağlı hayatlar yaşadığımızı ben ilk defa orada bu kadar çıplak bir şekilde gördüm. Bu bir yandan emeğimizi sattığımız basın sektörün sahiplerinin sorumluluğu, bir yandan da bizim sorumluluğumuzdu. Biz bu işi yaparken mesela trafik kazasına kurban gidebileceğimizi biliyoruz; bir çatışmayı izlerken kör bir kurşunun denk gelebileceğini biliyoruz. Ama, depremi izlerken afetzede olabileceğimizi bilmiyoruz. Buna göre eğitimler almadık. Kendimizi nasıl koruyacağımızı bilmiyoruz. Bir yandan da bu ülkenin yurttaşı olmakla bu ülkenin gazetecisi olmak arasında çok ciddi farklar yok. Gerçekten her şeyi çok hafife alıyoruz. Neleri talep etmemiz gerektiğini bilmiyoruz. Zor bölgelerde muhabirlik yapan gazeteciler olarak haklarımızı bilmiyoruz her şeyden evvel. Gazeteciler öldüğünde neler düşündünüz? On gün önce aynı otelde kalıyordunuz ve sonrasında yıkım ve ölüm haberinin gelişi nasıl hissettirdi? Ben hem Cem Emir’i, hem de Sebahattin Yılmaz’ı tanıyordum. Sebahattin’le son gün kahvaltı ettik birlikte. İnanamadım. Yaşadığım gerçek bir şoktu. Döndükten sonra da uzun süre kendime gelemedim. Sürekli gözüm ampulde oldu. Ama itiraf etmek gerekirse, orada ölme ihtimalimiz olduğunu görmek çok ciddi bir travma yaşamama neden oldu. Bir yandan 20

Depremi yaşamak kadar olmasa da haberini yapmak da zor. insan kendisi hayatta kaldığı için sevinirken, bir yandan da bunun bencillik olduğunu düşünüyor. Çok iki arada bir derede bir durum. Arkadaşlarımızın kurtulması için çok dua ettik, çok hayal ettik ama olmadı. Ben gerçekten ölüme bu kadar yakın olduğumuzu bilmiyordum. Sonuçta gazetecilik çok parlak bir meslek, herkesin olmak istediği, çok göz önünde yapanların çok da zorlanmadan popüler olabileceği bir meslek. Ama bu kadar rahat ölünebilecek bir meslek olduğunu da biz bu örnekte gördük. Gazetecilere sağlanan haklar konusunda ne düşünüyorsunuz ? Bizim afet bölgelerinde özel sigortalarımızın olması gerekiyor. Haber peşinde koşarken sakat kalabiliriz, vücudumuzun bir kısmı kopabilir, bir sürü şey gelebilir başımıza. Ölebiliriz. Hayatta kalırsak, yaşamımızı sürdürmemiz için, kalamazsak da bakmakla yükümlü olduğumuz insanlara bir şeyler bırakabilmek için böyle güvencelerimizin olması gerekiyor. Bunun dışında, tehlikeli bölgelerde kendimizi nasıl korumamız gerektiği konusunda önlemler alınması gerekiyor. Güvenlikli giysiler, gazdan korunma maskeleri lazım. Deprem gibi hassa konuları habere dönüştüren gazeteciler için ilk yardım eğitimleri yapılmalı. Doğada nasıl hayatta kalınır gibi konuları da biliyor olmamız gerekiyor. Biz bunları bilmiyoruz. Bu depremde bu eksiği fark ettik. Önceki depremde, 17 Ağustos depreminde, havalar sıcak olduğu için böyle bir eksiği fark etmedik ve orada hiç gazeteci ölmemişti. Peki, bu sefer

bunu fark ettik de uzun vadede bir işe yarayacak mı, diye sorarsanız ben maalesef çok umutlu değilim. Medyada Sebahattin Yılmaz ve Cem Emir’in ölümleri yeterince yer aldı mı sizce? Ben bir yazı yazdım onlardan sonra. Hatta Twitter’da da önerdim; ama pek ilgi görmedi. Bence yapılmalıydı. “Bütün haberlerimize Sebahattin ve Cem’in imzalarını atalım” diye bir öneride bulundum. “Yaygın medyada çalışan bütün gazeteciler olarak, o haftaki, o günkü haberlerimizin tamamı onların imzalarıyla çıksın” dedim. Bunu ancak bizler yapabilirdik çünkü; patronların bunu yapmasını bekleyemeyiz. Olmadı... Ama, iki gazetecinin ölümü şöyle “güzel” bir şeye yol açtı (tırnak içinde güzel diyorum): Bizim oradaki arkadaşlarımız ertesi gün bir karavana geçtiler. Onlara bir karavan gönderildi. Bu karavanda haberleri izlediler, yazdılar. Bu mesela, Türkiye medyasının ilk defa yaptığı bir şeydi ve bunu Sabah gazetesi yaparak bu açıdan bana kendimi iyi hissettirdi. Çünkü, biz gazeteciler, Cem ve Sebahhatin’in ölümü ertesinde bunu patronlardan talep ettik. Bölgede haber yapan diğer arkadaşlarımız için; onların başına da aynı felaket gelmesin, can güvenlikleri sağlansın diye. Ve neyse ki hemen gönderildi bu karavan. Tuhaf ama, biz de daha baştan karavan istememiz gerektiğini bilmiyorduk. Keşke bu bilgiye kayıplarımız sonrasında değil, daha önceden sahip olsaydık. (BGHA/PA/EK/EA)


Tenten geçti bu diyardan

Derdi çocukları eğlendirmekten çok, sol suçlamalarına ve anti-komünizme yer vermek olan Tenten Rusya’da,

oyundu. Serideki tek olmasa da, ilk şaheser sayılabilecek “Mavi Lotus” kitabı, Hergé’nin o zamanlar öğrenci

“Mavi Lotus”tan sonra çıkan çizgi romanlarda da siyasi olayların etkilerini görmek mümkün oldu. Zira, 1935’te çıkan “Kırık Kulak”ın hikayesi, 1932 ile 1935 yılları arasında geçen Bolivya ve Paraguay’ın Chaco Savaşı’na referans veriyordu. Çizgi romandaki adıyla ‘Gran Chapo Savaşı’ da aslı gibi petrol arayışı üzerine verilmişti. İlk kez 1938’de basılan “Ottokar’ın Asası”nda ise esin kaynağı, Nazi Almanyasının Avusturya’yı ilhak etmesiydi. Çizgi romanda Bordurya ve Sildavya’ya dönüşen bu ülkeler arasındaki siyasi oyunun kötü karakteri bile buna göre oluşturuldu. Mussolini ve Hitler’in karışımı olan Müsstler karakteri Demir Muhafızlar’ın başıydı. Bu isimle Hergé, savaşlar arasında Avrupa’da ortaya çıkan faşist örgütlere gönderme yapıyordu.

Yukarı kalkık bir perçem, boncuk gözler, düğme bir burun ve aslan gibi bir yüreğe sahip genç bir gazeteci. Sevenleriyle sevmeyenleriyle tamı tamına 82 yıldır aramızda olan Tenten, ne kadar çocuklar için yaratılmış bir çizgi roman serisi olarak bilinse de, karakterleri ve içeriğiyle, eğlendirici birkaç maceradan çok daha fazlasını içeriyor. Geçenlerde Stephen Spielberg’ün yönetmenliğiyle “Tenten’in Maceraları” filminin de çıkmasının üzerine, bu izci ruhlu gencin gerçek hikayesini anlatalım dedik

Dilara Şenbilgin 22

Georges Remi, ya da bilinen adıyla Hergé, Le Vintiéme Siécle gazetesinin Le Petit Vingtiéme adlı ekinde çocuklar için haftalık karikatürler çizmeye başladığında, henüz 17 yaşındaydı. Küçükken bir izci dergisi için yarattığı, kendisi gibi izci olan Totar karakteri, 1929 yılında Tenten’i çıkarması için bir hazırlık aşaması sayılırdı. Zira Tenten de -bir nevi kardeşi olan- Totar gibi izci ruhlu bir araştırmacı gazeteciydi. Tenten ve kar beyazı Fox Terrier’si,

sadık dostu Milu’nun atıldığı ilk macera, Sovyetler’de geçiyordu. Hergé bu hikayeyi yazarken, çalıştığı gazetenin editörü olan Norbert Wallez’den çokça etkilenmişti. Aynı zamanda katolik bir peder olan Wallez, Hitler’e ve İtalyan faşizmine hayrandı. Kendi politik düşüncelerini yaymak için Hergé’ye genç bir kahraman yaratmasını söyleyen editörün etkisiyle, Tenten’in Sovyet’e gidip oradaki komünizme karşı “savaşması” da kaçınılmaz olmuştu.

başka bir yardımcı vardı, o da genç Çinli arkadaşı Chang Chong-Jen’di.

serinin en zayıf kitabı sayılabilir. Bu politik propaganda “Tenten Kongo’da” ve “Tenten Amerika’da” kitaplarında da devam etti. Belçikalı modern gazetecimizin şapşal “kara insanlar”ın ve kızılderililerin ülkelerine gidip onlara bir-iki şey öğretmesinden daha doğal ne olabilirdi ki? Hergé’nin röportajlarında söylediği üzere, Tenten’in maceraları “Mavi Lotus”a kadar onun için yalnızca bir

olan şair, ressam ve heykeltıraş Chang Chong-Jen’le tanışmasıyla hayat buldu. Editörünün propagandalarından arınmış olan bu kitapta Hergé, stereotipten kurtuluyor ve kitabın coğrafi ve kültürel geçişine titizlikle yaklaşıyordu. Japonya’nın Çin’i işgal ettiği zamanda çıkan bu kitapta da Hergé, öncekilerde de olduğu gibi 20. yüzyılın değişen siyasi ve kültürel havasını yansıtmıştı. Ama bu sefer Tenten’in yanında Milu’dan

Hergé’nin, dokuzuncu kitap olan “Altın Kıskaçlı Yengeç” üzerinde çalışmaya başladığı dönemde, Belçika Almanya tarafından işgal edildi. Çalıştığı gazete kapatılınca Le Soir adlı günlük bir gazeteye geçen Hergé’nin bu dönemde çıkan çizgi romanlarında, II. Dünya Savaşı’nın herhangi bir izine rastlamak pek mümkün değil. Siyasi referansların ortadan kaybolduğu ve maceraların daha egzotik mekanlara kaydığı bu kitaplarda, hikayeye yeni karakterler de katıldı. Kaptan Hadok ve beraberinde Profesör Turnesol’le tanıştığımız gibi, ara sıra gördüğümüz şaşkın polis kardeşler Düpond ve Düpont da hikayelere dahil oluyordu. Meteorlar, hazineler ve eski İnka lanetleri gibi konuların olduğu bu kitaplarda, gerçeği yansıtan alt hikayedense Tenten’in yaşadığı maceralara daha çok odaklanılıyordu. Tabii tüm bunların sebebi, Hergé’nin savaş sırasında herhangi bir tartışmaya sebep verecek şeyler yazmaktan kaçınmasıydı. Belki de bu sayede serinin en komik ve eğlenceli birkaç kitabı ortaya çıktı. Fakat savaş sona erdiğinde, “Esrarengiz Yıldız” adlı kitap Hergé’nin ‘Nazi sempatizanı’ suçlamalarıyla yüzleşmesine sebep oldu. Esrarengiz Yıldız, Arktik Okyanusu’na düşen bir meteoru elde etmek için iki geminin yarışa girmesini anlatıyordu. 23


Nazi suçlamalarının sebeplerine gelince, Tenten’in katıldığı mürettebatın II. Dünya Savaşı’na nötr olan ülkelerin vatandaşlarından oluşması, rakip gemiyi Amerikalıların yönetmesi ve çizgi romanda Tenten’in bir Alman uçağı kullanmasıydı. Hergé bu suçlamalara karşılık, II. Dünya Savaşı sırasında dikkat çekecek bir şey yapmamaya çalıştığını söylemekle yetindi. Hergé her ne kadar böyle söylese de, bundan sonraki birkaç Tenten kitabında da politik referanslarına devam etti. II. Dünya Savaşı’ndan sonra yazdığı Hedef Ay ve Ay’a Ayak Basıldı gibi çizgi romanlarla okuyucuların hayal güçlerini zorlayan Hergé, Tenten’i Neil Armstrong’dan yıllar önce Ay’a gönderdi. “Turnesol Olayı”yla da Soğuk Savaş döneminde ülkelerin kitle imha silahları tedarik etmesine, “Ambardaki Kömür” ile köle ticaretine göndermeler yaptı.

sebebiyle en ilgi çekici kitaplardan biri. İçki içemeyen bir Kaptan Hadok, Tenten’in artık alamet-i farikası haline gelmiş golf pantolonlarını giymemesi ve önceki kitaplarda bilmediğimiz -yoga yapmak gibi- hobilerinin ortaya çıkması şaşırtıcı kuşkusuz. 1976’dan itibaren yeni bir kitabı çıkmayan Tenten’in son hikayesi Tenten ve Alf-Art, Hergé’nin 1983’teki ölümü sebebiyle yarıda kaldı. Bu son kitap, Hergé’nin ön çizimleriyle ve renklendirilmeden 1986’da basıldı.

Tenten çizgi romanları, yan karakterleri olmasaydı bu kadar sevilmezdi şüphesiz. Kaptan Hadok ve Milu başta olmak üzere Trifon Turnesol, Düpont ve Düpond, serinin tek önemli kadın karakteri Bianca Kastafiore ve daha pek çok yan karakter Tenten serisini bugün bulunduğu noktaya getirdi. Yan karakterlerin neredeyse hikayenin Hergé’nin iç dünyasının çizgi asıl kahramanından bile daha derin romanlarına aktardığının asıl kanıtı işlenmesini de, Hergé’nin karakterleri olan “Tenten Tibet’te” ise 1960’da yaratırken kendinden ve etrafındaki basıldı. Kitap, Tenten’in bir uçak kazası insanlardan ilham almasına bağlamak geçiren eski arkadaşı Chang Chong-Jen’i yanlış olmaz sanırım. aramak üzere Himalayalar’a gitmesini konu alıyordu. Ama bu hikayenin Tenten’in, kendisinin bir nevi ‘alt altında Hergé’nin başka bir kadın için kişiliği’ olduğunu pek çok söyleşide karısından ayrılmasından dolayı yaşadığı ahlaki krizin ipuçları vardı. Yazar daha sonra, kitabın büyük bir kısmını kaplayan karlı dağların ve Tibet Budizminin, o dönemde gördüğü beyaz rüyaları ve kendisini büyüleyen bu mistik inancı yansıttığını söyleyecekti. Yaşadığı travmayı atlatmak için ‘kurtarılma’ teması taşıyan bir kitap yazması da, Tenten’e her şeyiyle ‘kendini’ kattığının bir göstergesiydi şüphesiz. Bu zorlayıcı dönemden sonra “Kastafiore’nin Mücevherleri” gibi daha eğlencelik bir hikayeye yönelen yazar, bir bilim-kurgu olan “Sidney’e 714 Sefer Sayılı Uçuş”la uzaylıları konu aldı. Basılan son tamamlanmış kitap “Tenten ve Pikarolar” ise, çeşitli değişiklikler içermesi 24

belirten Hergé, çoğu zaman bu meraklı ve cesur gencin kendisinin olmak istediği kişiyi yansıttığını söylüyor. Pek çok kusurlara sahip olan yan karakterler ise, Tenten gibi ‘mükemmel’ bir kahraman yanında çizgi romanın dengesini sağlamakla beraber, Hergé’nin kendinde gördüğü kusurları da barındırıyorlar. Bu bağlamda, kaba, alkolik ve şapka çıkartılacak bir kelime dağarcığına sahip olan Kaptan Achibald Hadok, Hergé’nin yarattığı en renkli karakter olsa gerek. Hadok, viski ve romu elinden bırakmazken Yeşilaycılar Derneği’nin başkanı olan, “ektoplazma”dan “tatlı su gemicisi”ne kadar 208 tane küfür bilen ve şaşırınca “bir milyon kere bin lombar” gibi şeyler söyleyen bir karakter. Keza bilim adamı Trifon Turnosol de öyle. Bir zamanlar Brüksel Üniversitesi’nde fizik profesörlüğü yapmış Auguste Piccord’dan esinlenerek yaratılan Turnesol de yarı-sağırlıyla, çizgi romandaki komik durumlar sayısını arttıran karakterlerden. Melon şapkalar takıp, sürekli “..dahası da var!” diyen şapşal Düpond ve Düpont ikizleriyse, Laurel ve Hardy’i andırmanın yanısıra, Hergé’nin babası ve amcasından esinlendiği söylediği bir ikili.

TenTen yaratıcısı Hergé ile birlikte.

teknolojisiyle ilk defa karşımıza gelen Steven Spielberg’e, yapımcı -ve ikinci filmin yönetmeni olacak- Peter Jackson eşlik ediyordu. Filmin konusuna gelirsek, genç kahramanımız Tenten (Jamie Bell), bit pazarından satın aldığı eski bir gemi maketinin sandığından daha fazla sır sakladığını keşfeder. Bu yüzyıllık keşfin peşinde, tanıştığı alkolik ve bir o kadar da melankolik Kaptan Hadok’la (Andy Serkis) birlikte, tehlikeli adamlara karşı gemi batıkları, çöller ve hazineler içeren kıtalar arası bir maceraya atılır. Film her ne kadar IMDB gibi dünyaca bilinen sinema sitelerinde iyi puanlar,

sinemadaki Tenten‘in normal çizgiromandan neredeyse tamamen farklı gelişen hikayesi olabilir. Zira kötü adamların, gidilen yerlerin, yaşanan şeylerin yarısından fazlası çizgi romanda okuduğumuzdan farklı. Film için Altın Kıskaçlı Yengeç’den itibaren Kızıl Korsan’ın Hazinesi de dahil edilerek, dört çizgiromanı harmanlayarak, yeni bir hikaye yaratılmış. Bu kitapların siyasi herhangi bir referans içermemesi ve maceraların “aksiyon sineması”na uygun olması sebebiyle, ilk hikaye olmamasına rağmen film için mantıklı bir seçim olmuş denilebilir. Ama tabii, bütün bu harmanlamayı yaparken hikayenin

biri şüphesiz Prof. Turnesol’un filmde yer almamasıydı. Normalde bu hikaye-lerde olmayıp da yine de karşımıza çıkan Bianca Kastafiore ya da gerçeğinden çok daha farklı bir rol üstlenen Şeyh Ömer Bin Salaad yerine Prof. Turnesol’u görmek çok daha mutluluk verici olurdu. Ama bir üçleme olarak planlanan film için Turnesol karakteri, senaristlerin “büyüsüyle”, ikinci filme kadar ortaya çıkması gereksiz bir hale getirilmiş. Tüm bu yüz düşüren unsurlardan sonra Tenten’in bir kitabı beş dakika inceleyerek uçak kullanmayı öğrenmesi, Kaptan Hadok’un viskiyle çalışan bir Temel Reis’e dönüştürülmesi ve hatta, düşmekte olan bir uçağı geğirerek

Bunlardan hareketle söyleyebiliriz ki, Hergé’nin hayatından ve çevresinden etkilendiği karakterleri kullanması çizgi romanları daha gerçekçi ve okunabilir kılıyor. Hergé’nin ‘clear line/temiz çizgi’ diye adlandırılan kendine özgü, sade çizim tarzıyla, hayat bulan her karakter farklı özellikleriyle okuyucuları kendine çekmeyi ve etkilemeyi başarıyor. Tenten ve Milu’nun maceraları elliden fazla dile çevrilen 23 kitap, bir çizgifilm serisi ve sinema filmleriyle milyonlarca insana ulaştı. 1984’ten bu yana elinde film haklarını saklı tutan Steven Spielberg de sonunda Hergé’nin dilediği gibi yönetmenliğini yaptığı Tenten ve Maceraları filmini 2011 Kasım ayında izleyicileriyle buluşturdu. Motion capture

birçok eleştirmenden de olumlu yorumlar alsa da, filmden hiç memnun olmayan bir grup da bulunuyor. Bunun ilk sebebi, normalde Fransız bir havaya sahip olan çizgiromanları seslendirmede son derece İngiliz aksanının hakimiyetine teslim olunması, içeriğin de son derece Amerikan tarzı hale getirilmesi olabilir. Sırf bu sebepten filmin giriş sekansı dışında gerçek Tenten havasını yansıtabilen pek bir şey yok aslında. Memnuniyetsizliğin ikinci nedeni de,

özünden uzaklaşılması ve hikayenin bizim bildiğimiz Tenten’den alakasız bir yöne sapması hiç tatmin edici değil. Film sitelerinde Tenten’in Maceraları sayfasını açıp, “bunu beğendiyseniz şunları da beğenirsiniz” diye yanda Karayip Korsanları’nı, Büyük Hazine’yi ve Indiana Jones’u görünce de, insanın içini bir sıkıntı kaplıyor açıkçası. Büyük bir Tenten fanı olarak söylemeliyim ki, filmin en çok üzen noktalarından

uçurtması da tuz biber oluyor. Tenten serisi üç jenerasyondur insanları mutlu etmeyi başardı. Sonuç bizi memnun etse de, etmese de, bize düşen şey ancak, adına müzeler açılan bu sevimli arkadaşımız ve onun sevgili dostlarının maceralarının bir sonraki nesle de aktarılması. Tenten’in hikayelerini yeni insanlar okuduğu ve paylaştığı sürece Hergé’nin mirası güvende gibi görünüyor. (BGHA/DŞ/EK/ZS/) 25


90’larda Güneydoğu’da çocuk olmak

Gerçekten bildiğimiz gibi değil “Bildiğin Gibi Değil” adlı kitap, Funda Danışman ve Rojin Canan Akın’ın 90’lı yıllarda çocukluğu Güneydoğu’da geçmiş 19 Kürt genciyle yaptıkları söyleşilerden oluşuyor. İki genç araştırmacı, sözkonusu olan Kürt gençler olunca devlet otoritesinin eğitim kurumlarında, mahkemelerde, hapishanelerde, karakolda, hastanelerde ve toplumun en küçük yapı taşı olan aile kurumunda bile nasıl kendisini gösterdiğini etkileyici bir biçimde gözler önüne seriyor

Radikal Gazetesi yazarı Gökçe Aytulu, “1980’lerin sonu ve 1990’larda çocuk olmak” konulu yazısında (29.12.2010), bir Çin atasözüne gönderme yaparak şöyle diyordu: “Çinliler sevmedikleri insanlara beddua etmek için ‘ilginç zamanlarda yaşayasın’ dermiş. Kaç Çinlinin ahını aldık bilinmez, ama 1990’ları yaşadık. İlginç yılları… Bir ipucu vereyim: 1990’da 9 yaşındaydım ve başbakanımız Yıldırım Akbulut’tu. 1990’lar, eğitimine abaküsle başlayıp internetle tamamlayan insanların dönemi olduğu kadar, soğuk savaşın bitmesiyle hızlı bir değişim geçiren dünya ve 12 Eylül rejiminin sona ermesine rağmen etkilerini sürdürdüğü bir Türkiye anlamına geliyordu.” Yaşayanlar bilir. 1990’lar gerçekten ilginç zamanlardı. Tansu Çiller vardı. Mehmet Ağar vardı. Necdet Menzir vardı. Şimdilerde, “derin devlet”in işlediği insanlık dışı suçlardanyargılananların, bilhassa Güneydoğu’daki faili meçhul cinayetlerle suçlanan Susurluk sanıklarının, Ergenekon faillerinin bölgede cirit attığı günlerdi. Devlet adına adam öldürenin de, ölenin de makbul vatandaş sayıldığı günlerdi. Batıdaki büyük şehirlerde yaşayanlar ve neoliberalizmin finansal krizleriyle boğuşup, tek kutuplu dünyaya adapte olmaya çalışırken, Güneydoğu halkı boşaltılan köylerden, askerin Kürtlere yönelik insan hakları ihlallerinden nasibini almaktaydı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji bölümü öğretim üyesi Dr. Murat Paker’in Diyarbakır Askeri Cezaevi için söylediği gibi, 1990’lar Güneydoğusu, “Devletin kendini sahnelediği bir yerdi.”O günlerde,Güneydoğu, adeta yerle gök arasında unutulmuş, kapalı bir cezaevini andırıyordu. Bu kapalı cezaevinde devletin polisi, askeri ve özel harekat güçlerihalka istedikleri her şeyi yapıyordu. Burada kentler ölü gibiydi. Sokaklar sessiz, her yerde acı ve kan vardı. Çocuklarının gözleri önünde babalarının öldürülmesi, anne ve babalarının gözleri önünde çocuklarının öldürülmesi sıradan olaylardandı. Hazal, bu vahşeti yaşayanlardan biriydi.Polisler babasını konuşturmak için o zamanlar 10-12 yaşlarında olan Hazal’a, babasının gözleri ön��nde tecavüz etmişlerdi. Yıldırım Türker hikayelerini okuduktan sonra soracaktı: “Hazal’dan sonra nasıl yaşayabiliriz?” Yaşamaya devam ettik... Çünkü Hazal’ın yaşadıklarını duyurmak, hak hukuk peşinde koşmak pek mümkün değildi. Ya da, Hazal ve babası gibilerin (Kürtlerin) başına gelenler, “makbul vatandaş” olmadıkları için normal karşılanıyordu.

Şafii Çelik/Mehmet Yeşilmen Fotoğraflar: Mehmet Yeşilmen 26

Güneydoğu’da çocuklar oyun oynarken mayınlara denk geliyor, ölüyorlardı.Bir hikaye vardı böyle. Devlet mayından hayatını kaybeden bir çocuğun cesedini almıyor ve ailesinin de almasını engelliyordu. Biz, bu ayıpla da yaşamaya devam

ediyorduk. Bilmiyorduk; bilmek de istemiyorduk. Duruma dayanamayan anne, bir gece yarısı gizlice gidip çocuğunun parçalanan bedeni topluyordu. O anne, parçalanmış yavrusunun bedenininden arta kalanları eve getiriyordu. Bunu duyan jandarmalar eve baskın yapıyordu. Anne, çocuğunun parçalanmış bedenini jandarmalar görmesin ve almasın diye ocağın üstündeki tencereye koyuyordu. Jandarmalar ortaya yayılan kokunun nereden geldiğinisorduklarında anne, şu trajik ve insan olduğumuzdan utandıran yanıtı veriyordu: “Etten geliyor.”

Rojin Canan Akın

Bildiğimiz gibi değil... Gerçekten akıl alır gibi değil. 1990’larda Güneydoğu’da çocuk olmak adlı kitap, bu yılları yaşamış, bire bir tanıklık etmiş gençlerin işte bu görüp yaşadıklarını anlatmalarına olanak tanıyor. Belki bundan sonra kulak veririz, anlamaya çalışırız diye. Kitabın yazarları Funda Danışman ve Rojin Canan Akın’la konuştuk.

1990’lı yılları anımsıyor olması ve bölgede yaşanan olayları çocuk belleğinde hatırladığı gibi aktarabilmesi gerekiyordu. Ayrıca, yaşanan bu savaşta kayıpları olan gençlerle yaptık görüşmelerimizi. Kitapta tanıklıklar ayrı ayrı, uzun hikayeler şeklinde anlatılıyor. Bu hikayeleri ortaya dökebilmek için söyleşi yaptığınız gençlere hangi soruları yöneltiniz? R.A: Doğrusu çok fazla soru sormamıza gerek kalmadı. Birbirimizi tanımamızı ve ne istediğimizi bilmelerini kolaylaştırmak açısından bir kaç tane spontane soru vardı elimizde. Nereli oldukları,bağlı oldukları aşiretin yapısı,ailesinin ekonomik durumu ve okula başlarken Türkçe bilip bilmediği yönünde sorular dışında pek sorumuz yoktu gibi... Görüşmeleri hangi dilde yaptınız?

Böyle bir sözlü tarih çalışması yapma fikri nasıl doğdu?

F.D: Söyleşileri Türkçe olarak yaptık.

Funda Danışman: Bu çalışmayı yapmamızın iki temel sebebi vardı. İlki, 90’lı yıllarda bizimde Güneydoğulu çocuklar olarak o dönemi yaşamış olmamız ve dönemin üzerimizde bıraktığı etkileri hala üzerimizde taşımamız. Diğer sebebi ise,batıda yaşayan, bilhassa Türk arkadaşlarımıza, bölgede 90’larda neler yaşandığını anlatmak,gerçeklerin medyadan duydukları, bildiklerinden ne kadar farklı olduğunu ortaya koymak.

Size karşı bir güvensizlik veya korku oldu mu?

Söyleşi yaptığınız gençlere nasıl ulaştınız? Rojin Canan Akın: Söyleşi yaptığımız katılımcılarımıza tamamen kendi imkanlarımızla, bireysel ilişkilerimizle ulaştık. Herhangi bir kurum ya da parti üzerinden ilişkilenmeyi prensip olarak doğru bulmadık. Çünkü, bu kitabı yazarken asıl meselemiz bir Kürt’ün o dönemde neler yaşadığını anlatmaktı.

R.A: Altmışı aşkın kişi ile söyleşi yaptık.Bunlardan birkaçı kendi isteği üzerine,kişisel kaygılarından dolayı hikayesini geri çekti.Birkaçı da,biz sahamızı tamamlayıp döndükten sonra KCK adı altında sürdürülen operasyonlarda tutuklandığı için biz kitaba koymadık. Bir ihtimal “deşifre” olurlarsa hayatlarını zora sokmayalım dedik.Bazılarını da duyumlara göre konuştuğu için elemek zorunda kaldık.Güven konusunda sıkıntı çektik diyemem. Bizim de Kürt olmamız ve meseleyi içeriden birileri olarak görmemiz onlara güven vermiştir kuşkusuz. Derdimizin “gazetecilik” olmadığını gayet iyi anladıkları için, bu kadar rahat ifade ettiler kendilerini belki de. Nihayetinde,gazeteciliğin o tahrik eden,ters teptiren hiçbir eğilimini göstermedik; ve onlar da bunu anladı zaten.

Konuşulacak kişileri seçerken kriterleriniz neydi?

Söyleşilere başlamadan önce psikolojik yardım veya eğitim aldınız mı?

F.D: Konuştuklarımızın tamamı 1975 -1980 yılları arasında doğmuş kişiler olmasına dikkat ettik. Seçtiğimiz kişilerin

R.A: Kendi açımdan söylersem, ben zaten gayet hazırlıklıydım anlatılacaklara.Ben de 90’lı yıllarda Batman’ın 27


Kozluk ilçesinde çocuktum ve devletin Kürtler üzerinde deneyebileceği tüm yöntemleri gerek ailem gerekse de çevrem üzerinden deneyimledim.Bu sebeple de duyabileceklerimin sınırı yoktu kafamda ve sınır olmayan birşey için de hazırlık yapma ihtiyacı hissetmedim doğrusu. 90 öncesi ve 90 sonrasında yaşanan travmalar bölge halkının devlet algısında nasıl değişimler yarattı sizce? R.A: Benim gözlemlediğim kadarıyla, devlet kendi eliyle Kürtleri taraf olmak zorunda bıraktı.Devlet, bölge halkı için Jitem demekti; Hizbullah demekti; ölüm kuyuları ve tecavüz demekti.Bu algı 90’lı yıllarda neyse şuan için de böyle diye düşünüyorum.

uzanan bir eldi ki, hala çok da değiştiğini söyleyemeyiz. Ama o dönemde devlet,tecavüz edendi,ölüm kuyularına atandı, İstiklal Marşı eşliğinde işkence yapandı, köyleri yakarak insansızlaştırandı.Kısacası devlet, Jitem’di. 1990’larda Kürt gençleri eğitim kurumlarında ne tür zorluklarla karşılaştılar? F.D: Kürtlerin eğitim kurumlarında yaşadığı zorluklar öncelikle ilkokulda dil sorunuyla başlıyor. Yaptığımız görüşmelerde ortaya çıkan şey,çoğunun ilkokula başlarken Kürtçe’den başka bir dilin olduğundan dahi haberdar olmayışı. Türkçe’yle karşılaşmalarıilkokulda, bir öğretmen aracılığı ile oluyor. Fakat bu karşılaşma hakaret, dayak, ceza olarak çocuğa geri dönüyor. Bu durum çocuklarda iki etki yaratıyor. Ya Türkçe’yi öğrenmiyorlar, kullanmıyorlar, yada çok iyi şekilde kullanıyorlar. Ortaokul ve lisede ise kimlik aşağılanması veya aksanıyla dalga geçilmesi sorunlarıyla karşı karşıya kalınıyor. Sizce 90’lı yıllarda bölgede Kürt, Türk, PKK ve Hizbullah ne anlam ifade ediyor bölge halkı için? R.A: Öncelikle şunu söyleyeyim: PKKeşittir özgürlük hareketi demek.Hizbullah,devletin aygıtı,devlet de zulüm ve işkence demek olarak algılanıyor.Türklere karşı herhangi bir öfke yok. Sadece kırgınlık var.Var olan öfke, tamamen devlete ve sistemine yönelik. Yaşanan olayları bölge halkı affetmek istiyor mu? Affetmek için bölge halkının bir koşulu var mı? Ayrıca bu yaşananlardan sonra bölge halkı barıştan umutlu mu?

Funda Danışman

Konuştuğunuzgençlerin çoğunun ailelerinde kayıplar, gözaltında tecavüz ve işkenceler var. F.D: Bir görüşmecimizin bir ifadesi ile, dünyanın bütün psikologlarını buraya getirilseler bile, bizim durumumuzu çözemezler. Biraz daha açacak olursak, 90’lı yıllarda devlet, bölge halkı için soyut veya somut bir şey miydi? Halk devleti ne olarak görüyordu? R.A: Daha önce de söylediğim gibi, devlet bölge halkı için dokunan yani somut olan bir eldi.Hatta bütün şiddetiyle 28

F.D: Kitabın alan çalışmasını yaparken Kürt halkına bir açılım paketi hazırlanıyordu. Barış kelimesinin çok kolay sarf edildiği bir dönemdi. Erdoğan’ın yapmış olduğu meclis konuşması birçok insanı duygulandırmıştı. Bizde, tam o sırada görüşmecilerimize sorduk.“Barışabilirmisiniz? Barış istiyor musunuz?” İstinasız herkes “barışırız, fakat affetmeyiz”, diyor ve arkasından bize soruyorlardı: “Barış olacak mı?” Tabii bunu cevaplayamazdım.Çünkü hiçbir ülkede savaş ve barış kelimesi bu kadar hızlı yer değiştirmiyor. Fakat, istekleri tabii ki onurlu bir barıştı. Dersim’in kayıp kızları” sözlü tarih projesi örneğinden yola çıkarak bu projenin de belgesele dönüşmesini düşünmediniz mi? F.D: Tiyatro ve belgesel görüşmeleri için bu konuda çalışma yapan arkadaşlar var. Fakat film bambaşka bir şey… 90’lı yıllarda yaşanan olayları aktaracak hiçbir çalışmaya hayır diyemem. Fakat bir noktasına şiddetle karşı çıkıyorum, kullanacağımız dil çok önemli.Ah-vah olmamalı.Yakınma hallerini geçelim.Bölgede bir savaş vardı;bu savaşta kayıplarımız ve kapanmayan yaralarımız var. Biz bunları anlatıyorsak bize acımanız için değil, bunları bilmeniz içindir. (BGHA/ŞÇ/MY/EA)

Bilgi’de Kürtler için yeni bölgesel perspektifler konferansı

Çözüm parlamentoda İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü ve Stratejik Araştırmalar Merkezi, Türkiyeli ve uluslararası katılımcıların yer aldığı “Kürtler için Yeni Bölgesel Perspektifler” konulu bir konferans düzenledi. Üç ayrı oturum şeklinde gerçekleşen etkinlikte Orta Doğu’daki siyasi ayaklanmalar, Türkiye, İran ve Suriye üçgeninde Kürtler tartışıldı Hüseyin Aldemir Bu yazıda, geç de olsa, 28 Ekim 2011 tarihinde Bilgi Üniversitesi Dolapdere kampüsümüzde gerçekleşen “Kürtler için yeni bölgesel perspektifler” konferansından bahsedeceğiz size. Üzerinden 45 gün geçtikten sonra neden bu konferansı yazıyorsun derseniz, kimsenin dikkatini çekmediği ve haber olmadığı için, diyeceğiz. Türkiye’nin yakıcı en önemli sorunlarından Kürt sorununa ilişkin böylesi önemli bir konferansın medyada neredeyse hiç yer almaması, bizim değil anaakım medyanın ayıbıdır. Konferansta konuşan Orta Doğu uzmanı akademisyen ve gazeteciler ise, özetle şunları söylediler: Prof. Dr. Ofra Bengio (İsrail) “PKK’NiN KÖKÜNÜ KAZIYACAĞIZ SÖYLEMİ DOĞRU DEĞİL!” İsrail Tel Aviv Üniversitesi’nde Orta Doğu siyaseti ve Kürtler üzerine çalışmalarıyla tanınan Bengio, Kürt sorununun sadece sosyal değil, bir de ekonomik boyutu olduğunu vurguladı. Türkiye’nin güvenlik açığı olduğunu ve Kürt açılımını bölgesel bir perspektif le ele aldığını söyledi. Ayrıca, yakın gelecekte Türkiye’nin sınır işgali yapmasının mümkün olmadığını, çünkü 4 milyon Kürt vatandaşı ile uğraşmak istemeyeceğini sözlerine ekledi. Bengio, “Bölgede sosyal hayatın iyileştirilememesi, Kürt sorununu çıkmaza sokuyor,” dedi. PKK’nın kökünü kazıyacağız gibi yaklaşımların da bu soruna çözüm olmayacağını belirtti. Bengio’ya göre, bölgede sorunları şiddetle çözmeye çalışmak sadece yeni sorunlar doğuruyor. İsrailli akademisyen, Kürt sorununun ancak ulusal parlamentolarda da çözüm aranırsa son bulabileceğini düşünüyor.

Khalid Khayati (İran) “HEPİMİZ ULUSLARARASIYIZ, DİASPORA DEĞİLİZ” Kürdoloji konusunda araştırmaları ile bilinen, Linköping Üniversitesi akademisyenlerinden, İranlı Khalid Khayati, İsveç’e Kürtlüğünü yaşamak için geldiğini açıklayarak konuşmasına başladı. Khayati, göçmen kişinin mekanla özdeşleşmesinin değil, mekanın kimlikle özdeşleşmesinin gerektiğine dikkat çekti. İsveç’in Kürtler ve Kürt Diasporası için önemli bir ülke olduğunu vurgularken “eski-yeni diaspora” nitelemesi yaptı. Khayati, “İsveç’tekiler marjinalize olmuş, oysa burada yaşayanlar böyle değil. Avrupa’ya hareket edenler yeni diasporayı oluşturuyorlar. Osmanlı-İran savaşlarında yer değiştirenler ise eski diasporayı oluşturuyorlar,” dedi. Konuşmacı, Türkiye’de özgürce Kürt sorununu konuşabilmesinin, böylesi bir konferansın düzenleniyor olmasının bile önemli bir gelişme olduğuna değindi. Ayrıca, yıllar önce istanbul’a geldiğini ve Aksaray bölgesinde bir süre yaşadığını açıklarken, “Bazı işlerde çalıştım. İstanbul’u çok sevdim. Böyle bir konferans dolayısıyla ve geçmiş yılların tersine, bir akademisyen olarak İstanbul’da bulunuyor olmak, benim için çok mutluluk verici” dedi. Prof. Dr. Kemal Kirişçi “AB’DE ÇEŞİTLİLİĞİ YÖNETME SORUNU VAR” Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerinden Prof. Kirişçi, konuşmasında İspanya’daki ETA örneğini verdi. İspanya’nın kuzey doğusundaki Bask bölgesinin bağımsızlığı için mücadele eden ETA’nın silahlı mücadeleyi bırakmasının temel alınabileceğini, sorunların siyasi zeminde tartışılarak çözülmesinin gerektiğini vurguladı. Kirişçi, konuşmasının sonunda, yeni anayasa konusundaki düşüncelerini “Herkesin ne olduğunu belirleyen değil, herkesin ne olmak istediğine kendisinin karar verebildiği bir anayasa istiyorum,” diyerek ifade etti. Cengiz Çandar “ARAP BAHARI, ABD MEDYASININ İŞİDİR.” Radikal Gazetesi yazarı, gazeteci Cengiz Çandar, Arap Baharından söz ederek başladığı konuşmasında, “Tahrir Meydanı için, adına ‘Turuncu Devrim’, ‘Arap Kışı’, ‘Arap Baharı’, ne derseniz deyin. Ama bu ne bir Arap Baharı, ne bir Arap Kışıdır. Arap enternasyonali, aydınlanma devrimi ne olursa olsun; işin özünü gözden kaçırıyoruz. Burada anlaşılan yeni bir tarhisel döneme girildiğidir. Bu bir Arap Devrimidir,” dedi. Çandar, herşeyin Tunus’ta başladığını, diğer taraftan Libya ve Kaddafi ile ilgili olan ‘çirkin gelişmeler’e değindi. Orta Doğu’da Kürtlerin, Iraklı Şamlı, Ankaralı olmayacağını sözlerine eklerken, “Tarih bize ne istediğimizi sormuyor. Ama biz bununla yüz yüze geliyoruz. Kürtler eski Kürtler değil. Bunu Irak etkiledi. Kerkük’ün kuzeyinde Arap askeri bulamazsınız ve Irak Vak’ası kapanmış değildir. Kürtler, değişimin aracıdır ama bunu ABD sultası altında yaptılar. Şiddet yoluyla da konumlarını güçlendirmek ve böylece pazarlık fırsatını geliştirmek istiyorlar,” dedi. (BGHA/HA/EA)

29


Doktor bu ne?!

GOOGLE + Larry Page ve Sergey Brin 4 Eylül 1998’de Stanford Üniversitesi’nde internetin en büyük arama motoru olan Google’u kurdular. İnternetin somut imgesi olmayı başaran dev şirketin sunduğu ürünler bugün milyonlarca insan tarafından kullanılıyor. Google’ın ürünleri genelde en hızlısı, en iyisi ve ücretsiz olduğu için tercih ediliyor. Bunlar arasında Gmail servisi en sade ve kullanışlı e-posta servislerinden biri. Android telefon işletim sistemini Samsung ve Motorola gibi devler kullanıyor. Google Chrome en hızlı internet tarayıcısı. Her ne kadar Julian Assange “gmail kullananlar yanmış” dese de, gün geçmiyor ki Google yeni bir ürün çıkartmasın. Bu seferki projesi, Google +

28 Haziran 2011’de servise açılan G+ (Google Plus), halen test aşamasında ve az sayıda kullanıcısı var. Seçilmiş bazı kişilere davetiye geliyor ve G+’a üye olmaları isteniyor. Çoğunluk, ne olduğundan haberdar değil. Ama bir grup insan kullanmaya başladı bile. Bu özel kulübün bir parçası olmak isteyenlerin hücum etmesi yüzünden sosyal medyada bir G+ patlaması oldu. Herkes bu yeni oyuncağı denemek için sıraya giriyordu. Sitede bir çok hata ve bug (sistem açığı) olmasına rağmen -ki bunun sebebi sitenin hala hazırlık yani beta aşamasında olması- insanlar şikayet ediyor gibi görünmüyordu. Bu davetiye sisteminin sosyal paylaşım ve networking sitelerinde tercih edilmez ama Google, Facebook’un kendi zamanında yaptığı gibi bir çeşit “elit kullanıcı” tabanı oluşturmayı hedefliyordu anlaşılan. Davetiye ile üye alımı yirmi eylülde kalktı. Davetiye zorunluluğu kalkar kalkmaz, siteye tam anlamıyla bir yığılma olduysa da bu kısa sürdü ve G+ tekrar eski akışına döndü. Peki Google Plus’da neler var? Alışık olduğumuz sosyal paylaşım sitelerinin en büyük sorunlarından biri, arkadaş ayrımının yapılamamasıdır. Web’de paylaşılan kişisel bilgilerimizi, ki bunun içinde epey mahrem bilgiler de var, bir filtre olmadan herkes tarafından görünmesine ve kullanılmasına açık bırakmak son derece nahoş

sonuçlar doğurabiliyor. Örneğin, derste verilen projeyi yapmayıp “hastayım” diye profesörüne yalan söyleyen biri, sosyal paylaşım sitesinde aynı gün yayınlanan parti fotoğrafları yüzünden zor durumda kalabiliyor; veya patronunun da kendi ayfasını izlediğini unutup, işi hakkında olumsuz eleştiriler yazanlar işinden olabiliyor. G+, işte tam da bunu engelleyen bir yol geliştirmiş. Webdeki hangi bağlantınızın yayınladığınız şeyleri görüp göremeyeceğine artık siz karar veriyorsunuz. Ailenizi, iş arkadaşlarınızı veya pek de samimi olmadığınız bağlantılarınızı belli bir gruba dahil edip, paylaştığınız şeyleri kısıtlayabilirsiniz. “Friends Circle/Arkadaşlık Çemberi” uygulaması ile aile, iş veya okul arkadaşlarınızı farklı bilgilerle besleyebiliyorsunuz. Daha özel ve nitelikli bir paylaşım yapmanıza olanak sağlıyor bu uygulama. Google+, aile üyelerini Facebook’ta ekleme hatasını yapan herkes için ikinci bir şans aslında. Google+’ın en baştan çıkarıcı bir diğer yeniliği ise “Hangouts”. Hangouts sayesinde bağlantılar ile ortak bir video konferans düzenlenebiliyor ya da toplu görüntülü chat yapılabiliyor. Skype ve AIM’ den devşirilen ve nadiren ücretsiz olan bu özelliğin hala bir çok hatası var. Ama G+ hali hazırda beta aşamasında olduğu için bu hatalar da yakın zamanda ortadan kalkacaktır. Sadece android işletim sistemi kullanan telefonlarda çalışan “Instant Upload/Hızlı Yükleme” özelliğiyle, telefonunda çektiğiniz resimleri otomatik olarak G+’da paylaşabiliyorsunuz. Çekilen resimleri özel olarak bir klasöre yüklüyor ve istediğiniz fotoğrafı aralarından seçerek yayınlayabiliyorsunuz. Bu uygulamanın sadece android telefonlarda çalışması Google’ın zekice bir stratejisi. Google, Android işletim sisteminin sahip olduğu kullanıcı kitlesini G+ ı kullanmaya itiyor. İki ürünün kullanıcı kitlesini kaynaştırarak, bir taşla iki kuş vurmuş gibi oluyor. Sade bir arayüzü var G+’ın. Aslında bu seçim bile G+’ın stratejisi hakkında pek çok şeyi ortaya koyabilir. Sosyal paylaşım siteleri sadelik ve fonksiyonellikten bir tanesini seçmek zorunda. Sadelik daha genel bir kesime hitap eder ve kullanıcıları aktif değildir. Fonsiyonellik ise, internete ve sosyal medyaya daha aşina olan insanların tercihidir. G+ dahil olmak üzere, bütün sosyal paylaşım siteleri bu iki olguya olabildiğince eşit yaklaşmaya çalışıyor.

İbrahim Vahab 30

Gelgelelim bugün bu uygulamalar G+’a özel

olmaktan çıktı. Sayılan özelliklerin çoğu zamanında değişik bir hava vermişti sosyal medyaya. Facebook bu özellikleri taklit edip kendisi kullandığı için, eğer bunları ilk orada gördüyseniz, bu özellikleri şimdiki yazılanlar pek etkileyici gelmeyebilir. Listeler, paylaşımları takip etme, görüntülü konuşma gibi pek çok özellik Facebook tarafından kopyalandı bile. Google Plus vs. Facebook Google daha önce de sosyal paylaşıma girme denemeleri yaptı. “Google Buzz”, hiçbir yenilik getirmeyen, sadece Facebook’a karşı bir hamle niteliğindeki projeydi. Aynı şekilde Google Wave hizmeti de başarılı olamayan bir Skype kopyasıydı. Bu hezimetler gösteriyor ki, bazen “koskoca” Google bile beceriksizlik yapıyor. Facebook ile rekabeti çok çeşitli parametrelere bağlı bir rekabet. Bu konuda pek çok ucu açık tahmin var. Kimileri Facebook’un geçmişte Myspace’e yaptığı gibi G+’ın Facebook’u tahtından indireceğini söylüyor. Google ürün sorumlusu Shimrit BenYair şöyle diyor: “Facebook’ta fazla paylaşım, Twitter’da ise az paylaşım yapılıyor. Eğer G+ bu ikisi arasındaki doğru noktayı vurursa sosyal medyada devrim yapacaktır.” Kimileri ise, bu servisin de Buzz ve Wave gibi daha önceden denenmiş ve başarıya ulaşamamış Google denemelerinden biri olacağını söylüyor. Webrazzi editörü Ali Altuğ Koca da onlardan biri: “G+’da Google’ın çok uzun süre ısrar edebileceğini düşünmüyorum. Google Wave ile benzer kaderi paylaşacaktır. G+ bana göre Google için çok iyi sonuçlar doğurmayacak. Ancak G+’ın açıklanmasından sonra Facebook’un arka arkaya lansmanlar yapması ve yeni ürünlerini duyurması kullanıcılar açısında faydalar sağlamıştır. Özellikle sosyal medya ve ajanslar dünyasını kaybetmek istemeyen Facebook, bu tarafta daha aktif olmaya çalıştığını görebiliyoruz.” Google’ın en çok zorlanacağı alanlardan biri insanları Facebook’tan koparmak olacaktır. Facebook 700 milyon kullanıcı ile bir dev ve bu 700 milyon kullanıcıdan pek çoğu hesabına düzenli giren insanlar. Hemen tüm kullanıcılar ayda bir mutlaka Facebook hesaplarını ziyaret etmiş oluyor. Böyle aktif bir güruhu var Facebook’un. Oysa, G+’daki kullanıcılar tanıdık kimseleri olmadığı için yabancıları ekleyip bir şekilde sosyal çemberlerini genişletmeye çalışıyorlar. Facebook kullanıcı denizine bakarsak, çoğunluk sanıldığının aksine internette fazla vakit geçiren veya teknolojiyle içiçe yaşayan insanlar değil. Bu insanlar arkadaşları orada olduğu için üye oluyorlar; üye olmayanlar bile çevrelerinin baskısı ile bir süre sonra pes ediyorlar. Facebook’tan G+ servisine geçmek adeta insanları Amerika’dan Kanada’ya göç etmeye zorlamak gibi. Tamam yaşam koşulları ve diğer şeyler daha iyi olabilir ama, pek çok insan kurulmuş düzenlerini terketmek istemeyecektir. İnsanlar herşeyi bırakıp G+’a geçecek kadar sosyal paylaşım sitelerini ciddiye almıyor. Facebook’taki sosyal ağını orada tekrar inşa etmek zaman ve emek isteyen bir iş ve pek çok insan bunu yapmak istemeyecektir. G+ servisinin şu an için fotoğraf tutkunları dışında pek bir kullanıcısı yok ve sonunun ne olacağı muallak. Kullanıcı alışkanları sürekli değişip evrimleştiği için bu konulara getirilen öngörüler kimi zaman doğru çıkmayabiliyor. Belki de G+’ın nasıl icat edildiği konusunda havalı bir film yaparlarsa bir şansları olabilir. (BGHA/İV/EA) 31


Protesto maskesinin arkasındaki adam

Alan Moore Wall Street’ten Atina’ya, işgal hareketlerinden oturma eylemlerine kadar eylemciler V for Vendetta’dan esinlenip benzer maskeler takıyorlar. İntikam peşindeki bu karakterin bugün neden büyük bir potansiyele sahip olduğunu, bu çok satan çizgi romanları üzerinden anlamaya çalışacağız

henüz hiç adamakıllı yorum yapmamış olan Moore, evini aradığımda, farklı olarak şaşkına dönmüş, heyecanlanmış,

Tom Lamont’un The Guardian’da yayımlanan yazısından Çeviren: Ayşegül Aydın 32

Çizgi roman yazarı Alan Moore, eserleri kitap sayfalarının dışında hayat bulup, ete kemiğe büründüğünde buna pek şaşırmaz. 1980’lerde ve 90’larda kaleme aldığı çizgi romanlar Hollywood’un kıyma makinesinden geçmiş, ortaya çıkan ürünler Moore’u asla fazla tatmin etmemiş, bazıları başarıyla bazıları da büyük kayıplarla sonlanmıştır. “Watchmen” ve “From Hell” için yarattığı fikirlerden ve karakterlerden T-shirtler, rozetler ve sloganlar türemiştir. “Sanırım bu duruma alışmıştım”, demektedir 58 yaşındaki Moore. “Kurguladığım karakterlerin gerçek dünyaya sızmasına yani...” Fakat son yıllarda, özellikle de 2011’de, tüm dünyadaki protestolarda kullanılan o malum maskenin kaçınılmaz varlığı Moore’u gafil avlıyor. Guy Fawkes’in solgun ve sırıtkan tipi, sanatçı David Lloyd ve Moore tarafından, 1982’deki “V for Vendetta” serisi için yaratılmıştı. Bugün özellikle “Occupy Wall Street/Wall Street’i İşgal Et” eylemlerinde binlerce göstericinin taktığı plastik maskenin ise karmaşık bir geçmişi var. V for Vendetta’nın film

versiyonu için 2006’da Joel Silver Prodüksiyon tarafından üretilen (oldukça kötü) maske, biraz satış odaklıydı. Buna rağmen, New York, Moskova, Rio, Roma ve diğer yerlerde yapılan Wall Street’i İşgal Et eylemlerinde, hükümet icraatlarına karşı yapılan Atina gösterilerinde, 2009’da L’Aquila ve Londra’da gerçekleşen G8 ve G20 konferanslarına karşı yapılan sokak gösterilerinde V For Vendetta maskesi demirbaş olmuştu. Wikileaks’in patronu Julian Assange da bir keresinde aynı maskeyi takmıştı. Geçenlerde Shepard Fairey, Barrack Obama’nın yer aldığı ünlü “Hope/Umut” resmini maske takan bir protestocu portresine çevirdiğinde maske, ortak bir hissiyatın sembolü olacak şekilde mumyalanmış oldu. Bunların hepsi bir şekilde geri döndü Moore’a. Beyazlaşan dağınık saçlarıyla ve şahane sakalıyla kendine has bir insan olan bu adam, memleketi Northampton’da internet bağlantısı olmadan yaşamayı tercih ediyor ve aylardır çalışan bir televizyonu bile yok. Fenomen Vendetta maskesi hakkında

canlanmış ve eseri modern aktivizmin bu kadar ünlü bir amblemine dönüştüğü için hayli mutlu olmuştu. “Sanırım, V for Vendetta’yı yazdığım zamanlarda kalbimin gizli bir köşesinde düşünürdüm: Bu fikirler gerçekten bir etki yaratsa şahane olmaz mı? O işe yaramaz fantezinin gerçek dünyaya tekinsizce girdiğini görmeye başlamak… Bu olağanüstü. 30 yıl önce yarattığım karakter, her nasıl olduysa, kurgu diyarından kaçmış gibi hissediyorum.” V for Vendetta, diktatörlük boyunduruğuna giren geleceğin İngiltere’sini anlatıyor (Aslında Moore’un yazdığı 1997’den nere-

deyse 20 yıl sonrasını). Halk depresif ve kendilerine yardım etmek için neredeyse hiçbir şey yapmıyor. Enter Evey bir öksüz ve “V” karakteri ona ilgi duyan yasadışı bir örgüt üyesi. Her bir başlığın V harfi ile başladığı 38 bölüm boyunca kaba, geveze bir ‘antihero’nun ve çırağının şiddetli direnişlerle egemen güçlere acı çektirmelerini takip ediyoruz. Hikaye boyunca V hiç çıkarmadığı bir maske takıyor: beyazlatılmış bir ten, al yanaklar, kalem sakal ve esrarengiz gülüşün üstündeki gözler yarı kapalı. Muhtemelen iyice öğrenmişsinizdir. “Akıldan çıkmayan bir gülüş”, diyor Moore. “Onun gizemli doğasını kullanarak dramatik bir etki vermeye çalıştım. Hoş, neşeli ya da daha şeytani bir etkiyle karakterin sadece ayakta duran bir resmini gösterebilirdik.” “Biz % 99’uz” söylemi de, “İşgal Et” protestocularının, ülkenin en zengin %1’lik popülasyonun ülke üzerinde büyük bir kontrole sahip olmasından doğan Amerikan memnuniyetsizliğine referans yaptıkları sloganları da tıpkı bu maske gibi. “Sanırım V maskeleri kalabalığına sahip olmaları, protestocuların tek bir organizma- çok duyduğumuz %99- gibi görünmelerini sağlar. Bu, kendi içinde hayranlık uyandırıcı. Protestocuların neden bunu taktığını görebiliyorum.” 33


Moore, maskelerin giyildiğini ilk 2008’de, Anonymous grubu üyelerinin Londra’daki Tottenham Court yolunda gerçekleştirdikleri “Scientology tarikatı mensuplarına rahat vermemek” gösterisinde fark etmiş. Bu eylem, sanal bir kolektifin Youtube’a yüklediği bir videonun sansürlenmesine yönelik teşebbüse karşı düzenlediği bir gösteriydi. “Scientology Kilisesi gibi kötü nam salmış, davalı bir ekibe karşı ayaklandığınızda maske takma eğilimini anlayabilirim.” Fakat Moore, maskenin büyüyen popülaritesinin yanında, eylemcilerin kimlik gizlemesinden fazlasının olduğunu da anlamalı. “Bu protestoları performanslara dönüştürüyor. Maske opera gibi, aşk ve dram hissi yaratıyor. Demek istiyorum ki, protesto yapmak, protesto marşları, bunlar çok zahmetli ve yorucu olabiliyorlar. Oldukça sıkıcı olabiliyorlar. Aslında tüm bu eylemler eğlenceli de olmalı.” V for Vendeta’nın bir bölümünde V, Evey’e melodramın bir direnişteki önemi hakkında ders veriyor. Moore şöyle diyor: “Bu jenerasyonun protestocuları isyanlarını, o geleneksel, mağdur İngiliz protestolarıyla söylenen isteksiz tezahüratlardan öteye, halkın geniş bir kısmının gönülden bağlanabileceği bir şeye dönüştürdüler. Bu insanlar iyi vakit geçiriyormuş gibi görünüyorlar. Ve bu olağanüstü bir mesaj yolluyor.” Protestonun eleştirmenleri, alınan hazda bir ironi olduğuna işaret ediyorlar. Vendetta maskesinin ticari hak sahibi medya şirketi Time Warner, maske satışlarından küçük kârlı bir kazanç kapısı yaratmış mesela. E, hani emekler büyük şirketleri daha fazla parayla beslemenin önüne geçmek için veriliyordu? Söylentilere bakılırsa, Anonymous grubu büyük firmaların V maskelerinden elde edecekleri kârı kösteklemek için maskeleri direkt Çin’deki fabrikalardan ithal ediyor. Göstericilerin geçen sene Madrid’deki “Jullian Assange Serbest Bırakılsın” etkinliğinde giydikleri karton replikalar da anlaşılan kendi üretimleriydi. Fakat, imalatçılara göre 4-7 Pound arası fiyatlarla satılan bu maskelerden her yıl 100 binden fazla alınıyor ve gelirin bir kısmı her zaman Time Warner’a gidiyor. Bu canını sıkıyor mu Moore? 34

yerleştiğini anlamaya çalışıyorum.” O, hikayede öngörülen her şeyin kötü olduğu durum ile günümüz dünyasında paraleller görüyor. Örneğin kitap şehrin sokaklarında hüküm süren CCTV kameralarını tahmin etmişti. Moore, planın bir aşamasında Assange’ın Wikileaks’i ve Anonymous gibi protestonun başrollerinde bulunan grupları oluşturan, internet tabanlı muhalefeti tahmin etmesinden ayrı bir haz alıyor. “V’nin devlete karşı verdiği kurmaca savaşın sonunda başarılı olmasının sebebi, devletin onun çökertebileceği merkezi bir bilgisayar ağına güvenmesiydi. 1981’de olağan bir fikir değildi ama beni her noktadan vuran bir şeydi.” Moore bilgisayar aydını değil: “Bu sadece ilginç bir macera öyküsü olsun diye kafamdan uydurduğum bir şeydi. 30 yıl geçiyor ve kendinizi bunu yaşarken buluyorsunuz.” Rahatsız olduğu şeyler de var. “Benim ne (protestocuların) yaptıkları ile ilgili özel bir bağlantım, bir isteğim var, ne de bu insanlara benim ya da V for Vendeta’nın fanı olmalarını öneriyorum” diyor dikkatlice. “Nihayetinde ‘ bu cool görünüyor’ gibi basit bir nedenle maskelerin kullanımı azalabilir. Sahiplikle ilgili bir demeç vermeye çalışmıyorum.”

“Time Warner’ı bu tehlikeli ip üstünde yürümeye çalışırken izlemeyi tuhaf buluyorum”, diyor. Çizgi roman sektöründen bağlantıların söylediğine göre, artan maske satışlarının şirkete sorun çıkartan bir meseleye dönüşeceği konuşuluyormuş “Büyük bir şirketin, şirketleşmeye karşı yapılan bir protestodan kar etmesi biraz utanç verici. Bu gerçekten onların birlikte anılmak istedikleri bir şey değil. Ve gerçekten para kaybetmeyi sevmiyorlar henüzbu tüm içgüdülerine ters düşüyor.” Burada

pis pis sırıtıyor Moore: “Canımı sıkmaktan öte, bunu komik buluyorum.” Onun, Time Warner’la karmaşık bir ilişkisi var. Çoğumuz gibi Moore da 90’ların sonunda yarattığı çizgi romanından uyarlanan 2003 yapımı “The League of Extraordinary Gentlemen” filminin büyük bir başarısızlık olduğunu düşünmüştü ve 2006’da “V for Vendetta” filme uyarlandığı zaman isminin jenerikten silinmesini istedi; hatta belki çizgi romanın gelecek baskılarından bile. O dönem bir muhabir

“Banyodaki suyun içine bebeğini de mi atıyorsun?” diye sorduğunda, üstü kapalı konuşmak zorunda olan hikayecilerin ve eserlerini Hollywood’a bırakma konusunda kararsız olan her sanatçının verdiği cinsten dolambaçlı bir cevap verdi. “Bebek benim değil ki artık”, dedi Moore. “Alkollü bir gecede onu çingenelere sattım ve onlar da bebeğimi bir fuhuş hayatına sürüklediler. Zaman zaman bana çocuğumun kuşe kağıttan fotoğraflarını gönderirler, şuan kızım nasılsa o halini, ve çok kibarca

kazancının bir kısmını…” Bugün konuştuğumuzda hala V for Vendeta’nın etrafını saran bir “hoşnutsuzluk bulutu” var Moore’a göre. Ancak, modern protestonun içeriğiyle tekrar canlanması onun hikayeye yeniden dönebilmesini ve yıllardan sonra ilk defa temkinli bir mutluluk çizmesini sağlıyor. “Elimin altında kitabın bir kopyası yok, ama her yerde maskelerin olması çalışmanın kendisini tekrar düşünmeme yol açtı. Bunun toplumun hafızasına neden

80’lerin başına, V for Vendetta’nın 38 bölümlük epik dizinine döndüğümüzde, Moore yaklaşan yeni bölüme uygun bir başlık için ‘V’ ile başlayan bir kelime bulmaya çalışıyordu. Victims (kurbanlar), Vaudeville (vodvil), Vengeance (intikam), the Villain (zalim), the Voice (ses) ve the Vanishing (yok olan), Vicissitude (değişme) hatta Verwirrung ( karmaşa) kelimelerini çoktan kullanmıştı. “Oldukça çaresiz kalmıştım” diyor Moore. Sonunda kamuoyuna başvurdu. “İnsanların sesi. Maske eğer bu ortamda bir şey için ayakta duracaksa bu o olmalı. Bu insanlar olmalı. Sıklıkla uyandırılan bu gizemli varoluş- bu insanlar.” (BGHA/AA/ EA/ZS)

* Tom Lamont’ın 26 Kasım 2011’de The Guardian’da yayınlanan “Alan Mooremeet the man behind the protest mask” yazısının çevirisidir. 35


Hadi... Neyse! Babajım Records’ın düzenlediği ‘Be The Band/Grup ol’ yarışmasının birincisi olarak karşımıza çıkan Neyse grubu, ilk albümleriyle müzik piyasasında yerlerini aldı. Toplumsal meselelere karşı da duyarlı tavrını belli eden grubu daha yakından tanıyalım istedik. Grupla katıldıkları yarışmayı, yeni albümlerini ve hayatı konuştuk

Onların hepsi birleşince de bizde böyle bir şey cıktı ortaya. Planlı programlı şundan beslenelim bundan bunu alalım gibi bir şey değil, hepsi organik şekilde bir araya geldi. Selim Kırılmaz, Melih Balta ve Deniz Ünlü üçlüsünden oluşan grubun tanışıklığı, Deniz ve Selim’in anaokulu arkadaşlıklarına dayanıyor. Melih’in de sonradan dahil olmasıyla ortaya, içinde birbirinden güzel parçalardan oluşan albümleri çıkıyor. Biz de albümü dinlemeyi ihmal etmeyip, grubu keşfetmek için grupla Babajım Records’ın Stüdyolarında bir araya geldik. Be The Band yarışmasıyla birinci oldunuz, yarışmaya katılım fikri kimden gelmişti? Deniz Ünlü (davul): Biz önceden de katılmıştık yarışmalara, Be The Band posterini de sokakta gördüm, acaba katılsak mı diye düşündüm. Müzik göreceli bir şey ve jüri, güzel bir şey yapsanız da sizi yarı finale dahi çıkarmayabiliyor. Ama bir yandan çok sıcak da bakmıyorduk müzikleri yarıştırma fikrine. O sırada besteleri hazırlıyorduk. Yarışma parçaları daha hızlı hazırlanmamıza vesile olur diye yarışmaya katılmaya karar verdik. Kaydı yarışmaya verirken Melih’in ‘albüm hayırlı olsun arkadaşlar’ dediğini duyduk, bu özgüven nereden geliyor? Melih Balta (gitar/arka vokal): Hayatım boyunca üç tane yarışmaya katıldım ve üçünden de iyi dereceler aldım, o yüzden kazanamayacağım yarışma olamazdı. D: Biz de tam tersi, iki yarışmaya katılmıştık ikisinden de sonuç çıkmamıştı. M: Bunlar işin esprisi tabii, kendimizi beğeniyorduk açıkçası. Onun doğrultusunda da bir şeyler olacağına dair bir ümidimiz vardı . Rock müzik yapıyorsunuz. Peki, hep rock mı dinlersiniz? Mesela aranızda arabesk dinleyen var mı ? Selim Kırılmaz (vokal/bas gitar): Bizim müziğimiz doğu müziğine de yakındır, mesela Melih benden daha çok Grup Yorum dinlemiştir, Grup Yorum’da da doğu ezgileri vardır . D: Müzik ayrımı yok kesinlikle. M: 80 ve 90’larda arabesk dinleyenler küçümsenirken, herkes bir anda arabesk dinlemeye başladı mesela. Bizim müzik çeşidi olarak Türkiye tabanlı olmayıp da yurtdışından dinlediğimiz etnik müzikler de var. Bauhaus da dinleriz, Led Zeppelin de.

Melek Tunç Fotoğraf: Merih Atadeniz 36

Sound’unuzu yaratırken ilham aldığınız gruplar ya da müzisyenler var mı? M: 90’lardaki grunge akımından etkilenmiş, onları dinlemekten keyif alan insanlarız. Daha sonrasında müzisyenliğimizin gelişmesiyle birlikte, Pearl Jam soundundan tutun da, Nirvana, Tool, Corn, Muse gibi birçok grup sound’umuzu etkiledi. Onun dışında, çocukluktan beri isteyerek veya istemeyerek bir sürü şeyden besleniyor insan. Hem müzik olarak, hem söz olarak beslendik. Müslüm Gürses, Orhan Gencebay, Grup Yorum da dinlemekten keyif aldığımız müzisyenlerdir. Gençken Grup Gündoğarken’in şarkı sözlerinin altına nota yazardım; öyle defterim vardı benim. Grup Gündoğarken şarkıları çalardık.

Albümde hiç cover parça yok. Cover yapmayı hiç düşündünüz mü? S: Az önce stüdyoda cover yaptık mesela. (Gülüyor) D: Melih’ten ayrı eski kadroyla yıllarca cover yaptık. İngilizce cover yapıyor, direk şarkıların aynısını çalıyorduk. Şimdilerde ise konserlerde Türkçe şarkıları yorumlayarak cover’lıyoruz. Ek olarak, eski parçaları grunge projesi şeklinde yapıp, yeniden cover’lama fikri de var. “Grunge Night” projesi. S: Zaten kendi sound’unuzu oluşturduktan sonra cover olayı o güne kadar cover’lanmamış, yapılmamış bir şeyi ortaya çıkarmaya yönelik oluyor. Türkiye’de daha önce yapılmamış, Müslüm Gürses’in Haydar Haydar parçasını gitar sound’umuzla birleştirmek gibi... Bunun gibi coverlara soyunuyoruz, konserlerde de birkaç cover şarkı çalıyoruz. Bas çalarken vokal yapmak zorluyor mu? S: Zorlanıyorum açıkcası. Melih gruba geldikten sonra bas’a geçtim ben. Normalde ritim gitaristiyim. Bascımız ve gitaristimizle dört kişilik grup olur diye düşünürken bas’ı benim almamla sayı olarak üçe bölündük daha kolay oldu ama bas üstüme kaldı. Şarkı sözleri de üstünüze kalmış? S: O da öyle oldu. Şarkı sözlerinde mesaj kaygısından ziyade, bir sıkıntının dile getirilmesi var gibi? S: Sanat da öyle bir şey değil midir zaten? Sizin huzursuzluklarınız size, gündelik hayatta ifade edemediğiniz şekliyle yansıyor. Bizim huzursuzluklarımız da bizden böyle çıkıyor. M: Huzursuzluk çok yani! Albüm yeni çıktı ama geç kaldığınızı hiç düşündünüz mü? D: Melih’in gruba katılmasından önceki grup arkadaşlarımızla yaşadığımız aksaklıklar, geç kalıyoruz hissiyatı uyandırıyordu. Ama albümün şimdi çıkması, bizim belli bir müzik olgunluğuna ulaşmamız açısından doğru oldu. Geç kalma hissiyatı artık yok, rahatız. Müzik dışında toplumsal meselelerde aktif olduğunuz biliniyor. Hopa Davası için Ankara’ya gitmenizin özel nedenlerinden biri de tutuklu olan Soner Torlak’tı sanırım. Soner arkadaşınız mıydı ?

S: Soner’le benim hazırlık yıllarımda Edirne Trakya Üniversitesine gitmiştim ve aynı evde kalmışlığımız oldu. Oradan beri on senedir tanıdığımız bir arkadaşımız. Tahliye oldular ama beraat etmediler. Dava sürüyor; hatta bir daha içeri alınabilir belki. O olay da biraz kamuoyuna su serpmek gibi oldu, biz de sevindik arkadaşımız çıktı diye. Daha hala içerde 500’den fazla tutuklu öğrenci var. Yirmi iki öğrencinin tahliye edilmesi kamuoyunda bir rahatlama oluşturduysa da bu gerçek olmayan bir illüzyondur. Diğerlerinin üzerini örtmüş oldu o haber. Depremden sonra Van’a gittin ve günceni Radikal’de yayınladığın bir yazıyla da paylaştın. Neler oldu Van’da önemli bir şey yaşadın mı ? S: Benim hissiyatım ne kadar önemli bilmiyorum, ama şoke edici bir ortam var orada. Garip bir psikolojiye girebiliyorsunuz. Buradan baktığınızda orada deprem olduğunu biliyorsunuz sadece, ama onun psikolojisine girmek orada solunan hava daha farklı. Yazıda da belirttiğim gibi, insanlar “şu deprem gelecekse gelsin, canımızı alsın da kurtulalım”, diyorlar. Belirsizlik duygusu çok kötü. Van’da depremin olup olmayacağı, ölüp ölmeyeceğinizi bilmiyorsunuz. Mesela Soner de tahliye olduktan sonra ilk söylediği ve psikolojisini bozan şey, beraat etmediği için ne kadar süre hapiste kalacağını bilmiyor olmasıydı. İçerden 43 sene diyorlar belki, ama Soner bana, “iki sene deseler ve ben saysam da bitse böyle olmazdım”, dedi. Dediğim gibi, bu belirsizlik insanı alt üst ediyor. Van’da da başınıza neler geleceğini bilmiyorsunuz. Ben de orada bulunduğum günler içinde “deprem olacak mı acaba, binalar çökebilir mi, ölür müyüz?” diye garip bir psikolojiye girdim. Giden gönüllüler yardıma gidiyor ama çok kısa süre içinde kendileri de yardım edemez hale geliyorlar. Yıkılan binadaki insan ölmek istemiyor, ama orada şu an yaşayan insanlar arasında olan ve ölmek isteyen insanlar var. Kötü şartlar yüzünden. Onlara da aynı hassasiyetle bakılmalı ve konsantre olunmalı. (BGHA/MK/EK/ZS/)

Neyse, Deniz Ünlü (solda), Selim Kırılmaz ve Melih Balta’dan (sağda) oluşuyor. 37


Umutsuz bir uyarlama Televizyonda uyarlama dizi gördüğümüzde söylenenler hep aynı: “bunu da mı araklamışlar?”, “beceremezler, aslı gibi güzel olmaz”, “orijinaline sadık kalırlarsa belki tutar”, “memlekette doğru düzgün senarist yok mu ki her şeyi ithal ediyoruz?” Evet, her yerli dizi bir Behzat Ç. değil belki; ama yerli yapımlara karşı bu kadar önyargılı olmakta haklı mıyız?

Özge Yılancı 38

Birebir isim çevirisinden görüldüğü üzere, Umutsuz Ev Kadınları dizisi bir uyarlama olmaktan öte Desperate Housewives’ın millileştirilmiş hali. Karakterler, Amerikan yapımındaki halleriyle olduğu gibi karşımızda dururken, sadece hayatlarına dair ayrıntılar “Türk aile yapısına” uygun bir şekilde değiştirilmiş. Nitekim, yengesiyle ilişkisi olan erkeği “bak görüyor musun, aşık oldu nasıl duruldu, yola geldi”; yengeyi de “aşkının peşinden gidiyor, kalbini dinliyor” diye bağrına basan bir izlerkitleyle karşı karşıyayız. Aynı izleyici kitlesi birebir uyarlama Amerikan dizisi izlerse, kendi dokusuna, örfüne, adetine yabancılaşmış mı olur? Küçük Sırlar’da gördüğümüz Nişantaşı sosyetesi çoğunluğu yansıtmaktan öte, bir avuç dolusu insanı evimize taşıyordu. Ayşegül’ü alıp iyisiyle kötüsüyle tam bir “QueenBee” yapsaydık, GossipGirl’deki hiyerarşik sistemi Blair’in “köle” ayakçılarını olduğu gibi millileştirerek izleseydik ne olurdu? Yabancı dizileri/ filmleri dublajlı izlerken hissettiğimiz yapaylık ete-kemiğe bürünerek kendini göstermiş olurdu belki de. Dizinin içeriğinden bahsedecek olursak, Mary Alice’in (yerli versiyonunda Handan) beklenmedik intiharıyla yakın arkadaşları şaşkına döner. İntiharın arkasındaki sebebi merak eden ve esrar perdesini aralamaya çalışan kadınların tüm kirli çamaşırları teker teker ortaya çıkacaktır. Dışarıdan oldukça mütevazı ve sakin bir hayat sürdükleri izlenimini veren Wiste-

riaLane (Umutsuz Ev Kadınları’nın Gül Çıkmaz’ı) sakinlerinin hayatları asla eskisi gibi olamayacaktır. Genel olarak aslı ve uyarlamasındaki olay örgüsü birbirine çok yakın. Umutsuz Ev Kadınları’nda henüz yaratılamayan karanlık atmosferin eksikliği duyuluyor. Yapılan esprilerin gereksiz uzun sürüşünü uyarlama dizilerinin yersiz uzunluğuna bağlayabiliriz; fakat bu apayrı bir tartışma konusu. Umutsuz Ev Kadınları’ndaki bir diğer eksiklik ise Handan’ın her bölümün başında ve sonunda dış ses olarak yaptığı yorumların Mary Alice’inkiler kadar vurucu olmayışı. Diğer taraftan seslenen Mary Alice geride bıraktığı hayatındaki herkesin sırlarını öğrenmiştir ve bir nevi “ilahi göz” olarak bize ipuçları vermektedir. Dizimize biraz daha yaklaşarak incelersek göze çarpan ilk ayrıntı, karakterlerin -amaç masumlaştırmak mıdır bilinmez- zekâ düzeylerine vurulan darbe. En ev hanımı gözüken karakter dahi zihninde kırk tilki koştururken, bizim umutsuzların en büyük hinlikleri fazla dikkat çekici giyinen dadıya inat kombiyi kapatmak, kendisini aldatan kocaya nispet olsun diye eski sözlüsünün dükkânından alışveriş etmek.

tiplemesinin uç örneklerinden biri. Severek izleniyor, aşırıya kaçan iyi niyeti sonucu başına gelenleregülünüyor ama ekranın diğer tarafında “anneye bak kızını unutmuş, komşunun peşine düşmüş” cık’lamaları da eksik olmuyor. Tıpkı Yasemin’in, komşuların görüp de hakkında kötü düşünmelerinden korktuğu halde kızıyla birlikte yaşadığı evine erkek arkadaşını davet etmesindeki tezatlık gibi. Bu tezatlık ve geçen bölümlerde izlediğimiz kapıda kalma sahnesindeki bornoz sansürü en büyük kanıtıdır ki, Yasemin’i hep namusuyla(!) evinde dikiş dikip parasını kazanırken göreceğiz. Webcam’de soyunarak para kazanmaya kalkmayacak. Ayrıca anneye “bu evin annesi yıllardır benim” mi denirmiş öyle? Anne de ezilsin büzülsün kızının karşısında? Yerelleştirilen diziye“sen ne biçim konuşuyorsun

cak karakterlerin. Kocasının Nermin’i otel odasında aldatırken kalp krizi geçirmesin üzerine hastanede yaptığı “ölseydin seni nasıl mahvedeceğimi AİLESİNİ BİRARADA TUTasla söyleyemezdim” konuşmasından MAYA ÇALIŞAN NERMİN hemen sonra oğluna çektiği “ne olursa (DesperateHousewives’da Bree) olsun baban hakkında saygısızca konuşmana izin veremem” nutkuyla Sıkıca topuz yapılmış saçlarını ve Nermin’in ipucu vermeyen ifadelerinin elindeki eldivenleri görünce “kusurarkasında nasıl fikirler döndüğünü suz eş/anne” izlenimi yaratabilir. gördük. Kabul edelim şaşırdık, beklemiBariz takıntılı davranışları, eşi ve çocuklarıyla arasını açmış, öyle ki evde yorduk. Yaşadıkları sorunları çözmek daimi bir soğuk savaş var ve Nermin tek için evlilik danışmanına gidecekleri sahne çok Amerikanvari kaçacağından başına hep galip çıkan taraf. Nermin’in dizide göremediğimiz ve büyük olasılıkla olsa gerek aile büyüklerine danıştıkları bir sahneyle değiştirilmiş. Bir diğer göremeyeceğimiz tarafıysa Despersahnedeyse Bree’nin kocasını rencide ate Housewives’ın Bree’sinin katı bir etmek amaçlı “Rex orgazm olduktan Katolik oluşu ve yer yer cumhuriyetçi sonra ağlar” cümlesi, “Behçet sarhoş görüşüne yapılan göndermeler. Yeni olunca balkondan aşağı şırıl şırıl işer” coğrafyasına ne kadar adapte edilirse olarak değiştirilmiş. Peki, komşularına edilsin yansıtılması güç yanları olaannenle?” daha uygun kaçmaz mıydı böyle bir durumda?

YALNIZ ANNE YASEMİN (DesperateHousewives’daki Susan) Kendisini aldatan kocasıyla yollarını ayıran genç bir anne. Kızıyla ilişkisine bakıldığında kim anne kim çocuk dengeler şaşmış. Arkadaş-ebeveyn

Bizim umutsuzlar 39


arabayla çarpan oğlunu cezalandırmak için onu en büyük tutkusu futboldan uzaklaştırmaya çalışan anne ile oğlunun eşcinsel oluşunu kabullenen anne aynı kişi olabilecek mi? Kaldı ki, aynı annenin kızı da öğretmeniyle ilişki yaşayabilecek mi gözlerimizin önünde? Amerikan dizilerinin olmazsa olmazı eşcinsel karakterleri, bir Türk dizisinde anne ve babanın öncesinde küsüp sonrasında eli mahkûm kabullenmesi kronolojisinden sıyrılarak görebilecek miyiz? Millileştirdiğimiz dizide Gül Çıkmazı’na eşcinsel bir çift ve çocukları taşınabilecek mi? Zira kulaklarım ve gözlerim beni yanıltmadıysa geçtiğimiz bölümlerden birinde Zeliş’in kıskanç kocasının dövmeye kalktığı teknik servis elamanı kendini savunurken “ben şeyim” demişti. PARILTILI GEÇMİŞİYLE ZELİŞ (DesperateHousewives’da Gabrielle) Dizinin en büyük fiyaskosudur Desperate Housewives izleyicilerinin nazarında. Orijinalinde Vogue’a kapak olmuş ve o günlerini özleyen mankenin çakmasının tüm tecrübesi “Ayvalık Zeytin Güzeli” seçilmek. Minyon Amerikalı karakterin yerinde “benim hiç 38 bedene benzer halim mi var?” diye mağazadaki satış danışmanını azarlayan kıvrımlı Türk kadını var. Bu sebeple, orijinalindeki gibi ışıltılı moda günlerine dönmek isteyen Gaby’nin yerine “kız kısmı evinde gerek” denilerek kariyeri engellenmiş Zeliş’i görmeyi yadırgamamalıyız. Muhtemeldir ki bizim Zeliş de kendisinden deli gibi korktuğu kıskanç kocasını ne olursa olsun bahçıvanla aldatmayacaktır. Kaldı ki, “bahçıvan” tipinin yerini doldurabilecek meslek dalları yerele yansıtıldığında olsa olsa tüpçü ya da sütçü olur. O da olmazsa komşunun liseli oğlu olur, onunla da anca uzaktan uzağa göz süzülür. Komşu, oğlunun elden gittiğini görünce “hanım hanım, utanmıyor musun oğlumu ayartmaya?” diye eline maşayı alır. 40

EBEDİ ANNE ELİF (DesperateHousewives’da Lynette) Kariyeri ve ev hayatının çakışmaya başladığı noktada “evinin kadını/ çocuklarının annesi” olmayı başlıca görevi seçmiş bir kadın. Hırsla ve azimle çalıştığı iş günlerini özler mi diye bekliyoruz ama onun gözü çocuklarından başka bir şey görmüyor. Dizinin en “umutsuz” ev kadını Elif, orijinalinde çalışan kadın olmanın verdiği disiplini evine de uygulamış, kopyalanmış halindeki gibi ufacık sorunda darmadağın olmayan bir kadındı. En yadırganan sahnesi marketteki kasa kuyruğunda arkasındaki kadına dönüp “kocam beni her an aldatabilir de” deyişi oldu. Feminist gözlüklerimizi taktığımızda güçlü görünmek için elinden geleni yapan otoriter kadın, dişilik gururunu bir kenara bırakıp bunu kendine itiraf edebilir mi ki, onca insanın içinde yüksek sesle dile getirsin? ŞEN DUL EMEL (DesperateHousewives’da Edie) İlk kocasından boşanmış, ikincisini kaybetmiş ve üçüncünün arayışında. Öyle bir izlenim yaratıyor ki altıncıyı gömer, yedinciyi yine bulur. Yakındır onun hakkında da: “rahat bırakmadı adamın peşini bir türlü heyhat” diye isyanlar başlar. Demem odur ki, nasıl Amerika’da yayınlanacak bir Türkiyeli dizi (dizilerimiz her ne kadar henüz okyanus aşamamış olsa da) yapay ve hayata uzak düşecekse, doğrudan Türkiyeli izleyicilere aktarılan Amerikan dizileri de yabancı kalacaktır. Küreselleşmenin getirdikleriyle Dünya’nın her noktasını takip edebiliyoruz; fakatfarklı değerlerin birbirine geçerek aktarılması uyumsuzluk yaratıyor. Bunun sonucunda da beğenmek ve beğenmemek ile izlemek ve izlememek arasında gidip gelen seyirciler oluyor. (BGHA/ÖY/EA)

Amerikalı umutsuzlar 41


Kültür/Sanat

Ajanda

Su Tunç

Jaga Jazzist 21 Ocak 2012 22.30 Tamirane-Santralİstanbul

9 kişilik bir ekipten oluşan Norveçli caz topluluğu ilk kez Türkiye’ye geliyor. Caz, rock ve elektronikayı birleştirdikleri müzikleriyle farklarını ortaya koyan ve tüm dünyada sadık bir hayran kitlesine sahip olan Jaga Jazzist, Garanti Caz Yeşili konserleri kapsamında sevenleriyle Tamirane’de buluşacak.

Korhan Başaran & Jenna Otter 27 Ocak 2012 Akbank Sanat

Kariyerine New York’da devam eden ve günümüze kadar sayısız başarılı kareografiye ve dans gösterisine imza atmış olan Korhan Başaran deneyimlerini 23 Ocak- 27 Ocak arasında yapacağı workshoplarda dansseverlerle paylaşacak. Ayrıca workshopların bitiminde 2012 bahar sezonunda gerçekleşmesi planlanan disiplinlerarası Beauty-full isimli yeni projesinde Jenna Otter ile birlikte eşli dans gerçekleştirecek.

Yakın Dönem Latin Amerika’ya Bir Bakış Akbank Sanat

Oi-Va-Voi 6 Ocak-9 Ocak 2012 Babylon

Digital Folklore ve Laughter Through Tears albümlerinde multi-enstrümantalist ögeleri çingene müziğiyle birleştiren Oi-VaVoi Yahudi kökenli altı Londralı gençten oluşuyor. Kökenlerine bağlı kalarak kendi çok kültürlülüklerini soul, ska, hip hop ve Balkan müziklerini harmanlayarak ifade ediyorlar.

7,14,21 ve 28 Ocak tarihlerinde, her cumartesi günü, başka bir Latin yönetmenin filmi İstanbul Cervantes Enstitüsü ve AECID işbirliğiyle sinemaseverlerle buluşacak. 7 Ocak: Gözlerindeki Sır 14 Ocak: Balığa Çıkmak İçin Kötü Bir Gün 21 Ocak: Santiago’nun Günleri 28 Ocak: Chico & Rita (animasyon)

Tom Vek 21 Ocak 2012 Ghetto

50’lerin Hipster tarzını en iyi biçimde ortaya koyan Tom Vek dinleyicileriyle buluşuyor. Elektronika, indie rock, punk, new wave, grunge punk gibi akımlardan etkilenen Vek, müzik kariyerine küçük yaşta Londra’daki evinin garajında kaydettiği çalışmalarla adım attı ve kendini günden güne geliştirerek Tummy Touch Records ile anlaşma yaptı.

İklim Değişikliği Sergisi Santralİstanbul

15 Ocak tarihine kadar sürecek olan sergide 21.yüzyılın en önemli srounlarından birisi olan iklim değişikliği ve küresel ısınmayla ilgili kısa film gösterileri, kişisel testler, görsel ve işitsel ekipmanlar kullanılıyor.

42

Russian Chamber Philarmonic 9 Şubat 2012 İş Sanat Kültür Merkezi

Şef Juri Gilbo yönetimindeki Russian Chamber Philharmornic St. Petersburg’un İş Sanat’taki bu ikinci konseri, bu sefer çellonun yaşayan efsane ismi Mischa Maisky’yi ağırlıyor. Viyana Filarmoni, Berlin Filarmoni, Londra Senfoni, İsrail Filarmoni, Paris Orkestrası, Avrupa Oda Orkestrası gibi seçkin orkestralarla birlikte çalmış olan Maisky, bu yıl nihayet İstanbullu müzikseverlerle buluşacak. 43



eksiyirmidort-sayi-5