Page 1


Saldırılar yoğunlaşıyor, saflar sıklaştıralım!

Yeni dönem mücadele başlıkları

Genel seçimlerin sona ermesiyle birlikte siyasal anlamda yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz. Öncelikle belirtmek gerekir ki bu dönemi eskisinden ayıran, yani onu “yeni” yapan siyasal gelişmelerin niteliği değildir tek başına. Açık ki önümüzdeki dönemin siyasal gelişmeleri de özü itibarıyla geçmiş döneminkilerle aynı olacaktır. Yine çürümüş sermaye düzeninin işçi sınıfına ve gençliğe yönelik saldırıları devam edecek, sermaye sınıfı adına bu saldırıların yürütücülüğünü üstlenenler kendi aralarındaki it dalaşını sürdüreceklerdir. Önümüzdeki dönemi “yeni” yapacak şey geçmişten bugüne süren tüm bu saldırıların daha yoğunluklu bir biçimde ve artarak hayata geçirilecek olmasıdır. Bu dönemde karşımıza çıkarılacak saldırıların tümünün geçmişten beri süren saldırıların bir devamı niteliğinde olacağını söyledik. Seçimler burada yine de özel bir öneme sahipti. Öyle ki, emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin planladığı saldırıların düzenin hangi güçleri aracılığıyla yürütüleceği seçim sonuçlarıyla daha açık hale gelecekti.

Bu süreç boyunca ortaya konulacak kapsamlı saldırılar, aynı zamanda yeni dönemin mücadele başlıklarıdır. Bunun doğal bir gereği olarak bu saldırıları bugünden tespit etmek, niteliğini ve kapsamını anlayabilmek, dahası saldırılar karşısında verilecek mücadelenin hazırlıklarına bugünden başlamak önemli bir yerde durmaktadır. İşçi sınıfı ve emekçi katmanların çalışma ve yaşam koşullarına yönelik olarak hayata geçirilecek kapsamlı saldırıları saklı tutarsak, yeni dönemde gençliğin karşısına çıkacak olan ve az önce belirttiğimiz gibi onun mücadele başlıklarını da oluşturan üç temel gündem tanımlayabiliriz.

Emperyalist planlar ve sermaye devletinin sadık uşaklığı

Bir süredir dünyayı kasıp kavuran Avrupa’daki sınıf mücadeleleri ve Ortadoğu halklarının ayaklanmaları emperyalist efendilere korku salmış durumda. Elbette ki korkuları boşuna değil. Avrupa’da defalarca hayata geçirilen genel grevler ve direnişler, Ortadoğu halklarının onlarca yıllık diktatörleri deviren görkemli başkaldırıları dünyanın geleceğinin işçi sınıfı ve emekçi halkların ellerinde olduğunu gösterdi. Bu korku emperyalizmi tüm silahlarını kullanma yoluna götürdü. Emperyalist dünya düzeninin tüm manipülasyon araçlarının yanında açık baskı ve terör bir kez daha devreye sokuldu. Hatta bu baskı ve terör kısa bir zamanda daha ileri boyutlara vardırılarak, Libya üzerinden görüldüğü gibi, emperyalist savaş ve işgallere kadar vardırıldı. Türkiye burjuvazisinin ve AKP’nin ise

emperyalizme hizmette sınır tanımadığı bu dönemde bir kez daha açığa çıktı. Seçimler için gerekli emperyalist desteğin alınabilmesinin koşullarından biri olmasından da kaynaklı olarak, emperyalizmle yapılan işbirliğinin boyutları seçimlerden önce olduğu gibi görüldü. İzmir’in NATO’nun kara harekatı üssü yapılması emperyalizme olan uşaklığın, bu kararın bir övünç kaynağı olarak gündeme taşınması da gerekli emperyalist desteğin alınabilmesi yönünde yapılan bir manevraydı. Bu, yeni dönemde ABD-AKP işbirliğinin içeriğini de tüm açıklığı ile ortaya sermektedir. Bu işbirliğine göre ülke toprakları NATO’nun dünya emekçi halklarına yönelik saldırılarının harekat üssü, yani kanlı ve kirli saldırıların merkezi olacaktır. Tüm bunlar önümüzdeki dönemde emperyalizme uşaklığın yeni boyutlar kazanacağının ifadesidir de aynı zamanda. Libya’ya yönelik olarak dillendirilen kara harekatının yanı sıra Suriye’ye yönelik operasyon ihtimalinin güçlenmesi ve Türk devletinin de bu operasyonun içinde doğrudan yer alacağının gündeme getirilmesi, Türkiye’ye biçilen emperyalizmin bölgesel karakolu, saldırı ve savaş üssü misyonunu bir anlamda somutlayacaktır.

Kısacası önümüzdeki dönem emperyalizme uşaklığın daha da pekiştirileceği, onun adına yürütülecek aktif taşeronluğun daha ileriden yerine getirileceği bir dönem olacaktır. Emperyalizmin dünya ölçeğindeki saldırıları ve Türk sermaye devletinin bu saldırılardaki uğursuz rolü gençliğin yeni dönem mücadele gündemlerinden birini de tanımlamış olmaktadır. Gençlik emperyalist savaş ve saldırganlığa, ülke topraklarının bu savaşın ileri bir karakolu haline çevrilmesine karşı mücadeleyi yükseltecektir/yükseltmelidir. Zira Türkiye işçi

Bir süredir dünyayı kasıp kavuran Avrupa’daki sınıf mücadeleleri ve Ortadoğu halklarının ayaklanmaları emperyalist efendilere korku salmış durumda. Elbette ki korkuları boşuna değil. Avrupa’da defalarca hayata geçirilen genel grevler ve direnişler, Ortadoğu halklarının onlarca yıllık diktatörleri deviren görkemli başkaldırıları dünyanın geleceğinin işçi sınıfı ve emekçi halkların ellerinde olduğunu gösterdi.

3


sınıfının ve gençliğinin kurtuluşu, dünyanın tüm ezilen halklarının kurtuluşundan bağımsız ele alınamaz. Sermaye adına sınırların kaldırıldığı bir dünyada antiemperyalist mücadelenin sınırları da kalkmaktadır. Sözkonusu olan Türkiye gibi emperyalizme ileri karakolluk rolü üstlenen bir ülkeyse eğer, bu daha belirginleşmek zorundadır.

Gençlik hareketimizin tarihinin emperyalizme karşı verilen mücadelede önemli birikimleri taşıdığını da burada hatırlatalım. Commer’in arabasının ateşi gençliğin bugünkü ant-iemperyalist mücadelesinde yürekleri ısıtacak, tarihsel belleğimize kazınan “6. Filo destanı” izlenmesi gereken yolu gösterecektir. Yapılması gereken emperyalistlere ve işbirlikçilerine 6. Filo’yu bir kez daha hatırlatmaktır.

Sermayenin pençesinde can çekişen üniversiteler

Dünya ölçeğinde yaşanan gelişmeler, artan saldırı ve savaşlar, işçi ve emekçilere dönük saldırılar, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda üniversitelerin yeniden yapılandırılması gibi bir dizi neden işbirlikçi Türk sermaye devletinin baskı ve terörün dozunu arttırmasına da neden olmuştur/olmaya devam edecektir. Çünkü bunların her biri emekçi halkların, sınıf kitlelerinin ve gençliğin tepkileri ile karşılanacaktır. Tepkiyi bastırabilmek de ülkeyi emperyalizm için dikensiz gül bahçesine çevirebilmek için olmazsa olmazdır. Tek başına bu da değil, saldırılar karşısında verilecek tepkilerin kendi varlığını tehdit eden boyutlara varabileceğini biliyor olması devletin bu konudaki “hassasiyetini” arttıracaktır.

4

Önümüzdeki dönemin bir diğer önemli saldırı alanı da üniversiteler olmaktadır. Bir süredir “Bologna süreci” eksenli saldırıların hedefi olan üniversiteler, yine bu süreci eksen alan, hatta bunun daha da somutlanmış biçimini ifade eden saldırıların hayata geçirileceği yerler olacaktır.

Sözünü ettiğimiz saldırının asıl kapsamı üniversitelerin yeniden yapılandırılması olarak ifade edilebilir. Bu “yeniden yapılandırma” süreci esas olarak üniversitelerin idari ve mali işleyişinde değişiklikler yapılmasını öngörüyor. Bunlar öyle küçük değişiklikler değil, tersine kapsamlı ve üniversiteleri tümden dönüştürecek hamleler olmaktadır. Örneğin idari yapılanmada yapılacak değişiklik somut olarak mütevelli heyetlerinin hayata geçirilmesi demektir. Bilindiği gibi bu da üniversitelerin her şeyiyle sermayedarların yönetimi ve denetimi altına sokulması anlamına gelmektedir. Bunlara üniversitelerin ticarileştirilmesi saldırıları da eşlik etmektedir. Tüm bu dönüşümlerin bir parçası olarak üniversitelerin ticarethaneye çevrilmesi süreci hızlandırılacak ve bu uygulamada da daha açık biçimler alacaktır.

Sermayenin üniversiteler üzerinden kurguladığı yeniden yapılandırma sürecinin tüm ekseni 27-29 Mayıs tarihleri arasında toplanan “Uluslararası Yükseköğretim Kongresi"nde açıkça ifade edilmiştir. Yani artık tüm bu süreç kapalı biçimler ile değil, sermayenin topyekun birlikteliğine eşlik eden daha açık biçimler altında işletilecektir. Tüm kapsam ve uygulamalarıyla birlikte üniversitelerin yeniden yapılandırma süreci yeni dönemde aynı kapsamda ve etkili bir mücadeleye

konu edilebilmelidir. Söz konusu olan geniş gençlik kitlelerinin geleceğidir. Bu aynı zamanda mücadelenin zeminin geniş bir kitleye dayanabileceğinin de ifadesidir.

Devletin baskı ve terörü artıyor

Dünya ölçeğinde yaşanan gelişmeler, artan saldırı ve savaşlar, işçi ve emekçilere dönük saldırılar, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda üniversitelerin yeniden yapılandırılması gibi bir dizi neden işbirlikçi Türk sermaye devletinin baskı ve terörün dozunu arttırmasına da neden olmuştur/olmaya devam edecektir. Çünkü bunların her biri emekçi halkların, sınıf kitlelerinin ve gençliğin tepkileri ile karşılanacaktır. Tepkiyi bastırabilmek de ülkeyi emperyalizm için dikensiz gül bahçesine çevirebilmek için olmazsa olmazdır. Tek başına bu da değil, saldırılar karşısında verilecek tepkilerin kendi varlığını tehdit eden boyutlara varabileceğini biliyor olması devletin bu konudaki “hassasiyetini” arttıracaktır.

Bunun somut örneklerine daha bugünden sahibiz aslında. Dolmabahçe eyleminden Mayıs ayı sonundaki UYK eylemlerine dek yaşanan bir dizi örnek devletin bu konudaki “kararlılığını” göstermiştir. Bunun yalnızca gençliğe yönelik olarak değil toplumun tüm kesimlerine yönelik olduğunu da görmüş olduk geride kalan dönemde. Özellikle seçim sürecinde yaşananlar bunun en açık ifadeleridir. Kürt halkına yöneltilen dizginsiz baskı ve terör, Metin Lokumcu’nun yaşamını yitirmesine neden olan “Hopa devlet terörü” ve buna yönelik gerçekleştirilen protesto eylemlerinde kendini gösteren polis terörü ve tutuklamalar gibi... Yeni dönemde karşılaşacağımız bu kapsamı genişletilmiş ve yoğunlaştırılmış sindirme operasyonlarıyla baş edebilmek için hazırlıklara bugünden başlanabilmelidir. Devlet terörünü ve baskılarını göğüsleyebilmenin yegane yolu örgütlü mücadeleyi yükseltmektir. Yeni dönemin hazırlıklarında adımlar bu yönde atılmalı, çetin geçecek bir mücadele dönemi örgütlü ve iradeli bir güçle karşılanabilmelidir. Son olarak bu konudaki birikim ve deneyimimizi hatırlatmakla yetinelim. Açık devlet terörü karşısında direnişten vazgeçmeyen ve her eylemiyle korku duvarlarını yıktığını tekrar tekrar gösteren Kürt halkı örnek olmalıdır bize. Yine Metin Lokumcu’nun ölümünün ardından arttırılan saldırılara rağmen sokakların eylem alanlarına çevrilmeye devam edilmesi bir diğer örnektir. Bugünün görevi bu iradeyi daha güçlü bir biçimde kuşanarak çürümüş burjuva düzeninin karşısına çıkabilmektir.


2011 1 Mayısı’nın kazanımları ile mücadeleyi büyütelim! 2011 1 Mayısı'nda yüzbinler alanlara çıktı. Liselerden ve üniversitelerden öğrenciler, işçiler ve emekçiler, ezilen Kürt halkı alanlarda yerlerini aldılar. 1 Mayıs'ta hemen herkesin gözü Taksim'deydi. Taksim 1 Mayıs'ı dünyadaki en kitlesel 1 Mayıslar arasında yerini aldı. Taksim'deki görkemli 1 Mayıs, işçileri, beyaz yakalıları, Kürt emekçileri, aydınları, kadınları, çevrecileri ve gençliği buluşturdu.

İşçi sınıfı alandaki politik ağırlığına rağmen, kollektif bir güç olarak maddi ağırlığını koyamamıştır. Sendika ağalarının icazet sınırları aşılamamış işçiler taban örgütlerine dayanarak alanlara çıkamamışlardır. Bununla birlikte direnişçi işçilerin 1 Mayıs'ın sınıfsal ruhuna ve mücadele özüne yaraşan çıkışları da oldukça anlamlıydı.

Bu yıl 2010'dan farklı olarak ise sendika ağalarının kürsüyü yalanları için kullanmak konusunda temkinli olmalarıydı. İşçilerin öfkesinden çekinen bürokratlar kürsüyü devrimci mücadelede simgeleşmiş müzik gruplarına bırakmışlardır. Devrimci marşların yanında kürsü programının Kürtçe de gerçekleştirilmesi anlamlıydı. Önceki yıl gerçekleşen kürsü işgalinin ardından sendika başkanları kürsüye çıkmaktan çekinirken, ortak hazırlanan açılış metni Bericap ve Casper işçileri ve bir sağlık emekçisi tarafından okundu. Ancak ardından programın devamında direnişçi Konak işçileri kürsüye çıkmak isteyince engellemeye maruz kaldılar. PTT ve Ontex direnişçileri ile kürsüye çıkan Konak direnişçileri bu sefer de tertip komitesine takıldılar ve direnişçi işçilerin konuşması engellenmiş oldu, komite tarafından program hızla bitirilerek işçilerin kendilerini ifade etmelerinin önüne geçildi. 1 Mayıs'ta esas söz işçilerin olmalıyken, bürokratların direnişçi işçilere dönük tutumu sınıf haini duruşlarını bir kez daha gözler önüne serdi.

1 Mayıs aynasında gençlik

Hemen tüm 1 Mayıs alanlarında olduğu gibi Taksim 1 Mayısı'nda da öğrenci gençlik belli bir kitlesellikle yerini aldı. Devrim ve sosyalim şiarlarının egemen olduğu gençlik kortejleri, yine de katılım bakımından daha güçlü ve nitelikli olabilirdi. Bunun nedeni açıktır: Gençlik hareketi, 1 Mayıs'a giden ön süreçte, 4 Aralık ile birlikte yaşanan kıpırdanmanın bahar dönemine genel bir birikim taşıyamamıştır. İkinci dönem ilk dönemde yakalanan ivmeden yoksun bir biçimde başlamıştır. Dünya Emekçi Kadınlar Günü, 12 ve 16 Mart katliamlarının yıldönümü ve Newroz bu durumu değiştirmeye

yetmemiştir.

Ancak 16 Mart'ta başta Beyazıt olmak üzere diğer bazı illerde de gençliğin yakaladığı eylem birliktelikleri ve etraflarında topladıkları güçler hareketin çeşitli imkanlarının ve ihtiyaçlarının da altını çizdi. Tüm bunlar, hareketin genel bir birikimi taşımamakla birlikte bir devinim içinde de olduğunu göstermektedir. Henüz somut ilerlemeler elde edilemese de siyasal öncüler için değerlendirilebilecek olanakları işaret etmektedir.

1 Mayıs’ın coşkusuyla mücadeleyi büyütelim!

1 Mayıs’ın ardından işçiler, emekçiler, gençlik oyunuyla yüz yüze kaldı. Yaklaşık birbuçuk aylık zaman diliminde düzen partileri toplumu abluka altına aldı. Yaz ve sonrasındaki dönem gençliğin örgütlü mücadeleye, devrimci bir mücadele çizgisine kazanılması için etkin faaliyet ve mücadele süreci olarak değerlendirilmelidir. 1 Mayıs gösterilerine genel olarak yansıdığı üzere, bu yıl güncel taleplerin ve özgün çalışmaların alanlarda yükselmemesi bir eksiklikti. Dolayısıyla, sermayenin üniversitelere, eğitime ve gençliğe dönük saldırganlığına karşı yürütülecek etkin bir kitle çalışmasıyla yükselttiğimiz taleplerle 2012 1 Mayısı’na yürümeliyiz.

5


“Bologna Süreci”ne de devlet terörüne de teslim olmayacağız!

Geleceğimiz için mücadeleyi büyütmeliyiz!

Uluslararası Yükseköğretim Kongresi, Bologna Süreci’nin önemli bir toplantısıydı. Konuşmacıların bir kısmı Türkiye adına Bologna Süreci’nin toplantılarını takip eden isimlerdi. Kongrenin tartışma başlıkları Bologna Süreci kapsamında Türkiye’de atılması gereken adımlar çerçevesinde belirlenmişti. Kongrede tartışılan, karara bağlanan konular sermayenin acil ihtiyaçlarına göre seçimlerden sonra hayata geçirilmeye başlanacak.

Sosyal haklara gözlerini diken kapitalistler, bir yandan işçi sınıfı üzerindeki sömürü şartlarını ağırlaştırırken diğer taraftan ise eğitim ve sağlık gibi kamusal alanları özelleştiriyor. 27-29 Mayıs tarihlerinde İstanbul Swissotel’de toplanan “Uluslararası Yükseköğretim Kongresi” de sermayenin üniversitelere ve eğitim sürecine yönelik “yeni yönelişlerinin”, yani yeni saldırılarının tartışıldığı bir zemin oldu. Geleceğimizin ve üniversitelerimizin masaya yatırıldığı kongre, aynı zamanda gençliğin biriken öfkesini de sokaklara taşıdı. Üç gün süren kongre boyunca gençlik alanlardaydı.

27-29 Mayıs sürecinden yansıyanlar...

Öncelikle belirtmek gereklidir ki, Uluslararası Yükseköğretim Kongresi (UYK) gençlik örgütlerinin dolayısıyla öğrenci gençliğin gündemine son derece geç girmiştir. Sonuç ise son derece dar bir hazırlık süreci olmuş ve üç günlük eylemlilik genel olarak mevcut güçlere sıkışmıştır.

UYK gündemi tarafımızdan gençlik örgütlerine bahar döneminin başlarında açılmış olmasına rağmen ilgi görmemiştir. Yakın bir tarihe kadar sürece merkezi olarak müdahale eden YDG bir yana- birçok unsur çağrımıza oldukça geç yanıt vermiştir. Kendi adımıza da sınırlı bir çalışmaya konu edilebilen bu süreçte, toplam gençlik hareketinin bir hazırlık sürecinden tamamen yoksun olması önemli bir eksiklik olmuştur.

UYK’ya dair ortak tartışma zemininin oluşması ve hazırlıklar Mayıs’ın başına kalmıştır. Toplantıların sonucunda DAF, DGH, DÖG, Kaldıraç, ÖEP, PDG, Söz Dergisi, TÜM-İGD ve YDG ile bir ortaklık sağlanmıştır. Genç-Sen UYK sürecinde de “kendi eylemini” yapmayı tercih etmiştir. Yinelemek gerekir ki, “kendimizi göstermek” olarak ifade edilen kaygının tek sonucu kendi başına eylem değildir. Hareket adına kaygı taşıyanların birincil amacı hareketin sorunlarını omuzlamak, bunun için de öncelikle tartışmak ve bir araya gelmek olmalıdır. Genç-Sen MYK’sı bu noktada İstanbul İl Meclisi’nin aksine tutum aldığı gibi, içinde bulunduğumuz ve Genç-Sen’in de davet edildiği toplantı, açıkça sağlıksız aktarımlar sonucunda sendika adına boşa düşürülmüştür. TKP’li Öğrenciler ve Gençlik Muhalefeti sadece bir toplantıda gözlemci olarak bulunmuşlardır. Öğrenci Kolektifleri ise çağrılara hiçbir geri dönüşte bulunmamışlardır. Keza ortak bir eksende yol yürüyen bu üçlü bu sürecin ilk gününe ortak bir çağrı yapmışlardır.

Eğitim Sen, üniversitelere ve eğitime dair kapsamlı bir saldırı tartışılırken, saldırıdan en çok etkilenecek kesimlerden biri olan üniversite öğrencileri ile yan yana gelmemeye özen göstermiştir.

Üniversitelere ve gençliğin geleceğine dair saldırıların boyutlandırılacağı kongrede, gençlik hareketinin parçalı tablosunun yansıdığı bir protesto süreci gerçekleşmiştir. 27 Mayıs Cuma günü geldiğinde sokağa çıkan ve Swissotel’e doğru yönelen tüm gençlik güçleri Eğitim-Sen ile birlikte fiili olarak yan yana gelmiştir.

6

Kongrenin ilk gününden itibaren bir ön hazırlığa dayanmadan alanda olmanın dezavantajları kendisini açıkça göstermiştir. Katılımın dar bir biçimde örgütlü güçlere dayandığı üç gün süresince genel gençlik kitlesi yaşananları burjuva medyadan takip ettiği gibi, kongrenin içeriği konusunda da aynı kanallardan bilgilenmiştir. Açıktır ki, geleceğimize dönük saldırının bu


denli yoğunlaştığı bir süreçte birleşik bir mücadele hattı özel bir anlam kazanmaktadır. Gençliğin geleceğine ve üniversitelere dönük saldırılar ve hak gaspları gençlik mücadelesinin gündemlerini ve mücadele hattını belirlemektedir. Sermayenin saldırılarına karşı birleşik ve militan bir mücadele hattı için çaba harcama sorumluluğunu herkes omuzlarında hissetmelidir.

Saldırılar karşısında kaybedecek vakit yok!

27-29 Mayıs’ta gerçekleştirilen UYK’ya sokakta nasıl bir yanıt üretildiği önemlidir elbette. UYK’ya nasıl hazırlanıldığını ve alanlara nasıl çıkıldığını kısaca anlatmaya çalıştık. Geleceğimize ve üniversitelerimize sahip çıkmak için, UYK’dan çıkan kararları püskürtmek ve haklarımıza sahip çıkmak için önümüzde duran görevlere çubuk bükmek gerekiyor.

Uluslararası Yükseköğretim Kongresi, Bologna Süreci’nin önemli bir toplantısıydı. Konuşmacıların bir kısmı Türkiye adına Bologna Süreci’nin toplantılarını takip eden isimlerdi. Kongrenin tartışma başlıkları Bologna Süreci kapsamında Türkiye’de atılması gereken adımlar çerçevesinde belirlenmişti. Kongrede tartışılan, karara bağlanan konular sermayenin acil ihtiyaçlarına göre seçimlerden sonra hayata geçirilmeye başlanacak.

Öncelikli hedefleri mütevelli heyetleri ile yönetimde yer almak olan kapitalistler bir yandan da kampüsleri ideolojik bir abluka altında tutabilmenin hesabını yapmaktadır. Sermaye bu kapsamda YÖK’ü, ÖTK’ları ve rektörlükleri güncel ihtiyaçlarını karşılayacak biçimlere dönüştürme çabasındadır. Kongre süresince yapılan açıklamalara bakıldığında, planlananların açıkça eğitim masraflarının daha fazla sırtımıza yıkılması, yaşam boyu eğitim adı altında geleceğimizin karartılması, üniversitelerin doğrudan şirketlerin araştırma merkezlerine çevrilmesi ve sermaye temsilcilerinin üniversite yönetiminde yer almasıdır. Esasında tüm bu saldırılar yıllardır yürürlüktedir. Karşımızda akıp giden sürecin bir dönemeci olarak görülmesi gereken bu kongre, gençliğin gelecek mücadelesinin de sadece bir ayağıdır. Açıktır ki, bu üç güne dair söylenebilecek her şey bu bütünlük içinde görülmelidir. Hareketin biriktirdiği sorunlar da, olanaklar da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Kongrenin sonuçları, dolayısıyla Bologna Süreci ekseninde yürütülecek saldırılar önümüzdeki günlerin temel gündemidir. Yaz dönemi ve önümüzdeki eğitim dönemi Bologna Süreci’nin sonuçları ile daha yakıcı şekilde karşı karşıya kalacağız, bugünden hazırlıkları bu yönlü geliştirmek gereklidir.

Militan mücadele ihtiyacı yakıcılaşıyor!

Gençlik uzunca bir dönemdir yoğun bir baskı ve terör altında ezilmek istenmektedir. Sivil faşistler, ulusalcı çeteler, polis saldırısı ve tutuklama-soruşturma terörü gençliği hedef almaktadır. 4 Aralık’ta Dolmabahçe’de ardından ODTÜ’de dizginlerinden boşanan polis terörü 27 Mayıs’ta da gençliğe karşı azgınca uygulandı. Kongrenin hemen ertesinde bu sefer devlet terörünün hedefi Hopa’da gerçekleşen protestolar oldu ve eli kanlı kolluk bir emekçiyi katletti.

Cinayetin protesto edildiği eylemler de polis terörünün hedefi oldu. Tüm bunlar devletin önümüzdeki günlerde şiddeti arttıracağını ayrıca doğrulamaktadır. Bu ise, fiili-meşru militan mücadelede ısrarlı olmak gerektiğini göstermektedir.

Ne var ki, her düşünce ifadesine saldırıldığı, her hak alma çabasının bastırıldığı bir ortamda mücadelenin militanlaşmasından doğal bir şey olamaz. Ancak bu mücadele basit bir dinamizm sorunu değil, gençliğin mevcut dinamizminin altının güçlü bir politik faaliyet ile doldurulması, devrimci şiddetin sınıfsal özünün kavranması anlamına gelir. Barikatları aşacak, sermayenin güçlerini dağıtacak sınıfın yıkıcı gücü, kitle hareketinin muazzam birikimidir. Gençliğin dinamizmi ile bu güç büyütülmek isteniyor ise, kitleler ile öncüsü arasındaki ilişki doğru kurulmalı, politik faaliyetin kitle içindeki sarsıcı etkisi ve çok yönlü imkanları gençliğin dinamizminin açığa çıkartılması ve politikleştirilmesi doğrultusunda kullanılmalıdır.

Mücadeleyi büyütelim!

Avrupa’nın birçok yerinde daha erken tarihlerde başlayan dönüşümlere karşı militan çıkışlarla yanıt verilmeye çalışılmaktadır. Neo-liberal dönüşümler, Bologna Süreci kapsamında Avrupa’da atılan / atılmaya çalışılan adımlar karşısında Avrupa gençliğinin ortaya koyduğu deneyimler önümüzde durmaktadır. Sermayenin saldırılarına karşı önümüzde duran bu deneyimlerin ışığında gençlik geleceğine ve özgürlüğüne sahip çıkmalıdır.

En başından da belirttiğimiz gibi, bu kongre toplam saldırının sadece bir dönemeciydi. Bugün ise gençliğin önünde mücadeleyi büyütmek görevi durmaktadır. Geleceksizleştirme karşısında güçlü bir propaganda ile kitleler mücadeleye kazanılmalıdır. Şimdiden önümüzde uzanan süreç UYK’nın sonuçlarının teşhiri için önemlidir. Bununla birlikte süreç içerisinde oluşan birlikteliği değerlendirmeli, gençliği düzenin boş vaatleri ve ikiyüzlü yalanları karşısında devrimci mücadeleye çağırmalı, sokaklarda mücadeleyi kararlı biçimde büyütmeliyiz. Ekim Gençliği

Avrupa’nın birçok yerinde daha erken tarihlerde başlayan dönüşümlere karşı militan çıkışlarla yanıt verilmeye çalışılmaktadır. Neoliberal dönüşümler, Bologna Süreci kapsamında Avrupa’da atılan / atılmaya çalışılan adımlar karşısında Avrupa gençliğinin ortaya koyduğu deneyimler önümüzde durmaktadır. Sermayenin saldırılarına karşı önümüzde duran bu deneyimlerin ışığında gençlik geleceğine ve özgürlüğüne sahip çıkmalıdır.

7


Üniversite Yükseköğretim Kongresi ardından gençliği bekleyen görevler...

Ciddi ve kararlı bir hazırlıkla mücadeleyi büyütmeliyiz!

Kapitalistlerin yeni dönem politikalarının temelinde üniversitelerin mali özerkliği yatmaktadır. Yıllardır özerk-demokratrik üniversite talebine karşı zorbalıkla karşı koyduktan sonra, “özerlik” sözcüğünü alıp kendi çıkarları temelinde istismar etmektedirler. Onların özerkliği, sermaye tarafından düzenlenen piyasa ortamında üniversitelerin şirketlerin her türlü müdahalesine açılmasıdır.

8

Mayıs ayının sonunda İstanbul'da Swissotel'de toplanan “Uluslararası Yükseköğretim Kongresi” (UYK), beklediğimiz gibi sermaye düzenini önümüzdeki dönemde üniversitelere yönelik saldırı politikalarını oluşturduğu, bir sahne oldu. Kongre kararları, eğitimin daha fazla ticarileşmesi, üniversitelerimizde hak ve özgürlüklerin daralması anlamına gelmektedir. Kongre günler öncesinden ortaya koyduğumuz gibi, öğrenci ve eğitim düşmanı görevini yerine getirmiş, sonuçları ile birlikte üniversitelerde sermayenin tahakkümünü büyütmek, öğrenciler için eğitim hakkını küçültmek ve öğrencileri ve akademisyenleri sindirmeye dönük baskı uygulamalarını geliştirmek için atılacak adımları tariflemiştir. Bu nedenle 2729 Mayıs'ta alanlarda bu saldırıya karşı duranları, şimdi mücadelenin bir sonraki ayağı beklemektedir. Aynı politik açıklık ve kararlılık, alınan kararların hayata geçirileceği önümüzdeki dönemde de sürmelidir. Bu noktada yapılacaklar gençlik hareketini ileri taşımak sorumluluğunu duyan herkesin mücadele eksenini belirleyecektir.

Sermayenin mali boyunduruğuna karşı her düzeyde parasız eğitim!

Kapitalistlerin yeni dönem politikalarının temelinde üniversitelerin mali özerkliği yatmaktadır. Yıllardır özerk-demokratrik üniversite talebine karşı zorbalıkla karşı koyduktan sonra, “özerlik” sözcüğünü alıp kendi çıkarları temelinde istismar etmektedirler. Onların özerkliği, sermaye tarafından düzenlenen piyasa ortamında üniversitelerin şirketlerin her türlü müdahalesine açılmasıdır. Mali özerklik üniversitenin bir şirket gibi kaynaklarını oluşturması, yani pazara bilim ve hizmet üretmesidir. Bunun üniversite bileşenlerine yansıması ise öğrencilerin ve akademisyenlerin çeşitli isimler altında pazara iş yapmaları, köleleştirilmesidir. Hem de şirket çalışanlarından da farklı olarak ya ücretsiz ya da düşük ücretlere...

Üzerimize düşen bu mali özerkliğin sermayenin boyunduruğu olduğunu teşhir ederek emekçilerin çıkarları ile örtüşen bir biçimde, üniversitenin özerkliği için sermaye uşaklarının söylediğinin aksine, kamu kaynaklarından eğitime yeterince bütçe ayrılmasını talep etmektir. Bu bütçenin eğitimin ve toplumun ihtiyaçlarına göre değerlendirilebilmesi için ise kontrolü üniversite bileşenlerinde olmalı, yani üniversite yönetimi öğrencilerin ve akademisyenlerin elinde olmalıdır. Sözün kısası önümüzdeki dönemde, herkese her

düzeyde parasız eğitim talep ederken, bu talebi, sermayenin saldırılarını da durduracak biçimde kamu kaynaklarından yeterince pay talep ederek, bütçe kontrolünü de üniversitenin özerk idari organlarına verilmesi talebi ile tamamlamalıyız.

Sermayenin tahakmününe hayır, özerkdemokratik bir üniversite!

UYK ile sermaye uşaklarının üzerine eğildiği bir başka konu üniversitenin yönetimidir. Yukarıda altını çizdiğimiz gibi idari özerkliğe sahip olması üniversitelerin geleceği açısından belirleyicidir. Sermaye düzeni bu konuda mütevelli heyeti, danışma kurulları gibi üniversitelerimizde denetimini güçlendireceği araçlar önermektedir. Bu kurullarda ise, şirket yöneticilerinin, burjuva ideologlarının, emniyet görevlilerinin sermaye sahiplerinin de yer alması gerektiğini vurgulamaktadır. Yani sermaye, üniversite bileşenleri dışında kendi ihtiyaçlarını temsil edecek kim varsa üniversite yönetimine onları önermektedir. Açıktır ki onların özerkliği üniversitelerin şirketleştirilmesi, eğitimin ticarileştirilmesi anlamına geliyor. Bunun karşısında bizlere düşen gerçek özerkliğin sermaye tahakkümü karşısında öğrencilerin ve emekçilerin oluşturduğu kurulların yönettiği bir üniversite olmalıdır. Bunun anlamı üniversite özerkliğidir.Bu model özerk ve demokratik üniversiteyi ifade etmektedir. Özerklik ancak bu tür bir demokratik işleyiş üzerinden gerçek anlamına kavuşabilir. Üniversitelerin toplumun ve bilimin ihtiyaçlarını görmesinin tek yolu budur. Önümüzdeki dönemde sermayenin yönetim organlarına karşı üniversitelerin özerk ve demokratik bir üniversite talep etmeli, bunu mücadele konusu haline getirebilmeliyiz.

Çitlerle çevrilen “özgür alanlar” ve kırıntı haklar değil, sınırsız söz, yayın ve toplantı özgürlüğü!

Geçtiğimiz dönem devlet tarafından pazarlanan “özgür alan” projeleri makyajlanarak UYK'da da kamuoyuna sunulmuştur.

Oysa “Katılım esaslı yönetim” ambalajı ile kurulacak yönetim organlarında sözde yetkilendirilen öğrencilere ve akademisyenlere bugüne kadar bir karar hakkı tanınmadı. Bunun devamı olarak üniversitenin bir köşesine kurulacak yalıtılmış alanlara, öğrencilerin siyasal talepleri ve hak mücadeleleri hapsedilmek istenmektedir. Bu alanlarda herkese söz hakkı vaat eden demogoglar, “tabii ki de suç teşkil etmediği sürece” diye ekleyerek kırmızı çizgilerini de çizmektedirler. Onların “suç” saydıkları şeyleri ise biliyoruz: “İdeolojik” halay çekmek, IMF'yi protesto etmek,


yemekhane boykotu, bildiri dağıtmak vb.vb...

Güdük ÖTK gibi, “özgür alan” gibi aldatmacaların karşısında önümüzdeki dönem fiili meşru mücadelenin açacağı gerçek özgür alanlar yaratma görevi duruyor. Düşünce ve ifade özgürlüğünü elimizden alındığı bir dönemde geniş gençlik yığınlarına, sermaye tahakkümünün sonuçları teşhir edilerek özgürlük mücadelesi büyütülmelidir.

İhtiyaç ciddi ve kararlı bir hazırlıktır!

Görüldüğü üzere UYK sermayenin üniversitelerde tahakkümünü

perçinlemek için attığı büyük bir adımdır. Saldırı esas olarak kongre sonrasında, yeni hükümetin kurulmasının ardından yoğunlaşacaktır. Alınan kararların uygulanacağı bu dönemde üniversiteler önemli bir mücadele zemini haline gelecektir.

Bu zeminde mücadele büyütülebildiği ve sınıf mücadelesiyle ilişkilendirildiği ölçüde saldırıyı püskürtmenin olanakları artacaktır. Bu süreci karşılayacak hazırlıklara hemen başlamalıyız. Ciddi bir hazırlık ile mücadelenin omuzlanması gençlik hareketini ileri taşıyacaktır.

Kararlı, iradeli ve soluklu bir mücadele hattını hep birlikte örelim.

Yükseköğretim Kongresi protesto edildi! 27 Mayıs'ta başlayan kongre öncesinde sabah erken saatlerde Beşiktaş'ta toplanan ilerici ve devrimci gençlik örgütleri kurdukları öğrenci kürsüsüyle nasıl bir üniversite ve eğitim istediklerini anlattılar.

Kongrenin ikinci gününde, öğrenciler saat 09.30'da Harbiye'deki Askeri Müze önünde toplanarak kongrenin yapıldığı Swiss Otel'e doğru yürüyüşe geçtiler. Eyleme BDSP ve Gençlik Cephesi de destek verdi.

Sabah saatlerinde Kabataş'ta toplanan Öğrenci Gençlik Sendikası (Genç Sen) üyeleri de “Lüks otellerde yapılan paralı kongrenizi kabul etmiyoruz! Üniversitelerde söz hakkı sermayenin değil öğrencilerindir” pankartı arkasında Swissotel'e yürüdü.

Basın açıklamasının ardından öğrenciler Sultanamet Adliyesi önüne geldiler. Öğrenciler burada da bir basın açıklaması gerçekleştirdiler. Gözaltına alınan 13 öğrenci ise ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı.

DAF, DGH, DÖG, Ekim Gençliği, Kaldıraç, ÖEP, Söz Dergisi, PDG, Tüm-İGD ve YDG tarafından örgütlenen bu etkinliğin ardından öğrenciler “Sermaye elini üniversitemden, geleceğimden çek” pankartı arkasında kongrenin yapıldığı otele yürüdüler.

Eğitim Sen İstanbul 6 Nolu Üniversiteler Şubesi üyesi eğitim emekçileri, TKP'i Öğrenciler, Öğrenci Kolektifleri ve Gençlik Muhalefeti de gerçekleştirdikleri yürüyüşün ardından polis barikatı önüne geldi. Beşiktaş'tan yürüyüşe geçen ilerici ve devrimci gençlik örgütleri de polis barikatı önünde bekleyen kitleyle buluştu.

Polis barikatı önünde Eğitim Sen Üniversiteler Şubesi yapılan basın açıklamasının ardından Öğrenci Kolektifleri, TKP'li Öğrenciler ve Gençlik Muhalefeti adına bir açıklama daha yapıldı. Son olarak da Beşiktaş'tan yürüyen ilerici ve devrimci öğrenciler basın açıklaması gerçekleştirdiler.

Açıklamaların ardından Eğitim Sen, TKP'li Öğrenciler ve Gençlik Muhalefeti tekrar Dolmabahçe'ye yürümeyi tercih etti. Aralarında Ekim Gençliği, YDG ve Tüm-İGD'nin de bulunduğu ilerici ve devrimci gençlik örgütleri ile Öğrenci Kolektifleri ve Genç Sen'in polis barikatına yüklenerek yürüme kararlılığı polis terörüyle karşılandı. Barikata yüklenen kitleye polis azgınca saldırdı. Polis gözaltı yapmak için Beşiktaş ve Tophane'ye kadar gruplar halinde sürek avı başlattı. Saldırı sırasında 13 öğrenci gözaltına alındı. Polis terörü 17.30'da Galatasaray Lisesi önünde gerçekleştirilen oturma eylemi ile protesto edildi. Genç-Sen de ayrı bir eylemle polis terörünü kınadı.

Otele yaklaşık 40 metre mesafede polis barikatıyla karşılaşan öğrenciler oturma eylemine başladılar. Öğrenciler sloganlarla, marşlarla oturma eylemini bir süre devam ettirdikten sonra basın açıklaması gerçekleştirdiler.

Genç-Sen üyesi 8 öğrenci de yaşanan polis terörünü ve kongreyi protesto etmek için kendilerini Akaretler girişine zincirledi. 8 öğrenci gözaltına alınırken polis öğrencileri darp etti.

“Uluslararası Yükseköğretim Kongresi”nin son gününde de devrimci ve ilerici gençlik güçleri sokaklardaydı. DAF, DGH, DÖG, Ekim Gençliği, Kaldıraç, ÖEP, Söz Dergisi, Proleter Devrimci Gençlik PDG ve Tüm-İGD tarafından örgütlenen eylem için Taksim Tramvay Durağı'nda biraraya gelen gençlik güçleri, Galatasaray Lisesi önüne yürüyüş gerçekleştirdiler.

Yürüyüşün ardından Galatasaray Lisesi önünde yapılan basın açıklamasında, söz, yetki, karar hakkı isteyen öğrenci gençliğin geleceğine sahip çıktığı için baskılarla karşı karşıya kaldığı anlatıldı. Açıklamanın ardından, kongrenin ilk gününde gözaltına alınan öğrencilerden İlkin Sarı söz alarak yaşanan polis terörünü anlattı. Yükseköğretim Kongresi'ni protesto etmek için Beşiktaş'ta toplanarak Swiss Otel'e yürümek isteyen YDG üyesi öğrencilerse polisle çatıştı. YDG'liler eylemlerini YTÜ Beşiktaş kampüsü önünde sonlandırdılar. Öte yandan, Maçka Parkı'nda toplanarak Swiss Otel önündeki barikatların önüne gelen SGD ve LÖB üyesi öğreniciler ile polis arasında arbede yaşandı.

9


Kurultay sürecinin derslerinden öğrenerek eksikliklerimizi aşalım! Dönemin başında gençliğin gelecek ve özgürlük talepleri ekseninde bir kampanya örgütleme hedefi koyduk. Bu çerçevede bir mücadele hattı oluşturmak hedefiyle kampanya sürecinde bir kurultay gerçekleştirmeyi planladık. Sene boyunca bu eksende bir çalışma yürüttük. Yürütülen ortak çalışmalarda da bu ekseni gözettik.

Kurultay ihtiyacını ortaya koyarken gençlik mücadelesinin karşısında bir saldırı ablukası olduğunu, bu saldırıların politik arka planını ve mücadele yöntemlerini tartışmak gerektiğini söylemiştik. Gençlik hareketi içerisindeki öznelerin tartışmaktan, yan yana gelmekten uzak tablosuna dair değerlendirmemizi ortaya koyup bulunduğumuz tüm yerellerde tartışma zeminlerini kurultaylar vesilesi ile yaratmayı önümüze koyduk.

Söze 2010-2011 eğitim sürecinin üniversiteler ve öğrenci gençlik açısından ortaya koyduğu belirleyici bazı noktaların altını çizerek başlayalım.

Soruşturma ve uzaklaştırma saldırısı bu yıl hemen hemen tüm üniversitelere nüfuz etti. Gözaltıları bir tutuklama furyası izledi. Üniversiteleri karakola, kışlaya çeviren iktidar ablukayı arttırdı. YÖK genelgesi ile birlikte polisin üniversiteye konuşlanması resmileştirildi. İÜ’de yaşanan OHAL süreci bu genelgenin eseriydi. Güvencesiz çalışmanın veya diplomalı işsizliğin bilançosu da ağırlaştı. Üniversite mezunu olmanın iş bulmanın garantisi olmaktan çıktığı gözle görünür hale geldi. Kriz süreci bu gerçeği toplum açısından su yüzüne çıkartmıştır. Üniversite mezunlarını iş bulmaları durumunda da güvencesiz, esnek çalışma koşulları beklemektedir.

İşte bu iki temel başlık gençliğin en temel sorunlarının “gelecek” ve “özgürlük” olduğunu ortaya koymaktadır. Bu ölçüde de kampanyamızı bu iki talebe bağlarken, kurultayı da bu taleplerin kazanılması yolunda gençliğin ve üniversite emekçilerinin güçlerini birleştirdiği bir mücadele platformu olarak kurguladık.

10

Kurultay ihtiyacını ortaya koyarken gençlik mücadelesinin karşısında bir saldırı ablukası

olduğunu, bu saldırıların politik arka planını ve mücadele yöntemlerini tartışmak gerektiğini söylemiştik. Gençlik hareketi içerisindeki öznelerin tartışmaktan, yan yana gelmekten uzak tablosuna dair değerlendirmemizi ortaya koyup bulunduğumuz tüm yerellerde tartışma zeminlerini kurultaylar vesilesi ile yaratmayı önümüze koyduk. Sermayenin gelen ve gelmekte olan saldırılarına karşı birleşik bir güç oluşturabilmek için kurultay zeminleri yakıcı bir ihtiyaçtı –bu yakıcı ihtiyaç hala kendini hissettirmektedir.

Bu anlayışla kurultayı tartışmaya açtığımız bir sırada, 4 Aralık'ta başbakanlık ofisinde gerekleşen başbakan ve rektörler görüşmesi ile bir süreç başladı. Bu sürecin, saldırının yeni hedeflerini de birleşik tartışma ve mücadelenin gerekliliğini de gösterdiğini düşünüyoruz. Ki bu ihtiyacı gören reformist blok hızlı bir hamle ile üniversite konferansını örgütledi.

Kurultay tartışmalarından yansıyanlar…

Reformist blokla bu dönem içerisinde politik temelde net bir politik ayrışma içerisinde olduk. Ama bunun bir tartışma zemininde bir araya gelmeyi engelleyebilecek bir durum olduğunu düşünmüyoruz. Sonuçta gençlik hareketinin ihtiyaçları doğrultusunda bakan bir yaklaşım, hareketin sorunlarını ve mücadele hattını ortaya koyan tartışmayı her zemine tartışmalıdır.

Anlaşılmaz olan gençlik hareketine devrimci bir eksende müdahale etme kaygısı taşıyanlardır. Bu kaygı 4 Aralık sonrası gençlik hareketine hakim olan yumurta çizgisinin ardından daha da


arttı. Gençlik mücadelesine politik-pratik müdahalenin ihtiyacı tartışmalarda öne çıkan, hemfikir olunan noktaydı. Bu ihtiyacın yakıcılığı, akan bir sürece müdahale ve sürekli bir çalışma ile hareketi ileri taşıyabilme sorumluluğu nedeniyle, açtığımız tartışma sınırında tutmayıp gelen tüm önerilerle genişletmeye açıktık.

Harekete müdahalenin çok yönlü kanallarını oluşturmak burada birincil kaygıdır. Ama aynı kaygıları duyduğunu dile getirenler bir süre sonra süreçten ayrıldılar. Kurultayın yapılmasını önemsediklerini belirtip bir kısmı hiçbir gerekçe göstermeden süreci takip etmemeye başlamışlardır, diğer bir kısmı ise yine ortaya bir gerekçe koymadan örgütleyici değil katılımcı olacaklarını ifade ettiler. Birleşik bir zeminde farklı politik perspektiflerin tartışabilmesi, hareketin ihtiyaçlarını giderecek bir yol haritasının çıkartılması açısından sorumlu davranılmadığını belirtmek gerekiyor.

Eksikliklerimiz, yetersizliklerimiz...

Kurultay örgütleme sürecinde kendi eksikliklerimize gelirsek. Sürecin ihtiyaçlarını görmek, gelişen sürece etkin müdahale çabası içerisinde olmak noktasında harcadığımız emeğin hakkını vermeli, ama bu olumluluğun yanında ısrarda ve kendi gücüne güvenmedeki zaafın da üzerine gitmeliyiz.

Biz en geniş bileşenle oluşturulacak bir tartışma zemininin elbetteki ihtiyacı karşılama noktasında daha işlevli olacağını belirttik. Bunun için de azami çabayı harcadık. Bir yerden sonra beklemeci bir tavır ile kurultay sürecinin geç başlaması hatta birçok yerde yapılmaması yoldaşlarımız açısından da öneminin üzerinden atlandığını ve kendi politik gücüne güvende zayıflığı gösteriyor. Sonuçta kurultay vesilesi ile bir kitle çalışması yapmak, bir tartışma zemini yaratmak ve bunu kurultaya taşımak iddiası ile bir çalışma pratiği önümüze koymak durumundaydık. Siyasal gençlik örgütleri ile bir tartışma zemini yaratmanın getireceği olumlu sonuçların üzerinden atlamadan, devrimci bir önderlik iddiasıyla hedefimizin geniş gençlik kesimleri olduğunu unutmamamız gerektiğini belirtmek gerekiyor. Kurultay sürecindeki eksikliklerimiz ve zayıflıklarmızı değerlendirmek gerekiyor. Bu süreci süzgeçten geçirmek bundan sonraki faaliyet, kampanya vb. süreçlerimizde daha güçlü davranmamızı

sağlayacaktır.

Politik olarak gençliğin sorunlarını yakalama, buna uygun söylem ve çalışma hattı oluşturmada bir düzeyi taşıdığımızı söyleyebiliyoruz. Bu noktada aksi bir düşünce yok ise, çalışma tarzımızı irdeleyelim.

Son birkaç yıldır kampanya süreçlerimiz propaganda sınırını aşamıyor. Etkin bir kitle faaliyeti örmek, esnek örgütlülükler oluşturmak, yerel yayınlar çıkartmak açısından zayıfladığımızı söylemek gerekiyor. Bir kampanya çalışmasının verimli olup olmadığını yürütülen propaganda ve kitle çalışmasının örgütsel bir sonuç yaratıp yaratmadığını, harekete müdahale sınırları üzerinden ele almak gerekiyor. Bu kampanya-kurultay süreci bu bakımlardan zayıfladığımızı bizlere gösterdi.

Önümüzdeki dönem itibariyle çalışmamızdaki tüm yoldaşlar etkin bir kitle faaliyeti örmek üzere kendilerini hazırlamalıdır. Çok yönlü araçlarla örülecek bir kitle çalışması içerisinde yoğrulmak ve etkin bir çalışma içerisinde kazanımlar elde etmek, harekete müdahalemizde de önemli bir gelişme ivmesi yaratacaktır.

Bu eksiklikleri aşmak için yaz dönemini verimli bir planlama çerçevesinde değerlendirmeliyiz. Geçmiş dönemde yürüttüğümüz çalışmalar ile dışımızda da bugüne kadar yaratılmış toplam bir birikim var. Kendi yayınlarımız süreçleri, kampanyaları değerlendirme açısından önemli bir veri kaynağı olarak duruyor.

Önümüzdeki dönem itibariyle çalışmamızdaki tüm yoldaşlar etkin bir kitle faaliyeti örmek üzere kendilerini hazırlamalıdır. Çok yönlü araçlarla örülecek bir kitle çalışması içerisinde yoğrulmak ve etkin bir çalışma içerisinde kazanımlar elde etmek, harekete müdahalemizde de önemli bir gelişme ivmesi yaratacaktır.

11


Genç-Sen 4. Genel Kurulu'nda bir kez daha ayak oyunları...

Liberal-reformist blok Genç-Sen'de bürokrasiyi perçinledi Öğrenci Gençlik Sendikası Genç-Sen, gençlik hareketinin dağınık bir seyir izlediği, devletin baskı ve terörüyle faaliyet iradesinin ciddi bir kırılma yaşadığı bir dönemde kuruldu. Hareket açısından her türden çaba ve müdahale bu koşulların çizdiği nesnel sınırlar içinde belirlenmek durumunda kaldı. Hareket bu süreçte hem nitelik hem de nicelik bakımından güçsüzleşti.

Gençlik kitleleri içindeki dağınıklık, beraberinde güçlerin bir türlü toparlanamamasına, süreçlerin etkin bir biçimde göğüslenememesine ve kaçınılmaz olarak mücadelenin kitleselleşememesine yol açtı. Irak işgali süreci sonrasından başlayarak bu dönem 2009 harç zamları sürecine kadar kesintisiz sürdü. Yüksek harç zamları sırasında bir kıpırdanma yaşansa da, zamların geriletilmesine rağmen hareket bu süreçten de belli bir birikim yaratarak çıkamadı. Devletin baskı ve terörü ise artmaya devam etti. Hareket yaşadığı bu zayıflama süreci içinde karşılaştığı yoğun ve kitlesel soruşturmaceza saldırılarını göğüsleyemedi ve sonuç olarak hemen her alanda mücadele iradesi ve kararlılığı -her özne şahsında olmasa da- genel anlamda kırıldı.

Genç-Sen: “Pasosu olan herkese sendika!”

DİSK tarafından kurulmasına öncülük edilen Genç-Sen, mücadele için her yönüyle elverişsiz böyle bir süreçte kuruldu. Ne var ki, daha baştan mücadele alanlarından taşınan bir iradenin değil masa başı hesapların bir ürünü olan sendika, çeşitli gençlik gruplarının desteği ile bürokratik labirentlerin içine daldı. Alanlardan ve mücadeleden, dolaysız olarak kitlelerden uzak bir kurulma sürecinin bir sendika için anlaşılır bir yeri olmayacağı açıktır. Ne var ki, Genç-Sen yola bu şekilde çıktı ve uzunca bir dönem gündemini tüzük tartışmaları kapladı.

Özellikle SGD, EHP, SDP ve TÖP tarafından tüzük en kaba biçimiyle bürokratik bir kurallar manzumesi olarak ele alındı ve kendi içinde amaçlaştırılarak, mücadelenin ihtiyaçlarının hep önüne kondu. Uzunca bir süre toplantılar, yeter sayısı, üyelik durumu vs. gibi o gün için bir karşılığı olmayan tüzük maddeleri gerekçe gösterilerek iptal edilmek, alınan kararlar geçersiz sayılmak istendi. Ne var ki, aynı süreçte kapalı bir pazarlık, bayağı bir kulis kültürü sendika içinde hakim oldu. Hareketin ihtiyaçlarına göre şekillenmeyen, dolayısıyla ancak harekete ayak bağı olabilecek böylesi bir tüzüğe körü körüne bağlılık neyse ki, zaman içinde biraz olsun kırılabildi. Harç zamları gibi süreçler sendikanın biraz olsun taban ile buluşması için zemin oldu.

Kitle çalışması ve demokratik organlar yerine ayak oyunları ve liberal-reformist bloklaşma

Tüzüğü işine geldiği gibi değerlendiren liberal-reformist blok, her türden fikir ayrılıklarına rağmen, MYK, ÜYK ve TM gibi kurumları blokça tutmakta sakınca görmediler ve her seçime bu anlayışla yaklaştılar. Masa başında kurulan Genç-Sen'in kitlelerden yalıtık durumu kendi gerçekliklerine uygun bu blok için tepeden inmeci; tüzük tarafından çarpıtılan, MYK tarafından dikte edilen, TM'de ayak oyunları ile tamamlanan bir biçimde yürümesinde bir sakınca da görülmedi. Esas olarak ise blokun dar ihtiyaçları temel alındı. Haliyle de, kitlelere böylesi bir işleyişte yer kalmadı. Yürütülen kitle çalışmasıyla kazanılan her güç ise bu yoz işleyiş içinde heba edilmekten öte gitmedi.

MYK'ya sınırsız ve keyfi karar yetkisi tanındı, TM yerellerde süren tartışmaların dışında, -hatta tamamen aksi yönde iradenin taşındığı- liberalreformist blokun pazarlık zemini haline geldi, yerel işleyişlerde ise toplantı tarihleri ve kararlar tamamen dar grupçu ihtiyaçlara göre ve özellikle de ayak oyunları ile belirlendi. Bunların herbirine dair örnekler vermek gereksizdir, zira esas olan üyelerin ve özellikle bir köşede yer tutma şansını yakalamış üyelerin kendi tercihlerini bürokrasiye dayanarak ayak oyunları ile hayata geçiriyor olmalarıdır. Kısaca sözünü ettiğimiz kırılmanın yaşandığı dönemde kitlelere yönelmek,

12

kitlelerin demokratik temsiliyeti ve siyasal faaliyette ısrar iken, yönetimi tutan blok bundan özenle uzak durmuştur.

Demokratik bir işleyişe sahip olma iddiası dahi artık terk ediliyor!

Öğrenci Gençlik Sendikası masa başında kurulduğu günden bu yana kendini var etmeye önce tüzük üretmekle başlamıştır. Ortada olmayan bir örgüt ve faaliyet için tüzük yaratmaya çalışan zihniyet aradan geçen tüm zamanda da müdahalelerini hep MYK düzleminden başlatma ihtiyacı duydu. Bu elbette hareket-örgüt diyalektiğini tepetaklak edenler için anlaşılabilir bir durum. MYK göreve başladığı ilk günden bu yana, sendikanın yetkili yönetim organı olarak iş görmekte ısrar etti. Bundandır ki, liberal-reformist blok açısında MYK düzleminden başlayan bir müdahale, sendika politikalarının temeline yerleşti. Bu bağlamda sırasıyla genel kurula getirilecek 'oy' sayısı, Temsilciler Meclisi'ne temsilci gidebilmek ve kampüslerde ÜYK olabilmek bu blokun öncelikleri oldu. Öğrenci gençliğin kitle örgütü olabilme iddiasını özellikle dillendiren bu blokun, kitle iradesini kendi politik önceliklerinin ardında tutmaları da bir başka tutarsızlıktır. Bu dizi içinde şube ve il meclisleri onlar için anlamsızdır. Zira kendilerini MYK üzerinden varetmeye kilitleyen liberalreformist blok için tabanın konuşacağı organlardan kaçmak, oralarda alınacak kararları TM veya MYK gibi tekellerinde tutmaya çalıştıkları köşelerden gelecek direktiflerin ardına atmak doğal bir sonuçtur.

Demokratik temsiliyet için 'Nispi seçim'(!)

Sendika işleyişi içinde her dönem MYK seçimine odaklanan reformizmin demokratik işleyiş adına nispi seçim önermesine gelince; demokratik organların MYK düzleminden başlanarak oluşturulması anlaşılabilirdir. Ancak bu algı artık sendika içinden sökülüp atılmalıdır. Zira demokratik işleyiş için gereken birçok organa Genç-Sen sahiptir. Şube meclisleri aracılığıyla her üye bulunduğu üniversiteden doğru il meclislerine ve temsilciler meclisine iradesini aktarabilme imkanına sahiptir. MYK ise bu iradeye tabii olarak yürütme organı olarak çalışacaktır. Ne var ki, bu ilişkiyi tersten kuran liberal-reformist blok esasen iç demokrasiyi ve sendika işleyişini yozlaştırmaktadır. Buraya kadar ortaya serilen çarpıklık sendikanın kurtulamadığı bir çocukluk hastalığıdır. Bunun gerçek anlamda atlatılması sendika organlarını şubelerden başlayarak işletilmesi ile mümkün olacaktır. “Her politikanın tabanı oranında temsil edilmesi” meselesine gelecek olursak, öncelikle bu acil ihtiyacın cereyan edeceği yerin MYK olmaması gerektiği yeterince açıktır. Bu temsiliyet meclislerin sorunudur. MYK meclislerin çözümüne tabii olmalıdır. Yani temsiliyet meclislerin meselesidir, MYK seçim biçimi üzerinden ortaya konacak her düzenleme sonuç olarak temsiliyet soruna getirilecek çözümün ancak bir parçasını oluşturabilir.

Nispi seçim modeline gelecek olursak; Devrimci Genç-Senliler'in de ancak genel kurul günü önerge sunumundan yaklaşık bir saat önce eksiksiz biçimde görebildiği model, olabilecek en elverişsiz modellerden biridir. Nispi seçim içine, blok listelerin yerleştirilmesi ile bugün adayların seçilme olasılığı listelerinin aldıkları toplam oy miktarı ile orantılı artmakta ve azalmaktadır. Ancak bu oran bire bir değildir. Yani toplam oy sayısında birinci olan listenin aldığı her oy ikinciden daha değerlidir, ikinciden sonra gelenlerde ise bu makas daha da açılmakta ve sonuncu en elverişsiz koşullarda kendini ifade etmeye mahkum edilmektedir. Bu modelde salonda çoğunluğun oyları artık diğerlerininkinden daha değerlidir. Çok sayıda sandalye ile kongreye katılanlar için geriye kalanların iradesini çiğnemek artık daha kolay olacaktır. Genel kurul salonunda SGD çevresi tarafından önergeye ilişkin


eleştirilerin odağında önergenin yerellerde tartışılmaması vardı. Fakat önergenin oy adaletsizliği yaratacak olması kimsenin umurunda değildi. Önemli olan MYK ve ÜYK seçiminde kimin avantajlı olacağıdır. Devrimci Genç-Senliler'in işleyişe dair eleştirileri ise salondan cevap bulmadı. Zira hemen hemen kimse düzmece temsilciler meclislerinden rahatsız olmamaktadır. Devrimci Genç-Senliler ne kadar demokratik işleyişin meclislerden geçtiğini gösterseler de önerge oylamasına ve dolaysız olarak koltuk paylaşımına yoğunlaşan liberal-reformizm ve etkisindeki salon bu eleştiriye kulaklarını tıkadı. YDG ise işleyişin tüm zaaflarını ortaya koyup taban inisiyatifine işaret etse ve sözkonusu önergeyi tali bulduğunu ifade etse de, önerge için olumlu oy kullandı.

Delege sistemi: Sendika demokrasinin sakatlanmasında son nokta!

Tüzüğe ilişkin SGD tarafından getirilen “Delege sistemi” ise nispi seçim ile birlikte kitleleri dışlamanın tamamlayıcı adımı oldu. 5 üyeye düşecek 1 delege ile sonraki kongrenin toplanması ve artık sendikanın delege usulü ile işlemesi önerisi bugün kulislerin ve ayak oyunlarının artmasından başka bir işe yaramayacak, taban işleyişe giderek daha fazla yabancılaşacaktır. Liberal-reformizm zaten taban inisiyatifinin açığa çıkarılması sorununu kendi çevrelerine indirgemektedir. Başka bir deyişle tabanlarına dayanarak kendi politikalarını sendikanın işleyişlerine dayatmakta hiçbir zaman sakınca görmemişlerdir. İç demokrasiden ayak oyununu anlayan liberal-reformist blok için böylesi konularda fikir ayrılıkları sadece çıkar çatışmalarından ileri gelmektedir. Öncesinde de meclislere rağmen işlerine gelen kararları MYK düzleminden hayata geçirenler için anlaşılabilir bir önerge olan delege düzenlemesi düzmece temsilciler meclisi toplayanların elinde kendi kararlarını dayatmanın bir aracı olacak, tabanın temsiliyetini azaltacaktır. Bu sendikal demokrasinin sakatlanmasında varılan son noktadır.

Sendika içerisinde dar grupçulukta ısrar

Genel Kurul ardından alanlarda belirgin bir sessizlik kendisini hissettirmektedir. Kurul salonuna getirilen yüzlerce üyenin alanlara taşınması sorunu, oy sayısına odaklananlar açısından ortada bırakılmıştır. Bunun yanında ise genel kurulda altı defalarca çizilen birlikteliklerden kaçınılmıştır. Genel Kurul günü divanın ayak oyunları ile bunun aksi yönündeki önergeleri boşa düşürmesi ardından Genç-Sen bugün birlikteliklerden uzak durmaktadır. Bunun yanında ise çelişkili bir biçimde özellikle Emek Gençliği, Gençlik Muhalefeti, Öğrenci Kolektifleri ve TKP'li Öğrenciler tarafından oluşturulan birlik veya onun bir kısmı ile bir araya gelme noktasında ilgi korunmaktadır. Sendika birlikteliği sayısal bir durum, kamuoyunun odağına gelebilme aracı olarak gördüğü sürece zaten bu bizim için de hemfikir olacağımız bir konu değildir. Birleşiklik ancak kendi bağımsız faaliyet kapasitesine güvenen ve hareketin bütününü kavrama fikrine sahip bir örgüt için anlam taşıyabilir. Bu 27-29 Mayıs tartışmalarına da aşağı yukarı bu biçimde yansımıştır. Genç-Sen çağrısını yaptığımız toplantıda, birlikteliğin içinde olacaklarını bunun için de beklemeye devam edeceklerini ifade etmiştir. Bu en kaba biçimiyle “biz diğerlerinin de ne dediğini bakıp işimize geleni tercih edeceğiz” demektir. Diğerlerine gelecek olursak dörtlü blok için zaten bunları kendi dışlarında tartışmak gereksizdir, GençSen'in böylesi bir birlikteliğin arkasından bakması ise gereksizdir.

Liberal-reformizm bürokrasiyi perçinledi

Kurulduğu günden bu yana taban iradesinde kaçan liberal-reformizm sendikanın her demokratik organı karşısında MYK ve ÜYK ile çıktı. Bu da yetmediği yerde temsilciler meclisini istismar ederek politikalarını dayattı. Kitle tabanına rağmen dahi demokratik araçlar bir kez dahi olsa kullanılmadı. Ancak çıkarları örtüşmediği durumlarda taraflaşan liberal-reformizm 4. Genel Kurul'da da bu huyunu bozmadı ve politik hat ve sendikada bürokratik köşelerin tutulması oyununda taktik bir takım hamleler dışında uyumunu bozmadı. Hep birlikte bürokrasiyi ağırlaştırmış oldular. Delege önergesi ile bunları tartışmaya dahi tahammül edemeyenler sendikanın tüm işleyişini kapalı kapılar ardına alarak uzun süredir arzuladıkları 'sorgusuz sualsiz' işleyişe bir adım daha yaklaştılar.

Açıktır ki Genç-Sen içerisinde bürokrasi, gençliğin dinamizmi üzerinde çürütücü etkilerde bulunacaktır. Bu 'kapalı kapılar ardında işletilecek organlar' sadece tabanın yönetime katılımını engelleyerek sendikanın içindeki kısır tartışmaların çözümsüzlüğünü besleyecek, kazanılan güçleri günbegün yozlaştıracaktır. Bugün gençlik hareketi derinleşen sorunlar içinde giderek erozyona uğramaktadır. Bunun karşısında yapılması gereken hareketin sorunlarını tartışmak ve bir mücadele hattı çıkarmaktır. Genç-Sen 4. Genel Kurulu bunun bir imkanına dönüştürülüp toplam gençlik hareketinin ihtiyaçları için değerlendirilebilecekken, liberalreformist blokun dar çıkarlarının pazarlığına dönmüştür. Bunun özünde kimseye yarayacak bir tarafı yoktur. Kafa yorulan bu küçük hesapların onlara getirecekleri, hareketten götürdükleri yanında devede kulak kalır.

Sendikanın liberal-reformizmin bürokratik cenderesinden kurtarılması, tabanı bu gerici etki alanı dışında genişletmek ve iradesini açığa çıkarmakla mümkün olacaktır. Sözünü ettiğimiz onca gereksiz yükten kurtulan bir Genç-Sen hareket için bir kazanım olacaktır. Aynı bağlamda sendika içinde, bu yolda atacağımız hiçbir adım boşa gitmeyecektir. Sendika içinde bürokratik cendere karşısındaki kararlı tutum aynı zamanda gençliği liberal-reformizmin gerici bataklığı karşısında gerçek sorunlarını irdelemeye, mücadele etmeye çağıracaktır. Bu da sendika içinde yaşamakta olduğumuz sorunların aşılmasının önemini bize göstermektedir. Her yerelde sendikaya daha nitelikli müdahale edebilmeli, sendikaya ilişkin tutumumuzu kavratabilmeliyiz.

Bürokratik engellere takılmadan, gençliği bu cendere karşısında taban inisiyatifini açığa çıkarmaya çağırarak etkimizi genişletebilmeli ve derinleştirebilmeliyiz.

Bugün gençlik hareketi derinleşen sorunlar içinde giderek erozyona uğramaktadır. Bunun karşısında yapılması gereken hareketin sorunlarını tartışmak ve bir mücadele hattı çıkarmaktır. Genç-Sen 4. Genel Kurulu bunun bir imkanına dönüştürülüp toplam gençlik hareketinin ihtiyaçları için değerlendirilebilecekken , liberal-reformist blokun dar çıkarlarının pazarlığına dönmüştür. Bunun özünde kimseye yarayacak bir tarafı yoktur. Kafa yorulan bu küçük hesapların onlara getirecekleri, hareketten götürdükleri yanında devede kulak kalır.

13


25. Geleneksel İTÜ Öğrenci Şenliği üzerine... Sponsorlu üniversite şenlikleri kuşkusuz bugün sermayenin üniversitelere dönük saldırılarının sac ayaklarından biridir. Burjuvazi bir taraftan piyasalaştırma, baskı ve denetim politikalarıyla üniversitelerde kendine uygun kafalar üretmeye çalışırken, bir taraftan da sponsorlu şenliklerle kendi yoz kültürünü, eğlence anlayışını gençliğe dayatmaktadır.

İTÜ Öğrenci Şenliği 25 yıllık tarihiyle İstanbul’da gençlik hareketi için ellerden düşürülmeyen bir bayrak, bir olanaktır. Bizlerin hayatın her alanında olduğu gibi kültür ve sanat alanında ürettiklerimizi, sermayenin ideolojik saldırılarını kırmanın bir aracı olarak kullanabilmeyiz. Bu düzen boşluk tanımıyor, bıraktığımız her boşluk düzen tarafından bir şekilde dolduruluyor.

Geleneksel İTÜ Öğrenci Şenliği ise, düzenlenmeye başladığı ilk günden günümüze kadar düzenin üniversitelere ve gençliğe dönük her türden saldırılarına karşı örgütlenmiştir. İTÜ Öğrenci Şenliği bu kapsamda bizlere dayatılan bireyciliğe, bencilliğe, yozlaşmaya ve geleceksizliğe karşı kolektif, toplumcu ve özgür bir yaşamı savunan öğrencilerin şenliği olmuştur ve olacaktır da. Ancak Geleneksel İTÜ Öğrenci Şenliği son yıllarda gözle görünen bir daralma içerisine girmişti. Her ne kadar bu darlığı aşma noktasında çeşitli adımlar atılmaya çalışılsa da bu yıl da bu daralma kırılamadı. Elbette içerisinde bulunduğumuz durum genel gençlik hareketinin sorunlarından bağımsız değildir. Bu sene toplantı çağrısı üzerine geçtiğimiz yıllarda şenliğin örgütlenmesinde emek sarf etmiş örgütsüz öğrenciler geldi. Nisan ayının başında toplantılarımız başlamış oldu. Toplantıların açık çağrı ile yapılması, yemekhane önünde şenlik masasının açılması atılan ileri adımlar olarak değerlendirilebiliriz. Toplantılara Ekim Gençliği, Öğrenci Kolektifleri, Gençlik Muhalefeti, Emek Gençliği, +İvme Dergisi, MMO Öğrenci Komisyonu, Sinema Kulübü, Felsefe Kulübü, yurtsever öğrenciler ve örgütsüz birçok öğrenci düzenli olarak katıldı ve şenliği örgütledi.

Bu sene yapılan ilk toplantıya, 24. Geleneksel İTÜ Öğrenci Şenliği’nin değerlendirilmesi yapılmadığı için, geçtiğimiz seneki hatalara düşülmemesi için eleştirel ve özeleştirel bir tartışma ile başlandı. Şenliğin bir sonraki toplantısında ise şenliğin içeriğine dair öneriler yapıldı. Bizler Ekim Gençliği olarak Bologna Süreci başta olmak üzere son süreçte üniversitelerde yaşanan değişim ve dönüşüm saldırıları ile Ortadoğu ve K. Afrika’da yaşanan halk isyanlarına ilişkin panel, işten atılma saldırısına karşı direnen işçilerin mücadele süreçleri üzerine tartışabileceğimiz bir söyleşi, İTÜ’de gençlik mücadelesini ve değişen öğrenci profilini tartışacağımız bir forum önerdik. Bu tartışma başlıklarının yanısıra çeşitli yarışmalar ve turnuvalar önerdik. Bu önerilerin dışında HES ve nükleer enerji, basın özgürlüğü ve demokratik özerklik ile ilgili panel önerileri gelmişti.

14

“Direnenler ve kazananlar” paneli önerisine karşı, Öğrenci Kolektifleri tarafından mahallelerdeki hak alma mücadelesinden insanların da katılması ve deneyimlerini paylaşması düşüncesiyle birlikte destek

çıkıldı. Bu öneri ise toplantı bileşenleri tarafından olumlu karşılandı. Ancak “Özgürlük Günü” üzerine yapılan toplantıda ve ardından gerçekleşen şenlik toplantısında Öğrenci Kolektifleri “Direnenler ve kazananlar” panelinin tam olarak net bir biçimde konuşulamadığı ve diğer toplantıda bu paneli tekrardan gündeme alacaklarını belirttiler. “Özgürlük Günü”nün tartışıldığı toplantıda, yurtsever öğrencilerin önerdiği “Demokratik Özgürlük” panelinin “Kürt sorunu” başlığı altında Kürt sorunun tarihsel sürecinin ve bugününün ele alınacağı bir panel olması kararlaştırıldı. Yurtsever öğrencilerin katılımcı olarak önerdikleri isimlere de öncelik verildi. Öğrenci Kolektifleri panelist olarak Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol’un çağrılabileceği önerisini getirdi. Bunun üzerine biz de şenliği örgütleyen tüm örgütlerin Kürt sorununa yaklaşımını belirtecek birer panelist çağırmasını önerdik. Öğrenci Kolektifleri bizim yapmış olduğumuz bu öneriyi kabul etmedi. Bizler de aynı tartışmaların geçen sene yapıldığını belirttik. Bunun üzerine Öğrenci Kolektifleri İlknur Birol önerisini geri çekerek bu sefer sendika.org yazarı Ferda Koç’u önerdi. Sonrasında yapılan tartışmalarla birlikte bu önerisini de geri çekerek “Direnenler ve kazananlar” paneline ilişkin direnişçi işçilerin (PTT, Ontex, Casper) BDSP’li, yüz günü aşan direniş sürecinde kazanan Türkan Albayrak’ın Halk Cepheli olduğu gerekçesiyle bu panelin yapılmasına karşı olduklarını söylediler. Toplantıda Öğrenci Kolektifleri'nin dışında bulunan herkes “Direnenler ve kazananlar” panelini sahiplendi. Sonraki toplantılarda ise açık bir biçimde karşı olduklarını ifade etmeden panel sayısı çok fazla, zaman çok kısa, programda koyacak yer yok vb. söylemlerle panelin yapılmaması için ellerinden geleni son ana kadar yaptılar. Panelin yapılmasının kararlaştırıldığı toplantıda ise Öğrenci Kolektifleri bu etkinliğe tutum alarak katılmayacaklarını açıkladılar. Panele ilişkin getirilen başka bir gerekçe ise geçen sene yapılan aynı kapsamdaki panel oldu. Geçen sene aynı adla yapılan panele katılan İSKİ, İtfaiye ve TEKEL işçilerinin İşçi Filmleri Festivali'nde festivali protesto ettiğini ve bu işçilerin bile bile bu etkinliğe çağrıldığı, bu etkinliğe katılan Dev-Sağlık İş Başkanı Arzu Çerkezoğlu'nun panelde sunum yapmak istememesi vb. gibi açıklamalarda bulundular. Tersinden ise TEKEL direnişini bitiren, “İşçiler benden izinsiz tuvalete bile gidemez” diyen Tek-Gıda İş Başkanı Mustafa Türkel’in İşçi Filmleri Festivali'nde ne işi olduğunu, işçilerin festivali neden protesto ettiğini belirtmediler. Bunları devrimci ve sosyalist kamuoyu çok iyi biliyor, bunları bir kez daha burada dillendirmeye gerek duymuyoruz. Öğrenci Kolektifleri bir kez daha ilkelerden yoksun ve omurgasız duruşunu bu panel tartışmaları vesilesiyle tüm şenlik bileşenine göstermiş oldu. Toplantılarda son ana kadar -hatta şenlik günükarara bağlanmayan bir diğer konu ise şenlikte


kulüplerden öğrenci komisyonlarına ve siyasi gençlik örgütlerine kadar herkesin kendisini ifade edebileceği masaların açılıp açılmamasıydı. Bizler masa açma konusunda tavrımızın net olduğunu, bu tür etkinliklerde örgütlerin ve kulüplerin kendisini ifade edebileceğini vurguladık. Öğrenci Kolektifleri hariç diğer tüm bileşen masa açılması noktasında hemfikir oldu. Ancak bazı kaygılardan kaynaklı isteyen herkesin yayınının, materyalinin bulunduğu ortak bir masa açılmasına karar verildi. Kolektifler bu şekilde bile masa açılmasının kendileri için kabul edilecek bir durum olmadığını vurguladı ve çeşitli kaygılarını dile getirdi. Ancak örgütsüz öğrenciler bile bu kaygıların yersiz olduğunu, masa açılmasının bir problem oluşturmayacağını söylediler, hatta bazıları bunun ihtiyaç olduğunu dile getirdi. Uzun bir zamandır İTÜ Öğrenci Şenlikleri’nde bazı siyasi öznelerin geri tutumlarından kaynaklı masa açılamıyordu, bu sene bu durum kırılmış oldu. Özellikle örgütsüz öğrencilerin bu noktada belli siyasetlerden daha ileri sayılacak tutumlar almasıyla ileri bir adım atılmış oldu. Kolektifler bu mutabakata rağmen uzun toplantılar silsilesi boyunca kendini dayatan ve bu tartışmanın üzerinden atlayan bir tavır sergiledi. Şenliği örgütleyen bileşenler ise, toplam bir irade ortaya koyabilmek kaygısıyla ancak konser etkinliğinin gerçekleştiği gün masa açılması kararı aldı. Şenlikte Ekim Gençliği, +İvme Dergisi ve konser etkinliğine katılan Önder Babat Kültür Merkezi ve Devrimci Hareket’in yayınlarının konulduğu bir masa açılmış oldu. Şenlik ön toplantılarından başlayarak şenlik günlerine kadar süren bu tartışmanın ekseni elbette kaba bir masa açıp açmama mevzusu değildi. Burada tartıştırılmaya çalışılan zihinlerin arkasında yatan o geri algıydı. Bu zihinler, örgütsüz, apolitik öğrencilerin devrimcilerin çıkarmış olduğu sosyalist yayınlardan veya açtığı masadan korkacağını, şenliğe katılımın düşük olacağını veya şenlikte bir birlik bütünlük olgusunun oluşamayacağını düşünüyorlar. Ancak kitlelere mal ettikleri bu algının aslında kendi geri, çarpık algılarından başka bir şey olmadığı aşikârdır. Aslında yapılan şey tam da kendi korkularını toplamın korkusuymuş gibi göstermekten öte bir şey değildir.

Şenlik değerlendirmesinden yansıyanlar...

Şenlikten bir hafta sonra değerlendirme toplantısı gerçekleştirildi. Yapılan toplantıya yurtsever öğrenciler hariç herkes katıldı. İlk değerlendirme şenliğin ön sürecinin geç başlamış olmasına dairdi. Duyurunun, ön çalışmaların eksikliğinden kaynaklı şenliğin İTÜ’nün gündemine getirilememesine değinildi. Panel sayısının fazla olması da eleştirilen bir diğer nokta idi. Hemen hemen herkes bu noktalarda hemfikirdi. Bir dahaki şenlik çalışmalarına daha erken başlanılması ve panellere boğulmayan bir şenlik planlaması yapılması konuşuldu. Daha genel planda bir değerlendirme yapan +İvme dergisinden bir arkadaş ise şenliğe ve etkinliklere katılım, iletişim eksikliği, teknik aksamalar vb. sorunlara değinildi. Bu değerlendirmenin ardından biz söz alarak değerlendirmemizi yaptık. Şenliği örgütleyen unsurların çevrelerini katmasını geçtik, kendilerinin dahi birçok etkinliğe katılmamasının anlaşılır bir yanı olmadığını belirterek söze başladık. Bu noktada Kolektifler’in “Direnenler ve kazananlar” etkinliğine tutum alarak gelmemesi yaşanan en belirgin örnektir. İlk gün gerçekleştirilen Kürt sorunu panelinin üniversite yönetimi tarafından yasaklanması ve kapı önünde yapılması ile birlikte miting havasında geçmesi, gelen konukların oy istemesi, panelin içeriğine dair konuşmalar yapılmamasının sonucunda ortaklaşılan kapsamdan uzaklaşıldığını belirttik. Teknik olarak afişte yaşanan sorun üzerine afişi düzeltmek için Kolektifler’den istememize rağmen gönderilmemesi, afişte Kürtçe yazılı kısımlarının düzeltilmemesi, afişteki yanlış yazım nedeniyle kendilerinin hazırladıkları afişin şenliğin bütünlüğünü yansıtmaması, Kolektifler’in konserlerin olduğu gün sadece Marsis müzik gurubunun konserine çağıran el ilanları dağıtması, konser anında inisiyatif dışı sloganlar atılması da eleştirdiğimiz diğer noktalardı.

Kolektifler, afiş sorunun iletişimsizlikle ilgili bir sorun olduğunu belirtti. Afişin neden ulaştırılmadığına veya grupta paylaşılmadığına dair bir şey söylenmedi. Diğer bir yandan ise sadece Marsis müzik gurubunun el ilanın dağıtılmasını ise konserler başladığında katılım sayısının az olduğu, Marsis’in İTÜ öğrencilerine hitap ettiği bundan kaynaklı sadece Marsis’in el ilanını dağıttıklarını anlattılar. Ortadaki eksikliklere ve hatalara dair özeleştirel tek bir cümle sarf etmediler. Öğrenci Kolektifleri’nin “sınıf”tan kaçışı

“Direnenler ve kazananlar” paneline tutum almalarına ve katılmamalarına dair yaptığımız eleştiriye verdikleri cevaplar da insanı dehşete düşürecek kadar apolitikti. Kolektifler, konser gününün yoğun olacağını öngördüklerinden kaynaklı panelin verimsiz geçeceğini düşünmüşler. Aslında bundan kaynaklı panelin yapılmamasını istemişler. Gerçekleşen panele de katılmamışlar çünkü aynı zaman dilimi içerisinde ekmek arası sandviç hazırlamışlar. Muazzam öngörü yeteneğine sahip bu arkadaşların tahminleri de zaten doğru çıkmış. Bu sözler elbette ki sınıftan kaçışın gülünecek birer göstergesinden başka bir şey değildir. Tartışmalar ilerledikçe bu tutumun ideolojik arka planı gün yüzüne çıkmış oldu ve kendi sözleriyle bu panelin İTÜ öğrencilerinin gündemi olmadığı, az sayıda kişinin katılmasının nedenin de bu olduğu ifade edildi. Bu ifadeler de aslında işçi direnişlerinin, gündemlerinde ekmek arası kadar bile bir yeri olmadığını görmüş olduk.

Kolektifler’den arkadaşlara İTÜ öğrencisinin gündeminin ne olduğunun sorulması üzerine tek bir somut örnek verilememesi ve daha popüler işler yapılmasını vurgulamaları popülizmin ve ilkelerden yoksunluğun geldiği son noktayı gözler önüne sermiş oldu. Kolektifler, şenliğin başından itibaren “Direnenler ve kazanalar” panelinin yapılmasına karşıydılar. Ama bu karşı duruşu direk söylemektense bu tür yol ve yöntemler ile gerekçelendirmeye ve paneli iptal ettirmeye çalıştılar. En sonunda ise bu etkinliği İTÜ öğrencilerinin gündemi olamayan bir panel olarak isimlendirerek katılmamalarını haklı göstermek istediler.

Kolektifler’in ürettiği söylemlere karşı örgütsüz arkadaşların vermiş olduğu yanıt bizce yeterlidir. Bu arkadaşlar yapılan bu etkinliğin şenliğin en verimli kısımlarından biri olduğunu belirttiler. Etkinliğin kapsamının da tam da öğrencilerin ve okulun gündemi olduğu söylenerek “Aslında gündem olması gerekenler bu direnişler, bizler bu gündemleri görmezden geliyoruz veya bu gündemleri kaçırıyoruz, bizler de mezun olunca bir yerlerde aynı koşullara maruz kalacağız” denmesi Kolektifler’e verilen en anlamlı cevaptır. Toplantı daha bitmeden Kolektifler’den arkadaşlar bir dahaki seneye bu şenliği örgütlemeyeceklerini şenliğin biçim ve içerik olarak hatalı olduğunu söyleyip toplantıdan ayrıldılar.

Daha güçlü bir politik içerik için daha fazla emek

İTÜ Öğrenci Şenliği 25 yıllık tarihiyle İstanbul’da gençlik hareketi için ellerden düşürülmeyen bir bayrak, bir olanaktır. Bizlerin hayatın her alanında olduğu gibi kültür ve sanat alanında ürettiklerimizi, sermayenin ideolojik saldırılarını kırmanın bir aracı olarak kullanabilmeyiz. Bu düzen boşluk tanımıyor, bıraktığımız her boşluk düzen tarafından bir şekilde dolduruluyor.

Alternatif öğrenci şenlikleri kendinden menkul bir öğrenci şenliği tarzında örgütlenemez. Gençlik içerisinde derin etkileri olan burjuva ideolojiler ancak güçlü ve planlı bir politik müdahale ile kırılabilir ve yok edilebilir. Bu bilinçle hareket etmeli, her türlü pratiğimiz ile gençliği politikleştirmek için etkin bir çaba ortaya koymalıyız. Bu noktada özellikle siyasal öznelere büyük bir görev ve sorumluluk düşmektedir. Bu noktada bizlere düşen ise daha fazla emek sarf etmektir. İTÜ Ekim Gençliği

15


İşsizlik, gelecek korkusu, umutsuzluk...

Gençliğin geleceği mücadelede! 18-25 yaş grubu 2359 kişiye gelecek planları ve ülkeye bakışları soruldu. Gelen yanıtlar şöyle: - Yüzde 46’sı işsizlikten korkuyor,

- Yüzde 56,2’si başka bir ülkede yaşamak istiyor,

- Yüzde 48,5’i iyi bir işin kapısını etkili tanıdıkların açtığına inanıyor, - Yüzde 56,8’i gelecekten umutsuz.

(Kaynak: Türkiye Kamu-Sen Ar-Ge Merkezi)

Kapitalist sistemin bizlere dayattığı geleceksizlik karşısında yapılması gereken acilen umutsuzluk ve bunalım halinden sıyrılıp geleceğimiz için mücadele etmek olmalıdır. Gençliğin geleceği hiçbir zaman “torpiller”de, “kapağı yurtdışına atmak”ta olmayacaktır. Gençliğin ve tüm insanlığın geleceği mücadelededir.

16

Anket sonuçlarının şu tabloyu yansıttığını söylemek yanlış olmayacaktır:

Kapitalizmin iyice azgınlaştığı ve vahşileştiği günümüzde, Türkiye'de işsizlik sorunu küçük bir azınlığın sorunu olmaktan çıkmış, toplumun geniş kesimlerini içine alan ağır bir sorun haline gelmiştir. Elbette kapitalizm var oldukça işsizlik her zaman var olacaktır. Çünük kapitalistler her zaman az işçiyle daha fazla kar elde etmek eğilimindedirler. DİSK-AR'ın Ocak 2011 dönemi İstihdam Raporu'nda Türkiye’de gerçek işsiz sayısının 5 milyon 230 bin kişi olduğu belirtilmektedir. İşsizlik sorunu ile sadece mavi yakalıların karşı karşıya olmadığı ise açıktır. Başta yeni üniversite mezunları olmak üzere pek çok beyaz yakalı da işsizlik sorunu ile yüz yüze kalmaktadır. Nitekim raporda öğrenimine devam eden veya yeni mezun işsizlerin sayısının 304 bin olduğu belirtilmektedir. Başta işsizlik biçiminde olmak üzere gençlik yakıcı olarak geleceksizlik sorununu yaşamaktadır. Ancak bu büyük sorun karşısında öfkesini bileyip mücadele edeceğine, farklı arayışlara kapılmakta, daha çok da umutsuzluğun pençesine düşmektedir. Anket sonuçlarında da görüleceği üzere, geleceğinden umutsuzluk, iyi bir iş için torpil bulmaya duyulan inanç, yurtdışına gitme isteği yaygındır. İyi bir işin kapısını etkili tanıdıkların açacağını düşünmenin nedenleri malumdur. Zira başbakanın oğlunun daha çocuk yaşta gemi sahibi olduğu, devlet dairesinde işe girmenin KPSS sonucu ve mezuniyet derecesinden nüfuslu tanıdıklara bağlı olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Başka bir ülkede yaşama isteği ise aslında çoktan

tükenmiş olan yurtdışı üzerine kurulan bir rüyadan başka bir şey değildir. Avrupa gençliğinin mücadeleleri ortadadır. Başta Avrupa ülkeleri olmak üzere gelişmiş ülkelerde yakın dönemde de neoliberal politikalar kapsamında kapitalist krizin faturası işçi ve emekçilere kesilmeye çalışılmakta, kazanılmış haklar tırpanlanmaktadır. Şu durumda özenilecek bir taraf varsa o da yurtdışında yaşama hayali değil başta Fransa, Yunanistan, İspanya ve Ortadoğu halkları olmak üzere tüm bu yıkım saldırıları karşısında ortaya konan meşru militan mücadele pratikleri olmalıdır.

Türkiye'de “kapsamlı bir proje”nin ürünü olan toplumsal umutsuzluk ve bunalım hali azgın neoliberal sömürü koşulları altında kapitalist sistemi beslemekten başka bir işe yaramamaktadır. İşsizlik, güvencesiz çalışma, hayat pahalılığı gibi kapitalist sistemin yarattığı sorunlar hayatın doğal akışı gibi gösterilmekte, bu doğal (!) akış içerisinde de güçlü olanın kazanacağı söylenmektedir. Zaten insan da doğası gereği bencildir(!). Şu durumda öncelikle herkes kendini düşünmeli ve kurtarmalıdır. Güçlü olanın kazanacağı bu sistemde çocuklar daha ilkokul sırasında rekabete itilmektedir. Bu sahte yarışın içinde güçlü olmayı başarıp kazanların ise her zaman küçük bir azınlık olduğu açıktır. Güçlü olanın kazandığı bu yarışta unutulmayan en önemli kavramlardan ikisi de “çalışmak” ve “dürüst” olma kavramlarıdır. “Çalışmak” ve “dürüst olmak” bu sistemde yüceltilen erdemlerdir. Ancak burjuva aileleri ve çocukları için bu erdemlerin bir geçerliliği yoktur. Çünkü “Çalışkan” ve “dürüst” olmak bir çocuğun eğitimini yarıda bırakmasına, dershane parasının bulunamamasına, bir işçinin gece gündüz çalışsa da emeğinin karşılığını alamamasına, bunlar bir yana insanların aç yatmasına engel olamamaktadır.

Kapitalist sistemin bizlere dayattığı geleceksizlik karşısında yapılması gereken acilen umutsuzluk ve bunalım halinden sıyrılıp geleceğimiz için mücadele etmek olmalıdır. Gençliğin geleceği hiçbir zaman “torpiller”de, “kapağı yurtdışına atmak”ta olmayacaktır. Gençliğin ve tüm insanlığın geleceği mücadelededir. Gençlik ne zaman ki gerçek kurtuluş yolu olan sosyalizm için işçi sınıfı saflarında mücadele etmeye başlarsa o zaman kendisini çevreleyen umutsuzluk duvarlarını parçalayabilecektir.


Şifreleri gelecek ve özgürlük mücadelesi çözecek Eğitim herkesin eşit bir şekilde ulaşacağı temel bir haktır. İlköğretimden başlayarak üniversiteye kadar toplumun tüm kesimlerinin eğitime eşit bir biçimde ve para ödemeksizin ulaşabilmesi gerekir. Elbette bu durum ancak eğitimin kamusal bir görev olduğunu düşünen bireyler ve devletler için geçerli bakış açısıdır. Bugün yaşadığımız dünyada bunun ne kadar altının boşaltıldığı, iliklerimize kadar işleyen paralı eğitim uygulamasıyla görülmektedir. Eğitimin ilk adımdan sonuna kadar paralı olduğu bir durumda elbette ki eşit bir eğitimden de bahsedilemez. Eşitlik herkesin aynı koşullarda eğitim ve öğretim görmesi ile mümkündür. Bu durum bir de eleme usulü sınav sistemiyle birleşince karşımıza geleceksizlik yaratan bir eğitim süreci çıkar. Her seferinde parası olanın daha iyi okullara, dershanelere gittiği, daha iyi hocalardan özel dersler aldığı bu toplumsal düzlemde nasıl bir adil eğitim sisteminden bahsedilebilir. Bu denli çarpık olan bir eğitim sisteminde bir de gençliğin büyük umutlar bağlayarak girdiği sınavların şaibeli bir hal alması bardağı taşıran son damladır.

Şifre skandalı ve “yalan rüzgârları”

Uzun zamandır ÖSYM’nin gerçekleştirdiği sınavlar şaibeli bir hal almıştı. KPSS sınavındaki kopya gerçekliğinin basına yansıması ve ÖSYM Başkanı’nın istifası insanların belleklerinde derin bir güven kırılması ve sınava girenler içinse yıkım yaratmıştı. Daha bu kopya skandalı hafızalardan silinmeden YGS’de yaşanan şifre olgusu onbinlerce liselinin tepkisini çekmiş ve sokakları bu sefer liseliler ısıtmıştır. Liseliler geleceği için taleplerini sokaklarda haykırmıştır. Eylemlerin en genel talebi olan “Parasız eğitim, sınavsız üniversite” bu süreçte gençliğin mücadelesinin ortak paydası olmuştur. Okullar boykot edilmiş, gerçekleştirilen eylemlerde düzenin çarpık yüzü sergilenmiştir. Tüm yasaklamalara, soruşturma ve ceza tehdidine rağmen geleceğine sahip çıkan liseliler bir çok ilde kitlesel eylemlikler gerçekleştirmişlerdir.

Gençlik cephesinden bunlar yaşanırken düzen ve hükümet cephesinden ise ilk başta şifre olmadığına dair yalanlama geldi. Sonrasında ise, “istenilmeyerek şifrelendi, ÖSYM’nin açıklaması bizi tatmin etti vb.” söylemler kullanılmıştır. Toplumun büyük bir kesiminin inanmadığı bu sahte söylemler gençliğin ne öfkesini dindirmiş ne

de sokakların ısınmasına engel olabilmiştir. Eylem yapan öğrencilere “provakatör”, “biz istersek karşılarına 10.000 genç çıkarırız.” söylemleri ise gençliğin öfkesinden ne kadar korktuklarını göstermiştir.

Şifreli, şifresiz paralı ve elemeci eğitime hayır !

Şifreli veya şifresiz sınav olsun zaten bugünkü koşullarda kimse eşit bir yarıştan bahsedemez. Kaldı ki bunun bir yarış olması da başlı başına bir sorundur. Öğrencilerin en yakınındaki arkadaşını dahi geçebilmesi için önüne konulan setleri birer birer aşmaya çalıştığı bir eğitim sistemine karşı, bizler toplumun ihtiyaçları gözetilerek planlanmış, kolektif bir öğrenme sürecini hedeflemeliyiz. Yanımızdaki arkadaşımızı rakip olarak değil bilgilerimizi paylaşabileceğimiz ve paylaştıkça daha fazlasını öğrenebileceğimiz bireyler olarak görebilmeliyiz. Kopya veya şifre skandalı ortaya çıkmadan önce sınav sistemi çok mu adildi, elbette ki hayır. Öğrencilerin eşit koşullarda eğitim alamadığı, işçiemekçilerin çocuklarını kıt kanaat zorla okutabildiği bir toplumsal sistemde ne eşit bir yarıştan söz edebiliriz ne de adil bir eğitim sisteminden. Bizler yarışın kendisine karşı olmalı, herkesin eğitim alabileceği bir toplumsal düzen istemeliyiz.

Gelecek ellerimizde!

Kopya veya şifre skandalı ortaya çıkmadan önce sınav sistemi çok mu adildi, elbette ki hayır. Öğrencilerin eşit koşullarda eğitim alamadığı, işçiemekçilerin çocuklarını kıt kanaat zorla okutabildiği bir toplumsal sistemde ne eşit bir yarıştan söz edebiliriz ne de adil bir eğitim sisteminden. Bizler yarışın kendisine karşı olmalı, herkesin eğitim alabileceği bir toplumsal düzen istemeliyiz.

Milyonlarca gencin ilköğretimden başlayarak sınavlara bağladığı umut ve gelecek özlemi bugün reddilemez bir gerçekliktir. Ancak bu gerçeklikle birlikte ne bu eğitim sistemi ne de bu düzenin kendisi gençliğe gelecek sunamamıştır ve sunamayacak da. Yüzde otuza yaklaşan diplomalı genç işsiz oranı bunun en somut göstergesidir. Bununla birlikte düşük ücretler, esnek ve güvencesiz çalıştırma ise diğer bir boyutudur. Sınavlarda yaşanan skandallar ise bu düzenin gençliğin gelecek talebine yanıt üretemeyeceğini ve çarpıklığını bir kez daha göstermiştir.

Gelecek parasız ve eşit bir eğitimdedir, gelecek eleme sistemine dayalı her türden sınav sisteminin reddindedir, gelecek bu taleplerin gerçek ve kalıcı çözümü olan sosyalizmdedir, yani gelecek kendi ellerimizdedir.

17


Seçim oyunu bitti, kavga sürüyor!

Bir seçim sürecini daha geride bıraktık. Sermayenin yazıp yönettiği, aktörleri olarak ortalığa saldığı uşaklarının oynadığı bir oyun daha sona erdi. Düzenin seçim oyunu bitti!

Düzen partileri istedikleri düzeni kuramadı

Sermaye düzenin demokrasi oyunu sonlanmış oldu. Şimdiyse gündemde işçi ve emekçilere, gençliğe yönelik kapsamlı saldırı paketleri var. Buna göre işçi sınıfı ve emekçilerin köleliği pekiştirilecek, gençliğin eğitim hakkı elinden alınacak ve geleceği sermaye baronlarının ellerine bırakılacak.

Geride kalan seçim dönemi hemen her seçim döneminde olduğu gibi, çürümüş düzenin kendisini işçi sınıfına ve gençliğe bir kez daha onaylatabilme amacı etrafında şekillendi. Elbette ki bunu düzenin efendileri adına görev üstlenen düzen partileri ve onlara bağlı güçler yaptı.

Her ne kadar sonucu önden belli olsa da sayısal olarak tam sonuçlar da açıklanmış bulunuyor. Buna göre dizginsiz bir teröre eşlik eden aldatmacalarla dolu bir seçim kampanyası yürüten AKP yüzde 50’ye ulaşan bir oy oranı ve 325 milletvekili ile ipi göğüsledi ve üçüncü kez hükümet kurma şansını yakaladı.

AKP bu ezici çoğunluğuna rağmen istediğini elde edebilmiş değil gerçekte. Bilindiği gibi AKP’nin hedefi anayasayı değiştirmede elini kolaylaştıracak sayıda milletvekiline sahip olabilmekti. Ancak, seçim sonuçlarından anlaşıldığı üzere, buna ulaşamadı. Yönetimi altında bulunan burjuva devlet aygıtının tüm olanaklarını kullanmasına ve seçim kampanyası için seferber etmesine rağmen istediği başarıyı sağlayamadı. Diğer yandan, AKP’nin karşısında güçlü bir muhalefet odağı olabilmesi ve böylece AKP’yi dengeleyebilmesi hesaplanarak son dönemde iyice parlatılan CHP, oylarını arttırmış olsa da seçim öncesi yarattığı havanın meyvelerini toplayamadı. Mecliste istediği ve beklediği sayıda koltuk elde edemedi. Diğer muhalefet partisi MHP ise barajı aştı ama, oylarında ve milletvekili sayısında büyük bir düşüş yaşadı.

Balkon safsatası

Seçim sonuçlarının açıklanmasıyla beraber bir kez daha TC Başbakanlık koltuğunu kapan AKP şefi Tayyip Erdoğan meşhur balkon konuşmalarından bir yenisini daha yaptı. Son dönemde artan ve seçim sürecinde iyice kendini açığa vuran devlet terörünün baş sorumlularından biri olan ve her fırsatta kudurmuş bir faşizanlıkla saldırarak ağzından salyalar akıtan emperyalizmin bu sadık uşağı, yeni anayasa yapılacağı “müjdesi”ni vererek “demokrasi” masalları okumaya başladı.

18

Bunun yanında “aktif dış politika” konusu üzerinde özellikle durdu. Bu, yeni dönemde

demokratikleşme yalanlarına eşlik eden emperyalist uşaklığın daha ileri boyutlar kazanacağının ifadesi sayılabilir. Yakın zamanda ABD’nin Libya saldırılarına verilen destek ve daha da ileri gidilerek İzmir’in NATO’nun kara harekatının merkezi haline getirilmesi, sözünü ettiği “aktif dış politika”nın içeriğini göz önüne sermektedir.

Kürt halkı iradesine sahip çıktı

Seçimlerin en önemli sonuçlarından biri de Kürt halkının ortaya koyduğu irade oldu. Kürt hareketinin kurduğu Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu, seçim sürecindeki tüm baskı ve teröre rağmen önemli bir başarı sergiledi. Blok Kürdistan’ın birçok ilinde yüksek oylar aldı. Diyarbakır ve Hakkari’de gösterdiği adayların tümü seçildi. Yargıtay’ın veto ettiği ve KCK davasından tutuklu bulunan Hatip Dicle’nin en çok oyu aldığı Blok adaylarından 36’sı milletvekilliğine hak kazandı. Bu sonuç Kürt halkının özgürlük talebinde ve meşru haklarını sahiplenmesinde ne kadar kararlı olduğunu da göstermiş oldu. Öyle ki sermaye devletinin tüm oyunlarına, açık baskı ve terörüne rağmen Kürt halkı sarıldığı ulusal eşitlik ve özgürlük talebinden kopmadı. Tüm burjuva kliklerin dahi kabul ettiği üzere, seçimlerin galiplerinden bir tanesi de Kürt halkı ve onun adayları oldu.

Saldırılar katlanarak sürecek

Sermaye düzenin demokrasi oyunu sonlanmış oldu. Şimdiyse gündemde işçi ve emekçilere, gençliğe yönelik kapsamlı saldırı paketleri var. Buna göre işçi sınıfı ve emekçilerin köleliği pekiştirilecek, gençliğin eğitim hakkı elinden alınacak ve geleceği sermaye baronlarının ellerine bırakılacak.

Tüm bunların hazırlıkları çoktan yapılmıştı aslında. Üniversitelerdeki eğitim bedelinin katlanması, yönetim ve denetimin içerisinde sermaye kodamanlarının da bulunduğu (fakat öğrencilerin bulunmadığı) kurumlara bırakılması yönündeki hazırlıklar uzun bir süredir yapılıyordu. Seçimlerin araya girmesi nedeniyle de saldırıların en can alıcı noktaları ve uygulamaları ertelenmişti. Ancak şimdi seçimler bitti ve düzen saldırıları hızlıca hayata geçireceğini duyurmuş oldu. Gençlik sermayenin saldırıları karşısında gereken yanıtı vermeli, geleceğine ve özgürlüğüne sahip çıkmalıdır. Bunun tek yolunun da sokakları ısıtmak olduğu seçimler vesilesiyle bir kez daha kendisini doğrulamıştır.


Yaz dönemini kazanalım!

İrademizi güçlendirelim, bilinçte ve eylemde çelikleşelim! Yaz dönemi biz genç komünistlere sınıf çalışmasında eşsiz deneyimler kazanma imkanı sunmaktadır. Fabrikalarda, sanayi havzalarında, işçi mahallelerinde yürüteceğimiz çalışmalar, gençlik hareketi içerisinde sınıf devrimciliğinin tek temsilcisi olan bizler açısından işçi sınıfıyla ve emekçilerle doğrudan bağ kurma imkanını doğuracaktır. Bu imkan sınıf devrimciliği çizgimizi pratik içerisinde daha iyi biçimde kavramamızı sağlayacaktır. Ekim Gençliği’nin 2010 yaz sayısında “Gençlik işçi sınıfının çelik disiplini ile kavga alanlarında, fabrika havzalarında sınanmalıdır!” demiştik. Geçtiğimiz yaz bulunduğumuz alanlarda oldukça zengin ve anlamlı deneyimler yaşadık. Bu deneyimler hem yoldaşların her biri hem de çalışmamızın toplamı açısından büyük katkılar sağladı. Fabrika çalışması, direnişler süreci bu birikimin parçalarını oluşturdu.

2011 yaz dönemini de sınıf içerisinde çalışma deneyimlerimizi ve birikimlerimizi artırdığımız bir sürece dönüştürülmeliyiz. Yaz planlamamızın ana hedefine ise partinin birikimleri ile kendi birikimimiz arasındaki açı farkını kapatmak olarak koymalıyız. Fabrikalarda, atölyelerde üretimin içerisinde bulunurken de, fabrikalara, sanayi havzalarına, işçi-emekçi mahallelerine sesimizi taşırken de, eğitim planlamasını hayata geçirirken de, bu temel hedefi bir an olsun gözden kaçırmamalıyız. Parti mücadele sahnesine çıktığından beri iddialı, ısrarlı ve iradeli bir çalışma yürütmüştür. Sosyalizm davasının, sınıf mücadelesinin ihtiyaçları doğrultusunda hareket etmekten bir an olsun geri durmamıştır. En zayıf olduğu, devletin saldırısı sonucunda büyük darbeler aldığı dönemlerde dahi tereddüt etmeden yoluna devam etmiştir. Bugün de iddialı bir şekilde bu yürüyüşünü sürdürüyor.

“Parti, sınıf, devrim, sosyalizm!” çizgimizi, hareket noktamızı özlü şekilde anlatan bir şiardır. Bu şiardaki “sınıf” vurgusu, ısrar ve iradeyle, en zor zamanlarda bile inatla yüzümüzü dönmemiz gereken rotayı vurgulamaktadır. Eğer ki devrim diyorsak, eğer ki sosyalizm diyorsak yani bu düzeni yıkmaktan bahsediyorsak düzeni yıkacak güce sahip olan, tek devrimci sınıf olan işçi sınıfını örgütlemekten başka bir çaremiz yok demektir.

“Sınıf eksenli partiye geçiş” önümüzde duran temel hedeflerimizden biri. Bu hedefe ulaşmak için tek başına ideolojikpolitik bir hatta sahip olmak yeterli değildir, bu hattı hayata geçirecek kadrolara sahip olup olmamak belirleyicidir. Partinin ideolojik-politik birikimi ile aramızdaki açığı kapatmak ve partinin ihtiyaç duyduğu kadrolar olabilmeliyiz. Bu kendini dayatan, yakıcılığını hissettiren bir ihtiyaç olarak giderilmeyi bekliyor. Bu ihtiyaçları göz önüne alarak bir değişim-dönüşüm içerisinde olmalıyız. Kadro ihtiyacına yanıt verebilmeliyiz. İşte yaz çalışmamızda gözönünde tutmamız gereken temel hedeflerimizden biri de bu olacaktır.

Z. İnanç

Sınıfın partisi olma ve bu coğrafyanın devrimci geleceğini kucaklama iddiası ile yol yürüyoruz. Bu yolu yürürken geride bıraktığımız yıllar içerisinde iddialarımızı ileriye taşıdık. Bugüne kadar açık bir yüreklilikle, eksikliklerimizi, zaaflarımızı, almamız gereken mesafeyi ortaya koyduk. Eksikliklerimizle her karşılaştığımızda Marksizm-Leninizm'den aldığımız güç ile kendimizi yenilemeye çabaladık.

Sınıfın partisi olma ve bu coğrafyanın devrimci geleceğini kucaklama iddiası ile yol yürüyoruz. Bu yolu yürürken geride bıraktığımız yıllar içerisinde iddialarımızı ileriye taşıdık. Bugüne kadar açık bir yüreklilikle, eksikliklerimizi, zaaflarımızı, almamız gereken mesafeyi ortaya koyduk. Eksikliklerimizle her karşılaştığımızda Marksizm-Leninizm'den aldığımız güç ile kendimizi yenilemeye çabaladık. Bugün baktığımızda da birçok noktada eksikliklerimiz ile karşılaşıyoruz. Bu eksiklikleri görmek üzerimize düşen sorumluluğu anlamamızın vesilesi olmalıdır. Bu eksikliklerle her yüzleştiğimizde kendimize bir ayna tutalım. Her birimiz, iddialarımızı büyüttüğümüzde partinin iddiasını da büyütmüş olacağını bir an olsun unutmayalım.

19


İşçi sınıfının güvencesizleştirilmesi kapsamında gençliğin gündemine açılan en büyük saldırı alanı geleceksizlikte ifade edilebilmektedir. Bu adımın üniversiteler için temel yönü mali ve idari dönüşümlerdir. Kapitalistlerin üniversite yönetiminde daha dolaysız müdahale etmek istedikleri bu dönemde üniversitelerin mali yapısı pazara daha Gençlik baskı ve terör karşısında başkaldırıyor: doğrudan bağlanmak Gelecek ve özgürlük istiyoruz! istenmektedir. Bu süreçte koçbaşı dönüşüm paketleridir.

Geçen b döne

Emperyalistlerin ve kapitalist sistemin ihtiyaçları doğrultusunda saldırılarına ara vermedikleri bir dönemde üniversiteler “sivil polis” ve başörtüsü genelgeleri ile açıldı. Başörtüsünü her seferinde ikiyüzlü özgürlükler yalanına dolayan düzen bekçileri bu esnada sivil polislere ilişkin düzenlemelerini ortaya sererek üniversitelerde fiilen “OHAL”e geçtiler. Tek başına bu bile gençliği bekleyen tehlikenin boyutunu açıkça gösterebilmektedir. Her dersliğe bir polis, her üniversite yönetiminde bir eli kanlı katil, her kampüste bir karakol isteyenler açıktır ki, hayata geçirmek istedikleri saldırıların karşısında öğrencilerin sessiz kalmayacağını biliyor.

Sivil polis çıkarması ardından demokrasi sosuna sarılan düzen güçleri rektörlerle görüşmelere giriştiler. Uşaklarını karşısına dizen AKP şefi, sözde ÖTK temsilcilerini de unutmadı. Bu görüntü gençliğin militan eylemleri ile dağıtıldı. Gençlik talepleri ve başkaldırışı ile gündeme oturdu.

Yılların biriktirdiği sorunlar altında hareket kapasitesi daralmış, niteliği zayıflamış güçler tüm bu olumsuzluklar altında başladıkları dönemde karşılarına çıkan mevzilerde çeşitli güçlüklerle karşılaşsalar da, militan bir mücadele çizgisi çizmeye çalıştılar ve yılların baskı ve terörü karşısında teslim alınamayacaklarını dosta düşmana göstermiş oldular.

Henüz bir kazanım elde etmekten ve birikim oluşturmaktan yoksun olan gençlik hareketi yıl içinde arkası kesilmeyen saldırılar karşısında yine de mevzide direnme iradesini gösterebildi.

İşçi sınıfı ait olduğu mücadele mevzisine gelecektir!

Kapitalist krizin ağırlaştırdığı koşullar altında ezilen işçi ve emekçiler için son yıllar güvencesiz çalışma ve yaşamanın yaygınlaştığı ve ücretlerin düştüğü bir süreç içinde geçmektedir. Bu dönemin en vahşi saldırılarından biri torba yasası karşısında sokağa çıkan emekçilere azgınca saldıran polis onlarca insanı plastik mermileri ve gaz bombaları ile yaraladı. İşçi sınıfını ve emekçileri köleleştiren bu yasa tasarısı önümüzdeki sürecin sertleşeceğine dair de somut bir örnek oldu.

Bunların karşısında ise sınıfın bağrında yeşeren, işçi direnişlerinde somutlanan örgütlenme ve mücadele azmi bu korkuyu kamçılarken, düzenin bekçilerini vahşileştirmektedir. Ne var ki, son iki yıl göstermiştir ki, rüzgar eken fırtına biçecektir. Şimdilik tekil direnişler ve çok sınırlı mevzi direnişleri sınırında da kalsa, işçi sınıfı devlet terörü karşısına her seferinde bilenerek çıkmaktadır. Tehditlere karşı PTT, Konak, Ontex işçileri mücadeleden vazgeçmemektedirler.

Dönemin sonunda gençlik yine barikatlardaydı

İşçi sınıfının güvencesizleştirilmesi kapsamında gençliğin gündemine açılan en büyük saldırı alanı geleceksizlikte ifade edilebilmektedir. Bu adımın üniversiteler için temel yönü mali ve idari dönüşümlerdir. Kapitalistlerin üniversite yönetiminde daha dolaysız müdahale etmek istedikleri bu dönemde üniversitelerin mali yapısı pazara daha doğrudan bağlanmak istenmektedir. Bu süreçte koçbaşı dönüşüm paketleridir.

Bu paketleri tartışmaya açan sermaye uşakları 27-29 Mayıs’ta Uluslararası Yükseköğretim Kongresi'ni toplayarak önemli bir adım attılar. Bu adımı sokakta karşılayan gençlik saldırının boyutlarını yarattığı öfke ile yoğun polis terörüne direnerek önümüzdeki süreçte geleceksizleştirme karşısında kararlı duruşunu haber vermiştir. Dönemin bu biçimde bitmesi anlamlıdır. Bu süreçte gençliği hedef alan polis ve yargı terörü saldırının önümüzdeki dönemde boyutlanacağının açık ifadesidir. Zira sadece 27 Mayıs'ta öğrencileri hedef alan polis, Hopa'da can almıştır. Açıktır ki, önümüzde mücadelenin her iki yönden de sertleşeceği bir dönem vardır.

20

Seçim aldatmacası gençliğin taleplerine yanıt olamayacaktır

Düzen açıktır ki, bir dizi açıdan zorlanmaktadır. İşçi sınıfı ve emekçilerin sosyal istemlerine yanıt verememektedir, Kürt


bir dönemin dersleriyle yeni neme çok yönlü hazırlık! sorununu çözme yeteneğinden yoksundur, gençliğe bir gelecek sunamamaktadır. Böylesi bir dönemeçte gelen seçim süreci beklendiği gibi AKP'nin üstünlüğü ile tamamlanmıştır.

Türkiye'nin dört bir yanında isyan ateşleri yakılmışken burjuvazi açısından 2011 seçimlerinin anlamı büyüktü. Şüphesiz ki, asalak takımı için kabus ezilenlerin burjuva yönetim araçlarını bir kenara bırakmaları ve yüzlerini mücadele alanlarına dönmeleridir. Fakat seçim oyunu tutmuştur. Büyük oranda bir katılım ile gerçekleşen seçimlerde kitleler düzenin diktatörlüğü altında kalmaya razı oldular.

Bu koşullarda emperyalistlerin bölge planları TC'ye vahşi lejyonerlik görevleri dayatırken, içeride de emekçileri ve gençliği ağır bir sömürü ve faşist terör rejimi beklemektedir. Seçim yalanları ile geçen birkaç ay ardından bugün sermayenin uşakları sorunlarımızı çözmek için yapabilecekleri hiçbir şey olmadığı için gemi azıya alacaklardır.

Düzenin karşısına güçlü ve militan bir gençlik hareketi ile çıkmak için...

Geride bıraktığımız dönem açıktır ki, mücadele açısından hareketli bir seyir izledi. Gençlik kitleleri içinden mücadeleye bir yönelim oldu. Şüphesiz bu yönelik kararlı ve örgütlü bir düzeyden uzaktır. Ancak bu ilgi sözü edilen nitel ve nicel sınırlılığın aşılması açısından da bugün elimizdeki önemli bir imkandır. Öyleyse her yıla bir düşüş içinde giren gençlik hareketi için bu yıl oluşan dinamizm umut vermiştir. Önemli olan bu umudu büyütmektir.

Yani siyasi, örgütsel ve politik kazanımlar elde etmek, bunları gelecek için garanti altına alabilmek bugün gençlik hareketinin temel sorunudur. Sözgelimi, UYK gibi bir süreç üretilen söylemleri ile, etrafında topladığı güçler ile ve yarattığı etki ile harekette bir kazanıma dönüşmeli, önümüzdeki dönemde gençlik hareketinin ideolojik, örgüsel ve politik bakımdan güçlendirilmesi için değerlendirilebilmelidir. Genç komünistler açısından da, bu yönde sergilenecek çaba son derece önemlidir. Zira genel gençlik hareketi hakim dar grupçu anlayış eldeki imkanları ne görmekte ne de değerlendirmek için kılını kıpırdatmaktadır. Aksine mevcut hareketi hantallaştırmakta ve kısırlaştırmaktadır. Genç komünistler bunu kıracak adımlar atarken açıktır ki, kendi sınırlarını da aşarak mesafe katedebilirler. Yerel örgütlerin niteliğinin yükseltilmesi

oldukça yakıcıdır. Doğru bir politik hat oluşturmak şüphesiz ki, bu hattın doğru kavranması ve hayata geçirilebilmesi ile anlamını bulacaktır. Bu yönüyle de yerel örgütlerin niteliğinin yükseltilmesi önümüzde durmaktadır. Yanı sıra ise nicel olarak örgütlü güçlerin çalışmanın sürekliliğini sağlayacak bir seviyeye ulaşması ve etrafında daha geniş bir çeper yaratabilmesi politik hattın yürünmesinde imkanlarımızı arttıracak ve etkimizi geliştirecektir. Çünkü tüm değerlendirmelerimizi özetlediğimizde karşımıza çıkan, hoşnutsuzluğu biriken kitleleri mücadeleye kazanmak ise, bunu başarabilecek, kıpırdanmaya başlayan kitlelerin enerjisini kazanarak onları arkasına alabilecek bir gençlik örgütüdür. Genç komünistler bu ihtiyacı karşılamakla yükümlüdürler. Bu sınıfın öncüsü olma iddiasını taşıyan bir partinin çizgisinin gençlik alanındaki yansımasıdır, bunu gerçekleştirmekten geri durulacak her an devrimin gereklerinden uzak durmak demektir.

Korku duvarları yıkılırken devrimci örgütü güçlendirelim!

Geride bıraktığımız öğrenim dönemi kitle hareketlerinin militanlaştığı, mücadeleyi seçen milyonların meydanları doldurduğu bir sürece tanıklık etti. Neredeyse istisnasız bir biçimde ulusal ve uluslararası gündem mücadele haberleri ile doldu. Farklı coğrafyalardan milyonlarca insan benzer taleperle mücadele alanlarında buluştu. Böyelikle dönem emperyalist-kapitalist düzenin ezdiği milyonların öfkesinin patladığı bir dönem

Geride bıraktığımız dönem açıktır ki, mücadele açısından hareketli bir seyir izledi. Gençlik kitleleri içinden mücadeleye bir yönelim oldu. Şüphesiz bu yönelik kararlı ve örgütlü bir düzeyden uzaktır. Ancak bu ilgi sözü edilen nitel ve nicel sınırlılığın aşılması açısından da bugün elimizdeki önemli bir imkandır. Öyleyse her yıla bir düşüş içinde giren gençlik hareketi için bu yıl oluşan dinamizm umut vermiştir. Önemli olan bu umudu büyütmektir.

21


oldu. Elbette bu patlama onyılları bulan yılgınlıkların, bozgunların ve başarısızlıkların üzerine geldi. Ne var ki, çeşitli coğrafyalarda ezilenler üzerilerindeki ölü toprağını atıp kapitalistlerin korkularını kabusa çevirdiler.

Sınıf hareketinde yaşanan tüm sorunlara rağmen, uzun yıllara yayılmış bozgun ve yıkım dönemlerine rağmen gençlik dinamizmi ile yeni süreci karşılamaktadır. Düzenin karşısında tüm baskı ve terörüne rağmen teslim alamadığı bir hareket durmaktadır. Sirkülasyonun yoğun olduğu bu dönemde gençliği mücadeleye kazanabilmenin yolunu açabilmeli ve toplumun genelinde esen hoşnutsuzluk rüzgarını arkamıza alabilmeliyiz. Genç komünistler buna yapabilecek ve kendilerini birÖnlerinde ise politik müdahaleleri en etkili biçimde yapacak, kitle çalışmasını hedefli bir hatta oturtacak ve örgütlülüğü genişletecek bir donanım kazanarak alanlara çıkmak sorumluluğu durmaktadır. .

22

Dünya çapında, işçi ve emekçilerin genç kuşaklarıyla öğrenci gençliğin merkezinde olduğu kitle hareketleri büyük imkanlar yaratmaktadır. Bu hareketin en önemli özelliği ise korku duvarlarının aşılmış olmasıdır. İşkence ve katliamlara artık yeter diyerek isyanı seçinler, düzen güçlerinin kabusu olmuşlardır. Türkiye'de de düzenin baskı ve terörüne rağmen sokaklar terkedilmemektedir. Sınırsız baskı ve zor bir noktadan sonra sahibini vurmaktadır. Gençlik içerisinde de bu yönde ciddi belirtiler vardır. Halihazırda bu belirtiler, politik faaliyette ısrar, siyasal kimlikte sarsılmaz bir duruş ve elbette terör aygıtları karşısında kesin ve tok bir güçtür. Bununla birlikte dünya deneyimi gösteriyor ki, devrimci bir örgütün eksikliğinde tüm bu imkanlar ileriye taşınamamakta, tüm sonuçlarına ulaştırılamamaktadır. Zira tüm bu imkanları değerlendirecek, gücü örgütleyecek ve düzenin üzerinde yıkıcı bir güce dönüştürecek ancak devrimci partinin harcıdır. Bu açıdan da genç komünistler de devrimci örgütü tüm yönleriyle güçlendirmelidir.

Daha nitelikli bir gençlik örgütü için...

Güçlü yerel örgütler etkili ve sürekli bir faaliyet için şarttır. Bu eksiğimizi ortaya koyduktan sonra önemli birkaç noktaya vurgu yapmak gereklidir. Öncelikle ideolojik eğitim güçlerimizin kendilerini donatabilmeleri için sürekli ve sistemli hale getirilmelidir. Böylece yerel örgütlerin ihtiyaçlarını omuzlayacak kadroların gelişebilmesi için verimli ideolojik bir zemin elde edilecektir. Burada her düzeyde ilişkinin ve yoldaşın ihtiyaçları doğru belirlenebilmeli ve sürecin gereklerine uyan bir esneklikte olmalıdır. Doğru ve hedefli bir eğitim bu biçimde olabilir.

Yerel örgütlerin geliştirilmesi ve politik gençlik yayınımızın arasındaki ilişki gözönüne alındığında sürekliliği ve sistematikliği yakalamak yanında yayının niteliğinin de geliştirilmesi gerekmektedir. Bu yeni yazarların yayına kazanılabilmesi ve yayının içerik bakımından da zenginleşmesi anlamına gelmektedir. Bunun yanında ise yayının daha etkin biçimde kullanımı üzerine düşülmesi de gerekiyor. Geride bıraktığımız döneme bakacak olursak hem yayının niteliğinde ve kullanımında yaşanan sorunlar çalışmamızda ciddi sorunlara yol açabilmiştir.

Geride kalan dönemde karşımıza çıkan bir başka sorun da genel politik faaliyette yaşanan aksamalardır. Alanlarda sistemli ve hedefli bir faaliyet örmek hedeflerimizi gerçekleştirmenin yolunu açacaktır. Öncelikle genç komünistler belirlenen hedeflere ulaşabilmek için tüm güç ve imkanlarını ihtiyaçları karşılayabilecek biçimde harekete geçirebilmelidirler. Belirlenen hedefler doğrultusunda yerel güçlerin kendi imkanları ve özgün ihtiyaçlarına göre farklılaşan bir faaliyet örmeleri önemlidir. Bu özel bir yetenek olarak görülmek bir yana yerel güçlerin kendi alanlarına uygun çalışma yürütebilmelerinin başlıca gereğidir. Başka bir yanıyla da her yerel merkezi politikalardan ve materyallerden bağımsız olarak da kendi faaliyet kapasitesini geliştirebilmelidir. Yaşadığımız sorunların aşılabilmesi için birçok imkan mevcuttur. Önümüzdeki dönemde genç komünistler bu imkanlara odaklanmalı, hareketin ve örgütün ihtiyaçlarını karşılamak için hedefli bir biçimde imkanların üzerine giderek, doğru belirlenmiş politikalarla gelecek dönemi kazanmalıdırlar.

Sınıf hareketinde yaşanan tüm sorunlara rağmen, uzun yıllara yayılmış bozgun ve yıkım dönemlerine rağmen gençlik dinamizmi ile yeni süreci karşılamaktadır. Düzenin karşısında tüm baskı ve terörüne rağmen teslim alamadığı bir hareket durmaktadır. Sirkülasyonun yoğun olduğu bu dönemde gençliği mücadeleye kazanabilmenin yolunu açabilmeli ve toplumun genelinde esen hoşnutsuzluk rüzgarını arkamıza alabilmeliyiz. Genç komünistler buna yapabilecek ve kendilerini bir adım ileriye taşıyabilecek ideolojik arka plana sahiptirler. Önlerinde ise politik müdahaleleri en etkili biçimde yapacak, kitle çalışmasını hedefli bir hatta oturtacak ve örgütlülüğü genişletecek bir donanım kazanarak alanlara çıkmak sorumluluğu durmaktadır. Yaz süreci de her yönüyle bu hedefler doğrultusunda değerlendirilmelidir.


Kürt halkı meşru militan mücadeleyle kazanacak! Kürt sorunu, sermaye devleti ve onun sözcüsü AKP hükümetinin sözde çözüm için ortaya koyduğu “Kürt açılımı” aldatmacasının iflası ile farklı bir noktaya gelmiş durumda.

Başta ABD olmak üzere emperyalistlerin ve büyük burjuvazinin Türk devletine biçtiği “Ortadoğuda istikrarı sağlama” rolü, Kürt sorunun çözümü için belli konularda tavizler vermeyi gerektiriyordu. Emperyalistlerin kendisine biçilen her rolü en ileriden sahiplenen AKP hükümeti açısından bu süreç, “ileri demokrasi” söylemleri eşliğinde “Kürt açılımı” olarak ortaya kondu. Sermaye devletinin “Kürt açılımı” başta Kürt hareketi ve toplumun büyük bir kesimi tarafından ilgiyle karşılanırken, gelinen noktada iflas ettiği ve hareketi tasfiye etme ve tahhakküm altına alma projesinin bir parçası olduğu görülmüştür.

Bu süreçte Kürt hareketinin,“tutarsızlığı, bir yandan düzenle barışma çizgisi izlerken, öte yandan gerçekte ancak o aynı düzenin aşılması ile elde edilebilecek bir ulusal istemler bütünüyle hareket etmesindedir. Bu halen Kürt hareketinin akıl almaz çelişkisidir. Devrimle elde edilebilir olanı kurulu düzenle pazarlıkların ürünü anayasal reformlarla elde edebileceğini sanmak, ham hayallerle oyalanmaktır. Kürt hareketi tutarlı olmak istiyorsa iki şeyden birini seçmek zorundadır. Ya ulusal eşitliğe dayalı siyasal istemlerden vazgeçmeli, ya da bunun gerici burjuva düzeni ile pazarlıklarla, dolayısıyla anayasal reformlarla elde edilebileceği hayalinden. İkisinden de vazgeçmemek, bir çıkmaza saplanıp kalmakla aynı anlama gelmektedir.” (Devletin Kürt Açılımı, Ekim, sayı: 259, Ekim 2009)

Kürt halkının ulusal eşitlik ve özgürlük talepleri düzen sınırlarını aşarken, Kürt hareketinin çözümü bir takım pazarlıklarla anayasal reformlara sıkıştırması bir çelişki yaratmaktadır. Diğer yandan Kürt halkının yıllardır verdiği mücadele karşısında Türk devletinin uyguladığı “imha, inkar ve asimilasyon” politikasının emperyalistler ve burjuvazi için yarattığı pürüzü ortadan kaldırma iddiasındaki Kürt açılımı, bu sınırlılıkta bile adım atmakta aciz olduğunu göstermiştir. Referandum ve seçimler süreci ile ise bu acizlik bariz bir hal almıştır.

Kürt halkı meşru talepleri ile militan mücadeleyi büyütürken bir kez daha yoğun devlet terörü ve tutuklamalarla sindirilmeye çalışılmaktadır. 28 Nisan’da Cumhurbaşkanı, hükümet temsilcileri, ordu üst kademesi ile bazı bürokratların katılımıyla gerçekleştirilen Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında Kürt hareketinin gerçekleştirdiği ‘sivil itaatsizlik’ kampanyası “insan hakları kisvesi altında yürütülen yıkıcı faaliyet” olarak nitelendirilirken, AKP şefi Tayyip Erdoğan da “Kürt sorunu yoktur” türünden açıklamalar

yapmaktadır. Bunlarla birlikte ordunun operasyonlarının yanında gözaltı ve tutuklama terörü de yaygınlaşmaktadır.

Tüm bu saldırıların temel sebebi ise açıktır: Kürt halkının meşru militan mücadelesi. Sermaye devletine karşı büyüyen öfke 20 Nisan'da YSK vetosunu protesto eden lise öğrencisi İbrahim Oruç'un polis kurşunu ile öldürülmesi ve 12-14 Mayıs'ta da 12 HPG gerillasının katledilmesinin ardından doruğa çıkmıştır. Kürt halkı haklı öfkesini, Arap halklarının isyanlarından örnek alarak başlattığı “sivil itaatsizlik” eylemleri, bunu izleyen YSK veto protestoları, yüzlerce kişi ile sınırın aşılarak gerilla cenazelerinin getirilmesi gibi eylemlerle ortaya koymaktadır.

Gelinen aşamada Kürt hareketinin kritik bir noktada durduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Öcalan ateşkesin bitim tarihi olan 15 Haziran için “15 Haziran'dan sonra ya müzakere, ya kıyamet!” açıklaması yaparken, Demokratik Toplum Kongresi yayınladığı sonuç bildirgesinde “Kongremiz halkımızın direnişinin her türlü tasfiye ve yönelimi boşa çıkaracağını ve halkımızı özgürleştireceğini değerlendirmiştir. Bu kararlaşma düzeyini sahiplenen kongremiz kardeş Türkiye halklarına muhataplık çağrısını yinelemektedir. Muhataplığını yitiren AKP ile geliştirilecek bir sürecin olmadığı bilinciyle Türkiye halklarından kendi muhatabını geliştirme noktasında tarihsel rolünü oynama çağrısı yapmaktadır” denilmektedir. Tüm bu açıklamalarla birlikte Kürt halkının gerçek kurtuluşunu sağlayacak mücadele perspektifi ise ancak Kürt, Türk ve öteki milliyetlerden işçilerin, emekçilerin ve gençlerin devrim ve sosyalizm için mücadelesini yükseltmesinden geçmektedir. Kürt halkının gerçek ve kalıcı kurtuluşu ancak bu yolla gerçekleşecektir.

Sermaye devletine karşı büyüyen öfke 20 Nisan'da YSK vetosunu protesto eden lise öğrencisi İbrahim Oruç'un polis kurşunu ile öldürülmesi ve 12-14 Mayıs'ta da 12 HPG gerillasının katledilmesinin ardından doruğa çıkmıştır. Kürt halkı haklı öfkesini, Arap halklarının isyanlarından örnek alarak başlattığı “sivil itaatsizlik” eylemleri, bunu izleyen YSK veto protestoları, yüzlerce kişi ile sınırın aşılarak gerilla cenazelerinin getirilmesi gibi eylemlerle ortaya koymaktadır.

23


Hopa’da ve her yerde devlet terörüne karşı direniş!

Baskılar sökmedi, sökmeyecek!

Seçimler vesilesiyle işçi ve emekçilerin bilinçlerini bulandırma yarışına giren sermaye partileri ardı ardına mitingler düzenlediler, vaatler sıraladılar. Artvin’in Hopa ilçesinde ise AKP tarafından düzenlenen miting, ilçedeki ilerici ve devrimci güçler tarafından protesto edildi. En ufak bir protestoya dahi tahammülü bulunmayan sermaye devleti buradaki protestoya kolluk güçleri eliyle azgınca saldırmış ve Metin Lokumcu adlı öğretmenin ölümüne neden olmuştur.

Son süreçte kapsamlı bir saldırı paketiyle işçi ve emekçilerin elindeki son hakları gaspetmeye, emperyalistler için uşaklıkta yeni roller üstlenmeye hazırlanan sermaye iktidarı, oluşacak olan muhalefeti şimdiden baskı ve terör yoluyla ezmeye çalışıyor. Seçimler dahi buna engel olmamış, aksine faşist devlet terörü almış yürümüştür. Hopa’da yaşananlar ise bu bakımdan bir eşik olmuştur.

Hopa’da neler yaşandı?

Seçimler vesilesiyle işçi ve emekçilerin bilinçlerini bulandırma yarışına giren sermaye partileri ardı ardına mitingler düzenlediler, vaatler sıraladılar. Artvin’in Hopa ilçesinde ise AKP tarafından düzenlenen miting, ilçedeki ilerici ve devrimci güçler tarafından protesto edildi. En ufak bir protestoya dahi tahammülü bulunmayan sermaye devleti buradaki protestoya kolluk güçleri eliyle azgınca saldırmış ve Metin Lokumcu adlı öğretmenin ölümüne neden olmuştur.

Yoğun gaz bombasından etkilenerek kalp krizi geçiren Metin Hoca’nın ölümü Ankara ve İstanbul’da gerçekleştirilen eylemlerle protesto edildi. Ancak kolluk güçleri bu eylemlere de azgınca saldırdı. Ankara’da 53 İstanbul’da 22 ilerici ve devrimci gözaltına alındı. Çoğu tutuklandı. Yine Hopa’da olağanüstü hal ilan edilerek bir sürek avı başlatıldı. Gözaltına alınanlar saatler süren bir işkenceye maruz kaldılar. Küfür, taciz, kaba dayak, kelepçeli olarak karanlıkta ve ayakta bekletme gibi birçok işkence yöntemini kullanan polis Dilşat Aktaş adlı bir kadını da linç ederek kalça kemiğini kırdı. Yalnızca bu yaşananlar bile mevcut

durumun özü ve özetidir.

Mücadelenin ve öfkenin yükseldiği dönemlerde bu kadar pervasızlaşan sermaye devleti yeri geldiğinde demokrasi havarisi kesilerek özgürlüklerden dem vurmaktadır. Ancak bu ülkede işçi ve emekçilerin sahip olduğu tek özgürlük köle gibi çalışma ve yaşama özgürlüğüdür. Bu ülkede gençlerin sahip olduğu tek özgürlük susma ve başını önüne eğme özgürlüğüdür. Ankara’da polisin işkencesine maruz kaldığı yetmezmiş gibi tutuklanarak F tipi hapishaneye kapatılan 5 kişi bunun apaçık örneğidir. Hopa’da arkadaşlarının/ hocalarının katledilmesine göz yummadıkları için tutuklanan 6 kişi bunun apaçık örneğidir. Polisiyle, savcısıyla, mahkemesiyle bir baskı ve işkence aygıtı olan devlet, kan ve kıyımla beslenmektedir. Fakat bu türden bir baskı ve terör rejiminin her şeye muktedir olmadığını bize Mısır ve Tunus'taki kardeşlerimiz gösteriyor. Emekçiler ayağa kalktığında Türkiye'dekinden aşağı kalmayan faşist devlet aygıtının nasıl da işe yaramadığını biliyoruz. Hiç kuşku yok ki bu Hopa ve sonrasında estirilen devet terörü eceli gelenlere özgü bir zorbalık örneğidir. İşte bunun için haykırıyoruz, haykıracağız: Zorbalığınız sökmedi, sökmeyecek! Döktüğünüz kanın her damlasının hesabını soracak, düzenini yerle bir edeceğiz. Son olarak belirtelim:

24

Sokağa, eyleme, özgürleşmeye! Ekim Gençliği / Ankara


Emperyalizme taşeronlukta yeni dönem...

Emperyalistler, işbirlikçiler 6. Filoyu unutmayın!

Emperyalistlerin şefi ABD, dünya halkları üzerindeki egemenliğini sürdürürken, bu egemenliği işbirlikçi hükümetler ve onlar aracılığıyla kurduğu bölgesel karakollarla sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu işbirlikçi hükümetler ve devletler de kendi halklarına karşı bir suç şebekesi olarak çalışıyorlar. Bu işbirlikçi devletlerden biri de TC devleti ve onun AKP hükümetidir.

AKP’nin suçları saymakla bitmez!

Bilindiği gibi AKP, 2002 yılında ABD’nin tam desteğiyle (hatta ABD’de yapılan planların sonucunda) hükümete geldi. Hükümette kaldığı 9 yıl boyunca ABD’ye borcunu ödedi, yani ona tam bir uşaklık yaptı. ABD’nin her türlü isteğini yerine getirdi veya getirmeye çalıştı.

Son bir yılda ise bu uşaklık zirveye ulaşmış durumda. Füze Kalkanı Projesi’nde füzelerin Türkiye’de kurulması, Tayyip Erdoğan’ın "NATO’nun ne işi var Libya’da?" demesinden sonra meclis oylamasına bile gerek duymadan bir gecede savaş gemilerini Libya’ya göndermesi, İzmir’i NATO’nun harekat merkezi haline getirmesi, Arap halklarının isyanları sırasında ABD politikasının takipçisi olması vb. Tüm bunlar suç ortaklığının ve taşeronluğun boyutlarını ortaya koyuyor.

Taşeonlukta son nokta!

Kısa bir zaman önce ise bu uşaklık ve taşeronluk çizgisinde tüm sınırları aştılar. İzmir'deki NATO üssünü kara harekatları için merkez haline getirilmesinden söz ediyoruz.

Altına imza konulan bu suçun ayrıntaları Milliyet gazetesinin 6 Haziran tarihli sayısında şöyle yer aldı: "NATO komutanlığının korunacak olması Türkiye’nin İttifak içindeki siyasi, operasyonel ve taktik alandaki ağırlığını göstermesi açısından önem taşıyor. İzmir’le ilgili yeni görevlendirme İttifak’ın yeni vizyonuyla uyumlu bir adım olma özelliğine de sahip. Halen İspanya’da olan Kara Unsur Komutanlığı’nın batıdan doğuya kaydırılması NATO’nun görev aldığı yeni bölgeler dikkate alındığında daha anlamlı hale geliyor. Türkiye başından bu yana önceliğini İzmir’deki komutanlığın niteliğinden çok operasyonel kalmasına ve NATO’nun bayrak göstermeye devam etmesine verdi. Eski ve yeni yapı arasında askeri anlamda seviye farkı olmaması, NATO içinde ağırlıklı bir görev üstlenilmiş olması ve bazı ülkelerin komutanlıkları kaybettiği bir ortamda İzmir’in korunması Ankara’yı tatmin eden unsurları oluşturuyor. NATO’nun nihai kararı vermesinin ardından transformasyonun 12-18 ay alabileceği belirtiliyor." Tüm bunlardan çıkarılacak sonuçlar açıktır: Türk devleti ülke topraklarını emperyalistlerin ileri

savaş üssü haline getiriyor. Böylelikle kardeş halklarına yönelik kıyımlar ülke topraklarından örgütlenecek ve yönetilecektir. Bundan büyük onursuzluk, bundan büyük suç mu olur?

AKP bu uşaklığın karşılığını seçimlerde ABD desteği olarak aldı elbette. Diğer yandan düzen partileri olan CHP ve MHP’nin de bu büyük suça bir itirazları yoktur. CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun Libya tezkeresine AKP’den önce onay vermesi bunu doğruladı ve Amerikancılık konusunda AKP’den bir farkı olmadığını ortaya koydu. Yılların Amerikancısı, ABD’nin beslemesi olan MHP’den bahsetmek gereksiz zaten.

Mücadele acildir!

Bunların hepsi TC’nin NATO bünyesindeki misyonunun arttığına, ülkemizin artık daha fazla NATO’nun bir parçası olduğunun, ilerleyen günlerdeki bölge halklarına karşı gerçekleştirilecek saldırıların -Libya örneğinde olduğu gibi- ülkemiz üzerinden yapılacak olmasının işaretleridir. Unutmamak gerekir ki, dışardaki bu uşaklığı ve aktif taşeronluğu ise içerde artacak olan baskı ve terör tamamlayacaktır.

Olaylar bu bütünlükle düşünülürse ülkemizin bir parçasının daha NATO toprağı olmasına daha fazla sessiz kalmamalıyız. Geleceğimizi ipotek altına alan, ülkemizi emperyalist politikaların uzantısı haline getiren işbirlikçi burjuvaziye, sermaye devletine ve onun uşaklarına karşı mücadeleyi yükseltmeliyiz.

Geleceğimizi ipotek altına alan, ülkemizi emperyalist politikaların uzantısı haline getiren işbirlikçi burjuvaziye, sermaye devletine ve onun uşaklarına karşı mücadeleyi yükseltmeliyiz.

Derhal başta İzmir olmak üzere ülkemizdeki emperyalistlere açılmış tüm üsler kapatılmalı ve emperyalist aktif taşeronluk son bulmalı, işbirlikçiler hesap vermelidir.

Bu perspektifle antiemperyalist mücadeleyi büyütmeliyiz. Denizler'in mücadele ruhunu kuşanarak emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin karşısına çıkmalıyız. Onlara 6. Filoyu unutturmamalıyız.

25


Yunanistan’da iki dünya karşı karşıya! Kahire’den Madrid’e, Madrid’ten Atina’ya yüzbinler alanları dolduruyor. Rejimin biçimi, neo-liberal yıkım saldırılarının sonuçlarını pek değiştirmiyor. Her durumda işsizlik, yoksulluk, sosyal hakların gaspı, özelleştirme, yolsuzluk, rüşvet, çürüme ve kokuşma… Neoliberal saldırı küreseldi, sonuçları da öyle oldu. Zorbalıksa, sınıflar mücadelesinin keskinleştiği yerde, kapitalist devletlerin alamet-i farikasıdır. Yunanistan’da askeri darbe olasılığından söz edilmesi boşuna değil…

Kuzeyden güneye/güneyden kuzeye…

Genel grevler önce Akdeniz’in kuzeyinde başladı, güneyine sıçradığında ise halk isyanları şeklini aldı. Diktatörler devrildi etkileşim tersine döndü. Dalga Akdeniz’in güneyinden kuzeyine geri geldi. Güneyin deneyimleri kuzeyde yankı buldu. Bu sefer genel grevlere, yüzbinlerin kent meydanlarındaki alanları işgal etmesi de eklendi. İspanya’da başlayan meydan işgali Yunanistan’a sıçradı. 12 gün boyunca gece başkent Atina’daki Sintagma Meydanı’nda eylemler yapan işçiler, emekçiler, işsizler ve gençler Pazar günü yüzbinlerin katılımıyla dev bir gösteri gerçekleştirdiler. Modern Yunanistan tarihinin en kitlesel eylemini gerçekleştiren işçi ve emekçiler, tıpkı Tunus, Kahire, Al Manama, Sana gibi Arap başkentlerinde olduğu gibi ilklere imza attılar.

Sintagma meydanını özgürleştiren gençlerle işçi ve emekçiler hukuk, sağlık, basın, temizlik, gıda vb. konularda komiteler oluşturarak kolektif yaşamı inşa ediyorlar. Her akşam tüm eylemcilerle yapılan toplantılarda alınan kararlar halka sunularak onaylanıyor.

İki haftalık bir mücadele sürecinde meydanlarda özyönetim organlarını kuran emekçiler, kapitalizmin bireyciliğine karşı anlamlı bir yanıt veriyorlar. Sınıflar mücadelesinin sarsıcı ortamı işçiler, emekçiler, kapitalizmin geleceksizliğe mahkum etmek istediği gençler ve işsizler için hayatta kalmak ve kazanmak için dayanışma ve omuz omuza mücadele dışında bir yolun bulunmadığını öğretiyor. Farkı ülkelerde, faklı kültürlere mensup, farklı kıtalarda meydanları işgal eden işçi ve emekçilerle gençlerin kısa sürede kolektif yaşamı kurması bir tesadüf değil. Zira sömürü ve baskı altında bulunan sınıflar için dayanışma ve birleşik mücadele, evrensel bir kuraldır. Sınıf mücadeleleri tarihi sayısız kez bu olguyu kanıtlamış, devam eden sınıf mücadeleleri de bunu döne döne kanıtlamaktadır.

Genel grevle kitle direnişi aynı anda…

Yunanistan’daki kitlesel hareketin Arap dünyasındaki isyanlardan farkı, işçi sınıfının ilk günden itibaren genel grev silahıyla sahne alması, dahası merkezinde olmasıdır. Bu olgu hareketin en güçlü yanıdır. Zira sadece emekçilerin isyanı veya genel grevle baş etmek egemenler için mümkün olabilir. Ama aynı anda hem genel grev hem yüzbinlerin direnişiyle baş etmek hiç de kolay değil. Yakın geleceğin mücadele biçimi olacağı anlaşılan birleşik direniş, şimdiden kapitalist/emperyalist sistemin efendilerini endişelendirmeye başladı. Zira kapitalizmin yapısal krizi aşılamıyor, dolayısıyla işçi ve emekçilerle gençlerin öfkesi de hızla yayılıyor. Başka bir ifadeyle birleşik direnişler evrenselleşme aşamasında…

Arap dünyasındaki halk isyanlarının sadece diktatörlere karşı değil, aynı zamanda neo-liberal saldırı ve kapitalizmin küresel krizinin yıkıcı sonuçlarına karşı biriken öfke sonucu patlak verdiğini gizlemeye çalışan gerici güçlerin foyası, tüm çirkinliğiyle ortaya çıkmış bulunuyor. Zira Yunanistan’da liberal takımının “kutsal”

26

addettiği burjuva demokrasisi şimdilik işbaşındadır. Hal böyleyken “Tahrir tipi direniş”in Sintagma’ya taşınması, esas sorunun kapitalizmin yapısal krizinin yıkıcı sonuçları olduğunu gözler önüne seriyor. Yunanistan’da mücadele henüz Tunus, Mısır ve Yemen’de olduğu gibi halk isyanı düzeyine sıçramadı. Ancak bunun potansiyellerini taşıdığı, gelinen yerde kimse için bir sır değil. Pazar günü Atina’da meclisin bulunduğu Sintagma meydanındaki eyleme katılan yüzbinlerin, hükümet istifa etmedikçe, IMF ve AB kararları yürürlükten kaldırılmadıkça eylemlere son vermeyeceklerini ilan etmeleri, Yunanistan burjuvazisi ve AB emperyalistlerine tam bir meydan okumadır. Alanları işgal eden yüzbinlerin egemenleri ve onların düzenini hırsız ilan edip, bu düzenin yıkılması gerektiğini dile getirmeleri, kapitalizme karşı biriken öfkenin boyutları hakkında fikir vermektedir. Vurgulamak gerekiyor ki, Yunanistan gibi işçi sınıfının yaygın ve örgütlü, devrimci/Marksist birikimin güçlü olduğu bir ülkede olayların ayaklanma boyutuna sıçraması, anti-kapitalist bir devrimin koşullarının oluşması anlamına gelir ki, Avrupa’da sınıflar mücadelesinin bu düzeye gelmesinin yaratacağı sarsıntının muazzam olacağı aşikâr.

Çöküşün eşiğindeki sistem sınıf çatışmalarını körüklüyor

Hem uçurumun kıyısında dolanan Yunanistan burjuvazisi hem onu kurtarmaya çalışan AB emperyalistleri, tam bir açmaz içindeler. Zira sistemi kurtarmak için IMF reçetelerinin uygulanması kaçınılmaz, bu ise, rejimi tehdit eden sınıf ve kitle hareketinin daha yaygın daha kitlesel daha militan bir düzeye sıçraması anlamına gelir ki, bu da kapitalist/emperyalist sistemin tümü için ciddi bir risktir.

Hal böyleyken IMF ile AB şefleri, “vaat edilen kredi dilimini almak istiyorsan ‘kemer sıkma’ politikasını uygulamak zorundasın” diye “sosyalist” Papandreau hükümetine ültimatom veriyorlar. Bu tutum, emperyalistlerin pervasızlığını gözler önüne seriyor. Zira Yunanistan’da olup bitenler onları ilgilendirmiyor. Onlara göre baldırı çıplaklar isyan ediyorsa, ordu ve polis ne güne duruyor…

Şimdiden partisinde çatlaklar oluşan Papandreu ise, IMF-AB emirlerini yerine getirmeye kararlı olduğunu söylüyor. Görünen o ki, başka çıkış yolu da yok; sistemi iflastan kurtarmanın tek yolu IMF-AB kredileri ve bunun şartı olarak dayatılan kemer sıkma politikalarını uygulanmak... Bu ise, işçi sınıfı ve emekçilerle gençleri açıktan kavgaya davet etmek demektir. Genel grev silahını kuşanıp meydanları işgal eden yüzbinler, “Kavgaya davet ettiniz, davetiniz kabulümüzdür!” mesajını vermiş bulunuyor.

Tüm veriler Yunanistan’da sınıflar mücadelesinin şimdiden hesap edilemeyecek bir evreye doğru ilerlediğine işaret ediyor. Ne burjuvazi ve onun arkasındaki emperyalistler saldırıdan kolay vazgeçecek ne işçi sınıfı ile emekçiler bu pervasızlığa kolay boyun eğecek. İki sınıf, iki zıt dünya iradesini ortaya koyarak çatışmaya hazırlanıyor.

Bu çatışmanın tek gerçek çözümü işçi sınıfıyla emekçi müttefiklerinin kapitalizmi yıkıp sosyalist işçi emekçi cumhuriyetini kurmaları olacaktır. İşçi sınıfı devrimci önderliğini yaratıp etrafında kenetlendiğinde ne burjuvazi ne de emperyalistler bu gücün karşısında durabilecektir. (Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak, Sayı: 2011/22, 10 Haziran 2011)


Ortadoğu’daki isyan ruhu siyonistleri zorluyor Arap dünyasındaki isyanlar İsrail’i doğrudan hedef almasa da, bu gelişmelerden en çok rahatsız olan kuşkusuz ki, Tel Aviv’deki ırkçısiyonist rejim oldu. Zira isyanlar, ABD uşağı/İsrail işbirlikçisi rejimleri sarsmakla kalmadı, Filistin halkı ve Filistinli örgütler üzerinde de sarsıcı etkiler yarattı. Filistin halkının basıncı altında kalan Hamas-El Fetih ikilisi parçalanmaya son verecek anlaşmayı imzalamak zorunda kalırken, Nakba’nın yıldönümünde İsrail sınırlarına dayanarak “dönüş hakkı” uğruna fiili mücadeleyi başlatan binlerce genç, bellek ve iradenin kazandığını dosta düşmana gösterdiler.

İsyan ederek onurunu kazanan halklar, korku duvarını parçalamış, değiştirme gücü ve iradesinin farkına varmış bulunuyor. Bu yeni durum, ağır bedeller ödemesine rağmen son yıllarda dinci Hamas ile teslimiyetçi El Fetih arasında sıkışan Filistin halkının da yeni arayışlara girmesini tetikledi. Hal böyleyken, Arap başkentlerini saran meşru/militan/kitlesel direnişlerin Filistin direnişine de yeni boyutlar kazandırması kaçınılmazdı. “Halk parçalanmanın son bulmasını istiyor!” şiarıyla Gazze ve Batı Şeria’da sokaklara dökülen onbinler, bunun ilk işaretlerini verdiler. Dört koldan İsrail sınırlarına dayanarak başlatılan “Filistin’e dönüş” eylemleri ise, bir başka direniş biçimi olarak gündeme geldi.

İsrail’in emperyalist güçlerin desteği ile Arap devletlerine karşı giriştiği Haziran 1967 savaşının yıldönümünde de yüzlerce Filistinli ve Suriyeli genç, işgal altındaki Golan Tepeleri’ne doğru yürüyüşe geçerek, İsrail sınırına dayandılar. Vahşi bir şekilde gençlere saldıran İsrail savaş aygıtı 23 kişiyi katlederken 350 kişiyi de yaraladı. Soğukkanlı katiller sürüsünden oluşan İsrail ordusunun askerlerine karşı göğsünü siper ederek sınıra dayanan yüzlerce genç, hayatlarında görmedikleri işgal altındaki vatanlarına dönüş hakkından vazgeçmediklerini bir kez daha dünyaya gösterdiler. Bu mücadele biçiminin yeni boyutlar kazanarak devam etmesi kaçınılmaz görünüyor. Bu ise siyonist şeflerin halk isyanlarıyla başlayan kabusunu daha da uzatıyor.

Belirtmek gerekiyor ki, tepeden tırnağa katliamcı zihniyetle malul olan siyonist rejim, onbinler İsrail sınırına dayandığında, sadece vahşi katliamlarla bu kuşatmadan kurtulamayacağının farkındadır. Beyaz Saray ve Pentagon’daki savaş baronlarından aldığı sınırsız desteğe dayanarak saldırılarında sınır tanımayan İsrail’in, bu yolla giderek daralan kuşatmadan kurtulması artık olası değil. Irkçı-siyonist rejimin yakın gelecekte daha da saldırganlaşma ihtimali yüksektir. Nitekim Obama’nın Filistin sorununun “çözümü” için çaba sarf ettiği günlerde İsrail başbakanı Netanyahu, Yahudi yerleşimlerinde bin 500 yeni bina inşa edileceğini ve “birleşik Kudüs”ün İsrail’in “ebedi başkenti” olacağını vaaz ediyordu. Amerikan Kongresi’nde konuşan siyonist şefin, 40 dakikalık konuşması boyunca 29 kez alkışlandıktan sonra, Obama da “1967 sınırlarında Filistin devletinin kurulması gerektiği” yönündeki sözlerini iki gün içinde yutmak zorunda kaldı. Netanyahu önünde eğilen Obama’yı utanç verici bir duruma düşüren bu gelişmeler, siyonist şefleri kısmen rahatlatsa da, İsrail etrafında daralan kıskacı genişletmeye yetmiyor. Bu arada Arap dünyasındaki halk isyanlarının sarsıcı etkisinde kalan İsrail’deki barış savunucusu güçler de, siyonist ordunun 1967 sınırlarına çekilmesini ve başkenti doğu Kudüs olan bir Filistin

devletinin kurulması gerektiğini savundular.

İsrail’de barıştan yana güçlerin son yıllarda zayıfladığı göz önüne alındığında, Tel Aviv’de 5 bin kişilik bir eylem gerçekleştirmeleri, bu örgütlerin güçlenme süreci içinde olduğuna işaret ediyor. Bu gelişme önemlidir. Zira İsrail’deki Yahudi işçi ve emekçilerin de siyonizmin vahşetinin farkına varıp buna karşı tavır almalarının büyük bir önemi var. Kolay olmasa bile, ırkçı-siyonizmin Yahudi emekçiler dahil, Ortadoğu halkları için bir tehdit oluşturduğu gerçeğinin İsrail’de de anlaşılması, bu kokuşmuş zorba rejimin yıkılmasında kritik bir rol oynayacaktır. Arap dünyasındaki halk isyanları ve bu sürecin Filistin’e yansımalarının, bu süreci başlatması olası görünüyor. Siyonist rejimin gayr-ı meşru konumu daha yaygın bir kabul görürken, Filistin halkının davasının haklı ve meşru olduğunu ABD emperyalizmi dışında açıktan reddeden kimse kalmadı. Obama’nın bile (iki gün sonra bu sözlerini yutsa da) 1967 sınırlarında bir Filistin devletinin kurulmasından söz etmek zorunda kalması, Filistin direnişinin kritik öneminden kaynaklanıyor.

Filistin davasının Arap dünyasında kritik bir rol oynaması, halk isyanlarıyla kabuk değiştiren Ortadoğu’da çıkarı olan emperyalist güçleri de sorunla daha yakından ilgilenmeye zorluyor. Zira Filistin halkına karşı ırkçı-siyonist rejime destek verenlerin Arap dünyasında hiçbir saygınlıklarının kalmayacağını emperyalistler de biliyor. Nitekim Obama’nın çırpınıp durması da bundandır. Bu olgu Rusya ve Fransa’nın da soruna “yakın ilgi” göstermelerine yol açıyor. Farklı hesaplarla gündeme geldiği açık olan bu “ilgi”, İsrail’i rahatsız etmeye başladı bile. Siyonist rejimin 60 yıldır devam eden küstah saldırganlıktan kolay vazgeçmesi beklenmiyor, ama bu saldırganlığın İsrail devleti etrafındaki kıskacın daha da daralmasına yol açması, gelinen yerde kaçınılmazdır.

Halk isyanları dalgasının siyonist işgale karşı direnişi güçlendirici etkisine rağmen, Filistin halkının zayıf noktası devrimci önderlikten yoksunluktur. Dinci Hamas veya teslimiyetçi El Fetih gibi güçlerle siyonizmin yenilgiye uğratılması olası değil. Hamas-El Fetih ikilisi, halen Filistin’deki en güçlü örgütlerdir. Buna karşın Batı Şeria ve Gazze’yi birbirinden ayıran, bu iki akımın çizgileri, birleşik bir direniş örmek bir yana, bunun önünde engeldir. Nitekim parçalanmaya son veren anlaşmaya imza atmalarına rağmen, her iki taraf da bazı konularda somut adım atabilmiş değil.

Buna karşın son yıllarda “örgütsüz” Filistinlilerin sayısında büyük bir artış olduğu da gözleniyor. Bu açmazın aşılması, ancak var olan devrimci akımların güçlenmesi veya yeni kurulacak devrimci bir akımın Filistin’de etkin olması ile mümkün olabilir.

Güçlü bir devrimci akımın olmadığı yerde, direnişi zafere ulaştırmak için şart olan birleşik direnişin örülebilmesi mümkün değil. El Fetih ve Hamas deneyimleri bu olguyu doğrulayan örneklerle doludur. Örgütsüz kesimlerle var olan örgütlerdeki direnişçi damarı birleştiren bir devrimci önderlik, Filistin davası için hayati önemdedir. Elbette böyle bir önderlik oluşana kadar Filistin direnişi devam edecek; bu arada belli kazanımlar elde etmesi de olasıdır. Buna karşın devrimci önderlik, nihai çözüm için tek çıkış yoludur. (Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak, Sayı: 2011/22, 10 Haziran 2011)

27


İşçi sınıfı, emekçiler ve gençlik sokaklarda

Dünyadan haberler Şili'de öğrenciler sokakta

Şili'de binlerce lise ve üniversite öğrencisi eğitim sisteminin ticarileştirilmesine ve neoliberal politikalara karşı sokağa çıktı. Bakır madenlerinin yeniden kamulaştırılmasını ve daha iyi iş koşulları talep eden maden işçileri de öğrencilerin gösterilerine destek verdi.

Protestocular Pinochet diktatörlüğü döneminden (1973-1990) kalma anayasanın da değiştirilmesini talep ediyorlar. Göstericiler ayrıca laik eğitim ve özellikle de 2010 Şubat depreminde hasar gören eğitim kurumlarının altyapılarının güçlendirilmesi taleplerinde bulundular.

Emekçiler hükümeti salladı!

Yunanistan'da gerçekleştirdikleri genel grevle birlikte meclisi kuşatan emekçiler hükümeti sallıyor. Baskı ve terörün kıramadığı emekçilerin büyük öfkesi karşısında Başbakan Papendreu, çareyi kabinesini yenilemekte buldu.

Yunanistan'da işçi ve emekçiler bir yıl içerisindeki 15. genel grevi 15 Haziran'da gerçekleştirdiler. Yaşamın durduğu ülkede emekçilerin öfkesi sokaklara taştı. Eylemin merkezi durumundaki Atina Sytagma Meydanı'nda gerilim doruğa çıkarken, parlamentoya girmek isteyen emekçilerle polis arasında çatışmalar yaşandı. "Kendinizi de borçlarınızı da alıp gidin'' sloganının öne çıktığı alanda, emekçiler yıkım programını görüşecek olan parlamentoya milletvekillerinin giriş çıkışlarını durdurmaya çalıştılar. Öfkeli kitle polise ve kamu araçlarına taşlarla saldırdı. Polisin göz yaşartıcı gaz ve tazyikli su ile dağıtmaya çalıştığı kitle kararlıca eylemini sürdürdü. Meydanda toplananların sayısı 20 bini buldu.

Barcelona’da göstericiler parlamentoyu kuşattı

İspanya’nın Barcelona kentinde sistem karşıtı gruplar Katalan parlamentosunun etrafını kuşattı.

15 Haziran akşamından bu yana parlamentoyu saran eylemciler, Katalonya özerk yönetiminin, sağlık ve sosyal alanlarda kesinti yapılmasını öngören 2012 bütçesiyle ilgili bugün başlatacağı görüşmeleri protesto etti.

28

İki bine yakın eylemci, park etrafında

sabahlayan göstericilerle birleşerek sabah saatlerinden itibaren Katalan milletvekillerinin parlamento binasına girmesini önlemek için girişte toplandı.

Polisin güvenlik koridoru oluşturarak eylemcileri durdurma çabasına rağmen, parlamentoya gelen milletvekilleri yuhalandı, itildi ve bazılarının üzerine spreyle kırmızı boya sıkıldı.

Honduras’ta öğretmenler açlık grevinde

5 öğretmen; Yanina Parada, Valentín Canales, Juan Carlos Cálix, Luis Sosa ve Wilmer Moreno; 40 gündür Honduras Kongre Merkez Binası önünde açlık grevi yapıyor ve sağlık durumlarına rağmen sonuna kadar mücadelelerini sürdüreceklerini söylüyorlar.

Açlık grevi yapan öğretmenler, Mart'taki eylemlere katıldıkları için işten çıkarılan ve tüm hakları gasbedilen 303 öğretmenin işlerinin iadesini ve eğitim sistemi ile ilgili temel sorunların acil çözümünü talep ediyor.

Tayvan'da işçi haklarını ihlal edenler ifşa edilecek

Tayvan Emek İlişkileri Konseyi, işçi haklarını ihlal eden işverenlerin isimlerini açıklamaya hazırlanıyor. İşçileri aşırı uzun saatler boyunca çalıştıran, fazla mesai ödemesi yapmayan ve izin kullanmalarına izin vermeyen işyerlerinin isimleri internet ya da gazeteler aracılığıyla kamuyla paylaşılacak. Böylece imajını zedelemek istemeyen şirketlerin gerçekleştirdiği ihlalleri azaltacağı umuluyor. Bu çerçevede, para cezaları da azami 10 bin dolara kadar yükseltilecek. İşçilerin, herhangi bir tazminat ya da ek ödeme olmaksızın, çok uzun mesailer yaptığı Tayvan'da, geçen yıl 19 işçinin fazla çalışmadan kaynaklanan nedenlerle öldüğü açıklandı.


Referandumdan “hayır” çıktı

İtalya'da nükleer enerji santrallerinin yeniden açılması, suyun özelleştirilmesi, başbakan ile bakanlara kısmi dokunulmazlık sağlanması başlıklarında gerçekleştirilen iki günlük referandum 14 Haziran'da sona erdi. Sandıktan nükleere, suyun özelleştirilmesine ve dokunulmazlıklara yüzde 95'e yakın bir oranla “hayır” çıktı. Başbakan Berlusconi %50 katılım gerektiren referandumun geçersiz sayılması için sandığa gitmeme çağrısı yapmıştı. Fakat yaklaşık 47 milyon seçmenin yüzde 57'si referanduma katıldı.

Vergi kaçırma, görevini kötüye kullanma ve küçük yaşta bir kızla fuhuş yapmak davalarından yargılanan Berlusconi'yi darbe indirildiği belirtilirken, referandum sonuçlarının açıklanmasıyla kutlamalar yapıldı.

Bin Ali 'gıyaben' yargılanacak

Tunus'taki halk isyanı sonucu ülkeyi terk etmek zorunda kalan Zeynel Abidin Bin Ali'nin yargılanmasına 20 Haziran’da başlanacak.

Bin Ali'nin yargılanmak üzere Tunus'a iade edilmesi için temasa geçilen Suudi yetkililerden olumlu yanıt alınmaması nedeniyle hem askeri hem de sivil mahkemelerdeki duruşmalar "gıyaben" gerçekleşecek.

Bin Ali'nin öncelikli olarak yargılanacağı suçlamalar ise başkanlık sarayında ele geçirilen uyuşturucu, silahlar ve ciddi miktarda para ile ilgili olacak.

İspanya'da görkemli dönüş

İspanya'da işsizlik ve geleceksizliğe karşı uzun süre meydanları işgal eden gençler 13 Mayıs'ta eylemlerini bu biçimiyle sürdürmeye son vermeleri ardından 19 Haziran'da duyurdukları gibi alanlara geri döndüler. Onbinlerce kişinin katıldığı görkemli eylemler İspanya sokakları sosyal yıkım saldırılarına karşı yenide doldu.

Madrid'de başkentin 6 ayrı mahallesinden yola çıkan göstericiler meclisin 200 metre yanındaa Neptuno Meydanı'nda toplandıllar. Gençlerin, işçilerin, emekçilerin, işsizlerin ve göçmenlerin yer aldığı eylemde siyasi ve ekonomik sistem teşhir edildi. Yürüyüş sırasında politikacılar aleyhine “Bizi temsil etmiyorlar!” sloganın yanısıra "Avrupa duy sesimizi İspanya krize karşı mücadelede!", "Bu krizin faturasın biz ödemeyeceğiz!", “Birlik olan halk parçalanamaz!” sloganları da atıldı. Pankartlarda da "Demokrasi, neredesin", “Kamu sektörlerinin özelleştirmesine hayır", "Birleşen halk asla kaybetmeyecek" gibi şiarlar yer aldı. İspanya'nın 60 kentinde yapılan eylemlerde kemer sıkma politikalarına karşı genel grev talebi yükseltildi. Aralarında Yunanistan, İtalya, Türkiye gibi ülkelerinde yer aldığı 98 ülkede İspanya'da destek eylemleri

örgütlendi.Cammu

Keşmir'de Genel Grev Hindistan'ın Müslümanların çoğunlukta olduğu Cammu Keşmir eyaletinde, Hindistan yönetimine karşı üç yazdır yapılan protesto gösterilerinde ölenleri anmak için genel grev yapılıyor. Eyaletin en büyük kenti Şrinagar'da iş yerlerinin, mağazaların çoğunun ve okulların kapalı olduğu, toplu ulaşımın ise çalışmadığı belirtildi.

Cammu Keşmir'de üç yazdır düzenlenen protesto gösterilerinde 180 dolayında kişi yaşamını yitirmişti. Eyalette 10'dan fazla ayrılıkçı örgüt bağımsızlık ya da Pakistan'la birleşmek için Yeni Delhi hükümetine karşı 1989'dan bu yana mücadele ediyor. O tarihten bu yana çıkan şiddet olaylarında 68 binden fazla kişi öldü.

Bir günde grev, işgal, direniş ve 439 tutuklu...

Brezilya’nın en tanınan, kalabalık ve büyük kentlerinden Rio da Janeiro’da en önemli gündem itfaiyeciler. Ülkede en düşük maaşı alan ve grev hakkı tanınmayan itfaiyeciler Mayıs ayı boyunca çeşitli eylemliliklerde bulunmuş, ay sonunda Rio Eyaleti yetkilileri ile yapılan görüşmeler sonuçsuz kalmıştı. Bunun üzerine greve başlayan itfaiyeciler, 3 Haziran Cuma günü saat 18.00 sularında Rio de Janeiro Eyalet Meclisi (ALERJ) önünde bir araya gelerek aileleriyle birlikte büyük bir protesto eylemi düzenledikten sonra kışlalarına doğru yürüyüşe geçtiler. Saat 20.00’da hala çalışmaya devam eden itfaiyecilerin grev kırıcılığına engel olmak için kışlalarını işgal eden itfaiyecilere polis saldırdı ve 439 itfaiyeciyi tutukladı. Kentte itfaiyecilere destek kampanyaları devam ederken, PM (Policia Militar – Polis Gücü) tarafından yapılan açıklamada itfaiyecilerin 10 yıla kadar ceza alabilecekleri ifade edildi.

Hollanda'da grev

Hollanda'da kemer sıkma politikalarına karşı Haziran’ın 7’sinde Amsterdam, 8’inde Den Haag, 9’unda ise Rotterdam’da toplu taşıma işçileri 24 saatliğine greve gitti. Ayrıca grev, Amsterdam ve Rotterdam’da mitinglerle desteklendi.

Uzun süredir çeşitli dönemlerde iş bırakarak taleplerini dile getiren taşıma işçileri, sendikadan daha uzun süreli bir grev talep ediyorlar. Yeni bir grevin en az 1 hafta sürmesini istiyorlar. Ancak Hollanda kanunları grev hakkını çeşitli kanun maddeleriyle sınırladığından dolayı toplu taşımada uzun vadeli grevlere izin verilmiyor. Bir sonraki grev ise 29 Haziran'da gerçekleştirilecek. Bu 3 şehirde eş zamanlı örgütlenecek olan grev günün yoğun saatleri dışında gerçekleştirilecek. Ayrıca sabah ve akşam yolcular bedava taşınacaklar. Uzun mesafeli taşımacılıkta da toplu sözleşme görüşmelerinde anlaşma sağlanamadı. Enflasyonu bile telafi etmeyen bir ücret artışı (düşüşü) teklif edilirken şimdiden eylem hazırlıkları başladı.

29


Grevlerden, direnişlerden, sokaklardan...

Sınıf haberleri Cumartesi yürüyüşünde faşistpolis provokasyonu

Taksim'de direnişlerin ve mücadelenin kürsüsü kuruldu...

Hakları ve gelecekleri için direnen işçiler, Taksim eylemlerinin 15. haftasında bir kez daha İstiklal Caddesi’ndeydiler. Ontex’in de sahibi olan Goldman Sachs Capital Partners ve Texas Pacific Group bünyesindeki Burger King Burger King önüne yürüyen Kubatoğlu, PTT ve Ontex/Canbebe direnişçileri mücadele kararlılıklarını dile getirdiler. Galatasaray Lisesi önünde toplanan direnişçi işçiler ve destekçi güçler Taksim Tramvay Durağı’ndaki Burger King önüne yürüdüler. Sloganların atıldığı yürüyüşte, kitlenin İstiklal Caddesi üzerindeki Demirören AVM önünden geçişi sırasında faşistler provokasyon girişiminde bulundu. Faşistlerin provokasyon girişimini fırsat bilen polise “Baskılar bizi yıldıramaz!” sloganıyla karşılık verildi.

Coşkulu sloganlarla devam eden yürüyüş Burger King önünde yapılan konuşmalar ve oturma eylemiyle sürdü. Ontex işçisi Mustafa Bozkurt, geçtiğimiz hafta direnişlerdeki tüm işçilerin katılımıyla gerçekleştirdikleri kitlesel yürüyüşü hatırlattı. Direnen işçiler olarak mücadelelerini birleştirmeye çalıştıklarını söyledi. Önümüzdeki hafta gerçekleştirecekleri 16. hafta eylemini Ontex’in Yenibosna’daki fabrikası önünde yapacakları bilgisini veren Bozkurt, direnişin 130. gününe denk gelecek olan bu günde direniş alanında şenlik yapacaklarını duyurdu.

Nakliyat-İş'ten Ontex ziyareti

Şanlı 15-16 Haziran direnişinin 41. yılında direnişçi işçileri yalnız bırakmayan DİSK Nakliyat-İş Sendikası ve ambar işçileri, Ontex/Canbebe işçilerini ziyaret ederek sınıf dayanışması örneği sergilediler.

Nakliyat-İş Sendikası adına konuşma yapan Ali Rıza Küçükosmanoğlu 15-16 Haziran ruhunun bu direnişlerde yaşatılacağını, direnişlerin küçüğü, büyüğü olmadığını vurguladı. Küçükosmanoğlu Ontex patronuna seslenerek “Sanmasın ki Ontex işçileri yalnızdır, arkasında milyonlarca işçi vardır” dedi. Direnişçi işçilerden Gamze Kayhan ziyarete gelenleri selamladığı konuşmasında; Kavelleri, Sungurları, uzun yürüyüşleri yaratan, sendikalarına sahip çıkan ve fabrika fabrika, barikat barikat sokaklarda direniş ateşini yakan işçilerin mücadele deneyimine, mirasına sahip çıkılacağına söz verdi.

30

100’e yakın işçinin katıldığı ziyaret hatıra fotoğrafının çekilmesi ardından son buldu.

taşıdılar.

Karşılaştıkları işten atma saldırısına karşı direniş bayrağını yükselten direnişçi Ontex/Canbebe ve PTT taşeron işçileri, Cumartesi eylemlerinin 14. haftasında bir kez daha kavga kararlılıklarını Taksim'e

Kubatoğlu/Fıratpen, Polyplex, Legrand, Kampana direnişçilerinin yanısıra Belediye-İş 2 Nolu Şube üyesi taşeron işçilerin, Enerji-Sen üyesi BEDAŞ taşeron işçilerinin ve Tez-Koop-İş üyesi Burger King Çağrı Merkezi çalışanlarının da katılım gösterdiği eylem direnişlerin ve mücadelenin kürsüsüne dönüştü. Sendikal bürokrasinin sınıf mücadelesi açısından oynadığı uğursuz rolün de Ontex ve Legrand direnişleri üzerinden somut örneklerle teşhir edildiği eylemde, kazanmak için örgütlenmenin ve mücadele etmenin tek çıkar yol olduğu vurgulandı.

Direnişçi işçilerin seçim arifesinde gerçekleştirdiği kitlesel ve coşkulu eylem, aynı zamanda düzenin seçim oyununun teşhir edildiği etkin bir araca da dönüştü. Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu'nun “Çözüm ne seçimde ne mecliste! Çözüm devrimde, kurtuluş sosyalizmde!” pankartıyla katılım gösterdiği eylemde, direnişçi işçileri ve devrimci güçler 'düzen partilerine oy vermeme, hesap sorma' çağrısını yükselttiler.

DİSK'ten 15-16 Haziran eylemleri İstanbul

DİSK'in “Sendikal haklarımız hemen şimdi” kampanyası çerçevesinde gerçekleştirilen eylemlerin İstanbul ayağında Unkapanı'ndaki Bölge Çalışma Müdürlüğü önüne yüründü.

Katılımın ağırlığını DİSK'e bağlı sendikalardan Genel-İş, Birleşik Metal-İş, Nakliyat-İş ile direnişçi MAS-DAF ve Casper işçilerinin oluşturduğu yürüyüş boyunca 15-16 Haziran direnişi selamlandı. Devrimci İşçi Komiteleri, Mücadele Birliği, Tüm İGD'nin de içerisinde bulunduğu çeşitli ilerici ve devrimci güçlerin de katılım sağladığı eylem Bölge


Müdürlüğü önünde yapılan basın açıklamasıyla devam etti. Açıklamanın ardından, Enerji Sen'in BEDAŞ önünde başlatacağı direnişe destek çağrısında bulunuldu.

Ankara

Ankara Abdi İpekçi Parkı'nda basın açıklaması gerçekleştirildi. “15-16 Haziran direnişimiz yolumuzu aydınlatıyor” şiarlı ozalitin açıldığı eylem DİSK tarafından örgütlendi. DİSK Ankara Bölge Temsilcisi Kani Beko basın açıklamasını okudu. Açıklamada, 15 16 Haziran direnişi tarihsel olarak özetlendikten sonra örgütlülük ve mücadele vurgusu yapıldı.

Bursa

Selüloz-İş üyesi Ontex/Canbebe işçileri, PTT taşeron işçileri, Birleşik Metal-İş üyesi Legrand işçileri, Enerji Sen üyesi BEDAŞ işçileri, TezKoop-İş üyesi Burger King Çağrı Merkezi çalışanları ve Kubatoğlu/Fıratpen direnişçisi Cafer Timtik'in yer aldığı yürüyüş boyunca direnişçi işçilerle dayanışma sloganları yükseldi.

Sloganlar eşliğinde gerçekleştirilen yürüyüş sırasında Burger King ve DESA'daki işçi düşmanlığı protesto edildi. DESA'nın İstiklal Caddesi üzerindeki mağazası önünde bir süre duran kitle Deri-İş Sendikası ve üyelerine yönelik baskıları protesto etti. Ontex/Canbebe ve Burger King Çağrı Merkezi çalışanlarının karşı karşıya kaldığı işçi düşmanlığı ise Burger King önünde protesto edildi. Tramvay Durağı'na gelindiğinde ilk olarak direnişteki işçiler söz aldı. Direnişçi işçilerin konuşmalarının ardından, 15-16 Haziran şehitleri anısına saygı duruşunda bulunuldu.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bölge Müdürlüğü önünde gerçekleşen basın açıklamasını DİSK Bölge Temsilcisi ve Birleşik Metal-İş Sendikası Bursa Şube Başkanı Ayhan Ekinci gerçekleştirdi.

Basın açıklamasına SCM ve Asemat işçileri ve Prismian ve Asil Çelik fabrika temsilcileri katıldı. Eğitim Sen, ÖDP, EMEP, İşçi Hakları Derneğinin destek verdiği basın açıklamasına 40 kişi katıldı.

Adana

15-16 Haziran direnişi Genel-İş'in yaptığı eylemle selamlandı. İnönü Parkı'nda toplanan kitle “15-16 Haziran direnişini selamlıyoruz! Yaşasın işçilerin birliği halkların kardeşliği!/DİSK” ozalitini açarak basın açıklaması gerçekleştirdi. Eyleme BDSP, ESP, DHF, TÜMTİS, Eğitim-Sen, Emekli-Sen, EMEP, İHD destek verdi.

İzmir

SGK İzmir İl Müdürlüğü önünde 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’ni selamladı. Eylemde “Yaşasın 15-16 Haziran direnişimiz / DİSK Ege Bölge Temsilciliği” pankartı açıldı.

Direnişçi işçiler'den 15-16 Haziran eylemi

İstanbul'da kitlesel bir yürüyüş gerçekleştiren sendikalar, demokratik kitle örgütleri, ilerici ve devrimci güçler büyük direnişi selamladı, 15-16 Haziran şehitlerini andı.

16 Haziran'da Galatasaray Lisesi önünde buluşan yüzlerce emekçi Taksim Tramvay Durağı'na yürüdü. Türk-İş'e bağlı sendikalardan Belediye-İş, Tez-Koop-İş, TÜMTİS, Petrol-İş, Yol-İş, Deri-İş, Haber-İş'in; DİSK'e bağlı sendikalardan Dev Sağlık-İş ve Enerji Sen'in katıldığı yürüyüşte KESK'e bağlı çeşitli sendikalar da yer aldı. Aralarında BDSP, Kaldıraç, DİK, Halkevleri, UİD-DER ve DDSB'nin de bulunduğu ilerici ve devrimci güçlerin katıldığı yürüyüşte direnişçi işçilerin mücadele coşkusu öne çıktı.

Deri-İş üyesi Kampana işçileri,

Eylemde ortak açıklamayı ise Belediye-İş İstanbul 2 No'lu Şube Başkanı Hasan Gülüm gerçekleştirdi. Eylem, Adalılar'ın söylediği devrimci türkü ve marşlar eşliğinde çekilen halaylarla son buldu.

Eğitim Sen Gebze Şubesi’nden 1516 Haziran etkinliği

Eğitim-Sen Gebze Şubesi’nde 17 Haziran akşamı, 15-16 Haziran etkinliği yapıldı. Etkinlik açılış konuşması ve sinevizyon gösterimi ile başladı.

Yapılan ilk sunumda 15-16 Haziran İşçi Direnişi’nin yaşandığı dönem Türkiye’deki sosyal olaylar ve tarihsel süreç aktarıldı. Ardından Şube Örgütlenme Sekreteri Serdar Dikkatli 15-16 Haziran’ın Türkiye işçi sınıfı açısından önemine ve sürece dair bir sunum gerçekleştirdi. Ayrıca Gebze’de yaşanan ÇEL-MER, Legrand direnişleri ile Ontex ve PTT işçilerinin direnişlerine vurgu yapıldı. Sunumlardan sonra serbert kürsüye geçildi. Bu bölümde kamu emekçilerinin ve sendikaların Türkiye sınıf hareketi için taşıdığı sorumluluklar tartışıldı. Etkinliğe yaklaşık 25 emekçi katıldı.

BEDAŞ işçileri işbaşı yaptı Yaklaşık altı hafta boyunca kadrolu çalışma talebiyle mücadele eden Enerji- Sen üyesi BEDAŞ( Boğaziçi Elektrik Dağıtım A.Ş) işçileri 17 Haziran'da kendi taşeronlarında işbaşı yaptılar.

BEDAŞ işçileri 10 Haziran günü işten çıkartılmış, bunun üzerine 15 Haziran günü BEDAŞ'ın Beyoğlu Talimhane'de bulunan Genel Müdürlük binası önünde direniş başlatmışlardı. Direnişe başladıkları gün, BEDAŞ tarafından işe alındıklarına dair bir kağıt alan işçiler direnişlerini sonlandırmışlardı. Ancak, başka bir taşeron firma bünyesinde çalışacaklarını öğrenen işçiler bu durumu kabul etmeyerek direnişlerini tekrar başlatacaklarını duyurmuşlardı. İşçilerin tekrar direnişlerine başlayacaklarını duyurmalarının ardından geri adım atan BEDAŞ daha önce çalışmış oldukları taşeron firmada tekrar işbaşı yapacaklarını açıkladı. Böylelikle işe geri dönme taleplerini kabul ettiren işçiler, mücadelelerinin ana talebi olan kadrolu çalışma taleplerini 20 Haziran Pazartesi sendikalarıyla birlikte BEDAŞ yetkilileriyle görüşeceklerini duyurdular.

31


İşçiler sakal bıraktı

İzmir'de DİSK/Genel-İş Sendikası üyesi otobüs şoförleri, toplu sözleşme görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine eylemlere başladı. 16 Haziran'dan itibaren sakal bırakma eylemi başlatan İZELMAN işçileri daha fazla ses getirecek eylemlere hazırlık yapıyorlar. İşçiler, mesailere kalmama ve iş bırakma gibi farklı eylemlerle mücadeleyi sürdürecekler. İşçiler, günde 7 saat olan normal çalışma sürelerini tamamlamalarının ardından ek mesai görevlerine çıkmıyorlar.

Sendika yöneticileri, toplu sözleşme sürecinde alınan eylem kararlarıyla ilgili yaptıkları bilgilendirmede, ileriki günlerde iş bırakma eylemleri gerçekleştireceklerini belirtiyorlar. Genel-İş Sendikası, 6 bin 500 işçiyi kapsayan toplu sürecinde yüzde 25 zam talep ederken belediye yönetimi ise yüzde 3+2 enflasyon oranında zam öneriyor.

Legrand işçileri direniyor

(16.06.11) – Sendikalarına sahip çıktıkları için işten atılan DİSK/Birleşik Metal-İş üyesi Legrand işçilerinin direnişi sürüyor. Gebze Organize Sanayi Bölgesi'nde kurulu fabrika önünde direnişlerine devam eden iki kadın işçi, kendilerine sahip çıkmayan sendika yöneticilerinin tutumlarını her fırsatta teşhir ediyorlar. Sendikaların, işçilerin mücadele örgütleri olması gerektiğini dile getiriyorlar.

400 işçinin çalıştığı fabrikada, sabah işe giriş saatinde fabrika giriş kapısı önüne gelen işçiler iş çıkış saatine kadar bekliyorlar. Patron tarafından keyfi gerekçelerle işten atılan ve sendikaları Birleşik Metal-İş tarafından ortada bırakılan kadın işçiler “sendikalarına sahip çıkmanın bedelini ödediklerini” söylüyorlar. Dövizleri, tişörtleri, yanlarında getirdikleri termos ve oturaklarıyla gün boyu direniş alanına gelen ziyaretçileri karşılayan kadın işçiler başta Birleşik Metal-İş üyesi işçiler olmak üzere tüm emek dostlarının desteğini istiyorlar.

İSDEMİR'de miting

İskenderun Demirçelik Fabrikaları'nda (İSDEMİR) tıkanan toplu sözleşme sürecinin ardından alınan grev kararı üzerine, işçiler eylemlerini sürdürüyorlar. İşçiler 16 Haziran'da grev kararlılıklarını göstermek için miting düzenlediler. İşçilerin eşleri ve çocuklarıyla katıldığı mitinge coşku ve kararlılık hakimdi.

32

Mitingde İSDEMİR'de örgütlü Çelik-İş Sendikası'nın İskenderun Şube Başkanı Cengiz Gül bir konuşma yaptı. Gül, “Biz grev sevdalısı değiliz. Ama önümüze gelen tablo 'biz kazanalım, siz kaybedin' tablosu. Asla buna imza atmayız” ifadelerini kullandı. Konuşmasında İSDEMİR yönetiminden gelecek teklifleri işçilerin oyuna sunacaklarını ve işilerin onay vermesi halinde sözleşmeyi imzalayacaklarını söyleyen Gül, böylelikle satışın işaretini verdi.

Ayrıca işyerinde işçilerin bütünlüğünü bozmaya yönelik iftiralara başvurulduğunu, bu tür yaklaşımlara müsaade etmeyeceklerini söyledi.

Konuşmasında '89 grevine de atıf yapan Gül, MESS'in yeniden sahnede olduğunu vurgulayarak gerekirse grev gömleğini ilk olarak kendisinin giyeceğini iddia etti. İSDEMİR site alanı içinde 1 No’lu Çarşı önünde yapılan mitinge yaklaşık 3 bin kişi katıldı.

Karabük'te eylem sona erdi!

Türk Metal ile Çelik-İş arasındaki yetki mücadelesi nedeniyle işten çıkarılan 307 Kardemir işçisi, oturma eylemini sonlandırdı.

İşçiler adına yapılan açıklamada, 2 Haziran günü başlattıkları eyleme 11 Haziran günü seçim yasakları nedeniyle ara verildiği, 13 Haziran günü itibariyle de Türk Metal'in “eylemsizlik kararı”na uyarak bitirildiği belirtildi. Mücadelelerine bundan böyle de devam edeceklerini belirten işçiler, Türk Metal'in alacağı eylem kararlarına uyacaklarını da ifade ettiler.

Batıgül Tunç kazandı

İzmir Buca Belediyesi’nde taşeron çalışmaya karşı çıktıkları ve sendikalaşma çalışması yürüttükleri gerekçesiyle işten çıkarılan işçilerden biri olan Batıgül Tunç, önce Buca Belediyesi önünde daha sonra da CHP İzmir İl Başkanlığı binası önündeki geceli gündüzlü direnişini 4 Haziran'da kazanımla sonuçlandırdı. 84 gün boyunca birçok eylem yapan, polisin ve zabıtaların saldırısına uğrayan Tunç son olarak Ankara’ya gitmiş, CHP Genel Merkezi önüne yürümüştü. Polisin azgın saldırısına maruz kalan Tunç, Ankara dönüşünde Balçova Belediyesi tarafından kadrolu olarak işe alındı. 84 günlük direnişini kazanımla bitiren Tunç’un, önümüzdeki hafta iş başı yapması bekleniyor.


15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi 41. Yılında…

Yolumuza ışık tutuyor! Sermaye dünyaya egemen olalı beri, proletarya da sayısız şanlı direnişe imza atmıştır. Benzersiz kahramanlıkların, fedakarlıkların ve özverilerin yaşandığı, başarılı-başarısız tüm sonuçlarıyla birlikte yazılan proletaryanın direniş örneklerini, dikkatle incelemek ve bunlardan dersler, görevler, ödevler çıkarmak gerekir. Türkiye işçi sınıfının şanlı 15-16 Haziran direnişi de bu bakımdan apayrı bir önem taşıyor. 60’lı yıllarda giderek palazlanan sermayenin yoğun sömürüsüne karşı işçi sınıfı da mücadele sahnesine çıktı. 60’ların ortasından itibaren tabandan örgütlenen bir dizi direniş gerçekleştirildi. '65 Zonguldak ve Kozlu maden işçilerinin direnişi, '66 Paşabahçe işçilerinin direnişi gibi... İşçi sınıfının bu yoğunlaşan ve düzeni zorlayan hareketini dizginlemenin türlü yollarını arayan sermayenin en büyük silahı Türk-İş'teki ihanet çetesiydi. Fakat gürül gürül gelen işçi hareketi bu çeteyi de aşacaktı. Türk-İş’e bağlı 6 sendika ve onları destekleyen işçi bölükleri '67 yılında Türk-İş’in gerici tutumunu mahkum ederek DİSK’i kurdular. Kazanılan bu sendikal mevziyle birlikte işçi sınıfı mücadelesini, büyüttü. (Derby, Singer, Alpagut vs.)

Büyüyen tehkikenin bilincinde olan sermaye devleti tam bir telaşla bu mevziyi yoketmeye yöneldi. Bu amaçla hazırlanan yasa teklifini mecliste gündemine aldı. Sendikal örgütlenmenin önüne engeller koyan bu yasa, özelde DİSK’i hedef alıyordu. Fakat işçi sınıfı bu saldırıya boyun eğmeyecekti. Saldırı yasasına karşı DİSK’in çağrısıyla yapılmak istenen miting devlet tarafından yasaklanınca işçilerin öfkesi sokaklara taştı. 15 Haziran 1970 günü mücadele doruğa ulaştı. Fiili meşru bir şekilde üretimi durdurarak fabrikalardan çıkan işçiler meydanları zapt ettiler. İzmit'ten Topkapı'ya kadar işçiler bir sel gibi çoğalarak İstanbul'un merkezine aktılar. Devletin ve sermayenin koyduğu engeleri aşarak ilerlediler.

Gençlik de işçi sınıfının yanında direnişin içerisindeydi.

Devlet ise 16 Haziran günü daha güçlü bir dayanışma ve kararlılıkla alanları dolduran işçilere mermilerle saldırdı. Baskı ve zorbalığa boyun eğmeyen onbinlerce işçi yiğitçe çatışarak Türkiye işçi sınıfı tarihinin en görkemli direnişini gerçekleştirdiler. 4 işçinin yaşamını yitirdiği 15-16 Haziran direnişi kızıl bir direniş sayfası olarak işçi sınıfı tarihindeki yerini aldı. İki gün süren direniş sonucunda devrimci bir önderliğe sahip olamayan yanısıra uğruna mücadele ettikleri DİSK'in yöneticilerinin de kendilerine sırt çevirmesiyle sınırlarına dayandı. İzleyen günlerde devletin baskı araçları devreye girdi ve onlarca insan tutuklama, işten çıkarılma saldırılarına maruz kaldı.

15-16 Haziran direnişi Türkiye devrim mücadelesini bir adım daha ileriye taşırken, işçi sınıfının devrimin ideolojik ve pratik öncüsü olduğunu kanıtlamıştır. Fakat devrimci bir önderliğe sahip olamadığı durumda işçi sınıfının sonuca varmasının mümkün olmadığı da, yine bu büyük direnişin gösterdiği bir diğer gerçek olmuştur. Sermayenin ağır ve kapsamlı saldırılarıyla yüz yüze olduğumuz bu günlerde hem işçi sınıfının ve hem de gençliğin yeni 15-16 Haziranlar'a ihtiyacı var. Bunun için bu büyük işçi direnişini gençlik yığınlarına anlatalım, öğretelim, direnişin ruhunu mücadelemizde yaşatalım.

15-16 Haziran direnişi Türkiye devrim mücadelesini bir adım daha ileriye taşırken, işçi sınıfının devrimin ideolojik ve pratik öncüsü olduğunu kanıtlamıştır. Fakat devrimci bir önderliğe sahip olamadığı durumda işçi sınıfının sonuca varmasının mümkün olmadığı da, yine bu büyük direnişin gösterdiği bir diğer gerçek olmuştur.

33


Ölümün adı kapitalizm! 17 Ağustos '99'ta merkez üssü Gölcük olan 7.5 şiddetinde gerçekleşen depremin sonucunda onbinlerce kişi hayatını kaybetmişti. Resmi makamların ölü sayısını 17 bin 480 olarak açıklarken, gerçek rakamın 40 binin üzerinde olduğu biliniyor. Beraberinde onbinlerce insan yaralandı, 600 bin kişi evsiz kaldı. Sadece kar hırsıyla malzemeden çalan mütahitler değil buna göz yuman yerel ve merkezi yönetim organları da felaketin sorumlularıydılar. Kısacası yaşananlar açık bir şekilde gösterdi ki Gölcük depreminde gerçekleşen felaket doğanın değil kapitalizmin vahşetiydi.

Ağırlıklı olarak işçi ve emekçilerin yaşadığı İzmit ve Sakarya'da, pek çok işçi ve emekçi barınma sorunlarını kendi imkanlarıyla yaptıkları derme çatma gecekondularla çözmüştü. Yasal ruhsatı olan binalarda ise mütahitler ucuz olsun diye kolondan demirden çalmış, daha ucuz olan ancak mukavemeti düşüren deniz kumu kullanmışlardı. Bina yapım yönetmeliklerine tamamen aykırı olan bu uygulamalara ise yönetimler göz yummuştu. 17 Ağustos depremi gösterdi ki kapitalizmin kar hırsı insanları canlı canlı tabuta koymuştu. Aradan 12 yıl geçmesine rağmen verilen hiçbir söz tutulmadı, felakete yolaçan nedenler ortadan kaldırılmadı. Yüzbinlerce insan canlı canlı girdikleri tabutlarında yaşamlarını sürdürüyorlar. Ta ki beklenen

34

deprem gerçekleşene kadar...

Olası İstanbul depreminde 70 ila 90 bin kişinin hayatını kaybedeceği bilinmesine rağmen kayıpları azaltacak hiçbir ciddi önlem alınmadı. Göstermelik olarak yapılan güçlendirme çalışmaları artık tamamen unutulmuş durumda. Elbette deprem yönetmeliklerine uygun bina yapılmıyor değil. Ancak lüks konut statüsünde olan bu binarlarda yüksek meblağları karşılayabilenler oturuyor. Olası bir depremin ardından çadırkent olarak kullanılması düşünülen arazilerin akibeti ise kapitalizmin vahşiliğini tüm çıplaklığı ile göstermekte. Bayındırlık Bakanlığı Gölcük depreminin ardından İstanbul'da depremde riskli ilçelerde hazine arazileri, şahıs arazileri ve parklarda 480 çadırkent alanı belirlemişti. Ancak kapitalistler bu alanları talan ettiler. 2010 yılına gelindiğinde belirlenen arazilerden 240'ının üzerinde lüks konutların inşa edildiği anlaşıldı. İçimizi rahatlatacaksa bu lüks konutların depreme dayanıklı inşa edildiğini söylemekte fayda var.

Bunun yanında güncel bir örnek daha verirsek, depremin mi kapitalizmin mi öldürdüğü sorusunun yanıtı kendiliğinden ortaya çıkar. 7 Mayıs'ta Kütahya’daki Eti Gümüş AŞ’ye ait siyanür havuzundaki barajın setlerinden biri ihmal sonucu çökmüş ve siyanür sızıntısı tehlikesi başlamıştı. 19 Mayıs'ta yine aynı ilde gerçekleşen 5.9 şiddetinde gerçekleşen deprem riski daha da arttırdı. Fakat devlet bu riski ortadan kaldırmak yerine onu hasıraltı etmeye çalıştı. Öyle ki, Çevre Mühendisleri Odası'nın tesiste inceleme yapma isteği reddedildi. Çünkü Çevre Mühendisleri Odası yaptığı açıklamada olası felaketin boyutlarını şöyle tarif etmekteydi: “Siyanür gittiği her yere ölümü, sefaleti ve felaketi götürmüştür. Geçtiğimiz iki hafta boyunca da Kütahya'da yaşanan şey tek kelime ile felakettir. Bir an evvel siyanür ile madencilik faaliyetlerine son verilmesi gerekmektedir.”

Kapitalist sistem insanlığa sömürü ve yıkımdan başka bir şey vermiyor. Kölece çalışmalarına rağmen açlık ve sefalete mahkum edilen emekçiler, her an ölümü bekleyerek yaşıyorlar. Ölüm ya fabrikalarda, atölyelerde, inşaatlarda alınmayan iş güvenliği önlemleri nedeniyle geliyor. Kimi zaman Kübra bebek ve nicelerinin açlıktan ölmesiyle... Kimi zaman kağıt gibi çöken evleriyle... Kimi zamansa yavaş yavaş siyanürle zehirlenerek... İnsanlık ve doğa için “ölüm” anlamna gelen bu sistemin tek alternatifi sosyalizm kurulmadıkça, insanlığın ve doğanın bu felaketlerden kurtulması mümkün olmayacaktır.


Doğa ve insan kapitalistlerin ipoteği altında! Kapitalistler kendilerine kar sağlayacak ne varsa gözlerini dikmiş durumda. Ormanları, dereleri, insanları sadece daha fazla kar için yağmalıyorlar, bu yağmanın engelsizce sürmesi için ise baskı ve terörde sınır tanımıyorlar. Böylelikle doğal hayatın geri dönüşü imkansız bir biçimde tüketildiği, işçilerin öldüresiye çalıştırıldığı, böylesi bir yaşama mahkum olmak istemeyenlerin ise vahşice katledildiği bir dünyada yaşıyoruz. Sermaye düzeni canımızı, kimliğimizi ve doğal çevreyi yokediyor.

Kapitalizm insanı ve çevreyi adım adım yok ediyor!

Doğayı yaşamını sürdürebilmek için kullanan insan, ihtiyaçlarını doğadaki kaynaklardan karşılar. Kapitalizmde insan ihtiyaçların karşılanması meta üretiminin kör yasalarına bağlanırken, doğal kaynakların tüketilmesi ve çevrenin kirletilmesi korkunç boyutlar kazandı. Sayısız canlı yok oldu, birçok doğal yaşam alanı tahrip edildi, çevre kirliliği kimi yerlerde yaşamı imkansızlaştıracak boyutlara vardı.

Meta üretiminde artı değer sömürüsü ve pazar kapitalistin başını döndürürken, gerisinin hiçbir önemi yoktur. Somut ifadesi ile basit bir önlemin alınması onun kar oranlarını etkilemeyebilir, ancak bu ister iş güvenliği ister çevre koruması ile ilgili olsun, onun algı dünyasının dışında kalmaktadır. Bu nedenle birçok örnekte görürüz ki, işçilere koruyucu ekipmanlar vermek, fabrikalar için çeşitli filtreleme elemanları edinmek hiçbir geçerli engel bulunmazken ihmal edilmektedir.

Doğayı yok etmekten çekinmeyen sermaye insanı öldüresiye sömürmektedir. Geride bıraktığımız yılda da, madenlerde, sanayi sitelerinde ve tersanelerde onlarca işçi katledildi. Sadece son günlerde onlarca işçi hayatını kaybetti.

Madencilikte kullanılan siyanür havuzları madencilik ruhsatına tabiidir. Oysa metalürji etkinliği için kullanılan bu havuzlar ayrı bir denetleme gerektirmektedir. Birçok ülkede ilgili yönetmelikler doğrultusunda çevreden izole edilmiş havuzlar demektir bu. Yani sermaye sahibi için biraz daha yatırım... Kütahya'da ise ETİ Gümüş AŞ üstü açık, toprak havuzları kullanmaktadır. Yatırımdan kısarak karını arttıran ETİ, zehir saçmaktadır. Havuz duvarlarında gerçekleşen bir göçük zehrin doğrudan çevreye karışmasına yol açarken, yaşlı bir köylünün işletme görevlilerine sitemi her şeyi özetlemiştir: “3 kişi ekmek yiyecek diye 3000 kişiyi zehirliyorsunuz!”

Bu yaşam bizimdir, kapitalistlerin ipoteğine son vereceğiz!

Çevre felaketleri, iş cinayetleri ve faşist terör... Tüm bunlar kapitalist sömürü düzeninin kendisidir. Doğayı, yaşamlarımızı ve kimliğimizi bu şekilde ipotek altına alan kapitalistler dünyayı yağmalıyorlar. Açıktır ki, bu böyle gittikçe daha fazla canlı türü tükenecek, daha fazla yaşam sönecek, dünya üzerinde hayat her geçen gün zarar görecek, baskı ve terör ile zihinler esir edilecektir. Öyleyse karşımızda tek bir alternatif duruyor: Bu düzene son vermek! Kapitalist düzene son verme mücadelesi, insanlığın ve dünyanın geleceği için tek kurtuluş yoludur. İnsanca bir yaşam ve doğal hayatın sürebilmesi için, insanlık onurunun ayaklar altına alınmasına bir son verilmesi için çözüm devrim, kurtuluş sosyalizmdir.

Günümüzde sanayinin sayısız çevre felaketi yarattığı açıktır. Gerek atıkların yarattığı kirlilik, gerek tüketilen kaynakların bozduğu doğal denge, gerekse çeşitli kazaların ortaya çıkardığı felaketler birçok yeri yaşanmaz hale getirmektedir. Elde edecekleri kardan ve pazarda yakalayacakları imkanlardan başka bir şeyi düşünmeyen kapitalistler yaratacakları felaketi umursamamaktadırlar.

Siyanür havuzları kar biriktiriyor zehir ve sefalet saçıyor!

Günümüzde sanayinin sayısız çevre felaketi yarattığı açıktır. Gerek atıkların yarattığı kirlilik, gerek tüketilen kaynakların bozduğu doğal denge, gerekse çeşitli kazaların ortaya çıkardığı felaketler birçok yeri yaşanmaz hale getirmektedir. Elde edecekleri kardan ve pazarda yakalayacakları imkanlardan başka bir şeyi düşünmeyen kapitalistler yaratacakları felaketi umursamamaktadırlar. Böylesi felaketleri göz göre göre yaşatan kapitalistlerin son icraatı Kütahya'da gerçekleşti. ETİ Gümüş AŞ'ye ait tesiste siyanür havuzunda meydana gelen göçük gösterdi ki, bir kaza olsun olmasın, bu düzende kapitalistler yaşamı zerre kadar umursamamaktadırlar.

35


Mayıs şehitleri ve devrimci kimlik üzerine…

Kavgamızda Yaşıyorlar!

Geçmişin eleştirel bir değerlendirmesini yapmak ve devrimci mirasını işçi sınıfının ideolojisi ve programı ile sahiplenmek bugün için yakıcıdır. Düzenin devrimci değerlerimizin içini boşaltmaya çalıştığı ve büyüyen öfkeyi düzenin sınırlarına hapsetmek istediği bir dönemde onları anlatmak ve onların mücadelelerini büyütmek görevi biz genç komünistlerin omuzlarındadır.

Bu topraklar devrim toprağıdır. Nice katliamlara, nice direnişlere, nice yiğitliklere tanıklık etmiştir. 15'lerden Denizler'e, Kızıldere'den Ulucanlar'a nice yiğit evladını bağrına basmıştır. Anaları düşenlerin adını vermiştir yeni doğanlarına. Her seferinde küllerinden yeniden doğan bir anka kuşu gibi dikilmiştir halk zalimlerin karşısına. Katliamları sorulacak hesap olarak kazımıştır beynine. Öfkesini akıtmıştır türkülerine. Sonra haykırmıştır doruklara doğru; “Böyle kalır sanma devran, yola devam eder kervan. Öldü Sinan doğdu Sinan omuzladı silahını…” Mayıs ayı öfkenin bilendiği, hesap sorma bilincinin yükseldiği bir aydır. Mayıs ayı Nurhak dağlarında, darağaçlarında, işkencehanelerde ölümüne direnmenin, devrime adanmışlığın, ser verip sır vermemenin ayıdır. Mayıs ayı Sinan, Kadir, Alpaslan, Deniz, Yusuf, Hüseyin ve İbo olup kavgaya atılmanın, fedakârlığın ve militanlığın ayıdır.

Onlar 68'de yükselen öğrenci ve işçi eylemlerinin, kitle mücadelelerinin yarattığı devrimci önderlerdir. Burjuva reformizminden devrimci temelde bir kopuşun temsilcileridirler. TİP reformizminden koparak THKO, THKP-C ve TKP/ML’yi kurmuşlar ve her şeyi göze alarak “düzeni yıkmak” iddiasıyla yola çıkmışlardır. Bu durum sermaye düzenini fazlasıyla korkutmuştur ve devlet, ordu eliyle 12 Mart cuntasını gerçekleştirilerek hareketi ezme yoluna gitmiştir. Sermaye devleti kapitalist barbarlık düzeninin bekası uğruna onlarca devrimciyi katletmiş, yüzlercesini işkencelerden geçirmiş, binlercesini ise zindanlara kapatmıştır. Ancak yanılmıştır. Devrimci mücadele bitmek bir yana çelikleşmiştir. Devirmeyen darbe güçlendirmiştir. Denizler'den, Mahirler'den, İbrahimler'den devralınan bayrak daha büyük bir inançla taşınmıştır. Ve bugün komünistlerin ellerinde dalgalanmaktadır.

36

“Partimizin kuruluşu, on yıllardır bu topraklarda devrim

ve sosyalizm davası uğruna kavga vermiş, emek harcamış, acı çekmiş, büyük yiğitlik örnekleri sergilemiş dünün ve bugünün devrimci kuşaklarının yarattığı birikimin güvenceye alınmasıdır. Türkiye Komünist İşçi Partisi dünyada ve Türkiye’de zafer ve yenilgilerden oluşan zengin bir devrimci mirasın üzerinde yükselmektedir. Partimiz bu mirası kararlılıkla savunmakta, kendisini onun bugünkü temsilcisi ve yarınlara taşıyıcısı saymaktadır... Fakat öte yandan partimiz bizzat bu aynı devrimci geçmişin çok yönlü bir eleştirel değerlendirmesinin ürünü olmuştur. Zayıf, eksik ve kusurlu olan her noktada bu geçmişi devrimci eleştiriye tabi tutmuş, ondan gelecekteki mücadeleler için gerekli dersleri ve sonuçları çıkarmaya çalışmış, bu temel üzerinde devrimci bir yenilenmenin ifadesi olmuştur. Dünyada ve Türkiye’de yıkıcı yenilgilerle sonuçlanan bir tarihi dönemle devrimci hesaplaşmanın ürünü olan Türkiye Komünist İşçi Partisi, bu konumu ve kimliği ile yeni dönemi kucaklama iddiasındadır.” (TKİP Kuruluş Bildirisi)

Geçmişin eleştirel bir değerlendirmesini yapmak ve devrimci mirasını işçi sınıfının ideolojisi ve programı ile sahiplenmek bugün için yakıcıdır. Düzenin devrimci değerlerimizin içini boşaltmaya çalıştığı ve büyüyen öfkeyi düzenin sınırlarına hapsetmek istediği bir dönemde onları anlatmak ve onların mücadelelerini büyütmek görevi biz genç komünistlerin omuzlarındadır. Bugün mayıs şehitlerini anmak devrim ve sosyalizm davasını ileriye taşımakla mümkündür. Fabrikada sokakta, okulda, derste, sırada ısrarla sosyalizmi anlatmak ve hayatını devrim davasına adayabilmekle mümkündür. Çürümüş kapitalist düzenin karşısında “sınıfa karşı sınıf, düzene karşı devrim, kapitalizme karşı sosyalizm!” şiarını haykırmakla mümkündür. Ümit Altıntaş'tan öğrenerek Habipler'in, Haticeler'in, Hüseyinler'in, Alaattinler'in kavgasına sarılmakla mümkündür. Gençlik partiye, devrime, sosyalizme!


Sivas’ta yakan da yaktıran da devlettir! 2 Temmuz 1993... Sivas’tan bir ateş yükseldi, bir can pazarı kuruldu. Sermaye devleti dinci-gerici güruhlar eliyle 35 insanımızı katletti.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin 1978’den beri düzenlemekte olduğu Banaz Pir Sultan Abdal Şenlikleri’nin daha kalıcı, daha etkin olması için 1993 yılında sıkı bir hazırlık yürütülmüştü. Gerçekleştirilecek olan etkinlik için kitle örgütlerine ve Alevi çevrelere birlik sağlanması adına çağrılar yapılmıştı. Sivas’ın merkezinde gerçekleştirilmesi düşünülen bu etkinliğe tanınmış yazarlar, sanatçılar davet edilmişti. Etkinliğin bir şenlik havasında geçmesi düşüncesi hakimdi. Fakat bu kimilerini rahatsız edecekti. 1 Temmuz sabahı şenlikler başlamıştı. Bu süre zarfında provakasyon hazırlıkları da başlamıştı. Mahallelerde bildiriler dağıtılıyor, Aziz Nesin hedef gösterilerek cihat çağrıları yapılıyordu. Tarih 2 Temmuz’u gösterdiğinde ise Cuma namazından çıkan kalabalık, provakatörlerin kışkırtmasıyla harekete geçti. Önce etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne yürüdü gerici güruh. Daha sonra da katliamın sahneleneceği Madımak Oteli kuşatıldı. 8 saat boyunca süren bu zulümde insanlar, boş yere güvenlik güçlerinden yardım istediler. Çünkü polis ve asker zaten oyunun bir parçası olduğundan sesleri duymuyorlardı. Öyle ki dönemin başbakanı Tansu Çiller arsızca “haber aldık otelin önündeki vatandaşların sağlığı yerinde” diyebilmişti.

Böylelikle karanlığı hakim hale getirmek, toplumsal mücadeleye gözdağı vermek istemişlerdi. Fakat Sivas’ta yanan 35 cana karşı milyonlar alanlara çıkarak hedefe devleti çaktı.Oyun bozulmuş, katiller

suçüstü yakalanmışlardı.

Sivas ilk değildi. Devlet 12 Eylül öncesinden başlamıştı bu zulümlere. Maraş’ta, Çorum’da ve daha birçok yerde kan dökmüştü... Katliam geleneği sürüyordu...

Zorba ve baskıcı sermaye devletinin amacı, toplumun ilerici-aydın birikimini yoketmek, işçi ve emekçileri birbirine düşürerek saltanatını sürdürmekti. Himayesi altında beslediği yobaz sürülerinin yaptıklarını görmezden gelen, hatta onları kışkırtarak oradaki halkı da kullanan faşist devlet,

yapılan planın istediği gibi gittiğinden emin olunca timsah gözyaşlarıyla olayı savuşturmaya çalıştı. Dökülen o gözyaşları yakılan ateşi söndürememiş, aksine halkın yüreğindeki külleri daha da alevlendirmiştir. Kimse söylenen yalanlara, oynanan oyunlara, kurulan tuzaklara kanmamış ve kanmayacaktır. Madımak katliamının sorumluluğunu taşıyanlar, “Alevi açılımı” safsatasıyla halkın gözünü boyamaya çalışıyorlar. Fakat devrimci ve ilerici güçler buna izin vermeyecektir.

Yakan da yaktıran da devlettir. O gün Madımak’ta ilerici aydınlarımızı hedefleyen katliam ile bugün ülkenin çeşitli noktalarında yapılan katliamlar arasında özünde bir farklılık yoktur. Kontra devlet ayakta kalabilmek için örgütlüyor bu katliamları.

Yakan da yaktıran da devlettir. O gün Madımak’ta ilerici aydınlarımızı hedefleyen katliam ile bugün ülkenin çeşitli noktalarında yapılan katliamlar arasında özünde bir farklılık yoktur. Kontra devlet ayakta kalabilmek için örgütlüyor bu katliamları.

Kurdukları kirli çarkın her dişlisinde ezilen ve ezilmekte olan halkların kanları bulunmaktadır. Çeşitli kodlamalarla kutuplaştırılan bu halklar tek bir şeyin farkında olmalıdır. Bu sistemin tüm çarpıklıklarını, pisliklerini ve alçaklıklarını temizleyecek olan işçi sınıfı önderliğinde gerçekleşecek olan devrimdir. Son olarak hep birlikte haykıralım: Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!

37


Ahmed Arif, Nazım Hikmet ve Orhan Kemal…

Devrim ve sosyalizm kavgasında yaşıyorlar! Haziran’da yitirdiğimiz devrimci yazar ve şairlerimiz, Ahmed Arif, Nazım Hikmet ve Orhan Kemal'i anıyoruz. Onlar her bir dizeleri, her bir satırları ile işçilerin, ezilenlerin sorunlarını dile getirdiler. Yaşamlarıyla ve eylemleriyle emekçilerin kavgasına ortak oldular.

İşçi sınıfının içinden biriydi Orhan Kemal. Matbaada, çırçır fabrikasında işçilik, hamallık, kâtiplik, amelelik yaptı. Kitaplarında sanayi işçilerinin, gençlerin, mevsimlik tarım işçilerinin ve kadınların yaşam mücadelelerini gerçekçi bir dille işledi. Romanlarına emekçilere has bir yalın ve duru bir anlatım vardır. İçerisinden geldiği insanların yaşamlarındaki, davranış biçimlerindeki, dünya görüşlerindeki yalınlık kaleminde dile gelmiştir. Adana’da işçilik yaptığı sırada, tanıştığı örgütlü işçilerin etkisiyle okumaya başlar. Askerlik yaptığı sırada Nazım Hikmet ve Maksim Gorki’nin kitaplarını okuduğu ihbarı üzerine yargılanır ve 5 yıla mahkûm olur. Bursa Cezaevi’nde Nazım ile tanışır. Ondan Fransızca, felsefe ve siyaset dersleri alır. Hapishane onun için bir okul olur. Burada Nazım’ın önerisi ile en başarılı eserlerini vereceği öykü ve romana yönelir. Orhan Kemal hem işçi sınıfından her anlamda etkilenir, hem de yazdıklarıyla onları etkiler.

7 Mart 1966’da iki arkadaşıyla beraber, “Hücre çalışması ve komünizm propagandası” yaptıkları gerekçesiyle tevkif edilerek Sultanahmet Cezaevine gönderilir. Grev adlı öyküsü ve diğer eserleri komünizm propagandasına kanıt olarak gösterilir. Yaşamı boyunca çektiği zorlukların yanısıra, düşündükleri, savundukları nedeniyle birçok kez yargılandı, yıllarca hapis yatar. Ancak hayatı boyunca fikirlerine uygun yaşar. Orhan Kemal “Nereden, nasıl öğrendiğin, diploman, hatta neler bildiğin de önemli değil. Ne yaptığın önemlidir” derken tam da bunu anlatmaktadır. ***

38

Haziran'da yitirdiğimiz mücadelemizin bir diğer değerli şairi ise Ahmed Arif'tir. Diyarbakır’da dünyaya geldi. Üniversiteyi Ankara Üniversitesi Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi’nin Felsefe bölümünde okudu. Şiirleri Beraber, İnkılâpçı Gençlik, Meydan, Militan, Kaynak, Yeni Ufuklar, Yeryüzü gibi dergilerde yayınlandı. Ahmed Arif,

öğrencilik yıllarında TCK 141-142’den (yasadışı örgüt kurma iddiasıyla) iki kez tutuklandı, yargılandı, 2 yıl hüküm giydi. Sayısız işkenceler gördü.

1968'de tek kitabı olan "Hasretinden Prangalar Eskittim" yayınlanınca, çok büyük bir yankı uyandırdı. Kitap yayınlanmasından sonraki 12 yılda 18 baskı yaptı. Şiirlerinde Kürt halkının ve tüm ezilenlerin acılarını anlattı. Şiirleri ve yaşamı halen daha devrimcilere içerde ve dışarıda direnme gücü veriyor, umut aşılıyor. ***

Ve Nazım Hikmet… Şiirlerinde kavgayı, sevdayı, hasreti anlattı. Pek çok kuşağı devrimci fikirlerle tanıştıran o oldu. Bu nedenle idamla yargılandı, hapse atıldı, eziyet gördü. Ve bu nedenle vatandaşlıktan çıkartılıp “hain” ilan edildi.

Birçok devrimcinin ve özellikle devrimci sanatçının başına gelen ölümünden sonra Nazım’ın da başına geldi. Lenin’in Devlet ve devrimin birinci bölümünde anlattığı gibi; "Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası gelmez kıyıcılıklarla ödüllendirirler; öğretilerini, en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve kara çalma kampanyalarıyla karşılarlar. Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsız ikonlar durumuna getirmeye, söz uygun düşerse, azizleştirmeye, ezilen sınıfları "teselli etmek" ve onları aldatmak için adlarını bir ayla (hâle) ile süslemeye çalışırlar. Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir." Yıllardır Nazım Hikmet’in bir “aşk şairi”, “zararsız bir romantik” ya da değeri zamanında anlaşılamamış “koyu bir milliyetçi” olduğuna yemin billâh ederek inandırmaya çalışıyorlar bizi. Bugün meclis tarafından vatandaşlığa (ne büyük bir onur!) geri alınması da özel yaşamının magazin programı tadında didik didik edilmesi de bundan. Oysa Nazım yaşamı boyunca devletin ağır zulmüne uğramış, idamla yargılanmış, 12 yıl parmaklıkların ardına hapsedilmiş, çeşitli eziyetler görmüştü. Bunca baskı ve zulüm, bu bozuk düzenle barışık biri olduğu için değildi. Bilakis, insanın insana kulluğunun bitmesine, sömürüsüz bir dünyaya özlem duyan bir komünist olduğu içindi. ***

Bu üç devrimci sanatçımız işçi sınıfının ve ezilenlerin sesidir. Bu devrimci değerimize sonuna kadar sahip çıkacağız. Onları tüm ötekiler ile birlikte, insanlık tarafından devrim ve sosyalizme olan katkıları ile hatırlanacaklar. Ayhan Z. Tozkoparan


EG 132. sayı  

Ekim Gençliği 132. sayı / Yaz sayısı 2011

Advertisement