Page 1


Haziran’dan 6 Kasım’a mücadele sürüyor…

direnişe devam! Bir 6 Kasım sürecini daha geride bıraktık. YÖK’ün kuruluşunun yıldönümü olan 6 Kasım’ın tek bir günden ibaret bir eylem olmadığını, toplam bir yıl boyunca gençlik hareketinin biriktirdiklerinin ortaya konulduğunu söylemiştik. Bu kez tüm bir yıldan ziyade Haziran Direnişi ile biriktirmeye başladıklarımızla bir 6 Kasım süreci yaşamış olduk. Bu yanıyla toplamında bu sürecin politikaları, gündemleri, örgütlenme biçimleri 6 Kasım’a yansıdığı kadar, zaafları, eksiklikleri ve darlıkları da yansımış oldu. Ancak diyebiliriz ki bir karikatür veya minyatür olarak…

6 Kasım’ın gündemleri YÖK protestolarının yapıldığı hemen hemen bütün illerdeki eylemlerde Haziran Direnişi, direniş ruhu, Haziran şehitleri (özellikle Ali İsmail Korkmaz), direnişin sloganları vb. öne çıktı. Sadece bu bile Haziran Direnişi’nin gençliği ve gençlik hareketini hangi düzeyde etkilediğini ortaya koymaktadır. Bu yılki eylemlerde politik gündemler olarak devletin baskı politikaları, özellikle üniversitelere polis girmesi, yasaklamalar, engellemeler, devletin katliamcı kimliği, gericilik, ODTÜ direnişi gibi başlıklar işlendi. Ancak eylemlere tüm bu sorunlara karşı mücadeleyi AKP karşıtı bir çizgiye indirgeyen reformist bakış hakimdi. Bu da bir yanıyla

süreçte YÖK ve YÖK düzeni karşıtlığından çok AKP karşıtlığının öne çıkmasına, sadece AKP karşıtlığı üzerinden gerçekleştirilen eylemler düzenlenmesine neden oldu. Bu politik zayıflık kitlelerin bilincinden öte gençlik siyasetlerinin dar, reformist ufkunun ya da ufuksuzluğunun bir ürünüydü. 6 Kasım’ın politik gündemlerinden doğru bakıldığında reformizmin gençlik hareketi üzerindeki geriletici ve düzen sınırlarına hapsedici etkisini rahatlıkla görebiliriz. Bir dizi yerelde genç komünistlerin gerçekleştirdiği müdahaleler toplam 6 Kasım süreçlerini ve eylemlerini yönlendirme etkisi yaratamamış ve reformist cendereyi kıramamış olsa da anlamlıydı. Zira gençlik siyasetlerinin iradesizlikleri, apolitiklikleri, sürüklenişleri göz önüne alındığında toplam süreçlere müdahale etmeye çalışan, Haziran Direnişi’ndeki ruhu ve iradeyi YÖK düzenine karşı mücadeleye yöneltmeye çalışan bir bakışla hareket ettik. Bu konudaki ısrarımızın sonuç vereceğinin bilinciyle müdahalemizi sürdürmeliyiz.

Forumlar ve 6 Kasım süreçlerinin örgütlenmesi Geçtiğimiz yıllara göre çok daha yaygın, gerçekleştiği yerlerde çok daha birleşik eylemler örgütlenmiş oldu. Her iki olgunun da Haziran Direnişi’nin birleştirici-kolektif ruhunun ve tüm ülkeye yayılan etkisinin sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Bu yaygınlığın ve birleşikliğin

3


Geride bıraktığımız 6 Kasım göstermiştir ki, Haziran ruhu halen dimdik ayaktadır. “Gençlik Direnişe!” çağrımız devam etmelidir. Çünkü direniş özgürleştirmektedir. Direnişe çağrımız, özgürlük, devrim, sosyalizm çağrımızın karşılık bulmasını sağlayacaktır. Çünkü devrim günceldir. Hayatın akışı bunun kanıtlarıyla doludur. Ekim Devrimi devrimin gerçekleşebilirliğinin tarihsel kanıtıdır. Yeni Ekimlerin Partisi’nin varlığı devrimin bu topraklardaki güvencesidir. Hiç kuşku yok ki bu bilinç ve güvence gençlik alanındaki mücadelemizle daha da büyüyecektir.

4

sağlanmasında özellikle Haziran Direnişi’nin geri çekilmeye başladığı dönemlerde direniş ruhunun devam etmesini, korunmasını ve kazanımlarının kalıcılaştırılmasını hedefleyen forumların üniversitelerdeki ayaklarının etkili olduğu açıktır. Bir dizi ilde ve üniversitede 6 Kasım süreçleri forumlar üzerinden örgütlenmiş oldu. Elbette ki siyasal öznelerin müdahalesi ve birçok yerde siyasetlerin belirleyiciliğinde olsa da forumlar sayesinde 6 Kasım süreçlerinin salt siyasetlere daralmasının ötesine geçildi. Geçtiğimiz yıllarda YÖK karşıtı mücadeleyi siyasal öznelerle düzen, YÖK veya AKP arasında bir mücadeleye indirgeyen biçimler, fiili olarak boşa düşmüş oldu. Ancak özellikle reformist siyasetlerin dar grupçu yaklaşımları, az olsun bizim dediğimiz olsun-bizim olsun mülkiyetçi bakışı, bu süreçte forumlar üzerinden mücadeleye katılan, inisiyatif alan birçok öğrenciyi sürecin dışına çıkarttı, darlaşmaya yol açtı. Forumları karar alamaz hale getiren, kısır tartışmalarla boğan, kararları oldubittiye getiren, gündemleri “sonra tartışırız” diye geçiştiren, kararları telefon, sosyal medya üzerinden kendi aralarında alan ve dayatan, sloganların belirlenmesinde bile “sosyal medyaya yazarız en çok beğeni alanları kullanırız” diyen bakış 6 Kasım eylemlerinin örgütlenmesini de sekteye uğratmaktadır, baltalamaktadır. Reformizmin tüm bu bozguncu rolüne karşın forumlar eylemlerin yaygınlığında ve birleşikliğinde önemli bir rol oynadı. Bu bile forumlara müdahalenin önemini, tüm eksikliklerine, reformizmin tüm olumsuz etkisine rağmen forumların bugün için gençlik hareketine müdahale etme ve örgütlenme araçlarından birisi olduğunu ve direnişin 6 Kasım süreci üzerindeki etkisini ortaya koymaktadır. Süreç, geçtiğimiz sayıdan bugüne hem dergimizde hem de Kızıl Bayrak’ta 6 Kasım üzerine ortaya koyduğumuz değerlendirmeleri doğrulamış, dönemin başında öne çıkarttığımız “Gençlik direnişe!” çağrımızın karşılık bulabileceği bir zemin olduğunu göstermiştir. Haziran Direnişi ve özellikle gençlik kitleleri içinde yarattığı etki bir bilinç ve irade olarak gençliğin ruhuna şu veya bu düzeyde işlemiş durumdadır. Bugün için sorun bu potansiyelin harekete geçirilmesidir, devrimci politik bir hat ile buluşmasıdır. Sorunların kaynağının düzen olduğu gerçeğinin, özgürlüğün bu düzenin yıkılmasında olduğu fikrinin, tek kurtuluşun devrimde, sosyalizmde olduğu perspektifinin kavratılmasıdır. Bu kavrayışla harekete yön verilmesidir. Bu amaçla forumlara müdahalenin önemi devam etmektedir. Forumlar birçok yerde ve üniversitede sönümlenmeye, daralmaya başlamış olsa da 6 Kasım süreçleriyle beraber yaşanan canlanma ve forumlarda yapılacak 6 Kasım değerlendirmeleri üzerinden eksiklikler aşılabilir. Elbette ki bizler için forumlar olmazsa olmaz örgütlenme araçları değildir. Ancak müdahale edilmesi gereken, kendi gündemlerini tartışıp karar alabilen, kitlelerin inisiyatifini geliştiren ve özneleştiren dinamik bir yapıya kavuşturulmaları gerekmektedir. Forumlar, üniversitelerin ilk açıldığı dönemde bir dizi üniversitede yüzlerce genci bir araya getirmiş ve bu sahiplenme gençliğin örgütlenme ihtiyacının ve isteğinin bir göstergesi olmuştur. Bu ihtiyacın karşılanması elbette ki devrimci önderlik boşluğunun doldurulmasıyla da sıkı sıkıya bağlıdır.

Kendiliğinden bir hareketin düzene karşı devrimci politik bir hat oluşturamayacağı açıktır. Ancak buradaki temel sorun devrimci önderliğin kitlelerin inisiyatifini açığa çıkartan, onları özneleştiren bir hat ortaya koyabilmesi ve müdahaleyi taban örgütlülüklerini güçlendirecek tarzda yapabilmesidir.

Önümüzdeki dönem ve yüklenme alanları YÖK ve YÖK düzeni olduğu gibi karşımızda durmaktadır. Gençlik YÖK’ü ve YÖK düzenini yıkmaktan vazgeçmediğini haykırmıştır. Bu haykırış bir irade beyanıdır. Önümüzdeki süreçte bu iradeyi güçlendirmek, örgütlemek, devrimci politik bir hatta kavuşturmak genç komünistlerin görevidir. Düzenin baskı politikaları devam etmektedir. Polisin üniversitelerimize girmesi halen gündemdedir ve çok kısa bir zamanda pratik adımlarının atılacağından kuşku duymamak gerekir. Halihazırda üniversitelerimizde ÖGB-polis terörü yaşanıyor zaten. DTCF’de, Kızılay’da, KOÜ’de, Akdeniz Üniversitesi’nde yaşanan saldırılar, kurulan barikatlar, engelleme girişimleri devlet terörünün güncel görünümleridir. DTCF’de işgali gerçekleştiren 7 öğrencinin tutuklanması bunun başka bir boyutudur. Yine 6 Kasım sürecinde bir dizi üniversitede açılan soruşturmalar düzenin boş durmadığını, hazırlığı elden bırakmadığını göstermektedir. Önümüzdeki süreçte gericiliğin çok daha fazla güçlendirilmeye çalışılacağı açıktır. “Kızlı erkekli kalınmayacak” fetvası, AKP şefinin üniversite öğrencilerine “Evlenin!” çağrısı, toplumda gericiliğin güçlendirilmesi, gençliğin gericilikle, toplum baskısıyla sindirilmeye çalışılmasıdır. Barınmadan beslenmeye ve ulaşıma kadar bir dizi sorun yakıcılığını korurken, gençliğe yönelik böylesi politik manevraları boşa çıkartmak, bu sorunlar etrafında birleşik bir hattın örülmesinden geçmektedir. Tüm yaşam alanlarına gerici müdahaleler yapmaya çalışan, bireysel ve toplumsal özgürlükleri kısıtlamaya kalkan düzen bu vesileyle kendi taraflaşmasını yaratmakta, kendi cephesini güçlendirmektedir. Toplumu mücadelede birleştirecek politik bir hattın ve gündemin oluşturulmasına izin vermemektedir. Bizlerse elbette ki gericiliğe karşı mücadele edeceğiz, gerici söylemleri teşhir edeceğiz. Ancak bunu sadece AKP karşıtlığı üzerinden ve gericiliğin kullandığı yöntemlerle ve araçlarla değil, toplumu suni iki kampa bölecek bir tarzda değil, birleştirici bir tarzda yapacağız. Geride bıraktığımız 6 Kasım göstermiştir ki, Haziran ruhu halen dimdik ayaktadır. “Gençlik Direnişe!” çağrımız devam etmelidir. Çünkü direniş özgürleştirmektedir. Direnişe çağrımız, özgürlük, devrim, sosyalizm çağrımızın karşılık bulmasını sağlayacaktır. Çünkü devrim günceldir. Hayatın akışı bunun kanıtlarıyla doludur. Ekim Devrimi devrimin gerçekleşebilirliğinin tarihsel kanıtıdır. Yeni Ekimlerin Partisi’nin varlığı devrimin bu topraklardaki güvencesidir. Hiç kuşku yok ki bu bilinç ve güvence gençlik alanındaki mücadelemizle daha da büyüyecektir.


Ankara’da 6 Kasım

Ankara’da 6 Kasım, ODTÜ’de yapılan bir etkinlikle geçti. 6 Kasım gibi bir gündemin, salt bir “etkinlik” ile sınırlı kalması, üzerinde durulması gereken bir sorundur. Ankara genelini kapsayan bir etkinlik olmasına rağmen katılımın oldukça dar kalması da değerlendirilmesi gereken bir diğer noktadır. Bu açıdan mücadelenin ivme kazanmaya başladığı üniversitelerdeki süreçlere, siyasal güçlerin “6 Kasım”a ve politik mücadeleye yaklaşımlarına bakmak gerekiyor.

6 Kasım öncesi 6 Kasım öncesi süreçte ODTÜ, Hacettepe, Ankara Üniversitesi – DTCF’de kendi forumlarıyla, belli gündemler üzerinden bir çalışma yürütülmekteydi. ODTÜ “yol meselesi” üzerinden oldukça politik bir süreç yaşarken, DTCF’de yemek fişi yerine banka kartıyla eşleştirilmiş kart kullanımı sorununa yoğunlaşmaktaydı. Hacettepe Üniversitesi’nde ise, okul arazisinin sermayeye peşkeş çekilmesi ve okula polisin girmesi sorunu gündemdeydi. Tüm bu sorunlar “YÖK düzeni”nin nasıl işlediği, sermayenin üniversitelerle işbirliği ve eğitimin piyasalaşmasıyla bağlantılıdır. “Yol meselesi” 90’larda ODTÜ ile belediye arasında yapılan anlaşmaya, yemekhane sorunu bankalarla

üniversitenin işbirliğine, arazi sorunu da benzer şekilde şirketlerle üniversite arasında yapılan anlaşmaya dayanmaktadır. Bu nedenle, bu sorunları yaratıcı birtakım eylem/etkinlik ve kitle çalışması süreciyle birlikte 6 Kasım’a bağlamak çok zor olmasa gerek. Yapılması gereken kitleleri örgütleyip harekete geçirecek politik bir bakış ve planlamadır. Her üniversitede zaten kendi sınırlarında işleyen bir süreç vardı. Sorun, işleyen sürecin kitleselleşme, kitleleri politikleştirme noktasında yaşanan zorlanmaydı. Siyasal güçlerin pratiği ise, reformizmin pasifist tutumları ile buna karşı sekter tutumların yarattığı sorunlar, mücadeleyi zayıflatan bir rol oynamıştır. Kitleselleşme ise herkesin temel hedefi olarak dillendirilse de, yazık ki, pratikte buna uygun bir tutum sergilenemedi; etkinlikteki darlık da bunun somut göstergesi oldu.

6 Kasım üzerine tartışmalar ve politik taraflaşmalar 6 Kasım etkinliğini yerli yerine oturtmak için tartışmaları ve taraflaşmaları inceleyelim. Salt 6 Kasım eylemine bakış bile, siyasetleri anlamamıza yetiyor. 6 Kasım eylemi, gençliğin üniversitelerdeki dönüşümlere ve düzene karşı

5


Forumlardan, birleşik olsa da gençliğin militan mücadelesini yansıtmayan bir eylem biçimi çıktı. Bunun arkasında ise siyasetlerin, öncesinde Kızılay ekseninde ortaklaşması, fakat sonrasında sınırlı sayıda siyaset dışında bu kararın arkasında durmaması yatmaktadır. Genç Komünistler, gerek sürecin sıkışması, gerekse birleşik bir gençlik hareketi yaratmaya yönelik duydukları sorumluluk ekseninde bu eylemin içerisinde yer aldılar.

bir mücadele günü olarak ele alınmıyor. Hedef, AKP’ye (bazılarınca Melih Gökçek’e) karşı kitlesel bir tepki ortaya koymak olarak belirleniyor. Eğer hedefi, düzene karşı siyasal bir eylem olarak değil de, salt “birilerine kitlesel karşı koyuş” olarak belirlerseniz, eylemin sınırları da buna göre çizilir. Gençlik kitlelerini politik bir taraflaşmaya çağıracak birtakım eylem/etkinlikler dizisi yerine, arkadaş çevrelerine daralan bir çalışma tercih edilirse, 6 Kasım gibi önemli bir gündem, etkinlik olarak geçiştirilir. Bu koşullarda siyasetler ve topluluklar arasında birtakım biçimsel tartışmalar öne çıkar, toplulukların bazıları gerek eylem tarzı üzerinden, gerek “siyaset” karşıtlığı üzerinden gerici tutumlarını öğrencilere benimsetirler. Nitekim ana eksen sağlam olmadığı için toplantı ve forumlarda “çatışma olsun mu olmasın mı” tartışması öne çıktı; tam bu noktada devreye giren reformizmin uğrusuz/gerici etkisi, eylemi politik içeriğinden soyutlayarak “çatışma” tartışmasını öne çıkartabildi. “Barışçıl eylem”in kitleselleşmek için daha uygun olduğu düşüncesi bir yere kadar doğru olabilir, tabi eğer politik mücadele hedefleri net olmayan bir afiş asma, stand açma ve etkinliklere indirgenirse… Nitekim 6 Kasım da bu pratiğe indirgenmiştir. Reformistler AKP karşıtlığı noktasında olabildiğince net olsalar da, düzeni karşılarına alamayışları, rektörlük kurumunun esas misyonunu göz ardı edip, rektörlüğü AKP yandaşı ya da karşıtı olarak değerlendirmeleri, polisi AKP’nin polisi olarak görmeleri, kamuoyunda “çatışma”nın çarpık algılanışını beslemekte ve çatışmalı eylemlerde, AKP karşıtları üzerinde yıldırıcı bir etki yapmaktadır. Diğer yandan çatışma, eylemin politik içeriği yansıtılmadan, kitleleri harekete geçirecek bir çalışma örmeden gerçekleştirildiğinde, kamuoyunda gerçekten anlamsız gibi gözükebilir. Çünkü politik kitle çalışması için ciddi bir planlamanın yapılmaması, siyasetlerin ise üniversite açıldığından beri “yol meselesi”ne dair kamuoyuna, “yol istemiyoruz” demenin ötesine geçememiş olmaları bile, politik içerikten çok, çatışmanın öne çıkarıldığının göstergesidir. Bu gündeme dair tartışmaların 6 Kasım’dan 1 hafta önce başlamış olması da ayrı bir sorun. Siyasetlerin ne yapacağını bilemez durumda olmaları, politik bir çalışma yapmanın önüne geçmiş, bütün üniversiteler bu noktada atıl kalmıştır. Ek olarak, eylemin ODTÜ’de merkezi bir eylem olarak yapılıp yapılmayacağının bir türlü belirlenememesi, diğer üniversitelerin katılımını/çalışmalarını zayıflatmıştır.

Reformizmin çıkmazı ve kitle hareketinin militanlaşma eğilimi

6

Geç de olsa, Ankara yerelinde birleşik ve kitlesel bir 6 Kasım protestosu için toplanan forumda alınan karar, bir kez daha gençlik hareketini geriletecek yönde oldu. Kitlesel bir hareket yaratmaktan söz edip ODTÜ statta bir etkinlik yapmayı öneren siyasetler, kitle çalışması konusunda somut adım atmadılar. Bu arada TKP ve Gençlik Muhalefeti güçlü bir etkinliğin ardından Kızılay’a yürüme önerisine de karşı çıktılar; hatta TKP’liler “yürüyerek bir şeyler olmuyor” argümanını “icat

ettiler.” Siyasetler, öncesinde Kızılay’a yürüme konusunda ortaklaşmasına rağmen, forumda tartışmalar yine burada tıkandı. Bunun üzerine ise Ekim Gençliği, Genç Sen ve Kaldıraç dışında, Kızılay’a yürüme kararının arkasında duran olmadı. Sonuçta toplulukların da etkisi ile Ankara geneli için ODTÜ’de ortak etkinlik gerçekleştirildi. Etkinlik, ön çalışmanın sınırlı kalmasından dolayı zayıf geçti. Etkinlik sırasında ise, Dev Genç’in yaptığı DTCF dekanlığı işgaline, “okuldaki çalışmayı terörize eden bir eylem” deme cüretini gösteren siyasetler oldu. Bu arada gençliğin sermaye iktidarına karşı birleşik bir güç olarak çıkmasının önemini göz ardı ederek ayrı yapılan 6 Kasım eylemlerinin de eleştirilmesi gerekiyor. Zira politik olarak doğru bir perspektife dayandığı iddia edilse bile, birleşik bir eylem için çaba harcamayan dar grupçu, sekter bir zihniyetin, gençlik hareketine katacak çok birşeyi yoktur. “Forumlardan bir şey çıkmıyor, reformizm forumları kendi istediği gibi yönlendiriyor” bakışıyla uyuşan bu sekter anlayışın temsilcileri, reformizmin etkisini kırıp, forumları kitlelere mal edecek birleşik eylemleri örgütleme sorumluluğundan kaçıyorlar.

Genç komünistlerin tutumu Genç Komünistler 6 Kasım’ın birleşik, kitlesel ve militan özüne uygun bir şekilde geçmesi için çaba harcadılar. Forumlarda da bunu tartıştırmaya ve bu doğrultuda karar çıkartmaya çalıştılar. Genç komünistler, 6 Kasım öncesi süreçte rektörü sıkıştıracak, ama esasta da “Rektörlük”ü teşhir edecek, rektörün arkasında yer alan öğrencileri, öğretim elemanlarını taraflaştıracak eylemlilikler önerdiler. Fakat reformistlerin, ODTÜ’nün “bütünsel görüntüsünün bozulacağı” kaygıları, ama esas olarak da rektörle hareket etmeye çalışmaları nedeniyle ortaklaşılamadı. Forumlardan ise, birleşik olsa da gençliğin militan mücadelesini yansıtmayan bir eylem biçimi çıktı. Bunun arkasında ise siyasetlerin, öncesinde Kızılay ekseninde ortaklaşması, fakat sonrasında sınırlı sayıda siyaset dışında bu kararın arkasında durmaması yatmaktadır. Genç Komünistler, gerek sürecin sıkışması, gerekse birleşik bir gençlik hareketi yaratmaya yönelik duydukları sorumluluk ekseninde bu eylemin içerisinde yer aldılar. Eylem sırasında ise Kızılay ve Antalya’daki eylemlere polisin saldırması üzerine, Kaldıraç ve Ekim Gençliği olarak refleks bir eylemliliğin gerçekleşmesinin önemi vurgulandı, ancak bu diğer siyasetler cephesinden herhangi bir karşılık bulmadı. Bu süreç boyunca, 6 Kasım eyleminin örülmesi ekseninde bizler de gücümüz oranında kendi çalışmamıza yüklendik. Kitle çalışması ekseninde ise, kendi çalışmamız dışında ortak çalışmaya elimizden geldiğince destek verdik. Forum kararı olmasına rağmen, ortak çalışma ekseninde çok birşey yapılmadı, süreçte gençlik kitlelerine önderlik misyonuyla yaklaşan olmadı. Ankara’da 6 Kasım süreci, bir yönüyle heba edilmiş oldu.

Ankara Ekim Gençliği


Birleşik ve kitlesel 6 Kasım eylemleri Bu seneki YÖK karşıtı eylemler kitlesel ve coşkulu geçerken, Gezi ruhunun üniversitelerde yaşayacağı kendini gösterdi.

Beyazıt’ta kitlesel YÖK protestosu İstanbul’daki YÖK protestosu Üniversite Forumları, Üniversite Emekçileri ve Eğitim Dayanışması tarafından ortak olarak gerçekleştirildi. Eylem Laleli’deki İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi önünde toplanılmasıyla başladı. Diğer üniversitelerden gelen öğrenciler Edebiyat Fakültesi önünde toplanarak sloganlarla bekleyişe geçtiler. Aksaray Metro Durağı girişinde toplanan DÖDEF ve HDK Gençlik Meclisi de buradan yaptığı yürüyüşle buluşma noktasına geldi. Bekleyiş sırasında fakülte içerisindeki öğrenciler “Ali İsmail’in dediği gibi: ‘Korkacaksın, titreyeceksin, yıkılacaksın adi hükümet!’ Yıkılacaksın YÖK!” yazan ve Ali İsmail’in resminin olduğu pankartı pencereden sarkıttılar. Edebiyat Fakültesi’nden diğer öğrencilerin de çıkmasıyla pankartlar açılarak yürüyüş başladı. Aynı zamanda Merkez Kampüs’teki öğrenciler de araç kapısından çıkarak sloganlarla Beyazıt Meydanı’na yürüdü. Diğer kitle de yolu tek yönlü trafiğe kapatarak sloganlarla Beyazıt Meydanı’na doğru yürümeye başladı. Yürüyüş boyunca sık sık YÖK düzeni ve beraberinde getirdiği baskılar, yasaklar ve soruşturma saldırılarını teşhir eden, ODTÜ’deki saldırıları kınayan, direnişin ve mücadelenin devam ettiğini vurgulayan konuşmalar yapılarak sloganlar atıldı. Yürüyüşün sonunda Beyazıt Meydanı’na gelinerek burada program başlatıldı. Haziran Direnişi’nde şehit düşenler şahsında yapılan saygı duruşunun ardından konuşmalara geçildi. Programda ilk olarak Eğitim Dayanışması adına Mustafa Turgut bir konuşma yaptı. Turgut’un konuşmasın ardından Haziran Direnişi sırasında polis saldırısı sonucunda gözünü kaybeden Selim Polat ve Dr. Burak Ünveren’in gönderdikleri mesajlar okundu. Üniversite Emekçileri adına Eğitim Sen Üniversiteler Şubesi Başkanı İsmet Akça bir açıklama yaptı. Son olarak Üniversite Forumları adına açıklamayı Beyza Atabek okudu. Açıklama polisin okullara sokulmak istenmesine ve baskılara karşı mücadelenin sürdüğü, ODTÜ’de saldırıların ve bu saldırılar karşısında sergilenen direnişin devam ettiğinin hatırlatılması ve mücadelenin devam edeceğinin söylenmesiyle sonlandırıldı. Konuşmaların ardından yapılan pandomim gösterisi, halaylar ve horonlarla eylem sonlandırıldı.

Devrim Stadyumu’nda 6 Kasım etkinliği YÖK’e ve rantın yoluna karşı ODTÜ Devrim Stadyumu’na yürüyüş gerçekleştirildi. Eğitim-Sen 5 No’lu Üniversiteler Şubesi’nin de destek verdiği yürüyüşe bine yakın öğrenci ve öğretim elemanı katılırken, yürüyüşün ardından etkinlik gerçekleştirildi. ODTÜ’ye gelen öğrenci grubunun üniversiteye girişi ÖGB tarafından engellenmek istendi. E Blok önünde toplanan öğrenciler yürüyüş için harekete geçti. Sloganlarla yapılan yürüyüşün ardından Devrim Stadyumu’na yüründü. Bölümlerden sonra yurtlar bölgesine geçilerek stadyuma “DİREN” yazıldı ve etkinlik başladı. Etkinliğin başında öğrencilerin hazırladığı, YÖK’e ve YÖK düzenine dair bir konuşma yapıldı. Konuşmanın ardından sahneye çıkan Mehmet Özer, üniversitelerine sahip çıkanlara teşekkür ederek şiir dinletisi gerçekleştirdi. Daha sonra Temel Demirer de ODTÜ’nün devrimci geleneğini öne çıkaran bir konuşma gerçekleştirdi. Konuşmalar sırasında Halk Cephesi’nin Kızılay eylemine yönelik gerçekleşen polis saldırısı teşhir edildi ve “Faşizme karşı omuz omuza”, “Her yer Kızılay, her yer direniş!” sloganları atıldı. Etkinlik, Pınar Aydınlar ve diğer müzik gruplarının devrimci marşları, halayları ve türküleriyle devam etti.

Beyazıt

ODTÜ

Beytepe’de YÖK eylemi Beytepe’deki eylem Edebiyat Fakültesi’nde başladı. Kampüs içinde gerçekleştirilen yürüyüşün ardından basın açıklaması yapmak için Rektörlük önüne gelindi. “YÖK’e, sermayeye, polise karşı üniversiteler direniyor!” pankartının açıldığı eylem Hacettepe Beytepe Forumu bileşenleri tarafından örgütlendi. Eylem boyunca Gezi şehitlerini anan, ODTÜ direnişini selamlayan sloganların yanı sıra, YÖK ve polis karşıtı sloganlar da atıldı. Rektörlük önüne gelindiğinde basın metni okundu ve eylem burada sloganlarla bitirildi. Ardından servislere binilerek ODTÜ’ye gidildi.

7


Yüksel Caddesi’nde polis saldırısı

Ege Üniversitesi

itesi Namık Kemal Ünivers

Dev-Genç’in Yüksel Caddesi’nde yaptığı eylemde polis kitlenin yürümesine izin vermedi. Ardından biber gazı ile saldırıya geçti. Saldırının sonrasında DTCF’de işgal eylemi yaparak binadan pankart sallandıran DevGenç üyelerine polis yoğun biber gazıyla saldırdı. Saldırı sonrasında 11 kişi gözaltına alındı. Ankara Üniversitesi Cebeci Yerleşkesi’nde akşam yapılan eylemle, gün içinde Kızılay’da ve Akdeniz Üniversitesi’nde yapılan saldırılar protesto edildi. Aralarında Ekim Gençliği okurlarının da bulunduğu devrimci ve ilerici öğrenciler, yaptıkları basın açıklaması ile durumu protesto ettiler.

EÜ’de YÖK eylemi

Ege Üniversitesi Forumu’nun çağrıcılığını yaptığı eylem öncesi, sabah saatlerinde bildiri dağıtılıp eylem çağrısı yapıldı. Saat 12.00’de ise Edebiyat Fakültesi içine girilerek yürüyüş başlatıldı. Yürüyüş boyunca sınıflar tek tek dolaşılarak eylem çağrısı yapıldı. Yürüyüş, 1 No’lu yemekhane önünden Hazırlık Yüksek Okulu, Gıda

Fakültesi, Kredi Yurtlar Kurumu, Öğrenci Çarşısı içinden üniversite girişine kadar sloganlar eşliğinde devam etti. Ardından üniversite girişindeki Manisa Kavşağı’nda yol kapatılarak basın açıklaması yapıldı. Eylemin sonunda Haziran Direnişi’nde yaşamını yitirenlerin isimleri tek tek söylenerek “yaşıyor” diye haykırıldı ve saygı duruşu gerçekleştirildi.

Çorlu NKÜ’de ilk 6 Kasım eylemi NKÜ öğrencileri, YÖK’ün kuruluşunu protesto etmek amacıyla 6 Kasım Çarşamba günü, NKÜ Çorlu Mühendislik Fakültesi ana girişi önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Eylem, okul içerisindeki kantinde YÖK’ü teşhir eden ajitasyon konuşmalarıyla başladı. Okulun giriş kapısının önüne gelindiğinde ise “YÖK ve YÖK düzenine karşı Ali İsmail Korkmaz oluyoruz, mücadele ediyoruz!” şiarlı pankart açıldı. Burada YÖK’ü ve YÖK düzenini teşhir eden konuşmalar yapıldı ve bahçede bulunan öğrenciler eyleme katılmaya davet edildi. Konuşmalar çevredeki öğrenciler tarafından yoğun alkış ve ilgiyle karşılandı. Eylem sırasında ÖGB tarafından gerçekleştirilen müdahale girişimi eylemci öğrencilerin kararlı duruşu ve ÖGB’yi teşhir eden konuşmalar ile boşa düşürüldü. Gerek okul bahçesinde gerekse okul binasında yoğun ilgiyle izlenen eylem, Ali İsmail Korkmaz ve Haziran Direnişi sürecinde şehit düşen tüm direnişçiler şahsında ve bütün devrim şehitleri için saygı duruşuyla devam etti. Saygı duruşunun ardından basın metni okundu. NKÜ Mühendislik Fakültesi’nde yapılan ilk eylem olmasına rağmen ilgi büyüktü. Çevredeki öğrenciler slogan ve alkışlarla eyleme destek verdi.

Ekim Gençliği / İstanbul-Ankaraİzmir-Trakya

KOÜ öğrencilerinden kitlesel YÖK eylemi

8

12 Eylül faşist darbesinin ürünü YÖK, Kocaeli Üniversitesi’nde 6 Kasım’da yapılan kitlesel bir eylemle protesto edildi. Sosyal Tesisler önünde toplanmaya başlayan öğrenciler “Ranta, yola, YÖK’e karşı üniversite ayağa” yazılı pankartı ve Gezi şehitlerinin resimlerini taşıdı. Mühendislik öğrencilerinin de “Halk için bilim üreteceğiz YÖK’e hayır” yazılı pankart ile Sosyal Tesisler önüne gelmesinin ardından Rektörlük önüne doğru coşkulu bir şekilde yürüyüşe geçildi. Yürüyüş boyunca YÖK’ün üniversiteler üzerindeki baskılarını, Haziran Direnişi ile birlikte artan polis şiddeti ve katliamcı yüzünü teşhir eden konuşmalar yapılarak sloganlar atıldı. Rektörlük Binası önünde barikat kuran ÖGB’lerle öğrenciler arasında arbede yaşandı ve öğrencilerin iradesiyle barikat aşılarak sloganlarla Rektörlük önüne gelindi. Burada, Haziran Direnişi’nde hayatını kaybedenler anısına saygı duruşu yapılarak, “Sokaklarda ve üniversitelerde yükselen mücadelenin ateşi elbet bir gün AKP’yi ve onun polisinin zihniyetini yakacaktır” denildi. Basın açıklamasında, YÖK’ün 12 Eylül’ün ürünü olduğu ve bugün de olduğu gibi baskı ve yaşamlara müdahale anlamına geldiği ifade edildi. İktidarın son dönemde yoğunlaştırdığı baskı ve saldırı politikaları teşhir edilerek parasız olması gereken eğitimin sektör haline geldiği söylendi.“Gezi’den aldığımız ruhla bir kez daha YÖK’e karşı alanlardayız.” denilerek açıklama sonlandırıldı. Çekilen halayların ardından eylem bitirildi.

Ekim Gençliği / Kocaeli Üniversitesi


Gençlik sokaklarda geleceği için haykırdı!

YÖK’ün kuruluş yıldönümü için gerçekleştirilen eylemlerde üniversite öğrencileri gelecek ve özgürlük taleplerini yükselttiler. Üniversitelerde uzun zaman sonra birleşik ve kitlesel 6 Kasım eylemleri örgütlendi. Birçok ilde “üniversite öğrencileri” imzasıyla gerçekleştirilen eylemlere, üniversite bileşenleri olan çalışanlar ve eğitim emekçileri de katıldı. Uludağ Üniversitesi Forumu, YÖK’ün kuruluşunu protesto etmek için Sevgi Meydanı’nda toplanarak Rektörlük önüne yürüyüş gerçekleştirdi. Polis ablukasında gerçekleştirilen yürüyüşte “Ali İsmail Yaşıyor / Üniversite direniyor!” pankartı açıldı. Yürüyüş boyunca ajitasyon konuşmaları yapıldı. Rektörlük önüne gelindiğinde ise Türkçe ve Kürtçe basın açıklaması yapıldı. Basın açıklamasında, Haziran Direnişi’nden sonra artık herşeyin değiştiği ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı vurgulandı. Basın açıklamasının ardından YÖK ve YÖK düzenini teşhir eden ajitasyonlara devam edildi ve Gezi Şehitleri anıldı. Mediko Sosyal’de gerçekleştirmek üzere, YÖK’ün tartışılacağı bir forum kararı alınarak sloganlar eşliğinde buraya geçilerek forum yapıldı. Çukurova Üniversitesi’nde Eğitim-Sen’in çağrısıyla “YÖK’e Hayır Forumu” düzenlendi. Çukurova Üniversitesi R1, R2 amfileri önünde düzenlenen forumda, öğrenci ve öğretim görevlileri söz alarak düşüncelerini ifade etti. Mersin Üniversitesi öğrencileri, Çiftlikköy Kampüsü’nde bulunan Yabancı Diller Yüksekokulu önünden Cumhuriyet Meydanı’na yürüyüş düzenledi. Burada basın açıklaması yapıldı. Eğitim-Sen Mersin Üniversitesi Temsilciliği üyesi akademisyenler de eyleme destek verdi. Yapılan açıklamada “12 Eylül diktatörlüğü” tarafından kurulan YÖK’ün önemli muhalefet alanı olan üniversiteleri zapturapt altına alma aracı olarak kullanıldığı kaydedildi. Ali İsmail Korkmaz, kendi okulu olan Anadolu Üniversitesi’nde de selamlandı. “Ali İsmail yaşıyor, AKP’ye ve YÖK’e karşı direniyor!” pankartı arkasında yapılan yürüyüşte kütüphaneye Ali İsmail’in adı verildi. Öğrenciler hazırladıkları çıkartmayla kütüphanenin ismini değiştirdiler. Osmangazi Üniversitesi Direniş Forumu da Anadolu Üniversitesi’ndeki eyleme katıldı. Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Spor Salonu önünde toplanan

kitle, Rektörlük binasına kadar alkışlar, sloganlar ve ıslıklarla yürüdü. Yürüyüş sırasında ÖGB’nin kampüs içindeki tacizlerine sert bir dille cevap verdiler. Günler öncesinden YÖK protestosu için çalışmalara başlayan öğrencileri yıldırmayı amaçlayan ÖGB’ler, öğrencilerin kimliklerini zorla alarak disiplin cezasıyla tehdit ettiler. Eylemin yapılacağı sabah ise erken saatlerden itibaren çanta kontrolleriyle öğrencilere baskı kurmaya çalıştılar. Basın açıklamasına TKP, Öğrenci Kolektifi, ZKÜ Öğrenci Platformu destek verdi. Basın açıklamasının ardından öğrenciler sloganlar eşliğinde eylemi bitirdiler. Cumhuriyet Caddesi’nde ( Sevgi yolu ) toplanan Dumlupınar Üniversitesi’nden devrimci ve ilerici öğrenciler, YÖK’ü protesto etti. Basın metninde şunlar ifade edildi: “Dün ODTÜ’de yaşanılan katliamlarda da gördük ki üniversitelerin bilim ve özerk yapıları işbirlikçilerin emperyalistlerin tekeline geçirilmeye çalışılmıştır. Bizler dün ODTÜ’de işbirlikçilerin öğrenciler üzerinden rant sağlamasına ses çıkararak birleştik. Bu direniş bütün üniversite öğrencilerine mâl olmuştur.” Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde (YYÜ) okuyan öğrenciler, Merkezi Yemekhane’nin önünde eylem gerçekleştirdi. Öğrenciler halay çekip sloganlarla YÖK düzenini protesto ettiler. Cumhuriyet Üniversitesi’nde de YÖK protestosu gerçekleştirildi. Bingöl Üniversitesi’nde kantin ve yemekhane boykotu 3. gününde devam ederken, YÖK’ün kuruluşu da protesto edildi. Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencileri de 6 Kasım eylemi düzenledi. “YÖK’ün karanlığına karşı üniversiteleri aydınlatıyoruz!” pankartı açan öğrenciler meşaleli yürüyüş gerçekleştirdiler. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde öğrenciler “Geleceğimizin YÖK olmasına izin vermeyeceğiz!” pankartıyla yürüdüler. Sirenler, ıslıklar ve zılgıtlar eşliğinde yapılan yürüyüşle YÖK protesto edildi. Antalya Akdeniz Üniversitesi’nde de Rektörlük Binası’na yürümek isteyen öğrencilere polis ve özel güvenlikler saldırdı. 1 öğrencinin başından yaralandığı saldırıda 4 öğrencinin de gözaltına alındı.

9


ı k ak

h a m n ı . . r . Ba r i n e e z ü

İzmir’de üniversiteler, döneme, gerçekleştirilen yurt- barınma hakkı- eylemleriyle başladı. Eksikleri ve yanlışlarıyla geride bırakılan eylemlilik sürecinin kendisi, hiçbir zaman gündemimizden düşmeyen barınma hakkı tartışmalarını, bir kez daha güncel boyutuyla gündemimize taşımış oldu.

“Hak” kavramı üzerine

10

Barınma hakkı tartışmalarından önce, “hak” kavramını tartışmamız gerekmektedir. İnsani bir ihtiyacı hak haline getiren şey nedir/nelerdir? Bir ihtiyaç yaşamsal olduğundan dolayı mı hakkımızdır, yoksa zamanla mı hakkımız haline gelmiştir? Ya da dün hakkımız olan kimi şeylere, bugün ancak belirli bir değişim ilişkilerinin ardından ulaşmamız, yani artık “hak” olmayışlarına yol açan şey nedir? Bu sorulara yanıt vermeden önce, içinde yaşadığımız toplumun temel yasalarını göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Öyle ki bizler, içtiğimiz suyun bile para ile alınıp-satıldığı bir toplum olan kapitalizmde yaşamaktayız. Kapitalizm, üretimin insanı yeniden üretmeği değil, sermayeyi yeniden/genişletilmiş bir şekilde üretmeyi temel alan bir toplumdur. Dolayısıyla gerçekleştirilen her üretimin bekası ve niteliği, sermayenin yeniden üretimine olanak sağlayıp sağlayamaması, sermayenin üretimini engelleyebilip engellemediği ile belirlenir. Bu noktadan hareketle, sermayenin yeniden üretimine olanak sağlayabilen her şey, sermayenin konusu haline gelir ya da getirilir. Dolayısıyla, yaşamsal bir ihtiyacımıza hak olarak mı ulaşacağımız yoksa bir meta olarak satın mı alacağımız, çetin sınıf mücadelelerinin

sonucunda belli olmaktadır. Bu mücadeleyi burjuvazi kazanırsa, o şey, artık sermayenin konusu haline gelmiştir ve insanlar artık ona, para karşılığı ulaşabileceklerdir. Eğer ki, ona bir hak olarak ücretsiz ulaşmak isteyen işçi-emekçiler kazanırsa o artık bir haktır. Bu mücadele, sınıflı toplum ortadan kaldırılana kadar da devam edecektir. Bugün mücadele ederek kazandığınız kimi haklar, örgütlülüğünüzün zayıfladığı bir dönemde, sermayenin karşı saldırısının konusu haline gelebilir ve tekrardan pazarda alınıp-satılan bir metaya dönüştürülebilir. Tüm bu tartışmaların ardından “hak” üzerine söyleyebileceğimiz en özlü ifade, yaşamsal bir ihtiyacın hak olarak var olabilmesi için, onun hak olduğunun toplumsallaştırılması ve devlete bunun kabul ettirilmesi gerektiğidir. Eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, iletişim, beslenme... vb. toplumların yaşamında büyük önem taşıyan tüm bu ihtiyaçlara bir hak olarak ulaşabilmemizin yolu, bunun uğruna mücadele ederek onları “kazanılmış hak” haline getirmektir. Barınma hakkı üzerine somutlayacağımız tartışmalar da, bu eksenden ilerletilmelidir. “Barınma, en temel insani ihtiyaçlardan biri olarak, temel haklarımızdan biridir ve devlet tarafından barınma hizmeti, hiçbir ayrıcalık göstermeksizin, ücretsiz bir şekilde sağlanmalıdır.” Barınma sorunu ile ilgili olarak öğrenci gençliğin eksen alması gereken temel hat budur, bu olmalıdır. Öyle ki, barınma ile ilgili olarak yaşadığımız onca sorunun ardından bir çileye dönüşen barınamama sorununa dair öğrenci gençliğin alması gereken esas tutum bu olmalıdır. Öğrenci gençliğin üniversitelere adımını attığı ilk günden mezuniyetine, hatta sonrasında ki yaşamında da ciddi bir sorun olan barınma sorununa dair


yaklaşım, bu olmalıdır.

Öğrenci gençliğin en büyük sorunlarından birisi: Barınma sorunu Yaklaşık 3 milyon öğrenci üniversitelerde öğrenim görürken YURT-KUR’un verilerine göre 365 yurt hizmet vermekte ve mevcut kapasite ise 310 bin olarak belirtilmektedir. Bu sayılar ortada iken her geçen yıl öğrenci sayısı artmakta ama yurtlar ve yatak kapasitesi bu artışa dahi ayak uyduramamaktadır. Yurt sayıları ve kapasitelerinin yetersizliği peşi sıra bir takım ciddi sorunları beraberinde getirmektedir. Mevcut hali ile bazı yurt-kur yurtlarında 8-9 kişilik odalarda barınma zorunluluğuyla karşı karşıya kalan gençliğin, bu koşullarında sağlıklı-nitelikli bir öğrenim hayatını var edebilmesi imkansızlaşıyor. Devlet tarafından öğrencilere, ücretsiz olarak tahsis edilmesi gerekilen yurtlar, barınmanın eziyete dönüştüğü yerler olmakta, hatta hayata geçen her yeni uygulama ile daha da ticarileştirilmektedir. Tüm bunların yanında, YURT-KUR yurtlarının hijyen, beslenme, sosyal aktiviteler gibi alanlardaki eksiklikleri ise katlanılamayacak boyutlardadır. Yurtların yetersizliği nedeniyle kalabalık odalarda barınmaya mahkum edilen öğrenci gençliğin büyük bir kısmı, ciddi bir pazara dönüşen özel yurtlara mahkum ediliyor. Bir diğer çözüm olan ev kiralama ise, kampüsler çevresindeki yüksek kiralar nedeniyle bir hayli zor. Dolayısıyla, fahiş fiyatlarda barınma zorunluluğu, cemaat yurtlarını cazip hale getiriyor. Yurt kontenjanlarına giremeyen, maddi yetersizliklerinden dolayı özel yurtlara kayıt yaptıramayan veya ev tutamayan öğrenciler, mevcut koşullarda gericiliğin karanlık tuzaklarına doğru sürükleniyor. Var olan bu sorunların yanında devlet yurtlarının katı disiplin uygulamaları ise, yurt yaşamını bir hayli katlanılmaz kılan diğer etkenlerdir. Yurtlardaki herhangi bir soruna karşı gösterilen en küçük bir demokratik tepki, öğrenci gençliğin barınma için en büyük olanağı olan yurtlardan atılması ile sonuçlanabiliyor. Geçen haftalarda Adana Öğrenci Yurdu Yönetimi tarafından öğrencilere açılan soruşturmalar, durumun vahametini gözler önüne sermekte. Soruşturmaya maruz kalan öğrencilerin “suçları” arasında şunlar da var; “kızlı- erkekli voleybol oynamak”, “gitar çalmak”, “yüksek sesle siyasi konularda konuşmak…” Devlet yurtlarındaki ayrımcı/ilkel politika ve uygulamalar ise, özellikle Kürt kökenli öğrencilerle kadın öğrenciler açısından devlet yurtlarını yaşanılamaz hale getiriyor. Kürt öğrencilere yönelik ırkçı/şoven saldırılar faşist öğrenciler, yurt görevlileri ve yurt yönetimlerinin işbirliğinde gerçekleştirilirken, yurtların kapıları dinci-gerici propaganda için sonuna kadar açılıyor. Kadın öğrenciler ise, daha kayıt aşamasında cinsiyetçi, ayrımcı politikalara maruz bırakılıyorlar. Kadın öğrencilere yurt kayıtlarında yapılan, “ kızlık sorgulaması” gibi politikalar, kadın öğrencilerin yurt giriş saatlerinin erkeklerden erken olması ile sürdürülüyor…

Barınma hakkımıza sahip çıkalım Geriye dönüp 70’li yıllardan bugüne değin

yaşanan değişimleri ele aldığımızda görmekteyiz ki, dün bir hak olarak, devletten ücretsiz bir şekilde temin ettiğimiz barınma ihtiyacımız bugün, bir hak olmaktan çıkmış, adeta bir çileye dönüşmüştür. Bugün yapılması gereken, barınma ihtiyacımızı tekrardan bir hak olarak görmek, bu hakkın devlet tarafından bizlere sunulması için mücadele etmek ve barınma ihtiyacımızı yeniden toplumsal bir hak haline getirmektir. Biz mücadele etmedikçe, uğruna bedeller ödemedikçe, “gölgesini satamadığı ağacı kesen” kapitalist toplumda barınmanın kalıcı bir hak olması imkansızdır. Eğer ki, insanca barınabileceğimiz yeteri sayıda yurda ücretsiz olarak ulaşmak istiyorsak, yapmamız gereken bu uğurda mücadele etmek ve barınmanın kendisini bir hak olarak tekrardan toplumsallaştırmak olmalıdır. Başta söylememiz gerekeni şimdi söyleyecek olursak, diğer tüm alanlarda olduğu gibi bu alanda da nihai çözümün toplumsal bir devrim olduğunu unutmamamız gerekiyor. İnsani tüm ihtiyaçları metalaştıran kapitalizmde eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim hakkı talep edilmeli, bu uğurda mücadele yükseltilmelidir. Lakin bu taleplerin kalıcı kazanımlara dönüşebilmesinin sosyalizmde mümkün olabileceği de unutulmamalı, döne döne vurgulanmalıdır. Yani üretimin kar için değil insan için yapıldığı bir toplum olan sosyalizmden başka hiçbir alternatif, insani ihtiyaçları bir hak olarak topluma sunamaz. Sömürü ve kölelik sistemi olan kapitalist sistemden bu tür sorunların nihai çözümünü bekleyenlerin, buna umut bağlayanların kurdukları düşler, hüsranla sonuçlanmaya mahkumdur. Bu noktalardan hareketle, neo-liberal politikaların azgınca hayata geçirildiği bu süreçte genç komünistlerin yapması gereken şey, kitleleri barınma hakkı uğruna mücadeleye çağırmak, buna dayanarak düzenin teşhirini ve sosyalizmin propagandasını yaygınlaştırmak, gençliğin en azından ileri kesimlerini örgütleyip mücadele sürecine katmaktır. A. Devran

Kadın öğrenciler isyan etti 10 Kasım akşamı Bahçelievler Mahallesi’nde bulunan yurt önüne çıkan kadın öğrenciler, yurtta sıcak suyun akmadığını, yatakların eski ve pis olduğunu, kaloriferlerin yanmadığını söyleyerek bu duruma sloganlarla tepki gösterdiler. Çevredeki evlerde kalan öğrenciler de yurtta eyleme geçen arkadaşlarına destek için yurt kapısına geldiler. Bazı öğrenciler de bulundukları odaların ışıklarını yakıp söndürerek eyleme destek sundu. Yurtta kalan öğrencilerden Tuğçe Akaltun, şunları söyledi: “Kaloriferlerde sürekli sıkıntı çıkıyor. Odalarımız küçük. Bizlere küçücük dolaplar veriliyor. Odalarımıza buzdolabı verilmiyor. İkinci öğretimde kalan arkadaşlarımız akşam yemeğine yetişemiyor. Atıştırmalık bir şeyler almak istediklerinde ise kabul edilmiyor ve alamıyorlar. Sadece içecek almamız söylendi. Duşta sürekli sorun çıkıyor. Ya kabinlerde problem oluyor ya da her gün sıcak su bulamıyoruz. Soğuk suyla yıkanmak zorunda kalıyoruz.” Başka bir öğrenci ise “Her gün sularımız kesiliyor. Kaloriferler yanmıyor. Yataklarımız 15-20 senelik. Dolaplar eski. Yurt çok pis. 300 kişi var ama 50 kişilik yemek çıkıyor” şeklinde konuşarak yurtlarda ‘barınamama’ koşullarını dile getirdi. Tepkiler üzerine öğrencilerin yanına gelen yurt müdürleri yaşanan sorunlar için “tadilat” bahanesi sundu. Yurt müdürleri binadaki sorunların çözümü için çalıştıklarını, kaloriferdeki arızanın giderilmesi için dün akşamdan bu yana uğraştıklarını, 300 adet yeni yatağın da geldiğini ve eskileriyle değiştirileceğini söylediler.

11


İzmir yurt eylemleri üzerine!

İzmir’in bu uygulama için “pilot şehir” olarak seçildiğinin farkında olmak ve bu bilinçle hareket etmek gerekir. Bu ise, İzmir öğrenci gençliğinin misyonunu ve sorumluluklarını arttırmaktadır.

12

Geçtiğimiz yıl Ege Üniversitesi’ne yaptığı bir ziyaret sonrasında “ Erkek ve kadın yurtlarının beraber olması beni üzüyor!” açıklamasını yapan AKP’li Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, ardından İzmir KYK yurtlarında karma yurtları hedef alan, Ortaçağ zihniyetinin ürünü olan uygulamaları başlattı. Dinci-gerici AKP iktidarının kaba müdahalesiyle karma yurtlar dağıtılıp kız ya da erkek yurtlarına dönüştürüldü. KYK Bornova Kız Öğrenci Yurdu olurken, İnciraltı ve henüz inşaat halinde olan KYK Çiğli Yurdu ise, erkek öğrenci yurdu yapıldı. Öğrencilerin, akademisyenlerin ve üniversite emekçilerinin görüşü alınmaksızın, tepeden dayatılan bu uygulamalar sonucunda binlerce öğrenci ciddi anlamda mağduriyet yaşadı ve hala yaşamakta. Mevcut uygulama sonucunda, karma öğrenci yurtlarından tek tip öğrenci yurtlarına geçilmesi gerekçesiyle yurt ücretlerine 66 TL zam yapıldı. Bornova’da öğrenim gören erkek öğrenciler hergün İnciraltı’ndan Bornova’ya, Güzel Sanatlar Fakültesi ve DEÜ Tıp Fakültesi’nde öğrenim gören kadın öğrenciler ise, Bornova ya da Buca’dan okullarına git-gel yapmaya mecbur edildiler. Bu akıldışı uygulama sonucu her gün ortalama 3 saatini yolda heder eden öğrenciler, bunun maddi yüküne de mahkûm edilmiştir. Hem maddi hem manevi mağduriyete uğrayan öğrenciler, aynı zamanda yurt yemekhanesi ve kantinindeki yeni uygulamalar ile de karşı karşıya kalmaktalar. Sağlıksız, bayat ürünlerin servis edildiği yurtlarda, bedava olan su ücretlendirilmekte, yemek fişleri ile yemek yerine içecek ya da kek gibi aperatifleri alma hakkı gasp edilmekte ya da sınırlanmaktadır.

Bu kaba dayatmaların yanı sıra, kız öğrencilerin yurda giriş saatinin 23.00’dan 21.00’a alınacağına dair söylentiler, bardağı taşıran son damla olmuştur. KYK Bornova Yurdu’nda kalan kadın öğrenciler, AKP iktidarının ilkel zihniyetinin ürünü olan bu dayatmalara “KYK Düzenlemeleri İptal Edilsin!” şiarıyla kitlesel bir eylem gerçekleştirdiler. Bu çıkış, halen devam eden eylemlilik sürecini başlatmıştır.

İzmir öğrenci gençliğinin sorumluluğu İlk eylem, kitleselliği ve coşkusuyla tüm burjuva medyanın ilgisine konu oldu; moral ve motivasyonu güçlendirdi. Bu güçlü başlangıcın ardından, mağduriyet yaşayan öğrencilerin eyleme katılımı artmış, İnciraltı ve Çiğli yurtlarındaki öğrenciler de eylemlere başlamıştır. Bu sayede, eylemlerin militan, sonuç alıcı, kamuoyu arttırıcı bir hale gelmesi için koşullar olgunlaştı. Lakin eylemlerin politik muhtevasının daraltılmaya çalışılması, düzenin genel saldırılarıyla bağının kurulamaması ve kitlelerin devrimci dinamiklerini ortaya koyacakları eylemlerin örülmemesi, ilk günkü çıkışı daha da ilerletmemizi engelledi. Buna rağmen öğrencilerin mağduriyetleri devam etmekte ve bir haftalık mücadele sürecinin dersleriyle donanarak, yarınları daha örgütlü ve umutlu var edebiliriz. Öncelikle belirtilmesi gereken temel konulardan biri, İzmir’in bu uygulama için “pilot şehir” olarak seçildiğinin farkında olmak ve bu bilinçle hareket etmek gerektiğidir. Bu ise, İzmir öğrenci gençliğinin misyonunu ve sorumluluklarını arttırmaktadır. Çünkü “cinsiyetçi yurt” uygulaması İzmir’de başarıya ulaşırsa, diğer kentlerde


uygulanmasının da yolu açılacaktır. Dolayısıyla İzmir’de ki yurt eylemleri, AKP’nin üniversitelerde hayata geçirmeye çalıştığı ilkel/gerici dönüşümleri durdurabilmenin temel adımlarından birisidir. O halde öğrenci gençliğin, dinci-gerici dönüşümleri durdurma bilinci ve kararlığıyla donanması gerekmektedir. Bu, üniversitelerimizi özerk/bilimsel kurumlar haline getirme mücadelemizi de güçlendirecektir.

Her eylem politiktir Dinci-Amerikancı iktidarın, üniversiteleri hedef alan her yönüyle politik bir saldırısı gündemdir. Üniversitelerin özerk/kurumsal yapısının ortadan kaldırılması, kampüslerde polislerin cirit atması, bilim insanlarının özgürce düşünüp tartışamaz duruma düşürülmesi, egemenlerin politik saldırılarının eğitim alanındaki yansımalarıdır. Felsefe, sosyoloji, fizik gibi temel bilimsel bölümlerin “piyasaya avantaj sağlamadığı” gerekçesi ile kapatıldığı, eğitimin ticarileştirildiği, üniversitelerde gerici dönüşümlerin fiilen hayata geçirildiği bir dönemde, yurt eylemlerine katılan her öğrenci, zaten politik bir tutum almış olmaktadır. Nasıl ki dinci-gerici bir yaşam tarzını dayatmak için karma yurtların dağıtılması politik bir saldırıysa, bunu engellemek için mücadele etmek de politik bir eylemdir. Devlet tarafından ücretsiz karşılanması gereken barınma hakkımızın gasp edilmesi, eğitimin ticarileştirilmesi, yani bizlerin müşteri durumuna düşürülmesi ne kadar politikse, eğitim ve barınma hakkına sahip çıkmakta, “Müşteri değil öğrenciyiz” demek de en az o kadar politiktir.

Kendisini tekrar eden eylem anlayışı terk edilmelidir Yaptığımız eylemleri, politikadan ve politik olandan, siyasetten ve siyasi olandan uzaklaştırmaya çalışmak, sadece ve sadece kendimizi kandırmak anlamına gelmekte, yapacağımız eylemleri ise baştan sınırlamakta ve başarı şansını düşürmektedir. Yaşam alanlarımızı, üniversitelerimizi, geleceğimizi ve en nihayetinde barınma ve eğitim hakkımızı hedef alan saldırıları püskürtebilmek için birbirini tekrar eden eylem algısından uzaklaşmamız gerekmektedir. Daha da önemlisi, bedel ödemeyi göze alamadığı için kendisini tekrar eden eylem anlayışı terk edilmelidir. Zira bedel ödemeyi göze alamayanların bir şey kazandığına tarih tanık olmamıştır.

Haziran isyanı yol gösteriyor Gezi Direnişi’nin tetiklediği Haziran isyanı, bizler için olabildiğince öğreticidir. Yaşam alanlarına, özgürlüklerine ve geleceklerine sahip çıkan milyonlarca insanın bizlere bıraktığı miras büyük bir önem taşımaktadır. 6 insanımızın devlet tarafından katledildiği, binlercesinin yaralandığı, onlarcasının görme engelli olarak yaşamaya mahkûm edildiği, yüzlerce kişinin tutuklandığı, sayısını asla bilemeyeceğimiz sayıda kadının tacizlere uğradığı ve tecavüz tehditleri aldığı koca bir direniş sürecini geride bıraktık. Ve oradan

öğrendiğimiz en temel şey, kazanmak için bedel ödemekten çekinmemekti. Tıpkı Ali İsmail, Abdullah, Ahmet, Ethem ve Mehmet gibi… Her seferinde yurt kapısına gelip orada eylemi pasifleştirmek, “yapabileceklerimizin sınırı budur” demek, dinci-Amerikancı iktidarın pervasız saldırılara devam etmesini kolaylaştıracaktır. Bu noktada, yurt işgal deneyimi, var olan algıyı kırması açısından son derece önemli bir eylemdir. Lakin bu tür eylemlerin ön süreçlerinin örgütlenmesinde daha hassa olunmalı ve daha örgütlü davranılmalıdır. Aksi takdirde, işgal eylemi gibi anlamlı ama sonuç olarak başarısız bir takım eylemler kendini tekrar edip duracaktır. Kapsamlı bir saldırı ile karşı karşıya olduğumuza göre, bedel ödemekten çekinmemeli, saldırıları püskürtmek için örgütlenme sürecini yoğunlaştırmalıyız. Yaptığı işin politik muhtevasını farkında olmayan, eli titrek davranan, örgütlenmeyen bir gençlik, yarınına sahip çıkamaz. Karşımızda yurt yönetiminden özel güvenlikçilere, kampüsteki polisten rektörlüğe hatta YÖK’e kadar uzanan son derece örgütlü/saldırgan bir zincir var. Gerçekçi olmak zorundayız; bu zincir, ancak politik talepler ekseninde örgütlenip mücadele ederek kırılabilir. Tıpkı Haziran isyanında olduğu gibi; yıllardır tanklarla, TOMA’larla, gaz bombalarıyla, polisle, askerle “tutsak” edilen Taksim, Kızılay ve diğer meydanların özgürlükler alanına dönüştürülmesinde olduğu gibi…

Eylem alanı tartışmalarına dair… Eylemliliğin kampüslerden çıkartılarak Konak ya da Alsancak’a çekilmesi tartışmalarına dair bir şeyler söylememiz gerekmektedir. Bu konu ile ilgili olarak öğrenci gençliğin alması gereken temel strateji yurtlarına, yaşam ve eğitim alanlarına sahip çıkmak olmalıdır. Temel eylem alanı kampüsler ve yurtlardır. Bununla birlikte sorunun kamuoyu gündemine taşınması için merkezi alanlarda da eylemlerin yapılması, eylemlilik sürecinin merkezlere taşınması da gerekmektedir. Ama yurtlar ve kampüsler ile şehir merkezlerini karşı karşıya getirmek doğru bir yaklaşım değildir. Bu noktalardan hareketle, eylemlerden yansıyan reformist algıya da değinmemiz gerekmektedir. Yurt kapısının önünde dar grupçu çıkarlar adına gençlikle karşı karşıya gelmekten çekinmeyen, eylemlilikleri belirli sınırlara hapsetmeye özen gösteren, kitlenin ilerici-devrimci çıkışlarına güç katmak yerine var olan gücü bölen –işgal eyleminde Öğrenci Kolektif’inin aldığı tutum gibireformist pratikler, kitlenin devrimci çıkışları karşısında aşılmaya mahkumdurlar. Genç komünistler başta olmak üzere, bugün tüm ilerici-devrimci gençlik kitlesinin öncelikle yapması gereken şey, eylemlilik sürecinin devrimci bir zeminde ilerlemesi için gerekli emeği harcamaktır. Biz genç komünistler olarak, gençliği, iktidarın yaygınlaştırdığı dinsel gericiliğe ve eğitimin ticarileştirilmesine karşı çıkmak, eğitim-barınma hakkımıza, üniversitelerimize, özgürlüklerimize ve geleceğimize sahip çıkmak için örgütlenmeye ve mücadele etmeye çağırıyoruz. Mücadele alanlarında buluşmak dileğiyle…

İzmir Ekim Gençliği

Karşımızda yurt yönetiminden özel güvenlikçilere, kampüsteki polisten rektörlüğe hatta YÖK’e kadar uzanan son derece örgütlü/saldırgan bir zincir var. Gerçekçi olmak zorundayız; bu zincir, ancak politik talepler ekseninde örgütlenip mücadele ederek kırılabilir. Tıpkı Haziran isyanında olduğu gibi; yıllardır tanklarla, TOMA’larla, gaz bombalarıyla, polisle, askerle “tutsak” edilen Taksim, Kızılay ve diğer meydanların özgürlükler alanına dönüştürülmesinde olduğu gibi…

13


İÜ’de MÜS-GENÇ çetesi ve anti-faşist mücadele!

Kapitalizmin ayakta kalması için kim gerekiyorsa sahnede olan odur!

Geçtiğimiz Nisan ayında İÜ’de devrimci ve ilerici öğrencilere saldıran MÜS-GENÇ’liler...

60-70’li yıllarda Türkiye’de gelişen devrimci başkaldırı, işçi sınıfı hareketi ve öğrenci gençlik hareketleri sistemi tehdit eder hale gelince, Türk burjuvazisi ve onun Amerikancı devleti hırçınlaştı. Katliamlar gerçekleştirdi. Bazen ırkçı faşist görünüm aldı, bazen askeri darbe yönetimi.

14

Burjuvazi, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelelerine bağlı olarak, demokratik yönetimi savunduğunu iddia eder. Oysa sınıflar mücadelesinin keskinleşip sistemin temellerini sarsmaya başladığı her yerde tüfeğe, tanka/topa, yani katliama başvurmuştur. Siyasal yönetimler, egemen sınıf olarak örgütlenmiş burjuvazinin ihtiyaçlarına göre belirleniyor; Almanya’da faşizm, İngiltere’de “demokrasi”, ABD’de “refah toplumu” vb… Ülkemizdeki sürece ise, biraz gerilere giderek bakmak gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti, halklara karşı düşmanlığı, işçi ve emekçilere sömürü ve köleliği reva gören Osmanlı’nın mirasını devralarak kuruldu. Sözde laik ülke olan Türkiye, Osmanlı’dan daha az katliamcı, daha az işçi ve emekçi düşmanlığı yapmadı. Emperyalist merkezlerle bağlantı içinde palazlanan Türk burjuvazinin ihtiyaçları hangi yönetim biçimini gerektirdiyse, o başa geçirildi. Faşist askeri darbelerde öyle, kimi ırkçı, kimi sözde halkçı, kimi de bugünkü AKP gibi gerici iktidarlarda öyle. Dünya genelinde yükselen devrimci hareketlerle de paralel bir şekilde 60-70’li yıllarda Türkiye’de gelişen devrimci başkaldırı, işçi sınıfı hareketi ve öğrenci gençlik hareketleri sistemi tehdit eder hale gelince, Türk burjuvazisi ve onun Amerikancı devleti hırçınlaştı. Katliamlar gerçekleştirdi. Bazen ırkçı faşist görünüm aldı, bazen askeri darbe yönetimi. Sermaye ve onun hizmetindeki kurumlar, o

yıllardan itibaren öğrenci gençliğin başlarını ağrıtacağını fark etmeye başladılar. Bundan dolayı korkakça saldırdılar; genelde yüzlerce devrimci işçi ve emekçiyi, özelde ise devrimci gençlik önderlerinden Denizleri, Mahirleri ve İbrahimleri katlettiler. Onları yok edince gençliğin yükselen devrimci mücadelesini durdurabileceklerini sandılar. Katledemediklerini dizginleyebilmek için devletin beslediği faşist çeteleri ortalığa sürdüler. Bazen ırkçı-faşist, bazen dinci-gerici oldu bu çeteler. Bu tetikçilerin tümünün ellerinde devrimcilerin, işçi ve emekçilerin kanı var. Bu yazının yazılmasına vesile olan, son yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleştirdiği saldırılarla gündeme gelen, kendine “Müslüman gençlik” (Müs-Genç), diyen bu dinci-gerici çete de, sözünü ettiğimiz tetikçi güruhlardan biridir.

Müs-Genç çetesi aslında kim? Son yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleştirdiği saldırılarla adını sıkça duyduğumuz Müs-Genç, diğer tetikçilerden farklı olduğunu iddia eden, gerçekte diğerlerinden hiçbir farkı olmayan eli kanlı, devlet işbirlikçisi bir çetedir. Son 4-5 yıldır özellikle Sivas Katliamı’nın yıldönümü olan 2 Temmuz’da 32 insanı katleden canileri sahiplenerek saldıran bu çete, her yıl değişik gündemler üzerinden özellikle devrimci


öğrencilere saldırıyor. Bizzat polis koruması eşliğinde ve yönlendirmesiyle saldıran çete, bu yolla üniversite içinde kendine sempatizan toplamaya çalışıyor. İstanbul Üniversitesi dışında başka üniversitede ciddi bir varlığı bulunmayan Müs-Genç çetesi, Beyazıt’ta en büyük saldırısını geçen yıl Hizbullahçı çetelerin Dicle Üniversitesi’nde öğrencilere saldırmasından sonra gerçekleştirdi. Saldırıyı sahiplenen çete İstanbul Üniversitesi’nde de satırlar ve sopalarla saldırmış, öğrencilerin astığı afişi yırtmış, tüm bunlarda sözde öğrencilerin güvenliği için okulda bulunan ÖGB’nin koruması ve desteği ile yapmıştır. Edebiyat Fakültesi’nde gerçekleşen saldırıdan sonra öğrenciler, Müs-Genç çetesini püskürtmüştü. Ancak çete püskürtülünce polisi üniversiteye çağıran rektörlük, ulaşabildiği tüm ilerici öğrencileri gözaltına aldırttı. Olayların sonrasında da okul yönetimi bu çeteyle işbirliğini sürdürerek, yer yer 40-50 yaşlarındaki şeriatçı çete şeflerinin okula girmesine göz yummuştur. Saldırılarını “cihat” safsatasına dayandırmaya çalışan bu tetikçiler, İBDA-C adlı kökten dinci örgütün gençlik yapılanması olarak İstanbul Üniversitesi’nde faaliyet yürütüyor. Geçen yılki saldırılar esnasında da kimi gençlik örgütleriyle görüşen çeteciler, saldırılardan sonra polisle sözde çatıştıklarını ve saldırılarını sürdüreceklerini söyleyerek tehditlerini sürdürmüştü. Kuşkusuz bu güç ve cüretlerini polisÖGB desteğinden ve bizzat devletten alıyorlar. Ne zaman üniversite içerisinde öğrenci hareketi devlet için tehlikeli boyutlara ulaşsa o an yine bu tetikçiler ortalığa salınıyor. Satır, bıçak ve geçen seneki saldırılarda olduğu gibi bazen ses bombalarıyla saldıran çeteyi kullanan devlet, gençlik kitlelerini sindirmeye, hareketi bastırmaya çalışıyor.

Bunlar olup biterken sol gençlik örgütleri ne yapıyor, nasıl davranıyor? Saldırılar esnasında militan bir duruşla üniversite ve faaliyeti korunsa da, maalesef kimi gençlik örgütleri çetenin yalanlarını baz alarak tahliller yapıyor. Gerçekte eli kanlı bu çetenin iplerinin sermaye devletinin elinde olduğunu göremiyor veya görmezden geliyor. Saldırılar karşısında direnişin bir parçası olsalar da, kimi gençlik örgütleri çeteyi farklı bir yerde tutarken, kimilerinin aslında çeteyle ilgili hiçbir düşüncesi veya söyleyecek sözü olmuyor. Sadece faaliyet alanının daralması ve zamanla faaliyet yürütemeyecek duruma düşme gerçeği karşısında anti-faşist söylemler gündeme geliyor. Ancak gerginliğin günlere yayılmasıyla gündeme gelen ortamı soğutma çabaları, bu çevrelerin siyasal bir körlük içinde olduklarına işaret ediyor. Her ihtiyaç duyulduğunda, sermaye devletinin dinci-faşist çeteleri kullanıldığını unutan veya unutmuş gibi yapan geleneksel küçük-burjuva sol, belli ki, Türkiye’nin yakın tarihinden ders çıkarmayı başaramamıştır.

Çözüm: Devlet-Rektörlük-Çete ilişkisinin etkin teşhiri ve militan kararlı duruş Geçtiğimiz Nisan ayında gerçekleşen saldırılar

sırasında da gördük ki, sol gençlik örgütleri ne geçmişten ne de günümüzden en ufak bir ders çıkarmaktan acizler. Zira 60 ve 70’li yıllardaki gibi anti-faşist mücadeleyi bütün gün okulda faşistleri beklemek ve cezalandırmaktan ibaret görmek, yaşananlardan ders çıkarma konusundaki beceriksizliğin kanıtıdır. Bu çetelerin bizzat devlet ve üniversite yönetimi tarafından tetikçi olarak kullanıldıklarını, oradan aldıkları emir ve destekle saldırdıklarını teşhir etmek en acil görev ve sorumluluktur. Kaldı ki polisin çete okula girdiğinde açıktan korumaya alması tetikçileri teşhir etmeği kolaylaştırıyor. Fakat bu çabayı sistemli bir hale getirmek, ancak durumu kavramak ve buna karşı durabilme iradesi göstermekle mümkündür. Bugünlerde bu çete, İstanbul Üniversite’sinde gerici faaliyetlerini arttırarak sürdürüyor. Dersliklerde, köşe başlarında gençliği bin bir türlü yalanlarla tarafına toplarken; sol gençlik örgütleri bu çeteler karşısında sergilemeleri gereken militanlığı maalesef birbirlerine karşı sergilemede yarışıyor. Üniversitelerimizde gerek gericiliğe gerekse ÖGB-polis terörüne karşı tüm kesimlerin en acil sorumluluğu birleşik, kitlesel ve militan bir gençlik hareketini yaratmak için mücadeleyi yükseltmektir. İstanbul Üniversitesi’nden bir Ekim Gençliği okuru

“Demokratikleşme’’ paketi üzerine birkaç satır... Çok da uzun bir süre geçmedi ‘’demokratikleşme’’ paketinin açıklanmasının üzerinden. Paketin maddelerini tek tek ele alıp ayrıntılarda boğulmaya çalışmayacağız. Böyle bir şey çok da gerekli değil. Sermaye devleti işçilere, emekçilere, gençlere dönük saldırılarını çok yönlü olarak arttırıyor. İşçi sınıfının çalışma ve yaşam koşulları her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Üniversitelerimizde yasaklar ve baskılar yoğunlaşıyor. ODTÜ’ye yapılmak istenen “rant yolu”na karşı mücadele eden öğrencilere polis azgınca saldırıyor. Örnekleri çoğaltabiliriz ancak bunları hepimiz biliyoruz ve demokratikleşme paketinin biz gençliğe hiçbir şey getirmediğini anlamak için bu kadarı yeter. Aslında evet, bu ülkede demokrasi vardır; ama esas mesele, ‘’kimin için’’ olduğunu kavramakta. Bir avuç sermayedar için tabii ki demokrasi vardır. Ama o sermayedarların sırtından para kazanıp açlığa mahkum ettikleri işçiler, emekçiler için demokrasi yoktur. Çünkü sermayedarlar için demokratik olan yönetim, işçi ve emekçiler için diktatörlüktür. Maden ocaklarında yananlarla Koçlar, Sabancılar hiç bir olur mu? Bizim için özgürlük ancak bu asalak burjuvazinin iktidarının yıkılması ile olur. Kapitalizmin sosyal, ekonomik ilişkilerinin yerine sosyalizmin geçirilmesiyle olur. Bu da ancak devrimle, zorla olacak bir şeydir. Bunu burjuvazinin kendisi böyle istiyor. Çünkü en ufak bir -farz edelim ki- fidan dikme eylemine bile azgınca saldıran onların devletidir. En küçük bir hakkın bile kullanılmasına tahammül edemeyen onlardır. Zordan başka yol yoktur özgürlüklerimizi almak için. Demokrasiyi kimse bize bahşetmeyecek. Onu biz kendimiz alacağız. Haziran’da isyan barikatlarını tutuşturup canlarını verenler bize yol gösteriyor. Ethem, Mehmet, Abdullah, Ahmet, Ali İsmail, Medeni bize yol gösteriyor. ‘’Varılacak yere kan içinde varılacaktır. Ve zafer artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar tırnakla sökülüp koparılacaktır’’ Marmara Üniversitesi’nden bir Ekim Gençliği okuru

15


Üniversiteden bir deneyim

16

Haziran İsyanı’nın ardından oluşan bilinç sıçraması, korku duvarlarının yıkılmasını sağladı. Direniş ruhunu sürdürmek amacıyla mahallelerde, parklarda örgütlenen forumlar okulların açılmasıyla birlikte üniversitelere de yansıdı. Mersin Üniversitesi’nde de derslerin başladığı ilk hafta forum toplandı. İlk hafta olmasından kaynaklı çok az bir katılımla gerçekleşen forumda genel olarak Haziran sürecine ve forumların önemine değinildi. Bazı siyasetlerin ilk foruma katılmama sebebi “Mersin Üniversitesi’nde bir forumun başlamasının henüz erken olduğuna” dair söylemleriydi. Bu forumda karar alınamadan bir sonraki hafta için toplanma kararı alındı. O hafta içerisinde siyasetler toplanarak forumlarda daha çok bağımsız öğrencilere öncelik verilmesi ve gündemlerin önceden belirlenmemesi tavrıyla karar alıcı bir şekilde forumların sürdürülmesi istendi. Gençlik Muhalefeti katılmama kararı aldı. Ertesi hafta yapılan forumda özellikle o haftanın gündemi olan Van depremzedelerine yönelik bir çalışma yapılabileceği fikri dile getirildi. Hemen ertesi günü için bir eylemlilik planı koyulup, basın açıklaması kararı alındı. Ayrıca okulun diğer belli başlı sorunlarına

değinilirken, o dönemde can alıcı sorunlardan biri olan yurt sorunu da gündeme geldi. Bir önceki foruma göre daha kitlesel ve bağımsız öğrencilerin katılımıyla geçti. Ardından yapılan Van depremzedelerine destek eylemi için hazırlıklar çok kısa bir zaman dilimine sığdırılmasına rağmen kolektif ve iyi bir iç çalışmayla örgütlendi. (Bu açıdan diğer dönemler daha içine kapanık ve hareketsiz olan Mersin Üniversitesi için bu adımlar oldukça anlamlı olmuştur. Bir sıçrama ve ivme kazanıldığı söylenebilir. Özellikle bağımsız öğrencilerin iş bölümünde görev almaları ve daha sonra yaşanan bir takım hareketlilik ve eylemlilik dönemleriyle kendinden beklenilmeyecek ilerlemeyi gerçekleştirebilmeleri de, Haziran Direnişi’nin olumlu katkılarından biridir.) Katılımın ve örgütlenmenin sağlam olduğu eylemin ardından da toplanmaya devam eden forumlarda, birkaç hafta karar almaya yönelik tartışmalar yapıldı. Nitekim hemen her forumun ardından bir eylemlilik kararı alındı. Bu arada yurt sorununda somut adımlar atmak üzere foruma katılan ve yurtta kalan öğrenciler, birkaç gün sonra yurtta da bir forum düzenleyerek sorunları tartışabilecekleri bir zemin oluşturdular. Akdeniz Olimpiyatları için çok kısa bir dönemde 9 blok ve bir merkez yemekhaneden


oluşan geniş bir alanda yapılan yurt, şaşırılacak bir şekilde erkenden bitirilmiş ve sporculara teslim edilmişti. Okulların açılmasıyla birlikte birçok eksik ve deyim yerindeyse tehlikeyle karşılaşan kadın öğrenciler kampüs içinde olmasına rağmen her gün uzun, toprak bir yolu geçmek zorunda bırakılıyordu. Ayrıca tuvaletlerin tıkanması, hijyen, yemek, ısınma gibi bir çok sorunla boğuşmaktaydılar. Tüm bunların çözümü için hak arama mücadelesinde kararlı olan öğrenciler yurttaki forumun hemen ardından ertesi gün yurt binası önünde buluşup kampüs içinde, Rektörlük önüne kadar yürüme kararı aldılar. Erkek öğrenci yurdundaki arkadaşların da desteğiyle birlikte kampüse sloganlar eşliğinde giren öğrenciler Rektörlük önüne gelip basın açıklaması yaptılar. Kitlesel coşkulu ve kararlı geçen eylem bir sonraki forumda toplanma kararı alınarak bitirildi. Aynı günün akşamı yurdun içinde de bir eylem yapıldı. Fakat dağınık ve ön hazırlık olmadan başlayan eylem, polislerin gelmesiyle sönümlendi. Ekim Gençliği olarak, bu tür eylemlerin daha örgütlü, daha planlı gerçekleştirilebilmesi için, eylem kararlarını birlikte alabileceğimiz koşulları yaratabilmemiz gerektiğini vurguladık. Böylesi eylemlerle daha örgütlü hareket edersek daha kalıcı, somut ve gençliğin birliğini pekiştiren kazanımlar elde edebileceğimizi vurguladık. Örgütlü bir şekilde karar almanın, dağınıklığa meydan vermemenin doğru bir perspektif olduğu kabul edildi ve uyarımız dikkate alındı. Eylemin hemen ardından yurda “vicdanının sesini dinleyerek” geldiğini söyleyen Rektör’ün, başta “beğenen kalsın, beğenmeyen gitsin”, sonrasında ise, “yol yaparsak giriş saatlerini 9’a alırız” gibi küstahça pazarlıkları öğrenciler tarafından tepkiyle karşılaşınca, ağız değiştirerek daha “uzlaşmacı” bir tavır takındı. Ardından yurtta yapılan kısmi değerlendirmelerle yol sorunu nispeten de olsa yurda tahsis edilen ve üniversite yönetimine ait olan ring otobüsleriyle giderildi. Fakat yurtta hijyen, yemek gibi temel sorunların çözülmemesi üzerine öğrenciler, yurt içerisinde yeniden forum yapma kararı aldılar. Hazırlık çerçevesinde odalar tek tek dolaşılarak forumun duyurusunu yapan el ilanları dağıtıldı. Yurt kafeteryasında yapılması planlanan forum için kafeterya içerisine giren öğrencileri sivil polisler karşıladı. Özellikle biz örgütlü öğrencilerle alay edici tavırlar sergilemeleri ve alenen gizleme ihtiyacı duymadan foruma katılan öğrencilerden görüntü alma çabaları kadın öğrenciler tarafından tepkiyle karşılandı ve tüm kışkırtmalara rağmen foruma başlandı. Konuşma başlandıktan beş dakika geçmesinin ardından yurt müdürünün yardımcısı ve memurları foruma müdahale ederek, “hemen

dağılın, aksi halde orada bulunanlar hakkında işlem yapılacak” tehdidinde bulundular. Dağılmayı reddeden öğrenciler, hakları olanı istediklerini ve idarenin kendilerini dinlemek zorunda olduğunu belirttiler. Tehditkâr söylemlerine devam eden memurun “derdi olan varsa odama gelsin” demesi üzerine böyle bir şeyi kabul etmeyeceğimizi söyledik. Birçok arkadaşımızın dağılması ve olayın ikili tartışmaya dönmesi üzerine odalarına dönen öğrenciler bir süre sonra toplanarak, o gece yaşananları ve polis-yurt yönetimi iş birliğini teşhir etmek amacıyla basın açıklaması yapma kararı alındı. Hemen ertesi gün basın açıklaması yapıldı. Yapılan açıklamada Mersin Kız Yurdu öğrencilerinin baskı ve tehditlere rağmen haklarımız uğruna mücadele vermeye devam edeceği belirtilerek, tüm öğrenciler de bu haklı mücadelede dayanışmaya çağrıldı. Eylemleri engellemek için saldırıya geçen idare, işi, kimi öğrenciler hakkında tutanak tutma noktasına kadar vardırdı. Yurt idaresi, aldığı birtakım “önlemleri”, polisle işbirliği yaparak, yurttaki bazı öğrencilere ajanlık dayatmasında bulunacak kadar alçaldı. Tüm bu tehdit ve baskılarla birlikte, yurt öğrencileri, ulaşılan birtakım kazanımların, mücadele sayesinde mümkün olduğunu yeterince bilince çıkaramamaktan kaynaklı oluşan durağan hal, yurt ortamına hakim durumdadır. Bu arada Mersin Üniversitesi forumlarında da bu duruma değinilmemesi, daha çok biçimsel eylemliliklerin gündeme gelmesi ve sorun gündeme getirildiğinde ciddiye alınmaması özellikle reformist solun çabasıyla- yaşanan süreçten politik sonuçlar çıkarılması ve bunların somut kazanıma dönüşmesinin önüne geçmektedir. Üniversitemizde de süreç boyunca yapılan eylemlilikler, oluşturulan forumlar ne yazık ki, sonrasında örgütlü bir bağa dönüştürülememekte, gençlik kitleleriyle kucaklaşma sağlanamamaktadır. Oysa yapılması gereken, güncel sorunlar ve gerçekleşen eylemliliklere dayanarak devrimci politik ufku kitlelere ulaştırabilmektir. Böylesi süreçlerde oluşan olumlu atmosferi ileriye taşıyabilmek ve buna dayanarak gençliğin örgütlenmesini geliştirmek gerekmektedir. Mersin Üniversitesi’nde bahsedilen durağanlığı kırmak için gençlik gündemlerini öne çıkaran çalışmalarla, forumlara yapılacak politik müdahalelerle, gençliğin ufkunu düzen sınırlarını aşacak düzeye eriştirebilmek amacıyla politikalar geliştirilmelidir. Böylelikle gençliğin mücadeleyi daha ileriden kucaklayabilmesi sağlanabilir.

Mersin Üniversitesi’nden bir Ekim Gençliği okuru

17


Toplum, “YÖK düzeni” ve kariyerizm:

Bireyselleşen, yabancılaşan öğrencilik ebedi mi? Üniversiteye kadarki öğrencilik hayatı boyunca hep bir sonraki aşamada derslerin daha rahat olacağı, derslerden başka şeylere ayıracak daha çok vakit bulunacağı var sayılır. Fakat zaman ayırmak açısından çok da fark yoktur. Haftalık zorunlu ders saati azalsa da ödevler, projeler, derslerin zorluğu daha çok artar ve bunların ağırlığı öğrencinin sırtında “yük” olmaya devam eder. Bu süreçte yeni olan, yaşamın gerçekliklerine daha çok yaklaşıyor olmaktır. Meslek sahibi olmaya artık ramak kalmıştır.

“Yarış atı” öğrenci modeli ve öğrencilerin bireyselleşmesi/bölünmesi

18

Meslek sahibi olma, rahat yaşam, kariyer, yüksek ücretli, düzenli iş hedefleri ile aile baskıları arasına sıkışan öğrenciler, aralarında kıyasıya bir rekabete zorlanırlar. Birbirleriyle daha yakın ilişkiler kurabilseler de, ilişkiler daha sorunlu daha karmaşık bir hal alıyor. Hiç beklemediğiniz bir anda arkadaşınız size “kazık atabilir”, bencilce davranabilir. “Bencillik” insan doğasında varmış ve sizin de bencil olmanız gerekirmiş gibi gözükebilir. Derslerde notlarınıza sahip olmak, sınavlarda, ödevlerde “kopya” çekmemek gibi şeyler hocaların ağzında sakız gibi çiğnedikleri uyarılar olur. Bu uyarıların gerçekten önemli yanları olsa da hepsi birbirlerine rakip bireyler (“yarış atı” öğrenci modeli) algısını güçlendirmeye yarar. Öğrenmenin, eğitimin kolektif yanı bir şekilde buharlaşır. Bunun etkisini az da olsa oluşan ufak gruplaşmalarda da (topluluklardan, en küçük ders çalışma gruplarına kadar) görmek mümkündür. Bireyselleştirici dayatmalar salt eğitim sistemiyle sınırlı değil; kapitalist sistem bütün kurum ve araçları bu dayatmaya ağırlaştırır.

Örneğin benzer durum işçiler arasında da yaşanmaktadır. Bazı dönemler bu öyle bir hal alır ki, aynı işte çalışan işçiler birbirleriyle geçinemezler, birbirlerinin kuyusunu kazmak için her yolu denerler. Patronun gözüne girmek için birbirlerine yapmadıklarını bırakmazlar. Bir-iki işçi sırf kendi yüksek ücreti için diğer bütün arkadaşlarının ücretinin düşmesini bile olağan görebilir. Tabii ki patronlar da bu durumu istismar eder ve işçilerin birbiriyle rekabet etmesini körükler, kendisine daha yakın gördüğü işçilere rüşvet vererek safına çeker. “Ayın elemanı” seçer, “ikramiye” verir, vb. Herkese belli haklar vereceğine, sadece birkaç işçiye o hakları verip onları “ayartmak” onun daha çok kar etmesini, sermayesini büyütmesini sağlar. İşçilerin birliğini zedeleyen bu durum, çoğunluğun mağdur olmasına, “düşkün” azınlığın ise faydalanmasına yarar.

Gerçek bölünme, toplumun sınıflara bölünmesidir Patronun rekabeti kızıştırmasıyla, çeşitli ayakoyunlarıyla birbirine düşürülen işçiler, bir kez kendi sorunlarının, çıkarlarının ortak olduğunu kavradıklarında ve salt bireysel çıkarları için değil, diğer işçilerin de çıkarları için mücadele ettiklerinde artık patron yalnız kalır. Onun düşündüğü yalnızca kendi mülkiyeti, fabrikası, sermayesi ve onun üzerinden elde edeceği karlardır. Kısacası, sürekli bencil olan yalnızca mülkiyet sahibidir, patrondur. İşçiler belli dönemlerde bencil davransa da, haklarının bilincine varıp bunlar için ortaklaştıklarında bencilliklerinden de kurtulmaya başlarlar. İşte bu nedenle toplum gerçekten de bölünmüştür.


Çıkarları zıt olan patronlar sınıfı ile işçi sınıfı bu bölünmenin uzlaşmaz kutuplarını oluşturur. Bir yanda, fabrikaların, üretim araçlarının, toplumdaki büyük parasal gücün, sermayenin sahibi patronlar sınıfı, diğer yanda ise, bu zenginlikleri üreten ancak hiçbirinin mülkiyetine ortak olmayan, sattığı emek-gücünün karşılığı olan ücretinden başka bir şeyi olmayan mülksüz işçi sınıfı.

Kariyerizm öğrencilerin bireyselleşmesini/ bölünmesini güçlendirir Bugün biz üniversite öğrencileri de üniversitelerde arkadaşlarımızla girmiş olduğumuz rekabetle bölünüyoruz. İş hayatına girdiğimizde sadece kendi çıkarlarımızı düşünerek adım adım kariyer basamaklarını tırmanacağımızı sanıyoruz. Sınavlarda, derslerde, üniversitelerdeki kariyer merkezlerinde, birbirimizle olabildiğince rekabet edecek, yalnızca kendi çıkarlarımızı düşünecek şekilde eğitiliyoruz. Fakat bu rekabetten sadece azınlık kazançlı çıkıyor. Elbette birileri iş hayatında yükseliyor, usta, mühendis, profesör, müdür vb. oluyor, fakat toplumun çoğunluğu yükselemiyor. Bu rekabetten esas kazançlı çıkanlar bizleri aldatan; tüm toplumu düşündüğünü iddia eden patronlar sınıfı ve onların kokuşmuş düzenleri kapitalizmdir. Kariyerizm sadece patronların çıkarlarına ve patronlara bağımlı bir şekilde yaşayan toplumun küçük bir kesiminin de biraz daha “mutlu” olmasına yaramaktadır. Toplumun çoğunluğu ise bu rekabet altında haklarından mahrum bırakılmakta, kapitalist sömürü düzeninin kölesi olmaktadır. Zira küçük bir azınlığın ayrıcalıklı olması, ancak çoğunluğun köleleştirilmesi pahasına mümkün olabilir.

taraf olmak yasaklanmıştır. Birbirlerine yabancı, rakip, yalnızca kendi “kariyeri”ni düşünen öğrenciler yaratma, 1980 sonrasının eğitim sisteminin hedefleri olmuştur. Bu politikaların uygulayıcısı, kapitalist piyasa ekonomisinin üniversitelerdeki izdüşümü olan “YÖK düzeni”nin kendisidir.

Gezi’den gelen gücümüzle “YÖK düzeni”nin kökünü kurutalım! Gezi Parkı Direnişi’nde fitili ateşlenen Haziran isyanı, direnişi bize bir ilki yaşattı ve artık çoğunluk “birlik olmak”tan, “örgütlenmek”ten bahsediyor. İsyan günlerinin deneyimleri, ezilenlerin ancak birleştikleri zaman dönüştürücü bir kuvvet olabileceklerini, herkes için görünür kılmıştır. İsyan günleriyle birlikte, toplumsal sorunlara taraf olmanın yasaklanması, kariyerizm gibi öğrencileri bölmeye ve içine kapanmaya iten politikaların etkisinin bir sınırı olduğu görülmüştür. Artık gün, toplumsal sorunları tartışma, sorunların kaynağı olan nedenleri anlama, taraf olma ve örgütlü mücadeleyi büyütme günüdür. Öğrencileri toplumdan ve toplumsal sorunlardan uzaklaştıran, üniversiteleri asalak kapitalistlerin sınıf çıkarlarına göre dizayn eden “YÖK düzeni” yıkılmaya mahkumdur artık. Yeter ki, Haziran isyanından aldığımız güçle bu hareketi büyütelim... D. Baran

İsyan günleriyle birlikte, toplumsal sorunlara taraf olmanın yasaklanması, kariyerizm gibi öğrencileri bölmeye ve içine kapanmaya iten politikaların etkisinin bir sınırı olduğu görülmüştür. Artık gün, toplumsal sorunları tartışma, sorunların kaynağı olan nedenleri anlama, taraf olma ve örgütlü mücadeleyi büyütme günüdür.

DEÜ’de CHP’li vekile protesto

Bölünme/bireyselleşme “YÖK düzeni”nin amacıdır 6 Kasım 1981 yılında faşist askeri cunta tarafından kurulan YÖK, kapitalistlerin eğitim sistemini yeniden dizayn etme ihtiyacının ürünüdür ve üniversiteleri bölmenin köklü bir adımı olmuştur. Bir yandan, emekçi ailelerin çocukları çoğunlukla, küçük üniversitelerde nitelikli eğitimden mahrum bırakılmış, büyük üniversiteler ise, maddi olanakları geniş olan orta sınıf ailelerin çocuklarının girebildiği yerler olmuştur. Bunun en temel nedeni, piyasa ilişkilerinin eğitim alanına da giderek egemen olmasıdır. Öğretim elemanları bilim üreticisi olarak emek güçlerini satarken öğrenciler de eğitim-bilim tüketicisi konumuna gelmiştir. Eğitimin her alanı ticarileşmiştir. Üniversitelere büyük şirket yatırımları gerçekleşmiş, bu pazar üzerinden şirketler yüksek karlar gerçekleştirmiştir. En önemli örnek hem YÖK’ün hem Bilkent Üniversitesi’nin hem Bilkent Holding’in aynı kişi, yıldızı faşist cunta tarafından parlatılan İhsan Doğramacı tarafından kurulmuş olmasıdır. Bununla birlikte, üniversitelere “kariyer odaklı” bir bakış açısı girmiş ve öğrencilere derslerden ötesi çok görülmüştür. Orta sınıf ailelerin çocukları da bu bakış açılarının taşıyıcıları konumuna gelmiştir. 1980 sonrası dönüşen üniversitelerde öğrencilerin toplumsal sorunlara algıları büyük ölçüde kapatılmış, bu sorunlar konuşulabilse bile,

Siyaset Bilimi Topluluğu’nun düzenlediği konferansa katılan CHP’li ırkçı milletvekili Birgül Ayman Güler ilerici ve devrimci öğrenciler tarafından protesto edildi. Panelde soru ve cevap kısmına geçildiğinde ilerici ve devrimci öğrencilerden biri kalkarak CHP ve Birgül Ayman Güler’in ırkçı zihniyetini teşhir eden bir konuşma yaptı. Konuşmanın bitiminde öğrenciler alkışlarla ve sloganlarla salondan ayrıldı. Protestodan sonra salonun yarısı boşaldı.

Birgül Ayman Güler ne demişti? Anadilde savunmayla ilgili görüşmelerde TBMM Genel Kurulu'nda Türklük-Kürtlük tartışması yaşanmıştı. Tartışmayı başlatan Güler "Kürt milliyetçiliğini bana ilericilik ve bağımsızcılık diye yutturamazsınız. Türk ulusuyla Kürt milliyeti eşit olamaz" demişti. Güler’in bu sözleri kamuoyundan da tepki toplamıştı. Ekim Gençliği / DEÜ

19


Yeni dönemde, toplumsal öfke patlamaları ve halk isyanlarının yaşanmaya devam etmesi kaçınılmazdır. Zira emekçileri sokaklara döken tüm temel sorunları yerli yerinde durmakta, hatta daha da derinleşmektedir. Kapitalizmin temel çelişkisi, emekçiler lehine bir çözüme izin vermemektedir. Bu da, henüz devrime yol açmasa bile, yarının devrimlerine götürecek büyük toplumsal mücadelelerinin daha yaygın bir şekilde sürmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Tüm bunlardan ve dünyada yaşanan bir takım ek gelişmelerden hareketle, yeni dönemin devrimlere gebe olduğunu söylemek gerekiyor. Elbette ki devrimler, bugüne kadar yaşanan toplumsal patlamaların daha ileri, daha militan, daha kitlesel ve karmaşık biçimler alarak devam etmesi ile gündeme Emperyalist-kapitalist sistem, çözme yeteneğinden yoksun olduğu çelişkilerle doludur. Toplumsal servetin bir avuç sömürücünün elinde gelecektir. biriktiği bu düzende üretenler, yoksulluk ve sefalete mahkûm edilir. ... Sistemin kaçınılmaz sonucu olan servet-sefalet kutuplaşması, çağımızda da derinleşmekte, zenginlik ve yoksulluk arasındaki uçurum daha da Yeni Ekimler’in Partisi, proleter büyümektedir. Burjuvazi servetini arttırırken, proletarya ile kent/kır emekçileri devrimler çağının sarsıcı eylemlerine yoksullaşmakta, köleliğin modern biçimlerine mahkûm edilmektedirler. hazırlanmaktadır. İşçi sınıfının Burjuvazinin üretim araçları üzerindeki mülkiyet tekelini koruyup servetini arttırmak için emek-gücü sömürüsünün yoğunlaştırılması, kapitalizmin doğasında iktidar mücadelesindeki silahı olarak vardır. Bu azgın sömürüye doğanın vahşice yağmalanması da eşlik ediyor. görevini yerine getirmeye Burjuvazinin egemen olduğu bu koşullarda, düzenin tüm kurumları, sömürü hazırlanmaktır. Parti devrime çarkının dönmeye devam etmesini garantilemek için seferber edilir. Devlet aygıtından resmi ve özel kurumlara, dini kurumlardan gerici medyaya kadar, bu hazırlanmaktadır! böyledir. Gelecek umudu sosyalizmde Oysa burjuvazinin zenginleşmesi, ancak üretimi gerçekleştiren işçi ve emekçilerin yoksulluk ve sefaletinin derinleşmesi pahasına mümkündür. Çelişkinin temeli de somutlanan gençlik kitleleri buradadır. Asalak kapitalistler servetlerini arttırırken, bunun kaçınılmaz sonucu olarak partiyi güçlendirmeli, devrime işçi ve emekçilerin yoksullaşması, bu onulmaz çelişkiyi gösterir. Bu onulmaz çelişkinin hazırlanma sürecinde onurlu ileriye doğru aşılması için, sömürü ve köleliğe dayalı mülkiyet ilişkilerinin parçalanması ve yeni bir dünya düzeninin (sosyalizmin) inşa edilmesi gerekiyor. Aksi halde, insan soyunun yerini almalıdır.

Yeni dönem ve

barbarlık içinde çöküşe doğru sürüklenmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu kısa ama önemli hatırlatma, günümüz dünyasında gelişen olayları anlamak ve yorumlamak için büyük bir önem taşıyor. Zira kapitalizmin bu temel mantığını gözden kaçırmak, dünyada yaşanan gelişmelerin doğru anlaşılmasına engel olacağı gibi, çıkış yolunun bulunmasını da zorlaştıracaktır.

Yeni dönem ve sosyal mücadeleler

20

Yaşanan değişimler çok yönlü olsa da, yukarıda işaret ettiğimiz kapitalizmin temel yasaları, tüm acımasızlığıyla işlemeye devam ediyor. Nitekim işçi sınıfıyla emekçi katmanlara yönelik ekonomik, sosyal, siyasal saldırılar, kapitalizmin temel işleyişinin güncel sonuçlarından, burjuvazinin dönemsel ihtiyaçlarına bağlı olarak atılan uğursuz adımlardan başka bir şey değil. Bu saldırıların yarattığı yıkıma karşı dünya genelinde işçi sınıfı, geleceksizliğe mahkûm edilen gençlik, yoksul emekçi katmanlar ve diğer ezilenlerin öfkesi artmakta, büyük toplumsal patlamalarla, halk isyanlarıyla kendisini dışa vurmaktadır. Son birkaç yıllık sürece şöyle bir göz atıldığında, dünyanın farklı bölgelerinde bu öfke birikiminin nasıl da dışa vurduğunu görmek mümkündür. Emperyalist-kapitalizmin en gelişmiş metropollerinde yaşanan öfke patlamaları, Ortadoğu’nun emekçi halklarının isyanları, Avrupa’daki genel grevler, gösteriler, militan/kitlesel sosyal mücadeleler… Tüm bunlar biriken öfkenin dışavurumunun farklı biçimleri olarak cereyan etmektedir. Kapitalizmin sömürü çarklarında ezilen sınıf ve katmanlar, sistemin yarattığı boğucu atmosferde nefes alabilecekleri alanlar açmaya çalışıyorlar. Kapitalist özel mülkiyet ilişkilerinin zorunlu ürünü olan sömürü ilişkilerini ve burjuvazinin siyasal sınıf iktidarını hedef almayan tüm toplumsal hareketler, en iyi ihtimalle sömürüyü kısmen sınırlayan kazanımlara ulaşabilirler. Elbette bu, dünya genelinde yaşanan toplumsal patlamalar ve halk isyanlarının önemini azaltmaz. Tersine, düzenle hesaplaşma bilincinin sıçramalı gelişimi, mücadele birikimi ve deneyimlerinin dramatik bir şekilde artması açısından ele alındığında, fazlasıyla anlamlıdır. Yeni dönemde, toplumsal öfke patlamaları ve halk isyanlarının yaşanmaya devam etmesi kaçınılmazdır. Zira emekçileri sokaklara döken tüm temel sorunları yerli yerinde durmakta, hatta daha da derinleşmektedir. Kapitalizmin temel çelişkisi, emekçiler lehine bir çözüme izin vermemektedir. Bu da, henüz devrime yol açmasa bile, yarının devrimlerine götürecek büyük toplumsal mücadelelerinin daha yaygın bir şekilde sürmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Tüm bunlardan ve dünyada yaşanan bir takım ek gelişmelerden hareketle, yeni dönemin devrimlere gebe olduğunu söylemek


m, Ekim Devrimi deneyimi komünist parti...

gerekiyor. Elbette ki devrimler, bugüne kadar yaşanan toplumsal patlamaların daha ileri, daha militan, daha kitlesel ve karmaşık biçimler alarak devam etmesi ile gündeme gelecektir.

“Dünyanın Türkiyesi” ve Haziran Direnişi Emperyalist-kapitalist sistemin dünya genelindeki buhranı, doğal olarak Türkiye’de de yankısını göstermektedir. Türkiye kapitalizmi, dünyanın en kırılgan ekonomisine sahip ülkelerinden biri sayılıyor. Bu da demek oluyor ki, ekonomik kriz, her an gündeme gelebilir. Ekonomik kriz riski kapıdayken, siyasal iktidarın yarattığı kriz de derinleşme eğilimindedir. Zira burjuva düzen güçlerinin iktidar ve rant uğruna çatışmalarının yarattığı rejim krizi şu ve ya bu düzeyde sürüyor. Bugün siyasal iktidarı temsil edenler dış politika, Kürt sorunu vb. alanlarda tam bir açmazla karşı karşıya bulunuyorlar. Düzen cephesinin bu krizine, işçi ve emekçileri hedef alan sosyal ve siyasal saldırılar

eşlik etmektedir. Her geçen gün işçi ve emekçiler üzerindeki kölelik prangalarını kalınlaştıran yeni bir yasa, kölelik koşullarını ve sömürüyü arttıran saldırılar gündeme geliyor. Toplumun büyük bir çoğunluğu salt sosyal ve siyasal alanlarda değil, özel yaşamında da dinciAmerikancı AKP iktidarının baskısına maruz kalmaktadır. En temel demokratik haklar azgın polis terörü, gözaltı ve tutuklamalar ile karşılanmakta; kadınlar başta olmak üzere, toplumun tüm yaşam alanlarına müdahale edilerek, ilkel/gerici yaşam tarzı dayatılmaktadır. Böylesi çok yönlü saldırılar işçi ve emekçiler ile küçük-burjuva katmanların öfkesini biriktirmiş, biriken bu öfke ise 31 Mayıs günü “üç-beş ağacı korumak” isteyenlere yönelik azgın polis terörünün çaktığı kıvılcım ile patlamıştı. Sonrası muazzam bir deneyim: Haziran İsyanı/Direnişi! Haziran İsyanı’nda sergilenen kitlesel ve militan direnişe yol açan sorunların varlığını koruduğu, hatta daha da derinleştiği düşünülürse, yeni dönemin yeni Haziranlar’a gebe olduğundan kuşku duymamak gerek.

21


Gençlik barikat başında Burada kısaca hatırlatmakla yetindiğimiz bu süreçlerin tümünde gençliğin özel bir rol oynadığının altını bir kez daha çizmekte fayda var. Avrupa ve Ortadoğu’daki süreçlerde gençlik nasıl dinamik bir güç olduysa, Haziran Direnişi sürecinde de gençlik aynı kararlılığı gösterdi. Barikatın başını tutan gençlik, sermaye düzeninin karanlığı ile boğulmaya çalışılan geleceği için, militanca dövüştü. Gençliğin ortaya koyduğu bu militan tutum, geleceğin sert sınıf mücadelelerinde nasıl da önemli bir yerde duracağını, şimdiden dosta/düşmana gösteriyor. Zira gençliğin dinamizminin toplumsal başkaldırılara güç ve enerji katması için bütün koşullar mevcuttur.

Ekim Devrimi yol gösteriyor

22

Dünyada ve Türkiye’de süreç toplumsal başkaldırı ve halk isyanlarına doğru akarken, 96. yıldönümünde muzaffer Ekim Devrimi’ni anmak, deneyimlerini ve derslerini inceleyerek ondan öğrenmek her zamankinden daha büyük bir önem taşıyor. Zira Ekim Devrimi, toplumsal mücadelelerin tarih boyunca ulaştığı en ileri düzeyi olan proleter sosyalist devrim deneyimidir. “Bu ilk zafer, nihai zafer değil henüz. Ekim Devrimi’miz sadece bizim cephemizde ve emsalsiz cefalar ve güçlükler, işitilmemiş acılar içinde ve büyük yanılgılar ve hatalarla gerçekleştirildi. Sanki yanılgılar olmaksızın, hata yapılmaksızın tek başına, geri bir halk, dünyanın en güçlü ve en ileri ülkelerin emperyalist savaşının üstesinden gelebilirmiş gibi! Hatalarımızı söylemekten korkmuyoruz ve onları düzeltebilmesini öğrenmek için bu hatalarımızı değerlendireceğiz. Ama gerçek gerçek olarak kalacaktır. Yüzlerce, binlerce yıldır ilk kez, efendiler arasındaki savaşa, kölelerin bütün efendilerine karşı yapacağı savaş ile ‘cevap vermek’ doğrultusunda verilen söz eksiksiz yerine getirildi ve tüm güçlüklere rağmen yerine getirilecek. Biz bu eserin yapımına başladık. Ne kadar zamanda, ne zaman, hangi ulusun proleterleri bu eseri sonuna vardırırlar bunun öze ilişkin bir önemi yok. Önemli olan buzun kırılmış, yolun gösterilmiş ve açılmış olmasıdır.”

Devrimin 4. yıldönümünde Lenin tarafından kaleme alınan “Ekim Devrimi üzerine” başlıklı makaledeki bu ifadeler, Ekim Devrimi’nin tarihsel anlamını en özlü biçimde ortaya koymaktadır. Ekim Devrimi, bugünün sosyal mücadelelerine de yol gösteriyor. Bugünün emekçi kitleleri, Lenin’in “Bolşevik mücadele olmadan, bolşevîk devrim olmadan emperyalist savaştan ve bunun kaçınılmaz yaratıcısı emperyalist dünyadan, bu cehennemden kurtulunamaz” sözlerinden antiemperyalist mücadeleyi öğrenecektir. Ekim Devrimi deneyimleri, kadın sorunun ile ulusal sorunun çözümünde de sosyalist devrimin olmazsa olmaz yerini öğretmektedir. Ekim Devrimi’ni inceleyenler, kapitalizmin çözmekte aciz kaldığı birçok sorun konusunda, Bolşevikler önderliğinde örgütlenmiş işçi sınıfının, daha 20. yüzyılın başında nasıl ileri adımlar attığını göreceklerdir. Lenin’in deyimiyle, buz kırılıp yol açılmıştır ve bugünün işçi ve emekçileri de, yeni dönemin sert mücadelelerinde bu yolu izleyecek, Ekim Devrimi’nden öğrenmesini bileceklerdir.

15. yılında Yeni Ekimler’in Partisi’nin saflarına! Ekim Devrimi’nin en büyük derslerinden biri, devrimci partinin oynayacağı tarihsel rolü billurlaştırmış olmasıdır. Devrimci sınıf kavgası ve bilimsel sosyalizmin örgütsel birliğinin ifadesi olan partinin, proletarya devrimindeki belirleyici konumu, Ekim Devrimi derslerinde tüm açıklığı ile görülmektedir. Bugünün dünyasında gerçekleşen halk hareketleri de bunu döne döne doğrulamaktadır. Ortadoğu’daki halk ayaklanmalarının, emperyalist metropollerdeki öfke patlamalarının ve artan sosyal mücadelelerin en temel eksikliği, tüm bu süreçlerde devrimci bir partinin önderliğinden yoksun kalmasıdır. Haziran Direnişi de bu açıdan öğreticidir. Yeni Ekimler’in Partisi, 15 yıl önce kuruluşunu müjdelerken şunları söylüyordu: “Partimizin kuruluşu, insanlığı ve uygarlığı tükenişe ve yıkıma sürükleyen emperyalistkapitalist dünya düzenine karşı kendi coğrafyamızdan yükseltilen militan bir mücadele çağrısıdır. Partimizin kuruluşu, on yıllardır yıkılmayı bekleyen Türkiye’nin kokuşmuş ve çeteleşmiş kapitalist sömürü düzenine militan bir savaş ilanıdır. Partimizin kuruluşu, on yıllardır bu topraklarda devrim ve sosyalizm davası uğruna kavga vermiş, emek harcamış, acı çekmiş, büyük yiğitlik örnekleri sergilemiş dünün ve bugünün devrimci kuşaklarının yarattığı birikimin güvenceye alınmasıdır. Ve nihayet partimizin kuruluşu, kapitalist sömürü düzenini tarihe gömecek ve bu uğurda tüm emekçilere önderlik edebilecek yetenekteki tek gerçek toplumsal güç olan işçi sınıfının devrimci önderlik ihtiyacının somut olarak karşılanmasıdır.” (TKİP Kuruluş Bildirisi, Kasım 1998) Yeni Ekimler’in Partisi, proleter devrimler çağının sarsıcı eylemlerine hazırlanmaktadır. İşçi sınıfının iktidar mücadelesindeki silahı olarak görevini yerine getirmeye hazırlanmaktır. Parti devrime hazırlanmaktadır! Gelecek umudu sosyalizmde somutlanan gençlik kitleleri partiyi güçlendirmeli, devrime hazırlanma sürecinde onurlu yerini almalıdır.


15. yılda devrimci, kitlesel ve coşkulu etkinlik!

Almanya’nın Wuppertal kentinde “Çözüm devrimde, kurtuluş sosyalizmde!” şiarı ile düzenlenen etkinlikle Ekim Devrimi’nin 96., Yeni Ekimler’in Partisi’nin 15. yılı selamlandı.

“Çözüm devrimde, kurtuluş sosyalizmde!” gecesi, bir ayı aşkın bir süreyi kapsayan yoğun politik-pratik faaliyetin ardından gerçekleştirildi. Öemli bir bölümünü gençlerin oluşturduğu geceye bin emekçi ve genç katıldı

Devrim şehitleri ve Cigerxun anıldı Ekim Devrimi’nin 96., partimizin kuruluşunun 15. yılı vesilesiyle düzenlediğimiz etkinlik, katılımcıların selamlandığı kısa açılış konuşması ile başladı. Ardından kitle, Almanca ve Fransızca söylenen Enternasyonal Marşı eşliğinde, devrim ve sosyalizm mücadelesinde yitirdiğimiz değerlerimiz için saygı duruşuna çağrıldı. Saygı duruşunu, Erzincan Halk Oyunları Ekibi’nin sahne alması izledi. Halk oyunları ekibinin zaman zaman türküler eşliğinde sergilediği gösteri beğeni ile izlendi. Sonra, tüm çağdaşları gibi Ekim Devrimi’nden ve bu büyük devrimin lideri Lenin’den derin biçimde etkilenen ve bunun dolaysız ifadesi olarak şiirlerini ‘Lenin’in Şafağı’ adlı kitapta toplayan değerli Kürt ozanı Cigerxun selamlandı. Ardından Delil Delois’in seslendirdiği türküler beğeni ile dinlendi, salona hareketlilik kattı.

Devrime hazırlık çağrısı Bertolt Brecht’in “Parti nedir?” adlı şiirinin okunmasının ardından, partimiz adına konuşma yapması için bir yoldaş kürsüye davet edildi. İçinde bulunduğumuz dönemin ‘bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemi’ olduğu dile getirilen, devrime hazırlığın ve bu çerçevede de devrimci sınıf ve devrimci partinin olmazsa olmaz olduğunun altı çizen konuşma ilgi ve dikkatle dinlendi.

Gençlik coşku yaydı Konuşmadan sonra, Haziran Direnişi’nden seçilmiş görüntüleri kapsayan kısa bir sinevizyon eşliğinde, Haziran Direnişi ruhunu salona taşıyan, bu büyük halk hareketinden esinlenerek yazılıp söylenen birbirinden coşkulu ve güzel türküleri söyleyen gençlik korosu sahne aldı. Gençlik korosu coşkulu bir atmosferin oluşmasını sağlayarak, bir kez daha geceye damgasını vurdu.

Gecenin ilk yarısının finali, Sovyet işçi ve emekçilerinin baştan sona direnişini anlatan iki kişilik bir tiyatro oyunu sergilendi. Ekim Devrimi’nin eserlerinin savunulması çerçevesinde ortaya konan direnişten kareleri içeren bir sinevizyon eşliğinde sergilenen tiyatro gösterisi son derece başarılıydı.

Türküler, marşlar, halaylar... Etkinliğin ikinci bölümü sinevizyon gösterisi ile başladı. Yunanistan’dan İspanya’ya, İngiltere’den Amerika’ya, Tunus ve Mısır’dan İtalya, Portekiz ve Brezilya’ya dünyada gelişen sınıf ve kitle hareketlerinden, emekçi halk isyanlarından karelerden oluşan, tüm gelişmelerin döne döne partimizin döneme ilişkin tespit ve öngörülerini doğruladığının altını çizen sinevizyon ilgiyle izlendi. Özellikle Haziran Direnişi’ne dair bölümler coşku ve sloganlarla karşılandı. Sinevizyonu Grup Su’nun dinletisi izledi. Etkinliğin finalinde Haluk Tolga İlhan ve ekibi sahneye çıktı. Gece, yeni bir mücadele yılında yine birlikte olma çağrısının ardından sona erdi.

Etkinlikten notlar * Kendi öz çalışmamız üzerinden oluşan programı, her çalışmada verilen mesajları ve çağrıları ile arzuladığımız gibi devrimciydi, coşkulu ve kitleseldi. * Yerli ilerici ve devrimci partilerden MLPD ve DKP, Türkiye’den TKP/ML, MLKP, MKP, Anadolu Federasyonu, Özgürlük Dayanışma, Kaldıraç ve Güney Dergisi geceye katılarak stand açtı. Ayrıca TKP/ML, MKP ve MLKP mesajları ile geceyi selamladılar. MLPD MK adına bir temsilci kendi mesajlarını okuyarak etkinliğimizi ve partimizi selamladı. Bir temsilci de DKP gençliği adına kısa bir açıklama yaptı. * Gecemizin en anlamlı anlarından biri de Türkiye’den, başta İstanbul İl Komitesi olmak üzere, partimizin çeşitli örgütlerinden gelen mesajlar gözle görülür bir sevinç ve coşku ile karşılandı, sloganlarla selamlandı. * Gecede Gezi tutsakları için bağış toplandı. Yurtdışından komünistler

23


Haziran Direnişi - 1 H.Fırat Bu metin, Haziran Direnişi üzerine verilmiş bir konferansın ara bölümüdür. Tamamını incelemk isteyen okurlarımız www.tkip.org adresinden metne ulaşabilirler. - Ekim Gençliği

Halk hareketi ve sınıfsal-siyasal nitelik Bir halk hareketi pekala şu veya bu sınıfın ya da siyasal akımın damgasını taşıyabilir. Kitle katılımındaki sosyal heterojenlik bir halk hareketinin özel bir sınıf ya da siyasal akımın damgasını vurmasına engel değil. Kürt hareketi bir halk hareketidir; zamanında küçükburjuva devrimci demokrat bir kimlik harekete damgasını vuruyordu, bugünse burjuva demokrat bir kimlik... Tunus ve Mısır’da patlak veren isyanlar birer halk hareketi idi; olayların seyrine bağlı olarak burjuvazinin belli fraksiyonlarının denetimine girdikleri ölçüde ya da onlar tarafından kendi amaçları doğrultusunda kullanılabildikleri ölçüde onların damgasını ya da hiç değilse onlardan belirli izler taşır oldular. Fakat Haziran Direnişi’ne bu türden belirgin bir sınıfsal-siyasal damga vurulamadı. Şu veya bu sınıf ya da siyasal akım bu direnişi kendi amaç ve hedefleri doğrultusunda yönlendiremedi, ya da ondan bu doğrultuda yararlanmayı başaramadı. Bütün bunlardan çıkan sonuç, Haziran Direnişi’ni belirli bir sınıf ya da siyasal kimlikle tanımlamanın olanaksızlığıdır. Kendiliğinden patlayan ve yarattığı büyük sarsıntının ardından yine kendiliğinden sönümlenen bir halk hareketinin kendine özgü bir yönü oldu bu. Burada tartışmada iki temel yanlış var. Bunlardan ilki, Haziran Direnişi’ni bir “orta sınıf” hareketi olarak niteleyen yaklaşımdır. Hareket belirgin bir alt sınıflar katılımına dayandığı halde bunu “orta sınıf” hareketi olarak niteleyenler, özellikle medya üzerinden önplana çıkan görüntüden hareket ediyor olmalılar. Önplanda görünen bir takım figürler genellikle burjuvazinin alt katmanlarına ya da küçükburjuvazinin iyi halli kesimlerine denk düşüyor. Ama bu görsel medyanın getirdiği bir yanıltıcı görünümdür. Herşeye rağmen harekette etkin olan toplamında sol harekettir, bütün o çeşitliliği içinde sol hareket... Yılları bulan örgütlü mücadeleci süreçlerden gelen, harekete de bunun birikimiyle katılan sol parti, örgüt ya da çevrelerdir. Ve sol hareketimiz tüm yapısal zaaflarına rağmen hiç de salt bir “orta sınıf” hareketi değildir. Nesnel konumuyla genellikle küçük-burjuva bir kimliği temsil ediyor olsa bile, herşeye rağmen emekçi katmanlara yakındır ve işçi sınıfıyla açık bir gönül bağı içindedir. Tersinden düşülen temel yanlış ise hareketi olgunlaşmış sınıf tepkisi olarak niteleyen yaklaşımdır. Hareketin genel tablosu gözler önündeyken bunu iddia edebilmek anlaşılır şey değildir ama şaşırtıcı biçimde bazı sol aydınların iddiası budur. Buradaki en temel argüman, hareketin kent yağmasına, dolayısıyla da neoliberal saldırılara karşıt yönüdür. İlgili kimseler bunun bir sınıf tepkisi olduğu inancındalar. Ama bu sorunu alabildiğine basite indirgemektir. Bu değerlendirmede hareketin heterojenliği, orta burjuva ve küçük-burjuva ara katmanların bu hareketteki etki ve ağırlığı gözden kaçırılıyor. Onlar aynı zamanda toplumun kültürlü ve bilinçli kesimleri. Dikkat ediniz, barışçıllık, örgütsüzlük, taleplerin sınırlılığı, sınıfsal tutum ve söylemlerden uzaklık, devrimci sloganlardan kaçınmak, hep bu kesimlerin davranışı olarak kendini gösteriyor. Bu hiç de rastlantı değildir. Bu tutumda olanlar ne söylediklerini ve ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar. Hareketi sınırlamak için gösterdikleri gayret tam da bunun bir ifadesi. Hareketi kendi tepki ve duyarlılıklarının sınırlarında tutmak istiyorlar. AKP karşıtlığı, laiklik, yaşam tarzı vb. sınırlarda... Bu harekete işçi sınıfının olgunlaşmış tepkisi diyenler, bu harekette neden işçi sınıfının herhangi bir sosyal-sınıfsal talebinin ya da siyasal şiarının gündeme gelmediği sorusuna yanıt

24

veremiyorlar. Hareketin derinliklerinde elbette sosyal istemler, radikal siyasal şiarlar yer almıştır. Ama hareketin genel görünümü içerisinde AKP karşıtlığı, kent yağması öne çıkıyor. Kent yağmasına karşı olmak için hiç de salt proleter olmak gerekmiyor. Küçük-burjuvazi, onun üst katmanları, hatta burjuvazinin alt katmanları da bu kadar sınırsız bir yağmaya pekala karşı çıkabilirler. Avrupa’da bütün yeşilci hareketler burjuvazinin alt katmanlarının damgasını taşıyorlar. Ama dikkat ediniz, sorunu hep sistemin içinde çözmeye çalışıyorlar. Çevreci hareketlerde büyük bir çevre duyarlılığı var, kent yağmasına karşı bir tepki var. Onların da tekellerin sınırsız kar hırsına karşı belli itirazları var. Ama tekelci kapitalist düzenin kendisine temelde bir itirazları yok. Haziran Direnişi farklı sınıf ve katmanlardan insan gruplarının katıldığı büyük bir halk hareketidir. Bu nedenle ben burada, kendiliğinden patlayan ve bu kendiliğindenlik içinde gelişimini sürdüren, şu veya bu sınıfı temsil etmek yeteneğindeki siyasal öznelerin hazırlıksız olduğu bir harekette özel bir sınıf damgası aramanın bir mantığını göremiyorum. Ardından da ekliyorum, herşeye rağmen küçük-burjuvazi, onun alt ve üst katmanları daha bilinçli, daha kültürlü, daha etkili, daha inisiyatiflidirler. Kitle katılımında etkili bir rolleri olmasa bile, bu direnişe ivme kazandırmada sözü edilebilir bir müdahalede bulunmasalar bile, onlar gene de hareket içinde önplana çıkmakta belli üstünlüklere sahiptirler. Nitekim bundan kaynaklanan bir yanılsama ile kimileri hareketi “orta sınıf ” etiketi ile tanımlıyorlar. Oysa bu hareketin yükünü taşıyanlar, şiarlarını formüle edenler, direnme ruhunu ve kapasitesini oluşturanlar, emekçi katmanlara yakın sol siyasal akımlar. Bu da onların bir biçimde ağırlığını gösteriyor. Ölenler gençler, genç işçiler. Çünkü en önde ve en uzlaşmaz bir biçimde onlar dövüşüyorlar. Bu, işçi sınıfından, emekçi katmanlardan buna katılan genç kesimin savaşma, direnme kararlılığının bir göstergesi. Bunu ne için yaptığının bilincinin de bir göstergesi. Haziran Direnişi’nde özel bir sınıf damgası aramak, şu veya bu sınıfın damgasını taşıyor demek, bu hareketin heterojen ve kendiliğinden karakterini anlayamamanın, onun gücünü ve güçsüzlüğünü oluşturan o kendine özgü yönünü gözden kaçırmanın bir ürünüdür. Az çok gelişmiş, kendini bulmuş bir kapitalist toplumda, burjuvazi, küçük-burjuvazi (kent ve kırsal kesimleriyle) ve işçi sınıfından oluşan üç temel sınıf var. Fakat bu temel bilimsel olgu, bu sınıflar arasında katmanlar olmadığı anlamına gelmiyor. İşçi sınıfı ile küçük-burjuvazi arasında arada yarı-proleterlerle kesişen bir takım katmanlar, küçükburjuvaziyle burjuvazi arasında bir takım katmanlar, burjuvazinin alt kesimleri var. Bu katmanlar kavramının önemini tam olarak değerlendirebilmek için, işçi sınıfı içerisindeki katmanlaşmanın tarihteki ve günümüzdeki siyasal sonuçlarına bakmak yeterlidir. İşçi sınıfının ayrıcalıklı katmanları devrimler tarihinde sosyal-şovenizmin, emperyalist burjuvazinin politikalarına alet olmak anlamında sosyal emperyalizmin, reformizmin, devrimin karşısına dikilmenin dayanağı olabilmişlerdir. Düşünün ki işçi sınıfının kendi içindeki katmanların bile bir önemi var. Özellikle kapitalist bir ülkede bu ayrıcalıklı katmanlar belli siyasal akımlar üretmişlerdir. Olgun biçimiyle II. Enternasyonal tam olarak budur. Sınıfın kendi bünyesindeki katmanlaşmanın böyle sonuçları olabildiğine göre sınıflar arası katmanlar gerçeğinin haydi haydi önemi büyüktür. İşçi sınıfından çıkıldıkça küçük-burjuvaziye doğru yükselen, küçük-burjuvaziden çıkıldıkça burjuvaziye doğru büyüyen... Yani sınıflar arasında bir geçişkenlik, bu geçişkenliği sağlayan bir dizi ara katman var. Haziran Direnişi’nde de bu olgu tüm


açıklığıyla görülüyor. Parti raporlarında, işçi sınıfının ağırlıklı olduğu semtlerde hareketin daha zayıf ama nispeten iyi halli küçük-burjuva kesimlerin oturduğu bölgelerde daha etkin ve kitlesel olduğu bilgisi yer alıyor. Örneğin Esenyurt’ta en fazla beşyüz kişi harekete geçirilebiliyor, ki onbinlerce işçinin oturduğu bir işçi semtidir. Az aşağıda Avcılar, nispeten iyi halli kimselerin ağırlıklı olduğu bir yerdir, ama eylemler orada onbiniyirmibini bulabiliyor. Hareketin kalbi Kadıköy’de atıyor. Kadıköy bugün ara katmanların, iyi halli küçük-burjuvazinin, onun üst kesimlerinin oturduğu ayrıcalıklı bir bölgedir. Aynı şey kısmen Beşiktaş için de geçerli. Proleterlerin bu gibi semtlerde artık kalmadıklarını, sanayi ile birlikte kentlerin dışına ya da eteklerine atıldıklarını biliyoruz. Dolayısıyla, buna olgunlaşmış sınıf hareketi diyenler, ciddi bir teorik yanılgı taşıyor olmanın ötesinde sonuçları bakımından sorunlu bir siyasal argüman ileri sürmüş oluyorlar. Bütün küçük-burjuva katmanları alıp işçi sınıfı torbasına atmak, işçi sınıfını anlamsızlaştırmak, onu devrimci bir sınıf yapan temel öğeleri böylece boşa çıkarmaktır. Siz küçük-burjuvazinin, hele de bu azgın neoliberal saldırı döneminde, yarının proleter adayı olduğunu söyleyebilirsiniz. Gençliğin geleceksiz olduğundan hareketle bugünün gençlerinin, liselilerin ya da üniversitelilerin yarının işçi sınıfı bireyleri olduğunu da söyleyebilirsiniz. Fakat bunları söylemek bu kesim ya da katmanların bugünden proleter oldukları anlamına gelmez. İşçi sınıfının bu toplumdaki potansiyellerine ya da asıl anlamını gelecekte bulabilecek olan rezervlerine işaret etmek ile kendisini birbirine karıştırmak çok ciddi bir teorik yanılgıdır ve siyasal sonuçları bakımından da tehlikelidir. Teorik olarak yanlıştır ve siyaseten de işçi sınıfı ekseni dediğimiz o temel sorunu bulandırıp karartmaktır. Marksist olmak iddiasındaki bazı aydınlar bu konuda ölçüyü o kadar kaçırıyorlar ki, günümüzde sanayi işçi sınıfının artık fazlaca bir anlamı kalmamıştır, halen herşeye rağmen bir anlamı varsa bile bunu da giderek kaybetmektedir, yerini etkinliğini daha çok sanal alanda, dijital ağlarda, bilişim tekniklerine hakimiyette gösteren yeni türden bir işçi sınıfı fraksiyonuna bırakmaktadır, diyebiliyorlar. Bu böyleyse eğer, kapitalizm sonsuza değin egemen kalacak demektir. Bir kere tanımladıkları katmanların çoğu üretken konumda bile değil. Tersine, burjuvazinin üretken işçi sınıfı üzerinden sömürerek elde ettiği artık değerden pay alan kesimler. Kendi tanımlamaları içinde var; bunlar burjuvazinin denetim ve disiplin mekanizmalarının içerisinde yer alıyor, artık-değerin çoğaltılması ve üretimin hızlandırılması süreçlerinde önemli rol oynuyor diyorlar. Bununla sözünü ettikleri katmanların günümüz teknolojisine hakimiyetlerini anlatmış oluyorlar aynı zamanda. Teknik her zaman burjuvazinin bir parçası olan ya da onun denetiminde bulunan unsurların elindedir. Bu ara burjuva katmanlardan “işçi sınıfının geleceği elinde tutan yeni bir fraksiyon”u türetmeye kalkmak aydın fantezisinin bir sınırı olmadığını gösterir en fazla.

İşçi sınıfı ve küçük-burjuva demokratizmi Haziran Direnişi’ne işçi sınıfının örgütlü bir güç olarak katılmamış olması, tam da hareketin yapısal zayıflığının bir göstergesidir. Zira işçi sınıfı direnişin oluşturduğu hareketi en sağlıklı biçimde ayrıştırabilecek yegane güçtür. İşçi sınıfının direnişe açık sınıf kimliği üzerinden, üretim birimleri planında katılması, olduğu kadarıyla burjuva ara katmanların çoğunu hareketin dışına iterdi. Zira sınıfın bu türden bir varlığı harekete belirgin bir sosyal-sınıfsal görünüm kazandırır, böylece hareket içindeki burjuva katmanları da buna uygun bir tutum ve tercihe yöneltirdi. Bu aynı gerçeğin bir de öteki yüzü var. Bugün harekete salt burjuva demokrat sınırlarda, AKP karşıtlığında, hak ve özgürlükler mücadelesi sınırlarında katılan emekçi katmanlar, işçi sınıfının etkin katılımı durumunda bu dar çerçevenin ötesine geçerlerdi. Bu katmanlar işçi sınıfını arkasından sürükleyemez ama işçi sınıfı onları rahatlıkla sürükler. Onlar işçi sınıfına güven veremezler ama işçi sınıfı onlara güçlü bir biçimde güven verir. Sorun, bu katmanların işçi sınıfının davasına katılmayacağı, geleceğin toplumsal devriminde yer almayacakları değil, fakat işçi sınıfının davasını onun adına temsil

edemeyecekleri, yürütemeyecekleri ve yönetemeyecekleridir. Bunlar toplumsal devrimin motor gücü olamazlar, ancak eksenini işçi sınıfının oluşturduğu bir toplumsal devrime şu veya bu şekilde katılabilirler. Küçük-burjuva katmanların bugünkü umutsuzluğu işçi sınıfının dünden bugüne süren edilgenliğinden gelmekteydi. Onlar bugün kendilerini bir parça ortaya koydular, bununla bir özgüven kazandılar. Ama onların sıradan bireylerini bir yana koyarak siyasal temsilcilerine baktığımızda, toplumu demokratikleştirme çizgisi dışında bir şey söylemediklerini görüyoruz. Gezi Direnişi’ni Türkiye’yi demokratikleştirmenin motoruna çevirelim diyorlar, neredeyse koro halinde. Hiç kimse devrimden, sosyalizmden, kapitalist mülkiyet ilişkileri ile emperyalist egemenliğin tasfiyesinden sözetmiyor. Bu hareketi Türkiye’yi demokratikleştirmenin dinamizmine çevirebiliriz diyorlar. EMEP ve ÖDP başta olmak üzere Türkiye’nin reformist solunun Haziran Direnişi’nin sunduğu imkanlara ve geleceğe bakışı bu. Bu, Türkiye’nin bugünkü burjuva siyasal düzenini kendi zemini üzerinde demokratikleştirmek çizgisi demektir. Ama bu devrimci açıdan hiçbir şey demek değildir. Burada devrimci olan bir şey yok. Zira devrimci siyaset sınıf ilişkileri ve çatışması alanına dayanır. Siz çatışan sınıfları karşı karşıya koyacaksınız, özgürlükler ile despotizmi değil. Mevcut siyasal sistemi kendi temelleri üzerinde demokratikleştirmeniz temel sınıf ilişkilerini herhangi bir biçimde etkilemez, sınıflar yerli yerinde kalır. Yeni bir tarihsel dönemden, bir büyük tarihsel çalkantı dönemine girişten sözediyoruz. Bu dönem burjuva düzen tabanı üzerinde demokrasiye gidiş dönemi değil. Tam tersine, neoliberal yağma için, emperyalist savaşlar için despotik devlet gerekli, gelinen yerde gerekliden öteye zorunlu. Köklü burjuva demokrasilerinin bile polis rejimine evrilmekte olduğu bir yeni dönemin içindeyiz artık. Bu kuşkusuz demokrasi uğruna mücadelenin önemini ortadan kaldırmaz, ama bu mücadelenin artık her zamankinden daha çok toplumsal devrim mücadelesi içinde ele alınmasını gerektirir. Demokrasi mücadelesini sosyalizm uğruna mücadele içinde anlamlandırmanızı gerektirir. Sorunu böyle ele aldığınızda, mücadeleyi sınıfsal bir eksene oturttuğunuzda ise hareket zaten salt demokratikleşme sınırlarında kalamaz. Salt siyasal özgürlükler uğruna harekete geçmek her zaman küçük-burjuvazinin dar ufkudur. Demokratizm onun programıdır. Kapitalist bir toplumda işçi sınıfının sınıf programı ise toplumsal devrim ve sosyalizmdir. Başka sınıfların ardından sürüklenmediği sürece, onların temsilcisi siyasal akımlara alet olmadığı sürece, işçi sınıfının kapitalist sınıf ilişkilerinin egemen olduğu bir toplumdaki programı budur. Bunun esası ise burjuva sınıf egemenliğinin yıkılması ve kapitalist mülkiyete el konulmasıdır. İşçi sınıfı sınıfsal konumu gereği kendini sermaye sınıfına karşıtlık içinde tanımlar, mücadelesi de buna yönelir. Sıradan direnişlerin bile ortak sloganı olan “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!” söylemi bunun en popüler bir ifadesidir. Burada tüm sadeliği içinde siyasal değil fakat sınıfsal bir tanım var. Sınıfın karşısında sınıf var burada. İşçi sınıfının birliği sermaye egemenliğini yenecek anlamına gelir. Bu henüz ilkel bir bilinçtir ama belirli bir sınıfsal konumun doğasından gelmektedir. Bu, bir sınıfın kendini bir başka sınıfın karşısına koymasıdır. Haziran Direnişi’nde etkin bütün küçük-burjuva öğelerin hareketi hep geriye çekmeye çalışmaları dikkate değer bir tutumdur. AKP karşıtlığı, siyasal özgürlük istemleri, genel olarak demokrasi talebi, yaşam tarzı hassasiyeti, çevre hassasiyeti, kadın hakları... Bunları sınıf ekseninden kopardığınızda, her birini kendi içinde bir reform istemine indirgemiş olursunuz. Bu ulusal sorun için de geçerlidir. Ulusal sorunu toplumsal devrim ekseninden kopardınız mı, en iyi durumda onu devrimci demokrat, çoğu durumda ise burjuva demokrat bir programa indirgemiş olursunuz. Ulusal özgürlüğü iyi kötü elde eder, ama kurulu düzenin sınırları içinde kalırsınız. 20. yüzyılın zengin ulusal hareketler deneyimi bunu bize tüm açıklığı ile gösteriyor. Cezayir’den Güney Afrika’ya kadar. Güney Afrika’da son yirmi yıldır siyahların mücadelesine önderlik eden parti iktidardadır, ama aynı Güney Afrika bugün hala dünyanın gelir uçurumu en keskin olan ülkesidir. Bunun bütün bir acısını da doğal olarak siyah işçi sınıfı ile emekçiler çekiyor. Bu, ulusal özgürlük mücadelesini toplumsal devrim mücadelesinden koparan her ulusal hareketin kaçınılmaz akibetidir.

25


Haziran Direnişi’yle birlikte gelişen örgütlenme ihtiyacı üzerine...

Süreç, ‘gelecek’ mücadelesi ekseninde örülmeli, tüm özgün ve demokratik sorunların çözümü, tek gerçek kurtuluş olan devrim mücadelesiyle ilişkilendirilmelidir.

26

Ekonomide neo liberalizmi, dış politikada komşu halklara karşı saldırganlığı, iç politikada despotluğu temel alan sermayenin vurucu gücü AKP iktidarı, içine düştüğü krizler nedeniyle, çok yönlü bir çöküş yaşıyor. Bu çöküş, sadece ekonomik alanı değil, toplumun kültürel ve siyasal yaşamını da etkilemektedir. Yıllardır bu politikalarla boğuşan emekçi yığınlar biriktirdikleri mücadele potansiyelini Haziran isyanıyla dışa vurmuş durumdalar. Avrupa ve Ortadoğu’da gelişen süreçler, grevler, isyanlar ve emekçi kitlelerin militanlığı, sömürü zincirlerinden kurtulma arzusunun ne denli güçlü olduğunu gösteriyor. İsyanlar, bu mücadele dinamiklerinin en diri, en militan, en enerjik kesimi olan gençliğin örgütlenme ihtiyacını tartışmayı zorunlu kılıyor. Gençliğin bu enerjik hali, taşıdığı mücadele potansiyelleri, olaylara hızla tepki vermesi ve gelişen süreçleri hızla kavrayıp buna göre şekillenmesi, Türk burjuvazisi başta olmak üzere, dünyanın egemenlerini korkutmaya başladı. Zorbalığa dayalı kapitalist/emperyalist sistemin, yarattığı korku imparatorluklarına rağmen, giderek güçlenen sınıf ve gençlik hareketleri, nasıl oluyor da üzerlerindeki bu karabulutlara rağmen, güneşi bulup açığa çıkarabiliyorlar? Yanıtlaması zor bir soru değil aslında… Kapitalist sistem sadece ekonomik, siyasal alanlarda değil. Kültürel alanlarda da sömürü ve ayrımcılığı pervasızca dayatmaktadır. Kapitalizmin bu yapısal özelliğinin her gün yeniden yarattığı yıkıcı sonuçlara karşı gençlik ve emekçi kitlelerde biriken öfkenin patlaması, halk isyanlarını ateşlemektedir aynı zamanda. Peki, bu öfke ve mücadele azminin yaşamla bağı kurularak, örgütlü mücadeleyi güçlendiren bir imkana nasıl dönüştürülecek Tartışılması gereken ilk önemli nokta budur. Şimdi bu belirlediğimiz konuya dayanarak Dünyada gelişen süreçlerin Türkiye gençliği üzerindeki etkilerini kısaca ele alalım. Türkiye solunun gençliğe bakış açısı, gençlik dinamiklerini değerlendirmesi, örgütlenme tarzı ve ideolojik yaklaşımları üzerinden ele alırsak şunu söyleyebiliriz; bir kesim neo-liberal saldırıların yarattığı ekonomik, sosyal, kültürel yıkımın toplumda yarattığı etkileri doğru kavrayamamanın sonucu olarak gerçeği göremedi. Bundan dolayı da, sorunu doğru çözümleyemediği gibi, isyana müdahale için uygun politik hat ve araçlar bütünlüğünü de geliştiremedi. Gerçekte geçmişi aşamamanın sıkıntılarını yaşayan bu kesim, gençliğin enerjisini, bu enerjinin örgütlü bir güce dönüştüğünde neler yaratabileceğini kavrayamadı. Çeşitli süreçlerde, gündemler üzerinden geliştirilen politik araçlar da günü kurtarma ihtiyacına dönüktü

bir yanıyla. İsyanın ani gelişmesi, ideolojik alandaki gerilik ve burjuvazinin gücünün abartılması gibi etkenler de, “günü kurtarma” sınırlarının aşılmasını zorlaştıran diğer etkenler oldu. Bugün, devrimci politik bir hat belirlemek, çok daha kolay hale gelmiştir. Gençlik mücadelesinin en özgün sorunlarından biri olan ‘gelecek’ bu hattın yörüngesinin belirlenmesinde etkin bir rol oynamalıdır. Ancak ‘gelecek’ bir politik hat olarak belirlendiğinde, bunun yaşamla pratik bağının kurulması ve buna uygun araçların yaratılması da gerekiyor. İşte bu noktada, yukarıda bahsettiğimiz ideolojik tutum ve yansımalar göze çarpıyor. Türkiye’de gençliğin gelecek mücadelesinin merkezini oluşturacak olan ideolojik ve politik tutum aslında gençliğin kurtuluşunun da temellerini atmak anlamına geliyor. Ancak Türkiye üzerinde özellikle 80 yenilgisinin yansımaları olarak da görebileceğimiz ‘ideolojik’ tutumlar noktasında sorun ortaya çıkmaktadır. Ne yazık ki, geçmişi aşamamanın etkisiyle ve aslında özel bir tutumla gençlik mücadelesi gerçek hedefinden saptırılmakta ve düzen içi çözüm platformlarına hapsedilmek istenmektedir. Yıllardır bu sürüncemelerle boğuşan gençlik dinamiklerinin örgütlendiği alanlar en özgün taleplerinden uzak bir hal almıştır. Gençlik gelişen süreçlerle birlikte gelecek mücadelesinin yerini çevre mücadelesi, AKP karşıtlığı, demokratik taleplere vb. düzen içi kırıntılarla yetinen bir çizgiye bırakmış durumdadır. Yaygın olan bu çizginin kırılabilmesi için, gençlik mücadelesinin en önemli sorunlarından olan örgütlenme sorunu doğru bir tarzda ele alınmalı ve gençliğin politizasyon sürecini tamamlaması yönünde ciddi bir irade ortaya konulmalıdır. Süreç, ‘gelecek’ mücadelesi ekseninde örülmeli, tüm özgün ve demokratik sorunların çözümü, tek gerçek kurtuluş olan devrim mücadelesiyle ilişkilendirilmelidir. Şimdi son dönemin en büyük çıkışı olan ve gençliğin de öncülüğünü üstlendiği bir süreci, Haziran isyanını ele alarak örgütlenme sorununa dair bir yaklaşım koymaya çalışalım.

Haziran Direnişi’nin gösterdikleri, yarattığı olanaklar ve gençliğin örgütlenme ihtiyacı Haziran isyanı, Türkiye’deki toplumsal mücadele açısından büyük önem taşıyan deneyim ve birikimler bıraktı. Korku imparatorluğuyla yaşayan toplum elindeki gücün farkına yeniden vardı ve o deneyimini tazeledi. Merkezinde emekçiler olsa da toplumun farklı kesimlerinden


katılımın olduğu isyan, burjuvazinin ve AKP iktidarının yüreğine korku salmıştır. Baskı ve ayrımcılığa maruz kalanları düzenle karşı karşıya getiren isyan, sömürü ve yozlaşmanın zincirlerinden kurtulma arzusunun somut resmini çizmiştir. Direnişin başını çeken, barikatların en ön saflarında çatışan, enerjik ve en diri kesim olan gençliğin geleceği için mücadeleye hazır olduğunu ortaya koymuştur. Özellikle üniversite gençliğinin Haziran Direnişi sürecinde ve direniş günlerinde alandaki faal ve etkin çalışmaları, direnişin uzun soluklu olmasında önemli bir rol oynamıştır. 68 devrimci çıkışıyla birlikte Türkiye’deki devrimci gençlik mücadelesi bir ivme kazanmıştı. Bununla birlikte yaratılan tüm değer ve olanaklar özellikle 80 erozyonuyla birlikte bir sönümlenme yaşamış, ancak yer yer 80 ve 90’lı yıllarda gençlik mücadelesi yeniden kendini üretme ve belirgin bir militanlık göstermiştir. Var olan devrimci örgütlerin militan kadroları merkezi düzeyde ki kadroları dahil, gençlik mücadelesi üzerinden şekillenmiştir ve bu anlamda Türkiye devrimci mirasına ve geleneğine sahip çıkan, enerjik bir sürecin yaşanmasını kolaylaştırmıştı. 89 çöküşünün yansımaları ve 90’lı yılların ortasındaki savruluşlar, reformizm furyasını beraberinde getirmiş ve bu cereyan belirgin bir biçimde sınıf ve gençlik mücadelesinde etkisini artırmıştır. Kürt hareketinin İmralı süreciyle birlikte sistemle barış noktasına odaklanması ile bu süreç hız kazanmış, üniversiteli gençliğin önemli bir kesimi, nihai kurtuluşları olan devrim ve sosyalizm mücadelesi ekseninden uzaklaşmıştır. Düzen içi çözüm arayış platformları, reformist örgütlenmeler, gençliğin mücadelesinin önüne sunulmuştur. Geniş kitleleri kapsayan, ‘geleneklerden’ de yararlanarak bunları gençlik mücadelesi önüne sunan reformist çevreler, gençlik mücadelesi içerisinde geniş bir yer tutmaya başlamıştır. Keza 2000’li yılların ortalarına kadar yaşanan savrulmalarla boğuşan gençlik, Reformizm dalgasının genişlemesiyle de kendini o dalganın peşinde bulmuştur. Fakat bu süreçte dahi devrimci gençlik mücadelesi bir şekilde sürekliliğini korumuştur. Sonrasında devrimci bir gençlik hareketi yaratılamasa da, üniversite gençliğinin geleceği olan devrim ve sosyalizm mücadelesinde örgütleme ekseninde bir mücadele hattı da var olmuştur. Gelinin süreçte üniversite gençliğinin önemli bir kesimi baskıların, yaratılan korku imparatorluğunun, uygulanan düzen politikalarının ve reformizmin de etkisiyle devrimci ruhtan iyice uzaklaşmaya ve kaba sınırlar örmeye başlamıştı. Ancak Haziran isyan günleri, bu korkulardan ve baskılardan en militan şekilde kurtulma olanağını sağlamıştır. Örgütsüz ve dağınık gençlik yığınlarının Haziran isyanı sürecinde nasıl da bir arada mücadele ettiklerine hepimiz şahit olduk. Bugüne dek eşi görülmemiş olanaklar yaratan Haziran Direnişi, gençliğin geniş halk kesimleriyle buluşmasını ve onlarla birlikte militan mücadele içinde buluşmasını sağlamıştır. Ancak ne yazık ki, reformizmin ve düzen içi mücadele platformları bu direnişin sönümlenmesinde etkin bir rol oynadı. Her şeye rağmen, yıllardır bir sürünceme içerisinde kendini bulmaya çalışan gençlik mücadelesi, Haziran isyanıyla bir yol bulmuş, ancak bu yolun nasıl değerlendirileceği konusunda halen netleşememiştir. Tüm olumlu ve olumsuz yanlarıyla birlikte Haziran Direnişi bize şunu da göstermektedir, gençliğin asıl yeri, devrim mücadelesine örgütlenmesidir!

Gezi Komünü sosyalizme olan özlemin göstergesidir Haziran Direnişi sürecinde yaratılan değerlere bakıldığında, bugünün gençliğinin sosyalist yaşam biçimine duyduğu özlem, belirgin bir şekilde görülür. Gezi Parkı’nda kurulan “komün” ve burada oluşturulan kütüphane, ortak yaşam kurma çabası, devrim marketleri, birlikte iş yapma ve birarada yaşama arzusu... Tüm bunlar, gençliğin ve emekçilerin sosyalist yaşam

biçimini ne kadar arzu ettiklerini göstermektedir. Bize düşen ise, geniş kitleleri ve gençliği arzu edilen sosyalizm mücadelesine örgütlemektir. Haziran Direnişi’yle birlikte gördük ki, gençlik her durumda kendi özgün mücadele taleplerini en geniş toplum talepleriyle birleştirip ortak bir mücadele seyri izleyebiliyor. Hatta bunu isyana çevirip bir ateş yakabiliyor.

Gençlik dinamizmini devrim mücadelesiyle buluşturmak Gençliğin, özellikle üniversite gençliğinin mücadele potansiyelleri somut olarak önümüzde duruyor. Yılları bulan süreçler içerisinde sürekli bir tartışmaya konu olan, bu potansiyeli ‘nasıl açığa çıkarıp devrim sürecine örgütleyebiliriz’ tartışmaları tüm çevreleri sarmış durumda. Herkes kendi cephesinden çeşitli değerlendirmeler ve politik hatlar kurup gençliğin dinamizmini yeniden açığa çıkarmanın yollarını aramaktadır. Bu noktada vurgulayalım ki, genç komünistlerin öncelikli görevi, Haziran isyanıyla açığa çıkan dinamizmi devrim ve sosyalizm bayrağı altına örgütlemek için gücünü, olanaklarını ve yeteneklerini seferber etmeleridir. Ancak kendiliğinden gelişen bu süreç, örgütlenmenin ve kitleleri devrime kazanmanın ne denli yakıcı bir ihtiyaç olduğunu göstermiştir. Aylar geçmesine rağmen isyanın etkileri yaşamakta, buna uygun politikalar ve gündemler örgütlenmektedir. Haziran Direnişi’nin birikimlerinin tartışıldığı forumlar buna en güzel örnektir.

Forumlara katılım ve müdahale… Nitel olarak bu isyanın en pasif halini almış olan forumlar örgütlenme ihtiyacının da bir ürünü olarak doğmuştur. Bugün forumlar, geçmişten beri devrimci faaliyetlerin sürdüğü emekçi semtler başta olmak üzere, birçok semtte yapılmaktadır. Ancak forumlar, Haziran isyanı sürecinde olduğu gibi tüm ülkeye yayılmış değil. Çeşitli üniversitelerde de varlığını sürdüren forumları değerlendirirken belli başlıkları ve konuları iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Haziran Direnişi’nin en büyük eksikliği, örgütsüzlük olarak karşımıza çıkmaktadır. Forumların, yeni kitle hareketinin ve ayaklanmaların mücadele organları haline gelmesini sağlamak temel sorumluluklarımızdan biridir. Bunun için de ilk başta forumların düzen-içine çekilmesine izin vermemeli, tartışmaları belirleyebilecek düzeye sahip olmalı ve bu tartışma olanaklarını yaratacak hedefler belirlemeliyiz. Bu tartışmaları özgün sorunlarla genel sorunları birleştiren bir mücadele hattı çizerek devrimci tarza dönüştürmeliyiz. Forumlara çok şey yüklemeden, ama olmasını istediğimiz biçimde tartıştırmalıyız konuları. İnsanlarla bağlarımızı kuvvetlendirmenin bir aracı olarak görmeli ve buna uygun bir tarza büründürmeliyiz. Komünistlerin önderliği olmadan, hiçbir ayaklanmanın sosyalizm ve sınıfsız toplum hedefine ulaşmayacağını belirtmeli ve bu temelde örgütlenmeyi hedeflemeliyiz. Ancak gençliği ve emekçi kitleleri örgütlemeyi tek başına forumlarla sınırlamamalı, geniş bir faaliyet alanı açıp çeşitli politik araç, eylem ve etkinlikler örgütlemeliyiz. Bunu, özellikle üniversitelerde yapabilme olanaklarını en geniş biçimiyle yaratmalıyız. Diplomalı işsizlik ve geleceksizlik vurgusunu öne çıkarmalı, gençliğe, bu sorunların gerçek çözüm yolu olarak devrim ve sosyalizm mücadelesinde örgütlenmeyi göstermeli, bu vazgeçilmez gerçeği her alanda tekrarlamalıyız. Örgütlülüğün nasıl bir güç yarattığını her durumda tartışmalara konu etmeliyiz. Gelinen süreçte gençliği devrim ve sosyalizm mücadelesine kazanabilecek tek unsur olarak biz genç komünistlere bu noktada büyük görevler düşmektedir. Her açıdan militan, birleşik ve kitlesel bir gençlik ve örgüt yaratmanın koşullarını oluşturmalıyız.

27


Sao Paulo’dan Roma’ya, sermayenin kölesi değil, özgür geleceğimizin savaşçıları olacağız!

28

Gençliğin dünyanın dört bir yanından yükselttiği isyan ateşleri, dünya sermayesini kavurmak üzere büyüyor. Mısır’dan İtalya’ya, Brezilya’dan Fransa’ya, Tunus’tan Türkiye’ye… dünyanın pek çok ülkesinde gençlerin ön safta olduğu direnişlerin sayısı her geçen gün artıyor. Bizler de muhteşem bir Haziran isyanı deneyimini geride bırakmış gençler olarak gençliğin mücadeledeki birleştirici ve tetikleyici gücünü gördük ve dosta düşmana gösterdik. Avrupa’da direnen binlerce gençte ODTÜ barikatlarındaki ruhun yansımasını görmüyor muyuz? Brezilya’da sokaklara dökülen o genç yüreklerde Taksim’i egemenlere dar eden öfkeyi, yani ezilenlerin öfkesini görmüyor muyuz? Sermaye, dünya ölçeğinde doymak bilmeyen bir dev gibi büyümeye devam ederken, bizleri türlü yüzeysel farklılıklara göre sınıflandırarak bölmeye çalışıyor. Bizi dillerimize, dinlerimize, inançlarımıza göre ayırmaya, bizi doğduğumuz toprakları bölen o sahte sınırlara hapsetmeye çalışıyor. Ancak isyanın ateşi sınır tanımıyor. Çünkü eğitim parası, yurt masrafları, ulaşım zamları, ucuz işgücü olarak sermayeye köle olarak sunulduğumuz stajlar derken bize parayla satılmaya çalışılan diplomaları almak için ödediğimiz bedellerin omuzlarımıza yıktığı yükler aynı. Dünyanın farklı köşelerinde aynı sorunlarla boğuşan ve geleceğini kurmaya çabalayan gençler olarak bize dayatılan geleceksizliği görüyoruz.

Gelecek, diye sundukları şeyin kölelikten başka bir şey olmadığı fark ediyoruz! Evet, ortak düşmanımızı çok iyi tanıyoruz. Kapitalist düzende bizden çalınmaya çalışılan geleceğimizi kendi ellerimizle yeni baştan kurabilecek güce sahip olduğumuzu, dünyanın farklı kıtalarında mücadele eden direnişçi genç arkadaşlarımız gösteriyorlar bize. Brezilya’da her geçen gün artan ulaşım masraflarını karşılamaktan yorgun düşmüş üniversiteli Loussia’nın barikatların ardından yükselen sloganları, İtalya’da yüksek yurt ücretlerini artık karşılayamadığı için en temel hakkı olan barınma hakkından yoksun kalan Giovani’nin öfkeli yumruğuna ulaşıyor. Göçmenlere yönelik ırkçı/ayrımcı politikalardan dolayı Fransa’dan sınır dışı edilen Roman asıllı Leonarda Dibrani’nin uğradığı haksızlık, Fransa çapında binlerce öğrenciyi sokaklara döküyor ve onların bu haklı mücadelesi Türkiye’de anadilde eğitim mücadelesi veren Kürt öğrencilerin mücadelesine ışık tutuyor. Diğer yandan İspanya’daki öğrenciler gerici/şoven eğitim reformu ve bununla birlikte eğitime ayrılan bütçenin kısıtlanmasına karşı üç günlük grev ilan ederek mücadelelerine başlıyorlar. 17 yaşında polis kurşunu ile katledilen Brezilyalı direnişçi Douglas Rodrigues’un isyanı, bölgesinde eğitim ve sağlık kurumları yerine karakol inşa eden devlete isyan eden ve asker kurşunu ile katledilen Medeni Yıldırım’ın isyanından ne kadar farklı?


Kriz içinde kendine çıkar yol arayan sermaye düzeni, dünyanın dört bir yanında eğitime değil savaşa bütçe çıkarıyor, zira yayılmacı-sömürgeci politikasını yeni istilalarla sürdürebilmenin planını yapıyor. Neo-liberal politikaları doğrultusunda sermaye devletleri dünya çapında her şeyi özelleştirmeye ve parayla alınıp satılan meta haline getirmeye çalışıyorlar. Kazanılmış hakları gasp etmeye çalışan bu güçler, yalnızca daha çok köle istiyorlar. Ulaşım, barınma, yemek başta olmak üzere en temel ihtiyaçlarımız biz öğrencilere parayla satılırken, eğitim de bir bütün olarak özelleşen üniversiteleriyle tamamen paralı hale getirilmeye çalışılıyor. Parası olanın eğitime layık görüldüğü, parası olmayanın eğitim gibi en temel haktan yoksun bırakıldığı bir dünya yaratmaya çalışıyor dünya kapitalizmi. Diplomalı işsizler dünya ölçeğinde muazzam sayılara ulaşırken, dünyanın bin bir farklı köşesinde tehdit altındaki gençler olarak artık lise, üniversite mezunu olmanın da bize gelecek sağlayamaz hale geldiğini görebiliyoruz. Patronların sömürüsüne aracılık eden yaltakçılar yetiştirmek dışında bir amaçları yoksa, kim üniversitelerimizde bilimsel eğitimden söz edebilir? “Gençlik politika ile ilgilenmesin de ne yaparsa yapsın” istiyor sermaye devletleri. Oysa gençlik dört duvar arasında kitap okuyarak özgürleşemeyeceğini çoktan fark etmiş durumda. İyi diplomalar, yüksek notlar da dünyayı çürümüşlükten kurtarmayacak, yalnızca kapitalist sistemin patronları daha çok ve daha çok servet biriktirecek. Evet, belki farklı dilleri konuşuyoruz, fakat kör değiliz. Bize dayatılan geleceksizliği tüm çıplaklığı ile görüyoruz! Ankara’da, Paris’te, Roma’da, Tunus’ta görüyoruz! Emperyalist kapitalist sistemin oyduğu köle çukuru giderek daha da derinleşiyor. Eğer çalınan haklarımız için mücadeleyi büyütmezsek bu çukurun dışında kalacak olanlar ise yalnızca sermaye sahipleri olacak. O halde bizler de, dünya ölçeğinde yükselen gençliğin mücadele ateşini bulunduğumuz yerden harlayarak, kapitalizmin geleceğimize yönelik saldırıları karşısında savunmasız olmadığımızı bir kez daha gösterelim. Elbette mücadelemizin her üniversitede, her şehirde, her ülkede apayrı bir önemi var, bunu görmezden gelmeyelim. Bologna’da ticari eğitim dayatmalarına karşı işgal ettikleri yurt binasına “Taksim İşgali” adını veren İtalyan öğrenciler varken, gençliğin kendilerine dayatılan sınırları tanıdığını kim iddia edebilir? İstanbul’dan Bologna’ya öyle bir yol uzanır ki, o yol mücadele taşları ile bezenmiş, isyan ateşi ile çevrelenmiştir. Sömürgeci kapitalist sistemin kolluk kuvvetleri de silahları da sınırları da bu yolun inşasına engel olamamıştır, olamayacaktır! Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar, bütün kara parçalarında Afrika dahil [1], öyleyse bizler tüm saldırılara karşı Sao Paulo’dan Roma’ya direnişi yükselten gençliğin bir parçası olarak, birleşik mücadelemizi güçlendirerek özgürleştirebiliriz insanlığı, bütün kara parçalarında Afrika dahil! K. Ehram [1] Süreya, Cemal. Üvercinka. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2008.

Feniş işçisinin sesi Beyazıt’ta yankılandı!

Feniş işçileri Ekim Gençliği’nin İstanbul Üniversitesi’nde düzenlediği etkinliğe katıldılar. Etkinliğin öncesinde rektörlük, ÖGB ve çevik kuvvet eliyle etkinliği yaptırmamak için elinden geleni yaptı. Feniş işçilerini kesinlikle okula almayacaklarını söyleyen ve çevik kuvveti kapıya çağırarak gözdağı vermeye çalışan rektörlüğün çabaları boşa düşürüldü. ÖGB amiri gelerek ses sistemini, bilgisayarı, sinevizyonu alacaklarını, işçileri sokmayacaklarını söyledi. Hazırlık sırasında taciz ve tehditlerle çalışmayı sabote etmeye çalıştılar. Beyazıt Meydanı’ndan işçilerle beraber sloganlar eşliğinde okulun kapısına kadar yüründü. Tüm engellemelere rağmen okuldaki birçok siyaset ve öğrencinin sahiplenmesi ile kapılar açtırılarak sloganlar eşliğinde üniversite bahçesine girildi. Bahçede yapılan konuşmayla Feniş işçilerinin haklarını vermeyen patron ile rektörlüğün aynı tarafta durduğu, ÖGB ve rektörlüğün sermayenin emrinde olduğu söylendi. Yapılan konuşmalarla etkinliği engelleme girişimi kitleye teşhir edildi. Yapılan konuşma yoğun alkışla karşılandı. Etkinliğin gerçekleşeceği Hergele Meydanı’na gelindiğinde sinevizyon gösterimiyle etkinliğe başlanmak istendi. Ancak üniversite yönetiminin interneti kesmesi nedeniyle sinevizyon gösterilemedi. Bu yüzden yapılan teşhir konuşmasının ardından ilk sözü Feniş işçileri aldı. Feniş işçileri, direniş sürecini anlatarak mücadelelerinden vazgeçmeyeceklerini söyledi. Ardından Ekim Gençliği adına yapılan konuşma ile Feniş direnişi üzerinden sınıf mücadelesinin öneminden bahsedildi. Kapitalist düzeni yıkmakta sınıfın rolüne değinildi. Tek çözümün devrimde, sosyalizmde olduğu, bunun için de Ekim Gençliği olarak işçi sınıfının üniversitelerdeki ve gençlik içindeki sesi olmaya devam edileceği söylendi. Konuşmanın ardından Feniş işçileri ve birçok öğrenci söz alarak direniş üzerine konuştular. Konuşmaların ardından halaylar çekilerek sloganlar eşliğinde etkinlik bitirildi. Feniş işçileri geldiklerinde olduğu gibi sloganlarla ve alkışlarla okulun kapısına kadar uğurlandılar. İstanbul Üniversitesi’nde işçi sınıfının sesi gür bir şekilde yankılandı ve Feniş işçilerinin gitmesinin ardından etkinliğe katılan öğrencilerle etkinlik ve mücadele üzerine anlamlı sohbetler gerçekleştirildi. Ekim Gençliği / İstanbul Üniversitesi

29


Mirabel kardeşler, devrim ve sosyalizm mücadelesinde yanımızdalar…

30

1960 yılının 25 Kasım’ında Dominik Cumhuriyeti’nde bir uçurumun dibinde üç kadın cesedi bulunur. Minevra, Maria ve Patria Mirabel kardeşler, tecavüz edilerek katledilmiştir. Trujillo diktatörlüğü, olayı “trafik kazası” olarak açıklar. Ne tesadüftür ki, aynı günlerde diktatörlük iki tehlikenin varlığına dikkat çeker “kilise ve Mirabel kardeşler!” Mirabel kardeşler, Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele eden Clandestina Hareketi’nin öncü kadrolarındandı. Katledilmelerinin sebebi siyasi kimlikleri ve gerici, faşist rejime kafa tutmalarıdır. Mirabel kardeşler özgürlük mücadelesinde bütün dünyada “kelebekler” olarak anıldılar ve mücadelede emekçi kadınların sembolü haline geldiler. Onları katlederek muhalefeti susturacağını sanan faşist diktatörlük ise, tarihin çöplüğünü boyladı ve lanetle anılmaktadır. 1981 yılında Kolombiya’da toplanan Latin Amerika Kadın Kurultayı, Mirabel kardeşler anısına 25 Kasım’ı, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” olarak ilan etti. Birleşmiş Milletler ise, 1999 yılında 25 Kasım’ı “Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması için Uluslararası Mücadele Günü” olarak kararlaştırdı. Kadına yönelik şiddete karşı mücadele devam ederken, kapitalist sistemde psikolojik, cinsel ve fiziksel saldırılar öncelikle kadınları hedef almaktadır. Özellikle emekçi kadınlara çifte ezilmişlik dayatan bu kokuşmuş sistem, şiddetin en iğrenç biçimlerini her gün yeniden üretmektedir. Ülkemizde de, AKP iktidarı döneminde kadın cinayetlerinde yüzde 1400 oranında artış olurken, katlanan taciz ve tecavüz olaylarının failleri ise, adeta yargı tarafından ödüllendirilerek, sembolik cezalarla kurtuluyorlar. Bu arada kadın istihdam oranı 90’lı yıllarda %34 iken, dinci-Amerikancı AKP iktidarı döneminde %24’e geriledi. Her 3 kadından 2’sinin işsiz olduğu Türkiye’de, her şeye rağmen iş bulabilenlerin büyük bir kısmı ise kreş, süt izni gibi temel hizmetlerden yoksun, daha da kötüsü güvencesiz, kayıt dışı koşullarda çalıştırılmaktadır. AKP iktidarının Suriye konusunda savaş kışkırtıcılığına devam ettiği bu günlerde gerici savaşlardan en çok kadınların zarar gördüğüne dikkat çekmek gerekiyor. Savaşlarda kadınlar vahşi saldırılara maruz kalıyor ve işgalciler, kadınlara

tecavüz ederek, o toplumları aşağılamaya çalışıyorlar. AKP’nin hazırladığı “Kadın İstihdam Paketi” ile kadınlar hem toplumsal yaşamına hem çalıma yaşamının dışına atılmak isteniyor. Geçtiğimiz süreçte devletin “en az üç çocuk yapın” söylemi ve kürtaj yasağı ile bütünlüklü bir saldırı gerçekleştiriliyor. Bu istihdam paketi, kadını eve hapsederek, çocuğun bakımından onu sorumlu tutarak devletin yükümlülüklerini kadınların sırtına yıkıyor. Öte yandan çalışan kadınları da sermayeye ucuz iş gücü olarak sunuyor ve sermayedarları sigorta, kıdem tazminatı ödemelerinden kurtarmayı hedefliyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre, son 18 ayda 7 bin 95 kadın mahkemeye başvurarak korunma talep etmiştir. Sokakta, evde, fabrikalarda fiziksel, cinsel ve psikolojik saldırılara uğrayan kadınlar, gözaltında ve cezaevlerinde ise devletin sistemli saldırılarına maruz kalıyorlar. Son dönemlerde işlenen kadın cinayetleri, artık şiddet ve tehdit altında yaşamak istemeyen kadınların eşlerinden boşanmak istemeleri nedeniyle gerçekleşiyor. Sermaye iktidarının dümenindeki AKP hükümeti yıllardır sürdürdüğü dinci-gerici politikalar sonucunda kadın sorununu daha da derinleştirmiştir. Kadınların maruz kaldıkları şiddet, her yönüyle sistemin ürünü iken, Feminist çevreler, sorunun “erkek cinsi”nden kaynaklandığını savunmakta, sisteme dokunmadan sorunu halledebileceğini iddia etmektedir. Oysa sistemin hizmetindeki kadınlar da, kadına yönelik şiddetin utanç ve vebalini taşıyorlar. Nitekim yakın zamanda Haziran isyanı tutsağı Elif Kaya, Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nde kadın gardiyanlar tarafından tacize uğramıştır. Bu sistemde kadınların bir kısmı hem “namus/töre” cinayetlerinde rol oynamakta hem emekçi kadınları hedef alan devlet şiddetinin uygulayıcısı olabilmektedirler. Mirabel kardeşlere yakışan bir tutum alan kadınlar Haziran isyanında ön saflarda direnerek, özgürlük talepleriyle sembolleşerek mücadeleyi büyüttüler. Örgütlü mücadeleleriyle ölümü göze alan ve yol gösteren cesur Mirabel kardeşler/kelebekler, kadın erkek omuz omuza yükselttiğimiz devrim ve sosyalizm kavgasında bizlerin yanında savaşmaya devam ediyor!


Güler baklayı çıkardı Öğrenci evleri üzerinden gündeme gelen ve toplum üzerindeki gerici denetimi arttırmayı amaçlayan “kızlı-erkekli” tartışmasına, son olarak İçişleri Bakanı Muammer Güler de dahil oldu. Devrimci düşmanı bu zattın, “sorunun” sözde “terör boyutu”nu ele alan açıklamaları, AKP iktidarının asıl derdinin ne olduğunu da ortaya koymuş oldu. Toplumun ehlileştirilmesi için dinsel gericiliği sonuna kadar kullanan ve bu yolla kendi konumunu sağlama almaya çalışan AKP iktidarı, geçtiğimiz günlerde yeni bir tartışma daha başlatmış, yurtlardan sonra öğrenci evlerinde de kızlı-erkekli kalınmasına son verileceğini iddia etmişti. Kamuoyunda tepkiyle karşılanan bu tartışmaların hedefinde ise bir kez daha öğrenci gençlik yer alıyordu. Başını Tayyip Erdoğan’ın çektiği dinci-gerici takımın asıl derdinin ne olduğu ise Muammer Güler’in açıklamalarıyla su yüzüne çıktı. Konuyla ilgili açıklama yapan Güler şunları söyledi; “Bize şu ana kadar bu evlerle ilgili veya apartman daireleriyle ilgili gelen değişik müracaatlar oldu. Bunların da değerlendirmeleri yapıldı. Bizim olaya bakış açımız terörle mücadele boyutuyla ilgili. Üniversite öğrencilerinin kaldığı evler ve yurtlar terör örgütlerinin eleman kazanmak için kaynak olarak gördükleri yerlerdi. Söz konusu oluşumlar üniversite kayıt dönemlerinde stand açarak broşür dağıtarak kendilerine yönlendirme çabasında olduklarını görüyoruz. Terörle ilgili yaptığımız çalışmalara da terör örgütlerinin öğrencileri elde etmede kız erkek ilişiklerini kullandıkları bir vakadır.” Muammer Güler’in bu sözleri, AKP iktidarının gençlik üzerinde kurmak istediği denetimin arka planını da ortaya koyuyor. “Kızlı-erkekli kalıyorlar” tartışması ile önü açılmak istenenin ve toplum nazarında meşrulaştırılmaya çalışılan şeyin ne olduğu da, yine Güler’in bu sözleri üzerinden bir anlam kazanıyor. Öte yandan İçişleri Bakanı Muammer Güler’in açıklamaları, dinci-gerici takımın esasta kendi kokuşmuş burjuva zihniyetini de tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Zira “kızlı-erkekli” tartışması dahi, beyinlerinin ne denli karanlık ve kirli olduğunu gözler önüne seriyor. AKP’li bakan, konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamalara şöyle devam ediyor: “Bu faaliyetlerde maalesef gençleri kendi amaçları çerçevesinde evlerde barındırdıklarını gördük. Ailelerin çocuklarının nerede olduğunu bilme hakkı vardır. Devletin koruyucu tedbir alma durumu da vardır. Bu işin terör boyutudur. Bir de öğrenci evleri denilen ülkemizde yeni yeni oluşan bir sektör var. Günübirlik kiralanan öğrenci evleri var. Günü birlik geçici konaklama dediğimiz yerler. Çoğunlukla sürekli konaklanan yerlerde yapılmaktadır. Mesela apartmanların bir-iki dairesinde geçici olarak konaklama yapılmaktadır. Günübirlik kiralanan evler ve illegal örgütlerin kullandığı evlere yönelik çalışma içindeyiz. Hukuki boşluk varsa gerekli düzenleme yapılacak. Konu ile ilgili bir genelge önümüzdeki günlerde valiliklere gönderilecek.” AKP’li gerici takımın ağızlarından dökülen bu kirli sözcükler elbette nedensiz değil. Gençlikten bu denli korkmaları ve düşman olmaları da. Çünkü uykularını kaçıran ve adeta kimyalarını bozan büyük Haziran Direnişi bir kez daha gösterdi ki, gençlik böylesi bir düzende ve dünyada yaşamak istemiyor. Bunun için barikatların en önünde dövüşüyor ve tereddütsüz ölümün üzerine yürüyor. İşte AKP iktidarının gençliği hedef alan saldırıları bu bilince dayanıyor. Fakat gelinen yerde ne yapsalar boşuna. Zira gençlik, özgürlük istiyor, gelecek istiyor. Hem de ölümüne dövüşmeyi göze alarak...

Talimat verildi, gerici güruh hücumda! AKP şefi Tayyip Erdoğan, partisinin Kızılcahamam toplantısında yaptığı konuşmada “kızlı-erkekli” kalınan öğrenci evlerine müsaade etmeyeceklerini söylemiş, aradan iki gün geçtikten sonra, durumu toparlamaya çalışan danışmanı ve yardımcısını da yalanlayarak, bu konudaki “kararlılıklarını” ifade etmişti. Şeflerinin bu sözlü talimatının ardından dinci-gerici güruh harekete geçti. Erdoğan’ın sözlerinin ardından, Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın yurtlarda güvenlik açısından denetim yapmaya başlayacağı öğrenildi. Maliye Bakanlığı da yurtları vergi denetimi ile kıskaca alacak. AKP’li Şamil Tayyar, “kızlı-erkekli” kalınan öğrenci evlerini Gezi’ye bağladı. Öğrenci evleri için şefiyle aynı ifadeleri kullanan Tayyar, Gezi Parkı’nda da çadırlarda “kızlı-erkekli” kalındığını, insanların “bedava bira ve kızlar olması” nedeniyle oraya gittiklerini iddia etti. Aşağılık yalan ve karalamalarını sürdüren Tayyar buna önlem alınması gerektiğini de söyledi. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “kızlı-erkekli” kalınan öğrenci evlerine yönelik tahammülsüzlüğünü anayasal nedenlere bağladı ve şunları söyledi: “Yaşam tarzına müdahale söz konusu değil. Anayasamızın 58. maddesinde devlet gençleri kumar, uyuşturucu ve benzeri alışkanlıklardan cehaletten korumak yükümünü de getirir. Sorumluluğu yetkiyi seçimde size emanet etmişti. Biz bu emanetin gereğini yerine getirmeliyiz, bu görev bize verilmiştir. Devletin gençlerini korumak için tedbir alması onların yaşam tarzına müdahale etmesi olarak nitelendirilemez. Sayın Başbakanımız gerekirse böyle bir adım atarız dedi. Yasal düzenlemeyle ilgili yapılmış bir çalışma yok henüz. Yapılırsa kamuoyuna açıklanır. Hükümet anayasal görevini yapıyor.” Erdoğan’ın piyadeliğini yapan Adana Valisi Hüseyin Coş, talimatı aldıklarını ve gereğini yapacaklarını söyledi. “Başbakan’ın sözleri bizim için talimat” diyen Coş, bunun gereklerini yerine getireceklerini belirtti.

Yardakçılar bile sahiplenemedi Dinci partinin bu çıkışı AKP yardakçılığı ile ünlü isimlere bile “pes” dedirtti. Kalemi her eline aldığında methiyeler dizdiği AKP’ye oy verdiğini “göğsünü gere gere” söyleyen Nazlı Ilıcak “Buradan oy gelecekse gelmesin. Ben göğsümü gere gere Erdoğan’a oy verdim dedim. Şimdi hakikaten utanıyorum” dedi. AKP’nin tüm icraatlarının savunucusu ve “gerekçelendiricisi” Mehmet Barlas da “Muhafazakarlık arkasına devlet gücünü alınca çok tehlikeli oluyor” dedi.

31


Edebiyat-iktidar ilişkisi bağlamında

Anadolu’da başkaldırı geleneği

“İnsanlık tarihi aynı zamanda sınıf savaşımları tarihidir” der Marx; o ünlü yapıtının, Komünist Manifesto’nun başında. Tarihsel olay ve olguların ele alınışında mutlaka değerlendirilmesi gereken alt yapı-üst yapı ilişkilerinin yaşamsallığına dikkat çeker. Zaten bilimsel yöntemin bize öğrettiği de budur: Tarihi bir dönemi irdelerken, yalnızca belirlediğimiz bir yönüyle değil, onu yaratan koşullar çerçevesinde inceleriz. Yani iktidar ilişkileri, bölgenin sosyo-ekonomik durumu, coğrafi özellikleri, toplumu sarsan ideoloji ve dinlerin etkileri vs. incelemek istediğimiz konuyu doğrudan ya da dolaylı bir biçimde etkilemiş olabilir. Bu nedenle “edebiyat ve iktidar ilişkisini” irdelerken, olaylara böylesine geniş bir çerçeveden bakmak zorunda kalırız.

İktidar nedir?

32

Bir sınıfın, zümrenin, ulusun ya da kişinin karşıtları üzerinde tahakküm kurmak için kullandığı gücün adıdır iktidar. Bu nedenle baskı ve zorbalık onun doğası olagelmiştir. Öte yandan “yönetim, yönetme gücü” biçiminde tanımlamak da mümkündür iktidarı. Yani burada aslolan

iktidarın kimin elinde olduğu ve iktidar gücünün kime karşı kullanıldığıdır. Platon, Devlet adlı yapıtında “İktidar, iktidara düşkün olmayan ve iktidardan gelecek yararlara ihtiyacı bulunmayanlara verilmelidir.’’ derken bu ayrıma dikkat çekmiştir. Özetle iktidar, sınıf savaşımlarının temel itici gücü haline gelmiş ve iktidara sahip olma dürtüsü toplumsal mücadeleleri körüklemiştir. Bugünden baktığımızda ise iktidar ilişkilerinin ekonomik ilişkilerden bağımsız olmadığını-olamayacağını daha net bir biçimde görürüz. Ekonomik gücü elinde bulunduran sınıf, zümre veya kişi iktidarın ya doğrudan sahibi ya da dolaylı olarak onun yönlendiricisi konumundadır. Bununla birlikte her sınıfın sanat algısı farklıdır, sanat ne sınıflardan ne de ekonomik ilişkilerden bağımsızdır. Tersine, kültür-sanat sınıf çatışmalarında belirleyici etkenlerden biridir. Günümüzden örneklersek; bir yanda egemen olan burjuva iktidarların kültürsanatı, karşı tarafta ise proletaryanın sanatı, yani devrimci sanat vardır. Zıt iki kültür-sanat anlayışının çatışması, gerçekte burjuvazi ile proletaryanın üretim sürecindeki konumlarından kaynaklanan ekonomik, siyasal, sosyal alanlardaki çatışmasının sanattaki yansımasından başka bir şey değildir.

Edebiyat nedir? Olay, düşünce, duygu ve hayallerin dil aracılığıyla sözlü veya yazılı olarak biçimlendirilmesi sanatı.” (1) biçiminde tanımlanıyor sözlüklerde. Tanımda geçen “dil” sözcüğünü de özel olarak tartışmakta fayda var. Dil, bireyin toplumsallaştığı ortak bir payda. Yani toplumsal yasaların, toplumsal düzenlerin düğümlendiği nokta… İktidarın da karşıtlarının da kendini ifade etme biçimi veya aracı. İşte edebiyat


da böyle bir aracı kullanarak ürünlerini topluma ve geleceğe aktarıyor. Platon, yine Devlet’inde edebiyatı, ‘hayatın yansıması’ olarak tanımlamış ve o günden bugüne birçok tanım yapılmıştır edebiyata dair. Ama bu tanımlarda özel olarak dikkatimizi çeken ortak nokta, edebiyatla gerçek yaşam arasında bağ kurulmasıdır. Edebiyata dair ciddi söz söyleyen herkes, onun, içinde üretildiği toplumsal koşullardan koparılamayacağını, şu veya bu şekilde dile getirmek durumundadır. “Edebiyat yaşamın aynasıdır” tanımı sıkça kullanılır örneğin. Yaşanılan toplumun kültürünün, ön yargılarının, alışkanlıklarının vs. sözlü veya yazılı olarak kalıcılaştırılması ve sürdürülmesidir. Bu nedenle ezilenlerin en güçlü silahlarından biri de edebiyattır. Öyle ki geçmişten bugüne söylenen destanlar, türküler, koçaklamalar, yakılan ağıtlar edebiyatımızda bir başkaldırı geleneği yaratmıştır. Yalnızca Anadolu ve Mezopotamya topraklarında yaratılan edebi eserlerde değil, dünyanın hemen her yerinde - ezen ile ezilen ilişkisinin, sınıflar çatışmasının bulunduğu her alanda- bu tür eserlere rastlamak mümkündür. Ama biz bu çalışmada, üstünde yaşadığımız topraklarda yaratılan eserleri, belli bir tarihi kesitten itibaren elimizden geldiğince incelemeye çalışacağız.

Osmanlı’da başkaldırı şiiri “Osmanlı İmparatorluğu” olarak adlandırılan zulüm aygıtı Anadolu, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Balkanlar başta olmak üzere birçok coğrafyada uzun yıllar hüküm sürmüş bir devlettir. Saltanatla yönetilen Osmanlı’da “iktidar” hanedana aittir ve iktidarda söz sahibi olan padişahtır. Monarşik bir yönetim biçimi olan Osmanlı’ya aynı zamanda ataerki egemendir. Padişahlık babadan oğula geçer. Devletin resmi dini “İslamiyet’tir” ve bununla birlikte tüm Müslümanların dini lideri sıfatı, yani Halifelik de Osmanlı padişahına aittir. Sonuç olarak muazzam bir güce sahip olan Osmanlı Devleti dini, askeri, siyasi, ekonomik gücünü iktidarının devamı ve güvencesi için bir baskı aracı olarak kullanmıştır. Osmanlı tarihindeki sayısız katliamın, infazın gerisinde bu yatmaktadır. Osmanlı döneminde devletin baskı ve katliamları kadar halkların isyan ve ayaklanmaları da ünlüdür. Şeyh Bedrettinler, Baba İshaklar bu coğrafyadaki isyan ateşini körüklemişlerdir. İşte edebiyatımız da bu toplumsal koşulların bağrında gelişmiştir. Osmanlı döneminin edebiyatını iki ana kola ayırmak mümkündür. Birincisi “Saray Edebiyatı” olarak da tanımlanabilecek olan Divan Edebiyatı’dır. Divan Edebiyatı’nın ana omurgasını nazım (şiir) eserler oluşturur. Edebi açıdan oldukça güçlü şairlerin, Fuzulilerin, Bakilerin, Nefilerin, yetiştiği bu edebiyat çevresinde toplumsal sorunları görmek mümkün değildir. Şairler eserlerinde dini ve devleti yüceltmiş, halkın anlayamayacağı ve ulaşamayacağı şiirler yazmışlardır. Ancak Divan şairi olarak tanımlanan ve yazdıkları katledilmelerine sebep olan şairler de yok değildir. Bu tür şairleri Divan Edebiyatı alanında incelememizin sebebi, şiirlerin içeriğinden ziyade kullandıkları dil, kalıplar ve biçimlerdir. Bu şairlerden biri de Seyyid Nesimi’dir. “Yer ü gökü düzen benim geri dönüp bozan benim Cümle yazı yazan benim ben bu dîvâna sığmazam”(2) diyerek kendi yazdığı Divan’a bile sığmayan Nesimi Hurufilik felsefesini benimsediği ve “Ene’l Hakk!”(3) dediği için Bağdat’ta derisi yüzülerek katledilmiştir. Osmanlı döneminde kategorize edebileceğimiz ikinci edebiyat ise Halk Edebiyatı’dır. Saraydan uzak taşralarda üretildiği için eleştirel bir dili vardır. Her ne kadar üstü örtülü bir dil kullanılsa da, bu edebiyatta sistem eleştirisi oldukça yoğundur. Halk Edebiyatını da Dini-Tasavvufi ve Âşık Tarzı olarak ikiye ayırabiliriz. Bizim yazımıza konu olan “başkaldırının” mayalandığı yer esas olarak Âşık Tarzı Halk Edebiyatı’dır. Ancak özellikle Alevi-Bektaşi geleneğine bağlı olarak ortaya çıkan bazı şiirler ilk kategoride ele alınmaktadır. Kaygusuz Abdal bu örneklerden biridir. “Kıldan köprü yaratmışsın gelsin kulum geçsün deyü Hele biz şöyle duralım yiğit isen geç e Tanrı”(4) Alevi-Bektaşi geleneğinin önemli ozanlarından olan Kaygusuz

Abdal yazdığı şathiyelerle tepkileri üzerine çekmiştir. Şathiyeler her ne kadar dini anlamlar yüklense de haksızlıklara duyulan tepkiyi de belirgin bir şekilde yansıtırlar. Alevi-Bektaşi geleneğinden söz açmışken Pir Sultan’ın hikâyesini anmadan geçemeyiz. XVI. yüzyılda yaşayan Pir Sultan Abdal “Bozuk düzende sağlam çark olmaz.” diyerek düzene bayrak açmış ve elbette Anadolu’da başkaldırının simgesi haline gelmiştir. “Yürü bre Hızır Paşa, Senin de çarkın kırılır. Güvendiğin padişahın, O da bir gün devrilir.”(5) diyen Pir Sultan Abdal ölürken bile umudu aşılamıştır halklara. Nitekim Banaz’da idam edilirken gözlerinde korku arayanlar Pir Sultan’ın inanç ve öfke dolu gözlerinden ürkmüşlerdir. Pir Sultan’ın şiirleri ve kavgası halkların belleğine hiçbir zorbalığın silemeyeceği derinlikte işlemiştir. Tıpkı XIX. yüzyılda yazdığı şiirlerle bugün bile kavgayı körükleyen Dadaloğlu gibi. Osmanlı’nın göçebe aşiretleri zorla yerleşik hayata geçirmeye çalışmasına karşı Avşarlar’ın mücadelesini anlatan Dadaloğlu şiirleri yiğitliği ve kavgayı betimlerler. “Belimizde kılıcımız kirmani Taşı deler mızrağımın temreni Hakkımızda devlet vermiş fermanı Ferman padişahın dağlar bizimdir.”(6) İşte böyle yaratmıştır sanatı, bu toprakların kadim halkları. Nerede bir zorbalık varsa, orada başkaldırının tohumu toprağa düşüp yeşermiştir. Kimi zaman toplumu derinden sarsan isyanları körüklemiştir, kimi zaman ise sessiz çığlıklar biçiminde yok olup gitmiştir ozanların söyledikleri. Daha yüzlerce ozan şiirleriyle, türküleriyle “of” çekmişlerdir bozuk düzene. Ancak yukarıdaki verdiğimiz sınırlı örneklerden de görüleceği üzere, edebiyat ve sanat toplumla hep iç içe olmuştur. Bu dönem edebi eserlerin eleştiri oklarının yöneldiği temel kurumlar ise saltanatı elinde bulunduran padişahlık düzeni, egemen sınıfların çıkarlarını koruyan din ve adalet sistemidir. Eserlerdeki isyanın sebebi de açlık, yoksulluk, haksızlık, zorbalık ve yolsuzluktur. Yazılı ve sözlü edebiyat bu dönemde ayrı kulvarlarda ilerlemiştir. Yazıya dökülemeyen sözlü edebiyat ürünlerinin birçoğu bestelenerek bugünlere ulaşabilmişse de, büyük bir kısmı ise yazık ki, yok olup gitmiştir.

Edebiyat ve diyalektiğin zorunluluğu İnsanlık tarihi sürekli bir değişime tabi olmuştur, yani tarih diyalektiğin yasalarıyla yazılmıştır. Bu süreci insanlığın kültürel evrimi olarak tanımlamak da mümkündür. Bilgi birikiminin artması, bilim ve sanattaki sıçramalı gelişimlerin dolaysız etkisi Anadolu’da yaratılan edebiyat ve sanata da yansımıştır. Siyasi, toplumsal ve ekonomik gelişmelere bağlı olarak edebi dönemler ortaya çıkmıştır. Bunlar Tanzimat, Servet-i Fünun vs. biçiminde öğretilen edebiyat dönemleridir. Bu dönemleri ayrıntılarıyla inceleyemeyeceğiz ancak yarattıkları yeniliklere dair birkaç değinmede bulunabiliriz. Tanzimat Dönemi toplumsal olarak bir değişimi ve dönüşümü ifade etmektedir. Osmanlı’nın zayıflayan iktidarını elinde tutabilmek için çırpınışları ve Batı’ya entegre çabaları Tanzimat Dönemi’nde yoğunlaşıyor. Bu dönemde edebiyat alanında da kimi yenilikler yapılıyor. Tanzimat Dönemi de edebiyat alanında “ilklerin” yaşandığı bir dönemi ifade ediyor. Bu dönemde gazeteler basılıyor, makaleler yazılıyor, tiyatro eserleri veriliyor, kullanılan dil sadeleştiriliyor. Ancak tüm bu yenilenmelere karşın Tanzimat’ta toplumun esas sorunlarına eğilen ve düzeni karşısına alan eserler görmek mümkün değildir. Tanzimat’ın hemen ardından gelen Servet-i Fünun Dönemi’nde ise, roman da edebiyatımıza girmiştir. Servet-i Fünun dergisi etrafında biraraya gelen edebiyatçılar -başta Tevfik Fikret olmak üzere- II. Abdülhamit yönetimini rahatsız etmiş ve dergi kapatılmıştır. Tevfik Fikret’in Han-Yağma şiiri hem Fikret’in değişimine hem de edebiyatın diyalektiğine en uygun örneklerden bir tanesidir.

33


Burjuva cumhuriyet döneminde, sınırlı da olsa kapitalizmin gelişimine bağlı olarak keskinleşen sınıf çelişkileri proletaryanın sanatını da güçlendirmiş ve sosyalizm düşüncesi nihayet Türkiyeli edebiyatçıların düşlerine girmiştir. 1920’lerde Sabahattin Ali ile başlayan toplumcugerçekçi üretimler, toplumsal mücadelelerin bir parçası haline gelmiş ve toplumcu şairyazarlara sürgünlerin, hapishanelerin yolları gösterilmiştir.

34

“Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak! Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak! Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak, Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak... Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”(7) Sonrasında ise II. Meşrutiyet, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı, Anadolu’nun emperyalist güçlerce işgali ve Kemalist burjuva iktidarın kurulması yılları... Tüm bu dönemlerde edebi eserler verilmeye devam edilmiştir. Ancak TC’nin kurulmasının ardından “iktidar” değişmiş ve bu süreçten sonraki edebiyat üretimleri yeni iktidar ilişkileri çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Nitekim emekçilerin ve ezilen halkların yaşamında bir değişiklik yaşanmamış ve başkaldırı geleneği devam ettirilmiştir.

Burjuva cumhuriyetin edebiyata yaklaşımı ve toplumcu gerçekçilik 1923’te yönetimi devralan burjuva iktidar – kendi iktidarını sarsacak ve tehlikeye atacak olanlar dışında- “eskiye” dair her şeyi korumuştur. Yani Osmanlı’nın mirasçısı olan “yeni” düzenin baskı ve sömürüye dayanan temellerinde herhangi bir değişiklik olmamıştır. Bu nedenle “resmi” olanların dışında edebiyat-sanat yok sayılmış, sınırların dışına taşan sanat ürünleri sansürlenmiş, sanatçılar sürgün edilmiş ya da hapishanelere doldurulmuştur. Yazdıkları şiirlerden, öykülerden kaynaklı katledilen sanatçılar ise tıpkı 1300’lerde derisi yüzülerek katledilen Seyyid Nesimi gibi başkaldırının simgesi haline gelmişlerdir. Burjuva cumhuriyet döneminde, sınırlı da olsa kapitalizmin gelişimine bağlı olarak keskinleşen sınıf çelişkileri proletaryanın sanatını da güçlendirmiş ve sosyalizm düşüncesi nihayet Türkiyeli edebiyatçıların düşlerine girmiştir. 1920’lerde Sabahattin Ali ile başlayan toplumcugerçekçi üretimler, toplumsal mücadelelerin bir parçası haline gelmiş ve toplumcu şair-yazarlara sürgünlerin, hapishanelerin yolları gösterilmiştir. “Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz, Başın öne eğilmesin aldırma gönül, Benim meskenim dağlardır...” diyen Sabahattin Ali geleceğe köprü kurmuştur. Ve Nazım Hikmet: “sosyalizmin büyük şairi” de bu topraklardaki geleneğin devamcısı ve yeniden üreticisi olarak şiirler yazmıştır. O da 1930’larda baskı ve sürgünlere maruz kalmış, sanatı da bu koşullarda şekillenmiştir. “Yağmur çiseliyor, Serezin esnaf çarşısında, bir bakırcı dükkânının karşısında Bedreddinim bir ağaca asılı.”(8) şiirini yazan Nazım Hikmet, Şeyh Bedrettin Destanı’yla yüzyıllar önceki isyanın yeniden boy verebilmesini umut etmiştir. Nazım Hikmet sanatçı sorumluluğuyla davranmış ve yapaylıktan uzak durarak içinde yaşadığı toplumun ( acıları, sevinçleri, sevdaları, umutlarıyla ) sanatını yaratmıştır. Aynı dönemde düzyazı türlerinde de önemli eserler verilmiştir. 1940’lı, 50’li yıllar ezilenlerin şiiri ve romanı açısından oldukça verimli bir dönemi ifade etmektedir. Bu aynı dönem II.

Emperyalist Paylaşım Savaşı ve onun etkisinin sürdüğü yıllardır. Dolayısıyla bu savaşın yarattığı yoksunluklar edebiyatın konularını da belirlemiştir. Dışardaki savaş, içerde baskı ve zulmü de arttırmıştır. Osmanlı’dan devralınan katliamcı geleneğin 38’de kan akıtmaya devam etmesinin ardından çocukluğunda yaşadığı sürgünleri betimleyen Cemal Süreya’nın kaleminden şunlar dökülmüştür: “Bizi kamyona doldurdular, Tüfekli iki erin nezaretinde, Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular, Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar, Tarih öncesi köpekler havlıyordu.”(9) Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Fakir Baykurt, Necati Cumalı, Yaşar Kemal, A. Kadir, Arif Damar gibi birçok yazar bu dönemde yazdıkları eserlerle toplumcu gerçekçi edebiyatın temellerini atmışlardır. Sonrasındaki süreçte edebiyat ve sanat kitle hareketlerinin muazzam bereketli topraklarında gelişmiş, serpilmiştir. 60’lı, 70’li yıllar Hasan Hüseyin’in, Enver Gökçe’nin, Ahmet Arif’in ve daha birçok şair ve yazarın Anadolu’nun başkaldırı geleneğine yeni soluklar eklediği dönemdir. Ve bizimkiler ölmeye devam etmektedir gencecik yaşta. O yüzden ne bir hayal gücüdür ve de hazzını duymak için yaptığı sanattır Hasan Hüseyin’in dizeleri: “Elbet bir bildiği var bu çocukların Elbet kolay değil öyle genç ölmek Yeşil bir yaprak gibi yüreği Koparıp ateşe atmak pek öyle kolay değil.” (10) Bu dönemleri 80’ler, 90’lar, 2000’ler izlemiştir. Ama ne kavga bitmiştir ne de kavganın şarkıları, şiirleri susturulabilmiştir. Adnan Yücel’in söylediği gibi yeryüzünü aşkın yüzüne çevirmeye ant içenler sevdalarını mücadeleye armağan etmeye devam etmektedir. “Şiirler doğacak kıvamda yine Duygular yeniden yağacak kıvamda Ve yürek imgelerin en ulaşılmaz doruğunda Ey her şet bitti diyenler Korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler Ne kırlarda direnen çiçekler Ne kentlerde devleşen öfkeler Henüz elveda demediler Bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”(11) Anadolu’nun başkaldırı geleneği devam ediyor. Yeni destanlarla taşınıyor bu gelenek, geleceğe. Yeri geliyor Kürdistan’da süren serhildanların, yeri geliyor Haziran’da yaratılan isyanın türküleri söyleniyor… Z. Eylül Kaynak ve dipnotlar Marx-Engels, Komünist Manifesto Platon, Devlet (1) tdk.gov.tr (2)Bende Sığar İki Cihan, Seyyid Nesimi (3)Ben Hakk’ım (4)Yücelerden yüce, Kaygusuz Abdal (5)Yürü bre Hızır Paşa, Pir Sultan Abdal (6)Kalktı göç eyledi, Dadaloğlu (7)Han-ı Yağma, Tevfik Fikret (8)Şeyh Bedrettin Destanı, Nazım Hikmet (9) Cemal Süreya, eşi Zuhal Tekkanat’a mektubu (10) Kızılırmak, Hasan Hüseyin Korkmazgil (11)Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek, Adnan Yücel


Ölmemiz için değil kalmamız için... Sosyalist Ekim Devrimi’yle birlikte, Bolşevikler önderliğindeki işçi sınıfı ve emekçiler, uluslararası kapitalist zinciri Rusya topraklarında kırıp bu cephenin dışına çıktılar. Fabrikalarda işçi sınıfını her gün kölelik koşullarında çalıştırıp, işçilerin yarattığı zenginliklerle lüks içinde yaşayan burjuvaziyi alaşağı ettiler. Emperyalist burjuvazinin kendi sefil çıkarları için savaş alanlarına sürdüğü “asker üniforması giymiş köylüler” ve emekçiler, Ekim Devrimi’nin zaferiyle emperyalist savaşın kıyımından kurtuldular. Çarlık döneminde varlığı reddedilen ezilen halklar cumhuriyetlerini kurdular ve eşit, özgür, gönüllü birlikteliğe dayanan SSCB’de birleştiler. Bu, insanlık tarihinde yeni bir dönemin başlangıcıydı. Ancak işçi sınıfı ve emekçilerin bu kazanımları asalak kapitalist sınıflar için kabul edilemezdi. İç savaşta Kızıl Ordu tarafından ezilen Çarlık artığı Beyaz Ordu’nun başaramadığı işi, faşist Hitler’e devrettiler. “Bolşevizm’i yok etmek için” 1941 yılında Sovyetler Birliği topraklarına saldıran faşist Nazi orduları, bütün sosyalizm düşmanları tarafından doğrudan veya dolaylı olarak desteklendiler. İşte “Moskova Önlerinde” adlı roman, Kızıl Ordu ve Sovyet halklarının faşizme karşı gösterdiği muhteşem direnişi anlatıyor. Romana konu olan Volokolamsk Şosesi Savaşı, dönemin Sovyetler Birliği için hayati önem taşıyan bir savaştır. Zira bu savaşın kaybedilmesi, Nazi ordularına Moskova kapılarının açılması anlamına gelecekti. Ancak çatışma, faşist orduların ağır yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Nitekim tarihçileri, Volokolamsk savaşını, Hitler faşizmi için “sonun başlangıcı” kabul ederler. Roman, esas olarak Moskova’ya giden son yol olan Volokolamsk Şosesi’ni savunmak için, çoğunluğu Kazaklar’dan oluşan yeni kurulan bir “İhtiyat Taburu”nun savaşta ustalaşmasını konu alıyor. Taburun ustalaştığı gibi düşmanla mücadelenin tereddüte yer bırakmayan yapısı vb. gibi konularda öğretici olması nedeniyle, romandan birkaç kısa alıntı yapacağız. Faşizmin orduları, Sovyet topraklarını işgale başlayıp Moskova’ya giden Volokolamsk yoluna kadar dayanmıştır. Burayı savunmak için komutanı dahil çoğunluğu Kazak olan bir tabur kurulmuştur. Tabur eğitimini tamamlamış, savunma hattında mevzilenmiştir. Tabur henüz çarpışmaya girmediğinden Tabur Komutanı Momiş Uli (Memiş-Ali) askerlerin buna hazır olup olmadığını denemek ister ve bir çeşit tatbikat yapar. Askerler siper kazma, tahkimat yapma vb. gibi her günkü işlerine ara vermiş yemek molasındayken Momiş Uli alarm verir. “Düşman geliyor, herkes silah başına!’’. Bir asker paniğe kapılıp kaçar ve geriye kalanlar “bulaşıcı’’ korkuya kapılıp onu izlerler. En sonunda herkes geri döner ancak bir asker bu sırada

savaşın dışına çıkmak, cepheden hastaneye gönderilmek için kendini elinden vurmuştur. Geri getirildiğinde bunu itiraf eder ve Momiş Uli korkunun “bulaşıcı’’ olduğunu bildiğinden savaş halinde bunun bir daha olmaması için siperini terk edip kaçmanın bedelinin ne olduğunu göstermelidir. Askerin tabur önünde kurşuna dizilmesi kararını alır. İşte burada Momiş Uli’nin kafasında duyguları ve savaşın gerektirdiği olağanüstü koşullar çarpışır. Askeri kurşuna dizmek istememektedir. Asker yetenekli bir makineli tüfekçidir. Ailesi ve çocukları vardır. Önce onu affettiğini hayal eder. Ancak söz konusu olan taburun dağılıp kaçması ihtimalidir. Askerlerin hayatta kalmasıdır. Burada tereddüte yer yoktur. Ateş emrini verir ve infaz gerçekleştirilir: “Ölmemiz için değil, kalmamız için…” İleriki bölümlerde yine soğukkanlı olmayı gerektiren bir olay daha yaşanır. Tabur günler süren çarpışmalardan sonra düşmanın ilerlemesi ve dost birliklerin geri çekilmesi sonucu geri çekilip başka bir hatta mevzilenmek durumunda kalır. Bu hatta ulaşmak için yaralıları, top arabaları, seyyar mutfak vb. tüm mevcuduyla hareket etmelidir. Bir ormanın içinden ağaçları kesip yol açarak ilerlerler. Ancak ormanın sonuna ulaştıklarında önlerindeki düzlükteki yoldan tankları, asker dolu kamyonlarıyla düşmanın konvoy halinde geçtiğini görürler. Sayı ve teçhizat bakımından düşman kat kat üstündür. Ancak buranın aşılması da zorunludur. Beklerlerse arkalarında ağaçları keserek açtıkları koridoru takip edecek düşman onları bulabilir. Momiş Uli kararını verir. Ateş gücünün üstünlüğüne rağmen düşmanı, ani bir baskınla şaşkınlık yaratma yöntemiyle yerinden hareket edemez hale getirip arabalarla beraber ilerlenecektir. Kimse sırayı bozmayacak, emirle birlikte ateş edilecek. Ve tabur harekete geçip ormandan düzlüğe, açık alana çıkar. Düşman askerleri şaşırır, karşılarındakinin düşman olduğunu bile anlayamaz. Komutla aynı anda ateş edip aynı anda ilerlerler ve kayıp vermeden burayı da geçip gidecekleri hatta varırlar. Bu ve benzer çatışmalardan taburu sağ salim kurtarmayı başaran Momiş Uli, Kızıl Ordu generallerini bile şaşkınlığa düşüren başarılara imza atar. Kızıl Ordu ve Sovyet halklarının faşizme karşı direnişinin etkili bir anlatımı olan roman, gerçek karakterlere dayanmaktadır. Burada değinmediğimiz ilginç ve öğretici örnekler içermesi bakımından Moskova Önlerinde, Ekim Devrimi’nin yıldönümünde, özellikle okunmaya değer romanlardan biridir.

Kızıl Ordu ve Sovyet halklarının faşizme karşı direnişinin etkili bir anlatımı olan roman, gerçek karakterlere dayanmaktadır. Burada değinmediğimiz ilginç ve öğretici örnekler içermesi bakımından Moskova Önlerinde, Ekim Devrimi’nin yıldönümünde, özellikle okunmaya değer romanlardan biridir.

35


Alaattin Karadağ yaşıyor!

Komünistler savaşıyor! Sevgili yoldaş, sen yoksun 4 yıldır, yoldaşlarına güven veren, düşmanlarına korku salan gözlerinle bakmıyorsun bize, bilincin kadar kararlı ve tok sesin duyulmuyor. Seni öldürdüler, katilin beraat etti. Ama bak: Biz seninleyiz. Genç yoldaşların olarak sesimizin ulaştığı her yere, senin uğruna öldüğün şiarları taşıyoruz. Haziran günlerinde ellerimizdeki kızıl bayraklarla birlikte dalgalandın, Kasım’da sıkılı yumruklarımızda yaşıyorsun.

36

Haziran Direnişi’nde Ali İsmail’ini, Abdullah Can’ını, Ahmet’ini toprağa veren Antakya bundan 4 yıl önce Alaattin Karadağ’ın kızıl karanfiller içinde taşınan bedenini de bağrına bastı. İstanbul Esenyurt’ta Türkiye Komünist İşçi Partisi’nin III. Kongresini selamlayan afişleri yaparken sermaye düzeninin resmi-sivil cellatları tarafından katledilen Alaattin yoldaş, yiğitçe savaşarak partimizin tarihine yeni bir destan ekledi. Alaattin Karadağ, komünist bir işçi olma onuruyla ölümsüzleşti. Sermaye düzeni, tetikçilerini kendi mahkemelerinde akladı. Alaattin’in katillerinden hesap sormaya ant içen komünistler ise, şimdi tüm katliamların, işkencelerin, infazların hesabının sorulacağı günlere hazırlanıyorlar... Alaattin… Daha gencecik bir delikanlıydı çok sevdiği memleketini ardında bırakıp sevdasının peşine düştüğünde. İnandığı, güvendiği partisinin saflarında büyüdü, çelikleşti. Zor zamanlarda, bir avuç insanın sayısız imkânsızlıklarla mücadele ettiği koşullarda, tereddüt etmeden çıktı yola. Antakya’da başlayan mücadele süreci İzmir, İstanbul gibi şehirlerde devam etti. Bulunduğu her alanda fedakârlığın adı oldu. Legalitenin bir virüs gibi yayıldığı ve devrim saflarının terk edildiği bir

dönemde o sosyalizmin zaferi için yaşamsal olan illegal-ihtilalci bir partinin saflarında yıllarca yeraltında bir yaşam sürdü. Ama sınıfının bağrında, bizzat işçi olarak çalıştığı fabrikalarda... “Sınıfla et ve tırnak gibi kaynaşarak” düşmanın denetim mekanizmasının dışında kalabildi.

Neden TKİP? Neden TKİP sorusunun yanıtı, Alaattin yoldaşın parti üyeliği başvurusunda şu sözlerle cevaplanıyordu: “İşçi sınıfının en direngen, en tutarlı ve en kararlı kesimini etrafında toplayıp tüm sınıfı kuşatacak, kendi politikalarıyla yönlendirecek ve devrimin yıkılmaz dayanağı haline getirecek olan bir partiyi, çürümüş ve kokuşmuş bu sermaye düzenini hak ettiği tarih çöplüğüne gönderecek olan partiyi, TKİP’yi karşınızda buluyorsunuz…”* Kendi yaşamından örnekliyordu bunu, devrime olan inancının proleter kimliğinden kaynaklandığını söylüyordu. Soluk soluğa geçen mücadele yaşamında tutsak da düştü Alaattin. Ancak tutsaklığın zincirlerini kıranlardandı o da. Alnına onurla taktığı kızıl bant


onun devrime ve sosyalizme bağlılığının, yoldaşlarına duyduğu derin sevginin sembolüydü. Ölüm Orucu Direnişi’nin gönüllüsüydü Alaattin. Bedenini açlığa yatırıp düşmanını çaresiz bırakan boranlardan biriydi. Direnişi sürdürdüğü sırada tahliye olan Alaattin Karadağ Ölüm Orucu Direnişi’yle yeniden doğdu ve daha da bilenerek sürdürdü mücadeleyi. “ÖO Direnişi her şeyden önce yeniden doğmaktır. Umudu, direnci, sevdayı hücre hücre eriyen bedenlerimizle yeniden var etmektir. F Tipi cezaevi saldırısıyla teslim alınmak istenen ise, toplumun özneleri devrimci güçler şahsında tüm toplumun direnme umudunu, geleceğe yönelik olan inanç ve özlemleri öldürmek, öncüsüz bırakmaktır. ÖO’na şubeye gelir gelmez başlamıştım. O esnadaki gücümü partimden, yoldaşlarımdan almıştım. İşkence seansları başladığında canım yoldaşlarım bir bir karşıma dizildiler. Habip mavi gözleriyle “sakın ha kendini bırakma!” diyerek yanımdan geçmişti. Ardından Ümit, Hatice, Muharrem zafer gülüşleriyle bir bir yanımdan geçiyorlardı.”** Bu sözlerle anlatıyordu o gözünü kırpmadan ölüme yürüyüşünü. Bilincinde ve yüreğinde boyun eğmeye yer olmayan bir devrimcinin kimliğinden süzülen cümlelerdi bunlar.

Yaşamı kadar ölümü de onurlu kılan yoldaş Örgütlü mücadeleye adım atışından ölümüne kadar bu berraklıkta yaşadı Alaattin. Partimizin III. Kongresi’ni de büyük bir coşkuyla karşılamıştı. İstanbul Esenyurt’ta yürüttüğü illegal parti faaliyetine, başka bir ilde İl Komitesi Üyesi olarak devam edecekti. Kongre kararıydı bu. Başka kavgalara hazırlıyordu yüreğini. Ama sıra neferi ruhu onu hiç yalnız bırakmıyordu. İşçi sınıfının komünist partisinin III. Kongresi’nin şiarları öncelikle işçilere taşınmalıydı ve dostundüşmanın gözleri önünde kızıl bir bayrak gibi dalgalanmalıydı. Bunun için yüreğinin kabzasını tuttu ve bastı tetiğe Alaattin, silahına cesareti ve direngenliği sürdü. Bir yoldaşıyla birlikte düştüler Esenyurt sokaklarına. Yanlarından bir “Yunus” ekibi geçti. Fark edilmiş olabileceklerini düşündüler ancak ellerinde çok az afiş kalmıştı. Daha hızlı hareket etmeye başladılar, çok geçmeden bir ses duyuldu: “Durun! Teslim olun!” Teslimiyet… Bir an olsun akıllarından geçmedi. Koşmaya başladılar, arkalarından silah sesleri duyuldu. Çembere alınmışlardı. Alaattin yanındaki yoldaşını çemberden çıkarabilmek için farklı yöne doğru koşmaya başladı ve karşılık verdi katil sürülerine. İlk defa yaşamıyordu bunu Alaattin. Daha önce de polisin eline düşen bir yoldaşını gözünü kırpmadan çekip almıştı. Bu kez de başarabilirdi. Ölüm, namlu kadar soğuktu ve bir o kadar yakın. Yaşamak, mücadele etmek, zaferi görmek istiyordu. Ama ölüm gelecekse de yiğitçe çarpışarak, partinin bayrağına leke sürmeden ölmeliydi. Habip yine geçiyordu gözlerinin önünden, Ümit, Hatice… Yaralanmıştı, ama kanının son damlasına kadar savaşmaya karar vermişti. Tekrar vuruldu Alaattin, düştü yere… Yetişti katiller, doğrulttular namlularını Alaattin’in yaralı bedenine. Beklemeye başladılar. Etrafta emekçiler de toplanmaya başlamıştı,

korkulu gözlerle bakıyorlardı. Birazdan bir cinayete tanıklık edecek olan Esenyurt tedirgindi. Belki de daha önce kapılarını çalmış, bu yiğit devrimci şimdi soğuk kaldırımda yatıyordu. Yardıma koşmak istiyorlardı, yarasını sarmak, elini yüzünü yıkamak… Dakikalar ilerledi ve bir aracın ışığı göründü. Yerde yatan yaralıydı, gelen ambulans olabilirdi. Ama hayır, Ford marka bir transitti bu. Durdu, sanki ölüm taşımıştı ve birazdan yükünü boşaltacaktı. İçinden çıkanlar dikildiler karşısına yerde yatanın, arka arkaya ateşlenen silah sesleri duyuldu. Alaattin şehit düştü. Partimizin yenilmezliğini düşmanların suratına haykırarak… Esenyurt derin bir sessizliğe gömüldü. Geceydi, kalleşliği, korkaklığı, cinayeti gizleyen kapkara bir gece. Ancak gün doğdu yine ve Alaattin’in yoldaşları Esenyurt’un suskunluğunu parçaladılar. Öfkeyle sıkılmış yumruklar yükseldi göklere, hüzünlü ama ağlamaklı olmayan gözler baktılar Alaattin’e son kez. Kızıl bayraklara sarınmış bedenindeki açık bırakılmış yüzünde tebessüm ve güven vardı Alaattin’in. Bayrağı yere düşürmeden, lekelemeden devretmenin mutluluğu, ardında kalanların onu gözbebeği gibi koruyacağına duyduğu derin güven okunuyordu yüzünden.

Bizimlesin Alaattin! Sevgili yoldaş, sen yoksun 4 yıldır, yoldaşlarına güven veren, düşmanlarına korku salan gözlerinle bakmıyorsun bize, bilincin kadar kararlı ve tok sesin duyulmuyor. Seni öldürdüler, katilin beraat etti. Ama bak: Biz seninleyiz. Genç yoldaşların olarak sesimizin ulaştığı her yere, senin uğruna öldüğün şiarları taşıyoruz. Haziran günlerinde ellerimizdeki kızıl bayraklarla birlikte dalgalandın, Kasım’da sıkılı yumruklarımızda yaşıyorsun. 15. yılını kutladığımız partimizin yiğit militanı, proleter maya tuttu. Şimdi partimiz düşmanın saldırılarına karşı çelikten bir zırhla kaplı. Devrimimizin öncüsü örgütümüz, sınıfın bağrında, fabrikalarda, mahallelerde, okullarda büyüyor, güçleniyor. Seni katledenler binlerce Alaattin yarattıklarının farkında bile değiller. Onları bekleyen kaçınılmaz sonlarını ertelemeye çalışıyorlar. Devrimci kanı dökmeye devam ediyorlar. Kinimiz bileniyor, öfkemiz kabarıyor. Aynı zamanda hava dönüyor, bizden yana! Duyuyor musun? İsmin Taksim’de, Kızılay’da, Hatay’da, Tuzluçayır’da, ODTÜ’de yankılanıyor. “Alaattin Karadağ yaşıyor! Komünistler savaşıyor!” Ve yaşayacaksın ve savaşacağız! Ta ki zafere kadar! Z. Eylül * Alaattin yoldaşın parti üyeliği başvurusu **Alaattin Karadağ - Cezaevi ve Zindan direnişi süreci üzerine değerlendirmeler

37


Hikayemiz yarım kalmayacak Hiçbirşey Akbil seslerine konuşmalar eşlik ediyor. Otobüs şoförü paketinden çıkardığı son sigarasını içerken, otobüsün dolmasını bekliyor. Ben ise akbil basıp ilerliyorum ve otobüsün arka tekerlek üzerindeki koltukların pencere kenarındakine oturuyorum. Otobüste bulunan insanların çoğu eğer yanlarında konuşacak kimse yoksa telefonlarıyla vakit geçirmeyi, yanlarında biri var ise mümkün mertebe sohbet etmeyi tercih ediyorlar. Hava bulut renginde… Gri hava sıkışmışlık hissi veriyor insana. Havanın basıklığının, ufalanmış insanların sıradanlığını bir orkestra gibi yönetmeye başlamasıyla, daha somut ifadesini buluyor bende. Ben de pencereden dışarıya bakıyor ve düşüncelerin iklimine dalıyorum. Dışarısı, haliyle içeriye oranla daha hareketli. Dışarıda olup bitenlerin sessiz bir hareket algısı yaratarak kişiyi zaman zaman kendine yaklaştıran, zaman zaman uzaklaştıran bir ezgiyi andırıyor olmasına şaşırıyorum. Bu şaşkınlık, bir tuhaflık katıyor yüreğime. Bir anda hareket hızlanıyor ve otobüs şoförü sigara izmaritini yere fırlatıp, şoför koltuğuna yöneliyor. İnsanlar, otobüs hareket edince, birbirlerini daha iyi duymak için seslerini yükseltmeye başlıyorlar. Otobüs ilerlemesini sürdürürken bir kavşakta trafik lambalarının kırmızıyı göstermesiyle duruyor. Bu durgunluk sırasında otobüsün sol tarafındaki pencereden baktığımda, üç çocuğun bir çöp tenekesinin etrafında kendilerini mutlu edecek bir şeyler bulmaya çalıştıklarını görüyorum. Büyük ihtimalle kâğıt topluyorlar. Çünkü yanlarında kâğıt dolu kâğıt arabası var. İçlerinden biri çikolatayı cebine koyarken diğerlerinin görüp çikolataya hamle yapması üzerine, en kısa olan çocuk, cebinden çikolatayı çıkararak üçe bölüp iki parçayı diğerlerine doğru uzatıyor. Ve sonra çocuklar kâğıt arabasını karşı sokağa doğru sürmeye başlıyorlar, yeni çöp tenekeleri bulmak için. Yeşilin yanmasıyla otobüs hareket ediyor. Biraz ilerledikten sonra durağa yanaşıyor. Burada bir gelin arabasının süslenmesi dikkatimi çekiyor ve bir anda dikkatimi dağıtan sesin yükseldiği orta tarafa doğru bakıyorum. Lise öğrencileri, ellerindeki

38

iddaa bültenleriyle birbirlerine maçların skorlarını bağırarak söyleyip, aralarında şakalaşıyorlar. O sırada karşımda oturan orta yaşlı kadının gözündeki hafif morluğu saklamaya çalışması ve elleriyle gözlerini yavaşça silmesi dikkatimi çekiyor. Sonra düşünüyorum: arabası süslenen evlenen çiftten, kadın olanın, birkaç sene sonra, orta sıralarda karşımda oturan kadınla aynı kaderi paylaşma ihtimalini. Otobüs durağa yanaşıyor ve ben inip eve doğru yürümeye başlıyorum. Yürüdüğüm sokakların birçoğu merdivenaltı atölye ve buralardaki son ses açılan müzik, makine sesleriyle, sömürü çarklarını anlatan bir senfoniye dönüşmüş durumda. Ancak duvarları konuşturan afişler ve yazılar, bu senfoniye karşı şimdiden güçlü bir süpernova etkisi yaratmaya çalışmakta. Hareket hız kazanıyor ve eve varıp zili çalıyorum.

Basitten karmaşığa, hiçbirşeyden her şeye (TCDD: Yolcularımız mutlu biz demiryolcular da mutluyuz.) Yukardaki “Hiçbirşey’’ adlı yazı ufak bir hikâye başlangıcıdır. “Hiçbirşey’’ adlı hikâye milyonlarca hatta milyarlarca insanın kendi ufak hikayelerinden sadece biri. Bugünlerde Marmaray’a binen yolcuların çok mutlu olduğunu söyleyenler var. Varsın birileri görkemli açılışlar yaparak insanların otobüslere, metrolara, tramvaylara, Marmaraylar’a bindiğinde mutlu olduğunu vaaz etsin. Bu durum alt sınıfların gözünde şimdilik karanlığın delirten ihtişamından başka birşey değildir. Zaten bu kara büyünün etkisinin Haziran Direnişi’yle yavaş yavaş dağıldığı da ortadadır. Yaşamlarında günyüzü görmeyen milyonlarca insanın parça parça büyüyen öfkesinin topyekûn sokağa döküleceği zamanlar yakındır. Haziran Direnişi çelikten yoğrulacak günlerin habercisidir. İnsanlık için özgürlük ertelenebilir bir olgu değildir ve basitin karmaşığa, hiçbirşeyin herşeye olan yolculuğu iklimler değişse de asla yarım kalmayacak bir hikâyedir. Marmara Üniversitesi’nden bir Ekim Gençliği okuru


, k o y r e il d e lm ö r la On Ateş f it il le r g ibi: D imdik ay a k t a, ! r la a d ın s a t r o t u r Ba

Alaattin Karadağ yoldaş kavgamızda yaşıyor!


EG 147  

Ekim Gençliği 147. sayı / Kasım 2013

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you