Issuu on Google+


K a p i t a l i s t s ö m ü r üd ü z e n i n ek a r ş ı t e ka l t e r n a t i f s o s y a l i z m d i r !

Y e n i s a y ı m ı z l ay e n i d e nm e r h a b a . . . r ö ğ r e t i md ö n e m i d a h as o n ae r d i . G e r i d e k a l a ny ı l b o y u n c a S a y f a3 4 Bi s a l d ı r ı l a r ı n ı d u r d u r a kb i l m e d e ns ü r d ü r e ns e r m a y e n i ng e l e c e k d ö n e m d e d e h ı z ı n ı k e s m e y e c e ğ i a ç ı k t ı r . B i l i n d i ğ i g i b i , s a l d ı r ı l a r “ G e l e c e ğ i n es a h i pç ı k ! ” B o l o g n as ü r e c i e k s e n l i o l a r a kh a y a t ag e ç i r i l m e k t e , t i c a r i l e ş e n k a m p a n y a s ı ü z e r i n e e ğ i t i m i ns o n u ç l a r ı k e n d i s i n i h e r y e r d e g ö s t e r m e k t e d i r . S a y f a5 Gel e c e kd ö n e ms e r m a y e n i nt ü mb us a l d ı r ı l a r ı n ı nk a t m e r l e n e r e k a r t a c a ğ ı b i r d ö n e mo l a c a k t ı r . B un e d e n l e y e n i d ö n e m i n S o r u s t u r m a c e z at e r ö r ü n ek a r s ı h a z ı r l ı k l a r ı ş i m d i d e ny a p ı l m a l ı , ç o ky ö n l üb i ç i m d e h a y a t a g e ç i r i l e ns a l d ı d ı r ı l a r ak a r ş ı a y n ı b i ç i m d e y a n ı t v e r e b i l m e n i nv e ı s r a r l ad e v r i m c i m ü c a d e l e ! p ü s k ü r t e b i l m e n i no l a n a k l a r ı ş i m d i d e ny a r a t ı l m a y aç a l ı ş ı l m a l ı d ı r . S a y f a1 2 1 3 Y a y ı n ı m ı z ı ny a z s a y ı s ı o l a r a kh a z ı r l a n a ny e n i s a y ı s ı , g e r i d e k a l a n d ö n e m i nd e ğ e r l e n d i r m e v e d e r s l e r i n e y a s l a n a r a ky e n i d ö n e m d e k i s a l d ı r ı l a r ai ş a r e t e t m e k t e v e h a z ı r l ı k l a r ı g ü ç l e n d i r m e y e B i r d ö n e m i na r d ı n d a n . . . ç a ğ ı r m a k t a d ı r . Ç e ş i t l i ü n i v e r s i t e l e r d e ny a n s ı y a nd e ğ e r l e n d i r m e l e r h e pb u n ai ş a r e t e t m e k t e d i r . G e n ç l i km ü c a d e l e s i n d eg ü n d e m l e r , * * * o l a n a k l a r v es o r u m l u l u k l a r ! B us a y ı m ı z a y l a r ı b u l a nk a m p a n y aç a l ı ş m a l a r ı n ı ns o n ae r m e s i n i n a r d ı n d a nç ı k t ı . S a y f a l a r ı m ı z d ak a m p a n y a m ı z ı nf i n a l i n i S a y f a2 0 2 2 y a p t ı ğ ı m ı z e t k k i n l i kv e e y l e mh a b e r i i l e b i r l i k t e d e ğ e r l e n d i r m e m e z i d e b u l a b i l i r s i n i z . A y l a r ı b u l a nç a l ı ş m a n ı n , A v r u p a ’ d ag e n ç l i kh a r e k e t l e r i , ç e ş i t l i i l l e r d e n / ü n i v e r s i t e l e r d e no k u r l a r ı m ı z ı n / y o l d a ş l a r ı m ı z ı n s o r u n l a r ı v es o r u ml u l u k l a r o r t a y ak o y d u ğ ue m e ğ i nb i r b ü t ü no l a r a kd e ğ e r l e n d i r m e s i i l e k a m p a n y as ü r e s i n c e e d i n i l e nt o p l a mb i r i k i m i v e d e n e y i m i S a y f a3 2 y a n s ı t m a y aç a l ı ş t ı kb ö y l e c e . * * * Y a z ç a l ı ş m a s ı i l e b i r l i k t e g e l e c e kd ö n e mi ç i ny a p ı l a c a k T u t s a ks ı n ı f d e v r i m c i s i h a z ı r l ı k l a r ad aç u b u kb ü k e ns a y f a l a r ı m ı z d ad e v r i m c i m i l i t a n B u r c uD e n i z ’ d e nm e k t u p … k i m l i ğ i g ü ç l e n d i r m e n i nö n e mv e i h t i y a c ı n ad av u r g uy a p ı l ı y o r . “ N e y d i k i ö z g ü r l ü k ? ” T ü mo k u r l a r ı m ı z ı b ui h t i y a c ay a n ı t v e r m e y e , y a z d ö n e m i n d e d e v r i mv e s o s y a l i z mk a v g a s ı n ı b ü y ü t m e y e , d e v r i m c i k i m l i ğ i h e r a ç ı d a ng e l i ş t i r m e y e ç a ğ ı r ı y o r u z

Y ö n e t i mA d r e s i :

E k s e n Y a y ı n c ı l ı k M o l l a ş e r e f M a h . , S i m s a r S o k . , N o : 5 , D : 3 F a t i h / İ s t a n b u l T e l : 0 ( 2 1 2 ) 6 2 1 7 4 5 2

e m a i l : e k i m g e n c l i g i @g m a i l . c o m


Kapitalist sömürü düzenine karşı tek alternatif sosyalizmdir!

“Ya kapitalist ş ü k ö ç e d n i ç i barbarlık

” ! m z i l a y s o s ya

20. yüzyılın başlarında Rosa Luxemburg tarafından dile getirilen “Ya kapitalist barbarlık içinde çöküş, ya sosyalizm!” şiarı, geride bıraktığımız tarihsel dönem ve bugün için doğrulanan temel bir gerçeği ifade eder. Kapitalizm, insanın insanı ve insanın doğayı mutlak sömürüsü üzerine kurulu olan; sürekli olarak iktisadi, sosyal, kültürel ve toplumsal tahribatlar yaratan bir barbarlık düzenidir. İnsanlık bu barbarlık düzenini aşmadıkça, kelimenin gerçek anlamıyla bir “yok oluşa” sürüklenmesi kaçınılmaz olacaktır. Kapitalizmin insanlığa sunduğu bunalımlar ve savaşlar, sefalet ve yoksulluk, doğanın tahribatı ve insan kıyımıdır. Kapitalizmin onulmaz çelişkilerinin yol açtığı krizler, işçi ve emekçiler için yıkım, sefalet, açlık ve yoksulluk olarak yansımaktadır. Krizin faturası işçi ve emekçilere kesildikçe, iki düşman kamp, burjuvazi ile proletarya arasındaki çizgiler daha kesin bir hal almaktadır. Kapitalist sistemin mantığının kaçınılmaz bir sonucudur bu. Kapitalizm, insan yararına ne varsa, onları insana “rağmen” kullanmayı temel alır. Kapitalizm bilimsel ve teknolojik gelişimi, sermaye sahiplerinin çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanır. Kapitalizm insanları en acımasız biçimde öğüten bir makineden farksızdır. Emperyalistler arasındaki çelişki, çatışma ve pazar paylaşım savaşımı emperyalist savaşlara yol açmaktadır. Bu savaşlar sonucu milyonlarca insan öldürüldü. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda 72 milyon kişi yaşamını yitirdi. Emperyalist/kapitalist sistem kendi egemenliğini sürdürmek için insanı, doğayı ve geleceği her geçen gün tahrip ederek yok etmektedir.

Kapitalizm kendi mezar kazıcılarını yaratır! Ne var ki kapitalizm en ücra köşelere kadar

ulaşmış ağlarıyla işçi ve emekçileri, gençliği, ezilen halkları her yönden kuşatarak ve denetim altına alarak kendi geleceğini garanti altına alacak bir temelden yoksundur. Nitekim dünyanın dört bir yanında proleter kitle hareketleri, direnişler, grevler ve halk ayaklanmaları da patlak vermekte. Tam da yukarıda ifade edilen her yöndeki kuşatılmışlığa rağmen kitleler, kapitalist sistemin en temel çelişkilerinden birini daha ortaya koyar: “Modern sanayinin gelişmesi, burjuvazinin ayaklarının altından bizzat ürünleri ona dayanarak ürettiği ve mülk edindiği temeli çeker alır. Şu halde, burjuvazinin ürettiği, herşeyden önce, kendi mezar kazıcılarıdır. Kendisinin devrilmesi ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır.” (Komünist Manifesto / K. Marks-Friedrich Engels) Kapitalizmin bugün için çürümüş ve kokuşmuş bir sistem olarak varlığını sürdürmesi ne kadar somut bir olgu ise, bu çürümüşlüğü ve zorbalığı alt edecek proletarya ve ezilen halkların mücadelesi de o kadar somut bir gerçekliktir. Çünkü kapitalist sistem bizzat “mezar kazıcılarını” yaratarak kendi yok oluşunun temelini yaratmaktadır.

Ya Türkiye? Büyük bir sosyal uyanışa ve iki devrimci yükselişe sahne olan Türkiye’nin geleceği de bu genel süreçten ayrı ele alınamaz. Dinsel gericiliğin

3


kaldırılması, özgürlüğün kazanılması, bilimsel üretimin ve hizmetin kâr için değil de insanlığın gelişimi için kullanılması gençliğin geleceksizlik sorununun da tek gerçek çözümü olacaktır.

Ekim Gençliği saflarında örgütlenmeye!

Kapitalizmin bugün için çürümüş ve kokuşmuş bir sistem olarak varlığını sürdürmesi ne kadar somut bir olgu ise, bu çürümüşlüğü ve zorbalığı alt edecek proletarya ve ezilen halkların mücadelesi de o kadar somut bir gerçekliktir. Çünkü kapitalist sistem bizzat “mezar kazıcılarını” yaratarak kendi yok oluşunun temelini yaratmaktadır.

4

tırmandığı, şovenizmin doruğa çıktığı bugün, işçi ve emekçilere yönelik saldırı ve yıkım politikaları tüm hızıyla sürüyor. Gençlik eğitimin ticarileştirilmesi temelinde gerçekleştirilen saldırılarla, anti-bilimsel eğitim uygulamalarıyla, geleceksizlik kaygısıyla kuşatılırken; işçi ve emekçiler güvencesiz çalışmaya zorlanıyor, basit iş güvenliği önlemlerinin alınmaması nedeniyle her gün iş cinayetleri ile yüz yüze kalıyor. Kürt halkının özgürlük ve eşitlik mücadelesi imha, inkar ve asimilasyon politikaları ile ezilmek ve etkisizleştirilmek isteniyor. Roboski benzeri katliamlarla toplu kıyıma uğratılıyor. Devrimci ve ilerici sol güçler, toplumsal muhalefet güçleri faşist baskı ve terörle sindirilmeye çalışılıyor. Gözaltı ve tutuklama terörü gündelik ve kitlesel bir boyut kazanmış bulunuyor. Sivas katliamı zaman aşımına uğratılıyor, doğa katledilerek HES’ler kurulmaya çalışılıyor. Gerici 4+4+4 eğitim sistemi uygulanarak gerici toplumsal yaşam karanlığa mahkum edilmek isteniyor. En temel haklar torba yasalarla bir bir yok ediliyor. Ancak sermaye düzeni her gün kendi temellerini yıkacak toplumsal-sınıfsal dinamiklerini büyütüyor, mücadeleye yöneltiyor.

Gençliğin geleceği sosyalizmde! İşçi ve emekçileri açlık ve sefaletle köleliğe mahkum eden, ezilen halkları işgal, savaş yoluyla katleden, doğayı çok yönlü tahrip ederek yaşamı ve geleceği yok eden kapitalist sistem gençliğe de hiçbir gelecek sunamamaktadır. Gençliğin geleceksizlik sorununu giderek derinleştirmektedir. Gençlik her geçen gün diplomalı işsiz ya da kölece çalışma koşulları altında yaşamını tüketen bir sürece sürüklenmektedir. Kapitalizmin gençliğe sunduğu şey karanlık bir gelecektir. Kapitalizmin karanlığı karşısında gençliğin geleceğini aydınlatabilecek tek yol örgütlü devrimci mücadeledir. Açlık ve sefalete son verecek, yığınlar üzerindeki kölelik prangalarını kıracak ve halklar hapishanesine dönen bu topraklarda özgür, eşit ve gönüllü birliği yeşertecek olan sosyalist düzendir. Sömürünün ortadan

Dünyayı yıkıma sürükleyen kapitalist barbarlık düzenine karşı sosyalizm mücadelesini yükselten ve sınıfın devrimci partisinin sesini gençlik kitlelerine taşıyarak işçi sınıfının devrimci programı etrafında kenetlenme çağrısı yapan Ekim Gençliği, aynı zamanda gençliği şu temel talepler uğruna mücadeleyi büyütmeye çağırmaktadır: ☛ Sermayenin üniversitelerdeki bekçisi olan YÖK’ü tarihin çöplüğüne gömmek için, ☛ 12 Eylül karanlığını bugüne taşıyan YÖK düzenine ve onun oluşturduğu baskı ve teröre izin vermemek için, ☛ Bizlerin müşteri, okullarımızın ticari bir kurum haline gelmesine izin vermemek için, ☛ Üniversitelerimizin kapılarının işçi ve emekçi çocuklarına kapatılmaması, eğitim hakkından herkesin yararlanabilmesi için, ☛ Eğitimin özelleştirilmesine ve paralılaştırılmasına “dur” demek için, ☛ Bizleri susturmaya çalışan faşist ve gerici disiplin yönetmeliklerini yok etmek için, ☛ Üniversitelerimizin özerk ve demokratik birer kurum haline getirilmesi için, ☛ Okullarımızda söz, yetki, karar hakkına kavuşabilmek için, ☛ Anti-bilimsel ve gerici eğitim sistemine karşı bilimsel bir eğitim için, ☛ Tüm ulusların kendi anadillerinde eğitim görmelerini sağlayabilmek için, ☛ Gençliğin geleceğini elinden alan ÖSS sistemine karşı çıkmak için, ☛ Emperyalist savaşlara ve sömürüye karşı tüm dünya halklarının mücadelesine sahip çıkmak için, ☛ Faşizme ve şovenizme karşı halkların kardeşliğini savunmak için, ☛ Halkların özgürlük ve eşitlik mücadelesinde yerini almak için, ☛ Geleceksizliğe, işsizliğe “dur” demek için, ☛ Doğanın yok oluşuna karşı mücadele etmek için, ☛ Tüm dünyadaki açlık, yoksulluk ve yoksunluğun son bulması için, ☛ Kadınlara yönelik her türlü şiddet, baskı ve ayrımcılığın ortadan kalkması için... Gençliğin bu haklı talepleri kazanmak ve kalıcılaştırmak için kapitalist barbarlık düzeninin karşısına dikilmek ve sosyalizm mücadelesine omuz vermek dışında bir çıkar yolu bulunmamaktadır. Gençlik içinde işçi sınıfı devrimciliğinin bayrağını taşıyan Ekim Gençliği, tüm gençliği özgürlüğüne ve geleceğine sahip çıkmaya, devrim ve sosyalizm mücadelesine omuz vermeye çağırmaktadır. Genç komünistler gençliği, “sınıfa karşı sınıf, düzene karşı devrim, kapitalizme karşı sosyalizm!” kavgasına davet etmektedir.


“Geleceğine sahip çık!” kampanyası üzerine Ayları bulan yoğun bir emekle örgütlediğimiz bir kampanya sürecini geride bıraktık. Kampanyamız kapitalist sömürünün azgınlaştığı, öğrencilerin şirket görünümlü ve yarı-açık cezaevine dönüşen üniversitelerde her geçen gün daha fazla müşterileştirildiği, AKP hükümeti eliyle dışarıda emperyalist savaş ve saldırganlık politikalarına aktif taşeronluk rolünün üstlenildiği, içerde ise devrimci-ilerici sol güçlere ve Kürt halkına dönük faşist baskı ve devlet terörünün dizginlerinden boşaldığı bir süreçte hayata geçirildi. Genç komünistler olarak, dört bir koldan saldırıların yoğunlaştığı böylesi bir süreçte gençlik kitlelerine “Geleceğine sahip çık!” çağrısında bulunarak kapsamlı bir kampanya süreci başlattık. Tüm güçlerimizi daha fazla sorumluluk almaya sevkederek, üniversitelerde, meydanlarda ve sokaklarda “Emperyalist savaş ve saldırganlığa, faşist baskı ve teröre, eğitimin ticarileşmesine karşı geleceğine sahip çık!” şiarını yükselttik.

Yaygın bir kitle çalışması, çok yönlü bir seslenme Kampanya döneminde ortaya çıkan güncel gündemler ile devrimci baharın tarihsel gündemlerini çok yönlü ve yaygın bir kitle çalışması ile beraber ele aldık. Böylece, gerek kampanya başlıklarına gerekse de bununla bağı içinde tüm güncel gelişmelere dair sözümüzü geniş gençlik kesimlerine ulaştırdık. Bu kapsamda, emperyalist savaş ve saldırganlık politikaları ile NATO ve füze kalkanına karşı “Kardeş halklara sahip çık!”; Kürt halkına, ilerici ve devrimci güçlere yönelik gözaltı-tutuklama terörü ile ilerici ve devrimci öğrencilere yönelik soruşturma-ceza terörüne karşı “Özgürlüğüne sahip çık!”; üniversitelerin sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürülmesi, öğrencilerin üniversitelerinde müşterileştirilmesi ve eğitimin ticarileştirilmesine karşı “Eğitim hakkına sahip çık!” diyerek, sermaye devletinin bütünlüklü saldırıları karşısında tüm gençliğe “geleceğine sahip çıkma” çağrısı yaptık. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde “Sömürüye, şiddete, eşitsizliğe ve gericiliğe karşı geleceğine sahip çık!” diyerek alanları doldururken, HEY Tekstil ve Maltepe Belediyesi direnişlerinin ziyaretlerinde “Sömürüye, işten atmalara, taşeronlaşmaya karşı geleceğine sahip çık!” şiarı ile gençliğe direnişçi işçilerin kararlılığını kuşanma çağrısı yaptık. Sermaye devletinin işçilere, emekçilere, gençliğe yönelik neo-liberal saldırı politikalarının güncel örneklerinden olan ve sağlıkta yıkım anlamına gelen Genel Sağlık Sigortası (GSS) saldırısına karşı “Sağlık hakkına sağlık çık!” çağrısını yükselttik. Bu kapsamda İstanbul, Ankara ve Eskişehir’de imza kampanyaları, paneller ve basın açıklamaları gerçekleştirdik. Soruşturma-ceza terörüne maruz kalan devrimci ve ilerici öğrencilerle dayanışmak ve saldırıları teşhir etmek için “Soruşturmaceza terörüne karşı eğitim hakkına sahip çık!” çağrısını yükselttik. Kürt halkının özgürlük mücadelesinde önemli bir yer tutan Newroz’u ve Sivas Katliamı davasının zamanaşımına uğratılarak aklanmasını yine kampanyamız kapsamında ele alarak gündemleştirdik. Böylesi yoğun bir süreç ve birikimle birlikte önce 1 Mayıs, ardından da kampanyanın final tarihi olarak belirlenen 6 Mayıs karşılanmış oldu. Kampanyanın final etkinliği, bilinçli bir tercihin ürünü olarak 6 Mayıs’ta, “Denizler’in yolunda düzene başkaldırıyoruz! Özgürlük,

devrim ve sosyalizm için geleceğimize sahip çıkıyoruz!” şiarı ile örgütlendi. Bir dönem boyunca yükseltilen “geleceğine sahip çık” çağrısının gerçek anlamını devrim ve sosyalizm mücadelesinde bulacağı 6 Mayıs’ta gerçekleşen etkinlikle bir kez daha vurgulandı. Baştan sona büyük bir coşkuyla geçen final etkinliği ve sonrasında gerçekleştirilen Dolmabahçe yürüyüşünün ardından kampanyamız şiarlarına uygun bir toklukla sonlandırılmış oldu.

Kampanya çalışmalarının öğrettikleri Bahar dönemi boyunca genel ve yerel tüm gündemleri kampanya ana şiarı kapsamında değerlendirmek, hem kampanyanın politik etkisini arttıran bir rol oynadı, hem de yapılan çalışmalar arasında bağ kurulması ve bir süreklilik sağlanması noktasında kolaylaştırıcı bir etki yarattı. “Geleceğine sahip çık!” ana şiarı etrafında kapsamlı bir kampanya süreci örgütlemek, bu kapsamda üniversitelerde, meydanlarda ve kent merkezlerinde gençliğe kendi geleceğini ellerine almak için örgütlenme çağrısında bulunmak, çalışmamız açısından oldukça önemli bir politik etki yarattı. Kampanya süreci boyunca tüm baskı ve saldırılara rağmen kesintisiz bir çalışma pratiği sergilendi. Devrimci ve ilerici kamuoyunda yarattığı politik etkinin yanı sıra kampanyanın en önemli kazanımlarından birisi, çalışmanın yükünü omuzlayan güçlerimiz açısından oldukça önemli deneyimler bırakmış olmasıdır. Bu süreç, tam da kampanyanın başlangıcında yapılan “gençliği devrimci bahara kazanmak için seferberlik” çağrısının dolaysız bir yansıması olarak, pek çok yoldaşın ve yeni gücün öne çıkmasında önemli bir rol oynadı. Bununla birlikte, çok yönlü bir kitle çalışmasına dayanan kampanya süreci birçok yeni insanla tanışmanın ve kitle ilişkilerini geliştirmenin de bir olanağına dönüştü. Bunlar kampanya sürecinin en önemli kazanımlarının başında gelmektedir. Elbette ki kampanya çalışmasında eksik kalan noktalar da oldu. Örneğin, kampanya çalışmasının temel materyaller dışında özgün araçlarla beslenmesi, tüm olumlu örneklere rağmen istenilen düzeyde hayata geçirilememiştir. Ayrıca kampanya, tüm çalışma alanlarımızı istenilen düzeyde ortak yüklenmeyle harekete geçiren bir süreç olarak işletilememiş, çalışmalar ağırlıklı olarak temel birkaç alana sıkışmıştır. Özellikle taşralarda kampanya süreci sınırlı materyal kullanımını aşmayan bir şekilde gelişmiştir. Bu durum kampanyanın etkisini belli oranlarda zayıflatan bir sonuç yaratmıştır.

Kampanyanın kazanımlarıyla geleceği kazanmaya! Genç komünistler önümüzdeki mücadele dönemine, kampanya sürecinin eksikliklerinden gereken dersleri çıkararak ve buradan süzülen deneyimlere yaslanarak yüklenmesini bileceklerdir. Özellikle 6 Mayıs’taki final etkinliğinde doruk noktasına ulaşan moral ve motivasyonla, bundan sonraki süreçte her zamankinden daha kararlı ve güçlü bir şekilde mücadeleyi büyütmek tüm genç komünistlerin önünde bir görev olarak durmaktadır. “Geleceğine sahip çık!” kampanyası kapsamında elde edilen kazanımların korunması ve daha ileriye taşınması da ancak böylesi bir irade ve kararlılıkla mümkün olacaktır. Ekim Gençliği

5


Komünistler Denizler’i andı...

Ekim Gençliği'nin uzun bir süredir hazırlıklarını yürüttüğü “Geleceğine sahip çık!” kampanyası, 6 Mayıs'ta gerçekleştirilen coşkulu ve kitlesel etkinlikle sonlandırıldı. Denizler'in katledilişinin 40. yıldönümüne denk getirilen “Denizler'in yolunda düzene başkaldırıyoruz! Özgürlük, devrim ve sosyalizm için geleceğimize sahip çıkıyoruz!” başlıklı etkinlik, İstanbul Aksaray'daki Su Gösteri Sanatları Sahnesi'nde yapıldı. "Devrim ve sosyalizmin sesini yükseltmeye!"

6

Etkinlikte çeşitli illerdeki üniversitelerden biraraya gelen genç komünistler “Denizlerin yolunda düzene başkaldırıyoruz!” şiarını yükselttiler. Saygı duruşu ile başlayan, Türkçe ve Kürtçe sunuşun yapıldığı etkinliğin programı, Ekim Gençliği adına yapılan konuşmayla devam etti. Konuşmada, aylardır yürütülen kampanya çalışmalarının tablosu aktarıldı. Ekim Gençliği'nin "Geleceğine sahip çık!" çağrısını üniversite

kampüslerinde yankılandırdığı vurgulandı. Konuşmada, emperyalistlerin Suriye'ye yönelik saldırganlığı teşhir edildi. Türk sermaye devletinin yükselttiği savaş çığırtkanlıkları karşısında "Kardeş halklara sahip çık!" şiarının yükseltildiği vurgulandı. Son dönemde artan faşist baskı ve teröre de değinilerek gözaltı ve tutuklama terörüne dikkat çekildi. Özellikle Newroz kutlamalarının ardından aralarında Ekim Gençliği okuru ile BDSP'lilerin de bulunduğu onlarca kişiye yönelik yapılan ev baskınları hatırlatıldı. Sermayenin eğitim alanındaki saldırılarının teşhir edildiği konuşmada, Denizler de anıldı. Denizler'in yolunu parlamentoya çıkaranların karşısında bu mirasın gerçek taşıyıcılarının devrim ve sosyalizm kavgasını büyüten genç komünistler olduğu söylendi. Türküler Denizler için... Etkinlik Adalılar, Mehmet Ekici, Grup Düşler Vadisi'nin sahne almasıyla devam etti. Etkinliğin ikinci bölümü Ekim Gençliği'nin kampanya sürecindeki faaliyet ve eylem görüntülerinden oluşan sinevizyonun gösterimi ile başladı. Kısa giriş sinevizyonu yerini, devrimci gençlik hareketi tarihini anlatan sinevizyonun gösterimine bıraktı. Kavga yoldaşları etkinliği selamladı BİR-KAR, BİR-KAR Gençliği ve çeşitli bölgelerden genç komünistlerin mesajlarıyla da etkinlik selamlandı.


Esenyurt İşçi Kültür Evi Tanyeri Şiir Topluluğu'nun dinleti sunduğu etkinlik programı, okunan şiirlerin ardından Devrimci Liseliler Birliği adına yapılan konuşmayla ilerledi. Kürsüye "Yaşasın Devrimci Liseliler Birliği!" sloganı eşliğinde çıkan DLB temsilcisi aynı slogan eşliğinde kürsüden indi. “Bizi müşteri görenlerin karşısında durup haklarımıza ve geleceğimize sahip çıkıyoruz” denilen DLB konuşmasında Habip, Ümit, Hatice ve Alaattin'in genç yoldaşlarının kavgayı sürdüreceği söylendi. Sefaköy İşçi Kültür Evi Şiir Topluluğu ise Denizler'in idamını anlatan ve Denizler'in kendi sözlerine dayanan bir şiir dinletisi sundu. "Yeni Ekimler mücadelesini büyütmeye!" Etkinlikte konuşan BDSP temsilcisi, bayrakların kızıldan maviye döndüğü bir dönemde sözde devrimci mücadele diyenlere karşı inatla yürünen çizgiye dikkat çekti. Denizler'e sahip çıkmanın yolunun parlamentodan değil sokaklardan geçtiğini belirten BDSP temsilcisi, “Denizler'e sahip çıkmak demek Alaattin'in yolundan yürümek demektir” dedi. Ekim Gençliği'nin bu açıdan gurur duyulacak bir tablo yarattığını söyleyen BDSP temsilcisi, gençliği yeni Ekimler mücadelesini büyütmeye çağırdı. Etkinliğe katılan direnişçi ART işçisi, fabrikadaki kölelik koşulları, iş cinayetleri ve patron baskısını anlattı. Tutsak sınıf devrimcileri İhsan Yiğit Demirel ile Burcu Deniz de gönderdikleri mesajlar ile etkinliği selamladı. Hopalı gençlerden oluşan Meluses'in seslendirdiği ezgiler salonda canlı ve coşkulu bir atmosfer yarattı. Meluses'in ardından sahneye İTÜ Halk Müziği Topluluğu çağrıldı. "Denizler'in devrettiği kızıl bayrak komünistlerin ellerinde!" Etkinliğin ardından Galatasaray Lisesi önünde buluşan komünistler, Denizler'in 6. Filo'yu denize döktüğü Dolmabahçe'ye kitlesel ve coşkulu bir yürüyüş gerçekleştirdi. Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu (BDSP) ve Ekim Gençliği tarafından düzenlenen yürüyüş ve anmada, Denizler'in devrim ve sosyalizm kavgasında yaşadıkları ve Denizler'in devrettiği kızıl bayrağın bugün komünistler tarafından taşındığı vurgulandı. Araç trafiğine kapatılan güzergahtan Dolmabahçe'ye inen BDSP ve Ekim Gençliği kitlesi, 6. Filo'nun denize döküldüğü alanda basın açıklaması ve anma etkinliği gerçekleştirdi. Alanda çember oluşturulmasıyla başlayan anma etkinliğinde ilk olarak, Denizler ve parti şehitleri nezdinde tüm devrim şehitleri için saygı duruşunda bulunuldu. Saygı duruşunun ardından BDSP ve Ekim Gençliği adına okunan ortak açıklamada ise Denizler'in, kuşandıkları çelikleşmiş devrimci irade ile bu topraklarda on yıllardır kesintisizce süren direniş ve başkaldırı geleneğini filizlendirdikleri ifade edildi.

BDSP Mayıs şehitlerini andı Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu (BDSP), yaptığı eylem ve etkinliklerle Mayıs şehitlerini andı.

GOP ri 19 Mayıs günü yapılan etkinliğin açılış konuşmasında, devrimci önderle anmanın onların bıraktığı devrimci mirasa sahip çıkmakla mümkün olduğu vurguladı. Açılış konuşmasının ardından, saygı duruşu ve ardından da BDSP ci adına konuşma gerçekleştirildi. BDSP adına yapılan konuşmada ‘71 devrim devrim karşı düzene nun kopuşu ci kopuşunun önemine vurgu yapıldı. ‘71 devrim temelde mücadelesinin yükseltilmesini simgelediği gibi reformizmle de devrimci ı yarattığ r’in hesaplaşmak olduğu vurgulandı. Denizler’in, İbolar’ın, Mahirle r devrimci değerlerin ve mirası korumanın ve geliştirmenin ancak prolete sosyalizm temelinde ihtilalci mücadeleyi yükseltmekle mümkün olduğu vurgulandı. Son olarak reformist yapıların devrimci önderlerin yarattığı değerlerin içini leyi boşaltma ve devrimci önderlerin kimliğinde somutlanmış ihtilalci mücade edildi. silikleştirme girişimlerine karşı mücadelenin önemi ifade Konuşmanın ardından sinevizyon gösterimine geçildi. Mayıs ayında yer ölümsüzleşen devrimci önderlerin mücadelelerinden kesitler sinevizyonda aldı. Sinevizyon gösteriminin ardından Denizler’in, İbolar’ın, Sinanlar’ın ve i. Dörtler ’in mücadelelerinden kesitler sunan kısa sunumlar gerçekleştirild ı. anlatıld ı Son olarak Kürtçe yapılan sunumla Dersim katliam şiir Sunumların ardından Esenyurt İşçi Kültür Evi Şiir Topluluğu üyesi bir işçi dinletisi sundu. Kavga şiirlerinin ardından halaylar çekildi.

Esenyurt ş ve Mayıs şehitleri 20 Mayıs Pazar günü Esenyurt’ta gerçekleştirilen yürüyü etkinlikle anıldı. “Denizler’den, İbolar’a, Sinanlar’dan, Alaattinler’e devrim ve sosyalizm bayrağı ellerimizde!/BDSP” pankartının arkasında kızıl bayraklarla ve Mayıs n şehitlerinin resimlerini taşıyarak yürüyüşe geçen BDSP’liler, etrafta toplana destek kitleye ajitasyon konuşmaları yaptılar. Emekçiler de yürüyüşe alkışlarla verdiler. Cadde sonuna gelindiğinde yol trafiğe kapatılarak basın açıklamasına geçildi. duruşuna Yapılan basın açıklamasından sonra tüm devrim şehitleri şahsında saygı marşlar ağızdan bir geçildi. Saygı duruşunun ardından okunan şiirlerle hep söylendi.

Gebze 20 Mayıs günü yapılan anma, Mayıs ayında şehit düşen Denizler’in, İbrahim in Kaypakkaya’nın, Haki Karer’in, Dörtler ’in, Sinanlar’ın sermaye devletin ve devrim a şahsınd onların narak saldırganlığı karşısındaki direngenliği vurgula ile duruşu saygı sosyalizm davasında toprağa düşenler için gerçekleştirilen program başladı. i Saygı duruşunun ardından sunulan şiir dinletisinde, Nazım Hikmet’in “Güneş irildi. İçenler ’in Türküsü” ve Adnan Yücel’in “Dörtler’in Gecesi” şiirleri seslend sonra yondan Sineviz eşti. gerçekl i gösterim Anmanın ardından sinevizyon söyleşi ‘71 devrimci çıkışını ve 25 yıldır devrimci mirası sahiplenerek bayrağı bir yükseltmeye çalışan komünistlerin sorumluluklarını ve görevlerini anlatan sunum yapıldı. rının Ardından, küçük burjuva devrimciliğinin bugünkü temsilcilerinin solukla n kesildiği, Kürt hareketinin tablosu, sınıf devrimciliğinin önemi, miras bırakıla devrimci ve direnişçi kimliğin anlamı, komünist hareketin 25 yıllık in mücadelesinde yarattığı birikimi daha ileriye taşımak için partinin ve devrim edildi. sohbet üzerine ği gerekti ihtiyaçlarına göre sorumlulukları omuzlamak Kızıl Bayrak / GOP - Esenyurt - Gebze

7


Mayıs şehitleri anmalarından... Devrimci önder İbrahim Kaypakkaya, Kürt özgürlük mücadelesinin simgeleşen isimlerinden Haki Karer ve Diyarbakır zindanlarında bedenlerini tutuşturarak ölümsüzleşen Dörtler, ölüm yıldönümlerinde gerçekleştirilen eylemlerle anıldılar.

Cebeci Kampüsü 17 Mayıs Perşembe günü Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde toplanan kitle ajitasyon konuşmaları ve sloganlar eşliğinde öğrencileri eyleme çağırdı. Ellerinde Mayıs şehitlerinin resimlerinin bulunduğu dövizleri taşıyan kitle, İbrahim Kaypakkaya, Haki Karer ve Dörtlerin ismi okunarak “yaşıyor” sloganları atarak Cebeci Kampüsü önüne geldi. Cebeci Kampüsü önünde yapılan eylemde, devrimci önderleri işkencehanelerde, sokak ortasında katleden devletin bugün devrimcilerin adlarının anılmasından dahi korktuğuna değinildi. Onların, her türlü zulme, sömürüye, baskı ve asimilasyona başkaldırının adları olduğu, devrimcilerin katledilerek bitirilemeyeceği vurgulandı. HDK Gençliği ve TümİGD’nin örgütlediği eyleme Ekim Gençliği de destek verdi. Eylemde sık sık “Katil devlet hesap verecek!”, “Devrim şehitleri ölümsüzdür!”, “Yaşasın halkların kardeşliği!”, “Biji bratiya gelan!” sloganları atıldı.

Eskişehir

8

Hamamyolu’nda bir araya gelen ilerici ve devrimci kurumlar “Devrim şehitleri

ölümsüzdür/Şehit Namırin” ve “İbrahim Kaypakkaya, Haki Karer ve Dörtler’i yaşatmak ve savunmak onurdur” yazılı ozalitleri açarak yürüyüşe geçtiler. Eylem boyunca yapılan ajitasyon konuşmalarında devrimi binlerce insana anlatarak, sayısız devrimci değer yaratarak ölümsüzleşen Mayıs ayı şehitlerinin mücadeleye ışık tuttuğu anlatıldı. Bugün sürdürülen devrim mücadelesinin onlardan devralınan bayrakla yükseltileceği anlatıldı. Adalar’da okunan basın metninde sistemin resmi ideolojisinden ve Kemalizmden köklü bir kopuş gerçekleştiren İbrahim Kaypakkaya’nın aynı zamanda revizyonizme ve reformizme karşı tok duruşu anlatıldı. Kürt ulusal mücadelesine katılan ve kontrgerilla tarafından katledilen Haki Karer ile onun katledilişinin yıldönümünde Diyarbakır Cezaevi’nde bedenlerini tutuşturarak özgürlük ateşini harlayan Dörtler’in kavgada ölümsüzleştikleri söylendi. Basın metninin ardından ise oturma eylemi yapılarak “İbrahim’e Ağıt” türküsü hep bir ağızdan söylendi. Eylemi Ekim Gençliği, DHF, Alınteri, YDG, BDP, Emek Gençliği, ESP, EHP, ÖDP örgütlerken Gençlik Muhalefeti, Gençler Meydana İnisiyatifi ve Öğrenci Kolektifleri de destek verdi.

Ege Üniversitesi’nde Kaypakkaya anması 18 Mayıs günü yapılan eylemde “Çelik Aldığı Suyu Unutmayacak-Üniversite Öğrencileri” imzalı ozalit ile İbrahim Kaypakkaya’nın resminin bulunduğu sancağın arkasında yerini alan kitle Edebiyat Fakültesi’nden E-Cafe önüne geldi. Basın açıklamasında İbrahim Kaypakkaya’nın devrimci mücadelesinden, Türkiye solu için kemalizmin tabu olduğu dönemlerde onun kemalizmi eleştirerek ve bu sayede Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını benimsemesinin tarihsel öneminden bahsedildi. Basın açıklamasından sonra İbrahim ve yoldaşları şahsında tüm devrim şehitleri adına saygı duruşu gerçekleştirildi. Anma etkinliği bağlama dinletisi ile sona erdi.

DEÜ’de faşist provokasyon Dokuz Eylül Üniversitesi’nde 17 Mayıs günü ger��ekleştirilen İbrahim Kaypakkaya anmasında


faşist provokasyon yaşandı. Öğle saatlerinde okulda toplanan ve eylemin başlangıç yeri olan Dokuzçeşmeler Kampüsü Kırmızı Kafe önüne yürüyen ilerici ve devrimci öğrencilerin yanına gelen bir grup faşist, fotoğraflarının çekildiğini iddia etti. Bir süre devam eden gergin tartışmaların ardından, alana gelen sivil polisler ve ÖGB’lerin arkasına saklanan faşistler “Burayı DTCF’ye dönüştüremeyeceksiniz!” naraları atarak kaçtılar. Toplanma noktasında devrimci-demokratyurtsever öğrenciler kortej oluşturulduğu sırada sivil polislerin görüntü almasına da müdahale edildi. Polislerin uzaklaştırılmasının ardından yürüyüş başladı. Yürüyüşün ardından Hazırlık binası önüne ulaşan öğrenciler, basın açıklaması gerçekleştirdiler. Anma etkinliğinin ardından, değerlerine hakaret edildiğinden dolayı artık faşistlere gereken cevabın verilmesi gerektiğini söyleyen yurtsever öğrenciler ile aynı görüşte olan diğer kurumların yapmış oldukları tartışmaların ardından bir yürüyüş yapılması kararlaştırıldı. Yurtsever gençlik temsilcisinin, “bazı sloganları” atacaklarını belirtmesi üzerine başlayan tartışmalar sonucunda ise Ekim Gençliği, bu “siyasal dayatma” nedeniyle eylemin örgütleyecisi olmayacaklarını ancak eyleme katılacaklarını ifade etti. Gençlik Cephesi, Öğrenci Kolektifleri, DevGenç (Devrimci Hareket) ve DGH da benzer düşünceleri ifade ederek bu eylemin örgütleyicisi olmadılar. Faşistlerin bulunduğu alana doğru gidilmesi ve herhangi bir provokasyon durumunda faşistlere gereken yanıtın verilmesi kararını alan öğrenciler, yürüyüşe başlamalarının hemen ardından özel güvenlikler ve çevik kuvvet tarafından engellendiler. Polis ve ÖGB ile yürütülen tartışmanın ardından kitle faşistler okulu terk edinceye kadar oturma eylemi başlattı. Faşistlerin okuldan çıktığı haberinin gelmesi üzerine kitle, faşistlerin bulunduğu alana giderek basın açıklaması yapmak istedi. Polisle yaşanan tartışmalara rağmen basın açıklaması gerçekleştiren öğrenciler, devrim şehitleri anısına saygı duruşunda bulundular. Saygı duruşunda ilk önce Adnan Yücel’in “Biz kazanacağız!” şiiri okunurken devrimci marşlar da söylendi. Son eylemde ise ağırlıklı olarak “PKK halktır halk burada!”, “Biji Serok Apo!”, “Selam Selam İmralı’ya Bin Selam!” sloganları atıldı.

Çanakkale Demokratik Gençlik Hareketi ve HDK Gençliği düzenledikleri basın açıklaması ile Kaypakkaya şahsında Mayıs ayı şehitlerini andı. Eylemde Demokratik Gençlik Hareketi ve HDK Gençliği adına iki ayrı basın açıklaması okundu. İbrahim Kaypakkaya’nın anmalarından dolayı tutsak edilen devrimcilere vurgu yapılan açıklamada günümüzde de devletin katliamcı kimliğini sürdürdüğü ifade edildi. Mayıs şehitlerini anmanın onların mücadelesini sürdürmekten geçtiği ifade edilerek açıklama bitirildi. Ekim Gençliği ve Çanakkale Gençlik Derneği Girişimi’nin de destek verdiği açıklama Mayıs şehitlerini selamlayan sloganlarla son buldu.

DLB Mayıs şehitlerini andı

Esenyurt DLB, Mayıs ayında sermaye devleti tarafından katledilen devrimci önderleri anmak için 24 Mayıs Perşembe günü etkinlik ve basın açıklaması gerçekleştirdi. Etkinlik, devrim mücadelesinde yitirilenler anısına yapılan saygı duruşu ile başladı. Ardından DLB adına, devrim mücadelesini, devrim şehitlerini ve etkinliğe katılanları mine selamlayan bir konuşma yapıldı. Konuşmanın ardından sinevizyon gösteri geçildi. Sinevizyonun ardından çeşitli liselerden liseliler Sinanlar’ın, Denizler’in, Sunumların İboların, Haki ve Dörtler ’in yaşamlarına dair sunumlar gerçekleştirdi. t enteris ardından ‘68 gençlik hareketini ve daha sonrasındaki TİP’in parlam . çizgisinden devrimci ‘71 kopuşu sürecinin tartışıldığı tartışmalar yapıldı elesini Devrimci önderlerin mirasının ancak onlar gibi devrim ve sosyalizm mücad büyüterek sahiplenileceği ifade edildi. Etkinlik devrimci önderlerin devrimci kimlikleri üzerinden tartışmalar yürütülerek devam etti.

Köyiçi’nde eylem Aynı gün, Esenyurt Köyiçi Meydanı’nda DLB ve DYG tarafından Mayıs i. şehitleri ve operasyonlara ilişkin ortak bir basın açıklaması gerçekleştirild inin şehitler Mayıs ada açıklam yapılan e BDSP’nin de destek verdiği eylemd e anadild ve l bilimse , parasız eşit, yol gösterdiği anlatıldı ve “Bizler liselerimizde ki ruz görüyo da şunu Ancak bir eğitim istiyoruz. Bunun için mücadele veriyoruz. ve sömürü bu bozuk düzeni yıkmadıkça ne bu talebi elde edebileceğiz ne de baskı altında yaşamaktan kurtulabileceğiz” denildi. Kızıl Bayrak / Esenyurt

9


DTCF’de soruşturma-ceza terörü ve gösterdikleri... saldırı karşısında ilerici öğrencilerle yan yana olacağımızı belirttik. Bir gün sonra faşistlerin okula gelmesi ile birlikte çatışma da başladı. Faşistlerin bulunduğu arka bahçede ve orta bahçede bulunan devrimci ve ilerici öğrenciler uzun bir süre faşistlerin inlerine girmesine izin vermediler. Ancak daha sonra üniversiteye polisin girmesi ile arka bahçede bulunan öğrenciler geri çekildiler. Olaylar bir süre durulduktan sonra öğle arasında yemekhaneye giden öğrencilerin üzerine faşistler soda şişeleri atmaya ve küfürler savurmaya başladı. Buna taşlarla karşılık veren devrimci ve ilerici öğrencilerle faşistler arasında yaklaşık yarım saat süren bir çatışma yaşandı. Tüm bu olayların ardından okul iki gün tatil edildi. Faşistlerin satırla gelmeleri üzerine “bizim yapacak bir şeyimiz yok” diyen ÖGB, “Helal olsun delikanlı çocuklarmış, satırla gelmişler” diyen polis ve “Sizin arka bahçede ne işiniz var” diyen dekan, faşist-polis-idare işbirliğini çok iyi özetliyordu.

Faşistlerin satırla gelmeleri üzerine “bizim yapacak bir şeyimiz yok” diyen ÖGB, “Helal olsun delikanlı çocuklarmış, satırla gelmişler” diyen polis ve “Sizin arka bahçede ne işiniz var” diyen dekan, faşist-polisidare işbirliğini çok iyi özetliyordu.

100

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) geçtiğimiz aylarda yaşanan faşist saldırılar ve özellikle de 30 Mart günü okuldan çıkarken ilerici öğrencilere satırlarla saldıran faşistlerin bu durumunun idareye ve polise bildirilmesine rağmen bu tablo karşısında hiçbir şey yapılmadı. Tüm bu saldırılar karşısında devrimci ve ilerici gençlik örgütleri tarafından konuyla ilgili bir toplantı alındı. Öğrenci Kolektifleri, Ankara Anarşi İnisiyatifi, Kurtuluş Yolunda Dev-Genç, Söz Dergisi ve Öğrenci Dayanışması faşistlerin bulunduğu arka bahçeye gitmek ve faşistlerin anladıkları dilden cevap vermek yönlü bir karar aldılar. Ekim Gençliği, DGH ve TKP’li Öğrenciler de okulda teşhiri yapılmadan böyle bir süreç geliştirilmemesi üzerinden öneride bulunarak gelişecek bir çatışmada müdahil olacaklarını belirttiler. Hatta bunun üzerinden somut olarak, son dönemde artan faşist saldırıların bir kampanya biçiminde ele alınması da önerilmiştir. Bizler de faşistlere anladıkları dilden cevabın okulda verilmesi gerektiğini ancak bu sürecin bir kampanya ile yürütülüp kitlelere mal edildikten sonra gerçekleşmesi gerektiğini belirttik. Ancak yukarıda yazdığımız gençlik örgütlerinin bu tutumda ısrarcı olmaları karşısında yaşanacak bir

Saldırılara soruşturma-ceza terörü eklendi Okulların açıldığı gün 22 devrimci ve ilerici öğrenciye ve 9 faşist beslemeye ‘tedbiren uzaklaştırma’ kararı verildiğini öğrendik. Bunun üzerine Öğrenci Kolektifleri, Ankara Anarşi İnsiyatifi, Kurtuluş Yolunda Dev-Genç, Söz Dergisi, Öğrenci Dayanışması, Ekim Gençliği, DGH, Gençlik Muhalefeti ve TKP’li Öğrenciler olarak bir toplantı alındı. Kurtuluş Yolunda Dev-Genç ve Kolektifler, TKP ile güven sorunu yaşadığını ve bundan sonra ortak iş yapmayacaklarını açıkladı. TKP’li Öğrenciler de açıklamalarını yaparak süreçten çekildiler. Kalan bileşenler sokak üniversitesi kurarak bu süreci canlı tutma ve dava açabilmek için sendikalardan maddi destek toplama kararı aldı. Ayrıca bu sürecin başlangıcından basın açıklamasına kadar, eğitim hakkının engellenmesinin yanı sıra bu saldırının devrimci çalışmaya yönelik yapıldığının vurgulanması üzerinden bir çaba oldu. İlk gün anlamlı bir katılımla ve iyi bir kamuoyu oluşturarak, kampüsün önünde alternatif üniversite kurularak tamamlandı. Dekanın kendisi ile görüşmeye giden


milletvekilleri aracılığı ile ilettiği “iki gruptan da gençlik temsilcisi gelsin, burada konuşup barışsınlar. Ben de bu yaşananları görmezden geleyim” teklifi, devrimci ve ilerici öğrenciler tarafından reddedildi. Bunun üzerine devrimci ve ilerici öğrencilere ayrı, faşistlere ayrı bir görüşme saati konuldu. Ancak dekanla görüşmeden de herhangi bir sonuç çıkmadı. Ayrıca, kapı önünde kurulan alternatif üniversitenin bir süre sonra sembolik bir biçim alması ve her gün 1 saat oturulduktan sonra bitirilmesi üzerine buradaki süreç fiilen sona erdi. Bu süreci üniversite içerisinde gençliğe taşıyan Ekim Gençliği okurları ile Öğrenci Kolektifi çalışanlarına ‘afiş asma’ bahanesi ile yeni soruşturmalar açıldı. Asılan her afişten ayrı ayrı soruşturmaya giren öğrencilere yönetim bundan sonra okulda devrimci faaliyete yönelik saldırılarını arttıracağını da göstermiş oldu. Yaklaşık 2 aylık bir sürecin ardından soruşturmaya giren devrimci ve ilerici öğrenciler soruşturma sırasında da adeta suçlu pozisyonuna sokuldu. Faşistlerin ellerindeki satırlar görmezden gelinirken “sizin attığınız taşlar da silah sayılır” denilerek devrimci ve ilerici öğrencilere yönelik saldırılar sürdürüldü. Okulun bir parçası olan arka bahçeye neden gidildiği sorgulanmaya başlandı. Sonuçta, başından itibaren hayata geçirilen faşist, polis, ÖGB ve idare işbirliğine ceza terörü de eklenmiş oldu. Soruşturma sonrası 1 anarşist öğrenci hakkında YÖK’ten çıkarılma kararı verilirken, aralarında Ekim Gençliği okurunun da bulunduğu 10’un üzerinde öğrenciye 1 ve 2 dönem uzaklaştırma cezası verildi. Böylelikle tüm bu saldırıların devrimci faaliyete yönelik olduğu bir kez daha gözler önüne serildi.

Sol hareketten ciddiyetsizlik örnekleri Eylem kararı tarafımızca eleştirilmesine rağmen, Ekim Gençliği okurları çatışma esnasında ve takip eden süreçte daha fazla yer alırken, kararı alan yapılar süreci aynı sorumlulukla sonuna kadar götüremediler ne yazık ki. Çatışma sonrası gelişen ceza terörünün devrimci çalışmaya yönelik olduğunu defalarca belirtmemize rağmen, dekan ile görüşmeye giden arkadaşların yaptıkları açıklama toplamı kesmeyen bir açıklama oldu. Öncesinde “elinde satır olanların kesinlikle okula alınmaması gerektiği, devrimci ve ilerici öğrencilerin ise bir an önce okula alınarak eğitim hakkının engellenmesine son verilmesi” gerektiği belirtilirken, dekanla konuşmaya giden DGH ve Öğrenci Kolektifleri’nden arkadaşlar medyanın önünde yaptıkları açıklamada konuşmanın kendileri adına olumlu geçtiğini söyleyerek, “dekan beyin kendilerini okula aldıkları takdirde faşistleri de okula alması gerektiğini” söylediğini, bunun için bizim şimdilik okula alınmayacağımızı ve sınav hakkımızın daha sonra kullanılmak üzere saklı

tutulacağını aktardılar. Böylelikle süreci sadece sınavlara girememeleri üzerinden tanımladıklarının da en net göstergesini ortaya koymuş oldular. Diğer taraftan da toplantıda ‘22 kişiye dava açmak için para toplanacak’ denilmesine rağmen Öğrenci Kolektifleri’nden arkadaşlar sendikalardan para toplamış ve bileşene söylemeden 11 kişi için dava açmışlar. Tahmin edilebileceği gibi bu 11 kişi de Öğrenci Kolektifleri’ndendir. Bileşene sorulmadan böyle birşeyin yapılmasına yönelik olarak ifade edilen eleştiriler “biz sizlerin de toplayacağınızı düşündük” diyerek geçiştirilmeye çalışılmış, herhangi bir özeleştiri verilmemiştir.

Devrimci faaliyet engellenemeyecek! Başta da belirttiğimiz gibi, Ekim Gençliği bu süreci gençlik kitlesinden ayrı örmenin yanlış olduğunu belirtmiş ve içeride kalan güçlerle süreci kitleye taşımak için azami çaba harcamıştır. Süreç içerisinde bizim de eksikliklerimiz olmasına rağmen, süreci ciddiye aldığımızı ve bu bilinçle hareket ettiğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz. Bizler genç komünistler olarak hiçbir baskı ve terör karaşısında çalışmalarımızdan ödün vermedik, bundan sonra da vermeyeceğiz. Tüm saldırılara karşı çalışmalarımızı yoğunlaştırarak sürdüreceğiz. DTCF Ekim Gençliği

Sonuçta, başından itibaren hayata geçirilen faşist, polis, ÖGB ve idare işbirliğine ceza terörü de eklenmiş oldu. Soruşturma sonrası 1 anarşist öğrenci hakkında YÖK’ten çıkarılma kararı verilirken, aralarında Ekim Gençliği okurunun da bulunduğu 10’un üzerinde öğrenciye 1 ve 2 dönem uzaklaştırma cezası verildi. Böylelikle tüm bu saldırıların devrimci faaliyete yönelik olduğu bir kez daha gözler önüne serildi.

Beytepe’de soruşturma terörü

ırkçı etkinliğe Hacettepe Üniversitesi’nde “Hocalı katliamını anma” adı altında yapılan da rma müdahale eden 46 öğrenciye açılan soruşturmalar sürerken bir yeni soruştu rmaların geçtiğimiz hafta geldi. 30’a yakın ilerici-devrimci öğrenciye açılan soruştu altında yapmak gerekçesi Anadolu Gençlik Derneği’nin “Fetih Nesli Öğrenci Grubu” adı Aralarında 2 di. gösteril olarak mek engelle ini istediği “Hz. Muhammed’e Sevgi” etkinliğ Haziran 4-5-6 ler öğrenci ci Ekim Gençliği okurunun da bulunduğu ilerici ve devrim soruşturulacak. tarihlerinde Rektörlük tarafından görevlendirilen bir komisyon tarafından

Murat Tuncer’den öğrencilere tehdit ğını Tüm bu olayların arka arkaya gelmesinin son yapılan saldırının tesadüf olmadı ise geçtiğimiz göstermesi bakımından önemli olduğunun altını çizen devrimci öğrenciler Bir Ekim ı. çağrıld eye görüşm an tarafınd haftalarda Rektör yardımcısı Yüksel Kavak a sırasınd e görüşm bu n Gençliği okurunun da bulunduğu 15 öğrenci resmi olmaya yüzden bu geçtiği inin isimler “tedbiren uzaklaştırılmakla” tehdit edildi. Son üç olayda da Kavak Yüksel lere Murat Tuncer ’in son defa ‘uyarmak istediği’ ilerici-devrimci öğrenci rda bulunan aracılığıyla tehditler yağdırıldı. Daha ılımlı bir üslupla öğrencilere uyarıla Öğrenciler, Yüksel Kavak’la yapılan görüşmede rektörün ikiyüzlü tutumu teşhir edildi. kendilerine ıda toplant n rektörü için eylemi protesto Uludere Katliamının ardından yapılan rına baskıla inin yönetim okul lı kaynak teşekkür ettiğini hatırlattılar. Düşüncelerinden lenin mücade i okuldak lerle maruz kaldıklarını ifade eden öğrenciler bu tür yöntem engellenemeyeceğini vurguladılar. Ekim Gençliği / Ankara

11


YTÜ’de soruşturmalar cezaya dönüştü...

Sorusturma-ceza terörüne karsı ısrarla ’ ’ devrimci mücadele!

2000’li yıllardan sonra etkili saldırılardan biri olan soruşturma-ceza terörü, YTÜ’de de karşılığını bulmuştur. Her yıl birçok öğrenciye soruşturmalar açılıp cezalar verilirken, bazı öğrenciler de üniversiteden atıldı. Bu saldırıya karşı devrimcilerin cevabı ise kampüs kapısının önündeki direnişlerdi.

12

Üniversiteli gençlik hareketinin YÖK ile beraber karşılaştığı saldırılardan biri de soruşturma-ceza terörüdür. Gençlik hareketinin önüne geçmenin yollarından biri olan bu saldırı biçimi, birçok zaman bu düzenin hukukuna bile sığmayacak şekilde, sudan sebeplerle devreye sokulmaktadır. 2000‘li yıllardan sonraki gençlik hareketine yönelik yoğun bir şekilde uygulanan soruşturmalar, gençliğin mücadelesinin gerilemesindeki temel etkenlerden biri oldu. Uyarı, kınama, uzaklaştırma cezaları derken üniversiteden atılmaya kadar farklı derecedeki cezaların öğrenciler üzerinde baskı kurmasının yanı sıra parasız, anadilde, özerk-demokratik üniversite talebiyle mücadele eden öğrencilerin eğitim haklarını ellerinden almaktadır. Yer yer bir takım örneklerde gördüğümüz kadarıyla soruşturma-ceza terörünün psikolojik baskısından aileler de nasibini almaktadır. Üniversite yönetimleri soruşturma-ceza ile yıldıramadıkları öğrencilerin ailelerini arayarak öğrenciyi ailesiyle karşı karşıya bırakmak istemektedir. Böylece direkt olarak engelleyemediği öğrencinin mücadelesini, dolaylı yollardan engellemeye çalışmaktadır. Bahar dönemi sona ererken üniversitelerde yoğunlaşan faşist–ulusalcı-dinci saldırıların yanında, soruşturma-ceza ile gençliğin üzerinde, deyim yerindeyse, asfaltlama çalışması yürütülmektedir. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde 20 öğrenciye ceza verildi. DTCF’de üniversiteden atılma cezasının yanında birçok öğrenciye ceza verildi. Akabinde faşist saldırılardan dolayı birçok öğrenciye soruşturma

açıldı. İstanbul Üniversitesi’nde 30’a yakın öğrenciye soruşturma açıldı. Türkiye’nin en büyükleri olma iddiası taşıyan üniversitelerde soruşturmaları açanlar, devrimci öğrencilerin şahsında tüm öğrenci gençliği teslim almak istemektedir. Soruşturma-ceza saldırısının “normal” bir hal aldığı bu dönemde, üniversitemizde neredeyse her dönem devrimci, demokrat ve yurtsever öğrencilere yönelik açılan soruşturmalara dair elimizden geldiğince sözümüzü söylemeye çalışacağız. 2000’li yıllardan sonra etkili saldırılardan biri olan soruşturma-ceza terörü, YTÜ’de de karşılığını bulmuştur. Her yıl birçok öğrenciye soruşturmalar açılıp cezalar verilirken, bazı öğrenciler de üniversiteden atıldı. Bu saldırıya karşı devrimcilerin cevabı ise kampüs kapısının önündeki direnişlerdi. Son birkaç yıldır fakülteleri Davutpaşa Kampüsü'ne taşımaya başlayan yönetimin, ilk zamanlardaki hesabı Davutpaşa Kampüsü'nde devrimci çalışma yapılmasını egellemekti. Evdeki hesap çarşıya uymayınca ise çalışmayı belli sınırlarda tutmaya çalıştı/çalışmaktadır. Devrimcileri kendi çizdiği sınırlara hapsedemeyeceğini anlayınca da devrimcilere yönelik soruşturma-ceza terörünü devreye soktu. Geride kalan eğitim-öğretim yılının başından beri türlü bahanelerle devrimci faaliyet engellenmek istendiği gibi, tehditlerle de devrimcilerin gözü korkutulmak istendi. Bunca saldırıya rağmen Hazırlık Fakültesi'nde gerçekleşen boykot üniversitenin hemen saldırıya geçmesini engelleyen faktörlerden biri olmuştur. Devamsızlık hakkının arttırılması için yapılan boykota katılan insan sayısının az olmasının yanında fiili olarak Hazırlık Fakültesi'nde neredeyse hiçbir sınıfta ders işlenmemişti. Boykot kazanımla sonuçlandıktan sonra eylemsel sürecin devam etmesi için çeşitli öneriler (pahalı ve niteliksiz olan kantin boykotu) sunulsa da boykotu hazırlayan komite tarafından karşılık bulmayınca dönem içerisinde başka bir hareketlilik yaşanmadı. Dönemin sonlarına doğru yurtsever öğrenciler tarafından açılan masa soruşturma konusu oldu. Özgür Gündem ve Azadîya Welat gazetelerinin satıldığı, halayların çekildiği, etkinlik tarzında geçen gün, devrimci öğrenciler kendi çalışmalarını yürütmenin yanı sıra yurtsever öğrencilerin etkinliklerinin engellenme ihtimallerine karşı alandaydı. Masanın açıldığı gün kendi çalışmasını yürüten devrimci öğrencilere de Özgür Gündem ve Azadîya Welat sattıkları gerekçesiyle soruşturma açıldı. Devrimci ve yurtsever öğrencilere yönelik geri


adım attırma ve korkutma politikaları güden yönetim-ÖGB-sivil polis işbirliği soruşturma terörüne sarıldı. Bir Ekim Gençliği okuru ve 30’a yakın yurtsever öğrenciye açılan soruşturma süreci tam bir komedi halinde geçti. Kürt halkının ve gençliğinin mücadelesinin yanında olmak, ona omuz vermek de en az devrimci olmak kadar tehlikeliydi düzenin gözünden. Soruşturma günü ise sivil polislerin disiplin komisyonun odasının kapısında olması ise komisyonun nasıl bir işlev taşıdığını göstermekteydi. ÖGB tarafından girişte kimlik dayatmasına karşı öğrenciler tepki gösterince geri adım atılmak zorunda kalmıştı. Disiplin komisyonu ise adeta hükümet sözcülüğüne soyunmuş “bilim insanı” olduklarını iddia edenlerden oluşmaktaydı. Komisyon üyeleri yeni anayasa ile beraber soruşturmaların olmayacağını iddia etmekteydiler. Soruşturmada öğrencilere etkinliğe katılımın yanı sıra,“toplu halay çekip çekmedikleri“ ve “Kızıl güller açmış Kürdîstan dağlarında!”, “Kürdîstan dağlarında mehmetçiğin işi ne!” sloganlarını atıp atmadıkları soruldu. Bahar döneminin başlamasıyla öğrencilerin çalışmalarını sıklaştırmasından tedirgin olan yönetim, gelecek yılın hesabını yaparak, bir Ekim Gençliği okuruna 2 dönem uzaklaştırma cezası verdi. Ayrıca 2 yurtsever öğrenciye birer dönem, 3 öğrenciye birer hafta, 15 öğrenciye de kınama cezası verdi. Bazı öğrencilere ise Yıldız ve Davutpaşa kampüslerinde açılan masalar nedeniyle kınamanın yanında bir hafta uzaklaştırma cezası verildi. Öğrencilerin yarısına yakınının Hazırlık Fakültesi'nde olması ise öğrencileri mücadeleden uzak tutmak istediğini göstermektedir. Diğer yandan eğitim hakları gasp edilerek 2 dönem ve 1 dönem uzaklaştırma alan öğrencilerin cezaları bu dönemden başlatıldı. Böylece sistemdeki bütün dersleri silinen öğrencilerin, girdikleri tüm vizeler yok sayıldı. Ayrıca kınama cezası verilen öğrencilerin tebliğlerinde, 1 dönem uzaklaştırma cezası yerine “bir alt ceza” olduğu iddia edilen kınama cezasının verildiği ifade edilmektedir. Yine

tehditkâr bir içerik taşıyan bu ifade, bu yıl ilk defa ceza tebliğlerinde yer almaktaydı. Soruşturma-ceza terörünün yanı sıra, kampüsteki diğer saldırılardan biri de faşistulusalcı-dinci örgütlenmelerin kampüste denenmesidir. Yeni bir kampüste bu tarz ırkçıgerici örgütlenmelerin daha rahat hareket edebileceği düşüncesiyle öğrencilerin üzerine salınmaktadırlar. Geçtiğimiz dönemden beri yeri gelir faşistler kulüp ismini kullanarak etkinlik yapar; yeri gelir kampüs içerisinde de cemaatleşmiş dinciler bazen açıktan, bazen de öğrenci temsilcilikleri üzerinden etkinlik yapar; yeri gelir ulusalcı çeteler solun boşalttığı alanı değerlendirerek ve gençlik örgütlerinin tüm olanaklarını kullanarak devrimcilerin boşalttığı yerleri doldurmaya çabalar. Dağınık bir tabloda hareket etmekte olan gençlik mücadelesi, sadece soruşturma-ceza terörü değil, düzenin her türlü saldırısında bir yara daha almaktadır. Devrimci faaliyete karşı yönetimlerin aktif bir şekilde kullandıkları bu saldırı biçiminin, üniversitelerdeki devrimciliğin izlerini silmek istediği ortadadır. Düzenin asıl derdi, devrimci öğrencileri cezalandırıp üniversitelerden uzaklaştırmak değil, devrimin olanaklarını ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Soruşturma-ceza terörü birçok öğrencinin devrimci çalışmadan uzak durmasını sağlayabileceği gibi, devrimcilerin bu saldırıya karşı öğrencilerle verebileceği tok bir cevap ise düzeni hüsrana uğratabilecektir. YTÜ Ekim Gençliği

Davutpaşa’da cezalar teşhir edildi dönem ve 18 YTÜ’de bir Ekim Gençliği okuruna 2 dönem, 2 yurtsever öğrenciye birer edildi. teşhir öğrenciye de bir hafta ve kınama şeklinde verilen cezalar Fakültesi, 25 Mayıs günü, Davutpaşa Kampüsü’nde bulunan Hazırlık Fakültesi, İnşaat eden “Soruşturmayemekhane ve Fen-Edebiyat Fakültesi’nde soruşturma-ceza terörünü teşhir ldı. Ayrıca cezalar geri çekilsin, Eğitim hakkımız engellenemez!” şiarlı afişler kullanı ı. yemekhanede de soruşturma-ceza terörüne dair bildiriler dağıtıld Ekim Gençliği / YTÜ

Soruşturma-ceza terörünün yanı sıra, kampüsteki diğer saldırılardan biri de faşist-ulusalcı-dinci örgütlenmelerin kampüste denenmesidir. Yeni bir kampüste bu tarz ırkçı-gerici örgütlenmelerin daha rahat hareket edebileceği düşüncesiyle öğrencilerin üzerine salınmaktadırlar. Geçtiğimiz dönemden beri yeri gelir faşistler kulüp ismini kullanarak etkinlik yapar; yeri gelir kampüs içerisinde de cemaatleşmiş dinciler bazen açıktan, bazen de öğrenci temsilcilikleri üzerinden etkinlik yapar; yeri gelir ulusalcı çeteler solun boşalttığı alanı değerlendirerek ve gençlik örgütlerinin tüm olanaklarını kullanarak devrimcilerin boşalttığı yerleri doldurmaya çabalar.

13


Anadolu Üniversitesi’nde kantin boykotu üzerine çıkararak boykotu boşa düşürmeye çalışan rektörlük umduğu başarıyı elde edemedi. Çünkü tüm olumsuzluklara rağmen öğrenciler birlik ve dayanışma içinde boykotu büyüterek diğer fakültelere yayılmasını sağladılar. Edebiyat Fakültesi ve Konservatuar kantinlerinde de başlatılan boykot aynı zamanda tüm fakültelerde de tartışılmaya başladı. Tüm bunların bir sonucu olarak rektörlükle bir görüşme daha yapıldı ve kantin fiyatlarında tatmin edici olmayan ancak belirgin bir indirime gidildi. Bununla beraber öğrenciler kantinlerdeki alternatif dayanışma stantlarını kaldırarak bir süre tüm fakültelerde gözlem yapma kararı aldılar.

Birlik ve dayanışmanın gösterdikleri

Daha öncesinde kantinde birbirinden bağımsız, yalnızca kendi kaygılarıyla hareket eden öğrenciler, boykotla birlikte belirgin bir yakınlaşma, ortak duygular geliştirme ve bunlara ortak çözümler arama eğilimine girmişlerdir. Bu sayede her geçen gün kantinin çehresi biraz daha değişerek belli üretimlerin yapıldığı (gazete okuma, duvarlara şiir, tiyatro vb. afişlerin asılması, toplu tartışmalar vb.) yerler haline gelebilmiştir.

14

Sahip olduğu sermaye ile ünlü Anadolu Üniversitesi’nde, dönem başından beri üniversitenin en ufak köşesi bile özel firmalara pazarlandı ve oldukça sağlıksız koşullarda hazırlanan yiyeceklerin satıldığı kantinlerin ürün fiyatlarına iki kez zam yapıldı. Bunun yanısıra kantinler özel dershane ve kişisel gelişim kurslarının reklamlarının yapıldığı, gün boyu popüler müziklerin çalındığı ve yer yer kahvehaneyi andıran oyunların oynandığı yerler haline gelmişti. Ayrıca kantinlerde çalıştırılan işçilerin de ağır çalışma koşulları öğrenciler tarafından gözlemleniyordu. Tüm bu durumlar karşısında, İki Eylül Yerleşkesi’nde bulunan Mühendislik-Mimarlık Fakültesi kantininde 9 Nisan günü bir boykot başlatıldı. Kendi imkanlarıyla kantinin içinde alternatif bir stant açarak dayanışmayı büyüten öğrenciler taleplerini dilekçeye çevirerek yaygın bir çalışma başlattılar. İlk günlerden itibaren kantinden yapılan alışverişi düşüren ve fakülte öğrencileri tarafından sahiplenilen kantin boykotu başlangıçta üniversite yönetimi tarafından fazla dikkate alınmadı. Ancak toplanan imzalar gün geçtikçe arttı ve boykotun 9. gününde Yunus Emre Kampüsü’ndeki İletişim Bilimleri Fakültesi’nde de boykot başladı. Burada boykot başladıktan iki saat sonra kantin fiyatları düşürülerek zamdan önceki fiyatına çekildi. Öğrenciler ise göstermelik olarak yapılan bu basit hamleyle yetinmediler ve tüm taleplerinin karşılanmasını isteyerek boykotu sürdürdüler. İzleyen günlerde ‘kantin görevlilerinin çalışma koşullarının iyileştirilmesi’ talebi sonucu tüm kantin çalışanları sigortalı yapıldı. Ardından sürdürülen boykotun sonucu olarak da rektörlükle bir görüşme yapıldı. Burada da bürokratik engeller

Başladığı günden itibaren kantin boykotu üniversitede öğrencilerin birlik içinde neler yaratabileceklerinin örneklerini göstermiş oldu. Maddiyata ve çıkara dayalı ilişkileri dayatan ve ticarileşmenin had safhaya ulaştığı üniversitede dayanışma içinde biraraya gelen öğrenciler, sistemin yarattığı algıların nasıl kırılabileceğini ortaya koydular. Burada yaratılan alternatif dayanışma stantları, bireysel çıkarların yerine öğrencilerin ve çalışanların ortak çıkarlarının gözetildiği yerler olarak bir çok konuda öğretici olmuştur. Sistem tarafından yoz ve bencil yetiştirilmeye zorlanan bireyler, bu stantlarda yan yana emek vermenin ve çıkar gözetmeksizin paylaşmanın önemini kısa sürede kavramıştır. Daha öncesinde kantinde birbirinden bağımsız, yalnızca kendi kaygılarıyla hareket eden öğrenciler, boykotla birlikte belirgin bir yakınlaşma, ortak duygular geliştirme ve bunlara ortak çözümler arama eğilimine girmişlerdir. Bu sayede her geçen gün kantinin çehresi biraz daha değişerek belli üretimlerin yapıldığı (gazete okuma, duvarlara şiir, tiyatro vb. afişlerin asılması, toplu tartışmalar vb.) yerler haline gelebilmiştir. Bu anlamıyla fakültelerde örülen boykot sayesinde, kapitalizmin getirdiği yaşam alışkanlıklarının belli bir alternatif ortaya konulduğunda yıkılabileceğinin, paylaşıma ve kolektif üretime dayalı ilişkilerin geliştirilebileceğinin nüveleri hayata geçirilmiştir.

Özne olma ve sorumluluk paylaşımı Üniversite kantinleri tüm öğrencilerde ortaklaşan bir sorun olmasından kaynaklı olarak bu denli hızlı biçimde bir ilerleme kaydederken, öğrencilerin mevcut politik atmosferden doğan sorunlarını da açığa çıkarmıştır. Bir yandan paylaşıma ve dayanışmaya çabuk adapte olan öğrencilerin işin öznesi olma noktasında bir o kadar eksik kaldığı ve tutuk davrandığı açıkça gözlemlenmiştir. Kantin boykotları fakültelerde


başladığında meseleye daha geniş perspektifle bakabilen ve bir çok konuda sorumluluk alabilen az sayıda doğal özneler ortaya çıkmıştır. Geri kalan öğrenciler ise sorumluluk almakta belirgin bir zorlanma yaşamışlardır. Bu, boykot başladığı günden itibaren sık sık yapılan toplantılarda daha belirgin bir şekilde hissedilmiştir. Fikirsel tartışmaların ufku sınırlı, hak ve taleplerde yetinmeci bir anlayışın hakim olduğu, üniversite yönetiminin getirdiği bürokratik engeller karşısında yetersiz kalabilen bir tablo ortaya çıkmıştır. Bu durum, bugünkü koşullarda, öğrencilerin politik meselelere bakışı ve hak arama mücadelesindeki konumları ile doğrudan ilgilidir. İlk günden itibaren gerek akademisyenlerin gerekse öğrenci kitlesinin çoğunluğunun, boykotun yalnızca ekonomik bir talep olarak kalması, politik bir talebe dönüşmemesi yönündeki ısrarları dikkat çekici olmuştur. Buna karşı yürütülen tartışmalar ve üniversite yönetiminin gerici tavrına prim vermeyen cesaret verici örnekler (örneğin soruşturma açılması tehdidine karşı örgütlenme) bu tutumu bir nebze kırabilmişse de gereken düzeye erişememiştir. Bu yanıyla düşünüldüğünde kantin sorununun esasında ticarileşen eğitimin bir parçası, toplamda da kapitalist sistemin bir sorunu olduğu yeterince anlatılamamıştır. Meselenin en önemli yanını oluşturan politik tutum gerektiği biçimde ortaya konmadığından rektörlük bir kez geri adım attığında bu yeterli bir kazanım olarak görülebilmiştir. Gelinen noktada dayanışma standlarının kaldırılıp, fakültelerde gözlem yapma kararının alınmasının nedeni açıkça budur.

Boykotun kazandırdıkları ve gelecek dönem Yaklaşık bir ay gibi bir süre boyunca örgütlenen boykot deneyimi tüm eksikleriyle beraber üniversitede bir birikim oluşturmuştur. Meşru hak ve talepler etrafında imza kampanyası, bildiri dağıtımı, fakülte bahçelerinde pankart hazırlama ve bunları kantinlere asma gibi kitle iletişim araçları geniş bir öğrenci kitlesi ile birlikte örgütlenmiştir. Bunun yanı sıra günlük gazeteler ve ilericidevrimci gençlik örgütlerinin yayınlarının birarada bulunduğu standların kantinlerde açılması, reklam panolarının fiili bir biçimde kapatılarak üzerine fakülte özeline göre afişlerin asılması (örneğin iletişimde film afişleri, edebiyatta şiirler, tiyatro afişleri), çeşitli konularda tartışmaların yürütüldüğü kantin toplantılarının yapılması,

AÜ’de NATO protestosu Emperyalist haydutların kanlı savaş örgütü NATO’ya Türkiye’nin üye olmasının 60. yılı vesilesiyle Anadolu Üniversitesi’nde yapılan toplantı 18 Mayıs günü protesto edildi. Yunus Emre kapısı önünde biraraya gelen NATO Karşıtı Öğrenciler “Kanlı savaş örgütü NATO’yu Üniversitemizde istemiyoruz” yazılı ozaliti açarak başta eyleme başladılar. Rektörlük önüne gelindiğinde okunan basın metninde rın savaşla götüren zulüm ve kan Ortadoğu halkları olmak üzere birçok ülkeye NATO eliyle düzenlendiği anlatıldı. k NATO Karşıtı Öğrenciler; Ekim Gençliği, DGH, YDG, SGDF, DPG, Gençli Muhalefeti, Öğrenci Kolektifleri, TKP’li Öğrenciler ve Emek Gençliği bileşenlerinden oluşuyor. Ekim Gençliği / Eskişehir

dayanışma standlarının belli bir sorumluluk paylaşımı ile işletilmesi ise birlikteliği güçlendiren etkenler olmuştur. Bu şekilde örgütlenen öğrenciler üniversite yönetimine hak ve taleplerini iletmekte gecikmemiştir. Tüm bunların karşısında ise üniversite yönetiminin meşru taleplerle biraraya gelen öğrenci kitlesi karşısında yer yer korkak çoğu zaman ise geçiştirici tavrı açıkça gözlenmiştir. Bu durum öğrencilerin söz, yetki ve karar hakkının bilince çıkarılmasını sağlamıştır. Boykotun talepleri ise kısmen yerine getirilmiştir. Yiyeceklerin fiyatlarındaki indirimin yanı sıra sağlıklı koşullarda hazırlanması sağlanmış ve kantin çalışanlarının sigortaları yapılmıştır. Bu yanıyla boykot hak arama mücadelesinde bir mevzi kazandırmıştır. Bundan sonraki süreçte ise esas olan bu kazanımlarının sürekliliğinin sağlanması ve daha da geliştirilmesi için çalışmak olmalıdır. Her yeni dönemde daha da gericileşen üniversite yönetimlerine ve uygulamalarına öğrenciler örgütlenerek ve ortak bir çizgide meşru hak ve taleplerini savunarak karşılık vermelidir.

Eskişehir’den bir Ekim Gençliği okuru

Bu yanıyla düşünüldüğünde kantin sorununun esasında ticarileşen eğitimin bir parçası, toplamda da kapitalist sistemin bir sorunu olduğu yeterince anlatılamamıştır. Meselenin en önemli yanını oluşturan politik tutum gerektiği biçimde ortaya konmadığından rektörlük bir kez geri adım attığında bu yeterli bir kazanım olarak görülebilmiştir.

15


Marmara Üniversitesi’ndeki gelişmelere dair...

Marmara Üniversitesi ikinci dönem yükselen eylemliliğiyle gündemde epey bir yer tuttu. Marmara Üniversitesi gibi bir yerde yaşanan bu hareketlilik akıllara “ne oldu da böyle oldu” sorusunu getirdi doğal olarak. Biz de bir dönemin ardından üniversitemizden yansıyanları aktarmaya ve akıllardaki bu soruyu cevaplamaya çalışacağız. Bilindiği gibi, Marmara Üniversitesi yıllardır faşist saldırıların yoğun olarak yaşandığı, nü resim yapıldığı için resim bölümü öğrencilerinin dövülüp atölyelerinin dağıtıldığı “küçük Gazi” olarak bilinen bir üniversite. Okul içinde hiçbir şekilde açık çalışmanın yapılamadığı, en basit kulüp faaliyetinde dahi faşist saldırının gerçekleştiği, bazen bu saldırılar için hiçbir gerekçeye bile ihtiyaç duyulmadığı ve saldırıya uğrayanlara soruşturmaların açıldığı hatta ceza verildiği bir okuldur. Ancak son bir yıldır bu durum değişmiş durumda. Bu durumun değişmesinde temel etken devrimci öğrencilerin sağlam duruşu demek isterdik ama bu böyle değildir. Elbette ki devrimci öğrencilerin yaptıklarını yadsımıyoruz ama önceki senelerden bu zamana gelene kadar yapılan çalışmalarda bu duruma etki edecek düzeyde bir değişiklik yoktur. Üniversitedeki bu değişim Türkiye gündemiyle tam uyumlu bir şekilde gerçekleşmekte. Bu durumu incelemeye öncelikle yeni atanan rektörle başlamak gerekiyor. Geçen sene seçimlerde ikinci sırada yer alan Zafer Gül, Marmara Üniversitesi’ne Cumhurbaşkanı tarafından atanmıştır. Elbette ki Zafer Gül’ün AKP ile göbekten bir bağı vardır. Ancak bizim açımızdan önemli olan Zafer Gül’ün rektörlüğe gelene kadar yaptığı işlerdir. Zafer Gül, rektör olmadan önce YÖK’ün Bologna uzmanıdır. Üniversitelerdeki değişim-dönüşümün adı olan Bologna sürecini koordine eden, uygulama aşamalarını denetleyen kişi Marmara Üniversitesi’ne rektör olarak atanmıştır. Elbette ki bu atamada Marmara Üniversitesi rastgele seçilmiş bir okul değildir. Marmara Üniversitesi Bologna projesinin uygulama açısından en “rahat” davranılacağı, öğrenci kitlesi açısından da bu süreçte neredeyse hiçbir tepkiyle karşılaşılmayacağı, piyasa koşullarının uygulanabileceği en “rahat” okullardan birisidir. Nitekim Zafer Gül’den önceki rektör tarafından yapılan yönetmelik değişikliğine karşı da neredeyse hiçbir şey yapılamamıştır. Netice itibariyle Zafer Gül’ün rektör olarak atanması demek Marmara Üniversitesi’nin Bologna sürecinde kobay üniversite olması demekti ki böyle de olmakta. Rektör atamasının yapılmasının hemen ardından duvarlarına afiş yapamadığımız okulumuzun duvarları reklam panolarıyla, bahçeleri bilbordlarla doldu. Otoparklar ücretli hale getirildi, öğrenci kimlikleri Deniz Bank’la anlaşılıp hesap kartlarına dönüştürüldü. Okulun tarihi binaları (Haydarpaşa Kampüsü, Rektörlük Binası) film setlerine kiraya verilir oldu. Bunlar son bir yıldır yapılanlar, elbette yapacakları

16

daha çok şey var. Üniversiteyi piyasaya açmanın bir başka ayağı da bu sürece uyumlu öğrenciler ve akademisyenler yaratmak oluyor. Zafer Gül atanmasının hemen ardından Zaman Gazetesine verdiği bir röportajda Marmara Üniversitesi’nin yıllardır 'ideolojik saplantılarla boğuşmaktan dolayı' geri kaldığını anlatıyor ve "zihniyet dönüşümüne ihtiyaç var" diyor. Bu açıklama sonrasında sol görüşlü hocaların tehdit edildiği, istifaya zorlandığı bir süreç yaşanmıştır. Öğrencilere etkisi açısından ise hali hazırda örgütlü bir güç olarak varlık gösteremeyen ilerici-devrimci bir kitle mevcuttur elbette. Ancak bu açıklamanın ilerici-devrimci güçlere bir etkisi olmamıştır. Çünkü zaten üniversitede varlık gösterememekte, gösterdiği zaman ise faşist-polis saldırısıyla karşı karşıya kalmaktadırlar. Rektörün “üniversitenin marka değerini yükselteceği ve kargaşa istemediğini” açıklaması aslında yeni üniversite kurgusunu ortaya çıkarıyor. Çünkü üniversitenin, bilimin pazarlanacak bir mal olduğu bunun bir şirket gibi marka değeri olduğu ve bu yeni üniversite düzeninde ne solculara ne de faşistlere yer olmadığıdır. Nitekim bu durum en son yaşanan olaylarda daha aşikar bir şekilde ortaya çıkmıştır. Burada saldırıların ve eylemlerin yaşandığı süreci hatırlamakta fayda var. Faşistler “Alparslan Türkeş anmasına” çağrı bildirisi dağıtırken bildiriyi almak istemeyen iki yurtsever öğrenciye saldırmış, etkinlik günü etkinliğe engel olmak isteyen devrimci-demokrat-yurtsever öğrencilere ise önce faşistler sonra da polis saldırmıştı. Bunun üstüne okul önünde devrimciler tarafından basın açıklaması ve yürüyüş yapılmıştı. Bu saldırılar sonucu bildiğimiz kadarıyla rektörlük faşistlerin örgütlendiği “Türk Kültürü Kulübü'nün” danışman hocasını okuldan atmakla tehdit etmiş, kulübe kapatma işlemi başlatmış, saldırıdan bir hafta sonra yapılacak “Türkçülük Günü” etkinliğinin izinleri iptal etmiş ve saldırıyı gerçekleştirenlerin okuldan atılacağını söylemiştir. Bu olaylar üstüne okulda bir ritüel haline gelen faşist saldırılar durdu. Genellikle okul içerisinde devrimcilerle faşistler arasında bir çatışma yaşandığında ertesi gün tekrar bir saldırı yaşanırdı ancak bu kez böyle bir şey gerçekleşmedi. Hatta faşistler rektörlüğün bu tutumundan rahatsız oldukları için bir güç gösterisi yapmak amacıyla rektörlüğü ve devrimcileri hedef alan bir bildiri kaleme almışlar ve “teröre lanet” eylemi yapacaklarını duyurmuşlardı. Eylem normalde okulun içinde başlayıp kapı önüne yürüyüş olarak düzenlenmesine rağmen bu yürüyüş yönetim tarafından yaptırılmadı. Eylem kapı önünde açıklama şeklinde olurken, olağan kitlenin yarısından daha az bir nicelik ile geçmişti. Rektörlüğün bu tutumu sonucu gelecekte faşistlerin etkisinin daha da azalacağı aşikardır. Ancak faşistlerin yerine başkaları doldurmaktadır. Yazının başında bu tartışmanın Türkiye gündeminden ayrı bir tartışma olmadığından bahsetmiştik. İşte bu noktada dinci partinin şefi Tayyip Erdoğan’ın yaptığı “dindar nesil” tartışması somut karşılıklarını buluyor. Zira üniversitelerde yıllardır alttan alta örgütlenen cemaatçiler artık açık bir şekilde çalışma yapmakta, rektörlük bunları desteklemektedir. Örnekleyecek olursak; öğrenci kulüplerine yer olmadığı için oda vermeyen rektörlük kampüslere mescitler açmakta, Göztepe Kampüsü'nde toplu Cuma namazı kılınmakta, rektörlük tarafından “Kutlu Doğum Haftası” kutlamaları yapılmakta ve bu kutlamalara binlerce öğrenci katılmaktadır. Hatta “Bilim, türler arası evrimi neden kabul etmiyor” konulu evrim karşıtı sempozyum düzenlenerek üniversitenin yeni dinci gerici niteliğinin altı tekrar tekrar çizilmektedir. Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere, “dindar nesil” yetiştirmek için gerekli çalışmalar


yapılmaktadır.

Solcular, devrimciler ne yapıyor? Bu soruya cevap verirken öncelikle Marmara Üniversitesi’ni anlatmak gerekiyor biraz. Marmara Üniversitesi, fiziksel özelliği açısından bölünmüş bir okul. Toplamda 17 tane kampüsü ve binası bulanmakta, bunların hepsi de İstanbul’un farklı noktalarına dağılmış durumdadır. Durumu biraz daha netleştirmek açısından; Anadolu Yakası'nın bir ucu olan Kartal’dan Avrupa Yakası'nın bir ucu olan Tarabyaüstü’ne (Sarıyer’e) kadar uzanan bir alanda kampüsleri, her kampüsün de kendine özgü yapısı bulunmakta. Üniversitede ki bu dağınıklık doğal olarak ilerici-devrimci gençlik güçlerine de sirayet etmektedir. Bir kampüste varlığı bilinen bir siyasal grup başka bir yerde görülemiyor veya Göztepe Kampüsü'nün Nişantaşı Kampüsü'nden haberi olmayabiliyor. Üniversitedeki örgütlü insan sayısı olarak diğer üniversitelerdekine oranlar aynı hatta daha fazla olmasına rağmen bu kitle tek bir noktada birleşemiyor. Bizim bu dağınıklığı kırmak için üniversiteye geldiğimiz ilk günden itibaren yaptığımız tartışmaların başında yer alan öğrenci derneği tartışması iki gençlik örgütü (YDG ve DPG) dışında bir karşılık bulmamış ve kendi içindeki sorunlar sebebiyle çalışma sonlanmıştır. Elbette ki kampüslerin dağınık olması bir etken ancak biz bu durumu avantaja çevirebileceğimizi de biliyoruz. Ancak şöyle bir gerçeklik de karşımızda durmakta. Türkiye’deki gençlik hareketlerinin etki yaratacak düzeyde üniversitelerde örgütlenmemesi, kimi yapıların üniversiteleri çalışma alanı olarak görmemesi ve bu şartlara bir de Marmara Üniversitesi özgülündeki durumların eklenmesi iş yapmamanın bahanelerini iyice arttırmaktadır. Son dönemde yaşanan durumu sol açısından da değerlendirmek gerekiyor. Üniversitede daha önce bir saldırı gerçekleştiğinde sessiz kalan bir sol mevcuttu. Ancak bu durum biraz değişerek saldırılara karşı birleşebilen ve tepki veren pratikler sergilense de bu durum anlık tepkilerin ötesine geçememekte önüne düzenli bir iş koyamamaktadır. En son saldırı sonrasında gene böylesi bir süreç yaşanmış ve kitlesel bir basın açıklamasından sonra sol bir araya gelememiştir. Ta ki faşistlerin basın açıklaması yapacağı duyulmasına kadar (yazının başında belirtilen “teröre lanet” eylemi). Bu duyum üzerine bir toplantı gerçekleşmiş, bu toplantıya TÜM-İGD, Gençlik Muhalefeti, Öğrenci Kolektifleri, TKP’li Öğrenciler, Emek Gençliği ve Ekim Gençliği katılmış YDG ise toplantı kararını destekleyeceğini belirtmiş ve toplantıya katılmamıştır. Toplantıda genel olarak faşistlerin basın açıklamasına karşı bir şey yapılması gerektiği fikri üstünde ortaklaşılmış, aynı saatte okulun önünde bir basın açıklaması yapma kararı alınmıştır. TKP’li Öğrenciler bu karara katılmamış ve eyleme katılacaklarının belli olmadığını, daha sonra ne

yapacaklarını ileteceklerini söylemişlerdir. Daha sonra TKP’li Öğrenciler eyleme katılmayacaklarını açıklamışlardır. Eylem günü sabah tekrar bir toplantı yapılmış burada Gençlik Muhalefeti, TKP ve DYG’nin eyleme katılmaması sebebiyle eylemde niceliksel bir düşüş olacağından eyleme katılmayacağını belirtmiş, bu durumu Emek Gençliği de desteklemiştir. Öğrenci Kolektifleri ise eylem yapmaya hazır olduklarını ancak iki kurumun çekilmesi durumunda eylemin yapılmaması gerektiğini söylemişlerdir. TÜM-İGD ise eylem kararının son anda iptal edilmesinin doğru bir tutum olmadığını eylemin yapılması gerektiğini ancak bu durumda eylemi yapmanın imkansızlaştığını bir daha böylesi bir durum yaşandığında Marmara Üniversitesi’nde ortak iş yapmanın imkanı olmadığını belirtmişlerdir. Ekim Gençliği ise toplantıdaki kararın uygulanması gerektiğini, son anda böylesi bir tutumun yanlış olduğunu bu durumun bütün kurumlara bir eksi olarak yansıyacağını söylenmiştir. Bir önceki toplantı da bu durumun yaşanmaması için toplamın kendi öz gücüne güvenerek karar alması gerektiğinin söylendiği ve bunun üstüne eylem kararı alındığı, şimdi ise nicelik yönünden eylemin iptal edilmesinin doğru olmadığı belirtilmiştir. Sonuç olarak basın açıklaması iptal edilmiş, faşistler rahat bir şekilde eylemlerini yapmışlardır. Ayrıca bu tartışmalar yapılırken bunlardan bihaber olan siyasetlerin olduğunu da belirtmek gerekmektedir. Bu dağınık ve tutarsız tablonun bir benzeri de “Bilim, türler arası evrimi neden kabul etmiyor” başlıklı evrim karşıtı sempozyum karşısında örgütlenmesi tartışılan süreçte de yaşanmıştır. Bu yaşananlar Marmara Üniversitesi’ndeki şartları göstermektedir. Kimi siyasetlerin olanlardan haberi yok, olanların ise tartışması ortadadır. Açık ki, Marmara Üniversitesi’ndeki bir irade savaşıdır. İnsan sayısından önce Marmara Üniversitesi’nde iş yapma iradesinin olması ve bu iradenin bir sürekliliğe sahip olmasıdır. Eğer böylesi bir irade konulur ise okulda faşistlerin de idarinin de saldırıları püskürtülecektir. Marmara Üniversitesi Ekim Gençliği

Açık ki, Marmara Üniversitesi’ndeki bir irade savaşıdır. İnsan sayısından önce Marmara Üniversitesi’nde iş yapma iradesinin olması ve bu iradenin bir sürekliliğe sahip olmasıdır. Eğer böylesi bir irade konulur ise okulda faşistlerin de idarinin de saldırıları püskürtülecektir.

Mersin'de "Pusula" yayında fanzinin Mersin Üniversitesi’nde öğrenciler tarafından çıkartılan “Pusula” isimli si ve ilk sayısı Çiftlikköy Kampüsü’nde dağıtıldı. Pusula Fen Edebiyat Fakülte olarak Mimarlık Fakültesi başta olmak üzere yemekhane, çarşı ve kantinde yaygın sohbet birebir lerle öğrenci kısmı bir büyük kullanıldı. 400 adet basılan fanzinin rağmen, edilerek dağıtıldı. İlk sayı olmasından kaynaklı küçük teknik eksikliklerine dı. fanzin üniversite öğrencileri tarafından ilgiyle karşılan Fanzin içerisinde yetkin mühendislik, GSS saldırısının öğrenci gençliğe “Sınıf yansıması, okul radyosunda Kürtçe yayın yasağı gibi konular işlenirken, leri yer köşesi” bölümünde kapitalist sömürü ve aşırı kar hırsının yarattığı işçi cinayet aldı. Kültür-sanat bölümündeyse sosyalist yönetmen Ken Loach ve işçi sınıfı “Akrep mücadelesini işleyen romanlar tanıtıldı. Arka kapakta Nazım Hikmet’in gibisin kardeşim” şiiri yer aldı. şekilde Üniversite öğrencileri fanzin çalışmalarını sitematik hale getirip etkin bir cak. çıkarıla de ce kullanmaya devam etmeyi planlıyorlar. Fanzin yaz okulu süresin Ekim Gençliği / Mersin Üniversitesi

17


İzmir Öğrenci Kurultayı üzerine...

Kurultay nicelik olarak beklenilenin altından bir katılımla gerçekleştirildi ancak bu zayıflığına rağmen birçok açıdan amacına ulaştı. Birçok öğrenci, bu sürecin bir parçası oldu, faaliyeti yürüttü, arkadaş çevresini sürecin parçası haline getirmek için çalıştı ya da kurultaya katarak örgütleyici bir rol oynadı. Bu çalışma boyunca kolektif bir emek harcadı ve örgütlü yaşamı tanıma imkanı buldu.

18

Ekim Gençliği olarak çağrıcısı olduğumuz ve faaliyetlerinde yer aldığımız “Özgürlük ve Gelecek için İzmir Öğrenci Kurultayı” 21 Nisan günü Fuar Gençlik Tiyatrosu’nda gerçekleşti. İlk gününden itibaren kolektif bir üretim sürecinin ürünü olan kurultay, tüm eksikliklere rağmen alanlarda bir takım dinamikler yaratarak tartışmalara yol açmış ve nitelik olarak üst düzeyde bir etkinlik tamamlanmıştır.

Kurultayın örgütlenme sürecine dair... Kurultay çağrıcısı olduğumuz ilk toplantıda, tabana dayalı bir pratik-örgütsel sürecin örgütlenmesi için komitelere dayalı bir çalışmayı esas aldık. Bu doğrultuda kurultay bileşenlerinin fakültelerine uygun bir komiteleşme gerçekleştirildi. Hazırlık Öğrencileri Komitesi, İİBF Komitesi, Fen Komitesi, Mühendislik Komitesi ve Hukuk Komitesi olmak üzere beş farklı komite kuruldu. Bu komitelerin birkaçı sistemli bir çalışma yürütürken, diğerleri bir alt birim olmaktan öteye geçemedi. Komite çalışmaları içerisinde en etkili ve sistemli çalışmayı yürüten komitelerden biri İİBF Komitesi oldu. İİBF Komitesi’nin dışında diğer komiteler görece atıl kaldılar. Bu noktada Hazırlık Komitesi’nin gerçekleştirmeye çalıştığı kimi pratikler anlamlı olsa da sürekli kılınamadı. Hazırlık Komitesi’nin, komitenin daha da kitleselleşebilmesi ve hazırlık eğitiminin daha geniş bir kitleyle yürütülmesi için çağrıcılığını yaptığı toplantının başarısızlığa uğraması, bu çabayı ileriye taşımayı engelledi. Dolayısıyla bu komite hazırlık eğitimin sorunlarını bir tarafa bırakarak, politik bir konu olarak emperyalist savaşları işleyen çalışmalar gerçekleştirdi. Mühendislik Komitesi, Ege Üniversitesi’nde faaliyet gösteren bir komiteydi. Ege Üniversitesi’nde Mühendislik Fakültesi’nin faşistlerin yoğun olarak var oldukları ve devrimci gençlik örgütlerinin çalışma yapmadığı bir alan

olduğu düşünülürse, komite bileşenlerinin alanda faaliyet yürütmelerinin anlamı daha da önem kazanmaktadır. TMMOB’a bağlı odalarla da ilişkiye geçen komitenin tüm kurultay bileşenleri tarafından karara bağlanan Bologna Süreci’ne ilişkin paneli gerçekleştirmemiş olması bir eksikliktir. Fen Komitesi ile Mühendislik Komitesi’nin yürüttüğü çalışamaya eşdeğer bir çalışma yürütmüştür. Hatta bu iki komite bir süre masalarını bile ortak açtı ki, bu sürecin bu şekilde işletilmesi bir dizi soruna yolaçtı. Hukuk Komitesi ise kurulan ama komiteleşemeyen tek alandır. Bu komitede yer alan arkadaşımızın tüm özverili çalışması bir komite oluşturmaya yetmedi. Kurultay sürecinde Bologna Süreci’ne dair kurultay bileşenlerine yönelik gerçekleştirilen eğitim çalışması, tüm kurultay çalışması içerisinde gerçekleştirilen tek eğitim çalışması olması itibariyle anlamlıdır. Fakat gerçekleştirilen bu eğitim çalışmasının konusu olan Bologna Süreci’nin bir kitle çalışmasını konusu haline getirilememesi büyük bir eksikliktir. Ayrıca kurultaya destek sağlamak ve kurultayı tüm İzmir kamuoyuna duyurmak amacıyla planlanan sendika, dernek ve oda ziyaretlerinin yapılmaması kurultayın en büyük eksikliklerinden biridir. Sistemli, ısrarlı bir çabanın olmaması nedeniyle birçok kurumun desteği alınamadı ve süreç bu açıdan başarısız kaldı. Bu sürecin başarısızlıkla sonuçlanmasının bir diğer nedeni ise sendikaların, meslek odalarının içesinde bulundukları apolitiklik tablolarıdır. Ancak sistemli ve ısrarlı bir pratiğin bu tutumu aşabildiğini de gösterdi. Eğitim-Sen 3 No’lu Şube ile kurulan ilişki ve ve sağlanan destek bunun en anlamlı örneğidir. Kurultay çerçevesinde yapılan kitle çalışmalarını ele almak gerekirse; İİBF Komitesi’nin örgütlediği imza kampanyası dışındaki tüm pratikler, salt propaganda ile sınırlı kalan çalışmalar oldu. İlişkilere fanzinler dağıtıldı, afişleme çalışmaları yapıldı, bildiriler-davetiyeler dağıtıldı ama kurultay ya da kurultayın herhangi bir gündemi bir toplantıya, söyleşiye ya da panele konu edilemedi. Dağıtılan fanzinler üzerine, fanzinlerin dağıtıldığı ilişkiler ile konuşmaların yapılmaması propagandaya indirgenmiş bir kitle çalışmasının örneklerinden biridir. Kurultay gününün planlaması ise kurultay bileşenlerinin gerçekleştirmiş oldukları en planlıörgütlü süreçtir. Sahnenin kullanımı, konuşmalarının içerikleri ve sıralaması, serbest kürsünün canlı kullanılması ve salon düzenine kadar birçok planlama ve pratik başarılıdır.

Kurultay gününe ilişkin olarak Kurultay gününün örgütlenmesi üzerine yukarıda yapmış olduğumuz tartışmalara ek olarak


burada biraz daha farklı bir tartışma yürüteceğiz. Bu tartışma kurultayı ve kurultay bileşenlerini de kapsayacak tartışmalar olsa da genel olarak İzmir’deki gençlik örgütlerini kapsayacaktır. Kurultay çağrısının yapıldığı ilk afişten -ki kurultayın çağrısı bizler tarafından gerçekleştirildison güne kadar yapılan tüm afişlere ve kullanılan diğer tüm materyallerde “Kurultay Hazırlık Komiteleri” imzaları kullanıldı. Bu doğrultuda Kurultay Hazırlık Komiteleri’nin bileşeni olmak isteyen her kişi ve örgütlülük çalışmaların bir parçası olabilirdi. Fakat yerelimizdeki hiçbir gençlik örgütü böyle bir çaba ortaya koymadığı gibi dahası bazı gençlik örgütleri ilişkide oldukları kurultay bileşenlerine, kurultay karşıtı bir propaganda yürüttüler. Ayrıca yaklaşık 10 gençlik örgütü kurultaya davet edilmesine rağmen DGH ve Gençlik Cephesi dışında bir katılım olmadı. Öğrenci Kolektifleri ise kurultay salonuna gelerek 3-4 dakika oturdu ve herhangi bir açıklama yapmadan salondan ayrıldı. Gençlik örgütlerine yapılan çağrıda, serbest kürsü bölümünde konuşabilecekleri hatta birçok kuruma isterse masa açıp gazete-dergi satışı gerçekleştirebilecekleri ifade edildi. Fakat kurultay günü Devrimci Liseliler Birliği ve Ekim Gençliği dışında serbest kürsüde konuşan bir gençlik örgütü olmadı.

Genel olarak kurultay Kurultay nicelik olarak beklenilenin altından bir katılımla gerçekleştirildi ancak bu zayıflığına rağmen birçok açıdan amacına ulaştı. Birçok öğrenci, bu sürecin bir parçası oldu, faaliyeti yürüttü, arkadaş çevresini sürecin parçası haline getirmek için çalıştı ya da kurultaya katarak örgütleyici bir rol oynadı. Bu çalışma boyunca kolektif bir emek harcadı ve örgütlü yaşamı tanıma imkanı buldu. Öyle ki ilk defa bir sürecin parçası olan kurultay bileşenleri, kimi kurultay bileşenlerine yönelik polis merkezli faşist baskılara karşı konumlarını değiştirmedi. Polisin kurultay bileşenlerinden bazılarının ailelerini arayarak ortamı terörize etmeye çalışmasına en anlamlı yanıt da bu oldu. Kurultay bileşenlerinin var olan kolektif yapıyı koruyarak ve hatta güçlendirerek çıkartmayı düşündükleri fanzin çalışması anlamlı bir çalışmadır. Sonuç olarak fanzin çıkarılması süreci kolektivizmin devam edeceğini temsil etmektedir. Aynı bileşen toplanacak, tartışacak, yazacak ve yazdıklarını paylaşacaktır. Fakat çıkarılacak olan fanzin, bir akademik-ekonomik çalışmanın ötesine geçemeyen kurultay çalışmasını bu doğrultuda ileriye taşımak için amaca uygun değildir. Hâlbuki yapılması gereken kurultay çalışmasının akademikekonomik yönünü devrimci-siyasal bir çalışma ile birleştirmek olmalıdır. Var olan bu akademikekonomik mücadeleyi devrimci kılabilmenin yolu, öğrencilerin akademik-ekonomik sorunlarını dar ekonomik bir mücadelenin dışında ele almaktan geçmektedir. Yapılması gereken, kapitalizmin zemininde nihai çözümlerin olamayacağı bilinciyle hareket ederek, var olan sorunların politik eleştirisini yapmak ve başka bir dünya mücadelesini devrim mücadelesine dönüştürmekten geçmektedir. İzmir Ekim Gençliği

Kurultay bileşenlerinden kurultaya dair... Özgürlük ve Gelecek için İzmir Öğrenci Kurultayı bileşenleri kurultayın örgütlenişi, kurultay günü ve sonrasına ilişkin görüşlerini paylaştı...

“Kurultay birçok deneyim kazandırdı” yer Hukuk Komitesi’nden bir öğrenci: Kurultay sürecinde en başından beri ı toplant birçok de çerçeve Bu aldım. Kurultayı örgütlerken birçok çalışma yaptık. Hukuk de Ben kararı alıp bu toplantılar sonrasında komiteleri oluşturduk. rı işleyKomitesi’nde yer aldım. Her komite kurultaya kendi fakültesindeki sorunla y erek destek verecek ve bu çerçevede öğrencileri kurultaya çağıracaktı. Kurulta a süresince ana temamız, emperyalizmin Bologna süreci çerçevesinde yapmay oldu. e çalıştığı meslekleri niteliksizleştirm Bu tema etrafında gerek kendi fakültemde olanları, gerek diğer üniversitelerin . İlk defa hukuk fakültelerinde olanları arkadaşlarıma aktarıp kurultaya çağrı yaptım çağrı rum, söylüyo için böyle bir kolektif sürecin içinde yer alıyordum. Bunu şunun amacı yın yaptığım bazı sol çevrelerden garip cevaplar aldım ve şaşırdım. Kurulta aktı bütün ilerici, demokrat, devrimci unsurları toplayarak ortak bir noktada buluşm ama benim ulaştığım arkadaşlardan böyle bir tepki alınca sol çevrelerin bölünmüşlüğünden kaygı duydum açıkçası. Kurultayda hukuk fakültelerinin sorunlarını kürsüden dillendirdim. Bu politik rı bir kürsüden yaptığım ilk konuşma idi. Kürsüde olduğu kadar bu sorunla birçok bana y Kurulta çevremdeki arkadaşlarıma olabildiğince anlatmaya çalıştım. ya Kurulta i. deneyim kazandırdı, yoldaşların yardımları bana bazı doğruları gösterd gelen ve bana kurultay süresince yardım eden tüm dostlarıma teşekkürler.

“Kurultayımızı başarıyla gerçekleştirdik” Hazırlık Komitesi’nden bir öğrenci: Öncelikle ben de diğer birçok arkadaş mutgibi ilk defa bir kurultayın örülmesinin parçası olduğum için heyecanlı ve yetz gücümü luyum. Yayınladığımız fanzinlerde de belirttiğimiz birçok başlığı ık. ulaştırd tiğince işlemeye çalıştık ve bizimle aynı koşullardaki öğrenci arkadaşlara bir yoğun Son günlerde de kurultayın çağrısını okul içerisinde ve çevremizde daha . eştirdik gerçekl la başarıy yımızı kurulta da a şekilde yapmaya çalıştık. En sonund

“Gelecek ve özgürlük” için umut verici... nın Hazırlık Komitesi’nden bir öğrenci: Birçoğumuz ilk defa böyle bir çalışma . içerisinde bulunduğumuz için ayrı bir heyecan ve keyif duyduk Çalışmalarımız boyunca birçok faşist baskıya maruz kaldığımız halde hiçbir ettik. zaman bu baskılara boyun eğmeyeceğimizi belirtip çalışmalarımıza devam kurulğımız çıkardı ve ı dağıtım bildiri e, afişlem Çalışmalar süresince kampüslerde çalışe afişlem genel de de genelin tay fanzininin dağıtım çalışmaları ile İzmir malarında bulunduk. ayrı Açıkçası daha önce böyle bir çalışma içinde bulunmadığım için kurultayda konuk gerek bir heyecan yaşadım. Ama gerek arkadaşların tebliğ konuşmaları, sitesi’nkonuşmacılar ile diğer öğrenci arkadaşlarımız ve Adnan Menderes Üniver k ve den gelen arkadaşlarımızın katılımıyla kurultayın son derece verimli, “gelece yorum. düşünü özgürlük” için umut verici geçtiğini Mühendislik Komitesi’nden bir öğrenci: Kurultaydan bir arkadaşım türlü aracılığıyla haberim oldu. Muhalefete ve gençlik hareketlerine yönelik her sebeolması baskının şiddetlendiği şu dönemde birliği sağlayabilecek bir hareket Diğer biyle kurultay girişimini çok anlamlı buldum. Ben mühendislik öğrencisiyim. rme tüm meslek alanlarında olduğu gibi mühendisliğe yönelik geleceksizleşti a Bologn olan biri ndan araçları i hareketlerine ve bu yüzden bunun en tehlikel mevsüreci a Bologn . istedim sürecine karşı olduğum için kurultaya destek vermek fet muhale bu de için i eyeceğ cut ekonomik ve siyasal düzenden ayrı değerlendirilem hareketine destek vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Ekim Gençliği / İzmir

19


İşçi sınıfı ve emekçilere yönelik kapitalist sömürü ve baskının çok yönlü olarak derinleştirildiği, öğrencilerin şirket görünümlü ve yarı-açık cezaevine dönüşen üniversitelerde her geçen gün daha fazla müşteri haline getirildiği, dinci-gerici AKP hükümeti eliyle dışarıda emperyalist savaş ve saldırganlık politikalarına aktif taşeronluk rolünün üstlenildiği, içerde ise devrimci ve ilerici sol güçler ile Kürt halkına dönük faşist baskı ve devlet terörünün dizginlerinden boşaldığı bir dönemden geçmekteyiz. Bu başlıklar aynı zamanda gençlik hareketi açısından da temel mücadele başlıklarını oluşturmaktadır. Tüm bu koyu saldırganlık tablosu karşısında, gençlik hareketi payına güçlü Gençlik hareketi açısından bir dönemi daha geride bırakırken, içinden geçilen sürecin öne çıkan vurgularla birlikte ayrıntılı bir değerlendirmesini bir karşı koyuş örgütlenemediği açıktır. yapmak yeni döneme hazırlık için önemli bir adım olacaktır. Böyle bir Sınıf hareketi ve toplumsal muhalefetin değerlendirme gençlik hareketinin bütünü adına eksiklikleri, zaafları ve olanakları görmemizi sağlarken, öte yandan önümüzdeki döneme ilişkin bir türlü aşamadığı durgunlukla da politik-örgütsel-pratik hattın belirlenmesine ve hedeflerin doğru tespit doğrudan bağlantılı olan bu durum, edilmesine de yardımcı olacaktır. hiç de sermaye düzeninin gençlik sorununu çözmesinden ya da Gençlik hareketinde öne çıkan mücadele başlıkları mücadele açısından bu alana dair İşçi sınıfı ve emekçilere yönelik kapitalist sömürü ve baskının çok yönlü olarak olanakların tükenmesinden derinleştirildiği, öğrencilerin şirket görünümlü ve yarı-açık cezaevine dönüşen üniversitelerde her geçen gün daha fazla müşteri haline getirildiği, dinci-gerici AKP kaynaklı değildir. Tersine sorunlar hükümeti eliyle dışarıda emperyalist savaş ve saldırganlık politikalarına aktif giderek daha da yakıcı gelmekte taşeronluk rolünün üstlenildiği, içerde ise devrimci ve ilerici sol güçler ile Kürt halkına ve çelişkiler gün geçtikçe dönük faşist baskı ve devlet terörünün dizginlerinden boşaldığı bir dönemden geçmekteyiz. Bu başlıklar aynı zamanda gençlik hareketi açısından da temel mücadele keskinleşmektedir.

Bir dönemin ardından...

Gençlik olan

başlıklarını oluşturmaktadır. Tüm bu koyu saldırganlık tablosu karşısında, gençlik hareketi payına güçlü bir karşı koyuş örgütlenemediği açıktır. Sınıf hareketi ve toplumsal muhalefetin bir türlü aşamadığı durgunlukla da doğrudan bağlantılı olan bu durum, hiç de sermaye düzeninin gençlik sorununu çözmesinden ya da mücadele açısından bu alana dair olanakların tükenmesinden kaynaklı değildir. Tersine sorunlar giderek daha da yakıcı gelmekte ve çelişkiler gün geçtikçe keskinleşmektedir.

Emperyalist saldırganlık ve anti-emperyalist mücadele hattı Dinci-gerici AKP hükümeti eliyle emperyalizme aktif taşeronluk rolü üstlenen sermaye devleti, bu açıdan tarihinin 'en verimli' dönemini geçirmektedir. Emperyalist saldırganlık politikaları karşısında üniversitelerde “halkların kardeşliği” şiarını yükseltmek ve gençliği anti-emperyalist mücadeleye çağırmak önemli bir olanak olarak önümüzde durmaktadır. Ancak ne yazık ki, gençlik hareketi adına emperyalist saldırganlık politikaları ve sermaye devletinin üstlendiği uğursuz rol karşısında etkin bir karşı duruş ve mücadele örgütlenememektedir. Yürütülen çalışma süreklilik arz etmeyen anlık eylem sınırlarını aşamamaktadır. Geniş öğrenci kesimlerine ulaşmak ve sürece dahil etmek konusu tüm gençlik öznelerinin ortak vurgusu olurken, bunu örgütleyecek bir irade ve kararlılığın gösterilmesi bakımından belirgin bir zaafiyet söz konusudur. Bu topraklarda güçlü bir antiemperyalist mücadele geleneğine güçlü bir vurgu yapıldığı halde, gençliğin antiemperyalist öfkesini açığa çıkaracak bir mücadele hattının örülmesi önümüzdeki dönem için oldukça önemli sorumluluğa işaret etmektedir.

Faşist baskı-devlet terörü ve öğrenci gençliğe dönük saldırılar

20

Dinci parti AKP'nin dümeninde oturduğu sermaye devleti, Kürt halkını, devrimci ve ilerici sol güçleri hedef alan faşist baskı ve devlet teröründe deyim uygunsa gemi azıya almıştır. Tüm dönemi kapsayan devrimci ve ilerici güçlere yönelik ardı arkası kesilmeyen polis operasyonları ve işkenceli gözaltıları TMY-ÖYM tezgahından çıkma keyfi tutuklamalar izlemiştir. Sermaye devletinin bu saldırgan politikalarından üniversite öğrencileri de payına düşeni fazlasıyla almıştır. Bu tablo kuşkusuz ki işçi, emekçi ve Kürt halkında olduğu gibi gençlik içerisinde de ciddi bir hoşnutsuzluk yaratmaktadır. Sermaye devletinin üniversite gençliğine yönelik baskı ve sindirme politikalarının bir diğer boyutunu da soruşturma-ceza terörü oluşturmaktadır. Bugün pek çok üniversitede soruşturma-ceza terörü devreye sokulmakta, ilerici ve devrimci öğrencilere yılları bulan uzaklaştırma cezaları verilebilmektedir.


mücadelesinde gündemler, naklar ve sorumluluklar!

Sermaye devletinin azgınlaştırdığı faşist baskı ve devlet terörüne ve gençlik hareketine yansımaları olan gözaltı-tutuklama ve soruşturma-ceza terörüne karşı da halihazırda güçlü bir mücadele zemini örgütlenebilmiş değil. “Tutuklu öğrencilerle dayanışma” adı altında oluşturulan kimi platformlar bulunmakta ancak platformların ortaya koyduğu çalışmalar daha çok dava günlerine sıkışan eylemlilik sınırlarını aşamamaktadır. Soruşturma-ceza terörü karşısında ise neredeyse tek bir söz dahi söylenmemektedir. Gençliğe dönük soruşturma-ceza terörü ve tutuklama saldırılarıyla öncelikle devrimci siyasal faaliyet hedef alınmaktadır. Geçtiğimiz dönem çok sık karşılaşılan bu saldırıların önümüzdeki dönem de kesintisiz olarak devam edeceği açıktır. Saldırıları püskürtmek için gençliğin güncel mücadele talepleriyle bağ kuran bir mücadele hattının örülmesi ve üniversitelere ısrarla yüklenmek bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.

Ticarileşen eğitim ve sermaye eksenli dönüşümler Eğitimin ticarileştirilmesi uygulamaları ve bu kapsamda üniversitelerde yaşanan sermaye eksenli dönüşümler hız kesmeden sürdürülmektedir. Eğitim her geçen gün paralı hale getirilirken, ulaşım, barınma ve beslenme gibi temel hizmetlerin hem maddi yükü hem de niteliğindeki düşüklük üniversite gençliğinin temel sorunlarının başında gelmektedir. Diplomalı işsizlik en iyi üniversitelerden mezun olanları dahi tehdit ederken, iş bulabilen azınlık ise güvencesiz ve kölece çalışma koşulları ile karşı karşıya kalmaktadır. Bunun bir ayağını da meslek ve alanlarda yaşanan sermaye eksenli dönüşümler oluşturmaktadır. Formasyon hakkının

gaspı, maaşsız zorunlu staj, yetkinlik belgesi için kurs ve sınav gibi uygulamaların önü daha da açılmaya çalışılmaktadır. Bu politikaların hayata geçirilmesinde en önemli araçlardan biri de Bologna sürecidir. Ancak bu konu genelde politik gençlik yayınlarında yazılan-çizilenlerin dışına çıkamamakta, eğitimin ticarileştirilmesine ve bunun temel uygulayıcısı olan YÖK düzenine karşı sistematik bir faaliyet örgütlenememektedir. “Avrupa standartlarına uyum”, “eğitim kalitesinin yükselmesi” vb. söylemlerle bilinç bulanıklığı yaratan bu saldırının arka planının teşhir edilmesi ve bunun geniş öğrenci kesimlerinin sorunu olduğunun kavratılması gençlik hareketine güçlü bir ivme katacaktır. Eğitimin ticarileştirilmesinin somut yansımaları ve meslek/alanlarda sermaye eksenli yeniden yapılandırma saldırısı önümüzdeki dönemin de temel mücadele başlıklarından biri olacaktır. Dönem boyunca birçok üniversitedeki kantin boykotları ve formasyon eylemleri ile Bologna sürecine dönük “pilot üniversiteler”de gerçekleşen kitlesel eylemler, geniş gençlik kesimlerinin akademik-demokratik talepler ekseninde harekete geçilmesi ve mücadeleye yöneltilmesi edilmesi bakımından var olan potansiyele işaret etmektedir. Sistem içi sorunlar olarak tanımlanabilecek bu sorunlar doğru bir politik eksenle ele alındıklarında gençlik mücadelesini düzen dışı/devrimci bir eksene oturtabilmek bakımından önemli bir olanağa dönüştürülebilir. “Gençliği politikleştirmek bir süreç ise, bu sürecin belirleyici halkasını eğitim sisteminin sorunları oluşturmaktadır. Bugün eğitimin temel sorunları ve bunun genel tanımı olarak ticari eğitim, sistemin temel sorunları ve saldırıları ile güçlü bağlar taşımakta, bu akademik-demokratik mücadelenin hızlı bir biçimde politikleşmesinin olanaklarını ortaya koymaktadır. 'Çürüyen eğitim sistemi

21


çürüyen düzenin aynasıdır' şiarı bugün hiç olmadığı kadar açık ve güncel tespitin özlü bir ifadesi olarak tanımlanmalıdır.” (Ticari eğitime karşı birleşik mücadeleye!, Ekim Gençliği, sayı: 91)

Genç komünistlerin misyonu ve görevler

Genç komünistler daha önce olduğu gibi bundan sonra da tüm güçleriyle gençlik içerisinde devrim ve sosyalizmin bayrağını taşımaya devam edeceklerdir. Bu misyon genç komünistlerin omuzlarına önemli sorumluluklar yüklediği gibi, bu misyonun gereklerine uygun bir çaba, enerji ve inisiyatifin gösterilmesini zorunlu kılmaktadır.

22

Gençlik hareketinin ilerici-devrimci birikimine yaslanarak geniş gençlik kesimlerini kucaklamanın önemi bugün için de yeterince açıktır. Ancak gençlik hareketinin siyasal öznelerinin en temel ve yakıcı gündemler için yan yana gelmesi ve ortak bir mücadele hattı izlemesi bakımından geçmiş yılların daha da gerisine düşmüş bir sonuçla karşı karşıyayız. Gençlik hareketindeki parçalı ve dağınık tabloya rağmen birlikte mücadele yürütmek ihtiyacını kavrayamamak, yalnızca reformist çevreler şahsında karşımıza çıkmamaktadır. Aynı zamanda devrimci gençlik örgütleri payına da bir kayıtsızlık söz konusudur. Kuşkusuz ki bu yaklaşımda gençlik örgütlerine hakim olan apolitizmin de önemli bir etkisi bulunmaktadır. Bu tablo içinden geçilen siyasal süreçle birlikte etkin bir devrimci çıkışın olanaklarını barındıran gençlik hareketi açısından devrimci önderlik boşluğuna işaret etmektedir. Öyle ki, gençlik içindeki güç ve imkanları devrimci militan bir çıkışa yöneltebilecek politik öznelerden söz edebilmek olanaksızdır. Reformist gençlik güçleri her ne kadar nicel olarak şu an hareketin taşıyıcısı konumunda olsalar bile, düzen sınırlarını aşmayan politik ufukları-pratikleriyle bu misyonun kategorik olarak dışında kalmaktadırlar. Dahası gençlik kitlerinin devrimci çıkış olanaklarını çürüten bir rol de oynamaktadırlar. Devrimci gençlik güçleri ise, dönem başında da ifade ettiğimiz gibi, alana özgün müdahale planında her geçen yıl daha derin bir iddiasızlığa sürüklenmektedir. Bu tablo sınıfı devrimciliğinin gençlik içindeki temsilcisi olma iddiasındaki genç komünistlere önemli görevler yüklemektedir: “Bu tablo içinde partimizin gençlik çalışması özel bir önem kazanıyor. Çünkü tasfiyeci reformizm karşısında devrimci örgüt iddia ve iradesini komünist gençlik temsil ediyor. Gençliğin devrimci enerjisinin işçi sınıfı ve emekçi kitle hareketiyle devrimci temellerde birleşmesini de yalnızca komünistlerin gençlik çalışması sağlayabilir. Ne kadar kitlesel görünürse görünsünler, devrimci

iktidar perspektifleri, bunu yaşama geçirecek devrimci bir örgütsel varlıkları olmayanların, gençliğin dinamizmini devrim mecrasına akıtmak gibi bir niyetleri ve sorunları yoktur. Tüm tarihsel deneyime ve günümüz dünyasının açık gerçeklerine rağmen devrimci örgüt/parti fikrine dudak bükerek, geçici olmaya mahkum eylemsellik üzerinden ‘pekala partisiz de olabiliyor’ diyenlerin, devrimle tek alakaları düzen bataklığında oyalanarak devrimi istismar etmek olabilir. Gençliğin devrimci dinamizmi ise devrimci mücadele için paha biçilmezdir. Bu enerjinin kabul edilemez bir ikiyüzlülükle düzen içi saflarda heba olup gitmesini önleyecek yegane güç, gençlik alanında işçi sınıfının devrimci iktidar perspektifini temsil edenlerin yürütecekleri siyasal faaliyet ve devrimci örgütlenmedir.” (Ekim, sayı: 268, Ekim 2010) Genç komünistler daha önce olduğu gibi bundan sonra da tüm güçleriyle gençlik içerisinde devrim ve sosyalizmin bayrağını taşımaya devam edeceklerdir. Bu misyon genç komünistlerin omuzlarına önemli sorumluluklar yüklediği gibi, bu misyonun gereklerine uygun bir çaba, enerji ve inisiyatifin gösterilmesini zorunlu kılmaktadır. “Genç komünistler tanımlanan misyonun gereklerine uyarak kendilerini öncelikle ihtiyaçlar üzerinden konumlandırmak zorundadır. Bu çerçevede özellikle işçi ve emekçi kökenli gençlik yığınlarına yönelik müdahale önem taşımaktadır. Taşra üniversitelerinde işçi ve emekçi kökenli gençliğin yoğunlaşması bu alanlara daha bilinçli bir yönelimi gerektirmektedir. Bunun yanı sıra tüm yerellerimizdeki öğrenci yurtlarına ve meslek yüksek okullarına yönelik de mutlaka özel politikalar geliştirebilmeliyiz. Yıllardır gençlik içerisinde etkin bir politikpratik faaliyet yürüttüğümüz halde, bunun yeterli örgütsel sonuçlar üretememesi, hala aşamadığımız ciddi bir sorun olarak durmaktadır. Bu durum kitle çalışması, çeper örgütlenmeleri ve kadro sorunu gibi temel başlıkları da dolaysızca ilgilendirmektedir. Yeni dönemde politik düzeyimiz ile örgütsel düzeyimiz arasındaki bu farkı ortadan kaldırma hedefiyle hareket etmeli, etkin bir kitle çalışmasını her düzeyde örgütlenme hedefine bağlayabilmeliyiz.” (Gençlik hareketinin sorunları, olanaklar ve yeni dönem, Ekim Gençliği, Sayı:118) Genç komünistler, bu değerlendirmeler ışığında önümüzdeki döneme yüklenerek geleceği kazanacaklar. Ekim Gençliği


“Dönüşüm örgüt yaşamı ve faaliyeti içinde başarılır!”

Devrimci yaşam, partili kimlik ve komünist gençlik Her kişi devrimci yaşam ve mücadeleye atıldığı andan itibaren düzenin baskı ve ideolojik aygıtları ile son tahlilde ise düzenle çatışmaya girer. Devrimci tercih bu çatışmanın çözümlendiği bir evre değil, bu çatışmaya girme iradesinin gösterildiği andır. Kişi devrimci bir dönüşüm, yenilenme ve mücadele arayışı ile devrimci saflara katılır, örgütlü yaşamı tercih eder. Bu açıdan devrimci yaşam bir bütün olarak başlangıçtan itibaren düzenle çok yönlü bir çatışma zeminidir. “Burada çatışma iki yönlüdür. İlki devrimci siyasal mücadele içinde kurulu düzene karşı savaşırken; ikincisi, kendi kişiliğindeki geçmişe ait alışkanlıklar, sosyal ve kültürel değerler vb. ile hesaplaşmaya girerek yaşanır. Bu çatışmadan devrimin mi düzenin mi galip geleceği ise, çok sayıda nesnel ve öznel etkene bağlıdır. Köklü bir dönüşüm, düzenle bağları kesmeyi ve süreci sonuna kadar götürme iddia ve kararlılığını zorunlu kılar. Bu süreç düz bir hat izlemez. Sancılı ve inişli çıkışlı olabilir. Ancak hedef konusunda netlik taşıyan ve dönüşme ihtiyacını cesaretle kabul eden bir kadronun süreci devrim lehine sonuçlandırması güç olmayacaktır.” (Dönüşüm örgüt yaşamı ve faaliyeti içinde başarılır, Ekim Sayı: 231) Bu açıdan devrimcilik, sürekli bir gelişim ve dönüşümü zorunlu kılar. Kendini yenilemeyen, güçlendirmeyen, eksikleri ile mücadele etmeyen her devrimci -genç ya da yaşlı, deneyimli ya da deneyimsiz- düzen ve devrim arasında gün be gün devam eden çatışmada başarılı olamayacaktır. O nedenle devrimci dönüşüm yaşamsaldır, kalıcı olmak, devrimci mücadelede uzun soluklu yer tutmak bu dönüşüme açık olmakla dolaysız olarak ilişkilidir. Konumuz gençlik olduğu ölçüde genel yönleri ile beraber sorunu ağırlıklı olarak gençlik cephesinden tanımlamaya çalışacağız. Bu çerçevede karşılaşılan zorlukları irdelemeye çalışacağız. Bu alanda partili kimlik ve devrimci yaşam sorunu kapsamında özgün zorlanma zeminleri bulunsa da parti çalışmasının tüm faaliyet alanları için geçerli olan niteliksel normlar; gençlik alanına dair de tartışmaların eksenini dolaysız olarak belirlemektedir.

Partili kimlik ve devrimci yaşamın değişmez normları Örgüt herşeyden önce siyasal yaşamdaki hedefleri doğrultusunda belli normlar oluşturur. Her örgütün kendi hedef kitlesi ve mücadele biçimleri açısından taşıdığı normlar farklılaşır. Mevcut düzeni zora dayalı bir devrimle yıkmayı hedefleyen bir örgütle; demokratik ve ekonomik mücadeleyi temel alan, mevcut düzenin sınırlarını aşmayan bir örgütün normları doğal olarak farklı olacaktır. Bu açıdan ilgili alanın ve güncel hareketin ötesinde devrimci bir örgüt açısından örgütsel kimliği, partili kimliği belirleyen asıl neden düzen karşısındaki tutum, bunun ürünü program ve örgüt anlayışıdır. Örgütü şekillendiren asli irade budur. Öteki her güncel gelişme asli hedeften doğan örgütsel normların kitlesel boyutta hayata geçmesini hızlandırır veya yavaşlatır sadece. Ancak düzen karşısındaki konumlanıştan, bunun ürünü olan çizgiden kaynaklı normlar her dönem değişmeden kalacaktır. Bu açıdan örgütlü yaşam, devrimci kimlik üzerine tüm tartışmalarda; devrimci mücadele açısından hedefleyeceğimiz tüm ilerleme ve dönüşümde; bize yön gösteren asıl nedenin partinin ideolojik ve örgütsel çizgisi olduğunu bilmek zorundayız. Kendini işçi sınıfının iktidar davasına adamış, mevcut düzenin kitlelerin devrimci şiddeti ve zoru ile yıkılacağını bilen, bu çerçevede zora dayalı bir devrim hedefleyen, mevcut sistem içinde tek gerçek devrimci sınıf olan işçi sınıfına dayanan, işçi sınıfı öncülüğündeki bir devrimin örgütleyici öncü gücü olarak siyasal sınıflar mücadelesinde bulunan bir parti doğalında kendi kadro niteliğini bu hedefleri başarıya ulaştırma gerekliliği çerçevesinde inşa etmek zorundadır. Bu açıdan partili normları belirleyen parti çizgisi ve bunun ürünü olan programı ve tüzüğüdür.

İşte bu hedefler doğrultusunda ihtiyaç duyulan kadrolar, bu kadroları oluşturan nitelik tanımlanabilir. Bu açıdan parti düzen karşısındaki konumunun gereği olarak hedeflediği militan kadro normalarını tanımlamıştır:“...kendini tümüyle işçi sınıfı davasına adamış; ideolojik politik çizgiyi hiç değilse asgari düzeyde özümsemiş; kendisini örgütün asli bir öğesi olarak gören ve bunun gereklerine uygun hareket eden; örneğin Parti Tüzüğü’nde belirtilen haklarını kullanmayı bilen, görev ve yükümlülüklerini yerine getirme çabasını yaşamın eksenine koyan, sağlam bir devrimci militan kimliğe sahip partili kadrolar verebilir…” (Örgütsel cephedeki görevler ve kadrolaşmanın öncelikleri, Ekim, Sayı: 230, Kasım 2002). Bu tanımlama her alanda hedeflenen kadro niteliğinin özlü bir ifadesi durumundadır.

Günümüz gençlik mücadelesi içinde devrimci yaşam, partili kimlik... Günümüz siyasal atmosferi bu normların oluşmasında değil ancak yaygınlaşmasında ve pratiğe taşınmasında sınırlayıcı bir neden konumundadır. Zira sınıf ve kitle mücadelesinin yılları bulan geriliği, öte yandan ise '80 sonrasında yaygın bir eğilim haline gelen legalizm ve tasfiyecilik, Türkiye devrimci hareketi açsından ciddi bir moral kaynak olan Kürt hareketindeki belirgin kimlik ve yön değişimi, kadrosal dönüşüm ve üstte tanımlanan niteliklerde bir partili kimlik açısından toplumsal atmosferin yarattığı olumsuz koşulların özlü bir ifadesidir. Doğal olarak komünist gençlik çalışması ile ilişkilenen kadrolar da bu toplumsal atmosferin etkilerini dolaysız olarak taşımaktadırlar. Bu genel toplumsal tablo bir dizi nesnel nedenden kaynaklı olarak partinin gençlik çalışması alanında daha belirgin bir biçimde kendini göstermektedir. Gençlik alanında yılları bulan darlık, reformist ve liberal örgüt ve mücadele anlayışının 80' sonrası belirgin bir ağırlıkla alanı etkilemesi; elbette bu çerçevede düzenin çok yönlü saldırıları gençlik alanında partinin hedeflediği kadrosal düzeyi ortaya çıkartmayı bir kat daha zor ve sancılı bir süreç haline getirmektedir. Komünist gençlik çalışmasının niteliği ne olursa olsun; tek başına bu sorunlarla baş edebilme şansı yoktur. Zira dönüşüm etkin bir örgütsel yaşam içinde olduğu kadar, sınıfsal bir zeminde kendini inşa edebilir. Bu açıdan işçi sınıfı devrimciliğinin; bu temelde bir dönüşümün asli alanı sınıf mücadelesi ve örgütleri alanıdır. Bu sorunu çözümsüz kılmak anlamına gelmemektedir. Zira parti belirlediği nitelik doğrultusunda her alanda ve her dönemde doğru bir çizgide kadrolaşma olanakları taşımaktadır. Ancak bahsettiğimiz gençlik alanının doğru bir kadrolaşma düzeyi için çok yönlü ve etkili müdahalelere duyduğu belirgin ihtiyaçtır. Günümüz gençlik hareketi ve elbette genel siyasal atmosferdeki bu verimsiz tablo, örgüt ve kadrolaşma alanında yaşanan sorunların çözümünü daha etkili ve dinamik bir mücadele içinde ele almayı zorunlu kılmaktadır. Zira partinin kendi örgütsel kimliğini ve normlarını devrimci temellerde inşa ettiği dönem; sınıf ve kitle hareketi açısından genel olarak komünist hareketin dünya ölçüsünde belirgin bir zayıflama yaşadığı; tasfiyeci sürüklenmelerin ardı ardına kendini gösterdiği bir dönemdir: “...komünistler bugüne kadar, iki yenilginin ürünü tüm olumsuz koşullara rağmen, stratejik perspektiflerine ve önceliklerine uygun bir politik-örgütsel faaliyeti örgütlemede büyük bir kararlılık ve tutarlılık sergilemişlerdir. Yedikleri ağır darbelere rağmen, stratejik hedeflerine uygun bir politik-örgütsel faaliyette ısrar etmişler, sonuçta partiyi kendi tarihinin en ileri gelişme düzeyine taşımayı başarabilmişlerdir.” (Kadrolaşma sürecinin bazı sorunları; Ekim Sayı: 248/Kasım 2007) Bu açıdan ilgili alanın ve genel toplumsal atmosferin

23


yarattığı eşgüdüm halindeki sınırlayıcı etki; sadece daha etkili bir müdahale ve çabanın etkili bir kadrolaşma düzeyi için hayati önemini ortaya koymaktadır. Zira örgütsel irade; hedefler planındaki öncelikler günün zorlanmalarının aşılmasında temel hareket noktasıdır. Genel toplumsal süreç insan iradesinden bağımsız gelişir ancak Marks'ın dediği gibi “insan tarihin öznesidir, değişir ve değiştirir!”

Dönüşüm örgüt yaşamı içinde sağlanabilir! Devrimci kimlik, partili kimlik ve bu alandaki dönüşüm ve ilerleme ancak etkin bir devrimci örgüt yaşamı içinde inşa edilebilir. Zira halihazırda düzenin çok yönlü saldırıları karşısında bireyin en güçlü savunma aracı ve silahı örgüttür, örgütlü mücadeledir. Düzenin çok yönlü saldırıları ancak örgüt zemininde altedilebilir. Politik, pratik ve örgütsel yaşamın çok yönlü sorunlarına müdahale ve bu zeminde kalıcı bir kadrolaşma; devrimci dönüşüm komünist gençlik faaiyeti açısından esastır. Zira örgütün asıl hedefi kişiler değil kitlelerdir; kişiler ise ancak kitlelere giden çok yönlü faaliyet içinde kendine kimlik edinir; devrimci dönüşümünü gerçekleştirebilir. Bu açıdan komünist gençlik örgütü olarak devrimci kimlikteki gelişimin sorunlarını öncelikle devrimci örgüt yaşamı ve disiplini içinde tartışmak ve çözmek zorundayız. Bu sürecin öncelikli halkası; niteliği ne olursa olsun her organsal işleyişi tüzüksel normlar oturtmak zorunluluğudur. Bu açıdan partiyle kurduğu ilişkinin niteliğinden bağımsız olarak her alan çalışması kendi sorumluluklarını tüzüğün belirlediği normlar üzerinden inşa etmek için etkin bir çaba ortaya çıkartmalıdır. Diğer bir önemli halka ise organsal işleyiş ve organlara dayalı gelişmedir. Örgütsel sorunların, polirtik mücadele içinde karşılaşılan her türlü yetersizliğin asli çözüm alanı örgütsel işleyiş ve bunun ürünü organlardır. Organlara dayalı olmayan çözümler geçici, soluksuz, güvencesiz ve niteliksiz kalmaya mahkumdur. Bu nedenle örgütsel gelişme ve örgütsel sorunların çözümünde organsal işleyişi yaygınlaştırmak ve güçlendirmek gençlik faaliyetinin her adımında esas alması gereken temel hareket noktasını oluşturmalıdır. Sorunda kişileri kesen yanlar olmakla beraber bizi ilgilendiren asli çözüm örgüt alanıdır. Kalıcı olan ilerletici olan budur.

Partili kimlik: İdeolojik kimlik, örgütsel kimlik ve devrimci kimliğin organik bütünlüğü Partili kimliği oluşturan üç ayak; İdeolojik kimlik, örgütsel kimlik ve devrimci kimliktir. Partili kimlik ise bu üç kimlik zeminin diyalektik birliğini ifade eder. Partili bir militan bu üç kimlik alanında da kendini etkin bir biçimde geliştirmeyi ve yetkinleştirmeyi temel bir hedef olarak önüne kaymak zorundadır. Herhangi bir zemindeki tek göreli yetersizlikler anlaşılır olmakla beraber kalıcı bir durum haline geldiğinde partili kimliğin bütününde bir zaaf ve yetersizlik alanı oluşturmuş olacaktır; bu ise devrimci süreklilik açısından temel bir sorundur. Aradaki bu ilişkiyi bir dakika olsun gözden kaçırmadan bu üç kimliğin özgün yanlarını tanımlamaya çalışalım: İdeolojik kimlik; mevcut düzenin karşısında bilimsel temellere dayanan bir devrimci mücadelenin, nedenselliğini belirleyen bilimsel temeli kavrama çabasıdır. Bu alandaki gelişmedir. Zira biz sınıf devrimcileri herşeyden önce mevcut çürüyen düzene karşı bilimsel temellere dayalı bir karşı koyuş içindeyiz. Bu bilimsel karşı koyuşun yöntemi olan Marksizm-Leninizmin eşsiz düşünsel birikimine; yüz yılı aşan koca bir Marksist tarihsel birikime sahibiz. Günümüz apolitik atmosferinde ideolojik kimliğe devrimci teoriye derin bir ilgisizlik olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Zira siyasal gençlik gruplarından genel sol örgütlere kadar teori güncel pratik karşısında önemsizleştirilerek güncel dar pratiklere heba edilmektedir. Parti bu açıdan tüm gelişim süreci boyunca devrimci teorinin güncel siyasal süreç, gündelik pratikler açsından eşsiz önemini döne döne vurgulamıştır: “Devrimci teori olmadan, derimci pratik olmaz” dar partikleri aşmak için yani güncel politika ve partik için teorik arka planın önemini vurgulayan özlü bir ifadedir. Bu açıdan kalıcı bir kimlik, partinin güncel kadro ihtiyacını

24

karşılayan komünistler haline gelmek istiyorsak, ideolojik kimliğimizi sürekli bir biçimde geliştirmek çabasını harcamalıyız. Dar ve sonuçsuz pratikler, kitle mücadelesindeki başarısızlıklarla mücadelede ideolojik kimlik öteki tüm şeylerden daha etkin bir önem taşımaktadır. Bırakalım ilkesizliğin, hedefsizliğin yaygınlaştığı; teorik olanın ilkesel olanın önemsizleştirildiği günümüz mücadelesinde birileri dar pratiklerin ardından sürüklenmeyi sürdürsün; bizim açımızdan devrimci pratik için devrimci teori her zaman temel önemde bir gerçek olarak duracaktır. Bu açıdan ideolojik kimlikteki gelişim, örgütsel ve devrimci kimliğin gelişiminin de temel hareket noktasıdır. Örgütsel kimlik; kişinin dönüşümünün sağlanacağı asli alana örgüt alanına işaret eder. Zira kişinin partili kimlikle donanması, onun örgütsel kimliği ile dolaysız olarak bağlıdır. Örgütlü kimlik; mücadelenin tüm süreçlerinde devrimci kimliğin ancak örgütsel bir kimlikle ayakta kalabileceğini bilen bir yaklaşımdır. Lenin, Bolşevik Parti’nin oluşturulmasında sağlam kadroların yetiştirilmesinin altını çizer ve şöyle der: “Profesyonel devrimci, kendisini tamamen parti faaliyetine adamalıdır, bu işi meslek olarak seçmelidir. Partinin görevleri için çok yönlü eğitime sahip olmalı, teorik ve pratik sorunlarda tutarlı olmalı ve mücadelede örgütsel atılganlık sergilemelidir. Düşmana karşı mücadelenin bütün tarzlarını ve metotlarını araştırmalıdır; tavrıyla, yaşam tarzıyla düşmanın dahi saygısını kazanmalıdır...” Partili kimliğin gelişmesinin temel yanı pratik örgütsel yaşamdır. İşte örgütlü kimlik bu pratik yaşamdaki tutum ve davranışların bütününü kapsar. Bir komünist siyasal örgüt açısından faaliyetini her adımda tartışabileceği asıl alan örgütsel faaliyet alanıdır. Bu açıdan komünist kadroların dönüşebileceği partili kimliğe ve niteliğe kavuşabilecekleri asıl zemin de bu partik örgüt yaşamının kendisidir. Devrimci dönüşümün maddi pratik zemini örgüt yaşamı ve faaliyetidir. Devrimci kimlik; devrimci, militan örgütsel çizginin gereklerini yerine getiren kadrosal kimliktir. Devrimci kimlik çoğu kez düzenin baskı aygıtları karşısındaki tutuma indirgenir. Devrimci kimlik, mahkemede, zindanda ve siyasi poliste devrimci tutumu içine alan ancak bununla sınırlanamayacak bir kapsama sahiptir. Devrimci kimlik düzenin bireysel olan alanı ile devrim lehine hesaplaşmak anlamına gelir. Düzen ve devrim arasındaki bitmeyen çatışmada, devrimci; bireysel ve düzene ait olanla kollektif ve devrime ait olan arasında bir çatışma yaşar. Bu noktada devrimci kimlik kişinin “ben” olandan çıkarak, kollektif yaşama, bunun gereklerine uyum sağlamasıdır. Devrimci kimlik devrim davasına sarsılmaz bir inanç ve kararlılıkla bağlılıktır. Açık ki bu bağlılığı her koşulda ve durumda, açık bir biçimde savunmak; siyasi poliste, mahkemede ve zindanlarda düzenin şiddeti ve zoru karşısında devrime ve sosyalizme olan güvenini sarsılmaz bir biçimde sürdürmektir. Devrimci kimliğin ve bağlılığın sınanacağı alan yaşamın bütünüdür. Zira devrimci özgür tercihiyle düzen karşısında konumlandığı andan ihtibaren düzenin biçimsel özgürlükleri alanını terkeder ve kendini tümüyle kollektif yaşamın parçası haline getirmeye çalışır. Bu açıdan devrimci kimliğin sınandığı her durumda, devrimci yaşamımızın bütününde tüm biçimleri ile düzene karşı alınan tutum devrimci kimliğin de göstergesi durumundadır. *** Birbiri ile dolaysız olarak iç içe geçen bu üç kimliğin sentezi ise partili kimliktir. Partili kimlik bu üç kimliğin mutlak olarak kazanıldığı bir durumu değil, aksine bu üç kimliği her geçen gün güçlendirmek ve geliştirmek için harcanan yoğun emeği, ortaya konulan kararlı tutumu ifade eder. Bu açıdan partili kimlik düzen karşısında ideolojik, örgütsel ve devrimci bir nitelik ve dönüşüm demektir. Gençlik alanında partinin ihtiyaç duyduğu çok yönlü ve militan kadro ihtiyacını karşılamak, devrimci yaşamın dönüştürücü müdahalelerine açık olmak demektir. Bugünün sınıf ve kitle mücadeleleri tablosu, öte yandan ise gençlik alanının sınıftan uzak ve sınıfsal açıdan heterojen karakteri sorunun asıl çözüm zeminine devrimci örgütsel yaşam alanında daha etkin bir tutum ve yaklaşımı zorunlu kılmaktadır. Partinin ihtiyaç duyduğu kadro ihtiyacını karşılamak, devrimci mücadelede uzun soluklu olmak yaşamın ve mücadelenin her anını devrimin ihtiyaçlarına göre planlamak ve yaşamaktır. Büyük bolşevik devrimci Sverdlov'un dediği gibi partili kimlik ve mücadele “Göğsümde kalbim çarptığı müddetçe, damarlarımdaki kan aktığı müddetçe mücadele edeceğim.” diyebilmektir. (Ekim Gençliği'nin 110. sayısından alınmıştır...)


Kapitalizm yozlaşmayı, yabancılaşmayı ve çürümeyi dayatıyor…

Biz alternatif bir yaşamı örgütleyelim!

Kapitalizmin insani her değeri kirlettiği, yozlaştırdığı ya da içini boşaltıp anlamından uzaklaştırdığı bir dönemi yaşıyoruz. Aslında doğasına uygun olarak “gölgesini satamadığı ağacı kesen” ve paranın hüküm sürdüğü bu düzen insanlığa ait olan her şeyi yok ediyor. Sevgiyi, sevgiliyi, inancı, fedakârlığı, paylaşmayı bencilliğe dönüştürüyor. Komşusunun başına bir şey geldiğinde kapılarını sıkı sıkıya kapatıp içeri kapanan bir toplum yaratmak istiyor. Bunu da bir ölçüde başarıyor. Okulda, fabrikada, sokakta birbirine yabancılaşmış yığınlar ortaya çıkartıyor. Cinsler arasındaki ilişkiyi ya da aile, akrabalık ilişkilerini dahi çıkarların belirleyici olduğu bir biçime büründürüyor. “Kapitalist sistemin içinde bulunduğu küresel kriz ile birlikte tüm dünyada burjuvazi işçi sınıfına ve emekçilere yönelik psikolojik ve fiziki olarak kapsamlı bir savaş ilan etmiş durumdadır. Burjuvazinin iktisadi ve siyasi olarak sürdürdüğü kapsamlı saldırıları, ideolojik ve kültürel saldırılar tamamlamaktadır.” ( Devrimci ve militan kimliği her alanda geliştirmeliyiz/Ekim) Yukarıda da belirtildiği gibi kapitalizm dönemsel olarak yaşadığı krizleri işçi sınıfına ve emekçi kitlelere yönelik sürdürdüğü sistematik saldırılarla atlatmanın hesabını yapıyor. Medya tekellerini, gazeteleri, radyoları elinde bulunduran ve bu aygıtlar aracılığı ile süreklileşmiş bir propagandayı sağlayan kapitalist düzen belleklere ektiği umutsuzluk tohumlarıyla geleceğini güvenceye almaya çalışıyor. Bu aşamada pervasızlaşıyor. Geçmişimizi, umutlarımızı, değerlerimizi saldırılarının hedefi haline getiriyor. Kavgayı, mücadeleyi çağrıştıran her şeyi anlamından uzaklaştırıp beynimizi “bu insanlardan hiçbir şey olmaz”, “sosyalizm doğru bir sistem olsaydı yıkılmazdı” ve “hepimiz aynı gemideyiz” gibi yalanlarla dolduruyor. Hala mücadele etme ısrarını gösterenlere ise yine amansızca saldırıyor. Devrimcileri, komünistleri “bir avuç maceracı”, “dış mihrakların yönlendirdiği karanlık kişiler” olarak yaftalamaya çalışıyor. Bizler ise biraz önce çizdiğimiz bu tabloya rağmen yalnızlığa karşı çokluğu, yılgınlı��a karşı umudu, ölüm karşısında ise yaşamı savunuyoruz. Fırtınalara, boranlara dayanıp ayakta kalabilenler olarak güzel olanı, bizim olanı savunuyoruz. Bunun için de bu düzenin sınırlarına sığmayan alternatif bir yaşamı örgütlüyoruz. Bu barbarlık düzeni koşullarında pek de kolay olmayan bu çabamız sermaye sınıfının ‘baskı ve terör aygıtı’ olan devletin elbette hoşuna gitmiyor. Bunun için hem fiziksel hem de psikolojik saldırılarını sürdürüyor. “Devrimci örgütü inşada, illegal-ihtilalci çizgide ısrar eden bir devrimci örgüte saldırırken

devletin her türlü yöntemi kullanması anlaşılmaz değildir. Bugün partimizin politik çizgisini sahiplenmek ve bu çizgi doğrultusunda hareket etmek dahi sermaye iktidarının gözaltı, tutuklama, yargılama terörü ile karşı karşıya kalınmasına neden olabilmektedir. Bugün basın açıklamalarına katılmak, katledilmiş devrimcilere ve onların mücadelelerine dair söz söylemek, devrimcileri anmak, slogan atmak, yılları bulan hapis cezaları ile yargılanmaya neden olabilmektedir. Sermaye devleti F tipi cezaevi tehdidini bu çerçevede son yıllarda söz, basın ve örgütlenme özgürlüğünün gaspı anlamına gelen siyasal davalarla sürdürme yöntemini izlemektedir.” (Devrimci ve militan kimliği her alanda geliştirmeliyiz/Ekim) Tüm bunların yanında bizi kimliğimize yabancılaştırmaya çalışıyor. Bireyselliği ön plana çıkararak kolektif yaşamı anlamsızlaştırıyor ve “zararsız, kendi halinde devrimciler” yaratmanın yol ve yöntemlerini arıyor. Devrimci örgütleri baskı ve zorla tasfiye etmeye çalışırken bir yandan da “içeriden” müdahalelerde bulunuyor. Samimi ve haklı birtakım uyarıları “sekterlikle” suçlayıp yerine serbestliği, kendilenciliği koyuyor. “Devrimci örgütler katıdır, kuralcıdır. Ama bireyin kendini ifade edebileceği ‘daha rahat’ platformlar vardır.” diyerek reformizmi övüyor ve kendi saflarına çağırıyor. Devrimcilik mevcut düzeni tüm kurumlarıyla birlikte yıkma ve yerine yeni ve güzel olanı kurma diyalektiğidir. Devrimcilik bir iddiadır, perspektiftir, yönelimdir. Devrimcilik her şeyden önce samimiyettir, inançtır, cesarettir. Ülkemiz bu açıdan önemli bir deneyime ve mirasa sahiptir. Bizim bugün verdiğimiz mücadele ise bu miras ve birikimin üzerinde yükselmek zorundadır. Ancak bu geçmişi yanlışlarıyla, zaaflarıyla, eksiklikleriyle sürdürme ısrarı değildir. Geçmişten öğrenerek geleceği kucaklama ya da kazanma azmidir. Bilimsel sosyalizmin ışığında yol yürüyen biz komünist devrimciler yeni bir dünya kurma düşümüzü gerçek kılmak için tüm samimiyetimizle savaşıyoruz. Bu düşümüze ortak olanları da devrimciliği içselleştirmeye ve yaşamlarının tümü haline getirmeye çağırıyoruz. Z Eylül

Devrimcilik mevcut düzeni tüm kurumlarıyla birlikte yıkma ve yerine yeni ve güzel olanı kurma diyalektiğidir. Devrimcilik bir iddiadır, perspektiftir, yönelimdir. Devrimcilik her şeyden önce samimiyettir, inançtır, cesarettir. Ülkemiz bu açıdan önemli bir deneyime ve mirasa sahiptir. Bizim bugün verdiğimiz mücadele ise bu miras ve birikimin üzerinde yükselmek zorundadır.

25


Çok yönlü bir ideolojik-politik eğitim, sağlam ve verimli bir politik çalışmanın güvencesidir...

Devrimci eğitim sorunu üzerine... Her toplumsal sınıf, iktidarı ele geçirdiğinde, kendi düzenini oluşturabilmek ve bu yeni düzenin sürekliliğini sağlayabilmek için eğitim kurumunu yeniden tanımlar. Bir sınıf iktidarının diğer sınıflar üzerindeki hegemonyasını koruyabilmesi, yalnızca örgütlü zor aygıtı vasıtasıyla olmaz. Bununla birlikte o, kendi çıkarlarını diğer toplumsal kesimlerin de çıkarlarıymış gibi gösterebilmek için eğitim mekanizmasını kullanmak zorundadır. Kısaca; genel olarak eğitim ve tüm eğitim kurumları mevcut toplumsal düzenin kendisini yeniden üretebilmesine hizmet eder ya da etmek zorundadır. İşçi sınıfı da eğitimi kendi siyasal iktidarının hedefleri doğrultusunda yeniden tanımlayacaktır. Ancak bu, eğitim sorununun devrim sonrasına ait bir sorun olduğu anlamına gelmemektedir. Aksine, bugün eğitim kurumlarının tümüyle burjuva sınıfın hizmetinde olduğu düşünüldüğünde, işçi sınıfının kendi bağımsız çizgisini oluşturabilmesi için eğitim şarttır. Tabii, bahsettiğimiz eğitim, işçi sınıfının kurulu kapitalist düzeni yıkabilmesi, siyasal iktidarı ele geçirebilmesi ve kendi sınıf ideolojisini kavrayabilmesi amacına hizmet edecektir. İşçi sınıfı hareketi ile sosyalizmin maddi örgütlü birliğini ifade eden komünist parti, eğitim sorununu devrimci iktidar hedefi ekseninde değerlendirir. İşçi sınıfının sosyalist ideoloji doğrultusunda eğitimi, onun burjuvaziye karşı silahlandırılması demektir. Burjuvazinin ideolojik saldırı aygıtlarının gücü ve etkisi düşünüldüğünde, işçi sınıfının ve komünistlerin eğitimden mahrum kalmaları, onların cephanesiz savaşan askerler durumuna düşmesi demektir. Bu nedenle parti, işçi sınıfının ve özellikle komünistlerin eğitilmesini yarına ertelenemez bir görev olarak tanımlar ve ona olağanüstü bir önem atfeder. Devrimci sınıf mücadelesinin ve sosyalist devrimin öncüsü ve örgütleyicileri olarak komünistler, eğitim sorununu çok yönlü bir biçim içerisinde algılarlar. İdeolojik eğitim, yani genel olarak teorik-düşünsel birikime dayalı eğitim, bahsettiğimiz eğitim anlayışının yalnızca bir yönüdür. Benzer biçimde pratik içinde edinilen bilgiler, gerçekleştirilen pratik ve örgütsel eğitim de yine eğitimin bir başka yönüdür. Bizim eğitim anlayışımızın bir başka temel yönü de mücadelenin ateşi içinde anlamını ve gerçek karşılığını bulacak olan politik eğitimdir. Komünistler eğitim sorununu bu üç ana başlık altında ele alırlar.

İdeolojik eğitim Marksist dünya görüşünün, onun temel ilkesel ve teorik çerçevesinin kavranabilmesi, ideolojik eğitim alanındaki temel hedeftir. Marksizm, sınırları çizilmiş ve bitmiş bir dogma değil, dinamik bir dünya görüşüdür ve buna dayalı bir yönteme sahiptir. Bundan hareketle denebilir ki; Marksizm, bu yöntemi kavrayıp sindirenlere, toplumsal yaşamda ortaya çıkan basit ya da karmaşık bir dizi olguyu anlamlandırabilmeleri ve yerli yerine oturtabilmeleri, bundan da öteye onlara devrimci bir müdahalede bulunabilmeleri olanağı sağlayacaktır. İdeolojik eğitim aynı zamanda bir tarih bilincinin oluşturulması sürecidir. Tarihsel materyalizm bu tarih bilincinin oluşturulmasını sağlayacak temel yöntemimizdir. Partimiz, onun önceli olan inşa örgütü döneminde, bu basit ama temel yaklaşımı kılavuz edindi. Büyük bir tasfiyeci ve inkarcı dalganın yaşandığı bir dönemde, yeniden marksist-leninist klasiklere yönelerek bu gerici dalgayı buradan aldığı düşünsel güçle göğüsledi. İdeolojik sorunlarda marksist-leninist klasiklere dönüş ve onlara bağlılık vurgusu, dezenformasyona uğratılan komünist ideolojinin coğrafyamızda yeniden ete kemiğe

26

büründürülmesini sağlamada önemli bir etken oldu. Bu anlayış bugüne dek belki de partimizin en temel üstünlüklerinden biri olageldi. Genel ideolojik sorunlarda ortaya konan bu yaklaşım komünist kadroların yaratılması için nasıl bir eğitim sorusuna da bir yanıt oluşturuyordu. Bizim ideolojik eğitim anlayışımız geleneksel hareketten her zaman temelden farklı oldu. İdeolojik eğitimi yalnızca hareketin temel metinlerinden ve yayınlarından ibaret gören anlayışı her zaman mahkum ettik. Bizim alternatifimiz marksist klasiklerin kılavuzluğunda gerçekleştirilecek bir ideolojik eğitim oldu. Partimizin bizim için gerçek bir hazine olan program ve çizgisini derinlemesine ve yaratıcı bir biçimde kavrayıp sindirebilmek de ancak bu çerçevede olanaklı olabilir.

Eğitimde yöntem sorunu İdeolojik eğitim çalışmalarında yöntem sorunu, çalışmanın başarısı için üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Genellikle yapıldığı gibi herhangi bir yöntemi rasgele kullanmak istenen sonuçları vermemektedir. Özellikle çalışmamıza henüz katılmış bazı genç yoldaşların okuma ve tartışma konusunda yaşadıkları sorunlar düşünüldüğünde, yöntem sorunu daha da kritik bir önem kazanmaktadır. Gençlik çalışmamız içerisindeki örgütlerimiz ve oluşturulan eğitim grupları ideolojik birikim ve düzey açısından homojen bir yapı taşımamaktadırlar. Elbette en ideali; eğitim çalışmalarında, düzeyleri açısından aralarında büyük farklar bulunmayan arkadaşlarımızın birarada bulunmalarıdır. Bu, çalışmada verimi ve motivasyonu artırır. Ancak çalışmanın durumu ve ihtiyaçları, bu tarzda örgütlenmeye olanak vermemektedir. Yöntem sorunu; konunun belirlenmesi, hangi kitapların, hangi sıra ile okunacağı, tartışmalarda nasıl bir yöntem izleneceği gibi sorunları kapsar. Eğitim çalışmaları, konunun belirlenmesi ile başlar. Burada esas olan çalışmamızın, birimlerimizin ve yoldaşlarımızın ihtiyaçlarıdır. Konu belirlenirken bu esas gözetilmelidir. Aydınca kaygılardan hareketle kolektif ihtiyaçlarımızın bütünüyle dışında bazı konuların seçilmesi çalışmamıza herhangi bir şey kazandırmayacağı gibi, düşünsel planda yoldaşlarımıza katacağı herhangi bir şey de yoktur. Kişisel bazı ihtiyaçlar, kolektiflerin denetiminde ve gözetiminde belirlenecek kaynaklar çerçevesinde karşılanabilir. Bahsettiğimiz denetim ve gözetim, okunacak kaynakların sınırlanması anlamına gelmemektedir. Amaç zengin ve verimli kaynakların kullanılabilmesidir. Bugün, gençlik çalışmamızın geldiği yerde, onu bir adım ileri götürebilmek için, eğitim çalışmalarını mevcut çalışmamızın ideolojik ve pratik sorunları üzerinde yoğunlaştırmak büyük önem taşımaktadır. Yayınımızda bu sorunlar ekseninde yürüyen tartışmalar yoldaşlarımızın, çalışmanın sorunları konusunda kafalarının açılması ve tartışmalara yapıcı bir biçimde katılmalarını sağlamaya yöneliktir. Bu doğrultuda, yaz boyunca yapılacak ideolojik eğitim çalışmalarının temel yönelimlerinden birini, tüm yönleriyle gençlik çalışmamızın sorunları oluşturmalıdır. Bu yapılabildiği ve kolektif bir değerlendirmeye konu edilebildiği yerde, önümüzdeki dönem çalışmalarında genç komünistler oldukça olumlu sonuçlar elde edebileceklerdir. Konunun belirlenmesinin ardından yapılması gereken doğru kaynaklara ulaşmaktır. Marksist-leninist klasikler, tartışılacak konu ekseninde yeniden incelenmeli ve uygun metinler okuma listesine eklenmelidir. Bunun yanında uluslararası komünist hareketin ve ülkemiz devrimci hareketinin teorik ve pratik mirası gözden geçirilmeli, uygun materyaller mutlaka kullanılmalıdır. Son olarak, partinin metinleri belirlenen konu çerçevesinde incelenmeli ve gerekli metinler tartışmaya


dahil edilmelidir. Böylelikle eğitim çalışması konusu birçok yönüyle ve zengin bir biçimde incelenecektir. Tartışmalarda, tüm kaynakların çalışmaya katılan herkes tarafından eksiksiz incelenebilmesi özel bir önem taşımaktadır. Aksi durumlarda kaynakları okumayan yoldaşların tartışmaya katılımı da oldukça sınırlanacaktır. Tartışma, konu hakkında ortaya konulacak belli alt başlıklar çerçevesinde sorular ve yanıtlar biçiminde sürdürülmelidir. Bir kişinin anlatıcı, diğerlerinin pasif dinleyici olduğu çalışmalar verimli olmadığı gibi amaca da uygun değildir. Herkesin tartışmalara katılması, yalnızca soru değil, yanıt da üretmesi gerekir. Tartışmalarımızda herkes anlatıcı olabilmelidir. Bir ya da birden fazla kişinin anlatıcı olduğu, seminer tarzı çalışmalar da tercih edilebilir. Bunlar daha çok kapsamı sınırlı olan konularda tercih edilmelidir. Geniş bir kapsama sahip konular böyle tartışıldığında dinleyicilerin kafasında fazlaca bir şey bırakmayabilirler. Fakat konu sınırlandırıldığında dinleyiciler için katılım daha kolay olabilmekte ve sonuç olarak elde edilen birikim akılda kalıcı olabilmektedir. Böylesi, sunum tarzı çalışmalarda tüm katılımcıların konu hakkında önden bazı metinleri okuması tartışmayı zenginleştirecektir.

Politik eğitim Komünistler işçi sınıfı ve diğer ezilen toplumsal kesimlerin devrimci öncüsü, yol göstericisidirler. Kitlelerin eylem ve etkinliklerinde onlara kılavuzluk eder, yön gösterirler. Ancak bu özellikler tanrı vergisi değildir. Tüm bu önderlik yeteneklerini yaşam içerisinde, mücadele içerisinde kazanacaklardır. Politik eğitim konusunda komünistlerin en önemli öğretmenleri mücadele içerisindeki kitlelerdir. Mücadele içerisindeki kitleleri politikalar yönlendirir. Bu politikalar ileri ya da geri, tutarlı ya da tutarsız, devrimci ya da liberal politikalar olabilirler. Ama öyle ya da böyle, kitleleri yönlendiren politikadır. Yapmamız gereken, kitleleri komünist partimizin devrimci politikaları ekseninde yönlendirmek, harekete geçirebilmektir. Toplumsal muhalefet dinamiklerinin durgun olduğu günümüzde, ısrarla kitlelere gitmek gerekmektedir. Ancak kitlelere doğru bu gidiş, mutlaka bir politika ekseninde gerçekleşmelidir. Onları şu ya da bu sorunları konusunda harekete geçirecek ve örgütleyecek politikalara sahip olmamız gerekmektedir. Parti’nin ortaya koyduğu politik perspektifler ve genel hat çerçevesinde çalışmayı sürdürdüğümüz alanlarda özgün araçlarla özgün politikalar ortaya koymak, bizim sorumluluğumuz altındadır. Öğrenim dönemi içerisinde okullarımızda, fabrikalarda ve semtlerde yürüteceğimiz çalışmalarda asla politikasız kalmamalıyız. Bugün merkezi ve yerel planda politikalara sahip olabilmek, çalışmamızın en önemli ayağıdır. Politikasızlık, bizi tümüyle sakatlayacak ve önderlik iddialarımızla tamamen ters bir konuma sürükleyecek bir sorundur. Geçtiğimiz dönem bu açıdan derslerle doludur. Önemli politik gündemlerde merkezi ya da yerel planda politika üretebilme noktasında yaşanabilecek zaaflar, yeni ve ciddi güçlere sahip olmamıza karşın çalışmamızı etkisiz ya da verimsiz bırakabilmektedir. Çalışma yürüttüğümüz alanlarda politik reflekslere sahip olabilmek ya da tüm birimlerimize bu refleksi kazandırabilmek, bugün en temel sorunlarımız arasında yer alıyor. Kitlelerin gündemini yakından takip edebilmek, bu gündemlere müdahil olabilmek ve bunun için de onlarla içiçe olmak durumundayız.

Pratik ve örgütsel eğitim “Devrimci teori, devrimci pratik içindir” sözü, işaret ettiği yönelim açısından çok büyük bir anlam ve önem taşımaktadır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, tüm ideolojik çalışmalarımız; faaliyetimiz, kolektiflerimizin ve yoldaşlarımızın ihtiyaçları doğrultusunda organize edilmelidir. Buradan elde edilen birikim çalışmalarımızı doğrudan güçlendirecek ve geliştirecektir. Çalışma içerisinde bulunan birimlerimiz için pratik eğitim, özel bir

ilgiden öte gündelik bir refleks halini almalıdır. Çalışmaya henüz katılmış insanların her aşamada gözetilmesi, bilgi ve pratik birikim açısından daha deneyimli yoldaşların ve bizzat birimlerin bu yoldaşları gözetmesi çalışmanın sürekliliği ve gelişimi için esastır. Pratik çalışmada deneyim asla tek yönlü algılanmamalıdır. Birçok çalışma alanında birden edinilecek pratik eğitim kişisel bir gelişim ve devrimci kimlik planında bir olgunluğun yanısıra partinin ve faaliyetin ihtiyaçlarının karşılanmasında önemli bir rol oynayacaktır. Örneğin bir üniversiteli yoldaşımız, kendi yaşam alanı olan üniversitenin dışına çıkabilmeli, fabrikalarda ve semtlerde emekçi sınıflarla pratik çalışmada yüzyüze gelebilmeli, bu alanlarda da deneyim sahibi olabilmelidir. Aksi halde tek yönlü bir gelişim, yer yer kişiyi boğabilir, politik ya da düşünsel planda bir darlığın ya da bozulmanın içine sokabilir. Farklı çalışma alanları birçok durumda, kişiler için nefes alabilme olanaklarının yaratılabildiği yerler olabilmektedir. Ancak bu vurgu, asla esas çalışma alanlarına yönelik bir ilgisizlik ya da iki farklı şeyi birbiri yerine ikame etme anlayışına dönüşmemelidir. Önemli olan, asıl çalışma alanında derinleşebilmek ve böylelikle mesafe alabilmektir. Bu olmadan bahsettiğimiz türden bir yönelim, esas çalışma alanına ilgisizlik ve kolaycılık yaratabilir. Böylesi bir sorunu yaşamamak için yapılacak planlamalar üzerine iyice düşünmek gerekmektedir. Yaz dönemi çalışmamız, bahsettiğimiz farklı çalışma alanları içerisinde pratik deneyimler edinebilmek açısından büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Çalışmanın planlanması esnasında hem yoldaşlarımız, hem de kolektiflerimiz yukarıda ifade ettiğimiz esasları gözönünde bulundurmalıdırlar. Örgütsel eğitim, teorik bir yan taşımakla beraber, aslen pratik çalışma sırasında edinilecek bilgiler ve alışkanlıklardır. Devrimci bir organ yaşamının oturtulabilmesi, düzenli toplantılar, sorumluluklarının eksiksiz yerine getirilmesi, eleştiri-özeleştiri, devrimci bir iç yaşamın sağlanabilmesi, kolektif bir irade ile sorunların üstesinden gelmek vb... Örgütsel bir eğitim tüm bunları kapsamaktadır. Örgütsel eğitimden bahsedebilmek için herşeyden önce oturmuş bir organ yaşamının var olması gerekir. Böylesi bir organ yaşamına dahil olan yeni unsurlar kolaylıkla zaaflarını ve sorunlarını yenebilir, çalıştıkları organla bütünleşebilirler.

Kolektif ve bireysel eğitim çalışmalarını yoğunlaştırmalıyız Yeni bir yaz döneminde, yine eğitim çalışmalarının hız kazanacağı bir sürece giriyoruz. Ancak bu yazı eğitim çalışmaları açısından diğerlerinden farklı kılacak adımları atmamız gerekiyor. Genç komünistlerin iddialarına uygun bir pratik ortaya koyabilmelerinin yegane yolu budur. Kolektif ve bireysel eğitim çalışmaları derhal ve büyük bir hızla örgütlenmeli, yukarıda ortaya konan esaslar doğrultusunda çok yönlü bir eğitim programı çıkarılmalıdır. Bu yılki yaz çalışmamızın temel bir unsuru olan eğitim çalışmaları, en az pratik çalışma kadar ilgiyi hak etmektedir. (Ekim Gençliği, Sayı: 62, Temmuz 2003 )

27


Bologna Süreci üzerine... Bu yazı, üç temel bölümden oluşacaktır. Birinci bölüm Bologna Süreci’nin tarihsel alt yapısını ekonomi-politik bir zemin üzerinden ele alacak. İkinci bölüm son dönemde çeşitli eylemli tepkilere neden olan değişimleri birinci bölümün ortaya koyduğu çerçevede irdeleyecek. Üçüncü bölümde ise Bologna karşıtlığının taşıması gerektiği nitelik üzerine tartışmaları içerecektir. Bu bölümlere geçmeden önce, Bologna Süreci’ne dair bir tanımlama yapmamız gerekirse eğer, Bologna Süreci, Avrupa menşeli emperyalist bir proje olmakla birlikte, en temel amacı, Avrupa sermayesinin Amerika ve Japon sermayesi ile uluslararası pazarda rekabet edebilmesidir. Bu amaç doğrultusunda, üniversitelerde sermaye için dönüşümlerin ve eğitimin ticarileştirilme süreci hızlandırılmış, mesleklerde birtakım dönüşümler gerçekleştirilmiş, üniversitelerin sermaye ile işbirliğinin boyutu üniversitelerin tamamıyla sermaye boyunduruğuna sokmak olmuştur.

Bologna Süreci’nin ekonomi-politiği “En sonunda, insanın ayrılmaz parçası olan her şeyin alış veriş ve pazarlık konusu olduğu zaman gelip çattı. Bu, o zamana kadar el değiştiren fakat ticaret konusu olmayan, erdem, duygu, kanaat, bilgi ve bilinç gibi şeylerin de ticaret konusu olduğu bir zamandır. Tek kelimeyle her şey ticaret konusu oldu. Bu genel kokuşma ve evrensel ölçekli alış-veriş dönemidir. Eğer ekonomik terimlerle ifade etmek gerekirse, bu, maddi olsun manevi olsun, her şeyin gerçek değerinin saptanması için pazara getirildiği bir zamandır.” (Karl Marks - Felsefenin Sefaleti) Marx’ın Felsefenin Sefaleti’nde yazdığı bu cümleler en genel haliyle kapitalist toplumun genel karakteristiğini betimlemektedir. Kapitalizm, genelleşmiş meta üretimidir. Yani insani tüm ihtiyaçların metalaştırıldığı, dolayısıyla insanın üretebilme kaynağı olan emeğinin de bir üretebilme potansiyeli olarak emek-gücü formunda bir meta haline gelebildiği bir tarihsel aşamadır. İçtiğimiz su, yediğimiz ekmek, gururumuz, onurumuz, insanlığımız, arabamızı park ettiğimiz 2 metrekarelik toprak parçası hatta bedenlerimiz bile alış-verişin konusu haline getirilmiştir. Bizlerin burada yapacağı ise, kapitalizmin bu temel karakteristiğinin, en temel insani ihtiyaçlardan biri olan eğitim alanı üzerindeki yansımalarını incelemek olacaktır. 20 yy. başlarında gerçekleşen Ekim Devrimi ile kurulan proleter iktidar kendisini bir güç ya da alternatif bir dünya olarak var edinceye kadar eğitim de tüm dünyada ticaretin konusuydu. Burjuva sınıfın iktidarı insanlığa barbarlığı yaşatmakta, insanları açlıkla, yoksullukla, savaşla ve katliamlarla terbiye etmeye çalışmaktaydı. 1929 krizi ile birlikte -ki bu kriz tarihin görmüş olduğu ilk ciddi buhranın da kendisiydi- kapitalizm daha da vahşileşmişti. Krizi atlatmak için işçi ve emekçi kitlelere yönelik saldırganlık arttırılmış, dünya daha da yaşanılamaz bir hale gelmişti. Aynı tarihsel dönemde Ekim Devrimi’nin hemen ardından gelişen kaotik ortam aşılmış ve SSCB’de devrimden önce yükseltilen talepler tek tek hayata geçirilmeye başlamıştı. İşçi ve emekçilerin eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim, barınma gibi en temel ihtiyaçları ücretsiz olarak karşılanmaktaydı. Öyle ki dünyanın bir kutbunda barbarlık yaşanırken diğer kutbunda cennet yaşamsal kılınmaya çalışılıyordu. Bu dönemde, kapitalist blok içerisinde yaşamlarından memnun olmayan kitlelerin talepleri “daha insanca bir yaşam”dan, “daha insancıl bir yaşam için sosyalizm”

28

formülasyonuna dönüşmüştü. Çünkü kapitalist blok içerisindeki mutsuz kitlelerin tüm talepleri -eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, iletişim gibi temel yaşamsal ihtiyaçların ücretsiz bir şekilde kamu hizmeti olarak devlet tarafından verilmesi ve örgütlenmenin önündeki tüm engellerin kaldırılması- Sovyet toplumunda zaten vardı. İşte bu tarihsel gerçeklik içerisinde, bu gerçekliğin basıncı ile Keynesyen politikalar uygulanmaya başladı. Keynes, dünya burjuvazisine iktidarlarını kaybetmek üzere olduklarını, burjuva iktidarları korumak için de kitlelerin yüzünü sosyalizme dönmesine neden olan taleplerin bastırılması gerektiğini anlatmış ve bunun yöntemi olarak da Sovyet toplumunda insanlara ücretsiz verilen tüm hizmetlerin ve tanınan tüm insani hakların burjuva toplumlarında da tanınması gerektiğini savunmuştur. Tüm bu öneriler, iktidarını kaybetme korkusu yaşayan burjuvazi tarafından tek tek hayata geçirilmeye başlanmıştır. Burjuvazi iktidarını kaybetmektense kâr kitlesinin bir kısmından feragat etmeyi tercih etmiş, daha doğru bir ifade ile tercih etme zorunda bırakılmıştır. Fakat Sovyetler Birliği’nin kendisini bir güç olarak dayatamadığı, Fordist üretimin çöküşe geçtiği ve ‘70 Petrol Krizi’nin patlak verdiği süreçte, kapitalizm gizlemek zorunda kaldığı vahşi yüzünü tekrardan görünür kılarak Keynesyen politikaları tek tek terketmeye başlamıştır. Eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, iletişim gibi yaşamsal ihtiyaçlar yeniden ticaretin konusu haline getirilmiştir. Bu tarihsel temel içerisinde eğitimin ticarileşmesi sürecini ele almaya çalışırken bir taraftan da üniversiteleri sınıf ilişkileri üzerinden ele almak ve üniversitelerdeki dönüşümü bu bağlamda tartışmak gerekmektedir. Üniversiteler tarihin hiçbir aşamasında -ki üniversitelerin doğuşu sınıflı toplumların varlığına denk gelmektedirtoplum için bilginin üretildiği kurumlar olmamışlardır. Üniversiteler egemen sınıflar için bilginin ve ideolojinin üretildiği kurumlar olmakla beraber, bu misyonlarını mevcut sınıf savaşımlarının dinamikleri üzerinden dengelemişlerdir. Ezilen sınıfların özgürlük mücadelelerinin yükseldiği dönemlerde görece bağımsız davranan üniversiteler, mücadelenin düşük olduğu dönemlerde açık bir şekilde egemen sınıfların bir aracı gibi davranmaktadırlar. Bugün üniversitelerin burjuva sınıfının bir aracı gibi davranmasının, davrandırılmasının sebebi budur. Burjuvazi bir taraftan eğitimi ticarileştirirken, diğer taraftan da üniversiteleri kendisi için üreten bir kuruma dönüştürmektedir. Tüm bu teorik ve tarihsel arka plan doğrultusunda Bologna Süreci’ni tartıştığımızda ise, bu sürecin kapitalizmin genel hareketini hızlandırıcı bir katalizörden başka bir şey olmadığını gözlemleyeceğiz. Yani Bologna Süreci olmasaydı, eğitimin ticarileşme süreci ile üniversitelerin sermayenin dolaysız kurumları haline gelmesi süreci yine de gerçekleşecekti. Fakat Bologna Süreci’nin kendisi konjonktürel koşullar gereği bu süreci hızlandırarak tüm bu sürecin daha karmaşık bir şekilde ilerlemesini sağladı ve ortaya çıkan tüm fatura işçi ve emekçi çocuklarına ödetildi/ödetiliyor. Bu sürecin Avrupa merkezli olarak başlatılmasının nedeni ise yine kapitalizmin en temel hareket yasalarından biri olan “rekabet”tir. Bilindiği gibi, rekabet sadece ulusal pazarda gerçekleşen bir olgu değil aynı zamanda uluslararası pazarda da gerçekleşen bir olgudur. Kapitalizmin tekelci aşaması olan emperyalizm çağında asıl belirleyici olan da dünya pazarında süren rekabettir. Bugünün dünyasındaki kutuplaşmalar farklı olsa da Bologna Süreci, Avrupa sermayesinin Amerika ve Japonya sermayelerine karşı rekabet edebilmesi için uygulamaya konmuş bir süreçtir. Bu rekabetin içerisinde, teknik-teknolojik gelişim olarak Amerika ve Japonya’nın


Avrupa’dan daha ileri düzeyde olması, dolayısıyla emek üretkenliklerinin daha yüksek olması ve metaları daha ucuza mal ederek dünya pazarında daha fazla yer kapmaları bilinen bir gerçektir. Avrupa sermayesinin temel derdi de var olan teknik-teknolojik gelişim düzeylerini yükseltmek ve dünya pazarında rekabet edebilir bir seviyeye ulaşmaktır. Bu amaç doğrultusunda da Avrupa’da bir yüksek öğrenim alanı (AYA) oluşturularak emek standardizasyonu sağlanmalı ve vasıflı emeğin Avrupa emek pazarında hareket edebilmesi olanaklı kılınmalıdır. Üniversiteler de bu rekabet içerisinde sermayenin çıkarlarına uygun olarak konumlandırılmalı ve üniversite eğitiminin maliyeti sermayenin sırtındaki bir yük olmaktan çıkarılmalı, yani eğitim ticarileştirilmelidir. Bologna Süreci bu temel üzerinden başlatılmış bir süreçtir ve tüm uygulamaları buna hizmet etmektedir.

Bologna Süreci’nin somut uygulamaları Tüm bunların ardından Bologna Süreci’nin somut uygulamalarına değindiğimizde, son dönemde gerçekleşen eylemselliklerin nedeni de anlaşılacaktır. Bu yıl yüzlerce öğrencinin katılımıyla gerçekleşen eylemlerin temel nedeni, AYA yaratma amacıyla yapılan uygulamalardan kaynaklanmıştır. AYA projesi kabaca tüm Bologna Süreci üyesi ülkelerdeki eğitimleri belirli bir standardizasyona ulaştırmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda Dokuz Eylül Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde okuyan bir öğrencinin almış olduğu eğitim ve mezun olma kriterleri, Bologna Süreci’ne dahil olan herhangi bir başka ülkenin herhangi bir üniversitesindeki bilgisayar mühendisliği ile eşit olmalıdır. Bu sayede vasıflı emeğin standardizasyonu sağlanacak ve bilgi üretim sürecinin daha geniş bir alanda gerçekleşmesinin, sermaye sınıfının diğer ülkelerden vasıflı emek arzında bulunabilmesinin ve sermaye ihracının olanakları arttırılmış olacak. Bu amaç doğrultusunda ilk olarak ülkemizde var olan zorunlu YÖK dersleri ile ilgili değişimler gerçekleşti ve zorunlu YÖK derslerinin diplomalara olan etkisi sıfırlandırıldı. Çünkü diğer ülkelerdeki sermaye sınıfı, bir mühendisin Türk Dili ve Edebiyatı bilgisine ya da Türkiye tarihine ne kadar hakim olduğu ile ilgilenmiyordu. Bir diğer uygulama ise not geçme sisteminde gerçekleşti. Daha önce DC ve DD notları ile aldıkları dersleri geçebilen öğrenciler, artık bu derslerden geçemiyorlar. Bu uygulama sadece pilot okullarda başlatıldığı için çok bilinen bir uygulama değildir fakat Bologna Süreci pilot üniversitelerinden olan Ege Üniversitesi’nde bu değişim gerçekleştirilmiş ve büyük bir kinin doğmasına neden olmuştur. YÖK dersleri ile kuvvetli bir bağı olmadığı için var olan değişimi önemsemeyen üniversite öğrencileri, not sistemindeki bu değişim ile Bologna Süreci’ni tartışmaya başlamışlardır. En son değişim, sınıf geçme sistemindeki değişiklik ile kinlenen gençliğin sokaklara akmasına neden olmuştur. Avrupa Yükseköğrenim Alanı amacıyla tüm bölümlerde aynı sınıflarda aynı derslerin aynı kredilerle alınması amaçlanıyordu. Dolayısıyla

derslerin kredileri değiştirildi. Öğrencilerin geçmiş yıllarda vermiş oldukları derslerin kredilerinin değiştirilmesi birçok öğrencinin kümülatif ortalamalarının değişmesine, birçoğunun mezun olamamasına, birçoğunun üst sınıflardan ders alamayacak olmasına neden oldu. Örneğin 4 kredi iken almış olduğu dersin kredisinin 11 krediye yükseltilmesi ile ortalamasındaki değişikliği fark edip öğrenci işlerine hücum eden öğrenciler, ilk önce sistemde bir arıza olduğunu söyleyen yetkililere inanarak evlerine geri döndüler. Fakat daha sonradan bu durumun tüm üniversite öğrencilerinde yaşandığını gördükten sonra sorgulamaya başladılar ve Bologna Süreci’nin kendisi ile tanışmış oldular. Kredi akreditasyonu olarak tanımlanan bu süreci sosyal medyada tartışan binlerce öğrencinin dinamik enerjisinin sokaklara ya da eylemselliklere dönüşmesini istemeyen üniversite yönetimleri ise son gün sabaha karşı uygulamayı iptal etti. Fakat öğrenciler var olan mevcut uygulama geri çekilmiş olsa da Bologna karşıtı bir eylem gerçekleştirdiler ve tepkilerini dile getirdiler. Tüm değişimlerin ve dönüşümlerin yanında mesleklerdeki dönüşümü de ele almamız gerekmektedir. Yetkin mühendislik, stajyer avukatlık, sözleşmeli-ücretli öğretmenlik gibi uygulamalar ile gençlik geleceksizleştirildi. Bu süreçlerden hiçbirine ne gençlik cephesinden ne de emek cephesinde örgütlü bir yanıt verilememiş olması var olan uygulamaların vahşice hayata geçirilmesine olanak sağladı. TMMOB’ye bağlı odalar, yetkin mühendislik uygulamalarında oluşacak pazardan lokma koparabilmek için bu sürece karşı muhalefet etmedi, hatta oda içerisinde muhalefet edenlere saldırdı. Bu yetmezmiş gibi uzun bir süre çekingen de olsa bu süreci savundu.

Sonuç yerine... Belirli bir tarihsel dönemi irdeleyerek Bologna Süreci’ni tartışmaya çalıştık, ki bu yazı ile bütünlüklü bir değerlendirmenin yapılamayacağı da ortada. Fakat bu mütevazı çabamız içerisinde anlatabildiğimiz kadarıyla belirtmemiz gerekirse Bologna karşıtlığı, “her şeyden yalıtılmış salt bir Bologna karşıtlığına”, “sadece AKP karşıtlığına indirgenilmiş bir Bologna karşıtlığına” -ki bu süreç 1999 yılında başlamıştır yani AKP iktidarda değilken başlamıştır ve kim gelirse gelsin bu sürecin uygulamalarını hayata geçirmek zorundadır- ya da “emperyalist bir proje olarak Bologna karşıtlığına” indirgenmemelidir. Bologna Süreci varolan emperyalist kapitalizmin mevcut hareketlerini hızlandırıcı etkiye sahip bir katalizördür ve kapitalizmin dışına çıkamayan hiçbir siyasal süreç bu sürecin yaptırımlarını durduramaz. Dolayısıyla Bologna karşıtlığı, anti-kapitalist ve daha da önemlisi sosyalist bir kimlikle buluştuğu ölçüde ete-kemiğe bürünebilecektir. Diğer türlü ya akademik bir mücadele verilecek, ya AKP karşıtlığı üzerinden popüler eylemlilikler gerçekleştirilecek ya da antiemperyalist kimlik ulusalcı nüvelerle bütünleştirilerek bir takım pratiklerde bulunulacaktır. Bunlar da Bologna Süreci gibi temel ve kapsamlı bir saldırının püskürtülmesinde etkisiz kalacaktır. İzmir Ekim Gençliği

Bologna Süreci varolan emperyalist kapitalizmin mevcut hareketlerini hızlandırıcı etkiye sahip bir katalizördür ve kapitalizmin dışına çıkamayan hiçbir siyasal süreç bu sürecin yaptırımlarını durduramaz. Dolayısıyla Bologna karşıtlığı, antikapitalist ve daha da önemlisi sosyalist bir kimlikle buluştuğu ölçüde ete-kemiğe bürünebilecektir. Diğer türlü ya akademik bir mücadele verilecek, ya AKP karşıtlığı üzerinden popüler eylemlilikler gerçekleştirilecek ya da anti-emperyalist kimlik ulusalcı nüvelerle bütünleştirilerek bir takım pratiklerde bulunulacaktır. Bunlar da Bologna Süreci gibi temel ve kapsamlı bir saldırının püskürtülmesinde etkisiz kalacaktır.

29


Formasyon hakkının gaspı...

Gençliğe dayatılan geleceksizlik!

Bu sorun sermaye devletinin tüm ülkede uyguladığı neoliberal politikaların bir sonucudur. Sermayenin yarattığı işsizler ordusunun ya da yedek işgücünün bir parçasıdır atanamayan öğretmenler. Ya da “her şehirde bir üniversite” hevesiyle yapılan ancak nitelikli bir eğitimden yoksun bırakılan üniversitelerden mezun olan kardeşlerimizin, arkadaşlarımızın çalınan gelecekleridir.

30

Fen-Edebiyat fakültelerinde okuyan öğrencilerin öğretmen olabilmeleri için almak zorunda oldukları pedagojik formasyon dersleri geçtiğimiz haftalarda YÖK tarafından yapılan yazılı bir açıklama ile kaldırıldı. Sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda alındığı aşikâr olan bu karar cılız da olsa ortaya konulan tepkilerin ardından geri çekildi ve birtakım değişikliklerle yeniden piyasaya sürüldü. Yapılan değişiklikle Fen-Edebiyat fakültelerinden mezun olmuş ya da bu fakültelerde eğitimini sürdürmekte olan 1. 2. 3. 4., sınıf öğrencileri bu karardan etkilenmeyecek. Önümüzdeki dönem 1. sınıfa kayıt olacak öğrenciler için geçerli ve kapsayıcı olacak bu kararın tepkilerin önüne geçmek için alındığı ayan beyan ortadadır. Bizleri değilse bile kardeşimizi, komşumuzu, arkadaşımızı etkileyecek bu karar Fen-Edebiyat fakültesi öğrencilerinin hayallerini, geleceklerini ellerinden almak demektir. Evet, binlerce öğretmen açığının olduğu bir ülkede yine binlerce işsiz-atanmayan öğretmenin olması bir sorundur. Ancak bu sorunun kaynağı Fen-Edebiyat fakültelerinden mezun olan öğrenciler değildir. Bu sorun sermaye devletinin tüm ülkede uyguladığı neoliberal politikaların bir sonucudur. Sermayenin yarattığı işsizler ordusunun ya da yedek işgücünün bir parçasıdır atanamayan öğretmenler. Ya da “her şehirde bir üniversite” hevesiyle yapılan ancak nitelikli bir eğitimden yoksun bırakılan üniversitelerden mezun olan kardeşlerimizin, arkadaşlarımızın çalınan gelecekleridir. Tartışmamız gereken eğitim sisteminin bütünüdür. Yıllardır değişikliklere konu olan eğitim sistemi tıpkı bu düzen gibi çürümüştür. Bu sistemin ne Eğitim Fakültesi’nden mezun olan öğrencilerin ne de Fen-Edebiyat mezunlarının taleplerini karşılaması mümkündür. Bugün üniversiteler sermayenin, kapitalistlerin ihtiyaçları doğrultusunda eleman yetiştirmektedir. Bilim insanı yetiştirmek kaygısı olmayan üniversitelerden mezun olan öğrencilerin dipsiz bir geleceksizlik kuyusuna itilmelerinin sorumlusu işçi ve emekçileri sefalete mahkûm eden kapitalist düzendir. Bu farazi bir tartışma değildir. Bizlerin hayallerini, umutlarını çalan anne-babalarımızı gün boyu karanlık mahzenlere hapsedenlerdir. Bugün YÖK eliyle sürdürülen bu saldırılar biz

sesimizi çıkarmadığımız müddetçe devam edecektir. YÖK’ün kendi tarihine baktığımızda bile bunu açıkça görmemiz mümkündür. 12 Eylül askeri faşist darbesinin ardından kurulan ve üniversiteleri dizginlemek misyonunu edinen YÖK baskı, uzaklaştırma, okuldan atma, sürgün gibi birtakım yöntemlerle üniversitelerin ilerici ve devrimci birikimini yok etme ve mücadeleyi ezme yolunda 32 yılı geride bıraktı. Bu 32 yıl boyunca polis-Jandarma- ÖGB ve diğer tüm kolluk güçleriyle kışlalar ya da karakollar yaratan YÖK bilimin, özgür düşüncenin filizlendiği yerler olan üniversiteleri bu biçiminden de uzaklaştırdı. Disiplin yönetmeliklerinden eğitim müfredatlarına kadar üniversitelerin kontrol altına alınmasına hizmet eden bu kurum, ‘80’lerin sonrasında hızla kapitalistleşen ve sermaye birikimini artıran Türk sermaye devletinin sadık bekçisi olmayı sürdürdü. Bu dönemde gündeme gelen neoliberal saldırıların üniversitelerdeki ayağını ören YÖK eğitimin ticarileştirilmesi ve paralı hale getirilmesi için de önemli adımlar attı. Son yıllarda daha somut olarak atılan bu adımlar okullarımızda Ar-Ge binaları, Teknokentler, Kariyer Günleri, reklam stantları vb. gibi kendini gösterse de kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklar bunların çok daha ötesindedir. Tüm bunların yanında bizlere dayatılan derin geleceksizliğin önemli aktörlerinden biridir YÖK. Sermaye devletinin eğitim alanındaki eli-kolu olan bu kurum bizzat devlet büyükleri tarafından yönlendirilmekte-yönetilmektedir. Yukarıda da söylediğimiz gibi “pedagojik formasyon derslerinin kaldırılması” YÖK’ün tek başına aldığı ya da alabileceği bir karar değildir. Gençliğe yönelik kapsamlı saldırılarla birlikte yürürlüğe sokulan yetkin mühendislik, stajyer avukatlık, sözleşmeli öğretmenlik gibi günü kurtarmaya yönelik politikaların bir parçasıdır. Öte yandan devletin eğitim alanında yaşadığı krizin bir dışavurumudur. “Çok fazla atanmayan öğretmen var o zaman formasyonu kaldıralım” düz mantığının bir sonucudur. Yukarıda da döne döne vurguladığımız gibi bu sistem bizlere ancak diplomalı bir işsizliği vaat edebilir. Çünkü krizler, buhranlar, bunalımlar onun doğasında vardır. Kriz anlarında bulduğu tek çıkış yolu ise “kemerleri sıkmak” ya da verdiklerini geri almaktır. Bizlere düşen ise haklarımızı savunmak ve geleceğimizi kapitalistlerin iki dudağı arasından çıkacaklara bağlamamak olmalıdır. Zira mevcut haklarımız da onların bizlere bir lütfu değildir. Formasyon hakkımıza sahip çıkmak eğitim hakkımıza sahip çıkmak demektir. Formasyon hakkımıza sahip çıkmak geleceğimize sahip çıkmak demektir. O halde geleceğimiz için susmayı değil, mücadele yolunu seçelim!


Değişen sınavlar ve değişmeyen gerçekler... İlkokula başladığımız andan itibaren sınavlarla büyüyoruz. İlk olarak ortaokulda iyi bir lise kazanmamız isteniyor bizden. Ondan sonra da iyi bir üniversite kazanmamız... İsmi sürekli değişiyor ve değişecek de muhtemelen... Ancak işlevi hiç değişmiyor. Gençler kapitalist sistemin neferleri olarak yetişiyor: sorgulamayan, düşünmeyen, düşlemeyen ve üretmeyen robotlar. İçinde yaşadığımız kapitalist düzenin kendini meşrulaştırmak ve yaşamını sürdürmek için kullandığı birçok ideolojik aygıtı vardır. Sermaye sınıfı bu ideolojik aygıtları elinde bulundurduğu devlet aracılığıyla kullanır. Böylece toplumu şekillendirir, kendi düzeninin insanlarını yaratır. Sınavlar da sermayenin hem gençleri şekillendirdiği hem de eğitimi meta haline getirerek kârına kâr kattığı ideolojik bir araçtır. Bu sınavlarla gençler topluma kendilerini kabul ettirebilmek için üniversiteyi bir araç olarak görmekte, dolayısıyla üniversiteye giriş sınavıyla büyük bir baskı altına girmektedir. Bu öyle büyük bir baskıdır ki 17 yaşında insanlar sınav öncesi kalp krizi geçirebilmektedir. Ya da sınavdan kötü sonuç almak korkusuyla gencecik bedenini yüksek bir yerden boşluğa bırakmaktadır. Bu boşluk öyle büyüktür ki, tüm umutları ve heyecanları yok etmiştir. 17 yaşındaki genç beden canına kıymaktan başka çıkar yol bulamamıştır kendine. Diyelim ki dershaneye gidip sınavı kazandık ve üniversiteye girdik. Ya sonrası? O zaman da üniversite har(a)cımızı çıkarmak için çalıştığımız inşaattan düşüp ölebiliriz mesela. Hadi bir şekilde mezun olduk. Ondan sonra? Dayak yiyen doktor, atanamayan öğretmen ya da göçük altında can veren bir madenci olabiliriz. Sermaye devleti eğitimi meta, öğrenciyi müşteri gören anlayışı önce yasalara sonra insanların beynine yerleştirmek istiyor. Nitekim dershaneleri kaldıracağını dillendiren sermaye devleti sözcüsünün sözleri riyakarlıktan öte bir anlam taşımıyor. Zira iktidarda bulunduğu 6 yıl içerisinde dershanelerin oranı %90 artmış. Özel okulların durumu da farklı değil. Yani kalkan dershanelerin yerine ne konulacağını tahmin etmek zor değil. Devlet okullarında bile parasız eğitim verilmezken dershanelerin özel okullara dönüşmesi eğitimin artık tamamen piyasanın kontrolü altına gireceğinin göstergesidir. Böylece devlet diğer sağlık, ulaşım gibi eğitim yükünden de kurtulacak. Peki, ödediğimiz vergiler nerede kullanılacak? Onlar da Kürt halkının üzerine bomba ya da hakkını arayan emekçinin üzerine biber gazı olup düşecek. Bu demektir ki devlet anayasada yazılı bulunan ‘sosyal devlet’ yerine ‘polis devleti’ olacak. Geçtiğimiz aylarda geçen 4+4+4 yasasında panzerlerin ve biber gazının gölgesinde kalan kamuoyunda pek konuşulup tartışılmayan bir mesele var: ‘ilköğretimin parasız olduğu’ ifadesinin anayasadan çıkartılması. Böylece kamuoyunda din-laiklik tartışması yapılırken bu madde hiç gündeme bile gelmemiş oldu. Eğitim artık anayasada da ilköğretimden üniversiteye kadar tamamen paralı hale geldi. Yani eğitim de artık birçok ‘hak’ gibi parasını ödeyen bir azınlığın yararlanacağı meta haline geldi. Ferhat ve Berna’da da tanık olduğumuz gibi, parasız eğitimi talep etmek bile suç sayılıyor. Sınav şifreleri aracılığıyla gençlerin gelecekleri ile oynamak ise gayet meşru! Önce sorulara şifre koyarak binlerce genci aldatmak istediler. Bu ortaya çıkanca, insanlarla dalga geçercesine sınav girişlerinde öğrencileri neredeyse iç çamaşırına kadar aramaya başladılar. Tam bir maskeli balo… Kapitalizm gençliği geleceksizliğe sürüklerken ona bu karanlık

tabloyu unutturacak oyuncaklar da üretiyor. Yeni kıyafetler, telefon ya da facebooktan oluşturduğu anlamsız bir dünya sunuyor gençliğe. “Sınav stresinden kurtulmak için git alışveriş yap, para harca, rahatla” diyor. Yani kazanan yine kapitalizm oluyor. “Ama asla sınav sistemini eleştirme, senin bunu değiştirmeye gücün yetmez” diyor. “Eğer çok tepkiliysen facebookta paylaş herkes görsün bu tepkini, ama sistemi değiştirmek için çaba harcama.” Test kitaplarıyla dolan hayatlara kültür-sanat uğramıyor. Bunlar boşa zaman kaybı; oysa rakiplerimiz bizim önümüze geçebilir. Sıra arkadaşımızın bile rakibimiz olduğu bir sınava giriyoruz ne de olsa. Profesyonellik adı altında arkadaşlık, dayanışma gibi kavramlar itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor. Ne de olsa gemisini kurtaran kaptan. Oysa kimse ne gemisini kurtarabiliyor ne de kaptan olabiliyor. O kadar rekabetten sonra herkesin kaderi aynı oluyor: güvencesiz ve düşük ücretle çalışma ya da işsizlik. Büyük şair Nazım’ın da söylediği gibi “antenler yalan söylüyorsa, yalan söylüyorsa rotatifler, kitaplar yalan söylüyorsa, beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların, bu bezirgân saltanatı bu zülüm bitmesin diyedir.” Reklam panoları, televizyon kanalları, radyolar hepsi bize geleceksizliğimizi unutturmaya çalışsa da biz ‘bu dünyanın öküzün boynunda değil, ellerimizin üstünde olduğunu’ biliyor ve tüm bunların karşısına örgütlü mücadeleyle çıkıyoruz. Biz biliyoruz ki bir sınav gider yenisi gelir, adı değişir ama içinde yaşadığımız geleceğimizi çalan sistem yerinde durur. Ve yine biliyoruz ki, bu düzen değişmedikçe daha çok genç vereceğiz sınavlarda, iş kazalarında, darağaçlarında… Şili’de, İspanya’da, Yunanistan’da ve dünyanın dört bir yanında öğrenciler eğitimin ticarileşmesine ve geleceksizliğe karşı sokağa çıkıyor. Bizler de parasız, bilimsel ve anadilde eğitim hakkımız için devrim ve sosyalizm mücadelemizi büyütmeli, geleceğimizi çalanlardan hesabını sormalıyız. Denizler’in, Mahirler’in, İbolar’ın ve Ümitler’in mirasına ancak böyle sahip çıkabiliriz. Tek çıkış yolumuz örgütlü mücadele, çözüm sosyalizmdir. Hacettepe’den bir Ekim Gençliği okuru

31


Avrupa’da gençlik hareketleri , sorunları ve sorumluluklar II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası Avrupa kıtasına, “sosyal barış” ve “sosyal devlet” politikaları egemen oldu. Bunun da etkisiyle, bu dönemden itibaren Avrupa'daki gençlik hareketleri oldukça barışçıl karakter kazandı ve doğal olarak sistem içi bir mecrada seyretti. Şüphesiz ki, Avrupa'da “devrimci şiddeti” kullanan, 17 Kasım ve RAF gibi kimi radikal örgütlenmeler de ortaya çıktı. Nedir ki, bu bir istisnaydı, kaideyi bozmuyordu. '68 gençlik hareketi dışta tutulursa, tüm bir dönem Avrupa'daki gençlik hareketlerinin genellikle sosyaldemokrat bir karektere sahip olması, elbette ki o günün tarihsel, toplumsal ve siyasal koşullarından ve dünya sol hereketinin seyrinden ayrı ele alınamaz. '68 gençlik hareketine gelince, bu hareket kendine has bir niteliğe sahipti ve o günün uluslararası konjönktürü ile bire bir bağlantılı bir iklimin ürünü idi. Özgün kimliği ile başta Avrupa kıtası olmak üzere, dünya çapında bir hareket haline gelerek tarihteki yerini aldı. Bütün kusurlarına ve içsel zayıflıklarına karşın sistem karşıtı bir karaktere sahip olan bu hareketten sonra, özellikle Avrupa'da, politik söylemi ve siyasal karakteri açısından bir etki alanına sahip hareketlere bir daha tanık olunamadı.

'80'li - '90'li yıllar ve sonrası gençlik hareketleri '80'lerin sonunda, '90'lı yıllarda ve 2000'li yılların ortalarında kendiliğindenci bir çizgide de gelişmiş olsa, Avrupa gençliği yeniden hareketlendi. Fakat bu gençlik hareketlilikleri, Fransa ve İngiltere'de olduğu gibi ufuksuz olmanın yanında, devrimci bir partinin önderliğinden de yoksun hareketliliklerdi. Böylesi hareketlerden bir istikrar beklenemezdi. Nitekim, böyle de oldu. Sözkonusu bu hareketler, devrimci bir önderlikten yoksunluğun dolaysız sonucu olan zaaf ve zayıflıkları nedeniyle kısa zaman içinde sönümlendiler. '90'lı yıllardan itibaren işçi ve emekçiler sermayenin dur durak bilmeyen saldırılarıyla karşı karşıya kaldı. Bu aynı saldırıdan gençlik de nasibini aldı. Avrupa'nın tüm tekelci devletleri kesintisiz biçimde gerçekleştirdikleri saldırılarla gençliğin neredeyse bütün demokratik hak ve özgürlüklerini ortadan kaldırdılar. Saldırı, eğitimin özelleştirilmesinden mesleki eğitimin alabildiğine sınırlı bir hale getirilmesine, sağlıktan barınmaya, tüm alanları kapsayan bir saldırıydı. Bu saldırı, kayda değer bir direnişle karşılaşmadı ve dolayısıyla etkili oldu. Belirtmek gerekir ki, üniversite gençlik örgütlerinin işlevsiz hale getirilmesi, bu saldıraların çok kolay bir biçimde hayata geçirilmesinde büyük rol oynamıştır. Her şeye rağmen, bu yıllarda, Avrupa'da, bu saldırgan politikalara karşı alanlara çıkıp bu saldırılara itiraz eden gençlik hareketlilikleri de yaşandı. Ne var ki, bunlar, daha çok başını kimi düzen partilerinin çektiği hareketlerdi. Hepsi de düzen sınırları içinde seyrettiler ve ileri bir safhaya evrilmeden bitirildiler. Bu aynı dönemde gençlik içinde az-çok etkili olan diğer akımlar ise anti-faşist örgütler ve troçkistlerdi. Fransa'da o görkemli öğrenci eylemlikleri sırasında ve sonrasında, özellikle troçkist çevreler, devrimci bir öncünün olmayışı koşullarını da değerlendirerek, hatırı sayılır düzeyde güç kazandılar. Bu aynı şey, Almanya'daki, tanımlı ve tutarlı bir programdan yoksun, aslında ne istediğini bilmeyen antifaşist gruplar için de geçerlidir. Çok ciddi bir düzeyde olmasa da, Maocu gelenkten gelen kimi örgütlenmelerin de bu süreç içinde bir parça güç topladıklarını söyleyebiliriz. Sonuç olarak, Avrupa'daki gençlik hareketleri, bir parça Yunanistan ve İspanya dışta tutulursa, aşağı yukarı benzer biçimde seyretmiştir.

2000'li yıllar: Gençlik hareketinin yeni dönemi

32

Krizin de tetiklemesiyle, günümüzde, Avrupa'nın hemen

her yerinde işçi ve emekçiler içinde büyük bir kaynaşma yaşanmaktadır. Avrupa'nın İsviçre gibi nispeten sükunet içinde olan ülkesi de dahil tüm ülkeleri, son bir kaç yıldır gitgide serteleşen ve militan biçimler kazanan proleter kitle hareketleriyle çalkalanıyor. Bu aynı durum gençlik için de geçerlidir. Gençlik, başta ekonomik olarak iflasın eşiğine gelmiş Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerdeki olmak üzere, Avrupa'daki bu militan sınıf ve emekçi kitle gösterileri içinde önemli bir rol oynamaktadır. Hatta kimi yerlerde, bu eylemliliklerin fitilini ilk olarak genç ögeler tutuştumaktadır. Yeni dönem sınıf ve kitle hareketleri her yerde, sınıf ve kitle hareketine egemen II. Enternasyonal kaynaklı reformizmden kopuşu zorlamakta, bir başka ifade ile, devrimcilik-reformizm ayrışmasını dayatmaktadır. Bu anlama gelmek üzere, devrimci bir sınıf mücadelesinin oluşup gelişmesi, bunun dolaysız bir ifadesi olarak devrimci partilerin oluşmasının koşulları da dahil, son derece önemli devrimci imkanlar biriktirmektedir. Bu aynı gelişme, doğal olarak gençlik hareketinin seyrini de etkilemekte, bu hareket içinde de devrimcilik-reformizm ayrışmasını mayalamakta, burada da bir kopuşu dayatmaktadır. Sınıf ve kitle hareketinin radikalleşmesine paralel biçimde, özellikle Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerde gençlik hareketi de gitgide radikalleşmektedir. Şöyle ki; gençlik, Madrid ve daha radikal eylemlerle Atina sokaklarında, hakları ve geleceği için, bir başka ifade ile yaşanılabilir bir dünya özlemiyle sokaklara çıkıyor, günlerce süren boykot ve işgal eylemleri gerçekleştiriyor. Wal Street'i İsgal Et hareketi örneğinde olduğu gibi, hem de kapitalist sistemin kalbi ve kabesinde, yani Amerika'da ve yanısıra da Avrupa'nın en önemli finans merkezi olan Frankfurt'ta ve Madrid'de kapitalist hegemonyanın can damarlarına, bankalara saldırıyor. İngiltere'de göçmen gençlik tüm banliyölerde ayağa kalktı. “Güneş batmayan imparatorluk”un başkenti Londra, günlerce isyana kalkmış bu kuşağın sokak çatışmalarıyla sarsıldı. İtalya'da okullarda boykotlar yapıldı, binlerce öğrencinin katıldığı protesto gösterileri gerçekleştirildi. Ünlü Pisa Kulesi işgal edildi. Hollanda gibi durgun bir ülke metropolleri bile, bir kaç kez, eğitimin ticarileştirilmesine karşı militan gençlik eylemlerine sahne oldu. Avrupa'nın 'tuzu kuru' ülkesi Almanya, her şeye rağmen, binlerce öğrencinin katıldığı eğitimin özelleştirilmesini protesto eylemlerine sahne olmaktan kurtulamadı. Tüm bunlar, borç ya da euro krizi olarak kendisini ifade eden Avrupa'daki krizin giderek Almanya ve Fransa gibi merkez ülkelerde de güçlü biçimde hissedilir hale gelip, bu iklimi her yere yaymasının dolaysız sonuçlarıdır. Bu ise, sadece sınıf ve kitle hareketleri cephesinde değil, gençlik hareketinin geleceği konusunda da iyimser olmamızı sağlamaktadır.

Hareketin geleceği ve devrimci görev Avrupa'daki proleter kitle hareketlerinin pek çok devrimci imkan biriktirdiği bir veridir. Fakat öte yandan, gitgide süreklilik kazanan devinimlerin yaşandiği bu topraklarda, hali hazırda devrimci partilerden yoksunluğun yaşandığı da bir gerçektir. Yani, hareketi giderek radikalleşen gençlik yığınları devrimci bir öncüden yoksundur. Bu ciddi bir açmazdır. Fakat, sınıf ve emekçi kitle hareketinin dinamikleri, eninde sonunda bu eksikliği de giderecektir. Bu süreci hızlandırmak doğal olarak herkesten önce bu ülkelerin devrimci güçlerinin görevidir. Diğer şeylerin yanı sıra, herşey bu ülkelerdeki sınıf devrimcilerinin ortaya koyacağı iradeye, beceriye ve yaratıcılığa bağlıdır. Tarih bir kez daha, Avrupalı devrimci güçleri sınavdan geçirmektedir. İşçilerin Birliği Halkların Kardeşliği Platformu (BİR-KAR) Gençliği


Dinci gericilik dört koldan saldırıyor...

Gericiliğe karşı mücadeleyi yükseltelim! Egemen ideolojinin varlığını sürdürebilmesinin yollarından biri toplumda bir inanç ya da bir gelenek etrafında ortak duygular yaratmasıdır. Düzenlenen yasalar, yaşama biçimleri, gelenekler, dini inançlar vs. yönetim biçimlerine göre farklılıklar gösterebilir. Tersinden yaratılan bu inançlar da toplumu derinden etkileyip büyük değişimler yaratabilir. Aralarında diyalektik bir ilişki bulunmakla beraber kapitalist üretim biçiminin egemen olduğu toplumlarda bu tür inançlar veya gelenekler tek bir biçimde sürdürülür: Sistemin devamını sağlayacak bir içeriğe ve etkiye sahip olması koşuluyla. Kuşkusuz tüm bunların içinde din olgusunun ayrı bir yeri vardır. Çünkü din her dönemde toplumları yönetmeyi en fazla kolaylaştıran araç olmuştur. Din olgusunu kendi talepleri ve istekleri doğrultusunda kullanan egemen sınıf uzunca bir süre kitlelere hükmetmeyi başarabilir. Buraya ek olarak belirtmek gerekir ki, bizim ülkemizde farklı bir dengeleme söz konusu olmuştur. %90’ı Müslüman diye tanımlanan ülkemizde sermaye sınıfı dinle hep kol kola olmakla beraber bir denge sağlamaya çalışarak günümüz toplumuna şekil vermiştir. Dinin toplumda çok fazla etkin olduğu dönemlerde onu geriye çekmek, çok geriye gittiği dönemlerde onu palazlandırmak gibi bir politika ile liberal görüşünü pekiştirmiş, güçlendirmiştir. Bugün gelinen noktada açıkça görmek gerekir ki sermaye ile kol kola giren bir zihniyet olarak dinci-gericilik artık ülkemizde belli bir olgunluğa ulaşabileceği koşulları hazırlamıştır. Bunu incelemeye başlarken türban sorunundan başlayıp eğitime kadar uzanan, alkol tüketiminden kürtaja kadar bir dizi konunun farklı kılıflar altında ama dinci-gericilik adına karşımıza çıktığını görmek gerekir. AKP iktidarı, kapitalist ideolojinin ve liberal görüşün profesyonel uygulayıcısı olarak her yeni dönemde farklı bir konuyu gündeme alarak adım adım gericiliği örmüştür. Fütursuzca yürütülen, her seferinde dincigericilerin lehine sonuçlanan ve ardı sıra toplumda da birçok dengeyi altüst eden tartışmalar sık sık gündeme getirilmektedir. Üstelik bunlar halkı spekülatif tartışmalarla oyalamanın da araçları olarak oldukça planlı bir biçimde işletilmiştir. Örneğin son olarak gündeme getirilen kürtaj tartışması körüklenerek sürdürülürken, diğer taraftan THY işçilerine grev yasağı getirildiğini, 3. Köprü'nün ihalesinin yapıldığını görüyoruz. Dolayısıyla, dinci-gerici bir basınç yaratmaya çalışan iktidarın bunun sancılarının olduğu dönemleri de işçi ve emekçilere yönelik saldırıları artırmanın bir fırsatı olarak kullandığı ortadadır. Erkek egemen dinci-gericiliğin toplumun yapısına etki eden uygulamaları kuşkusuz en çok da kadınların üzerine bir karabasan misali çökmüştür. Sistemin yaratmak istediği aile modeli kadınların sömürüsü üzerine kurgulanıp, birçok söylemle de ajite edilmiştir. Kadınlara üç çocuk doğurmasını söyleyen başbakan, konuyla ilgili açıklamalarını her zaman dini bir takım vecizelerle süslemeyi ihmal etmemiştir. Arkasından gelen süreçte de ilgili bakanlıktan kadının adını çıkarılıp Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı şeklinde değiştirildiği dönemde yine din ve namus naraları atarak kadına “durması gereken yeri” hatırlatan bir gericiliğe soyunmuştur. Gelinen son noktada ise kürtajın günah olduğundan hareketle kadın bedeni üzerine söz söylemeyi kendisinde hak olarak gören bir iktidarla karşı karşıyayız. Parça parça incelediğimizde bile kadınların hem kazanılmış birçok hakkına hem de kadın kimliğine yönelik ciddi saldırılar olduğunu görebiliyoruz. Bir de bunun toplamının yarattığı etkiye bakarsak, ciddi anlamıyla bir gericiliğin kadını baskı altına aldığını ve bundan sonraki süreçte de bu baskının farklı versiyonlarla sürdürüleceğini çok net görebiliriz.

Verili bir sistemin ideolojisinin devamlılığını ve her gün yeniden üretilmesini sağlayacak olan kurumlardan biri de kuşkusuz eğitim kurumudur. Ülkemizde dinci-gericiliğin her türlüsünün hedef olarak seçtiği ve yoğunlaştığı bir alan olarak eğitim kurumları artık tamamen bunun hizmetine açılmış durumdadır. Özellikle Fethullah Gülen cemaatinin yapılanmalarının okullarda yaygınlaştığı bilinen bir gerçek. Bununla birlikte devlet eliyle düzenlenen birçok sınavda da bu cemaatin, insanlarını türlü yöntemlerle (kopya, şifre, torpil vs.) önemli yerlere getirdiğini biliyoruz. İktidarla işbirliği içindeki bu cemaat yapılanması kendi içinde yolsuzluklarla büyüyedursun, yeni eğitim sistemi ile artık işin rengi iyiden iyiye değişecek. 4+4+4 sisteminin emekçiler nezdinde yol açtığı sorunları bir kenara bırakarak söyleyelim, bu proje tam anlamıyla başbakanın söylediği “dindar nesil yaratacağız” projesidir. Kuran ve din eğitiminin “zorunlu seçmeli(!)” olmasından tutun, kız ve erkek çocuklarının isteğe bağlı olarak ayrı okutulmasına kadar, uygulamalı eğitim adı altında küçük yaşta çocukların sömürülmesi, eğitimin bir kısmının açıktan tamamlanması ile kız çocuklarının zorla evlendirilme tehlikesi ile karşı karşıya olmaları gibi neresinden tutarsanız tutun hep bir dinci-gerici uygulama ile karşılaşırsınız. Bu açık bir biçimde zihinleri köreltilen, baskı altında tutulan bireylerin yetişeceği anlamını taşımaktadır. Benzer örnekleri daha da çoğaltmak mümkün, ancak bir de bunun toplum üzerindeki etkilerine bakalım. Dinci-gerici uygulamaların sonuçlarını iki açıdan değerlendirmek gerekiyor. Birincisi yapıldığı dönemdeki yani kısa vadedeki etkileri, ikincisi ise uzun vadede doğuracağı sonuçlar. İlkine baktığımızda tekil örnekler üzerinden ayyuka çıkan zihniyetleri görebiliriz. Dönem içinde birçok Alevi mahallesinde kapıların işaretlenmesi dinci-gericiliğin palazlandıkça faşizmde cisimleştiğinin göstergesidir. Ve ne yazık ki bu gibi örneklere bizim toplumumuz daha önceki dönemlerde en vahşi biçimiyle tanıklık etmiştir (örneğin bir müslümanın yedi tane aleviyi öldürünce cennete gideceğinin fetva edilmesi, Sivas’ta aydınların yakılarak katledilmesi vb.). Bunlara bakarak, bugünden din kullanılarak oluşturulan mahalle baskısını açıkça görebiliyoruz. Uzun vadede gerçekleşecek bir sonuç ise yasalarından yaşayışına kadar din kurallarının esas alındığı bir düzende yetişecek bireylerin karartılmış, kötürümleşmiş beyinler haline getirilmesidir. Böyle bir durumda artık eşitsizliğin had safhaya çıktığı ve bunun kanıksandığı, bilimselliğin yerine envai çeşit hurafenin ve yaşantıları zorlaştıran, körelten inanışların ve normların getirildiği itaatkâr bir toplum yaratılacak demektir. Sonuç olarak bu uygulamalara öyle veya böyle karşı çıkanların azınlık olarak görüldüğü ve her türden baskı ve zorbalığın pervasızca dayatıldığı bir süreçten geçiyoruz. Sistemin gericiliğine karşı alanlarda taleplerini haykıran sendikalar, kadınlar, öğrenciler devletin kolluk güçlerinin vahşi saldırılarıyla karşı karşıya geliyor. Buradan yola çıkarak tüm saldırılara rağmen eylemli süreçlerin devam etmesi gerekmektedir. Ancak bununla birlikte de iktidarın dinci-gerici yasalarını, kanunlarını, uygulamalarını fiili-meşru bir çizgide hiçbir kurumda işletmemek gerekmektedir. Bunun yanı sıra tüm bu çürümüş ideolojileri çöpe atacak aydın zihinlerin gelişmesi, temelini bilimsellikten, eşitlikten ve özgürlükten alan ideolojinin güçlenmesi ve büyümesi ile mümkün olacaktır. Y. Toprak

33


15–16 Haziran Büyük İşçi Direnişi yolumuzu aydınlatıyor... İşçi sınıfı mücadelesinin tarihinde bir dönüm noktası olan büyük direnişin ardından 42 yıl geçti. Emekle sermayenin, işçi sınıfıyla burjuvazinin karşı karşıya geldiği ve emeğin kutsallığının, işçi sınıfının militan eylemleriyle yüceltilerek sermayeye atılan tokatın günlerinden birisidir 15-16 Haziran. Bu direniş bir dönüm noktasıdır. Bu direnişle işçi sınıfı, sendika ağalarına, devletin baskı ve terörüne, sendikasızlaştırma saldırılarına karşı birleşik ve militan bir mücadele hattı izlediğinde tüm saldırıları karşılayabilecek ve geri püskürtebilecek bir misyona ve güce sahip olduğunu göstermiştir. Öte yandan 15-16 Haziran direnişi o dönemde yükselen sınıf hareketinin gidişatını parlamenter bir umuda bağlayan revizyonist akımlara ve burjuvaziye yedeklenen kurumlara da işçi sınıfının asıl gücünü ve militan duruşuyla yükselen sınıf mücadelesinin dönem üzerindeki etkilerini belirgin bir biçimde göstermiştir. Direniş burjuva sosyalist akımların durdukları çizgiyi açığa çıkartmış ve sermayeye atılan tokat aynı zamanda kendilerini sol olarak algılatan bu kuruluşlara da atılmıştır. Aradan yıllar geçmesine rağmen gerek militanlığıyla, gerek büyüklüğüyle, gerekse toplumsal ve siyasal yaşamın üzerindeki etki ve sonuçlarıyla hala tek olma özelliğine sahip bir direniştir 15–16 Haziran. Dönemin getirdiği sınıf yükselişi gençlikte de bir yükselişe yol açmış ve gençlik, direnişin en önemli destekçileri olmuştur. Şu döneme kadar aşılamayan bu direnişten öğrenmek, ders çıkarmak ve yeni 15–16 Haziranlar yaratmak devrimci sınıf mücadelesini yükselten sınıf partisinin güncel hedeflerindendir.

Türk-İş ve DİSK’in kuruluşundan 15-16 Haziran’a doğru.. Kapitalist sistemin 1950’li yıllarda hızla gelişmeye başlaması, işçi sınıfı saflarının da hızla genişlemesi sonucunu yarattı. İşçi sınıfı, her geçen gün artan işçi sınıfının eylemliliği, grevleri ve direnişleri ile sınıf savaşımındaki yerini almaya başlamıştı. İşçi sınıfının bilincinin gelişmesi sermaye için bir tehlikeydi ve sermaye bunun farkındaydı. Gün geçtikçe gelişen, genişleyen, bilinçlenen işçi sınıfını dizginlemek ve devlet güdümüne sokmak sermaye için bir ihtiyaçtı ve bu amaçla 1952’de devlet eliyle Türk-İş sendikası kuruldu. İşçi sınıfının çoğunluğunu çatısı altında toplayan Türk-İş, işçi sınıfının kan emicilerine karşı verdiği mücadelenin her safhasında yerini sermayenin ve devletinin yanı olarak seçmiştir. Belirli bir süre tek sendika anlayışıyla sermayenin işçi sınıfını dizginleme çabası devam etmiş, ancak işçi sınıfının büyük tepkilerine yol açan bu durum 1967’de DİSK’in kuruluşunu getirmiştir. Türk-İş’ten ayrılarak DİSK’e geçişler yaygınlaşmıştır. Türk-İş’in işçiler üzerindeki etkisinin azalmaya başlaması ve DİSK’in giderek bir çekim merkezi haline gelmesi sermaye cephesinden duruma müdahale ihtiyacı doğurmuş, sınıfın örgütlenmesine yönelik saldırıların dozu arttırılmıştır. AP ve CHP’nin ortaklaşa hazırladığı bir yasayla birlikte DİSK’i bitirip Türkİş’i eski haline getirmeyi, sınıfı el-avuç içerisinde tutmayı amaçlamışlardır. Burjuvazi “DİSK’i kapatma” saldırısıyla işçi sınıfının karşısına çıkmış olsa da aslında gelişen işçi sınıfının son on yıllık kazanımlarını silip süpürmeyi hedeflemektedir. İşçi sınıfının kendisini var ettiği bir yere saldırmak, sermayenin bir nevi diş gösterme girişimi, işçi sınıfının geçmişinin ve geleceğinin üzerine çizilecek çizgiyi de beraberinde getirecekti. İşçi sınıfı elbetteki bunun farkında değildi ve yapacağı eylem sadece “sendikalarını kaybetmek istemeyen” işçilerin ufkuyla sınırlı kalacaktı. Ancak direnişin yarattığı sonuçlar bunun ötesine geçerek işçi sınıfının siyasi yaşamdaki başrolünü ortaya koydu.

34

“Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok!” DİSK’in kapatılmasına karşı 2 gün sürecek olan büyük işçi yürüyüşü başlamıştı. Çeşitli fabrikalardan eyleme katılan işçiler eylemin ikinci günü iki kat sayıyla çıkmıştı sermayenin karşısına. Otosan fabrikasındaki onlarca işçi “Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok!” pankartı arkasında başlamışlardı yürüyüşe. Yaşamı köleleştirilmiş, hakları her fırsatta gasp edilmeye çalışılmış ve gasp edilmiş işçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek hiç bir şeyleri yoktu. İşçi sınıfı sermayenin polisine, panzerine, yasasına, yasağına rağmen militan bir duruşla karşıladı polis barikatlarına ve kendi barikatlarıyla cevap verdi. İstanbul’da, Gebze’de başlayan yürüyüşte binlerce işçi şartelleri indirip alanları hınca hınç doldurdu. İşçi sınıfının büyük yürüyüşü devletin sıkıyönetim ilanına rağmen devam etti. 15 Haziran’da çoğunluğu DİSK üyesi olan işçilerin katılımıyla başlayan yürüyüş 16 Haziran’da Türk-İş’e bağlı işçilerin de katılımıyla kitleselleşerek sınıfının gücünü alanlara taşıdı. Direniş boyunca işgal eylemleri de meydana geldi.16 Haziran günü gözaltılar yaşandı. Büyüyen bu direniş karşısında elbetteki sermaye devleti boş durmamış, direnişteki 3 işçiyi katletmişti. Sendikal ihanet günümüzde olduğu gibi o gün de kendini göstermiş, yaşanan olaylar üzerine DİSK Başkanı Kemal Türkler eli kanlı katilleri “şanlı ordu” olarak ilan ederek anayasaya bağlılığını bildirmiş ve yürüyüşün bitirilmesini istemişti. Ancak işçi sınıfı uğradığı ihaneti yine militan bir duruşla göğüslemiş ve sendika bürokratlarına teslim olmamıştır. Bulundukları işyerlerinde iş yavaşlatma ve durdurma eylemlerine devam etmişlerdir. DİSK yönetimi ikinci büyük ihanetini ise eylem sonrası işten çıkartılan binlerce işçiyi sessiz sedasız terk etmekle yapmıştır. Büyük işçi yürüyüşünün sonunda 3 işçi katledilmiş, işçilere ve sendika yöneticilerine beraatla sonuçlanan davalar açılmış, işten çıkartmalar yaşanmış ve yasa geri çekilmiştir. Yüzü aşkın fabrikadan yüz binleri aşkın insanla alanları dolduran işçi sınıfı, zaferiyle sonuçlanan bu direnişte bizlere meşale olmuştur. .

15–16 Haziran’ın yolunda mücadeleyi büyütmeye... 15-16 Haziran direnişi, işçi sınıfının kendi çıkarları doğrultusunda yükselttiği militan mücadele ile sermayenin her türlü saldırısının geri püskürtülebilineceğini göstermiştir. Bu direniş, emek ve sermaye çelişkisi üzerine kurulu olan kapitalist düzene karşı mücadelenin tek kurtarıcılarının işçi sınıfı olduğunu göstermiştir. Bu direniş, sendikal bürokrasiyle sınıfın önüne konulan engellerin, yine sınıf tarafından oluşturulan taban örgütlenmesiyle püskürtüldüğünü göstermiştir. Bu direniş, “işçi sınıfı bitti” diyenlerin ve umudu parlamentoya bağlayanların iddialarının yalnızca boş bir laf yığını olduğunu göstermiştir. Ve bu direniş bizlere, militan mücadelesiyle ve üretimden gelen güçleriyle devrimi zafere ulaştıracak tek sınıfın işçi sınıfı olduğunu göstermiştir. Bugün yaşadığımız süreçte sermayenin işçi sınıfına karşı saldırıları artarak devam etmektedir. Bugün hala işçi sınıfının mücadelesini parlamenter düzeye çekerek, işçi sınıfını düzen içi çözümlere yönlendirenler ve boş laf yığınları ile koltuk çıkarlarını sınıf çıkarlarının üstünde tutan sendika bürokratları mevcuttur. Biz genç komünistlere düşen görev ise işçi sınıfının dalgalandırdığı kızıl bayrağı bulunduğumuz her alanda, işçi sınıfı ve işçi sınıfının öncüsü olan devrimci sınıf partimizin önderliğinde omuzlarımızda taşıyarak proletarya sosyalizminin/ işçi sınıfı devrimciliğinin bayrağını yükseltmektir.


Sivas’ın hesabı sorulacak! “Gün tutuşur canım gece tutuşur Yangınlarda tutsak canlar tutuşur Gülüm toprak olur yele karışır Yürür gelir canlar yollar tutuşur” Sermaye devletinin tarihi, kuruluşundan bugüne, katliamlar tarihidir. Karadeniz’de Suphiler’den, Dersim’de Seyit Rıza’ya; Maraş’tan, Çorum’dan, Gazi’ye; cezaevlerinden, sokaklara her yerde kanla anılır bu devlet. Sermaye devleti on yıllardır Kürdistan’ı bombalarla yakıyor yıkıyor. Daha yakın tarihte, içinde çocukların da olduğu 34 köylüyü Roboski’de bombalarla katletti sermaye devleti. Yani ne tarafından bakarsak bakalım tüm çıplaklığıyla katliam gerçekliğini görüyoruz. Sivas katliamı ise sermaye devletinin katliamlarından yalnızca biri.

Katil devlet iş başında Tarih 2 Temmuz 1993’ü gösterdiğinde, katiller sürüsü yine işbaşındaydı. Pir Sultan Abdal Derneği’nin çağrısıyla Banaz Şenlikleri için onlarca aydın, yazar, sivil toplum kuruluşu, dernek bir araya gelmiş ve şenlik için hazırlanmaya başlamıştı. Ama aynı zamanda sermayenin eli kanlı katilleri de Sivas’a toplanmış ve bütün hazırlıklarını yapmışlardı. Katliam için özellikle 2 Temmuz’un beklendiği açıkça söylenebilir. Çünkü o gün günlerden cumadır ve provokatörler iş başındadır. Yine katliamın cuma namazı sonrasına denk gelmesi de tesadüf olmasa gerek... Sivas’ta dinci-gerici güçlerin başlattığı gösteriler saatlerce sürmüş olmasına rağmen işçilerin, emekçilerin, devrimcilerin üzerine azgınca saldıran kolluk güçleri müdahalede bulunmamış, bulunma gereği duymamıştır. Bunun verdiği güçle iyice azgınlaşan dinci gericiler Madımak Oteli’ni ateşe vererek “ruhlarını temizlemeye” çalışmış, kendilerince “kafirleri” cezalandırmışlardır. Sivas katliamı insanlığa vurulmuş bir darbedir. Sivas’ta Madımak Oteli önünde toplanan dinci gericiler 33’ü aydın, yazar ve sanatçı, 2’si de otel görevlisi olmak üzere toplam 35 kişiyi diri diri yakmışlardır. Ama aslında yanan insanlık olmuştur.

Sermaye devletinin gerçek yüzü Sivas katliamı, aynı zamanda, sermaye devletinin katliamcı yüzünü bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Cumhurbaşkanından başbakana, iktidardan muhalefete kadar düzenin bütün sözcüleri bir kez daha kendilerini açığa çıkarmışlardır. Süleyman Demirel’den Erdal İnonü’ye, Tansu Çiller’den Mesut Yılmaz’a kadar farklı görünen

ama esasında aynı yere hizmet eden bu şahıslar, katliamı açıkça onaylamış ve oteli ateşe veren eli kanlı katillere zarar gelmemesinden teselli bulmuşlardır. Ne yazık ki işler bu kadarla da kalmamış, katillerden bazıları ödüllendirilmiş, bazıları yıllarca bulunmak istenmemiş, göstermelik davalarla katil devlet, geride kalanları yakmaya devam etmiştir. O kadar ki, Madımak Oteli’nin altına kebapçı açılmış ve katledilenler hiçe sayılmıştır. Alevi örgütlerinin, ilerici ve devrimci kurumların yıllarca süren mücadeleleriyle kebapçı kapatılmış, ama bu defa da talepler hiçe sayılmış ve katiller ile diri diri yakılanların fotoğrafları yan yana asılmıştır. Sermaye devletinin katliamcı yüzünü gösterdiği olaylardan sadece biri olan Sivas katliamı hala yürekleri yakmaya devam etmekte. Burjuva hukuku insanlığı bir kez daha ayaklar altına alarak, bu yıl içerisinde Sivas katliamı davasını zamanaşımına uğratmış ve yıllarca sönmeyen Sivas’ın ateşini daha da harlamıştır.

Zulmün olduğu yerde başkaldırı meşrudur Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki “ötekiler” denilen bir kısım; Kürtler, Aleviler, ilericiler, devrimciler, işçiler, emekçiler sürekli sermaye devletinin saldırılarına maruz kalmakta ve yine tekrarlamak gerekirse kuruluşundan bugüne tarihi katliamlarla dolu olan sermaye sınıfı her seferinde yeni bir katliam yaratmaktadır. Ama şu da bir gerçek ki, zulmün olduğu yerde başkaldırı meşrudur. İşçi ve emekçiler sayısı onları, yüzleri bulan katliamların, Gazi’nin, Roboski’nin, Dersim’in ve Sivas’ın hesabını bu kokuşmuş düzeni yıkarak bir gün mutlaka soracak. Katliamcı sermaye devletinden hesap lafla sorulmaz. Doğru bir hat izlenmedikçe de yeni katliamlara üzülmekten başka bir şey yapamayız. Yani açıkcası, kapitalizm yerinde durdukça katliamlar da, zulüm de, barbarlık da var olacaktır. Sivas’ın, Gazi’nin, Roboski’nin, Dersim’in ve sayısı onlarla hatta yüzlerle ifade edilen katliamların hesabını sormak sınıfa karşı sınıf savaşıyla mümkündür. Sivas’ın hesabı eli kanlı sermaye sınıfından birgün mutlaka sorulacak!

Ama şu da bir gerçek ki, zulmün olduğu yerde başkaldırı meşrudur. İşçi ve emekçiler sayısı onları, yüzleri bulan katliamların, Gazi’nin, Roboski’nin, Dersim’in ve Sivas’ın hesabını bu kokuşmuş düzeni yıkarak bir gün mutlaka soracak.

35


Yaz dönemi üzerine sürecinin politik önemini buradan okumak da oldukça önemli bir noktada durmaktadır. Teorik ve pratik ayaklarıyla birlikte, yaz dönemi için sistematik bir planlama yapılması herşeyden önce gelecektir. Öyle ki, üç aylık bir maratonun sonunda liselere dönüldüğünde aradaki zamanı devrime kazanabilmek esas olacaktır. Bunun için de yaz dönemine planlı bir devrimci eğitim çalışması, mücadele alanlarında kavgayla bütünleşme çabası ve liseli gençliğin örgütlenmesini kesintisiz sürdürme adımları üzerinden bakmak gerekmektedir. Yaz dönemi liseli genç komünistlerin nitelik gelişimi için belli olanakları barındırmaktadır. Bunların gerçek anlamda birer olanağa dönüşmesi ve sonuç yaratması ise ancak planlı ve sistematik bir çabanın ürünü olabilir. Tam da bu nedenle yaz dönemi iyi planlanmalı, eksikleri gidermeye ve devrimci kimliği her anlamda güçlendirmeye yönelik bir müdahale ile yeni döneme hazırlanılmalıdır.

Teorik-politik eğitim Bir eğitim-öğretim döneminin daha sona ermesi ile beraber yaz dönemi başlamış bulunuyor. Bu dönemde okulların kapalı olması nedeniyle lise koridorlarındaki mücadele duracak ancak liselilerin mücadelesi elbette tatile girmeyecek. Yaz döneminde devrimci mücadele fabrikalarda, mahallelerde ve meydanlarda, kısacası liseli gençliğin olduğu her yerde soluksuzca devam edecek.

Sınıfın ve sınıf çalışmasının parçası olmak Okulların tatile girmesi ile birlikte başta meslek liselilerin ve emekçi çocuklarının önemli bir kısmı tatile gitmek yerine fabrikalara gidecek, aile bütçesine katkı sunabilmek için kapitalist sömürü çarklarının merkezinde ucuz işgücü olacaktır. Yaz aylarında fabrikalardan atölyelere, organize sanayi bölgelerinden sanayi sitelerine kadar her üretim alanı ucuz emek sömürüsü için genç işçi çalıştırır. Geleceksizliğin dolaysız yansımaları tüm berraklığıyla bu alanlarda liseli gençliğin karşısındadır. Bu sömürü çarkları arasında genç işçilerin düşük ücretlerle kölece çalıştırılması ve çok yönlü olarak ezilmesi, emekçi çocuğu liseli gençlerin düzene öfkesini bileyen gerçekliklerdir. Kapitalist sömürüyü bizzat yaşayarak görecek olan liselilere işçi sınıfının parçası olduklarını/olacaklarını hatırlatmak ve onlara sınıf kavgasında yerlerini alma çağrısı yapmak, liseli genç komünistlerin öncelikli görevlerindendir. Bir yandan fabrika ve atölyelerde sınıf kimliklerini güçlendirecek olan liseli genç komünistler, diğer yandan da devrimci sınıf mücadelesinin vücut bulduğu her alanda ve her görevde en ön saflarda yer tutmalıdırlar. Devrimci mücadeleyi yaşamın her alanına taşımak, gençlik içerisinde işçi sınıfı devrimciliğinin bayrağını taşıyan liseli genç komünistler için devrimci teorinin pratikle buluşması anlamına da gelmektedir.

Planlı bir yaz çalışması Dışarıda emperyalist savaş ve saldırganlık politikalarına aktif taşeronluk rolü üstlenen, içerde de devrimci-ilerici sol güçlere ve Kürt halkına dönük faşist baskı ve devlet terörünü yoğunlaştıran sermaye hükümeti, önümüzdeki eğitim-öğretim döneminde eğitimin ticarileştirilmesi ve gericileştirilmesi yönündeki saldırılarını da derinleştirecektir. Sermaye devletinin çok yönlü ablukasına ve saldırılarına yanıt verebilmek ise, yaz döneminden başlayarak mücadele görevlerine sarılmayı gerektirmektedir. Yaz

36

Yaz döneminde yüklenilecek temel alanlardan biri teorik-politik eğitim olmalıdır. Planlı ve sistematik bir çalışma ile hayata geçirilecek eğitim süreci, temel başlıklar üzerinden birçok soruyu cevaplamaya ve bir dizi tartışmayı tüketmeye olanak sağlayacaktır. Bu süreçte gerçekleştirilecek eğitim kurgusunun ilk konusu, felsefe, ekonomi-politik ve sosyalizm olarak ifade edilebilecek üç ayağı üzerinden Marksizmin öğrenilmesi, onun devrimci ve bilimsel özünün kavranması olmalıdır. Bugün içinden geçtiğimiz sürecin yarattığı tüm tahribata ve anti-propagandaya rağmen meşruluğunu ve doğruluğunu kaybetmeyen Marksisit öğretiyi kavramak, gelecek mücadelesinin yapı taşı olmalıdır. Eğitim çalışmasının bir başka konusu olarak devrimci gençlik hareketi tarihi ele alınmalıdır. Bugünün gençlik mücadelesini yürütme iddiası taşıyanlar, mücadeleyi devrimci gençlik hareketi tarihinden öğrenmeli, devrimci gençlik mücadelesini büyütme çabalarını geçmişin mirasını yüklenerek sürdürmelidirler. Lise çalışmasının sorunları bu süreçteki bir diğer önemli başlığı oluşturmaktadır. Liseli genç komünistler gençlik hareketinin ve çalışma yürüttükleri alanların sorunlarını irdelemeli ve bunlara somut çözümler üretmelidir. Bunun yanında DLB'nin liseli gençlik hareketi içerisinde tuttuğu yere ve DLB çalışmasının güncel sorunlarına dair de çok yönlü bir tartışma süreci işletilebilmelidir. Eğitim sürecinde bireysel çabalarla kolektif bir çalışmanın bütünleşmesi gerektiğini bir kez daha hatırlatalım. Bu açıdan, dönem arasında yapılan Devrim Okulları etkinlikleri, yaz çalışmasının bir parçası olarak yeniden ele alınmalıdır.

Dava ile bağlarımızı güçlendirelim! Tüm bunlarla beraber, her bir liseli genç komünist, devrimci kimliği güçlendirmeye, parti ve devrim davasıyla daha ileriden bağ kurmaya özel bir çabayla yönelmelidir. Yeni dönem mücadelesinin en temel ihtiyaçlarından biri kavgada çelikleşmiş devrimciler olduğu yerde liseli genç komünistlerin öncelikli görevi de bu ihtiyaca yanıt vermek, devrimci kimlik ve devrimci yaşam açısından sınıfın devrimci partisinin yarattığı değerleri özümsemek olmalıdır. Yeni Habipler, Ümitler, Haticeler ve Alaattinler ancak böylesi bir çaba ve irade yaratılabilir, mücadele içerisinde ölümsüzleşen komünistlerin devrettikleri bayrak ancak böyle dalgalandırılabilir. (Liselilerin Sesi'nin Mayıs 2012 tarihli 44. sayısından alınmıştır...)


Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Ahmed Arif…

Yeni bir kültür mücadelemizde yaşıyorlar! Yaşamlarıyla birleştirdikleri kavga dolu mısralarda-satırlarda ölümsüzleşen üç yiğit yürek… Savaşlar, katliamlar yaşayan, sömürüye maruz kalan halkları büyük bir sevgiye, umuda çağıran üç devrimci sanatçı… Umudu büyütmek adına tutuşturdukları yüreklerinden dökülen mısralar, tarihin yansımadır aynı zamanda. Onlar yaşamları boyunca tanık oldukları sömürüyü, yoksulluğu, ezilmişliği dile getirmişlerdir yapıtlarında. Yalnızca dile getirmekle kalmamış, bu sorunların çözümünün, örgütlü mücadelede olduğunun bilincine vararak, buna uygun bir yaşam da sürmüşlerdir. Umudu büyütmek adına düştükleri bu yolda, bedel ödemekten de geri durmamışlardır. Defalarca hapishane ve sürgün cezalarına çarptırılmışlardır. Ancak sınıfsız, sömürüsüz bir dünya uğruna girdikleri haklı davanın sarsılmaz inancıyla devam etmiştir kavga. Bedenleri aramızda olmasa da, devrimci sanatçıların düşünceleri bugün devrimcilerin “yeni bir dünya, yeni bir kültür” mücadelesinde vücut bulmuştur/bulacaktır.

Tepeden tırnağa kavga, ümit, hasret: Nazım Hikmet “Ben, bir insan, ben, Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben, tepeden tırnağa iman, tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibâret ben...” 1902’de doğar, çocuk denecek yaşta sanata ilgi duymaya başlar Nazım. 12 yaşında bir çocuğun “Sen bu feryad-ı vatanı dinle, işit Dinle de vicdanına öyle hükmet Vatanın parçalanmış bağrı Bekliyor senden ümit” diyerek yaşadığı savaş döneminin bilincinde olarak yazdığı bu şiir, o yaşta bile sanatı sadece sanat olarak görmediğinin göstergesidir. Daha çocuk yaşlarda şekillenmeye başlayan düşünceleri, sonrasında komünist düşüncelere evrilir. Emperyalizmin işgali altındaki ülkesini savunmak için Anadolu’ya geçen Nazım, sosyalist fikirlerle ilk defa burada tanışır. Sosyalizmi daha iyi anlamak için yakından gözlem yapmak üzere 1921’de Moskova’ya Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne giderek orada siyasal kimliğini geliştirir. 1923’de TKP’ye üye olarak yaşamını işçi sınıfının mücadelesiyle ortaklaştırmıştır. Bunu yazılarında ve şiirlerinde de dile getirir. “Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan bir dünya” düşünü gerçeğe dönüştürmek isteyenleri örgütlü mücadeleye çağıran Nazım, defalarca tutuklanır, sürgüne gönderilir. Ancak ne hapishanede ne de sürgünde karısını, çocuğunu ve memleketini düşünmekten vazgeçecektir. Memleketini, memleketine olan hasretini, kavgasını, umudunu mısralarında dile getiren Nazım, sevdalarını işlemekten de geri durmamıştır. “Bana öyle geliyor ki, bir tek insana, yüz milyonlarca insana, bir tek ağaca, bütün bir ormana, bir tek düşünceye ve fikre âşık olmadan yaşamak, yaşamak değildir” diyerek sevdasıyla mücadelesini bir bütün olarak ele aldığını ifade etmiştir. Memleketine olan sevgisini her fırsatta dile getiren Nazım Hikmet’in, işçi sınıfına umut taşıyan mavi gözleri 3 Haziran 1963’te kapanır.

İşçi sınıfının bağrında yetişen bir yazar: Orhan Kemal 1914’ün sarsıntılı günlerinde dünyaya “merhaba” demiştir Orhan

kemal. Ortaokulu yarıda bırakarak babasıyla birlikte Suriye’ye giden Orhan Kemal’in hayatı artık fabrikalarda devam eder. Fabrikalarda yaşadığı sömürü, zulüm daha sonra onun romanlarına hayat verecektir. Askerliği sırasında okuduğu Maksim Gorki ve Nazım Hikmet kitapları nedeniyle yargılanır, tutuklanır. 1940’da Bursa Hapishanesi'nde tanıştığı Nazım Hikmet, onu hem sanatsal hem de politik yönden geliştirir. Şiir yazınında pek başarılı olamadığı görüşleri ve tavsiyeleri üzerine roman dalında üretimde bulunmaya başlar. Bu alanda kendini geliştirir. 1943’te tahliye olduktan sonra birkaç yerde işçi ve hamal olarak çalıştıysa da siyasi kimliği nedeniyle çok fazla tutunamaz. Bir işçi olan eşinin maaşı ve yayımladığı romanlardan-öykülerden kazandıklarıyla kıt kanaat geçinmek zorunda kalır. 1950’de İstanbul’a yerleşen Orhan Kemal, ölümüne kadar burada yokluklar içindeki hayatına devam eder. Orhan Kemal, 2 Haziran 1970’de, yapıtlarında yer verdiği işçilerin nasırlı elleriyle ölümsüzlüğe uğurlanır. “Nereden, nasıl öğrendiğin, diploman, hatta neler bildiğin de önemli değil. Ne yaptığın önemlidir” diyen Orhan Kemal’in içten, sıcak ve yalın yapıtları sadece geçimini sağlamak için kullandığı bir araç değildir. O, yapıtlarında aynı zamanda işçileri ve köylüleri sömürü düzenini yıkmak için bir güç olmaya çağırmaktadır. Bunu da kendisi şöyle ifade etmektedir: “Ben, hikaye, roman, tiyatro oyunlarımla bozuk düzenimizin nedenlerini insanlarımıza göstermek, onları uyarmak, uyarmakla kalmayıp bu bozuk düzeni düzeltmeye çaba göstermelerini, bu çabayı elbirliğiyle göstermemiz gerekliliğini yanıtlarım.”

Dağların sevdasının şiirdeki yansıması: Ahmed Arif 1927’de Diyarbakır’da doğan Ahmed Arif, genç yaşta annesini kaybetmiştir. Babasının mesleği dolayısıyla da şehir şehir dolaşmıştır. Gittiği şehirlerde halkın yoksulluğunu, ezilmişliğini gözlemler. Ortaokul ve lise yılları şiirlerinin ilk meyvesini verdiği zamanlardır. Bunlar, aşklarını ve hüzünlerini dile getirdiği şiirleridir. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nde öğrenciliği sırasında 30 Temmuz'da Van’da gerçekleşen katliamı konu alan 33 Kurşun ve Rüstemo adlı şiirleri kaleme alır. Bu şiirleriyle Ahmed Arif, dönemin hâkim şiir anlayışı olan Garip akımından farklı bir tarz ortaya koymuştur. Şiir anlayışının, Nazım Hikmet’e çok yakın olduğu söylenebilir. Ancak onları farklı kılan özellikler de vardır. “Nazım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ahmed Arif ise dağları söylüyor: Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları, 'asi' dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. Ama o ağıtta, bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönüşecekmiş gibi bir umut, keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir.” (Cemal Süreyya) Üniversite öğrencisiyken tutuklanır. 1950’de ve 1952 gizli örgüt kurma iddiasıyla yargılanır, hapis cezası alır. Düşmanın bu baskıları, onun düşlerini gerçeğe dönüştürme çabalarını engelleyemeyecektir. Hapishanede de üretimlerine devam eder. “Hasretinden prangalar eskittim” şiiri hapishanede yaşadıklarını, hasretini, düşlerini dile getirir. Yaşadığı dönemin tarihini, Kürt halkının ezilmişliğini, köylülerin ve işçilerin yoksulluğunu ve umudu her mısrasında nakış nakış işleyen Ahmed Arif, 1991’de Ankara’da yaşama gözlerini kapatır.

37


Tutsak sınıf devrimcisi Burcu Deniz’den mektup…

“Neydi ki özgürlük?” 12 Nisan günü yapılan Newroz operasyonlarında gözaltına alınan ve tutuklanarak Bakırköy Kadın Cezaevi’ne götürülen BDSP çalışanı Burcu Deniz, cezaevinden yazdığı mektup ile tutuklanma sürecini anlattı. Deniz, tutuklamaların özgürlüğünü yok edemeyeceğini vurguladı. “Herkesin özgürlüğünü alır içeri girerim, hepiniz dışarıda tutsak kalırsınız!” Eşber Yağmurdereli Neydi ki özgürlük? Ele avuca sığar mıydı, taştan, duvardan, etten öte miydi? Zorla takılan ters kelepçe ile, üzerine çullanan polislerin tekmeleri, yumrukları ile sindirilebilir miydi? Neydi ki özgürlük? O duvarların, tarihin, bir kuşağın tanık olduğu birebir yaşadığı işkencelerin, akan kanın harcında bulunduğu “pislik yuvasına” girerken öylece kapıda bırakılabilir miydi? Avrupa Birliği’ne uyum süreci ile zorla takınılan “nezaket” maskesi işkencecilerin, katillerin ellerindeki kanı gizleyebilir miydi? “O duvarlar tanık”tı ağızlarındaki salyaya, ellerindeki kana… Ve bulaşmamıştı bizim hiçbir kelimemiz, tenimiz, terimiz onlara… Neydi ki özgürlük? Mantığını, aklını, onurunu, bilincini, belleğini yani ne varsa insana dair her şey unutturulmaya çalışılırken, bilmem hangi yüzyılın artığı taş duvarlar arasına bedenen seni hapsettiğinde kaybedilir miydi? Neydi ki özgürlük? Hareket alanını biraz daha genişletip, her dakikanı kameralar ile, her davranışını toplumsal ahlak diye adlandırdıkları dayatmalar ile, ailesi, çıkara, yalana, dolana dayalı ilişkileriyle beynini işlevsizleştiren, yeteneklerini kısıtlayan, okulu, işi ile daha fazla tüket diyen lüks özlemleriyle kuşatılmışken insanlık, neydi ki özgürlük? Şimdi ben Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda bunları yazarken sırf kendimi avutmak için bu cümleleri söylemiş, yazmış, düşünmüş olsam hani. Hadi beni geç koskoca bir gerçeklik, hayat pratiği doğrulamaz mı söylediğimi, hissettiğimi, yazdıklarımı? “Baharın ilk müjdesi”ydi New York’lu kadın dokuma işçileri. Aynı kumaşı dokur gibi hayatı, mücadeleyi, direnişi dokumuşlardı tarihimize, iliklerimize. “Ölü mü derdik şimdi onlara?” kanıyla, etiyle, ruhuyla, gelecek özlemleriyle capcanlıydılar. Clara’nın, Rosa’nın, Krupskaya’nın, Colontai’nın, Zilan’ın, Beritan’ın, Hatice’nin, Sabahat’in, Lale’nin yiğitlik taşıyan ölümleriyle, ateş açan yürekleriyle işçi direnişlerini, 8 Martlar’ı, sokakları, devrimci baharı örgütlemeye girişmiştik. Girişmiştik ya biliyorduk bu yol yürünecekti dümdüzken de, engebeliyken de. Ve hep ardımıza bakmadan ama bizden önce yürüyenlerin seslerini “yapacağız başka yolu yok” diyenlerin dirençlerini kulağımıza küpe, geleceğimize miras, gökyüzümüze yıldız olarak asarak. Nerede bir işgal olsa onları barikatın başında gülümsediklerini bilerek, “başlatmıyor musunuz yoldaş işgalleri?” diyen sorularını duyarak… Baharın müjdesini kızıl karanfillerle müjdelerken 17 yıl sonra da artan öfkemizle Gazi barikatlarında, Ümraniye’de, zamanın aşıramadığı Sivas’ta, Çorum’da, Maraş’ta, Halepçe’de, Beyazıt’ta sokaktaydık. Mart’ın 18’inde Newroz ateşini Demirci Kawa’nın ruhuyla İstanbul sokaklarına taşıdık. Baharı katletmeye çalışanlar, Newroz ateşlerini de söndüreceklerini zannettiler. Ancak binlerce insan sokaklarda Newroz ateşini tutuşturdu. Devletin estirdiği teröre rağmen, gün boyu süren gözaltı ve tutuklamalara rağmen başarılı olamadı. BDP Arnavutköy İlçe yöneticisi Hacı Zengin katledildi. Polis birçok noktada silah kullandı. Diyarbakır’da bir milyon kişi barikatları yararak Newroz ateşini tutuşturdu. Devrimci baharı örgütleme coşkumuzu 1 Mayıs

38

alanlarına taşımaya haftalar kala, sermaye devleti “Newroz baskınları” gerçekleştirdi. Birçok insan ev baskınlarıyla, çıkartılan yakalama emirleriyle gözaltına alındı. Bunlardan 7’si göstermelik gerekçelerle tutuklandı. 6 arkadaşımızla beraber hapishanelere gönderildik. Hapishanelere gönderilmemizin öncesinde değinmek gerekirse; 12 Nisan Perşembe günü Gebze’den gözaltına alındım. Vatan emniyetine gönderildim. Vatan’da avukatı beklerken odaya bir polis girdi. Neden getirildiğimi söyledi. İfade vermeyeceğimi söyledim. Avukatı beklerken karşımdaki polis “pişmanlık yasası”ndan yararlanabileceğimi, bunun da ifade vermemek gibi bir hakkımız olduğunu, dosya da gizlilik kararı olduğu için avukatların dosyayı göremeyeceğini, bir çok fotoğraf olduğunu söyledi. Sonra başladı anlatmaya Vatan’ın ne kadar değiştiğini, imajlarını yenilemeye çalıştıklarını, eleştirilerimizi almak istediklerini söylüyor, seninle konuşmayacağım, ifade vermeyeceğimi söyledim dediğimde, bunların ifade değil “sohbet” olduğunu, ama zorlamayacaklarını söyledi. Sonra devletin 18 Mart’ta çok zarara uğradığını, PKK’nin reklam yaptığını ama bedelini bizim ödediğimizi, üzüldüğünü söyledi. Emniyetlerde, karakollarda artık işkence tarzının, ifade alma yöntemlerinin değiştiği aşikar. Yine de taktıkları “nezaket maskesi” gerçek yüzlerini gizlemiyor. Dilleri o kadar yumuşak ki “her şeyi anlıyorum ‘şiddeti’ anlamıyorum, beni de ikna edin ben de katılayım” söylemleri geçmişin ‘Papaz’ yöntemlerini aratmıyordu. Vatan’daki birçok polisin söylemleri de benzer. Avukat görüşünün ardından nezarete götürüldüm. Benden önce gözaltına alınan 12 arkadaşımız oradaydı. Beni ESP’li Çiçek Otlu’nun yanına koydular. 3 gün olanları ondan dinledikten sonra polis geldi. Yemek yiyecek misin sorusuna açlık grevi yaptığımızı söyledik. Sonra “tükürük’’ testi için geldiler. Gitmeyeceğim, yaptığınız insanlık suçudur dediğimde 8-9 polis Çiçek ile üzerime atladılar. Slogan atmaya başladık “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!’’ Bütün hücrelerden aynı slogan yankılandı. Yerlerde sürüklenerek arabaya oradan da Haseki’ye getirildim. Hastaneye geldiğimde arabada “kendi rızamla gelmedim, ve bu uygulama bitene kadar kendi rızamla tek bir adım atmayacağım’’ dedim. Aynı getirdikleri gibi sürükleye sürükleye doktorun yanına götürdüler. Üzerime çullanarak burnumu sıkıp nefes almamı engelleyerek ağzımı zorla açarak tükürük örneği aldılar. Aynı şekilde parmak izi ve hücreye konuluş sürdü. Bütün gece sloganlar ve marşlarla geçti. Yeni gözaltılar gelmeye başlıyordu. Bizleri mahkemeye götürmeye geldiklerinde birçok arkadaşımızla birlikte kelepçe taktırmayacağımızı söyledik. Zorla ters kelepçelerle mahkemeye götürüldük. Üç arkadaşımız savcılıktan, üç arkadaşımız mahkemeden denetimli serbestlik şart koşularak salıverildi. Yedimiz ise cezaevine gönderildik. Gözaltı süresi boyunca polisin bizi birbirimize düşürme tavrı dikkat çekiciydi. Sürekli arkadaşlarımızın ardından “yukarıda ifade verdin, şimdi neden direniyormuş gibi yapıyorsun’’ , “orada imza attı burada aslan kesildi’’ söylemleri vardı. Biliyoruz polisin çok bilindik yöntemleri ancak bu yaşananları aktarmak önemlidir. Çünkü son dönem artan tutuklamalar, gözaltılarda bu yöntemin birçok insanda ‘işe yaradığı’ göze çarpmakta… Şimdi “özgürlük neydi ki?” sorusuna dönersek. Bizler buralarda devrimci baharı örgütlemeye devam edeceğiz. Newroz ateşini, Kızıldere’nin yiğitliğini, ateş saçan yürekli yoldaşımız Hatice’nin ruhunu direncimize katık ederek mücadelemize devam edeceğiz. Onurumuzu, kızıl bayrağımızı gözbebeğimiz gibi korurken, gerekirse bedenimizi ezdireceğiz ama ne özgürlüğümüze ne gelecek düşlerimize el sürdüreceğiz.

Burcu Deniz Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi B-5 Koğuşu



EG 138. sayı