Page 1


Gençlik direnişe,

6 Kasım’da alanlara! Üniversitelerin açılmasının üzerinden bir aya yakın bir süre geçti. Açılışların politik tablosu hem öncesinde gelişen süreçlerin bir sonucuydu, hem de dönemin nasıl geçeceğinin bir göstergesi oldu. Haziran Direnişi ile birlikte gençliğin direnişe geçtiği, barikatlarda geleceğine sahip çıktığı, ölümü göze alıp barikatlar kurduğu, örgütlenme ihtiyacını en yakıcı şekilde hissettiği bir dönemde açıldı üniversiteler. Açılış süreçleri, direniş ruhunun halen canlı olduğunu sayısız örneklerle gösterdi. Düzenin, Haziran Direnişi öncesinde tırmanış içinde olan pervasız saldırganlığı, üniversitelerin açılmasıyla beraber sistematik bir hal aldı. Bu durum, baskı politikalarının tüm dönem boyunca ağırlaşarak devam edeceğinin somut göstergesidir.

Gençlik direnişe geçti, AKP ‘Eylül Sendromu’na tutuldu... Üniversitelerin açılmasıyla birlikte “Gençlik Direnişe!” çağrımızın boşa gitmeyeceği de ortaya çıktı. Gençlik kitleleri, düzenin “Eylül Sendromu”nu gerçek kılacak adımlar atmaya başladı. Bunlar elbette ki ilk küçük adımlardır. Ancak büyüme potansiyeli olan adımlar olduğu da ortada. Her daim gençliğin dinamizminden, devrimci potansiyelinden korkan düzen güçlerinin bu korkuları, özellikle Haziran Direnişi’nin ardından daha da arttı. Gençliğin geleceği temsil ettiği bilinci AKP’yi korkutmaya, korktukça da saldırganlaştırmaya devam etti. Önce Eylül Sendromu’na tutulan, üniversitelerin açılışından korkarak bahseden, tüm hazırlığını gelişebilecek ve yükselecek gençlik hareketini bastırmaya yönelik yapan AKP iktidarı, zulmünü ve aczini geçtiğimiz bir aylık süreçte yeniden sergilemiş oldu. Üniversitelerimize polisi sokmamak ve üniversitelerimize sahip çıkmak için “Gençlik Direnişe!” çağrımızın dönemin ihtiyaçlarına yanıt veren bir çağrı olduğu, geçen bir ayın gelişmeleri tarafından doğrulanmıştır. Düzenin tüm saldırı politikaları karşısında gençlik direnişi seçmiş, yıllar süren mücadelelerle kazandığı mevzilere sahip çıkmıştır.

Direniş karşısındaki tahammülsüzlük ve korku imparatorluğu yaratma çabası... Kapitalizmin hiçbir gelecek vaad edemediği gençliği kazanma hayallerini erteleyen AKP -daha da erteleyeceğe benziyor- korku imparatorluğu yaratmak için didiniyor. Oysa korku duvarlarını yıkan gençlik, AKP’yi korkutmakta her zamankinden daha iradeli bir durumda. Haziran’da korkunun tadına varan AKP, korktukça saldırganlaşıyor. Ancak korkunun eceline faydası yok! Polis şeflerini toplayarak yaptıkları çalıştaylarla, yayınladıkları genelgelerle baskıyı sistematikleştirme hedefindeki düzen güçleri, daha okullar açılmadan ODTÜ’de direnişle yanıtını aldı. ODTÜ Ormanı’na girerek yol yapma çabaları direnişle karşılanan düzen güçleri, baskıyı arttırdıkça direnişi büyüttü. Kayıt döneminde birçok üniversitede yapılan saldırılar, afişlere, stantlara, devrimci faaliyete karşı tahammülsüzlük, İstanbul Üniversitesi’nde yeniden oturtulmaya çalışılan bölümler arası geçiş yasağı, yoğun polis-ÖGB saldırıları ve tacizleri, cemaatlerin gençliği aldatmaya yönelik yoğunlaşan çabaları vb. gelişmeler, baskı politikalarının ilk uygulamaları oldular. Geçtiğimiz

3


dönem açılan ve bu dönem sonuçlanan soruşturmalara bu yıl yenilerinin ekleneceği de ortada. Kayıt döneminde dağıttığı bildirilerle gençliği “teröristlerden” korumaya çalışan polisin ise artık hiçbir meşruluğu kalmamıştır. Ali’nin, Ethem’in katilleri oldukları, gençliği kendilerine düşman edindikleri artık açıktır. Düşmanlıkları bakidir. Bu yüzden polislerin “koruma memurları” olarak okullara gireceğini duyuran AKP iktidarı okulların açıldığı ilk bir ayda bunu gerçekleştirememiştir. Ancak bu bizi rehavete sürüklememeli. Çünkü düzenin tüm çabaları buna yöneliktir. AKP tüm gençliğe savaş açmış durumdadır. Gençlik bu daveti kabul edecektir. Tüm bu baskılara karşı başeğmez bir tutumun sergilenmesi, gençlik kitlelerinin yaygın refleksi haline getirilebilmelidir. Kavganın düzenle gençliğin öncüleri arasındaki bir hesaplaşma değil, düzenle gençlik arasındaki bir mücadelenin konusu olduğu unutulmamalıdır.

Gençliğin örgütlenme ihtiyacı tüm yakıcılığını koruyor... Gençliğin bahsettiğimiz direnme iradesini süreklileştirecek ve kalıcılaştıracak olan, doğru bir politik hatta örgütsel zemine kavuşmasıdır. Yakın dönem gençlik hareketine baktığımızda bunun olanaklarının hiç olmadığı kadar arttığını görmek mümkündür. Eyleme geçen gençlik, örgütlü devlet aygıtı karşısında her düzeyde örgütlenme ihtiyacı duymaktadır. Bunu, yeri geldiğinde forumlarda açığa da vurmuştur. Hem yaz döneminden devam edenler, hem de yeni oluşturulan forumlar ile birlikte gençlik tartışabileceği, ortak hareket edebileceği zeminler yaratmaya çalışmaktadır. Ancak pratikle buluşmayan salt tartışma zeminleri, tüm dinamizmi öldürme potansiyeli taşımaktadır. Bu yüzden işlevli tartışmalar ve işleyişler oluşturmak gerekmektedir. Forumlar şu andaki haliyle olmasa da doğru işletilebildiği oranda örgütlenme ihtiyacını karşılayacak zeminlere dönüşebilecektir. Gençliğin inisiyatifinin açığa çıkartılacağı, militanlığının, dinamizminin örgütlü bir şekle bürüneceği, düzenle uzlaşan değil, düzenle uzlaşmaz çelişkilerini ortaya koyan devrimci politikaları hayata geçirmesini hedefleyen örgütsel zeminler yaratmalıyız. Bunun adı ister forum olsun, ister birlik olsun, isterse başka bir şey olsun. İsim tartışmalarına takılmayan, ancak işleyiş planında böylesi bir işleyişin hakim kılınacağı forumlar, bugün gençlik hareketinin ihtiyacıdır. Forumları bu hedefle işletmek sorumluluğu, başta bizler olmak üzere tüm ilerici-devrimci gençlik güçlerinin omuzlarındadır. Gençliğin örgütlenme ihtiyacının karşılanması, gençlik hareketinin devrimci önderlik boşluğunun doldurulması ile de sıkı sıkıya bağlıdır. Bu noktada Ekim Gençliği taşın altına elini koyacaktır. Gerektiğinde bu taşı kaldırma sorumluluğunu tek başına üstlenmekten başka da çaresi yoktur. Taşı kaldırma güç ve iradesini göstermek öncelikle gençliği kazanma ve düzeni aşma ufkuna sahip olmayı gerektirmektedir. Bu da devrimci ideoloji, devrimci politika, devrimci iddia ve devrimci örgüt anlamına gelmektedir.

4

Gençliğin gündemleri ve 6 Kasım Bütün bu başlıklar, gençliğin 1 Mayıs’ı olarak nitelendirebileceğimiz 6 Kasım’ın hemen öngünlerinde gençlik hareketinin ihtiyaçlarının karşılanması ve 6 Kasım sürecinin örülmesinde temel noktalardır. Öncelikle şunu belirtelim ki, 6 Kasım ne kendinden menkul bir gündür ne de sadece YÖK’ün kuruluşu olayına daraltılabilecek bir eylem günüdür. 6 Kasım yakın dönem gençlik hareketinin karşı karşıya kaldığı tüm saldırıların -piyasalaştırmadan geleceksizlik politikalarına kadar- uygulayıcısı, 12 Eylül’ün gençliğe mirası, gençlik üzerindeki postal izi, baskı aygıtı olan YÖK’ün kuruluşunun yıldönümüdür. Bu yüzden YÖK üzerinden ele alınacak bir mücadele hattı, YÖK’ü yaratan, var eden, koruyan sermaye düzenini hedef almalıdır. Faaliyet ve mücadelemiz, YÖK düzenini hedef almalıdır. Yoksa sadece YÖK’ün varlık-yokluk tartışmasına sıkışmak apolitik bir bakışın ürünüdür. İkinci olarak bütünselliği içinde 6 Kasım’ı gençliğin düzene karşı mücadelesinin tarihsel bir günü olarak ele almak gerekmektedir. İşte tam da bu yüzden gençliğe yönelik saldırılara yanıt üretebilecek bir hat örülebilmelidir. Bu açıdan 6 Kasım’ın gündemleri şimdiden ortaya çıkmaktadır. Süregiden baskılara, polislerin üniversitelerimize konuşlanmasına, devlet terörüne karşı gençlik, 6 Kasım’da Haziran ruhuyla direnişte olmalıdır, alanlarda olmalıdır. Hareketin geleceği bu noktada gösterilecek net tutuma ve bu tutumun kitleler tarafından sahiplenilmesine bağlıdır. Suriye’ye emperyalist müdahale karşısında gençlik antiemperyalist duyarlılığı ile 6 Kasım’da direnişte, alanlarda olmalıdır. Emperyalist güçler istediği desteği bulamayarak Suriye’ye müdahalede bir ertelemeye gitmiş olsa da, savaş çığırtkanlığı ve hazırlıkları devam etmektedir. Halen emperyalist güçler ve onun desteklediği ÖSO gibi gerici çetelerle, gerici Esad rejimi arasında halkların kanlarının döküldüğü kirli bir savaş sürmektedir. Türk devletinin bu savaştaki kanlı rolü bilinmektedir ve bu bizlere çok daha büyük bir sorumluluk yüklemektedir. Üniversitelerdeki tüm paralı eğitim ve piyasalaştırma uygulamalarına karşı gençlik direnişte, alanlarda olmalıdır. Barınma, ulaşım, beslenme alanlarındaki özelleştirmelerden har(a)çlara, üniversitelerimizin parça parça kiralanıp satılmasına, sermayeye peşkeş çekilmesine karşı eşit, parasız, bilimsel eğitim talebi yükseltilmelidir. Gençlik anadilde eğitim hakkı için, halkların kardeşliği için direnişte, alanlarda olmalıdır. Gençlik YÖK düzenini yıkmak için, özgürlük, devrim, sosyalizm için direnişi büyüterek 6 Kasım’da alanlarda olmalıdır. Son olarak tüm bunların, geniş gençlik kitlelerini kuşatabilecek örgütsel adımlar üzerinden hayata geçirilebileceği unutulmamalıdır. Forumlar dar tartışma zeminlerinden kurtarılıp kitlelerle buluşturulabildikleri oranda, gençliğin genel örgütlenmesine giden yolda bir basamak oluşturabilirler. Dolayısıyla bu yılın 6 Kasımı’na hazırlık demek, forumların güçlendirilmesini, gençliğin taban örgütlerinin oluşturulmasını, onlar üzerinden hareket etmesinin sağlanmasını, 6 Kasım’ın geniş kitlelerin harekete geçirileceği ve özneleşeceği zeminler ile devrimci politik bir hat üzerinden örgütlenmesini başarabilmek demektir. Ekim Gençliği


Düzen üniversitelerde baskılarını arttırıyor…

Zulmü gücünden değil, korkaklığından geliyor! Sermaye devleti gençlikten korktuğunu her hareketiyle belli etti. Çünkü gençlik geleceği temsil ediyor ve düzen güçleri gençliği kazanamazsa -ki kazanma şansı artık hiç yok- veya gençliği baskı altına alamazsa korktukları başlarına gelecek. Korkuları elbette yersiz değil. Bunu AKP iktidarı kendi kısa tarihinden de, Türkiye’deki toplumsal mücadeleler tarihinden de çok iyi biliyor. Gençlik dinamizmiyle, militanlığıyla, başeğmezliğiyle her zaman düzen için bir tehlike olmuştur. Burjuvazi bu tehlikeyi bertaraf etmek için yeri geldiğinde gençlik önderlerini Denizleri, Erdalları asmıştır, yeri geldiğinde tutuklamış işkencelerden geçirmiştir, yeri geldiğinde sokak ortasında Taylanları, Ertuğrulları kurşunlamıştır. Ki Haziran Direnişi’yle beraber gençlik sokaklara çıkmış, devletin katlettiği tüm insanlar ister işçi olsun ister öğrenci toplumun genç unsurları olmuştur.

Genelgeyle baskı sistematikleşiyor... “Üniversitelerde yeni dönem baskılarla başladı” dedik. İstisnasız ülkenin dört bir yanından örnekler vermek mümkün. Haziran Direnişi’ne katılanlara, özellikle örgütlü güçlere yönelik tutuklama ve soruşturma terörü ile daha okul açılmadan devlet hazırlıklarına başladı ve yeni dönemin nasıl geçeceğine dair ipucu vermiş oldu. Üniversiteler açılmadan önce on büyük kentin Güvenlik Şube, EGM İstihbarat Dairesi ve Terörle Mücadele Şubesi müdürleri çalıştayda biraraya gelerek gençlik mücadelesinin önünü nasıl alacaklarını tartıştılar. Daha fazla soruşturma, daha fazla baskı kararları aldılar. Gençliğin direnişine karşı neler yapabileceklerini özellikle ODTÜ örneği üzerinden gündemlerine aldılar. Eylemlere karşı üniversitelerde 24 saat polis bekletilmesinin de tartışıldığı çalıştay baskının sistematikleşeceğinin bir kanıtı ve adımıdır. Ayrıca İçişleri Bakanlığı tarafından 81 ilin valiliklerine ve onlar aracılığıyla KYK’ya, YÖK’e ve üniversite yönetimlerine gönderilen “Üniversitelerde Alınacak Güvenlik Tedbirleri” başlıklı bir genelgeyle, üniversitelerdeki eylemlere karşı önlemlerin vali ve üniversite yönetimleri arasında kurulacak koordinasyonlarla sağlanması kararlaştırıldı. Yeni dönem başlamadan vali başkanlığında rektör, il emniyet müdürü, il jandarma komutanı ve ilgili devlet yetkililerinin birlikte toplantı yapması istendi. Bu adımların hepsi bir korkunun ifadesidir ve polis-üniversite işbirliğinin daha da sistematikleşeceğinin kanıtıdır. AKP’li bakanların üniversitelere gelebilmesi için düzenlemeler yapılması da genelgede var. Zira AKP’li bakan ve vekiller gençlik korkusundan üniversite açılışlarına katılamadılar.

Yeni dönemde baskılar… Üniversitelerde baskının artacağının tek delili bu toplantı ve genelge değil elbet. Okullar açıldığından beri pratikte de karşılaşıyoruz baskıların her türlüsüyle. Birkaç örnek vermek gerekirse... Ankara ve İzmir’de geçen dönem açılan soruşturmalara cezalar çıkmaya, yeni soruşturmalar açılmaya başlandı bile. ODTÜ’de geçen yıl Göktürk-2 uydusunun fırlatılması töreni için ODTÜ’ye gelmeye çalışan Tayyip’e gereken cevabı veren 45 ODTÜ’lüye 6’şar yıl hapis cezası istendi. Bunun kendisi baskıların sadece soruşturmalarla sürmeyeceğinin, mahkemelerle ve tutuklamalarla da artacağının bir göstergesi oldu. Kayıt haftasında cemaatlerin önü açılırken devrimci ve ilerici öğrencilerin kayıt masalarına yönelik saldırılar yaşandı. Özellikle ÖGB’ler eliyle gerçekleşen saldırılarda devlet üniversitelerde devrimci

faaliyete ne kadar tahammülsüz olduğunu gösterdi. Hatta ODTÜ’de kayıt haftası cemaat yurtlarının propagandasını yapanları kovan ODTÜ öğrencileri gözaltına alındı, haklarında soruşturma açıldı. Okulların açılmasıyla birlikte İstanbul Üniversitesi yönetimi de devrimci çalışmaya yönelik tahammülsüzlüğünü yasaklamalarla ortaya koydu. Daha ilk günden itibaren bölümler arası geçiş yasağından bina içlerine afiş asma ve masa açma yasaklarına kadar bir dizi uygulama gündeme geldi. Bu yasaklar ÖGB’lerin tacizleri ve saldırılarıyla hayata geçirilmeye çalışıldı. Yeni dönemde kamerasız bina, yurt, turnikesiz giriş kalmayacağının ilk sinyalleri tüm eğitim binalarında ve kampüslerde görüldü. Öğrencileri turnikelerden içeri alarak kontrolü ve denetimi arttıracakları ortada. Okullarda düzenlenen forumlar da tacizlere, engellemelere uğruyor. Yazın yapılan forumlardan soruşturma açılan öğrenciler varken, hemen hemen tüm üniversitelerde forumları ÖGB’ler ve sivil polisler taciz ediyorlar. Polisin tacizleri ise gelenekselleşmiş yöntemlerden. Ailenin aranmasından komşuların dolaşılmasına, kaçırmalardan sürekli takibe kadar birçok baskı yöntemi polis tarafından uygulanmaya devam ediliyor. Ekim Gençliği Yaz Kampı’na katılanlara yönelik tacizler, ailelerin aranması, İzmir’deki polis tacizleri bunların en yakın örnekleri oldu. Baskının yetmediği yerde, muhbirlik, ajanlık, ifade vermeye zorlama yöntemleri de işletiliyor. Sadece üniversitelerde değil, liselerde de bunun örneklerine rastlıyoruz. Yeri geldiğinde de hak arama mücadelesine katılanları fişlemek için Afyon’daki gibi öğrencilere fişleme anketleri yapıyorlar. Haziran Direnişi’ne katılanları fişleyip burs, yurt haklarını ellerinden almaya çalışıyorlar. Kredi Yurtlar Kurumu burs ve kredi almak için “direniş, boykot, işgal, yazı yazma, resim yapma, slogan atma” gibi faaliyetlere katılmama şartını getirerek gençliği yıldırabileceğini sanıyor.

Sindirme ve örgütsüzleştirme saldırılarına karşı daha fazla direniş, daha fazla örgüt! Ancak yanılıyorlar. Gençlik içinde devrim mayalanmaya devam ediyor. Baskılar arttıkça mücadeleye sahip çıkanlar artmaya devam ediyor. Ancak tüm bu saldırıları püskürtmek için çok daha örgütlü ve net politikalara sahip bir hat örebilmek gerekiyor. Tüm bu baskı politikalarını gençliğe yönelik diğer saldırılarla birleştirebilmek, iç bağını kurabilmek ve kitlesel, militan cevaplar üretebilmek gerekiyor. “Kitleler ürkmesin” kaygısıyla politik içeriğinin boşaltıldığı çalışmalara prim vermemek, düzene karşı net tutum alacak bir hat ortaya koymak gerekiyor. Bu konuda reformizmin gençlik içerisindeki bozucu etkisini kırmak öncelikli görevlerimizin arasında yer alıyor. Dönem başında yapılan forumlarda reformistlerin bu yöndeki geçiştirmeci yaklaşımlarını, “kitlelerin ürkeceğini” ileri sürerek aslında kendi ufuksuzluklarını saklama çabalarını teşhir edebilmek, bunu da gençlik kitlelerinin önünde yapmak gerekiyor. Kitlelerin militanlığı, düzen karşısındaki başeğmez tutumu henüz örgütlü bir hal almasa da reformizmi aşmaktadır. Bizler için temel mesele bunu örgütlü ve devrimci politik bir hatta oturtmaktır. Zira baskı politikalarını boşa düşürmenin bundan başka bir yolu da yoktur. Üniversiteler açılırken “Gençlik direnişe!” çağrımızın temel gerekçelerinden birisi üniversitelerimize polisleri sokmamak için idi. Bu halen geçerlidir ve sorun daha da yakıcı bir hal almıştır. Gençlik direnişe çağrımızı, devrimci politik bir hatta ve örgütsel zeminde güçlendirmek için çalışmalarımızı yoğunlaştıralım.

5


Yeni mücadele yılına güçlü başlangıçlar için…

Kayıt döneminin olanaklarını güce dönüştürelim!

Genç komünistler kayıt döneminde kimi eksikliklere rağmen dönemin politikasını ve direnme ruhunu başarı ile gençliğe taşımıştır. Başarının sürekliliği için kayıt döneminde tanıştığımız ilişkilerle bağlarımızı sürekli güçlendirmeli, bulunduğumuz alanlarda birlikte hareket etme zeminleri yaratabilmeliyiz.

6

Kayıt dönemlerinin, üniversiteye yeni gelen öğrencilerle ilk bağların kurulması açısından önemi tartışmasızdır. Özellikle üniversiteye devrimcilerle tanışmak için gelen veya bu sistem karşısında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünen öğrencilere ulaşmanın en önemli yollarından biridir, bu dönem yapılan kitle çalışması. Bu süreçte öğrencilerle kurulacak her türlü bağ sonrasına mutlaka yansıyacaktır. Bu nedenle kayıt döneminde ajitasyon-propaganda ve örgütlenme çalışmalarını olabildiğince yoğunlaştırmak özel bir önem taşıyor. Yeni kayıt dönemi bir kez daha bunu göstermiştir. Özellikle Haziran Direnişi’nin en önemli aktörlerinden olan liselilerin üniversiteye gelişi, bu sene kayıt dönemine ayrı bir önem kattı. Gelen öğrencilerin politikaya daha açık oluşu ve tartışmaların daha rahat yapılabilmesi onlarla kurulan bağı da kolaylaştırıyor. Gençliğin Haziran Direnişi’nde oynadığı rol üniversitelerin daha hareketli olacağının habercisidir dediğimiz bir yerde, gençlik hareketine yön vermek için her zaman gençlik kitlelerinin içerisinde olmak, yaşam alanlarında nefes alıp vermek gerekiyor. Tüm bu dediklerimizin bilincindeki burjuvazi üniversitelere yönelik gerici ablukayı yoğunlaştırmış durumda. Özellikle kayıt döneminde cemaatler adeta öğrencileri kuşatarak kendilerine çekmeye çalışıyorlar. Bunu yaparken de öğrencilerin dini duygularını ve yoksulluklarını kullanıyorlar. Yanısıra yeni dönemle birlikte birçok üniversitede gerici-faşist saldırganlık artmış bulunuyor. AKP eliyle gericiliğin örgütlenmesinin önü sonuna kadar açılmak isteniyor. Örneğin Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde yapılan fişleme anketi ile öğrenciler üzerinde daha ilk günden baskı kurulmaya çalışılıyor. Ayrıca birçok üniversitede polislerin dağıttığı broşürlerde “terörist olursunuz” söylemi kullanılarak, öğrencilerin her türlü hak arama eyleminin önüne geçilmeye çalışılıyor. Yani sermaye devleti gençliği her alanda ablukaya almak, gençliğin dinamizmini daha baştan sakatlamak istiyor. Ayrıca bu sene kayıtların bütün üniversitelerde aynı günlerde ve 3 güne sıkıştırılarak yapılması ile kayıt dönemine daha etkin bir müdahalenin önü kesilmeye çalışılmıştır. Bu çaba, birçok üniversitede devrimci ve ilerici öğrencilerin standlarına ve afişlerine saldırıyla birleştirilmiştir.

Bu saldırılar yeni dönemde baskının daha da artacağının açık bir göstergesidir. Örneğin Ankara Üniversitesi’nde geçen sene devrimci ve ilerici öğrencilere stand yerini kiralamaya kalkan yönetim, bu sene kurdurttuğu ÖGB ordusu ile okulun içerisinde bildiri dağıtımına bile izin vermemiştir. İstanbul’da yapılan kayıtlarda çevik kuvvet polisleri ve TOMA’lar hazır bekletilmiştir. Bütün bu saldırılara rağmen genç komünistler bulundukları üniversitelerde etkin ve yaratıcı bir faaliyet yürüttüler. Hacettepe’de uygulanan afiş yasağına karşı afişler ellerde tutularak gelen öğrencilere nereye geldikleri teşhir edilmiş, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde açılan standlara saldırıya karşı devrimci, demokrat ve ilerici öğrenciler standlarını ortaklaştırmıştır. Tüm bunlar devrimci iradenin kırılamayacağını, her türlü baskıya rağmen devrimci faaliyetin devam edeceğini, okulun ilk kayıt döneminde dosta düşmana göstermiştir. Genç komünistler bu süreci gençlik kitlesiyle bağlar kurabilmek için etkin bir şekilde değerlendirebildiler. Propaganda çalışmasında da asgari bir başarı sağladılar. Kayıt döneminde kimi yerellerde okulların dışına çıkan, gençliğin kullandığı şehir merkezlerine de taşan faaliyet ise oldukça anlamlıydı. Ayrıca bakılan her yerde Ekim Gençliği faaliyetinin görülmesi açısından da önemlidir. Kullanılan broşürler de oldukça ilgi çekmiş, “Gençlik direnişe!” şiarı yeni dönemde gençliğin direnme ruhuyla bütünleşebileceğini göstermiştir. Genç komünistler kayıt döneminde kimi eksikliklere rağmen dönemin politikasını ve direnme ruhunu başarı ile gençliğe taşımıştır. Başarının sürekliliği için kayıt döneminde tanıştığımız ilişkilerle bağlarımızı sürekli güçlendirmeli, bulunduğumuz alanlarda birlikte hareket etme zeminleri yaratabilmeliyiz. Yeni dönem birçok üniversitede “Direnişle kapattık, direnişle açıyoruz” şiarı ile başladı. ODTÜ bunun en net örneklerinden birisidir. Şimdi her yerde ODTÜ ruhuyla direnişi büyütme, kayıt döneminden aldığımız güçle yeni dönemi kazanma sorumluluğu bizi bekliyor.

A. Akın


Ekim Gençliği faaliyetlerinden... Kayıt döneminden itibaren Ekim Gençliği’nin üniversitelerde yürüttüğü çalışmalar hızlanarak devam ediyor. Ekim Gençliği açtığı standlarla gençliğe mücadele çağrısı yaparken karşılaştıkları ÖGB saldırılarına ve üniversite yönetimlerinin tehditlerine karşı devrimci faaliyetini sürdürmeye devam ediyor.

Ankara Kayıt döneminin öncesinde bir araya gelen Ankara Ekim Gençliği okurları yeni dönemle birlikte gençliği bekleyen sorunlar ve mücadelenin ihtiyaçları çerçevesinde bir dizi tartışmayla beraber örgütlenmenin önemini vurguladıkları ve yeni döneme dair pratik planlamalar yaptıkları bir toplantı gerçekleştirdi. Kayıt haftası öncesinde Yüksel Caddesi’nde açılan standla Ekim Gençliği dergisi ve Kızıl Bayrak gazetesi emekçilere ve öğrencilere ulaştırıldı. Standda gerçekleştirilen sohbetlerle yeni dönemde üniversitelere yerleştirilecek polislerin, devletin öğrencileri sindirme ve bastırma politikalarından biri olduğu vurgulandı. Genç komünistler, kayıt haftasında Hacettepe Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve ODTÜ’de açtıkları standlarda dağıttıkları bildirileri, dergi ve gazeteleri kayıt yaptıran öğrencilere ulaştırırken okul çevrelerine ve Kızılay’a astıkları afişlerle de gençliği direnişe çağırdı. ODTÜ’de okulun birçok yerine “Gençlik direnişe!” şiarlı afişler yapılırken stand açılarak ODTÜ Hazırlık öğrencilerine seslenildi. Kayıt döneminde ODTÜ’de dinci gruplar üniversiteden uzaklaştırıldı. Ekim Gençliği burada da kayıt faaliyetlerine devam ederken yazılamalar yaptı ve pankartlar astı. Ulucanlar Direnişi de selamlanarak “Ulucanlar Katliamı’nı unutmayalım!”, “Yaşasın Ulucanlar Direnişi’miz!”, “Ulucanlar şehitleri ölümsüzdür!”, “Yaşasın devrim ve sosyalizm!”, “Gençlik Direnişe!” şiarlı yazılamalar okulun dört bir tarafına yapıldı. Hacettepe’de afiş asarken ÖGB’lerin afişleri yırtmak istemesi üzerine durumu ajitasyonlarla teşhir eden genç komünistler çevredekiler tarafından da sahiplenilerek faaliyetlerine devam etti. Ailelerin yoksulluklarından yararlanarak cemaat yurtlarına kayıt için çağrı yapan AGD’liler de devrimci ve ilerici güçlerin müdahalesiyle kayıt yerinden uzaklaştılar. AÜ’de kayıt çalışması yapmaya gidenler ise ÖGB ordusu ile karşılandı. İçeri dahi alınmayan devrimci ve ilerici öğrenciler bildiri ve broşürlerini kapıda dağıttılar. DTCF’de fakültenin çeşitli yerlerine yaygın bir afiş çalışması yapıldı. “Gençlik Direnişe” afişlerinin yanı sıra hemen her gün orta bahçede stand açılarak öğrencilere Ekim Gençliği ve Kızıl Bayrak ulaştırıldı. 22 Eylül’de Ankara Ekim Gençliği okurları tarafından yapılan tanışma toplantısı ile Gezi Direnişi ile yeni bir sürecin başladığının, yeni

dönemde kapsamlı saldırılara karşı ‘Gençlik Direnişe’ şiarının öne çıkarılması gerektiğinin, toplumsal harekete öncülük etmenin öneminin altı çizildi. Toplantı, Ekim Gençliği’ni büyütme kararlılığı ile sona erdi. Gündem ve çalışmaları tartışmak için iki haftalık periyodlarla biraraya gelinmesi kararı alındı.

ODTÜ

İstanbul İstanbul Ekim Gençliği de İstanbul Üniversitesi ve YTÜ’de kayıt haftası boyunca açtıkları standlarda ve astıkları afiş ve stickerlarla direniş çağrısını yükseltti. Açılan standlarda emperyalist savaş ve saldırganlığın faturasının emekçilere ve öğrencilere çıkarılmasına karşı Haziran Direnişi ruhuyla okullarda mücadeleyi büyütme çağrısı yapıldı. Gençliğin yoğun ilgi gösterdiği standlarda gençliğin mücadeledeki etkin rolü üzerine konuşuldu. “Gençlik direnişe!” şiarıyla hazırlanan el ilanlarının dağıtımı ile mücadele çağrısı yükseltildi. Beyazıt’ta bulunan bütün fakültelerin çevresi, YTÜ ve Taksim afiş ve stickerlarla donatılarak gençlik direnişe çağrıldı. Beyazıt’ta polisin yaptığı yığınak önümüzdeki süreçte gençliğin karşılaşacağı baskıya da işaret ediyor. YTÜ Davutpaşa Kampüsü’nde de stand açıldı. ÖGB kampüs içerisinde varlıklarını hissettirerek tacizkar tutumlarını devam ettirdiler. Cemaatlerin yanı sıra polis de “Emniyetle Birlikte Rehberlik Uygulamaları!” pankartıyla okul içinde stand kurarak öğrencilerle ve aileleriyle ilişki kurmaya çalıştı.

Yıldız Teknik Ünivers

itesi

İÜ’de ÖGB saldırısı Okulların açılmasıyla da beraber kendilerince “güvenlik tedbiri” alan Rektörlük-Polis-ÖGB üçlüsü İstanbul Üniversitesi’nde ilk günden itibaren birçok yasak getirmekle böylece bir saldırı döneminin daha startını vermiş oldular. Üniversitenin çeşitli yerlerine asılan ilanlarla yasakları duyuran rektörlük, fakülteler arası geçiş yasağı, okulun tüm kullanım alanları olmak üzere (bahçeler ve okul koridorları) hiçbir politik isim veya kulüp adıyla stand açılmasına izin

7


verilmeyeceğini açıkladı. Ayrıca yasak, farklı fakülte öğrencilerinin de diğer fakülte kütüphane ve laboratuvarlarından sözde kalabalık ve teknik yetersizlik nedeniyle faydalanmasını da engelliyor. Okullar açılmadan kapılara turnike yerleştirerek öğrencilere kredi kartı yerine geçen kampüs kartı sessiz sedasız kabul ettirebileceğini düşünen rektörlüğün bu son Ege Üniversitesi yasakları da duvarlarda asılan ilanlarda kalmaktan öteye geçemedi. Ekim Gençliği okurları, 20 Eylül günü sabah saatlerinde afişlerini asarken Hukuk Fakültesi’nde ÖGB’lerin saldırısına maruz kaldı. Bunun üzerine biraraya gelen devrimci, demokrat, ilerici öğrenciler ortak bir tutum alarak hazırladıkları afişleri Hukuk Fakültesi koridorlarına asarken ÖGB’lerin saldırısıyla karşılaştı. Asılan afişleri korumaya çalışan öğrenciler ile ÖGB arasında dakikalarca arbede yaşandı. Diğer öğrencilerin de destek vermesiyle ÖGB’ler geri çekilmek zorunda kaldı. DTCF ÖGB’ler hem saldırı esnasında hem de okul dışında Ekim Gençliği okurlarını tehdit etti. 25 Eylül günü Hukuk Fakültesi’nin kantini karşısına pankart ve afişler asıldıktan sonra fakülte içine de afiş asmak için giren Ekim Gençliği okurlarını ÖGB bir kez daha engellemeye çalıştı. Daha önceki gibi “duvarların zarar gördüğü” bahanesiyle afiş astırmayacağını söyleyen ÖGB amirine afişlerin nereye asılacağına kendisinin karar veremeyeceği, duvarlara da okulun her tarafına da afişlerin asılacağı vurgulandı. Yaşanan arbede sırasında diğer gençlik örgütlerinin de gelmesi ile yasağa karşı ortak tutum alındı.

İzmir

8

Buca’da Dokuz Eylül Üniveristesi’nin kampüsleri etrafına ve Bornova’da Ege Üniversitesi kampüsü ile metro hattına “Gençlik direnişe!” şiarlı afişler yapıldı. Genç komünistler Ege Üniversitesi’nde yeni döneme hazırlık için kayıt masası açtı. Kayıt masasında Kızıl Bayrak, Ekim Gençliği ve Toplumcu Eksen satışı yapıldı. Ekim Gençliği’nin “Gençlik direnişe!” şiarlı broşürleri dağıtıldı. Aynı zamanda Gezi Direnişi sürecinde üretilen müzikler çalındı. Masa etrafına Gezi Direnişi’nin görüntülerinin olduğu bir sergi yapıldı. Gezi Direnişi sürecinden sonra tutuklanan Ekim Gençliği okurları ve BDSP’lilerin fotoğrafları yer aldı. Öte yandan, polis yetkileri ile donatılmış özel yetkili güvenlik birimleri de kampüste yerini almıştı. ÖGB’ler “Güvenli gençlik, güvenli gelecek” adı altında devrimci ve ilerici öğrencileri karalayan bir broşür dağıttılar.

Ege Üniversitesi içinde “Gençlik direnişe!” şiarlı afişler ile Gündoğdu Dayanışma Platformu’nun Gezi tutsaklarının 10 Eylül’deki duruşmasına çağıran afişleri yaygın şekilde yapıldı.

DEÜ’de ÖGB saldırısına devrimci yanıt DEÜ’de ÖGB’lerin standları dağıtmak istemesine karşı stand açan Ekim Gençliği, Devrimci Öğrenci Birliği ile Dev-Genç’li öğrenciler stand açmanın meşru olduğunu söyleyerek geri adım atmadılar. ÖGB’lerin saldırısı karşısında ortak stand açıldı ve saldırıyı teşhir ederek faaliyetlerini sürdürdüler. Bunun üzerine dekan ve sekreteri gelerek stand açmanın yasak olduğunu söylediler, fakat öğrenciler geri adım atmayınca da tehditler savurarak gitmek zorunda kaldılar. Dağıtımlarına devam eden öğrencilere çevreden de devrimci öğrenciler destek verdi. ÖGB’lerin saldırması ile standlar dağılırken orada olan TKP’li Öğrenciler ve Gençlik Muhalefeti olayı seyretmekle yetindiler. Bu çevreler sabah gelip stand açmak istemişler fakat okul yönetimi izin vermeyince standlarını kaldırmışlardır. Nitekim bu durum okul yönetimi tarafından devrimci öğrencilere karşı kullanılmıştır. Ege Üniversitesi Yabancı Diller Bölümü önünde stand açarak yeni gelen öğrencilere ulaşan Ekim Gençliği okurları “Gençlik Direnişe” şiarlı bildirileri dağıtarak kampüsün içerisine yaygın şekilde afiş yaptılar. Yandaş medyadan ATV’nin Ege Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden bir öğretim görevlisi ile röportaj yapmak için kampüse gelmesi devrimci ve ilerici öğrenciler tarafından protesto edildi ve üniversiteyi terk etmeye zorlandı.

Aydın Aydın’da gençliğin özellikle yoğun olarak kullandığı alanlarda ve üniversite yolu üzerine “Gençlik direnişe!” stickerları yapıldı. Ayrıca “Haydi barikata, kavgaya!”, “Polis defol, üniversiteler bizimdir!”, “Gençlik direnişe, barikata, özgürleşmeye!”, “Emperyalist savaşa hayır!”, “Yaşasın devrim ve sosyalizm!”, “Gençlik gelecek, gelecek sosyalizm!” yazılamaları yapıldı.

Manisa Gençliği direnişe çağıran Ekim Gençliği afişleri kent merkezinde ve üniversite geçiş güzergahında kullanıldı. Gençliğin yoğun olarak bulunduğu yerlerde ve okullarda “Gençlik direnişe” şiarlı stickerlar kullanıldı. Öte yandan, 29 Eylül günü Manisa Ekim Gençliği ve DLB hem tanışmak, hem de Haziran Direnişi’nden alınan coşkuyla yeni dönem gençlik faaliyeti üzerine sohbet etmek üzere bir kahvaltı gerçekleştirdi. Toplantıda Haziran Direnişi, yeni dönem gençlik çalışması üzerine tartışmalar yapıldı ve Manisa’da gençliğe ulaşmanın olanakları tartışıldı.

Kocaeli Kocaeli Ekim Gençliği, “Gezi Direnişi ve direnişte gençliğin yeri” konulu bir söyleşi gerçekleştirdi. 4 Ekim akşam saatlerinde biraraya gelen öğrenciler Gezi Direnişi sürecini gösteren videolar izleyerek Gezi Direnişi'nde gençliğin tuttuğu yer üzerine tartışmalar gerçekleştirdi. Ekim Gençliği / Ankara-İstanbul-İzmirAydın-Manisa-Kocaeli


Gençlik forumlarda mücadeleyi büyütüyor İstanbul Üniversitesi İÜ’de günler öncesinden sosyal medya üzerinden örgütlenmeye başlayan forum Beyazıt Kampüsü’nde gerçekleştirildi. İlk forum yağmur nedeniyle SBF içine alındı ve fakülteler arası geçiş yasağı delinmiş oldu. Şimdiye kadar gerçekleştirilen forumlarda biçim tartışmaları ve kısır, sonuçsuz tartışmalar hakimdi. İlk foruma 300 öğrenci katılırken daha sonraki forumlarda katılım azaldı. İlk forumda söz alan Ekim Gençliği okurları öncelikle forumu izleyip tacizkar tavırlar takınan sivil polis ve ÖGB’nin fakülteden çıkartılması, Haziran Direnişi şehitleri şahsında tüm devrim şehitleri için saygı duruşu gerçekleştirilmesi gerektiğini ifade ettiler. İki önerinin de tüm forum katılımcıları tarafından kabul edilmesi üzerine önce sivil polis ve ÖGB alkışlar ve yuhalamalar eşliğinde teşhir edilerek dışarı çıkartıldı. Ardından saygı duruşuna geçildi; saygı duruşunun ardından hep bir ağızdan “Onlara sözümüz devrim olacak” sloganı atıldı. Forumlarda birçok katılımcı söz alarak okul ve dünya gündemi üzerine fikirlerini ifade etti. Forum boyunca birçok katılımcının somut önerileri forumun sonunda oylamaya sunuldu. İÜ’de ikinci forumlar 24 Eylül günü Beyazıt ve Fen-Edebiyat olmak üzere ikiye bölünerek yapıldı. Birçok öğrenci sonuçsuz ve somut önerisiz sözlerden sonra forumda oluşan dağınıklık ve hiçbir önerinin somut karara bağlanmaması nedeniyle forumdan ayrıldı. Yapılan somut önerilerin bir sonraki forumda tartışılması kararı ile forum sona erdirildi. Üçüncü forumda özellikle üniversite içinde düzenlenmesi düşünülen halkların kardeşliği şenliği konuşuldu. Ayrıca, Gülsuyu’nda çeteler tarafından katledilen Hasan Gedik Ferit de sloganlarla anıldı. Forumlar katılımın gittikçe düştüğü birçok öneri olmasına rağmen bunları hayata geçirecek iradi çabanın ortaya konulmadağı bir hal aldı. Bu, forumun öğrenciler gözündeki ciddiyetinin sorgulanmasına, böylece foruma katılımın düşmesine neden oldu.

Marmara Üniversitesi Marmara Üniversitesi Nişantaşı Kampüsü’nde gerçekleştirilen forumlarda ağırlıklı olarak okuldaki sorunlara karşı bir öğrenci kulübü kurularak etkinlikler yapılması tartışıldı. Okulda henüz açıktan siyasal faaliyet yürütülemediği ve sürekli olarak baskı ve faşist saldırılarla karşılaşıldığı için forum bir araya geliş için anlamlı bir adım oldu. İlk forumun ardından forumun yapıldığı orta bahçedeki bankların hepsi boyandığı için forum Diş Hekimliği binasının önünde yapıldı. Fişlemeleriyle ünlü İletişim Fakültesi Dekanı Yusuf Devran’ın bankları boyattığı açık. Sivil polisler, ÖGB ve sivil faşist çeteler forumu sürekli taciz etti.

Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim-Sen Üniversiteler Şubesi’nin çağrısıyla 25 Eylül günü Dokuz Eylül Üniversitesi Dokuzçeşmeler Kampüsü’nde forum gerçekleştirildi. Eğitim-Sen adına yapılan açılış konuşması ile başlayan forumda polisin üniversitelere girmesi ve yurt sorunu en çok tartışılan konu oldu. Ayrıca, forumun örgütlenmesi, bundan sonra her hafta yapılacak forumların konuları tartışıldı. Tartışmalar sonucunda, iki haftada bir kampüslerde, ayda bir de merkezi olarak DEÜ forumları yapılması dile getirildi.

Ege Üniversitesi “Sen neredeysen özgürlük orada” çağrısıyla toplanan ve aralarında Ekim Gençliği okurlarının da bulunduğu öğrenciler, Edebiyat Fakültesi önünde forum yaptı. Forum, Edebiyat Fakültesi önünde İzmir Müzisyenler Derneği’nin dinletisi ile başladı. Ardından, Hazırlık Fakültesi ve Ege Öğrenci Çarşısı’nı dolanan bir yürüyüş yapıldı. Tekrar Edebiyat Fakültesi önüne gelinmesinin ardından başlayan forumda ilk olarak açılış konuşması yapıldı. Mersin Üniversitesi’nden gelen bir öğrenci de oradaki forum deneyimini paylaştı. Forumların misyonu ve Gezi üzerine tartışmalar yapıldı. Eğitim-Sen’in yapmış olduğu forum ile birleşme tartışmları yapıldı ancak birleşme kararı çıkmadı.

Mersin Üniversitesi Günler öncesinden sosyal medyadan ve dağıtılan broşürlerle çağırısı yapılan foruma okulun ilk gününde öğrencilerin katılımıyla birlikte start verildi. 16 Eylül’de, merkez Çiftlikköy Kampüsü, Cumhuriyet alanında gerçekleşen forumda Gezi ve ODTÜ direnişinin ülkede yarattığı etki ve bundan sonra yapılabilecekler tartışıldı ve direnişi büyütmek ve direniş ruhunu üniversitelerimizde yaşatmak için forumların önemine değinildi. Henüz okullar açılmadan gençliğin dinamizminden korkan sermaye devleti ve onun kolluk kuvveti polisin, daha forum toplanmadan dakikalarca önce yoğun önlemler aldığı görüldü. Forumun gerçekleştiği Cumhuriyet alanının tam karşısında öğrencileri fişlemek için toplanan sivil polisler forumun bitmesinin ardından öğrencilerin içinde bulunduğu otobüsü kampüs çıkışında keyfi bir şekilde durdurup kimlik kontrolü yaptı. Mersin Üniversitesi öğrencileri Van’da açlık grevi yapan depremzedelerle dayanışma amacıyla 26 Eylül günü bir eylem düzenledi. Fen-Edebiyat Fakültesi’nden yemekhane önüne kadar alkış ve sloganlar eşliğinde yapılan yürüyüşün ardından Mersin Üniversitesi Forumu adına basın açıklaması yapıldı. Medyanın direniş sürecinde takındığı suskunluk ve penguencilik tavrını Van depremzedeleri için de takındığına vurgu yapıldı.

Ankara Üniversitesi 26 Eylül günü Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde yapılan foruma yaklaşık 100 öğrenci katıldı. Öğrenci gençliğin yanısıra asistan ve öğretim üyeleri de temsili olarak katıldı. Forum başlangıcında öncelikle gündem önerilerine dair görüşler alındı. Gündem önerileri kabul edildikten sonra oldukça hararetli ve canlı tartışmalar yapıldı. Somut olarak neler yapılabileceği üzerine öneriler alındı, lehte ve aleyhte görüşler belirtildi. Tartışılan gündem önerileri sonucunda her hafta forum yapılması kararlaştırıldı. Bunun yanı sıra öğrenci gençliğe 'Forum Koordinasyonu'nda görev alma çağrısı yapıldıktan sonra forum sonlandırıldı.

Ekim Gençliği / İstanbul-İzmir-MersinAnkara

9


ODTÜ’de ilk forumdan yansıyanlar...

“Yol meselesi”nin kamuoyunda gündeme oturmasıyla ve özellikle ODTÜ’deki bileşenlerin çeşitli yorumlarıyla, süreç karmaşık bir hal almış durumda. İnşaat bir yandan A4 kapısına doğru gece/gündüz çalışılarak hızla ilerlerken, öğrenciler yol yapımına engel olmak hedefiyle daha dersler tam olarak başlamadan eylemli süreci başlatmış bulunuyor. Bunun yanında üniversitenin açılmasına iki gün kala yapılan forumla, yol inşaatına nasıl karşı durulabileceğine dair üniversitede en geniş kesimleri kapsayan bir tartışma da yapıldı.

Kitleselleşmenin gerekliliği Yapılan forumda en çok, “eylemdeki sayı her ne kadar olağan ODTÜ eylemlerinin kitleselliğini iki-üç kat aşmış olsa da, ‘yol meselesi’ne karşı herkesi bir taraf olmaya çağırmak” noktası vurgulandı. Fakültelere ve bölümlere yayılan bir kitle çalışması pratiğiyle bilgilendirme standları açmak, paneller ve forumlar örgütlemek, üniversite içinde yürüyüş ve basın açıklaması düzenleyerek AKP hükümetinin çeşitli sözcülerine cevap vermek ve üniversite bileşenlerini aydınlatmak gerektiği belirtildi. Forumdaki tartışmalar kitleselleşme ekseninde yapıldı. Forum, yapılacak bütün eylemlerin, atılacak adımların kitleselleşmeyi engelleyici olup olmayacağının tartışılmasıyla geçti. Örneğin, bir tartışma “yol yapımına engel olacak, inşaatı durduracak kısa süreli eylemlerin bunu engelleyip engellemeyeceği” üzerineydi. SDH, ÖDP ve TKP bu tür eylemlerin hem kamuoyunda hem de ODTÜ’de kitleselleşmeyi engelleyici bir rol oynayacağını savundular. Diğer taraf ise bu eylemlere de ihtiyaç olduğunu, kitleselleşmenin ve eylemli sürecin iç içe düşünülmesi gerektiğini savundu. Bir başka tartışma da direniş çadırlarının kurulmasının kitleselleşmeyi nasıl etkileyeceği üzerineydi. Bir taraf çadır kurmanın pasifleştirici ve kitleden koparıcı yanlarına vurgu yaptı. Karşı taraf ise nasıl bir kurgu içinde yapılacağı özenle araştırılarak yapılırsa direniş çadırlarının kitleselleşmeyi kolaylaştıracağını belirtmiş oldu. En çok tartışılan konu başlığı ise örgütlerin sürece dahil olması üzerineydi. Yine SDH, EMEP, ÖDP ve TKP ünlü(!) flama tartışmalarını devam ettirdiler. Flamaların olmasının, hatta

10

siyasetlerin kendilerini belli edecek her türlü slogan vb. aracı kullanmasının, kamuoyunda direnenleri “marjinalleştirdiği”, birkaç öğrencinin ortamı “terörize etmesi” şeklinde yankı bulduğu ve kimi öğrencileri direnişten uzaklaştırdığı gerekçeleriyle flamaların kaldırılmasını, gerekirse bu meseleye dair kimi sembollerin çıkarılarak flama yerine kullanılmasını savundular. Öğrenci Kolektifleri de bu görüşlere katılarak örgütlerin üniversitenin en geniş kesimlerini kapsayamadığını ve siyasetlerin bu biçimde varlıklarını sürdürmelerinin kitleselleşmeyi engelleyici bir rol oynayacağını belirtti. Karşı taraf ise örgütlerin varlığı Gezi Direnişi’nin patlamasına ve güç kazanmasına nasıl engel olmadıysa bugün de engel olmayacaktır demiş oldu. Ayrıca devletin esasta örgütleri hedef aldığı, örgütlere saldırdığı ve örgütlerin öneminin es geçilmemesi gerektiği, yani devletin esas tehlikeyi örgütlenmek olarak gördüğü, bunu gizlemenin örgütsüzlüğü güçlendireceği vurgulandı. Tartışmaların kitleselleşme ekseninde yapıldığı düşünülürse bu olumlu gibi gözükmektedir. Fakat Ekim Gençliği okurları olarak tartışılan noktalar üzerine ve forumun içeriğine dair kimi vurgular yapmanın faydalı olacağını düşünüyoruz. Nitekim forumda da bu bakışımızı belirtmiş olduk. Öncelikle, esas problem mücadelenin politik içeriğinin sağlamlaştırılamaması ve bu doğrultuda yapılan eylemlerin, kitle çalışmasının (forumların, panellerin vb.) hedeflerden sapma eğiliminde olmasıdır. Bunun en basit örneği de bu tartışmalar olurken forumun net kararlar alınamadan, somut görevlendirmeler yapılamadan bitirilmesi ve bunların bir sonraki foruma ertelenmesi olmuştur (bu ilk defa olmamaktadır). Yukarıda adı geçen bütün örgütler forumların karar alma, öğrencilere inisiyatif verme vb. niteliğinin öneminden ve siyasetlerin öğrencilerin geniş kesimlerini temsil edemediğinden bahsetseler de tartışmalar çoğunlukla örgütlerin kendi ideolojilerinin bir uzantısı olarak gerçekleşmekte ve bu tartışmalarda bir tarafın diğer tarafı ikna etmesi gibi bir durum da mümkünmüş gibi gözükmemektedir. Forumlar öğrencilerin inisiyatifini açığa çıkarma hedefiyle yapılırken, tartışmalarda ve pratik işlerde örgütlerin dışına çıkılamaması öğrencileri uzaklaştırmakta, forumları amacından saptırmaktadır. Kısacası bu örgütler bir yandan kitleselleşmenin gerekliliğinden bahsederken, diğer yandan kitleselleşmeye engel


olmaktadır. Forumlarda ve eylemli süreçte kitleleri birleştirecek olan, sağlam bir politik duruş ve taleplerimizdir. Fakat bunlara dair tartışmalardan çok eylem biçimleri tartışılmakta ve bunlar da örgütsüz kesimlere siyasetlerin kısır çekişmeleri şeklinde gözükmektedir. Kısırdır, çünkü esas adım atılacak ve kitleleri toparlayacak politik içerik hala kitlelerin gözünde karmakarışıktır. Sorun hükümet ve belediye tarafından ulaşım sorunu olarak ortaya konmakta, ODTÜ öğrencileri meşruluğu arttırmak ve kitleselleşmek için, hem yol yapımıyla hedeflenenleri, toplumda bundan çıkarı olan kesimleri, yapılan işbirliğini teşhir etmeli, hem de ulaşım sorununun çözüm yolu için somut talepleri ortaya koymalıdır.

ODTÜ forumlarından...

Parasız, yeraltı toplu taşıma sistemleri, semt nüfusuna yetecek otobüs kapasiteleri istiyoruz! Ulaşım sorunu Ankara’da birçok ilçenin ve semtin sorunudur. Büyükşehir Belediyesi yıllar önce yapmaya başladığı metroyu dahi bitirmekten acizdir ve bunun nedeni kendi çıkarlarını (bütçesini, kârlarını) düşünüyor olmasıdır. Ulaşım sorunu bireysel araç sahiplerinin de sorunu olsa da çoğunluk toplu taşıma araçlarını kullanmakta ve esas sorun da bu kesimler açısından Ankara’nın toplu taşıma sistemindedir. Nefes almakta bile zorlanılan otobüslerden tutun, sadece Çankaya ve Yenimahalle’nin ufak bir kısmını birleştiren metro hattına, araç trafiğini ve çevreyi mahveden mafyalaşmış dolmuşçuluğa, bireysel araç kullanımının yaygınlığına kadar birçok etken ulaşım sorununa yol açmaktadır. Bayramlarda otobüsler herkesin kullanımına açıldığında tıka basa doluyorsa esas sorun budur. Ve bu sorunları çözmek için ne hükümet ne de belediye herhangi bir adım atmaktadır. Ankara’nın ulaşım sorunu, yeraltı metro ulaşımı yaygınlaştırılmadan, herkesin kullanabileceği şekilde ulaşım parasız yapılmadan ve buna uygun şekilde dolmuşlar, özel otobüsler kaldırılıp otobüs kapasiteleri arttırılmadan çözülemez. Sorun Eskişehir Yolu’nda çözülür, Balgat’ta, Anadolu Bulvarı’nda veya başka bir yerde yeniden patlak verir.

Mülk sahipleri – müteahhit – AKP – belediye – polis işbirliği Ayrıca yol yapımından elde edilecek rantlar ve arkasından gelecek kentsel dönüşüm göz önünde bulundurulduğunda bu yol yapımının kimin çıkarına olduğu da anlaşılacaktır. Polis de elbette ki bu çıkar sahiplerinin, müteahhitlerin, mülk sahiplerinin çıkarlarını korumaktadır. Müteahhitmülk sahipleri-AKP-belediye-polis işbirliğine karşı mücadele verildiği unutulmamalı, bu kesimlerin dışındaki kesimleri harekete geçirmenin yolları araştırılmalıdır. Buna engel olmak için salt ODTÜ öğrencilerinin harekete geçmesi yetmez (ki bunların bir kısmının da mesele umurunda değildir). Ankara’daki tüm işçi ve emekçileri, “ulaşım sorununun çözüm yolu toplu taşıma sistemini geliştirmek, yaygınlaştırmaktır” bakışı arkasında birleştirmek, harekete geçirmek gerekiyor. ODTÜ’den Ekim Gençliği okurları

24 Eylül günü, ODTÜ U3 Amfisi’nde “Yol Meselesi”yle ilgili geniş katılımlı bir bilgilendirme paneli gerçekleştirildi. Toplantıya ODTÜ öğrencileri, mezunlar, avukatlar, akademisyenler ve rektör Ahmet Acar dışında 100. Yıl Mahalle sakinlerinden de katılım oldu. Yaklaşık 3 saat süren panelde uzun bir süre çeşitli konuşmalar gerçekleştirildi, ardından da forum şeklinde devam etti. İlk olarak, Anadolu Bulvarı’nı Dikmen’e bağlayacak olan ve yapımına başlanan yolun Dikmen’de ulaştığı bölgeye dair bir video gösterimi yapıldı. Ardından Ulaşım Plancısı Erhan Öncü “Ankara’da Yeşilden Geçirilen Yollar” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi. Panel-forumun politik anlamı ise daha sonraki konuşmalarda ortaya çıktı. Rektör ve emekli akademisyen Ali Türel, yapmış olduğu konuşmalarla “ODTÜ’nün yasal olarak yapabileceği hiçbir şey kalmamıştır” diyerek istemeden de olsa gerçek direnişin ve mücadele yolunun sokaktan geçtiğini göstermiş oldu. Rektör Ahmet Acar yapmış olduğu konuşmada, ODTÜ’yü ikiye bölecek yolun yapımına engel olduklarını ve Anadolu Bulvarı’nın devamı olan yolun güzergahını da mümkün olduğunca değiştirdiklerini, kabul edebilecekleri sınıra çektiklerini belirterek, “Biz ODTÜ’nün bütünlüğünü bozacak adımlara yasal olarak engel olduk ve biz görevimizi yaptık” diyerek aslında kendi koltuğunu kurtardığını, iktidarla ve belediyeyle anlaştıklarını, gerisinin teferruat olduğunu ima etti. Konuşma yapan öğrenciler, “ne yapılmalı” sorusunun yanıtını sokağın gösterdiğini belirttiler. İnci Gökmen ve 100. Yıl’dan gelen bir mahalleli, öğrencilerin konuşmasını destekleyerek rektörlüğü eleştirdiler.

ODTÜ yaşamı inşa ediyor AKP ve Melih Gökçek’in ODTÜ’den yol geçirme ısrarına karşı, forumlarda alınan karar sonucu ODTÜ’lüler 30 Eylül günü yürüyüş ve çadır kurma eylemi gerçekleştirdi. Eylem öncesinde standlar açılarak ve okula afişler asılarak öğrenciler eyleme çağrıldı. “Rantın yoluna karşı, yaşamı inşa ediyoruz!” şiarı ile örgütlenen eylem öncesinde yemekhane ve yurtlarda ajitasyon ve sloganlarla öğrenciler eyleme katılmaya, ODTÜ’ye sahip çıkmaya çağrıldı. Yurtlarda yapılan yürüyüşün ardından 5. Yurt önüne gelinerek burada çadır kuruldu ve forum gerçekleştirdi. Forumdan, A4’teki ormana ODTÜ’ye destek eyleminde yaşamını yitiren Ahmet Atakan’ın isminin verilmesi ve basın açıklaması yapılarak burada ikinci çadırın kurulması kararı çıktı. Ayrıca bölümler belirlenerek bu bölümlerde daha yaygın çalışma yapma kararı alındı. İnterneti yaygın bir şekilde kullanmak için bir ekip oluşturuldu. Son olarak ise çadırlarda kalacak nöbetçiler belirlenerek forum sonlandırıldı. 100. Yıl Mahallesi’nden emekçiler de ODTÜ’ye destek için foruma katıldılar. 1 Ekim günü ise Hazırlık önünde biraraya gelen öğrenciler “Gökçek elini ODTÜ’den çek!” ve “Ahmet Atakan ölümsüzdür!” ozalitleri açarak A4 Kapısı’na yürüyüş gerçekleştirdi. Kapı önünde yol yapımını gören bir yere çadır kurulurken, A4’te bulunan ormana da Ahmet Atakan Ormanı ismi verildi. Basın açıklaması 30 dakikalık oturma eyleminin ardından çekilen halaylarla sona erdi.

Ekim Gençliği / ODTÜ

11


Forumlara devrimci müdahale üzerine notlar...

Ancak forumların hem oluşum koşullarından kaynaklı, hem de genel olarak kendiliğinden veya reformizmin etkisinde gelişim seyrinden kaynaklı birçok eksikliği, zaafı, hareketi yönlendirmede zayıflıkları vardı. Bu yüzden yaz döneminin bitmesiyle beraber, Eylül ayı abartılı beklentileri karşılamadığı için forumlar ya dağıldı ya da daraldı.

12

Üniversiteler hemen hemen her yerde direniş ruhuyla toplanan forumlarla açıldı. Bu forumlar yer yer kitlesel, yer yer öncülere dayanan forumlardı. Ancak her biri üniversiteler için birçok olanağı barındırıyordu. Forumların misyonuna ve nasıl müdahale edileceğine dair bir şeyler söylemeden önce genel olarak direnişe ve forumların oluşumuna dair bir şeyler söylemek gerekiyor.

Haziran Direnişi ile forumlar arasındaki diyalektik bağ Haziran Direnişi tüm toplumu sarstı, harekete geçirdi, bir bilinç sıçraması yarattı ve korku duvarlarını yıktı. Elbette ki sadece birkaç gün veya bir ay içinde olmadı bütün bunlar. Biriken bir öfkenin, bu düzenin hiç bir gelecek vaad etmediği milyonların başka bir dünya için ayağa kalkışıydı. Bu ayağa kalkış özellikle gençliğin dinamizmini açığa çıkarttı. Gençlik barikatlarda hep en ön saflarda özgürlük ve gelecek talepleriyle bulundu. Bilinç-eylem ve örgüt arasındaki diyalektik bağ tüm bu süreç boyunca da işledi. Harekete geçen kitleler bilinçlendi, bilinçlenen kitleler hareketi büyüttü. Örgütlülük, harekete yön verebilmek ve toplam bir bilinç yaratmak için

kendini dayattı. Direniş genişlediği, yayıldığı oranda örgütlü davranılan alanlarda daha da büyüdü. Bu örgütlülük en geniş anlamda Gezi Parkı’na son saldırı olmadan hemen öncesinde ilk kez toplanan forumlarda kendisini gösterdi. Ancak öncelikle belirtmek gerekir ki forumlar yükselen bir hareketin örgütlülük ihtiyacını karşılamak için değil, belli bir geri çekilme yaşamış, dağılmayı engellemek ve kitleleri tutmak için ihtiyaç duyulan mekanizmalardı. Bu yüzden gerçek anlamını Haziran Direnişi’ni büyütmede değil, direniş ruhunu devam ettirmede buldu. Yaz boyunca hemen her ilde, ilçede, bir çok mahallede ve parkta forumlar toplandı, direniş tartışıldı, yerel sorunlar öne çıkartıldı. Yıllardır kendi hayatına dair söz söyleyemeyen binler, siyaseti 4-5 yılda bir sandığa gidip kendilerini kimin sömüreceğine karar vermenin ötesinde göremeyenler özneleşti. Ancak forumların hem oluşum koşullarından kaynaklı, hem de genel olarak kendiliğinden veya reformizmin etkisinde gelişim seyrinden kaynaklı birçok eksikliği, zaafı, hareketi yönlendirmede zayıflıkları vardı. Bu yüzden yaz döneminin bitmesiyle beraber, Eylül ayı abartılı beklentileri karşılamadığı için forumlar ya dağıldı ya da daraldı. Kimi yerlerde çekirdek oluşturmuş bir iletişim ağına dönüştü. Elbette bunlar da çok


anlamlıdır. Yarın gelişebilecek süreçlere müdahale etmekte bir araç ve irtibat zeminidir. Ancak forumlardan bundan ötesini beklemek, Eylül ayından devrim beklemeye benzer. Eylül ayı kendisinden gereğinden fazla şey bekleyenleri hayal kırıklığına uğrattı, forumların da uğratmaması için misyonunu doğru belirlememiz ve ona göre müdahale edebilmemiz gerekir.

Üniversite forumları Forumlara dair söylediklerimizin hepsi üniversitelerdeki forumlar için de geçerlidir. Ancak birçok üniversitede henüz yeni yeni toplanmaya başlamış olmaları, daha ilk şekillenme sürecinde müdahale etme ve forumlarda genel olarak yaşanan sıkıntılara karşı önceden tedbir alma olanağı sağlamaktadır. Kimi üniversitelerde (İTÜ, MSGSÜ, Marmara gibi) yaz döneminde başlayıp belli bir birikim yaratılmış olsa da birçok üniversitede forumlar yeni başladı. Forumlarda sonuç alıcı tartışmalar ve taban inisiyatifini açığa çıkaracak bir işleyiş oluşturmalıyız. Öncelikle şunu belirtelim ki, bugün için forumlar devrime giden yolda kullanılacak araçlardan veya birer özörgütlülükten daha çok politik örgütlenmelerdir. Politika temelli toplanacak, ortaya bir politika konulabildiği oranda işleyecek, yoksa dağılmaya mahkum olacak araçlardır. Bu yüzden forumların her toplantısına politika üretme ve bu politikalarla gençliği kucaklama bakışıyla katılmalıyız. Forumlarda birçok kısır tartışma yaşanabilmektedir. Örgütsüz kitlelerin katılımı anlamlı olmakla beraber forumları sadece tartışma alanı olarak gören bakışı kırmalıyız. Forumları örgütlü bir şekilde harekete geçirmeliyiz. Özellikle önden belirlenmiş gündemler üzerinden, gündemlerin dışına çıkmayan, karar almaya odaklı tartışmalar yapabilmeliyiz. Aksi takdirde yüzlerce kişiyle toplanan forumlar bile dağılabilmekte, daralabilmektedir. Harekete geçmeyen, sonuçsuz, kısır tartışmalar hareketi boğmaktadır. Bu noktada örgütsüz kesimlerden daha çok reformistler engel oluşturmaktadır. Hareketin ve forumların gelişmesinden ve çıkarlarından daha çok kendi dar politik ufuklarını ve dar örgüt çıkarlarını öne çıkartan tartışmalar forumları kilitleyebilmektedir. Kimi reformist gruplar gençlik içindeki nicel ve politik açıdan görece güçlerine yaslanarak forumları kendi dar bakışıyla yönlendirmekte ve sorumsuzluk yapmaktadır. Bu noktada bizim müdahalemizin zayıflığı, bu etkinin kırılamıyor olmasında etkendir. Ancak bu hiç bir şekilde bizlerin müdahale etmedeki irademizi kırmamalıdır. Aksine bu koşullarda müdahalenin bir kat daha önem kazandığını bilmeliyiz. Yer yer reformizmin kitleler üzerindeki etkisi kimi yoldaşlarımızı ve samimi gençlik unsurlarını umutsuzluğa itebilmektedir. Forumlardaki reformist darlığı kıramayacak olma düşüncesi müdahale etmede geri durmaya, forumlara, forum çalışmalarına ve duyuru faaliyetlerine katılmamaya kadar varmaktadır. Devrimci sorumluluğumuz gereği her türlü aracı kullanabilmeli, politikamızı, bakışımızı oralara taşıyabilmeliyiz. Forumları harekete politik müdahale aracı olarak

sahiplenmeliyiz. Varsın ilk müdahalemizde karşılık yaratmasın. Ancak boşa gitmeyecektir. İkincisinde, üçüncüsünde elbette bir kırılma, bir yarılma yaratacaktır. Belki ilk başlarda forumlar üzerinde genel bir etkiye dönüşemeyebilir, fakat bu müdahalemiz forumlara katılan samimi unsurların devrimci politik bir hat üzerinden ortaklaşmasını sağlayacaktır. Ancak bu şekilde forumlara müdahalemiz karşılık bulacaktır. Yıllardır söyleriz. Gelişen gençlik hareketi reformizmin ufkunu ve eylem pratiğini çok hızlı bir şekilde bir kenara atacaktır. Bunu Haziran’da gördük. Ancak örgütlü bir zemine dönüşmediği oranda nasıl geri çekilebildiğini de gördük. Bu yüzden bugünden hazırlıklı olmalıyız ve örgütlü zemine kavuşabilecek mekanizmaları bugünden yaratmalıyız. Bu bakışla hareket edemediğimiz oranda hareketin dışında kalıp marjinalleşmekten, söz söyleyip boşa kürek çekmekten başka bir şey yapmış olmayız. Bu dar bakış sürekli gündemlerin ve kararların bir sonraki toplantıya ertelenmesine, alınan kararların gençliğin dinamizmini, militanlığını karşılamaktan uzak olmasına yol açmaktadır. Gençliğin dinamizmini kucaklayacak politik bir hat örmeliyiz Birçok üniversite yasaklarla, ÖGB tacizleriyle, saldırılarıyla, siyasal faaliyeti engelleme girişimleriyle açılmışken bu saldırıları karşılayacak politik bir hat, kampanya ve eylemli süreç örmek yerine merdiven boyama, ses çıkartma, fidan dikme eylemleriyle süreç geçiştirilmeye çalışılmaktadır. Bunların anlamsız olduğunu söylüyor değiliz. Ancak unutulmamalıdır ki bu araçlar gençlik hareketinin en geri, durgunluk döneminin araçlarıdır ve gençliğin bugünkü eylem düzeyini, dinamizmini, militanlığını, kararlılığını karşılamamaktadır. Özgürlüğü ve geleceği için barikatlarda ölümü göze almış, direnmiş, bırakalım ÖGB’yi, polisin tüm baskı aygıtlarına ve araçlarına karşı dik bir duruş sergilemiş bir gençlikten bahsediyoruz. Bu yüzden hareketi kucaklayacak politik bir hat ve buna uygun bir eylem çizgisi şarttır. Ancak bunun somutlanması da gerekmektedir. Yoksa yalnızca reformizmin eleştirisi üzerinden kendimizi var edemeyiz. Yasaklara karşı onları delecek, işlevsiz kılacak kitlesel eylemler örgütlemeliyiz. Politik faaliyete yönelik bütün saldırıları kitlelerin sahipleneceği toplu afiş asma, bildiri dağıtma, bölümler arası yasakları delme eylemleriyle karşılamalıyız. Ve bütün bunları kitlelere mal edecek yaratıcı araçları devreye sokmalıyız. Bu noktada yerel gündemlerin işlenmesi, direniş ruhunun Haziran Direnişi şehitlerinin ve tutsaklarının sahiplenilmesi ile devam ettirilmesi, üniversitelerdeki tüm baskı koşullarına ve uygulamalarına karşı durulması, bunların gündemleştirilmesi çok önemlidir. Forumlara bu bakışla müdahale ettiğimiz sürece forumlar anlamlı işler yapacaktır. Meselenin hem örgütsel yanını hem de politik yanını gözden kaçırmadan hareket etmeliyiz. Taban inisiyatifini açığa çıkaracak, sonuç alıcı, kararların alındığı ve uygulandığı bir işleyiş ve gençliğin dinamizmini kucaklayan, kazanımlar elde edecek eylemli politik bir hat oluşturabilmeliyiz.

R. U. Kurşun

Forumları örgütlü bir şekilde harekete geçirmeliyiz. Özellikle önden belirlenmiş gündemler üzerinden, gündemlerin dışına çıkmayan, karar almaya odaklı tartışmalar yapabilmeliyiz. Aksi takdirde yüzlerce kişiyle toplanan forumlar bile dağılabilmekte, daralabilmektedir. Harekete geçmeyen, sonuçsuz, kısır tartışmalar hareketi boğmaktadır.

13


Sermaye – cemaat – devlet işbirliği:

Bireysel kurtuluştan toplumsal çöküşe... Cemaatler nasıl örgütleniyor?

Parasız yurtlar, parasız eğitim tüm öğrencilerin hakkıdır. Her türlü maddi imkanı bulunan devlet de bunu sağlamalıdır. Ama sermayenin bugünkü ihtiyaçlarından kaynaklı bunu gerçekleştirmekten acizdir. Çünkü sermaye içinde bulunduğu kriz dönemlerinde kendisini büyütmenin yollarından ötesini düşünemez.

Cemaat örgütlenmelerinin arkasında esas olarak büyük bir maddi güç bulunmaktadır. Cemaatler, TUSKON, ASKON, MÜSİAD gibi sermaye örgütlenmelerine, devletin birçok kademesinde yer edinmiş bürokratlara, yargıda, emniyette, orduda bulunan ilişkilere yaslanıyor. Bununla birlikte ABD başta olmak üzere farklı devletlerden aldıkları fonlara, kısacası emperyalist sistemin sac ayaklarına bağlanmış bir şekilde ayakta duruyorlar. Cemaatlerin sunduğu olanaklar, yurtlar, iş olanakları, “özgürleşme” fırsatları bu nedenle tamamen paranın gücüne dayanmaktadır. Paranın gücü ise parayı sermaye olarak kullanıp, ondan büyük kârlar elde eden, sermayesini sürekli büyüten ve bundan başka da yapacak bir şeyi olmayan sermayedarların elindedir. Tek tek sermaye grupları sermayelerini büyütebilmek için devleti yönetenlerin, hükümetin, yargının, kolluk güçlerinin (polis, ordu, istihbarat) üzerinde nüfuz oluşturmaya çalışırlar. Devlet bürokrasisiyle, burjuva partilerle işbirliği içinde olur, çıkarları gerçekleşmediği durumda bunları değiştirmek için ellerinden geleni yaparlar.

Cemaatler ne tür olanaklar sunuyor?

14

Cemaatler toplumun her kesimine yayılmış bir ağa sahiptir. Kamu emekçilerinden işçilere, devletin çeşitli kurumlarından sermaye sahiplerine, özel olarak da kadınlardan öğrenci gençliğe ve işsizlere dek hemen her kesime

uzanan karanlık bir örümcek ağıdır bu. Cemaatler bütün bu bağları kurarken sahip oldukları maddi güçle bireylere az da olsa bir kurtuluş imkanı sağlamaktadır. Bu kurtuluşun büyüklüğü kişinin sahip olduğu toplumsal konumla doğru orantılıdır. Örneğin bir işsize iş imkanı veya bir öğrenciye yurt ya da derslerinde başarının olanakları yaratılırken, bir sermaye sahibine yatırım ve daha fazla kâr olanağı sunulmaktadır. Esas mesele bu olanağın sadece bireysel bir kurtuluş kapısı aralamasıdır. “Bugün cemaat belki bir kişiye iş bulurken, onun işbirlikçisi patronlar diğer tarafta yüzlerce işçiyi işten atar, asgari ücrete kırıntı düzeyinde zam(!) yapar. (Cemaat) Bir gencin eğitim sorununu ‘çözerken’, (işbirlikçisi devlet) yüzlerce genci sokakta bırakır, onları uyuşturucu, alkolizm ve yozlaşmanın içine iter. (Cemaat) bir kadını ‘kurtarırken’, (işbirlikçisi devlet) yüzlerce kadını şiddete ve baskıya mahrum bırakır. (Cemaat ) bir gence yurt verirken, (işbirlikçisi devlet ve patronlar) yüzlerce genci üniversiteye bile gelemeden eğitim hakkından yoksun bırakarak fabrikalarda, inşaatlarda çocuk işçi olarak çalışmaya iter.”* Kısacası cemaatler devletle ve sermayeyle iç içedir ve sundukları olanaklarla sadece bireysel kurtuluş yollarını çözüm gibi gösterirler. Toplumsal yaşamın en temel mantığı toplumun çıkarları için çalışmakken, cemaatin sunduğu kurtuluş toplumdan soyutlanma ve bencillik biçiminde gerçekleşmekte ve insanları bireysel kurtuluş yollarına sevk etmektedir. Benzer şekilde din de bireyleri toplumdaki işleyişten, gerçek hayattaki sorunlardan kopuk, her şeyin


“iyi” olduğu bir dünya tahayyülüne itmektedir. Cemaatlerin ve devletin, dini bu kadar çok kullanmasının nedeni, bireyleri yaşamdaki sorunlardan koparma, sermayenin gücüne karşı birliği engelleme ihtiyacıdır. Zira işsizlik, açlık, yoksulluk gibi sorunlar “bu dünya”da yaşanmaktadır ve gerçek çözüm kendini mutlaka dayatacaktır. Düzenin bekası bunu geciktirmeye veya engellemeye endekslidir.

Yurtlar sömürü ve aldatmacayla açıldı!

Cemaatler hangi olanakları sunmuyor? Cemaatlerin işleyişine bakıldığında insani gibi gözüken birtakım bağlar, aslında bu düzende varolan ve yukarıda bahsedilen bireysel kurtuluşla toplumsal kurtuluş arasındaki çelişkiden dolayı sahtedir, ikiyüzlüdür. İşsizlik, açlık, yoksulluk gibi toplumsal sorunlara bireysel çözüm yöntemi, bu sorunları ortadan kaldırmamaktadır. Bu sorunları yaşayanların birleşmesi, esasta da toplumsal üretim araçlarını ellerinde bulunduran sermaye sınıfının çıkarlarına karşı birleşmesi ve kendi haklarını savunması, onların bireysel kurtuluşlarıyla toplumsal kurtuluşları arasındaki çelişkiyi ortadan kaldıracaktır. Oysa bireylerin sınıfsal sorunlar temelinde ortaklaşması ve birlikte hareket etmesi gibi bir olanağı cemaatler sunmaz. Tersine, onları din ve inançları üzerinden böler. Bir tarafta farklı bir inanca sahip bir işçi, çözümü cemaatten yardım almak gibi görürken, diğer tarafta cemaatlerle bağı olmayan başka bir işçi bu yardımı alamadığı ve sorunlarını daha yakıcı hissettiği için sorunu dinde ya da cemaatteymiş gibi görür, o işçiyle birlik olmayabilir. Fakat esasta onları ayıran daha baştan patronun kendisidir. Bir işçiye bireysel kurtuluş imkanı sunar, diğer işçiyi de yardımcı olduğu işçiye karşı kışkırtmanın koşullarını sağlar. Bugün AKP-CHP, ya da “dindar-laik” klikler arasındaki çatışma görünümü de buradan kaynaklanmaktadır. Cemaatler ortak sorunları olanları birleştirmez, aksine böler. Benzer bir durum öğrenciler için de geçerlidir. Cemaatlerle hiçbir bağı olmayan bir öğrenci, cemaatlerin devletle olan bağlarından dolayı cemaatlerden yardım alan bir öğrenciye karşı durur. Onu karşısına alır. Oysa iki öğrencinin de ortak sorunları ve sorunlarının çözülmesi için de ortak hedefleri vardır. Örneğin eğitim sorununu, yurt sorununu devletin çözmesi gerekir. Fakat sermayedardevlet-cemaat işbirliği bu iki öğrenciyi böler. Her ikisine de sorun karşı tarafındaki öğrenciymiş gibi gözükür. Cemaatlerin ve arkalarındaki gücün ikiyüzlülüğünü ODTÜ’de yaşanan cemaat örgütlenmesine müdahale sonrasında da net bir biçimde görmüş olduk. Kamuoyunda mağduru oynayan sermaye uzantısı yayın organları (Radikal, Zaman, Yeni Şafak vd.) ve devlet adamları (Abdullah Gül, R. T. Erdoğan, Bülent Arınç vd.) “kimsenin eğitim hakkı engellenemez” diyerek büyük bir sahtekarlık sergilediler. Cemaatin ODTÜ ile ilişkili olmayan elamanları kullanılarak, ortak bir mücadele vermesi gereken öğrencilerin birbirlerine düştüğü görüntüsü yaratılmaya çalışıldı. Fakat aynı zamanda eğitimi parasız yapması gerekenlerin de “eğitim hakkı engellenemez” diye kendi ikiyüzlülüklerini teşhir ettiklerini gördük. Parasız yurtlar, parasız eğitim tüm öğrencilerin hakkıdır. Her türlü maddi imkanı bulunan devlet de bunu sağlamalıdır. Ama sermayenin bugünkü ihtiyaçlarından kaynaklı bunu gerçekleştirmekten acizdir. Çünkü sermaye içinde bulunduğu kriz dönemlerinde kendisini büyütmenin yollarından ötesini düşünemez. D. Baran * http://www.kizilbayrak.net/anasayfa/genclik/haber/odtuede-gericilige-muedahale-uezerin e/

Gençlik mücadelesinden duyduğu korku Haziran Direnişi’yle birlikte artan ve ecel terleri döken AKP iktidarı, özellikle üniversiteli gençliğe karşı çeşitli “önlemler” gündeme getirmişti. Okullara koruma memuru adı altında polislerin sokulmak istenmesi, kayıt haftasında birçok üniversitede ilericilerin-devrimcilerin masalarına saldırılması, direnişe katılmış olanlara yönelik soruşturma tehditleri vb. adımlar, bunlardan bazılarıydı. Anlaşılan AKP dersini almamış ve Haziran Direnişi süresince şehit düşenlerin hepsinin genç olmasının ne anlama geldiğini yeterince anlamamış olacak ki yeni dönemde öğrenci yurtları da sömürü ve aldatmacayla açıldı. Bilindiği gibi barınma sorununun en ağır şekilde yaşandığı kentlerden biri İstanbul’dur. İstanbul’da yurt kapasitesi sınırlı olduğu için üniversitelere yerleşen öğrencilerin büyük bir kısmı yurt hakkından yararlanamıyor. Barınma sorunu ağırlaşarak sürüyorken, son yapılan uygulamayla yurda yerleşmenin ekonomik anlamda bir avantaj olması da ortadan kaldırılıyor. Normalde okullarla beraber açılan yurtlarda ilk günden itibaren yemek fişi sisteminin geçerli olması gerekiyor. Oysa bu yıl fiş sisteminin 1 Ekim’de işlemeye başladı. Geçen yıl hariç, önceki yıllarda da aynı şekilde işleyen bu uygulama birçok yurtta olduğu gibi Çağlayan Erkek Öğrenci Yurdu’nda da tepkiyle karşılandı.

Yalanlarınız gerçeklerin üstünü örtemiyor Öğrencilerin tepkilerini dizginleyebilmek için yurttaki bütün merciler ve kantin karşılıklı yalana başvurdu. Kantin bunun genel müdürlük kararı olduğunu vurgularken; kimi idare görevlileri yurtta az öğrenci olmasından kaynaklı kantinin zarar ettiğini, bu nedenle fiş sistemini geç başlattıklarını ifade ederek öğrencileri kandırabileceklerini umdular. Konuyla ilgili yönetimle görüşmek üzere gittiğimizde ise yine bir başka idareci bunun genel bir uygulama olduğunu, zaten geçen yıl hariç her yıl hayata geçirildiğini ifade etti. Biz öğrenciler olarak uygulamanın her yıl olmasının var olan sorunun sürekliliğini gösterdiğini, zaten barınma hakkından faydalanabilen sınırlı sayıda öğrenciyi de mağdur ettiğini söyledik. Zaten barınmak için çok da sağlıklı yerler olmayan devlet yurtlarının, son yıllarda kantin ve çamaşırhanelerinin özelleştirilmesi ve şimdiki gibi uygulamalarla özel yurtlardan hiçbir farkları kalmadığını belirttik. Bunun üzerine işi aymazlığa vardıran görevli, birkaç öğrencinin yemek ihtiyacını dışarıdan karşılamak için maddi imkanının olmamasının herkesin bu durumda olduğunu göstermediğini, binlerce lira burs alan birçok öğrencinin yurtlarda barındığını söylemekten çekinmedi. Son olarak bu tavrın öğrencilerle alay etmek anlamına geldiğini, hiçbir öğrencinin küçücük odalarda 8-10 kişi üst üste keyfinden kalmadığını, bu durum karşısında da en doğal olan insanca barınma hakkı mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğimizi söyleyerek görevlinin yanından ayrıldık. Tüm bu konuşmalar, aslında içinde yaşamak zorunda bırakıldığımız sağlıksız koşulların, balık istifi odaların, yurttaki sinekten yağ çıkarma uygulamalarının birer kanıtıydı. Ve tüm bunların bizlere bahşedildiği, şükretmemiz gerektiği, bizim gibilere fazla bile olduğu bakışı idarecilerin ortak bakışıydı. Kantincinin çıkarlarını koruyanlar, dönüp yüzlerce öğrencinin çıkarları, hatta hakları söz konusu olduğunda işi aymazlığa vurmaktadırlar. Tüm bu yaşananlar, yurtlarda barınma hakkından kolektif bir yaşam sürebileceğimiz yurtların oluşturulmasına kadar her türlü kazanımın yolunun birlik olmaktan ve direnişi yükseltmekten geçtiğini gösteriyor. Bunun çabası verilmeden yurtlardaki tablo ve uygulamalar kolay kolay değişmeyecektir. Çağlayan E. Ö. Yurdu’ndan

bir Ekim Gençliği okuru

15


Yurtlarda ırkçı-faşizan uygulamalar sürüyor!

Yurtlar, devlet eliyle ırkçı-faşist örgütlenmelerin ve dinci-gerici odakların (cemaat, tarikat vs.) kaleleri haline getirilmeye çalışılıyor. Sermaye devleti bu yolda epeyce de mesafe kat etmiş durumda. Geçen yıl kaldığımız yurtta yaşananlar, buralarda ırkçı-faşizan söylemlerin nasıl karşılık bulduğunun, bizlerin ortak hareket etmemizi engellemek için hangi kirli yöntemlerin kullanıldığının çarpıcı bir örneğiydi. Geçen yıl bir maç sırasında bir öğrencinin ırkçı faşizan söylemler kullanarak yabancı uyruklu bir öğrenciye saldırması, hiçbir cezai işleme tabi tutulmamıştı. Yurt yönetimi, aksine, ödül sayılabilecek bir söylem ve destekle karşılamıştı bu ırkçı saldırıyı. Bunun üzerine farklı halklara mensup birçok öğrenci haftalarca bir araya gelmiş, yurtta bu konuda duyarlılığı arttırmak amaçlı çalışmalar yapılmıştı. Ayrıca kantindeki keyfi uygulamalar ve sağlıksız yiyecekler konusunda imza toplanmıştı. Bunlar sadece bizim yurtta değil, hemen hemen tüm yurtlarda yaşanmaktadır. Neredeyse her yurtta ırkçı örgütlenmelerin oluşturulduğunu ve cemaat yapılanmasının önünün açıldığını biliyoruz. Tüm bunlara idarenin teşvikleri ve destekleri eklenince, yurtlar baskı araçlarına dönüştürülmüş oluyor.

Devlet çete yanlılarını kayırıyor Öte yandan Suriye’deki savaş nedeniyle Türkiye’ye gelen çete yanlıları da önemli bir sorun teşkil ediyor. Bilindiği gibi Suriye’de bizzat emperyalistler ve yerli işbirlikçileri tarafında beslenen çeteler eliyle sürdürülen savaş nedeniyle, binlerce genç savaştan kaçarak Türkiye’ye geldi. Bazıları üniversitelerde okuyacak niteliğe sahip. Türkiye’ye mülteci olarak gelen arkadaşların ve ailelerinin çoğu kalacak yer bulamazken, ÖSO çetelerini destekleyen gençler ve aileleri her şekilde korunup kollanıyor. Çete yanlılarının büyük bir kısmı yasadışı yollardan ülkeye giriş yapmalarına rağmen, bizzat devlet eliyle KYK yurtlarına yerleştirildi, yerleştirilmeye de devam ediyor. Çoğu öğrenci yurtlarda kalma imkanına sahip değilken, hatta yedek listeye dahi giremezken, ÖSO çetelerinden yana olan bu gençler direk yurtlara alınıyor. Geçtiğimiz günlerde yurtta meydana gelen bir olay devletin Suriye konusundaki kirli politikasını çarpıcı

16

şekilde ortaya koyuyor. Suriye’deki kirli savaştan kaçtıktan sonra Rusya’da birkaç ay kalan Suriye-Kamışlı kentinden Kürt kökenli bir genç arkadaş, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde mühendislik okumaya hak kazandı. Bunun üzerine KYK’ya barınma başvurusu yaptı ve kabul edildi.

AKP’nin Kürt düşmanlığının sınırı yok! Asıl ilginç olan kısım bundan sonrası. Aylarca yurtta kaldıktan sonra, Suriye’deki Kürt Hareketi’nin katliamlar ve saldırılara karşı çetelerle çatışmaya başlamasının ardından, bu gence hiçbir açıklama yapılmadan kaydının yurttan silindiği ifade edildi. Genel Müdürlüğe başvuran bu arkadaşa sorunun kendilerinden kaynaklı olmadığı söylendi. Ardından kaydının silinmesinin nedenini yurt müdürlüğüne soran gence hiçbir cevap dahi verilmedi. Sadece bir an önce yurdu terk etmesi gerektiği söylendi. Bu keyfi tutum karşısında kararlı bir şekilde yurdu terk etmeyeceğini, kalacak yeri de olmadığını ifade eden arkadaşa hiçbir açıklama yapılmadı. Yurt Müdürü bu durum karşısında ancak susmayı tercih etti. Şu an arkadaşımız halen yurtta kalmakta, fakat kaydının tekrar yapılıp yapılmayacağı veya KYK’nın bu konuyla ilgili ne yapacağı tam bir muamma. AKP iktidarının Kürt düşmanlığının en somut göstergelerinden biri olan bu olay, Türk egemenlerinin, Kürt halkının Batı Kürdistan’daki kazanımlarına karşı tahammülsüzlüğünün de ibret verici bir yansımasıdır. Zaten Çağlayan Mahallesi’ni kendi kalesi olarak gören, Gezi Direnişi sürerken gelip burada açılış yapmayı tercih eden, Suriyeli Alevi göçmenleri görmezden gelirken, çetelerin destekçileri için kamplar kurup mahallenin kapılarını sonuna kadar açan Tayyip Erdoğan’ın ve taşıdığı gerici-faşist zihniyetin başka türlü davranamayacağı açıktır. Bizlerin bu düşmanlığa ve her türlü ırkçı-faşizan-gerici zihniyete karşı yanıtımız ise halkların kardeşliği bilinciyle birlikte mücadeleyi ve dayanışmayı yükseltmek olmalıdır. Diğer türlü dinci gerici akım (ve yönetiyor olduğu sermaye devleti) gençliği kirletmeye devam edecektir.

Çağlayan E.Ö. Yurdu’ndan bir Ekim Gençliği okuru


Gençlik, sermayenin korkularını gerçeğe çevirecektir! Haziran ayında Türkiye, milyonlarca insanın yasaklara, zulme, sömürüye, baskılara karşı sokaklara döküldüğü, polis terörüne karşı kurdukları barikatlarla meydanları özgürleştirdiği, hiçbir tehdide, zorbalığa boyun eğmediği günlere tanıklık etti. “Biz kimin yaşam tarzına karıştık” diye sorarken “3 çocuk yapın” çağrısında bulunduğunu unuttuğu kadınlar; milletvekili maaşları 17.500 TL’ye yükseltilirken sefalet ücretine mahkum edilen milyonlarca işçi ve emekçi; özel okulların teşvikiyle, eğitimin ticarileştirilmesiyle eğitim hakkı her geçen gün biraz daha gasp edilen öğrenciler; yaşam alanları rant uğruna sermayeye peşkeş çekilen, geleceği ve özgürlüğü elinden alınan milyonlar meydanları doldurdular. Azgın polis terörüne rağmen, meydanları boş bırakmayarak, sokaklarda kurdukları barikatlarla korku duvarlarını yıktılar. Tarihte eşine az rastlanır bu direnişte kurşunlar, biber gazları, TOMA’lar öldürdü yiğitlerimizi. Yetmediği yerde devreye soktukları sivil faşistler ve polislerle döverek katlettiler. Şehit verdik en yiğitlerimizi; Mehmet’i, Abdullah’ı, Medeni’yi, Ethem’i, Ali İsmail’i, Serdar’ı, Ahmet’i… Haziran çok şey öğretti bize. Her renkten insanlarla kaynaşmayı, dayanışmayı, birlikte direnmeyi, birleşmeyi… Cesareti kuşanmış yüzbinlerce yüreğin yan yana geldiğinde nelerin üstesinden gelebileceğini… Bizim öğrendiğimiz kadar, devlet de öğrendi bazı şeyleri. Kanlı tarihine yeni satırlar ekledi. Gözünü kırpmadan katlettiklerine, sokak ortasında döverek öldürdüklerine yenilerini ekledi. Yüreği birlikte atan milyonları hangi yol ve yöntemlerle bölebilir, denedi ve gördü. Fakat işe yaramadı direnişi kırma, bölme, karalama kampanyaları. Haziran’dan sonra durgunlaşan halk hareketinin yeniden patlak vereceği korkusu sardı sermaye devletini. Eylül’de okulların açılmasıyla birlikte gençlik hareketlenir, yeni bir direniş için güç biriktiren, diğer kesimleri de sarabilir yeni bir Haziran yaşanabilir. Evet, Eylül sendromu devletin tüm kurumlarında kırmızı alarm verdi. Eylül’ün daha ilk günlerinden başlayarak bu korkunun yerinde ve haklı olduğu anlaşıldı. ODTÜ’deki “bağzı yollar”, başta İstanbul’da, İzmir’de, Eskişehir’de, Antakya’da olmak üzere pek çok kentte direnişin fitilini ateşledi.

yönetmeliğinin de değişmediğini, son olarak 2002’de yürürlüğe giren yönetmeliğin uygulamada olduğunu da söylemişti. Evet, 2002’deki yönetmelik yürürlükte olabilir. Ama “Bu yönde bir gündemimiz olmadı. Aklımızdan dahi geçmedi” diyen Suat Kılıç, KYK müdürlüklerine gönderilen genelgeler, valiliklerden ve emniyetten yurtlara gönderilen “eylemlere katılan öğrenci listeleri”, “2911 sayılı toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasasına muhalefet” etmekten soruşturma açılan öğrenciler için ne diyecek, merak ediyoruz doğrusu? Ya da bu genelgeler, listeler, soruşturmalar sermaye hükümetinin aklından geçmediyse, nereden geçti de geldi önümüze?

Eyleme katılana burs yok! Sermaye devletinin gençlik korkusu unuttuğu bazı şeyleri de hatırlattı kendilerine. Bu yılki KYK burs başvurularında önemli bir ayrıntı göze çarptı. Önceki yıllarda burs ve kredi verilmesine ilişkin duyurularda sadece “anarşi ve terör olaylarına karışanlara” burs/kredi verilmeyeceği duyurulurken, bu yılki başvurularda bu madde tüm ayrıntılarıyla açılarak yazıldı: “Öğrenim görmekte olduğu öğretim kurumlarında, eklentilerinde, kalmakta olduğu yurtta, öğretim kurumu veya barındığı yurdun dışında, münferiden veya topluca her ne şekilde olur ise olsun anarşi ve terör olaylarına karışan, öğrenim özgürlüğünü ihlal edici (Direniş, boykot, işgal, yazı yazma, resim yapma, slogan atma vs.) davranışlarda bulunan, bu fiillere eksik veya tam teşebbüste bulunan, üzerinde veya kendi kullanımına bırakılmış yerlerde ateşli silahlar, patlayıcı maddeler, bıçaklar vs. tüm kesici, delici, yakıcı, boğucu, ezici, parçalayıcı, eza ve cefa verici olarak salt saldırı ve savunmada kullanılmak üzere, özel nitelikte yapılmış olan her türlü suç aletlerinden birini veya bir kaçını bulunduran öğrencilere...” burs/kredi verilmeyeceği açıklanmış oldu. Yönetmelikte 2002’den beri var olan bu madde, önceki yıllarda bu kadar ilgi görmedi sanırız. Bu yıl tüm KYK yurtlarına, başvuru merkezlerine tekrar tekrar gönderilerek hatırlatılıyor. Gezi direnişinin devlete öğrettiği şeylerden biri de bu olsa gerek.

“Mücadeleye devam…” Polis kampüse giriyor, öğrenci yurttan atılıyor… Haziran günlerinden beri tehditler savuran sermaye sözcüleri, en azından gençlik için önlemler almaya başlamışlardı. Öngörü yeteneğinin ne kadar yüksek olduğunu Haziran’da anladığımız sermaye hükümeti AKP, toplumsal olayların artacağı düşüncesiyle üniversitelere polisleri getireceğini zaten ilan etmişti. Bunun önümüzdeki dönemde hızlandırılmış bir şekilde uygulamaya geçirileceği su götürmez bir gerçek ve bu, önemli bir mücadele başlığı olarak önümüzde duruyor. Devletin eylemleri engellemeye yönelik girişimleri elbette bununla sınırlı değil. Üniversitelere “koruma memuru” adı altında polisi sokmaya niyetlenen devlet, eylemlere katılımı da azaltmaya çalışıyor. Hatırlarsanız Temmuz ayının sonuna doğru “eylemlere katılan öğrencilerin KYK burs/kredilerinin kesileceği”ne dair haberler çıkmıştı. Bu haberleri“Gezi Parkı eylemlerine katılan üniversitelilerin burslarının kesileceği haberleri tamamen yalan ve hayal mahsulüdür” diyerek yalanlayan Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, KYK

Evet, eylemlere katılan öğrencilere burs/kredi yok, yurt yok. Soruşturma, kovuşturma, tutuklama var. Devletin gençliğe yönelik saldırıları eminiz ki bunlarla sınırlı kalmayacaktır. Ama gençlik, devletin sınırlarını çoktan aşmıştır. Korku duvarlarını yıkmıştır. Sermayenin katil devleti, bu tür yasalarıyla, yönetmelikleriyle, tehditleriyle kampüslere yeni bir korku duvarı örebileceğini sanıyor. Yanılıyor! Biz, Mehmet’in, Abdullah’ın, Medeni’nin, Ethem’in, Ali İsmail’in, Ahmet’in katilleriyle aynı kampüsü paylaşmayacağız. Katillerin yaşam alanlarımızı işgal etmesine izin vermeyeceğiz. Bizi kovmak istediğiniz yurtları, birer direniş mevzisi haline getireceğiz. Bizi yok etme, sindirme, susturma çabalarınızın ve faşist uygulamalarınızın karşısına Gezi şehitleri ruhuyla dikileceğiz. Direnişe sahip çıkacak, mücadeleyi büyütecek, örgütleneceğiz! D. Dicle

17


YÖK karşıtı mücadelede devrimci tutum YÖK’ü ve YÖK’e karşı alınması gereken tutumu tartışmak için ilk önce YÖK’ü var eden tarihsel-toplumsal koşulları ele almak ve YÖK’ün kendisini bu bağlamda tartışmak gerekir.

YÖK’ü var eden toplumsal süreç Bilindiği üzere YÖK, 6 Kasım 1982 tarihinde, 1980 askeri faşist darbesinin hemen ertesinde, darbe hükümeti tarafından kurulmuştur. YÖK, sistemin başına dert olan gençliği, akademiyi ve özgür düşünebilme-tartışabilme alanları olarak üniversiteleri denetlemek, koordine etmek ve sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda neo-liberal dönüşümlere açık hale getirmek için kurulmuştur. Tabiri caizse, YÖK’ün tek bir amacı vardır; üniversiteyi sermaye düzeni için dikensiz gül bahçesine dönüştürmek. Lakin YÖK gibi merkezi bir kurumun kurulmasına dair tartışmalar 80 askeri faşist darbesinin öncesinde de vardı. Özellikle 1970’li yıllarda var olan bu yönlü tartışmalar, 1974’te pratiğe kavuşturulmak istenmiş ancak ertelenmişti. Türkiye’de özellikle 1960 yılların sonunda parlayan, ’70’li yıllarda kendi içerisinde yaşadığı devrimci çıkış ile başka bir boyuta ulaşan ve ’80’lere değin yükselen bir ivmeyle var olan gençlik hareketi ve sosyal mücadele, hayatın her alanında köklü devrimci dönüşümler dayatmıştı. Öyle ki, devrimci yükseliş dönemleri dışında hiçbir zaman toplum için bilgi ve ideoloji üretmeyen, her daim egemenler için ideoloji ve bilgi üretim merkezleri olarak kullanılan üniversiteler, bu dönemde, fiili olarak kısmen de olsa özerk bir kimlik kazanmıştı. Bu süreç içerisinde devrimci gençlik örgütleri genel gençlik kitlesi ile bütünleşmiş, kitleselleşmişti. Üniversiteler, sosyal mücadele alanı ile olan bütünselleşmenin dinamikleri de eklenince, düzenin kontrolünden çıkmış, neo-liberal politikaların uygulanamaz olduğu, sermayenin çıkarlarına göre konumlandırılamayan kurumlardan birine dönüşmüştü. Tabi ki bu süreç sadece ülkemizde değil, özellikle Fransa olmak üzere dünyanın büyük bir çoğunluğunda yaşanmaktaydı. Ayağa kalkan, özgürlük ve eşitlik talepleri ile mücadeleye baş koyan dünya gençliği, yaşam alanlarını özgürleştirmekteydi.

1980 askeri faşist darbesi ve gerici dönüşümler Sermayenin yeniden üretiminin güçleştiği, güçlenen toplumsal mücadele ile sermaye iktidarının sorgulandığı ve zayıfladığı o günlerde yapılan askeri faşist darbe ve ardından kurulan darbe hükümeti ile amaçlanan, sermaye iktidarını güvenceye almak ve sermayenin yeniden üretimini tekrardan olanaklı hale getirmek, dolayısıyla da toplumsal muhalefeti ezmek,

18

düzen için istikrar sağlamaktı. Yapılan darbenin amacına ulaşabilmesi için hayatın her alanında gerici dönüşümler yaşandı. Kenan Evren, geçtiğimiz yıllarda yargılanması için başlatılan süreçte söyledikleri ile her şeyi doğruladı: “Bugün bizi yargılamaya kalkan irade de, meşruiyetini o anayasadan almıştır. Yani siz bizim yaptığımız bu anayasa sayesinde o koltuklarda oturuyorsunuz. Eğer bizim yaptığımız iş gayri meşru ise, bu düzeni hukuksuz sayıyorsanız, bugün sizlerin o koltuklarda işi ne? O zaman, sizin de meşruiyetiniz yok.” YÖK, bu gerici dönüşümün yükseköğretim ayağı idi. Yükseköğretimin neo-liberal dönüşümlere açık hale getirilmesi, tekrardan egemenler -yani sermaye- için bilgi ve ideoloji üretmesi için hızla çalışmalarına başladı. Onbinlerce genç üniversiteden uzaklaştırıldı. Üniversite içerisinde her türlü muhalif ses soruşturmauzaklaştırma terörüyle susturuldu. Binlerce ilerici-devrimci-demokrat akademisyenin ya üniversite ile ilişkisi kesildi ya da çalışmaları engellendi-kısıtlandı. Baskı koşulları altında bir çoğu da kendisi akademiden uzaklaşmak zorunda kaldı. YÖK eliyle müfredatlar değiştirildi ve ulusalcı, gerici bir müfredat dayatıldı. Tüm üniversiteler merkezi bir yönetime tabi tutuldu. Hatta tüm üniversitelere ait ders programları dahi YÖK tarafından belirlendi. Bu tür merkezi, faşist uygulamalar ile devrimci-demokrat-ilerici gençlik ve akademisyenler kampüslerden uzaklaştırıldı. Sivil faşist örgütlenmelere ise geniş bir yer açıldı. Sonuçta üniversiteler artık neo-liberal dönüşümlere açık hale getirilmişti. İlk uygulamalardan biri olarak “ sigara parasına eğitim!” şiarı ile yükseköğretim-eğitim hakkı bir metaya dönüştürüldü, eğitim hızla ticarileştirildi. Üniversite içerisindeki tüm üretimler, sermayenin yeniden hareketinin önündeki engelleri kaldırmak için seferber edildi ve kampüsler egemen ideolojinin gençlik içerisinde kök salabildiği gericilik yuvalarına dönüştürüldü. Bugün geldiğimiz noktaya bakacak olursak eğer, düzenin YÖK aracılığıyla başarılı olabildiğini, üniversite öğrencilik hayatımızın her alanında çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Eğitimin tamamıyla ticarileştirildiği, bilimsel üretimin mumla arandığı, kampüslerin kışlalara dönüştürüldüğü, özgürce düşünebilme ve tartışabilme faaliyetlerinin her birinin soruşturma-uzaklaştırma terörüyle engellendiği bir yükseköğretim var edilmiş durumda. Diğer yandan yükseköğretimin bu kurumsallaşması, üniversiteleri emperyalist savaşlar uğruna silah, füze, uydu teknolojisinin üretildiği, kentlerin rantlar uğruna talan edilmesine yol açan projelerin oluşturulduğu veya onaylandığı, tüm gerici- neo-liberal saldırıların sorunsuz hayata geçirilebildiği bir hale getirdi. Artık üniversiteler özgür tartışma ortamlarının kampüslerden uzaklaştırılarak iyi niyetli bağımsız forum ve kongrelere -Karaburun Bilim Kongresi vb…- devredildiği bir durumda.


Eşitlik ve özgürlük için mücadelenin olmazsa olmazı; YÖK karşıtı mücadele Buradaki kabaca ele alış bile, YÖK karşıtı mücadelenin, ülkedeki öğrenci gençlik hareketi için temel gündemlerden birisi olduğunu ortaya koyuyor. Üniversitelerdeki anti-demokratik ve neoliberal dönüşümlerin üreteni ve uygulayıcısı olan YÖK’e karşı verilen mücadele, gençliğin özgür ve eşit yarınlarına dair verdiği mücadeledir. Bu yüzden de sosyal mücadele için 1 Mayıs neyi ifade ediyorsa, öğrenci gençlik için de 6 Kasım aynı şeyi farklı bağlamlarda ifade eder. Var olan neo-liberal politikalar ve antidemokratik uygulamalar ile bugünü, işsizlik ve geleceksizlik ile yarını hapsedilmiş, özgür yaşam alanları dağıtılmış olan gençliğin temel tarihsel gündemlerinden birisi olan 6 Kasım asıl olarak, özgür ve eşit yarınlara olan özlemi ortaya koymaktadır. 80 darbesinin ve üniversiteye giren postalların susturmaya çalıştığı gençlik, ilk toparlanışı olan 1980’lerin sonunda da, 90’ların ortasındaki güçlü çıkışlarında da, gerilediği, zayıfladığı diğer dönemlerde de YÖK karşıtı muhalefeti canlı tuttu, tutacaktır da. Çünkü YÖK karşıtı mücadelenin, kendisi için ne ifade ettiğinin çok iyi farkındadır.

Toplumsal mücadele ile yıpratılmış, yıpranmış bir YÖK gerçekliği üzerine Kuruluşu üzerinden geçen 30 yıllık süreç boyunca öğrenci gençliğin ve üniversite emekçilerinin temel muhalefet konusu olarak var olan YÖK, fazlasıyla yıpranmış, daha doğrusu yıpratılmış bir düzen kurumudur. Üniversitelerin tüm bileşenlerince verilen mücadeleler sonucunda YÖK tüm meşruiyetini kaybetmiştir. AKP’sinden CHP’sine kadar düzen partilerinin YÖK’ün sözde kaldırılması üzerine yürüttüğü tartışmalar da bunun en önemli kanıtlarındandır. Burjuvazinin yaptığı tüm tartışmalar sadece isim değişikliği üzerinedir. Yoksa üniversitelerdeki sermaye egemenliğini ve baskı koşullarını kaldırmaya niyetleri yoktur. Özgür ve eşit yarınlar için verilen mücadeleler ekseninde hedefe oturtulan YÖK’ü ve YÖK karşıtı mücadeleyi de son dönemde tartışmaya açılan Yeni YÖK Yasa Tasarısı üzerinden ilerletmek gerekmektedir. Düzen, yıpranmış tüm kurumlarından vazgeçtiği gibi YÖK’ten de vazgeçebileceğini dillendirmekte, lakin kamuoyu ile paylaştığı metinlerde, her üniversiteye bir YÖK dayatmaktadır. Dinci-gerici AKP iktidarı bu hamlesi ile, bir taşla iki değil, üç kuş avlamayı planlamaktadır. Bunlardan birincisi, “YÖK’ü kaldırdım” gibi söylemler ile yıpranmış bir kurumu “yok edecek” ve “demokratlık” kimliğini yutturmaya çalışacaktır. İkinci olarak, yükseköğretimdeki neo-liberal dönüşüm ile dinci-gerici dönüşümü olabildiğince kökleştirecektir. Üçüncü ve son olarak da YÖK’ü kaldırıp yeni bir kurum kurarak, gençliğin özgürlük ve eşitlik mücadelesini tekrardan düzene bağlamaya çalışacaktır.

Özgürlük ve eşitlik sosyalizmde! Öğrenci gençliğin eşit ve özgür yarınlarına vurulmuş bir darbe olarak YÖK, üniversiteleri,

eğitimi ve yaşamın her alanını ticarileştirmiş, gericileştirmiştir. Tüm bunların doğal sonucu olarak YÖK’e karşı mücadele gençlik için olmazsa olmazlardandır. Lakin YÖK’e karşı mücadeleyi, salt “ YÖK”e ve AKP ile kendi içerisinde dincigerici dönüşümü hızlanmış “AKP’nin YÖK’üne” ya da yarın YÖK’ü dönüştürerek yerine kurulması planlanan TYÖK’e indirgememek gerekmektedir. Dün gençliği devrim ve sosyalizm ufkundan koparan reformist güçlerle yürütmüş olduğumuz temel tartışma alanlarından birisi olan bu konu, bugünkü hali ile daha da keskinleşmektedir. Bizler, özgürlük ve eşitlik mücadelesini, dolayısıyla devrim ve sosyalizm mücadelesini eksen almayan bir YÖK karşıtı mücadele içerisinde olmadık, olamayız. Bizlerin bugüne kadar defalarca dillendirdiği özgür ve eşit yarınlar, eşit, parasız, bilimsel ve anadilde eğitim alabildiğimiz, özerk-demokratik üniversitelerin olduğu, yükseköğretim kurumlarında sömürü, savaş, açlık ve katliamlar için değil, insanlık için bilgi üretiminin gerçekleştiği, en nihayetinde tüm düzen kurumlarının lağvedildiği, “gündüzlerinde sömürülmediğimiz, gecelerinde aç yatmadığımız” günlerdir. Dolayısıyla da bizler YÖK’e karşı mücadele ederken, özgürlük ve eşitlik taleplerimizi haykırırken, öz olarak tüm bunların var olabilmesi için gerekli olan toplumsal devrimi ve sosyalizmi hedefleriz. Bu noktadan hareketle, dünden farklı bir takım belirleyici dinamiklerle var olacak olan gençlik hareketine karşı genç komünistlerin görevleri daha da belirginleşmektedir. Gezi eylemleri ile isyana kalkışan gençlik, temel yaşamsal alanlarına müdahale edilmiş, özgürlüklerinin elinden alındığı hissi ile donanmış ve toplumsal eşitsizliklere karşı öfkelenmiş bir kitleydi. Bu kitle, öz olarak özgür ve eşit bir dünya istiyordu. Lakin bu dünyanın var olabilmesi için gerekli olan toplumsal devrimden ya bihaberdi ya da o devrimin gerçekleşmesine dair umudunu yitirmişti. Dolayısıyla bugün yapılması gereken, Gezi Eylemleri ile büyük ölçüde politize olmuş bu kitleye devrimci ajitasyon ve propagandamız ile ulaşmak olmalıdır. Önümüzde var olan süreci verimli değerlendirmek, bu süreçte var olan yerel gündemleri olabildiğince yaygın bir propagandanın konusu haline getirmek, gençlik kitlelerini 6 Kasım alanlarında bütünleştirmek ve özgürlük, eşitlik talepleri ile devrim ve sosyalizm arasındaki diyalektik ilişkiyi her daim örmek günün acil ihtiyaçlarındandır. Ankara yerelinde ODTÜ arazisinde var olan rantsal yıkım projesi, İzmir yerelinde var olan yurt sorunu ve tutuklu öğrenciler gibi yerel gündemler ile üniversitelere polislerin sokulması gibi temel sorun alanları, özellikle var olan forumların temel gündemleri haline getirilmeli, bu gündemler ekseninde mücadele ilerletilmeye çalışılmalı ve 6 Kasım’a ilerleyen süreç buradan örgütlenmelidir. Sonuç olarak, genç komünistlerin bugün yapması gerekenler; var olan yerel ve genel sorunları tarihsel bağlamı içerisinde YÖK ve YÖK düzeni ile ilişkilendirerek ele almak, Gezi Direnişi’nin devamı olarak var olan forumlar üzerinden gündemleştirmek, dolayısıyla da oluşabilecek toplumsal muhalefeti özgürlük ve eşitlik temelinde 6 Kasım’a taşımak olmalıdır. Bu, aynı zamanda özgürlük ve eşitliğin ancak ve ancak sosyalizmde mümkün olduğunu anlatabilmenin de imkanlarını sunacaktır…

YÖK, gerici dönüşümün yükseköğretim ayağı idi. Yükseköğretimin neoliberal dönüşümlere açık hale getirilmesi, tekrardan egemenler yani sermaye- için bilgi ve ideoloji üretmesi için hızla çalışmalarına başladı. Onbinlerce genç üniversiteden uzaklaştırıldı. Üniversite içerisinde her türlü muhalif ses soruşturmauzaklaştırma terörüyle susturuldu. Binlerce ilerici-devrimci-demokrat akademisyenin ya üniversite ile ilişkisi kesildi ya da çalışmaları engellendi-kısıtlandı. Baskı koşulları altında bir çoğu da kendisi akademiden uzaklaşmak zorunda kaldı. YÖK eliyle müfredatlar değiştirildi ve ulusalcı, gerici bir müfredat dayatıldı. Tüm üniversiteler merkezi bir yönetime tabi tutuldu. Hatta tüm üniversitelere ait ders programları dahi YÖK tarafından belirlendi.

19


Kitlesel ve militan karakter kazanma potansiyeli artan gençlik hareketinin parçalı yapısına son vermek, ancak devrimci bir politik eksen etrafında kenetlenmek ile mümkün olacaktır. Bu ise devrimci politikanın ortaya konulabilmesini gerektirmektedir. Gençliğin taleplerini devrimci bir tarzda formüle eden, gençlik hareketinin kitleselleşmesi, militanlaşması ve devrimcileşmesi konusunda önünü açabilecek politikalarla gençlik kitlelerinin karşısına çıkabilmek gerekmektedir. Gençlik hareketine yapılacak bu politik müdahalenin örgütsel karşılığı da olmalıdır kuşkusuz. Birleşik ve devrimci bir hareket yaratabilmek için sözünü ettiğimiz politika etrafında gençlik kitlelerini toparlayacak, buluşturacak bir zemine/örgütlülüğe Yeni dönem, gençlik hareketi cephesinden hareketli bir başlangıç yaşadı. Daha kayıt döneminde başlayan siyasal çalışmalar, Haziran ihtiyaç olduğu ortadadır. Burada vurgu Direnişi’nin ardından üniversitelerde baskı ve zorbalığı arttırmaya yaptığımız ihtiyacın bir öz örgütlülük hazırlanan ve halihazırda bunun adımlarını da devreye sokmuş olan devlete verilmiş anlamlı bir yanıt oldu. olmadığını belirtelim. Tartışılması Direniş barikatlarının gençlikte yarattığı etki kendisini bu süreçte gösterdi. gereken şey, devrimci öznenin Siyasal faaliyet, gençlik kitlelerinin ilgisine konu oldu. Bunun ardından, ODTÜ hareketin kitleselleşmesi ve ve İstanbul Üniversitesi gibi gençlik hareketi için temel önem taşıyan üniversitelerde yaşanan hareketlilik, yeni dönemde sermaye devletinin korktuğu devrimcileşmesi için yapacağı politik atmosferin oluşacağının işaretlerini verdi. müdahalenin örgütsel karşılığıdır. Böylesi bir dönemde gençlik hareketinin sorunlarını ve görevlerini tartışmak,

kitlesel gençlik

hareketin devrimcileşmesi için yapılacak müdahaleleri saptamak yakıcı bir önem taşımaktadır. Zira tüm bunlar açıklıkla ortaya konulamaz, sorunlar ve görevler tespit edilerek devrimci bir müdahalenin gündemi haline getirilemezse, tüm bu süreç kendiliğinden bir akış içinde sıkışacak, kimi zaman anlamlı çıkışlar yaşasa bile kendiliğindenliğin sınırlarını aşamayacaktır.

Devrimci önderlik boşluğu daha da yakıcılaşıyor! Haziran Direnişi, yeni bir dönemin kapısını açtı. Yeni bir kitle hareketi dalgası yarattı. Elbette bu hareketlilik sabit bir ivmeye sahip değil. Her kitle hareketinde olduğu gibi, inişliçıkışlı bir süreç yaşıyor/yaşayacak. Ancak bu, “artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı” gerçeğini değiştirmiyor. Sözkonusu durum gençlik hareketi açısından da geçerlilik taşıyor. Direniş sürecinde barikat başını tutan gençliğin yeni dönemde mücadeleyle daha yakından bağ kuracağı, en azından bunun potansiyelini daha fazla taşıyacağı açık. Geçtiğimiz bahar sürecinde harekette yeni bir döneme girileceğinin işaretlerini veren gençlik, artık direnişin gücüyle bunu daha fazla ortaya koymaktadır. Açık ki, yeni dönemde gençlik hareketinin temel karakteri kitlesel ve dinamik yapısı olacaktır. Bu ise bir kez daha devrimci önderlik ihtiyacını yakıcı bir sorun olarak karşımıza çıkarıyor. Dinamik ve kitlesel bir hareketliliğe sahne olacağını öngördüğümüz yeni dönemde devrimci önderlik boşluğunun doldurulması elzem bir sorumluluk olmaktadır. Daha önce defalarca yinelediğimiz gibi, bu boşluk doldurulamadığı sürece hareket kalıplarını kıramayacak ve devrimcileşemeyecektir.

Reformist abluka parçalanmalı

20

“Politik ufku düzen sınırlarını aşamayan reformizm en kitlesel ve militan süreçlerde bile hareketi düzen sınırları içinde tutabilmek için canhıraş çabalayacaktır. Çünkü hareketin devrimcileşmesinin bir sonucu olarak, kendisi tüm varlığıyla düzen içinde kalan reformizmi aşması demek, onu değil öncülükten, bir özne olmaktan bile mahrum bırakacaktır. Bugün reformizmin gençliğin karşısına özgürlük vaadiyle çıkması ya da devrimci değerlere sarılması (daha doğru bir ifade ile istismar etmesi) tümüyle hareketin özlemlerinden ve yaşanan öfke birikiminden faydalanmak içindir. Böylece hareketi kendi kontrolü altında tutabilecektir.” (Gençlik hareketi; olanaklar, tehlikeler ve görevler… / Ekim Gençliği sayı 144, Nisan 2013) Devrimci önderlik boşluğunun açtığı alanı dolduran reformizm bugüne kadar harekete şu ya da bu düzeyde önderlik ediyordu. Halihazırda hala reformizmin gençlik hareketinde belirgin bir etkisi olduğunu vurgulamak gerekiyor. Ancak Haziran Direnişi ile birlikte açılan yeni dönem, reformizmin işinin hiç de kolay olmayacağını gösteriyor. Reformizm bugüne kadar gençlik hareketinin devrimcileşme dinamiklerini dinamitleme ve onu ne yapıp edip düzen sınırları içinde tutma çabası sergiliyordu. Bu çaba bugün de devam ediyor. Son dönemde üniversitelerde yapılan forumların bizzat reformist güçler eliyle işlevsizleştirilmesi bunun küçük bir örneğidir. Ancak Haziran Direnişi’nde kendini eğiten gençliğin militan patlamalara gebe öfkesi, reformizmin işini zorlaştıracaktır. Böylesi bir harekete önderlik etmek gücünden, politik ufkundan ve hepsinden önce de niyetinden yoksun olan reformizmin, hareketi kontrol


Yeni dönem ve örgütlenmesi sorunu üzerine... altında tutması, demek oluyor ki düzen sınırlarına hapsetmesi, hiç de kolay olmayacaktır. Direniş süreci bu açıdan anlamlı bir deneyime sahiptir. Bu nesnel durum reformizme karşı mücadeleyi önemsizleştirmiyor. Tersine, hareketin reformizmin cenderesini parçalayabilmesinin güvence altına alınması, bugünden reformizme karşı sistematik bir mücadelenin yürütülmesine bağlı bulunuyor.

Gençlik içinde politik, devrimci bir odak ihtiyacı Devrimci önderlik boşluğu yaşayan ve halen reformizmin kıskacında bulunan gençlik hareketi, yıllardır parçalı ve dağınık bir yapıya sahip. Bugün ise bunu aşmanın olanaklarını geçmişe kıyasla daha fazla taşıyor. Direniş deneyimini taşıyan yeni dönemde gençlik hareketinin yıllardır yaşadığı bu temel sorunu geride bırakmak daha olanaklı. Ancak doğru müdahale yapıldığı takdirde... Kitlesel ve militan karakter kazanma potansiyeli artan gençlik hareketinin parçalı yapısına son vermek, ancak devrimci bir politik eksen etrafında kenetlenmek ile mümkün olacaktır. Bu ise devrimci politikanın ortaya konulabilmesini gerektirmektedir. Gençliğin taleplerini devrimci bir tarzda formüle eden, gençlik hareketinin kitleselleşmesi, militanlaşması ve devrimcileşmesi konusunda önünü açabilecek politikalarla gençlik kitlelerinin karşısına çıkabilmek gerekmektedir. Gençlik hareketine yapılacak bu politik müdahalenin örgütsel karşılığı da olmalıdır kuşkusuz. Birleşik ve devrimci bir hareket yaratabilmek için sözünü ettiğimiz politika etrafında gençlik kitlelerini toparlayacak, buluşturacak bir zemine/örgütlülüğe ihtiyaç olduğu ortadadır. Burada vurgu yaptığımız ihtiyacın bir öz örgütlülük olmadığını belirtelim. Tartışılması gereken şey, devrimci öznenin hareketin kitleselleşmesi ve devrimcileşmesi için yapacağı politik müdahalenin örgütsel karşılığıdır. Gençlik hareketindeki devrimci önderlik boşluğunu doldurma iddia ve misyonu ile hareket eden genç komünistler, yeni dönemde gençlik hareketine yapacakları müdahaleyi bu politik eksen üzerinden ele almalı, bu müdahaleyi gençlik kitleleri içinde örgütsel bir forma kavuşturmak için şimdiden hazırlanmalıdırlar.

Gençlik hareketinin devrimci önderlik boşluğunu doldurabilmek, her şeyden önce politik olarak devrimci bir bakış ve tutumla mümkün olabilir. Hareketi ileri taşıyacak, onu devrimci temellerine kavuşturacak ve nihayetinde devrimci savaşımın bir cephesi haline dönüştürebilecek önderlik misyonu, politik ufku düzen sınırlarını aşan, günün görevlerini devrimci mücadele ile olan bağı içinde ele alan ve devrimin ciddiyeti ve samimiyetini kuşanan özneler tarafından doldurulabilir. (Gençlik hareketi; olanaklar, tehlikeler ve görevler… / Ekim Gençliği sayı 144, Nisan 2013)

21


Dev-Genç’in mirası ve çağrısı…

“Savaş vakti yaklaştı!” Gençliğin devrimci özlemlerinin ve örgütsel ihtiyaçlarının sonucu olarak tarih sahnesine çıkan Dev-Genç, bağrından birçok devrimci örgütü ve dönemin devrimci eylemlerine öncülük edebilecek devrimci kadroları çıkardı. Gençliğin enerjisini fikir tartışmalarının ötesine taşıyıp devrimci eyleme döken Dev-Genç; Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin ve daha birçok devrimcinin sıralarından geçtiği bir okul oldu. Dev-Genç, dönemin parlamenter-burjuva sosyalizminin temsilcisi olan TİP’in (Türkiye İşçi Partisi) düzen içi ufkunu aşan devrimci bir çıkışın ürünü oldu aynı zamanda.

“Bağımsızlık şiarını 6. Filoların karşısında haykıran…” “1968 dünyada ve Türkiye’de kitle mücadelelerinin hızlandığı ve toplumsal hareketlerin boyutlandığı bir tarihsel kesitti. ’68 hareketinin militanlaşması ve özellikle TİP çizgisini aşması ile birlikte gençlik eylemleri ülke geneline yayılmıştı. Özellikle büyük şehirlerde öğrenci gençlik, esas olarak da anti-emperyalist söylemlerle on binlerle sokaklara dökülmekte, bu haliyle düzen sınırlarını aşan bir çizgiyi hayata geçirmekteydi.”* Dev-Genç ise tüm bu eylemlere yön verebilme ve önderlik edebilme vasfıyla ön plana çıkıyordu. Bu süreçte gerçekleştirilen birçok anti-emperyalist eylemin başını DevGenç çekiyordu. Tüm bunların yanı sıra “Dev-Genç, yerel komitelere, fakülte ve amfi komitelerine dayanan, aşağıdan yukarıya doğru kurulmuş bir öz örgütlenme deneyimiydi. İçerisinde farklı akımlar ve eğilimler barındırmasına rağmen tüm kararların demokratik mekanizmalarla alındığı, forumlarda canlı tartışmaların yapıldığı, her şeyden öte bu tartışmaların militan eylemlerle beslendiği bir sürecin örgütsel şekillenişiydi.”** Üstelik ufkunu akademik-demokratik mücadele perspektifiyle sınırlamayan, ülke ve dünya sorunlarına devrimci bir bakışla yaklaşan ve mücadele programını şekillendiren bir gençlik örgütüydü. Dev-Genç’i FKF’den ayrı kılan da buydu.

“Şanlı Haziran günlerinde sınıfla kaynaşan…” Dev-Genç’in gençliğin devrim ve sosyalizm özlemlerine yanıt üretmesinde ve buna uygun bir pratik izlemesinde, bizzat hareketin içinde ve onun gücüyle ortaya çıkmış olmasının etkisi büyüktür. Öyle ki Dev-Genç’in tüzüğünde sosyalizm özel olarak vurgulanmış ve “üyelerinin sosyalizm bilimini eylem kılavuzu edinmiş bireylerden oluştuğu…” belirtilmiştir. Dev-Genç bu vurguyu söylemlerin ötesine taşıyarak, ülkedeki toplumsal hareketin bir parçası haline gelmiş ve özellikle işçi eylemlerinde en ön saflarda yer almıştır. Bunun en güzel örneği ise 15-16 Haziran büyük işçi eylemlerinde gençliğin işçilerle omuz omuza meydanlarda oluşudur. Ancak geleceğe yürüyebilmenin koşulu geçmişin aşılmasını ve eleştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Döneme damgasını vuran halkçı, küçük-burjuva ideolojilerin etkisi altında bulunan ve ideolojik şekillenişi bu koşullarda gerçekleşen Dev-Genç’in eksikliklerinin, yanlışlıklarının ve ön yargılarının da özel olarak vurgulanması gerekmektedir. Buna rağmen; “’68 devrimci gençlik hareketi tüm ideolojik zayıflıklarına karşılık gençlik hareketi tarihinde yeri doldurulamaz bir kesiti ifade etmektedir. Devrimci bir önderlik boşluğuna rağmen gençlik, el yordamıyla zayıf omuzlarının kaldıramayacağı kadar ağır bir yükün altına girme iradesini göstermiş ve tüm toplumu

22

derinden sarsmıştır” (Ekim Gençliği, sayı: 72, Haziran 2004)

Geçmişi aşarak geleceği kazanalım! Gençlik hareketinin bugünü açısından paha biçilmez bir örgütlülük deneyimi olan Dev-Genç, mücadelenin ihtiyaçlarına da ışık tutmaktadır. Haziran Direnişi’nin ardından varlığını ve ruhunu hissettiren gençlik kitleleri, bu hareketi örgütlenme süreciyle birleştirmek ve kalıcılaştırmak sorumluluğuyla yüz yüzedir. Gençlik hareketinin mevcut dağınıklığı düşünüldüğünde bu ihtiyaca yanıt üretebilmenin zorlukları ortadadır. Ancak bugünden bakıldığında bile ’68 Hareketi üzerinden onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen egemenlerin korkulu rüyası olmaya devam etmektedir. Gençliğin hareketlendiği, militan eylemlere giriştiği her dönemde gündeme gelen “68 ruhu geri mi dönüyor?” tartışmalarının gerisinde bu korku yatmaktadır. Haziran Direnişi’nin sonrasında gençliğe dair yapılan tüm tartışmalar ve alınan tedbirler bu korkunun ifadesidir. Peki, ülkenin içinde bulunduğu mevcut durumda gençliğe düşen görev nedir? Kolluk kuvvetleri, iktidar şefleri, yargı makamları kafa kafaya verip, “Bu gençliği nasıl zapt ederiz?” diye kara kara düşünürken, üstelik buna yönelik somut adımları atmışlarken biz ne yapmalıyız? Yanı başımızda, komşu ülke Suriye’ye yönelik emperyalist savaş tehditleri artmışken, TC’nin bu savaşın bir tarafı haline gelmesine yanıtımız ne olmalı? Kardeşlerimiz bir bir öldürülürken, Ali İsmail’in, Ethem’in, Abdullah’ın, Medeni’nin, Mehmet’in, Ahmet’in ve kayıtlara geçmeyen daha birçok insanımızın katillerine üniversite kapılarını açan pervasızlığa ne demeli? Yaşamlarımızı çekilmez hale getiren ve sabrımızı taşıran bu düzen karşısında alternatifimiz ne? Soruları sıralamak kolay olanıydı. Aslolan bu sorulara doğru yanıtları vermek ve bu yanıtları pratiğe dökebilmektir. Genç olmak ise geleceğe yönelik kaygı duymayı ve “bir şeyler” yapmayı dayatıyor. Yazımızın esas konusuna tekrar dönecek olursak; güncelle bağını şöyle kurabiliriz: Bizleri çevreleyen bu ablukayı dağıtmak ve güzel yarınlara ulaşmak için Dev-Genç ruhunu kuşanmamız gerekiyor. Yani kampüste, meydanlarda, hayatın her alanında devrimci samimiyet ve kararlılıkla mücadeleye atılmalı ve bu mücadeleyi inatla sürdürmeliyiz. Biz bu inançla mücadeleyi büyütüyoruz, sen de kararını verdiğinde, işte o zaman efendilerin korkuları gerçeğe dönüşecek. 68 ruhu yeniden canlanacak ve yeni Dev-Gençler yaratılacak! Z. Eylül *, ** “Dev-Genç, 43. yılında gençliğin mücadelesine yol göstermeye devam ediyor!”, Ekim Gençliği


44 yıl önce Dev-Genç’i yaratan koşullar…

Bugün yine var! Dev-Genç (Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu) 9 Ekim 1969’da kuruldu. Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) reformistparlamentarist ufku ve politikaları çerçevesinde hareket eden, mücadele perspektifini buna uygun belirleyen Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun (FKF) ’69 yılında Dev-Genç’e dönüşmesi dönemin gençlik hareketinin ihtiyaçlarından bağımsız değildi. Üniversitelerde Fikir Kulüpleri ismiyle örgütlenen ve toplumsal hareketin bir parçası haline gelen genç kitleler TİP’in düzen içi, uzlaşmacı çizgisini parçaladı ve yarınlara büyük bir deneyim olarak kalacak olan Dev-Genç’i yarattı. Dev-Genç bugünkü yanılgıların aksine içerisinde birçok farklı ideolojik ve örgütsel yapıyı barındıran kitlesel-politik gençlik örgütü idi. Öğrenci gençliğin üniversite kampüslerinde, amfilerinde, dersliklerinde ortaya çıkardığı inisiyatif ve iradenin ürünüydü. FKF’nin 4. Kurultayı esnasında alınan isim değişikliği kararıyla oluşturulan Dev-Genç bu yönüyle oldukça kitlesel bir gençlik örgütlenmesi haline geldi. Dev-Genç’i yaratan koşullara kısaca değinmekte yarar var. ‘68 yılı dünyada ve ülkemizde toplumsal mücadelelerin, gençlik hareketlerinin, grevlerin damgasını vurduğu tarihsel bir dönemeci ifade ediyor. Dünyanın dört bir yanını saran mücadele dalgası Türkiye’yi de vuruyor ve her alanda bir uyanış ve hareketlenme meydana geliyor. Bu hareketlenmenin en yoğun yaşandığı alanlardan birini de kuşkusuz ki üniversiteler oluşturuyor. Öğrenci gençlik bu dönemde destansı direnişlerle, işgallerle, boykotlarla ve kitlesel eylemlerle mücadeledeki yerini alıyor. Bu süreç tabandan şekilleniyor ve gençlik örgütleri, örgütlenme ihtiyacının ürünü olarak ortaya çıkıyor. “Gençlik, kendi sorunları, demokratik talepleri için harekete geçtiği bu aynı dönemde, genel toplumsal ve siyasal sorunlarla da yakından ilgiliydi. Hareket dar akademik alanın çok ötesinde, güçlü bir politik nitelik taşıyordu. Nitekim boykot ve işgal hareketlerini 1969-1970 yıllarının yaygın antiemperyalist kitlesel gösterileri izledi. Gençlik hareketi hızla büyüdü ve devrimcileşti. Üç büyük kentten taşraya yayıldı. Yüksek öğrenim gençliğiyle sınırlı olmaktan çıktı, diğer gençlik kesimlerini de kapsadı. FKF adını DEV-GENÇ olarak değiştirdi. Bu değişime, mücadelenin önünü kesen, onu sınırlayan yönetim değişimi de eşlik etmişti. DEVGENÇ gençlik hareketine paralel olarak sürekli güç kazandı ve dönemin tek kitlesel politik gençlik örgütü oldu. Gericilerin ve reformistlerin elindeki gençlik örgütleri (MTTB, TMTF vb.) hızla tecrit oldular.” (EKİM, Sayı 7 / Nisan 1988) Önce FKF, ardından ise Dev-Genç zırhıyla kuşanan gençlik kitleleri on yıllar sonra dahi dersler çıkarılabilecek bir deneyim yarattı. Dönemin devrimci gençlik hareketi Türkiye devrim tarihinde bir kilometre taşı olan, ’71 devrimci çıkışını bağrında mayaladı. Dev-Genç bu kez Denizler’in, Mahirler’in ve İbrahimler’in önderliğindeki devrimci örgütleri yarattı. Dev-Genç, gençliğin devrimci istemlerine, dinamizmine yanıt üretebildiği için uzun yıllar gençlik hareketinin sürükleyicisi konumunda kaldı. “Bu anlatımların ışığında Dev-Genç deneyimi, gençlik hareketi için bugün hala aşılamamış bir eşiği ifade ediyor. Ancak bu örgüte sahip çıkmak, hiçbir biçimde onu dar bir gençlik örgütüne indirgemekle ya da gelenekçilik yaparak mirasta hak iddia etmekle olmaz. Bu yoldan yürüyenler ya nostaljik söylemlerin arkasına sığınarak onun devrimci özünü karartıyor, ya da Dev-Genç’i salt dar militanlığa indirgeyerek devrimci demokrasiye hapsoluyor.” (Ekim Gençliği, Sayı 140 / Ekim 2012)

Dev-Genç deneyimi ışığında günün ihtiyaçları Dev-Genç’in mirasını ve onu yaratan tarihsel koşulları kısaca hatırlattıktan sonra bugünü değerlendirmek ve bir karşılaştırma yapmak gerekiyor. 31 Mayıs günü başlayan ve bir gün içinde tüm Türkiye’ye

yayılan Haziran Direnişi milyonları sokaklara döktü. Altını özel olarak çizmek gerekiyor ki, bu direnişe nitel ve nicel olarak damgasını vuran gençlikti. Derin bir suskunluk içinde bekleyen gençlik kitleleri Haziran’da zincirlerini kırdı, korku duvarlarını yıktı, meydanları bir bir özgürleştirirken kendi bilincini de özgürleştirdi. Direniş günlerinde üniversite kampüslerinde, yurtlarda yapılan kitlesel eylemler bir yana, kent merkezlerine akan üniversiteliler özgürlük ve gelecek talebiyle direnişte yerini aldı. Direnişe çok şey katan öğrenci gençlik aynı zamanda direnişten çok şey öğrendi, kendi gücünün farkına vardı. Kitle hareketinin geri çekildiği, farklı gündem ve yerellerde zaman zaman tekrardan ortaya çıktığı günleri yaşıyoruz. Tuzluçayır ve ODTÜ örnekleri üzerinden değerlendirecek olursak, bu ruhun kolay kolay yok edilemeyeceğini ve sermaye düzenini hayli zorlayacağını somut olarak görüyoruz. Elbette savaşın karşı cephesinin savunma mekanizmasını sağlamlaştırması, bunun yanı sıra yeni saldırılara hazırlık yapması kaçınılmazdı. Nitekim stadlara ve üniversitelere polislerin yerleştirilmesi girişimleri bu kaygının bir ürünüdür. Saldırılar bununla da sınırlı kalmayacaktır. Gençliği fiziksel olarak zapt etmeye çalışan sermaye devleti ablukayı daraltacaktır. Tüm bu uygulamalara gençliğin yanıtı ise elbette direniş olacaktır. Ancak direnmeyi öğrenen ve bu düzende kendisine gelecek olmadığının farkına varan gençlik halen örgütsüzdür. Binlerle sokaklara dökülen kitleler geri çekilmiştir. Fakat ardında muazzam olanaklar bırakarak… Şimdi en temel görev örgütlenmektir. Üniversitelerin açılmasıyla birlikte Haziran ruhuyla gençliği örgütleme çabasını kuşanmak, bunun için tüm zeminleri değerlendirmek büyük önem taşımaktadır. Gençlik, taban inisiyatifiyle derslik derslik, fakülte fakülte, kampüs kampüs örgütlenmeli ve sözünü söylemelidir. Gençlik hareketinin parçalı, dağınık tablosunu ortadan kaldırabilecek tek seçenek budur. Yeni kitlesel-politik devrimci bir gençlik örgütü yaratma iddiası ise tam da bu noktada kendini sınamaktadır. Gençliği militan bir ruh ve devrimci eylemler etrafında örgütlemeye çalışmayan her pratik bu iddianın zayıflaması anlamına gelecektir. “Devrim saflarının terk edildiği, devrimci iddia ve iradenin zayıfladığı bir sol hareket tablosu ile karşı karşıyayken, reformizmin bir odak olarak tasfiyeci bir cereyan estirdiği günümüzde, bu topraklardaki devrimci mirası sahiplenebilmek onu geleceğe taşıyacak devrimci ideolojiye, bakışa, devrimci sınıf yönelimine ve devrimci örgütsel zemine bağlıdır. Bu da Dev-Genç’in sahiplenilmesi sorumluluğunu tüm devrimci miras ile birlikte komünistlere yüklemektedir.” (Ekim Gençliği, sayı 140 / Ekim 2012) Bu nedenle Dev-Genç mirasını sahiplenmek bugün her zamankinden daha yakıcıdır. Ancak Dev-Genç’i yaşatmak ve yarınlara taşımak bugünün gençlik hareketine yön verebilecek ve onu devrimci bir program etrafında harekete geçirebilecek bir çabayı zorunlu kılıyor. Haziran Direnişi’nin ardından sokaklara çıkan, onlarca yıllık suskunluğunu parçalayan gençliği örgütleyebilmek ve gençliğin kitleselpolitik devrimci örgütlülüğünü yaratma iddiası ise devrimci bir samimiyet ve buna uygun bir pratik gerektiriyor.

23


Sol içi yasakçı zihniyet ve şiddet

hiçbir koşulda kabul edilemez! Geçtiğimiz hafta içi önce Ege Üniversitesi’nde, daha sonra ise paralel olarak İstanbul Üniversitesi’nde yaşanan ve Devrimci Yol’da Devrimci Gençlik ile Öğrenci Kolektifleri arasında karşılıklı şiddet uygulamaya varan gelişmeler nedeniyle, devrimci-ilerici kamuoyuna böylesi bir açıklama yapmayı devrimci sorumluluklarımız çerçevesinde gerekli buluyoruz. Gerek gençlik hareketine, gerekse tarihe karşı duyduğumuz devrimci sorumluluk gereği bu sorumsuzca davranışların tüm taraflarını parçası oldukları tutumdan vazgeçmeye çağırıyor, devrimci ve ilerici kamuoyu önünde açık bir şekilde özeleştiri vermeye davet ediyoruz. Çünkü: - Nedeni ve gerekçesi her ne olursa olsun Devrimci Yol’da Devrimci Gençlik ile Öğrenci Kolektifleri arasında yaşanan ve karşılıklı şiddet kullanmaya varan olaylar hiçbir şekilde kabul edilemez. Zira ilerici-sol güçlerin eleştiri-özeleştiri ve karşılıklı diyaloğu bir kenara bırakarak birbirine şiddet uygulamasının hiçbir meşruluğu bulunmamaktadır. - Tüm bu yaşananlar somutta gençlik hareketine daha genel planda ise yılların birikimi üzerinden şekillenen birleşik mücadele zeminlerine karşı açık bir sorumsuzluğun ifadesidir. Üniversitelerde onca saldırı gündemdeyken, dahası birçoğu fiili olarak uygulanıyorken, kayıt döneminde birçok üniversitede afişlere, bildirilere, standlara saldırılar yapılıyorken, İÜ’de bölümler arası geçiş, bina içlerine afiş asma-masa açma yasakları uygulanmaya çalışılıyorken, üniversitelerimizde polis meşrulaştırılmaya ve sistematik bir şekilde kalıcılaştırılmaya çalışılıyorken gerçekleşen olaylar gençlik hareketine karşı tam bir sorumsuzluktur. Bırakalım devrimci değerleri, sol veya insani değerlerle bile bağdaşmamaktadır. Son olaylarda saldırının ne şekilde gerçekleştiğinden bağımsız olarak, her iki siyasal hareketin de meseleye yaklaşımı aynıdır. Kullanılan dilden, saldırgan tutumlara kadar bakış ve zihniyet aynıdır. Yaşanan olaylardaki sorumsuzluk her iki çevreye aittir. - Her siyasal hareket yaptıklarını gerekçelendirmeye çalışacaktır. Ancak sol içi yasakçılığın hiçbir gerekçesi olamaz. Yasakçı zihniyet, ideolojinin, politikanın tükendiği yerde karşımıza çıkar. Kendi ideolojisine ve politikasına güvensizliğin ifadesidir. Küçük burjuvazinin karakteridir. Mesele hiçbir şekilde isim tartışması veya teknik bir tartışma değildir. Meselenin özü politik ve ilkeseldir. - Sol içi şiddet hiçbir gerekçe ile kabul edilemez. Buna başvuranlar kadar, göz yumanlar da bu ilkesizliğin bir parçasıdır. Zira tarihsel deneyimler de göstermektedir ki sol içi şiddet ve yasakçı davranışlar devrimci-ilerici harekete hiçbir şey

24

katmamıştır, dahası düşmanın ekmeğine yağ sürmektedir. - Her ne şekilde ve nedenle olursa olsun yasakçı tutum ve sol içi şiddet, tüm sol güçlere, devrimci değerlere, gençlik hareketine zarar vermektedir. Bu nedenle bugüne kadar Ekim Gençliği olarak sol içi yasakçılığın ve şiddetin karşısında olduk, bundan sonra da olmaya devam edeceğiz. - Devrimci Gençlik veya Dev-Genç ismi hiçbir siyasetin tekelinde veya mülkiyetinde değildir. Böylesi yaklaşımlar kabul edilemez. Dev-Genç, devrimci gençlik hareketi tarihine mal olmuş kitlesel, politik ve devrimci bir gençlik örgütlenmesidir. Kolektivizmin, dayanışmanın, omuz omuza mücadelenin adıdır. İçinden devrimci hareketlerin çıktığı, 71 devrimci kopuşunu gerçekleştiren Denizler’in, Mahirler’in, İbrahimler’in gençlik hareketi içinde geliştiği zemindir. Bugün Dev-Genç’e sahip çıkmak adına sol içi şiddete başvurmak demek, Kızıldere’de siper yoldaşlığı geleneğini yaratan bu büyük devrimcilerin anılarına ve mücadele değerlerine en büyük saygısızlık demektir. Bu nedenle Dev-Genç’e mülkiyetçi yaklaşım hiçbir şekilde kabul edilemez. Dev-Genç’e sahip çıkmak devrimci değerlere sahip çıkmak, gençlik hareketini devrimci temelde geliştirmekle olur. - Sol içi şiddeti engellemeye ve bu sorumsuzca davranışa son vermeye çalışan güçlere Öğrenci Kolektifleri “haddinizi bilin” diyebilmekte, laf arasında özür dileyip kendini aklamaya çalışmaktadır. Öğrenci Kolektifleri eğer samimiyse tüm gençlik güçleri karşısında açıktan özeleştiri vermeli, bu saldırgan tutumu yaratan bakışla ve tutumun sahipleriyle hesaplaşmalıdır. Bu yapılmadığı sürece yapılan özürlerin hiçbir anlamı yoktur. - Buradan başta Öğrenci Kolektifleri ve Devrimci Yol’da Devrimci Gençlik içerisinde çalışma yürüten güçler olmak üzere, tüm sol güçlere ve gençlik güçlerine çağrımızdır. Sol içi yasakçı ve saldırgan zihniyetle hesaplaşalım, hesaplaşmayanların karşısında duralım. - Biz Ekim Gençliği olarak bu sol içi yasakçı saldırgan tutumun karşısında olduğumuz için Öğrenci Kolektifleri bizim “taraflı” olduğumuzu söylüyor. Evet, tarafız. Bu yasakçı, saldırgan küçük-burjuva zihniyetin karşısında tarafız, taraf olmaya da devam edeceğiz. Bu bizim tarihimiz boyunca sahip çıktığımız devrimci ilkeler gereğidir. İlkelerimize titizlikle sahip çıkacağız. Nasıl ki Kızıldere’de, Ulucanlar’da, 19 Aralık’ta barikat başında devrimci siper yoldaşlığı geleneğini yarattıysak, bu değerlere zarar veren her türlü tutumun karşısında da aynı kararlılıkla durmaya devam edeceğiz.

Ekim Gençliği 3 Ekim 2013


Ege Üniversitesi’nde yaşananlara dair zorunlu açıklama!

31 Mayıs günü İstanbul’da başlayan ve tüm ülkeye yayılan Haziran Direnişi, bugüne kadar var olan birçok önyargıyı kırarak, özgür ve eşit yarınlara olan umutları güçlendirmiştir. Öyle ki, kitleler milyonlar olup sokaklara çıkmış, rahatsızlıklarını ve taleplerini dillendirmiş, Gezi Parkı başta olmak üzere direniş alanlarında beraber üreterek ve paylaşarak alternatif bir yaşamı örmeye başlamış, yeri geldiği zaman da gazlı, coplu, tazyikli sulu, plastik mermili devlet terörüne karşı meşru militan direniş göstermiştir. Haziran Direnişi’nin ardından ülkedeki politik yaşam ciddi bir değişim göstermiş, kitleler politize olmuş, muhalif-devrimci politika ve siyaset tekrardan yaşamın güçlü bir parçası haline gelmiştir. Hayatın her alanında siyaset konuşulmaya başlanılmış ve insanlar yaşadıkları olumsuzluklara ve rahatsızlıklara karşı örgütlü tepkilerini daha kolay bir şekilde verir olmuşlardır. Ve tüm bu sürecin temel dinamiğini gençlik oluşturmuştur. Barikatların en önünde direnen, direniş alanlarındaki alternatif yaşamın örgütlenmesi için alanların gönüllü parçası olan gençlik, tüm enerjisini direnişin başarısına harcamıştır. Gezi Direnişi sürecinde katledilenlerin her birinin genç oluşu da bunun bir göstergesidir. Barınma, ulaşım, sağlık, eğitim gibi temel yaşamsal sorunları çözülmemiş, tam aksine daha da büyümüş olan gençlik sokağa çıkmıştır, çünkü bu düzenden ve onun bugünkü temsilcisi olan dinci-gerici AKP iktidarından yana hiçbir umudu kalmamıştır. Özgürlükleri kısıtlanmış, gelecek kaygısı içerisinde hapsedilmiş gençliği sokağa çıkaran sorunların hiçbirinin çözülmemesi hatta

daha da katmerleşmesinin farkında olan egemenler ise, Eylül sendromu yaşamış ve bunu defalarca kez dillendirmiştir. Dolayısıyla bugünün somut görevi, tüm bu sorunlara karşı sokağa çıkmış olan gençliğin bir sonraki kitlesel başkaldırışına hazırlanmak olmalıdır. Gezi Direnişi’nin yarattığı atmosfer ile kitlelerle buluşma noktasında ciddi avantajlara sahip olan devrimci gençlik örgütlerinin, böylesi bir dönemde bu bilinç ve sorumluluk ile hareket etmeleri, direnişin geleceğine karşı da sahip olunması gereken tarihsel bir sorumluluktur. Lakin, geçtiğimiz hafta Ege Üniversitesi’nde yaşanan ve bizi bu bildiriyi yazmaya zorunlu bırakan olay-olaylar, ne düne ne bugüne ne de geleceğe dair devrimci hiçbir sorumluluk taşımakta, hatta devrimci olan tüm değerleri reddetmektedir. Öncelikle belirtmemiz gerekmektedir ki, devrimci-demokrat ve ilerici unsurların en asli görev ve sorumluluklarından bir tanesi, yaşam alanlarında gerici-faşist propaganda ve ajitasyona karşı örgütlenmektir. Bu noktada dinci-gerici-faşist örgütlenmelere geçit vermemek elzemdir. Ancak bu ajitasyon ve propaganda kısıtlamasının, gerisin geriye ilerici-devrimcidemokrat unsurlara yöneltilmesi kabul edilemezdir. Bu noktada, hangi tartışmanın ya da sürecin sonucu olursa olsun, Devrimci Yol’da Devrimci Gençlik imzalı afişlerin imza kısımlarının Öğrenci Kolektifleri üyeleri tarafından silinmesi ve sökülmesi hiçbir devrimci pratik ile örtüşmemektedir. Devrimci Yol’da Devrimci Gençlik, bu ülkedeki devrimci-demokrat-ilerici

25


Sol içerisindeki şiddet, solun kültürüne ve varlığına aykırıdır. Her ne kadar yakın tarihimizde sol içi şiddete dayalı eylemler sıkça görülmüş olsa da, bu çatışmalar devrimcilerin yarınlara dair sorumluluklarıyla uyuşmamaktadır. Var olan sol içi çatışmaların kendisi solu olumsuz etkilemiş, solun hedef kitlesi ile arasındaki bağı zayıflatmıştır. Geçmişimizdeki pratiğin ortaya koyduğu sonuçlar üzerinden de görüldüğü gibi, sol içi şiddetin savunulabilecek hiçbir yanı yoktur. Sol içerisinde şiddetin olamayacağını, sol içerisinde var olacak tek pratiğin dayanışma olacağını ve ayrılık noktalarının çatışarak değil, ideolojikpolitik mücadele ile veya kurulacak platformlarda tartışılarak halledilmesi gerektiği ise var olan tek doğru ve gerçektir.

26

gençlik örgütlerinden bir tanesidir ve hiçbir gerekçe ile ajitasyon-propaganda hakkı, başka bir sol gençlik örgütü tarafından engellenemez, kısıtlanamaz. Kaldı ki, bir devrimci-ilerici propagandayı ve ajitasyonu engelleme isteği duyabilecek tek toplumsal ideoloji, egemen ideoloji ve onun örgütlediği faşist kurumlardır. Bunlar bazen polis-ordu olmakta, bazen ÖGB kılığına bürünmekte, bazen de eli satırlı-sopalı sivil faşistler olmaktadır. Kaldı ki, üniversitemizde bugüne kadar var olan gelenek içerisinde, herhangi bir devrimcidemokrat-ilerici kurumun pratiğine yöneltilen her türlü faşist saldırı, tıpkı Gezi Direnişi’nde olduğu gibi tüm farklılıklar bir tarafa bırakılarak karşılanmış ve püskürtülmüştür. Bu noktada, faşizme karşı verilen direnişlerin büyük bir çoğunluğunda Öğrenci Kolektifleri de yer almış, saldırıya uğrayan dost gençlik örgütleri ile dayanışma göstermiştir, geçtiğimiz 6 Kasım’da yaşanılanlar bunun en büyük örneğidir. Açıkca söylemek gerekmektedir ki, devrimcidemokrat-ilerici bir gençlik örgütünün alması gereken tutum, devrimci-ilerici siyasal faaliyet yürüten bir örgütlenmenin ajitasyon ve propaganda özgürlüğünü kısıtlamak değil, onu düşmana karşı savunmak ve sahiplenmektir, tıpkı geçmişte olduğu gibi, tıpkı Gezi’de olduğu gibi... Devrimci-demokrat-ilerici bir gençlik örgütünün ajitasyon ve propaganda hakkının fiili olarak engellenmesinin, bunu yaparken sopalı ve kalabalık bir şekilde hazır bulunulmasının devrimci hiçbir yanı yoktur. Aynı zamanda, başlatılan tutuma, Devrimci Yol’da Devrimci Gençlik’ten arkadaşlarımızın vermiş olduğu tepkisel ve devrimci pratiğe uygun olmayan yanıtlar da mahkum edilmelidir. Çünkü, hayatın her alanında var olduğu gibi politik gençlik örgütlerinin kendi aralarında da bir takım yanlış anlaşılmalar, pratikler ve fikir uyuşmazlıkları yaşanmaktadır. Lakin bu uyuşmazlıkların çözümü şiddet değildir. Sol içerisindeki şiddet, solun kültürüne ve varlığına aykırıdır. Her ne kadar yakın tarihimizde sol içi şiddete dayalı eylemler sıkça görülmüş olsa da, bu çatışmalar devrimcilerin yarınlara dair sorumluluklarıyla uyuşmamaktadır. Var olan sol içi çatışmaların kendisi solu olumsuz etkilemiş, solun hedef kitlesi ile arasındaki bağı zayıflatmıştır. Geçmişimizdeki pratiğin ortaya koyduğu sonuçlar üzerinden de görüldüğü gibi, sol içi şiddetin savunulabilecek hiçbir yanı yoktur. Sol içerisinde şiddetin olamayacağını, sol içerisinde var olacak tek pratiğin dayanışma olacağını ve ayrılık noktalarının çatışarak değil, ideolojik-politik mücadele ile veya kurulacak platformlarda tartışılarak halledilmesi gerektiği ise var olan tek doğru ve gerçektir. Tüm bu yaşananlara ek olarak, Öğrenci Kolektifleri tarafından uygulanan ve devrimci pratik ve politika ile zerre kadar ilişkisi olmayan, hatta var olan devrimci gelenekleri ve yılların birikimiyle oluşan devrimci kültürü yok sayan saldırgan tutum sonucunda iki gençlik örgütünün fiziksel olarak karşı karşıya gelişlerde, ağızlarından çıkan ve egemen toplumsal cinsiyet algısını kusan küfürler, devrimci kimliğin reddidir. Bunun sadece İzmir’de Ege Üniversitesi’nde değil, İstanbul Üniversitesi’nde de yaşanmış olması ve sürüyor olması bizler açısından kaygı vericidir. Hangi nedenle gerçekleşirse gerçekleşsin,

yaşanan olayların kendisinin yaratacağı etkiler, bu iki gençlik örgütünün ötesindedir. Bu yaşananların kendisi, dünden devralınan devrimci kültürün reddi olmakla beraber, bugünkü gençlik hareketine karşı var olan sorumlulukların bir tarafa bırakılmasıdır. Dün başlayan ve bugün devam eden Haziran Direnişi, bir bakıma toplumun tüm kesimlerinin AKP tarafından uygulanan anti-demokratik uygulamalarına karşı özgürlüklerini korumasıydı. Bugün, gençliğin amacına ulaşabilmesi için örgütlenmesi gerektiğini ileri sürerek, kendilerini o hareketin geleceğine yön verebilecek bir örgüt olarak gösterenlerin, başka bir gençlik örgütünün ajitasyon-propaganda özgürlüğünü sopalarla kalabalık bir şekilde kampüse gelerek kısıtladığı bir durumda, genel gençlik kitlesine nasıl bir inandırıcılık sağlanabilir ki... Dolayısıyla yaşananlar, özgürlükleri için sokağa çıkmış kitleler nezdinde devrimci-demokratik örgütlenmenin ve kimliğin kendisini itibarsızlaştırmaktadır. Halbuki, devrimci pratik, politika ve bunlarla şekillenen kültür içerisinde bu yapılanların hiçbir yeri yoktur, olamaz da. Gençlik hareketinin, olgunlaşma ve yaygınlaşma olanaklarına hiç olmadığı kadar sahip olduğu, gençliğin politikleştiği bu dönemde yaşananların her birini devrimci kimliğimize ve kültürümüze aykırı bulduğumuzdan dolayı karşımıza almaktayız. Bu noktadan hareketle; * Öncelikli ve elzem olan, Ege Üniversitesi’nde süregiden tehditvari ve şiddete dayalı tutumun Öğrenci Kolektifleri tarafından sonlandırılmasıdır. Her türlü ideolojik-politik mücadelenin tarafı olarak bizler açısından, isim-imza tartışmasına dayandırılarak, devrimci-demokrat bir hareketin siyasal faaliyetinin engellenmesi, baskı ve zorla engellenmeye çalışılması, hiçbir şekilde meşru görülemez. * İkinci olarak, varolanlardan ve sonuçlarından dersler çıkarılmalı ve başta Öğrenci Kolektifleri olmak üzere, her iki gençlik örgütü de tüm gençlik kitlesine ve kampüsteki diğer devrimci-demokratik gençlik örgütlerine özeleştiri vermelidirler. Unutulmamalıdır ki, başka bir devrimci-demokrat gençlik örgütünün ajitasyon ve propaganda özgürlüğünü kısıtlayan bir anlayış, gençliğe “özgürlük” talebi ve politikası ile gidemez, gençliğe umut veremez! Tam aksine gençliğin umutlarını yok ederek onu tekrardan karamsarlığa sürükler. * Varolan sorunun çözümü için gençlik örgütlenmelerine dayalı siyasal platform oluşturulmalı ve yürütülen açık tartışmalar ile bu gericiliğe son verilmelidir. Eğer, burada bahsettiğimiz sorumluluklar kulak ardı edilir ve varolan tutum sürdürülürse, devrimci değerler ile örtüşmeyen pratikte bulunanların pratikleri, bizler ve bizler gibi düşünenler tarafından engellenecek ve yapılanlar tüm gençlik kitlesine teşhir edilecektir. Sonuç olarak, yaşananlar sonuçları ile ortadadır ve mahkum edilmelidir. Bu noktada da en önemli görev ise kampüslerimizde varolan diğer gençlik örgütlerine düşmektedir. Unutulmamalıdır ki, var olan bu yanlışlar silsilesi içerisinde tavır alamayan ya da almayanlar, yaşananların bir parçası ve sorumlusu olacaklardır.

Ege Üniversitesi Ekim Gençliği 1 Ekim 2013


Alevilere asimilasyon dayatmasına cemevi maskesi Alevilere yönelik gerici baskı uygulamaları, yeni maskeler takılarak bir bir hayata geçiriliyor. Sermaye hükümeti AKP’nin “Alevi açılımı” söylemiyle belirginleşen süreçte uygulanan baskı ve ayrımcılık aynı pervasızlıkla sürdürülürken, karşımıza “değişim” iddiaları diziliyor. “Demokrasi paketi” içinde Alevilere sadece bir üniversite adı değişikliği sunuluyor. 3. Köprü projesinde Yavuz Sultan Selim adından vazgeçilmezken, karşılığında Nevşehir Üniversitesi’ne Hacı Bektaş Veli ismi vermeyi sunuyorlar. “AKP demokrasisinin” Alevilere sunduğu tüm hakların sınırı ve ufku bu kadardır. Bu süreçte Alevi dedelerine maaş bağlanması gibi vaatlerle Aleviler kandırılmaya çalışılırken, son dönemde Alevi kurumları içinden bir işbirlikçiyle cami-cemevi projesi ortaya atıldı. Bir yandan Alevilerin inancına saygı ve ibadet alanı açıldığı propagandası yürütülürken, diğer yandan cami ile birleştirilerek Aleviliğin İslam’ın parçası olduğu işleniyor. Zaten cami-cemevi için seçilen alanlara bakıldığnda amaç açığa çıkıyor. Tuzluçayır’da temelleri atılan proje için Kartal, Sarıyer, Çiğli gibi ilerici Alevi emekçilerin yoğunluklu olduğu alanlar tercih ediliyor. Yani buradaki Alevi kitleyi camilere taşıma niyeti güdülüyor. Alevilerin onyılları, yüzyılları bulan baskı ve ezilmişliğinden doğan direngenliğini ve kararlılığını bu aldatmacalarla kırıp, gerici bir kuşatmayı hakim kılma çabasındalar. Bunun için devreye sokulan saldırı, bu ülke topraklarının tüm ilerici birikimini ve mücadelesini hedef alan bir saldırının da parçası olduğu gerçeğini gösteriyor. Bu saldırıya Alevi kurumları içinden dahil olup devlet tarafında saf tutan kurumun sicili bile bunun en açık örneğidir.

Düzenin Truva atı: CEM Vakfı Alevi emekçileri düzene kanalize etme ülküsüyle yola çıkan İzzettin Doğan başkanlığındaki CEM Vakfı, devletin Aleviler içerisindeki Truva atıdır. CEM Vakfı, kuruluşunda Alevi emekçilere değil, dönemin sermaye hükümeti temsilcileri Süleyman Demirel ve Tansu Çiller’e dayanılarak kuruldu. İsminin açılımıysa Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi. Bu bile devlete bağlı bir düşünceyi empoze etmek için kurulduğunu gösteriyor. Devletin “örtülü ödenek” denen kirli ilişkiler kasasından gelen parayla kurulan CEM Vakfı, şimdi de Fethullah Gülen’in maddi kaynaklarıyla camicemevi projesini hayata geçiriyor. İzzettin Doğan’ın başkanlığını yürüttüğü CEM Vakfı, Fethullah Gülen ile birlikte bu projeye imza atıyor. Böylece ‘içerden’ desteklenen bir “kardeşleşme” projesi sunuluyor. Fakat Doğan’ın her konuşmasındaki Alevi emekçilere karşı öfkeli söylemler, kardeşliğin ne demek olduğunu gösteriyor. Onlar için kardeşleşme Alevilerin kendi inanç ve kültürlerinden vazgeçmesi, düzen gericiliğine biat etmesidir. İzzettin Doğan’ın Kenan Evren’in kurdurduğu faşist MDP’nin (Milliyetçi Demokrasi Partisi) kurucu üyesi ve Malatya milletvekili adayı olduğunu burada hatırlatmakta fayda var. İzzettin Doğan bunun için Alevilere hakaret eden, “namusları da, malları da, canları da helâldir” diyen, Suriye’de Alevi katliamlarına sundukları aleni destekle gericilikleri tescillenen Fethullah Gülen’le projeyi ortaklaştırdı. Bu açık mesaj ve ardından Tuzluçayır’da proje karşısında direnişe çıkanlara yönelik karalama çalışmasında bile Fethullah Gülen’i överek misyonunu açıkça sergiledi. “Ne yapıyor Fethullah Hoca? Ülkeyi mi bölüyor, vatandaşı mı bölüyor?” diyerek Fettullah Gülen’in şakşakçılığına soyundu.

Dinci-gericiliğe açılan alan, asimilasyonu katmerlendiriyor Gericiliğin palazlandırıldığı bir süreçte Alevilerin inanç ve kültürlerine yönelik alan açılması iddiası, eşyanın tabiatı gereği zaten boş bir hayaldir. Bugün 3. köprü adını Yavuz Sultan Selim koyma ısrarı, Alevi halkına yönelik ev işaretlemeleri ve benzer tehditler, eğitim hayatında zorunlu din dersi baskısı vs. aynen devam ediyorken, camicemevi projesinin Alevilere yönelik asimilasyondan başka bir amacı olması akla aykırıdır. Cami-cemevi dayatmasının önümüze sürüldüğü bir süreçte İzmir Bornova’da Alevi mezarlarının tahrip edilmesi de aynı Alevi düşmanı, Alevileri yok sayan zihniyetin pratiğidir. Geçtiğimiz yıl ev işaretlemelerini sessizlikle karşılayan ya da baştan aklayan sermaye devleti, böylece tekçi düşüncenin saldırganlığını teşvik ediyor. Bu saldırılarla Alevileri baskı altına alıp kendi değerlerinden soyutlamak istiyor.

Eşitlik ve özgürlük için direnişe! Bugün gençliğin geleceğini çalan çürümüş sermaye düzeni, Alevileri de asimile ederek kendi kimliğine yedeklemek istiyor. Fakat Haziran Direnişi, bu baskı ve sömürü düzenine bu amaca kolaydan ulaşamayacağını gösterdi. Sarsılan AKP iktidarı yeni maske arayışlarıyla aslında düzeni yeniden yerli yerine oturtmak istiyor. Yeni sarsıntılar geçirmemek için toplumu bölmeye, yeni saldırı dalgalarıyla yalnızlaştırmaya çalışıyor. ODTÜ’ye yol, Tuzluçayır’a cami-cemevi bu anlama gelmektedir. Gençlikse geleceği için mücadeleyi eşitlik ve özgürlük mücadelesiyle birleştirmelidir. AKP iktidarının çok yönlü saldırıları ancak böylesi bir mücadele ile boşa düşürülebilir. Bugün Haziran Direnişi’nin ardılı bir süreç içerisinde, geçmişe göre bu çok daha kolaydır. Gençliğin en ön saflarda durduğu Haziran Direnişi, barikatlarında haklarımız ve geleceğimiz için fiili-meşru mücadeleyi esas almanın önemini gösterdi. Sermaye düzeni her alanda saldırılarını yoğunlaştırırken biz de buna uygun mevziler örebilmeliyiz.

27


Gerçek çözüm ve kalıcı barış için

devrimci mücadele!

AKP’nin despot şefi, “bir son olmayan” bu yeni manevranın 11 yıllık sürecin yeni bir halkası olduğunu söylerken, hala “AB uyum yasaları”, “demokratikleşme adımları” gibi yalanlara inanıldığını sanıyor. 11 yıllık iktidarlaşma sürecinin yolunu döşeyen bütün o düzenleme ve uygulamalar, din tacirleri tarafından bilinci-beyni felç edilmiş yığınlar dışında herhangi bir kesim tarafından reformilerleme olarak görülüyor mu, bilemiyoruz.

28

Önden büyük bir yaygaraya konu edilen “demokratikleşme paketi” göz boyama konusunda dahi sınıfı geçemedi. Oysa paketin “çözüm sürecinin” sürdürülür kılınmasına hizmet etmesi bekleniyor, en azından bazı çevrelerce içten içe böyle umuluyordu. Siyasi din tacirleri paketin bir yıllık bir çalışmanın ürünü olduğunu iddia ediyor olsalar da her şey herkesin gözü önünde yaşandı. Son bir yılda “reform” adı altında, tümü de AKP’nin despotizmine yeni perçinler atan düzenlemeler yapılmıştı, fakat Eylül ayına kadar hiç de “demokratikleşme paketi” diye bir gündem yoktu. Ne zaman ki Kürt hareketi silahlı güçlerini geri çekmeyi durdurduğunu açıkladı, birden gündemde “demokratikleşme paketi” hazırlıkları olduğu, bunun ha şimdi ha haftaya (en son 30 Eylül’de) açıklanacağı propagandası yapılmaya başlandı. Kısa zamanda toplumda beklentinin had safhaya çıkarılması amacıyla da her zamanki gibi satılmış burjuva medya kullanıldı. Son güne kadar kulakları sağır edercesine, “şaşıracaksınız”, “sürprizler yaşayacaksınız”, “Türkiye’yi yavaşlatan sorunlar çözülecek” vb. türünden şaşalı bir kampanya yürütüldü.

Şatafatlı boş bir ambalaj Hazırlık aşamasında tüm toplumsal kesimlerin hiçe sayılması, açıklama gününde karşı kamptan görülen basının alınmaması, soru sorma yasağı vb. gibi anti-demokratik yaklaşımların yarattığı tepkilere rağmen, açıklama gününe kadar beklentiler diri tutulmaya çalışıldı. Oysa yalnızca bunlar bile, “demokratikleşme paketi” diye şişirilen balonun, bilinen basınçların dayattığı hızlandırılmış bir manevra olduğunu açıkça

gösteriyordu. İçi boş yaldızlı bir ambalajdan ibaret olan paketin kampanyası kadar sunumu da şatafatlıydı. Fakat şatafatlı cümleler arasında dahi dinci-gerici akımın karanlık zihniyeti ve genetik kodları akıyordu. Özellikle kendi döneminin hafızalarda yer etmiş despotu Menderes ile 12 Eylül faşizminin ürünü ve neo-liberal saldırganlığın öncüsü Özal’ın “demokrasi kahramanları” ilan edilmesi ve onların miraslarının vurgulu bir şekilde sahiplenilmesi başka söze gerek bırakmıyor aslında. Gerçekten de AKP tam olarak bu mirasın din tacirliğini önde tutan bir versiyonundan başka bir şey değildir. Ve dünya halklarına “ılımlı İslam modeli” olarak sunulan bu gericilik odağı, yakın yıllara kadar yalanlar üzerine kurulu bir itibar yaratabildiği Ortadoğu halkları nezdinde dahi limitini doldurmuş durumdadır. Yine de AKP’nin despot şefi, “bir son olmayan” bu yeni manevranın 11 yıllık sürecin yeni bir halkası olduğunu söylerken, hala “AB uyum yasaları”, “demokratikleşme adımları” gibi yalanlara inanıldığını sanıyor. 11 yıllık iktidarlaşma sürecinin yolunu döşeyen bütün o düzenleme ve uygulamalar, din tacirleri tarafından bilinci-beyni felç edilmiş yığınlar dışında herhangi bir kesim tarafından reform-ilerleme olarak görülüyor mu, bilemiyoruz. Fakat örneğin bugün aklı başında kim çıkıp 2003 tarihli İş Kanunu’nun daha fazla kölelik ve sömürüden başka bir şey getirdiğini iddia edebilir? Ya da AKP döneminin TCK, TMY, PVSK gibi yasalarının polis devletini tahkimattan, muhalif olan herkesi içeri tıkmaktan, burjuva hukukunun en kaba şekilde ayaklar altına alınmasından başka ne gibi sonuçları olmuştur? Yargı, yükseköğrenim, sağlık, eğitim vs. alanlarda “reform, demokratikleşme, ilerleme” diye yapılan


düzenlemelerin dinci-gerici akımın mevzilerini güçlendirmekten, Türkiye’yi Tayyip diktatörlüğüne dönüştürmekten başka bir amacı olduğuna hala inanan var mıdır? Öncesinde değilse bile Haziran Direnişi ile birlikte 11 yıllık “reform-uyumdemokratikleşme” söylem ve düzenlemelerinin yalandan ibaret olduğunu dünya halkları bile görmüş bulunuyor.

Yalnızca göz boyama ve seçim yatırımı Paketin içeriği, AKP iktidarının artık midelerin kaldırmağı pişkin ikiyüzlülüğünün bayat bir versiyonudur. Mücadele yoluyla zaten fiilen kazanılmış ve uygulamada aşılmış kimi hakları “bahşediyoruz” pozlarına, isim değişikliği gibi kimseyi kafeslemeyen göz boyamalar ve esasen dinsel-gericiliğin toplumsal kurumlaşmasını pekiştiren, seçim oyununda avantaj sağlayan gerçek adımlar eşlik etmektedir. Kürt sorununun “çözümü” ile ilişkilendirilen vaatler ise onca büyük umutlar bağlanan, büyük beklentilere konu edilen, aylar boyunca üzerine iyimserlik rüzgarları estirilen İmralı sürecini alaya almaktan ibarettir. Üstelik bu salt içerikte değil, üslup ve biçimde de böyledir. İşte AKP’nin demokratikleşme diye sunduğu manevranın başı sonu budur. Nitekim AKP’nin Eylül’deki yalan rüzgarından etkilenmiş olan burjuva liberal çevreler ile Türkiye solunun hala tasfiyeci “çözüm sürecine” inanan parlamenter hayallere kapılmış kesimleri bile, “içinde demokrasi olmayan pakete” tepki gösterdiler. Tabii birçoğu her şeye rağmen anlamlı, fakat eksikli olduğundan dem vuruyor. Yani “yetmez ama evet”in güncel bir sürümüyle gösteriyor tepkisini. Oysa ortada bir şey yok ki eksikleri de olsun. AKP’nin emperyalist hamileri tarafından dahi anlamsız bulunan paketinin sadece eksikli algılanıp yansıtılması, bilinçli ya da bilinçsiz (çoğunda bilinçli olarak) onun ekmeğine yağ sürmekten başka bir anlamı yoktur. Bu konuda onun imdadına yetişen odaklardan biri de her zamanki gibi MHP oldu. O da sanki Kürt hareketinin talepleri kabul edilmiş havasında. Böylece AKP’nin 30 Eylül’de bir kez daha yere çalınmış inandırıcılığına koltuk değnekliği yapıyor. Dinci-gericilik korosu ve hizmetindeki burjuva medya bütün bunlara da yaslanarak, beklenti içinde olup da hayal kırıklığı yaşayan tüm kesimlere karşı yalanlarına devam edebilme yüzsüzlüğü gösterebiliyor. Her şeye rağmen demokratik kitle örgütleri ile ilerici-sol çevrelerin esas gövdesi, bu arada ciddi ciddi AKP’nin demokratikleşme adımını atabileceğini umanlar bile, paket karşısında aşağı yukarı ortak bir paydada buluştu. Bu kesim, paketin demokrasi içermediği, yalnızca AKP despotizminin güçlendirilmesine hizmet ettiği şeklinde özetlenebilecek tepkiler verdi.

“Çözüm sürecinin” son halkası AKP manevrasının siyaseten öncelikli muhatabı olan Kürt hareketi ise önümüzdeki günlerde bir deklarasyon yayınlayacağını belirttiği bir açıklama yaptı. KCK adına yapılan açıklamada şu görüşlere yer verildi: “AKP’nin Kürt sorununu anlamadığı ve ciddi yaklaşmadığı bir daha görülmüştür. Açıklanan paket, AKP’nin çözümü değil, çözümsüzlüğü bir

politika olarak benimsediğini ortaya koymuştur. Bu pakette açıklananlarla oyalama yapıp bir seçim daha kazanmaktan başka bir şey düşünülmediği anlaşılmıştır. Türkiye’nin en temel sorununa bir seçim hesabı ekseninde yaklaşmak ve oyalama için toplumun önüne birkaç kırıntı atmak bu hükümetin bu sorunu çözme zihniyeti ve kapasitesinde olmadığını göstermiştir. Zaten yöntemi demokratik olmayan bir siyasi çalışmadan temel demokratikleşme sorunlarını çözmesi beklenemezdi. Demokratik olmayanlar gerçek demokratikleşme adımları da atamazlar.” Tartışmasız gerçeğe parmak basan bu ifadeler için Tayyip Erdoğan’ın açıklamasını beklemek gerekmiyordu şüphesiz. Fakat yine de gelinen yerde tasfiyeci bir aldatmacanın Kürt halkı ve onunla birlikte Türkiye’nin AKP’den beklenti içine sürüklenmek istenen tüm işçi ve emekçi kitleleri tarafından anlaşılması bakımından önemlidir. Bundan sonra önemli olan ise fiilen noktalanmış olan tasfiyeci sürecin İmralı görüşmeleri üzerinden sürdürülebilir kılınmasının önüne geçmektir. Zira dün olduğu gibi bugün de AKP’nin ve dolayısıyla sermaye iktidarının tek umudu İmralı’da kurulan masanın ayakta tutulmasıdır.

Gerçek çözüm ve kalıcı barış için devrimci mücadele! Sürecin daha ilk evrelerinde döne döne vurguladığımız gibi, burjuva sınırlarda demokratikleşme ve bununla paralel olarak Kürt sorununun düzen sınırlarında bir çözümü dahi, AKP’nin genlerine, zihniyetine, hedeflerine aykırıdır. Bunu mesnetsiz bir iddia olarak değil, onun 11 yıllık iktidarlaşma sürecindeki tüm manevralarına, özellikle de Kürt sorunu konusundaki aldatmaca-oyalamaca pratiklerine yaslanarak dile getirdik. Dahası o tüm süreç boyunca, özelde ise son birkaç yılda dışarda tüm komşu halklara, içerde ise sınıf ve emekçi kitlelere, Kürt halkına, Alevilere, emekçi kadınlara, gençlere, kısacası kendinden saymadığı hemen her kesime karşı saldırı ve savaş dışında bir çizgiye sahip değildir. Roboski’den Rojava’ya, 1 Mayıslar’dan Gezi Parkı’na yaşanan her şey bunu döne döne teyit etmiştir. Ve evet Eylül’de bir kez daha tescillendi ki AKP iktidarının İmralı görüşmeleri ile başlattığı süreç, onun 2014-15 seçim dönemi hedefleri içindeki kaba bir tasfiyeci aldatmacadan başka bir şey değildir. Günümüzde Türkiye’deki tüm demokrasi sorunlarının ve elbette Kürt sorununun çözümü AKP ile değil, AKP’nin başında olduğu sermaye iktidarının yıkılması mücadelesiyle sağlanabilir. Sermaye düzenine karşı kıyasıya bir savaşım veya bunun güçlerini hazırlamak çerçevesinde tüm mücadele dinamiklerinin etkin bir katılımla yer aldığı kitlesel, militan, devrimci bir işçi ve emekçi hareketi geliştirmek de bir süreçtir ve bugüne kadar olduğu gibi devrime varmadan bile sonuçlarını verecektir. Son olarak bir kez daha ekleyelim ki halkların özgürlüğü, eşitliği ve kardeşçe birliğine dayalı sosyalist çözümden başka bir yol, başka bir kurtuluş yoktur. Olmadığını egemenler de siyasi hedef, pratik ve tercihleriyle döne döne ortaya koyuyorlar. (Kızıl Bayrak, sayı 2013-39, 4 Ekim 2013)

Günümüzde Türkiye’deki tüm demokrasi sorunlarının ve elbette Kürt sorununun çözümü AKP ile değil, AKP’nin başında olduğu sermaye iktidarının yıkılması mücadelesiyle sağlanabilir. Sermaye düzenine karşı kıyasıya bir savaşım veya bunun güçlerini hazırlamak çerçevesinde tüm mücadele dinamiklerinin etkin bir katılımla yer aldığı kitlesel, militan, devrimci bir işçi ve emekçi hareketi geliştirmek de bir süreçtir ve bugüne kadar olduğu gibi devrime varmadan bile sonuçlarını verecektir.

29


Emperyalist savaş ve saldırganlığa karşı,

Haziran ruhuyla, “Gençlik direnişe!” Emperyalist savaş ve saldırganlık başta Ortadoğu halkları olmak üzere tüm dünya halklarını tehdit etmeye devam ediyor. Yaklaşık 2,5 yıldır Suriye halklarını, sözde “Esad diktatörlüğünden kurtarma” adına kırımdan geçiriyorlar, şehirleri talan edip yağmalıyorlar. Irak’a özgürlük götüreceklerini iddia eden emperyalistler ve onların tetikçisi ülkeler, geride milyonlarca ölüm, harabeye dönmüş bir ülke ve bugün halen devam eden gerici bir etnik çatışma bırakmışlardı. Aynı senaryo bu kez Suriye üzerinden uygulanıyor, aynı gerekçelerle savaş çığırtkanlığı yapılıyor. Aylardır ABD emperyalizmi ve Türkiye başta olmak üzere bölgedeki taşeron devletler, destekledikleri, bizzat eğiterek Suriye’ye gönderdikleri, her türlü savaş malzemelerini temin ettikleri dinci gerici çeteler eliyle dünyanın gözleri önünde katliam yapıyorlar. Suriye’de yağma, talan, tecavüz bizzat bu dinci gerici çeteler tarafından Suriye halklarının gündelik olarak yaşadıkları bir vahşet durumunda. Geçtiğimiz haftalarda ABD emperyalizmi ile işbirlikçilerinin birlikte giriştikleri savaş hazırlıkları şimdilik ertelenmiş gözükse de, savaş tamtamları çalmaya devam ediyor. Yapılan birçok açıklamada “askeri müdahalenin halen masada olduğu” üzerine vaazlar veriliyor. Yalan ve çarpıtmalarla saldırılarına meşru bir zemin kazandırmaya çalışıyorlar. Birçok delil ve veri bizzat ABD ve Türkiye tarafından komuta edilen “Özgür Suriye Ordusu”na bağlı çetelerin kimyasal silah kullandığı yönünde olsa da, Irak’a emperyalist işgal sırasında kullanılan aynı argümanlarla Suriye’ye saldırı ve işgal provaları yapılmaya devam ediliyor.

Savaş ve saldırganlığın temeli emperyalist-kapitalist sistemdir!

30

Krizler içerisinde debelenen emperyalistkapitalist sistem savaş ve saldırganlığı doğuran temel etmen durumunda. Tarih boyunca yaşanan birçok deneyim bunu bizlere birçok kez kanıtlamış durumda. Emperyalist devletler arasında süren egemenlik mücadeleleri, pazar kavgaları, doğayı ve insanlığı talan ve yağma hırsı sonucu çıkan savaşlar orta yerde duruyor. Bu savaşların insanlığa faturasının ise harabeye

dönmüş ülkeler, kırımdan geçirilmiş insanlık, yağmalanmış yeraltı ve yer üstü zenginlikleri olduğunu biliyor ve günümüzde birçok ülke üzerinden halen yaşıyoruz. Bugün ortaya çıkan savaş ve saldırganlığın ardında yatan neden de geçmiş savaşlardan farklı değil. Kendilerine yeni yağma ve talan alanları açmak isteyen başta ABD emperyalizmi ve batılı müttefikleri, nasıl ki Libya’yı harabeye çevirdilerse, bugün de Suriye’yi hedef tahtasına çakmış durumdalar. Yıllardır tehdit edilen İran ise bu saldırının güncel hedefi durumda. Dün petrol ve enerji kaynaklarına el koyabilmek için Irak’ı yağmalayanlar, bugün Suriye’yi yıkıma uğratıyorlar. İçerisinden geçtiğimiz dönem aynı zamanda ABD emperyalizminin dünya jandarmalığı misyonunun zayıfladığı, hegemonyasının çözüldüğü bir dönem. Bugün Suriye üzerinden yaşanan savaş ve saldırganlığın temel nedeni, ekonomik ve sosyal krizlerin ortaya çıkarttığı yeni yağma alanları açma ihtiyacı ve buna paralel olarak kızışan emperyalistler arası hegemonya mücadelesidir. ABD emperyalizmi, güçlenen Rusya ve Çin emperyalistlerine karşı Ortadoğu’ya, burada bulunan enerji kaynaklarına hakim olma arzusuyla hareket ediyor. Buradan elde edeceği güçle, rakipleri karşısında çözülen hegemonyasını sağlamlaştırmaya çalışmaktadır.

Türkiye emperyalistler hesabına bölgenin vurucu gücü olmaya hazırlanıyor! Türk sermaye devleti ABD emperyalizminin Ortadoğu halklarının bütününü tehdit eden savaş ve saldırganlık politikalarında taşeronluk misyonuna soyunmuş durumdadır. Bu çerçevede emperyalist efendilerinden daha çok savaş çığırtkanlığı yapmakta, Suriye halklarını sürekli tehdit etmektedir. Türkiye’nin egemenleri insanlığın kırımından, doğanın yağmalanmasından elde edilecek paydan kırıntılar alma hesabı yaparak, Suriye’yi bir an önce işgal etme çağrısını her gün tüm dünyanın gözleri önünde yineliyorlar. Dün “kardeşim Esad” diye hitap eden Tayyip Erdoğan ve müritleri, bugün ‘Esed’ diktatörlüğünden,


halkına zulmettiğinden dem vuruyorlar. Birlemiş Milletler’e, onun şahsında emperyalistlere bir an önce Suriye’ye girme çağrısı yapıyorlar. Emperyalistlere “savaşa başlayalım” çağrısı yapan Türkiyeli işbirlikçiler, olası bir savaşta da doğrudan Türk ordusuyla emperyalistlerin vurucu gücü olmaya hazırlanıyorlar. AKP’nin yönetimindeki Türk sermaye devleti, savaş çığırtkanlığının yanı sıra, Suriye’yi harabeye çeviren, onbinlerce insanı katleden dinci-gerici çeteleri bizzat eğiterek, silahlandırarak, kimi zaman kendi elemanlarıyla bizzat yönlendirerek iç savaşı da körüklüyor. Türkiye topraklarını dinci-gerici çetelerin üssü haline getirerek kardeş Suriye halkının kırımına bizzat katılıyor

Savunma sanayinin bir parçası olarak üniversiteler

Emperyalist savaş ve saldırganlığa karşı gençlik barikat başına! Suriye üzerinden tüm Ortadoğu’yu hedef alan savaş kapımızda. Emperyalistler ve işbirlikçileri artık yakın bir tehdit durumunda olan paylaşım savaşları ile dünyayı kan gölüne çevirmeye hazırlanıyorlar. Bunun için de bizlerden kardeş halkların katliamına ortak olmamız isteniyor. Halkları tehdit eden savaşları ancak, halkların birleşik devrimci mücadelesi durdurabilir. Bu sorumluluk tüm halkların omuzlarındadır. Türk devletinin emperyalistler adına üstlendiği taşeronluk misyonu ve ülkemiz topraklarının emperyalist saldırı ve savaş üssü haline getirilmesi gerçeği, bu ülkenin gençliği olarak bizlere daha büyük sorumluluklar yüklüyor. Bu ülkenin işçileri, emekçileri ve gençliği emperyalist savaş ve saldırganlığa karşı, Türk sermaye devletinin üstlendiği uğursuz role karşı güçlü bir mücadele örgütlemek görevi ile karşı karşıyadır. Bu sadece yanıbaşımızda gerçekleşecek bir savaşa karşı olmak değil, aynı zamanda bu ülke gençliğinin bizzat savaşa sürülerek kardeş halkların katliamına bizzat katılmaya zorlanacak olmasından kaynaklı da acil bir görevdir. Kardeş halklara savaş açan emperyalistler ve taşeronu Türk sermaye devleti aynı zamanda, savaşın faturasını da bizlere çıkartmaya çalışıyor. Bir yandan ülke bütçesinin büyük bir bölümünü savaşa ve militarizme ayırırken, bir yandan da üniversitelerimizde Ar-Ge çalışmaları adı altında bizlere savaş için teknoloji üretmeyi dayatıyor. Türkiye’nin işbirlikçi egemenleri, gençliği her yönüyle gerici ve kanlı çıkarlarının bir parçası haline getirmeye çalışıyorlar. Gençliğin yeri kardeş halkların yanıdır. Bu ülke gençliği güçlü bir anti-emperyalist mücadele içerisinden geliyor. Yakın tarihimizde 6. Filo eylemlerinden anti-emperyalist yürüyüşlere, Filistin halkının haklı mücadelesini desteklemek için bizzat Filistin’e gidip savaşmaktan emperyalizmin temsilcisi Kommer’in arabasını ODTÜ’de yakmaya kadar sayısız eylemle yazılmış bir tarihimiz var. Tarihimizden aldığımız güçle, yakın zamanda gerçekleşen Haziran Direnişi’mizin ruhuyla şimdi üniversitelerimizden başlayarak gençliğin antiemperyalist mücadelesini örgütlemek için görev bizi bekliyor. Haziran Direnişi’nde barikatlarda en önde çarpışan gençlik, yan yana geldiğinde neleri başarabileceğini göstermiş oldu. Şimdi kardeş halkların katliamına karşı, bu katliama ortak olmamak için barikatları güçlendirelim. “Gençlik direnişe” çağrısını tüm alanlarda yayalım.

Geçtiğimiz haftalarda Türk Hava Kurumu Üniversitesi’nin Emniyet Genel Müdürlüğü’nün isteği üzerine İHA’lar (İnsansız Hava Aracı) ürettiği haberi çıktı. Devlet okullarının kaldırılmak istendiği, “parasız eğitim”in hak olmaktan çıkartıldığı günümüzde, üniversitelerin üretimi ellerinde bulunduran sermaye sahiplerinin çıkarlarına göre işlediği gerçeğini daha iyi görmemiz gerekiyor. Daha da ötesinde, savunma sanayi sermayedarlarının üniversitelerle ilişkilerinin oldukça sıkı olduğunu görebiliyoruz. Bunun en yoğun yaşandığı üniversite olarak ODTÜ göze çarpıyor. “Metal Makine dergisinin Temmuz-Ağustos sayısında çıkan haberindeki bilgiye göre, savunma sanayii sektöründe toplamda 118 firmadan 71’inin bulunduğu Ankara ili, açık ara farkla diğer illeri geride bıraktı. Bu firmalardan 19’u ise ODTÜ Teknokent sınırları içerisinde yer alıyor.”1 Durum böyle olunca öğrencilerin üniversitenin işlevini, üniversite yönetiminin düşüncelerini sorgulaması gerekiyor. Çünkü söz konusu durumda, birçok sermaye sahibinin ve devletin çıkarlarıyla kendi çıkarları bunlara bağlı bir yönetim ve üniversite işleyişiyle karşı karşıyayız. Ayrıca bu ne salt AKP iktidarıyla gelişmiş bir durum ne de öncesiyle. Bu durum, birçok ülkede karşı karşıya olduğumuz gibi dünyadaki ekonomik işleyişin bir sonucu. Bugün rektör bir karar alırken ilk önce devletten aldığı proje desteklerini, sermaye sahiplerinin ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığını düşünmek zorunda. Üniversitedeki öğrencilere soruşturma açarken, üniversiteye Tayyip Erdoğan gelirken ya da üniversite arazisine belediye yol yapmak isterken vb... Kısacası yönetimin aldığı ve alabileceği kararlar onun içinde bulunduğu ilişkiler tarafından belirleniyor. Baktığımızda rektörün, yönetimin ve üniversitenin aldığı kararlardan sorumlu kişilerin bu işleyişi aksatmaması, özellikle de devlete, sermaye sahiplerine karşı sorumluluklarını yerine getirmesi gerekiyor. Devlet üniversitelerinin yönetimine iş adamlarının sokulmak istenmesinin, vakıf üniversitelerinin mütevelli heyetlerinde iş adamlarının ağırlığının olmasının sebebi bu. Türk Hava Kurumu Üniversitesi mütevelli heyetine baktığımızda, başkanın NATO madalyası aldığını, başkanvekillerinden bir tanesinin uzun süredir işçilerin grevlerle haklarını aradığı ve kendisinden hesap sorduğu THY İnsan Kaynakları Genel Müdür Yardımcısı olduğunu, bir başkasının da Alp Havacılık San. Ve Tic. A.Ş. yönetim kurulu başkanı olduğunu görüyoruz. Bu ilişkiler ağını göz önünde bulundurarak, teknokentlerin üniversitedeki varlığına ve buralarda da savunma sanayinin varlığına dönelim. Suriye’deki savaşı kışkırtan, Suriye halklarını katleden El-Nusra’ya, ÖSO’ya silah temin eden hükümet için üniversitelerde üretiliyor bu silahlar, telsizler ve daha birçok askeri malzeme. Haklarını arayanlara terörist diyenler, aslında savunma sanayine ayırdıkları kaynaklarla gerçek terörü uyguluyor. Bu amaçların hayata geçmesine ön ayak olan bir kurum olarak üniversitelerin rektörleri, yönetimleri de “işlerini yapıyor”. Üretimin toplum için yapılmadığı, sermayenin kârları için yapıldığı bir toplumda üniversiteler de bu çıkarların bir parçası haline geliyor. Kaynakça: 1: odtuteknokent.com.tr

31


Ali İsmail’i ve Abdullah’ı polis öldürdü…

Polisle barış yapmayacağız!

Bugün kampüslerimize polis sokarak, liselerin önüne, eylem alanlarımıza polisi dikerek bizleri durduramazlar. Bizler artık sömürüsüz, sınırsız ve sınıfsız bir dünyanın var edilebileceğini biliyoruz. Haziran Direnişi’nin o eşsiz sloganıyla söylemek gerekirse; “Bu daha başlangıç mücadeleye devam!”

32

Polis tarafından direnerek ölümsüzleşenler kervanına katılan Ahmet Atakan’ın son sözleriydi bunlar. Tıpkı diğer 5 yoldaşı, dostu gibi o da polis tarafından katledilmişti. Haziran Direnişi ile birlikte gemi azıya alan devletin kolluk güçleri azgınca her eyleme, protestoya saldırdı. Öyle ki geçtiğimiz günlerde Kadıköy’de çay içme eylemine dahi saldırdı. Onlarca insan gözünü kaybetti, yüzlercesi hastanelik oldu, yine yüzlercesi polislerce dövüldü. Polislerin bu insanlık dışı saldırıları sermaye devleti tarafından büyük bir pişkinlikle devamlı desteklendi. Başbakan Tayyip Erdoğan ‘polis rejimin güvencesidir’ sözüyle sistemin polislere olan bakış açısını bir kez daha net bir şekilde ortaya koydu. Devletin birçok yetkili sözcüsü polisin işini yaptığını, destan yazdığını söyleyerek polis terörünü meşrulaştırdı. En son, pişkinliğin bu kadarı da olmaz dedirtecek ve öfkemize öfke katan abesle iştigal bir açıklama da Egemen Bağış tarafından yapıldı: “Suriye’de 100 bin kişinin hayatını kaybettiği olaylarla kıyaslarsanız devede kulak. Burada yaşanan olaylar Paris’te, Londra’da, New York ‘ta yaşansaydı oradaki polise de molotof atılsaydı çok daha yüksek sayıda insan kaybı olurdu. Bizim polisimiz sabretmiştir, göğsünü siper etmiştir.”

Polis devleti tahkim ediliyor Tıpkı dinci-gerici parti şefi Erdoğan’ın da itiraf ettiği gibi bu köhne düzenin yıkılmaması için polislere ihtiyaç duyuyorlar. Lakin ne yapsalar da yıkılmasına engel olamayacaklar. İktidarlarını sağlamlaştırmak için her sene polis alımı gittikçe artıyor. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından günümüze, öğretmen sayısı 678 bin 140’tan 845 bin 593’e çıkarken, polis sayısı 122 binden 229 bin 965’e yükseldi. Yani 2002’den bu yana öğretmen sayısındaki artış yüzde 24,7’de kalırken, polis sayısındaki artışın yüzde 88,5 olduğu görüldü. 2002’de 60 bin civarında olan atanamayan öğretmen sayısı, bugün 300 bine yaklaşmış durumda. Öte yandan öğretmenler içinde en çok atanan öğretmen branşı ise din kültürü dersidir. Oranlarına bakıldığında devlet içinde nasıl kendi istedikleri modelde dinci-gerici

bir kadrolaşmaya gittikleri de açıkça görülüyor. Polis olmak için polis akademisini bitirmenize gerek yok. 4 yıllık fakülte mezunu olan ve KPSS’ye giren herkes mülakatları kazandığı durumda polis olabiliyor. 2003 yılı öncesi alınan polislerin, sadece yüzde 21’i fakülte mezunu ve yüksekokul mezunu iken, bu oran 2010 yılında yüzde 86’lara çıktı. 2012 yılında 2.830 polis alınacağı duyurulmuş, başvuru sayısı ise 38.000 olarak gerçekleşmiş. Üniversiteyi bitiren gençler mezun olduktan sonra ya iş bulamıyorlar ya da buldukları iş maddi ve manevi olarak kendilerini memnun etmeyince, özellikle maddi anlamda rahat etmek için polis olmaya karar veriyorlar. Ne de olsa ne kadar gaz atarsanız, gözaltı yaparsanız, katlederseniz ve taciz-tecavüzde bulunursanız o kadar prim alıyorsunuz. Zaten üniversiteyi zor koşullarda kazanan, haksız bir sınav sisteminden geçen, dershanelere para yatıran gençlik, hayallerini ve yaşamını hep üniversite sonrasına bırakıyor. Pembe düşlerle kandırılan, çalışan başarılı olur denilerek rekabetçi, ırkçı, ötekileştiren ve haksız bir sistem içinde tabiri caizse yarış atı gibi koşturulan gençlik, üniversitede umduğunu bulamıyor. Barınma, yeme-içme ve okul masrafları derken zaten yeterince bilimsel olmayan eğitimlerden sonra, kendini geçindirecek bir iş bulma umudu ile düşüyor yollara. Yine sınavdan sınava koşuyor; KPSS, ALES, ÜDS vs. Fakat yine istediğini bulamıyor. Bunca zaman çektiği sıkıntı ve stres ise kişiyi gittikçe ruhsal olarak da zorluyor. Nitekim hepimiz bu yüzden intihar eden birçok insan duyuyoruz.

Kaynaklar devlet terörüne harcanıyor Mevcutta her üniversite mezunu iş bulmak zorunda değil diyen Erdoğan bu durumu meşrulaştırmaya çalışıyor. Üniversitelere büyük umut ve hayallerle giren gençlik, geleceksizlik içinde gelecek yaratmaya çalışırken, üniversite bitince de bir anda büyük bir hayal kırıklığına uğruyor. Çünkü bu düzen gençliğe geleceksizlik ve karanlıktan başka bir şey vaat etmiyor. 2013 verilerine göre Türkiye’de işsizlik 2 milyon 525 bin. Her geçen gün işsizlik oranı ile üniversite


mezunu sayısı paralel biçimde artıyor. Her sene gittikçe artan polis sayısı ile birlikte bu iş için ayrılan bütçe de artıyor. Eğitime ve sağlığa ayrılmayan bütçe savaşa, biber gazına, TOMA’ya vs.ye harcanıyor. Bilgi üniversitesinden Prof. Dr. Nurhan Yentürk tarafından kaleme alınan bir raporda “güvenlik”e ayrılan kaynaklar şöyle ifade ediliyor: “Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya oran olarak incelendiğinde de iç güvenlik harcamalarında bir artış yaşandığı görülüyor. Harcamalardaki artışta İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün harcamalarındaki artışın katkısı bulunuyor. İç güvenlik harcamalarında en büyük payın Emniyet Genel Müdürlüğü’ne ait olduğu görülüyor. 2006 yılında harcama 5 milyon 161 bin 782 TL iken bu miktar 2012 yılında 13 milyon 119 bin 577 TL’ye yükseldi. Bu büyümenin daha da artacağı görülüyor. 2013 yılı kanunlaşan harcama tutarı 14 milyon 777 bin 121 TL. 2014 için bütçe öngörüsü 16 milyon 216 bin 641 TL.” Raporda biber gazına ayrılan bütçe yazmıyor. Son yıllarda verilen soru önergeleri de cevapsız bırakılmış. Biber gazı alımı da şeffaf değil. Gizli hizmet giderlerindeki artışın da yazıldığı dökümde, özellikle son yıllardaki artış göze çarpıyor. Raporun gizli ödenekle ilgili artışın belirtildiği bölüm ise şöyle: “2006 yılında bu rakam 292 bin 939 TL iken 2011 yılında 626 bin 713 TL’ye çıkmış. Ancak çok hızlı bir artış ile 2012 yılında 1 milyon 480 TL ye yükseldiği görülüyor. Bu artışın esas olarak Suriye’ye yönelik harcamalardan kaynaklandığı düşünülebilir.” Her geçen gün daha fazla paralı hale getirilen ve özelleştirilen sağlığa ayrılan bütçe yüzde 85 oranında azaltılmış. 4+4+4 sisteminin gelmesi ile birlikte eğitime biraz daha bütçe fazla ayrılmış gibi gözükse de oranlara baktığımızda bu sistem için ayrılandan daha fazla bir gider söz konusu. Eğitime ayrılan payda yüzde 20’lik bir artış var. Bu durumda bütçe 47 milyar 500 milyon TL. Lakin 4 yıllık dönemin her bir yıllık maliyeti 40 milyar, toplamda ise 120 milyar TL. Bu artış maalesef giderleri karşılamadığı için geriye kalan gider yine işçi ve emekçilerin sırtına yüklenecek. Sonuç olarak işçi-emekçilerin cebinden çıkan bu paralar, deyim uygunsa onlara yol, su, elektrik, okul vb. olarak değil de biber gazı, toma, plastik mermi ve üstüne dayak olarak geri dönmektedir.

Faşist rejim yıkılmaya mahkûmdur! Bütün veriler ve son dönemde bizzat Gezi Direnişi ile sokakta yaşadıklarımız bize bir kez daha devletin kirli yüzünü göstermiştir. En küçük bir hak eyleminden bile korkan burjuvazi üzerimize kendi bekçiliğini yapan polisleri sürüyor. Bu korkuları elbet yersiz değildir. Korumak istedikleri rejim yıkılmaya mahkûmdur ve artık bu görülmüştür. Kitlelerin artık bitmez devrim yürüyüşü başlamıştır. Emekçiler bu süreçte özellikle polisin kirli yüzünü de görmüşlerdir. Bugün kampüslerimize polis sokarak, liselerin önüne, eylem alanlarımıza polisi dikerek bizleri durduramazlar. Bizler artık sömürüsüz, sınırsız ve sınıfsız bir dünyanın var edilebileceğini biliyoruz. Haziran Direnişi’nin o eşsiz sloganıyla söylemek gerekirse; “Bu daha başlangıç mücadeleye devam!”

Bizler dostumuzu da düşmanımızı da iyi tanırız... Dünden bugüne iktidardaki sınıfın çıkarlarını korumak için var olan kolluk güçleri bugün de aynı görevi yerine getirmeye devam etmektedir. Kendi çıkarlarıyla sermayenin çıkarlarını bütünleştiren polislerin, emekçilere ve gençliğe yönelik saldırı politikalarına karşı yapılan her eyleme, her hak arama davasına ve muhalefete yönelik azgınca saldırıları da buradan gelmektedir. Türkiye’nin işçileri, emekçileri, gençleri, kadınları Gezi Direnişi boyunca polisin gerçek yüzünü daha yakından gördüler. Yıllardır devrimcilere işkence yapan, komünist işçi Alattin Karadağ’a yapıldığı gibi sokak ortalarında katleden, öğrencilerin ve hakkını arayan işçilerin her eylemine ağzından salyalar akarcasına saldıran polis, Gezi direnişi sürecinde kendini tamamen ifşa etmiştir. İnsanlar yıllardır televizyonlardan izlediği polisi kendi karşılarında sokakta görmüştür ve iyi tanımıştır. Kitleler hiç bir şey yokken bile azgınca saldıran polis ordularına karşı ölümüne bir direnişin altına imza atmışlardır. Ethem’in, Abdullah’ın, Medeni’nin, Mehmet’in, Ali İsmail’in, Ahmet’in katilleri bizzat bu ülkenin polisleridir. Kimisini hedef alarak, kimisini ise gaza boğarak öldürmüşlerdir. Gerçek odur ki polis, hakkını arayan insanlara saldırmaktan asla geri durmamaktadır. Onlarca insanın gözünü çıkartmaktan, binlerce insanı yaralamaktan, çocuk, yaşlı, kadın, engelli ayrımı yapmadan hakkını arayan herkese vahşice saldırmaktan asla geri durmamıştır. Bizler polisi bu süreçte oldukça yakından tanıdık. Türkiye’de gaz bombasının tadına bakmayan insan neredeyse kalmadı. Şimdi binlerce arkadaşımız yaşadığımız bu sürecin ardından üniversiteleri kazanarak yeni bir hayata adım atmaya hazırlanıyor. Birçoğumuzun yeni hayalleri ve yeni beklentileri var. Kimimiz okul bittikten sonra iyi bir iş hayallerine sahibiz. Kimimiz ise bu sistemde kişisel kurtuluşun olmayacağı bilinciyle ve Haziran Direnişi’nin ruhuyla üniversiteye devrimci mücadeleyi yükseltmeye geldik.

‘Dostlarımızın’ elinden kan akıyor... Okulların açılması ile birlikte bizi kapıda bir “dost eli” karşıladı. Polis dağıttığı bildirilerle öğrencilere “dost eli” uzattığını söylüyor. Devamında ise “terör örgütlerinin” tuzaklarından bahsediyor. Yapılan bütün insani davranışları adeta bir terör suçu haline getiren polis, insanları bireyselleştirmek, bencil bir yaşama sevk etmek için elinden geleni yapmaktadır. Oysa bizler onların elinin kanlı olduğunu, Ethem, Ali, Mehmet, Ahmet, Abdullah ve Medeni’den biliyoruz. Onların ellerinde dostlarımızın kanı, analarımızın gözyaşları vardır. Bir yandan bu bildirileri dağıtan polis, diğer yandan üniversitelere çöreklenen cemaatlere dair tek bir laf söylememektedir. Cemaatlere kol kanat gererken, hakkını arayan, mücadele eden herkesi terör örgütü üyesi ilan edip, toplumda korku ve şüphe yaratmaya çalışmaktadır. İnsanların birbirlerine olan güvenlerini kırmak için ellerinden geleni yapmaktadır.

Gerçek kurtuluş devrim davasına omuz vermekten geçer... Bu süreçte devrimci ve ilerici öğrenciler de kendi bildirileri ile öğrencilere seslendiler. Haksızlığa karşı, gelecek ve özgürlük mücadelesini büyütme çağrısı yaptılar. Kurtuluşun bireysel olmadığını, birleşerek bu saldırıların püskürtüleceğini söylediler. Barikatlarda birlikte tomalara karşı durduğumuz, ölümü paylaştığımız, ortak çıkarlarımız için mücadele ettiğimiz arkadaşlarımızdı bu bildirileri dağıtanlar. Onlar da devletin bireyci insan oluşturma çabalarına karşı kolektivizmi savunan, insanların birlikte mücadele etmesi için hareket eden bildirileri ile öğrencilere ulaştılar. Tüm bunları söyledikleri için ise terörist ilan edildiler. Oysa biz biliyoruz ki bu ülkenin en büyük terör örgütü 6 yoldaşımızı aramızdan alan, binlercemizi yaralayan, bundan önce binlerce devrimciyi katleden polis teşkilatı ve bir bütün olarak bu devletin kendisidir. Katletmeyi kendisine bir gelenek haline getiren bu devlet, kendi uyguladığı terörü bizlere mal etmeye çalışmaktadır. Bizler dostumuzu da düşmanımızı da iyi tanıyoruz. Onların yalanlarını da gerçek kimliklerini de iyi biliyoruz. Yeni dönemde üniversitelere polis konuşlandırılmasının ne anlama geldiğinin de farkındayız. Daha fazla annenin yüreğinin yanması ve her türlü hak arama eylemine saldırıdır bunun özcesi. Tüm bunlara karşı ise gerçek dostlarımız olan devrimcilerin saflarını güçlendirmeli, mücadelede yerimizi almalıyız. Üniversitede polisin konuşlandırılmasına karşı “Gençlik Direnişe!” şiarını yükseltmeliyiz. Ankara’dan bir Ekim Gençliği okuru

33


AKP’nin ODTÜ korkusu...

Korkunun ecele faydası yok!

korkuyorlar. İstemedikleri rektöre, yönetime ve uygulamalarına karşı 9 aylık boykot yapan ODTÜ tarihinden korkuyorlar. Başka bir ODTÜ tarihinden değil. Deniz’den (ODTÜ öğrencisi olmasa da), Yusuf’tan, Hüseyin’den, Taylan’dan, Ertuğrul’dan korkuyorlar. ODTÜ tarihini onların ve onlar gibi devrimcilerin ve onları sahiplenenlerin yarattığını biliyorlar. Bu bilinç onları korkutuyor. ODTÜ’nün bu devrimci tarihinin etkisinden korkuyorlar. Bu etkinin devam etmesinden korkuyorlar.

Bu etkiden de, kendi korkularından da rahatsızlar

34

Bir üniversite düşünün, bir devlet üniversitesi. YÖK’e bağlı oluşuyla, disiplin yönetmelikleriyle, işleyişiyle, sermayeyle kurduğu ilişkilerle, teknokentiyle sermaye devletinin bir üniversitesi… Fakat AKP bu üniversiteden korkuyor. Ancak ne binalarından, ne rektöründen, ne de eğitiminden korkuyor. Onun korktuğu şey ODTÜ’nün tarihi. Zulme, baskılara karşı başkaldıran ODTÜ’lülerin tarihinden korkuyorlar. Vietnam kasabı Kommer’in arabasını yakanlardan, bu gerekçeyle gözaltına alınanlara sahip çıkan, biz de yaktık diyen binlerce ODTÜ’lüden korkuyorlar. Stadyumunda yaklaşık 10 metre yüksekliğinde 60-70 metre uzunluğundaki DEVRİM yazısından, bu yazıya sahip çıkan binlerin varlığından, bu yazının silinememesinden korkuyorlar. Deniz Gezmiş ve yoldaşlarını günlerce saklayan, koruyan, onları almak için askeri operasyon düzenlemek zorunda kaldıkları tarihten korkuyor egemenler. Kendi attıkları kurşun izleri olmasına rağmen 2. yurdun duvarındaki kurşun izlerinden korkuyorlar. Çünkü bir kaç öğrenciyi almak için yurdu kuşatmak zorunda kaldıkları tarihten korkuyorlar. 6 Kasımlarda, 1 Mayıslarda, emperyalist savaşa karşı mitinglerde binlerin sokağa döküldüğü tarihten

Üniversitelere, yurtlara cemaatin çalışmasını açıktan sokabiliyorken ODTÜ’ye sokamamaktan rahatsızlar. Geçtiğimiz haftalar… ODTÜ’de kayıtlar var. Bir cemaatçi, artık simgeleşen başörtüsü ile yaklaşıyor yeni kayıt yaptıran öğrencilere. Yurt, burs, kurs olanaklarını anlatıyor. ODTÜ yurtlarını kötülüyor, ‘terörist’leri anlatıyor. Cevabı ODTÜ öğrencileri veriyor. Teşhir ediyorlar ve kovuyorlar. Güvenlikler geliyor, ancak çaresizler. Başbakan’ından Cumhurbaşkanı’na kadar tüm düzen sözcüleri demagojiler eşliğinde nefretlerini kustular. ODTÜ’lülerin başörtüsü düşmanlığı yaptığı demagojisine sarıldılar. Oysa düşmanlık başörtüsüne değil, dinci gericiliğe, cemaat yapılanmasınaydı. Ancak kendi medyaları aracılığıyla olayları istedikleri gibi yansıttılar. Bu da yetmedi. Görüntülerdeki ODTÜ öğrencisini evinden aldılar. Hiçbir gözaltı emri yokken karakola götürdüler. Gözaltı yoktu, gözdağı vardı. Bu da yetmedi. Bir de soruşturma açtırdılar. Bu da yetmezse asarlar. O da mı yetmedi, yakarlar. Ancak korktukları tarihten kaçamazlar. Korktukları tarihin DEVRİM isteğinden kaçamazlar.


“ODTÜ’lüler uydu da istemez, yol da istemez...” Geçtiğimiz yıl Göktürk-2 uydusunun uzaya fırlatılma törenine katılmak isteyen başbakan protesto gösterileriyle karşılanmıştı. Polisin pervasız terörünün karşısında saatlerce direnen öğrenciler uyduya karşı olduklarını değil, “bilimi satan, emperyalist savaş çığırtkanı Tayyip ODTÜ’den defol” diyorlardı. Ki uzaya fırlatılan uydunun da toplum yararına kullanılmayacağı açıktır. Emperyalistlerin Ortadoğu’ya hakim olma planları çerçevesinde denetimi arttıracak bir şekilde kullanılacaktır. Ancak yine de mesele uydu meselesi değildir elbet. Mesele uydunun kimlerin elinde olduğu meselesidir. Ancak bunu vesile edip ODTÜ’ye girmeye çalışmak ve cevabını alıp oturmak Başbakan’ın hafızasından silinmeyecektir. Keza bu yol meselesi 20 yıldır gündemdedir. Okula gelen her öğrenci duyar-konuşur yol şuradan geçecekmiş, yok buradan geçecekmiş vs. diye. Kesilecek ağaçlardan, okul yaşamına etkisinden bahsedilir. Ki bu projeler iki tanedir. Birisi okulun tam ortasından geçirilmek istenen bir yoldur, diğeri ise okulun doğusundan ormanın içinden geçirilecek yoldur. Ayrıntıya girecek değiliz. Ancak bugün direnişle karşılanan inşaat girişimi ikinci yolun inşaatıdır. Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın ODTÜ’nün istediği oldu, tünel yapıyoruz dediği yol ise ilk yoldur. Bu yüzden direnişe vesile olan yol konusunda hiç bir geri adım atılmamıştır. Bu da AKP’nin kandırmacalarından birisidir. Peki başka yer mi yoktur veya başka yolu mu yoktur? İlla ODTÜ’lülerle hesaplaşmak zorundalar mı? Evet zorundalar. Çünkü mesele yol meselesi değil, ODTÜ’yle hesaplaşma meselesidir. Nitekim Tayyip diyor ki: “yol değil orman istiyorlarsa, gitsinler ormanda yaşasınlar”. Ancak bizler biliyoruz ki, kapitalizmin gölgesinin düşmediği bir orman yok ki bu dünyada. Zira “Başka bir ülke bulamazsın kapitalist barbarlıktan öte…” diyordu Ümit yoldaş.

‘ODTÜ’yü alırsak tüm üniversiteleri alırız’ Tüm çabaları hangi konu olursa olsun ODTÜ’lülere diz çöktürmek. Bunu bir defa başarsalar onlar için yeterli. Çünkü artık ODTÜ, AKP için bir iktidar meselesi, otoritesini kabul ettirme meselesi olmuş. Bu kabul ettirememe hali birçok üniversitedeki ateşi de körüklüyor. ODTÜ’ye saldırı olunca Tuzluçayır’da, Kadıköy’de, Antakya’da karşılık buluyor, barikatlar kuruluyor, isyan ateşi körükleniyor. Ölümü göze alıp sokaklara dökülüyor Ahmet Atakanlar... Ama unutmamak lazım ki ODTÜ’yü ODTÜ yapan, tarihinin devrimci yanıdır. Yoksa ODTÜ’nün kendi içinde bir anlamı yoktur. ODTÜ’lü olmak değil, ODTÜ’de devrimci olmak bir ayrıcalıktır. ODTÜ’ye gereğinden fazla anlam yüklememek gerekir. Ancak ODTÜ’lüler bu devrimci tarihi yaşatmaya çalışmaktadır. Çevreye duyarlılığıyla, baskıya, zulme boyun eğmeyişiyle yaşatmaktadır. Hiç şüphesiz ki bu bile AKP’yi korkutmaya yetmektedir. Ancak korkunun ecele faydası yoktur. AKP’nin eceli en geç kapitalizmin eceliyle birlikte olacaktır. Korktukları olacaktır: DEVRİM! Ardı ise sosyalizme yürünecek YOL’dur. Biz bu YOL’u isteriz. Onlar da isterse kaçtıkları ülkeden, uzaya gönderdikleri UYDU’dan izlesinler DEVRİM’i. DEVRİM’den sonra izleyemezler zaten. Tüm teknolojik gelişmeler toplumun yararına kullanılmaya başlanacaktır tez elden. R. U. Kurşun

100. Yıl ve Gezi’den bugüne

ODTÜ’de direniş...

31 Mayıs’ta patlak veren kitlesel halk hareketinin yankıları, ODTÜ tatil olmuş olsa da öğrencilerin bir kısmının yaşadığı 100. Yıl Mahallesi’nde çeşitli eylem biçimleriyle devam etti. Çeşitli siyasetlerin de etkin olduğu bu bölgede emekçiler, asistanlar, akademisyenler, öğrenciler ve memurlar Haziran direnişini bölgedeki çeşitli sorunlar ekseninde sürdürdüler. Bu sorunlardan en göze çarpanı ise bu bölgeden geçmesi planlanan çevre yolu vesilesiyle kentsel dönüşüm oldu. Henüz Haziran ayının ilk günlerinde, üniversitede finallerin olduğu günlerde 100. Yıl Mahallesi binlerce öğrencinin katıldığı yürüyüşlere sahne oldu. Türkiye’nin dört bir yanında direniş devam ederken, 100. Yıl Mahallesi de “sokağa, eyleme, hesap sormaya” çağrıldı. Polis saldırısı buradaki yürüyüşlerin Kızılay’a ulaşmasına engel olsa da, mahalle sakinleri polise karşı nefretle dolarak öğrencilerle daha çok bütünleşti. Sürecin devamında ülkenin her yerinde forumların başlamasıyla mahallenin sorunları üzerine buradaki direniş bileşenleri tartışmalar, paneller, etkinlikler düzenledi. Bu süreçte “100. Yıl İnisiyatifi” adıyla temsil edilen bir eksen de oluştu. 100. Yıl forumunu temsil eden bu inisiyatif, 2 Temmuz, “Suriye’de emperyalist savaşa hayır!” vb. gibi çeşitli eylemlere katıldı. Yaz aylarının bittiği bugünlere gelindiğinde ise esas olarak “yol meselesi” tüm mahallenin ve ODTÜ’nün gündeminde yer alıyor. 25 Ağustos günü ODTÜ A4 girişinde direniş alanı oluşturulması, sonrasında 6 Eylül’de polisin vahşice saldırısı ve bununla birlikte meselenin ülke gündemine yerleşmesi, Haziran ayındaki kadar olmasa da tüm ülkede kitlesel olarak sokağa çıkılmasına önayak oldu. Şimdilik bu kitlesel sokak eylemleri geri çekilmiş gibi gözükse de “yol”a karşı direniş ateşi yavaş yavaş tekrardan alevleniyor.

Direniş ateşini ODTÜ’lüler büyütecek ODTÜ’de yeni dönemin başlamasıyla yapılan siyasetler toplantısı ve ilk forum, “yol”a karşı yapılan eylemleri güçlendirme hedefindeydi. Daha üniversite açılmadan Ankara’nın çeşitli yerlerinden direnişçilerin desteğiyle gerçekleşen eylem, çadırlara müdahale sonrası refleks bir eylem olsa da, Haziran’da önplanda yer alan internet siteleri aracılığıyla kitlesel, fakat bir o kadar da plansız gerçekleşmiş oldu. Bu durum eylem içinde inisiyatif eksikliğinde ve oluşan kargaşalarda kendisini gösterdi. Etkileşimli kayıtlar için öğrencilerin büyük çoğunluğunun üniversiteye gelmiş olduğu günlerde şantiye alanına bir yürüyüş daha gerçekleştirildi. Bu sefer eylem yine 100. Yıl İnsiyatifi’nin 100. Yıl’dan şantiyeye yapacağı yürüyüşe, ODTÜ öğrencilerinin A4 kapısından ikinci bir kol olarak destek olma hedefiyle gerçekleştirildi. Daha çok siyasetlerin etkin olduğu eylemde eksiklikler olsa da, eylem o anlık yol yapımını engelleyebildi. Fakat forumlara da yansıdığı kadarıyla süreç çelişkileriyle birlikte kimi kırılmalara, kopuşlara yol açacak ve politize olmuş gençlik kitlelerinin de etkisiyle daha güçlü direnişleri doğuracak gibi gözüküyor.

ODTÜ Ekim Gençliği

35


Haziran Direnişi şehidi Ahmet Atakan yoldaşın ardından…

“Düşünü kurduğumuz ve gerçeğe dönüştürmek için uğruna öldüğümüz özgür yarınlarda yine görüşmek üzere...”

36

Çoğu çocuk babasız büyür Antakya’da. Babalarının yanında büyümez, büyüyemezler. Annelerini hem ana hem baba bilirler. Çünkü babalar, emeğini para karşılığı satıp çalışmak için Antakya’da iş bulamadığından S. Arabistan’a gitmeye mahkûmdurlar. Samandağ ilçesine bağlı köylerde çoğu emekçi aile tarımın artık kâr yerine zarara dönüşmesi üzerine kentin yolunu tutmuştur. Erkekler yurt dışına giderken, kadınlar geride çocuk büyütmekle yükümlü olurlar. Tüm bu yaşananlar (ailenin göçü, baba kavramının kelimeden ibaret kalması vb.) ise beraberinde çocuk ve gençlere kültürel ve psikolojik bunalımdan başka şey getirmez. Ahmet de böyle bir ailenin çocuğuydu işte. Ta ki yepyeni bir dünya uğruna düştüğü yolculuk yarıda kalana kadar... Ailesi köyden kente göç etmiş, merkez Antakya ilçesine yerleşmişti. Katledildiği gün omuz omuza çarpıştığı Armutlu gençleriyle beraber sokaklarda büyümüştü Ahmet. Yabancısı değildi çarpıştığı ve kanıyla kızıla boyadığı Armutlu sokaklarının. Tam da bu nedenledir ki direnişin ateşi Armutlu gençliğini sokaklara çağırdığında, hiç tereddüt etmeden barikatın en önünde yerini aldı. Antakya’da işçi ve emekçiler hem işçi ve emekçi kimliklerinden, hem de Arap alevi kimlik ve inanca sahip olmalarından kaynaklı, harcı diğer halkları inkâr ve imhayla karılmış sermaye devleti tarafından iki kat daha fazla sömürüye, baskıya ve

asimilasyona maruz kalırlar. On yıllardır baskılar ve asimilasyon politikaları sonucu neredeyse tüm kültürü yok olmuş, sona kalan tek can damarı anadilini de yitirmiş bir halkın çocuğu olarak büyüdü Ahmet. Devletin uyguladığı baskı ve teslim alma politikaları emekçi halkta öyle bir karşılık buldu ki bu coğrafyada aileler kendi yaşadıkları baskıları ve dışlanmışlığı çocuklarının da yaşamaması için her şeyi yaptılar. Örneğin kendi çocuklarına anadillerini ya hiç öğretmediler ya da iki dil bilmekten kaynaklı aksan bozukluğuna engel olmak kaygısıyla anadili unutturmak istediler, konuşulmasını engellediler. Ama her şeye rağmen Ahmet anadilini sever, arkadaşlarıyla ısrarla hem gündelik hayatında, hem okulda, hatta ders esnasında (özellikle gerici ırkçı din dersi öğretmeninin dersinde) Arapça konuşurdu. Bizim olmayan bir eğitim müfredatıyla yine bizim olmayan bir dille eğitim almaya gittiğimiz lisede kesişti yollarımız Ahmet’le. Okulda bulunan yüzlerce öğrenci gibi sıradan bir öğrenciydi o da. Arkadaşları tarafından sevilen, sıcak, samimi, her ortamın olmazsa olmazıydı. Hele ki okul bahçesinde yapılan maçlarda onu görmemek mümkün değildi. Her arada veya boş ders zamanında takımları çarçabuk seçer, arkadaşlarla kıran kırana oyuna başlardı. Yetenekliydi de bu konuda. Onu tanıyan herkes Ahmet kesin futbolcu olacak diyordu. Ahmet’i tanıdığınız anda hemen göze çarpan kararlılığı, baş eğmezliği, kötüyü-


olumsuzu kabul etmeyen kişiliği ve duruşu dikkat çekerdi. Bunu oynadığı maçlarda bile fark etmek mümkündü. Gol atamaz veya takımı geriyi düşerse hırslanır, pes etmez, büyük emek harcar, yine de amacına ulaşırdı. Ahmet, bölge gençlerinden biri olarak başta aktardığımız etkenlerden dolayı belki hayata bir değil, birkaç adım geriden başlamış olmasına rağmen, gözlerinde sonsuz bir yaşam enerjisi ve canlılık taşırdı. Tüm bu canlılığını da etrafına yaymasını becerirdi. Belki de bu yüzden bu kadar çok sevilirdi. Kötüyü kabul etmeyen ve baş eğmez duruşu birçok kere başına iş de açan biriydi Ahmet. Kaç defa kendini bilmez küstah Din Kültürü öğretmeniyle kavga ettiğini, hakaret karşısında boyun eğmediği için kaç defa disipline gönderildiğini hatırlamıyorum. Fakat okulun son günü arkadaşlarıyla birlikte, Arap alevi öğrencilere eza çektiren, sürekli hakaretler yağdıran, nerdeyse tüm öğrencilerin bitirme notunu sırf biat etmedikleri için zayıf düşüren öğretmen müsveddesini cezalandırışlarını asla unutamam. Lise sonrasında Ahmet’le yollarımız ayrıldı. O günden bugüne adını ilk kez Armutlu sokaklarında başından gaz fişeği kapsülüyle vurulduktan sonra duydum. Ardından şehit düştüğü haberini aldım. Ahmet, tüm onurlu duruşu ve üstün kişilik özelliklerine rağmen politik bilince sahip siyasi bir genç değildi. Şehit düştüğünü öğrendiğim anda aklıma ilk gelen soru, Ahmet’in apolitik geçen lise yıllarından sonra işçi ve emekçilerin yüreğine adını bir daha silinmemek üzere yazdırmasını sağlayan bu duyarlılık, bu bilinç ve tereddütsüz feda ruhu nereden geliyordu? Tereddütsüz diyorum; çünkü kendisinden önce yine tıpkı kendisi gibi sokak ortasında beş genç insanın katledildiği, dahası kendi can verdiği yerden sadece birkaç metre ötede Abdullah’ın öldüğünü bildiği direnişe ısrarla katılıp, barikatın en önünde yer almaya, tereddütsüz bir bilinç, tercih ve adanmışlıktan başka ne denebilir ki? Fakat cevabı çok uzakta aramaya gerek yok. Gerek yok, çünkü Ahmet’in büyüdüğü topraklar yıllardır maruz kaldığı baskılara, işkencelere, katliamlara karşı özgür yarınlar için dövüşürken katledilen binlerce yiğit devrimcinin acısını ilk günkü gibi hala yüreğinde hisseder. Madımak Oteli’nde katledilen 32 canla her 2 Temmuz’da tekrar tekrar yanıp tutuşan, kin ve öfkeyle bilenen yerdir burası. 4 yıl önce yine aynı sokaklardan çıkıp gelen, işçi sınıfının ve emekçilerin kurtuluş davasına omuz verirken Esenyurt’un sokaklarında katledilerek can veren Alaattin’in ve onun gibi nice devrimcinin toprakları değil miydi ki Ahmet’in de bağrından yetiştiği topraklar? Halkına ihanet etmiş faşist cellatlar tarafından katledildi Ahmet. Maalesef onunla bir daha yüz yüze gelerek eski günleri yâd edemeyecek, yaşama sevinci saçan gözlerini bir daha hiç göremeyeceğim. Fakat O giderken ardınca binlerce Ahmet bıraktı. Uğruna düştüğü davayı daha da yüceltti. Haziran Direnişi’yle, karanlık içinde geçen yılların pasını ve üzerlerindeki ölü toprağını atan işçi ve emekçi kitlelerin umuduna umut kattı. Bundan dolayı birçok şehir ve emekçi mahallesinde sokaklar bu sefer de Ahmet için zapt edildi. Ahmet giderken bizlere bir kere daha bu topraklarda devrim ve sosyalizm için bedel ödemiş, can vermiş binlerce yiğit devrimcinin boşuna ölmediğini göstermiş oldu. Bu günlerde birileri bilinçli bir şekilde döne

döne Ahmet’ in sosyal medyada yazdıklarını halkın önüne getirmeye çalışıyor. Ahmet şahsında Haziran Direnişi şehitlerini, Haziran şehitleri şahsında direnişi, Antakya’yı ve Armutlu gençliğini karalamaya çalışıyor. Ama diğer çabalar gibi bunlar da sonuçsuz kalmaya mahkûmdur. Çünkü Ahmet de diğer devrim şehitleri gibi şehit düştüğü andan itibaren adını bir daha silinmemek üzere halkının yüreğine yazmış bulunuyor. Ahmet ve diğer Haziran Direnişi şehitleri ölümün üzerine giderken yaptıkları gibi, tereddütsüz bir şekilde devrime aittirler. Bu topraklarda ve tüm dünyada sokakta, barikat başında yüreği işçi ve emekçiler için çarparken bile bile ölümün üzerine gitmek ve sonunda ölümü yenmek onuru, geçmişten günümüze ancak ve ancak devrimcilere ait olmuştur. Haziran Direnişi şehitleri de aynen öyle yaptı ve bunun için birer devrimci olarak, devrimci olmanın onuruna sahip olarak aramızdan ayrıldılar. En son bu onura Ahmet sahip oldu. Hoşça kal dostum! Düşünü kurduğumuz ve gerçeğe dönüştürmek için uğruna öldüğümüz özgür yarınlarda yine görüşmek üzere. Ahmet yoldaş ve Haziran Direnişi şehitleri ölümsüzdür! Yaşasın devrim, yaşasın sosyalizm!

H. Çelik

Ahmet’in son mesajları Antakya’da Abdullah Cömert’i anmak için yapılan eylemde yine polis tarafından katledilen Ahmat Atakan’ın facebook sayfasından paylaştağı son mesajlar... ALİ İSMAİL’İ VE ABDULLAH’I POLİS ÖLDÜRDÜ .. GENÇLİK YEMİN ETTİ : POLİSLE BARIŞ YAPMAYACAĞIZ... DİREN ODTÜ.. AYAĞA KALK ANTAKYA.... LAZKİYEDE TECAVÜZE UĞRAYAN ANALAR KADINLAR BİZİM ANALARIMIZ BACILARIMIZ.. ÖLDÜRÜLEN ÇOCUKLAR KARDEŞİMİZ OĞLUMUZ .. ÖLÜM BİZİ ÇAĞIRIYOR, HOŞ GELDİ SAFA GELDİ..... ‘’Haksızlık karşısında eğilme. Eğilirsen hem hakkını hem de şerefini kaybedersin..’’ demiş ‘’HZ. ALİ’’ , Biz eğilmedik dimdik ayaktayız, eğilenler utansın....!!!! ‘’ÖLÜM BİZE ŞEHADETTİR, BİZ KORKMAYIZ ÖLÜMDEN, BOYUN EĞMEK SEFALETTİR, BİZ KORKMAYIZ ZALİMDEN’’... ALLAH SURİYA BEŞŞAR U BES.... ‘’BU KAN DENİZİNİN DALGALARIYLA YANKELERİ BOĞACAĞIZ.... BAĞDATTA YANAN ÇOCUKLARIN ACISI KADAR, ACIMASIZ OLACAĞIZ BU KOVBOYLARA.. BAĞDATTA YANANLARIN AHI KADAR ADALETLİ OLACAĞIZ...!!!! Gecenin bu saatinde aliyi ailesini abdullahı ailesini düşünüyorum çünkü yüreğim yanıyor karşı gelemiyorum fitnecinin fesatçınin karşısında dimdik duruyorum çünkü benim vicdanim şeref dolu yüreğim delikanlı.. Utanması gereken sahip çıkmayanlardır..

37


Che’ye…

“Kazanacağız, çünkü kalplerimizde umut da yaşıyor!” Sevgili Commandante, 1967 yılının 9 Ekim’inde, sosyalizmin, başkaldırının, direnişin, umudun tohumları serpildi La Higuera’dan. O tohumlar, geçmişin birikimiyle birleşti, yeni yeni filizler verdi dünyanın dört bir yanında. Bizim topraklarımız da filizler çıkardı ortaya. Denizler, Mahirler, İbolar çıktı topraktan. Ezilenlerin sanayi havzalarındaki çığlığı şehirlerde yankılandı, 15-16 Haziranlar, Alpagutlar çıktı topraktan. Yaşam fışkırırken toprak, ölümle geldi egemenler. Kanlı Mayıslarla, Martlarla, Eylüllerle yok etmek istediler gencecik fidanlarımızı. Adına darbe dediler, bitirmek için uğraştılar son canımızı. Kendi halkını her gün biraz daha yoksullaştıranlar, cezaevlerinde, şehirlerde, köylerde, dağlarda susturmak istedi özgürlük taşıyan bedenleri. Aynı La Coubre’yi kana boğan egemenlerin istediği gibi. Sevgili Commandante, Senin, Birleşmiş Milletler’de yaptığın bir konuşma vardı. Emperyalist ülkelerin eli kanlı şeflerinin kâbusu olan bir konuşma... “Latin Amerika’nın özgür toprağı” adına emperyalizmi, taşeronlarını ve kirli oyunlarını yargılıyordun. O yargıladıkların, o “silahsız halkların kanıyla beslenen yaratıklar”, bugün de gözünü Suriye topraklarında yaşayan halklara dikti. On yıllardır, iliklerine kadar sömürülmüş Ortadoğu coğrafyasında, senin ve Kübalıların da çok iyi bildiği “zarif kürklü çakal ve sırtlan sürüsü” dolanıyor. Aynı sürü, bugün savaş çığırtkanlığında sınır tanımıyor, sermaye düzeninin bekası için kan içmeye devam ediyor. Rojava’da, Lazkiye’de, Kürt ve Alevi emekçilerin yaşadığı köyleri basıyor, yoksul halka ölüm götürüyor. Aynı sürü, geçmişte Şemdinli’ye attığı bombaları bu sefer Reyhanlı halkına reva görüyor. Kardeş halkları birbirine düşürerek, iktidarını korumak, zenginliğinin sefasını milyonlarca yoksulun kanı üzerinden sürmek istiyor. Aynı La Coubre’yi kana boğan sürünün istediği gibi. Sevgili Commandante, Bizim topraklarımızda bir slogan var: “Berxwedan jîyane!” Zalimlere, iktidarlara, ölümlere, ücretli kölelik düzenine inat, yaşamak… Direnerek, üreterek, inadına “hayat taşıyarak ölü yıldızlara…” Bugün, senin ve Kübalıların da yakından bildiği bir coğrafyada, özgürlüğü ve adaleti isteyen yerli halkların isyanı var. Güneydoğu Meksika dağlarından machetelerinin sesi geliyor. “Vatan için yaşamak, ya da özgürlük için ölmek” diyen yüzbinlerce yerlinin direnişi var. Aradaki binlerce kilometre, binlerce yıllık geçmiş farkı, aynı cümleyi söyletmeyi engelleyememiş, dünyanın bir güneydoğusundan, başka bir güneydoğusuna haykırmış “Berxwedan jiyane!” sözünü. “Biz adaleti istiyoruz ve ilerlemeye devam edeceğiz, çünkü kalplerimizde umut da yaşıyor” diyor Meksika’nın isyancı yerlileri. Aradaki binlerce kilometre, binlerce yıllık geçmiş farkı, aynı cümleyi söyletmeyi engelleyemiyor. Biz de haykırıyoruz: “Kazanacağız, çünkü kalplerimizde umut da yaşıyor!” Umudumuz, Ethem’in, Ali İsmail’in, Abdullah’ın, Mehmet’in, Medeni’nin, Ahmet’in kalbinde yaşıyor. Umudumuz, Haziran barikatlarında yaşıyor. Umudumuz, fabrikalarda, işçi havzalarında yaşıyor. Umudumuz, burjuva dünyasına korku salan bir devrimcinin, hüzün ve kararlılık dolu bakışlarında yaşıyor. Aynı La Coubre’de, senin bakışlarında yaşadığı gibi… Anadolu ve Mezopotamya topraklarında yaşayan emekçi çocukları

Bu fotoğraf, 5 Mart 1960 tarihinde, CIA tarafından gerçekleştirilen bir karşı-devrimci saldırının sonrasındaki anma sırasında, fotoğrafçı Alberto Corda tarafından çekilmiştir.

*

Senin cesaretinin güneşinin ölüme set çektiği tarihin doruklarından beri seni sevmeyi öğrendik İşte tam burada senin sevgili duruşunun duruluğu ve içtenliği komutan Che Guevara Gülüşündeki ışıkla baharın güneşlerini yanına alarak meltemleri yakarak geliyorsun bayrağı yükseltmek için ... Senin devrim aşkın seni yeni hedeflere sürüklüyor orada senin özgürlük veren güçlü kollarına gerek var ... İlerlemeye devam edeceğiz hep birlikte seni takip ediyoruz Fidel ile sana sesleniyoruz SONSUZA KADAR KOMUTAN CHE GUEVARA! Carlos Puebla - 1965


Komutan Che kavgamızda yaşıyor!

EG 146  

Ekim Gençliği 146. sayı / Ekim 2013

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you