Issuu on Google+


Zulmünü arttır ki çöküşün hızlansın! Dünya ölçeğinde önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Emperyalist-kapitalist dünya sisteminin krizlerle çalkalandığı ve yeni emperyalist savaşlara hazırlıkların hızlandırıldığı bir dönem bu. Bu dönemde bu çok yönlü saldırganlık yıkım tablosuna karşı ise emekçilerin ve gençlerin isyanı büyüyor.

Ülkedeki gelişmeler de bu tablodan bağımsız değil. Dünyayı sarsan kapitalist krizin etkileri ülkemizde de kendisini gösteriyor. Sefalet giderek derinleşiyor. Kuralsız ve güvencesiz çalışmanın yoğunlaşması ile işçi ve emekçilere vurulan kölelik prangaları kalınlaştırılıyor. Gençliğin bugünü çoktan yok edilmişken geleceği üzerindeki karanlık daha da koyulaşıyor. Sermayenin emekçilere ve gençliğe yönelik bu kapsamlı saldırılarına dizginsiz baskı ve terör eşlik ediyor. İşini, ekmeğini ve onurunu savunan emekçilerden, onlarca yıllık inkar, imha ve asimilasyon saldırıları karşısında direnen Kürt halkına, geleceği ve özgürlüğü için mücadele eden gençlik kitlelerinden devrimci ve ilerici güçlere kadar herkes bu baskı ve terörden nasibini alıyor.

Bugün AKP eliyle yürütülen bu saldırılarda gençlik özel bir hedeftir. Dinci parti şefinin emri ile yapılan operasyonlarda gözaltına alınan ve tutuklanan genç sayısı bile bunu yeterli açıklıkla gösteriyor. Çeşitli bahanelerle yapılan operasyonlar sonucunda tutuklanan öğrencilerin sayısı 500 olarak ifade ediliyor. Öğrenci olmayan tutuklu gençlerin ise sayısı bilinmiyor.

Faşist terör azgınlaşırken...

Gençliğe yönelik tutuklama saldırılarında gerekçe olarak gösterilenlere bakıldığında, saldırının siyasal niteliği apaçık görünüyor. Parasız eğitim talebini haykırmak aylarca tutuklanmaya neden olduğu gibi, en meşru taleple yapılmış bir protesto eylemi de yine tutuklanmak için yeterli oluyor.

Hatırlanabileceği gibi, hükümetin Roman Çalıştayı'nda “Parasız eğitim istiyoruz” pankartı açtıkları için gözaltına alınan iki üniversite öğrencisi tutuklanmıştı. Sermaye devleti tüm hukuk sınırlarını zorlayarak, parasız eğitim talebini yükselten öğrencileri “yasadışı örgüt üyesi olma” gerekçesi ile 18 ay boyunca cezaevinde tutmuştu. Bir başka örnek de “Hopa davası” olarak anılan saldırılarla görülmüştü. Hopa'daki polis terörünü ve bu sırada emekli öğretmen Metin Lokumcu'nun öldürülmesini protesto eden çok sayıda üniversiteli genç, evleri basılarak gözaltına alınmış ve bunlardan bir çoğu tutuklanmıştı. Üniversite öğrencileri bugün olamayan bir örgüte üyelikle “suçlanmış”, toplatması bile olmayan kitaplar ve devrimcilerin posterleri bile “delil” olarak gösterilerek buna dayanak yapılmıştı. Öğrenciler ancak aylar sonra görülen duruşmada serbest kalmışlardı. Buna rağmen cezaevlerindeki öğrenci oranlarında belirgin bir azalma söz konusu değil. Zira hala yüzlerce öğrenci dört duvar arasında tutulmaktadır. Bunların tutuklanma gerekçesi de sözünü ettiğimiz keyfiliğin bir göstergesi. Galatasaray Üniversitesi öğrencisinin “puşi takması” nedenli ile tutuklanması, Ankara'daki üniversite öğrencilerin çeşitli yasadışı örgütlere üye oldukları gerekçesi ile tutuklanmaları ve bu çeşitli örgütlerden ortak bir “Kaos timi” çıkarılması yukarıda söylediklerimizi tamamlayan örnek niteliğindedir. Elbette ki gençliğe yönelik baskı ve terörün tek mekanı nezarethaneler ya da cezaevleri değildir. Üniversite kampüsleri de açık hava hapishanelerine çevrilmiştir. Kampüs girişlerinde öğrenci kimliği

sorulması, yurt girişlerinde parmak izi alınması, tüm alanların kameralar ile saniye saniye izlenmesi, kampüsün içinde resmi ve sivil polislerin cirit atması, afiş asan ya da herhangi bir araçla çalışma yürüten devrimci ve ilerici öğrencilerin karşısına ÖGB terörünün konması, onu takip eden soruşturma saldırısı... Tüm bunlar “bilim yuvası” olan/olması gereken üniversite kampüsü ile açık cezaevi arasındaki arasındaki ayrımları silikleştirmektedir.

Sermayenin korkularını kabusa çevirelim

Sermayenin ve onun uşağı AKP'nin bu kadar saldırganlaşmasının gerisinde işçi ve emekçilerin olası bir öfke patlamasından duyulan korkunun olduğunu söyleyebiliriz. Zira, en başta söylediğimiz saldırılar işçi sınıfı ve emekçilerde bir öfke mayalanmasına yol açıyor. Böyle bir patlama ise sermaye iktidarının yıkılması ya da en iyi ihtimalle darbe alması demek oluyor.

Aynı durum gençlik için de söylenebilir. Bu düzen tarafından tümüyle geleceksiz bırakılan gençlik kitlelerinin sokaklara akarak geleceklerine ve özgürlüklerine sahip çıkmaları, sermaye iktidarı üzerinde sarsıcı bir etki yaratacaktır. Ortadoğu'daki halk ayaklanmalarında ya da Avrupa'daki ve Latin Amerika'daki eylemlerde gençliğin tuttuğu yer buna iyi bir örnek olmaktadır. Söz konusu Türk devleti olunca saldırganlığın daha özel/yerel nedenleri de var kuşkusuz. Oradoğu'daki emperyalist projenin hayata geçirilmesi baş aktörlerden biri olan Türk sermaye devleti olası bir emperyalist savaş içinde “boğuşurken” kendi topraklarında sorun yaşamak istemiyor. Toplumun “dikensiz bir gül bahçesi” haline getirebilmek istiyor. Diğer nedenlerin yanında, bu yüzden de emekçilere, Kürt halkına ve gençliğe pervasızca saldırıyor.

Ancak ne yaparsa yapsın başarıya ulaşma şansı yoktur. Baskı ve zulüm çaresizliğin ve korkunun sonucudur. Fakat korkunun ecele faydası yoktur. Unutulmamalı ki, zulmünü arttıran çöküşünü de hızlandırır. Bugün yoğunlaştırılmış baskı ve terörden kurtulmanın tek yolu ise mücadeleyi büyütmekten geçiyor. Bugün yapılması gereken sermayenin korkularını büyütmek, gelecek ve özgürlük için kavgaya sarılmaktır. Faşist baskı ve teröre karşı omuz omuza yürümektir.

3


ODTÜ-ÖTK deneyimi ve YÖK’ün ÖTK’ları

ODTÜ Öğrenci Temsilcileri Konseyi, Türkiye tarihinde iktidarın üniversite öğrencilerini kendi belirlediği sınırlar içinde tutma çabasının boşa çıkarılmasına tam bir örnektir. 1970’lerin ikinci yarısında Ortadoğu Teknik Üniversitesi öğrencileri bugünkü Öğrenci Konseyleri’ne benzer bir amaçla kurulan ama ne yazık ki bugün geçmişteki o tarihsel misyonundan oldukça uzak olan Öğrenci Temsilcileri Konseyi’ni kendi taleplerini gerçekleştirmenin aracı kılmayı başarmıştı.

4

Toplumun her kesiminin bugün eleştirir hale geldiği YÖK zihniyeti ve bu kurumun üniversitelerde hayata geçirdiği anti-demokratik uygulamalar; bilimsel, akademik çalışmaların nasıl tam anlamıyla özgürce gerçekleştirilebileceği, özerk-demokratik bir üniversitenin nasıl olabileceği, -hatta ne olduğu- konusunda herkesi bir arayışa sürüklemektedir. YÖK’ün eleştirildiği her ortamda basitçe ortaya atılan sloganlaşmış bir “özerk-demokratik üniversite” söyleminin nasıl bir şey olduğu/olması gerektiği konusu üzerine alternatifin ortaya konulabilmesi açısından somut çözümlerin üretilebildiği tartışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bunun yanında geçmişte yürütülen öğrenci gençlik mücadelelerinin incelenmesi, varolan kazanım ve deneyimlerden dersler çıkararak, bugünün koşullarında “Nasıl bir üniversite?/Nasıl bir eğitim?” sorularının yanıtları daha kolay bulunabilir. Bugün üniversitelerde hakim olan ezberci, bilimsellikten alabildiğine uzak, sadece meslek edindirmeye yönelik “meslek yüksekokulu” mantıklı eğitim sistemimiz diplomalı işsiz sıfatı vermekten başka bir işleve sahip olmayışıyla, öğrencileri toplumdan soyutlayıp kampüslere hapseden görüntüsüyle bizleri insan olarak hayata hazırlayamayacak kadar çağdışı kalmıştır. Bizleri sınavlara yönelik ayaklı kütüphane haline getiren ama sınav sonrası unutulmaya mahkum ezberlenen bilgilerle lise sonrası bir lise pratiği sunması da sahip olduğu bir diğer olumsuzluktur. Sözümüzün ve kararımızın sorulmadığı bir ortamda salt bedenen bulunmayı “yaşamak” olarak görmüyoruz. “Yurtlarında suların akmadığı zaman stadın çimlerini sulayan zihniyetle bir sorunumuz varken, çözümlerini yöneticilerle paylaşamıyorken, susuzluğun, sessizliğini bozamıyor; aksine suskunluğunu suluyorsa”; bu türden bir yaşama evet dememeliyiz. ODTÜ Öğrenci Temsilcileri Konseyi, Türkiye tarihinde iktidarın üniversite öğrencilerini kendi belirlediği sınırlar içinde tutma çabasının boşa çıkarılmasına tam bir örnektir. 1970’lerin ikinci yarısında Ortadoğu Teknik Üniversitesi öğrencileri bugünkü Öğrenci Konseyleri’ne benzer bir amaçla kurulan ama ne yazık ki bugün geçmişteki o tarihsel misyonundan oldukça uzak olan Öğrenci Temsilcileri Konseyi’ni kendi taleplerini gerçekleştirmenin aracı kılmayı başarmıştı. Şu

günlerde ise, 2011-2012 yılı ÖTK seçimlerine tanıklık etmekteyiz. Bugün gelinen noktada başkanlığın bile 5 oy gibi komik bir sayıyla elde edildiği, kendi sorunlarına sahip çıkmayan, demokratik ve katılımcı bir yönetim ihtiyacımıza cevap vermeyen, tasfiyeci bir yapı haline dönüşmüştür.

Oysa ki kurulduğu dönem itibariyle ODTÜ ÖTK, rektörlüğe getirilen ülkücü profesör Hasan Tan’ın istifa etmesini sağlamıştı. “Sınavlardan kafeteryaya ve politik sorunlara kadar her alanda etkindi ÖTK. Örneğin tüm politik grupların afişlerini asabildiği duvarlar vardı ve buraların tüm denetim ve sorumluluğu ÖTK’daydı. Her öğrenciden aidat toplanır ve sadece ihtiyacım var, param olunca ödeyeceğim diyenlere -Kredi Yurtlar’ın verdiğinin yarısı kadar- burs verilirdi.

Tarihsel bir deneyim olarak ODTÜ-ÖTK’nın temelini doğrudan doğruya bütün üniversite öğrencileri tarafından seçilen ve dokuz öğrenciden oluşan bir yürütme kurulu oluşturur. Yürütme kurulu, ODTÜ-ÖTK’nın en yetkili karar alma ve yürütme organıdır. Üniversite yönetimiyle ilişkileri ODTÜ-ÖTK adına yürütme kurulu sağlar. ODTÜ’nün temel akademik birimleri olan bölümler düzeyinde ilişkileri sağlamak üzere birer bölüm temsilcisi, doğrudan doğruya ilgili bölümün öğrencileri tarafından seçilmektedir. Öğrenci yurtlarının üniversite yaşamında çok önemli bir yeri olduğu göz önüne alınarak, her yurt için bir yurt temsilcisi ve tüm ODTÜ yurtlarını temsilen bir yurtlar temsilcisi seçilmektedir. Yurtlar temsilcisi, yurt temsilcilerinin yaptıkları toplantılara başkanlık etmekte ve yürütme kurulu ile eşgüdüm içinde çalışmayı sağlamaktadır. ODTÜ-ÖTK’nın en geniş danışma organı olan Temsilciler Meclisi, doğrudan doğruya öğrencilerin seçtikleri sınıf temsilcileri ile yukarıda değindiğimiz bölüm ve yurt temsilcilerinden oluşmaktadır. Ayrıca yürütme kurulu üyeleri de Temsilciler Meclisi’ne üye durumundadırlar. Öğrenci Temsilciler Konseyi seçimleri öğretim üyeleri ve öğrenciler tarafından denetlenmektedir. ODTÜ’ye kayıtlı tüm öğrenciler seçmen ve aday olabilmektedir. ODTÜ ile ilgili, günlük ihtiyaçlardan tutun da akademik sorunlara kadar, alınacak bütün kararlarda, yukarıda belirttiğimiz mekanizmalar sayesinde tüm ODTÜ öğrencilerinin görüş belirtmeleri, bu konularda yetki sahibi


olabilmeleri sağlanmıştır. Böylece ODTÜ’deki her bireyin kendi yaşamı hakkında söz sahibi olabilmesi yine her bireyin biraraya gelerek verdiği mücadele sayesinde başarılmış, demokratik bir üniversitenin sahip olması gereken unsurlar tek tek yaratılmıştır.

ÖTK ismi ilk defa 1976’da ODTÜ’de kullanılmış, okullarda kullanılan diğer öğrenci öz örgütlenmelerine deyim yerindeyse “isim babalığı” yapmıştır. Bugün YÖK’ün dayattığı “ben ne dersem o olur” anlayışıyla yönettiği üniversitelerde mantar gibi patlayan ÖTK’larla, yukarıda anlatmaya çalıştığımız ODTÜ-ÖTK’nın (19761980) isim benzerliğinden başka hiçbir benzerliği yoktur. Zira bugünkü tüzüğü incelediğimizde, YÖK’ün önerdiği Öğrenci Temsilcileri Konseyleri’nin yapısında “… ilgili birim yöneticisinin daveti üzerine öğrencileri temsilen oy hakkı olmaksızın katılır. Öğrencilerle ilgili konuların bitiminde toplantıdan ayrılır.”, “ÖTK Başkanı üniversite senatosu toplantısına katılabilir, ancak oy ve söz hakkına sahip değildir. Öğrenci temsilcileri istenildiği anda toplantılardan çıkarılabilir. (madde 31)” gibi kararları görmek mümkündür. Bunlara ilaveten okullarda birer süs olarak kurulan bugünkü ÖTK’lar, yine onu birer süs olarak gösteren makama karşı sorumlu oluyor. “Temsilci adayı olmak isteyen öğrencilerin belli bir not ortalamasına sahip olması ve hiç soruşturma geçirmemiş olması gerekmektedir. Bu şartlara uymayan adaylar seçilme hakkına sahip değildir” (madde 15). Oysa okulda kaydı olan herkes seçme ve seçilme hakkına sahip olmalıdır. İşte demokrasi ve katılımcılıktan bihaber YÖK’ün ÖTK’sı! Bugün okuduğumuz okulların demokratik bir yönetim anlayışıyla yönetilmesini ve bunun için de öğrencilerin (sadece önceden belirlenmiş not ortalamasının üzerinde olanlar ve soruşturma geçirmemiş olanlar değil) de katılımına sonuna kadar açık söz, yetki, karar mekanizmaları istiyoruz. YÖK’ün göstermelik ya da süslük ÖTK’ları değil, 1976-1980 yılları arasında binlerce ODTÜ’lünün sahiplendiği, söz, yetki ve karar mekanizmalarına katılabildiği yaşanmış bir örnek olarak 1976-1980 ODTÜ-ÖTK’sı gerçek bir temsilcilik kurumudur. Elbette ki üniversitelere YÖK gibi bir sistemi getirip yerleştiren 12 Eylül askeri cuntasının, 1976’da kurulan ODTÜÖTK’sının sona eriş nedeni olduğunu tekrar hatırlatmamız gerekiyor. Ve bugünkü ÖTK’ların da YÖK’ün ya da 12 Eylül askeri cuntasının mantığının bir sonucu olduğunu... 12 Eylül askeri cuntasının ilk icatlarından biri üniversiteleri bir

cendereye sokmak oldu. Cunta birçok kez doğrudan ya da dolaylı olarak anarşi ve terörün baş sorumlusu olarak suçladığı üniversite gençliğini bütünüyle denetim altında tutabilmek ve bu durumun sürekliliğini sağlayabilmek için arayış içindeydi. Bu doğrultuda atılan ilk adımlar, askeri kışla mantığını üniversitelerde kurumsallaştırma çabaları oldu. Ancak bu girişimleri bir düzene sokarak üniversitelerin bütününü kapsayacak bir tarzda örgütlendirmek gerekiyordu. Bu ihtiyacı karşılamak için gerekli olan kanun, 6 Kasım 1981’de hizmete sokuldu; Yüksek Öğretim Kanunu (YÖK). Elbette yanlıştan örnek olmaz ama dünyanın hiçbir yerinde “devletin silahlı güçleri” tarafından oluşturulmuş yüksek öğretim kanunları ve kurumları yok, isteyen araştırabilir… 6 Kasım 1981’de, 12 Eylül rejiminin bir uzantısı olarak kurulan YÖK, sadece üniversitelerde değil bütün eğitim kurumları üzerinde derin tahribatlara sebep olmuştur. Kuruluşuyla beraber üniversitelerde mevcut bilimsel ve demokrasi kırıntılarını tamamen yok etmiş, birçok öğretim üyesini ve kamu çalışanlarını 1402 sayılı yasayla üniversite dışına iterken, yerlerini gerici ve faşist kadrolarla doldurmuştur. Kurulduğundan bu yana yaptığı tüm icraatlarla üniversiteleri bilim üreten yerler olmaktan çıkarıp sermayeye gelir ve bilgi sağlayan şirketlere çevirmiştir. Mevcut duruma karşı olanlar ise açılan soruşturmalarla üniversitede yargıç rolünü üstlenen hocalarca yargılanıp, birçok baskıyla karşı karşıya kalmışlardır. 12 Eylül, üniversiteleri sermayeye bilgi pazarlayan kurumlara çeviren YÖK demektir. YÖK, liseleri kışlaya çeviren disiplin yönetmelikleri demektir. YÖK, her yıl velilerin sırtına daha da ağırlaşarak binen harçlar, kayıt paraları, defter-kitap parası, eğitim faturası demektir. 12 Eylül ve YÖK, okuyamadığı i��in sokaklarda “selpak” satmak zorunda bırakılan, atölyelerde sigortasız çalışan çocuklar demektir. 12 Eylül rejimiyle hesaplaşmadan, okullarımızda özelleştirmelere karşı olmadan, har(a)çlara ve katkı paylarına karşı mücadele etmeden yapılan YÖK karşıtlığı göstermeliktir. YÖK’le hesaplaşmak, paralı eğitime, açlığa, yoksulluğa, emperyalist savaşa ve baskılara karşı tüm dünyada ezilenin yanında olmak, parasız bilimsel demokratik eğitimi savunmak demektir. Eşit, özgür, demokratik bir üniversite ve 80 öncesi ÖTK’lara yeniden sahip olabilmenin yolu birleşik, kitlesel, örgütlü gençlik mücadelesinden geçmektedir. ODTÜ’den bir okur

Bugün okuduğumuz okulların demokratik bir yönetim anlayışıyla yönetilmesini ve bunun için de öğrencilerin (sadece önceden belirlenmiş not ortalamasının üzeri olanlar ve soruşturma geçirmemiş olanlar değil) de katılımına sonuna kadar açık söz, yetki, karar mekanizmaları istiyoruz.

5


U-LA-ŞA-MI-YO-RUZ

Paranın hüküm sürdüğü bu düzende mücadele etmeden insanca ulaşım istemek kolaycılıktır. Zira en küçük demokratik kazanımlar bile dişe diş mücadeleler sonucu söke söke alınmıştır. Ulaşım sorununda da durum farksızdır. İnsanca bir yaşamın kapılarını aralayan gelecek ve özgürlük mücadelesine kopmaz bağlarla bağlıdır parasız ve nitelikli ulaşım mücadelesi.

6

Ulaşım, sermaye “Parasız ve Nitelikli Ulaşım!” isteyen 100’ü aşkın düzeninin bir türlü öğrenci gözaltına alınmıştı. Yakın bir zaman önce çıkar yol bulamadığı sonuçlanan davalarda onlarca öğrenciye “sen misin sorunlardan sadece parasız ve nitelikli ulaşım isteyen” dercesine para bir tanesidir. Ülke cezaları verilmişti. Yine geçtiğimiz Ocak ayı içinde genelinde hissedilen ulaşım sorunu nedeniyle gerçekleşen eylemlerde bu sorun, büyük gözaltına alınan 2 Halkevi üyesi hakkında "suç şehirlerde daha yakıcı işlemeye alenen tahrik etmekten" altı aydan beş hale gelmektedir. yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Ankara’da ise bitmek Ulaşım tıpkı barınma, eğitim, beslenme, sağlık tükenmek bilmeyen gibi ücretsiz olması gereken haklardandır. Ancak bir çiledir gözünü kar hırsı bürümüş kapitalistlerin düzeninde ulaşabilmek sorunu. bu durumun açık bir yağma ve rant savaşına Ankara ulaşımın en dönüştüğüne kuşku yoktur. Belediyeleri birer pahalı olduğu ticarethaneye çeviren sistem doğal olarak hizmet illerdendir aynı götürdüğü insanı da bir müşteri olarak görmektedir. zamanda. Tam biletin İşçi, emekçi ve öğrenciler ödedikleri verginin yanı 2.10 TL, indirimli sıra ulaşım için ayrı bir bütçe ayırmak zorunda biletin ise 1.30 TL olduğu başkentte, indirimli bilet kalmalarına rağmen, insanca bir muamele dahi kullanabilmek için öğrenci olmak yetmez. EGO görememektedirler. Tüm bunların yanında insanca Genel Müdürlüğü’ne 24 TL ödeyerek aldığınız ulaşım istediklerinde devletin kolluk güçleri “paso” ile indirimli bilet kullanmaya hak tarafından dövülmekte, gözaltına alınmaktadırlar. kazanırsınız ancak. Yok eğer pasonuz olmadan Bu sorunun teknik birtakım indirimli bilet kullanırsanız vay girişimlerle çözümü mümkünken halinize! Pasoları tüketmek için böyle can sıkıcı bir boyuta yılın belli dönemlerinde ulaşmasının gerisinde insanlığı yoğunlaştırılan kontrollerde Ankara yıkıma sürükleyen kar hırsı vardır. pasonuz olmadığı anlaşılırsa iki Büyükşehir “Kapitalizm gölgesini satamadığı kez kart basmaya zorlanırsınız, bu ağacı keser.” İçinde Belediyesi’nden dayatmayı kabul etmezseniz bulunduğumuz sistemi tarifleyen gözaltına alınmakla tehdit büyük kampanya: bu söz ulaşım sorununun neden edilirsiniz. Üstelik şoförün çözülemediğini(!) açıkça üzerinize yürüdüğü de olur. gösteriyor. Zira Ekim Devrimi’nin Geçtiğimiz yıl, indirimli bilet “PARAN KADAR” ardından Sovyetler’de inşa edilen kullanan öğrencilerden mutlaka seyahat özgürlüğü muazzam metro ağları önceliği paso istenmesi üniversitelilerin insan olan bir sistemde bu tür kullandığı bir çok otobüste kavga sorunlar yaşamadığını da ve tartışmalara yol açtı. Bir grup kanıtlıyor. Şimdilerde parasız genç Facebook’ta biraraya gelerek, Paso ücreti 24 TL ulaşım isteyen öğrencilere ve herkesi EGO Genel emekçilere “belediye zarar eder” Müdürlüğü’nün bu haksız tam bilet 2.10 TL verenler, yine Ankara’yı uygulamasına tepki vermeye indirimli bilet 1.30 TL yanıtını raylı sistem ile donattıklarını iddia çağırdı. Geçtiğimiz sene ediyorlar. Ancak yıllardır Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde bitirilemeyen bu sistem ulaşıma yaşanan ve Ekim Gençliği bir çözüm getirememiş olacak ki gözlerini ODTÜ okurlarının maruz kaldığı “karakola götürülme” ormanlarına dikmekten alamıyorlar kendilerini. hadisesi Ankara Büyükşehir Belediye başkanı İ. Melih Gökçek’in uşaklarının pervasızlığına bir Paranın hüküm sürdüğü bu düzende mücadele örnektir. etmeden insanca ulaşım istemek kolaycılıktır. Zira Kent merkezinde çözülmeyi bekleyen bu sorun üniversite kampüslerinde ise kat be kat artmaktadır. Sınırlı sayıda olan otobüs seferleri 30 bin kişilik kampüslerin ihtiyacını karşılamaya yetmemektedir. Öyle ki balık istifi binilen otobüslerde trafik kazalarına davetiye çıkarılmaktadır. Onlarca metre uzayan kuyruklar da cabasıdır. Yine geçtiğimiz sene ODTÜ ve Hacettepe Üniversitesi’nde eşzamanlı yapılan otobüs işgal eylemlerinde

en küçük demokratik kazanımlar bile dişe diş mücadeleler sonucu söke söke alınmıştır. Ulaşım sorununda da durum farksızdır. İnsanca bir yaşamın kapılarını aralayan gelecek ve özgürlük mücadelesine kopmaz bağlarla bağlıdır parasız ve nitelikli ulaşım mücadelesi. Genç bir işçinin düşü gibi 7.30’da işbaşı yapmak için 5.30’da uyanmak zorunda kalınmayacak bir günün mücadelesidir. Sosyalizm mücadelesidir.


Asıl sizden bir şey olmaz! Anadolu Üniversitesi Bologna Süreci’ni üniversitelerde en hızlı uygulamaya koyan üniversitelerinden biri. Bundan 2 yıl önce üniversiteye rektör olarak atanan, sermaye gruplarıyla ve AKP iktidarıyla yakın ilişki içinde olan Davut Aydın üniversiteyi sermaye için dönüştürmekte bir hayli mesafe almış durumda.

Kendisi göreve geldiği zaman bu projeyi gerçekleştireceğini açıkça ilan etmişti. Adımlarını atmakta da gecikmedi. Hemen ülke merkezli bir Bologna Süreci toplantısı yaptı. Bizim de katılmak istediğimiz ve okulda uzun bir süreden sonra ilk defa uygulanan ÖGB şiddetiyle karşılaştığımız bir toplantıydı. O dönemi hatırlayanlar bilecektir ki ÖGB, Bologna Süreci’ne karşı siyasal faaliyette bulunan öğrencilere günlerce saldırmış, birçok arkadaşımızı yaralamıştı. Burada elbette ÖGB şiddetinden bahsetmeyeceğiz ama bu projenin uygulanmasına karşı çıkılmasıyla okulumuzdaki ÖGB terörünün artmasının doğru orantılı olduğunu hatırlatmakla yetineceğiz. ‘Senden bir şey olmaz/en az iki şey olur’ kampanyasına gelirsek...

Örgün sistemde okuyan bir öğrencinin açıköğretimdeki herhangi bir bölüme sınavsız girme hakkı uzun zamandır uygulanmaktaydı. Bu projenin amacı açıkça Anadolu Üniversitesi’nin hazinesine yeni parasal kaynaklar yaratmaktır. Bugün biliyoruz ki üniversiteden mezun öğrencilerin önemli bir kısmı işsiz olacak. (Ülkemizdeki her dört gençten biri işsiz durumda. Bunu resmi rakamlar söylüyor) Bu da gösteriyor ki geleceği konusunda zaten umutsuz olan öğrencide ikinci bir üniversite okumasıyla, bu sorun çözülüyormuş sanrısı yaratılmaya çalışılıyor. Öğrenciler adeta yarış atına çevriliyor.

Yüzlerce arkadaşımız bu uygulamayla açıköğretimde okumaya başladı. (Sanki bir üniversiteyi bitirmek yetmiyor da ikinciyi okuyunca işsiz kalmayacağını düşünerek) Öğrencilerin geleceği değil üniversiteye ve dolaylı olarak sermayeye ne kadar para bırakabileceği düşünülüyor.

Peki sizin üniversitesi rektörlüğünün bu durum karşısında okulun her tarafındaki panolara yansıyacak ve öğrencilere “senden bir şey olmaz” diyecek kadar gözünüzü para hırsı mı bürüdü? İşsizlik korkusu neden bu kadar rahat kullanabiliyor? Ve bizlere “senden bir şey olmaz” diyerek nasıl bu kadar rahat aşağılayabiliyorsunuz? Cevaplayamayacağınızı biliyoruz. Sermayeye ve kendinize olan hizmet aşkınız bunu engelliyor. Sizleri şirketlerle anlaşmalar yaparken ve bu işbirliğinden övgüyle bahsederken görüyoruz. Ama 3 yıldır İki Eylül Kampüsü’nün ulaşım sorununu çözerken göremiyoruz. Bu yıl binlerce hazırlık öğrencisi sizlerin yanlış eğitim uygulamaları ve TOİC denilen paralı sınava yönlendirmeniz yüzünden bölümlerine geçemedi. Üstüne üstlük TOİC sınavına kasıtlı olarak yönelttiğiniz öğrenciler kısa bir süre önce TOİC sınavının geçerliliğinin kalkmasıyla mağdur oldular. Bundan önce onlarca kez olduğu gibi. Özcesi şunu diyelim; siz en iyisi bizden bir şey olup olmayacağını bir yere bırakın. Buraya kadar anlattıklarımız bizden değil asıl sizden bir şey olmayacağını gösteriyor. Siz en iyisi kendi durumunuzla ilgilenin biraz.

Son bir söz de öğrenci kardeşlerimize; görüyorsunuz, ne rektörlüğün ne YÖK’ün ne de sistemin bizlere bir gelecek vaat ettiği yok. Onların tek derdi para. Biz onlardan bir şey olmadığına karar verdik. Artık kendimizin ne olup olmadığına karar verme zamanıdır. Ya bu okullara bir müşteri, bir nesne olarak girip çıkmaya devam edeceğiz ya da bir özne olarak geleceğimize ve üniversitelerimize sahip çıkacağız. Şili’de, Kolombiya’da, Yunanistan’da ve Ortadoğu’da ayaklanan öğrenci arkadaşlarımız bize izlememiz gereken yolu göstermektedir. Anadolu Üniversitesi’nden bir okur

Bu projenin amacı açıkça Anadolu Üniversitesi’nin hazinesine yeni parasal kaynaklar yaratmaktır. Bugün biliyoruz ki üniversiteden mezun öğrencilerin önemli bir kısmı işsiz olacak. (Ülkemizdeki her dört gençten biri işsiz durumda. Bunu resmi rakamlar söylüyor)

7


“Üniversite Öğrencileri” imzası tartışmaları üzerine… Üniversitelerde örgütlü güçler arasında uzun süredir, neredeyse ortak örgütlenen tüm eylemlerde imza tartışması yürütülüyor. Bir yanda eylemlerin “Üniversite Öğrencileri” adıyla örgütlenmesi gerektiğini savunanlar, diğer yanda ise bunu cepheden reddedenler şeklinde yapay bir kutuplaşma bile oluşmuş durumda. Gündeme müdahalesiz kalmaya ya da gecikmeli müdahaleye kadar birçok sorun doğuran imza tartışmalarını, çözüme hizmet etmesi kaygısıyla ele almak istiyoruz.

Öğrenci gençliğin ihtiyaçlarına ve gerçekliğine uygun esnek örgütlenmeler her dönem yaratılmalı ve olabildiğince geniş bir tabana oturtulmalıdır. Ama bunları mutlak biçimlere sıkıştırmak tek yönlü dar bir yaklaşımı ve pratiğini beraberinde getirir.

8

Gençlik hareketinin mevcut durumu ve ihtiyaçları esas alınarak ona uygun örgütlenme biçimlerinin yaratılması kuşkusuz temel önemde bir gerekliliktir. Öğrenci gençliğin ihtiyaçlarına ve gerçekliğine uygun esnek örgütlenmeler her dönem yaratılmalı ve olabildiğince geniş bir tabana oturtulmalıdır. Ama bunları mutlak biçimlere sıkıştırmak tek yönlü dar bir yaklaşımı ve pratiğini beraberinde getirir. İmza tartışmalarında taraf olanların bir kısmı bunu görmüyor (sadece “üniversite öğrencileri” olsun diyenler), bir kısmı da (“üniversite öğrencileri” adını hiçbir şekilde kabul etmeyenler ya da kendi imzasını kullanmayı dayatanlar) dar kaygılarla sınırlı kalıyor. İlk tutumu somutlamak üzere yakın zamanda Eskişehir yerelinde gerçekleşen bir örneğe bakalım. 6 Kasım sürecinde imza tartışmaları yüzünden yaşanan ayrışma sonucu, DGH ve Emek Gençliği YÖK protestosunu “Üniversite Öğrencileri” adıyla birlikte örgütlediler. 6 Kasım’ın örgütlenmesi sürecinde gençlik örgütlerine çağrı yapmayan, dahası üniversitede bunu gündemleştirmek için tek bir çalışma dahi

örgütlemeyen Emek Gençliği, YÖK eylemine iki gün kala fakültelerde dağıttığı bildiride şunları söylemişti:

“YÖK’süz, parasız, polissiz, demokratik üniversite istiyoruz. Şimdi YÖK’e, hükümetin tüm saldırılarına, işsizliğe karşı birleşmenin ve kitlesel olarak alanlara çıkmanın zamanıdır. Kimsenin öğrenci hareketini grup çıkarlarıyla zayıflatmaya ve bölmeye hakkı yoktur. Biz öğrenciler bu tabloyu reddediyoruz. Bu kadar yoğun saldırıların olduğu bir dönemde bu tür öğrenci hareketini bölmeye yönelik dar-grup çıkarlarına karşı; öğrencileri, öğretim elemanları ve üniversitenin diğer bileşenlerini hep birlikte bu gidişata dur demeye, üniversitenin bütün canlılığıyla, rengiyle birleşmeye ve kol, kulüp ve ÖTK’ların da içinde yer aldığı “Üniversite Öğrencileri” pankartı arkasında YÖK’ü protestoya çağırıyoruz.” (Vurgular sözkonusu bildirinin orjinalindedir.)

Bu lafazanlıktan öteye gitmeyen sahte bir ayrıştırmadır ve içinde zerre kadar birleştirme kaygısı bulunmamaktadır, tersinden hareketi baltalamaya, kara çalmaya dönüşmüştür. Emek Gençliği, eğer doğru olanın “Üniversite Öğrencileri” adıyla gençlik örgütlerinin yanında en geniş bileşeni bir araya getirmek olduğunu düşünseydi, bunun için gençlik örgütlerine bir çağrı yapıp görüntüde de olsa bu çabasını ortaya koyardı. Samimiyetsizliğin ikinci perdesi ise sonradan geldi. Üniversitede YÖK protestosunu hiçbir çalışmaya konu etmeyen Emek Gençliği, yalnızca son iki günde yaptığı ve yine yalnızca bildiriye sıkışan çalışmasında tutup böyle bir paragrafa kalın puntolarla yer verme cüretini gösterdi. Üniversite öğrencilerinin güncel ihtiyaçları ve sorunlarını görmezden gelerek, kendi liberalliğini kitlelere mal etmeye çalışan Emek Gençliği, örgütlenmeye çekinerek baktığını, apolitik olduğu için esnek isimlerle gidilmesi gerektiğini söylediği üniversite öğrencisinin bu bildiriyi okuduğunda ne anlam çıkarmasını bekliyor? Kendi sorunlarına bile uzaktan bakan üniversite öğrencisi böylesine yapay bir tartışmanın neresine çekilmeye çalışılıyor? Bu somut durum bile açıkça gösteriyor ki buradaki esas kaygı öğrencileri birleştirmek ve başta kendi sorunları olmak üzere genel siyasi tablo içerisinde bir hareket yaratmak değil sığ bir dayatmacılıkla hareketi ayrıştırmaktır. İkinci kesim ise bir dönem GençSen’in başını çektiği “imzamızı


kullanmazsak hiçbir şekilde birleşik eylemde yer almayız” diye dayatan gençlik gruplarından oluşuyor. Buradaki kaygı da açıkça kitlelerin somut durumunu görmezden gelmenin ürünü olan bir dayatmadır. Sonuç olarak; buradaki pratiğe de baktığımızda gençlik hareketinde esaslı bir politik yer edinemeyen bir gerçeklik ile karşılaşıyoruz. Koskoca bir kitle çalışmasını her iki tarafa da daraltmaya çalışmak bugün de açıkça görüldüğü üzere hiçbir işe yaramamıştır. Ama tersinden gençlik hareketi tarihine baktığımızda, gençliğin gerçek sorunlarına dayanan örgütlülükler sahiplenilmiş ve en geniş birlikteliklerin yaratıldığı alanlar olmuştur (örneğin; FKF, Dev-Genç, …). Tüm bunlarla beraber, daha geniş kesimlerin kendini ifade edeceği esnek isimleri biz de savunuruz. Ama bu, içeriğin esnekleştirilmesini, mücadelenin akademik-demokratik taleplere indirgenmesini gerektirmemelidir. Bu açıkça akademizm-demokratizm olur. DGH ve Öğrenci Kolektifleri kendi ayrı kulvarlarında esnek bir takım araçlar ortaya çıkarırken öğrencilerin toplamını harekete geçirme kaygısından uzak kaldığı sürece liberal-sekter tutumlar sergilemekten öteye gidememektedir. Yer yer bu tutum siyaset yasakçılığına kadar vardırılmaktadır. Bunun şu haliyle kabul edilir bir yanı olamaz. Benzer bir örneğini ODTÜ “Başkaldırıyoruz” eyleminden hatırlıyoruz. Alenen yapılan siyaset yasakçılığını orada da açık bir eleştiriye konu ederek mahkum etmiştik. Fakat burada anlaşılması gereken daha farklı bir gerçeklik vardır. Neredeyse tüm gençlik örgütlerine “Üniversite Öğrencileri” imzasını dayatanlar, bunu gerçekten kapsamlı bir çalışmaya dönüştürerek geniş gençlik kitlelerine mi hitap ediyor yoksa kendi örgüt ve çevreleriyle mi sınırlı kalıyor? Durum öyle trajik bir hal almıştır ki, bir örgüt kendini bu imza ile özdeşleştirmiş, “Üniversite Öğrencileri” denilince akıllara bu örgüt gelmeye başlamıştır. Şunu söylemek gerekir ki Öğrenci Kolektifleri’nin bu şekilde örgütlediği bir eylemin imzasının “Üniversite Öğrencileri” olması hiç de amacına uygun değildir. Bunun gerçekleşebilmesi ancak ve ancak ilkelere dayalı birleşik platformlar yaratılıp dahası bunun kitlelere seslenen bir ön çalışmaya konu edilmesiyle mümkündür. Yöntem ve biçim olarak doğru bulmamıza rağmen esnek örgütlülüğü kitlelerle buluşturma noktasındaki bu darlığı açıkça görmekteyiz. Son olarak bu durumun birlikte örgütlenecek eylemlerin toplantılarındaki yansımalarına değinelim. Gündem her ne olursa olsun bu toplantılarda politika tartışılmadan imza tartışması yürütülüyor ve daha baştan ayrışmalar yaşanıyor. Üstelik bu ayrışmanın gerekçesi de öğrencilerin apolitik olması ve gençlik örgütlerinin kurum isimlerini kullanmak istemesi ile açıklanıyor. Arkasından gelen süreç ise daha vahim sonuçlar doğuruyor. Bu dayatmayı yaparak ayrışan kurum ya sürece müdahalesiz kalıyor ya da birleşiklikten uzaklaşarak kendi örgütüne daralıyor. DGH’nin de içine düştüğü durum budur. Tüm yerellerde kendi içinde kısmen tutarlılık taşıyan gerekçelerle “Üniversite Öğrencileri” imzasını savunan DGH birleşik eylem platformlarından ayrıştıktan sonra dönüp o gündemle ilgili kendi çalışmasını yapıyor ya da gündeme müdahalesiz kalabiliyor. Peki burada mesele apolitizme bulanmış gençlik kesimlerini esnek bir isimle örgütleme çabası ise

DGH’nin kendi ismiyle yürüttüğü çalışma nereye oturuyor? Burada elbette ki kendi özgün çalışması kastedilmemektedir, birliktelikten ayrışma sonucu seçilen yönteme işaret ediliyor. Ötesinde gündemi tek bir isimle örgütlemek, örgüt imzalarının kullanıldığı birleşik bir eyleme neden tercih ediliyor? Bu durumun anlaşılır bir tarafı yoktur.

Tüm bu süreçlerin ve algı farklılıklarının sonuçlarına bakarak bu tutumların gençlik hareketine herhangi bir fayda sağlamadığını görme zorunluluğu ortada durmaktadır. Üniversite öğrencilerine politika taşıma iddiasında olan gençlik örgütlerinin de bu sorumlulukla hareket etmesi gerekir. Her türlü gericiliğin ve zorbalığın hüküm sürdüğü üniversitelerimizde hem sistemin saldırılarını parçalamanın hem de ulaşmaya çalıştığımız gençlik kesimleriyle aramıza örülen sahte duvarları ortadan kaldırıp güçlü bir gençlik hareketi yaratmanın yolu buradan geçmektedir. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nden bir okur

Uludağ Üniversitesi’nde faşist saldırı

Halkların Demokratik Kongresi Öğrenci Bileşenleri, tutuklu öğrencilerin durumuna dikkat çekmek için 15 Aralık günü Uludağ Üniversitesi’nde basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamanın ardından bir grup faşist devrimci ve ilerici öğrencilere saldırdı. Faşist saldırıda üç öğrenci çeşitli yerlerinden yaralandı ve Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaldırıldı. Hastane önünde arkadaşlarını bekleyen öğrenciler polis tarafından ablukaya alındı. Olaylara başından beri müdahale etmeyen polise öğrenciler tepki gösterdiler. Bekleyiş sürerken BDP’den oluşan bir heyet üniversiteye geldi. BDP heyeti üniversite yönetimi ve polisle görüşerek öğrencilerin güvenli bir şekilde üniversiteden çıkartılmasını talep etti. Görükle’de faşist provokasyon Olaylar, polisin yönlendirmesiyle ileri bir boyuta taşındı. Ağırlıklı olartak öğrencilerin oturduğu Görükle, 19 Aralık günü polis-faşist işbirliği ile ablukaya alındı. Kent merkezinden gelen faşistler gruplar halinde sokaklarda sloganlarla yürüyüşler düzenledi. Çevik kuvvet sokaklara barikat kurarken, faşistler bıçak ve satırlarla dolaştı, ırkçı ve küfürlü sloganlarla ortamı terörize etti. Özellikle Kürt öğrencilerin oturduğu evlerin etrafında dolaşan faşistler, arkalarına polisi de alarak provokasyon yaratmaya çalıştı. pervasızlık, Kürt öğrencilerin yaşadıkları evleri taşlamaya kadar vardırıldı. Polis, kendi yarattığı bu tabloyu fırsata çevirdi. Beldenin giriş çıkışlarında polis noktaları oluşturuldu. İçeriye yaya ve araçlarla giren herkes kimlik kontrolünden geçirildi. Yaklaşık 100 polis memurunun katıldığı denetimlere çevik kuvvet ekipleri de destek verdi. B eldedeki kafelerde kimlik kontrolü ve asayiş uygulaması yapıldı.

9


Gericilik kapitalist eğitimin doğasında var, çözüm sosyalizmdedir! V.Bilir İçerisinde bulunduğumuz toplumsal sistem olan kapitalizmin doğasında her türden gericilik mevcuttur. Ezen ve ezilen gibi birbirine iki zıt kutupları barındıran, her anında sürekli bir sınıflar savaşımı içerisinde olan bu sistem, kendi bekası için doğasında barındırdığı veya bir önceki toplumdan miras aldığı gerici doktrinleri insanlığa mutlak doğrular olarak sunmaktadır. Bu noktada eğitimi de günümüzde en önemli ideolojik manipülasyon aracı olarak kullanmaktadır.

Üniversiteler de bu anlamda kapitalizm gerçekliği içerisinde dönemsel olarak iktidarların ve egemen düşüncenin borazanlığını yapmaktan geri durmamıştır. Üniversitelerde verilen derslerde de dogmatik, ırkçı, milliyetçi, gerici, rekabetçi ve cinsiyetçi uygulamalar ve müfredat hakimdir.

10

Kapitalizmde, feodalizmin önemli sacayaklarından biri olan kiliselerin yerini üniversite, papazın yerini ise profesör almıştır. Her ne kadar burjuvazi ve onun yarattığı kurumlar ilk aşamasında feodal ilişkileri ve güçlerin etkinliğini kırmak amacıyla dine ve gericiliğe karşı bir mücadele yürütse de, proletaryanın korkusundan zamanla gericileşmiş, kendi içerisinde barındırdığı piyasacı ve milliyetçi gericiliğiyle birlikte dinsel gericiliği de yeniden hortlatmıştır. Günümüz toplumunu bu anlamda şekillendiren en önemli araçlardan biri, ilköğretimden üniversiteye kadar aldığı eğitim olmaktadır. Bu noktada, gerici sistem eğitimin her aşamasını baştan aşağıya sürekli dizayn etme isteği duymakta, döneme ve koşullara göre istediği birey veya toplum modeline uygun bir müfredat hazırlamaktadır. Bu, eğitimin her aşaması için geçerli olan bir olgudur.

Kendi coğrafyamızda da durum aynıdır. Cumhuriyeti milat alacak olursak, ilk aşamasından günümüze değin eğitimde kullanılan müfredatların hemen hepsinin gerici politikalar barındırdığını söyleyebiliriz. Burjuva egemenlik için yeni bir ulus yaratma projesinde ırkçı, milliyetçi tek tip yaratmaya dönük bir müfredattır bu. Bununla birlikte parası olanın gerçek anlamda iyi bir eğitim aldığı, rekabetçi ve bencil kafaların yetiştirildiği, kurallara uymanın tek seçenek olduğu, belli başlı kavramlarının (devlet, din, aile, kurallar, piyasa mantığı vb.) mutlak gerçeklik olduğu bir öğrenim süreci herkes için geçilmesi gereken bir tezgah olmuştur. Tüm bunlarla birlikte son süreçte düzenin

yönetimindeki değişimle birlikte eğitimin müfredatına da çeşitli düzenlemeler getirilmektedir. Dinci-gerici bir parti olan AKP, bir taraftan din afyonuyla boğarak öğrencilerin beyinleri uyuşturmakta, bir taraftan ise kapitalizmin doğası olan piyasa ilişkilerini eğitimin her kademesine sirayet ettirmektedir. Evrim teorisine yönelik sansürden, din derslerinin zorunlu olmasına ve öğrencilerin uygulamalı olarak camiye götürülmesine, cinsiyet eşitsizliğinden öğrenciler arasında rekabeti arttırıcı politikalara, eğitimin herkes için alınabilir-satılabilir bir meta olduğu algısı yaratma çabalarına ve anadilde eğitim yasağına daha bir çok politika bu gerici eğitimin müfredatı kapsamındadır. Bununla birlikte, kız öğrencilerin etek boyları, karma eğitimin tartışma konusu olması, kız ve erkek öğrenciler arasındaki mesafenin kaç santim olacağı vb. birçok konu da burjuva medyada ve dinci medyada dönemsel olarak tartışılmakta ve uygulamaları da özellikle Anadolu’daki okullarda sıklıkla görülmektedir. Bu uygulamaları kendi özgünlüğünde yüksek öğrenimde de görmek mümkündür. Üniversiteler de bu anlamda kapitalizm gerçekliği içerisinde dönemsel olarak iktidarların ve egemen düşüncenin borazanlığını yapmaktan geri durmamıştır. Üniversitelerde verilen derslerde de dogmatik, ırkçı, milliyetçi, gerici, rekabetçi ve cinsiyetçi uygulamalar ve müfredat hakimdir. Öğrenci yurtlarında kadın öğrencilerin giriş çıkış saatlerinin erkek öğrencilere göre farklı olması, bu senenin başında kadın öğrencilere yapılan ve doldurulması zorunlu olan, “kaç defa cinsel ilişkiye girdiği, kaç defa düşük yaptığı” gibi sorular içeren anketler ise gelinen durumun vahametini göstermesi açısından iyi bir örnektir. Bununla birlikte üniversitelerde kapitalizmin ihtiyacına uygun yeni bölümler açılırken, piyasa ilişkileri içerisinde değeri kalmayan bölümler bir bir kapanmaktadır. Bologna süreci kapsamında ise bir çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi bizim ülkemizde de tüm yüksek öğrenim müfredatı ABET kriterlerine uygun hale getirilmektedir. Yaşanmakta olan bu değişim ve dönüşüm furyası ise bir toplumsal bir ihtiyaçtan ötürü değil, tamamen eğitim alanında küresel sermayenin arasındaki rekabetin gereğidir.

Kapitalist sistem içerisinde eğitim en aşağıdan yüksek öğrenime varana kadar hiçbir zaman tam anlamıyla özgürlükçü ve eşit olamaz. Bu düzende bilimsel, eşit, parasız ve anadilde eğitimin zerresi bile ancak verilecek sert mücadelelerin ürünü olabilir. Böylesi bir mücadele olmaksızın düzenden bunları beklemek, hayal olmaktan öteye gidemeyecektir. Bu nedenle, asıl sorun kapitalist düzenle hesaplaşmaktır. Bu halde, bilimsel ve eşit eğitim için sosyalizmden başka bir seçenek yoktur.


Niçin anadilde eğitimi savunmalıyız?

Bir keresinde Hataylı bir Arap arkadaşım anlatmıştı. Babasının çocukluğu Samandağ’da geçiyor. Bilirsiniz, Samandağ’ın nüfusu memuriyet için gelen sınırlı sayıda aileyi saymazsak çoğunlukla Araplar’dan oluşur. İşte bizim arkadaşın babası da ilkokula orada başlıyor. İlçe merkezinde bir okul bu. İlk gün okula gidiyor. 6-7 yaşlarında bir çocuk, daha önce okulun nasıl bir yer olduğuna dair bir fikri yok.

Herkes sınıfındaki arkadaşlarıyla tanışmaya, sohbet etmeye başlıyor; kimisi de ufaktan bilye, seksek oynamaya koyuluyor. Tam o sırada sınıf öğretmenleri içeri giriyor. Kendini tanıttıktan sonra ilk iş, okulda Türkçe dışında bir dilin konuşulmasını yasaklamak oluyor.

Hikayenin geri kalanını arkadaşımın babasının; o 6-7 yaşlarındaki ufaklığın ağzından anlatayım: “Meğer Türkçe’den başka bir tek kelime bile konuşulmayacak, demiş. Biz anlamadık. Arkamda oturan arkadaşım tam yanındakine öğretmenin ne dediğini soruyordu ki adam yanımıza geldi, çocuğu kulağından çekerek ayağa kaldırdı, herkesin ortasında suratına tokadı yapıştırdı. Sınıfın çoğunluğu Arap çocuklarıydı. Biz Arapça’dan başka bir dil bilmediğimiz için ne dersten bir şey anlayabiliyoruz ne de anlamadığımızı öğretmene sorabiliyoruz. Teneffüs oluyor, Türkçe bilen arkadaşlarımız aralarında sohbet ediyor, biz geri kalan yan yana oturuyoruz, çıt çıkmıyor. Arada kimse olmadığına iyice emin olduğumuzda usulca bir iki laf söyleyebiliyoruz. Yakalanırsak yine dayak yiyiyoruz.”

Babası okuma yazmayı da dört işlemi de bir seneyi aşkın bir gecikme ile öğrenebilmiş. Bu geriden gelişi ise tüm öğrenim hayatı boyunca sürmüş. “Okumayı severdim,bu dezavantajım olmasa belki profesör bile olurdum” diyor babası. ***

Bazen kendimizi birinin yerine koymak onu anlamak için çok yerinde bir yöntemdir. Belki biz de derste konuştuğu için arkadaşlarımızın azar işittiğine ya da dayak yediğine şahit olmuşuzdur. Peki ya tenefüs saatinde, bir arkadaşımızla sırf kendi dilimizde sohbet ettiğimiz için dayak yediğimizi düşünelim bir de. Tepkimiz ne olurdu?

Eğer bu ülkede yaşayan bir Türk genciyseniz, hiç bunun ne demek olduğunu anlamakta zorlanabilirsiniz. Bu doğal da üstelik, çünkü muhtemelen ait olduğunuz millet dolayısıyla “Kıro”, “Ermeni dölü”, “Laz zekâlı”, “Çingene” gibi bir yakıştırma ile yüz yüze gelmemişsinizdir. Tüm bunları dokunaklıdır diye anlatıyor değilim. Ancak dayağı bir kenara bırakalım, bir insanın çocuk yaşta kendi dili ve benliği ile kabul görememesi, dışlanması kişiyi ne denli incitir, nasıl bir psikolojik travma yaratır? Bunun yol açacağı toplumsal ruh halini tahmin edebilmek için sosyolog olmaya gerek olduğunu sanmıyorum. ***

Lisede Kerem adında bir arkadaşım vardı. İyi birer dosttuk ve uzunca bir süre aynı sırayı paylaştık. Tam da üniversiteye hazırlandığımız son seneydi. Oturmuş o dönemki ismiyle ÖSS ile ilgili sohbet ediyorduk bir keresinde. İyi bir bölüm kazanamayacağı yönündeki kaygılarından bahsetti Kerem. Ben de içini rahatlatmak için, “Olur mu hiç! Zehir gibi çocuksun. Matematiğe ve fene de

kafan iyi basıyor üstelik” dedim. “İyi ama denemelerde Türkçe’den çok yanlışım çıkıyor” diye yanıtladı. Ben o zamana kadar düz mantıkla, Türkçe tarih testlerini zaten herkes aşağı yukarı aynı derecede iyi yapıyor, asıl belirleyici olan sayısal bölümler diye düşünmüştüm. Kerem’in bu sözlerini çok anlayamamıştım doğrusu. En fazla ne kadar düşük olabilir ki diye düşündüm. - Ama sen gayet iyi konuşuyorsun Türkçe’yi. Çok da zorlanacağını sanmıyorum. - Evet, ikinci bir dile göre iyi denilebilir. Şaşkınlık içerisinde sordum:

- Nasıl yani, ikinci dil derken?

- Kürtçe’den sonra öğrendiğim ikinci dil Türkçe.

Lise sıralarında Kürt diye bir millet olduğunu öğrenmiştim. Yer yer otobüsteyken ya da sokakta yürürken Kürtçe konuşulduğuna rastlamıştım. Yani böyle ayrı bir dilin varlığından da haberdardım aslında. Ancak bu televizyondan gördüklerimin, şuradan buradan duyduklarımın etkisiyle sanki Türkçe’nin bir lehçesi düşüncesine yol açmıştı. Ancak gerçek oldukça farklıydı. Ben yine de ısrarla sordum: - Nasıl olur, sen şimdi Türkçe’yi sonradan mı öğrendim diyorsun? - Evet öyle.

- Ama evinizde annen baban Türkçe konuşuyorlar, öyle değil mi? - Yok, bizim evde Kürtçe konuşuluyor.

O güne kadar bildiklerimden o denli farklı şeyler söylüyordu ki… Kerem’in sözüne çok güvendiğim halde emin olamayıp ondan Kürtçe bir şeyler konuşmasını istediğimi hatırlıyorum.

İşin daha da ilginç tarafı eşek kadar olmuşum, liseye gelmişim ve bu ülkede Kürtlerin yaşadığını yeni öğreniyordum. Bu benim kişisel “cahilliğim” sayılmaz, çünkü Türk gençlerinden, sayıları on milyonlarla ölçülen Kürt halkının ulusal varlığı özenle saklanıyor, benim gibi konuştuğum birçok arkadaşım bunu çok sonraları, o da kazara öğreniyor. Bu doğal olarak iki milliyetten insanlar arasında düşmanlık olmasa da bir yabancılık doğuruyor. Çünkü Türkler Kürtler’i bilmiyor; Kürtlerse kendi kimlikleri ile kolay kolay kabul göremiyor.

Sınav meselesine geri dönelim. Eğer eleme sınavlarını bir yarış olarak düşünecek olursak Kerem ve onun gibi milyonlarca Kürt genci bu müsabakaya 2-0 yenik başlıyor. Bunu hiçbir eşitlik ya da hakkaniyet anlayışı ile açıklayamayız.

Basitçe, “onlar da Türkçe öğrensinler kardeşim”, denilebilir. İyi de bir insan yaşadığı ülkede kendi dilini konuşamayacaksa, o dilde eğitim göremeyecekse bunu nerede yapacak? Bunun “Türkiye Türklerindir!”, “Ya sev ya terk et!” gibi bir anlayıştan çok da farkı kalmaz gibi geliyor bana. Üstelik emin olabilirsiniz bir Kürt insanı bu sözleri her işittiğinde aklından, ister istemez şunu geçirecektir: “Peki madem, dediğiniz gibi olsun, Türkiye Türklerinse, Kürdistan da Kürtlerindir!” Ayhan Z. Tozkoparan

11


a y s o D barın ma hakkı ve yurt so runu

Barınma, eğitim hakkından ayrılamaz!

İnsanca yaşanacak ücretsiz yurtlar istiyoruz!

Barınma, insanın en temel ihtiyaçlarından ve haklarından biridir. İnsanın her türlü ihtiyacının piyasa konusu haline getiren neoliberal politikalarla birlikte üniversite öğrencilerinin barınma hakkı da büyük oranda gasbedilmiştir.

Bu sorunla karşı karşıya kalanlar, sermayenin tüm saldırılarını göğüslemek zorunda olan işçiemekçilerden ve onların çocuklarından başkası değildir. Bugün gelinen yerde üniversiteyi şehir dışında okuyan işçi-emekçi çocukları için barınma sorunu, içinden çıkılmaz bir hal almıştır.

Devlet üniversitelerinde okuyan yaklaşık 2,5 milyon üniversitelinin çoğu, o güne kadar yaşadığı ilin dışında üniversite eğitimi almaktadır. Bu durumda yüzbinlerce öğrenci barınma sorunuyla yüz yüze kalmakta, sorunu kendileri çözmeye zorlanmakta, çözemeyenler ise ya zor koşullar altında öğrenimine devam etmekte ya da okulu bırakmak zorunda kalmaktadır. Üniversiteye şehir dışından gelen öğrenciler için ilk seçenek devlet yurtları olurken, devlet yurtlarına yerleşemeyen ya da oradaki koşullardan dolayı barınamayan öğrenciler, öğrenci evlerini veya özel yurtları tercih etmekte ya da kiralık ev aramaya yönelmektedir.

Devlet yurtları: Yarı-açık hapishane…

Şehir dışında okuyan işçi emekçi çocukları için, ucuz olduğundan dolayı tercih edilen ilk yer devlet yurtları olmaktadır. Yurt-Kur’a bağlı olan yurtların yatak kapasitesi 2009 yılında açıklanan rapora göre 225 bin 113’tür. Tek başına bu veri bile, devlet yurtlarının yetersizliğini gözler önüne sermektedir. Üniversiteye yerleşen öğrenci sayısı her geçen yıl artarken, devlet yurtlarının sayısında aynı oranda bir artış görülmemektedir. 2006 yılından bu yana öğrenci sayısı 500 bin artarken, yurtların toplam kapasitesi ise yaklaşık olarak 25 bin artmıştır.

Sınırlı kapasitelerine rağmen, devlet yurtlarına yerleşmeyi başarabilen öğrenciler, bu kez de yurtlardaki kötü koşullarla başetmek zorunda kalmaktadırlar. 6-10 kişilik odalarda, ısınma ve temizlik sorunlarının yanında, yeterli sayıda etüt salonlarının bulunmaması, tuvalet ve banyo sıraları da yurttaki yaşam koşullarını ağırlaştırmaktadır. Kalabalık odaların ve sınırlı sayıdaki etüt salonlarının ders çalışmada yarattığı zorlukların yanına bir de kütüphanelerin öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak olması eklenince, koşullar iki kat daha zorlaşmaktadır. Devlet yurtlarında karşılaşılan sorunların arasında beslenme de ayrı bir yere sahiptir. Yemekhane hizmetlerinin piyasalaştırılması süreci yurtlarda da işlemekte, üniversiteliler beslenme ihtiyaçlarını yüksek ücretli yemekhane ve kantinlerden gidermeye çalışmaktadırlar.

12

Öğrencilerin hiçbir söz hakkı olmadığı, tamamen yurt idaresinin belirlediği “disiplin” kuralları da yurtlarda başlıca sorunlardan biridir. Disiplin

yönetmelikleri, yurtları “yarı açık cezaevi” haline getirmektedir. Yoklama çizelgesinin imzalanmaması, ses ve görüntü aletlerinin yurtta kullanılması, “gerekli görülen zamanlarda” dolap, valiz gibi özel eşyaların yurt idaresinin denetimine açık bulundurulmaması, kınama, uyarı gibi cezalarla sonuçlanmaktadır. Gözaltına alınmak, güvenlik güçlerine karşı gelmek, ideolojik ve politik amaçlı gösteri toplantı düzenlemek, geceyi izinsiz ve mazeretsiz olarak üst üste üç gün yurdun dışında geçirmek ise yurttan süresiz çıkarma cezası ile sonuçlanmaktadır.

Bu baskı ve denetim mekanizmasının bir diğer ayağını yurda giriş çıkış saatleri ve parmak izi kontrolleri oluşturmaktadır. Yurtlardaki sportif-kültürelsosyal faaliyet alanlarının yetersizliği, öğrencilerin kendilerini geliştirecek alanlardan yoksun kalmaları önemli bir sorun olarak karşımızda dururken, öğrenciler her akşam belli saatte yurda giriş yapmak zorunda bırakılmaktadır. Dışarıdaki faaliyet alanları da böylece kısıtlanmakta, geç saatlere kadar süren etkinliklere katılım sınırlanmakta, bu da yetmezmiş gibi büyük şehirlerde öğrenciler yurtlara ulaşmada büyük sıkıntılar yaşamaktadırlar. Kadın öğrenciler bu baskıyı iki kez yaşamaktadır.

Bütün bunlar öğrencilerin, devlet yurdundan ayrılmalarına, çok daha zor koşullarda olsa bile eve çıkmalarına, üniversite yurtlarına, öğrenci evlerine, özel yurt görünümünde olan cemaat yurtlarına veya imkânları varsa özel yurtlara gitmelerine neden olmaktadır.

Özel yurtlar: Lüks barınma değil, insanca yaşam

Eğitiminden sorumlu olduğu kadar, onun ayrılamaz bir parçası olan barınmadan da devlet sorumludur. Ancak gerek kapasitesinin darlığı, gerekse de koşulların kötülüğü üniversite öğrencilerini özel yurtlara doğru yöneltmektedir. Özel yurtların ücretleri 400 TL’den 2.500 TL’ye kadar değişirken, özel yurtların birçoğunda 24 saat sıcak su, internet, sağlıklı yemek ve uygun çalışma ortamları bulunmaktadır. Aslında özel yurtlarda sunulan lüks değil, bir yere kadar insanca yaşam koşullarıdır. Özel yurtların bir kısmını da cemaat yurtları oluşturmaktadır. Görece daha düşük ücretlerle (hatta kimi öğrencilere ücretsiz) barınma sorunu yaşayan emekçi çocuklarına imkan sunulmaktadır. Bu yurtlarda kalan öğrencilere ise, dini etkinliklere katılma, namaz kılma, dini yayınları okuma vb. zorunluluklar getirilmektedir. Özellikle taşra üniversitelerinde bu uygulamalar yaygınlık taşımaktadır.

Barınma sorunu eğitim sorununun bir parçasıdır. Dolayısıyla yüksek öğrenim gençliğinin parasız, eşit, bilimsel, anadilde eğitim taleplerinin yanı sıra, insanca yaşanacak barınma hakkı da temel alınmalı, bu uğurda mücadele yükseltilmelidir. D. Kaya


Anadolu Üniversitesi’nde yurt gerçeği… İşçi ve emekçi çocuklarının yoğun olarak bulunduğu devlet yurtlarında (KYK yurtlarında) öğrencilerin birçok sorunu bulunuyor. Fakat maddi durumu iyi olmayan emekçi çocuklarının yurdun sıkıntısını çekmekten başka bir çareleri yok. Birçoğu çareyi eve çıkmakta görüyor (tabi para bulabilirlerse). Fakat kim çıkarsa çıksın yurtlarda kalan binlerce öğrenci her geçen gün kötüleşen koşullarda yaşamaya devam edecektir.

Sorunların başlıcaları arasında ise öğrencilerin odaları geliyor. Öğrencilerin derslerinin ve dışarıdaki işlerinin ardından hem oturma, hem dinlenme, hem de yatma işlevini gören odalar sorunlarla dolu. 6 metrekarelik odaya 6 kişinin sığmak zorunda kaldığı odalar sağlıksız bir ortam oluşmasına yol açıyor. Odanın dar, yerlerin sürekli tozlu olması durumuna bir de küçük ve dar bir elbise dolabı eşlik ediyor. Sabahları öğrencilerin erkenden derse gitmeleri, gece geç saatlere kadar gürültü yapılması insanların hayatını allak bullak ediyor. Banyoların ve tuvaletlerin kirliliği ise bir başka sorun. İnsanların evlerinde rahatça karşılayabileceği imkânlar (çamaşır kurutma yeri, ütü masası, saç kurutma yerleri) ise yurtta bulunmuyor. Çalışma salonlarında ise bu yıl bir sıkıntı var. Hem blok sayısının düşmesi hem de bu yıl çalışma masalarının çoğunun mimarlık öğrencilerine ayrılması diğer öğrencilere çalışacak alan bırakmıyor. Çalışmak için ya yataklar seçiliyor ya da öğrenciler üniversitesinin kütüphanesini kullanıyor. Farklı kültürlere saygı duyulmayan bir ülkede yaşadığımızdan dolayı, bu durum farklı ulusal kökenden ve kültürden öğrenciler için sorun yaratıyor. Özellikle de ezilen ulustan gelen Kürt öğrenciler ırkçı ve milliyetçi söylemlere maruz kalıyor. Bu maruz kalma Kürt öğrencilerin yanında yapılan milliyetçi ve dikte ettirici sohbetlerden, Mustafa Yıldızdoğan’ın parçalarının çalınmasından, Türkçü imgelerin Kürt öğrencilerinin gözünün içine sokulmasına kadar türlü türlü biçimler alıyor. Bu uygulamalar özellikle ülkemizde yaşanmakta olan kirli savaş sonucu oluşan asker ölümlerinden sonra yaşanıyor. Bu durumdan sadece Kürt öğrenciler değil, ilerici ve devrimci öğrenciler de etkileniyor.

Yemekhanenin sorunları ise apayrı bir biçimde karşımıza çıkıyor. Öğrencilere sabah 1.25 TL’lik, akşam ise 3.75 TL’lik fiş veriliyor. Oysa en ucuz akşam yemeği 3.90 TL fiyatında. Bir öğrencinin karnını doyurabilmesi için üstüne en az bir akşam fişi değerinde para koyması gerekiyor. Yemeklerin durumu ise kötü. Üstüne üstlük yemekhanede mutlaka uzun bir kuyruk oluşuyor. Diyelim ki o gün fişleri harcadınız ve geceyi başka bir yerde geçirmek için izin istiyorsunuz, o zaman gün içinde harcadığınız ve bedeli 5 TL olan fişin ücretini ödemek zorundasınız. “Yok artık!” denilecek bu uygulama Anadolu Üniversitesi’nin KYK’sında rahatça uygulanmaktadır. Sosyal alanın nerdeyse hiç olmaması ise artık öğrencilerin alıştığı fakat asosyalleştirme saldırısının bir parçası durumunda. Peki yurda nasıl giriliyor? Asıl burası önemli. Burada hapishaneye ya da polis teşkilatının bir kurumuna giriyormuş hissi veren bir uygulama sizi bekliyor. Yurda girerken sizin resminizi ekranda gözükmesini sağlayan parmak izi uygulaması yapılıyor. “Parmak izi vermeden yurda giremezsin” deniliyor. Öğrenciler yurdun kapısından adımını atar atmaz bu uygulamayla baskı altında tutuluyor.

Yurtlar her zaman kötüydü ve ama Bologna Süreci’nin uygulanmasıyla yurtlar da sermayenin politikalarından nasibini aldı. Bu ekonomik saldırı üniversitedeki ÖGB, polis ve soruşturma saldırısıyla birlikte yürütüldü tabi. Öğrencilerin yurtlarda haklarını aramasına izin verilmedi. Ve saldırılara, devrimci öğrencilerle genel öğrenci kitlesinin bağının kesilmesi yüzünden gerekli tepki gösterilemedi.

Daha geçen ay yurtlarda kadın öğrencilere “doldurmak zorundasınız” denilerek bir anket yapıldı. Öğrencilere daha önce kaç birliktelik yaşadığı, “Hiç canlı doğum yaptınız mı? (düşük, kürtaj ve ölü doğumlar hariç)” ve “1 Ocak 2005 tarihinden sonra şu an canlı olsun ya da olmasın doğum yaptınız mı?” tarzında sorular soruldu. Tüm bu yaşananlar, ekonomik zorluklar nedeniyle yurtlarda yaşayan öğrencilerin bir de burjuvazinin gerici kültürüyle kuşatıldığını gösteriyor. Anadolu Üniversitesi’nden bir okur

a y s o D barın ma hakkı ve yurt so runu

13


a y s o D barın ma hakkı ve yurt so runu

Rektör konakta, öğrenciler sokakta! Günümüzde, üniversite öğrencilerinin en büyük sorunlarından birinin barınma sorunu olduğu aşikardır. Bu sorun her sene başında gündeme gelse de, zamanla kendi kaderine terk edilen üniversite öğrencileri, sağlıksız ve hizmetleri yetersiz yaşam alanlarında yaşamaya mahkum bırakılmaktadırlar. Binbir yükün altında ezilmek zorunda bırakılan işçi ve emekçi ailelerin sınırlı maddi imkanları, barınma sebebiyle daha da zorlanmaktadır.

Eylül 2011’de Bingöl Üniversitesi tarafından yapılan “Yeni kayıt hakkı kazanan 240 öğrenci, başta barınma sorunu olmak üzere, birtakım sorunlar nedeniyle kaydını yapamadı.” açıklaması bize durumun vehametini göstermektedir. Yine aynı ay Kocaeli Üniversitesi’nde, üniversitenin açılmasının üzerinden iki hafta geçmesine rağmen barınma sorununu çözemeyen yaklaşık 10 öğrencinin, sokakta kalmamak için üniversite mescidinde yatıp kalktığı haberi de hala hafızalarımızda.

Eğitim ve barınma hakkı ayrılmaz bir bütündür

İstanbul Bilgi Üniversitesi Gençlik Çalışmalar Birimi tarafından 2009 yılında gerçekleştirilen “Gençler ve Barınma” araştırmasına göre, araştırmaya katılan üniversite öğrencilerinin yüzde 32,1’inin, bir ay süresince ellerine geçen toplam parasal miktar 499 TL’nin altında. Bu öğrencilerin yüzde 51’i herhangi bir burs veya kredi almıyor. Katılımcıların aylık bütçelerinde en büyük gideri yüzde 36,4 ile barınma alırken, bunu yüzde 34 ile beslenme ve yüzde 9,3 ile ulaşım giderleri takip ediyor. Her türlü insan ihtiyacını pazarlığa tabi tutan, sosyal devlet uygulamalarını tasfiye eden, insanı bir metaya indirgeyen neo-liberal politikalar, üniversitelilerin en büyük gideri olarak belirlenen barınma alanındaki sorunların gitgide daha da ağırlaşmasına sebep olmaktadır. Eğitim hakkının ayrılmaz bir parçası ve hatta bizzat bu hakka sahip olmanın bir gerekliliği olan barınma, devlet eliyle çoktan satılığa çıkarılmıştır.

Barınma sorunu olan bireylerin eğitim alma hakkı engellenmiş demektir. Barınma hakkının eğitim hakkının bir parçası olarak değerlendirilmesi ve eğitim hakkının garanti altına alınması yakıcı bir gerekliliktir. Bütün öğrencilere sağlıklı koşullarda eşit barınma hakkının tanınması en temel insani taleplerdendir.

İlk çözüm yolu: Çözümsüzlük!

14

Üniversiteye adım attığı anda sırtına maddi yükler binen üniversitelilere, barınma anlamında sunulan ilk (sözde) çözüm Kredi Yurtlar Kurumu’na bağlı devlet

yurtlarıdır. Ne var ki 2006 yılından bu yana yurtların toplam kapasitesi yaklaşık olarak 25 bin kadar artarken, öğrenci sayısı 500 bin kadar artmıştır. Yani devlet yurtlarının kapasitesi oldukça sınırlı ve yetersizdir.

Bunun yanı sıra, denilebilir ki barınma yalnızca içinde bulunulabilecek bir yeri değil, “insanları hastalık tehlikelerinden koruyan, bedensel ve ruhsal açıdan sağlıklı olabilmeleri ve diğer yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için gerekli ortamı, olanakları, araç ve gereçleri içeren” bir fiziksel yapıyı ifade eder. KYK yurtları, bu tanıma uymamaktadır. Bir öğrenci sınırlı kapasitesine rağmen devlet yurduna yerleşmeyi başarsa da, bu defa da bu yurtlardaki kötü yaşam koşullarıyla karşı karşıya kalacaktır kuşkusuz. Kalabalık odalar, ısınma sorunu, temizliği yapılmayan banyo ve tuvaletler, sağlıksız ve kalitesiz yemekler, yurtlarda işleyen denetim ve çeşitli baskı mekanizmaları gibi. Bu denetim ve baskı mekanizmalarının en temel ayağı, bizzat devlet yurtlarının disiplin mevzuatıdır. Üzerinde istenildiği kadar oynanabilecek, genel durumlar çerçevesinde çizilen bu disiplin kuralları, yurdun yönetimindeki faşist-gerici kadro tarafından ilerici-solcu öğrenciler için alabildiğine katı şekillerde uygulanabilmektedir.

Ayrıca toplumun her kesiminde olduğu gibi, yurtlarda da toplumsal cinsiyet rollerinden bağımsız, adil bir kural uygulaması yaşama geçmiyor. Yani çarpık olan kurallar bütünü daha da çarpık ve adaletsiz hale geliyor. Örneğin cinsiyete dayanan bir ayrımcılık örneği olarak, kadın öğrencilerin yurda giriş çıkış kontrolünün, erkek öğrencilerden daha disiplinli şekilde yapılması gösterilebilir. Bilgi Üniversitesi Gençlik Çalışmalar Birimi tarafından 31 ayrı ilden katılım ile gerçekleştirilen “Gençler ve Barınma” araştırmasına katılan öğrencilerin, “Erkekler de öyle değil, ama bizim yurdun kapısını kilitliyorlar akşam”, “Bizde (erkek bloğunda) yoktu öyle bir şey, bir ay


imza atmadığımı hatırlıyorum. Ama kadınlar her gece tek tek imza atmaya giderlerdi” sözleri, devlet yurtlarının aşağı yukarı her yerde bu ayrımcılığı yaptığını ortaya koyuyor.

Çanakkale KYK’da kalan bir öğrenciye göre, devlet yurdunun en temel sorunlarından biri, aylık verilen yemek fişlerinin izinli olunan günde geri iade edilme zorunluluğu ve yurdun şehir merkezinden uzak olması. Ayrıca bu arkadaşımız yurdun barınma ücretini yalnızca 2 gün geciktirdiği için devlet yurdundan atıldığını belirtiyor. Çamaşır yıkamak için, genel ücretler dışında her seferinde 5 TL alındığını belirtiyor, çamaşırın da istenildiği zaman değil, belirli günler içerisinde yıkanabildiğini ekliyor ve KYK’nın erkek yurtlarının TOKİ binalarında olduğu, neredeyse tüm imkanlarının farklı olduğu belirtiliyor. Üniversiteye girdiği ilk yılda KYK’da 900’lü sayılarda yedek olan bir arkadaş ise şehri tanımadığı bir zamanda sokakta kaldığını, özel yurtların pahalı olması gibi sorunlardan neredeyse hiç tanımadığı insanların evinde kalmak zorunda olduğunu, tüm bu sorunlardan kaynaklı psikolojik sorunlar yaşadığını ifade ediyor.

Ayrıca başka bir ilde ilk üniversitesini okuduğu sırada, devlet yurdunda 560. yedek olmasından kaynaklı, yurdun misafirhanesinde kalmak istemesine rağmen “Ancak 15 gün kalabilirsiniz” cevabını alan bir öğrenci arkadaşımız, “15 gün sonra nerede kalacağım? ” sorusuna da “Benim yapabileceğim bir şey yok” cevabını almış olduğunu anlatıyor.

İnsanca yaşam hakkının piyasalaştırılması

Yetersiz devlet yurtlarında barınamayan öğrencilere iki seçenek kalıyor. Öğrenciler ya yüksek fiyatlarla fırsatçılık yapan ev sahiplerini ya da müşteri avında olan özel yurtları seçmek zorunda. Özel yurtlar doğrudan kar amaçlı işletilen birer ticarethanedir. Öğrencilerin barınma sorununa bir alternatif oluştursa da, özel yurtlarda para karşılığında satılan hizmet lüks barınma olanağı değil, insanca yaşam hakkıdır. Buna rağmen ücretleri genel olarak bir hayli yüksek olan özel yurtların, işçi ve emekçi

aileleri büyük bir maddi açmaza soktuğu da açıktır.

Özel yurtlar noktasında karşılaşılabilecek bir başka sorun da özel yurt statüsünde çalışan cemaat yurtlarıdır. Öğrencilere bir takım yaptırımlarda bulunan bu yurtların işleyişinin, Özel Öğrenci Yurtları Yönetmeliği’ne bile uymadığı bilinmektedir. Örneğin ÇOMÜ’de okuyan ve cemaat yurdunda kalan bir arkadaşımız, Çanakkale’de erkek öğrenci yurtlarının çok az ve pahalı olduğunu, KYK yurtlarında sıranın kendisine gelmemesi ve evlerin pahalı olması dolayısıyla bu yurtta kalmasının mecburiyetten olduğunu belirtiyor. “Erkek yurdu o kadar baskıcı değil, sabaha karşı namaza falan uyandırmıyorlar ama kız yurtlarında çok fazla baskı varmış“ diye ekliyor.

Üniversitelilere ücretsiz, nitelikli barınma

Üniversitelilerin barınma sorununun çözülmesi için yapılabilecek birçok somut örnek verilebilir. Bunların başında; kapasitesi yüksek, nitelikli yeni yurtların yapılması ve özel yurtların kamulaştırılması gelir. Bu yurtların yönetiminde söz hakkının öğrencilerde olması sağlanmalıdır. Üniversite öğrencileri, kendilerini böyle derinden etkileyen bir konuda, karar alma süreçlerinde hak sahibi olmalıdır. Ailelerin, akademisyenlerin veya personellerin süreçte yer alması da ihtiyaçların daha net belirlenmesi ve çözüme kavuşturulması için uygun bir yol olabilir. Bireylerin farklı özel konum ve durumlarına uygun, geniş alanı kapsayan politikalar uygulayabilmenin yolu budur.

Yaşanan bu sorun yalnızca öğrencileri etkilemiyor. Dolayısıyla bu soruna karşı yürütülecek mücadelenin de salt gençlikle sınırlı kalması oldukça hatalıdır. Neoliberal politikaların, işçi ve emekçi aileleri en temel yaşamsal ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak hale getirdiği, sınıflar arası farkın bir uçurum haline geldiği bu düzende, ait olunan sınıfa göre eğitim alınan üniversitenin, yaşanılan semtin bile farklılaştığı görülmektedir. Öğrenciyi müşteri, en temel hakları da ticari ilişki olarak görenlere tepki birleşik olmalıdır. Ekim Gençliği / Çanakkale

İzmir'de üniversite öğrencilerinden sıcak su ve kalorifer eylemi

Kredi ve Yurtlar Kurumu'na bağlı Bornova Kız ve Erkek Öğrenci Yurdu'nda kalan 6 bine yakın öğrenci, yaklaşık 3 aydır düzensiz bir şekilde verilen sıcak su ve yanmayan kaloriferleri protesto etti. Yüzlerce öğrenci, ellerinde banyo havluları, boş su petleri olduğu halde yurt binalarının önüne kadar yürüdü. Bazı öğrenciler de yurt bölgesindeki yemekhanede işgal eylemi başlattı. Eylemde yurt yönetimi istifaya çağrıldı. Öğrenciler, "Yaklaşık iki aydır düzenli sıcak su verilmiyor. Bunun yanında birçok kez de sular hiç akmıyor. Bırakın sıcak suyu soğuk su bile akmıyor. Sefil bir hayat yaşıyoruz. Bunun yanında yine bazı katlarda kaloriferler ya hiç yanmıyor ya da çok az yanıyor. Montlarımızla uyumak zorunda kalıyoruz. Yöneticilere birçok kez dilekçe vermemize rağmen sıcak su ve kalorifer sorunu bir türlü çözülmedi. Biz sadece sıcak su verilmesini ve kaloriferlerin yanmasını istiyoruz. Sorunlar çözülene kadar eylem yapacağız" şeklinde tepki gösterdi. Eylemin ardında yurt yönetimi sıcak su bağlama sözü verdi. Öğrenciler ise önümüzdeki süreçte bir araya gelip nasıl bir yol izleyeceklerini belirleyecekler.

a y s o D barın ma hakkı ve yurt so runu

15


a y s o D barın ma hakkı ve yurt so runu

16

Yurt sorunu ve bir mücadele deneyimi… İskenderun’da yaşanan yurt sorununun temelinde buranın yurt olarak tasarlanmayıp, eski askeriye olarak kullanılmış prefabrik yapı olması bulunmaktadır. Odaların küçük, altı kişilik, hiçbir ses yalıtımının olmaması ve ısınmak için küçük kalorifer peteklerinin yetmemesi yaşanan diğer sorunlardır. Çalışma odaları küçük ve yetersizdir. İnsanlar tıkış tıkış bir halde ve sosyal hiçbir şey bulunmuyor. Bunların yanı sıra sermayeye peşkeş çekilmiş kantin ve yemekhane de önemli bir sorundur. Yemekler pahalı ve bize verilen fişlerle karnımızı doyuramıyoruz. Çıkan yemekler tattan ve diğer şeylerden mahrum. Bunun yanı sıra yemek yemediğimizde fişimizle kantinden alabileceklerimiz sınırlı sayıdadır. Hatta hiçbir gıda ürünleri ve içecek verilmemektedir. Bu sorunlar üzerine yurt müdürüyle konuşuldu ancak müdür yapabileceği hiçbir şeyin olmadığını, bunun kantin sahibiyle konuşulması gerektiğini söylüyor. Kantin sahibi de bunu müdürle konuşmanız gerektiğini ifade ediyor. Bunun üzerine toplanan

imzalar da hiçbir işe yaramadı ve aradığımız çözümler sonuçsuz kaldı. Ancak bundan sonra arkadaşlarla yemekhane ve kantini boykot kararı alındı.

Hesaplarımıza göre kantinin ve yemekhanenin biz öğrencilerden kazandığı para günlük 5 bin lira ve üzeriydi. Sadece fişlerden 4 bin lira kazanıyordu. Bir gün kantinden ve yemekhaneden bir şey alınmazsa toplam zararları 5 bin lirayı buluyordu. Bunun üzerine arkadaşlarla fişlerimizi kullanmama, yırtıp atma kararı aldık. Kantinden de hiçbir şekilde bir şey almayacaktık. Yapılan bu boykottan sonra zararı apaçık ortadaydı. Biz öğrenciler var olduğumuz için onlar ordaydı ve bunu anlatabilmiştik. Artık kantin sahibi bizimle konuşmaya ve uzlaşmaya çalışıyordu. Artık onlar birbirlerinin üzerlerine atamıyorlardı suçu. Kararımızdan dönmememiz üzerine kantinde ve yemekhanede düzelmeler oldu.

Bizler kendi sosyal çevremizde örgütlenip insanca yaşama haklarımıza her zaman sahip çıkmalıyız. İskenderun’dan bir okur

Yurtlar sorun yumağı Üniversite öğrencilerinin yaşadığı en büyük sorunlardan biri barınma sorunudur. Özel yurtların dudak uçuklatan cinsten fiyatlarını ya da cemaatçi yapılarını düşündüğümüzde işçi-emekçi çocukları için yarı açık cezaevi durumundaki KYK yurtlarından başka seçenek kalmıyor. Özellikle büyük şehirlerde dışarıdan gelen öğrenci sayısı fazla, yurt kapasiteleri ise son derece az olduğundan, çok sayıda öğrenci açıkta kalıyor. Bu yetersiz kapasitenin çoğunu da torpilli öğrenciler dolduruyor. Açıkta bırakılan birçok öğrencinin eğitim hakkı engellenmiş oluyor.

Yurdun çıkmasıyla bütün sorun bitse keşke! Ama öyle olmuyor ne yazık ki. Bir ticarethaneden farksız olan yurtlarda, yemek fişi olmasına rağmen yemeği bile ücretsiz yemek mümkün değil. Bununla birlikte sayısız sorun var. Örneğin odalarda çalışma masası yok. Yüzlerce öğrenci için onar kişilik etüt salonları var. Kimi odalarda priz bile yok. Duş başlıkları bozuk. Odalar doğru düzgün temizlenmiyor. Bu tür sorunların yanı sıra her koşulda mutlaka mescitler yapılırken, bir eğlence, sosyal paylaşım

ortamı veya spor alanı ayrılmıyor. Ranzaların zar zor sığdığı odaları saymazsak, arkadaşlarımızla birlikte vakit geçireceğimiz bir ortak mekan düşünülmemiş bile. Tek amaç öğrencileri tek tipleştirip sisteme uyum sağlamış bireyler haline getirmek. Mevcut düzenin bir parçası olan yurtlarda, kadını hiçleştiren uygulamalar ile güvenlik görevlileri ve idare yoluyla kadın öğrencilerin üzerinde baskı kuruluyor. Erkek öğrenciler istedikleri saatte yurda giriş çıkış yapabilirken kadın öğrenciler her konuda kısıtlanıyor. Gayet rahat bir şekilde kadın öğrencilere; cinsel ilişkiye girip girmediklerini, doğum yapıp yapmadıklarını sorgulayan anketler yapma hakkını kendilerinde görüyorlar.

Toplumun ahlak anlayışına göre hareket eden bu yurtlar öğrenciler üzerinde baskı kurarak sisteme hizmet etmektedir. Bu bireyleri etki altına alıp kişiliklerinin gelişimini engellemekte, aynı zamanda olumsuz koşullarıyla birçok öğrenciyi bunalıma sürüklemektedir. İstanbul Vezneciler Yurdu'ndan bir okur


Kitle çalışmamızın sorunları üzerine - 1

Kitle çalışmasının sorunları bizim için her dönem tartışılan bir başlık oldu. Konuyu çeşitli yayınlarımızda değişik yönleriyle ele aldık. Bunlar üzerinden tartışmaya çalıştık. Özellikle gençlik hareketinin yakın dönemindeki hareketlilik, konuyu bir kez daha tartışmamızı zorunlu kılıyor.

Konunun içeriğine gelmeden önce önemi üzerinde bir kez daha durmakta yarar var. Yayında yapılan tartışma çağrısı üzerinden geçen onca zamana rağmen herhangi bir yanıt alamayışımız bu ihtiyacı açıkça gösteriyor. Muhakkak ki konu, ilgili alanlarda şu veya bu düzeyde tartışılıyordur. Ancak sorunu alandaki güçlerimizin bütünüyle tartışabilmek, bu tartışmaları daha derinlikli bir biçimde yürütebilmek ve çözüm üretebilmek gerekiyor. Burada hem farklı alanların deneyimlerinden öğrenme şansına hem de çalışmamızın toplam sorunlarını çözümleyip bütünlüklü bir çözüm yolu bulabilme olanağına sahibiz. Bu nedenle özellikle bu gündemi sıradan bir sunum formatından çıkarıp toplu bir tartışmaya konu edebilmeliyiz.

Giriş

“Doğru halka devrimci örgüttür. Devrimci örgüt fanusta yetiştirilmez, etkin bir kitle çalışması içerisinde yaratılır.”

Kitle çalışması temel olarak üç alan üzerinden şekillenir. Ajitasyonpropaganda, örgüt ve eylem olarak sıralayabileceğimiz bu üç alanı ve sorunlarını tartışmaya açmadan önce, bunları önceleyen, bir anlamda bu alanlarda başarı sağlamanın ön koşulu sayılabilecek birkaç noktaya vurgu yapmamız gerekiyor.

İlk olarak alana yönelik “hâkimiyet sorunu” üzerinde duralım. Alana hâkim olma meselesi aslında geniş bir yelpaze içerisinde tartışılabilir. Çünkü bunun bir ayağı alanın fiziksel, diğer bir yanı politiktir.

Alanın fiziksel yapısına hâkim olabilmek ile ifade ettiğimiz şey elbette ki daha çok verileri kapsıyor. Bunun içinde alanın, ya da konumuz üzerinden ifade edersek, kampusun/fakültenin vb. çalışma alanlarının verileri üzerinde tüm detayları ile olmasa da genel hatlarıyla bilgi sahibi olmayı kastediyoruz. Bu arada işe yaramayacağını düşünebileceğimiz bazı küçük ayrıntıları da önemsemeliyiz. Fakülte ya da bölümde kaç öğrencinin veya öğretim görevlisinin olduğu, öğretim görevlilerinin akademik sıfatlarının ne olduğu, bilgisayar odası veya fotokopi odası gibi teknik imkânların neler olduğu ve bunların öğrenciler tarafından nasıl bir ilgiyle karşılandığı küçümsenmeyecek bir öneme sahip aslında. Örneğin, siyasal gündemler üzerinden yürütülen faaliyetin çok etki yaratmadığı bir fakültede ilk elden daha tali görünen konuları çalışmaya konu edebilirsiniz. Böyle bir bölümde fotokopi ücretlerine zam yapılması ve bunun öğrencilerde hoşnutsuzluk yaratması size bir çalışma başlığı açabilir. Hoşnutsuzlukları örgütleyip somut tepkiye çevirme yoluna gidebilirsiniz. Ya da derslerde veya otomasyonda yaşanan sorunları –bunlar teknik sorunlar bile olsa- bunlara bağlı diğer konularla birlikte gündeminize almanız gerekebilir. Bırakın kitle çalışmanızın toplamını, yalnızca böylesi durumlar için bile alanın fiziksel yapısına hakim olabilmek önemli bir yerde duruyor. Öte yandan politik olarak da çalışma alanının mevcut durumu üzerinde bir açıklığa sahip olmak gerekiyor. Alanın gençlik hareketi içerisinde tuttuğu yer, geçmiş mücadele deneyimi, kitlenin genel politik eğilimi vb. konularda asgari bir bilgi sahibi olmak büyük önem taşıyor. Öyle ki, herhangi bir kampanyanızı öncelikli olarak nerelere taşıyacağınızı, alana göre farklılaşma gösterebilecek olan bu taşıma işini hangi politik çerçeveyle ele alacağınızı belirleyebilmek için alanın

politik tablosuna hakim olabilmeniz gerekiyor.

Kitle çalışmasını önceleyen ikinci bir başlık olarak politika yapabilme sorununa değinelim. Ümit yoldaşın kaleminden çıktığı bilinen, gençlik çalışması aynasında kitle çalışmasının sorunlarını tartışmaya yönelik eski metinlerimizden önemli gördüğümüz bir pasajı aktaralım.

“İlk olarak, zaman zaman karşımıza çıkan çarpık bir bakıştan bahsetmek istiyoruz. Bu, politika yapmayı, yani kitle hareketine müdahale ve ona önderlik etme çabasını, güç olduktan sonraki sürece ertelemektir. Gerçekte bu, politikadan uzaklığın ifadesidir. Politika yapmak için fiilen güç olmayı beklemek, devrimci mücadeleden uzak durmak demektir. Her gerçek devrimci önderlik, kendi güçlerini ancak böyle bir çaba içerisinde bulabilir. Harekete müdahale çabası içinde güçlerini toplar, kadrolarını bulur ve dönüştürür, kurumsallaşmasını tamamlar. Devrimci bir örgüt kadro kazanmak için faaliyet örgütlemez; kitleleri harekete geçirmek, mevcut hareketi geliştirmek için uğraşır. Kadrolar ancak böyle bir faaliyet içinde kazanılıp dönüştürülebilir. Kısacası, güç olunduktan sonra politika yapılmaz, tersine politika yapılarak güç olunur.

Bu müdahale sürecinde şöyle bir sıralama yapabiliriz; süreci ve alanı tahlil etmek, sürece müdahale edebilecek politikalar geliştirmek ve nihayet, bu politikaları hayata geçirecek güçleri, araçları bulmak, açığa çıkartmak.” (Gençlik çalışması deneyimleri ışığında kitle çalışması üzerine notlar-Ümit Altıntaş, Ekim, Sayı 210, Kasım ’99) Burada da ifade edildiği gibi, politika yapabilmek, bu konuda asgari bir başarı sağlayabilmek, kitle çalışmamız için, hatta gençlik hareketi içerisinde var olabilmemiz için yaşamsal bir öneme sahip. Politika yapabilme becerisi gösteremeden ne başarılı bir kitle çalışması yapılabilir ne de güçlü bir gençlik örgütü inşa edilebilir. Bunlardan yoksun olduğunuzda da harekete müdahale edemez ve yıllardır vurguladığımız devrimci önderlik boşluğunu doldurabilmek iddiasında somut bir gelişme kaydedemezsiniz.

Bugün için bizim bu konuda ciddi sorunlarımız olmadığını söyleyebiliriz. Gençlik içerisinde yaşanan gelişmeleri, üniversitelerin kapitalizmin dönemsel durumuna tabi olarak değişen yapılarını, gençlik hareketinin verili durumunu ve müdahale yöntemlerini doğru olarak tespit ettik. Bunlara uygun politikalar geliştirdik ve bu politikalar üzerinden harekete yön vermeye çalıştık. Örneğin biz soruşturma saldırısının politik anlamını doğru tahlil ettik ve buna karşı güçlü politikalar ürettik. Ya da üniversitelerdeki dönüşümleri politik olarak yorumlayabildik ve hareketin önüne bir politik hat çizebildik.

Kısacası biz gençlik hareketi içerisindeki varlığımızı kitlesellik ölçütlerinden öte olarak politika yapabilme kapasitemiz ve becerimiz üzerinden sağladık. Bu sayede hareket içerisinde yer tuttuk. Bir bakıma, “güç olma” meselesini pratikte “politika yapabilme kapasitesi” ile tanımlamış olduk. Ancak yine de konuya burada değinme ihtiyacı öneminden bir şey kaybetmiş değil. Verimli bir kitle çalışması yürütebilmek, güç ve olanakların gündelik koşuşturma içerisinde heba edilmediği bir çalışma örgütleyebilmek için alana özgü politikalar üretebilmede önemli bir kapasiteye ulaşmamız, toplamı kesen politikaları yerellerde hayata geçirebilme becerisi gösterebilmemiz hala yakıcı bir önem taşıyor. Üçüncü olarak yerel örgütlerin kitle çalışması içerisindeki önemine değinelim. Buraya kadar bahsettiğimiz kitle çalışması için bu “olmazsa olmazları” derleyip toparlayabilecek,

17


çalışmanın genel ve dönmesel hedeflerini belirleyecek, güçleri buna uygun bir biçimde konumlandıracak ve kitle çalışmasına yön verecek en önemli araç yerel örgütlerdir. Yerel örgütlerin yalnızca çalışmamızın seyri açısından değil, ilgili alandaki harekete önderlik edebilmek açısından da büyük bir önem taşıdığını ek olarak belirtelim. “Yerel örgütler kitle çalışmasında önemli bir yerde duruyor. Zira alana politik olarak hakim olabilmek, alana dair politika üretebilmek, çalışmanın hedeflerini, yönelimlerini, yol ve yöntemlerini tanımlayabilmek yerel örgütlerin niteliği ile doğru orantılı olarak karşılık bulabiliyor. Bu saydıklarımızın da kitle çalışmasındaki önemi göz önünde alındığında yerel örgütlerin belirleyici yeri daha net bir biçimde ortaya çıkıyor.” (Gençlik içinde kitle çalışması üzerine-Ekim Gençliği, sayı 131, Nisan 2011)

Yine de kitle çalışması ile yerel örgütler arasında karşılıklı bir ilişki olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Kitle çalışmasında alınacak her mesafe yerel örgüte nicel güç katacağı gibi, deneyim, birikim vb. açılardan politik bir nitelik de katacaktır. Yerel örgütlerin toplamı anlamına gelmek üzere devrimci örgütün önemine de özel bir vurgu yapmak gerekir. Başarılı bir kitle çalışması için devrimci bir örgütün gerekliliği açıktır. Fakat tersinden devrimci bir örgüt de ancak sürekli, sistematik, sonuç alıcı ve bu anlamda başarılı bir kitle çalışması içerisinde örgütlenebilir. Kitle çalışması için zorunlu olan devrimci bir gençlik örgütü ancak gençlik kitleleri içerisindeki etkin bir kitle çalışması içerisinde var olabilir. Bu bir çelişki değil, tersine diyalektik bir ilişkidir.

A-Kitle çalışmasının üçayağı: Araçlar, eylem biçimleri ve taktik örgütlenmeler

Şimdi kitle çalışmasını ve sorunlarını tartışmaya geçebiliriz. Üç maddede topladığımız kitle çalışmasının alt başlıklarının her birini ayrı bir tartışmaya konu edebilmeliyiz. 1-Ajitasyon-propaganda sorunu ve araçlar

Bilindiği gibi, ajitasyon-propaganda meselesi her çalışma için önemli bir yerde durur. Sermaye iktidarının ideolojik bombardımanına maruz kalan kitlelerin üzerindeki sislerin dağıtılmasında ve içinde debelenilen sorunların çözümündeki tek yolun devrimci mücadele olduğunun anlatılmasında ajitasyon-propaganda çalışmanızın gücü belirleyici bir yere sahiptir. Bu çalışma sayesinde kitlelerin etrafında politikalarınızla yükselttiğiniz bir çeper örebilirsiniz. Bu sayede alanı politize edebilir, kitlelerde soruna ilişkin bir duyarlılık yaratabilir, birazdan tartışacağımız eylem ve örgütlenme başlıklarında daha ileri sonuçlar yaratabilirsiniz. Kitlelerin eylem veya etkinlere katılmasını sağlamak tek başına bununla mümkün değildir elbette. Ancak duyurusu yaygın bir biçimde yapılmış eylem veya etkinliğin daha çok ilgi çekeceği, akıbeti daha geniş bir kitle tarafından merak edileceği de ortadadır. Özcesi, yaygın ve süreklileştirilmiş bir ajitasyon-propaganda faaliyeti alanda politik bir rüzgar estirebilmeniz için en temel etkenlerin başında gelmektedir. Böylesi bir çalışma, kimi zaman alana politik ağırlık koyabilmenin ve etki yaratabilmenin bir yolu olabilmektedir. Ayrıca, ajitasyon-propaganda çalışmasındaki ısrar geleceğe de köprü sağlar. Şöyle ki; bir öğrencinin kafasını çevirdiği her yerde size ait bir şeyler görmesi ya da duyması, zaman geçirdiği hemen tüm alanlarda (derslikte, kantinde vb. yerlerde) sizi ısrarla bir şeyler anlatırken görmesi, kişinin hafızasındaki yerinizin sürekli taze kalmasını sağlayacaktır. Bu sayede, bugün olmasa bile, geleceği ve özgürlüğü için bir şeyler yapmaya yöneldiği ilk anda aklına siz geleceksiniz. Bugünden ısrarlı bir ajitasyon-propaganda çalışması yapmak, sermaye diktatörlüğü altında ezilen gençlik kesimleri harekete geçtiği zaman daha yakıcı olarak hissedilecek önderlik misyonunun hayata geçirilmesinde önemli bir avantaj olacaktır.

Yazılı ajitasyon ve dikkat edilmesi gereken noktalar

“Yazılı materyaller her şeyden önce bir örgüt varlığının göstergesidir. İster afiş olsun, ister bildiri, ya da kuş-pul türü materyaller, üzerinde ne yazdığından bağımsız olarak, kitlelere örgütün varlığını hissettirir. Bu da mücadeleye eğilimli kitlelere güven verir. Çünkü en geri bilince sahip olan bir insan bile, mücadele etmek için bir örgüte ihtiyaç duyar. Yazılı materyal burada

18

örgütü temsil eder. Herkes bilir ki, bu materyalleri hazırlayıp kullananlar, bir örgütlülükte toplanmışlardır. Bu illa ki devrimci bir örgüt demek değildir, ama ortada bir örgüt var demektir.” (Gençlik çalışması deneyimleri ışığında kitle çalışması üzerine notlar-Ümit Altıntaş, Ekim, Sayı 210, Kasım ’99)

Aktardığımız pasaj yazılı ajitasyonun ve bu çerçevede kullanılan materyallerin önemini en sade ifadelerle belirtiyor aslında. Yine de bir noktanın özellikle altını çizmek gerekiyor: En durgun dönemlerde bile ısrarla kullanılacak yazılı materyaller, hiçbir şey olmasa bile örgütsel varlığınızı, bu varlığın her dönemde sürdüğünü gösterecektir.

Bu konuda dikkat edilmesi gereken en önemli nokta faaliyetin sistemli ve sürekli bir biçim altında sürdürülmesini sağlayabilmektir. Evet, yazılı ajitasyon kitlelere güven verir, fakat bu ancak ve ancak bir sürekliliğin sonucu olabilirse gerçek sonuçlarına ulaşabilir. Tersinden sürekliliği sağlanamayan ve bir sistematiğe kavuşturulamayan yazılı bir ajitasyon faaliyeti güçsüzlüğe de yorumlanabilir. Yazılı ajitasyon çerçevesinde kullanacağımız araçlar hazırlanırken hedef kitlenin eğilimleri, güçlü ve zayıf yanları, duyarlılık alanları ve politik eğilimleri gözetilmeli, tüm bunlar hesaba katılarak araçların biçim ve üslubu belirlenebilmelidir.

Yazılı materyallerdeki önemli noktalardan biri de dil sorunudur. Genel anlamda, kullanılan dilin insan üzerindeki etkileri bilinmektedir. Söz konusu yazılı materyal olunca dilin mümkün olduğunca sade, duru, açık ve net olmasına dikkat edilmesi gerektiğini hatırlatmakla yetinelim.

Sözlü ajitasyon ve olanaklar

Sözlü ajitasyon bugün daha çok başka çalışma biçimlerinin bir parçası olarak kullanılmaktadır. Eylemlerden önce kantinde veya dersliklerde konuşma yapmak, eylem sırasında çevreye yönelik ajitasyon çekmek, ya da bildiri dağıtımı ve dergi satışı gibi işlerde yüksek sesle konuşmalar yapmak buna örnektir. Sözlü ajitasyon başlı başına bir çalışma biçimidir. Sözlü ajitasyon, her şeyden önce, kitlelerin karşısına açık bir siyasal kimlikle çıkmak demektir. Geleceği açısından umutsuzluğa düşen ve bunu değiştirecek gücü olduğuna inanmayan gençlik kitlelerin karşısına mücadele çağrısı ile çıkmak, kapitalizmin gençliğe dayattığı karanlığın karşısında devrim ve sosyalizmin propagandasını yapmak taşıdığınız siyasal iddianın kitlelere de yansıtılması anlamına gelecektir. “Kantin, sınıf, amfi, yemekhane, servis konuşmaları olarak gerçekleşen bu etkinlikler, kitlelerin karşısına devrimci bir kimlikle çıkmanın büyük olanaklarını sunuyor. Gazeteler, televizyon, aile, öğretmenler şu veya bu biçim ve içerikle sürekli karşı-devrimci propaganda yaparken, birisi çıkıp açıktan "devrim ve sosyalizm" diyor. Devlet, "teröristler, hainler, provokatörler" derken, birileri birçok tehlikeyi göze alarak, açıktan devrimi savunuyor, devletin teşhirini yapıyor, sosyalist politikalar öneriyor. Sermaye basını hep bir ağızdan "özelleştirme, SSK, vergi reformu" derken, birileri hepsine hayır diyor. Bütün bunların özel bir anlamı var. Bunlar bir gazeteden ya da bildiriden de okunabilir; ama bir amfiye bir grup öğrencinin girip, içlerinden birinin "Arkadaşlar" deyip bunları anlatmasının farklı bir etkisi var. Orada konuşmacının ya da grubun şahsında devrim, örgüt, mücadele görülüyor. Sabah akşam düzenin ideolojik bombardımanına uğrayan birey, birden bire karşısında "biz bu devleti yıkacağız" diyen birilerini görüyor. Bu sayede, düzenin en kabul edilemez ilan ettiği düşünceler kitleler tarafından tartışılır hale geliyor. Sadece siz oradayken değil, oradan ayrıldığınızda da... Devletin yoğun ideolojik saldırısı yüzünden sınıfında kendi düşüncelerini açıklayamayan öğrenciler, sizin müdahalenizin ardından kendi görüşlerini savunabiliyorlar.” (Gençlik çalışması deneyimleri ışığında kitle çalışması üzerine notlar-Ümit Altıntaş, Ekim, Sayı 210, Kasım ’99)

Açık ki bu aynı zamanda bir güç gösterisidir. Güç gösterisi ile kastettiğimiz şeyin “gövde gösterisi” olmadığını belirtelim. Kastettiğimiz şey kitlelerin karşısında politik gücünüzle çıkmanızdır. Burjuva sınıf iktidarına karşı proletaryanın iktidarını anlatmak, devrimin tek gerçek alternatif olduğunu savunmak ve buna aday olduğunuzu tok biçimde söylemek demektir.

Bir başka önemli nokta sözlü ajitasyonun kitleler üzerindeki etkisidir.


Sözlü ajitasyon kitleleri ikna etme, sola açık kesimleri devrimcileştirme ve genel kitleyi de devrimci politikalara çekme gibi konularda iyi bir olanak sunmaktadır. Bu konuda sonuç alabilmek için gözden kaçırılmaması gereken şey ise bu sırada bir tartışma imkanı yaratmaya çalışmaktır. Ne türden olursa olsun yapılan propagandaya verilen her cevap bir tartışmaya çevrilebilmeli ve geri politik tutumlar ideolojikpolitik bir basınçla ezilebilmelidir.

yapılması gereken buna örgütsel biçim vermek, sürecin kalanını bu örgüt üzerinden kurgulamak olmalıdır. Harekete geçirilen güçlerin bilinç ve duyarlılık düzeyine göre oluşturulacak bu örgütlenme gerçek anlamıyla bir kitle inisiyatifi olacaktır.

Anlaşıldığı üzere, bugün çok kullanmıyor olsak da sözlü ajitasyon aslında kitle çalışması için etkili bir araca dönüşebilmektedir. Bu nedenle genel ajitasyon-propaganda çalışmamız içerisinde bu aracı da en etkin bir biçimde kullanmak gerekmektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, konuyla ilgili devrimci fikirleri bir oylamada destekleyen herkesin, onun çalışmasını yürütmekle zorunlu olmadığım bilmektir. Zira kişiler, sırf onu yapabilecek gücü bulamadıkları için, reformist ya da düzen içi bir fikri destekler pozisyona itilmemelidirler. Bugün pek çok insanın sırf devrimciliğin bedellerini göze alamadıklarından, ama buna rağmen bir şeyler yapma isteğinden reformist kesimleri destekliyor oluşu dikkate değer bir olgudur ve bu mutlaka ortadan kaldırılmalıdır. insanların mücadeleye verecekleri sadece bir kibrit çöpü de olabilir. O kibrit çöpünü reformistlere bırakmamak ve devrim için kullanmak bir sorumluluktur. Bu konuda da küçük-burjuva grupların forum adı altında dar protestolar örgütlemeleri, kopulması gereken bir gelenektir. Komünistler, kelimenin gerçek anlamına uygun forumları örgütlemek sorumluluğunu taşımaktadırlar.” (Gençlik çalışması deneyimleri ışığında kitle çalışması üzerine notlar-Ümit Altıntaş, Ekim, Sayı 210, Kasım ’99)

Elbette ki bunu yaparken karşımıza sivil faşistler veya gericiler de çıkacaktır. Bu gibi durumlarda yapılması gereken ilk elden şiddet kullanmak yerine politik bir tutum alarak teşhir etmek, bu sayede tecridini sağlamak olmalıdır. Zira bu gibi durumlar için asıl önemli olan işlevsellik sorunudur. Eğer şiddet uygulanacaksa bile bu mümkün olduğunca en geniş kitlelerin katılımı ile hayata geçirilmelidir.

Araçların kullanımı üzerine

Öncelikle kitle çalışması için tariflediğimiz hiçbir aracın kendi içinde amaçlaştırılmaması gerektiğini belirtelim. Araçlar yere ve zamana göre farklılık gösterebilirler. Önemli olan kendi içinde araç kullanımı değil, söz konusu araçları en etkili ve işlevsel bir biçimde kullanabilmektir. Örneğin yeni girdiğiniz ve yakın ilişki çıkarmak istediğiniz bir yerde anket çalışması yapıyorken önemli olan şey yaptığınız anketlerin sayısı değil, anket yaparken kaç insanla hangi düzeyde sohbet ettiğinizdir. Çalışmanın başarı ölçüsü de, bu vesile ile insanlarla bağ kurup kuramadığınız olmalıdır. Diğer yandan, eğer amacımız güçlü bir propaganda yapmaksa kullandığımız araçların sayısı büyük bir önem taşıyacaktır. Kısaca ifade edecek olursak, ajitasyon-propaganda faaliyetinin kitle çalışmasının yalnızca bir alt başlığı olduğunu unutmamak gerekmektedir. Tersi durumlarda, çalışmanın başarısının buradan ölçüleceği kaygısıyla bu alt başlık özel bir yüklenme noktası olacak, bu da çalışmanın tümüyle bu alanda sıkışmasına neden olacaktır.

Araçlar sorununda son bir noktaya daha değinelim. Bugün gençlik hareketinin verili durumu bahane edilerek ajitasyon-propaganda çalışmasında kullanılan en temel araçların işlevselliğini yitirdiği iddia edilebilmekte, bunlar yerine daha yeni ve ilgi çekici araçlar önerilebilmektedir. Elbette ki yeni ve ilgi çekici araçlar kullanılabilir, kullanılmalıdır da. Ama artık klasikleşmiş olarak algılanan araçların işlevselliğini yitirmesi, kitlelerin nesnel durumunun yanında, bu araçların amaca uygun bir biçimde kullanılıp kullanılmamasına bağlıdır. Devrimci mücadele içerisinde yıllardır var olan araçları etkili bir biçimde kullan(a)mayarak yeni arayışlar içerisine girmek devrimci pratiğin gereklerinden liberal bir kaçıştan başka bir şey de olmayabilir. 2- Taktik kitle örgütlenmeleri sorunu

Bugün için bizim asıl sorunumuzun politika belirlemek değil kitleleri harekete geçirmek veya var olan harekete önderlik etmek olduğunu söylemiştik. Asıl çaba harcayacağımız nokta burası ise bunun çeşitli güçlerle temas noktası yarattığı anda bir araç ihtiyacı yaratacağını da belirtelim. Eğer harekete müdahale etme noktasındaki çabalarınızı somutlayabileceğiniz, yani harekete önderlik edebileceğiniz bir örgüt varsa müdahalenizi onun üzerinden yapabilirsiniz. Böyle bir örgütlülük varken alternatifini kurmak genel olarak tercih edilebilecek bir şey değildir. Ancak böyle bir örgütlenme yoksa bunu yaratmakla sorumlusunuzdur. Böyle bir aracı yaratabildiğiniz ölçüde harekete daha ilerden müdahale edebilir, hareketin önünü açmanın olanaklarına daha fazla sahip olursunuz. Harekete müdahale için ürettiğiniz politikaları hayata geçirme çabanız bir örgütlülüğü doğurur. Bu örgütlülük de daha yukarıdan politikalar üretebilmenize olanak sunar. Yani bu ikisi arasında karşılıklı bir ilişki vardır.

Diyelim ki siz özel bir gündem üzerinden kitle çalışması yürütüyorsunuz. Etkili bir ajitasyon-propaganda çalışması yapıyorsunuz. Yürüttüğünüz bu etkin kitle çalışması da süreci sizinle birlikte örgütleyebilecek yeni güçleri açığa çıkarıyor. Böylesi bir durumda

“Kitlenin ileri unsurlarına propagandadan onları kitle örgütlerine kazanma ara halkasında bir zorluk alanı bulunmaktadır. Daha önce bir amfi konuşmasından mutlaka bir temas noktası yaratabilmek gerektiğini belirtmiştik. Daha sonra bu kişilerle kendi amfilerinde tartışmanın ötesinde, tüm amfileri kapsayan bir tartışma toplantısı düzenlemeye çalışılmalıdır. Bunlar bir yanıyla propaganda olanağı, ama daha önemlisi demokrasiye dayanarak eylem kararlan çıkarmamız gereken yerlerdir. Tartışılan konu üzerine bir çoğunluk karan çıktığında, artık bir protesto eylemi örgütlemenin unsurları da yaratılmış demektir.

3- Kitlelerin eyleme/harekete geçirilmesi sorunu

“Devrimci önderliğin asli hedefi, kitleleri harekete geçirmek, onları eylemli bir sürece çekmektir. Bilinç de bu sürecin bir parçasıdır. Devrimin kendisi de bu sürecin kendisidir. İhtilal, kitle hareketinin en üst biçimidir. Bu görev siyasal iktidarın alınmasıyla da bitmez. Sosyalizmin inşası da, bir başka boyutta kitle hareketini sürdürmek, onu geliştirmektir. Bu süreç, kitlenin öncünün seviyesine çıkmasına, öncükitle ayrımının ortadan kalkmasına dek sürer.” (Gençlik çalışması deneyimleri ışığında kitle çalışması üzerine notlar-Ümit Altıntaş, Ekim, Sayı 210, Kasım ’99) Anlaşıldığı üzere kitleleri hareketi geçirip geçirememe sorunu sıradan ya da gündelik bir sorun değil, asıl olarak düşlediğimiz toplum biçiminin hayata geçirilip geçirilemeyeceği sorunudur. Konu özgülünde tartışılan şeyi bundan ayrı düşünmemek gerekir. Devrimin kitlelerin eseri olduğu kabul edildiğine göre bugün kitleleri harekete geçirebilme sorunun bir yerde devrimin kaderi ile ilgili olduğu yadsınamaz bir gerçekliktir. Bugüne dönecek olursak, yürütülen her kitle çalışması beraberinde bir eylem biçimini de hayata geçirebilmelidir. Açık olarak bu eylem biçimleri ile kitleleri harekete geçirmek hedeflenmelidir. Bu hedeflenmediği koşullarda ise çalışmanın kaçınılmaz sonucunun başarısızlık olacağı aşikardır.

Burada söz konusu eylem biçiminin ne olacağının da yere, zamana ve diğer koşullara bağlı olarak değişebileceğini belirtelim. Bunun bir basın açıklaması mı, merkezi eylem mi, forum ya da etkinlik mi olacağı nesnel koşullara bağlı olarak değişebilir. Önemli olan eylemin biçimi değil, biçimi ne olursa olsun eylemliliğin kitlelerin duyarlılığını ortaya çıkarabilmesi ve mücadele alanına taşıyabilmesine olanak tanımasıdır.. Elbette ki her ne pahasına olursun olsun eylem örgütleme gibi bir bakışımız olamaz. Politika yapmadan, bu politikalar çerçevesinde bir kitle çalışması yürütmeden herhangi biçimiyle bir eylem örgütlemek gerçekçi değildir. Önemli olan her şart altında bir kitle hareketi olanağının var olduğunu gözden kaçırmamak, her şart altında eylem yapmak değil, ama duyarlılığı harekete geçirmektir.

(3. Ümit Altıntaş Gençlik Kampı'nda “kitle çalışmasının sorunları” başlığıyla düzenlenen oturumda yapılan sunumdur...)

19


Ortadoğu'da başlayan halk isyanları diktatörleri devirirken, başta Avrupa 201 olmak üzere dünyanın dörtbir yanında işçiler ve emekçiler gerçekleştirdikleri m grevlerle haklarına sahip çıktıklarını gösterdiler. Latin Amerika'da ve Avrupa'nın bir çok yerinde meydanları dolduran, dersleri boykot eden ve hatta okulları Sınıf mücadelesinin daha da keskinleştiği bir yılı geride bıraktık. 2011 işgal eden gençlik kitleleri yılı, tarihin sonunu ilan edenlere inat, kapitalizmin sonunun yaklaştığını kanıtlar nitelikte olaylara tanıklık etti. Tüm dünyada işçiler, emekçiler, dünyada bu büyük gençler ve ezilen halklar daha büyük kararlılıkla mücadele sahnesine çıktılar. fırtınayı büyüttüler. Son Ortadoğu'da başlayan halk isyanları diktatörleri devirirken, başta Avrupa olmak üzere dünyanın dörtbir yanında işçiler ve emekçiler gerçekleştirdikleri grevlerle haklarına sahip çıktıklarını gösterdiler. Latin Amerika'da ve Avrupa'nın olarak ise eylemlerin bir çok yerinde meydanları dolduran, dersleri boykot eden ve hatta okulları işgal eden gençlik kitleleri dünyada bu büyük fırtınayı büyüttüler. Son olarak ise kapitalizmin mabedi eylemlerin kapitalizmin mabedi sayılan ABD'ye sıçraması ve “Wall Street'i işgal et!” şiarıyla haftalarca anti-kapitalist eylemlerin gerçekleşmesi, kapitalizmin girdiği sayılan ABD'ye çıkmazı daha net bir şekilde gösterdi. Tüm dünyada artan eylemliliklerin karşısında sistemin kendini koruma yöntemi ise bir kez daha devlet terörünü arttırmak oldu. sıçraması ve “Wall Ortadoğu: Arap Baharı diktatörleri kovdu Street'i işgal et!” 2011 yılında tüm dünyaya yayılacak mücadele ateşinin ilk kıvılcımı 17 Aralık'ta üniversite mezunu bir işsizin kendini yakmasıyla Tunus'ta çakıldı. Tunuslu emekçiler 14 şiarıyla haftalarca Ocak'ta Bin Ali'yi, hemen ardından ayağa kalkan Mısırlı emekçiler de 11 Şubat'ta Mübarek'i devirdi. anti-kapitalist Ortadoğu'da yaşanan “Arap Baharı” işçilerin, emekçilerin ve ezilen halkların mücadele içerisinde dostu düşmanı ayırmayı öğrendiklerini de gösterdi. Başta diktatörlerin eylemlerin devrilmesiyle yetinen Ortadoğu halkları, diktatörlerin gittiğini ancak diktatörlüğün olduğu gibi durduğu bilincine vararak tekrardan canları pahasına mücadele sahnesine çıktılar. Bunun en gerçekleşmesi, çarpıcı örneği Mısır'da yaşanmaktadır. Mısır'da işçi ve emekçiler seçimlerin ertelenmesi ve askeri konseyin devreden çıkması talepleriyle gösterilerine devam etmektedirler. kapitalizmin İsyan dalgası bu iki ülkeyi de aşarak tüm bir bölgeye ve dünyaya yayıldı. Emekçi halklar sömürücü asalaklara karşı özgürlük ve gelecek uğruna savaşa atılırken bu mücadelede onlara yol girdiği çıkmazı gösterecek bir devrimci önderliğe sahip olamamanın bedelini ödediler. Özellikle Libya ve şu sıralar Suriye'de emperyalistler ve işbirlikçileri tarafından önü alınan ve daha sonra da gerici egemenlik uğruna daha net bir yapılan müdahalelere dayanak yapılan isyanlar, bu biçimde yozlaştırılmış oldu. Ancak ne olursa olsun Mısır'da olduğu gibi, emekçi halklar henüz yolun başında bulunuyorlar. Acı deneyimler ve dersler onları şekilde yeni yollar ve araçlar bulmaya zorlayacak ve eninde sonunda da bu düzeni yıkacak bir kapasiteye ulaşacaklardır. gösterdi. Avrupa: Kapitalizmin krizine karşı genel grev, genel direniş 2011 yılında, ekonomik kriz Avrupa'ya damgasını vurdu. Yunanistan, İtalya, İspanya ve Portekiz gibi AB ülkelerinde ekonomi çökme noktasına gelirken, krizin faturası tüm Avrupa'da kemer sıkma politikalarıyla işçi ve emekçilere ödetilmeye çalışıldı. 2011'de yaşananlar Avrupa'da “sosyal devlet” anlayışının son kırıntılarının da süpürüldüğünü gösterdi.

Kemer sıkma politikaları kapsamında eğitim, sağlık, emeklilik hakkı gibi en temel haklara saldırılırken Avrupalı işçi ve emekçilerin buna yanıtı genel grev oldu. Yunanistan'da emekçiler çok sayıda genel grev yaparken, bu ülkeyi İtalya, İspanya, Portekiz ve İngiltere'deki genel grevler izledi.

Sınıf mücadelesinin sertleşmesi karşısında ise “demokrasi” timsali sayılan bu ülkelerde faşist baskı ve terörün dozu arttırıldı. Dahası Yunanistan ve İtalya'da teknokrat hükümetleri kuruldu. Böylelikle kapsamlı yıkım programlarını acımasızca uygulamak üzere şirketlerin yöneticileri bu ülkelerin yönetimine atanmış oldu.

ABD'de “İşgal et!” hareketi

20

Eylül ayında, gelir dağılımındaki eşitsizliği, Wall Street'i ve bankaları protesto etme amacıyla "Wall Street'i İşgal Et” eylemleri başladı. Binlerce göstericinin kamp kurarak başlattığı eylem kısa sürede New York'tan ABD'nin diğer pek çok kentine yayıldı. Başta devlet tarafından “hoşgörüyle” karşılanan eylemlerde, hareketin anti-kapitalist söylemlerinin belirginleşmesiyle kısa süre


11: Kapitalizmin açmazları netleşirken mücadele ve başkaldırı sertleşti...

içerisinde “hoşgörü” bir kenara bırakıldı. Polis azgınca kamplara saldırdı, toplu gözaltılar gerçekleştirdi.

“İşgal et!” hareketi farklı eylem biçimleriyle protestolarını sürdürüyor. “İş için işgal et!” sloganıyla işsizler, krizden sorumlu tuttukları bankaların merkezlerini işgal ederken, son olarak 6 Aralık'ta gerçekleşen “Ev için işgal et!” sloganıyla hileli kredi verme uygulamaları, yozlaşmış menkulleştirme ve bankaların yasadışı ev tahliyeleri protesto edildi. ABD'deki bu hareket hem mücadelenin kapitalizmin mabedinde gerçekleşmesi, hem de belirgin biçimde sosyal bir nitelik taşıması bakımından dikkate değerdi.

Dünya gençliği mücadelenin en ön saflarında

Dünyadaki tüm gelişmelerde gençlik hep en ön sahnelerde yer aldı. Ortadoğu'da büyüyen ateşi genç bir işsiz kendi bedenini ateşe vererek başlatmıştı. Şili'de liseliler parasız eğitim için günler süren okul işgalleri gerçekleştirdiler. Aynı günlerde Şilili üniversiteliler de “eğitim reformu” talebi ile alanları dolduruyorlardı. Eğitimin ticarileştirilmesine karşı Avrupa'nın pek çok ülkesinde üniversite öğrencileri sokaklara döküldü. İngiltere'de parlamento binasını saracak büyük görkemli eylemler yaptılar. Wall Street'i işgal edenlerin büyük çoğunluğunu kendilerine dayatılan geleceksizliğe razı olmayan diplomalı işsizler oluşturdu. Tüm dünyada kapitalizmin krizine ve geleceksizliğe karşı sokaklara çıkarak haklarını arayan işçilerin, emekçilerin ve gençlerin başlattıkları bu mücadelenin 2012'de daha kararlı bir şekilde sürdürüleceği ortadadır. Bu hareketleri gerçek çözüme götürecek öncü işçi partilerinin yokluğu ise şu an en büyük eksiklik durumundadır. Ancak eylemliliklerin hız kesmeden devam etmesi

ve sistemi hedeflemesi gelecek bakımından umut vermektedir. Bu umut her geçen gün büyümektedir.

2011'in Türkiyesi'nden yansıyanlar: Baskı, sömürü, devlet terörü ve tırmanan savaş çığırtkanlığı...

Türkiye'de 2011 yılı, egemenlerin “krizi atlattık, ekonomi büyüyor” söylemleri ile geçti. Krizden çıkan ve ekonomisini büyüten (!) sermaye devletinin baş temsilcisi Erdoğan, bu görüntüyü Ortadoğu'nun hamisi rolü ile pekiştirmek için büyük çaba sarfetti. Bu rol “komşularla sıfır sorun” politikası çerçevesinde istikrarın ve ılımlı islam modelinin en iyi örneği olarak sunulmaya çalışıldı. Bu uğurda, ABD emperyalizminin bölgedeki en etkin diğer bir taşeronu olan ve kirli politikalar çerçevesinde her türlü işbirliğine soyunulan siyonist İsrail ile ilişkilerin gerilmesi göze alındı. Ancak çok geçmeden AKP'nin içeride istikrarı nasıl gerçekleştirebildiği, dışarda ise Ortadoğu'nun hamisi rolünün ne kadar gerçekçi olduğu anlaşıldı. Krizden çıkılması ve ekonomik büyüme, işçi ve emekçiler açısından dizginsiz sömürü anlamına gelirken, “komşularla sıfır sorun” politikasının iflası, içeride ve dışarıda savaş politikalarının tırmandırılması ile açığa çıktı.

Tüm dünyada kapitalizmin krizine ve geleceksizliğe karşı sokaklara çıkarak haklarını arayan işçilerin, emekçilerin ve gençlerin başlattıkları bu mücadelenin 2012'de daha kararlı bir şekilde sürdürüleceği ortadadır. Bu hareketleri gerçek çözüme götürecek öncü işçi partilerinin yokluğu ise şu an en büyük eksiklik durumundadır.

İşçi ve emekçiler için kölece çalışma koşullarının, güvencesiz çalışmanın yasal düzenlemesi anlamına gelen Torba Yasa'nın hayata geçmesinin ardından kıdem tazminatı gibi daha kapsamlı haklara gözlerini diktiler. Kürt açılımı, Roman açılımı gibi bir dizi açılımla özgürlük ve demokrasi sınırlarını genişletme iddiasında olan AKP hükümetinin bu “açılım” politikaları da çok geçmeden iflas etti. Açılım ve demokrasi söylemlerinin iflası, beraberinde azgın devlet terörü ve kirli savaş politikalarının tırmandırılmasını getirdi. Tam bir

21


polis devleti görünümüne bürünen TC devleti tarafından en ufak hak arama mücadelesi bile azgın devlet terörü ile bastırılmaya çalışıldı. Kürt halkına yönelik saldırılar tırmandırıldı ve açık savaş politikaları izlenmeye başlandı. Bu savaş politikalarını “KCK operasyonları” adı altındaki tutuklama terörü izledi. AKP hükümetinin kendisinden olmayan herkesi suçlu ilan etmesi ile düzen içi dalaşma da yeni bir boyut kazandı. Gözaltı ve tutuklamaların çerçevesi liberal aydınlardan, ulusalcılara, gazetecilere ve akademisyenlere kadar genişletildi. İçeride baskı ve devlet terörü tırmandırılırken dışarıda da savaş politikası izlenmeye başlandı. “Komşularla sıfır sorun” politikasının gerçekliğinin olmadığı, aslolanın emperyalizme uşaklıkta sınır tanımamak olduğu anlaşıldı. Bunun en çarpıcı örneği Malatya'nın Kürecik ilçesine füze kalkanının kurulmasına onay verilmesi ile yaşandı. Açık bir şekilde emperyalizme ve siyonizme kalkan olup, kardeş halklara savaş açmak anlamına gelen füze kalkanı projesi, başta Erdoğan olmak üzere TC devletinin emperyalizme hizmette sınır tanımadığını göstermiş oldu.

2011 yılının Türkiye'de Tüm bu saldırılar karşısında Türkiye'de -Kürt gençlik açısından belli halkının dinamizmi ve mücadelesi belli yönleriyle dışta tutulursa- dünyada olduğu gibi kitlesel ve çıkışlara vesile olduğu, örgütlü bir karşı koyuş gerçekleşmediği açıktır. ancak Türkiye'deki genel Tüm saldırılar karşısında toplumsal muhalefetin cılızlığını ve dağınıklığını koruduğu gerçeği toplumsal muhalefetin ortadadır. Ancak bununla birlikte, başta AKP bir uzantısı olarak hükümeti olmak üzere, düzenin tüm açmazları ve saldırıların güçlü bir ikiyüzlülükleri toplum nezdinde açık bir şekilde deşifre olmuştur. Tüm dünyada olduğu gibi, şekilde karşılanamadığı coğrafyamızda da devrimci bir yükseliş açıktır. Bunun en temel mayalanmaktadır. nedeni ise gençlik 2011'de gençlik cephesinden yansıyanlar hareketinin dağınık ve 2011'de gençlik hareketi açısından en önemli gündem öğrenci temsiliyeti ve üniversitelerde söz, parçalı tablosunun yetki, karar hakkı talebi üzerinden yaşandı. 4 devam etmiş olmasıdır. Aralık 2010'da Erdoğan'ın rektörlerle Dolmabahçe eylemini Dolmabahçe'de toplantı gerçekleştirmesi ile başlayan süreç, açık bir şekilde Bologna sürecinin izleyen süreçte, birleşik gereklerini yerine getirme kapsamında başlatılan mücadele adına bir süreçti. Bu süreci sözde öğrenci temsilcileri ile oluşturulan reformist yapılan toplantılar takip etti. blok dahi saman alevi gibi 4 Aralık'ta Dolmabahçe'de gerçekleşen toplantıyı protesto eden öğrencilere karşı azgın sönerek dağılmıştır. polis terörü uygulanırken, bu süreç, eylemlere katılan öğrencilerin burjuva medya aracılığıyla fişlenmesine ve terörist ilan edilmesine kadar vardı. Ancak gençlik tüm aksaklıklarına, parçalı tablosuna rağmen bu süreçte sokakta olmaya devam etti. 5 Ocak'ta ODTÜ'de üniversite öğrencileri başbakan ve rektörler toplantısına “Başkaldırıyoruz!” dedi. 6 Ocak'ta Cumhurbaşkanı'nın Çankaya'da sözde öğrenci temsilcileriyle yaptığı toplantı ve Erzurum'a kaçırılan 27 Ocak'taki Erdoğan ve “öğrenci temsilcileri” toplantısı sırasında öğrenciler yine sokaklardaydı...

22

Bu süreç “Jaguarlı öğrenci temsilcisi”yle Öğrenci Konseyleri'nin hiçbir inandırıcılığının olmadığının burjuva medya tarafından bile afişe edildiği, azgın polis terörünün

toplumun geniş kesimlerinde rahatsızlık uyandırdığı gelişmelerle ilerledi. “Başkaldırıyoruz” eylemine katılan 117 öğrenci hakkında "Mala zarar verdikleri" ve "İzinsiz toplantı ve gösteri yürüyüşünün dağıtılması sırasında kamu görevlisine direndikleri" iddiasıyla 1 yıl 9 aydan 10 yıl 6 aya kadar hapis istemiyle dava açılması ise devletin tahammülsüzlüğünün ve çaresizliğinin kanıtı olarak gösterilebilir. 2011 başı gençlik açısından belli çıkışlara vesile olsa da sürecin istikrar kazanamadığı açıktır. Benzer bir çıkış 27-29 Mayıs'ta Swissotel'de gerçekleşen ve açık bir şekilde Bologna sürecinin gerekleri çerçevesinde üniversitelerin daha çok piyasaya açılması ve ticarileştirilmemesinin planlandığı Uluslararası Yükseköğretim Kongresi'nde (UYK) de gerçekleşti. Hemen ardından YGS'de şifre skandalı patlak verdi. Sessiz geçen yaz döneminin bitiminde ise gizli harç zammı uygulaması gençliğin gündemi oldu.

Gençlik açısından saldırıların aldığı boyut artık görmezden gelinemeyecek bir hal almıştır. Geleceksizlik, işsizlik kaygısı, eğitimin her geçen gün ticarileştirilmesi ile birlikte üniversite kapılarının işçi ve emekçi çocuklarına kapatılması temel sorunlar olarak dururken, gençlik de polis devleti uygulamalarından nasibini almaktadır. Halihazırda 500'ü aşkın tutuklu öğrenci bulunmaktadır. 2011 yılının Türkiye'de gençlik açısından belli çıkışlara vesile olduğu, ancak Türkiye'deki genel toplumsal muhalefetin bir uzantısı olarak saldırıların güçlü bir şekilde karşılanamadığı açıktır. Bunun en temel nedeni ise gençlik hareketinin dağınık ve parçalı tablosunun devam etmiş olmasıdır. Dolmabahçe eylemini izleyen süreçte, birleşik mücadele adına oluşturulan reformist blok dahi saman alevi gibi sönerek dağılmıştır.

Bununla birlikte geride kalan yıl, birleşik bir gençlik hareketine duyulan yakıcı ihtiyacı bir kez daha ortaya koymuştur. Açık ki, sermayenin saldırılarını püskürtebilmenin yegane yolu birleşik ve devrimci bir gençlik hareketi yaratmaktan geçmektedir.

Tüm dünyada kapitalizmin açmazlarının netleştiği, bunun karşısında sistemin kendini korumak için her yerde baskı ve terörü arttırdığı bir yıl daha geride kalırken, bizlere düşen görev 2012 yılını, gençlik hareketinin geliştiği bir mücadele yılı yapmaktır.


Kürt halkına yönelik baskı ve terör sınır tanımıyor...

Yokederek bir halkı susturamazsınız!

Bunlar, Engerekler ve çıyanlardır, Bunlar, Aşımıza, ekmeğimize Göz koyanlardır, Tanı bunları, Tanı da büyü... Bu, namustur Künyemize kazınmış, Bu da sabır, Ağulardan süzülmüş. Sarıl bunlara Sarıl da büyü.

Devlet Kürt halkının üzerinde baskılarını arttırıyor. Düzmece iddialarla Kürt Halkının temsilcileri tutuklanıyor, zindanlara dolduruluyor. Kürt sorununu çözmedeki acizliğini bu yolla örtmeye çalışıyor. 2009 Nisanı'ndan bu yana KCK operasyonları adı altında 8 bine yakın kişi gözaltına alındı, bunların yarısı tutuklandı. Tutuklama terörü aydınları, akademisyenleri ve avukatları içine alarak büyüyor. Her yeni güne gözaltılarla girilen bir ülkedeyiz artık. Bu saldırıların kapsamı sadece Kürt Halkıyla sınırlı kalmıyor, ilerici-devrimci güçlere kadar uzanıyor. Saldırılar Özel Yetkili Mahkemeler eliyle ve TMY’ye dayandırılarak yapılıyor.

Kürt gençliği saldırının hedefinde!

Devlet zirvelerinde planlanan polis ve yargının uyguladığı bu teröre cinayetler eşlik ediyor. Polis daha önce Ceylan Önkol’u, Uğur Kaymaz’ı, Aydın Erdem’i, Şerzan Kurt’u ve nice Kürt gencini yargısız infazlarla katletti. Yargısız infazlardan birisi de geçtiğimiz haftalarda Diyarbakır’da işlendi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde okuyan ve deprem nedeniyle Diyarbakır’a gelen Kürt genci Murat Elibol polisin hedef alarak ateş etmesi sonucu ölmüştür. Böylece devlet Kürt halkına düşmanlığını bir kez daha göstermiştir. Polisin bu katliamı ne ilktir ne de sondur. Bu katliamlardan nerdeyse hiçbirinden ceza almadan çıkan polis bir sonraki olayda daha rahat davranmakta, yeni ölümlere yol açmaktadır. Örneğin 10. Duruşması görülecek Şerzan Kurt’un davasında katil polisin ceza alabileceğine dair herhangi bir işaret bulunmamaktadır. Keza Aydın Erdem’in katilleri tüm delillere rağmen devlet

tarafından korunmuştur.

Sürdürülen bu politika imha ve inkar politikalarıyla Kürt halkını teslim alma hedefine hizmet etmektedir. Fakat bu çabaları boşunadır. Kürt halkı polis kurşunlarıyla, gözaltı ve tutuklama terörüyle teslim alınamıyor, saldırılara direnişle cevap veriyor. Kürt gençliği de bu mücadelede yerini alıyor. Saldırılara boyun eğmiyor.

Kürt halkıyla dayanışmaya!

Halkları birbirine düşman edip kırdırmaya çalışan sermayenin devleti böylelikle topluma egemen olmak istiyor. Fakat bizler bu ülkenin ilerici-devrimci güçleri olarak faşist uygulamalara sessiz kalmamalıyız. Önümüzde ezilen Kürt halkının tüm ulusal taleplerini savunmak ve Kürt halkıyla birleşik mücadeleyi yükseltmek sorumluluğu durmaktadır. Unutmayalım başka bir ulusu ezen ulus asla özgür olamaz.

Devletin imha ve inkar saldırılarına dur demeliyiz. Bugün şovenizmi azdıranların emperyalizme ve sermayeye uşaklık yaptıklarını, eğitime harcanması gereken parayı silahlanma yarışına harcadığını bir an olsun bile gözden kaçırmamalıyız. Ülkemizi Suriye başta olmak üzere Ortadoğu halklarına karşı savaşa sokmaya meyilli Amerikancı uşaklara ve sistemine karşı mücadeleyi yükseltmeliyiz.

Halkları birbirine düşman edip kırdırmaya çalışan sermayenin devleti böylelikle topluma egemen olmak istiyor. Fakat bizler bu ülkenin ilerici-devrimci güçleri olarak faşist uygulamalara sessiz kalmamalıyız. Önümüzde ezilen Kürt halkının tüm ulusal taleplerini savunmak ve Kürt halkıyla birleşik mücadeleyi yükseltmek sorumluluğu durmaktadır.

Kürt halkının taleplerini ve mücadelesinin meşruluğunu savunmak bizlerin borcudur. Öyleyse halkların kardeşliğini dünden daha acil olmak üzere gençliğin arasına yaymalıyız. Kürt Halkıyla dayanışma bir an önce hayata geçirilmelidir. Genç komünistler bu uğurda gerekli özveriyi göstermeli, sorumluluklarını bir an olsun bile unutmadan daha fazla çaba sarf etmelidir. Son olarak şunu bir kere daha belirtmeliyiz ki Kürt halkına girişilen suçların sorumlusu katleden polisten onu koruyan mahkemelere kadar sermaye düzenidir. AKP hükümetinden arkasındaki güç emperyalizme kadar herkes suçludur. Öyleyse düşmanlarımızı iyi tanımalı ve direnmeyi bir an bile unutmadan mücadeleyi yükseltmeliyiz. Kürt halkına yönelik baskılara son! Eşitlik, kardeşlik,gönüllü birlik! Kürt halkına özgürlük!

23


Kürt halkına yönelik saldırılar devam ediyor...

Rüzgar ekenler fırtına biçecek!

Dinci partinin “ustalık dönemi”, Kürt hareketine yönelik saldırıların yoğunlaştırıldığı bir dönem oldu. Bu dönemde KCK operasyonları adı altında Kürt hareketine karşı siyasal ve örgütsel tasfiye saldırıları arttırıldı. Operasyonlar genişleyerek akademisyen, yazar, avukatlar ve son olarak da gazeticilere kadar ulaştı.

24

AKP hükümetinin “ustalık döneminde” faşist baskı ve terör dizginlerinden boşalmış bulunuyor. Kurulu düzene ve AKP’ye muhalif tüm kesimler devlet teröründen payına düşeni alıyor. Toplumsal muhalefeti ezmeyi ya da ilk etapta etkisizleştirmeyi amaçlayan devlet terörü, gelecek ve özgürlük için mücadele eden üniversite öğrencilerinden sendikacılara, haklı talepleri uğruna direnen Kürt halkından devrimci ve ilerici güçlere kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor.

En büyük darbe ise Kürt halkına vuruluyor. Kürt sorununu istediği gibi çözemeyen sermaye devleti bir kez daha onyıllardır uygulanan imha, inkar ve asimilasyon politikalarına başvuruyor. Kürt halkının en meşru talepleri görmezden gelinirken kirli savaş tırmandırılıyor. Kürt hareketine yönelik askeri saldırılara, sokağa dökülen halkın karşısına çıkarılan polis ve devlet terörü eşlik ediyor.

Kürt hareketine karşı tasfiye saldırısı

Dinci partinin “ustalık dönemi”, Kürt hareketine yönelik saldırıların yoğunlaştırıldığı bir dönem oldu. Bu dönemde KCK operasyonları adı altında Kürt hareketine karşı siyasal ve örgütsel tasfiye saldırıları arttırıldı. Operasyonlar genişleyerek akademisyen, yazar, avukatlar ve son olarak da gazeticilere kadar ulaştı. Hatırlanacağı gibi, Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu gibi akademisyen ve yazarlar aynı operasyonlar kapsamında tutuklandı. Ersanlı ve Zarakolu’nun tutuklanmalarına gerekçe olarak gösterilen tek “kanıt” ise ikilinin BDP Siyaset Akademisi’nde verdikleri derslerdi. “Örgüt üyeliği” ana ekseniyle hazırlanan iddianamede Akademi’de verilen dersler için alınan notların dahi delil olarak gösterilmesi ise tam bir pervasızlık

örneğiydi.

Dinci partinin pervasızlığının başka bir örneği de operasyonların son dalgasında kendisini gösterdi. Bu kez hedefte, A. Öcalan’ın müdafiliğini yapan ya da ziyarete giden avukatlar vardı. Saldırı, Tayyip Erdoğan’ın Öcalan’ın avukatlarını hedef alan açıklamasından hemen sonra hayata geçirildi. Operasyonların gerekçesi ise “Öcalan’ın talimatlarının Kandil’e iletilmesi” olarak sunuldu. Bu operasyon dinci parti payına katmerli bir pervasızlık örneğiydi. Çünkü başta MİT müsteşarı olmak üzere devlet yetkililerinin PKK’nin üst düzey yöneticileri ile yaptığı görüşmeler basına sızmıştı. Bunların yanında, Öcalan’ın önerilerinin devlet yetkilileri tarafından Kandil’e iletildiği açıkça dile getirilmişti. Devletin bu kadar aleni yaptığı bir iş gerekçe gösterilerek avukatları tutuklamak dinci partinin aymazlığının en dolaysız göstergelerinden biridir. Bu dalgaya kirli savaşla beraber faşist baskı ve terörün arttırılacağı duyuruları eşlik etti. Hemen ardından da Lice, Yüksekova ve Antep’te 17 kişinin gözaltına alındığı yeni bir dalga hayata geçirildi. Başbakanın açıklamalarına ve burjuva basının haberlerine bakılırsa operasyonların yeni hedefinde BDP milletvekilleri bulunuyor. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, devletin 5 milletvekilini tutuklamak için hazırlık yaptığı duyumunu aldıklarını ifade etti. Burada yakın zamanda hayata geçirilen tutuklama terörünün kısa bir dökümünü yapmakta yarar var. Öncesi bir yana, yalnızca 4 Eylül 2011 tarihinde yapılan BDP kongresinin ertesinde gerçekleştirilen saldırılarda BDP’nin 21 PM, 4 MYK üyesi tutuklanmış bulunuyor. Toplam tablonun rakamları ise çok daha büyük. Son iki buçuk yıl içerisinde, aralarında 6 milletvekili ve 14 belediye başkanının da bulunduğu toplam 4227 kişi tutuklanmış bulunuyor. Aynı zaman diliminde gözaltı sayısının ise 8 bini geçtiği ifade ediliyor.

Tüm bu tablo içinde burjuva basının, özelinde ise dinci partiye yandaşlığı ile bilinen kısmının tutumuna değinmek gerekiyor. En başından beri kirli savaş çığırtkanlığı yapan yandaş basın son operasyonlarda da özel bir rol üstlenmiş durumda. ANF’nin düzenli olarak yayınladığı görüşme notları yandaş basın tarafından sanki ilk defa günyüzüne çıkıyormuşçasına servis edildi. Aylardır avukatlarıyla görüştürülmeyen Öcalan’ın son bir yıl içinde yaptığı görüşmelerin tutanakları Kandil’e iletilen talimatlar olarak sunuldu. Sonuç olarak son operasyonlar vesilesiyle burjuva basın da


Kürt halkına ve onun meşru mücadelesine karşı beslediği şoven zehrini bir kez daha kusmuş oldu.

Dinci partinin saldırganlığının ardındaki nedenler

Dinci partinin Kürt halkına karşı bu denli saldırgan davranmasının ardında birden fazla neden var elbette. Ancak her şeye rağmen karşımıza çıkan esas neden Türkiye burjuvazisinin Kürt sorunu karşısında düştüğü çözümsüzlüktür. Burjuvazi ne kirli savaşla ne de sahte açılımlarla Kürt halkının mücadelesini bastıramayacağını ve halkı taleplerinden vazgeçiremeyeceğini bir kez daha yaşayarak öğrendi. Ne baskı ve şiddet yoluyla ne de göstermelik olarak verilen tavizlerle Kürt halkının devrimci enerjisini tüketemeyeceğini gördü. Bunun bir sonucu olarak da geleneksel inkar ve imha politikasına daha sıkı sarılmaya başladı. Fakat bu kez saldırılarını askeri ve politik planda daha da arttırdı.

Bu esas nedene eşlik eden diğer bir neden ise, yeni dönem gelişmeleri de saldırıların katmerlenmesidir. Türkiye’nin emperyalizm adına Ortadoğu’da üstlendiği misyon, “füze savunma kalkanı” ile ülke topraklarının emperyalistlere savaş üssü olarak açılması, Suriye’de yaşanan gelişmeler ve Türk devletinin emperyalizm adına taraf olması ve bunların kaçınılmaz sonucu olarak Suriye ve Rusya’nın füzelerini Türkiye’ye çevirmesi... Kısacası, Türkiye’nin dışarıda yaşanan emperyalist savaş ve saldırganlıkta oynadığı rol, içeriye dönük olarak arttırılan baskı ve terörün bir nedeni oldu. Zira dışarıda emperyalizm adına rahat hamle yapmak isteyen Türk devleti, içeriden gelen “yükü” hafifletmek zorundaydı. Emperyalizmin biçtiği rolü oynayabilmenin ilk koşulu bu “yükten” kurtulmaktı. Tüm toplumsal muhalefetin ezilmesini hedefleyen bu saldırılardan en büyük pay ise günün en yakın tehdidi olan Kürt hareketi oldu. Bu konuda Türk devletinin emperyalizmden tam onay aldığının altını çizmekte fayda var.

Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılmasında Türkiye’den çok şey bekleyen emperyalist efendiler, Türk devletinin içeride yaşadığı sıkıntıları ve bunların yarattığı yükü çok iyi bildiklerinden, toplumsal muhalefetin ve Kürt hareketinin ezilmesi ve yok edilmesi için bu kez tam onay verdiler. Bilindiği gibi, askeri darbe dönemlerindekiyle eşdeğer bir noktaya varan saldırıların startı Erdoğan-Obama görüşmesi ile verilmişti. Bu bile saldırganlığın gerisinde ABD’nin parmağının olduğunu göstermeye yeterlidir.

Kürt hareketine yönelik arttırılan saldırganlık bir yandan da toplum çapında estirilen faşist terör ve saldırganlığın kılıfı olarak kullanılmaktadır. Öyle ki KCK operasyonları olarak kodlanan operasyonlarla toplumsal muhalefetin tüm diri güçleri hedef alınmaktadır.

Kürt hareketine yönelik arttırılan saldırganlık bir yandan da toplum çapında estirilen faşist terör ve saldırganlığın kılıfı olarak kullanılmaktadır. Öyle ki KCK operasyonları olarak kodlanan operasyonlarla toplumsal muhalefetin tüm diri güçleri hedef alınmaktadır.

Faşist çığırtkanlığa karşı omuz omuza

Türk sermaye devletinin faşist çığırtkanlığı dinci parti üzerinden sürdürülüyor. “Terör örgütünü oksijensiz bırakacağız” diyen dinci partinin şefi Tayyip Erdoğan, “teröre destek verenlerin mal varlığına el konulması” gibi başlıkları da dillendiriyor. Bu, önümüzdeki dönemde saldırıların daha da artacağına işaret ediyor. Bugünden örneklerinin görüldüğü üzere, artan saldırılar daha geniş bir kesimi hedef alıyor. Öğrencilerin tutukluluğu, devrimci ve ilerici güçlere karşı yapılan operasyonlar ve tutuklamalar, ve son olarak da KESK üzerinden örneklendiği gibi sendikacıların dahi bu kapsamla cezalara çarptırılması artan saldırıların içeriğine dair fikir veriyor. “Hitler’in gazabına uğrayan rahip” durumuna düşmemek için kendisine yönelen saldırılar karşısında Kürt halkıyla omuz omuza vermek ve eylemli dayanışmayı yükseltmek, toplumsal muhalefetin tüm kesimleri için önemli bir yerde duruyor.

25


Asıl bomba patlamaya hazır öfkemizdir!

Adana Emniyet Müdürü’nün sözlerinde öz itibariyle sınıfsal bir kin var. Söylediklerinin asıl muhtevası eylemlere doğrudan silahla müdahale etmektir. Kurduğu bütün cümleler hizmet ettiği sınıfın çıkarlarıyla örtüşüyor. Onlar elbette kendi sömürü düzenlerini devam ettirebilmek için halkın elinde herhangi bir güç bulundurmasını istemeyeceklerdir.

“Molotofkokteyli denilen şey, meyve kokteyli değil. Bu yanıcı, yakıcı malzemelerden oluşan, benzinle, mazotla hazırlanan özel bir malzeme. Bunun likit bomba ya da buna benzer bir tabirle isimlendirilmesi, ceza kanunlarında da bu isimle girmesi ve cezaların arttırılması gerekiyor.” Bu sözler Adana Emniyet Müdürü Mehmet Avcı’ya ait. Molotofkokteyline bomba denmeli sözlerinden, yapılan eylemlere nasıl da kinle baktığını açıkça beyan ediyor. Daha sonra da şu cümlelerle ağzından baklayı çıkarıveriyor: “Molotofkokteyli de hukuka, kanuna, belli bir bomba adıyla girmeli, buna karşı da silah kullanılabilmeli, yoksa daha çok canımız yanar.” Sermaye diktatörlüğünün demek istediklerini açıkça söyleyen bu insan müsveddesi asıl olarak eylemlere doğrudan silahla müdahale edilmesi arzusunu dile getçiriyor. ‘Daha çok canımız yanar’ sözleriyle kendilerinin halkı düşündükleri yalanını yutturmaya çalışan bu asalak takımı laf ebeliğinin en ikiyüzlücesini ve en ucuzunu yapıyor. Sanki en basit emekçi eylemlerine bile gazla, copla ve panzerlerle saldıranlar, Metin Lokumcu’yu biber gazı ve cop darbeleriyle öldürenler, daha yakın bir tarihte Murat Elibol isimli Kürt gencini kurşunlayarak katledenler ve de eylemlerde -özellikle Kürt halkına karşısilah kullananlar kendileri değilmiş gibi ikiyüzlüce konuşuyorlar.

Peki ya şunu sormalı, bu sömürücülerin sözcülerine: Adında doğrudan bomba geçen ve kalp krizinden tutun da solunum yetmezliğinden ölümlere neden olan, kapsülü insanın bir yerine isabet ettiğinde ciddi hasarlar veren, bilimsel olarak sağlığa zararı kesin olarak kanıtlanmış olan gaz bombasını ya da biber gazını neden kullanıyorsunuz? İnsanların üzerine neden gaz bombasının kapsüllerini nişanlayarak atıyorsunuz? Biber gazını işçilerin, emekçilerin ve öğrencilerin üzerine neden boca ediyorsunuz? Tabi ki de bunların cevabını veremezsiniz.

Burjuvazinin kolluk güçleri gaz bombası ya da biber gazı gibi insanların üzerinde öldürücü etkisi olan silahları güvenlik gerekçesi ile kendi hukukuna uydurup kullanabiliyor. Bu kullandıkları zararlı maddeleri ise sermaye partisinin Sağlık(!) Bakanı çıkıp bilimsel verileri reddedercesine utanmazca şu sözlerle savunabiliyor: “Biber gazı tamamen organik, insan sağlığına ise hiçbir zararı yoktur.”

26

Peki ya molotof nedir? Molotof, İspanya İç Savaşı’nda kullanılmaya başlanılan, 2. Dünya Savaşı sırasında SSCB askerleri ve partizanlar tarafından Alman panzerlerinin pencere, motor

ve kabin havalandırma mazgallarını hedef alarak tankı, içindeki personeli ile birlikte imha etmek amaçlı kullanılan, Kübalı gerillaların Amerikancı rejime karşı kazandıkları zaferde tayin edici rol oynayan, yapımı basit, etkisi ise tahrip edici olan bir tür ilkel tanksavardır. Adını SSCB Dış İşleri Bakanı Vyaçeslav Molotov’dan alan yanıcı-patlayıcı bir bileşimdir. Yani halkların kısıtlı imkânlarıyla yaptığı özsavunma silahıdır. Burjuvaziyi halkın kendi silahları son derece rahatsız eder. Kendine karşı kullanılabilecek her şeyi yasa dışı ilan eder ve imhaya girişir. Örgütlere karşı girişilen operasyonlar, dergi bürolarının ve demokratik kitle örgütlerinin bürolarının basılması, yasal eylemlere katılanların bile örgüt üyeliği ile yargılanabilmesi bunun en temel göstergesidir.

Adana Emniyet Müdürü’nün sözlerinde öz itibariyle sınıfsal bir kin var. Söylediklerinin asıl muhtevası eylemlere doğrudan silahla müdahale etmektir. Kurduğu bütün cümleler hizmet ettiği sınıfın çıkarlarıyla örtüşüyor. Onlar elbette kendi sömürü düzenlerini devam ettirebilmek için halkın elinde herhangi bir güç bulundurmasını istemeyeceklerdir. Burjuvazinin kolluk güçlerinin bu beyanları bize Engels’in şu sözlerini hatırlatıyor : “Devlet… bizzat silahlı güç halinde örgütlenen, halkla doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu (ya da kolluk daha doğru olur) gücü kurar… Bu özel kamu (kolluk) gücü her devlette vardır; yalnızca silahlı adamlardan değil,…hapishanelerden ve her türlü ceza kurumlarından da meydana gelir”.

Düzen, her attığı adımda çelişkilerini ve ikiyüzlülüğünü açıkça gösteriyor. Bir yandan kendisi eylem yapanlara silah kullanırken, eylem yapanların basit savunma araçları kullanmasına tahammül edemiyor. Sağlığa zararlı kimyasal maddeleri, zararsız organik maddeler gibi göstermeye çalışıyor. Kendisi istediği gibi saldırırken, saldırılara karşı savunma yapanlara ağır bedeller ödetiyor. Toplumu dikensiz gül bahçelerine çevirmek isterken, toplumu oluşturan bileşenlere, işçilere ve emekçilere pervasızca saldırıyor. Elbet düzenin kudurganca saldırmasının sebebi tüm bu çelişkiler yumağından çıkamama korkusudur. Bu saldırıları ona yaptıran, kendi gücüne olan güveni değil, tam tersine işçilerin emekçilerin örgütlü mücadelesinin kendi sömürü sistemini alaşağı edebileceği gerçeğidir. Ne kadar yol denerse denesin kapitalizm tarihin akışını durduramayacak, yıkılıp gidecektir. Hak ettiği yere, tarihin çöplüğüne gömülecektir! G. Barva


Ortadoğu’da direniş kazanacak!

“Zulmün olduğu yerde başkaldırı meşrudur!”

Son dönemde Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan halk isyanları, bu bölgede emperyalistkapitalist politikalara karşı öfkenin patlaması oldu. Ancak tüm bu isyan ve direnişler işçi sınıfının kollektif eylemi ve devrimci bir öncülükle birleşmediği yerde, sonuçlarına ulaşamamıştır. İsyanlar genel olarak sistemden kaynaklanan sorunlara karşı başlamış, akabinden rejimin değiştirilmesi yönünde bir harekete dönüşmüş, ancak bu rejimlerin başında duran diktatörlerin devrilmesinin ötesine geçememiştir. Emperyalistlerde diktatörlerini harcayarak rejimleri koruma yoluna gitmişlerdir.

Örneğin Mısır’da Mübarek’in gitmesinden sonra yönetime ordu gelmiş, iktidardaki parti düşmesine rağmen burada sistem aynen devam etmiştir. Mısır’da yönetim doğrudan işçi sınıfının eline geçmemiştir veya iktidardaki sınıf değişmemiştir. Bu nedenle buradaki durumu devrim olarak nitelendirmek de doğru değildir. Ancak şunu da unutmak gerekiyor ki, bu isyanlar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki emekçilerin kendi gücünün farkına varmasını da sağlamıştır. Bunu da bugün hala Mısır’da devam eden ayaklanmalardan görüyoruz. Kitleler şimdi de ordunun iktidardan ayrılması için Tahrir Meydanı’nı doldurmuş durumdalar. Yani baktığımızda buralarda yaşanan süreç, gerçekleşen devrimden çok, devrim yolunda daha ilk adımların atıldığı bir başlangıç noktasıdır.

“(…) Mısır’da halen devrimci parti yok, Tunus’ta var görünüyor fakat olaylara yetişemiyor. Ama Tunus ve Mısır olayları bir arada, devrimci partinin olağanüstü, böyle tarihi dönemlerde adeta belirleyici önemini ortaya koyuyor. Tunus ve Mısır’ın en büyük derslerinden biri nedir diye sorarsanız, devrimci partinin belirleyici, sonucu tayin edici önemidir, derim. Halbuki bugünkü olaylar içinde devrimci öncü parti halen yok. Tunus ve Mısır’a böyle bakalım, devrimciler olarak sorunları, olup bitenlerin ortaya koyduğu

dersleri bu çerçevede ele alalım, bu açıdan irdeleyip tartışalım. Tunus ve Mısır’dan geleceğin devrimci mücadeleleri için gerekli sonuçları buradan hareketle çıkarmaya bakalım.” (Ekim, Sayı: 271, Nisan 2011)

Bugün baktığımızda Ortadoğu üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan ABD etkin taşeron olarak kullandığı Türkiye ve İsrail ile birlikte bu bölgedeki hâkimiyetini tamamen sağlamlaştırmak isterken, bunun yanında egemenliğini sarsacak hiçbir güç ve hareket istemiyor. Böylesi bir süreçte ise bölgede yaşanan ayaklanmalar işine gelmediği için buralara doğrudan müdahale ederek yedeklemeye, böylelikle emperyalist egemenlik için dayanak haline getirmeye çalışıyor. Libya ve şimdi de Suriye üzerinde yapılmak istenen de esas olarak böyle olmuştur.

Bugün baktığımızda Ortadoğu üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan ABD etkin taşeron olarak kullandığı Türkiye ve İsrail ile birlikte bu bölgedeki hâkimiyetini tamamen sağlamlaştırmak isterken, bunun yanında egemenliğini sarsacak hiçbir güç ve hareket istemiyor.

Emperyalizm bu yolda yalnız değildir. Suriye’ye yönelik yaptırımlarla Arap Birliği de kimin destekçisi olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Kürt halkı üzerinde son dönemde baskı politikalarını had safhaya ulaştıran dincigerici AKP hükümeti ise bu süreçte gerekirse Suriye’ye müdahale edeceğini belirterek, emperyalist efendilerinin bir dediğini iki etmeyeceğini ve uşaklıkta sınır tanımayacağını bir kez daha göstermiş oldu. Her gün operasyonlar düzenleyerek ve artık bu operasyonların kapsamını genişletip devrimcilere, ilericilere ve komünistlere yönelik saldırıları ile toplumsal muhalefeti sindirmeye çalışan AKP hükümeti Esad rejimine “halkına zulüm etme” diye akıl verebilmektedir. Şunu bir kez daha vurgulamak gerekiyor ki, zulmün olduğu yerde başkaldırı daima meşrudur. Bugün de emperyalizmin her türlü müdahalesine ve egemenlik kurma çabalarına karşı direnen Ortadoğu halkları kazanacaktır. Gerçek ve kalıcı bir çözüm ise devrimci bir partinin önderliğinde gerçekleştirilecek devrimle mümkündür.

27


Özrü kabahatinden büyük olanlar, kanlı bir tarihi özürle temize çıkaramaz H.Eylül Kapitalizm kendisiyle birlikte her şeyi kirletmeye ve çürütmeye devam ediyor. Şair “su çürüdü” demişti ve sonrasında bir kısmımız bir şarkının sözlerinden duymuştuk ya “ve kirlendiğini dünya”nın... ‘Sevgi’ kirletildikçe adı daha çok verilmişti sokaklara, caddelere ve yollara.... Buralardan akan hayatlar karardıkça o kadar ışıklandırıldı yollar. Karanlık ve çürüme bu yapay ışıltıyla örtüldü.

Daha bir yıl önce, Dersim’in 1938’de bombalanması üzerine yaptığı bir konuşmada kullandığı “ben o zamanlar yaşamıyordum” sözleri nasıl Kılıçdaroğlu’nu kurtarmıyorsa, kendinden önce ve kendisinden sonra işlenecek tüm insanlık suçları nedeniyle, Erdoğan da kendisi gibi düzen siyasetçileriyle birlikte aynı derecede suçludur.

Özgürlük ve demokrasi götürülmekteydi bir de savaş uçaklarıyla, bombalarla, mermilerle. Katliam operasyonları “hayata dönüş” olarak servis edilebilmekteydi!... İletişimin dili, sesin ahengi nasıl da lekelenmektedir. Tıpkı acısı hissedilmeyen trajedilere akıtılan gözyaşı gibi... Tıpkı en ala yalanların gerçek diye yutturulmaya çalışılması gibi... Yargısız infazların apaçık itirafıydı sözde “dur ihtarları.” İşkencede ölümlerin şifresini, “duvara çarptı”, “merdivenden düştü”, “pencereden atladı”, “kendini astı” yalanları çözüyordu. Her afetten sonra devletin şefkatli kollarının tüm yaraları saracağı yalanını kaç kez duyduk değil mi? Hukuk sisteminin politik davalarda kendi safını nasıl da kolayca seçtiğinin sayısız örneğini gördük, karşılığında öfkelendik. NÇ davasında 13 yaşındaki bir çocuğa “kendi rızasıyla”, 28 tecavüzcüye ise “iyi halleri olduğuna dair” mührünü vuran aynı hukuk karşısında öfkelendik.

Tarihimiz devletin şefkatli kollarının nerelere kadar uzandığının, ne kadar çok kan döktüğünün, can aldığının sayısız örnekleriyle doludur. Ve yine coğrafyamızın siyasal ve politik ikliminde kendine has yalanlarıyla nam salmış düzen aktörleriyle... Söyleyeceklerinin yalan olduğunun biliniyor olmasına rağmen aldırmadan yaptıkları konuşmalarla ünlüdür onlar. Kimisi demiştir ki mesela “bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz.” Yahut da “bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz.” 12 Eylül işkencehanelerinde “asmayıp da besleyelim mi” diyen zata göre işkence de “münferitti” mesela, hep olageldiği gibi.

28

Sözünü sakınmadan söyleyenler de yok değildi elbette. Tıpkı kontrgerilla tetikçilerini korurken “bu vatan için kurşun atan da, yiyen de şereflidir” diyen Çiller gibi. Ya da kontrgerilla infazlarını savunurken “bin operasyon yaptık” diyerek övünen Ağar gibi. “Kadın da olsa, çocuk da olsa gereken yapılacaktır” diyen Erdoğan gibi. Tarihin laf

cambazlarını gülünç duruma düşürdüğü gibi, benzerlikleri açısından yan yana düşürdüğü de olmuştur.

Şimdi de “bu ülkede özür dilenecekse onu da ancak biz dileriz” dercesine CHP’yi köşeye sıkıştırmak için Erdoğan’ın Dersim katliamıyla ilgili özür dilemesine tanık olduk. Halbuki eşit koşullarda yaşayan insanların dost kalabilmeleri açısından ne büyük bir erdemdir özür dileyebilmek. Ama eşit olmayan koşullarda, adaletsiz bir düzenin savunucusu ve bu düzenin nimetlerinden faydalanmakta olanların dilinde özür, sadece yaraları yeniden kanatmaya, öfkeyi daha da artırmaya yarayabilir. Özürleri de küfür kadar ağır ve rencide edicidir. Hasım bellenenden, düşman olarak sürekli esaret altında tutulmak istenenden, hor görülenden, var olan haksızlıkların devam etmesi istenirken bir özürden bahsediliyorsa, çocuklar bile bilir ki elbette “bir iş vardır bu işte!”

Özür, yapılan hatanın bir daha tekrarlanmaması ve yaşananlar dolayısıyla acıların paylaşıldığının bildirimi içindir. Af dilemektir bir yerde. Oysa burada adı geçen özür için “özrü kabahatinden daha büyük” deyimi de kafi gelmez. Zira özürleri de kabahatleri de çok ama çok büyüktür ve saymakla bitmez. Son olarak yurt dışında yakalanan Sivas katliamının faili, Türkiye’nin gerekli işlemleri yapmamasından dolayı iade edilmemiş ve tutulduğu ülkede serbest bırakılmışsa... Domuz bağı uzmanları, mezar ev sakinleri Hizbulkontra tetikçileri, AKP’nin dağıttığı adalet sonucu salıverilmişse... Vakti zamanında, Sivas katliamının aranan sanıklarından birinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çalıştığı sırada, başkanlık görevinde kimin oturduğu gizli saklı değilse... Daha bir yıl önce, Dersim’in 1938’de bombalanması üzerine yaptığı bir konuşmada kullandığı “ben o zamanlar yaşamıyordum” sözleri nasıl Kılıçdaroğlu’nu kurtarmıyorsa, kendinden önce ve kendisinden sonra işlenecek tüm insanlık suçları nedeniyle, Erdoğan da kendisi gibi düzen siyasetçileriyle birlikte aynı derecede suçludur. Bu son “özür” şovuyla yapılmak istenen ise sadece CHP’yi köşeye sıkıştırmakla sınırlı bir hamle olarak da algılanmamalıdır. Meselenin onyıllardır bu coğrafyada zulme uğrayanların


öfkesini dindirmeye yönelik sinsi bir tarafı daha var. Tamamen teslim alamadıklarını bilinç açısından silahsızlandırmak için “bak özür de diledim, ama sen yine de biat et” demekten başka bir şey değildir.

Derisi yüzülen Nesimi’den, “dönen dönsün ben dönmezem yolumdan��� diyen Pir Sultan’dan cellatları özür dileyebilir mi? Mustafa Suphi ve 14 dava arkadaşını hangi özür unutturabilir. “Ben senin yalanlarınla, hilelerinle baş edemedim bu bana dert oldu, ben de senin önünde diz çökmedim bu da sana dert olsun” diyen Seyit Rıza nasıl bir cevap verirdi acaba.

1915 Ermeni soykırımını, istiklal mahkemelerini, kanla bastırılan Kürt isyanlarını... Sefer yapılıp zafer elde edilemeyen Dersim’i... Varlıkları, Türk varlığına armağan edilerek yok sayılan, horgörülen, inkar ve imha edilen Kürt, Ermeni, Çerkez, Laz vb. ulusları, Alevileri, Süryanileri... 6-7 Eylül olaylarını, Maraş’ı, Çorum’u, Sivas’ı, Gazi’yi, ‘77 1 Mayısı’nı, Bahçelievler’i, 12 Mart’ı, uğruna hala hapis yatılan 6 Mayıs’ı, Kızıldere’yi, 18 Mayıs’ı, Nurhak’ı, Adalılar’ı, 12 Eylül’ü, Mamak’ı, Metris’i, ve Diyarbakır zindanını... Sonra yine darağaçlarını, idama giderken söylenen andları, Ankara DAL’ı, İstanbul Gayrettepe’yi, ve duvarlarına kan sıçramış daha birçok işkencehaneyi... O işkencehanelerdeki elektriği, Filistin askısını, buza yatırmaları, küfürleri, dinlettirilen çığlıkları ve daha birçok işkenceyi, işkencede ölümleri, işkencede tecavüzleri, gözaltında kayıpları, yargısız infazları...

Bir kez daha zindanları; Buca’yı, Ümraniye’yi, Ulucanlar’ı, yine Diyarbakır’ı, ‘96 süresiz açlık grevi ve ölüm oruçlarını, 2000 ölüm oruçlarını, 19-

22 Aralık “hayata dönüş” zindan katliamlarını... Zorla boşaltılan 4 bin köyü, 17 bin kayıp Kürt insanını, yerlerde sürüklenen, kulakları kesilen, toplu mezarlara, asit kuyularına atılan insanlığı unutmak mümkün müdür?

Bu “özür” vesilesiyle, yapılmak istenenin bir devlet ciddiyeti içinde geçmişle bir hesaplaşma olmadığı da ortadadır. Öyle ki burjuva düzenin sınırları içinde bile örnekleri mevcut olan böyle bir yaklaşımın, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşanma olasılığına dair hiçbir emare yoktur. Toplumsal muhalefetin bir sonucu olarak örneğin Arjantin’in, Yunanistan’ın darbeler vesilesiyle geçmişle yapmış olduğu bir muhasebe ve bunun sonuçları vardır. Ancak Türkiye’de oyun tribüne oynanmaktadır. Artan baskı ve devlet terörünün ışığında meseleye bakıldığında bu daha net görülmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda yer alan Kürt mebuslarından biri olan ve 25 Kasım 1925 tarihinde Elazığ’da idam edilen Hasan Hayri Bey’in son sözleri olan şu kelimeler oldukça öğreticidir; “Ey Kürt halkı! Bizden de ibret alın ve bilin ki, dünyadaki en güvensiz söz, Kemalistlerin verdiği şeref sözüdür.” Bu veciz ve manidar ifadeyi eğer güncelden uyarlayıp geleceğe bırakacak olursak herhalde şöyle dememiz gerekecektir; “Eğer birileri siz ezilenlerden, yok sayılanlardan, zulme uğrayanlardan; geçmişte çektiğiniz acılara dair özür dileyecek olurlarsa, hatta yaşanmış trajedileriniz nedeniyle gözyaşı dökmeye kalkarlarsa, öncelikle yaptıklarına, hizmet ettiklerine, yaşadıkları yerlere, yaşam koşullarına, geçmişte söylediklerine, ellerindeki kana ve sizlere nasıl bir gelecek vaat ettiklerine bakınız.”

(Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak, 2 Aralık 2011, Sayı 45)

29


Mücadele “anayasa”ya sığdırılamaz! Y. Toprak 12 Eylül 2010 yılında yapılan anayasa referandumu ile başlayan süreç hala devam ediyor. Sermaye uşağı AKP hükümeti, o dönemde anayasayı demokratikleştirme naraları atarken bazı sol liberal kesimler de bu oyunda yerlerini alarak ona yedeklendiler. O dönemde düzen içi çözümlerin tarafları olanlar bugün de aynı minvalde ilerliyorlar. 12 Haziran’da yapılan genel seçimlerinin sonuçlarının açıklanmasının ardından tüm düzen güçleriyle birlikte devrimci bir ufuktan yoksun ilerici sol güçler de anayasa konusunda hazırlıklara başladılar.

Anayasa: Burjuva düzenin asma yaprağı

Kapitalist sistem sömürü ilişkilerini ve burjuva iktidar sistemini gizleme ve meşrulaştırma amacıyla anayasayı kullanır. Bunun için kurulu düzen zemini üzerinde yükselen anayasalar da esasta işçi sınıfının ve tüm ezilen halkların köleliğini gizlemek ya da bu köleliği normalleştirmek üzere hazırlanmıştır. Dolayısıyla sistemin hükümetleri tarafından istendiği gibi yorumlanıp uygulanabileceği su götürmez bir gerçektir. Öyle ki çoğu zaman burjuvazi çıkarları için kendi koyduğu yasaları bile uygulamaz. Çok yerinde bir benzetme olarak W. Liebknecht anayasayı “rejimin apış arasındaki asma yaprağı”* şeklinde nitelemiştir. Bu ifadenin doğruluğunu yakın zamanda başlatılan KCK operasyonu adı altında yüzlerce kişinin tutuklanması örneğinde açıkça görmekteyiz. Bu saldırılar ortadayken devletin tam da o yasalarını kullanarak ve onların üzerine basarak neler yapabileceği bu kadar somutken, bu pervasızlığın karşısına neyin konulduğu önemlidir. Bugünkü duruma baktığımızda ‘toplumcu’, ‘halkçı’ ya da ‘demokratik’ her ne ad altında olursa olsun kurulu sistem zemininde anayasal bir reform arayışı, liberal-reformist algının yansıması ve ufkunun darlığından ileri gelmektedir. Engels’in ifadesiyle, “asma yaprağını kaldırıp onun çıplaklığını kendi vücudunla örtmeye”** benzer. Çünkü baştan aşağı değişmediği sürece ne tür bir anayasa getirilirse getirilsin hem uygulanması mümkün olmayacak hem de ücretli kölelik düzenini meşrulaştırılacaktır. Zaten sınıf mücadelesinin sertleştiği bir durumda da bu tür bir anayasanın kağıt üzeride kalması kaçınılmazdır.

Halkların Demokratik Kongresi’ni toplayanların göremedikleri ya da görmek istemedikleri budur. Güncel sorunları devrimle ilişkilendirmeden hareket etmek uzun vadeli bir perspektiften uzak durmak, çelişkilerin gizlenmesinden başka bir işe yaramamaktadır. Bu kısmı çok uzatmadan Engels’in sözleriyle bitirelim: “Günün geçici sorunları karşısında büyük temel düşüncelerin bu unutuluşu, geçici başarılar uğruna girilen bu yarış ve sonal sonuçları göz önünde tutmadan çevrede verilmekte olan savaşım bugünün sonuçlarına feda edilen hareketin geleceği, bütün bunların belki de ‘namuslu’ nedenleri vardır. Ama bunlar oportünizmdir ve oportünizm olarak kalacaktır. Ve ‘namuslu’ oportünizm, belki de oportünizmlerin en tehlikelisidir”***

30

Mücadelenin yasaları ve anayasa mücadelesi

Demokratik hak ve özgürlük mücadeleleri tarih

boyunca ezenler ve ezilenlerin çatışması şeklinde olmuştur. Öyle de olmaya devam edecektir. Her türlü demokratik hakkı alanlarda mücadele ederek ve bunu da nihai hedef olan devrim perspektifine bağlayarak kazanmak dışındaki arayışların tümü düzen içinde ve sınırlarında siyaset yapmak demektir. Ezen ve ezilen arasındaki çatışmayı, bu tür ara formüllerle bir sınırda tutma anlayışıdır bu.

“Sosyal-siyasal mücadelelerde kuraldır; hukuk her zaman topallayarak arkadan gelir. Siyaset her zaman ön plandadır ve yol açıcıdır. Siyaset yol açar, hukuk onu tamamlar, Devrimin anayasası demek siyasal başarıya, devrimin tam zaferi anlamındaki bir siyasal başarıya hukuksal bir biçim vermek demektir. Bir temel siyasal hedef olarak önden bir anayasa mücadelesi olmaz. Önden anayasa mücadelesi yığınların dikkatini düzen içi anayasal çözümlere çeker, onları aldatır. Liberal demokratların, reformistlerin, dolayısıyla temelde egemen sınıfın değirmenine su taşır. Bu arada burjuvazinin taktik manevralarına da iyi bir dolgu malzemesi olur.”**** Bir diğer yandan, hak arama mücadelelerinin sonuçlarının yasalara bağlanıp bağlanmaması temel önemde bir sorun değildir. Düzenin yasalarında geçmediği halde birçok demokratik hak ve özgürlük alanı fiili-meşru bir şekilde kazanılabilir ve kullanılabilir. Buna mikro düzeyde bir örnek olsa da üniversite yönetmeliklerini gösterebiliriz. Tüm üniversitelerin yönetmeliklerinde afiş asmak, bildiri dağıtmak, ajitasyonpropaganda yapmak öğrencilere yasaklanırken birçok yerde fiili-meşru bir şekilde kazanılmıştır. Ama hiçbir yönetmeliğe de bu kazanım geçmemiştir. Dolayısıyla bu bir engel olarak görülmez ya da tersinden bunun yönetmeliğe geçmesi için bir hareket yaratmayı gerektirmez. Sonuç olarak; gerek düzenin yarattığı sahte demokrasi, gerekse mücadele algısını anayasal hayallerle kötürümleştirenler işçi ve emekçilere bir gelecek sunamaz. Toplumsal kurtuluşu hedefleyen ve günün sorunlarını devrim perspektifiyle birleştirenler ise tarihin akışını değiştirme iradesini gösterebilirler Dipnotlar:

*Wilhelm Liebknecht’in 1867’de Reichstag’taki ilk konuşmasında.

**Karl Marx-F. Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yayınları, syf. 100 *** Karl Marx-F. Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yayınları, syf. 101

****H. Fırat, Demokrasi ve Devrim, Eksen Yayıncılık, syf. 76


Demokrasi mücadelesi ve devrim B. Bahar Demokratik hakların bir bir tırpanlandığı, faşist baskı ve terörün tırmandırıldığı şu günlerde demokrasi mücadelesinin kapsamını ve devrim mücadelesinde tuttuğu yeri incelemek yerinde olacaktır. Yunanca “demos” “halk”, “kratos” ise “iktidar” anlamına gelmektedir. Sözcük anlamıyla demokrasi “halk iktidarı” anlamını taşısa da belirtmek gerekir ki demokrasi kavramı sınıfsal özünden ayrı değerlendirilemeyecek bir kavramdır. İktidardaki her sınıf kendi demokrasi anlayışını da beraberinde getirir. Bu tanımlama bize demokrasi sorununun ve mücadelesinin sınıf mücadelesinden bağımsız bir tanımının ve çözüm yolunun olmadığına işaret etmektedir. Her tarihsel dönemin kendi iktisadi, sosyal ve siyasal koşullarına göre demokrasi sorununun ve mücadelesinin kapsamı ve anlamı değişir. Bugün için çözülmemiş demokratik sorunlar olarak karşımızda duran siyasal özgürlükler, kadın sorunu, ulusal sorun, gençlik sorunu, çevre sorunu vb. sorunların gerçek çözümü için verilecek mücadele ancak, bu sorunların kaynaklarını tespit etmekle başarıya ulaşacaktır. Feodal düzene sahip bir toplumda demokrasi sorunun içeriği ve çözüm yolu farklıyken, kapitalist bir toplumda daha farklıdır. Yarın kurulacak sosyalist bir toplumda da daha farklı olacaktır. Bugünkü nesnel koşullar incelendiğinde ise emperyalizme bağımlı, gelişmekte olan kapitalist bir ülke olarak tüm ilişkilerin kapitalizmin ihtiyaçlarına göre şekillendiği Türkiye’de tüm bu sorunların kaynağında sermayenin sınıf egemenliği durmaktadır. Kapitalizm demokratik sorunların bir kısmını ya kendisi var etmektedir ya da doğası gereği çözmemektedir. Örneğin kadın sorunu, kapitalizme özgü demokratik bir sorun değildir. Kadın sorunu sınıflı toplumlara geçişle beraber ortaya çıkmıştır. Kapitalizm de bu sorunu feodal toplumdan miras almıştır. Kadına seçilme hakkının verilmesi, yasal düzlemde kadın-erkek eşitliğinin sağlanması gibi bir dizi hakkın burjuva düzende sağlanması kadın ve erkek arasındaki siyasal eşitsizliği yok etmek adına atılmış önemli adımlardır. Kadının ev yaşantısından çıkıp üretim sürecine dahil olması kadının özgürleşmesinde önemli bir adımdır. Ancak bu durum kadının cins olarak ezilmişliğine yeni bir boyut kazandırmış, emekçi kadına kapitalist düzende kadın olmasından kaynaklı çifte sömürü dayatılmaya başlamıştır. Bu çifte sömürüyü devam ettirebilmek adına kapitalist düzen geçmiş toplumlardan miras alınan kadın sorununu çözmemekte/çözememekte, yeri geldiğinde kendi yasalarını da çiğneyerek bu sorunu kendi ihtiyaçlarına göre yeniden üretmektedir. Türkiye’nin bugünkü nesnel koşullarında çözülmemiş demokratik sorunların kaynağında sermayenin sınıf egemenliğini tespit etmek bu sorunun gerçek çözüm yoluna da işaret etmektedir. Demokratik hakların gerçek kazanımı, ancak

sermayenin sınıf egemenliği yok edilerek olacaktır. Elbette ki kadın sorunu, gençlik sorunu, Kürt sorunu gibi sorunlar kapitalist düzen içerisinde de belli çözümlere kavuşabilir. Verilecek demokrasi mücadelesi ile bazı demokratik haklar kazanılabilir, hatta bu kazanımlar düzen sınırları içerisinde kurumsallaşabilir. Ancak tüm tarihsel deneyimler bu sınırlılıkta kazanılmış hakların gerisin geri düzen tarafından nasıl alındığını göstermektedir.

Demokratik hakların bu düzen sınırları içerisinde iğretiliğine en anlaşılır örneği olarak Avrupa’da gelişen sosyal devlet anlayışını incelemek faydalı olacaktır. Hem Avrupa’da yükselen devrimci dalganın etkisini kırabilmek için, hem de Sovyetler Birliği’nin yarattığı basınç karşısında pek çok Avrupa ülkesinde demokratik hak ve özgürlükler alanı genişletilmiş, sosyal devlet anlayışı gelişmiştir. Burada gözden kaçmaması gereken önemli nokta yükselen mücadele dalgasını dizginlemenin bir aracı olarak düzenin bu hakları vermeyi tercih etmek durumunda kalmasıdır. Ancak o çok özenilen “Avrupa türünden demokrasi” ve “sosyal devlet” anlayışının bugün geldiği nokta açıktır. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılması ile sosyalizm tehlikesinin bir ağırlık merkezi olarak ortadan kalkması ve emperyalist-kapitalist sistemin egemen tek güç haline gelmesi, kapitalizmin gitgide azgınlaşmasının önünü açmıştır. Bugün gelinen noktada kapitalizmin içine girdiği krizle birlikte geçmişten miras haklara da göz dikilmiştir. Eğitim, sağlık, emeklilik gibi temel haklara yönelik neoliberal saldırılar ile birlikte gelişen sınıf mücadeleleri karşısında, Avrupa’nın en ileri ülkelerinde dahi polis devleti uygulamalarına geçilmektedir.

Türkiye’nin bugünkü nesnel koşullarında çözülmemiş demokratik sorunların kaynağında sermayenin sınıf egemenliğini tespit etmek bu sorunun gerçek çözüm yoluna da işaret etmektedir. Demokratik hakların gerçek kazanımı, ancak sermayenin sınıf egemenliği yok edilerek olacaktır.

Demokrasi sorununa ve bu kapsamda verilecek mücadeleye bakış açısını kısaca özetlemek için Lenin’in konuyla ilgili meşhur tanımlamasını aktarmak yerinde olacaktır: “Demokrasi mücadelesi okulunda okumamış bir işçi sınıfının burjuvaziyi devirmesi imkansızdır.” Ancak bu tanımlamadan, geleneksel devrimci akımların demokratik devrim/halk devrimi vb. aşamayı gerekçelendirmede önemli bir noktada duran “öncelikle burjuva demokrasisinin kazanılması ve kurumsallaşması” sonucu çıkartılamaz. Önemli olan nokta kapitalizmin çözmediği veya çözemediği demokratik sorunları proleter devrimin manivelaları haline getirmek, bu mücadeleyi işçi ve emekçilerin “eğitim” süreci çerçevesinde değerlendirmek ve böylece sosyalist devrimin toplumsal desteklerini arttırmaktır.

Demokrasi sorununu bu çerçevede değerlendirmek, faşist baskı ve terörün tırmandırıldığı şu günlerde mücadeleyi doğru bir perspektifle vermek için şarttır. Demokrasi mücadelesi ile ilgili daha kapsamlı bilgi ise Eksen Yayıncılık'tan çıkan “Program sorunları üzerine konferanslar-Demokrasi ve Devrim / H. Fırat” kitabının incelenmesi ile elde edilebilir.

31


Onlar da çocuktular, ocakta pişip faşist oldular 14 Kasım’da Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’nde görülen Hrant Dink davasının 21. duruşmasına, azmettirici olarak yargılanan tutuklu sanık Yasin Hayal’in babası Bahattin Hayal de izleyici olarak katıldı. Duruşma anında söz almak isteyen Bahattin Hayal’in talebi mahkeme tarafından reddedildi. Davanın bitiminde basın mensuplarına, mahkemede söylemesine izin verilmeyenleri bir bir anlatan Bahattin Hayal, olayın ardından Trabzon Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürü Yahya Öztürk’ün kendisine “Biz devlet ve milletimiz için çalışıyoruz. Yasin de bunlardan biridir. Devlete çalışanlardan. Yasin

çok yakın bir zamanda çıkacaktır. Yasin gibilere bu devletin ihtiyacı var” dediğini aktardı.

TEM Şube Müdürü’nün kendisine söylediklerini savcı Fatih Genç’e de anlattığını belirten Hayal, “Bana bunları nasıl kanıtlayacaksın. Yanında biri var mıydı? Başın belaya girer” diyerek ifadesinin değiştirilmeye çalışıldığını söyledi. Savcıya verdiği ifadeden 56 ay sonra tekrar ifadeye çağrıldığını söyleyen Bahattin Hayal, bu kez Ali Can isimli savcı ile görüştüğünü ve onun da kendisine ifadeyi değiştirmek için baskı yaptığını belirtti.

Ayrıca cinayetin ardından, o zaman Mardin’de görevli İstihbarat Binbaşı tarafından, orada askerlik yapan yeğeni aracılığıyla tebrik edildiğini de açıklayan Bahattin Hayal, yeğenine “Yasin çok iyi bir çocuk. Babasını gör. Ellerinden gözlerinden öperim. Vatana millete hayırlı bir evlat yetiştirdi. Babasına selamımı söyle” denildiğini anlattı.

Dink davası 5. yılına girerken...

19 Ocak 2012’de Hrant Dink cinayetinin üzerinden 5 yıl geçmiş olacak. Bunca zaman geçmesine rağmen olayın asıl sorumluları hakkında bugüne kadar hiçbir işlem yapılmamasının sebebi -yukarıda yapılan açıklamalarla kanıtlanmıştır ki- bu katliamın öncesi ve sonrasının bizzat devlet tarafından tertiplendiğidir. Salt Bahattin Hayal’in bu açıklamaları değil, aynı zamanda davanın geçmiş sürecindeki birçok veri de buna işaret etmektedir.

Hrant Dink’in katledilmesinden 3 yıl kadar önce, 24 Şubat 2004’te İstanbul Valiliği’ne çağrılan Dink’in, vali yardımcısının yanında bulunan iki kişiden biri tarafından tehdit edilmesinden itibaren başlayan ön olaylar zinciri, 25 Şubat 2004 tarihinde verilen bir şikayet dilekçesi üzerine Hrant Dink’in bir yazısı için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla TCK’nın 301. maddesinden dava açılmasıyla devam etmiş, 26 Şubat 2004 günü Agos Gazetesi önünde toplanan Ülkü Ocakları’na mensup bir grubun tehditler içeren pankartlar açarak gösteri yapmalarına kadar sürmüştü. Ancak tüm bu olaylar bir iki istisna dışında gazetelerde yer almamıştı. 301. maddeden açılan dava boyunca tehditler artarak sürmüştü. Hrant Dink’in hedef gösterilme sürecinin bu kadar açıkça yapılması mide bulandırıcıydı. Tüm bu olanlar karşısında yayın basın organlarının suskun kalması da bir o kadar manidardı.

“Kahraman” Ogün, “hain” Hrant

32

Hrant Dink’in katledilmesinden sonraki süreçte de devletin katliamcı yüzü kendini birçok kez daha açıkça ortaya koyuyor. Ogün


Samast’ın yakalandıktan sonra Türk bayraklı poster önünde jandarma ve polislerle birlikte poz verdiği fotoğrafları bu savın bir doğrulaması niteliğindedir. Bu katliamcının, jandarma ve polisler tarafından bir “kahraman” gibi karşılanması olayı üzerine yapılan tek şey, fotoğrafların “kimler tarafından çekildiğinin araştırılması” için bir müfettişin görevlendirilmesi oldu. Kolluk güçlerinin bir katili övmesi değil, bunun kayıt altına alınması ve yayınlanması sorun görülüyordu belli ki.

Ogün Samast’ın “kahramanlık posteri” için görevlendirilen müfettiş, raporunda “fonda Türk bayrağı görülen hatıra fotoğrafı ve filmlerinin, zanlının konuşturulması için bir taktik olarak çekildiğini ve herhangi bir suç oluşturmadığını” belirtti. Bunun üzerine tam da beklenildiği gibi takipsizlik kararı çıktı. Hrant Dink ailesinin avukatı Fethiye Çetin’in o dönem bu konuda sorduğu çok anlamlı bir soru vardı: “Bu zanlı devletin kırmızı çizgilerini ihlal eden bir durumdan gözaltına alınsaydı, polis ve jandarma onunla kol kola girip fotoğraf çektirmek için yarışsaydı, raporlar böyle mi olurdu?”

Bu sırada elbette tüm basın-yayın organları bu konu üzerine gitmeye başlamıştı. Daha birkaç yıl öncesi Hrant Dink’in şahsına ve Agos Gazetesi’ne yapılan baskı ve tehditler basınyayın organlarında yer almazken, Türk Solu dergisi, suikastten rahatsız olmadığını ifade eden yazılarla piyasaya çıktı. Gökçe Fırat imzalı ve “Türkiye bir düşmanını kaybetti” başlıklı başyazıda, “Dink’in öldürülmüş olması onu bir basın şehidi ya da demokrasi şehidi yapmaz. Sonuçta o, yaşarken bu vatana karşı Ermeni tezlerini savunan bir Türk ve Türkiye düşmanıydı” denildi. Görüldüğü gibi burjuva medya da katliamdan sonra boş durmuyor, halkın gözünde bu katliamı meşrulaştırmak ve olayları çarpıtmak adına bir çok haber yapıyordu. Dava sürecine muhalefetin artmaması ve Hrant Dink katliamından sonra biriken tepkiyi azaltmak adına medyanın silahı, bilgi kirliliği yaratmak ve “milli değerler” pompalamaktı. Nitekim ancak bu şekilde cinayetin bizzat devlet yetkililerinin eliyle yapılmış olduğu gerçeğinin üzeri kapatılabilirdi. Daha sonraki süreçte, Erhan Tuncel’in Dink’in Yasin Hayal tarafından öldürüleceğini Şubat 2006’da polise bildirdiği, Trabzon Emniyet Müdürlüğü’nün de durumu Ankara’daki Emniyet Genel Müdürlüğü ile İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne rapor ettiği ortaya çıktı. Suikast planının, Emniyet’ten

yaklaşık 5 ay sonra, jandarma yetkililerine de ihbar edildiği ifade tutanaklarına geçti. Peki, öldürüleceği bilinen biri neden devlet tarafından korunmamıştı? Bizzat devletin kolluk güçlerinin, bu olayın örgütleyicisi ve/veya destekleyicisi olduğu için olabilir mi acaba? Bu kadarla da bitmedi. “Büyük reis” Erhan Tuncel’in, cinayetin ardından Trabzon istihbarat şubesinde M.Z. isminde bir polis memuruyla telefonla konuştuğu da tespit edildi. Polis memuru M.Z.’nin Erhan Tuncel’e, “Cinayeti sizinkiler mi işledi? Cinayet bana anlattığın gibi mi işlendi? Yasin mi vurdu?” şeklinde sorular sorduğu belirlendi.

10 Mayıs’ta ise bu davaya ilişkin soruşturma kapsamında, Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nın İstanbul’a gönderdiği Erhan Tuncel’le ilgili 48 sayfalık raporun imha edildiği ortaya çıktı. Eylül ayında, yeni bulgular ortaya çıktı. Erhan Tuncel ile polis M.Z. arasındaki telefon konuşmaları polisin suikaste dair bilgili olduğunu gösteriyordu. Tuncel’in “Öldü mü” sorusuna polis M.Z.’nin yanıtı: “Tabi canım, tek fark (katil) kaçmayacaktı, bu kaçmış.” oldu. Tüm bunlar olurken, sadece savunmada kalmanın hata olacağı düşünülmüş olmalı ki Hrant Dink’in avukatı ve oğlu Arat Dink hakkında “Türklüğe hakaret ettikleri” gerekçesiyle, birer yıl hapis cezası istendi.

Bir cinayet; zanlısı da, “maktulu” de, “mağduru” da Samast

Görülüyor ki Hrant Dink davası başından sonuna kanıtlarla doludur. Bu katliamın devletin eliyle işlendiğine dair kanıtlar... Burjuva hukukunun kendi kurallarını bile hiçe saydığı bu dava sürecinde, yargının tarafsız ve bağımsız olması gerekliliğine vurgu yapmak bile her zamanki gibi abesle iştigal olacaktır. Ama bizzat devletin kolluk güçleri tarafından bir kahraman olarak görülen çocuk(!) katillerin, halka medya üzerinden bir milliyetçilik propagandası yapılmasının bir aracı olmasından başka bir şey olmadığı da vurgulanmalıdır. Ülkenin her karışına nüfuz etmiş güçlerin o kadar ufak aktörleridir ki bunlar, en ufak aksilikte harcanabilir veya bizzat harcamak için sokaklara salınmıştır... Hrant Dink cinayeti de, Trabzon’daki Papaz Santora cinayeti, Malatya’da misyonerlik faaliyetinde bulundukları gerekçe gösterilerek bir yayınevinin basılıp 3 kişinin katledilmesi örnekleri gibi, kışkırtılan milliyetçiliğin kanlı bir sonucu olarak tarihe işlenmiş bulunuyor.

Burjuva hukukunun kendi kurallarını bile hiçe saydığı bu dava sürecinde, yargının tarafsız ve bağımsız olması gerekliliğine vurgu yapmak bile her zamanki gibi abesle iştigal olacaktır. Ama bizzat devletin kolluk güçleri tarafından bir kahraman olarak görülen çocuk(!) katillerin, halka medya üzerinden bir milliyetçilik propagandası yapılmasının bir aracı olmasından başka bir şey olmadığı da vurgulanmalıdır.

33


Katledilişlerinin 92. yılında Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’i saygıyla anıyoruz...

Devrim için çarpan iki yürek... “Siz, zalim yöneticiler, askeri caniler, yağmacılar; siz, dalkavuk uşaklar, uzlaşmacılar; Belçika’yı ayaklar altına alıyor, Fransa’yı yıldırıyor, tüm dünyayı ezmek istiyorsunuz ve kimsenin sizden hesap soramayacağını sanıyorsunuz. Fakat açıkça söylüyorum: biz, bir avuç insan, sizden korkmuyoruz, size savaş ilan ediyoruz ve kitleleri ayaklandırarak bu savaşı sonuna kadar götüreceğiz!” Karl Liebknecht

Yine de son yıllarda burjuva parlamenterist eğilimi belirginleşmiş olmasına karşın SPD’nin işçi sınıfı içinde etkili olmasından dolayı Karl ve Rosa SPD’den ayrılmayı işçi sınıfından uzaklaşmak olarak gördükleri için kopmayı bir türlü göze alamıyorlardı. Ancak SPD’nin, paylaşım savaşını Alman burjuvazisi cephesinden desteklemesinden sonra ayrılmak onlar için zorunluluk haline geldi.

1918-1923 yılları arası dönem, Almanya için grev dalgalarıyla başarısız devrim deneyimlerinin yoğun olarak yaşandığı bir zaman dilimi olmuştur. Bu zaman diliminde, işçi sınıfının tarihine ise, Alman SosyalDemokrat Partisi’nin (SPD) ihaneti damgasını vurmuştur. SPD, 1891’deki Erfurt Kongresi’nde sistemle uzlaşı içinde parlamenterist bir çizgiye oturmuş, varlığını ve gücünü oluşturan işçi sınıfının önüne reformist bir program koyarak daha o zamanlardan proletarya diktatörlüğü çizgisine sırt çevirmiştir. Bu parlamenterist çizgi birinci paylaşım savaşında SPD’yi ihanete sürükledi. İkinci Enternasyonal’in 1907’de emperyalist savaş karşıtı kararına rağmen savaş kredisi lehinde oy kullanarak dünya proletaryasına en büyük ihaneti yapmış oldu. Avrupa’da devrim beklentisi yıllar boyu Alman proletaryası üzerinden şekillenmiş, umutlar hep ona bağlanmıştı. Fakat Avrupa’nın en güçlü işçi sınıfı partisi aynı zamanda Avrupa’nın en yumuşak karınlı işçi sınıfı partisiydi.

Fakat Alman proletaryasının yetiştirdiği yiğit komünist önderler SPD’nin ihanetine teslim olmadılar. Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg SPD içinde emperyalist savaşa karşı tutum alanların başını çektiler.

34

Yine de son yıllarda burjuva parlamenterist eğilimi belirginleşmiş olmasına karşın SPD’nin işçi sınıfı içinde etkili olmasından dolayı Karl ve

Rosa SPD’den ayrılmayı işçi sınıfından uzaklaşmak olarak gördükleri için kopmayı bir türlü göze alamıyorlardı. Ancak SPD’nin, paylaşım savaşını Alman burjuvazisi cephesinden desteklemesinden sonra ayrılmak onlar için zorunluluk haline geldi. Rosa ve Karl Liebknecht 5 Ağustos 1914’te SPD içerisinde Enternasyonal grubunu kurdular, sonradan bu grup Spartakistler Birliği adını aldı. Bu birlik Rosa ve Karl’ın katledilmesinden kısa bir süre önce Alman Komünist Partisi’ne (KPD) evrildi. Rosa ve Karl, 2.Wilhelm’in tahttan indirilmesi ve Weimar Cumhuriyeti’nin kurulmasına yol açan Kasım Devrimi’nde etkin bir rol oynamışlardır.

Ancak Weimar Cumhuriyeti’yle birlikte aynı anda Karl Liebknecht sosyalist cumhuriyetin kuruluşunu ilan ediyordu. Ama bu devrimci atılım süreci daha ileriye gidememiş ve karşı-devrimci dalga ile yenilgiye uğratılmıştır. SPD’nin işçi sınıfına ihaneti burada da devam etmiş ve karşı-devrimci güruh içindeki yerini sağlamlaştırmıştır. İşçi sınıfı konsey örgütlenmesiyle iktidara yürürken aynı SPD, burjuvazinin yönlendirmesiyle ve işçi sınıfı içindeki etkisinin hala sürüyor olmasının avantajıyla yükselen devrime bir kez daha ihanet etmiştir. Bu tutum devrimin yenilgisini kesinleştirirken, insanlık tarihinin en utanç verici döneminin yaşanmasına sebep olmuştur. Bu Hitler faşizminin Almanya topraklarında doğmasının yolunun açılmasından başka bir şey değildir.

Kasım devriminin bu yenilgisi Sovyet devriminin geleceğini de etkilemiştir. Tüm dünya proletaryasının beklediği Alman devrimi gerçekleşememiş ve tetikleyici güç olarak diğer Avrupa ülkelerinin de umudunu kırmıştır. Ekim devrimini de yalnızlaştırarak, devrimin ulusal


sınırları aşamamasına yol açmıştır.

4 Ocak 1919 günü USPD’li (USPD; SPD’den 1917’de ayrılan emperyalist savaş karşısında nispeten solda duran grubun kurduğu parti) Berlin polis şefinin görevden alınması yeni bir ayaklanmanın alevlenmesine neden oldu. Hükümetin polis şefini görevden almasını protesto eden binlerce insan sokaklara dökülerek genel greve gitti. Bunu fırsat bilen SPD ise karşıdevrimci güçleri işin içine sokarak birçok devrimcinin katledilmesine yol açtı. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht da katillerin ilk hedefleriydi. Her ikisi de 15 Ocak 1919’da kaldıkları otelde yakalanarak önce sorguya çekildiler. Sonra da Rosa’yı dipçik darbeleriyle, Karl’i ise başından silahla vurup alçakça katlettiler. Burjuva gazetelerinde bu infaz “Karl Liebknecht kaçarken vuruldu”, “Rosa Lüksemburg öfkeli kitle tarafından öldürüldü” manşetleriyle verildi. Bu iki büyük devrimcinin öldürülmesi Alman ve dünya işçi sınıfını ayağa kaldırdı.

Rosa ve Karl paylaşım savaşına ve burjuva demokrasisine karşı devrimci bir duruş sergileyebilen ender kişilerdendir. Daha 1900’lerin başlarında, SDP’nin “görkemli” bir yapı olarak görüldüğü, Kautsky ve Bernstein gibi saygın ve teorik düzeyi gelişkin kimliklerin var olduğu şartlarda, partinin reformist niteliğini ilk tespit eden Rosa Luxemburg’tur. Daha bu ilk dönemde SPD’yi kokuşmuş düzen partisi olarak nitelendiren de odur. Liebknecht ise, Bebel’in tartışmasız otoritesi karşısında kendi düşüncelerini savunmayı gençlik yıllarında başarmıştı. Savaşçı kimliğiyle Karl Liebknecht hiç tereddüt etmeden eleştiri silahını doğrultmaktan kaçınmıyordu. Her iki önder de reformizme karşı sosyal devrimi savunarak birbirlerini tamamlayan, iki ayrı zihin, tek beden gibi davranıyorlardı. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht hayatları

boyunca birçok kez tutuklanmış, ancak yıldırılamamış iki devrimci önderdir. Marksizmi kavramış ve onun temelinde kendi teorik birikimini geliştirebilmişlerdir. Dogmatizmden uzak ve eleştirel aklın önemini bilerek her daim yaratıcı ve militan bir tutum alabilmişlerdir. Rosa Luxemburg’un proletarya diktatörlüğünden korkanlara verdiği cevap dünyayı nasıl anlamlandırdığının en açık anlatımıdır: “Evet, evet: Diktatörlük! Ama bu diktatörlük bir demokrasi uygulama biçiminden ibarettir, onun kaldırılması değil, burjuva toplumunun ekonomik koşulları ve kazanılmış hakları üzerine enerjik ve kararlı elkoymadır ki bu elkoyma olmadan sosyalist değişim gerçekleşemez. Bu diktatorya, sınıfın diktatoryası olmalıdır, sınıf adına yöneten küçük bir azınlığın değil…” Rosa Luxemburg arkadaşı Sonia’ya (Karl Liebknecht’in eşine) yazmış olduğu mektupta “her şeye rağmen görev başında, bir sokak çatışmasında ya da darağacında can vermek isterim” diyordu. Verdikleri onurlu mücadele sonucunda her ikisi de dimdik aramızdan ayrıldılar ama bıraktıkları ateş dünden bugüne yanmaya devam edecektir.

Rosa’nın yakın arkadaşı C. Zetkin’in onun katledilmesi üzerine söyledikleri hala çok anlamlıdır: “Rosa Luxemburg’ta sosyalist fikir, hem kalbin, hem beynin hiçbir zaman sönmeden yanan güçlü ve egemen bir ihtirasıydı. Bu şaşırtıcı kadının büyük amacı sosyal devrim yolunu hazırlamak, sosyalizme giden tarih patikasını temizlemekti. Devrim denemesi, devrim için çarpışmak onun en büyük mutluluğuydu. Bütün hayatını ve varlığını sosyalizme vakfetti… O, keskin bir kılıç, canlı bir devrim aleviydi.”

Katledilişlerinin 92. yılında işçi sınıfının bu devrimci önderlerini saygıyla anıyoruz. B. M. Aksakal (Ekim Gençliği’nin 129. sayısından alınmıştır)

Rosa ve Karl paylaşım savaşına ve burjuva demokrasisine karşı devrimci bir duruş sergileyebilen ender kişilerdendir. Daha 1900’lerin başlarında, SDP’nin “görkemli” bir yapı olarak görüldüğü, Kautsky ve Bernstein gibi saygın ve teorik düzeyi gelişkin kimliklerin var olduğu şartlarda, partinin reformist niteliğini ilk tespit eden Rosa Luxemburg’tur.

35


Devrime adanmışlığın simgesi liseli bir genç: Erdal Eren

“Erdal Eren kavgamızda yaşıyor, yaşayacak!”

”60’lı yılların genç kuşaklarının büyük devrimci direnişçiliğinin ardından gelen 70’lerin yükselen toplumsal muhalefeti ülke tarihinde görülmemiş boyutlara ulaşmıştı. Bir yandan işçi ve emekçilerin sürekli artan grev ve direnişleri, diğer taraftan lise ve üniversite öğrencilerinin günlerce süren işgal ve boykotları, devrim umutlarını büyütüyordu. Dünyadaki devrimci hareketlenmeleri cuntalarla ezmeye çalışan kapitalist düzen, Türkiye ve Kürdistan’da da vahşi katliamlara girişmeye başlamıştı. ‘77 1 Mayıs’ında Taksim Meydanı’nı 33 işçiye mezar ederken, Beyazıt Meydanı’nı ise ‘78’in 16 Mart’ında beslediği faşist cellatlarıyle öğrenci gençliğe mezar ediyordu. Keyfi gözaltı ve tutuklamalar, işkencehanelerinde devrimcileri katletmenin yanında sokak ortalarında da polis, asker, sivil faşistler tarafından yapılan infazlar gelen darbenin emareleriydi. Emperyalist sistem, Turgut Özal’ın kaleminden çıkmış olan ünlü “24 Ocak kararları” ile işçilere, emekçilere, gençliğe sosyal yıkım politikalarını dayatmanın yollarını arıyordu. Bunun yolunu açmak için çareyi de darbede buldu. Kapitalist düzenin bekçisi konumundaki ordu, emperyalizmin emri doğrultusunda ülkede devrimcilere ve halka açık bir savaş ilan etti. Bunlar yapılırken, darbenin iğrenç yüzünü gösteren bir idam yaşandı. 17 yaşında devrimci bir liseli gencin Erdal Eren’in idamı...

30 Ocak 1980 günü, Ankara sokaklarında yazılama yapan Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği üyesi, ODTÜ öğrencisi Sinan Suner, MHP’li bakan Cengiz Gökçek’in koruması Süleyman Ezendemir tarafından kurşunlandı. Ardından Ezendemir tarafından Ankara sokaklarında yaralı bir halde dolaştırılan Suner’in yaşamını yitirdiği anlaşılınca, cansız bedeni hastane kapısına bırakıldı. Olaydan sonra 2 Şubat günü hastane önünde yapılan protestoda askerlerle kitle arasında yaşanan çatışmada 24 kişi gözaltına alındı, bu arada Zekeriya Öngen adlı bir er de öldü. Gözaltına alınanlardan biri olan Erdal Eren er Öngen’in öldürülmesiyle suçlanıp tutuklandı.

Yapılan otopsi raporlarında erin ölmesine sebep olan kurşunların tüfekten çıktığına dair bilgiler vardı, ancak protestocuların hiçbirinde tüfek bulunmamaktaydı. Erdal’ın üzerinden çıkan silah ise bir tabancaydı. Er arkasından vurulduğu halde, göstericilerin tamamı askerlerin önünde durmaktaydı. Teknik olarak tüm veriler kurşunun başka birileri tarafından sıkıldığını gösterirken; mahkeme heyetinin sokaktaki yükselen haklı mücadeleye gözdağı vermesi gerekiyordu. Bunu da liseli bir devrimci genci idam sehpasına çıkarmakta buldu. 19 Mart 1980 günü idam kararı çıkartılmıştı. Yalnız önlerine çıkan bir engel vardı. Erdal 17 yaşındaydı. Bunun da çaresini bulmakta gecikmeyen mahkeme askeri cuntanın isteğiyle, Erdal’ın yaşını 18’e büyüttü. Askeri Yargıtay 3. Dairesi’nin verilen kararı iki defa bozması, dünya çapında yürütülen “İdamı engelleyelim-Erdal Eren idam edilemez!” kampanyasına rağmen aldığı kararla Erdal’ı darağacına götürmekte ısrarcı olan daireler kurulu, idamın yolunu açtı.

36

Sokakta, okulda olduğu gibi cezaevinde de direnmekti

önemli olan. Cezaevinde uygulanan binbir çeşit işkenceye rağmen yaşama sımsıkı sarılmaya devam eden Erdal, mücadelesini sürdürmekte ısrarlı ve kararlıydı. Cezaevindeyken ailesine yazdığı mektubunda da dile getirdiği gibi idamın yaklaştığını, idam kararının sebebinin de halka gözdağı vermeye yönelik olduğunu biliyordu. Erdal için ölümün nasıl geldiği değil, ölümü nasıl karşılayacağı önem taşıyordu. 13 Aralık 1980 günü, öncesinde birçok devrimcinin izi olan Ulucanlar Cezaevi’ndeki darağacına, o da başı dik, sarsılmaz inancı ve onuruyla yürüdü. Devrim tarihine en ufak bir leke sürmeyen Erdal, geleceğe büyük bir onur bırakmaktaydı. Onu nefessiz bıraksalar bile devrimin ve devrimcilerin nefessiz, soluksuz kalmayacağını, mücadelenin süreceğini biliyordu. Mektubunda da ailesine açık bir biçimde dile getiriyordu: “Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar!” Yıllar içerisinde Erdal’ın idamına sebep olanlar zevk-i sefa içerisinde hayatlarını sürdürüp, bilimin merkezi olması gereken üniversitelerden fahri doktora unvanları alırken, işçiler, emekçiler açlığa ve yoksulluğa mahkum kalmaktadır.

Devrimcilerin değerleri üzerinden siyaset yapanlar, çocuk yaşta birinin asılmasının utanç olduğunu itiraf etmek zorunda kalırken, devrimci kimliğini gizlemektedirler. Çünkü biliyorlar ki Erdal çocuk olduğu için değil, devrimci olduğu için idam edildi. Sömürücü kapitalist düzene karşı devrimi ve sosyalizmi benimseyen bir genci ilkelerinden, düşüncelerinden yalıtık bir biçimde sunmak onların işine gelmektedir. 12 Eylül anayasa referandumunda da hükümet başta olmak üzere düzen partileri “darbeyle hesaplaşma” adı altında devrimci değerlerimize el uzatmaktan geri kalmamış, Erdal Eren’in, Necdet Adalı’nın adlarını ağızlarına alma cüretini gösterebilmişlerdir. Bugün 12 Eylül ile hesaplaşmak bu düzenin kendisinin ortadan kaldırılmasıyla olacaktır.

Erdal “oğlumuz” değil, lise sıralarında boy vermiş yoldaşımızdır

Erdal Eren, sömürü, baskı düzenine karşı mücadelenin örgütlü ve devrimci bir tarzda ilerleyebileceğini gencecik yaşında farketmiş, bunun gereklerini yerine getirerek devrime kuşanmışlığın tereddütsüz ifadesi olmuştur. Lise sıralarında düzene karşı yol yürümeye başlamış, düzenin idam sehpalarında devrimin başeğmezliğini simgelemiştir. Erdal’ın kararlılığı ve militanlığıyla yol yürüyenler, devrimin ve sosyalizmin bayrağını yükseltmeye çalışanlardır. Erdal, devrim ve sosyalizm kavgasında yaşayacaktır. Erdal Eren kavgamızda yaşıyor!

YTÜ’den bir okur


Kitap tanıtımı:

SENİ HALK ADINA ÖLÜME MAHKUM EDİYORUM

“Nazi Ordusunun zulmünün doruğa ulaştığı 1940'lı yıllar. Halk günlük gereksinimlerini bile karşılayamaz bir durumda. Büyük bir acı ve önlenemez bir yoksulluk yaşanıyor. Tüm kötü koşullara ve olanaksızlıklara karşın, halk, kadını erkeği, genci yaşlısıyla direniyor. Faşizme karşı direnenler Vatan Cephesi'nde birleşerek, faşizmin en karanlık günlerinde özgürlük için umut ışığı oluşturuyorlar. Bu roman o unutulmaz isimsiz kahramanların, direnişinin unutulmaz öyküsüdür. Romanın yazarı Mitka Gribçeva da direnen partizanlardan biri. Artık onun adı Ognyana'dır. Onun ve arkadaşlarının bu mücadelesi, faşizmin kesin yenilgisine dek sürer.” (Arka Kapak) Arka kapakta da belirtildiği gibi, kitapta anlatılanlar 2.Dünya Savaşı sıralarında Bulgaristan'da geçiyor. Sovyetler Birliği'nin Nazi işgali altındaki dönemine de değinen kitap, işgalin Bulgaristan'daki yansımalarını konu alıyor. Kitap Mitka Gribçeva adındaki Bulgaristan devrim sürecinde Parti'yle tanışan ve partizan

müfrezelerinde de savaşmış bir devrimcinin, anılarından oluşuyor. Gribçeva, Bulgaristan'da dünyaya geliyor, çocukluğu çok zor şartlar altında geçiyor. Öyle ki küçük yaştan, büyük bedenlerin bile katlanamayacağı ağır işlerde çalışmak zorunda kalıyor. Mitka, annesini de küçük yaşta kaybedince evden kaçıp şehre fabrikada çalışmaya gidiyor. Fabrika'da ağır koşullar altında çalıştırılması, emeğinin karşılığını alamaması hatta patrona borçlu çıkması onun devrimci mücadeleye katılmasında önemli bir etken oluyor. Böylelikle Remsistlerle (Genç İşçi Örgütü) tanışıyor ve mücadeleye sıkı sıkıya bağlı kalıyor. Böylece Mitka, Parti'nin çelikten bir neferi durumuna geliyor. Romanda, Nazi uşağı olan Bulgaristan hükümetine karşı savaşan partizanların yaşam şartları ve mücadeleleri geniş yer tutuyor. Mitka, partizan müfrezelerine katılmadan önce şehirde de mücadelede etkin biçimde yer alıyor. Parti tarafından illegal şartlarda örgütlenen grevlerde en ön saflarda bulunuyor. Birçok fabrikada çalışıyor. Fabrika çalışmalarında yaşadığı zorluklar Mitka için yol gösterici oluyor. Savaşın getirdiği yıkımlar Bulgaristan halkının zor günler geçirmesine sebep olurken, Nazi kuyrukçusu rejim, polisi, askeri ve tüm kurumlarıyla halkın üzerinde baskı kuruyor. Aynı zamanda Yahudilere karşı da imha politikası güdülüyor. Böyle bir ortamda Mitka partinin mücadele bayrağını ileriden taşıyor. Legal yaşamda gerekli tüm sorumlulukları yerine getiriyor. İllegal yaşama geçmek zorunda kaldığında da çok etkin bir mücadele yürütüyor. Mitka kitapta kitleleri disipline edecek, devrim için şekillendirecek bir partinin yakıcı ihtiyacını dile getiriyor. Bu yüzden daha da bağlanıyor partiye. Yaşadığı çeşitli deneyimler Mitka için yol gösterici oluyor. İnsanların devrim için parti'ye güç vermesinin yakıcı ihtiyacını dile getiriyor. Kitap, Kızıl Ordu’nun Nazi'leri yenmesi ve Vatan Cephesi iktidarının kurulmasıyla son buluyor. İstanbul Üniversitesi’nden bir okur

Romanda, Nazi uşağı olan Bulgaristan hükümetine karşı savaşan partizanların yaşam şartları ve mücadeleleri geniş yer tutuyor. Mitka, partizan müfrezelerine katılmadan önce şehirde de mücadelede etkin biçimde yer alıyor. Parti tarafından illegal şartlarda örgütlenen grevlerde en ön saflarda bulunuyor.

37


Orkestra yeniden sahnede…

ORKESTRA: Faşizmin karanlık yüzü! Katliam mı? Bir de müzik eşliğinde? Peki neden?

Zevk mi alıyorlardı insanları gaz odalarına gönderirken?

Arthur Miller tarafından bir televizyon senaryosu olarak yazılan eser, Devlet Tiyatroları tarafından önceki yıllarda birçok yerde oynandı. Yıldırım Türker’in çevirisi, Ayşe Emel Mesci’nin yönetmenliğinde Ankara Devlet Tiyatrosu’nda bu sezon yeniden gösterilmeye başlandı.

Evet, Alman faşistleri (Naziler) insanları katlederken zevk alıyorlardı. Şovenizmin zehri damarlarına o kadar çok işlemişti ki, onların insani yönlerinden bahsetmek bile söz konusu değildi. İşte böylesine vahşi bir katliamın kısacık karelerini konu alan “Orkestra” adlı tiyatro oyunu, gerçekleri teşhir etme yönünden ustaca bir sanat eseri. Arthur Miller tarafından bir televizyon senaryosu olarak yazılan eser, Devlet Tiyatroları tarafından önceki yıllarda birçok yerde oynandı. Yıldırım Türker’in çevirisi, Ayşe Emel Mesci’nin yönetmenliğinde Ankara Devlet Tiyatrosu’nda bu sezon yeniden gösterilmeye başlandı. Auschwitz-Birkenau, Fransa, Belçika, Romanya, Almanya, Hollanda, Macaristan ve Polonya’dan toplanıp getirilen kadınların kapatıldığı bir kamp. Bu kampta, Yahudi, komünist, direniş hareketleriyle doğrudan ya da dolaylı ilişkisi olan kadınların içinde yeraldığı bir orkestra da bulunuyor. Görevi, gaz odasına gönderilen tutuklulara müzikle eşlik etmek olan orkestra üyesi olan kadınların hayatta kalabilmelerinin tek şansı, iyi müzik yapmak ve verdikleri konserlerle Nazi subaylarını memnun etmek… Kadınların ölümle-yaşam arasında gidiş gelişleri, kendileriyle ve diğer kadınlarla çelişkilerini ele alan oyun, usta bir yorumla sergilendi. Oyun, fuayede katliamdan kurtulan insanların karşılaşmasıyla başlıyor. Piyano sesi, ortama duygusal bir ton veriyor. Ardından Nazi askerleri postal ve cop sesleriyle beraber Yahudiler’i fuayeden salona sokuyorlar, kampa giden trene bindiriliyorlar. Seyircilere de aynı kabalıkta davranan Nazi askerleri, adeta o zamanın atmosferini yansıtıyor. Tutuklular, ite kaka trene bindiriliyor. Sonra Aushwitz-Birkenau ölüm kampına doğru yolculukları başlıyor…

38

Salona girdiğimizde kampı andıran tasarım dikkatleri çekiyor. Salon tel örgülerle çevrilirken, sahne Yahudiler’in gaz odalarına gönderilmeden önce bekletildiği hapishane tarzı barakaları andırıyor. Salonun hemen köşesinde gaz odalarına giden kapılar bulunuyor. Bu da oyunun gerçekliğe uygun bir şekilde dönemini yansıtıyor. Önce kadınlar sıraya diziliyor, saçları sıfıra vurulup, mahkum giysileri giydiriliyor. Sonra aralarından bazıları (Fenalon adlı sanatçı da dahil) gaz

odalarına gönderilen insanlara müzik çalan orkestranın arasına katılıyor. Aç ve susuz yaşayan orkestra üyeleri, bir yandan insanlar katledilirken şarkı söylemelerini ve müzik yapmalarını kaldıramazken, öbür yandan çaresizliğin ve ölüm korkusunun içinde kendilerini bunu yapmaya mecbur hissediyorlar. Orkestranın şefi daha iyi müzikler yapıp hayatta kalma çabasında iken, insanlar onar onar, yüzer yüzer gaz odalarına gönderiliyor. Kamptan kaçan anti-faşist bir tercüman yakalanıyor ve salonun en arkasından sesi geliyor: “Siz daha fazlasınız, neden direnmiyorsunuz?” Sözünü bitirir bitirmez, Nazi subayı tabancasıyla direnişçiyi vuruyor. Sonrasında, Sovyetler’in kampa doğru yaklaşmasıyla beraber, delil bırakmamak için, kamptaki insanları boşaltmaya başlıyorlar. Ve tekrar trene bindirilirken oyun sonlanıyor…

Gayet akıcı bir şekilde gerçekleri ustaca işleyen bu tiyatro oyunu, 70 yıl önce yaşanan trajediyi günümüze taşımıştır. Sözlerimizi oyunun yönetmeni Ayşe Emel Mesci’nin sorularıyla sonlandıralım: : “...ölçek, koşullar, dönem, her şey apayrı, ama biz çok mu farklıyız? ‘Zamanı biraz daha uzatmak’ için nelere göz yumuyoruz şu adaletsiz dünyada? Bizim orkestramız kimler için çalıyor peki?” M. Kahraman



EG 135. sayı