Issuu on Google+


“Yeni” dönemde gençliği kapsamlı saldırılar bekliyor...

Gençliğin devrimci hareketini büyütelim! Üniversitelerde “yeni” bir dönem başlıyor. Sermayenin üniversitelere dönük saldırıları açısından geçmiş dönemin devamı sayılabilecek bu “yeni” dönemde, saldırıların kapsamı şimdiden biliniyor. Yaz döneminde cezaya dönüşen soruşturmalar, dinci-gerici partinin harçları kaldırma hamlesinin ardındakiler ve yeni YÖK Disiplin Yönetmeliği, yeni dönemde üniversitelere dönük saldırıların daha kapsamlı bir biçimde hayata geçirileceğinin sinyalini veriyor. Elbette bu kapsamlı saldırı paketinden çıkacak olanlar yalnızca bunlarla sınırlı kalmayacak. Dinci gericiliğin toplumun geneline yönelik gerici saldırıları üniversite gençliğinin de karşısına çıkarılacak. Emperyalizmin Ortadoğu’ya yönelik kirli emelleri, Türk sermaye devletinin bu süreçteki uğursuz rolü ve Kürt halkına yönelik kirli savaş konusunda gençliğin bilincinin dumura uğratılmaya çalışılması da bu saldırı paketinin bir parçası olacak. Ve nihayet, gençliğe yönelik faşist baskı ve zorbalık, saldırıları bütünleyici/tamamlayıcı bir yer tutacak. Şimdilik yalnızca başlıklarına değinilen bu saldırılar yeni dönemin temel mücadele gündemleri olacak kuşkusuz. Gençlik hareketi, tüm bunlar karşısında ortaya koyacağı mücadele kapasitesi ve saldırıları püskürtebilme yeteneği ile güçlenip gelişebilecek. Aksi takdirde hareket bugünkünden daha kötü bir tablo ve geri bir düzey ile karşı karşıya kalma akıbetinden kurtulamayacak.

çerçevesinde atılacak adımların maskelenmesi amacına hizmet etmektedir. Bunun üzerinden yaratılmak istenen havanın ardından yeni saldırılar devreye sokulacaktır. Sözkonusu saldırıların başında ise devlet üniversitelerinin mütevelli heyetlerine devredilmesi gelmektedir. Uzun zamandır sermayenin gündeminde olan devlet üniversitelerinin mütevelli heyetlerine devredilmesi projelerinin somut adımlarının atılacağı anlaşılmaktadır. Yanısıra, hemen akabinde hayata geçirilen banka/öğrenci kartı uygulamaları da sürecin işleyeceği yöne işaret etmektedir. Tam da bu yüzden harçların kaldırılması ile rant kapılarından birini kaybedecek olan üniversite yönetimleri seslerini çıkarmamış, bu kayba razı olmuşlardır. Sermaye baronları ise zaten egemenlikleri altında olan üniversitelerin doğrudan yağma ve talanlarına açılacağı nedeni ile bu adımı olumlu karşılamışlardır. Bu saldırı ve yerel ya da merkezi tüm somut uygulamaları, gençlik

Harçların kaldırılması ve ticarileştirme saldırıları Harç ödemelerinin başlamasının hemen öncesinde dincigerici partinin şefi Tayyip Erdoğan’ın harçların kaldırılacağına dair yaptığı açıklama ile başlayan tartışma, esasında paralı eğitimin tablosunu da ortaya sermiş oldu. Zira “müjde” olarak sunulan haberlerin ardından yapılan incelemeler, harçların, bir üniversite öğrencisinin eğitime yaptığı toplam masrafın içinde çok da belirgin bir yer tutmadığını gösterdi. Bu tartışmaların sonunda sermaye devleti gençliğe “müjde” vererek harçları kaldırdığını açıkladı. Örgün ve açıköğretimde harçlar kaldırılırken, ikinci öğretimler bu düzenlemeden muaf tutuldu. İkinci öğretim harçlarının kaldırılmamasını “yasal engellerle” açıklayan AKP şefleri, farkında olmadan eğitimin ticarileştiğini de itiraf etmiş oldular. Harçların örgün ve açıköğretim için “katkı payı” statüsünde olduğunu, ikinci öğretimler için ise “eğitim bedeli” olarak tariflendiğini belirttiler. Sermaye hükümetinin bu adımı, parasız eğitim yönünde zerrece bir umut yaratmamalıdır/yaratmamıştır da. Yalnız sol çevreler değil, burjuva cenah bile, harçların kaldırılmasının parasız eğitim anlamına gelmeyeceğini, eğitimin neredeyse tüm aşamalarının paralı hale getirildiğini, üstelik harçların kadırılması ile kesilen kaynağın üniversite öğrencilerinden başka biçimlerde kesinlikle çıkarılacağını söylemek durumunda kaldı. Bunun yanında, ikinci öğretim harçlarının kaldırılmaması gençlik kesimleri tarafından tepkiyle karşılandı. Bir dizi üniversitede gençlik, ikinci öğretim harçlarının da kaldırılması talebiyle alanlara çıktı. Tepkiler genel olarak bu talebe sıkışmış olsa bile eylemlerde parasız eğitime dair yapılan vurgular da anlamlı bir yer tuttu. Öte yandan, harçların kaldırılması, esasta Bologna süreci

3


hareketi cephesinden başlıca mücadele gündemlerinden biri olarak ele alınmak durumundadır. Sadece eğitimin ticarileştirilmesi değil, bir bütün olarak üniversitelerin sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürülmesine yol açacak bu saldırıyı püskürtebilmek elzem bir yerde durmaktadır.

Yeni YÖK Disiplin Yönetmeliği ile gençlik baskı altına alınacak! Gündeme harç tartışmalarından önce gelen fakat tamamlanması sonrasına kalan yeni YÖK Disiplin Yönetmeliği, gençlik hareketine yönelik önemli bir saldırıyı ifade etmekle birlikte geniş gençlik kesimleri için de benzer anlamlara gelmektedir. 12 Eylül cuntasının başladığı işi tamamlayan yeni disiplin yönetmeliği, her türlü yasak va ceza ile üniversiteleri bir anlamda kışlalara çevirmektedir. “İleri demokrasi” demagojileri gündemdeki sıcaklığını korurken çıkarılan bu yeni disiplin yönetmeliğinde her türlü hak arama eylemi ya da başta disiplin cezalarına olmak üzere üniversite yönetimlerinin verdiği kararlara karşı yükseltilen itirazlar suç sayılmakta ve cezalandırılması öngörülmektedir. Yeni yönetmelik, gençlik hareketi için başlı başına bir saldırıyı ifade etmektedir aslında. Zira her türlü eylemin engellenmesi, Bologna süreci işletilirken hayata geçirilecek saldırılara verilmesi muhtemel tepkilerin şimdiden önünü kesmek, böylelikle süreci mümkün olduğunca sorunsuz bir biçimde işletebilmek kaygısından doğmaktadır. Afiş, bildiri, stand gibi araçların ‘üniversite yönetiminin iznine tabi olmak şartıyla’ serbest bırakılması ise baskı ve zorbalıkla bastırılmak istenen hareketin ehlileştirilebilmesine kapı aralamak anlamına gelmektedir. Küçük bir kısmı da olsa, devrimci ve ilerici öğrencilerin baskı, soruşturma ve cezalara rağmen meşru haklarında ve çalışmalarında ısrar edecekleri öngörüldüğünden böylesi bir ehlileştirme kapısı aralanmaktadır. Yeni yönetmelik ile soruşturma-ceza terörünün hız kazanacak olması, buna karşı mücadeleyi de temel bir gündem olarak ele alma zorunluluğunu dayatmaktadır. Her şeyden önce üniversitelerdeki devrimci siyasal faaliyeti bitirmeye yönelik soruşturma-cezaların ardından ortaya konan kapı önü direnişi vb. biçimler de yeni yönetmelikte ayrı bir ceza maddesi olarak tanımlanmaktadır. Bu da soruşturma-ceza terörüne karşı fiili-meşru mücadele bayrağının yükseltilmesi sorumluluğunu yüklemektedir.

Üniversiteler dinci-gericiliğin hedefinde Yaz dönemi, dinci-gerici odakların toplum genelinde yaymaya çalıştığı gericiliğin üniversitelerde de hayata geçirileceğini gösterdi. Kampüslerde yapılan camiler ile fakültelerin eşdeğer tutulması yönünde açıklamalar yapan dinci parti şefleri, önümüzdeki süreçte bu ve benzeri uygulamaların yeni adımlarla devreye sokulacağını da belirtmiş oldular. Dinci-gericiliğin üniversite gençliğine yönelik hesaplar yapması şaşılacak bir durum değil elbette. Yarı-aydın kimliği ile toplumsal sorunlar karşısında öyle ya da böyle duyarlılık gösteren bir kesmi gericilikle kuşatıp etkisizleştirmek, hem dinsel gericiliğin hem de sermaye baronlarının büyük önem verdiği bir sonuç olacaktır. Dolayısıyla üniversitelerdeki tarikat/cemaat örgütlenmelerinin önü açılacak, sermaye devletinin sadık uşağı faşist çeteler de her dönem olduğu gibi korunup kollanmaya devam edilecektir. Tüm bunlar karşısında gençiliği gericiliğe teslim etmeme başarısını gösterebilmek gençlik mücadelesi açısından önemli bir yerde durmaktadır. Ancak bu, yalnızca AKP’ye ya da onun şahsında simgelenen gericiliğe sıkıştırılmamalı, her türlü burjuva gericiliğine karşı sosyalizmin aydınlığının propaganda edilmesi ile bütünleştirilebilmelidir.

Emperyalist savaşa karşı anti-emperyalist mücadele! Önümüzdeki dönem, emperyalist güçlerin Ortadoğu’ya yönelik saldırganlığı tırmandırmandırdığı bir dönem olacak. Bu saldırganlığı açık bir emperyalist işgalin izlemesi,

4

emperyalist güçler tarafından Ortadoğu’da yeni bir paylaşım savaşının gündeme getirilmesi kuvvetle muhtemel. Burjuva düzen güçleri tarafından yapılan tartışmalar bile emperyalist işgal ve savaşın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği üzerinden değil, hangi tarihlerde gerçekleşeceği üzerinden yürüyor. Türk sermaye devleti ise tüm bu emperyalist saldırganlık içinde çok özel bir yer tutmaktadır. Düne kadar ülke topraklarını NATO üssüne çevirerek ya da ihtiyaç olduğunda emperyalizme askeri birliklerle destek vererek ileri karakol işlevi gören sermaye devleti, bugün kendisine daha ileri bir rol biçmiş, savaş ve saldırganlıkta başı çekerek emperyalizmin Ortadoğu’daki jandarmalığını yapmaya soyunmuştur. Suriye’ye yönelik saldırganlıkta emperyalist efendilerini dahi gölgede bırakacak türden savaş çığırtkanlığı yapması bu durumun somut göstergesidir. Güçlü bir anti-emperyalist mücadele geleneğine sahip olan gençliğin emperyalizmin Ortadoğu’daki kirli ve kanlı planlarına karşı sessiz kalması beklenemez. Türk sermaye devletinin bu kirli ve kanlı planlara koçbaşılık yapma görevini üstlenmiş olması da antiemperyalist mücadeleye daha fazla bir önem yüklemektedir. Bugün gençliğin önünde, geçmişin anti-emperyalist mücadele geleneğini kuşanıp bulunduğu tüm alanları anti-emperyalist mücadele sahnesine çevirme sorumluluğu durmaktadır.

Kirli savaşa karşı halkların kardeşliği! Siyasal gündemin diğer bir yakıcı sorunu ise Kürt halkına yönelik olarak sürdürülen kirli savaştır. Türk sermaye devleti, on yıllara dayanan geleneksel politikasını sürdürmükte, inkar ve asimilasyon saldırılarına bomba sesleri eşlik etmektedir. Yakın zaman önce Antep’te yaşanan patlama ve sonrasında ortaya saçılanlar, bir kez daha devletin Kürt halkına yönelik sürdürdüğü kirli savaşın boyutlarını göstermektedir. Öyle ki, Kürt hareketinin “Bizim bir ilgimiz yok” açıklamalarına rağmen saldırı hızla Kürt hareketine mal edilmiş, bunun üzerinden Kürt hareketine ve halkına yönelik ırkışoven saldırı dalgası hayata geçirilmişti. Öte yandan, Kürt halkı cephesinden ortaya konan direniş kapasitesi devletin saldırılarını büyük oranda boşa düşürse de karşılıklı olarak yaşanan açmaz halen varlığını sürdürmektedir. Yaz sürecinin son döneminde Kürt hareketinin sergilediği çıkış, politik planda devleti masaya çekme ufkuyla sınırlı olduğu için sonuç yaratamamakta, tersine var olan açmazı derinleştirmektedir.. Böylesi bir tablo içerisinde “işçilerin birliği, halkların kardeşliği” şiarı bir temenniyi ifade etmekten öte, hayata geçirilmesi zorunlu bir durumu tanımlamaktadır. Gençlik de bu eksende mücadeleyi büyütmeli; başta anadilde eğitim talebi olmak üzere, Kürt halkının eşitlik ve meşru taleplerini sahiplenmelidir.

Devrim ve sosyalizm kavgasına! Buraya kadar sayılan tüm sorunların kaynağının kapitalizm olduğu yadsınamaz bir gerçekliktir. Eğitimin metalaştırılması ve bu bağlamda üniversitelerin ticarethaneye çevirilmesi, emperyalist savaşlar ve halklar arası düşmanlık tohumlarının ekilmesi, emek-sermaye çelişkisinden beslenen kapitalizmin varlığını sürdürebilmesi için hayata geçirilmektedir. Buna son vermenin yolu ise bu çelişkiyi ortadan kaldırmaktan geçmektedir. Ancak bu sayede eğitim bilimin ve buradan da toplumların gelişmesine katkı sunacak bir nitelik kazanabilir. Emperyalist savaşların son bulması, ancak kapitalizmin yok edilmesi ile mümkün olabilir. Ve nihayet, halkların eşit, özgür, kardeşçe ve gönüllü olarak bir arada yaşayabilmesi ancak sosyalist bir dünyada gerçekleşebilir. Tüm bunlar kapitalizmin yıkılması, yerine tarihin tanik olduğu en ileri toplum biçimi sosyalizmin kurulması ile mümkün olmaktadır. Bunun yolu ise toplumsal bir alt-üst oluştan, yani burjuvazinin siyasal iktidarının zora dayalı bir devrim yolu ile yıkılarak yerine işçi sınıfının iktidarının kurulmasından geçmektedir. Gençlik, bu bilimsel gerçekliğin dayattığı zorunluluk ile hem kendi geleceğini hem de insanlığın geleceğini kurtarmak için devrim ve sosyalizm kavgasını büyütmelidir.


Harçların kaldırılması oyununa kanmayacağız...

Özgürlük ve gelecek mücadelemiz kararlılıkla sürecek!

AKP iktidarının son hamlesi harçları kaldırmak oldu. Böylece AKP, iktidara geldiği ilk günden bu yana sürdürdüğü popülist politikalarına bir yenisini daha ekleyerek toplum gözündeki imajını yenilemek ve gerçek toplumsal çelişkileri örtmek için önemli bir adım daha attı. Gençliğin yılları bulan ve büyük bedeller ödediği mücadelesini karartmayı amaçlayan dinci parti, “hak verilecekse biz veririz” derken bir yandan da ticari eğitim uygulamalarının üzerini örtecek bir hamle yapmış oldu. Yani burjuvazinin sadık hizmetkârı bir kez daha bir taşla iki kuş vurmayı hedefledi. Bir süredir gündemi meşgul eden harçların kaldırılacağı tartışmaları geçtiğimiz gün açıklanan bir kararla yeni bir aşamaya girdi. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “üniversite harçlarının kaldırılması projesi”nin Bakanlar Kurulu’nda onaylandığını duyurdu ve böylece birinci öğretim ile açık öğretim için harçlar kaldırılmış oldu. İkinci öğretim bölümlerinin ise bu yasadan yararlanamayacağı açıklandı. Harçların kaldırılması ile birlikte gündemde olan “parasız eğitim” kavramının gerçekleştirildiği yalanı, başta AKP güdümündeki güçler olmak üzere pek çok kesim tarafından adeta “müjde” verircesine duyuruldu. Oysa ki AKP’nin niyeti ne parasız eğitim sağlamak, ne de harçların kaldırılması ile birlikte eğitim parasız olacaktır. Çünkü bugün eğitimin ticarileştirilmesi ve piyasaya açılması tek başına kayıt sırasında verilen paralardan ibaret değildir. Bu, kökeni dünya genelindeki neoliberal dönüşüme dayanan bir saldırıdır ve esası itibariyle eğitimin -pek çok kazanılmış hakkın gaspı ile birlikte- sermayenin ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi anlamına gelmektedir. AKP’nin yaptığı bugün için eğitim harcamaları içinde %15 olan harç paralarını kaldırarak ticari eğitim uygulamalarının esasına dair herhangi bir değişiklik yaratmamaktadır. Sadece öğrencilerin cebinden çıkan para üzerinden dahi bakılacak olursa, barınma, ulaşım, yemek, kitap masrafları bile eğitimin halen daha paralı olduğunu, üstelik de tüm bu harcamaların halen daha büyük meblağlar tuttuğunu görmek için yeterlidir. Ancak esas vurgulanması gereken eğitimde ticarileşmenin hiçbir biçimde ödenen paraya indirgenemeyeceğidir. Ticarileşme,

eğitimin piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlenmesidir. Bu ise, bugün en azgın biçimde sürmekte, üniversiteler sermayenin arka bahçesi haline getirilmektedir. Özellikle, gündemde olan Bologna süreci bu uygulamaların açık göstergesidir. Böylesi bir dönüşüm sürecinde harçların kaldırılması, Ceolar’ın yöneteceği üniversiteler sayesinde büyük kârlar elde etme hayali kuranlar için küçük bir tavizdir yalnızca. Üstelik harçları kaldıranlar ikinci öğretimleri bu kararın dışında tutarak bir başka ikiyüzlülüğe daha imza atmaktadırlar. Aynı eğitimi ve aynı diplomayı alan öğrencilerin bir kısmı harç ödemeyecekken bir kısmı hayli yüksek harçlarını ödemeye devam edecektir. Bu bile AKP’nin parasız eğitim gibi bir derdi olmadığını görmek için yeterlidir. AKP basitçe bir kâr-zarar hesabı yapmış ve toplamda kazançlı çıkacağını varsayarak bu adımı atmıştır. Kuşkusuz ki bu adımın en önemli etkilerinden biri toplumda ve gençlik kesimlerinde oluşabilecek yanılsamadır. Zira harçlar bugüne kadar ticari eğitim uygulamalarının adeta sembolüdür. Daha düne kadar parasız eğitim istemek suç sayılırken, bugün bu haktan bahsedilmesi ve harçların kaldırılması AKP’nin bir lütfu ve hizmeti olarak sunulmakta; dünün devrimci gençlik mücadelesinin bu açıdan boşluğa düştüğü ima edilmektedir. Oysa bugün parasız eğitimden bahsedenler daha bir hafta önce aldıkları kararlarla disiplin cezalarını arttıranlarla aynı kişilerdir. Üniversitelerde özgür düşüncenin üzerindeki baskılar sürmekte, polis-ÖGB-sivil faşist ablukası gün geçtikçe güçlenmektedir. Görüntüde yapılan tüm değişikliklere rağmen 12 Eylül’ün YÖK düzeni bugün aynı biçimde devam etmekte, eski düzenin tüm uygulamaları yeni ambalajlarla gençliğe sunulmaktadır. Ancak bilinmesi gerekir ki gençliğin özgürlük ve gelecek mücadelesi böylesi küçük tavizlerle ve popülist politikalarla engellenemez. Tüm bu yanılsamalara karşı gençlik alanlara çıkarak yanıt verecek, AKP’nin popülist politikalarına geçit vermeyeceğini bir kez daha haykıracaktır. Üniversitelerin özgürleşmesi ise düzen güçlerinin lütuflarıyla değil, AKP ve sözcüsü olduğu sermaye sınıfının tarihin çöplüğüne itilmesiyle mümkün olacaktır. Ekim Gençliği

5


Öğrencilerin tek sorunu harçlar mı?

Üniversite gençliğine sadece kazanılmış bölüme kayıt yaptırabilmenin koşulu olarak dayatılan harçların kaldırılması tartışmalarında, paralı eğitim uygulamasının bir parçası olarak barınma, beslenme, kırtasiye masraflarının ekonomik açıdan harçlardan daha fazla zorluklar yaşattığı bilinçli olarak hiç gündeme getirilmemekte. Oysa harçlar, giderlerin yaklaşık %15’lik kısmına

6

Harçların kaldırılması ile birlikte, yıllardır uğruna mücadele edilen parasız eğitim tartışmaları da gündeme geldi. Parasız eğitimi, sadece harçların kaldırılmasından ibaret gören sermaye düzeni, harçların kaldırılması ile parasız eğitimin gerçekleştiği yalanını ortaya atıyor. Üniversite gençliğine sadece kazanılmış bölüme kayıt yaptırabilmenin koşulu olarak dayatılan harçların kaldırılması tartışmalarında, paralı eğitim uygulamasının bir parçası olarak barınma, beslenme, kırtasiye masraflarının ekonomik açıdan harçlardan daha fazla zorluklar yaşattığı bilinçli olarak hiç gündeme getirilmemekte. Oysa harçlar, giderlerin yaklaşık %15’lik kısmına tekabül ederken, eğitim yaşamının doğal bir parçası olan yurt, yemek, ders notu masrafları çok daha büyük bir yük olarak gençliğin omuzlarında durmaya devam ediyor. Özellikle büyük şehirlerde okumak zorunda kalan öğrencilerin eğitim hayatı göz önüne alındığında, yaşanan sıkıntılar daha da belirginleşmektedir. Bugün Türkiye’de yaklaşık 4 milyon üniversite öğrencisi okuyorken, devlet yurtlarının kapasitesi 250.000 civarıdır. Yurt kapasitesi, öğrenci sayısının 1/8’ine denktir. En ucuz devlet yurdunun dönemlik ücreti, birçok bölümün dönemlik harç parasından fazladır. Öğrenciler için biraz daha makul olan, ucuz devlet yurtlarında verilen hizmet, yurdun genel temizliği, yemekler, sıcak suyun yetersizliği öğrencilerin her zaman gündeminde olan sorunlardır. Öğrenci evleri de yine ekonomik sorunların yanı sıra özellikle taşra kentlerde mahalle baskısına maruz kalmaktadır. Üniversite yemekhanelerinde bulunan yemekler niteliksiz olmasının yanı sıra fahiş fiyatlarla satışa sunulmaktadır. Kantin ve cafeteryalarda da aynı durum yaşanırken, özel olmalarından dolayı fiyatlar konusunda buralarda daha rahat

davranılabilmektedir. Diğer temel ihtiyaçlardan biri de kırtasiye masraflarıdır. Öğrenciler arasında daha çok ders notu/kitabı gibi ihtiyaçlar üzerinden şekillenen kırtasiye masrafları, dersleri geçmek için gerekli olduğundan öğrenciler tarafından ciddi paraların harcandığı yerlerden biri olmaktadır. “Harçlar kalktı” haberleri sırasında üniversite rektörleri tarafından da ikiyüzlüce açıklamalarda bulunuldu. Üniversitelerdeki birçok ekonomik sıkıntının sorumlularından biri olan rektörler, sanki yurtları, yemekleri, ders notlarını, ulaşımı ücretsiz veya ucuza sunma yetkileri yokmuşcasına, öğrencilerin içler acısı haline dair röportajlar verdiler. Aynı süreçte Hacettepe ve İstanbul Üniversitesi rektörlerinin “evi soğuk olduğu için üniversitedeki camide yatmak zorunda kalan öğrenciler”, “ucuz diye öğlen 14.00’de üniversite yemekhanesinde akşam yemeği niyetine yemek yiyen öğrenci” açıklamaları haberlerde yerini aldı.

Harçlar kalkar, borçlar gelir! ABD yükseköğretim finansman sisteminin, model olarak benimsendiği yeni sistemde, temel kıstas eğitim masraflarının kredi üzerinden karşılanmasıdır. Günümüzde de birçok öğrencinin kullandığı öğrenim ve harç kredisi, artık tüm öğrenciler tarafından zorunlu olarak kullanılacak, böylece mezuniyet sonrası ödemeler yapılacaktır. ABD modeli olarak Türkiye’ye uyarlanmaya çalışılan sistem, 2011 Mayıs ayında, Swiss Otel’de gerçekleşen Uluslararası Yükseköğretim Kongresi’nde (UYK) tartışılmıştı. TÜBİTAK’ın başına geçirilen TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi eski rektörü Yücel Altunbaşak, harçlara dair hazırladığı sunumda yeni eğitim sistemine dair sermayenin beklentilerine işaret emişti.


Sunumu tekrar hatırlayacak olursak, temel nokta olarak “eğitimin parayla verileceği” belirtiliyor. Yücel Altunbaşak kongrede yaptığı sunum öncesi, çalışmalarının 7 yıldır devletin gerekli kademelerinde tartışıldığını ifade etmişti. Sermayenin, her dönem üniversitelere yönelik ticarileştirme saldırılarının yanı sıra, yeni eğitim sistemine dair tartışmalar, tam da AKP döneminde somut tartışmalara konu olmuş. Sunumunun ikinci aşamasını “Verilen çeklerin karşılığını uzun vadeli bir kredi sistemi olarak istiyorum. Çekler reel faizsiz olarak verilecek. Öğrenci mezun olduktan sonra ve asgari ücretin üzerinde bir iş bulduysa geri ödeme başlayacak. Bir de teşvik uygulaması olarak sınıfında % 20’ye girenden geri ödeme istemiyorum. İlk % 50’ye girene de % 20’lik bir indirim sağlıyoruz. Böylece öğrenciler çalışmak için motive edilmiş olunuyor” şeklinde izah ediyor. Şimdiki kredi sisteminin ileri boyutlarda tekrar düzenlenmesi anlamına gelen yeni sistemde, yükseköğrenimin bireysel getirisinin toplumsal getiriden fazla olduğu kabulünden hareketle, eğitim masrafları öğrenci tarafından finanse edilmektedir. Devletin, üniversitelere ayırdığı bütçenin yetmeyeceği düşüncesiyle, kredilerin özel sektör tarafından karşılanması da asıl amacın eğitimin şirketlerin ve holdinglerin eline bırakmak olduğunu ortaya çıkarıyor. Birçok ailenin girdiği kredi borcu tuzağına şimdi de öğrenciler düşürülmek istenmektedir. Örnek model olarak gösterilen ABD’de öğrenciler 30 bin dolar kredi borcuyla mezun olurken, rakamlara göre, borçlarını 2 sene içerisinde ödemeye başlayamayan öğrencilerin oranı %9 olurken, özel sektörün kredilerine göre daha uygun olan devlet kredilerini mezuniyetten 15 sene sonra bile ödeyemeyen öğrenci oranı %40’lara varmaktadır. Bugün de yürürlükte olan başarı indirimleri, Altunbaşak’ın sunduğu yeni sistemin tuzaklarından biri. Belli yüzdelikler belirlenerek, hak olan eğitim, yarış konusu haline getirilmektedir. Böylece öğrenci dayanışmasına karşı harç parası için rekabet eden, yarışa giren öğrenciler olacaktır. Burada sistemin hedefi öğrencilerin başarılı olmasını sağlamak değil, rekabet duygusunu öğrencilere aşılayarak kapitalist sistemin ahlâkının öğrenciler tarafından uygulanmasını sağlamak. Türkiye’de de kredi sisteminin ön uygulamalarını görmek mümkündür. Birçok banka tarafından farklı vadelerle, yüzdeliklerle eğitim kredileri verilmektedir. Örneğin Akbank tarafından verilen eğitim kredisi için “her türlü okul masrafınızı, üniversite, dershane ve özel kurs ücretlerinizi, bilgisayar ve ekipman alımlarınızı finanse ederek, hayalinizdeki eğitim imkanlarına sahip olun!” reklamlarıyla kampanyalar yürütülmekte, İş Bankası “Çocuğunuzun eğitim gideri gittikçe artıyor. Eğitim masraflarının tamamını tek kalemde ödemek aile ekonomisine büyük yük” diyerek öğrencileri kredi almaya çağırıyor, yeni borç tuzakları yaratıyor.

Mütevelli heyetleri ile şirketleşen üniversiteler! Kredi sistemine göz kırpan bir diğer kesim de rektörlerdir. Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Davut Aydın, harçların kalkacağı haberlerinin ardından yaptığı açıklamalarda yeni bir eğitim

sistemine ihtiyacın olduğunu belirtmişti. Aydın şunları söylemişti: “Daha saydam, esnek daha hesap verilebilir finansman modellerine ihtiyaç var. Böyle olursa daha fazla kaynak yaratırız. Hem finansman kaynağı, insan gücünü daha verimli kullanırız. Teknik alt yapıyı, çok iyi kullanırız. İhtiyacımız olan yeni çağdaş finansman modelleridir. Bu modeller çerçevesinde işin yapılanması. Önümüzü açın çağdaş finansman modellerini yapalım. Kredi, burs, cari harcamalarının finansmanı kısaca yeni anlayışla, rektör seçimleri, yönetim biçimlerinin yeniden yapılandırılması ve buna bağlı olarak finansman modellerinin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Bizim döner sermayeyi şirkete dönüştürmek istiyoruz.” Açık ki, üniversitelerin mütevelli heyetleri aracılığıyla sermaye tarafından şirketvari yönetilmesi isteniyor. Özel üniversitelerde var olan mütevelli heyeti uygulaması devlet üniversitelerinde de hayata geçirilmek istenmektedir. Mütevelli heyetlerinde çeşitli şirketlerden, holdinglerden patronlar, belediye başkanları, vali, emniyet veya asker kurumlarından temsilciler yer alması hedefleniyor. Böylece üniversite kamu malı ya da bilimsel üretimin yapıldığı yerler olmaktan çıkacak ve mütevelli heyetlerinde bulunan sermaye sözcülerinin istediği şekilde yönetilecek. Bilimin tarafsızlığı, topluma faydası söz konusu olmazken, şirketlerin ilk ve tek kuralı olan kârın sözü geçecek. Kârlı olmayan projeler üretilmeyecek, akademisyenler ve öğrenciler sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda projeler, bitirme tezleri hazırlayacaklar. Eğitim sisteminde yeni formüller arayışına giren sermaye ve AKP hükümeti, üniversitelerde ticari dönüşümleri “eğitimde kalite, parasız eğitim” gibi aldatmacalarla birlikte yürütmektedir. Öğrenci sorunlarını teke indirmekte, görmezden gelmektedir.

İster yeni ister eski, ticari eğitime hayır! Sermaye, üniversiteleri ticarethane olarak görmeye devam edecektir. Burada şaşılacak bir yan yoktur. Önemli olan bu saldırılara dur diyebilmek, gerçekten insani bir hak olan parasız eğitimi savunabilmek, öğrenci gençliğin temel taleplerinden biri olduğunu vurgulayabilmektir. Sermayenin dur durak demeden, toplumun tüm kesimlerine yönelik saldırganlığını artırdığı böylesi bir dönemde gençlik cephesinden meşru-militan bir duruş sergilemek acil bir ihtiyaçtır. Ekim ayında çıkabilecek “YÖK reformu” öncesinde üniversitelerimizde öğrencilerin dayanışmasını sağlamalı, üniversitemizdeki paralı eğitimin yansımaları konusunda öğrencileri birlikte hareket ettirme zeminlerini yakalamalı, güçlü örgütlenmeler yaratmalıyız.

7


Harçlar kalktı, soygun düzeni sürüyor... harçları değil, yurt-barınma masraflarından ulaşım-yemek masraflarına kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Birçok ilde yemekhane boykotlarından ulaşım eylemlerine konu olan bu sorunlar paralı eğitim kapsamında tanımlanmadıkça ve çözüm alternatifleri sunulmadıkça tüm iddiaların boş ve asılsız olduğu açıktır. İhaleler ve özel şirketlere devirlerle kapsamı genişletilen ve soygun düzeninin hüküm sürdüğü bu alanlar var oldukça parasız eğitim hayaldir.

Harçların kaldırılması lütuf değil! Üniversitelerin açılmasına kısa bir süre kala sermaye hükümeti AKP “büyük” bir şova imza attı. AKP’nin bir süredir altını doldurmaya çalıştığı “üniversite harçlarının kaldırılması projesi”nin, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında yaptığı açıklamayla uygulamaya konulduğu duyuruldu. Bakanlar Kurulu’nda hazırlanan kararnamenin Resmi Gazete’de yayınlanmasıyla birlikte harçların resmi olarak kaldırılması ‘müjdesi’, sermaye hükümetinin bir süredir üzerinde çalıştığı sinsi planlardan biriydi. Bu uygulamayla beraber, “parasız eğitime geçiliyor” yanılması yaratılmak isteniyordu.

İkinci öğretimde harca devam...

Keza bir lütuf gibi sunulan harçların kaldırılması uygulamasının, en temel eğitim hakkının doğal bir gereği olduğunun altını çizmek gerekiyor. Bugüne kadar bu hakkın gasp edilmiş olması, uygulamasının sağlanmaması yerine kaldırılması “değişim” olarak yansıtılıyor. Devletin sağlamakla yükümlü olduğu sorumlulukları sermaye için gasp etmesi, uygulamaması ve bunlar arasından en ufak hak kırıntılarını ‘bahşetmesiyle’ düzene itaat eden bir toplum ve öğrenci gençlik yaratılmak isteniyor. Gençliğe geleceksizliği vaat eden sermaye hükümeti diğer yandan üniversiteleri gelir kapısı olarak görmekte ve gençliğin üniversitelere gidişini sürdürmek istemektedir. “Her ile üniversite” projeleri ve üniversite harçlarının kaldırılması birbirinden bağımsız değildir. Daha fazla genç diplomalı işsiz, nitelikli ucuz işgücü olmak üzere yüksek öğrenime çekilmek isteniyor. Harçların kaldırılması da bunun için yaratılan bir reklam kampanyasıdır. Geçmiş dönemlerde öğrenim kredisiyle yaratılmak istenen algı bugün harçların kaldırılması üzerinden sürdürülüyor. Kredilerde olduğu gibi kaldırılan harçlarda da üniversite öğrencilerinin ekonomik sıkıntıları çözülmeyecek sadece farklı biçimler kazanacaktır. Sermayenin yeni dönemle birlikte kapsamlı saldırı programlarını planladığı bir süreçte gençliğin kontrol altına alınması için bir yandan ‘lütuflar’ sunulurken diğer yandan baskı tırmandırılıyor. Sermaye hükümeti AKP’nin yaratmak istediği yanılsamalar ve ham hayallere karşı gelecek ve parasız eğitim şiarlarını daha gür haykırmalı, mücadele saflarını sıklaştırmalıyız. Bugün verilen sınırlı hak ve özgürlüklerin de gençliğin mücadelesinden duyulan korkunun ürünü olduğunu bir an olsun aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor.

Burjuva medya eliyle şişirilen harçların kaldırılması uygulaması, daha ilk aşamasında eğitimde fırsat eşitsizliğinin, ayrımcılığın süreceğinin göstergesi oldu. Harçların kaldırılması kapsamına dahil edilmeyen ikinci öğretim ve uzaktan eğitim öğrencilerinden öğrenci katkı payı alınmaya devam edilecek. İkinci öğretim ve uzaktan eğitimde zaten normal harçtan çok daha fazla para veren öğrencilerin kapsam dışında bırakılması bile yaratılan sahte görüntüyü açığa çıkarıyor. 1 milyon 524 bin 380’i birinci öğretim, 1 milyon 951 bin 494’u açık öğretimde olmak üzere toplam 3.5 milyon öğrenciden harç alınmayacak. Eğitimde ticarileşmeyi baz alan sermaye hükümetinin harçları kaldırmasını “parasız eğitim” olarak yansıtma çabası esasta eğitimdeki ticarileşmenin ulaştığı boyutu gösteriyor. Har(a)çlar paralı eğitimin sembolü olsa da gelinen noktada üniversite eğitiminin tüm adımlarında ticari bir ilişki şekillenmiş durumda. Bugün üniversite kayıtlarında öğrenci katkı payı olarak adlandırılan harçlar en küçük paya inmişken, harçların kaldırılması paralı eğitim rağmen ikinci öğretim Sermaye hükümeti AKP’nin örgün ve açık öğretimde harçları kaldırmasına politikasına etki etmeyecektir. eylemlerden sonra harçlarını kaldırmamasına üniversiteliler tepki gösteriyor. Çeşitli illerde yapılan kaldırılması talebi 31 Ağustos günü İstanbul’da yapılan eylemle ikinci öğretimlerin harçlarının Eğitimde ticarileşme yükseltildi. e üniversiteli Sosyal paylaşım siteleri üzerinden örgütlenen eylemde biraraya gelen binlerc sürecek Taksim Tramvay Durağı’ndan Tünel’e kadar yürüdü. e önünde basın Ailelerin ve çevredekilerin de destek verdiği yürüyüşün ardından Odakul Harçların kaldırılmasının tozu ı olmaksızın açıklaması yapıldı. Kitle adına açıklamayı okuyan Utku Oğul “Harçlar, pazarlığ dumanı arasında yeni ticari eğitim ulaşım, barınma, kaldırılmalıdır. Parasız eğitimin gerçekleşmesi için; başta harçlar olmak üzere uygulamaları devreye sokulacak, karşılanmalıdır” dedi. beslenme ve sağlık gibi temel yaşam ihtiyaçları üniversitelilere parasız olarak eğitim bir adım daha özelleşecektir. rek belirtile i edeceğ devam rin eylemle Açıklama, harçlar tümüyle kaldırılıncaya kadar Bugün üniversite öğrencileri sonlandırıldı. için paralı eğitim sadece

“İkinci öğretim harçları kaldırılsın!”

8


Gençlik içerisindeki Truva atları iş başında Yaz döneminin ortalarında dinci-gerici iktidarın şefi Erdoğan’ın Bugüne kadar defalarca söyledik, tekrar söylemeyi borç biliyoruz; harç paralarının kaldırılması ile ilgili direktiflerde bulunduğunun YÖK’e bağlı Ulusal Öğrenci Konseyi ülkemizdeki üniversite kamuoyuna taşınmasından sonra Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın gençliğini temsil etmek bir yana gençlik içerisindeki Truva atıdır. örgün ve açıköğretimde okuyan öğrenciler için üniversite harç parası Varlıkları, düzenin kirli zehrinin gençlik içerisinde yayılmasına hizmet uygulamasının iptal edilerek parasız eğitim hizmeti verdiklerini etmektedir. Düzen tarafından hayata geçirilen tüm süreçlere müdahil “müjdelemeleri” ile ülkemizdeki genel gençlik kitlesinin tüm ilgisi bu olduklarını dillendirmekte, yapılan uygulamaların her birini “devrim” alanda yoğunlaştı. olarak yansıtmaktadırlar. Bu temsilciler, düzen sözcülerinin önünde Ülke gündemini de sarsan bu haberin ardından en genel tartışma takım elbiseleriyle diz çöküp hak dilenciliği yaparak bir şeylerin konusu ikinci öğretim öğrencilerinden alınan harç paralarına ilişkin değiştirilebileceğini meşrulaştıracak ve militan-kitlesel bir gençlik uygulamanın ne olacağıydı. Öyle ki, kitleselleşememiş de olsa, ülkenin hareketinin gereksizliğinin öğrenci gençlik içerisinde tartışılmasını dört bir tarafında eylemlilikler gerçekleştirilmiş, sosyal paylaşım sağlayacaklardır. ağlarında onbinlerce öğrencinin üye olduğu gruplar oluşturulmuştu. Ama tüm bu çabaları boşunadır. Onyıllardır, Deniz’in, Mahir’in, Tüm bu eylemlilikler, eğitim sürecindeki harcamaların sadece İbo’nun, Che’nin devrimci kişiliklerinden, militan-savaşçı %15’ini kaldırarak, parasız eğitim konusunda öğrenci gençliğin karakterlerinden feyz alan öğrenci gençliğin, temsilci seçimlerini bilinçlerini karartmaya çalışanlara karşı net bir cevap olmuştu. sahiplenmemesi de çok doğaldır. Siz, üniversiteleri hapishanelere Öğrenciler, parasız eğitimin bu şekilde sağlanmayacağının farkında dönüştüren, anti-demokratik uygulamalar ile binlerce akademisyen ve olarak ikinci öğretim öğrencilerinden alınan harç paralarının öğrenciyi fişleyerek üniversitelerden uzaklaştıran, yüksek öğrenimin kaldırılmasını talep etmiş, hiç değilse bu konunun medyada ticarileşmesi için devamlı projeler üreten, işsizlik-geleceksizlik tartışılmasını sağlamışlardır. olgusunun varlığına rağmen plansız bir öğrenim sürecini var eden Öğrenci gençliğin temel talebi ortadaydı ve düzen sözcüleri bunu düzen kurumu YÖK’e bağlı bir öğrenci konseyi kuracaksınız ve görmek istemiyorlardı. Öğrenci gençlik, barınma, ulaşım, sağlık, üniversite gençliğine bu konsey sizin iradenizdir diyeceksiniz. beslenme, kırtasiye malzemeleri gibi temel yaşamsal ihtiyaçlarına Üniversite gençliği YÖK’ün ne olduğunu, ne amaçla kurulduğunu, paralı bir şekilde ulaşabildiği halde harç paralarının kaldırılmasıyla bugüne kadar hangi işlemleri yerine getirdiğini çok iyi bildiği için parasız eğitim hakkına ulaşamayacağını bilmekte fakat harç paraları YÖK’e ve YÖK’ün tüm alt kurumlarına karşıdır. kaldırılacaksa eğer bu uygulamanın eşit bir şekilde yaşamsal Ulusal Öğrenci Konseyi düzenin, gençlik içerisindeki temsilcisidir, kılınmasını, ikinci öğretim öğrencileri ile okulu uzayan öğrencilerden bizlerin temsilcisi değildir. Öğrenci gençliğin gerçek temsilcileri, eşitde harç paralarının alınmamasını istemektedir. parasız-bilimsel-anadilde eğitim ve özerk-demokratik üniversite için Bu tür bir meşruluk karşısında aciz kalan dinci-gerici iktidar, ikinci sokaklara çıkan, düzeni karşısına alan, gözaltına alınan, tutuklanan, öğretim harç paralarının kaldırılması için yasal düzenlemenin yapılması okullarından uzaklaştırılan ama mücadele etmeyi bırakmayanlardır. gerektiğine dair bir savunu içerisine girdi fakat bu hamleleri de Gençlik bunun farkındadır bu yüzden Berna ile Ferhat ülke tutmadı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan için özel yasa çıkartanların, gündemindedir, bu yüzden tutuklu öğrenciler için eylemler hala devam Torba Yasa dahilinde binlerce ilerici-devrimci-demokrat-yurtsever etmektedir, bu yüzden devrimci gençlik hareketini hala kendisini var tutsağın özgür kalmaları için hamle yapmayanların fakat 7 TİP’li edebiliyordur, var olacaktır. devrimciyi sokak ortasında katleden faşist beslemeyi bir hamlede Sizler istediğiniz kadar Truva atları yaratın, gençliğin dinmek sokağa salıverenlerin yasalara sığınmalarının bir meşruluğu yoktu, işe bilmeyen devrimci dinamizmi o atları etkisiz kılmayı başaracaktır ve de yaramadı. yine aynı gençlik, özgürlük ve gelecek için mücadele bayrağını Dinci-gerici iktidarın son hamlesi ise Bologna Süreci dahilinde yükseltmeye devam edecektir. konumlandırılan Ulusal Öğrenci Konseyi’ni kullanmak oldu. Bülent Arınç öğrencilerle hatta “ülkedeki tüm öğrencilerin temsilcileriyle” kamuoyunun karşısına çıktı ve ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını a hayır!” pankartıyla ama bir grup provokatörün bu 31 Ağustos günü, Ankara’da “İkinci öğretimde harçalar kaldırılsın: Harçlar e “Öğrenciler aç, demokratik hamlelerini karartmaya Yüksel Caddesi’nden Başbakanlık önüne yüründü. 150 kişinin katıldığı eylemd kazanılır!”, “Eğitim çalıştıklarını söyledi. Bu şekilde mezunlar işsiz, işte sizin YÖK düzeniniz!”, “Hak verilmez alınır, zafer sokakta r!”, “Direne direne İstanbul başta olmak üzere ülkenin haktır satılamaz!”, “Üvey evlat değiliz ikinci öğretimiz”, “Üniversiteler bizimdi atıldı. arı dört bir tarafında parasız eğitim hakkı kazanacağız!” ve “AKP harcını al başına çal!” sloganl ‘sorunsuz’ geçmesi için için sokağa çıkan binleri, provokatör Öğrenci hareketinin militanlaşmasından korkan sermaye devleti eylemin anlık önünde okunan Başbak açtı. ilan etti ki Ulusal Öğrenci Konseyi normalde yürüyüşe izin vermedikleri Başbakanlık güzergahını bile asının açık bir aldatmaca Başkanı Ağaoğlu, başbakan basın açıklamasında harçların birinci öğretim ve açık öğretimde kaldırılm yardımcısını aratmayacak olduğu vurgulandı. olduğu açıklandı. Ayrıca konuşmalarda bulundu. Harçların kaldırılması aldatmacasının eğitimin ticarileşmesinin bir ayağı amasının büyük bir eşitsizlik Ülkedeki tüm üniversiteleri temsil en yüksek harcı ödeyen ikinci öğretim öğrencileri için harçların kaldırılm en ve bunun için eden Ulusal Öğrenci Konseyi, ikinci olduğu, kaldırılan harçların da bugüne kadar ‘parasız eğitim’ talebini yükselt ası ve eğitimin kaldırılm en tamam ın öğretim öğrencilerinden harç parası tutuklanan öğrencilerin mücadelesi olduğu açıklandı. Harçlar alınmasına dair uygulamada bir sorun tamamen parasız hale getirilmesi talebiyle açıklama son buldu. Konuşmalarda görmedi, bir eleştiride de bulunmadı. Ardından birinci öğretim ve ikinci öğretimden birer öğrenci konuşma yaptı. Hatta bu uygulamayı yaşamsal kılan mücadeleyi birleştirme vurgusu öne çıktı. iktidarla basın açıklaması bile yaptı. Ekim Gençliği’nin de destek verdiği eyleme birçok ilerici kurum katıldı. Ekim Gençliği / Ankara

Ankara’da har(a)ç protestosu

9


Şimdi geldiğin yerin farkına varma zamanı! Üniversiteye adım attın! Dört bir taraftan yalan ve kandırma araçlarıyla uyutulmaya çalışılıyorsun. Ya boş bireysel kurtuluş yalanlarına kanacaksın, ya da toplumsal kurtuluşun bir parçası olacaksın! Düzen, bireysel kurtuluşu reklamlaştırıp insana dair her şeyi birer metaya çevirirken, ikincisini tercih edenler tarihin öznesi olacaklar… Büyük umutlarla geldin üniversiteye. Yıllarını verdin, emek harcadın, kucak dolusu para döktün. Sonuçta şimdiye kadarki hayatında bel bağladığın üniversiteye geldin. Farklı bir hayat, sınıf atlama hayalleri, mezuniyetle beraber tüm kapıların açılacağı umutları... Ancak, hayalle gerçek aynı olamaz. Sana vaad edilenle gerçeklik arasında büyük bir fark var. Beşikten mezara her şeyi metalaştıran, attığımız her adımdan, geçirdiğimiz her saniyeden çıkarı olan bir düzende yaşıyoruz. Birileri çalışıp açlık ve yoksullukla cebelleşirken, çalışmayan azınlığın zevk-i sefa sürdüğü bir toplumda yaşıyoruz. Çünkü üretim araçlarını elinde bulunduran azınlık, milyonları ücretli köleleri yaparak tüm zenginliğe el koyuyor. Tüm bunlar olurken sen zincirlerinin halen farkında değil misin? Eğitim sistemi de bizleri metalaştıran, birer köle olarak gören kapitalist sistemin bir parçasıdır. Daha yakın zamanda, gerici - ezberci eğitimin tezgahından geçerek, kameralarla, güvenliklerle, baskıyla, tehditle, notla korkutularak çıktık liselerden ve dershaneye gitmek zorunda bırakılarak geldik üniversiteye. Peki, böylesi koşullarla geldiğimiz üniversitenin neden farklı olmasını bekliyoruz?

Rüya bitti! Baştan aşağıya anti-bilimsel, toplumun değil sermaye çevrelerinin hizmetinde, teknokentlerle tüm olanakların sermayeye açıldığı bir üniversite tablosu… Diplomanı al eline, açılsın iş kapıları; bu artık bir hayal! Bugün yetkin mühendislik, stajyer öğretmenlik/avukatlık uygulamalarıyla, sözleşmeli çalıştırılıyor, asgari ücrete mahkum ediliyoruz. Üniversiteden mezun olduktan sonra geçmişin ayrıcalıklı mesleklerine sahip olmak, bizlerin ancak diplomalı ücretli köle olmamızı sağlıyor. Artık üniversitede özgürlük ortamı yok, mücadeleyle kazanırsak olacak. Düşünmeyen sorgulamayan, boyun eğen bir gençlik yetiştirmeye çalışıyorlar. Başkaldıranı, düşüneni disiplin yönetmelikleriyle ezmeye, kendi hayatımızın öznesi olmamıza, geleceğimize sahip çıkmamıza engel olmaya çalışıyorlar. Yaşantımızı baştan çizip, bizleri buna ayak uydurmaya zorluyorlar. Har(a)çların kalktığı demagojileriyle bizlerin gözleri boyanmaya çalışılıyor. Baştan sona paralı eğitim politikaları

10

uygulanırken, yurt, yemek, ulaşım, kitap, laboratuvar gibi her türlü masraf bizlerin üzerindeyken, harçlar paralı eğitimin maddi olarak tali bir kısmını oluşturuyor. Harçların kaldırılması tartışması bizlerin gözlerini boyamaktan öte bir anlam taşımıyor. Zaten kucak dolusu para dökmeden üniversiteye hazırlanmak mümkün değilken, har(a)çların kalkması ticari eğitimin son bulacağı anlamına hiçbir şekilde gelmiyor. Parasız eğitim bu düzende bir hayal olarak kalmaya devam ediyor.

Emperyalizme karşı Deniz olunmalı! Ortadoğu kan gölüne dönerken ve ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda dünya şekillendirilmeye çalışılırken, Türk sermaye devleti de bu kanlı ve kirli emperyalist müdahalelerden kendine çıkar sağlama peşinde koşuyor. Bir taraftan emekçi çocuklarını emperyalist savaşlara asker olarak gönderen, Türkiye’nin her tarafını ABD üsleriyle donatan sermaye devleti, öte taraftan üniversitelerdeki teknokentleri silah sanayisinin hizmetine sunuyor. Savaş uçakları ve helikopterlerinin yazılımları, insansız hava uçaklarının projeleri buralarda geliştiriyor. Üniversiteler, Ortadoğu halklarının en ileri teknoloji ürünü silahlarla katledilmesinden üzerlerine “özgürlük” bombaları yağdırılmasına kadar emperyalist politikaların birer parçası haline getiriliyor. Bugünlerde Suriye’ye müdahale tartışmaları sürerken, Ortadoğu emperyalist bir savaşın eşiğindeyken, bu savaştan halkların ve biz gençliğin hiçbir çıkarının olmadığı açık. Emperyalist savaş ve saldırganlığa karşı Amerikan 6. Filosu’nu Dolmabahçe’de denize döken Denizler’in ruhunu kuşanmak gerekiyor!

Ekim Gençliği


YÖK makyaj tazeleme operasyonu yaptı...

“Üniversitede siyaset serbest(!)”

! n e s r e Y

12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin ardından kurulan Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), üniversitelerde piyasalaştırmanın, ticarileştirmenin, baskı ve anti demokratik uygulamaların baş mimarı olmuştur. ’80 öncesi gençliğin dinamizmini üniversitelerden silmek için bizzat darbeciler tarafından inşa edilen bu kurum, geçtiğimiz yıllara bakıldığında görevini layıkıyla yerine getirmiştir. Kurulduğu günden bugüne üniversitelerde paralı eğitimin parolası olmuş, üniversiteleri toplum için değil; piyasa için bilim üreten mekanizmalar haline getirmiştir. Diğer bir yandan ise, 85’te yayınladığı disiplin yönetmeliğiyle birlikte üniversitelerde devrimci-demokrat öğrenciakademisyen avına başlamıştır. 1985’te ortaya çıkan, YÖK’ün misyonuna uygun ve içerisinde çok komik gerekçelerle birlikte birçok örgenciyi üniversiteden atmaya kadar götürecek maddelerin bulunduğu, bununla birlikte üniversitelerde her türlü siyasi ve ideolojik eylem ve etkinliği kesinkes yasaklayan yönetmeliğin, geçtiğimiz günlerde sözde burjuva medyada yer alan ‘radikal değişiklik’ ‘devrim niteliğinde değişiklik’, ‘özgürlükçü değişiklik’ başlıklı haberler eşliğinde güncellendiği duyuruldu. Yeni YÖK Başkanı’nın ‘demokratik, günün koşullarına uygun’ başlığıyla gündeme sürdüğü yeni yönetmelik aslında eskisini aratmayacak durumdadır. Her fırsatta, gerçekleştirilen referandum vesilesiyle 12 Eylül darbesiyle hesaplaşıldığını aymazca iddia eden AKP, nedense darbenin öz be öz ürünü olan YÖK’ü kaldırma projesinden vazgeçmiş, onu kendi ihtiyaçlarına uygun bir biçimde şekillendirmek istemiştir. Zaten kendisinden başka bir şey beklemek ham hayalcilik olurdu. Yeni yönetmelikle ‘85’te yayınlanan yönetmelik arasında özü bakımından hiçbir farklılık yoktur, olamaz da.

Eskisi de yenisi de bir, öz aynı öz Eski yönetmelikte bir haftadan bir aya kadar uzaklaştırma cezası içeren ve açık bir şekilde belirtilen, “üniversite içerisinde siyasi faaliyette bulunma” cezası kaldırılırken, yerini yeni yönetmelikte

‘Yükseköğretim kurumuna ait kapalı ve açık mahallerde yetkililerden izin almadan toplantılar düzenlemek.’, ‘Yükseköğretim kurumunda kişilerin şeref ve haysiyetini zedeleyen sözlü veya yazılı eylemlerde bulunmak’, ‘Öğrenme ve öğretme hürriyetini engelleyici eylemlerde bulunmak’ gibi muğlâk ve kapsamı çok geniş olan tanımlamalarla bir haftadan bir aya varan cezalar öngörülmektedir. Diğer yandan ise izin alınmadan yapılan afiş ve bildiri kınama gerektirecek davranışlar içerisinde ele alınıyor, tekrarı durumunda ise bir üst ceza verileceği belirtiliyor. Bir önceki yönetmelikte işgal-boykot eylemlerinin cezaları siyasalideolojik içeriğine göre belirlenirken, yeni yönetmelikte ‘Yükseköğretim kurumlarında işgal ve benzeri fiillerle yükseköğretim kurumunun hizmetlerini engelleyici eylemlerde bulunmak,’ şeklinde tek başlık altında toplanıyor ve bir dönemlik uzaklaştırma cezası kapsamına alınıyor. Daha vahimi ise bugün Adalet Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre 2 bin 824 öğrencinin cezaevinde olması ve bunların 884’ünün ‘silahlı terör örgütüne’ üye olmak suçlamasıyla tutuklanmasıdır. Bu çerçevede puşi takmanın, en temel hak olan basın açıklamalarına katılmanın, parasız eğitim talebinde bulunmanın dahi ‘terör örgütüne’ üyelik kapsamına sokulması sonucu yüzlerce öğrenci cezaevlerine konulmuştur. Buna binayen ‘Mahkeme kararıyla kesinleşmiş olmak kaydıyla, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, böyle bir örgütü yönetmek veya bu amaçla kurulan örgüte üye olmak, üye olmamakla birlikte örgüt adına faaliyette bulunmak veya yardım etmek’ kapsamında öğrencilere verilen ceza yüksek öğretim kurumundan çıkarılmak olmuştur. İşte tazelenen makyaj ve makyajın altındaki yüz. Yukarıda belirttiğimiz gibi her ne kadar siyasi faaliyet başlığı ceza kapsamından çıkarılsa da, cezaların kapsamı ve niteliği açısından üniversitede gerçekleştirdiğimiz hemen hemen her faaliyet ceza olarak bize geri dönebilecek raddeye getirilmiştir. Bir taraftan yeni düzenlemeyle üniversitede sorgulayan, düşünen her öğrencinin pratiği ceza kapsamına alınırken diğer bir taraftan her ne kadar kağıt üstünde de olsa bir önceki yönetmelikte ceza kapsamında olan din, dil, ırk, mezhep ayrımcılığı ve üniversitede kumar oynamak oynatmak vb. maddeler ceza kapsamından çıkartılmıştır.

Özgürlük örgütlülükte Disiplin yönetmeliğinin temel işlevi üniversitelerde düzeni sorgulayan, bunun neticesinde değişimi üreten ve değiştirme iradesi gösteren ilerici, devrimci, demokrat, yurtsever öğrencileri çeşitli cezalarla ‘rehabilite’ etmek, sindirmek, marjinalize etmek, bununla birlikte genel öğrenci kitlesinin hak arama mücadelesine katılması ve örgütlenmesinin önüne geçmektir. Sistem gençliğin dinamizminden ve yaratıcılığından oldukça korkmaktadır. Korkmakta da hakkı vardır. Gençlik hareketinin mücadele tarihi bu korkuyu yaratan gerçek bir somutluktur. Bu noktada yasaklar ve kuralların 85’te amacı neyse bugün de bu gerçeklik devam etmektedir. Gençlik her gündeme geldiğinde 68’e mi dönüyoruz tartışmaları bu sebeptendir. Tüm bunların ışığında YÖK’ün böylesi bir düzenlemeye ihtiyaç duymasının sebebi yıllardır üniversitelerde gençliğin soruşturma, ceza ve tutuklamalara rağmen vermiş olduğu mücadele tarihidir. Bugün üniversitelerde verilen mücadele ve ödenen bedeller neticesinde YÖK meşruluğunu yitirmiş, makyaj tazeleme bir zorunluluk olmuştur. Kavranılması gereken nokta ise özgürlüğün örgütlülükle kazanılabileceği gerçeğidir.

11


ODTÜ’de yeni dönem başlarken… Yaz döneminin sona ermesiyle, liseyi bitiren gençler büyük bir heyecanla üniversiteleri dolduruyor. Bu heyecan üniversitelerin de öğrenci kapabilme rekabetine girmesine ve onun heyecanına dönüşüyor. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ne (ODTÜ) yeni gelen öğrencilere yönelik hazırlanan tanıtım filminde şu vurgular öne çıkıyor: Filmde bilim yüceltiliyor, araştırma ve eleştirel analiz etme yöntemleri öğrencilere ezberletilmeye çalışılıyor. Üniversiteler bilim yapılan yerler olarak biz öğrencilere kanıksatılmaya çalışılıyor. Buna uygun olarak ODTÜ’lü ruhu biz öğrencilere özendirilmeye çalışılıyor. ODTÜ’lülük idealize ediliyor. ODTÜ’lü “Hiçbir sınırı kabul etmez” deniliyor. “Özgür düşünür”, “var olan bilgiyle yetinmez”, “yeni bilgi üretmek, hayata geçirmek, paylaşmak” için çalışır, “dünyanın sorunlarıyla ilgilenir, çözüm arar” deniliyor. Bütün bunlar “ODTÜ’lü ruhu” olarak gösteriliyor, buna “idealizm” ya da “devrimcilik” denilebileceği belirtiliyor. Bunlar ODTÜ’nün tanıtım filminde geçen tanımlamalar. Peki bütün bunlar ODTÜ’de nasıl gerçekleşiyor, ODTÜ’yü geçelim Türkiye’de nasıl gerçekleşiyor? Daha da genel düşünelim, dünyanın içinde bulunduğu durumda nasıl somutlaşıyor? Öncelikle, araştırma ve bilimden başlayalım. Hani üniversiteler bilim yapılan yerler ya… Bugünlerde daha da yoğunlaşmış bir şekilde, uzun bir süredir “üniversitelerin özerkleşmesi” tartışmaları yürütülüyor. İktidar, üniversiteleri “özgürleştirmekten” bahsediyor. YÖK’ün kaldırılacağına dair açıklamalar yapılıyor. Sermaye sahiplerinin, ilçe yöneticilerinin, “öğrenci temsilcileri”nin içinde yer alacağı “mütevelli heyetleri”nin özerk üniversiteleri yönetmesinden bahsediliyor. Bu sistemin uygulandığı özel üniversitelere bakalım, acaba gerçekten “özgür” bir ortam var mı? Öğrenciler istedikleri gibi tartışıp, istedikleri gibi düşünebiliyorlar mı? Asla! Sözde bütün bu düzenlemeleri yaparken amacın üniversitelerin daha “özgür” ve bilim yapılan yerler olmasını sağlamak olduğu söyleniyor. Nedir bütün bu “özgürleşme” gerçekten? Bu “özgürleşme”, sermaye sahiplerinin çıkarları doğrultusunda bilim yapmaktır. Eğitimin sermayenin çıkarlarına göre dizayn edilmesidir. Biz öğrenciler sanıyoruz ki, özgürce tartışıp, özgürce eleştirip, özgürce değiştireceğiz. Bütün bunları yapabiliriz, ancak “sınırlarımız” yönetenlerce belirlendiği koşullarda. ODTÜ Teknokent’te bulunan ASELSAN, HAVELSAN gibi büyük savunma sanayi şirketleri, Ortadoğu’da ve Kürdistan’da süren savaş için üretim yaparken… İktidar karşıtı eyleme geçen, mücadele eden öğrenciler tutuklanırken… “Özgür” basın yargılanırken… ODTÜ senatosu bile kamuoyuna bu demokratik hakların gasp edilmemesi gerektiğine dair açıklama yaparken, biz öğrencilerin özgür olması, bilimsel çalışmalarını “toplum” için yapması mümkün mü? Yönetenler, sermaye sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yönetmektedir ve onların çıkarları doğrultusunda bilim yapılmasını istemektedir. Yönetenler, üniversiteleri

12

özerkleştirmeyi değil, üniversiteleri şirketleştirmeyi hedeflemektedir. Yönetenler, bu sınırların dışına taşmamıza tahammül edememekte; buna karşı, bu sınırları aşmak için mücadele eden öğrencileri hapse atmaktadır. ODTÜ senatosu kamuoyuna duyurusunda “hak ve özgürlükler alanının evrensel değerlere uygun biçimde düzenlenmesini” talep etmektedir. ODTÜ rektörü, 2 sene önce Tayyip Erdoğan’ın TÜBİTAK toplantısı için okula girmesine izin vermiş, buna karşı olan öğrencileri de okula polis sokarak durdurmaya çalışmıştı. Peki o zaman, ODTÜ senatosu kimin için özgürlük istiyor, hangi yüzle ODTÜ’lü ruhundan bahsediyor? ODTÜ rektörü, senatosu/yönetenleri, düzen sınırlarını aşmaya yönelik mücadelelere tahammül edemiyor. Şirketlerin çıkarlarına karşı mücadele edenleri bastırıyor. ODTÜ’yü devletle, iktidarla aynı doğrultuda, sermayenin çıkarları adına yönetiyor. O bahsedilen, “gerektiğinde sınırları aşan ODTÜ’lü ruhu”nu bastırmaya çalışıyor. Dünyada açlık, yoksulluk, işsizlik ve savaş emperyalistlerce, büyük şirket sahiplerinin çıkarları doğrultusunda, daha da derinleştirilmektedir. Türkiye’de ekonomi büyürken sermaye sahipleri zengin olmakta, Ortadoğu halklarına ve Kürtlerin hak arama mücadelesine karşı savaş kışkırtılmaktadır. Bütün bu sorunlar devam ederken, bilim ve teknoloji sermayenin çıkarlarına hizmet ederken, biz ODTÜ öğrencileri “bilim yapma”yı düşünemeyiz. Bizler bu kapitalist düzen sınırları içinde kaldığımız koşullarda dünyadaki sorunların daha da büyüyeceğini, büyük şirket sahiplerinin dünyayı talan etmesinin sonunun gelmeyeceğini gözardı edemeyiz. Bu koşullarda gelişen bilimin, emperyalistlerarası rekabet sonucu ortaya çıkan savaşlarda büyük yıkımlara yol açtığını ve daha da açacağını unutamayız. “2. Dünya Savaşı, dünyadaki nüfusun %3,5ini mezara yollamıştı, bugün bilimin gelişmişlik düzeyi, nükleer silah, roket, uçak, tank, gemi ve denizaltı kapasitesi eskisine oranla katlanmış durumda.”* Bilim ve teknolojinin gelişmesi kaçınılmazdır. Fakat bu gelişme, içinde bulunduğumuz toplumsal koşullardan ve sınıflararası ilişkilerden/çelişkilerden bağımsız değil, tam tersine bunların belirlediği şekilde gerçekleşmektedir. Kapitalistler teknolojiyi, fabrikaları mülk edinmekte, kapitalistler yönetimi kontrol etmekte, kapitalistler zengin olmakta, kapitalistler savaşlara sebep olmakta ve sınırları kapitalistler belirlemektedir. ODTÜ’lülük bu düzen sınırlarını aşmaktır. ODTÜ’lülük devrimcilikse, biz ODTÜ’lüler kapitalist düzenin kökünü kurutmak için mücadele etmeli, araştırmalı, okumalı ve en önemlisi de örgütlenmeliyiz. ODTÜ’den bir Ekim Gençliği okuru * “Son Gelişmeler Işığında Bilimin Toplumdaki Rolü” (Ekim Gençliği, sayı: 136)


Rektörün korkulu rüyası olmaya devam edeceğiz! Hacettepe Üniversitesi’nde geçtiğimiz dönem rektör değişikliği yaşandı. Üniversitemizdeki ilerici/devrimci tüm güçlere azgınca saldıran Uğur Erdener, iktidar ömrünü tamamlayıp görevini Prof. Dr. Murat Tuncer’e devretti. Tuncer’in göreve gelir gelmez ilk yaptığı icraat da Uğur Erdener’in üniversite öğrencilerine karşı kullanılmak üzere altına imza attığı biber gazı ihalelerini açıklamak, böylece eskiye dair ne varsa herşeyi değiştireceğini iddia etmek oldu. Bu hamlesiyle gündeme “demokrat rektör” olarak oturdu. Burjuva medya günlerce “böyle rektör görülmedi”nin propagandasını yaptı. Öyle ki, bazı sol çevrelerce bile Murat Tuncer’in demokratlığı teslim edildi. Ancak çok geçmeden Tuncer’in maskesi düştü. Her ay öğrencilerle toplantı yapıp, onların sorunlarını dinleyen rektörün gerçek niyeti çok geçmeden ortaya çıktı. “Herkes görüşünü rahatça ifade etsin” kisvesi altında Beytepe’de faşist/gerici örgütlenmelere alan açmaya çalışan rektör, ilerici ve devrimci öğrencilerden de yıl boyu soruşturmayı esirgemedi! Eli sopalı 200 kişilik faşist güruhu kampüse alıp ilerici ve devrimci öğrencilere saldırtan rektör ne kadar demokrat olduğunu cümle aleme bir kez daha gösterdi. Bu durum bizler açısından çok da şaşırtıcı değildi. Zira Murat Tuncer’in ikiyüzlü bir sermaye temsilcisi olduğunu daha en başında söylemiştik. Hatta bu konu ile ilgili Ekim Gençliği’nde arka arkaya yazılar kaleme almış ve yaratılan sahte özgürlük rüzgarına kapılmamak gerektiğini belirtmiştik. Göreve geldiği günlerde burjuva medyanın “demokrat rektör” olarak göklere yükselttiği ve “iyi niyetli” açıklamalar yapan bu zatın kimin ve neyin temsilcisi olduğunu daha ilk günden itibaren ortaya koymuştuk. Murat Tuncer’in sinsi politikalarının aleti olan bazı gençlik örgütlerinin aksine, öğrenci gençliğe Murat Tuncer’in yaptıklarının ne anlama geldiğini ve yapabileceklerinin sınırlarını anlatmıştık. *

İkiyüzlülüğün bu kadarı! Göreve gelmesinin üzerinden daha 1 yıl bile geçmeden gerçek kişiliği ortaya çıkan rektör Murat Tuncer son açıklamalarıyla bir kez daha gündeme geldi. Hacettepe Üniversitesi’nin rektörü Tuncer Amerika’da boğularak yaşamını yitiren iki öğrenci arkadaşımızın cenazesinde gazetecilerin sorularını yanıtladı. Başta PKK olmak üzere “yasadışı örgütlerin” üniversitelerde oldukça etkin olduğunu belirten Tuncer, devrimci ve yurtsever öğrencilere saldırdı. Yasadışı örgütlerin sempatizan kazanmak için birçok yöntem kullandığını söyleyen rektör, mücadele eden öğrencileri kandırılmış kişiler olarak tanımladı. Bu da yetmezmiş gibi “terör örgütlerinin

öğrencilere sevgili bulduğunu” söyleyecek kadar aklaksızlaşlaştı. Bu açıklamalarıyla Hacettepe Üniversitesi’ni yeni kazanan öğrencilere mesaj veren rektörün devrimci ve yurtsever öğrencileri marjinalleştirmeye çalıştığı ortadadır. Ancak çabası nafiledir! Devrimci öğrencilerin kitlelerle bağ kurmasını engelleyemeyecektir! Hacettepe Üniversitesi’nde yeni bir dönemin başladığını söyleyen rektörümüz, aralarında Ekim Gençliği okurlarının da bulunduğu devrimci ve yurtsever öğrencilere uzaklaştırma cezası vererek açıklamasında bahsettiği “çözüm” yöntemlerini uyguladığını düşünüyorsa yanılıyor. Üniversitemizde devrim ve sosyalizmin kızıl bayrağı tüm engellemelere rağmen dalgalanmaya devam edecek. Biz Ekim Gençliği olarak yeni dönemde de Tuncer’in korkulu rüyası, devrimin ve sosyalizmin üniversitelerdeki temsilcisi olmayı sürdüreceğiz. Genç komünistler olarak düzenin tüm kalelerini yıkmaya devam edeceğiz!

Hacettepe Üniversitesi Ekim Gençliği * Murat Tuncer’in “demokratlığının” sınırı - Beytepe Ekim Gençliği (Ekim Gençliği, sayı:137, Nisan 2012 ) Hacettepe Üniversitesi’nde rektör değişti... Peki değişen ne? ( Ekim Gençliği, sayı:136, Mart 2012)

Eğitimde ticari dönüşüm sürüyor... n da sermayeSermaye devleti bir taraftan harçaları kaldırdığını iddia ederken diğer tarafta itelere atanan ünivers da üniversite işbirliğini her alanda uygulamaya çalışıyor. Bunun bir ayağı kartına çevirerek devam CEO’lar iken şimdi de 23 üniversitede başlatılan öğrenci kimliklerinin banka ediyor. sinden öğrenciler Öğrencilerin kişisel bilgilerinin kendilerinin haberi olmadan bankalara verilme ite yönetimleri geri rahatsızlık duydu. Bu nedenle öğrencilerden gelen basınç sonrası kimi ünivers ştırdığını iddia ederek kolayla çok işleri bunu adım atmak zorunda kaldı. Kimi üniversite rektörleri de ra verilmesinin bankala iz habers uygulamayı savundu. Öğrencilerin kimlik bilgilerinin kendilerinden i. yasak olmasına rağmen hukuktaki boşluktan yararlanarak uygulamaya geçirild daha görüldü. Tüm bu Böylece hukukun sadece sermaye sınıfının yararları için var olduğu bir kez ekte. yaşananlar Bologna süreci ve eğitimin ticarileşmesinin bir ayağı olarak gözlenm

13


Sermaye için değil

! m i t i ğ e n i ç toplum i Üniversite seçim rüzgârı

“Üniversiteler, toplumun tüm çelişkilerini yansıtan küçük birer aynadır.” V. İ. Lenin Günümüzde, kapitalist ülkelerin neredeyse hepsi, kalkınma ve ekonomik büyüme açısından çözüm olarak gördükleri neo-liberal politikaların bir sonucu olarak, temel bir insan hakkı olan eğitimi baştan aşağı “yenilemektedirler” veya hâlihazırda yenilemiş bulunmaktadırlar. Eğitimin “parası olanın yararlanabildiği ticari bir hizmete dönüştürülmesi” olarak özetlenebilecek olan bu yenilenmeler bütünü, neo-liberal politikalarla ayyuka çıkarılmış olsa da, temelde yeni bir politika değildir.

Bir artı-değer sömürü aracı olarak eğitim Kapitalist ülkelerde eğitimin amaçları şu ya da bu biçimiyle hep aynı özden beslenir. Genç kuşakları maddi anlamda olduğu gibi düşünsel anlamda da cendere altına alarak itaatkâr bireyler yaratmak; resmi/egemen ideolojinin yaygınlaştırılmasını ve sürekliliğini sağlamak; sınıflar arasındaki eşitsizlikleri meşrulaştırarak, sermayenin çıkarlarına göre bunları yeniden üretmek ve derinleşmesini mümkün kılmak, son olarak kapitalizmin ihtiyaçlarına yanıt olabilecek türden kalifiye iş gücünü yetiştirmek... İşte kapitalist toplumlarda eğitimin “işlevleri” temelde hep bunlar olagelmiştir. Neo-liberal politikalarla eğitime yeni bir “işlev” daha kazandırılmıştır ki bu, eğitimin bir metaya dönüştürülerek eğitimin bizzat kendisinin bir “artı-değer sömürüsünün aracı” ve “sermayenin değerlenme aracı” haline gelmesidir. Kapitalist sistemin 70’lerde yaşadığı krizden çıkmak üzere, kendisini yeniden yapılandırma ihtiyacının sonuçları olan bu neoliberal politikaların; yerli ve yabancı sermaye grupları, IMF, DB gibi uluslararası kuruluşların talepleri doğrultusunda, hükümetler tarafından 1980’lerden bu yana adım adım hayata geçirildiğini unutmamak gerekir. Kapitalist sistemin yaşadığı neo-liberal dönüşümle birlikte sadece eğitim değil, bir bütün olarak toplumun en temel ihtiyaçları bütünüyle piyasanın insafına bırakılmıştır.

14

Eğer eğitime ve özellikle eğitimin yüksek öğrenim kademesine güncel bir bakış sunmak gerekirse, geride kalan süreçte yükseköğrenim cephesinden bir seçim rüzgârı esmekte olduğunu söyleyebiliriz. “Üniversite seçim rüzgârı” olarak betimlenebilecek bu rüzgâr, temelde ticarileşen ve bir meta haline dönüştürülen eğitimin çok saf kanıtlarını bize sunuyor. ÖSYM’nin 2011 yılında LYS’de başarılı olan ilk 5 bin öğrencinin kimlik bilgilerini saklı tutması üzerine ODTÜ, LYS’de başarılı gençleri bünyesine çağırmak amacıyla bir reklam filmi hazırlamış ve bunun televizyonlarda yayınlanmasını sağlamıştı. Gelen tepkiler üzerine YÖK, ODTÜ’nün eski mezunlarının yer aldığı reklam filmiyle ilgili olarak, “devlet üniversitelerinin vakıf üniversiteleri gibi reklam yapabileceğini, mevzuata aykırı bir durum olmadığını” bildirmişti. O zamandan bugüne özel üniversiteler ve hatta devlet üniversiteleri türlü yöntemlerle “pazarlanmakta”, çeşitli tüketim araçlarına konu olmaktadırlar. Bugün gelinen noktada Konya’nın Zafer Meydanı’nda İstanbul Üniversitesi, ODTÜ ve Hacettepe Üniversitesi’nin stantları kuruluyor. ODTÜ’nün “tanıtım” reklamları TV’lerde boy gösteriyor. Son iki yazdır Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nin reklam afişleri “Bilimin ışığında” sloganı ile Ankara metrosunu süslüyor. İstanbul’un her semtindeki billboardlarda da bir dizi devlet üniversitesinin boy boy “tanıtımları” var…

Şirketler ve müşteriler En basit tanımı ile “bir şeyi duyurmak veya tanıtmak için hazırlanmış, kalabalığın görebileceği yere asılmış, genellikle resimli duvar ilanı” olan billboardlar, zamanlarının büyük bir bölümünü ev dışında geçiren hedef tüketici kitlesine farklı ve daha etkili bir erişim imkânı olarak görülmekte. Kent yaşamında insanları yönlendirme gücüne sahip olan bu araçlar, günlük yaşamda sayısız bilgiyi insanlara adeta empoze ediyor. Okuma yazması olan her bireyi etkileyen ve yapılan araştırmalara göre satışları arttırmak, işletme, kurum ya da marka imajı yaratmak açısından belirgin “başarıları!” olan bir satış ve pazarlama tekniği. İşte böylesine bir amacı ve hedef kitlesi olan billboardlar artık özel üniversitelerin ve hatta devlet üniversitelerinin “pazarlanması” açısından etkin bir görev görüyor! Başımızı nereye çevirsek şirkete dönüşmüş yüksek öğrenim kurumlarının bizler, yani “müşteriler” için hazırlamış olduğu pazarlama taktiklerini görüyoruz. Eğitimin ticarileşmesi olgusu üniversiteye ilk adım attığımızdan itibaren yakıcı bir biçimde bizlerin deneyimlerine konu oluyor. Alabildiğimiz eğitimin niteliği de ancak anti-bilimsel temelde ve alabildiğine eksikliklerle donatılmış oluyor. Yani kısacası en doğal hakkımız olan eğitim hakkımızın önünde bile onlarca engel var. Tüm bu engelleri aşabilmenin yolu ise engelleri oluşturan kapitalist sistemin temellerini hedef alan bir mücadele ortaya koymaktan geçiyor. Düzenin dayattığı neo-liberal saldırılara karşı birleşik, kitlesel ve devrimci bir gençlik hareketi yaratma hedefini güncel tutan genç komünistlerin açtığı yolu büyütmek için Ekim Gençliği saflarında örgütlenmeye!


Barınma sorunu parasız eğitim talebinin parçasıdır!

Barınma hakkı için mücadelemizi yükseltelim! Geçtiğimiz haftalarda, AKP hükümeti bin bir demagoji eşliğinde harçların kaldırıldığını ilan etti. Üniversitelerin sermaye denetiminde yeniden şekillendirilmesinin bir parçası olan harçların kaldırılması kararı, aynı zamanda göz boyamaya hizmet etmektedir. Çok açık ki, harçlar öğrencilerin masraflarının çok küçük bir bölümünü oluşturmaktadır. En temel masraflardan birini ise barınma sorunu oluşturmaktadır. Üniversitelerde barınma sorunu öyle bir hal aldı ki artık öğrenciler tercih yaparken okulun kalitesinden önce, barınma olanakları nasıl diye bakmaya başladılar. Rehberlik öğretmenleri “Şu okula kayıt yaptırın, o okulun yurdu var, barınma sorunu çekmezsiniz” şeklinde yönlendirmelerde bulunuyorlar. Tabii sadece okulun yurdu olması yetmiyor, üniversiteler her oda için ayrı bir fiyat tarifesi koyuyorlar. Bologna sürecini başlatmış olan okullar bu işte daha deneyimliler. Hemen yurt adı altında üniversitenin bir yerine bina dikip, fahiş fiyatlarla kendi öğrencilerine uzun zamandır oda kiralıyorlar. Hatta Hacettepe Üniversitesi’nde öğrencilerden hava parası diye 1500 dolar alıyorlar. Tabi herkes bu parayı veremediği için buralar daha çok zengin çocuklarının konaklama yerleri oluyor. AKP hükümeti, her ile bir üniversite açmakla övünüyor. Oysa, bunların birçoğu tabela üniversitesi olmaktan öteye gitmiyor. Bu okulların bazıları bırakın yurt açmayı, yolu bile olmayan, laboratuarı olmayan, şehirden bir iki saat uzaklıkta olan okullar. Buradaki amaç, okul açıp eğitim vermek değil, aynı zamanda, öğrencileri bir müşteri gibi görerek, onlar üzerinden yurt sahiplerine, okulun kurulduğu bölgedeki büyük arsa sahiplerine, dükkan sahiplerine rant alanı açmak. Bugün iyimser bir hesaplama ile bir üniversite öğrencisinin aylık harcadığı para 600 lira. Bunu 1 milyon 700 binle çarptığımızda ortaya kocaman bir pasta çıkıyor. Bu da sermaye sahiplerinin iştahını kabartmaya yetiyor. O yüzden her sene üniversite kontenjanlarını arttırmak için çaba gösteriyorlar. 1 milyon 700 bin öğrencinin olduğu okullarda Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun (KYK) sadece 230 bin yatak kapasitesi var ve arttırmak için çaba bile göstermiyorlar. Öğrencileri açıkça özel yurtlara ve cemaat yurtlarına yönlendiriyorlar. İnsanlar da eğer paraları yoksa, çocukları açıkta kalmasın diye borç alarak ya özel yurtlara ya da cemaat yurtlarına yazdırıyorlar.

Özel yurtlar ve cemaat yurtları mantar gibi türüyor! Özel ve cemaat yurtlarını her yerde görmek mümkün. Öyle ki, her okulun kayıt dönemlerinde şehirlerin otobüs terminallerinde dahi karşımıza çıkıyorlar. Üniversitelerde kendi okul topluluklarına bile stant açtırmazken, bu yurtlar çok rahat şekilde her okulda stant açıp insanların çaresizliklerinden faydalanmaya çalışıyorlar.

Özellikle cemaat yurtlarına bu konuda büyük ayrıcalık sağlanıyor. Eğer çocuğunuz bir üniversiteyi kazandı ise bu adamlar sizden daha önce haber alıp, kapınızı çalmayı ihmal etmedikleri gibi, yurtlarının çok güzel olduğundan, odalarının kişi sayısının az olduğundan bahsedip sizin kaydınızı daha evde iken alıyorlar.

KYK yurtları: Yarı açık cezaevi… 230 binden biri olup eğer KYK’dan yurt çıkarsa size asıl zor günler o zaman başlamış oluyor. 8 kişilik daracık odada kalmak zorundasınız. Bu odaların çoğunda priz bile yoktur. Ders çalışamazsınız, arkadaşlarınızla vakit geçiremezsiniz. Çünkü keyfi belirlenmiş yurt giriş-çıkış saatlerine uymak zorundasınızdır. KYK yurtlarında tadilat, bakım yapılması yerine, her yurdun kapısına parmak okuma cihazları koyulması tercih ediliyor. Öğrencilerin özgürlüklerine her adımda müdahale ediliyor. Sonra KYK başkanı çıkıp “Artık veliler çocuklarının ne zaman yurda giriş yaptığını bilecek” diyerek nasıl bir bakış açısına sahip olduğunu gösteriyor. Ek olarak belirtmeliyiz ki, bu yurtlarda kadın öğrenci olmak daha da zor. Eğer geç kaldıysanız erkek öğrencilere gösterilen tolerans size gösterilmez, bu durumdan anne babanız haberdar edilir, siz de bir daha geç kalırsanız yurttan atılmakla tehdit edilirsiniz. Aynı zamanda bu yurtlarda milliyetçilik o kadar kışkırtılır ki, bu yüzden birçok Kürt öğrenci saldırıya maruz kalmaktadır. Öyle ki, politik oldukları, hatta sadece Kürt oldukları için dahi bu saldırılar yaşanabilmektedir. Bu yurtlarda düşünmek/sorgulamak da yasak. Devlet eli ile yerleştirilmiş faşist çeteler ve dinciler bu yurtlarda öğrencilere her türlü baskıyı yapmakta, zorla dergi satıp, zorla sabah namazına kaldırmakta, bunları yapmayanları tehdit edip dövmektedir. Şikayet ettiğiniz takdirde yurt yönetimi “onlardan” olduğu için suçlu durumuna düşen de zarar gören de sizler olursunuz. Öğrencilere baskı yapanlara sesini bile çıkarmayan yönetim, sırf sol bir dergi okuduğunuz ya da öğrencileri ilgilendiren bir eyleme katıldığınız için sizi yurtlardan atabilmektedir. Sistem, her zaman öğrenci yurtlarından korkmuştur. Bu yurtlarda gençlerin bir araya gelip tartışması, bu tartışmalarını sadece üniversite içinde bırakmayıp sokaklara inerek işçi ve emekçilerle buluşup toplumsal bir muhalefetin parçası olmasından endişe etmiştir. Bugün barınma sorunu bu kadar yakıcı, devletin işçi ve emekçi çocuklarına sunduğu barınma imkanları ise bu kadar sorunlu iken, bizlere düşen görev ise eşit, bilimsel, parasız, anadilde eğitim mücadelesinin bir parçası olarak, insanca yaşanacak, nitelikli, ücretsiz yurtlar talebini yükseltmektir.

Halil Can

15


4+4+4 gerici eğitim sistemi...

Yalanlar ve gerçekler! Eğitimin gericileştirilmesi doğrultusunda gündeme getirilen ve yasalaştırılan 4+4+4 yasalaşmıştı uygulaması ile 66 ayı doldurmuş çocukların okula başlamasının önü açıldı. Öte yandan ailelerin uygulamaya yönelik tepkileri artarak devam ediyor. Aileler ilköğretim okullarının İmam Hatiplere dönüştürülmesine ve binlerce öğrencinin okul değiştirmeye mecbur bırakılmasına karşı tepkilerini ortaya koymaya başladılar. Velilerin rahatsızlıklarına rağmen birçok ilköğretim okulu kapatıldı. İmam Hatip ortaokullarının açılmasına hız verildi. İmam Hatip ortaokullarına kayıtlar camilerde yapılmaya başlandı. Bu durum bile gerici saldırganlığın ne denli arttığını kanıtlamak için yeter de artar bile. Çocukların eğitime 5 yaşında başlaması uygulaması tepkiler üzerine 66 aya, yani 5,5 yaşa yükseltildi. Buna rağmen velilerin tepkileri sürdü. Tepkiler üzerine bakanlık yeni bir manevra yaptı. Çocuğun okula başlamasının fiziksel ve zihinsel gelişimine uygun olmadığının doktor raporu ile saptanması durumunda, rapor alan çocukların okula başlamayabileceklerine dair bir açıklama yaptı. AKP iktidarı bu manevrayla kendisine yönelme ihtimali olan tepkilerin önünü kesmeyi, bireysel arayışların önünü açmayı hedefliyor.

Veliler, bireysel çözüm tuzağına itilmek isteniyor 4+4+4 uygulaması ile 66 ayı dolduran çocukların ilköğretime başlamasının gündeme geldiği andan itibaren aileler yasaya karşı seslerini yükselttiler. Ülkenin dört bir yanında tepkiler ortaya çıkmaya başlayınca Milli Eğitim Bakanlığı konuya çözüm bulmak yerine aileleri çocuk psikiyatristlerine yönlendirerek zaman kazanmak istedi. Bu manevrada da başarılı oldu. Milli Eğitim Bakanlığı’nın psikiyatrist manevrasının ardından çocuğunun okula başlamasını istemeyen binlerce aile doktor kapısına dayandı. Bu yıl yeni yasaya göre okula başlayacak olan öğrenci sayısının 600 bin olacağı düşünüldüğünde bu durumun hastanelerde karmaşa, veliler ve doktorlar arasında

16

devasa sorunlar ortaya çıkarması kaçınılmaz olacaktır. Bir çocuğun çocuk psikiyatri kliniğinde değerlendirilmesinin en az 35-40 dakika sürdüğü sermaye medyası tarafından yapılan haberlerde yer aldı. Bu durumda 600 bin ailenin randevu alması, çocuğunu muayene ettirip ardından da rapor alması aylarca sürebilir. Okulların açılmasına bir aydan daha az zamanın kaldığı düşünüldüğünde, ailesi istemediği halde birçok çocuk okula başlamak zorunda kalacaktır. Çocuk psikiyatrları yaptıkları açıklamalarla çocuğun zihinsel, fiziksel, sosyal ve psikolojik olarak okula hazır hale gelmesi için en az 72 ay gerektiğini raporlarla ortaya koymuşlardır. Bu bilimsel araştırmalar dışında kalacak çok az çocuk vardır. Yine çocuk psikiyatrları çocukların gelişimlerini tamamlanmadan ilkokul 1. sınıfa başlamaları durumunda ruh sağlıklarının bozulacağına dair pek çok açıklamada bulunmuşlardır. Küçük yaşta okula başlayanlarda ayrılık kaygısı rahatsızlığı görülme riski, altı yaşında ilkokula başlayan çocuklara göre daha fazla olduğu da uzmanlar tarafından belirtilmektedir. Özellikle bu çocuklar okul öncesi eğitim almadılarsa risk daha da artmaktadır. Uzmanlar beş yaşından önce el-göz koordinasyonunun, ince motor becerilerin, işlemsel düşüncenin tam gelişmemiş olması, soyut düşüncenin yetersizliği ve dikkati sürdürmedeki güçlükler nedeniyle bu yaştaki çocukların öğrenme becerilerinde zorlanacaklarını belirtiyorlar. Bu yaştaki çocukların okulda belli seviyede başarı elde etmekte zorlanmaları gelişimsel açıdan normal olmasına karşın okul programları kapsamında beklenen kazanımları karşılamamaları nedeniyle, başarısızlık damgası yiyecekleri ve gereksiz olarak ‘zeka geriliği’, ‘öğrenme güçlüğü’ veya ‘dikkat eksikliği’ olduğu gibi tanımlara maruz kalacakları da aynı uzmanlar tarafından ortaya konulmaktadır.

4+4+4 ile gerici-dinsel eğitim egemen kılınmak isteniyor Milli Eğitim Bakanlığı eğitimde dinsel gericiliği egemen kılma anlayışını perdelemeye çalışmaktadır.


Bu doğrultuda imam hatip ortaokulları ile diğer okullar arasında zorunlu dersler anlamında bir farklılık olmayacağı, farklılığın seçmeli derslerde olacağı yalanına sarılmaktadır. Oysa imam hatiplerin orta bölümlerinin açılması “bilimsel ve pedagojik gerekçeler” ile değil; tamamen dinci partinin kendi gerici yaklaşımının ürünüdür. AKP iktidarı seçmeli dersler üzerinden dindar gençlik, dindar nesil hedefine ulaşmayı amaçlamaktadır. Din dersi üzerinden bugüne kadar birçok ayrımcı uygulama yaşandı. 4+4+4 yasası ile çok daha fazla ayrımcı yaklaşımın önü açılmış oldu. Eğitim sistemi, tam da dinci parti şefinin söylediği gibi “dindar nesil yetiştirmek” anlayışıyla yeniden dizayn edilmesinin önündeki yasal engeller kalktı. Milli Eğitim Bakanlığı, her ne kadar Kuran-ı Kerim ve Hz Muhammed’in Hayatı derslerinin seçmeli olduğunu iddia etse de özellikle taşrada söz konusu derslerin “zorunlu seçmeli” hale gelmesi kaçınılmaz hale geldi. 4+4+4 yasası ile seçmeli dersler üzerinden “Bireylerin demokratik hak ve taleplerine sınırlama değil, seçme hakkı sağlayarak bireylere ilgi, istek ve yeteneklerine uygun bir eğitim alma imkanı tanıdığı” iddia edilse de yasa ile öğrencinin ilgi ve yeteneklerine sınırlama getirilmiştir. Zorunlu seçmeli din dersleriyle, eğitimin her kademesinin imam hatipleştirilmesi hedeflenmektedir.

İlkokullarda 5. sınıfı okutacak öğretmenler fazlalık haline gelmiş, öğretmenlerin haftalık ders yükü artmıştır. Çocuk işçiliğin önünü açan, çocuk gelinliğe davetiye çıkaran, her düzeyde eğitimin tamamen gericileştirilmesi saldırısının ifadesi olan, eğitimin piyasalaştırılmasının önündeki tüm engelleri kaldıran 4+4+4 yasasının boşa çıkarılması işçi ve emekçilerin birleşik devrimci, politik mücadelesiyle mümkün olabilir. Çözüm tüm sorunların olduğu gibi 4+4+4 yasasının da kaynağı olan kapitalizme, burjuva sınıf devletine karşı mücadelenin yükseltilmesindedir.

4+4+4 zorunlu eğitim yeni sorunların önünü açıyor Milli Eğitim Bakanlığı, 4+4+4 düzenlemesi ile zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarıldığını iddia etse de ilk dört yılın ardından kesintili eğitimin başlaması, zorunlu eğitimin 4 yıla indirilmek istendiğinin açık kanıtıdır. Bir taraftan örgün eğitimin 12 yıl zorunlu olacağı iddia edilirken, diğer taraftan lise eğitiminin örgün eğitim dışına çıkarılması büyük bir çelişkinin daha doğrusu yalanın göstergesidir. Çoçukların son dört yıllık eğitimde örgün eğitimin dışına çıkarılarak diploma almasının önünün açılması, kız çocukları ve yoksul halk çocukları için kader olarak dayatılmaktadır. Bu sistemde örgün eğitimle ilişkisi ilk kesilecekler yoksul halk çocukları olacaktır. Meslek ortaokullarının açılması ile birlikte çocuk emeği sömürüsü artacaktır. Kamuoyunda “torba yasa” olarak bilinen yasa ile çıraklık yaşının 11’e indirilmesi, işyerlerinde çalıştırılacak stajyerlere getirilen sınırlamanın kaldırılması, ağır ve tehlikeli işlerde çalışma yaşına getirilen sınırlamanın İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası ile kaldırılması bu sömürüyü yaygınlaştıracaktır. Erken yaşta örgün eğitimden koparılan kız çocukları hızla cinsiyetçi işbölümünün gereği olan işlere yönelecektir (Ev işleri, yaşlı bakımı, çocuk bakımı vb.). Ve tabi ki bacasız fabrikalarda (Ev eksenli işler, merdiven altı atölyeler) çocuk kadın emeği her zaman yer bulacaktır. AKP iktidarı 4+4+4’ün yaratacağı mağduriyetlere yönelik tüm eleştirilere ve itirazlara kulağını tıkamıştır. AKP iktidarı 4+4+4 yasasının öğrencilerin, öğretmenlerin ve velilerin mağduriyetine yol açmayacağı üzerinden açıklamalarda bulunmuştu. Ancak yasa daha şimdiden binlerce öğretmeni mağdur etmiştir. İlkokul-ortaokul ayrımının bir sonucu olarak çok sayıda sınıf ve bazı branş öğretmenleri norm fazlası durumuna düşmüş, ek ders alma hakkından mahrum edilmişlerdir.

Çocuklarımızın zekası değil, sizin sisteminiz geridir/gericidir! sistemi Yeni eğitim-öğretim döneminin başlamasına çok az bir zaman kala 4+4+4 olan de sıkça konuşulmaya başlandı. Çocuklarını erken yaşta okula gönderecek okula rını çocukla ve yorlar gösteri alarak rapor rini aileler bu sisteme yönelik tepkile ise ları çalışma ilgili ile konu Sen’in göndermeyeceklerini ifade ediyorlar. Eğitim devam ediyor. Bu kapsamda eylemli bir süreç de örgütleniyor. 15 Eylül’de veliler Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya akacak olan eğitimciler ve elbette klar. koyaca 4+4+4 gerici eğitim sistemine yönelik tepkilerini bir kez daha ortaya inden Sisteme yönelik tepkiler hızla büyürken bu durum sermaye devleti cephes n ateşli de rahatsızlıkla karşılanıyor. Sermaye devletinin başbakanı ve bu sistemi zlığını rahatsı bu ında program on televizy bir n savunucularından olan Tayyip Erdoğa için memek gönder okula yaşta gizlemeden soruları yanıtlıyor. Çocuklarını erken r. Öyle ki, rapor alan aileleri eleştiriyor ve onları çocuklarına ihanet etmekle suçluyo kadar da cek söyleye ni bunu yapan ailelerin çocuklarına “gerizekalı” demek istediği

arsızlaşıyor. e Bu sistemin sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda hazırlandığı ve devrey okula yaşta erken rın çocukla yalnızca aları tartışm sokulduğu aşikardır. Bu yüzden olmaz. doğru mek indirge asına arttırılm gitmesine ya da imam hatip sayılarının r. Bunu Sermaye devleti eğitim sistemi içerisinde saplandığı bataklığı aşmaya çalışıyo hizmet aya sağlam ı yaparken aynı zamanda mevcut kapitalist düzenin bekasın

ediyor. yapılan Bizler de çocuklarımız, kardeşlerimiz ve dolayısıyla geleceğimiz üzerinden cek bir kirli planlara aynı uyanıklıkla yaklaşmalıyız. Bunun için bu sistemi kilitleye bir anlamlı memek gönder okula k alınara rapor pratik izleyebilmeliyiz. Çocuklara a noktad Bu tir. edecek bloke sistemi bu r tepkidir. Ancak daha sonuç alıcı eylemle dir. önemli çok etmesi t öğretmenlerin, öğrencilerin, velilerin birlikte hareke Toplumun en dinamik kesimlerinden olan üniversite gençliğinin bu mesele noktasında söz söylemesi ve yapılan eylemlere güçlü bir şekilde katılması ise belirleyicidir.

17


sermayenin çıkarlarına 4 + 4 4+

hizmet ediyor!

büyük sermaye örgütü TÜSİAD neden bu eğitim sistemine karşıydı? Madem bu yasa sermayenin ihtiyaçları için çıkarılıyor, TÜSİAD neden memnun olmuyordu? İşin esasında TÜSİAD’ın bir memnunsuzluğu yok. Tam aksine bütün sermaye gruplarının etekleri zil çalıyor bu yasadan kaynaklı. Çünkü yasa öncelikli olarak sermeye için kalifiye elemanların erken bir yaşta üretime katılmasını öngörürken, aynı zamanda, eğitimde özelleştirmenin ve esnek istihdamın önünü açıyor, staj sömürüsünü daha da katmerleştiriyor. TÜSİAD, yasa tartışmalarının çıktığı ilk günlerde, sadece yasadaki din sosunun abartılı olduğunu, “ayarın” kaçırılmaması gerektiğini düşünüyordu. Onların yasayla ilgili tek dertleri de bu idi. Sonrasında zaten bu durum onların da hoşuna gitmeye başlayınca ortada sorun kalmadı. Çünkü yasanın dindar nesil yetiştirme projesi için hazırlanan kısmının gündeme oturması, çocuk işçilik yaşının 14’ten 11’e düşmesini örtmüş oldu.

Kapitalizm bir vampir gibi gözünü küçücük bedenlerin kanına dikmiş bulunuyor! Öğretmenlerin, velilerin ve öğrencilerin bütün itirazlarına rağmen 4+4+4 eğitim modeli yasalaştı. 4+4+4 yasası toplumun tüm kesimleri tarafından oldukça uzun bir süre tartışıldı. Eğitim uzmanları pedagojik açıdan ne kadar zararlı olduğunu her fırsatta anlattılar. Ancak tüm bu itirazlar, dinci-gerici sermaye iktidarının tam bir zorbalıkla 4+4+4’ü meclisten geçirmesini engelleyemedi. Üstüne üstlük yasa tasarısının meclisten geçmemesi için eylem yapan ve gaz bombardımana tutulan kamu emekçilerine soruşturmalar açıldı. 4+4+4 yasa tasarısının görüşüldüğü günlerde, sermaye iktidarı eliyle burjuva medya tarafından Kuran kursunun seçmeli ders olması özel olarak ön planda çıkartıldı. Oysa ki “yeni” eğitim modelinin yaşamımıza yansımaları çok daha kapsamlı olacak. Zira Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) tarafından da sürekli dillendirildiği gibi, 4+4+4 olarak tanımlanan yeni eğitim modeli emekçi çocuklarının ‘piyasa ve iş-gücü’ ihtiyacına göre şekillendirilmesi hedefine yönelik hazırlanmıştır.

4+4+4’te asıl hedef sermayenin çıkarlarıdır “Yeni istihdam koşulları ve yeni ekonomi-politik ‘neoliberal’, (özelleştirme, taşeronlaştırma, güvencesiz ve esnek çalışma biçimleri, reel ücret kayıpları, özel sigorta şirketleri vb.) uygulamalar eğitim politikalarının da bu politikalara entegrasyonunu gerektirmektedir. Pazarın daralması ve devasa miktarda sermayenin değersizleşmesi bu sermayenin bir değerlenme alanı olarak kamusal varlıkların özelleştirilmesini gündeme getirdi. Zaten bu varlıklar, sermayeye ucuz girdi sağlamak ve altyapı oluşturmak amacıyla onun (bir dönem için) gerçekleştiremeyeceği büyüklükte yatırımları içeriyordu. Ancak bu durum tekelleşme mantığıyla uyuşmuyordu ve sırası gelince ortadan kaldırılmalıydı. Ulaşım, iletişim, eğitimi, sağlık vb. hem riski az hem de devasa büyüklükte kar sağlama kapasitesine sahip bakir alanlar sermayeye açıldı. Sermaye devletinin ‘4+4+4 Kesintili Zorunlu Eğitim Sistemi’ de bu bütünlük içinde ele alındığı sürece anlam kazanmaktadır.” (Sosyalist Kamu Emekçileri / www.kizilbayrak.net) Burjuvazinin meclisinden çıkan her yasanın sermayenin ihtiyaçları için çıktığı zaten biliniyor. Peki, bu yasanın gündeme geldiği günlerde Türkiye’nin en

18

Elbette yasanın eğitimde dinci-gerici ideolojinin etkisini artırmak gibi bir yönü var. Bunu atlamak hata olur. Ancak yasanın çıkarılma amacını buna kilitlemek de körlük olur. Sermaye devleti çalışma yaşamını topyekun yeniden şekillendiriyor. Bugüne kadar sayısız bedellerle kazanılmış olan grev hakkı, kıdem tazminatı hakkı elimizden alınıyor. Ulusal İstihdam Stratejisi (UİS) ile modern kölelik dayatılıyor. Bu kapsamda eğitime de el atan iktidar, kesintili eğitimi dayatarak eğitimi devlet için bir yük(!) olmaktan çıkarıyor, çocukları küçük yaşta sermayenin kanlı ellerine teslim ediyor. Kız çocukları için de “ya erkeklerden daha az ücretle çalışırsınız ya da evlenir, üç çocuk yaparsınız” diyor. Kesintili eğitimi yaşamımızdan çıkarıp çocuklara küçük yaşta meslek tercihi(!) yaptırmayı amaçlıyorlar. Geleceğimiz daha ilkokul sıralarındayken elimizden alınıyor. Kapitalizm bir vampir gibi gözünü küçücük bedenlerin kanına dikmiş bulunuyor. Üniversite harcını ödemek için inşaatta çalışırken düşüp ölen gence, çocuğunun dersane parasını ödeyemediği için hapse giren anneye alışan Türkiye, artık sık sık makinelere kaptırılmış minik parmaklara, iş cinayetine kurban gitmiş küçük bedenlere alışmaya başlayacaktır yakın zamanda.

Geleceğimize sahip çıkalım! Tabi meselenin bir de sayısı her geçen gün artan özel okullar boyutu var. 4+4+4 ile birlikte yaşları birbirinden farlı çocuklar aynı sınıfta karma bir şekilde eğitim görecek. Bu durum da özel okullar devreye giriyor. Özel okullar, müşterilerine ayrı sınıf imkanı sunarak, çocuklarının bu şekilde mağdur olmasını istemeyen velileri bekliyor. Fatih Projesi ile kamu ihalelerini yandaş sermayesine peşkeş çeken iktidar, bunu yaparken her icraatında olduğu gibi süsleyerek sunmayı ihmal etmiyor. Okulların açılmasıyla birlikte bu sorun daha da yakıcı ve somut bir şekilde karşımıza çıkacaktır. Dolayısıyla, vakit kaybetmeksizin sesimizi geleceğimizi temsil eden kardeşlerimiz için daha da güçlü çıkarmalı, meydanlara onlar için inmeliyiz. Sermayenin her alanda yürüttüğü saldırılara karşı bizler de her alanda birleşik, kitlesel ve militan eylemlerle karşı koymalıyız. Karşımızda örgütlü ve her geçen gün saldırılarını pervasızlaştıran burjuvazi var. Bizler de burjuvazinin karşısına işçi sınıfı ile birlikte, omuz omuza çıkmalı, mücadeleyi büyütmeli, sermayenin geleceğimizi karatmasına izin vermemeliyiz.


Genç Sen ve tutumumuz üzerine…

gençlik örgütlerinin uzun yıllardır temel gündemlerinden biri Öğrenci gençliğin örgütlenmesi ve bağlantılı olarak örgüt sorunu, siyasal hareketinin ihtiyaçlarından yola çıkarak örgütü oldu. Ancak, “hareket-örgüt” ilişkisini doğru temelde ele almayan, gençlik ıyla, ortaya sürülen her “model” bir süre sonra ya kendiliğinden tanımlamayanlar, çoğu kez “model” tartışmalarına sıkışıp kaldılar. Dolayıs sönümlendi ya da bir grubun tekkesi olmaktan öteye bir işlev taşımadı. kitlelerini örgütlemeyi ve taban inisiyatifini açığa çıkarmayı Genç komünistler, yıllardır, gençlik içinde örgüt tartışmalarında, gençlik , devrimci hareketini yaratmayı hedefleyecek bir örgütün esas alan, hareketin ihtiyaçlarına yanıt verecek, gençliğin birleşik, kitlesel ası, kitleselleşmesi ve birleşik bir karakter kazanmasının ancak bu ihtiyacına vurgu yaptılar. Gençlik örgütlenmesinin kalıcı sonuçlar yaratm Hareketin ihtiyaçlarına göre oluşmayan, onun nitel ve nicel yaklaşımın ürünü olarak hayata geçirileceğini her fırsatta dile getirdiler. , ancak gençlik hareketine dışarıdan dayatılan “ölü” bir gelişimini ve politikleşmesini hedef olarak önüne koymayan her örgütlenmenin şablon olacağını ifade ettiler. gerçekleştirdiği kurucu genel kurul ile kuruluşunu ilan eden Genç komünistler, 2006 yılında girişim olarak adımlarını atan, 2007 yılında boyunca, bulundukları tüm alanlarda Genç Sen içinde yer alarak Genç Sen’e de başından itibaren bu bakışla yaklaştılar. Geride kalan 6 yıl tinin yaratılmasında bir imkan olarak gördükleri Genç Sen’i bu bakışa uygun hareket ettiler. Gençliğin birleşik, kitlesel, devrimci hareke ak, kitleleri harekete geçirmek, gençlik kitlelerinin güncel önemsedikleri gibi, gerçek taban demokrasisinin işletilmesi, kitlelerle buluşm inşa etmek bakışına uygun bir pratik sergilediler. sorunları işleyerek politikleştirmek ve örgütü tüm bu çalışma üzerinden şekillendirilen Genç Sen’in yapısal sorun ve zaaflarını her Ancak daha girişim aşamasından itibaren, liberal-reformist çevrelerin eliyle liberal anlayışlara karşı bilinçli bir tercihle “Devrimci Genç fırsatta eleştirmekten de geri durmadılar. Genç Sen’e hakim reformist ve Senliler” adıyla çalışma yürüttüler. Sen’in içinde bulunduğu tabloyu kısaca özetleyecek olursak; Kurulduğu andan itibaren geçmişten bugüne dönük ele aldığımızda, Genç tarafından fiili- meşru mücadele ve örgütlenme çizgisi DİSK’in çatısı altında kurulan Genç Sen, bizzat, reformist liberal anlayışlar r. Bu anlayış ekseninde hazırlanan tüzük ise bürokratik reddedilerek, en başından itibaren “yasal-icazetçi” sınırlarda hareket etmişti rasisini işletmenin önünde bir engel olarak çıkartılmıştır. MYK’yı normlar yığını olarak, taban inisiyatifini açığa çıkarmanın ve taban demok bizzat uzantısı olan bu yaklaşımlar, başından itibaren dar elinde tutan liberal reformist çevrelerin, bürokratik dayatmacı tutumlarının tüm süreç boyunca, gençlik hareketinin çıkarlarını savunmak grupçu çizgi ve davranışların arenasına dönüştürülmüştür. Bu anlayışlar değil, “koltuk kapma” derdine düşmüşlerdir. lerine kayıtsız kalmış, gençliğin talep ve istemlerinden Böylesi bir işleyişin doğal sonucu olarak, Genç Sen, gençlik hareketinin gündem sonucu olarak kendi içine daralmış, gençlik mücadelesinin dışına uzaklaşmış, bu talepler ekseninde hareket etmekten uzak bakışın doğal kendinden menkul üye kayıt ve örgütlenme süreçleri ise düşmüştür. Gençlik hareketinin gündemleri ve taleplerinden kopuk bir şekilde bir karşılık üretmemiştir. biliriz. Kapatılmasını bile sessizlikle karşılayan, temel Geride kalan yılın, Genç Sen’in ölüm sancıları yaşadığı bir yıl olduğunu söyleye iyiden iyiye eriyen, buna rağmen gerçekleşen 5. Olağan organlarını dahi toplayamayan, gençliğin gündemlerinin dışına düşen, tabanı Sen’in sonunu hazırlamıştır. Gelinen aşamada Genç Sen, tek bir Genel Kurul’da koltuk pazarlıklarından “ödün” vermeyen bir tablo, Genç grubun tekkesine dönüşmüştür. tinin çıkarlarını düşünmeyen, birleşik, kitlesel, devrimci Bu sonucun yaşanmasının asli sorumluları, bugüne kadar gençlik hareke yen, dar grupçu hesaplarla davranan, “küçük olsun, benim gençlik hareketi yaratmak için imkan olan bir örgütlülüğü değerlendirme kitlesel bir örgüt girişimi/ deneyimi olan Genç Sen’in değil, olsun” mantığıyla hareket eden siyasal çevrelerin hepsidir. Bu tablo, birleşik esidir. asıl olarak gençlik içindeki reformist-liberal anlayışların iflasının somut gösterg azami bir çaba sergilemelerine rağmen, birleşik bir örgüt için esi değişm n Bugün genç komünistler, bulundukları yerellerde bu tablonu ine inanmaktadırlar. deneyimi açısından Genç Sen’in oynayabileceği misyonu tümüyle tükettiğ ini politikleştirmek, aynı zamanda gençliğin birleşik, Genç komünistler, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da gençlik kitleler eye devam edeceklerdir. kitlesel, devrimci mücadelesini yükseltmek için her türlü çabayı sergilem Ekim Gençliği

19


Lenin’in, “buz kırılmış, yol açılmıştır” ifadesi ile müjdelediği Ekim Devrimi ile girilen yeni tarihsel çağı “emperyalizm ve proleter devrimler çağı” olarak nitelendirirken, bunun hiç de günü değerlendiren bir tespit olmadığı, tarihsel bir bakış açısının ürünü olduğu geçtiğimiz yüzyılda yaşanan olaylarla kanıtlanmıştır. O zamandan beri emperyalist kapitalist sistemin dönemsel olarak içine girdiği krizler, doğurduğu yerel-bölgesel ve dünya çapında gündeme gelen savaşlar ve yine dünyanın dört bir yanında yaşanan devrimler, girilen bu tarihsel çağ tespitinin gerçekliğini ortaya koymaktadır. Bu tespit, Marksistler açısından bir kâhinlik değil; tam da tarihsel materyalist bakış Lenin, “Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşamasıdır” derken açısının bir sonucudur. Bu tespit, hiç de emperyalizmi ve ona karşı mücadeleyi kapitalist sistemin gelişiminden ayrı anlık birtakım gelişmelerin ortaya düşünemeyeceğimizi en özlü bir şekilde ortaya koymaktadır. Bugün Ortadoğu’da ve Arap dünyasında yaşananları, Suriye’ye müdahale çıkardığı anlık sonuçların, moral hazırlıklarını, dizginlerinden boşalmış emperyalist saldırganlığı anlamak ve değerlerin değil, kapitalizmin doğru müdahaleyi yapabilmek bu gelişim seyrini algılamayı gerektirmektedir. gelişimini ve çelişkilerini doğru 20. yüzyıl: Emperyalizm ve proleter devrimler çağı değerlendirebilmenin bir sonucudur. Buna vurgu yapmamızın temel Emperyalizm çağıyla beraber üretim araçlarının gelişmişlik düzeyinin mevcut nedeni, 21. yüzyılla beraber ortaya kapitalist üretim ilişkilerine başkaldırması nesnel bir olgudur. Üretim araçlarının gelişmişlik düzeyi, 20. yüzyılın başında öyle bir noktaya gelmiştir ki, kapitalist çıkan güncel gelişmelerin 20. ülkelerin hammadde ve artık ürünlerini satabilecekleri pazar arayışı bunalımlara, bu yüzyılın başlarında büyük Ekim bunalımları aşma çabası önce ülkeler arası, sonra bölgesel ve en sonunda da 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’na neden olmuştur. Kapitalist gelişimini önceden belli bir Devrimi ile birlikte içerisine aşamaya getiren ulusların dünyanın geri kalanı üzerinde hegemonya kurma çabası ve girdiğimiz emperyalizm ve pazar arayışı savaşları doğururken, bu savaşların neden olduğu açlık, yoksulluk ve proleter devrimler çağından sosyal-iktisadi yıkımlar sınıf hareketlerinin, halk isyanlarının önünü açmış, derinleşen sınıfsal çelişkiler emekçilerin öfkesini büyütmüş ve dünyanın dört bir yanında devrimci ayrı düşünülemeyeceği çalkantıları doğurmuştur. gerçeğidir.

Günc gençlik içind

1917 Ekim’inde ise dünya çapında derinleşen çelişkiler Rusya’da Bolşevik Parti’nin öncülüğünde Rus proletaryasının iktidarı almasıyla sonuçlanmıştır. Tüm bu tarihsel süreç kapitalizmin yaşadığı krizler ve bunalımları aşmak için savaşları doğurduğunu, bunalım ve savaşların ise sosyal devrimi mayaladığını net bir şekilde göstermektedir. Lenin’in, “buz kırılmış, yol açılmıştır” ifadesi ile müjdelediği Ekim Devrimi ile girilen yeni tarihsel çağı “emperyalizm ve proleter devrimler çağı” olarak nitelendirirken, bunun hiç de günü değerlendiren bir tespit olmadığı, tarihsel bir bakış açısının ürünü olduğu geçtiğimiz yüzyılda yaşanan olaylarla kanıtlanmıştır. O zamandan beri emperyalist kapitalist sistemin dönemsel olarak içine girdiği krizler, doğurduğu yerel-bölgesel ve dünya çapında gündeme gelen savaşlar ve yine dünyanın dört bir yanında yaşanan devrimler, girilen bu tarihsel çağ tespitinin gerçekliğini ortaya koymaktadır. Bu tespit, Marksistler açısından bir kâhinlik değil; tam da tarihsel materyalist bakış açısının bir sonucudur. Bu tespit, hiç de anlık birtakım gelişmelerin ortaya çıkardığı anlık sonuçların, moral değerlerin değil, kapitalizmin gelişimini ve çelişkilerini doğru değerlendirebilmenin bir sonucudur. Buna vurgu yapmamızın temel nedeni, 21. yüzyılla beraber ortaya çıkan güncel gelişmelerin 20. yüzyılın başlarında büyük Ekim Devrimi ile birlikte içerisine girdiğimiz emperyalizm ve proleter devrimler çağından ayrı düşünülemeyeceği gerçeğidir. Sovyetlerin çöküşünün ilanı ile burjuva ideologlar “tarihin sonu” tespitleriyle, yakaladıkları moral üstünlüğü ve dönemsel zaferi tarihsel bir kazanım ve bir “çağın sonu” olarak sunmayı tercih ettiler. Bu girişim kitlelerde devrime ve sosyalizme olan inancı kırmak, kapitalizmin yenilmezliği algısını güçlendirmek için tüm dünyada ortaya konan bir ideolojik saldırıydı esasında. Ancak tarihsel gelişmeler bu tespitin yanlışlığını hızlı bir şekilde ortaya çıkarttı. “Sonuç olarak; burjuva ideologlarının büyük spekülasyonlara konu ettiği 1989, tarihin değil, yalnızca bir dönemin sonunu işaretliyor. İnsanlık yeni bir döneme girmiştir. Yeni dönem, yeni bir devrimler dönemi olarak tarihe geçecektir; nesnel olgular buna işaret ediyor, belirtiler bunu gösteriyor.” (H. Fırat, Dünya Ortadoğu ve Türkiye, Eksen Yayıncılık, s.46)

11 Eylül sonrası emperyalist saldırganlıkta yeni dönem

20

Sovyet bloğunun çöküşü ve tek kutuplu dünyanın sona ermesi, emperyalistler arası çelişkilerin derinleşmesine, ABD emperyalizminin giderek çözülen hakimiyeti emperyalistler arası hegemonya krizinin giderek kızışmasına vesile oldu. Emperyalistler tarafından başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerine yönelik girişilen emperyalistlerin nüfuz ve


cel gelişmeler ışığında de anti-emperyalist mücadele...

egemenlik hamleleri, yanı sıra ABD emperyalizminin hegemonyasını koruma çabası savaşları doğurmakta gecikmedi. Öte taraftan kapitalizmin içine girdiği kriz ve bunalımlardan çıkmak için yeni saldırı planları ve projeleri hızla hayata geçirildi. Bunun içinse bir kılıf şarttı. 11 Eylül saldırılarıyla bu kılıf bulunmuş, bulunmanın ötesinde yaratılmıştı. Savaşların yaşanacağı bölge ise, zengin petrol rezervlerine sahip Ortadoğu’ydu. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi olarak adlandırdığı proje, Ortadoğu’yu emperyalist çıkarlar doğrultusunda yeniden şekillendirme projesidir. Bu projeden bölge ve dünya halklarının çıkarına bir şeyler beklemek saflık olacaktır. Bu proje kapsamında Afganistan’la başlayan savaşlar, 2003’te emperyalistlerin Irak müdahalesi ile devam etmiştir. Ancak beklediği başarıyı, beklediği süre içerisinde alamayan ABD, planlarını devam ettirmekte bir süreliğine zorlanmış, 2007 kriziyle beraber tüm dünyada bunalım derinleşmiştir. Emperyalist-kapitalist sistem sürekli olarak yinelenen krizler ve bunun ortaya çıkarttığı bunalımlarla yüz yüzedir. Bu kapitalizmin doğası gereğidir. Sürekli olarak bölgesel ve dünya çapında yaşanan krizler sosyal kutuplaşmayı her geçen gün derinleştirmekte, dolayısıyla sosyal mücadelelerin zemini giderek güçlenmektedir. Yakın geçmişte Arap dünyasında yaşanan ve halen de yaşanmakta olan halk ayaklanmaları bunun en dolaysız göstergesidir. Bu hareketliliklere tarihsel ölçülerle bakıldığında, kapitalizmin biriktirdiği ve derinleştirdiği çelişkilerin, krizler ve neo-liberal saldırıların Arap halklarında yarattığı öfke birikiminin ortaya çıkarttığı sonuçlar olduğu görülecektir. Meseleye böyle

bakılmadığında olayları anlamak ve yorumlamak olanaksızdır. Mesele hiç de sadece diktatöre duyulan öfke değil, aynı zamanda sistemin dayattığı yoksulluğun ve sömürünün yarattığı öfkedir. Bu öfkenin doğru yönlendirilmesi ise en temel sorundur. Bu da devrimci partinin önemine işaret etmektedir. Çelişkileri değerlendirip, sınıf ve emekçi kitlelere önderlik edecek devrimci bir partinin olmadığı koşullarında, sistem yaşanan bunalımları geçiştirecek ve ayakta kalmayı başarabilecektir. Arap dünyasında diktatörlerin yerini yenilerinin alması gibi... Dönüp Avrupa’ya baktığımızda da farklı bir tablo yoktur. Özellikle Yunanistan ve İspanya’da yaşanan proleter hareketlilikler, genel grevler, yaşanan krizin nelere gebe olduğunu göstermektedir. Bu olaylar kapitalizmin yaşadığı krizlerden ayrı ele alınamaz. Yunanistan’da yaşanan kriz Almanya, Fransa, İngiltere’de yaşanan ekonomik krizden bağımsız değildir. Dolayısıyla AB içerisinde yaşanan her türlü ayaklanma, kriz ve sonuçları bir bütün olarak tüm AB’yi hatta bütün olarak dünyayı etkilemekte bu yüzdendir ki tek tek ülkelerdeki hareketliliklere müdahale de bir bütün olarak yapılmaktadır. Tüm bu yaşananlar göstermektedir ki; “İnsanlık yeni bir bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemine girmiş bulunmaktadır. Bunalımlar ve savaşlar halen günümüz dünyasına damgasını vuran yakıcı olgulardır. Birbirine sıkı sıkıyla bağlı bu iki olgusal gerçek yeni bir devrimler döneminin de dolaysız bir habercisidir. Dünya işçi sınıfı ve emekçilerinin kapitalist bunalımların ve emperyalist savaşların büyük yıkım ve acılarına cevabı bir kez daha devrimler olacaktır.” (TKİP III. Kongresi Bildirisi2009). Bu tespit ile ortaya konan tarihsel yaklaşım, son üç

21


yılın gelişmeleriyle doğrulanmaktadır. Henüz devrimler yaşanmamış olsa da, mesele girilen yeni dönemin imkân ve olanaklarını görmek ve buna uygun müdahaleyi yapabilmektir.

Emperyalizmin Suriye’ye yönelik saldırı hazırlıkları

Bu propagandayı boşa çıkartmak çok önemlidir. Hem Suriye’ye yönelik emperyalist müdahaleyi boşa düşürmek, hem de ülke içinde yaşanan TürkKürt, Alevi-Sünni taraflaşmasını boşa düşürmek anlamında önemlidir. Suriyeli emekçilere yapılabilecek en büyük destek, emperyalist müdahaleyi zayıflatacak en büyük adım, bizlere dayatılan bu suni çelişkileri boşa düşürüp gençliği doğru bir zeminde harekete geçirmektir.

22

Tüm bu süreç bugün, nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte Suriye’ye yönelik saldırı planlarında ve hazırlıklarında kendini göstermektedir. ABD’nin Irak’ın ardından Suriye ve İran’a yönelik emperyalist müdahaleyi sürekli olarak gündemine aldığı, yıllardır saldırı hazırlıklarını yaptığı, bunun koşullarını yaratmaya çalıştığı, bu yönde propagandayı süreklileştirdiği açık bir olgu olarak önümüzde duruyor. Gelinen yerde, işçi-emekçiler ve Ortadoğu halkları bu gidişata “DUR!” diyemediği koşullarda emperyalist savaş ve saldırganlık yeni boyutlar kazanacaktır. BOP kapsamında Irak’ın ardından sıranın Suriye ve İran’da olduğu gizlen(e)meyen bir gerçektir. ABD’nin Irak üzerinden belli bir yol kat ettiği, kendi yönlendiriciliğinde hükümetleri kurduğu noktada yüzünü diğer ülkelere çevirmesi beklenilmeyecek bir şey değildir. Ancak buna uygun koşulların yaratılması gerekmektedir. Bugün emperyalizmin Suriye’ye müdahalesi açık bir olgudur. ABD emperyalizmi dünya çapında propagandasını bu olgu üzerinden yürütmekte, Ortadoğu’daki güç ilişkilerini ve dengelerini buna göre tartıp, şekillendirmektedir. Bu müdahale bugün için Suriye içindeki işbirlikçi güçleri yönlendirme çabası olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk sermaye devletinin bu doğrultuda gayretkeş bir çaba içerisinde olduğunu, utanç verici bir şekilde ABD’nin hizmetine koştuğunu biliyoruz. Hali hazırda Suriye’de devam eden kanlı ve kirli savaşın dolaysız bir bileşeni olan sermaye devleti, ileride gündeme gelecek doğrudan bir emperyalist müdahalenin de taşeronluğunu üslenmiş durumdadır. Esasta, Suriye’de zorba BAAS rejimine karşı ayağa kalkan Suriyeli emekçilerin öfkesi kapitalist sömürü ilişkilerine ve koşullarına karşıdır. Ancak, meseleyi buradan ele alıp mücadeleyi devrimci bir temelde yürütecek güçlerin zayıflığı veya yokluğu ortadadır. Bunun kendisi böylesi bir önderliğin süreç içerisinde ortaya çıkamayacağı anlamına gelmemektedir. Bu zaaf ve eksiklik emperyalistler tarafından kitle hareketlerini kırmanın, giderek kendi sefil çıkarlarının dayanağı haline getirmenin maddi koşullarını oluşturmaktadır. “Suriye halkını zalim BAAS rejiminde korumalıyız” demagojisi kitlelerin hoşnutsuzluğunu ve biriken öfkesini istismar etme ve aynı zamanda Suriye’ye dönük emperyalist saldırganlığı meşrulaştırma amacına hizmet etmektedir. Ancak emperyalizmin korumacılığı, kendi himayesine ve sömürü çarkının içine almaktan öte bir anlam taşımamaktadır. Mısır-Tunus’un ardından Libya ve Suriye’de yaşanan halk isyanları ve ayaklanmaları devrimci önderliğin kritik önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Zira bu zaaf, emperyalistler için müdahale zeminini de doğurmaktadır. Başka bir nokta ise, ABD karşıtlığının, gerici zorba BAAS rejimini desteklemeye dönüşmemesi çok önemlidir. Zira BAAS rejimi gerici bir burjuva iktidarını temsil etmektedir ve arkasını başka emperyalist merkezlere dayamaktadır. Öte taraftan

bugün için “Özgür” Suriye Ordusu adı altında BAAS rejimine karşı savaşan dinci-gerici güçler, ABD emperyalizminin ve bölgedeki işbirlikçilerinin desteği ayakta durmaktadır. Amaçları BAAS rejimini yıkıp Suriye’de Amerikancı bir iktidar kurumaktır. Bu da gözden kaçırılmamalıdır. Suriye yönetimi, Rusya, Çin ve İran tarafından desteklenmektedir. Bu ABD’nin müdahalesinin sonuçlarının hiç de Suriye ve Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağının göstergesidir. ABD kendi hegemonyasını pekiştirmenin peşindeyken, diğer emperyalist güç odaklarının egemenlik sahasına da girmiş bulunmaktadır. Bu olgu girişilecek bir savaşın bölge ve dünya açısından önemini arttırmaktadır.

Emperyalist müdahalede Türkiye’nin rolü Sermaye devletinin sık sık gündeme getirdiği “Suriye hava sahası uçuşa kapatılsın ve tampon bölgeler oluşturulsun” talepleri ile Davutoğlu’nun Clinton’la yaptığı görüşmenin ardından “Krizin başlangıcından bu yana yakın temas halindeyiz. Ancak bundan sonrası için bu operasyonel planın ayrıntılarına girmemiz gerekiyor. Her iki tarafın Dışişleri Bakanlıkları bu süreci koordine ediyor” ifadeleri birlikte ele alındığında, savaşın kapıda olduğu, hazırlıkların hızlandığı ve Türkiye’nin de işin içinde olduğu görülecektir. Suriye üzerinden estirilen savaş rüzgârıyla beraber başta Türkiye olmak üzere, Suudi Arabistan ve Katar gibi işbirlikçi devletler Suriye’de yaşananlar ışığında emperyalist müdahalenin koşullarını yaratmak için propagandayı güçlendirmektedir. Tayyip Erdoğan’ın “NATO’nun Libya’da ne işi var” demecinden sadece saatler sonra “Libya’daki gelişmelere seyirci kalamayız” söylemine 180 derece dönüş yapması halen hafızlarımızda olduğu bir süreçte, bu kez Suriye üzerinden kolları sıvamış görünüyorlar. Yürüttükleri kirli propagandayla emperyalistlerin Suriye’ye müdahalesini gerekçelendirip, meşru kılmanın yollarını arıyorlar. Bu kirli propaganda, karşımıza birçok farklı alandan çıkmaktadır. Suriye’deki gelişmelerin ve buna bağlı olarak Kürt halkının Batı Kürdistan çıkışı, Türk sermaye devletinin milliyetçi-şoven söylemlere sarılarak emperyalist müdahaleyi meşru kılma çabasını arttırmıştır. Sermaye devleti Kürt halkının Suriye’deki gelişmelerden aldığı moral ve motivasyonla mücadeleyi yükselteceği kaygısı ile T��rk-Kürt düşmanlığını körüklemektedir. Ayrıca mezhep ayrılıkları üzerine oynayan ABD emperyalizmi, Suriye’de içeriden bunu körüklerken, Türk medyasına yansıyan haberlerde yaşananların mezhepsel kökleri olduğu propagandası yapılmaktadır. Bu propagandayı boşa çıkartmak çok önemlidir. Hem Suriye’ye yönelik emperyalist müdahaleyi boşa düşürmek, hem de ülke içinde yaşanan TürkKürt, Alevi-Sünni taraflaşmasını boşa düşürmek anlamında önemlidir. Suriyeli emekçilere yapılabilecek en büyük destek, emperyalist müdahaleyi zayıflatacak en büyük adım, bizlere dayatılan bu suni çelişkileri boşa düşürüp gençliği doğru bir zeminde harekete geçirmektir. İçinde bulunduğumuz çağın emperyalizm ve proleter devrimler çağı olduğunu döne döne vurguluyoruz.


Bu vurgu, olaylara ve gelişmelere tarihsel materyalizmin penceresinden bakabilmek, anlık gelişmelerin yarattığı moral dalgalanmalarla hareket etmemek açısından önemlidir. Sınıflar mücadelesi, yarın devrim olacakmışcasına bir moral-motivasyonla, ruh haliyle mücadeleye katılmayı, yine on yılları bulacak bir süreç olabileceğini bilerek sabırla hareket etmeyi gerektirmektedir.

Gençliğin anti-emperyalist mücadeledeki önemi Tüm bu olgular ve değerlendirmeler, genç komünistlere ve gençliğe büyük bir sorumluluk yüklemektedir. Hem ‘68 gençlik hareketi hem de yakın dönemdeki 1 Mart tezkere eylemleri gençliğin anti-emperyalist mücadelede önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Güncel gelişmeler ışığında gençliğin anti-emperyalist mücadelesini büyütmek, bunu doğru kanallara akıtmak çok önemlidir. Bu hem emperyalistlerin ve Türk burjuvazisinin planlarını boşa düşürmek hem de gençlik hareketinin içinde bulunduğu tıkanıklığı aşmak açısından önemlidir. Gençlik önüne emperyalist savaşı durdurmayı, Türk sermaye devletinin bu savaşa katılımını engellemeyi koymalıdır. Bu hiç de hayal değildir. 1 Mart tezkeresinin onaylanamamasının temelinde ortaya çıkan toplumsal muhalefet bulunmaktadır. Ancak bunu gerçekleştirebilmek bugünden hazırlık yapmayı ve doğru bir bakışa sahip olmayı gerektirir. Bir taraftan yaklaşan emperyalist savaşa karşı mücadeleyi gençliğin gündemine sokmalı, fakat felaket tellallığı yapmak değil, felakete “DUR!” deme bilincini ve ruhunu ortaya çıkartmalıyız. Emperyalizmin gelişimi, emperyalist savaşların nedenselliği, Suriye başta olmak üzere Ortadoğu üzerinden yürütülen emperyalist planların ve müdahalelerin arka planı, bu olguların ışığında bunalımlar, savaşlar ve devrimler döneminde olduğumuz gerçekliğini bilimsel temelleriyle birlikte gençliğin bilincine taşıma sorumluluğu bizleri bekliyor. Bu bakışı gençlikle buluşturmak ve harekete geçirmek için, meseleleri soyutluğundan çıkartıp somutlamak, gençliğin yaşamıyla ve güncel talepleriyle birleştirmek çok önemlidir. Özellikle emperyalist savaşlarda üniversitelerin emperyalist silah tekellerinin hizmetinde projelere imza atmasını teşhir etmek, tüm savaşlarda olduğu gibi

bu savaşta da emekçi çocuklarının hem canıyla hem de kanıyla bedel ödediğini ortay koymak, sağlıktan-eğitime kadar hiçbir temel gereksinime bütçe ayrılmazken savaşa ayrılan muazzam bütçelerin varlığını ortaya koymak çok önemlidir. Bu yapılmadığında, gündemler soyut ele alındığında gençliğin harekete geçirilmesi güçleşecektir. Burada atılması gereken ilk adım, somut olgular üzerinden gençliğin anti-emperyalist duyarlılığının ortaya çıkartmaktır. Tarihsel bir bakış açısına sahip olmak, meselenin ABD veya AKP karşıtlığının ötesinde olduğunu görmek anlamına gelmektedir. Genç komünistler olarak böylesi bir bakışa sahip olmanın önemi ortadadır. Bunun gençliğin bilincine taşınması, gençliğin üzerindeki reformizmin etkisinin kırılmasını kolaylaştıracaktır. Bugünden bu sürece hazırlanmak, ideolojik bir mücadelenin içine girmek anlamına gelmektedir. Oluşturulacak duyarlılık tarihsel bir bakışla birleştirilmelidir. Geçmişte yaşanan birtakım pratikler bu duyarlılığın doğru yönlendirilemediği koşullarda, süreçlerin bitmesiyle beraber devamında sönümlenmesine yol açabilmiştir. Bu noktada, bizlerin müdahalesi çok önemlidir. Bunun için açıktan kitlelerle tartışabilmek, tartışma zeminleri yaratmak gerekmektedir. Sürece bugünden hazırlanmak sermayenin bu konuda atacağı adımlara karşı uyanık olmayı, kendi cephemizden müdahale etmeyi de gerektirmektedir. Üniversitelerin, tekno-kentlerin emperyalist savaştaki rolü araştırılıp, teşhir edilmelidir. Gençlik, kendi bulunduğu alanlardan harekete geçirilebilmelidir. Gençlik cephesinden emperyalistlerin sözcülerinin Türkiye ziyaretlerine, burjuvazinin emperyalist müdahaleyi gerekçelendirme propagandalarına yanıt oluşturulmalıdır. Bu hiç de birtakım öncülerin işi olarak algılanmamalı, gençliği harekete geçirmenin olanağına dönüştürülmelidir. Bugün genç komünistlerin omuzlarında hiç olmadığı kadar büyük bir sorumluluk vardır. Bu bir yanıyla içinde bulunduğumuz tarihsel dönemin yüklediği toplam sorumluluklarken, bir yanıyla da sol hareketin devrim saflarından büyük bir oranda ayrılmış olmasının, reformist cephenin büyümüş olmasının tersinden bizlere yüklediği sorumluluklardır. Bu sorumlulukla hareket etmeli, buna uygun bir ideolojik donanım, devrimci kimlik ve ruh halini kuşanmalıyız. Bunun kendisi, tarihin bizlere yüklediği sorumluluk ne denli büyükse, o denli büyük bir çabanın içinde olmak anlamına gelmektedir.

Bir taraftan yaklaşan emperyalist savaşa karşı mücadeleyi gençliğin gündemine sokmalı, fakat felaket tellallığı yapmak değil, felakete “DUR!” deme bilincini ve ruhunu ortaya çıkartmalıyız.

23


Dünya barışı için enternasyonal gençlik dayanışmasını yükseltmeye!

Evinde uyurken, okula giderken, akşam eğlencedeyken bombalar yağıyor. Sokakta, çarşıda, pazarda patlayan bombalarda, çatışmalarda, ailemizden, arkadaşlarımızdan, dostlarımızdan yüzlercesinin parçalanmış cesetleri televizyon ekranlarına yansıyor. Dünyamıza ölüm indirenler, Ortadoğu’ya, Balkanlar’a, Afrika’ya üzerlerinde “özgürlük, demokrasi, barış” yazan bombalar yağdırıyor! Ortadoğu kan gölüne dönerken, adeta bir vampir gibi kana susamış emperyalistler, irin kokan keskin dişleri ile bir bir halkların kanını emerek gücüne güç katmaya çalışıyor. Yakın zamanda Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da gerçekleştirdikleri katliamlardan televizyonlara ve gazetelere yansıyanlara bile baksak emperyalizmin vahşi yüzünü görebiliriz. Yüzbinlerce insanın ölümü, daha fazlasının sakatlanması, çocukların yetim kalması, kadınların tecavüze uğraması, milyonlarca insanın açlıkla ve salgın hastalıklarla boğuşması... Haritada biraz daha yakınımıza gelecek olursak, işkence ve katliam kadar adı direniş ve başkaldırı ile de anılan mazlum Kürt halkına yönelik uygulanan haksız ve kirli savaş...

Dünden bugüne 1 Eylül! Bu yıl da 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde kapitalizmin krizleri ve savaşları gündemde. Emperyalistlerin dünya üzerinde daha fazla pay kapma hırsıyla savaşlar kundaklanmakta, halklar birbirlerine kırdırılmakta, insanlık yok edilircesine barbarca yöntemler uygulanmakta. Tıpkı 1939 1 Eylülü’nde Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgali ile başlattığı II. Emperyalist Paylaşım Savaşı gibi. O dönem Alman burjuvazisinin isteklerini yerine getirmek için faşist Hitler orduları, Avrupa halkları üzerinde terör estirmektedir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) Kızıl Ordu’su, milyonlarca şehit pahasına faşizmin ordularını Berlin’e kadar sürer ve kızıl bayrağı dikerek görkemli bir zafer kazanır. Daha sonra SSCB önderliğinde, sosyalist ülkeler ve bazı ülkelerin komünist partilerinin toplandığı Dünya Barış Konseyi’nde alınan kararla, savaşın başladığı 1 Eylül günü Dünya Barış Günü ilan edilir.

24

Emperyalistler ise, kapitalizmin sınırsız yıkımlarına karşı barış özleminin dile getirilmesi için ilan edilen Dünya Barış Günü’nün içini boşaltmaya, kendi burjuva barış algısını kitlelere empoze etmeye çalışır. Bu doğrultuda 1981 yılında Birleşmiş Milletler (BM) tarafından her Eylül’ün 3. Salı gününün “Uluslararası Barış Günü” olarak kutlanması kararı alındı. Karar, 2001 yılında 21 Eylül olarak değiştirildi. İkiyüzlüce alınan bu kararın, inandırıcı hiçbir yanı bulunmamaktadır. Zira emperyalist savaşlar kadar “emperyalist barışlar” da kapitalistlerin çıkarlarını korumak içindir. Dünya ölçeğinde dizginlerinden boşalırcasına tırmanan militarizmin aldığı boyutlar, emperyalizmin barış söyleminin aldatmacadan öte bir anlamı olmadığının kanıtıdır. Kârlı bir ekonomik faaliyet alanı olan silah sanayiine yapılan harcamalar akıl almaz boyutlara ulaşmıştır. Askeri harcamaların binde biri bile dünyadaki aç çocukların doymasını sağlayabilirken, “demokrasi ve barıştan” bahseden emperyalistler, silaha para yatırmaya devam etmektedirler.

Kapitalizm oldukça savaşlar sürecektir! Kapitalizmin krizleri derinleştikçe emperyalistler arasında artan gerici rekabet yeni paylaşım savaşlarına sebep olmaktadır. Dünya üzerinde siyasi ve iktisadi hâkimiyet alanlarını genişletmek için kapitalist devletler sürekli olarak savaşmakta, savaşların askerleri olarak işçi ve emekçi çocukları “süngülerle” birbirini boğazlamaktadır. Burjuvazi işçi ve emekçilerin ürettiği toplumsal zenginliklere zorla el koymaktadır. Bunun için işçi ve emekçilere yönelik ideolojik şiddetin yanı sıra fiziki şiddet uygulamaktan geri durmayan burjuvazi, devlet aygıtını kullanarak şiddetini meşrulaştırmaya çalışmaktadır. İşçi ve emekçilerin en ufak hak taleplerini dahi şiddetle bastıran kapitalist sistemin kolluk güçlerine ihtiyacı vardır. Aksi takdirde yükselecek bir işçi hareketini bastırma gücü bulamayacak, kapitalist düzenin bekası tehlikeye girecektir. Şiddet, burjuvazinin işçi sınıfına ve ezilen halklara karşı vazgeçilmez bir aracı iken, burjuvaziyi devirmek için işçi sınıfının


devrimci şiddeti de vazgeçilmez, gerekli bir araçtır. Bu yüzden, burjuva düzen hâkimken her türlü şiddete karşı gelmek, burjuvazinin ekmeğine yağ süreceği gibi, işçi sınıfını etkisiz bırakarak kapitalist düzenin devamını sağlayacaktır. Kapitalizm koşullarında genel olarak barıştan bahsetmek, devrimci bir barışı, halklar arasında gerçek barış mücadelesini engellemek anlamına gelecektir. Burjuvazi iktidarı kendi elleriyle vermeyeceğine göre, işçi sınıfının iktidarı ancak zor yoluyla gerçekleşecektir. Dolayısıyla işçi sınıfı, şiddetin ve sömürünün kaynağı olan burjuva düzene karşı şiddet kullanmak zorunda kalacaktır. Ancak, işçi sınıfı şiddete taptığı için değil devrimi gerçekleştirmek ve güvenceye almak için kullanacaktır.

Emperyalistlerle değil, halklarla barış! Emperyalist savaşlarla dünyanın zenginliklerini yağmalayan tekeller, talan ettikleri bölgelerde birçok halka ulusal baskı, kölelik ve teslimiyet dayatmaktadır. İşgal ettikleri bölgeleri sınırsız biçimde sömürmek isteyen emperyalistler buralarda baskı altına aldıkları uluslara karşı kirli savaşlarla saldırmaktadır. Bu yolla ulusal baskıya maruz kalan halkların eşitlik ve özgürlük mücadelesini boğmak istemektedirler. Emperyalist-kapitalist sistemin baskısına ve sömürgeciliğine karşı halkların direnişi ve özgürlük uğruna savaşmaları en meşru haktır. Benzer bir durum bu coğrafyada da yaşanmaktadır. Kürt halkı on yıllardır ulusal olarak ezilmekte, yok sayılmakta, dört ayrı devletin imha ve inkar politikasıyla baskı altında tutulmaktadır. Dolayısıyla Türkiye ve Kürdistan’da yapılan 1 Eylül etkinliklerinde ön plana çıkan temel taleplerden biri Kürt halkının eşitlik, özgürlük, barış talepleridir. Fakat sözü edilen “barış” talebi, düzen sınırları çerçevresinde kaldığı sürece Kürt halkı hiçbir zaman gerçek anlamda ulusal eşitlik ve özgürlüğe kavuşamayacaktır. Zira Kürt halkının eşitlik ve özgürlük talebi asla bu düzen sınırlarına sığmamaktadır, deyim yerindeyse sermaye devleti için savaş nedeni taleplerdir. Dolayısıyla Kürt halkı için düzen içerisinde barış arayışı temelsiz bir yönelim ve çıkmaz bir yoldur. Son süreçte yaşanan gelişmeler bunun en somut kanıtıdır. Kürt halkının haklı ve meşru talepleri karşısında Türk sermaye devleti bir taraftan inkar ve imha politikasını kesintisiz sürdürmekte, kirli savaşı gün be gün tırmandırmaktadır. Kürt köyleri boşaltılmakta, yakılmakta, dağları bombalanmakta ve gerillaya karşı imha saldırıları gerçekleştirmektedir. Öyle ki AKP şefi Tayyip Erdoğan “ortada Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır. Milli birlik ve beraberli açılımıyla biz Kürt sorununu çözdük...” diyerek Kürt halkının bütün bir ulusal varlığını yok saymaktadır. Öte taraftan “açılım” aldatmacalarıyla Kürt halkını kırıntılara razı etme çabası içerisindedir. Bir başka ifadeyle Türk sermaye devleti, Kürt halkını ebedi olarak kendi egemenliği altında tutmayı hesapladığı bir “barış” dayatmaktadır. Dolayısıyla tam hak eşitliği ve kendi kaderini tayin hakkı tanınmadan, bunun için dişe diş devrimci bir mücadele örülmeden Kürt halkı için adil ve onurlu bir barıştan bahsetmek mümkün olmayacaktır. Bu da ancak sosyalizmle mümkün

olabilir.

Gerçek barış için mücadeleye! Başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın her tarafında yaygınlaşan emperyalist savaşlara karşı halkların ortak mücadelesini örme sorumluluğu önümüzde durmaktadır. Emperyalistlerin Suriye’ye dönük müdahaleleri, Suriye halkını Baas esaretinden kurtarma çabası değil, tersine emperyalistler arası egemenlik kavgasının bir yansımasıdır. Bu yüzden Suriye halkına yönelen emperyalistlerin ve işbirlikçilerin namluları karşısında gençlik mücadele barikatlarında yerini almalı, emperyalist savaş ve saldırganığı durdurmak için kardeş halklarla dayanışmayı yükseltmelidir. Yanısıra, coğrafyamızda katliam ve kıyımlardan geçirilen Kürt halkı ve gençleri ile omuz omuza mücadeleyi yükseltmek günün bir başka ertelenemeyecek görevidir. Bunun için gençlik, emperyalizme ve kapitalizme karşı işçi sınıfının arkasında saflarını daha da sıklaştırmalıdır. Zira dünya halklarına gerçek ve onurlu bir barışı ancak işçi sınıfının devrim mücadelesi armağan edebilir. Bizler de bu bilinçle kendi coğrafyamızdan dinci-Amerikancı iktidarın şoven-gerici kışkırtmalarına inat üniversitelerden kardeşliğin sesini yükseltelim. Haydi, tüm halklardan yaşıtlarımızla omuz omuza vererek, gençliğin enerjisini kuşanarak eşitliğin, özgürlüğün, sosyalizmin, barışın ve kardeşliğin meşalesini yakalım. A. Armanç

Şili’de öğrenciler mücadelede kararlı eğitim Şili’de öğrenci gençliğin eylemleri devam ediyor. Binlerce Şilili genç parasız kentte sayıda çok talebi ve son dönemde artan polis baskısını protesto etmek için yürüyüşler düzenleniyor. Santiago’daki Paseo Ahumada’da gerçekleştirilen gösterilerde eğitimin ücretli i olması protesto edildi. Eylem sırasında açıklama yapan Öğrenci Velileri Derneğ i. eleştird rını baskıla polis yapılan Başkanı Dapne Concha ise gösterilere karşı Concha geçmiş dönemde polislerin öğrenci yurtlarına baskın yaptığını ve öğrencilere işkenceye varan uygulamalar yapıldığını belirtti. belirten Öğrencilerin psikolojik olarak geri dönüşü olmayan şekilde yaralandığını dı. Concha, uygulamaların sorumlularının adalete teslim edilmesi gereğini vurgula ve Şili polisi ise eylem yapan öğrencilere saldırdı. Polis öğrencilere tazyikli su sopayla ve taş alesine müdah polisin ise iler plastik mermiyle müdahale etti. Öğrenc karşılık verdi. Polis saldırısı sırasında çok sayıda öğrenci gözaltına alındı.

Şili’de işçi-öğrenci dayanışması i Şili’de ücretsiz kamusal eğitim talebiyle yürütülen mücadele işçileri ve öğrenc gençliği birleştirdi. i 28 Ücretsiz kamusal eğitim için ulusal grev çağrısı sonrası binlerce işçi ve öğrenc di. düzenle ş yürüyü ’nda Bulvarı a Ağustos günü başkent Santiago’nun Alamed n Santiago Üniversitesi civarında toplanmaya başlayan göstericiler, bulvarı dular. tümünü kaplayarak renkli ve bütünlüklü bir görüntü oluştur Şili lise öğrencileri sözcüsü Eloisa Gonzalez yürüyüşten önce basına yaptığı vurguladı. açıklamada, diğer birçok sektörün de eylemlere katılacağı sözü verdiğini de Gonzales ayrıca, gösteriden sonra Eğitim Bakanı Harald Beyer’in daha önce önüne göz ri taleple eki liklerind defalarca gerçekleşen öğrenci eylemli alacağını umduğunu söyledi.

25


Her gün daha güçlü bir şekilde

sosyalizme!

Mevcut tarihsel dönem içerisinde, muazzam gelişim yaşayan üretici güçler ile bu gelişimin önünde engel teşkil eden üretim ilişkilerinin çatışmasının somut örnekleri olan bu gelişmeler, tarihin toplumsal devrimler çağı olduğuna dair tüm şüpheleri de beraberinde silikleştiriyor.

26

Toplumsal hareketin genel eğilimi içerisinde üretici güçlerin gelişimi öyle bir aşamaya gelir ki mevcut üretim ilişkileri ile çatışmaya başlarlar ve toplumsal devrimler çağı başlar… Artık dünü yaşamıyorsunuz-yaşamıyoruz. Dünün yenilgileri, hataları ve yılgınlıkları ile uğraşmak, bunlarla boğuşmak zorunda da değiliz. Çünkü farklı bir tarihsel-toplumsal dönemin içerisindeyiz. Ortadoğu’daki “Arap Baharı” sürecinden Avrupa’da yaşanan hareketlenmelere, Amerika’da kendiliğinden gelişen Wall Street işgal eylemlerinden Şili’deki öğrenci eylemlerine kadar birçok hareketlenme bize bunu gösteriyor. Mevcut tarihsel dönem içerisinde, muazzam gelişim yaşayan üretici güçler ile bu gelişimin önünde engel teşkil eden üretim ilişkilerinin çatışmasının somut örnekleri olan bu gelişmeler, tarihin toplumsal devrimler çağı olduğuna dair tüm şüpheleri de beraberinde silikleştiriyor. Marksizmin yıllar öncesinden öngördüğü süreçlerden sadece bir tanesini yaşamaktayız aslında. Her yeni toplumun bir önceki toplum içerisinde nüvelerini yaratarak var olduğunu bilimsel olarak tayin eden Marx, nasıl ki ilkel komünal toplum içerisinde köleci toplumun, köleci toplum içerisinde feodal toplumun, feodal toplum içerisinde kapitalizmin nüvelerini bilimsel olarak tayin ettiyse, kapitalizmin bilimsel eleştirisini yaparak da kapitalizm içerisinde sosyalizmin nüvelerini aramakta ve bu anlamda ufuk açıcı olmaktadır. Kapitalizmin bilimsel eleştirisini yaparak, kapitalizmin genel eğilimlerini saptamakta, kriz olgusunu bu bağlamda ele alarak aslında bugün tüm dünyada yaşanılan somut gelişmelerin kaçınılmazlığını ortaya koymaktadır.

Genel eğilimleriyle kapitalizm Herhangi bir toplumun yaşayan bir varlık

olarak varlığını devam ettirebilmesi için o topluma ait temel yaşamsal ihtiyaçların, ihtiyaçların üretildiği üretim araçlarının ve soyun her daim yeniden üretilebilmesi gerekmektedir. Fakat feodal toplumun kendisini yeniden üretme mekanizmaları ile kapitalizmin kendisini yeniden üretim mekanizmaları birbirinden farklıdır. Bu farklara değinmeksizin kapitalist toplumun yeniden üretimini ele alırsak eğer; kapitalist toplum, emeksermaye çelişkisi temelinde sermayenin iktidarı elinde bulundurduğu bir toplum olarak üretimini, sermayenin yeniden üretilmesi ile sağlayan toplumdur. Yani herhangi bir şeyin üretilebilmesi için o üretim içerisinde sermayenin kendisini yeniden üretebilmesi gerekir. Sermayenin yeniden üretiminin gerçekleşmediği hiçbir ürün ne kadar yaşamsal bir ihtiyaç olursa olsun üretilmez. Sermayenin yeniden üretimi karın elde edilmesine, o da son tahlilde artı-değer üretimine yani emek sömürüsüne dayanır. Artı-değer sömürüsü olarak kavramsallaştırılan kapitalist sömürü, işçinin ürettiği değer ile emek-gücü karşılığı kapitalistten aldığı değer arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. Yani işçilerin ürettikleri değer ile ellerine geçen değer arasındaki fazladan değer- artı-değer- sermayenin var olma koşulu olan kar kitlesinin kaynağıdır. Lakin sermaye kitlesinin varlığını devam ettirebilmesinin tek koşulu artı-değer sömürüsünü devam ettirebilmesi değildir. Aynı zamanda kapitalizmin motoru olan rekabette de ayakta kalması, pazarın hâkimiyetini eline geçirmesi gerekir. Dolayısıyla üretimin her adımında artıdeğer kitlesini arttırma zorunluluğu ile karşı karşıya kalan kapitalistler artı-değer kitlesini arttırma zorunluluğuyla sömürüyü arttırırlar. Çünkü rekabette ayakta kalamayan sermaye kitlesi varlığını devam ettiremez. Daha fazla değerin üretilmesi ise değerin kaynağı olan emek harcamasının artmasına yani işçinin daha çok çalıştırılmasına bağlıdır. Burjuvazi daha fazla değere ulaşmak için işgünlerini uzatma savaşımı verirken, işçi sınıfının insanca yaşayabilmek için işgünlerini kısaltmak adına vermiş olduğu savaşımın ekonomi-politik temeli budur. Bir günde üretilen değer kitlesinin arttırılmasının bir diğer yöntemi ise birim zamanda harcanılan emek kitlesinin arttırılmasıdır. Emeğin yoğunlaştırılması olarak kavramsallaştırılan bu süreç, bir günde bir makine kullanan işçinin iki makine ile üretime zorlanması olarak örneklendirilebilir. İşgününün uzatılması ve emeğin yoğunlaştırılması yöntemleriyle sömürünün arttırılması mutlak artı-değer sömürüsüdür. Öz olarak mutlak artı-değer üretimi, bir günde üretilen değer kitlesinin arttırılarak sömürünün arttırılmasıdır. Fakat bu yöntem tüm kapitalistlerin


çok rahat bir şekilde gerçekleştirebildiği bir yöntem olmasından dolayı, toplumun hareketi pazara hâkim olmak için bir ikinci yöntemi beraberinde dayatır. Bu yöntemin kendisi ise nispi artı-değer üretimidir. Kapitalistler arasındaki rekabette ayakta kalabilmek için metaları daha düşük bir değerde üreterek pazarın hâkimi olmak kendisini dayatan bir süreçtir. Kazak üreticileri arası rekabette ayakta kalmak için mutlak artı-değer üretiminin sınırlarına dayanan kapitalistler emek-üretkenliğini arttırarak rekabetin kazananı olmaya çalışırlar, çalışmak zorunda kalırlar. Tüm kazak üreticileri 8 saatte 4 tane kazak üretirken kurnaz kapitalistin teki üretimin teknolojisini geliştirmek ya da üretim yönteminde birtakım değişikliklere giderek 8 saatte 8-16-24-… tane kazak üreterek herkes 1 kazağı 2 saatlik emeğe üretirken kurnaz kapitalistimiz aynı kazağı 1- ½- ¼- saatlik emeğe üretmekte ve pazarda hakimiyeti eline geçirerek, toplam toplumsal değerden pay almaktadır. Bu süreç bir kez başladıktan sonra diğer kapitalistlerde ayakta kalabilmek adına, emek üretkenliklerini arttırmak zorunda kalarak onlarda teknolojilerini arttırıyor ve sonuç olarak üretim daha yüksek bir teknolojiden ilerletiliyor. Bu sürecin tüm üretim alanlarında gerçekleştiği düşünüldüğünde teknolojik gelişimin sınırsız ilerlemesinin neden feodalizmde değil de kapitalizmde olduğu da çok iyi anlaşılmaktadır. Bu soyut tartışmanın somut olarak hayatımızdaki karşılığı ise işçi sınıfının daha dün ihtiyaç hissettiği halde ulaşamadığı tüketim metalarına bugün ulaşabiliyor olmasıdır. İşçi evlerinde birden fazla televizyonun olması, çamaşır makinesi-buzdolabı gibi elektronik eşyalarının olması hatta bozulduğunda tamir ettirmek yerine yenisini almaları rekabet dolayısıyla artan teknolojik gelişimdir. Bu gelişim öyle bir aşamaya gelmiştir ki yapılan araştırmalara göre, tüm dünyanın yeniden üretimi için 2-3 saatlik üretimin yeterli olduğu ortaya konulmuştur. Fakat bu süreç aynı zamanda kapitalizmin gelişimi içerisinde üretici güçlerdeki gelişimin üretim ilişkileri ile çatışmasından dolayı teknolojik gelişimin sınırsız gelişimini engellemekte, bunalımları beraberinde getirmekte, toplumsal kutuplaşmaları uzlaşamaz bir şekilde açığa çıkarmakta yani devrimler çağını başlatmaktadır.

hareketsizliğine doğru gittiği bu evrede hareket edebilmek için yeni alanlara yönelimleri şiddetlenir. İçeride işçi sınıfına yönelik amansız savaşım dışarıda da yeni sömürge alanları yaratmak üzerinden kendisini var eder. Paylaşım ilişkileri her adımda emperyalist savaşları hatta dünya savaşlarını kaçınılmaz kılar. 1890 buhranının ardından gerçekleşen 1. Dünya Savaşı, 1929 buhranının ardından gerçekleşen 2. Dünya Savaşı, 2008 krizin ardından 3. Dünya savaşı ihtimalini güçlendirse de umutları da yeşertiyor. 1. Dünya Savaşı’nın ardından gerçekleşen Şanlı Ekim Devrimi, 2. Dünya Savaşı’nın ardından gerçekleşen Çin Halk Devrimi, 2008 buhranının savaşları gündeme getirdiği gibi devrimler çağının geldiğini de müjdelemektedir. Keza Ortadoğu’daki gelişmeler emperyalist savaşları, toplumsal muhalefetin yükselişi de devrimin olanaklarının kuvvetlendiğini kanıtlıyor.

Tarihsel bir gerçekliğin, sosyalizmin saflarına!

Yeni bir tarihsel aşamadayız ve insanlığın gerçekten insanca yaşayabileceği, gerçek barışın sağlanabileceği, “gündüzlerinde sömürülmediğimiz, gecelerinde aç yatmadığımız” bir dünyayı kurma görevi sırtımızda.

Yeni bir tarihsel aşamadayız ve insanlığın gerçekten insanca yaşayabileceği, gerçek barışın sağlanabileceği, “gündüzlerinde sömürülmediğimiz, gecelerinde aç yatmadığımız” bir dünyayı kurma görevi sırtımızda. Doğanın yok edildiği, tüm yaşamsal ihtiyaçların metalaştırıldığı, katliamların-savaşların-taciz ve tecavüzlerin yaşamın bir parçası haline geldiği, insanların insani tüm özelliklerine yabancılaştığı bu dünyayı yıkmak, bizlerin sırtındaki tarihsel yüktür ve bizler bu yükü omuzlamalıyız. Çünkü tüm bu sorunların kaynağı, emek sömürüsüne dayanan bu toplum, yani kapitalizmdir. Kapitalizmin bizlere verebileceği hiçbir şey kalmamış hatta insanlığın gerçek özgürlüğe doğru ilerleyişinde bir engel teşkil etmektedir. Kapitalist üretim ilişkileri, insanlığın bugüne kadarki muazzam gelişiminin insanlığı özgürleştirmesi doğrultusunda kullanılmasını engellemektedir. Tüm dünyadaki insanların ihtiyaç hissettiği ürünlerin üretimi 2-3 saat olduğu halde dünyanın yarısının açlıktan kırılması da bunu kanıtlamaktadır.

Bunalımlar, savaşlar ve devrimler çağı Teknik gelişimin artması her gün 8 saatlik değerin daha büyük bir sermaye kitlesi ile üretilmesini beraberinde getirmekte dolayısıyla kapitalizm hareketinin her aşamasının kar oranlarını düşürmesini dayatmaktadır. Kar oranlarının düşüşü sonucunda sermaye maliyetleri düşürmeye çalışmakta bu bağlamda işçi sınıfına saldırmakta, işçi sınıfının sınıfsal kazanımlarına göz dikmektedir. Fakat gelinen aşama üretilen yeni değerin, var olan sermaye kitlesinin yeniden üretimini engellediği ölçüde, sermaye üretimden çekilmekte, üretim daralmakta, işsizlikgeleceksizlik artmaktadır. Üretimden çekilen sermayenin banka sermayesine akın etmesiyle banka sermayesi daralmakta, ilk çöküşler bu yüzden de finans alanında yaşanmaktadır. Dünya devi bankaların çöküşünün nedeni budur. Sürecin tam anlamıyla kapitalizmin

27


12 Eylül düzeninden hesap sormak için devrimci sınıf kavgasına!

12 Eylül askeri faşist darbesinin üzerinden yıllar geçmiş olsa da 12 Eylül, hukuku, mantığı ve bütün uygulamaları ile devam ediyor. Bu uygulamaların neden devam ettiğini anlamak için meselenin sınıfsal özüne inmek gerekiyor. Bir yandan gelişen öğrenci/gençlik ve sınıf hareketi ile iktidarı sarsılan burjuvazinin, aynı zamanda yapılan grevlerle de üretim olarak kar oranı aşındı. Burjuvazi, telaşa düşüren bu tıkanıklığa çözüm yolu arıyordu. Küresel çapta ise emperyalist ABD, Doğu Bloğu’nun güçlenmesini engellemek için yeşil kuşak projesini geliştiriyordu. Bu projenin anlamı ise Ortadoğu’da İslami-gerici yönetimler kurdurarak Doğu Bloğu’nu bir nebze olsun güçsüz kılmaktı. Tabii ki Menderes döneminden beri emperyalizmin aktif taşeronluğunu yapan Türk sermaye devletine bu projede emperyalizmin Ortadoğu’daki üssü olma görevi düşüyordu. Fakat Türkiye topraklarında devrimci bir mücadele vardı ve bu ABD emperyalizminin önündeki en büyük engeldi. İşçi ve emekçilerin mücadelesi ve basıncı bu planları boşa çıkarabilirdi. Bu yüzden ABD, Türkiye’de sınıf mücadelesinin bastırılması için Türk burjuvazisinden hiçbir yardımı esirgemiyordu. Türk burjuvazisi ile ortak gerici planlar hazırlıyor ve darbeyle bu planları hayata geçirmiş oluyordu. Burjuvazi ise hem grevlerle aşınan üretim ve kâr kaybını geri kazanıyor hem de iktidarını sarsan sınıf mücadelesini bastırarak sömürü demek olan iktidarını pekiştirmiş oluyordu. Sermaye cephesinden süreç böyle işlerken, devrim cephesinde ise küçük burjuva halkçı akımlar çoktan teorik ve pratik alanda bütün denizleri tüketmişti. Birbirlerinden teoride ve pratikte farklı olduğunu savunan bu örgütler ne tesadüftür ki aynı teorik ve pratik iflasın içine düştüler. Tam da bu süreçte burjuvazi faşist ordu eliyle darbeyi gerçekleştirdi. Koca koca örgütlerin direneceği sanıldı fakat küçük burjuvazinin bağrında kurulan ve bu sınıfın tüm zaaflarını taşıyan bu örgütler ilk önce pasif direnişe geçtiler, daha sonra da çözülüp dağılmaya başladılar. Birkaç halkçı akım dışında direnen kalmadı. Bu akımlar da kendi sınırlılıklarına hapsolup zamanla yok olmanın eşiğine geldiler ya da yok oldular.

12 Eylül yargılamalarına bel bağlamak budalalıktır! Burjuvazinin 12 Eylül sonrası propagandasını yaptığı bir söz vardı: “Asker yönetime geldikten sonra fabrikaların bacaları tekrardan tütmeye başladı.” İşte bu nokta tam da üzerinde durulması gereken noktadır. Bu söz aslında darbenin sınıfsal karakterini ele veriyordu. Burjuvazi kendi düzeninin bekası için insanları zindanlarda, sokaklarda, darağaçlarında katletti. Koca bir hareketliliği ezip geçebildi. Bugün darbenin sınıf karakterini göremeyen kimi reformist çevreler ise 12 Eylül yargılamalarından medet umuyor. Oysa 12 Eylül yargılamaları sermaye düzeninin kendisini

28

aklamak için oynadığı bir oyundan başka bir şey değildir. Düzenin hazırladığı iddianame bunu açıkça gösteriyor. İddianamede 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’nde atılan bombayla 7 öğrencinin katledilmesi, 1978 Sivas olayları, 19–26 Aralık 1978 Kahramanmaraş Katliamı, 1 Şubat 1979’da gazeteci Abdi İpekçi’nin öldürülmesi, Çorum ve Fatsa olayları vb. birçok olay yer alıyor. İddianameyi hazırlayan Savcı Kemal Çetin ise “Olayların, toplumda kaos oluşturarak askeri darbeye zemin hazırlamak ve yönetimi ele geçirmek isteyen güçler tarafından çıkarıldığı anlaşılmaktadır” gibi bir değerlendirme yapıyor ve kendi sınıfının istediği biçimde bir yargılama başlatıyor. Tipik sağ-sol çatışmasına indirgemecilik, “tüm bu olayları asker darbeye zemin hazırlamak için yaptı” söylemleri, hatta kontrgerillanın düzenlediği kanlı 1 Mayıs’ın bile devrimcilerin üzerine yıkılmaya çalışılması... Böyle bir iddianame kabul edilebilir mi? Veya böyle bir iddianame üzerinden Kenan Evren’in gelip hesap vermesini istemek nereye denk düşer? Bir de “eski” solcu gerçekliği var. Bu “eskimişler”, durumu tamamen duygusal bağlamda ele alıp “Kenan Evren’in oraya çıkıp ifade vermesi bile benim için yeter” indirgemeciliğine varıyorlar. Bunun üzerine denilebilecek pek bir şey yok. Eskimiş olanın savrulacağı noktanın haddi hesabı yoktur.

12 Eylül düzeni dinci-gerici sermaye partisi ile sürüyor! 12 Eylül, dinci-gericilerin yelkenlerine ciddi oranda rüzgâr üfledi. “İnsanlar devrimci olacağına İslamcı olsun” dendi. Toplum yeniden tasarlanmaya başlandı ve cemaatlerin yolu açıldı. Devlet ve cemaat işbirliğiyle toplum buraya doğru itildi. Kenan Evren “benim yeğenimin dini bilgisi eksik, din dersi konulmalı” derken, bu jesti bizzat Fetullah Gülen darbeyi destekleyen yazıları ile karşıladı. Bu karşılıklı yol açmalar eşliğinde darbeye yaranma gayreti öyle bir noktaya geldi ki, ona şu sözleri bile söyletti: “Tankının paleti olayım çiğne beni paşam!”. Cuntanın destekleri ile gelişen cemaat nihayet bugün darbenin çocuğu olan sermaye partisi AKP’yi doğurdu. Sonuç olarak, kimse bu yargılamalardan bir şey beklemesin. Tarihin hangi evresinde görülmüş burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarına hizmet edenleri yargıladığı. Dinci gerici sermaye partisi AKP de aynen bu kurala sadık kalıyor. Yargılamak yerine iddianameleri ile 12 Eylül’ü aklıyor. Şu an 700 küsür öğrenci tutuklu. İçlerinde belediye başkanlarının da bulunduğu 9 bin Kürt siyasetçi içerde. Darbeci zihniyeti sözde eleştiren sermaye partisi 12 yılda 628 ton biber gazı kullanmış. İşçi ve emekçi eylemlerine azgınca terörünü uygulamaktan hiç çekinmiyor. Aslında tüm bunlar 12 Eylül faşist cuntacıları ile AKP’nin hizmet ettiği sınıfın aynı olduğunu gösteriyor. Burjuvazi!

12 Eylül’ün hesabını işçi ve emekçiler soracak! Mesele dönüp dolaşıp sınıf mücadelesinde düğümleniyor. Tarih sahnesinde burjuvaziye meydan okuyabilecek ve onun hakkından gelecek tek sınıf işçi sınıfıdır. Burjuvazinin tüm bu göstermelik yargılamalarını, kirli oyunlarını bozacak olan ve onu tarihin çöplüğüne atacak olan işçi sınıfıdır. En nihayetinde bu pisliği işçi sınıfının muzaffer devrimi temizler. Biliyoruz ki burjuvazinin adalet saraylarından adalet beklenemez. Bizler kulübelerdeki adaleti getireceğiz! G. Barva


Yarın çok güzel olacak... Büyük aşklar, yolcuklarla başlar... Toprağın kokusu işlerken köylünün ellerine mevsimlik rüzgârlar sıcak bir ezgiyle esiyor ve Adana şehrinin Yenice ilçesinde Yılmaz Pütün adında bir bebek yaşama merhaba diyor ağlamaklı bir sesle. Tarih 1 Nisan 1937. Yılmaz Pütün, okuma yazma bilmeyen ve topraksız bir köylü olan ailenin iki çocuğundan birisi. Daha 6 yaşındayken ağa için pamuk tarlalarında çalışmaya başlamıştı ve her sabah 6 km uzakta olan köydeki bir okula yürüyerek gidip geldi. Daha sonra annesiyle Adana’ya gelip yerleştiklerinde bir gün rast geldiği sinema perdesi ve ona yansıyanlar dikkatini çekmişti. Dikkatini çeken bu durum oniki yaşındaki Yılmaz’ı çok etkilemişti. Sinema artık onun tek eğlencesiydi. Sinemaya duyduğu ilgi her geçen gün artmış ve sinema makinistliği yapan komşusundan bir gün bir filme pursantaj memuru arandığını duyduğunda çok sevinmişti. Yılmaz artık bu işle sinemanın içindeydi. Sinema afişlerini sırtlayıp mahalle mahalle köy köy dolaşıyor ve sinemaya daha çok ilgi duyup sinema ile ilgili düşünmeye ve yazmaya başlıyordu. 1957 yılında İstanbul’a gelmiş ve sinemayla ilgili işler yapmaya devam etmişti. Yılmaz Güney, 1959 yılında Atıf Yılmaz’ın asistanlığını üstlenmişti ve Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı “Bu vatanın çocukları” ve “Alageyik” isimli filmlerin hem senaryosunu yazdı hem de filmlerde rol aldı. Bir gün film setini polisler basar ve Yılmaz Güney gözaltına alınır. Uzun süren mahkemenin ardından 1,5 yıl hapis ve 8 aylık bir sürgüne mahkûm edilir. Bu olayın nedeni Yılmaz Pütün ismini filmde rol almaya başladığında Yılmaz Güney olarak değiştirmesidir. Yılmaz Güney, lise yıllarında fabrika işçisi ile ilgili kaleme aldığı bir yazıda “buralar eşit olsa cennet olur” cümlesini kullandığından komünizm propagandası yapmaktan aranmaktadır ve isim değişikliği de bu olayın sonucudur.

İsyanın yaratıcılığı Yılmaz Güney yaşadığı yoksulluktan sıyrılıp zengin olabileceği olanakları çektiği filmlerle yakalamaya başlamıştı ve istese sanatını popüler kültürle birleştirip burjuva sanatının paralı sanatçısı olabilirdi. Ama Yılmaz Güney yaşamında böyle bir sanata ve sanatçılık anlayışına hep karşı çıktı. Çocukluktan beri yaşadığı yoksullukların bir çelişkinin ürünü olduğunu anlamış ve yeni dünyanın mümkün olduğunu yaşamında ve sinemada haykırmaya başlamıştı. Yılmaz Güney’in, emekçileri ve ezilenleri sinemaya taşıması aynı oranda geniş kitlelerin de onu sahiplenmesine neden olmuştu. Yılmaz Güney ilk filmlerinde emekçilerden ve ezilenlerden bahsederken daha sonraki filmlerinde emekçilerin ve ezilenlerin kurtuluşundan yani devrimden ve sosyalizmden bahsetmeye başlıyordu. Yılmaz Güney devrimci kişiliğini sadece sanat anlayışıyla buluşturmasıyla değil, aynı zamanda yaşamında devrimci mücadeleye sunduğu katkılarıyla da kitlelerin sevgisini kazanmıştır. 12 Mart 1971 faşist darbesinin ardından devrimcilere dönük saldırıların yoğunlaştığı bir dönemde Mahir Çayan ve yoldaşlarını evinde saklamasından dolayı 2 yıldan fazla bir süre hapse ve sürgüne mahkûm edildi. 1974 yılında hapishaneden çıktıktan sonra “Arkadaş” filmini, yine aynı yıl Adana’da “Endişe” filmini çekerken, karıştığı bir olay sırasında bir yargıcı vurarak öldürmesi üzerine 19 yıl hapis cezasına mahkûm oldu. Yılmaz Güney, düzenin üzerinde uyguladığı tüm baskılara rağmen devrimci sanat anlayışını içerde ve dışarıda sürdürmüştür. Devrimci sanat anlayışının getirdiği yaratıcılık, Yılmaz Güney’in filmlerindeki

karakterde hayat bulmuştur. Yılmaz Güney’in cezaevinde yazdığı “Sürü”, Zeki Ökten tarafından 1978’de çekilmiş bir filmdir. Dönemin baskı ve zorbalıkları sürerken aynı zamanda filmin çekiminde yaşanan yoksulluk da çabasıdır. Ancak her şeye rağmen film çekilmiştir. Filmin tüm bu olumsuz şartlara rağmen çekilmesinde film ekibinin gittikleri yerlerde Yılmaz Güney’in filmi demesi yeterli olmuştur ve birçok olanak Yılmaz Güney’i sevenler tarafından sağlanmıştır. Bu durum Yılmaz Güney isminin ve onda hayat bulan devrimci sanat anlayışının yaşamdaki ifadesi ve karşılığıdır. Çünkü sanat anlayışının özellikle o dönemlerden başlayarak giderek popülist söylemlerle yozlaştığı ve herkese tepeden bakan sözüm ona aydın sanatçıların toplumun sorunlarına yüz çevirdiği yıllardır. Bu yıllarda kitlelere yüz çevirmeyen devrimci sanatçılar da birçok kez hapis ve sürgünle düzen tarafından terbiye edilmek istenmiştir. Yılmaz Güney için içerde ya da dışarıda olmak önemli değildi, önemli olan çektiği filmler ve onun selametiydi. Çünkü filmlerinde devrim seçeneğini ortaya koyan bir anlayış vardı ve filmlerini devrime giden yolda kitleleri kazanma adına iyi bir araç olarak görüyordu. Yılmaz Güney “Sanat tek başına devrim yapmaz, fakat doğru bir çizgiyle dünya hakkında doğru bir siyasi görüşe sahip olan bir sanatçı, eserleri yoluyla, halkla, kitlelerle çok güçlü geniş bağlar kurabilir” sözüyle zaten belirtmiştir bakışını.

Güneyin sıcaklığını taşıyanlar asla yılmazlar Yılmaz Güney hapislere/sürgünlere aldırış etmediği gibi toplumdaki sömürüyü, zulmü ve baskıyı da filmlerine taşıyarak devrimci sanat yaşamını hep sürdürdü. Cezaevinde yazdığı ve daha sonra tekrar kurguladığı “Yol” filmiyle Cannes Film Festivali’nde ödül aldı. Yurtdışına çıktıktan sonra “Duvar” filmini çekti. Fransa’da çektiği “Duvar”, onun son filmi olmuştur. Bir sonraki yıl, 9 Eylül 1984’te yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak, düşlerindeki sayısız projesiyle birlikte aramızdan ayrıldı. Yılmaz Güney’in 1 Mayıs 1984’te yaptığı konuşması ise onun güneyin sıcaklığını yüzünde taşıdığının ve asla yılmadığının açık bir ifadesidir. “Dağlarımız, ovalarımız ve ırmaklarımız bizi bekliyor. Biz bütün ömrümüzü gurbette geçirip gurbet türküleri söylemek istemiyoruz. Biz yiğitlikleri ile destanlar yazmış bir halkız. Ve önümüzde duran bütün güçlükleri yenecek azme, kararlılığa ve koşullara sahibiz… Dost ve düşman herkes bilsin ki; kazanacağız, mutlaka kazanacağız! Bir köle olarak yaşamaktansa bir özgürlük savaşçısı olarak ölmek daha iyidir…”

29


Katliamın 13. yıldönümünde...

Şan olsun Ulucanlar direnişine!

Ulucanlar Katliamı katil sermaye düzeninin zindanlarda gerçekleştirdiği ne ilk ne de son katliamı oldu. 12 Eylül askeri faşist darbesinin ardından binlerce insanı cezaevlerine dolduran bu devlet, böylelikle rahata kavuşabileceğini düşünüyordu. Ancak devrimciler gördükleri ağır işkencelere, insanlık dışı koşullara rağmen cezaevlerini birer okula dönüştürmesini bilerek buralardan daha yetkin çıkıyorlardı.

30

Ulucanlar Katliamı, sermaye devletinin hücre tipi cezaevi saldırısının bir provası olarak 1999’un 26 Eylül’ünde gerçekleştirdiği kanlı bir katliamdır. Devletin fiziki olarak ele geçirdiği, ancak hiçbir dönem ve koşulda bilinçlerini, iradelerini ve inançlarını teslim alamadığı devrimci tutsakları, hücre tipi cezaevleriyle, tecritle teslim almayı amaçladığı o dönem “tünel kazıyorlardı” gibi yalanlarla gerçekleştirilen ve 10 devrimci tutsağın yiğitce çarpışarak şehit düştüğü bir operasyondur. Katliamın ardından kan gölüne çevrilen, yıkık dökük bir hale gelen cezaevindeki tutsakları yaralı halde ülkenin farklı cezaevlerine sürgün eden katillerin hiçbiri ceza almazken, bedenlerini ve düşüncelerini savunan devrimci tutsaklar hakkında “silahlı isyan” gibi gerekçelerle onlarca dava açıldı. Yangın bombalarına, gaz bombalarına, otomatik ve ağır silahlara karşı ellerinde ne varsa (tencere, tava, bardak...) silah yapan tutsakların direnişi devrim tarihimize altın harflerle yazılırken yitirdiğimiz 10 yiğit yoldaşımız, zaferin on yıldızı olarak gökyüzüne asıldı. Şimdilerde katil sermaye devletinin utanmazca “müze” haline getirdiği, katliamın ve direnişin tüm izlerini silmeye çalıştığı Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi’nin duvarlarında yazan ve katillerden hesabın er ya da geç sorulacağını haykıran sloganlar ya da katliamın yıldönümlerinde cezaevinin kapısında katillere korku salanlar, bunun en büyük kanıtıdır. Ulucanlar’da söndürmek istedikleri ateşin, aksine kavgayı harladığını ve devrimci mücadelenin bir an olsun sekteye uğratılamadığını görenler bugün bile onların isimlerini duymaya tahammül edemiyorlar. Ulucanlar Katliamı katil sermaye düzeninin zindanlarda gerçekleştirdiği ne ilk ne de son katliamı oldu. 12 Eylül askeri faşist darbesinin ardından binlerce insanı cezaevlerine dolduran bu devlet, böylelikle rahata kavuşabileceğini düşünüyordu. Ancak devrimciler gördükleri ağır işkencelere, insanlık dışı koşullara rağmen cezaevlerini birer okula dönüştürmesini bilerek buralardan daha yetkin çıkıyorlardı. Bunun önüne geçmek isteyen katil sürüsü zindanlarda kontrolü eline almak için bin bir yönteme başvurdu. Önce

devrimci tutsaklara tek tip elbise giymeyi dayatan, böylelikle onları onursuzlaştırmaya çalışanlar ‘82 yılında Diyarbakır Cezaevi’nde 4 tutsağın bedenini tutuşturarak, ‘84 yılında da devrimci tutsakların Metris Cezaevi’nde 4 şehit vererek yarattığı şanlı direnişinin ardından geri adım attı. ‘82 ve ‘84 yıllarında gerçekleşen bu direnişlerin ardından birçok kez cezaevlerinde bu tür yöntemlere başvuruldu. Ardından ‘96 yılında yine devletin aile ve avukat görüşlerini sınırlandırmasına, görüşe gelen ailelere baskı yapmasına, devrimci tutsakları yargılandıkları mahkemelerin olduğu illerden başka illere sürgün etmesine ve hücre cezası dayatmalarına karşı ölüm orucu iradesini kuşanan devrimci tutsaklar, bir kez daha 12 yoldaşlarını ölümsüzlüğe uğurlayarak zaferi kazandılar. Ulucanlar’a uzanan süreçte cezaevlerinde irade savaşı sürekli devam ediyordu. Ve her defasında kazanan devrimci irade oluyordu. Bu çelik iradeyi kuşananlar asla yenilmiyordu.

Ulucanlar katliamı neyi amaçlıyordu? O dönem krizde olan kapitalist sermaye düzeni bu krizi atlatabilmek için çırpınıyordu. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit, ABD’nin kapısını aşındırıyor ve ekonomik krizin herhangi bir toplumsal hareketliliğe yol açmaması için büyük bir çaba sarf ediyordu. Yine aynı dönemde Marmara’yı vuran büyük 17 Ağustos Depremi’nin altında kalan devlet ne yapacağını bilemez haldeydi. Bununla birlikte “genel af” tartışmaları yapılıyordu. Böylesi bir süreçte Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi’nde yaşanan sıkıntılar ve koğuş sorunu karşısında tutsakların şikayetleri görmezden geliniyor, devrimci tutsakların direnişleriyle toplumsal hareketliliğe öncülük edebilecekleri düşüncesi devleti korkutuyordu. Bunun için de hem bu “dört duvar arasındaki asilere” hem de “dışarıdaki uzantılarına”, bunun yanında kriz nedeniyle aç kalanlara, işsizlere, gecekondululara yani toplamında işçilere, emekçilere ve


devrimcilere gözdağı vermek gerekiyordu. Devletin hem içerde hem dışarda kontrolü eline alması için böylesi bir katliama ihtiyacı vardı. Çünkü hem içerden hem de dışardan ürpertici bir slogan yükseliyordu: “İçerde, dışarda hücreleri parçala!” Bu çağrı düzenin efendilerini rahatsız ediyordu. Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye getirilişi ve İmralı’daki teslimiyet, tüm bunlarla birlikte toplumda estirilen şovenist dalga yine katliamın öncesindeki döneme denk geliyordu. Bu durum Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi’nde yapılacak olan operasyona uygun bir zemin hazırlıyordu. Aynı günlerde yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısından “siyasi suçlu” kavramı yerine “terörist” sözcüğünün kullanılması direktifinin çıkması katliam planlarının bir bir devreye sokulduğunu gösteriyordu. Devlet F tiplerine geçişin provasını yapmaya hazırlanıyordu. F tipi cezaevleri inşa edilirken bir yandan bu tür cezaevlerinin ne kadar modern ve rahat olduğunun propagandası yapılıyor, bir yandan da “koğuş tipi cezaevlerinin terör yuvası haline geldiği ve bu duruma müdahale edilmesi gerektiği” tekrarlanıyordu.

Katliamın öncesinde... Toplamda 16 koğuşun bulunduğu Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi’nde 800 civarında tutuklu ve hükümlü kalıyordu. Ortalama bir hesapla bir koğuşta 40-50 kişinin kalması gerekirken siyasi tutsakların kaldığı 4. ve 5. koğuşta 200’e yakın tutsak kalıyordu. Hatta 5. koğuşta 120 kişinin kaldığı da oluyordu. Bir ranzada ikişer kişinin kaldığı, tutsakların koridorda, yerlerde yattığı cezaevinde bulaşıcı hastalıklar baş gösteriyordu. Bir devrimci tutsak katliamdan haftalar önce kaleme aldığı mektubunda bu durumu şöyle anlatıyordu: “Ankara’da Merkez Kapalı’nın merkezinde 105 siyasi tutsak... 5. koğuşta kalıyoruz. 72 ranzada, 30 metreye 6 metre bir koğuşta... 105 kişiyiz. 105’in biriyim ben. Ranzam yok. Yere yatak atmış yatarım geceleri. Siyasiyim. 105’in biriyim yani. İnsan, proleter devrimci. Kanla, inançla, yüzlerce devrimcinin ölümsüzlüğe uğurlanmasıyla kazanılmış mevzilerin gasp edilmesinin hedeflendiği, cezaevleri üzerinden gelecek umudunun boğazlanmak istendiği bir dönemde ‘koğuş sorunundan’ bahsediyorum. Deli miyim? Hayır. 105’in biriyim. Sizden biri. Duy beni...” Devrimci tutsakların bu durumu cezaevi idaresine sürekli bildirmelerine ve çözüm bulunmasını istemelerine rağmen yönetim kayıtsız kalıyordu. Yeni bir koğuş talebinde bulunan tutsakların bu çabaları sonuçsuz kalıyordu. Hemen yanlarında bulunan ve adlilerin kaldığı 7. koğuşu adli tutsakların rızasıyla boşaltan ve buraya yerleşen devrimci tutsakların bu girişimi hapishane yönetimi tarafından aileavukat görüşünü ve dışarıdan ilaç ve erzak alımını yasaklaması biçiminde karşılanırken, 2 Eylül’de gerçekleşen bu işgal, fiili olarak kabul edilmek zorunda kalınmıştı. Bu tarihten katliamın gerçekleşeceği tarih olan 26 Eylül’e kadar devrimci tutsaklar cezaevi yönetimi ve Adalet Bakanlığı yetkilileriyle görüşmeleri sürdürmüşlerdi.

“Gecenin içinde, sabahın üçünde...”

“İncecik bir diken battı kalbimize her ölüm haberinde İçimizde usul usul kanadı gülün kokusu Kaldırıp başımızı gözlerimizdeki uçurumlardan baktık gökyüzüne On yıldız yerinde yoktu.” Ve takvimlerin 26 Eylül’ü, saatlerin ise gecenin üçünü gösterdiği bir zamanda Ankara’nın göbeğinde bulunan Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi’nden dumanlar yükselmeye başladı. Katillerin “Teslim ol!” çağrılarına devrimci tutsakların başeğmez cevabı “Devrimci irade teslim alınamaz!” oldu. Ardından bir bir patlayan bomba sesleri, otomatik silahlar, sirenler, telsizler... Cezaevinin çatısını delerek içeri gaz bombaları atan katiller, çatıya yerleştirdikleri keskin nişancılarla da gaz bombasının etkisiyle havalandırmaya çıkan tutsaklara ateş ediyorlardı. Operasyonun bu ilk anlarında havalandırmaya çıkan devrimci tutsaklardan Abuzer Çat (MLKP), Halil Türker (TKP/ML) ve Ümit Altıntaş (TKİP) vurulmuşlardı. Yaralı halde içeri taşınmalarının üzerinden kısa bir süre sonra da şehit düşmüşlerdi. Daha sonra katillerin koğuşun içinde açtığı yaylım ateşi sırasında Aziz Dönmez (DHKP-C) vurularak şehit düştü. Habip Gül (TKİP), Ahmet Savran (DHKP-C), Mahir Emsalsiz (TKP(ML) ), Önder Gençaslan (TKP(ML) ), Zafer Kırbıyık (TİKB) ve İsmet Kavaklıoğlu (DHKP-C) yaralı halde götürüldükleri hamamda sistematik işkenceyle katledildiler. ON’lar kavgamızın 10 kızıl karanfili olup ölümsüzleştiler. Devletin “çok tehlikeli adamlar” olarak tanımladığı ve mutlaka öldürülmeleri emrini verdiği koğuş temsilcileri Habip Gül (Nevzat Çiftçi) ve İsmet Kavaklıoğlu operasyon esnasında öldürücü bir yara almamalarına rağmen özel hedef seçilerek öldürüldüler. Bu durum gecenin üçünde otomatik silahlarla yapılan operasyonun bir “arama” değil katliam olduğunu kanıtlıyordu. Tüm bu insanlık dışı yöntemlere karşı ölümüne direnenler ise pürüzsüz bir direniş destanı daha yazıyorlardı. Erkekkadın tüm devrimci tutsaklar gözlerini dahi kırpmadan yaşamı savunuyorlardı. Bu katliamın karşısında saatlerce direnen devrimci tutsaklar devletin tüm katliam araçlarına karşı bedenlerini siper ettiler. Ancak saatler sonra koğuşlara girebilen katiller neredeyse tamamı yaralı olan tutsaklara işkence etmeyi sürdürdüler. Tekmelerle, dipçik darbeleriyle hamama getirilen tutsaklar burada kesici ve delici aletlerle kesilerek, saçları-sakalları yolunarak, bedenleri yakılarak işkence gördüler. Katliamdan sağ kurtulan tutsaklar tedavileri engellenerek ülkenin dört bir tarafında bulunan cezaevlerine sevk edildiler. Devlet Ulucanlar’da kanlı bir katliam senaryosunu devreye soktu. Amaç devrimci tutsakları teslim almaktı. Ancak tüm planları bir kez daha direniş duvarına çarptı. Ölümü yenenler tamamladı koşuyu. Ulucanlar’da devrimci direniş geleneği kazandı. Ulucanlar’da siper yoldaşlığı kazandı. Bugün de inançla sürdürdüğümüz ve Ulucanlar’dan öğrendiğimiz, uğruna ölümü bile tereddütsüzce göze alabileceğimiz haklı davamız kazandı. Biz kazandık ve bu bilinçle çarpışacağımız her barikatta BİZ KAZANACAĞIZ! Z. Eylül

31


“Kadına yönelik şiddetin önlenmesi ve ailenin korunması” yasası sahtedir!

Kadına yönelik şiddetin kaynağında özel mülkiyet düzeni vardır!

32

Kapitalist sermaye düzeni, kadına yönelik uyguladığı politikalarla şiddetin, tacizin, tecavüzün, çifte sömürünün baş sorumlusudur. Bu düzenin bugünkü temsilcisi ve sürdürücüsü olan dinci-gerici AKP hükümeti ise iktidar olduğu günden bu yana kadına bakışını net bir biçimde ortaya koymuş ve bu yönde politikaları devreye sokmuştur. Bu düzen tüm kurumlarıyla birlikte erkek egemen bir zihniyete sahiptir. Özellikle aile kurumunun kadın üzerindeki baskı ve şiddeti oldukça üst boyutlardadır. Devletin de kadına yönelik ayrımcı-cinsiyetçi yaklaşımları üretim, eğitim, sağlık, hukuk gibi alanlarda kadınların daha arka planda kalmalarına ve baskı görmelerine neden olmuştur-olmaktadır. Kadın sorunu oldukça çetrefilli ve kapsamlı bir sorundur. Tarihsel olarak ortaya çıkışından bugüne kadar katmerleşerek devam etmiştir. Bugün ulaştığı boyutlarla korkunçlaşmış olan bu sorunun kaynağında özel mülkiyet düzeni vardır. Biraz daha ayrıntılarıyla ele alacak olursak; kadın sorununun ortaya çıkışı sınıflı toplumların oluştuğu döneme denk gelir. Özel mülkiyet ilişkilerinin ortaya çıkması ile birlikte erkeğin üretim aletlerini elinde bulundurması kadını ikinci cins insan konumuna iter. Erkek, yerleşik hayata geçilmesiyle tarımsal üretim aletlerinin mülkiyetini alır. Erkek cinsinin bu üstünlüğü kadının anne-ev kadını konumunun oluşmasına neden olur. Bu durum erkek egemen bir düzenin oluşmasına da zemin hazırlar. Bununla birlikte monogami (tek eşlilik) dönemi

başlar. Erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünü arttıran bu dönemde erkek, kadını özel mülkiyeti olarak görür ve onu koruma-kollamanın yanı sıra hakkında söz söyleme-karar alma yetkisini de eline alır. Ailenin oluşması ise özel mülkiyetin oluştuğu bu aynı döneme tekabül eder. Kadın sorunu elbette binlerce yıllık toplumsal ilişkilerin, değişimlerin, hareketlenmelerin izlerini taşır. Aynı zamanda köleci toplumdan, feodalizme, feodal sistemin tasfiye olmasıyla birlikte ise kapitalizme uzanan geniş bir dönemde kadının ezilmişliği artarak devam eder. Bugün de kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet, taciz-tecavüz, sınıfsal ve ulusal baskı-çifte sömürü biçimleriyle kadın cinsinin sömürüsü ve ezilmişliği devam etmektedir. Kadın sorunu özünde sınıfsal bir nitelik taşır. Bu sorunun çözümü de ancak sınıfsal bir bakış açısıyla hareket edildiğinde mümkün olacaktır. Bunun için bugün “kadına yönelik şiddeti önleyeceğiz” diyen egemenlerin yaptığı bu tartışmaların hiçbir inandırıcılığı yoktur. Çünkü kadına yönelik şiddetin kaynağında bulunan özel mülkiyet düzeninin sadık bekçileri ve koruyucuları kadının gerçek özgürlüğünü isteyemezler.

“Kürtaj” tartışmaları ve devletin kadına bakış açısı Kürtajın yasaklanması tartışmaları yapılırken sermaye devleti temsilcilerinin ne kadar iğrençleşebileceklerini bir kez daha gördük. Sermaye devletinin başbakanı ve dinci-gerici parti AKP’nin şefi Tayyip Erdoğan’ın “Her kürtaj bir Uludere’dir” söylemi ya da belediye başkanlarından meclis başkanlarına kadar devlet bürokratlarının kadın düşmanı, gerici açıklamaları hala hafızalarımızda. Bu söylemlerin kişisel olmadığı, bir devlet politikası olarak gündeme getirildiği düzen yargısının altına imza attığı kararlardan da açıkça görülüyor. Zira bu düzenin temsilcilerinin ya da yargısının kadına yönelik şiddet konusunda sicili hayli kabarıktır. Tecavüzcüleri mahkeme kararlarıyla aklayanlar, kadınlara kürtajı yasaklayarak başka bir ölümü dayatıyorlar. Bizler onları 13 yaşında 26 kişinin tecavüzüne uğrayan küçük kızın (N.Ç.), 26 kişiyle rızasıyla birlikte olduğuna dair verdikleri karardan; Fethiye’de bir kadına tecavüz eden 8 kişinin delil yetersizliğinden beraat ettirilmesinden; Siirt’te 4 genç kadına tecavüz eden 36 kişiden 10’una alt sınırdan ceza verilmesinden tanıyoruz.


Bunların yanında, Newroz eylemlerinde “kadın da olsa çocuk da olsa gereğini yaparız” diyen Tayyip Erdoğan’ın Hopa eyleminde polisler tarafından dövülerek kalçası kırılan Dilşat Aktaş’a yönelik “kadın mıdır, kız mıdır” söylemini de unutmadık. AKP’nin iktidara geldiği günden bugüne kadın cinayetlerinin %1400 artması da tesadüf değildir. 2005-2011 yılları arasında 4190 kadının katledilmesi, 3074’ünün tecavüze uğraması, 3320 kadının tacize uğradığı gerekçesiyle mahkemelere başvurması ve 2011 yılının ilk 8 ayında 230 kadının işkenceyle katledilmesi, 2012’nin ilk dört ayında toplam 71 kadının öldürülmesi, 109 kadının şiddete, 41 kadının tacize, 76 kadının cinsel tacize maruz kalması, temmuz ayında ise 20 kadının katledilerek 11 kadının tecavüze uğraması resmi rakamlarla bile devletin kadına bakış açısını ortaya koyuyor. Gün geçmiyor ki televizyonlarda kadına yönelik şiddetle ilgili bir haber görmeyelim. “Boşanmak isteyen karısını bıçaklayarak öldürdü”, “Eski sevgilisini öldürdü”, “Eski karısıyla sokakta karşılaşınca çocuklarının gözleri önünde dövdü”, “Önce karısını sonra kendini vurdu”, “Bir töre cinayeti daha” gibi haberler artık kulaklarımızın alıştığı ve toplumun kanıksadığı bir hal aldı.

hakkının da bulunacağı bir “tedbir kararı”nın koşulları sıralanıyor. İlk bakışta iyi niyetli bir çaba gibi görünen bu kanun ikiyüzlülükten başka bir şey ifade etmiyor.

Kadın gerçek özgürlüğüne bu düzen temellerinden sarsıldığı vakit kavuşacaktır! Kadına yönelik şiddetin son bulması, kadının gerçek anlamıyla özgürleşmesi ve zincirlerinden kurtulması ancak ve ancak insanın insan tarafından sömürüsüne son verilen bir düzende mümkün olabilir. Yazımızın en başında açıklamaya çalıştığımız gibi kadın sorununun ortaya çıkışındaki tarihsel koşullara son verilerek ancak kadının köleliliğine son verilebilir. Maddi hiçbir çıkar gözetmeksizin, sevgi temelinde kurulan ilişkiler, gelecek kaygısı olmayan ve Nazım’ın da dediği gibi “kırmızı elmalar gibi gülen çocuklar” sadece böyle bir düzende, sosyalizmde filiz verebilir. Düşlerimizdeki bu dünyanın gerçeğe dönüşmesi ise kadın-erkek tüm işçilerin, emekçilerin ve gençlerin mücadelesi ile olanaklı olacaktır.

Kadına yönelik şiddeti önleyeceklermiş! Kadına yönelik şiddetin asıl failinin erkekler olmadığını biliyoruz. Şiddetin, binlerce yıllık ataerkil ilişkilerin, sosyal-siyasal-sınıfsal konumun, ailenin, dinin, hukuk sisteminin, yani toplamda bu düzenin yarattığı bir olgunun, bakış açısının yansıması olduğunu kavramak gerekiyor. Böyle olduğu yerde kadını korumak ya da kadına yönelik şiddeti önlemek için kadını yalnızca erkekten “korumak” yetmiyor/yetmez. Şimdilerde ise utanmazca kadına yönelik şiddetin engellenmesinden bahsediyorlar. Sonuna da ekliyorlar: “Ailenin korunması!” Bu durum kocasından dayak yediği için karakola başvuran kadının iyi niyetli komiser tarafından kocasıyla barıştırılmasını akla getiriyor. Kürtajın hamileliğin 4. haftasına indirilmesi dayatmasında kadınların bu yasağa yönelik eylemli tepkisinin ardından geri adım atan devlet daha sonra yasa teklifiyle “kadınların ev yaşamına özendirilmesi” hamlesini yapmıştı. Böylece aile yapısının kuvvetleneceğini iddia etmişlerdi. “Evde oturan kadının kürtaja ihtiyacı olmaz!” diye düşünmüş olacaklar ki bu kadar ahlaksızlaşabilmişlerdi. Kadına yönelik şiddet konusuna dönecek olursak, biraz önceki verdiğimiz örnekte olduğu gibi tıpkı bu düzen gibi çürümüş olan aile yapısını güçlendirmeyi planlayan devlet boşanmaların da önüne geçmeye çalışıyor. Peki bunu nasıl sağlamayı planlıyor? Kadınların şiddet yüzünden evden ayrılmaları gibi durumların önüne geçerek! Sözde erkeği rehabilite ederek, karı-koca arasındaki ilişkilerin düzeltilmesini sağlayarak... Kadına yönelik şiddetin önlenmesi ve ailenin korunmasına dair hazırlanan kanunun amacı şiddete uğrayan ya da uğrama tehlikesi olan bireylerin (kadınların, çocukların..) korunması olarak tanımlanıyor ve 25 maddelik önlemler/yaptırımlar sıralanıyor. Şiddete uğrayan kadının karakollara ya da mahkemelere başvurması halinde korumaya alınacağı söyleniyor. Şiddet uygulayan bireyin (çoğu durumlarda erkeğin) itiraz

Utanç davasında tecavüzcüler serbest 18 Sakarya'da Haziran ayında ortaya çıkan, aralarında 2 emniyet müdürü ve ki yaşında 14 uğrayan üne tecavüz kişinin 35 yaşından küçük öğrencilerin de olduğu edildi. tahliye i öğrenc 19 an yargılan Ö.Ç.’nin davasının ilk duruşmasında tutuklu Bu kararla dava kapsamında tutuklu sanık kalmazken düzen yargısı, bir toplu tevavüz davasında daha tecavüzü ve tecavüzcüleri akladı. t 30 Ağustos günü, Sakarya 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve emniye müdürü N.Ş.’nin firari olduğu davada, mahkeme tutuklu yargılanan 19 kişinin ın tahliyesine karar verdi. Mahkeme, tahliyeye gerekçe olarak sanıkların yaşların asını toplanm in deliller ve süreyi rı küçük olmasını, cezaevinde tutuklu kaldıkla gerekçe gösterdi. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi adına Gülvin Aydın, Naciye Ö.Ç.’nin Demir ve Müşir Deliduman duruşmayı takip ederken, ÇHD İstanbul Şubesi, davasına müdahillik talebinde bulundu. a ÇHD’li avukatlar ayrıca, Sakarya Valisi ve Ö.Ç. davasının sorgu hakimi hakkınd suç duyurusunda bulundu. ken Sanıklardan birinin babası "Oğlum sporcu idi. Bugün futbol oynaması gerekir e herkesl sınıfta okulda, kız Bu cezaevinde. Olaya tek taraflı bakılmaması gerek. anne beraber olmuş. Bu kız mağdur oluyor, bizim çocuklar tecavüzcü oluyor. Onun u. bulund babasının da sorumluluğu var" diye konuşarak saldırgan açıklamalarda un Davaya yayın yasağı getirilirken, Sakarya Baro Başkanı Nihat Nalbantoğlu'n sanık avukatları arasında yer aldığı öğrenildi.

“Bari kırmızı halı serselermiş” Ö.C.’nin avukatı Harika Günay Karataş, müvekkilinin kendisine “Serbest kalanların ayaklarına bari kırmızı halı da serselermiş” dediğini söyledi. yalan Duruşmaya katılmak istediğini ifade eden Ö.Ç., “O kişiler yüzüme bakarak söyleyemezler. Söyleseler dahi benim söyleyecek çok şeyim var” dedi.

33


“Barometre fırtınayı gösteriyor!” Emperyalizmin bölgedeki gelişmelerden faydalanma isteği, dünya genelinde yaşanan kapitalist krizden bağımsız değil. Krizden çıkış yolu -en azından nefes alma yolubölgedeki çatışmalardan ne oranda faydalanabileceği ile ilgilidir.

34

Suriye’deki gelişmeler, gelinen yer itibariyle 42 yıllık Esad rejiminin kaderini aşan bir karakter kazanmıştır. Artık orada en berrak haliyle emperyalist nüfuz mücadeleleri ön plandadır. Emperyalist hegemonya kavgasının yoğunlaştığı bir alan da diyebiliriz. 1.5 yıl önce Dera kentinde patlak veren isyan, kısa sayılabilecek bir zaman diliminde ülkenin değişik kentlerine doğru yaygınlık gösterdi. Kamuoyunda direnişin nedenlerine ilişkin yapılan komplo teorilerinin aksine, direnişin son derece anlaşılır nedenleri vardı. Bunun için direnişin patlak verdiği ilk döneme ilişkin olarak işçi ve emekçilerin öne sürdüğü taleplere dahi bakmak yeterli. Birinci ve en temel neden “demir ökçe” altında yönetilen işçi ve emekçilerin derin boyutlarda yaşadığı yoksullaşmadır. Gün geçtikçe artan işsizlik, açlık ve yoksulluk direnişin ana nedenidir. Nitekim Dera son derece yoksul bir emekçi semtidir ve direnişin burada patlak vermesi hiç de tesadüf değildir. İkinci temel neden ise Tunus’ta başlayıp Mısır, Libya, Bahreyn, Ürdün gibi ülkelere hızla yayılan kitlesel ve militan halk isyanlarıdır. Geniş bir coğrafi alanı saran halk isyanının Suriye’yi girdabına almaması düşünülemezdi. Zira 22 parçaya bölünmüş Arap coğrafyasını oluşturan tüm bileşenlerin, tüm halkların birbiri ile köklü tarihsel, kültürel ve sosyal bağı var. Bu bağ dolaysız bir etkileşimi sağlamıştır. Lenin “Komünizmin Çocukluk Hastalığı ve Sol Komünizm” adlı eserinde “Proleter yığınların uyandırılmasını, alevlendirilmesini ve savaşa itilmesini hangi nedenin

sağlayacağını bilemeyiz” diyor. Bir “parlamenter bunalım”, “buzu kırabilir” diyor. Emperyalizmin çelişkilerinin içinden çıkılmaz karmaşıklığından, her gün artan çelişkilerin şiddetlenmesinden, son evreye varışından bir bunalım doğabilir; belki de başka bir şey olabilir… “Bunu kimse önceden bilemez” diyor Lenin. Mesela Fransız burjuva cumhuriyetinde “Dreyfus Davası” gibi “umulmadık ve önemsiz bir bahane yetmişti” diyor Lenin. Suriye’deki isyanın başlangıç nedenleri üzerine Lübnan El- Mustaqbal gazetesi yazarı Hayrullah Hayrullah, 2 Temmuz 2012 tarihli köşe yazısında şöyle bir değerlendirmede bulunuyor: “Suriye’de kişi başına düşen milli gelir Hafız Esad’ın 1970’te iktidara gelmesinden itibaren sürekli geriledi. Suriye’de kişi başına düşen milli gelir Lübnan ve Ürdün’ün altında yer aldı. Oysa Lübnan bütün kriterlerde fakir bir ülke. Ürdün de adı insan olan serveti dışında doğal kaynak fakiri olmasından ötürü en fakir dünya ülkeleri arasında yer alıyor.” İşte Suriye’deki isyanın kökleri... Servet ile sefalet arasındaki çelişkilerin alabildiğine derinleşmesi… “Suriye Baharı”nın ilk üç ayı bu içerikle sürdü. Tabandan gelen ve Esad rejimine başkaldıran bir içerikle kendiliğinde de olsa emekçi halkın sosyal hak mücadelesi muhtevasını koruyarak. Ancak üç ayın sonunda direniş emperyalist merkezler ve bölgedeki işbirlikçilerinin çıkarları doğrultusunda yönlendirildi. Tunus ve Mısır’daki toplumsal kalkışmalardan ders çıkaran emperyalistler Suriye’deki gelişmelere müdahale etmekte gecikmediler. Öncelikle dağınık pozisyonda olan “muhalifler”i örgütlü bir çatı altında topladı. Onları besledi, eğitti, silahlandırdı ve güçlendirdi. Bu güçlerin toparlanması noktasında Türkiye sermaye sınıfı hevesle işe girişti. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) isimli çete Hatay’da kuruldu ve kadroların eğitimi burada gerçekleştirildi. Suriye Ulusal Konseyi (SUK) ise İstanbul’da kuruldu. SUK üyesi Fawaz Tello ile bir basın kuruluşunun yaptığı röportajda şu söylemleri dikkat çekiyordu: “İlk başta Suriye’de bir asker liderden bahsedemiyorduk. Neredeyse yüzlerce lider söz konusuydu. Her lider ve grup kendi bölgelerini kontrol ediyordu. Hatta bazen


bir bölge içerisinde birden fazla askeri grup yer alıyordu. Askeri liderlerin yanı sıra birçok siyasi lider de vardı.” İşte bu örgütsüzlük tablosuna müdahale edildi. Silahlandırıldı ve Esad rejiminin yanı sıra oradaki işçi ve emekçilerin üzerine sürüldü. Kısa bir zaman dilimi içerisinde “ÖSO” isimli çete aracılığıyla mezhep çatışmaları körüklendi. Alevi-Sünni çatışması yaratılarak sosyal çelişki üzerinden ortaya çıkan direnişin üzerine toprak atıldı. Aynı içerikli mezhepsel çatışma Lübnan’ın Trablusşam kentine yayılmış ve ciddi sonuçlar doğurmuştu. Sonuçta Esad ordusu Şebiha güçleri ile Özgür Suriye Ordusu arasındaki çatışma Suriye’de tam bir yıkım yaratmıştır. Onbinlerce işçi ve emekçi, bu katillerin mezbahalarında katledilmiştir. Birbuçuk milyon yoksul göç etmek zorunda kalmıştır. Emperyalizmin bölgedeki çıkarları geride kan, acı, gözyaşı ve yıkılmış bir ülke bırakmıştır. Emperyalizmin bölgedeki gelişmelerden faydalanma isteği, dünya genelinde yaşanan kapitalist krizden bağımsız değil. Krizden çıkış yolu -en azından nefes alma yolu- bölgedeki çatışmalardan ne oranda faydalanabileceği ile ilgilidir. Oysa onlar dünyanın gözü önünde Suriye halkını düşündüklerini, Suriye’ye insan hakları ve demokrasiyi götürmeye çalıştıklarını arsızca vurguluyorlar. 1982’de Hama’da baba Esad’ın gerçekleştirdiği katliam hafızalardadır. O dönem, bugün bu denli yaygara koparan emperyalistler ve bölgedeki işbirlikçiler ses çıkarmamıştır. Şimdi Suriye’de büyük bir yıkım vardır ve bu yıkımın sorumlusu emperyalistler ve onların bölgesel işbirlikçileridir. Birçok ülke kendi içinde kamplaşarak Suriye’deki yıkımdan beslenmeye çalışmaktadır. Kamplaşmanın bir ucunda Suriye, İran, Rusya, Çin diğer ucunda ise ABD, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan… Bu kamplaşmanın yanı sıra her bir ülkenin kendine dönük hesapları bulunuyor. Bölgedeki temel çatışma alanı petrol ve doğalgaz kaynaklarıdır. Onun dışında, başta Lübnan olmak üzere çok sayıda antiamerikancı, radikal-islamcı grupların direnişlerinin ezilmek istenmesi, öte yandan Filistin direnişinin kıskaca alınması ve elbette İran’ın gerçek anlamda çembere alınması ABD emperyalizminin hesabıdır. Fakat bu durum ikinci kampın başını çeken Rusya’yı da doğrudan ilgilendirmektedir. Rusya, Suriye’ye müdahaleyi uygun görmemektedir. Bunun nedenleri arasında Rusya’nın dayanabileceği “liman ülkesi olarak” bir Suriye kalmıştır ve o, bu kaleyi kaybetmek istememektedir. Tartus Limanı’na Rus donanmasının karargah kurmasının nedeni budur. Suriye’ye doğrudan müdahaleyi engelleyen uluslararası bu dengeler varlığını korumaktadır. Bu nedenle kılıçlar rahatından çekilememektedir. Bu nedenle “Cenevre Konferansı” gibi birçok diplomatik görüşmeden sonuç çıkmamaktadır. Başta Suriye’deki “muhalif” güçleri bir araya getirmeye çalışan emperyalistler son kertede Esad rejimiyle muhaliflerden oluşan bir geçiş hükümeti noktasında uzlaşma girişimlerini sürdürüyorlar. Ancak bu da yakın bir ihtimal olarak gözükmemektedir.

Suriye’de sınıflar ve “sol” muhalefet Baas Partisi, kelime anlamı itibariyle Sosyalist Diriliş Partisi’dir. Sovyetler Birliği’nin varlığı koşullarında, uluslararası güç dengeleri Suriye gibi ülkelerin sırtını Sovyetler’e yaslamasını sağladı. Sosyalist Diriliş Partisi Baas’ın nasyonal sosyalistlerden (Nazi) zerre kadar farkı yoktur. Biz bunu Irak üzerinden de gözlemleyebiliyoruz. Suriye’de küçük ve orta ölçekli sanayi yaygındır. Gelişmiş sanayisi

zayıftır. Felce uğratılmış bir işçi sınıfı vardır. Zira her başkaldırdığında zorbaca ezilmiştir. Suriye’de 1.5 yıllık kaos ortamında “devrimci”, “sol” güçlerden bahseden yoktur. Bu çok doğaldır. Çünkü Suriye solu gerçek anlamıyla yalpalamıştır. Suriye Komünist Partisi (SKP), uzun yıllar Baas ile omuz omuza yürümüştür. Uzun yıllar Suriye parlamentosu içinde varlık göstermektedirler. SKP, son dönemde Beşar Esad’ın oluşturduğu komitede aktif görevler üstlenmiştir. Suriye’deki ilerici muhalefetin temel ikinci gücü Birleşik Komünist Partisi’dir (BKP). BKP, Suriye’deki birtakım ilerici sol muhalefetle platformlar ve cepheler oluşturmuştur. Şu an Suriye’de sol güçlerin yer aldığı iki ayrı platform vardır. Biri “Halkın Kurtuluşu”, diğeri ise “Yenilenme İçin Değişim Cephesi”dir. Ancak bu oluşumlar Suriye’de “barışçıl” bir mücadele yürütmektedir. Esad rejimini birtakım iyileştirmelere zorlamak gibi reformist renk öne çıkmaktadır. Oysa Suriye emekçi halkı, sosyal yapı itibariyle “sol” potansiyeli güçlü bir ülkedir. Birleşik Komünist Partisi’nin güç olduğu kimi bölgeler bulunuyordu. Bu partinin militanları yakalandıklarında “isimleri değiştirildi” ve zindanlara atıldı. Bir daha onları kimse bulamadı. Birçok militanı katledildi. Oysa bu parti gelinen yerde reformcu bir çizgiye evrilmiştir. Suriye’deki işçi ve emekçilerin en büyük eksikliği devrimci bir sınıf partisinin olmamasıdır. Böyle bir parti olsaydı Suriye de güçlü olan sol gelenekle birleşebilirdi. Bundan birkaç yıl önce Venezuella lideri Chavez, Suriye ve Lübnan’ı ziyaret ettiğinde Chavez ve Che posterleriyle karşılanmıştı. O topraklarda heyecan yaratmıştı. Venezuella ya da Latin Amerika’daki güçlü sol etki Suriye’de sempatiyle karşılanmıştı. Bu Suriyeli işçi ve emekçilerin sosyal yapısının sola yakın olmasıyla ilgili bir durumdur. Aslında bir bütün olarak Arap coğrafyasında sınıf partisi eksikliği vardır. İran’ı bir parça dışta tutabiliriz. İran’da şu veya bu şekilde sınıfın içerisinde olan İran Komünist İşçi Partisi (İKİP) var. İKİP’in İran işçi sınıfı içerisinde tanınırlığı, belirgin bir gücü var. Yakın tarihsel kesit içinde İsfahan’da demir çelik grevinde önemli etkileri var. Tahran’da Coca Cola grevi içerisinde aktif bir rol oynuyorlar. Lübnan’da da bu açıdan durum iç açıcı değildir. Lübnan Komünist Partisi (LKP), Hariri rejimiyle iç içedir. Lübnan parlamentosunda hatırı sayılır sayıda vekili vardır ve Lübnan burjuvazisini, küçük burjuvaziyi temsil eden bir parti olarak “sol”dan desteklemektedir. Bölge açısından bu boşluk doldurulmadıkça ve sınıfın partisi sınıfla birleşmedikçe bölge direnişleri farklı bir muhtevaya bürünmeye devam edecektir. Bugün sadece Ortadoğu coğrafyasında değil, yerkürenin önemli bir kısmında işçi sınıfı ve emekçiler sermayeye ve onun yıkımına karşı ayağa kalkışı örgütlemiş durumdadır. Bu, gelecek güzel günleri işaretlemektedir. Dünya sosyal altüst oluşlara gebedir. Lenin 18 Ekim 1905’te “Proletari” de “Barometre fırtınayı gösteriyor!” diye yazıyordu. Sonu devrim oldu. 21. yüzyılda da barometre fırtınayı gösteriyor ve sonu yine devrim olacak. Bütün mesele devrime hazırlanmaktadır. Yarın bizimdir yoldaşlar!

Zeynel Nihadioğlu Edirne F Tipi Hapishanesi A-6 / 17

35


lerin Genç komünmist Genç ko ünistlerin . .. en nd ri le m yi ne de ı as şm lı ça yaz yaz çalışması deneyimlerinden...

Genç komünistler olarak bilgiye ve okumaya açlık duymalıyız… Yoğun bir çalışma dönemini geride bıraktık. Önümüzdeki dönemde daha planlı ve hedefe yönelik bir çalışma yürütebilmek açısından, geride bıraktığımız dönemdeki çalışmanın sorunlarını ve olumlu yanlarını değerlendirmek biz komünistlerin zorunlu görevidir. Bu çerçevede, eksikliklerle daha yoğun karşılaştığımız durumlar özel bir önem taşımaktadır. Bu eksikliklerin nasıl ortaya çıktığını, bu süreçlerin nasıl gerçekleştiğini anlamak, bunları ortadan kaldıracak adımlar atmak, önümüzdeki dönem çalışmasına daha güçlü bir şekilde devam edebilmek açısından olmazsa olmazdır. Bu hedefle, bu yazıda, en çok eksiklik yaşadığımız, eğitim çalışmaları ve direnişlere müdahaleler üzerinde durulacak. İlk olarak eğitim çalışmalarını ele alalım. Türkiye tarihi üzerine yoğun bir eğitim çalışması yürütüldü. Bu çerçevede birbiriyle bağlantılı olsa da birçok ayrı başlık altında sunumlar yapıldı. Sunumlarda en çok göze batan birkaç sıkıntı vardı. Birincisi, sunumu yapanla sunuma katılanların büyük çoğunluğu arasında ciddi bir uçurum vardı. Sunum yapanın diğerlerine göre daha çok söz aldığı ve bu ölçüde de daha az tartışmanın olduğu sunumlar gerçekleştirildi. Bunun arkasında yatan neden, sunum başlıklarına dair okumaların planlı bir şekilde yapılamamış olması ve eğitim konusundaki eksikliklerimizdi. Bu iki neden de aslında birbiriyle ilişkili bir şekilde sunumlara etkide bulundu. Okuma alışkanlığı kazanamamış olmamız, bilgiye olan açlığımızın yeterince olmaması, eğitim çalışmalarına öncelik veremememize sebep oldu. İkinci karşılaştığımız sıkıntı ise, sunumların daha çok başkalarının yorumlarının aktarılmasıyla gerçekleşmiş olmasıydı. Okuduğumuz yazarların kendi yorumlarının aktarılması, bu “ezberci” yöntem, Marksist tahlil etme yöntemini dışlayan, tartışmaları azaltan, eğitim çalışmalarını geri çeken bir yöntem olarak karşımıza çıktı. Bunun yanında, tartışmaların yazarların yorumlarının ötesine geçmeyen bir tarzda yürütülmesi, nesnel verilerin kendilerini araştırmadığının, arasındaki ilişkileri anlamaya çalışılmadığının diğer bir göstergedir. Bu örnek, kapitalist üretim biçiminin dinamiklerinin anlatıldığı Marx’ın Kapital’ini okumaya, tartışmaya, özümsemeye ne kadar ihtiyacımız olduğunu göstermektedir. Burada amaç kapitalist üretim biçimini anlamanın da ötesinde, Marksist yöntemi anlamak olmalıdır. Biz genç komünistler, eğitim çalışmalarında belli süreçleri tartışırken, esas olarak nesnel gerçekleri araştırmak, ortaya koymak ve onlar arasındaki ilişkileri anlamaya çalışmak zorundayız. Başkalarının yorumlarını esas almamaya, onlara eleştirel bakmaya özen göstermeliyiz. Fakat bunları yapabilmek için öncelikle bilgiye, okumaya aç olmamız gerekir. Buna uygun olarak zamanımızı planlamamız gerekir. Direnişlere müdahale konusunda yaşadığımız sıkıntılar daha çok genel bir sıkıntının parçası olarak karşımıza çıktı. Bizler, sınıf devrimciliğini sınıfın ihtiyaçlarını, yaşam koşullarını, düşünce biçimini, kültürünü anlamadan gerçekleştiremeyiz. Sınıfı bir adım ileri taşıyacak müdahalede bulunamayız. Bu dönemde geri işçilerin daha da ağırlıkta olduğu direnişlerde, işçilere sınıf bilinci taşırken, ajitasyon-propaganda yaparken çok daha da dikkatli olmalıyız. İşçilerle ilgili gözlemlerimizden hemen bir yargıya varmaya çalışmadan, titizlikle ve sabırla onları bütünlüklü bir şekilde anlamaya çalışmalıyız. İşçileri anlamamak, onlara doğru müdahale etmenin de önünde engeldir. Yönlendirmelerimiz, eleştirilerimiz ne kadar haklı ve doğru olsa da, bunları yaparken işçilerin anlayacağı bir üslup takınmazsak işçilerin gözünde haksız duruma düşebiliriz. Bütün bu sıkıntılar çok ciddi sorunlara sebep olmamıştır. Fakat bu sıkıntılar, görevi direnişçi işçilere önderlik etmek olan, işçilerin dilinden anlayan, onların eksikliklerini erkenden görüp onlara bunu gösterebilen, direnişlerin büyük çoğunluğunu takip edebilen, farklı direnişlerdeki işçiler arasında “işçilerin birliğini” somutlaştıracak bağlar kurabilen kadrolara ne kadar ihtiyacımız olduğunu daha açık bir şekilde göstermiştir. B. Baran

36


Zamanın devrime aktığı bilinci ile hareket etmeliyiz…

Bir yaz dönemini daha geride bırakmış olduk. Yıllardır olduğu gibi bu sene de genç komünistler fabrikalarda, emekçi mahallelerinde ve bulundukları alanlarda sınıf devrimciliğinin bayrağını yükseltmiş oldular. Ben de kendi adıma bu sene yaşadığım deneyimi paylaşmak istiyorum, çünkü biliyoruz ki bizler geçmişten aldığımız deneyim ve derslerle önümüze ışık tutuyoruz. Ankara direnişlerin çok yoğun yaşandığı bir alan değil. Ankara, Tekel’den sonra TOGO direnişi gibi kendi içinde anlamlı bir direnişi yaşamakta. Bizler de genç komünistler olarak bu direnişte başından itibaren TOGO işçilerinin yanında yer almaya devam ediyoruz. Ezen ile ezilen arasındaki farkı, direnişin meşruluğunu direniş alanlarında çok iyi anlıyorsunuz. Bugün direnişte olan işçiler, şimdi direndikleri yerde çalıştıkları süre zarfında “keşke öğle arasında şurada uzansak” diye hayal kuruyorlarmış. Hayallerini kurdukları alan, şimdi bir direnişe ev sahipliği yapıyor. Bizler de bu direnişin bir parçası olarak düzenli bir şekilde direnişin yanında olmaya devam ediyoruz. Çıkarttığımız bültenlerle, yapılan sohbetlerle direnişin artılarına ve eksilerine çubuk büküyor, direnişin kazanımla sonuçlanması için azami çaba harcıyoruz. Ancak direniş içerisinde işçilerle kurduğumuz diyalogdan, yaptığımız davranışlara kadar her şeyin çok önemli olduğunu görüyorsunuz. Direniş boyunca yapılan bütün olumlulukları, yaptığın küçük bir olumsuz hareket silip atabiliyor veya yaptığın anlamlı bir eleştiri işçiler tarafından yanlış yorumlanıp sana karşı cephe alınabiliyor. Direniş alanında sendikanın tutumundan, reformist hareketlerin tutumuna, kimi hareketlerin sınıfa olan yabancılığına kadar birçok şeyi çıplak gözle görebiliyorsunuz. Diğer taraftan ne kadar geri bir bilince sahip olurlarsa olsunlar, işçi sınıfının iradesini görüyorsunuz. TOGO direnişinin yanı sıra bu yaz dönemini emekçi semtlerinden birisi olan Mamak’ta çalışma yaparak geçirdim. Her ne kadar mahalleye alışkın olsam da emekçilerle yüz yüze gelmenin zorluğunu yaşamadım değil. Bir çok siyasi hareketin hiçbir şey yapmadığı yaz döneminde bizler örgütlediğimiz festivalle yaz dönemini yoğun bir tempo ile geçirmiş olduk. Sabah erken kalkıp afiş yapmanın, işçi servislerine bülten dağıtmanın yanı sıra, akşam işçi ve emekçilerin kapılarını tek tek çalarak örgütlü mücadelenin önemini anlattık. Emekçilere dönük hak gaspları ve kardeş halklara yönelik savaş çığırtkanlıkları üzerine sohbetler gerçekleştirdik. Bu sene yaz dönemindeki pratik yoğunluk bir yana, bir diğer taraftan yoldaşlık ilişkilerinin, kolektif yaşamın da geliştiği bir dönem oldu. Birlikte yapılan kahvaltılar, akşam birlikte yenen yemekler, kültür evinin birlikte temizlenmesi ve paylaşılan bir çok şey kolektif yaşamın içerimizde geliştiğini de bir nebze göstermiş oldu. Tüm bunların yanı sıra ideolojik gelişim açısından da konulan seminerlerin oldukça yararlı ve anlamlı olduğunu düşünüyorum. Bugün devrimcileşen birçok insan sadece insani yönden veya bir devrimciden etkilenerek bu mücadelenin içerisinde yer alıyor ve böyle de devam ediyor. Biz yıllardır çubuk büktüğümüz ideolojik eğitim meselesine bu yaz yapılan tartışmalar ve seminerlerle bu boşluğu belirli ölçüde de olsa doldurduğumuzu düşünüyorum. Festival alanında ise yine oluşturulan komiteler, emekçilerle yapılan sohbetler bizler açısından oldukça geliştirici ve verimli oldu. Bizler genç komünistler olarak zamanın devrime aktığı bilinci ile hareket etmeli ve her anımızla mücadeleyi örgütlemeliyiz. A. Akın

Komünist bir kadro olabilme yolunda bir adım daha... Oldukça sıcak, yoğun ve hareketli bir yaz dönemini geride bıraktık. Genel kitle hareketi açısından bakıldığında ya da sol hareketin tablosu göz önüne alındığında yukarıdaki tasvir abartılı ya da ilginç gelebilir. Ama bizler için, yani tüm bir yaşamını devrim ve sosyalizm davası uğruna nefes alarak geçirenler için durum her zaman için böyledir. Üniversitelerin tatil olmasıyla birlikte kimileri tatil köylerinde alırken soluğu, biz genç komünistler olarak fabrikalara, emekçi semtlerine yöneldik. Çünkü tüm bir dönem boyunca öğrenci gençliğe anlattıklarımızın; işçi sınıfının, emeğin, artı-değer sömürüsünün, direnişin içinde olmadan hiçbir söylemimizin altını dolduramayacağımızın bilincindeydik. Böyle de oldu. Bizler tüm bir yaz dönemi boyunca direnen işçilerden öğrendik. Bunun yanında kitle çalışması açısından paha biçilmez bir deneyim olan festival hazırlıklarının tüm aşamasında yer alarak emekçilerle yüz yüze geldik. Değişik toplumsal tabakalardan insanlara (emekçi kadınlara, işçilere, emeklilere, memurlara, gençliğe) devrimci kültür-sanatın yanı sıra “işçilerin birliği, halkların kardeşliği” şiarını taşıdık. Onlara öğretirken onlardan öğrendik. Kimi zaman kapı önünde oturan teyzelerle yaptığımız sohbetlerden kimi zaman da evine konuk olup sıcak çayını içtiğimiz emekçilerden ders alarak, teoirisini yaptığımız kavramların yaşamla bağını kurduk. İçi boş, kuru propaganda yapmanın ötesine geçerek pratikte yaşanan sorunlar üzerinden mücadele edilmesi gerekliliğini ortaya koyduk. Elbette bir çok sorunla da yüz yüze kaldık. Çok yorulduk. Ama 45 dereceleri bulan sıcaklıklarda bile bir genç komünist sorumluluğuyla davranmaya çalıştık. Aynı zamanda yeni insanı yaratma mücadelemizin bir parçası olarak kendimizi geliştirdik. Deyim yerindeyse bilincimizi teori ve pratiğin bütünlüğüyle yoğurduk. Eğitim çalışmalarının bir ayağı olan seminerlerle ideolojik gelişim açısından da dolu dolu bir yaz dönemi geçirdik. Herşeyden önemlisi öğrendiklerimizi birebir pratiğin içinde test etme fırsatı bulduk. Bunun yanında onlarca insanın nasıl birarada yaşayabileceğini, kolektif bir yaşamı örgütleyerek öğrendik. Hep beraber afişe çıktık, bildiri dağıttık, eylem yaptık, seminerler gerçekleştirdik, temizlik-yemek yaptık, bulaşık yıkadık.... Kısacası zor olan herşeyin paylaşıldığında nasıl kolaylaşabileceğini kavradık. Yine hep beraber ağladık ve hep beraber güldük. Yoldaş olmanın, aynı dava uğruna savaşmanın nelere kadir olabileceğini gördük aslında. Yeni bir döneme başlarken daha donanımlı olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Komünist bir militan-kadro olabilme yolunda bir adım daha attığımızı ve kendimizi daha zor-daha çetin dönemlere hazırladığımızı da... Şimdi üniversite kampüsleri bizleri bekliyor. Yaşamlarının her alanında bir cendereye sokulan, karanlık bir ablukanın içinde olan, ilişkileri yozlaştırılan, yalnızlaştırılan, yabancılaştırılan arkadaşlarımıza örgütlü mücadele seçeneğini anlatma ve onları devrimin, sosyalizmin ve partinin kızıl bayrağı altına çağırma sorumluluğu ise omuzlarımızda bulunuyor. Ankara’dan bir genç komünist

37


Mevzi direnişlerinde yakılan ateşi üniversitelere taşıyıp büyütmek için ileri… Bir genç komünist olarak, günümün her anını devrimci bir temelde, faaliyetin ihtiyaçlarına göre yapılan planlama üzerinden geçirdiğim bir yaz dönemini geride bırakmış bulunuyorum. Sanayi havzalarında patlak veren mevzi direnişlerinden ve sınıfın devrimci dinamizminden, mahallelerde işçi ve emekçilere yönelik yapılan çalışmalardan ve genel olarak İşçi Kültür Evleri’nde oluşturulmuş kolektif ve devrimci yaşamdan öğrendiklerimle, sınıf devrimcisi olma iddiasında bir adım daha ilerlemiş oldum. Genç komünistler olarak yaz dönemini sınıfın içinde, sınıftan öğrenmek ve deneyim kazanmak amacıyla sanayi havzalarının olduğu bölgelerde çalışma yürüterek geçirdik. Bu çalışmalarla eşzamanlı olarak, partiyle aramızdaki açı farkını azaltmak amacıyla teorik eğitim çalışmaları yapmak üzerinden de planlama yapılmıştı. Ama olanakların yetersizliği ve pratik faaliyetin yoğun temposu nedeniyle bu konuda biraz eksik kalmış olduk. Direnişlerden deneyimler…

Bulunduğum bölgede, yaz dönemi içerisinde üç tane direnişi gözlemleme olanağına sahip oldum. Birincisi; reformizmin tezgâhlarında türlü ihanetlere uğratılan, EMEP ve güdümündeki komite tarafından pasifleştirilerek kanları emilen HEY Tekstil işçilerinin direnişiydi. İkincisi; genel olarak hizmet ve özelde havacılık sektörünün kapitalist ekonominin ayakta kalmasını sağlayan en temel sektörlerden biri olmasına ve bu iş kolunda yaşanan, en temel haklardan biri olan grev hakkı gaspının gerçekleşmesine rağmen, sendikal bürokrasinin hak alma mücadelesini sadece yasal kanallara boğarak direnişi “bekleyişe” döndürdüğünü gördüm. İşçileri fiili mücadeleden uzak tutan, asgari ücretten 10 kat fazla maaş alan sendika ağalarının eleştirildiklerinde, sınıfsal konumlarını belli ederek işçileri sınıf devrimcilerine saldırtabileceğini gördüm. Üçüncüsü; tek başına, mücadele azmiyle direniş bayrağını göndere çeken sınıf bilinçli bir kadın neferin direnişi olan Kiğılı direnişiydi. “Kiğılı’da baskıya, tehdide, sömürüye, işten atmalara son! İşimi geri istiyorum!” talebi ile başlayan bu direnişin anlamı benim için başkadır. Tek başına bir işçinin direnişi bile, içerde işçilere köle muamelesi yapanların paçaları tutuştuğunda işçilere insan gibi davranmak zorunda kalmalarına sebep olabiliyor. Veya bir işçinin basıncı ile bile, bir günlük üretimi feda ederek, işçileri bir gün öncesinden izne çıkartabiliyor. Mahallelerden deneyimler…

Mahalle çalışması üzerinden elde ettiğim deneyimlerin başında bizzat üretim alanlarında iletişim kurduğumuz insanlara yaşam alanında da yani mahallesinde de ulaşarak onlarla olan birebir diyalog kurma ve iletişim kurabilme yetimi güçlendirmek geliyor. Ayrıca genel olarak tüm yaşananların deneyim olarak kazanılması gerektiğini de mahalle çalışması içinde öğrendim. Örneğin herhangi bir mahalledeki çalışmayı ısrarcı bir biçimde ve uzun soluklu olarak sürdüremediğimiz koşullarda ne kadar etkili bir kitle çalışması örmeye çalışsak da ilişkilerin belli anlamlarda sonuç vermediğini gerçekleştirdiğimiz bir etkinlik üzerinden deneyimledim. Ne var ki bu durum bana yılgınlık yerine, mücadelenin temel derslerinden birini, yani kararlı ve uzun soluklu bir çalışmanın gerekliliği dersini öğretti. Kolektif yaşam, devrimci kimlik

Her ne kadar sınıf devrimcisi olma iddiası ve isteği taşısak da hepimiz kapitalist sistem içinde yetişmiş bireyler olarak bu çürümüş sistemin bize sunduğu iktisadi koşullar üzerinden şekilleniyoruz ve bir takım düşüncelerimiz somutla buluşmadıkça sadece “kuramsal” olarak hafızamızda yer alıyor. Nitekim Marks’ın da belirttiği gibi “maddi yaşamın üretim tarzı, toplumsal, siyasi ve bir bütün olarak zihinsel yaşam sürecini koşullandırır.” Dolayısıyla bilincimin yeterince açık olmadığı noktalardan biri tüm yaşamımı faaliyetin gereklilikleri üzerinden, kolektif bir yaşamla ve devrimci bir kimlikle bağdaştırmaktı. Kafamdaki bir takım sorular bu çalışma sonunda ciddi bir biçimde cevaplandırıldı. Yaşamımı kolektif kültürle, devrimci bir yaşantı içerisinde, örgütçü bir kimlikle geçirmemin yolu daha da belirgin olmuş durumda. Sonuç yerine…

Kısacası; gençliği proleter kültürle bağdaştırmanın yolunun, sınıfın içinde sınıftan öğrenmekten geçtiğini gözlemleyerek deneyimledim. En başta söylenildiği gibi, işçi sınıfından aldığımız güçle gençlik mücadelesini kazanmak ve büyütmek için, direnişlerde yakılan ateşi üniversitelere taşıyıp büyütmek için ileri yoldaşlar!

38

A. Zaim



EG 139. sayı