Page 1


Özügürlüğümüz ve geleceğimiz için...

Birleşik ve kitlesel bir gençlik mücadelesi örelim! Geride bıraktığımız 6 Kasım süreci gençlik hareketinin yıllardır biriktiregeldiği sorunların olduğu gibi sürdüğünü bir kez daha gösterdi. Baskı ve zor karşısında direngenliğini büyük ölçüde kaybetmiş siyasal gençlik örgütleri ve toplam sosyal mücadeleden üzerine düşen yılgınlığı benimseyen gençlik kitlelerinin oluşturduğu tablo karşısında bugün bir dizi sosyal saldırı kolayından hayata geçirilmektedir. Geçtiğimiz haftalarda YÖK genelgesi ile sivil polis uygulaması açıkça ilan edilmiştir. Bugün bu ve benzeri birçok uygulama nedeniyle özgürlükten bahsetmek imkânsızlaşmaktadır. Bologna süreci eğitimi dönüştürürken, formasyon hakkının gaspından harç parası için canından olan öğrencilere kadar geleceksizlik de bir diğer yandan giderek derinleşmektedir. Gençlik hareketinin bu dağınık tablosu içerisinde sözünü ettiğimiz bu saldırılar bugün rahatça hayata geçirilmekte, bir karşı duruşla karşılaşmadan işletilmektedir.

Gençlik hareketinin sorunları bugün kuşkusuz ki sınıf hareketinin verili tablosunun içinde mayalanmaktadır. Ne var ki, bu diyalektik bağın gençlik tarafında, sosyal yıkım saldırılarının biriktirmekte olduğu bir hoşnutsuzluk vardır. Gençlik neo-liberal saldırılardan payına düşeni almaktadır. Hatta öğrenci ve işçi gençlik derinleşen bir geleceksizliğin içine hapsedilerek bu saldırılardan en yıkıcı biçimde etkilenmektedirler. Özellikle kapitalizmin krizinin patlak vermesi ile birlikte kitleleri uyutmak istercesine özenle örülen perdeler zorunlu olarak aralanmak zorunda kalmış, ardındaki sefalet ve güvencesizlik ortaya serilmiştir. Bugün kitlelerin bu hoşnutsuzluğunu kucaklayabilecek güçte ve etkide bir gençlik hareketinden söz etmek mümkün değildir. Bağın diğer ucunda duran sınıf hareketine kan taşımak bu durumda oldukça güçtür. Komünistlerin bu bağı açık biçimde gördükleri ölçüde gençlik içinden tüm olanaklarını buraya yönlendirmeleri bir

zorunluluktur. Gençlik açısından bu bağın temel önemi bugün gençliğin gelecek özlemlerini sosyalizm mücadelesi ile yanıtlamak, onu devrime kazanmaktır. Ancak henüz hoşnutsuzluğun akacağı bir hareket olmaksızın, gençlik içerisinden yükselen bir muhalefetin siyasallaşamadığı koşullarda çabalarımız da yerel örgütlerin ve kişisel ilişkilerin sınırında kalacak, kazanımları ile bir eşik atlanamayacaktır.

Birleşik ve kitlesel bir gençlik hareketi için ileri!

Kapitalist düzende egemen ideoloji tarafından hiçbirşeyin değişmeyeceğine inandırılmış yüzbinelerce genç bugün yozlaşmanın pençesinde, sistemin ücretli köleleri ve lümpen taburları olarak istihdam edilmektedir. Sınıfsal çelişkileri ve sistemin yapısal sorunlarını gizleyen duvarlara, siyasal ortamın ırkçı, şoven veya liberal yalanlar ile beslenmesi de yardım etmektedir. Yerellerin özgün gündemleri üzerine başarı ile giderek bu siyasal atmosferi dağıtmak ve kitlelere köhne sermaye düzenini her yolla teşhir etmek şüphesiz ki bu duvarları zorlamamızı kolaylaştıracaktır.

Sözünü ettiğimiz bu gerici siyasal atmosferin dağıtılması için daha güçlü bir siyasal etki şarttır ve bu da birleşik ve kitleselleşen bir mücadele ortamında mayalanabilir. Sermaye düzeninin yalanları karşısında gençliğin taleplerini yüksek sesle haykırabileceği böyle bir ortam için siyasal gençlik örgütleri ile birleşikliği zorlamak ve kararlı bir kitle faaliyeti örmek kuşkusuz ki önümüzde son derece yakıcı olarak durmaktadırlar.

Geleceksizlik sistemin bütünüdür!

Güçlü bir karşı duruşun, kitlesel bir mücadelenin ayakları şüphesiz ki yereller üzerinde yükselebilir. Bugün için önümüzde özgün sorunlar ile öfke biriktiren yereller ve onları bir üst ölçekte

Gençlik hareketinin sorunları bugün kuşkusuz ki sınıf hareketinin verili tablosunun içinde mayalanmaktadır. Ne var ki, bu diyalektik bağın gençlik tarafında, sosyal yıkım saldırılarının biriktirmekte olduğu bir hoşnutsuzluk vardır. Gençlik neo-liberal saldırılardan payına düşeni almaktadır. Hatta öğrenci ve işçi gençlik derinleşen bir geleceksizliğin içine hapsedilerek bu saldırılardan en yıkıcı biçimde etkilenmektedirler.

3


bir ufkun eksikliği söz konusu olduğunda sermaye düzeni her bir kişiyi birbirinden beter labirentler içinde dolandırmakta, oyalamaktadır. Bu sorunlar karşısında sistemin çözümsüzlüğünü teşhir etmek ve sosyalizmi kurtuluş olarak öne çıkarmak başarılabildiği ölçüde bu bataklıkta umutsuzluk değil de devrim mayalanacaktır. İçinde yaşadığımız alanları bu teşhiri en etkili biçimde yapabilecek şekilde kavrayabilmeli ve yorulmadan bu yolda mesafe alabilmeliyiz.

Gençlik güçlerinin birlikteliği önündeki biçimsel engelleri aşmak için...

Gençliğin karşı karşıya olduğu sorunlar karşısında sesimizi yükseltmek için imkanlarımızı bunun için seferber edebilmeliyiz. Bulunduğumuz illerde yerellerden yükselen hareketi birleştirecek platformlarla taleplerimizi gündeme getirebilmeli ve gençliği mücadele bayrağı altında toplayabilmeliyiz. Önümüzde duran bu zorlu süreçte gündemlerin üzerine kararlılıkla gitmeli, etkin bir pratik faaliyet yürütmeli ve günü bu şekilde kavrayan tüm siyasal unsurlar ile güçlü bir birliktelik kurmalıyız.

Bologna Süreci; daha özelinde formasyon sorunu, mesleki yeterlilik, güvencesiz çalışma gibi kapsamlarda biraraya getiren bir tablo vardır. Bugün nereden baksanız küçük ölçekte gibi gözüken ve yerellerde kitlelerce algılanması görece rahat gözüken gündemler paralellik içinde bütünlüklü bir sistem sorunun teşhirine kapı aralamakta, gençliğin genel gündemlerine bağlanmaktadırlar. Bu bağ doğru kullanıldığı taktirde günlük yaşantının ayrılmaz birer parçası haline gelmiş bir dizi sorun artık geniş kitleler için sömürü düzenini sorgulamanın bir sebebi, irili ufaklı çeşitli örgütlenmeler onu değiştirmenin bir manivelası olarak işleyebilirler. Böyle bir bütünlük sorunların kapsamı bakımından olanaklıdır. Ancak hareket buna evrildiği ölçüde buna uygun mücadele araçlarını da geliştirebilmek gerekecektir. Mücadele kapsamı genişlediği ölçüde kendi özgün araç ve yöntemlerini de koşullayacaktır. Geleceksizlik, içinde yaşamaya mahkum edilmek istendiğimiz sistemin bütünüdür. Bu bilinç ile bu geleceksizliğe her açığından yüklendiğimiz ölçüde bu sistemi bütünlüklü bir biçimde karşısına alacak bir hareket de şarttır. Bu bakımdan yerellerden üzerine eğilmeye başladığımız gündemlerin kendi araçlarını böylesi bir hareketi besleyebilecek, onu geliştirip genişletebilecek bir biçimde kurgulayabilmemiz de şarttır. Hareket kitleselleştiği ölçüde kendi etkisini daha da genişleteceği ve kitlelerin siyasallaşması bakımından derinleşen bir iz bırakacağı şüphesizdir. Bu bakımdan imkan ve olanaklarımızı bugünden böylesi bir genişliği besleyecek biçimde kurgulayabilmeliyiz. Yerel ayaklar yerlerine oturduğu ölçüde bunları bir araya getirecek platformlar, hareketin tüm olanaklarını etkili bir biçimde kullanabilmesinde kilit rol oynayacak, düzenin biriktirdiği öfkenin devrimci kanallara akmasına yol açacaktır.

Gençliğin dinamizmini devrime kazanalım!

4

Sistemin biriktirdiği sorunlar hayatın her alanında çözümsüzlüğü beslemektedir. Giderek daha fazla sayıda insan bu çözümsüzlüğün içine saplanmakta, çırpınmaktadır. Burada düzeni aşacak

Son yılların parçalı tablosunda siyasal gençlik örgütlerinin hanesine olumsuz notlar düşmektedir. Eylemler ve süreçler belirgin bir zayıflık ve isteksizlikle karşılanmaktadır. Bunların anlaşılabilir bir yanı yoktur. Zira tartışma süreçlerinde biçimsel tartışmalar öne çıkmakta, birçok ayrışma sürecinde içerik üzerine fazla bir şey söylenmeye gerek görülmemektedir. Bu, apolitizmi beslediği gibi ilkesiz süreçlere de zemin hazırlamaktadır. Bunun karşısında güçlü bir ideolojik duruşun yanısıra ilkelere de sağlam bir bağlılıkla hareket etmeliyiz. Kendi adımıza bağımsız siyasal faaliyetimizi etkili bir biçimde yürütebilmeliyiz. Esasen bu apolitizmi dağıtacak olan da kuşkusuz ki kitlelerin o veya bu siyaset ekseninde politikleşmeleridir. Bu bakımdan birlikteliğin anlamını yerinde kavrayarak kendi başımıza kaldığımız her anı da etkin bir biçimde değerlendirebilmeliyiz. Kendi faaliyetimiz üzerinden kitle bağlarımızı kurmaya yorulmadan devam etmeliyiz.

Devrimin ve gençliğin sesini yükseltmek için...

Gençliğin içinde tutulduğu abluka önümüzde duran süreçte de devam edecektir. Bu abluka altında hem özgürlüğümüz hem de geleceğimiz elimizden alınmaktadır. Siyaset yapma hakkımızın her kırıntısı zorla gasp edilirken, eğitim hakkımız da ulaşılamaz hale gelmektedir. Bu gündemleri karşılayan bir eksende tüm siyasal güçlerle hareketin ihtiyaçlarına hizmet edecek birliktelikler önümüzde durmaktadır.

Gençliğin karşı karşıya olduğu sorunlar karşısında sesimizi yükseltmek için imkanlarımızı bunun için seferber edebilmeliyiz. Bulunduğumuz illerde yerellerden yükselen hareketi birleştirecek platformlarla taleplerimizi gündeme getirebilmeli ve gençliği mücadele bayrağı altında toplayabilmeliyiz. Önümüzde duran bu zorlu süreçte gündemlerin üzerine kararlılıkla gitmeli, etkin bir pratik faaliyet yürütmeli ve günü bu şekilde kavrayan tüm siyasal unsurlar ile güçlü bir birliktelik kurmalıyız. Bu birlikteliğin gerçek gücü ve katedeceğimiz yol emeğimizin ve kararlılığımızın sınanması ile ortaya çıkacaktır. Bu süreci aynı zamanda bulunduğumuz yerellerde çalışmamızı toparlamak ve güçlerimizi bir adım ileri taşımak için değerlendirebilmeliyiz. Birleşik ve kitlesel bir gençlik mücadelesi örmek için güne yüklenelim, gençliğin ve devrimin sesini yükseltelim!


YÖK ün ‘Özgür ve Güvenli Üniversite’ Genelgesine

Teslim Olmayacağız! Üniversiteler yeni eğitim-öğretim dönemine düzenin baskı ve terör ablukası ile girdi. Düzen için her zaman büyük bir tehdit olan üniversiteler, referandum sonrası düzen siyaseti içinde önemli bir yerde durmaktadır. Referandumdan güçlü çıkan AKP’nin şu an düzen siyasetinde kullandığı temel argümanlardan biri olarak türban sorunu özellikle üniversiteler üzerinden dönüyor. Gençliğe geleceksizlik ve işsizlikten başka bir şey veremeyen YÖK ve YÖK düzeni oluşacak tepkilerin önünü baştan kesmeye çalışıyor. Bunun için yeni öğretim yılının başında, İstanbul Üniversitesi’nde türbanlı öğrencinin çıkarılması olayının yaşanması ile ortaya çıkan genelgeyi yürürlüğe sokmuş bulunuyor.

Yeni genelgenin gençliği kuşatma hedefi

YÖK başkanı Yusuf Ziya Özcan imzalı, 81 ilin valisine gönderilmiş olan genelge, YÖK’ün tam anlamıyla gençliğe yöneltmiş olduğu, onu ezmek için kullanmak istediği bir saldırı biçimidir.

Genelgede devrimci faaliyete yönelik tahammülsüzlükten üniversitelerin içinde sivil polislere yer tahsis edilmesine kadar birçok konuya değinilmektedir. Sermaye ve onun devleti istiyor ki politikalarını üniversite üzerinde uygularken kimse kendilerine yönelik bir ses çıkarmasın. Kendileri de istedikleri gibi üniversite içinde at koşturabilsinler. Sermaye temsilcileri üniversitelere geldiğinde parasız eğitim pankartı açan öğrenciler görmek istemiyor. Bir tepki gördüklerinde ise baskı ve zoru uygulamada bir sakınca görmüyorlar. İşte genelgeden bazı başlıklar; * Üniversitelerin imkanları ölçüsünde ve uygun gördükleri alanlarda kampüste görev yapacak sivil kolluk güçleri ile ilgili yer tahsis etmeleri, * Yerleşke güvenliğine yönelik olarak giriş çıkış noktalarının kontrolü, aydınlatma sistemlerinin geliştirilmesi, kamera sistemlerinin yaygınlaştırılması, fiziki ve parmak izi gibi elektronik tedbirlerin alınması,

* Özel güvenlik görevlilerine eğitim verilmesi,

* Olaylara üniversite bitim yöneticisi ve özel güvenliğin müdahalede bulunması, olayların önlenememesi durumunda gerektiğinde kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi,

* Adli ve idari işlem yapılan öğrenciler ile ilgili yasadışı faaliyetlerde bulunan öğrencilerin durumlarının ailelerine bildirilmesi…

Değişen bir şey yok…

''Bu kararlar bir kez daha referandum süresince ve sonrasında sergilenen demokrasinin kapsamını göstermiş oldu. Halihazırda özel güvenlik görevlileriyle, turnikeleriyle, kameralarıyla, yüksek duvarları ve dikenli telleriyle üniversiteler kışlalardan farksızdır. Her ne kadar yeni bir karar olarak gündeme gelse de üniversiteler içerisinde konuşlanmış sivil polisler bu kışlanın olmazsa olmazlarıydı. Yaygın ve sistematik bir biçiminde sürdürülen soruşturma-ceza terörü de bu kapsamlı saldırıların diğer bir ayağını oluşturuyordu. İzinsiz afiş asmaktan stant açmaya kadar her türlü etkinlik, soruşturma ve cezalara gerekçe yapılmaktadır. Rektörlükler, emniyetten aldıkları talimatlar ve istihbaratlarla soruşturmalar yapmakta, cezalar kesmektedir.'' (Sosyalizm İçin Kızıl Bayrak Sayı:2010/39 Syf:20)

Teslim Olmayacağız!

* Öğrencilerin kayıt olma işlemlerine yardımcı olmak kisvesiyle öğrencilerle temasa gecen ideolojik grupları, kampüs alanları dışında ve çevrelerinde oluşturulan stantlara müsaade edilmeyerek, gerektiğinde güvenlik kuvvetlerinden yardım talep edilmesi,

Saldırıların nedeni çok açıktır ki gençliğin, kendisine geleceksizlik ve işsizlik dayatan sisteme karşı yöneltebileceği tepkiden duyulan korkudur.

* Öğrencilerden aynı suçu işleyenlere farklı ceza verilmemesi,

Gençlik devrimci dinamizmini baskı ve zor karşısında korumalıdır. Genç komünistler de bu uğurda üzerine düşeni yapacaklardır. İşçi sınıfının kızıl bayrağını ve onun temel özelliği olan direnişçi kimliğini üniversitelerde bedeli ne olursa olsun yükseltecek, saldırılara teslim olmayacaklardır.

* Birimlerde ve yurtlarda psikolojik danışmanlık ve rehberlik servislerinin etkin hale getirilmesi,

* Yerleşkede suç olan faaliyetlerde bulunulması halinde, idari soruşturmanın adli soruşturma sonucu beklenmeksizin yapılması,

Anadolu ve Yıldız Teknik üniversitelerinde yaşanan son gelişmeler ise bu korkunun boşa olmadığını göstermektedir. Soruşturma ve ceza terörüne karşı yapılan kapı önü direnişleri, ÖGB ve polis terörüne karşı fiili meşru çizgi bizlere izlenmesi gereken yolu gösteriyor.

Anadolu ve Yıldız Teknik üniversitelerinde yaşanan son gelişmeler ise bu korkunun boşa olmadığını göstermektedir. Soruşturma ve ceza terörüne karşı yapılan kapı önü direnişleri, ÖGB ve polis terörüne karşı fiili meşru çizgi bizlere izlenmesi gereken yolu gösteriyor.

5


2010 6 Kasım'ı ışığında gençlik mücadelesinden yansıyanlar...

Gelecek ve özgürlük için sermayeye karşı birleşik ve militan mücadeleye! Gençlik hareketi açısından yeni ve zorlu bir dönemin içerisindeyiz. 6 Kasım sürecini geride bıraktık. Yoğun bir şekilde devam eden saldırıların püskürtülmesinin yolunu açacak inisiyatifli bir çıkış ve hareketi ileriye taşıyacak bir atılım bu yılki 6 Kasım sürecinde de yaratılamadı. 6 Kasım'ı örgütleme sürecinde karşımıza çıkan sorunlardan ilki parçalılık, diğeri ise üniversitelerde karşı karşıya kalınan sorunlara karşı hak alıcı bir mücadele ekseni oluşturamamaktı. Sürecin bu şekilde geride bırakılması, sermayenin saldırganlığını büyütmesinin zeminini güçlendirmiş oldu. Gençlik mücadelesinin eksikliklerini anlamak açısından bazı noktalar özellikle önemlidir. En belirleyici nokta, gençlik hareketinin içerisindeki birçok öznenin gençliğin sorunlarına ve sermayenin saldırılarına karşı düşünsel bir çaba harcamaktan uzak, politika üretmekten yoksun olmasıdır. Siyasal gençlik örgütlerinin politik bir eksen ortaya çıkartmaktan uzak olması, sadece bu örgütlerin kendi pratiklerine veya hareket içerisinde tuttukları yere yansımakla kalmıyor. Elbette en başta bu tür öznelerin harekete müdahalesi, hareket içerisinde tuttukları yer açısından bir sonuç üretmektedir. Ama bütünsel bir hareketin parçası oldukları yerde bu parçalar bütünü ve bütünü oluşturan diğer parçaları da etkilemektedir. Hareketin ihtiyaçlarını anlama çabası durdukları yerde bir şey ifade etmediğinden, herhangi bir tartışma sürecini takip etmek bile kendileri cephesinden anlamsız görülmektedir. Hareketin ihtiyaçlarını ortaya koyma ve bu ihtiyaçları karşılayacak bir hat oluşturmakta bir emeği olmayan, tartışmaları zenginleştirmeyen parça/parçalar bütünün apolitikleşmesine kan taşımaktadırlar. Belirleyici noktalardan bir diğeri, birçok gençlik örgütünün üniversitelerin dışına düşmüş olmasıdır. Siyasal gençlik örgütlerinin büyük bir çoğunluğu yıllardır üniversitelerde sistematik çalışma yapmaktan uzak. Dönemsel olarak propaganda materyalleri kullanmaktadırlar ama sistematik bir çalışma hattından yoksundurlar. Bu yoksunluk da gençlik hareketine yansımaktadır. Öyle ya da böyle gençlik hareketi içerisinde bu yapılar yer tutmaktadırlar. Etkiledikleri kitle ilk elden bu hareketsizliğin parçası olmaktadır. İkinci olarak da geniş gençlik kitlelerini etkileme, politikleştirme ve örgütleme alanlarında çaba sarfedilmemektedir. Bu bakışla hareket eden örgütler bir kitle tabanı edinseler de hareketi örgütleme ve mücadeleyi ileriye taşımak noktasında bir tuğla eklemiş olmazlar.

6

Gençlik hareketi açısından yıllardır ortaya koyduğumuz sorunlar varlığını sürdürüyor. Sorunların çözülmesi yönünde herhangi bir adım atılamamış olması, bu yönlü bir bakışla çabanın ortaya konmaması sorunun var olmasından daha

kötü bir durum. Önümüzdeki süreçte gençlik hareketinin bu tablosunu değiştirmek yönlü adım atmak bir zorunluluktur. Öncelikle hareketin sorunlarını tespit etmek, gençliğin karşı karşıya kaldığı sorunlara karşı mücadele ekseni belirlemek için tartışma süreci başlatılmalıdır.

2010 6 Kasım sürecinin açığa çıkarttıkları...

6 Kasım’ı belli yönleriyle de olsa değerlendirmek bunun bir gereğidir. 2010 6 Kasım’ına doğru ilerlerken bu süreçle birlikte hareketin ileriye sıçraması için aşılması gereken iki temel sorunu şu şekilde belirlemiştik: 1) Son yıllarda 6 Kasım ve birçok süreçte karşımıza çıkan parçalı tablo ve 2) tartışmalara boğulan ön süreçler ve ön çalışmadan yoksun bir şekilde alanlara çıkış… Geride bıraktığımız 6 Kasım sürecini değerlendirdiğimizde bu eksikliklerin devam ettiği bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Bu seneki 6 Kasım’ı da parçalı eylemsel süreçlerle geride bıraktık. Hatta bu sene politik tartışma süreçleri gerçekleşmeden geçtiğimiz süreçlerin mirasıyla doğal ayrışmalar yaşandı. Diğer yandan baktığımızdaysa belli yanlarıyla aşılan pratiklerle adımlar atılmış olsa da üniversitelerin içerisinde etkin bir kitle çalışmasından yoksun bir süreçti.

6 Kasım sürecinde bizler, merkezi Ankara mitinginin parçası olmakla birlikte bulunduğumuz tüm süreçlerde yerellerdeki çalışmaları güçlendirici müdahaleler yapmaya çalıştık. Ama toplamda kendimizi de içine katarak diyoruz ki önemli eksiklikler yaşandı. Geçtiğimiz senelerde tartışmalar son günlere kadar sürdüğünden ön çalışmalarda eksiklikler yaşadığımızı söylüyorduk. Bu sene tartışmalar erken bir tarihte sonlanmasına rağmen yine üniversitelerde yeterince yaygın ve yoğun bir çalışma örülmedi. Kimi illerde haftalar öncesinden başlayan ve her hafta bir konunun gündeme alındığı eylemlerin önemli bir adım olduğunu da vurgulamak gerekiyor. Bu olumlu adımın işlenen konuların, eylemlerin üniversitelere yansımasına baktığımızda büyük boşluklar bıraktığını söylemek gerekiyor. Bu


boşluğun en önemli boyutu ortak bir 6 Kasım sürecinin ortak bir çalışmaya konu edilememesidir. Herkes kendince bu sürece ilişkin bir çalışma yürüttü. Ama ortak bir çalışmanın alanlara yansıtılamadığı da açık bir gerçek. Kendi açımızdan 6 Kasım sürecine baktığımızda, bu sürece dair sözümüzü materyallerimizin kullanımı ile hayata geçirmiş olduk. Ama üniversitelerin içerisinde eylem ve etkinliklerle daha hareketli bir çalışma yürütemediğimizi belirtmeden geçemeyeceğiz.

Merkezi bir eylemle saldırılara karşı güçlü bir ses yükseltme hedefi…

2010 6 Kasım sürecinin tartışmalarının temel noktalarından biri merkezi eylem yapılmasıydı. Dönemin açılması ile birlikte sermaye sözcüleri tarafından gençliğe dönük saldırıların yoğunlaştığı, üniversitelere dönük tartışmalar gündeme oturdu. Üniversitelere sivil polisin yerleşmesinin yasallaşmasından, YÖK genelgesinden, eğitimin ticarileşmesinin birçok yansımasından, artan işsizlik oranına kadar birçok tartışma gündemdeydi. Sermayenin çeşitli ağızlarından gençliğin geleceğine ve özgürlüğüne dair cümleler sıralanmaktaydı.

Tam böyle bir süreçte ilk olarak Öğrenci Gençlik Sendikası Genç-Sen Ankara mitingi yapma kararı aldı. Genç-Sen diğer gençlik örgütlerine mitingi ortak bir şekilde yapmak için çağrıda bulundu. Bu tartışmalar sırasında bu sene için merkezi bir eylem yaklaşımı içerisinde olan örgütler de kendi tartışmalarını yansıtmış oldular. Yerellerde örülecek süreçlerin üzerinden atlamadan, yerelden örülecek sürecin merkezi bir eylemle bütünlenmesinin saldırılara karşı anlamlı bir adım olacağını düşündüğümüzden bu sene sürecin bu yönlü örülmesi noktasında hemfikirdik.

Merkezi eylem yöneliminde bir ortaklık olmasına rağmen birleşik bir süreç örülemedi. Geçtiğimiz sene parçalı eylemler gerçekleşmişti, bu sene de merkezi-parçalı eylemler gerçekleşmiş oldu. Bu olumsuz yanına rağmen eylemlerin toplamı üzerinden değerlendirdiğimizde merkezi bir eylemle saldırılara cevap verme çabası kentlere olumlu bir şekilde yansıdı. YÖK protestosu gerçekleştiren illerin sayısında geçtiğimiz seneye göre bir azalma mevcut. Çünkü merkezi eylem gerçekleştiren birlikteliklerin bir kısmı tercihen illerde bir eylem gerçekleştirmediler. İçinde bulunduğumuz ortaklık ise bulunduğu ve imkanlarının olduğu tüm illerde de eylemler gerçekleştirmeye çalıştı.

Gelecek ve özgürlük için mücadeleyi büyütmeli ve ileriye taşımalıyız!

2010 6 Kasım eylemlerinin politik yönelimlerine baktığımızda öne çıkan tema, kapitalizmin gençliğe geleceksizlikten başka bir şey ifade etmemesi ve her

türlü hakkın gaspedilerek özgürlüklerin kısıtlanmasıydı. Sermayenin gençlik ve üniversiteler üzerinden yaptığı tartışmaların kapsamı da bu konular üzerinden yoğunlaşmaktaydı. Yer yer işsizliği, geleceksizliği, eğitim hakkının gaspını meşrulaştıran konuşmalar yapılırken, diğer yandan da üniversitelere özgürlük getirildiği dillere pelesenk edilmişti. 6 Kasım sürecini ortak örgütlediğimiz birliktelik "Geleceğimiz ve özgürlüğümüz için YÖK'e hayır!" şiarıyla yol yürüdü. Bu saldırılar ve yansımaları 6 Kasım sürecinin ardından da gençliğin karşısında durmaktadır. Neoliberal dönüşümlerle birlikte üniversiteler ve eğitim sürecinde atılan adımlar 90'ların ortasında başlayan Bologna Süreci ile daha tanımlı ve sistematik bir hale geldi. Avrupa'nın birçok yerinde 2000'lerin başından beri gençliğin ortaya koyduğu eylemlere baktığımızda bu saldırılara karşı ortaya konan eylemsel süreçleri görüyoruz. Son aylarda da Fransa, İngiltere ve Yunanistan'daki süreçler sermayenin ekonomik saldırılarına, işsizliğe ve geleceksizliğe karşı bir başkaldırıdır. Üniversiteli ve liseli gençliğin militan eylemlerinin Avrupa'daki süreçlerin önemli bir dinamiği olduğunu görüyoruz. Fransa'daki grev süreçlerinde okul boykotları ile liseliler eylemlerde önemli bir yer tutuyordu. İngiltere'ye baktığımızda da gençlik harçlara gelen yüzde 300'lük zammın karşısında sokakları zaptetmesi, hükümet partisinin binasını işgal etmesi ile gündeme oturdu. Avrupa'daki saldırı sürecinin benzerini Türkiye'de de yaşıyoruz. Hatta daha katmerli ve boyutlu bir saldırı olduğunu söyleyebiliriz. Saldırıların bu kadar yoğun olmasına karşın gençlik mücadelesi açısından yeterli bir cevap üretilememiştir.

6 Kasım sürecinde “gelecek ve özgürlük” ekseninde çizilen ortak mücadele hattını sürdürmek gerekiyor. Geleceğimizi ve özgürlüğümüzü kazanmanın tek yolu düzene karşı örgütlü bir mücadeleden geçer. Sistemi gençliğe teşhir edip, tüm sahteliklerini ortaya çıkartmak, gençliği gelecek ve özgürlük mücadelesine kazanacak bir faaliyet hattına devam etmek tüm yakıcılığını korumaktadır. Gençlik hareketinin içerisindeki her bir unsurun saldırıların kapsamı ve yapılması gerekenler açısından bir tartışma ve ortak bir mücadele yürütmeye ihtiyacı vardır. Yazık ki halihazırda yoğunlaşmış saldırılar karşısında ortaya konulan güçlü reflekslerden, birleşik hak alıcı bir mücadeleden bahsetmek mümkün değil. Bu tablo aşılmalıdır, aksi takdirde saldırılar katmerlenecek ve gençlik hareketi daha da geri bir noktaya doğru sürüklenecektir. Ekim Gençliği

7


Gençlik YÖK’e ve YÖK düzenine karşı 6 Kasım alanlarındaydı Ankara'da 6 Kasım mitingi gerçekleştirildi

YÖK’ün 29. kuruluş yıldönümünde Ankara’da gençlik güçleri alanlardaydı. Coşkulu geçen ve sloganların susmadığı eylemde, öğrenci dernekleri, TMMOB öğrenci komisyonları, ilerici ve devrimci güçler yerini aldı.

“YÖK'e Hayır!” pankartı ardında Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü önünde bir araya gelen kitle Sakarya Caddesi'ne yürüyüşe geçti. Genç-Sen, TÖK, DYG, Tüm-İGD, YDG, ÖEP, PDG, Ekim Gençliği, DPG, HÜÖD, DTCF Öğrencileri, Genç Madenciler, LGBTT, SDH, DPG, DİP, Emek Gençliği, DÖB, DGB, SÖZ Dergisi kortejde pankartlarıyla yürüdü. Eylem alanına gelindiğinde devrim ve sosyalizm davasında şehit düşenler için saygı duruşu yapıldı ve ortak bir basın açıklaması gerçekleştirildi. Öğrencilerin baskı aygıtı YÖK ile hiç bir zaman barışmadıkları dile getirildiği açıklamada darbenin katliamlarla, işkenceler ve idamlarla ülkeyi baskı altına alırken, üniversitelerde de YÖK'e dayandığına değinildi, soruşturma ve ceza terörüne vurgu yapıldı. Gençliği bekleyen derin geleceksizliğin karşısında bu saldırıların da püskürtülmesi kararlılığı ortaya kondu.

Açıklama ardından kürsü direnişçi işçilere ve soruşturma-ceza terörüne maruz kalan öğrencilere bırakıldı. İlk sözü DTCF’de soruşturma terörüne maruz kalan yurtsever bir öğrenci aldı. Konuşmasını Kürtçe yapan öğrenci anadilde eğitim talebini ele aldı. Ardından YTÜ’de soruşturma-ceza terörüne karşısında eğitim hakkı talebiyle süren YTÜ direnişçisi bir konuşma yaptı. Soruşturmaların devrimci-siyasal faaliyeti üniversitelerden silmek için bir araç olarak kullanıldığına dikkat çeken öğrenci, direniş sürecini aktardı. Gençliğin bu saldırıları birlikte parçalayacağına değindi.

TEKEL ve BETESAN direnişçileri de söz alarak 4/C'ye tersaneler cehennemindeki kölelik koşullarına razı olmayacaklarını dile getirdiler. İşçilerinde ardından HÜÖD, DTCF Öğrencileri ve Tüm-İGD adına konuşmalar yapıldı. Ekim Gençliği'nin “YÖK’ü dağıtacağız, düzeninizi yıkacağız! Gelecek ve özgürlük sosyalizmde!” pankartıyla katıldığı mitingde Devrimci Liseliler Birliği de dövizleri ile yerini aldı. Miting coşkulu söylenen marşlar ve çekilen halaylar ile sona erdi.

İstanbul'da YÖK protestosu

Beyazıt Meydanı'nda 5 Kasım'da gerçekleştirilen çeşitli eylemlerle YÖK protesto edildi. Saat 13.30'da DYG, Ekim Gençliği, Genç-Sen, Kaldıraç, PDG, SGD, Tüm-İGD ve YDG tarafından örgütlenen; DAF'ın, DGB'nin, Genç Sol'un, katıldığı bir eylem gerçekleştirildi.

8

Sirkeci'de sloganlarla toplanıp tramvay ile Beyazıt otobüs duraklarına gelen kitle ortak "Geleceğimiz ve özgürlüğümüz için YÖK'e hayır!”pankartlarını açarak gür sloganlarıyla Beyazıt Meydanı'na yürüdüler.

Döviz ve flamalarıyla yer aldığı eylemde, "YÖK'ü dağıtacağız, düzenini yıkacağız! Gelecek ve özgürlük sosyalizmde! / Ekim Gençliği", "Gelecek ve özgürlük için sosyalizm! / Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu" pankartlarıyla sınıf devrimcileri de yer alırken, eyleme Devrimci Hareket ve BETESAN direnişçisi Zeynel Kızılaslan da destek verdi.

İstanbul Üniversitesi ana giriş kapısı önüne gelindiğinde Türkçe ve Kürtçe olarak okunan basın “Bugün buraya YÖK'ü kaldırmak için geldik” denildi. YÖK'ün baskı, soruşturma, paralı eğitim, üniversitelerin piyasalaşması, anadilin yasaklanması ve geleceksizlik anlamına geldiğini vurguladı.

5 Kasım'da Türkçe ve Kürtçe "Eşit parasız, bilimsel, anadilde eğitim istiyoruz! / İTÜ, MSGSÜ, İÜ, MÜ, YTÜ Öğrencileri" pankartlarıyla dövizlerin taşındığı bir basın açıklaması gerçekleştirdiler. DÖB'lüler de yaptıkları basın açıklamasıyla YÖK'ü protesto ettiler.

İzmir’de kitlesel YÖK protestoları

YÖK’ü ve uygulamalarını protesto eden ilerici ve devrimci güçler, 5 Kasım günü Ege ve Dokuz Eylül üniversitelerinde eylem gerçekleştirdiler. Aynı gün, iki üniversiteden öğrencilerin katılımıyla Alsancak’ta da ortak bir eylem yapıldı.

Ege Üniversitesi’nde Edebiyat Fakültesi önünde buluşan öğrenciler, “Geleceğimiz ve özgürlüğümüz için YÖK’e hayır. Eşit, Parasız, Bilimsel, Anadilde Eğitim” pankartı ile sloganlarla üniversite içerisinden yemekhane önüne yürüyen öğrenciler süren formasyon mücadelesine de değinen bir basın açıklaması gerçekleştirdiler. Halaylarla son bulan eyleme yaklaşık 250 öğrenci katıldı. Kampüslerde gerçekleştirilen eylemlerin ardından Alsancak Gazi İlköğretim Okulu önünden bulaşarak coşkulu sloganlar eşliğinde ÖSYM bürosu önüne yüründü. ÖSYM bürosu önünde miting alanı oluşturuldu. Devrim şehitleri için yapılan saygı duruşundan ardından basın açıklaması okundu.

Direnişlerine devam eden UPS işçileri adına yapılan konuşma ardından İzmir Sendikalar Birliği (İSB) ve Formasyon Mağdurları Platformu adına da konuşmalar yapıldı. DEÜ’de ücretsiz ulaşım için örülen mücadele sürecinin aktarımı ardından coşkulu bir şekilde söylenen marşlarla birlikte yaklaşık 1000 kişinin katıldığı eylem son erdi. Yaklaşık bin kişinin katıldığı eylemi, Genç-Sen, Emek Gençliği, DÖB, DİP, DGH, Kaldıraç, Formasyon Mağdurları Platformu, Devrimci Yolda Özgürlük, İSB ve ÖV-DER birlikte örgütledi.


Eskişehir'de gençlik saldırılara karşı alanlardaydı!

Anadolu Üniversitesi’nde 4 Kasım günü ÖGB-polis işbirliğinde gerçekleştirilen saldırının ardından ilerici ve devrimci öğrenciler yaptıkları YÖK eylemiyle bu saldırıya karşı tok bir yanıt verdiler. 600 kişinin katıldığı eylemde bu saldırının YÖK’ün misyonunu açıklıkla gösterdiği ifade edilerek YÖK ve YÖK düzenine karşı mücadele çağrısı yapıldı.

2 Eylül Kampüsü’nde yaşanan gözaltı terörününden sonra AÜ’de yapılacak 2 ayrı 6 kasım eylemi birleştirildi. Üniversitedeki tüm gençlik örgütlerin katılımıyla öğrencilerin Yunus Emre Kampüsü giriş kapısında bekleyişe halaylarla ve sloganlarla başladı. Hazırlık öğrencilerinin katılımıyla kitle yürüyüşe geçti. Rektörlüğün önünde basın açıklaması gerçekleştirildi. Ardından kitle marşlarla, sloganlarla, halaylarla serbest bırakılan arkadaşlarını beklemeye başladı ve serbest bırakılan 10 öğrencinin de kitleye katılmasıyla coşkuları artan öğrenciler yemekhane önünde eylemlerini bitirdiler.

Kocaeli: "Kahrolsun YÖK ve YÖK düzeni!"

YÖK, 5 Kasım günü Kocaeli Üniversitesi Umuttepe Yerleşkesi’nde gerçekleştirilen eylemle protesto edildi. Eylem bileşenleri (Ekim Gençliği, DYG, YDG, SGD, DGH, DÖH, Kurtuluş Yolunda Dev Genç) yemekhane önünden alkışlarla Devrimci Demokrat Yurtsever Öğrenciler imzalı “Be zimane dayika perwedahi nabe! anadilsiz eğitim olmaz!” ve “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim, özerk üniversite istiyoruz!” pankartlarıyla yürüyüşe geçtiler.

Rektörlük binasına yakın bir yerde yaklaşık 120 kişinin katılımıyla Türkçe ve Kürtçe yapılan basın açıklamasında, polis kurşunuyla katledilen Aydın Erdem ve Şerzan Kurt da anıldı.

Kayseri'de YÖK protestoları

Eğitim Sen'in düzenlediği 6 Kasım eyleminde basın açıklaması Kayseri Şube başkanı Sedat Ünsal tareafından okundu. YÖK’ün 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından üniversiteler üzerinde bir baskı aracı olarak kurulduğuna dikkat çeken Ünsal, üniversitelerimiz içinde üretilen hizmetlerin pek çoğunun özelleştirildiğini dile getirdi. Ünsal, soruşturma ve ceza terörüne de vurgu yaparken son günlerde üniversitelerde artan baskıya da dikkat çekti. KESK’e bağlı sendikaların, Ekim Gençliği, BDSP, Emek Gençliği destek verdiği eyleme yaklaşık 100 kişi katıldı.

YÖK Karşıtı Platform da 6 Kasım günü Eğitim Sen binası önünden sloganlarla “YÖK’e hayır - Özgür bilimsel üniversite istiyoruz” pankartı ile AKP il binasına yürüdü. AKP il binası önünde basın açıklaması okundu. YÖK Karşıtı Platform tarafından örgütlenen eylem sloganlarla il binası önünde sonlandı. Eyleme Ekim Gençliği, Emek Gençliği, Genç Sen Girişimi, liseli öğrenciler katıldı. KESK’e bağlı sendikalar, BDSP, CHP Gençliği, EMEP, Liselilerin Sesi’nin destek verdiği eyleme yaklaşık 80 kişi katıldı.

Bursa’da 6 Kasım eylemleri

4 Kasım günü Bursa’da yapılan eylemlerle YÖK protesto edildi. Uludağ Üniversitesi'nde kütüphane önünde toplanmaya başlayan öğrenciler yürüyüşün ardından Mediko-Sosyal önünde Türkçe ve Kürtçe olmak üzere basın açıklamalarını okuduları. Yaklaşık 80 öğrencinin katıldığı eylem halaylarla sona erdi.

Şehir merkezinde ise 18:00'de Osmangazi Metro İstasyonu önünden sloganlar eşliğinde Kent Meydanı’na yüründü. Okunan basın açıklamasının ardından TÜMTİS temsilcisi söz aldı ve üniversiteler üzerinde YÖK eliyle uygulanan baskılara son verilmesi gerektiği belirtildi. Eylemlerde “YÖK’e Hayır/Uludağ Üniversitesi Öğrencileri” pankartı açıldı. Eylemleri Ekim Gençliği, DGH, Dev-Genç, EDP Genç, Genç-Sen ve Antikapitalist Öğrenciler örgütledi. Üniversitedeki eyleme TÖK ve DYG-M, şehir merkezindeki eyleme DYG-M, BDP, Partizan ve TÜMTİS de katıldı.

Isparta’da YÖK protestosu

YÖK’ün 29. kuruluş yıldönümünde Isparta’da öğrenciler eylemdeydi. Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi önünde toplanan öğrenciler halaylar çekip türküler söyleyerek eylemi başlattı. "Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim istiyoruz/ SDÜ öğrencileri" yazılı pankartla sloganlar eşliğinde yürüyen öğrenciler merkezi derslikler önüne basın metinlerini okundular. İlgiyle izlenen eyleme 200’e yakın kişi katıldı. Eyleme Ekim Gençliği, EMEK Gençliği, Öğrenci Kolektifleri, ÖDP, SP ve TKP katıldı.

Samsun OMÜ’de YÖK protestosu

Samsun'da 4 Kasım günü Genç Sen tarafından YÖK protestosu gerçekleşirildi. Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi önünde toplanan öğrenciler sloganlar eşliğinde Fen-Edebiyat Fakültesi’ne yürüdüler. Okunan basın açıklamasında 6 Kasım Ankara mitingine çağrı yapıldı. Devrimci marşlar ve türküler eşliğinde eylem devam eylemde çevredeki öğrencilerin de katılımıyla halaylar çekildi.

Çukurova Üniversitesi’nde zayıf katılımlı YÖK protestosu

YÖK, kuruluşunun 29. yılında Adana Çukurova Üniversitesi’nde teşhir edildi. Ekim Gençliği, DÖB, Gençlik Cephesi, SGD ve YDG’nin örgütlediği eylemde mücadele çağrısı yapıldı.

Son Durak Kafe önünde bir araya gelen bileşenler “YÖK’ü dağıtacağız, düzenini yıkacağız! / Çukurova Üniversitesi Öğrencileri” pankartı ile yemekhane önüne yürüyen öğrenciler basın açıklamalarını gerçekleştirdiler. Eylem YÖK'ü ve YÖK düzenini dağıtmak için devrimci mücadele çağrısı ile son buldu.

9


Gericilikten gericilik beğenmiyoruz! AKP hükümeti referandumdan başarılı bir sonuç ile çıkmasının ardından bir dizi yeni adım atmaya başladı. Bunların başında ise “türbana özgürlük” adımı geliyor. Ana muhalefetin türban sorununun çözümüne yönelik söylemleri kullanılarak türban sorununda pratik adımlar atılmaya başlandı. Bu pratik adımların başında türban ile üniversiteye girmeye çalışan öğrencilerin artık YÖK’ün yayınladığı bir genelge ile okullara alınması geliyor.

Biliyoruz ki kitleler ekonomik, sosyal, siyasal talepler ve haklar uğruna sermaye egemenliğine karşı mücadeleye yöneldiğinde, eyleme geçtiklerinde her türlü gerici ve çağdışı ideolojinin ve sembollerinin sonu da gelecektir. Devrimci sınıf mücadelesi yükseldikçe hem türbanın derinliklerinde kendini var eden bu düzen hem de dinci akımlar ve onların temsilcileri tarihin çöplüğünde hak ettikleri yeri alacaklardır.

Gelişen bu süreçte düzen bir tarafta türban yanlıları diğer tarafta ise türbana karşı olanlar olarak toplumda iki karşıt grup yaratmaya çalışıyor. Referandum tartışmaları sırasında türban sorununu biz çözeriz diyen ana muhalefet partisi bile şimdi dinsel gericiliğe karşı laikliğin savunucusu olarak karşımıza çıkıyor. Bugün türban toplumda dinsel gericiliğin en önemli simgelerinden birisidir. İktidardaki mevcut hükümet bu simgeyi kullanarak egemenliğini bir kat daha arttırmaya çalışırken, ulusalcı-kemalist klik ise düzen içi it dalaşında elinde bulunan mevzileri korumanın derdindedir. Türbanı bir ‘özgürlük’ meselesi olarak gösteren dinci gericilik türbanı ile derse giremeyen öğrencilerin eğitim hakkının engellendiğinden dem vuruyor. Bu durum bir hak gaspı olarak gösterilmeye çalışılırken, diğer tarafta parasız eğitim isteyen, anadilde eğitim isteyen öğrenciler soruşturma-ceza terörü ve hatta tutuklamalarla karşı karşıya kalıyorlar. Dinci gericilik bir tarafta özgürlükten bahsederken diğer tarafta öğrencilerin özgürlüklerini ellerinden almak için her türlü yöntemi kullanıyor.

Günümüzde üniversiteler adeta cezaevlerini andırıyor. Kameralarla izlenmemiz yetmiyormuş gibi ÖGB’lerin sayıları arttırılarak ve sivil polislerin okulda bulunması meşrulaştırılarak özgürlük getiriyoruz adı altında düşüncelerimiz tutsak edilmeye çalışılıyor. Hacettepe üniversitesinde öğrencilerin en demokratik hakkı olan masa açma isteği karşısında ÖGB’si ile, polisi ile saldıran sistemin taşeronları iş türban konusuna gelince bu durumu özgürlük olarak göstermeye çalışıyorlar. Yine aynı süreçte türban konusunda mangalda kül bırakmayan ulusalcı-kemalist ve reformist çevreler ise bu saldırılar karşısında ses çıkarmamakta, çıkardıkları ses ise düzenin sınırlarını aşamamaktadır.

10

Türban tartışmalarında sol hareketin düzenin çizmiş olduğu kırmızı çizgileri geçebilecek bir ufkunun olamadığı bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Kimi sol siyasi gençlik örgütleri meseleyi bir özgürlük meselesi olarak görmekte ve buradan doğru kimsenin eğitim hakkının engellenemeyeceğini söyleyerek kendilerini dinsel gericilikle mücadele etmenin dışında tutmaktadırlar. Yani düzen içi dalaşmanın bir tarafında yer almaktadırlar. Kimisi ise salt türban karşıtlığına daraltılmış bir yaklaşımla diğer burjuva cephenin yedeğinde hareket ediyor. Bugün gençliğin gündeminde daha farklı sorunlar varken türban gibi gerici gündemlerle gençlik taraflaştırılmaya çalışılıyor ve gençlik bu çarkın içerisinde yer almaya devam ediyor.

Peki, genç komünistler bu konuda ne düşünüyor?

Türban bizim için bir özgürlük sorunu değil, kadının köleliğinin en dolaysız sembollerindendir. Onun kamusal hizmet alanlarında kullanımını savunmak, sadece gericiliğin değirmenine su taşımaktır. Ve işin özünde gerçek ayrımcılık dinsel vb. simgelerin bu alanlarda kullanımıdır.

Öte yandan bizler bu düzene alternatif bir düzen savunan komünistleriz. Dinsel gericiliğe ve sembollerine karşı mücadeleyi hiçbir zaman kitleleri kendi asli sorunları ve gerçek özgürlükleri ekseninde mücadeleye çekmekten bağımsız ele almıyoruz. Bu düzenin kendi iç dalaşında taraf olmak bizim işimiz olamaz. Dahası bu çerçevede kendi başına türbana daraltılmış kendi içinde bir mücadelenin kimseye bir şey kazandırmayacağını düşünüyoruz.

Bunun yerine türbanın bireysel özgürlük sorunu olarak yansıtılmasının kimlere yaradığını, bununla estirilen gericilik rüzgarını, keza burjuvazinin siyasal rant kavgasında bu tür gerici gündemlerin kullanımını, yaratılan düzeniçi taraflaşmaya kapılmanın nelere yol açtığını, bunlara karşın esas sorunların neler olduğunu kitlelere kavratmayı temel alan bir mücadelenin yürütücüsüyüz. Biliyoruz ki kitleler ekonomik, sosyal, siyasal talepler ve haklar uğruna sermaye egemenliğine karşı mücadeleye yöneldiğinde, eyleme geçtiklerinde her türlü gerici ve çağdışı ideolojinin ve sembollerinin sonu da gelecektir. Devrimci sınıf mücadelesi yükseldikçe hem türbanın derinliklerinde kendini var eden bu düzen hem de dinci akımlar ve onların temsilcileri tarihin çöplüğünde hak ettikleri yeri alacaklardır. A. Akın


Pedagojik formasyon rezaleti, YÖK düzeninin çürümüşlüğünün göstergesidir! YÖK düzeninin gençliğe dayattığı geleceksizliğin bir yansıması da son dönemde pedagojik formasyon uygulamasında yaşanıyor. 28.01.2010 tarihli T.C. YÖK kararı gereği pedagojik formasyon uygulamasında bir dizi değişikliğe gidildi:

Formasyon eğitimi tezsiz yüksek programları ile değil “sertifika programı” şeklinde verilecek.

Programlar için alınacak ücret miktarı üniversite yönetimleri tarafından belirlenecek. En düşük formasyon ücreti Atatürk Üniversitesi'nde 600 TL olarak belirlenirken, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi 2500 TL, Ankara Üniversitesi 2500 TL, Trakya Üniversitesi 2400 TL, Mersin Üniversitesi 3000 TL, İstanbul Üniversitesi 3 bin 500 TL, Marmara Üniversitesi 3600 artı yüzde 8 KDV olarak belirledi.

Sadece fen-edebiyat fakültelerinin mezunları değil, bütün fakültelerin ve bütün bölümlerin mezunları pedagojik formasyon alabilecek. Bu durum, fen-edebiyat mezunu olmayıp öğretmen olabilme şansı tanınan işsiz üniversite mezunlarında bir umut yaratırken, yoğunluktan dolayı zaten atanamayan binlerce eğitim fakültesi mezunu durumdan rahatsızlık duyuyor.

Ağırlıklı not ortalaması en az 2,5/4 ve alttan başarısız ders sayısı en fazla 2 olan öğrenciler, 5. yarıyıldan itibaren başlayarak ve toplamda 4 yarıyıla yayılacak şekilde ek dersler (formasyon dersleri) alarak öğrencilik sırasında formasyon eğitimi alabilecek. Lisans mezuniyet ortalaması en az 2,5/4 mezunlar ise bu eğitimi verebilecek üniversitelere başvurarak formasyon eğitimi alabilecekler. İzmir’de Pelin Özşahin adlı öğrenci, ders ortalaması 2.41’de kalınca Ağustos ayında 5. kattan atlayarak yaşamına son verdi. Pek çok öğrenci kazanılmış haklarını bu yeni uygulamayla kaybederken, yapılan değişiklikler bilim üretmesi gereken üniversitelerin parayla sertifika dağıtan birer ticarethaneye dönüşmesinde yeni bir adım olarak karşımıza çıkıyor. Sertifika programlarının ücretlerinin okul yönetimlerine bırakılmasıyla 3600 TL gibi meblağların önü açılıyor. Not ortalaması sınırının konması ile son sınıfta okuyan öğrencilerle birlikte mezunların da kazanılmış haklarını kaybederek yeni uygulamaya tabi tutulmalarının yolu da açılıyor. Bunlar yaşanacak mağduriyetin sadece bir yüzünü oluşturuyor.

Sistemin “pedagojik formasyon” ikiyüzlülüğü gerçek yüzünü gösterdi...

Formasyon hakkı bilim insanı olmak için üniversite eğitimi alan, ancak kendi alanlarında istihdam olanağı bulunmayan fen-edebiyat fakültesi mezunlarına tanınıyordu. Kapitalist sistemin kâr odaklı bakış açısında yeri olmayan felsefe, sosyoloji, fizik gibi bölümlerden mezun öğrencilere verilen formasyon hakkı ile vicdan rahatlatılıyordu. Üniversite mezunları arasında işsizlik %40'lara yaklaşırken, formasyon hakkının tüm fakülte ve bölümlere açılması bu sahte rahatlatmanın ikiyüzlü bir kandırmacadan ibaret olduğunu göstermektedir.

Pedagojik formasyon ile öğretmen olma hayalleri pompalanan, üstelik buna 3600 TL ücret biçip, en az 2,5 ortalama sınırı getiren sömürü düzeni için öğretmenliğin ne anlama geldiğine ise yakından bakmak bizlere gerçek tabloyu gösterecektir. Türkiye genelinde 133 bin 317 öğretmen açığı varken, 2011 KPSS sonuçlarına göre sadece 55 bin atama yapılacak. Ayrıca KPSS'de başarılı olsa da 350 bin öğretmen atanamayacak. Burada bir parantez açmak gerekiyor; ataması yapılan şanslı azınlık, açlık sınırı 1124 TL'yken 1250 TL maaşla çalışacak. Bu şanslı(!) azınlığın dışındakilere sunulan ise işsizlik seçeneği ile birlikte kölelik anlamına gelen ücretli ve sözleşmeli öğretmenlik. Ancak burada hemen belirtmek gerekiyor ki kadrolu, sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik arasındaki ayrım kalkıyor. 18. Milli Eğitim Şûrası'nın aldığı karara göre kadrolu öğretmenlik kademeli olarak kaldırılacak ve herkes sözleşmeli öğretmen olacak!

Karar senin, formasyon hakkını talep eden öğrenci!

Yeni formasyon uygulaması ile birlikte kaybettikleri haklarını talep eden fen-edebiyat fakültesi öğrencileri verdikleri mücadelede öğretmenlik mesleği ile ilgili çizilen tabloyu gözden kaçırmamak durumundadırlar. Sadece formasyon hakkının elde edilmesi öğrencilere işsizlik ve ücretli kölelik dışında bir şey vaat etmemektedir. Bu tabloda anlamlı olan geleceğimizi elimizden alan YÖK'e ve YÖK düzenine karşı mücadele ederken gerçek kurtuluşun ücretli kölelik düzenini yıkmaktan geçtiği bilinciyle hareket etmektir.

Yeni formasyon uygulaması ile birlikte kaybettikleri haklarını talep eden fen-edebiyat fakültesi öğrencileri verdikleri mücadelede öğretmenlik mesleği ile ilgili çizilen tabloyu gözden kaçırmamak durumundadırlar. Sadece formasyon hakkının elde edilmesi öğrencilere işsizlik ve ücretli kölelik dışında bir şey vaat etmemektedir. Bu tabloda anlamlı olan geleceğimizi elimizden alan YÖK'e ve YÖK düzenine karşı mücadele ederken gerçek kurtuluşun ücretli kölelik düzenini yıkmaktan geçtiği bilinciyle hareket etmektir.

11


Ege Üniversitesi’nde formasyon hakkının gaspına karşı yaşanan süreç

Edebiyat ve fen fakültelerinde okuyan öğrencileri istihdam edebileceği bir alan bırakmayan sistem, buradan mezun olanların işsizlik sorununun üzerini formasyon verip öğretmen olmalarını sağlayarak örtmeye çalışır. Ne var ki, bu durum hem araştırma yapmak, bilim adamı olmak için üniversiteye gelen öğrencileri istemedikleri bir mesleğe zorunlu kılmak, hem de bu bölümleri tasfiye etmek demektir.

12

Kapitalist sistem elini attığı her alanı bir sömürü mekanizmasına dönüştürme çabasındadır. Bu alanların en önemlilerinden biri de eğitim kurumlarıdır şüphesiz. Çünkü ilkokuldan üniversiteye dek uygulanan ezberci, şovenist, ırkçı eğitim sistemiyle sömürü çarkına katılacak insanlar şekillenir bu sistemde. Üniversiteler açısından baktığımızda ders kaydı yapmak için zorunlu yatırdığımız harç paraları, kitap paraları, barınmaya, ulaşıma verdiğimiz paralarla eğitim sistemi insanları şekillendirme misyonunun yanında bir de büyük bir kâr alanıdır aslında. Biz öğrenciler ise birçok zorluk içinde bir müşteri olarak ezberimizi yapıp paramızı harcadıktan sonra yakıcı bir geleceksizlik problemi içinde buluruz kendimizi. Tabi bu işsizlik sorununu çözemeyen, çözmek de istemeyen egemenler, diplomalı işsizleri çözümsüzlüğün içine daha fazla gömen kılıflar bulmakta zorlanmazlar. Yetkin mühendislikten sözleşmeli öğretmenliğe, stajyer avukatlıktan sosyal bilimlerin tasfiyesine kadar bir dizi neoliberal mesleki dönüşüm politikaları çıkar burada karşımıza. Edebiyat ve fen fakültelerinde okuyan öğrencileri istihdam edebileceği bir alan bırakmayan sistem, buradan mezun olanların işsizlik sorununun üzerini formasyon verip öğretmen olmalarını sağlayarak örtmeye çalışır. Ne var ki, bu durum hem araştırma yapmak, bilim adamı olmak için üniversiteye gelen öğrencileri istemedikleri bir mesleğe zorunlu kılmak, hem de bu bölümleri tasfiye etmek demektir.

Bunun üstüne formasyon bir dizi sorunu da beraberinde getiriyor. Öncelikle “Eğitim Bilimleri”nde okuyan öğrenciler ile fen-edebiyat fakültelerinde okuyan öğrenciler arasında iş bulma konusunda rekabet yaratılıyor. Ayrıca öğrencilerin formasyon hakları için harcayacakları paranın da bir rant alanına akması kaçınılmazdır. Bunların yanısıra formasyon işsizlik sorununu çözemez, sadece bunun üzerini örtmeye yarar. KPSS yüzünden yaşanan intiharların da son dönemde ayyuka çıkardığı üzere öğretmen olan ya da öğretmenlik yapma yetkisi bulunanlar da işsizlik sorunuyla karşı karşıyalar. Buna rağmen formasyon öğrencilere verilmiş bir haktır ve tüm olumsuzluklara rağmen bir iş bulma alanıdır. Bu sene üniversitelerde eğitim döneminin

açıldığı tarihten bu yana birçok ilde formasyon hakkının gaspına karşı verilen mücadeleler dikkat çekiyor. Senenin başında YÖK’ün aldığı kararla bu sene 4. sınıfta olan öğrencilerin elinden hem pedagojik formasyon eğitimi hakları hem de tezsiz yüksek lisans hakları alındı. Bunun üzerine Ege Üniversitesi’nde Konservatuvar’da ve Sosyoloji Bölümü'nde okuyan öğrenciler Edebiyat Fakültesi önünde öğle araları yaptıkları iki hafta sürecek oturma eylemlerine başladılar. Bu eylemler sadece formasyon haklarını geri alma amacı güden, temelde politik söylemi olmayan eylemler olarak başlamış, üniversitenin gündemini değiştirme ve formasyon mücadelesini yayma anlamında önemli rol oynamıştır.

Bu sürece Formasyon Mağdurları Platformu’nun kuruluşuna da ön ayak olan felsefe bölümü 4. sınıf öğrencilerinin müdahil olması daha çok felsefe bölümündeki öğretim görevlilerinin okulda süregiden formasyon eylemlerini göstererek öğrencilere bu hak gaspına karşı bir şeyler yapma çağrısında bulunmaları ile başladı. Bunun üzerine felsefe öğrencileri de formasyon taleplerini dillendiren eylemlere yöneldiler. Bu eylemlere bir haftalık ders boykotuyla başladılar. Bu noktadan sonra iki ayrı formasyon eyleminin birleşmesi açısından iletişim kopukluğundan kaynaklı birçok sorun yaşandı. Ancak sürecin eylemler açısından hızlı ve güçlü gelişmesi mücadeleyi birleştirme gereğini yakıcı bir şekilde hissettirdi. Bunun üzerine öğrenciler süreci tartıştıkları açık toplantılarda platformu kurma kararı aldılar.

Öğrenciler platformun kuruluşundan sonra kampüste yaygın çalışması yapılan daha örgütlü eylemler gerçekleştirmeye başladılar. Bölümlere verilecek pedagojik formasyon için öğretim görevlileri Eğitim Fakültesi’nden görevlendirildiği ve YÖK’ün aldığı kararı uygulamaya geçiren rektörlük olduğu için yapılan eylemler çoğunlukla ya rektörlük binası önünde ya da Eğitim Fakültesi Dekanlığı’nda sonlandırıldı. Bu eylemler her hafta düzenli olarak 60-200 kişi arasında değişen katılımlarla gerçekleştirildi. Yapılan eylemlerin çerçevesi eylemlere katılan kitlenin çoğunluğunun hassasiyetleri de gözetilerek formasyon talebi üzerine kuruldu. Ancak yapılan toplantılarda tartışmalarda ve kitleye yapılan çağrılarda hak talebi ekseninde başlayan


mücadelenin, ufkunu genişletebilmek amacı ve kaygısıyla bu sorunun aynı zamanda bir işsizlik ve geleceksizlik sorunu olduğu, bunu yaratan gerçeğin de en temelde eğitim sistemi olduğu vurgulandı. İzmir’de yapılan YÖK protestosunda Platform adına yapılan konuşmada vurgulanan “koşulsuz formasyon alınsa da mücadeleye devam” çağrısı aslında süreç içerisinde platform bileşenleri adına ortaya çıkan gelişmenin önemli bir göstergesidir. 5 Kasım’da İzmir yerelinde yapılan eyleme kadar geçen süreçte aşılan yolu birkaç basamakta özetlemek gerekirse:

İlk eylemlerde polisle sorun yaşamamak konusundaki kaygı, hatta eylemin nerede yapılabileceğini polise sormaya gitmek gibi iradeler daha sonraki eylemlerde polisin eylemi yaptırmamak, eylemlerden sonra insanları kenara çekip kimlik sormak gibi tutumları sonunda kırıldı. Birçok kez dersi kaçırmamak kaygısı ile eyleme gelmeyen öğrenciler kapılarına dayanan bu yakıcı sorun karşısında mücadeleyi hayatlarında bir adım daha öne çıkarmakta tereddüt etmediler. Ege Üniversitesi’ndeki eylemlerde kullanılan güzergahın dışına çıkılıp formasyon sorununu yaşayan fakültelerin önünde yapılan çağrılar birçok öğrenci açısından eylemlerle ilgili bir bilinç uyandırdı.

İlk yapılan toplantılarda örgütlülük kelimesine bile tepki veren öğrenciler süreçle birlikte sendikalardan, devrimci-demokrat güçlerden destek istemeyi tartışır duruma geldiler.

İlk eylemlerde atılan “YÖK, polis, medya, bu abluka dağıtılacak!” sloganına çok siyasi atmayalım denilerek koyulan tepkiler, polisin tutumu ve burjuva medyaya yapılan çağrılara rağmen eylemlerin basında işlenmemesi sonucunda bu slogan başta olmak üzere birçok sloganın anlamının ve doğruluğunun farkına varılmasına ve atılmaya başlanmasına neden oldu.

Birçok kez işlenen ancak çoğu zaman öğrencilerde farkındalık ya da ihtiyaç yaratma noktasında eksik kalan “öğrenciye söz, karar, yetki” talebi, üniversitenin oluşturduğu formasyon komisyonuna bir platform temsilcisi gönderme yakıcı ihtiyacıyla birlikte öğrenciler açısından bilince çıktı.

Birçok kez işlenen ancak çoğu zaman öğrencilerde farkındalık ya da ihtiyaç yaratma noktasında eksik kalan “öğrenciye söz, karar, yetki” talebi, üniversitenin oluşturduğu formasyon komisyonuna bir platform temsilcisi gönderme yakıcı ihtiyacıyla birlikte öğrenciler açısından bilince çıktı.

En önemli gelişmelerden biri ise eylemlerden sonra 4. sınıflara sınırlı da olsa verilen formasyon, mücadeleyi sadece hukuksal boyutta tutmaktansa sokağa taşımanın etkisini gösterdi ve kitlede eylemlerin anlamına inanma ve sonucuna güvenme bilinci uyandırdı. Ege Üniversitesi'nden bir Ekim Gençliği Okuru

Ulaşım sorununa müdahaleye genel bir bakış Edirne yıllardır ulaşım konusunda pek sıkıntı yaşanmayan ya da sorunun elzem olarak hissedilmediği bir şehir olmuştur. Fakat son süreçte şehir içi minibüs hatlarındaki iki firmadan birinin, hakkında açılan davayı kaybetmesi sonucu ulaşım Edirne’de yakıcı bir sorun haline geldi. Bir de bunun üstüne Balkan yerleşkesinde şehir içi minibüslerin kampus içerisinde servis yapması Rektör Enver DURAN tarafından yasaklanınca sorun iyice çığırından çıktı. Bu durum Fen-Edebiyat ile İktisadi ve İdari Bilimler fakültelerinde okuyan yaklaşık 7000 öğrencinin derslere girebilmek için bir hayli yürümelerine neden oldu. Bunun üzerine bir araya gelen öğrenciler soruna nasıl müdahale edecekleri konusunda bir mutabakata varamayınca ve soruna müdahale için gecikince kitlesel, fakat nitelikten yoksun bazı eylemler yapıldı. Burada genç komünistler var olan soruna müdahaleyi daha bütünlüklü ve birleşik bir hatta ele alabilmek açısından konunun özgülünde ağırlıklı olarak işlenmesi gerektiğini, fakat önümüzdeki süreçleri (özellikle 6 Kasım) de göz önünde bulundurarak konunun bu bütünlükle ele alınmasını savundular.

Bu tutum karşısında özellikle DGH ve diğer çevreler sorunu indirgemeci bir mantıkla ve sığ bir şekilde ele alarak salt ulaşım ve yemek sorunlarıyla ilgilenilmesi gerektiği vurgusunu yaptılar. Bunun üzerine yapılan tartışmalar büyük ölçüde sonuçsuz kaldı. Çoğu gençlik grubu konuyla ilişkili olarak belli bir çalışma hattı seyretmeye çabaladı. Tabii atıl kalan yapılar da oldu. En geniş katılama sahip olan eylem, ÖTK’ların düzenlemiş olduğu eylem oldu. Bu eylem yaklaşık 2000 kişinin katılımıyla gerçekleştirilse de içerisinde ilerici devrimci unsurların rol al(a)mamasından kaynaklı olarak politik bir nitelikten yoksundu. Fakat bu eylem tüm eksikliklerine rağmen belli bir kazanım yarattı ve aynı gün itibariyle kampus içerisinde tüm alanlar şehir içi ulaşım araçlarına açıldı. Üniversitede böyle bir sorun yaşanırken genç komünistler alanı boş bırakmayıp kendi savundukları çizgi doğrultusunda süreci bütünlüklü kavrayıp ele aldılar. Çalışmalarını bu doğrultuda güçleri oranında gayretle sürdürdüler ve bundan sonra da çizgilerinden taviz vermeden sürdüreceklerdir. Trakya Üniversitesi Ekim Gençliği

13


Devrimci Liseliler Birliğinden...

DLB’nin sesini her liseye taşımak, DLB’nin gücünü büyütmek için!

Kampanyamızın temel hattı hem kendimizi, hem de devrim ve sosyalizm mücadelesini anlattığımız bir içeriğe sahiptir. Kampanyamız “kapitalizme karşı devrim ve sosyalizm” çağrısıyla kendisini ortaya koymalıdır. Kampanyayı bulunduğumuz liselere taşırken, kapitalizmin biz liselilerin yaşamında yarattığı her türlü soruna karşı mücadele edeceğimiz bir dönem olarak görmeliyiz.

14

Devrimci Liseliler Birliği olarak liseli gençlik içerisinde devrimin ve sosyalizmin kızıl bayrağını yükselteceğimiz bir kampanya dönemine giriyoruz. İçinde bulunduğumuz aylarda sermaye devleti tarafından katledilen Erdal Eren ve Alaattin Karadağ’ın devrimci, direnişçi kimliklerini öne çıkarttığımız bir süreç öreceğiz. Bu iki yiğit devrimci şahsında tüm devrim şehitlerinin bıraktığı mirası sahiplenerek yol yürüyen DLB’nin çizgisini ve değerlerini liseli gençliğe aktaracağı bir dönem, liseli genç komünistlerin önünde durmaktadır.

Devrimci Liseliler Birliği, ortaya çıkışını şu şekilde gerekçelendirmişti: “Liseli genç komünistler olarak uzun yıllar boyunca liseli gençlik mücadelesinin etkin bir öznesi olarak hareket ettik. Sermaye düzenine ve devletin dayatmalarına karşı devrimci bir çizginin temsilcisi olduk. Liseli gençliğin birleşik devrimci hareketi ve örgütlenmesi hedefiyle bulunduğumuz yerellerde sistemli, planlı, sürekli bir devrimci faaliyet örgütlemeye çalıştık. Yerel yayınlardan platformlara bir dizi esnek araç, yöntem ve politika ile liseli gençlik hareketini geliştirecek müdahalelerde bulunduk. Gelinen yerde bugüne kadarki birikime yaslanarak, liseli gençlik içindeki devrimci duyarlılığı ve arayışları birleşik devrimci mücadeleye kanalize etmek, liseli gençliğin örgütlenme ihtiyacına militan bir devrimci yanıt oluşturmak hedefiyle Devrimci Liseliler Birliği adımını atıyoruz.” DLB, lise çalışmamızın bugüne kadar oluşturduğu birikimi ileriye taşımak, liseli gençliği gerçek devrimci çizgide kendi sorunları etrafında mücadele eden bir konuma getirebilmek hedefiyle yol yürümeye başlamıştı. Geçen sene attığımız bu adımları daha ileriye taşımak görev ve sorumluluğu biz liseli gençleri bekliyor.

Kendimize Devrimci Liseliler Birliği derken “devrimci” vurgusunu özellikle tercih etmiştik. Bugün devrimci değer ve mirasları kullanan ama buna karşın devrimciliği çoktan geride bırakmış hareketlerin kendini var ettiği ve beslendiği liseli gençlik alanında bu vurguyu yapmak özellikle gerekliydi. Bunu ise şu şekilde belirtmiştik: “Devrimci; çünkü liseli gençliğin, özel olarak da onun politik kitlesinin devrime olan sempatisinin, toplumsal sorunlara yönelik duyarlılığının, gelecek güzel günlere olan özleminin kendini ifade edebileceği yegane nitelik devrimciliktir.” Tam da bu nedenle çizgimizin yaygın bir şekilde duyurulması ve liseliler içinde ete kemiğe bürünmesi için önümüze bir kampanya süreci koyduk.

Yaygın bir propaganda ve derinleşen bir çalışma ile ilerlemeliyiz!

“Erdal Eren’den Alaattin Karadağ’a devrim bayrağı ellerimizde!” şiarıyla başlatılacak kampanya devrim ve sosyalizmin kızıl bayrağının ellerimizde olduğunu gösterecek, yürüteceğimiz çalışmayla birlikte biz liselilerin mücadelesini ileriye taşıyacak bir araç olacaktır. Kampanyamızın ilk ayağını Alaattin yoldaş şahsında zor dönem koşullarında devrimci ve direnişçi kimliği ön plana çıkaracak bir süreç olarak değerlendirmeliyiz. Hareketimiz yeni bir kimlikle, kültürle mücadele sahnesine çıkmıştır. Bağrından zor dönemde düşünen ve savaşan Habip gibi, Ümit gibi, Hatice gibi, Alaattin gibi devrimciler çıkarmıştır. İşte tam da bu yüzden başlatacağımız kampanya “devrim ve sosyalizm”e çağrı yapacaktır. Böyle bir başlangıçla hem kendi çizgimizin propagandasını yapacak, hem de örgütsüz liselileri bu çizgide mücadele etmeye çağıracağız.

Kampanyamızın ikinci dönemini ise 80 darbesi sonrasında darağacında idam edilen yiğit bir liseli devrimci olan Erdal Eren’in katledilişinin yıldönümü oluşturacak. Bu süreçte Erdal Eren şahsında tüm devrim şehitlerini sahiplendiğimizi ortaya koyan bir hat oluşturmalı, devrim mücadelesinde toprağa düşen yiğit devrimcilerin mirasını mücadelemizde yaşattığımızı ortaya koymalıyız. Bunun aynı zamanda devrimci değerler üzerinden prim yapmaya çalışan ve liseli gençliğin enerjisini soğuran hareketlere karşı da açık bir ideolojik savaşım olduğu bilinciyle hareket etmek gerekiyor. Biz yeni bir iddia ile ortaya çıkarken, DLB’nin kuruluşunu açıkladığımız ilk metinde de, yukarıdaki vurgularımızda da altını sürekli çizdiğimiz bir nokta var: devrimci mücadelenin zorunluluğu! Bizi DLB saflarında bir araya getiren bu devrimci özü en iyi şekilde anlatmak bugünün devrim kaçkınlarının ne olduğunu veya olmadığını en iyi teşhir etme yöntemidir aynı zamanda. Kampanyamızın temel hattı hem kendimizi, hem de devrim ve sosyalizm mücadelesini anlattığımız bir içeriğe sahiptir. Kampanyamız “kapitalizme karşı devrim ve sosyalizm” çağrısıyla kendisini ortaya koymalıdır. Kampanyayı bulunduğumuz liselere taşırken, kapitalizmin biz liselilerin yaşamında yarattığı her türlü soruna karşı mücadele edeceğimiz bir dönem olarak görmeliyiz. Demek oluyor ki


dönem boyunca liseli gençliğin sorunlarını da dile getiren çalışmalar yürütmeliyiz. “Paralı eğitime hayır!”, “anadilde eğitim”, “zorunlu din dersinin kaldırılması”, “okuldaki baskıcı disiplin yönetmeliklerine son verilmesi” gibi talepler liseli gençlik mücadelesinin önemli mücadele eksenleridir. Bu talepleri de ele alan faaliyetler örmeliyiz. Bu taleplerin genel propagandasını yaparken, aynı zamanda liselerde öne çıkan özgün sorunlar üzerinden yereldeki tepkileri açığa çıkartacak müdahaleler yapabilmeliyiz.

Kampanyadan aldığımız güçle DLB’yi ileriye taşımaya!

Kampanyamız boyunca yaygın bir propaganda faaliyeti ile gerek liselerde, gerek işçi ve emekçi çocuklarının yaşadığı mahallelerde kampanyamızın şiarını, liseli gençliğin taleplerini yaygın bir şekilde dile getirmeliyiz. Seminerler, söyleşiler, okul toplantıları ve eylemlerle bu süreci canlı bir şekilde geçirmeliyiz.

Kampanya çalışmamızı devrim okulları ile

sürdüreceğiz. Devrim okulları, ön sürecinden başlayan çalışmanın bütünlendiği bir nokta olarak değerlendirilmelidir. Devrimci Liseliler Birliği’nin misyonunun, liseli gençliğin sorunlarının, mücadele hattı ve araçlarının, gençlik hareketi tarihinin, hareketimizin tarihsel gelişiminin vb.nin tartışılacağı kapsamda devrim okulları örgütlenmelidir. Yoğunlaşmış bir propaganda çalışması, yerellere inen faaliyet ve kitle çalışması devrim okulları ile bütünleştirilmelidir. Lise lise, mahalle mahalle yürüyen çalışma, devrim okulları ile yapılacak deneyim aktarımları ve DLB’nin çizgisinin liseli gençliğe anlatılması ile bütünlüklü bir güce dönüşecektir.

“Düzene karşı devrim!” diyen tüm liselileri DLB olarak attığımız adıma omuz vermeye, devrimin gücüne güç katmaya çağırmıştık. Yürüteceğimiz çalışmalarla birlikte bu çağrı büyümeli ve liseli gençlikle et ve tırnak olma yolunda önemli bir mesafeyi geride bırakmalıdır. Devrimci Liseliler Birliği

“Düzene karşı devrim!” diyen tüm liselileri DLB olarak attığımız adıma omuz vermeye, devrimin gücüne güç katmaya çağırmıştık. Yürüteceğimiz çalışmalarla birlikte bu çağrı büyümeli ve liseli gençlikle et ve tırnak olma yolunda önemli bir mesafeyi geride bırakmalıdır.

(Liselilerin Sesi’nin 37. sayısından alınmıştır)

İşçi sınıfının kızıl bayrağı gençlik alanlarında! 12 Eylül faşizminin postal izi olan YÖK 2010-2011 öğretim yılına bir taraftan ‘özgür ve güvenli üniversite’ naraları atarak, bir taraftan da soruşturma-ceza terörünü pervasızca estirerek başladı. 1980 darbesi öncesinde yükselen toplumsal muhalefette en önde duran üniversite öğrencilerini ve öğretim görevlilerini üniversitelerden uzaklaştırmak ve yeni ekonomi politikaların üniversitelerde uygulanması için uygun zemini yaratmak adına kurulan bu kurumun hiçbir antidemokratik uygulaması şaşırtıcı değildir. Kapitalist düzenin aynası olan YÖK, elbette kirli sömürü düzenini-kapitalizmi sorgulayan, başka bir dünya isteyen herkesi üniversite kapılarının dışında bırakacaktır/bırakıyor. Sermaye devletinin üniversitelerdeki izdüşümü olan YÖK’ün yeni faşist yönetmeliğini kendisine dayanak alan birçok üniversite yönetimi, antidemokratik uygulamalarını genişleterek sürdürüyor. Bu saldırıları püskürtmek ve sosyalizm mücadelemizde ivme kazanmak adına gerçekleştirdiğimiz eylemliklerin iki tanesinin üzerinde özenle durmalı, geliştirmeli, ileriye taşımalıyız.

Geçtiğimiz yıl ÖGB’leri demokratik haklarını kullanmak isteyen ilerici, devrimci, yurtsever öğrencilere saldırtan ve bu saldırı üzerinden öğrencileri suçlayan Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü polis işbirliği ile başlattığı soruşturma-ceza furyasını yeni dönem başında da sürdürdü. Buna karşı üniversite içindeki gençlik örgütlerinin yapması gerekenler ortadaydı. Üniversitedeki devrimci faaliyeti bitirmek isteyen rektörlüğün tutumuna karşı refleksler geliştirilmeli, ilkeli birliktelikler oluşturulmalı ve yoğun bir pratik süreç örülmeliydi. Ekim Gençliği’nin bu çerçevede yapmış olduğu bütün çağrılar, uyarılara rağmen AÜ gençlik örgütlerinin duyarsızlığı ve basit kaygılar gütmesiyle karşılıksız kaldı. Böylelikle mevcut

gençlik örgütlerinin ‘kararlılığı’nın da başı sonu belli olmuştur. Devrimci faaliyetlerin neredeyse bitmek üzere olduğu üniversitede yoğun bir toplantı sürecinden ve kısır tartışmalardan öteye gidilememiştir.

Soruşturma-ceza kampına çevrilen üniversitede devrimci faaliyeti bitirmek adına sürdürülen yıkım politikası karşısında diğer bütün gençlik örgütleri kabuğuna çekilirken, AÜ Ekim Gençliği, YTÜ’de sürmekte olan ve devrimci faaliyette ısrarın net bir biçimde pratiğe döküldüğü direnişten güç alarak, kapı önü direnişine geçmişti. Direniş 10. gününde mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı ile son bulmuş, kampüs içerisinde faaliyetlere kalındığı yerden devam edilmişti. YTÜ direnişi ise direnişin 29. gününde yeni soruşturmalarla okula girişleri engellenen öğrencilerin de katılımıyla devam edip, direnişin 31. gününde rektörlüğün geri adım atarak kararı iptal etmesi ile sonuçlanmıştır. Hem YTÜ hem de AÜ direnişi düşünce ve ifade özgürlüğünün engellenmesinin teşhiri adına oldukça önemli bir yerde durmaktadır. Her iki direnişte de YÖK’ün ve YÖK düzeninin neye hizmet ettiği, üniversitelerde sistemin kendi insanını yaratmaya çalıştığı, düzenin oluşabilecek en ufak muhalefetten dahi nasıl korktuğu, sermaye devletinin bizlere geleceksizlikten başka bir şey veremeyeceği anlatılmıştır. Diğer taraftan direnişler aracılığıyla, gelecek mücadelesinin işçi sınıfının kurtuluşundan bağımsız gerçekleşmeyeceği, işçi sınıfının kızıl bayrağını gençlik alanlarında dalgalandırmak gerekliliği, yine sınıfın direnişçi kimliğinden kopuk hareket edilemeyeceği de gösterilmiştir. Eskişehir Ekim Gençliği

15


YTÜ’de direniş büyüyerek sürecek! “Direniş için ben ne yapabilirim?” sorusuyla gelen öğrencileri ve akademisyenleri soruşturma-cezalar karşısında örgütlü bir pratiğin parçası yapabilmek direnişin amacına ulaşması açısından temel sorundur. Bu noktada bir direniş komitesi örgütleyebilmek, direnişin sadece kapı önünde direnişini sürdüren YTÜ Direnişçi’sinin değil, bunu sahiplenen herkesin direnişi olduğunu gösterebilmek açısından önemlidir.

16

Geçtiğimiz dönem soruşturma-ceza terörüne karşı başlayan YTÜ Direnişi bu dönem de kararlılıkla sürüyor. Direniş sürecine bakıldığında bunun temellerinin 2008-2009 bahar yarıyılında İP/TGB-polis-idare işbirliğinde gerçekleşen saldırıların ihtiyati tedbir ve uzaklaştırma cezası terörüne dönüştüğü dönemde atıldığı görülmektedir. Bu dönemden itibaren soruşturmaceza terörüne karşı birleşik bir mücadele hattı örmek gerektiğinin altını çizmiştik. Ancak bu çağrı diğer siyasi gençlik örgütleri tarafından karşılık bulmamıştı. Buna karşılık Ekim Gençliği okurları kapı önünde soruşturma-cezalara karşı bir dizi eylemlilik gerçekleştirmiş, bunların en etkilisi de direnişteki işçilerin, akademisyenlerin, yazarların davet edildiği alternatif üniversiteler olmuştu.

2009-2010 bahar yarıyılından itibaren ise uzaklaştırma cezaları karşısında kapı önünden ayrılmama fikri işçi direnişlerinden öğrenerek kapı önü direnişine evriltilmişti. Özlük hakları, sendikal hakları için işe geri alınma talebi ile direnen işçilerden öğrenerek soruşturmalara-cezalara karşı eğitim hakkının geri alınması için başlatılan YTÜ Direnişi geçtiğimiz dönem direnişte olan bir öğrencinin bu dönem de uzaklaştırma cezası devam ettiği için sürüyor.

Özgürlüğümüz ve geleceğimiz için direnişi büyütelim!

Tek kişilik direnişin getirdiği zorluklarla birlikte bu dönem, okula girişlerin yoğun olduğu saatlerde eğitim hakkı gaspına ve diğer gündemlere dair bildiri dağıtımına sıkışan direnişin tüm bu sınırlılıklara rağmen okuldaki öğrenciler ve akademisyenler üzerinde bir hassasiyet oluşturduğu açıktır. Sadece her sabah okula gelip, afişlerle, bildirilerle gündeme dair sözünü söylemeye devam etmek bile okuldaki öğrencilerin ve akademisyenlerin gözünde bir meşruiyet oluşturmuş, soruşturma-cezalar karşısında direnişi destekleyen bir hassasiyet yaratmıştır. Ancak bu dönem başında ortaya konan direniş pratiği kendi içerisinde bir bütünlüğe sahip olan kamuoyunda baskı oluşturmak, öğrencilerin, akademisyenlerin hassasiyetlerini soruşturma-ceza terörüne karşı örgütlü bir mücadeleye dönüştürmek ve direnişin çıkış noktası olan işçi direnişleri ile bağının kurulması

noktalarında eksik kalmıştır.

Direnişin kamuoyunda yankı bulmasının önemi Ekim ayı sonlarında YTÜ idaresinin 21 öğrenciye getirdiği kampüse giriş yasağının karşısında medyanın gündemine taşınan 1 haftalık çadırlı bir kapı önü süreci ile açıkça görülmüştür. TKP’li Öğrenciler’in afişlerine kendilerine YTÜ İhya Hareketi diyen bir grup dinci gericinin saldırması ile başlayan süreçte okul idaresi tarafından topyekûn afiş yasağı getirilmiş ve çevik kuvvet, afişlerini savunan öğrencilere saldırtılmıştır.

Ardından haklarında soruşturma açılan öğrencilerin soruşturma süresince okula girişleri yasaklanmış, kapı önünde kararlı bekleyişin başlamasıyla birlikte medya aracılığı ile kamuoyunda geniş bir yankı oluşmuştur. Bunun sonucunda öğrenciler YTÜ idaresine küçük de olsa bir geri adım attırtabilmiş, okula giriş yasağı kaldırılmıştır. Bu noktada medyanın ilgisini çeken canlılığı kapı önünde sürekli kılmayı başarabilmek önemlidir.

Ancak söz konusu ilgi doğrudan öğrencilerin ortaya koydukları çabadan değil de dolaysız olarak sermaye devletinin üst kademlerinden başlayarak medyanın geneline yansıyan türban tartışmalarından ötürüdür. Kamusal alanda türban yasağının düzenlenmesi zayıf karnının bir yanında laiklik yalanını taşıyan burjuva iktidarı için can sıkıcı olduğu ölçüde, bu kapsamda yaşanacak her gelişmenin iktidar klikleri arasında özenle üzerine gidilmesi yakın geçmişin alışıldık olaylarındandır. Bu kapsamda düzenlemelerin üniversiteler ayağı ile gözlerini kampüslere dikmiş bekleyen burjuva medya YTÜ ana giriş kapısı önünde toplanmıştır. Yıllardır siyaset yapma hakkının gasp edildiği bir üniversitede eğitim hakkı da kesintisiz bir biçimde engellenmektedir. Ancak böyle bir ortamda medyaya yansıyan “Türban karşıtı öğrenciler okula alınmıyor” olmuştur. Medyanın burjuva klikler arasındaki gerilime bağlı olarak yükselen ilgisi, doğaldır ki, çatışmanın sakinleşmesinin ardından sönümlenmiştir. Öğrenciler ise kendi etki alanları ile baş başa kalmışlardır. Bu konuda YTÜ Direnişi'nin zaafiyetleri de en açık biçimde görülmüştür.

Direnişi ayaklarını üniversite içerisinde güçlü kurarak örgütleyelim!

Öğrencilerin ve akademisyenlerin hassasiyetlerini soruşturma-ceza terörü karşısında örgütlü bir mücadeleye dönüştürebilmek ihtiyacı, YTÜ direnişi açısından önemli bir yerde durmaktadır. Soruşturma-ceza terörünün sadece ondan etkilenen öğrencilerin değil, okulun asli birleşenleri olan tüm öğrencileri ve akademisyenleri etkilediğinin, bu sürecin üniversitelerde oluşturulmaya çalışılan baskı


ortamının bir parçası olduğunun altı sürekli çizilmektedir. Bununla birlikte “Direniş için ben ne yapabilirim?” sorusuyla gelen öğrencileri ve akademisyenleri soruşturma-cezalar karşısında örgütlü bir pratiğin parçası yapabilmek direnişin amacına ulaşması açısından temel sorundur. Bu noktada bir direniş komitesi örgütleyebilmek, direnişin sadece kapı önünde direnişini sürdüren YTÜ Direnişçi’sinin değil, bunu sahiplenen herkesin direnişi olduğunu gösterebilmek açısından önemlidir. Bu kapsamda önümüzde direnişin tanımlı bir müdahale platformunu oluşturabilmek hala atılmayı bekleyen bir adımdır.

İşçi sınıfının disiplini ve kararlılığı ile...

Direnişin işçi direnişleriyle bağının oluşturulması da direnişin temel hedefleri arasındadır. Hatta direnişin işçi direnişleriyle bağı kurulmadığı takdirde yukarıda sayılan kamuoyu baskısı yaratmak ve öğrencileri, akademisyenleri direnişin bir parçası haline getirebilmek amaçları da boşa düşecektir. İşçi ve emekçilerin sesini üniversitelerine taşıyan, mücadelelerini ve kurtuluş yolunu işçi, emekçilerin yolundan ayrı görmeyen bizler soruşturma ve cezalar karşısında işçilerden öğrenerek direnişi seçtiğimizi belirtmekteyiz. Bu noktada direnişin işçi direnişleriyle bağını kurmamak direnişin temelden sarsılması anlamına gelmektedir. YTÜ direnişinin işçi direnişleriyle bağını kurması ve ortaklıkların yakalanması mücadeleyi büyütmek açısından önemli bir görev olarak durmaktadır. Üstelik bunun ilk adımlarını atarken de sınıfın bir ilgisi ile yaklaşımımızı da kanıtlamış durumdayız. Şimdi sırada bu direnişler ile somut birleşiklikler kurmak ve sınıfın mevzilerini gençlik alanından beslemektedir.

Geleceksizliğe karşı meşru ve militan mücadeleyi bulunduğumuz her alanda yükseltebilmeliyiz!

Belirtilen eksikliklerin bilinciyle birlikte YTÜ Direnişi önüne koyduğu hedefleri gerçekleştirmek, bunun sonucunda da soruşturma-ceza terörünü püskürtebilmek için kararlılıkla devam edecek. Son dönemde sıkça vurguladığımız gibi siyaset yapma hakkımız uzun yıllardır baskı altına alınmakta ve gasp edilmekteydi. Bu yolla gençliği burjuva ideolojilerine hapsetmeyi hedefleyen düzen, onu öncelikli olarak devrimci ideolojilerden yalıtmak, köhne kapitalizmin değişmeyeceğine inandırmak istemektedir. Bunun karşısında duran güçleri ise yıllardır olduğu gibi polis-sivil faşist ve devlet terörü ile yıldırmak isteyen egemenler son yıllarda

üniversite idarelerini de doğrudan eğitim hakkı gaspına iterek öğrenci gençliğin dinamik ve direngen unsurlarını uzaklaştırmakta ya da okuldan atmaktadır.

Gençliğin özgürlük ve gelecek talebi kapsamında özgürlük başlığı altında en genel anlamıyla siyaset yapma hakkımıza sahip çıkmak, bugün gençlik hareketlerinin kampüslerdeki siyasal varlığı açısından son derece yakıcıdır. Baskı ve terörün uzaklaştırma olarak vücut bulduğu tüm yerellerde canlı ve ses getirici direnişler ile saldırıların karşısında durmak, direnişi örgütlenme ve siyaset yapma bakımından etkin bir araç haline getirebilmenin imkanları elimizdedir.

Ceza terörü karşısında direniş kararlılığını büyütelim!

YTÜ'de geçtiğimiz haftalarda 21 öğrencinin kampüslerine giriş yasaklarının kaldırılması küçük ancak önemli bir kazanımdır. Küçük oluşu en geç birkaç hafta içinde kaldırılacak hukuksuz bir saldırının püskürtülmesi ve bu 21 öğrencinin önemli bir kısmını uzaklaştırma cezalarının bekliyor olmasıdır.

Önemi ise medyada oluşan etkinin ardından daha açık görülmektedir. Kapı önü bekleyişinden beslenen etki rektörlüğü ve dolaysız olarak onun da tabii olduğu şefleri rahatsız etmiştir. Bu duruma son verme emrini alan rektörlük ise basit bir ayak oyunu denemiş ve bunda bir kazanım elde etmiştir. Giriş yasağını kaldırarak küçük bir kazanım vererek kapı önünde kamuoyu baskısı oluşturan bekleyişi kırmıştır. Ardından ise gelecek olan cezalara karşı öğrencilerin elindeki önemli bir silahı etkisizleştirmiştir.

Gençliğin özgürlük ve gelecek talebi kapsamında özgürlük başlığı altında en genel anlamıyla siyaset yapma hakkımıza sahip çıkmak, bugün gençlik hareketlerinin kampüslerdeki siyasal varlığı açısından son derece yakıcıdır. Baskı ve terörün uzaklaştırma olarak vücut bulduğu tüm yerellerde canlı ve ses getirici direnişler ile saldırıların karşısında durmak, direnişi örgütlenme ve siyaset yapma bakımından etkin bir araç haline getirebilmenin imkanları elimizdedir.

Ancak açık olan bir şey var ki, o da kısa bir süre içinde YTÜ'de öğrencilerin eğitim haklarının gasp edilecek olmasıdır. Bugün bunun önemini görerek YTÜ Direnişi'ni etkin bir biçimde kullanabilmeli ve verilecek yeni cezalarla birlikte soruşturma ve cezaları püskürtme iddiamızı, saldırının önemini kavrayan unsurlarla birlikte yenileyebilmeliyiz. Bugün bu dinamiği yakalamak alanda yaşanan sorunları aşmak, birleşik hareketin imkanlarını geliştirmek noktasında olduğu kadar, gençliğin gündemlerine müdahale etmek bakımından da bir eşiğin aşılmasını sağlayacaktır. YTÜ’de direniş kazanacak! Cezalar iptal edilsin!

Ekim Gençliği / YTÜ

17


Soruşturmalara karşı ne yapmalıyız? Dört bir yanda soruşturma ve ceza saldırısı, artık öğrenci kitlesinin en ileri kesimi olma iddiasındaki sol tarafından bile kanıksanmış durumda. Ancak burada değişen bir şey var. Saldırı artık, yalnızca tek tük öne çıkanları cezalandırıp bu “önleyici vuruşla” diğerlerine de gözdağı vermekle sınırlı kalmıyor. Çoğu kez, saldırılar bunun ötesine geçip üniversitelerde solu tümden tasfiye etmeye yöneliyor.

İyimserlik iyidir. En çetin, toplumsal hareketliliğin en geri olduğu dönemlerde bile bize amacımız doğrultusunda çalışma enerjisini veren devrimci iyimserliğimizdir. Ancak kabul etmeliyiz ki işler iyi gitmediği zaman umutsuzluğa kapılmamakla, olup biteni görmezden gelmek başka şeylerdir. “İdare ediyoruz”, “iyi gidiyoruz” fikri çoğu kez gözlerimizin önüne bir perde olabilmektedir. Ve böylesi bir durumun düzen dışında kimseye faydası olmuyor.

İşte biz, bir süredir üniversitelerdeki gençlik örgütlerinin yaklaşan bir tehlikenin yeterince farkında olmadıklarını düşünüyoruz.

Gerçeklerle yüzleşmekten korkmayalım

Taşra üniversitelerindeki durum hepimizce malum. Buralardaki arkadaşlarımıza bir an olsun nefes aldırmıyorlar. Bazı büyük şehirlerdeki sayılı üniversitede ise görece bir “rahatlıktan” söz edilebilir. Ancak bu yerlerde de alanımızın gittikçe daraldığı görülüyor. Öncelikle kendimize karşı dürüst olalım. Ortada epeydir bizden öncekilerin mirasının tüketildiği bir tablo egemen. Ve bunun da sınırlarına gelmiş bulunmaktayız.

Yeni bir saldırı dalgasıyla karşı karşıyayız

Yıldız Teknik Üniversitesi’nde (YTÜ) geçtiğimiz günlerde yaşananları hatırlayalım. Üniversitedeki çevik kuvvet saldırısının ardından YTÜ rektörlüğü, yirmiden fazla ilerici-devrimci öğrenciye soruşturma açmıştı. 15 gün boyunca da “tedbir olarak” bu arkadaşlarımızın kampüslerine girişlerini yasaklamıştı. Bu bile tek başına, üniversite yönetimlerinin saldırılarını önümüzdeki dönem yeni bir boyuta sıçratacağını gösteriyor. Dört bir yanda soruşturma ve ceza saldırısı, artık öğrenci kitlesinin en ileri kesimi olma iddiasındaki sol tarafından bile kanıksanmış durumda. Ancak burada değişen bir şey var. Saldırı artık, yalnızca tek tük öne çıkanları cezalandırıp bu “önleyici vuruşla” diğerlerine de gözdağı vermekle sınırlı kalmıyor. Çoğu kez, saldırılar bunun ötesine geçip üniversitelerde solu tümden tasfiye etmeye yöneliyor. Düşmanın gözünden bakacak olursak bu hamle için herhalde bundan daha dağınık olduğumuz, daha elverişli bir zamanlama düşünülemez.

18

Soruşturmalar ve dönüşümler arasındaki bağ

İstanbul Üniversitesi yemekhanesinin 2006 baharındaki özelleştirme süreci, bir öğrenci kıyımını da beraberinde getirmişti. Çünkü bu kadar köklü değişiklikler için öncelikle “pürüzlerden”, “çıkıntılardan” kurtulmak ve uygun bir zemin hazırlamak yönetenler açısından şarttır. Olası karşı koyuşların önüne geçmek için bir ihtiyaçtır.

2008’de yasalaşan SSGSS yasasını hatırlayalım. Bu sağlık reformunun en temel iki amacından biri özel hastanelerle devlet hastanelerini denkleştirmek, zamanla her tür tedavi ve ilacı kapsam dışı bırakarak devlet hastanelerini de kademe kademe paralılaştırmaktır. Aynı şekilde devlet yetkilileri birçok defa örtülü ya da açık olarak devlet üniversiteleri ile ilgili benzeri bir amaç taşıdıklarını ifade ettiler. Yakın gelecekte kamu üniversitelerini de tümden paralılaştırmak niyetinde olduklarını biliyoruz. Peki, böyle bir amaçları olduğuna göre işe ilk nereden başlayacaklar dersiniz? Elbette ki üniversitede buna karşı direnecek, tepkiyi örgütlü hale getirecek ne karar unsur varsa önce bunlardan kurtulacaklar.

Bu kehanet değil. Sadece doğru zamanı bekleniyor. Ve öğrenci hareketinin, gençlik örgütlerinin genel tablosuna bakarsak bu hamlenin çok uzak gelecekte olmayacağını da anlarız.

Mücadeleyi nasıl ele almalıyız?

Öncelikle “niçin soruşturma açılıyor” sorusunu cevaplayalım. TEKEL işçilerine destek olduğumuz, paralı ve nitelikli eğitim istediğimiz, halkların kardeşliğini savunduğumuz, düşüncelerimizi ifade ettiğimiz, ulaşım zammına karşı durduğumuz ve örgütlendiğimiz için. Örnekler çoğaltılabilir.

Ancak görünen o ki soruşturma saldırısı durduk yere ve diğer mücadele başlıklarından bağımsız ortaya çıkmıyor. Bu bize cezalara karşı bir barikat kurarken faaliyeti öğrenci hareketinin diğer gündemleri ile bağdaştırma olanağı veriyor. Zaten böylesi doğal ve sağlıklı olur. Soruşturmaların genel öğrenci kitlesinin gündemi olamayacağı, doğru bir düşünce değil. Yukarıdaki sebeplerden birimizin kapının önüne konması, neredeyse hiçbir öğrenci arkadaşımızın gözünde “olağan bir önlem” olarak algılanmamaktadır. Eğer gereken duyarlılık harekete geçiremiyorsak galiba sorun:


* Bizi bekleyen geleceksizlik ve sömürü batağı ile soruşturmalar arasında ilişkiyi gereğince işlemiyor oluşumuzda, * Kitle bağlarımızın aşırı zayıf olmasında,

* Ve belki de en başta kendi kafamızda, uğradığımız haksızlığa karşı mücadeleyi yeterince meşru görmememizdedir. Halbuki soruşturmalar açılıyor, cezalar yağdırılıyor.

Peki, biz ne yapacağız?

Üniversitelerimizdeki siyasal haklarımız bir bir elimizden alınırken… Aziz Nesin’in hikâyesindeki hacı gibi “Du bakali n’olecak” mı diyeceğiz? Mücadelede azıcık öne çıkan gençlerimiz kapının önüne konuluyor... “Nasıl olsa sıra bize gelmez” diye kendimizi mi avutacağız? Üniversitelerde sol ve örgütlülük adına ne varsa tasfiye edilmeye çalışılıyor… Biz ise İsa Mesih gibi öteki yanağımızı mı uzatacağız?

Sol hareketin bunlara cevabı elbette ki hayır olacaktır. Sol/devrimci siyaset yapan hiçbir unsur için uzaklaştırılmamanın güvencesi yok. Ve saldırıyı geri püskürtmek, gençlik örgütleri için artık bir varlık-yokluk meselesi.

Öyleyse nereden başlamalıyız?

Soruşturma-ceza uygulamalarına karşı, gençlik örgütleri olarak birlikte yol yürümeliyiz. “Bir başkası” etkilendiğinde “geçmiş olsun” deyip sessizce uzaktan izlediğimiz, kendi başımıza geldiğinde de başımızı öne eğip üniversiteyi terk ettiğimiz şu halin dışına çıkmalıyız.

Rektörlüklerin soruşturma açarken taş atıp da kolu mu yoruluyor? Hiçbir yaptırımla da karşılaşmıyorlar. Dolayısıyla arsızca ve keyfi olarak “vazifelerini” sürdürüyorlar. İstediklerinde “okulda siyasal çalışma yapan kaç kişi varsa hiçbirini okula almıyorum” demelerinin önünde ne engel var? Onları caydıracak yaptırım, ne mahkeme kararları ne de uysalca beklemek olacaktır. Bunun önüne geçecek tek şey ancak saldırıları birlikte göğüsleyeceğimiz, ortak bir mücadele hattı olabilir. Bu açıdan YTÜ’deki 21 öğrencinin seçtiği, yine Yıldız Teknik ve Anadolu Üniversiteleri’nde kapı önünde mücadele veren direnişçilerin tuttuğu yol, onurlu ve doğru bir yoldur. Nitekim direniş YTÜ’de ilk meyvelerini de vermiş, 21 öğrenci üzerindeki 15 günlük ihtiyati tedbir kaldırılmıştır. Üniversite yönetimlerine “öğrencileri okuldan kovmak artık o kadar kolay olmayacak” mesajını net bir biçimde vermeliyiz.

Sonrasında belimizi doğrultmakta zorlanacağımız, büyük bir darbe yemeden evvel önlemlerimizi alalım. Saflarımızı hızlıca toparlamak, hareketin içinde bulunduğu dağınıklığa acilen bir son vermek gerekiyor.

Gençlik hareketinin sorunlarını konuşmak üzere bir araya gelerek başlayabiliriz. Paralı eğitimden soruşturmalara kadar geniş bir yelpazedeki üniversite gündemlerine ortaklaşa şekilde kafa yormak; öğrenci hareketi için geleceğe yönelik politikalar belirlemek ve en önemlisi saldırılara karşı ortak bir yol haritası, birleşik bir mücadele hattı gençliği kazanmak için yaşamsal bir ihtiyaçtır.

YTÜ'de dersin adı "Direniş!" Soruşturma ve ceza terörüne karşı üniversite kapısı önünde süren YTÜ Direnişi “Alternatif Ders” ile öğrencilere ve duyarlı kamuoyuna sesleniyor. Düşünen, sorgulayan üreten ve paylaşan öğrencilere kapılarını kapatan Yıldız Teknik Üniversitesi ana giriş kapısında Gaye Yılmaz'ın ve BETESAN Direnişçisi'nin katılımıyla 26 Kasım günü “Direniş, Neden-Nasıl-Ne için” konulu bir etkinlik gerçekleştirildi.

Kapı önünde toplanan öğrenciler "Üniversitelerde baskılara ve yasaklara son! Eğitim hakkımızı istiyoruz! Cezalar geri çekilsin, sınav hakkı tanınsın! / YTÜ Direnişi" pankartı açarak önce bir basın açıklaması gerçekleştirerek ek sınav hakkı ve üniversiteye giriş yasağının kalkması için başlattıkları imza kampanyasını duyurdular. BDSP, ÇHD ve BETESAN Direnişçisi'nin destek verdiği açıklamada imzacı kurum ve kişiler ifade edildi. Ardından, ÇHD Yönetim Kurulu Üyesi Av. Gülvin Aydın söz aldı ve üniversiteleri aklın ve bilimin yönetmesi gerektiğini ancak, keyfi soruşturmalarla bunun tam tersinin gerçekleştiğini belirtti. ÇHD olarak, desteklerini sunmaya devam edeceklerini de söyleyen Aydın, soruşturmaların geri çekilmesini istedi. Ardından ise Alternatif Ders "Yaşasın YTÜ direnişimiz!", "Soruşturmalar, cezalar, baskılar bizi yıldıramaz!", "YÖK kalkacak, polis gidecek, üniversiteler bizimle özgürleşecek!", "Eğitim hakkımız engellenemez!" sloganlarıyla başladı.

Dersin ilk bölümüne Gaye Yılmaz ünivesite eğitiminin yüklendiği görevleri tartışarak başladı. Eğitim süzgeci ile kapitalist toplumsal formasyonun bireylere işlendiğini ifade eden Yılmaz, eğitimin resmi

sisteminden ibaret olmadığını belirterek sözlerine devam etti. Bugün içinde yaşadığı koşlulları kabullene özellikle Avrupa ve ABD'de resmi eğitime karşı tepkilerin sönümlenmesi için tasarlanan ve eğitim veren eğitim kurumlarından bahsederek derse katılanların ilgilisini topladı. Üretimin sadece ücret karşılığında olamayacağını savunan Yılmaz, işlenen dersin değerli bir üretim olarak örnekleyerek resmi eğitimi eleştirerek kendisine ayrılan bölümü sonlandırdı.

Dersin ikinci bölümünde tersanerler eğitimini sürdüren BETESAN Direnişçisi sözü aldı ve yaşanan sorunların sınıfsal özüne dikkat çekerek dayanışma vurgusu ile başladı. “Direniş insanı özgürleştirir!” diyen direnişçi mücadelenin az kişi ile sürse de önemli olduğunu ve çekinceli insanların da zincirlerini kırmasında rol oynadığını belirtti. Dersin son bölümünde sözü alan YTÜ Direnişçisi direnişinin uğradığı hak gaspının ötesinde bugün gençliğin talep ettiği bir üniversite içinde verildiğini belirterek sözlerine başladı ve gençlik alanında sergilenen direniş örneğinin yönetimlerin saldırılarını bir yönüyle boşa düşürdüğünü ve cezalı olduğu süre boyunca son derece yoğun bir faaliyet içinde birçok öğrenci ve akademisyen ile düşüncelerini paylaştığını ifade etti. Direnişin anlamına vurgu yapan direnişçi sözlerini mücadele kararlılığı ile bitirdi. Katılımcıların ilgi ile katıldığı ders boyunca çeşitli konularda fikirler paylaşıldı ve verimli geçen yaklaşık 1 saat ardından ders sonlandı.

19


Mücadele yaşamındaki 15. yılını geride bırakan Ekim

Gençliği, ortaya çıktığı ilk günden bu yana bu ihtiyacı gidermeye çalışmış, sahip olduğu önderlik

iddiasına ve buradan doğan misyonuna sadık kalarak yoluna devam etmiştir. Bugün hareketin duyduğu önderlik ihtiyacını

karşılayıp karşılayamadığından ya da

Gençliğ

EKİM G

hareket içerisinde kendine biçtiği misyonu yerine getirip

getiremediğinden bağımsız olarak, bu iddianın getirdiği yükü layığıyla taşıyabilmek, bu konuda zerrece tereddüt duymamak, tersinden, her geçen gün kendisini bu

ihtiyacı karşılamaya ve sahip

olduğu misyona denk düşecek bir biçimde ileri

taşıyabilmenin çabasını

harcıyor olmak bile onun için tevazuya yer

bırakmayan bir övünç kaynağı olmaktadır.

Sermaye düzeninin gençliğe verebileceği bir şey kalmamıştır bugün. Egemenler gençliğin gelecek ve özgürlük istemlerini karşılayamamakta, tersinden gençliği geleceksizlikle yüz yüze bırakmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, düzenin “gençlik sorunu” karşısında bir çıkmaza girdiğini söylemek bile mümkündür. Zira kendi yarattığı sorun karşısında herhangi biçimiyle bir çözüm üretememektedir. Bugün yapabildiği tek şey ise sorunu her geçen gün daha da derinleştirmesine rağmen gençliğin tepki vermesini bir biçimiyle engelleyebilmektir.

Geride bıraktığımız dönemde gençlik hareketi cephesinden yaşanan gelişmeler, sermaye düzenin bu “başarısının” kalıcı olmadığını göstermektedir. Önceleyen dönemde yaşanan örneklerin de katkısı ile belirginleşen son 6 Kasım sürecinden yansıyan tablo bunu açıkça göstermektedir. Bir dizi alanda, üniversite öğrencilerinin YÖK’e ve düzenine karşı duyduğu hoşnutsuzluğun sesleri yükselmiştir. Gençlik, gelecek ve özgürlük istemini dile getirmiş, bunlar uğruna mücadele etmenin iradesini göstermiştir.

Aynı tablo bize gençlik hareketinin parçalı durumunu da göstermektedir. Sermaye düzeninin saldırıları karşısında ortaya çıkan bu parçalılığın kendisi, gençlik hareketinin en temel sorununa işaret etmektedir. Saldırıların, hareketin bugünkü durumuyla göğüslenemeyeceği açıktır. Zira sermaye düzeni, saldırılarını topyekûn bir bütünlükle biçimlemekte, her adımını da bu bütünlüğe tabi kılarak atmaktadır.

Bu durum birleşik, kitlesel ve militan bir gençlik hareketine duyulan ihtiyacı her geçen gün daha yakıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Bizzat hareketin kendisi tarafından ortaya konulan bu ihtiyaç, beraberinde, gençlik hareketinde devrimci bir çıkışın zorunluluğunu da göstermektedir. Bunun yanında, hareketin yaşadığı önderlik boşluğu da mücadelenin verili durumu açısından oldukça belirleyici bir yere sahiptir. Bugünden birleşik, kitlesel ve militan bir mücadelenin dinamiklerini harekete geçirecek, buradan doğru yaşanılacak devrimci çıkışa önderlik edebilecek ve hareketi süreklileştirecek, toplam devrim mücadelesinin bir parçası olarak kanalize edebilecek bir önderlik ihtiyacından doğan bir boşluktur söz konusu olan.

Bugün var olan gençlik örgütlenmelerinin bu ihtiyacı karşılayamayacağı açıktır. Alanda boy gösteren gençlik örgütlenmelerinden bir kısmı bu konudaki iddiasını çoktan yitirmiş bulunmaktadır. Bir kısmı ise, nicelik olarak bir yer tutsa bile, böyle bir iddia ve misyona sahip olmamakla beraber, hareketin öznesi olmaktan ziyade sıradan bir eklentisi durumuna düşmüş durumdadır.

Mücadele yaşamındaki 15. yılını geride bırakan Ekim Gençliği, ortaya çıktığı ilk günden bu yana bu ihtiyacı gidermeye çalışmış, sahip olduğu önderlik iddiasına ve buradan doğan misyonuna sadık kalarak yoluna devam etmiştir. Bugün hareketin duyduğu önderlik ihtiyacını karşılayıp karşılayamadığından ya da hareket içerisinde kendine biçtiği misyonu yerine getirip getiremediğinden bağımsız olarak, bu iddianın getirdiği yükü layığıyla taşıyabilmek, bu konuda zerrece tereddüt duymamak, tersinden, her geçen gün kendisini bu ihtiyacı karşılamaya ve sahip olduğu misyona denk düşecek bir biçimde ileri taşıyabilmenin çabasını harcıyor olmak bile onun için tevazuya yer bırakmayan bir övünç kaynağı olmaktadır.

***

Ekim Gençliği, kokuşmuş-çürümüş burjuva düzenin karşısında marksist-leninist dünya görüşünü ve işçi sınıfının devrimci programını bayrak edinmiş komünist bir gençlik hareketinin kürsüsüdür. Gençlik alanındakiler de dahil olmak üzere, bugünün dünyasında yaşanan tüm sorunların kaynağının bizzat kapitalizm olduğunu bilmekte, bunun karşısında da kendisini bilimsel sosyalizmden yana açık bir taraf olarak tariflemektedir. İnsanlığın yaşadığı sorunların nihai çözümünün komünizmde olduğunu savunmakta, bunun için kaçınılmaz olan işçi sınıfının iktidar mücadelesi ekseninde gençliği sosyalist devrim mücadelesine çağırmaktadır. Bu anlamda, gençlik içerisinde sınıf devrimciliğinin temsilcisi ve taşıyıcısı olmaktadır.

20

Ekim Gençliği, kendisini ve bağrından çıktığı komünist hareketi, bilimsel sosyalizmin 160 yılı aşan birikiminin bu


ğin ve devrimin sesi GENÇLİĞİ 15. Yılında! topraklardaki biricik güvencesi saymaktadır. Paris barikatlarında gökyüzünü fethetmenin kavgasını veren Komünarlar’dan insanlığın şimdiye dek gördüğü en ileri düzen olan Sovyetler’i omuzlarında yükselten Ekim Devrimi’nin mimarı işçi ve emekçilerine, devrimci sınıf mücadelesinde yaratılan görkemin yaratıcılarının bugünün gençliği içerisindeki soluğudur. Ekim Gençliği, Türkiye devrimci hareketinin on yıllardır ödediği bedellere, yarattığı değerlere ve bıraktığı mirasa sahip çıkmakta, onları ileri taşıyabilmenin mücadelesini vermektedir. Deniz Gezmişler’den, Mahir Çayanlar’dan, İbrahim Kaypakkayalar’dan ve Ümit Altıntaşlar’dan devraldığı devrim bayrağını, gençlik içerisinde daha yükseklerden dalgalandırabilmenin mücadelesini vermektedir.

Ekim Gençliği, gençliğin gelecek ve özgürlük mücadelesinin sesidir. O, gerçek kurtuluşun toplumsal bir devrim ile mümkün olabileceğinin altını ısrarla çizerek ve bu yolda verilen mücadelede gençliğin politik ve akademik taleplerini aynı potada eriterek faaliyet yürütmektedir. Ekim Gençliği,

- YÖK’ün ve YÖK düzenin yarattığı karanlığı dağıtmak için, - Üniversitelerin ticarethaneye, öğrencilerin müşteriye dönüştürülmemesi için, - Üniversite kapılarının işçi ve emekçi

çocuklarına kapatılmaması, herkesin eğitim hakkından eşit bir biçimde yararlanabilmesi için, - Üniversitelerin özerk-demokratik bir hale gelebilmesi için, - Anti-bilimsel ve gerici eğitim sistemine karşı bilimsel bir eğitim için,

- Öğrencilerin üniversitelerde söz, yetki ve karar hakkına sahip olabilmesi için, - Tüm ulusların kendi anadillerinde eğitim görebilmeleri için, - Gençliği bekleyen geleceksizliğin ve işsizliğin ortadan kaldırılması için,

- Üniversitelerdeki faşist baskılara, soruşturma-ceza terörüne ve polis idare işbirliğine son verilmesi için, tüm gençliği mücadeleye çağırmaktadır.

“Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan” bir dünya yaratmanın mücadelesini veren Ekim Gençliği, gençliği sosyalist işçi-emekçi iktidarının kuruluşuna omuz vermeye çağırmaktadır.

“Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan” bir dünya yaratmanın mücadelesini veren Ekim Gençliği, gençliği sosyalist işçi-emekçi iktidarının kuruluşuna omuz vermeye çağırmaktadır. ... Gençliğin devrimci mücadelesini büyütmek için Ekim Gençliği saflarına!

Gençliğe yönelik gelecek, özgürlük ve sosyalizm çağrısını 15 yıldır kesintisiz bir biçimde sürdüren Ekim Gençliği, sermayenin ve onun zor aygıtlarının tüm çabalarına rağmen, çağrısını var gücüyle sürdürmeye devam edecektir.

Gençliğin devrimci mücadelesini büyütmek için Ekim Gençliği saflarına! Genç Komünistler

21


Gençliğin ve devrimin sesinin 15. yılında mücadeleyi büyütmeye, Ekim Gençliği saflarına!

Sınıfın ve devrimin sesi olması iddiasını ortaya koyan komünist hareketin bayrağını, işçi sınıfının bayrağını gençlik alanlarına taşımak için yola çıkan Ekim Gençliği ise gençliğin özgürlük ve gelecek özlemini işçi sınıfının iktidar mücadelesine akıtmak hedefiyle mücadelede yerini almıştır.

Türkiye’nin yakın tarihine baktığımızda toplumsal mücadelenin yükselişine tanıklık eden 3 önemli dönem görürüz. Yaklaşık son 50 yıla sığan bu 3 dönemin kapsadığı dolu dolu yıllar kitlelerin devrimci kanallara aktığı, toplumda sosyalizm mücadelesinin itibarının yükseldiği yıllardır. Bunlardan ilk ikisi ‘60’lı ve ‘70’li yıllardır. Bu dönemler yükselen halk hareketinin devrimci yükselişine sahne olmuştur. Üçüncüsü ise 80’lerin ortasında, kabaca ’87’de başlamıştır. Ancak kitle eylemleri benzer biçimde yaygınlaşmasına rağmen diğerlerinden farklı olarak devrimci bir çıkış yaşanamamıştır.

İlk iki yükseliş, dönemin kitlesel olarak ürettiği devrimcilerin beyaz terör tarafından kitlesel olarak yok edilmesi ile sonlandırılmıştır. Sonuncusunda ise baskı ve zorun yoğun bir biçimde devreye sokulmasına karşın hareketin daha uzun bir dönemde giderek sönümlendiği bir durum söz konusudur. Zira bu dönemi diğerlerinden farklı kılan, düşmanın katliam ve işkence metotları değildir. Bu dönem dünya ölçeğinde ve Türkiye’de yenilgilerin üzerine yaşanan bir zor dönemdir. Bu dönemde yaklaşan ’89 çöküşünün yanısıra dünyanın komünist güçleri ve sol birikimi yoğun bir erozyondan geçerken, büyük bedeller karşısında kazanılmış moral kazanımlar da tükeniyordu. Türkiye’de de devrimci örgütler legalizm ve reformizm bataklığında tasfiye oluyorlardı.

İki yükseliş döneminde devrimcilik...

22

’87 ve sonrasına bakmadan önce Türkiye’de devrimci mirasın mayalandığı bu döneme bakmak gerekir. Türkiye’de kapitalist gelişmenin belirli bir düzeye eriştiği bu dönemde toplumsal yükselişin yaşanması şaşırtıcı değildir. Ayrıca uluslararası gelişmeleri de göz ardı edemeyiz. Tüm kıtalarda birbirini izleyen büyük mücadelelerin bu dönemlerde Türkiye’de hem devrimci hareketi ideolojik bakımdan hem de kitleleri moral bakımından beslediği açıktır. Kitlelerin içinde sistemin yarattığı hoşnutsuzluklar karşısında onbinlerce devrimcinin coşkuyla, tereddütsüzce mücadeleye katıldığı bir dönemdir bu. Yani düzen karşısında devrimi seçmek bu dönem için özel bir güçlük ifade etmemiş, aksine kitlesel bir eğilim olarak döneme damgasını vurmuştur. Bu süreçte karşı devrim sayısız kanlı katliam hayata geçirmiştir. Buna karşın ise ’74-’80 yılları mücadeleye kitlesel bir akışın yılları olmuştur. Yazılamaya, eyleme çıkarken herkesin vurma ve vurulma ihtimalini bildikleri bu yıllarda bunlar kimsenin ve dönemin hızını kesmiyordu.

P.Mete

Yeni Ekimler için ileri!

’89 çöküşünün adım adım yaklaştığı, sosyalizm deneyimlerinin tüm kazanımlarının yozlaştırıldığı ve erozyona uğratıldığı bir dönem Türkiye’de ’80 askeri faşist darbesi ile kesişmiştir. Bunlardan biri dünya ölçeğinde yoğun bir ideolojik saldırının ve moral çöküşün kapılarını sonuna dek açtıysa, diğeri de coğrafyamızda bu durumu somutlamıştır. 12 Eylül salt bir karşı devrim saldırısı olmamıştır. Arkasından onbinleri yürütmüş, yılların devrimci örgütlerinin önderlik kademelerinden başlayarak düzenin faşist işkencecileri karşısında diz çöktüğü, milyonların yaşamına damgasını vurmuş siyasetlerin reformizme ve legalizme savrulduğu bir dönüm noktası olmuştur. Bu, geleneksel sol hareketin ideolojik ve örgütsel iflasıdır. Bu iflas uluslararası ölçekteki büyük bir çöküş ile örtüşmüş, geriye yılgınlık ve inkar kalmıştır. "Yeni Ekimler için ileri!" diyerek kavgaya atılan EKİM bu enkazın içinde onu sorgulamayı önüne koymuş, kendisine yol göstermesi için de Marksizm-Leninizm’i kavramanın ihtiyacını duymuştur. İşçi sınıfını tutarlı tek güç olarak gören ve onun ideolojisini kavramaya koyulan komünist hareket kendisinde sınıfın devrimci öncüsü olma iradesini bulmuş ve mücadele bayrağını yükseltmiştir. Bu misyona uygun düşecek biçimde sıkı sıkı kenetlenmiş, illegal esaslara dayanan işçi sınıfının disiplini ile örülecek bir devrimci örgütü inşaya koyulan EKİM, proletaryanın sosyalist devrim mücadelesinde onun öncülüğü altında ortak çıkarlarının bilincine varan ve mücadelesini birleştiren katmanların misyonunu kavrayarak gençliği kazanmanın geleceği kazanmak olduğunu görmüştür.

Sınıfın ve devrimin sesi olması iddiasını ortaya koyan komünist hareketin bayrağını, işçi sınıfının bayrağını gençlik alanlarına taşımak için yola çıkan Ekim Gençliği ise gençliğin özgürlük ve gelecek özlemini işçi sınıfının iktidar mücadelesine akıtmak hedefiyle mücadelede yerini almıştır.

Zor dönem devrimcileri: Habip ve Ümit

Sosyalizme ve devrime olan inancın dağıldığı yıllarda henüz öğrenciyken safını Ekimci Genç Komünistler’de belirleyen Ümit ve bir demir çelik işçisiyken Ekimci bir işçi olarak kavgada yerini alan Habip komünist hareketin özü, özeti olmuşlardır. İkisi de komünist hareketin merkezi yönetim kademelerinde yer almış, sarsılmaz dava insanları olarak hayatlarını devrime


adamışlardır. Bu iki devrimci komünist hareketin inşasında büyük değerler üretirken gençliği nasıl kavradığımızı da göstermişlerdir. Üniversite amfilerinden Ümit ve fabrika işçisi Habip işçi sınıfının komünist partisinin Merkez Komitesi üyeleri olmuş, kesintisiz devrimci yaşamları ile mücadele bayrağı altında Ulucanlar’da omuz omuza ölümsüzleşmişlerdir.

Gençliğin ve devrimin sesi Ekim Gençliği 15. mücadele yılında

Komünistler için tek tutarlı sınıf olan proletaryanın tarihsel mücadelesinde üzerlerine düşen rolü oynamak, kapitalist barbarlık karşısında bir zorunluluktur. Bu sömürü düzeni her yönüyle insanlığın değerlerini ayaklar altına alırken gençliğin de tüm özlemlerini cevapsız bırakmaktadır. Kendi geleceklerinin ve özgürlüklerinin bu köhne düzen tarafından yok edildiğini gören genç komünistler için gerçekçi tek çözüm sosyalist devrim ve işçi sınıfının iktidarı ile kapitalizmin tüm izlerinin bu yaşamdan kazınması ve sınıfsız ve sınırsız dünyanın, komünist toplumun inşasıdır. Bu bilinçle işçi sınıfının sesini gençliğe ve üniversitelere taşımak iddiasında olan Ekim Gençliği bu kavgada 15 yılını geride bırakmıştır. Gençlik hareketi bugün bir dizi sorun ile yüz yüzedir. Parçalılık ve dağınıklık içinde

iddiasızlık yaygınlaşmakta bu tablo doğrudan gençlik kitlelerinin umutsuzluğunu da beslemektedir. Bugün çelik bir irade ile bu ablukanın üzerine gitmeliyiz. Bunalımlı bu tabloyu aşmak için birleşik ve kitlesel bir mücadelenin imkanlarını örmeliyiz. Bugün bu sorumluluğu üzerimizde hissediyoruz. Bu dağınıklığı aşmak için, gençliğin sorunlarını tartışmak ve çözüm yolları üretmek zorundayız.

Birleşik, kitlesel ve militan bir mücadelenin dinamiklerini geliştirmek, hareketin içinden devrimci bir çıkışın önünü düzlemek, hareketi süreklileştirmek ve dolaysız olarak devrimci sınıf mücadelesine kanalize edebilmek bugünün temel önemdeki sorumluluklarını vurgulamaktadır. Bunu gerçekleştirebilmek gençlik hareketi içinde bir öncülük misyonu ile örtüşmektedir. Öncülük iddiasını sahip olduğumuz tüm ideolojik donanım ve kavrayışımızı hareketin önündeki engelleri aşmaya seferber etmeyi önümüze koyarak taşıyoruz. Bu yolla gençliği hedef alan bütünlüklü saldırılara aynı kapsam ve azami güçte bir yanıt üretmek için bu öncülük boşluğunun doldurulması şarttır. Ve bu her şeyden önce bir iddia meselesidir. Gençlik gelecek, gelecek Sosyalizm!

Gençlik hareketi bugün bir dizi sorun ile yüz yüzedir. Parçalılık ve dağınıklık içinde iddiasızlık yaygınlaşmakta bu tablo doğrudan gençlik kitlelerinin umutsuzluğunu da beslemektedir. Bugün çelik bir irade ile bu ablukanın üzerine gitmeliyiz. Bunalımlı bu tabloyu aşmak için birleşik ve kitlesel bir mücadelenin imkanlarını örmeliyiz. Bugün bu sorumluluğu üzerimizde hissediyoruz. Bu dağınıklığı aşmak için, gençliğin sorunlarını tartışmak ve çözüm yolları üretmek zorundayız.

Yeni Ekimler için ileri!

“Sınıfın partisini güçlendirmek için Genç Komünistler ileri!” kampı gerçekleşti...

Partinin çizgisine uyum, çağrılarına yanıt! Önümüzdeki dönemde hem gençlik hareketine müdahalemizi güçlendirmek, hem de devrim ve sosyalizm mücadelesinin ihtiyaçları doğrultusunda kendi eksikliklerimizi gidermek hedefiyle yeni bir gençlik kampı gerçekleştirdik. Geçtiğimiz yıl “Daha güçlü bir komünist gençlik örgütü için ileri!” şiarıyla düzenlediğimiz kampımızda eksiklik ve zaaflarımız kolektif olarak tartışılmış, gençlik örgütümüzü güçlendirme hedefi belirlenmişti. Bu sene ise, “Sınıfın partisini güçlendirmek için genç komünistler ileri!” şiarıyla gençlik kampımızı gerçekleştirdik.

Kampımız ön hazırlık süreci, kapsadığı başlıklar ve örgütlenmesiyle bizim için önemli bir deneyim oldu. Eksikliklerimizi görmemizi ve bunu giderecek bir hat çıkartmamızı sağladı. Kamp sürecinde kolektif yaşama katkı noktasında herkes azami bir çaba sergiledi. Yürütülen tartışmalarla belli konular çerçevesinde açıklıklar yaratılmasının yanısıra eksikliklerimizle de bir kez daha yüzleşmiş olduk. Burada kampı gerçekleştirirken önümüze koyduğumuz hedefleri gerekçelendirmeye çalışacağız.

Eksikliklerimizi ve zaaflarımızı aşmak partiyi güçlendirmektir!

Geçen sene gerçekleştirdiğimiz “Daha güçlü bir komünist gençlik örgütü için ileri!” şiarlı kampımızla attığımız adımı daha güçlü bir biçimde ileriye taşıma hedefiyle hareket ettik. Eksiklik ve zaaflarımızı aşma, önümüzdeki süreçte devrimin ve Parti’nin ihtiyaçları üzerinden kendimizi şekillendirme doğrultusunda bir çaba içine girdik. Bu hedefle gençlik çalışmamıza müdahalenin bir aracı olarak bu yaz da gençlik kampımızı örgütledik. Kamp etkinliğini örgütlerken iki temel noktayı eksen aldık. Son yıllarda yapılan hemen tüm değerlendirmelerde ideolojik-politik eğitim noktasındaki eksikliklerin ve kadrolaşma açısından yaşadığımız sorunların altı çiziliyor. II. ve III. Parti Kongreleri’nde de bu eksikliği gidermeye ve partiyi devrimcileştirmeye çubuk bükülüyor. Gençlik çalışmamızda ise bu sorunların yansıması katmerli bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bu eksiklik ve zaafların üzerine gitmek ve partinin çağrısına cevap verebilmek için “Sınıfın partisini güçlendirmek için Genç Komünistler ileri!”

Kamp etkinliğini örgütlerken iki temel noktayı eksen aldık. Son yıllarda yapılan hemen tüm değerlendirmelerde ideolojik-politik eğitim noktasındaki eksikliklerin ve kadrolaşma açısından yaşadığımız sorunların altı çiziliyor. II. ve III. Parti Kongreleri’nde de bu eksikliği gidermeye ve partiyi devrimcileştirmeye çubuk bükülüyor.

23


şiarıyla bir adım attık.

III. Parti Kongresi’nin Açılış Konuşması’nda şunlar söyleniyor:

“Tüm üstünlüklerine rağmen partimiz bugün büyük yetersizlikler, önemli bazı zaafiyetler içerisindedir. Bunların bilincinde olmamız ve bunlarla uğraşmamız gerekir. Bu yetersizliklerin anlaşılabilir nedenleri var kuşkusuz. Süreç hep belli zaaf ve yetersizliklerle içiçe ilerleyecektir. Bunu hiçbir biçimde zaaflarımızı ve yetersizliklerimizi önemsizleştirmek veya meşrulaştırmak için söylemiyorum. Sadece zaaflar ve yetersizlikler kaçınılmaz olarak hep olacaktır, bunu akılda tutalım, demek istiyorum. Önemli olan onlarla uğraşma iradesini ve gücünü yitirmemektir. En kritik nokta budur ve TKİP’nin bugüne kadar bu konuda yüz ağartıcı bir sınavı, bunun ürünü önemli bir deneyimi vardır...” (TKİP III. Kongresi Açılış Konuşması: Sınıfın ve Devrimin Partisi Olabilmek, Ekim, Sayı:262, Ocak 2010)

Kamp etkinliğini örgütlerken iki temel noktayı eksen aldık. Son yıllarda yapılan hemen tüm değerlendirmelerde ideolojik-politik eğitim noktasındaki eksikliklerin ve kadrolaşma açısından yaşadığımız sorunların altı çiziliyor. II. ve III. Parti Kongreleri’nde de bu eksikliği gidermeye ve partiyi devrimcileştirmeye çubuk bükülüyor. Gençlik çalışmamızda ise bu sorunların yansıması katmerli bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bu eksiklik ve zaafların üzerine gitmek ve partinin çağrısına cevap verebilmek için “Sınıfın partisini güçlendirmek için Genç Komünistler ileri!” şiarıyla bir adım attık.

24

Evet, bizim de eksiklik, yetersizlik ve zaaflarımız olacaktır. Yoldaşlarımız kurulu düzenin içinden devrimci mücadeleye geliyorlar ve doğal olarak bu düzene özgü sayısız zaaf ve alışkanlığı da birlikte getiriyorlar. Bunları her alanda aşmak temel bir sorundur ve devrimcileşme sürecinin temel önemde bir boyutudur. Burada belirleyici olan bu gerçekle ve bunun gerekleriyle bilinçli bir yüreklilikle yüzleşmektir. Biz içimizdeki düzenle ne kadar savaşıyoruz, eksikliklerimizi gidermek için ne kadar çabalıyoruz sorularının cevaplarıdır. Ortaya koyacağı yenilenmenin ve gelişimin gençlik çalışmamızı da, partiyi de güçlendireceğinin bilinciyle hareket etmek durumundayız.

Partiyle aramızdaki açı farkını kapatmak en temel sorumluluğumuzdur!

Partinin geride bıraktığı yıllar boyunca oluşturduğu düşünsel bir birikim var. Bu birikimle aramızdaki açı farkını gerek bireysel gerekse de kolektif eğitim planlarını önümüze koyarak kapatabiliriz. Marksist-leninist külliyatın yanısıra kendi kitap ve yayınlarımız, sistemli biçimde okunmayı ve yaratıcı biçimde özümsenmeyi bekliyor. Kampımızın bir hedefi de bu yönlü ihtiyaç üzerinden tanımlanmıştır.

Partimizin III. Kongresi’nde partinin yetersizlik ve zaafiyet alanlarından biri “Partide ideolojik donanım ve birikim eksikliği” olarak tanımlandıktan sonra şunlar söyleniyor: “Partimiz belli bir açıdan bakıldığında ideolojik bakımdan güçlü bir konumdadır. Parti’nin teorik-programatik sağlam bir temeli vardır, asıl gücü de öncelikle buradadır. Her şeyden önce tüm temel meseleler üzerinden ideolojik bir açıklığı var partinin...” Fakat ne yazık ki bu birikim toplama mal edilememiştir, diyen değerlendirme şöyle devam ediyor: “Saflarımızda çok belirgin bir ideolojik eğitim ve donanım yetersizliği var. Kadrolarımızın büyük bir bölümünün Marksizme ve parti çizgisine ilişkin bilgisi ve kavrayışı son derece yetersizdir, doğrusunu söylemek gerekirse fazlasıyla yüzeyseldir. Bunun altını yıllardır çiziyoruz ve bunu yenmek için partiyi yönlendirmeye de çalışıyoruz. Ama yazık ki bu temel önemde yetersizliğin

üstesinden gelebilmek konusunda henüz fazlaca bir mesafe katedebilmiş değiliz. Doğal olarak bunun tüm olumsuz sonuçları partinin yaşamı ve çalışması üzerinden de bir biçimde yansımaktadır.” (TKİP III. Kongresi Açılış Konuşması...) Bu tespit ve değerlendirmeler kampımızın gündemine ve hedeflerine de ışık tutmuştur. Eksiklikleriyle birlikte şunu söyleyebiliriz ki, kampın ön süreci belli konuların üzerine eğilme noktasında bir müdahale olmuştur. Ön sürecinde yoldaşlarımız belli okumalar ve hazırlıklar gerçekleştirmişler, kamp sürecinde tartışmalar yapılmıştır.

Şimdi önümüzde duran görev eğitim sorununu çözmek için emek harcamaya devam etmektir. Bu noktada bireysel ihtiyaçlar ile bulunduğumuz alandaki çalışmanın ihtiyaçlarını göz önüne alarak eğitim planlamaları yapmalıyız. Bu eğitimin üzerinden atlanamaz yakıcılıkta olduğu kamp sürecimiz de karşımıza çıkarmıştır. Gündelik herhangi bir iş, pratik yoğunluk bunu ertelemenin bahanesi olmamalıdır. Eğitim sorununu çözmekte alacağımız mesafe hem yürüttüğümüz faaliyetin kapsam ve niteliğini ve hem de toplamında örgütsel gelişimimizi güçlendirecektir.

Devrimin ve Parti’nin ihtiyaçlarını karşılayacak kadrolar olabilmeliyiz!

Kadrolaşma sorunu kampımızda ele aldığınız temel başlıklardan bir diğeri oldu. Partimizin tarihsel devrimci misyonunun gereklerini başarıyla yerine getirebilmesi için donanımlı kadrolara ihtiyacı var. III. Parti Kongresi’nde de bu sorun üzerinde önemle durulmakta, “Şu an partinin en büyük ihtiyacı yeterli sayıda eğitimli ve donanımlı insandır, yani kadrodur. Partimizin geleceği ne kadar kadrolaşacağına da sıkı sıkıya bağlıdır.” denilmektedir. Bu vurgunun anlamı yeterince açık olmalıdır. Parti’nin hedeflerini hayata geçirebilmesi için ortaya doğru bir ideolojik-politik çizgi koyması hiçbir biçimde yeterli değildir. Bu ideolojinin ete kemiğe bürünebilmesi için sağlam donanımlı kadrolara ihtiyacı vardır.

Kampın ön sürecinde de, kamp sürecinde de devrimci örgütün yaşamsal değerlerine dikkat ettik. Sürecin parçası olan her bir yoldaş devrimci yaşam, örgütsel güvenlik, iç illegalite konularında da öğrenme ve deneyim kazanma sürecinden geçtiler. Partimizin çizgisini anlamak tek başına ideolojiye hakim olmak değildir. Partimizin ortaya koyduğu bir örgüt kültürü vardır, kamp sürecinde bunu da bilince çıkarma çabası içinde olduk.

İddialarımızı büyüterek geleceğe yürümeliyiz!

Kamp süreci, yetersizliklerimizi ve zaaflarımızı aşmak için kendimize dönük bir müdahaleydi. Kamp süreci, partinin çağrısına yanıt verme iddiasını kuşanma çabasıydı. Bundan sonra önümüzde duran sorumluluklarımızın arttığını görerek, eksikliklerimiz ve zaaflarımızla daha hızlı hesaplaşarak yola devam etmektir. O halde her bir yoldaşımız ve gençlik çalışmamız önüne koyduğu hedefleri büyütmelidir. Genç Komünistler (www.tkip.org sitesinden alınmıştır)


NATO’nun Lizbon Zirvesi gerçekleşti...

Türk Devleti, savaş aygıtı NATO’ya kalkan olarak kanlı işbirliğine devam ediyor...

19-20 Kasım’da NATO’nun Lizbon Zirvesi gerçekleşti. NATO’nun gelecek 10 yılına yön verecek “Yeni Strateji Konsepti”nin tartışıldığı zirveye “Yeni Savunma Konsepti” damgasını vurdu. Zirve Türkiye’de sermaye devletinin sözcülerinin “Füze Savunma Projesi tüm yetki Türkiye’de olursa kabul edilebilir” kapsamında çıkışlarıyla tartışılmaya başlandı. Ardından da “zirvenin gözbebeği” Türkiye’nin tüm taleplerinin kabul edildiği(!), “Füze Savunma Projesi”nin Türkiye’de kurulacağı haberleri kamuoyunda geniş yankı buldu. Burjuva medya tarafından başarı olarak lanse edilen projenin aslen Türk Devleti’nin Ortadoğu halklarına karşı NATO’yla yeni bir kanlı projeye imza atması anlamına geldiği açıktır.

Türkiye’de kurulacak olan “Füze Savunma Projesi” ile Türk devleti emperyalizme ve siyonizme kalkan olmayı kabul etmiştir. Böylece başta “komşularla sıfır sorun” ve “din kardeşliği” söylemlerini dilinden düşürmeyen, Ortadoğu halklarının hamisi rolünde zaman zaman sert çıkışlar yapan AKP şefi Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere dinci partinin ve bir bütün olarak sermaye devletinin ne kadar ikiyüzlü davrandığı bir kez daha ortaya çıktı. Erdoğan’ın Ortadoğu’nun hamisi misyonunu benimsemesi ile hanesine artı puanları toplayan AKP hükümeti “Füze Savunma Projesi”ni onaylayarak, bu artı puanları tehlikeye atma pahasına kayıtsız şartsız emperyalizme uşaklık edeceğini ispatlamış oldu.

“Füze Savunma Projesi”ne yakından bakalım:

Lizbon Zirvesi öncesinde Çankaya’da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül başkanlığında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün katılımı ile bir toplantı gerçekleştirildi. Böylece “Füze Savunma Projesi”ne devletin yönetim kadrosundan onay çıkmış oldu. Ayrıca projenin kabul edilmesi için iki de şart belirlendi: birincisi, İran’ın hedef gösterilmemesi; ikincisi, radar ve ateşleme olarak iki parçadan oluşan projenin “bir bütün olarak” Türkiye’de uygulanması. Kısacası Türk Devleti ilk şartla “komşularla sıfır sorun” söylemine uygun bir kılıf ararken, ikinci talebiyle de iç kamuoyunu yatıştıracak bir dayanak edinmeye çalıştı.

Sonuç olarak proje Lizbon Zirvesi’nde NATO ülkeleri tarafından onaylandı. Böylece şartları ile pazarlığa oturan Türk devleti zirveden alnının akıyla(!) çıktı. Başta İsrail olmak üzere emperyalizme ve siyonizme kalkan oldu ve silah tekellerine milyonlarca dolar kazandıracak bir anlaşmanın parçası haline geldi. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy “NATO’nun kamuya açıklanan belgelerinde hiçbir isim yer almıyor ama biz kediye kedi deriz, bugünün füze tehdidi İran’dır.” açıklaması yaparken, İngiliz “savunma dergisi” Jane’s’in editörü Robert Hewson, durumu, “Zirvede

onaylanan füze sistemi ABD’li silah yapımcılarına para aktarmakla ilgili. İran’dan Avrupa’ya bir füze tehdidi riskine inanmıyorum. Savunma sistemi insanları korumakla değil, bazı şirketlere para aktarmakla ilgili.” şeklinde değerlendirdi.

Sonuç olarak başta ABD olmak üzere NATO ülkeleri üst düzeyde silahlanırken, Türkiye de NATO’nun savaş üsleri çiftliğine dönüşecek. Projenin başta İran ve Suriye olmak üzere Ortadoğu’yu hedef aldığı, ancak bununla yetinmeyip “Yeni Savunma Konsepti” kapsamında emperyalizme karşı gelen ve direnen her sesi bastırmayı hedef aldığı açıktır.

“Füze Savunma Projesi”, NATO’nun temel misyonunun özü özetidir...

“Bir saldırı, savaş ve iç savaş örgütü” olarak çalışan NATO’nun sözde kuruluş amacı ve asıl işlevi şöyle özetlenebilir:

“Resmi kuruluş gerekçesine ve taşıdığı isme göre NATO sözde ‘savunma amaçlı’ bir devletler ittifakıdır; ittifak kapsamındaki ülkeleri, Sovyetler Birliği ve müttefiklerinin saldırısına karşı korumayı amaçlamaktadır. Oysa bütün bir tarihi, onun gerçekte bir saldırı ve savaş örgütü, bu çerçevede bir tehdit ve şantaj örgütü olduğunu ortaya koyar. Dahası o sadece bir uluslararası saldırı ve savaş örgütü değil, belki çok daha önemli olarak, aynı zamanda ittifak bünyesindeki tüm ülkeler için gizli ve kirli bir iç savaş örgütüdür de. Özellikle ’89 yıkılışına kadar olan dönemde onun bu özelliği çok daha belirgin ve fiili uygulama olarak önplandadır, buna ilişkin kanlı ve kirli icraatları yıkılışa denk düşen yakın yıllara kadar önemli ölçüde

Erdoğan’ın Ortadoğu’nun hamisi misyonunu benimsemesi ile hanesine artı puanları toplayan AKP hükümeti “Füze Savunma Projesi”ni onaylayarak, bu artı puanları tehlikeye atma pahasına kayıtsız şartsız emperyalizme uşaklık edeceğini ispatlamış oldu.

25


karanlıkta kalmış olsa bile. (…)

Baskı ve terörün üniversitelerde her geçen gün arttırıldığı şu günlerde biz üniversite gençliği açısından sermaye devletinin iç ve dış politikasında sürdürdüğü kanlı politikaları, baskı ve terörü teşhir edebilmek önemli bir noktada durmaktadır. Baskı ve zor aygıtlarına karşı mücadele vermeden hak ve özgürlüklerimizi kazanamayacağımız açıktır. Bu kapsamda Türk devletinin “Füze Savunma Projesi”yle imzaladığı kanlı anlaşmaları ve dolayısıyla NATO’yu teşhir ederken maruz kaldığımız baskıyı ve sermayenin terör aygıtlarını teşhir etmek genç komünistlerin önünde önemli bir görev olarak durmaktadır.

26

“Bu anlamda, yani kapitalist-emperyalist sistemi ayakta tutmaya çalışma anlamında, evet, bir ‘savunma’ örgütü. Yani dünya halklarının ulusal kurtuluş ve özgürlük mücadelelerini boğmak, dünya çapında emekçilerin sosyalizm uğruna verdikleri mücadeleyi dizginlemek ve ezmek, ona karşı kendi sistemlerini ayakta tutmak üzere kurulmuş bir örgüt. Bu anlamda bir ‘savunma örgütü’! Bir bütün olarak sistemi ve tek tek ülkelerdeki sermaye diktatörlüklerini savunma örgütü! Çeşitli ülkelerde bir iç savaş örgütü olarak çalışması da zaten bunu gösteriyor. “Zamanında NATO’nun kuruluş gerekçesi yapılan Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku bugün artık yok. ‘89 yıkılışından beri durum bu ve o zamandan beri NATO’nun yeni işlevi tartışılmaktadır. Ve gitgide belirginleşen yeni işlevine baktığımızda, bir iç savaş örgütü olarak kendini gösteren yanı giderek daha belirgin bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu, NATO’nun temelde, sistemi Sovyetler Birliği’nin sözde tehdidine karşı değil fakat gerçekte sistem karşıtı güçlere karşı korumak üzere oluşturulduğunun da bir itirafıdır. Sovyetler Birliği tarih olduğu halde NATO’nun tüm varlığıyla ortada durmasının, dahası etkinlik sahasını tüm dünya olarak ilan etmesinin anlamı da budur.” (NATO: Bir saldırı, savaş ve iç savaş örgütü - H. Fırat, NATO’nun Riga Zirvesi vesilesiyle Aralık 2006’da verilmiş bir konferansın kayıtlarından)

NATO’nun yeni “Füze Savunma Projesi”ni de bu kapsamda değerlendirmek doğru olacaktır. NATO yeni projesiyle tam da tarihi misyonuna uygun bir “savunma” öngörmektedir: sistem karşıtı güçlerin etkin bir şekilde bastırılması. Ayrıca projenin Türk devleti açısından NATO’nun iç savaş örgütü mantığı kapsamında Türkiye’de yükselecek bir devrimci harekete karşı da kullanılacağını söylemek yanlış olmayacaktır.

Dış politikada kanlı savaş anlaşmalarına imza atanlar iç politikada polis devleti uygulamalarını tırmandırıyorlar...

Türk devleti bugüne kadar ABD hakimiyetinde NATO’nun sadık bir üyesi olarak emperyalizme uşaklık etmek için kanlı savaşların bir parçası olmaktan çekinmedi. Öte yandan bu dış politikanın Türk sermaye devletinin iç politikalarıyla paralellik gösterdiğinin altını çizmek gerekmektedir. “Komşularla sıfır sorun” ve “din kardeşliği” söylemlerini büyük bir soğukkanlılıkla bir kenara bırakarak kanlı savaş anlaşmalarının altına imza atmaktan çekinmeyenler, aynı soğukkanlılıklarını iç politikada da korumaktadır. İşçiemekçiler üzerinde sömürü koşulları her geçen gün arttırılırken, başta bu sömürüye karşı gelen devrimci, ilerici güçler ve

direnen işçiler olmak üzere tüm kesimlere yönelik polis devleti uygulamaları tırmandırılmaktadır. Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nda yapılan değişikliklerle de polis terörüne resmiyet kazandırılmaktadır. Ayrıca “demokratikleşme” ve “özgürlük” süslü söylemler eşliğinde alınan “güvenlik” önlemleri kapsamında had safhaya ulaşan takip sistemleriyle korku toplumu güçlü bir şekilde inşa edilmektedir. Bunlara paralel olarak “Kürt açılımı” yaparak Kürt sorununu çözeceklerini vaat edenler, Kürt halkına yönelik imha ve inkar politikasına devam etmektedirler.

Toplumun bir yansıması olan üniversitelerde de durum benzerlik göstermektedir. Meşru taleplerini bildiri, afiş gibi araçlarla dile getiren öğrencilere, açılan soruşturmalarla bir yılı bulan uzaklaştırma cezaları verilmektedir. Demokratik bir hak olan protesto hakkını kullanan öğrencilere reva görülen ise aylarca tutuklu yargılanmak veya hapis cezası olmaktadır. Öğrencilerin sorunlarını tartıştığı, meşru haklarını dillendirdiği, devrimci bir faaliyette bulunduğu her türlü etkinlik ve eylem yasak ilan edilmektedir. Üniversite idarelerinin üniversitelere yığdığı çevik kuvvet ve okula girişleri serbest olan sivil polislerle üniversiteler adeta polis karakollarına çevrilmektedir. Kısacası tıpkı toplumsal yaşamda olduğu gibi üniversitelerde de devrimci, ilerici güçlere karşı polis ve ceza terörü tırmandırılmaktadır. Bununla birlikte kartlı geçiş sistemleri, kameralar, özel güvenlik birimleri ve sivil polislerle tüm öğrenciler, akademisyenler ve personel üzerinde takip ve baskı her geçen gün “güvenlik” adı altında arttırılmaktadır.

Emperyalizme karşı mücadeleyi yükseltelim!

Baskı ve terörün üniversitelerde her geçen gün arttırıldığı şu günlerde biz üniversite gençliği açısından sermaye devletinin iç ve dış politikasında sürdürdüğü kanlı politikaları, baskı ve terörü teşhir edebilmek önemli bir noktada durmaktadır. Baskı ve zor aygıtlarına karşı mücadele vermeden hak ve özgürlüklerimizi kazanamayacağımız açıktır. Bu kapsamda Türk devletinin “Füze Savunma Projesi”yle imzaladığı kanlı anlaşmaları ve dolayısıyla NATO’yu teşhir ederken maruz kaldığımız baskıyı ve sermayenin terör aygıtlarını teşhir etmek genç komünistlerin önünde önemli bir görev olarak durmaktadır. Bir bütün olarak baskı ve terör aygıtlarını bertaraf etmek ise başta Türkiye işçi sınıfı olmak üzere tüm ezilen halkların mücadelesini büyütmekten geçmektedir.


Avrupa’da alanlar ısınıyor, işçi sınıfı ve gençlik öfkesini militan eylemlerde haykırıyor... Fransa'da sınıf mücadelesi sertleşiyor!

İşçilerin grev ve blokaj eylemleri tüm baskı ve engellemelere, medyanın karalamalarına rağmen ülkeyi sarsarak sürüyor. 58 elektrik reaktöründen sadece 42'si çalışırken doğalgaz işçilerinin grevi ile 12 depodan 3'üne doğalgaz aktarılmıyor. Fransa genelinde emekçiler 14 akaryakıt deposuna girişleri kestiklerinden ötürü 3200 istasyonda benzin bulunmuyor. Temizlik işçikerinin grevi ile de sokaklar çöp yığınları altındalar. Süren grevlerle birlikte havaalanlarında da uçuş yapılamıyor.

İşçi sınıfı ayakta, öğrenciler işgalde!

İşçi sınıfının grev dalgasına militan eylemlerle cevap veren öğrenciler 1300 lisede eylemdeler. Ülkenin en büyük liseli öğrenci sendikası UNL bunların 900'ünü blokaj eylemi olarak açıkladı.

Grev ve eylemlerin hayatı durdurması ve Fransız kapitalizminin soluğunu kesmesi üzerine, hükümet zora başvurarak polisi eylemleri kırmak için seferber etti, ülkenin farklı yerlerindeki üç yakıt deposunun önündeki barikatlar zorla kaldırdı. İçişleri Bakanlığı “son derece demokratik” bu müdahalelerin süreceğini duyurdu. Grev ve direniş dalgasına sebep olan yasasının yeni bir manevrayla oylanmaması duyurulmuştu. Ancak sendikalar ve kitle örgütleri bu baskı ve manevralara karşı eylemlerini sürdürmekte kararlı olduklarını açıkladılar. Fransız devletinin güçlerinin farkına varan milyonları zaptetmesi zor görünüyor.

İtalya'da militan protestolar

İngiltere'nin ardından İtalya'da da öğrenciler militan eylemlerle hükümetin “Eğitim Reformu” adı altında gündeme getirdiği ‘kemer sıkma’ politikalarına karşı sokağa çıktı

Üniversiteler işgal edildi

9 milyar euro'luk kesinti ve yaklaşık 130 bin kişiyi etkileyecek işten çıkarmalara karşı öğrenciler Milano, Floransa, Roma, Napoli ve Catania da dahil olmak üzere birçok kentteki üniversiteleri işgal etti ve Milano, Roma, Floransa, Salerno, Torino, Perugia, ve Palermo'da sokaklara çıktı. Akademisyenler de buna destek versi

Öğrencilerden senatoyu işgal girişimi

Binlerce öğrenci Roma'da bulunan Senato ve Temsilciler Meclisi'nin önünde oturma eylemi yaptı. Öğrencilerin senatoya girme girişimi ise sert müdahaleye konu oldu. Bu sırada yaşanan arbede de Temsilciler Meclisi Başkanı veSenato Güvenlik Müdürü yaralandı. Bu girişi demagoji malzemesi yapan Berlusconi hükümeti öğrencileri suçladı.

Öğrenciler Pisa Kulesi'ne girişleri engelledi

2 binden fazla öğrenci Pisa Kulesi'ne girişleri engelleyerek kuleye “Reforma hayır” pankartı astılar. Kolezyum'un antik şehre bakan yüzüne "Kesintilere hayır” pankartı asıldı.

Grev dalgası Portekiz'de

Kapitalist krizin faturasının işçi ve emekçilere ödetilmek istenmesi Avrupa çapında grevlere konu olurken, Fransa, İspanya, Yunanistan'ı içine alan eylem ve grev dalgasının son ayağını ise Portekiz oluşturdu. Kırmızı alarm veren Portekiz'de, sermaye cephesi sol maskeli

sermaye hükümeti Sosyalist Parti eliyle emekçilere sosyal yıkım saldırılarını adım adım hayata geçirmeye çalışıyor.

Saldırı paketine yanıt 'genel grev' oldu

Taslak hali parlamentoda onaylanan kesinti paketinin 26 Kasım'da oylanması öncesi, işçi ve emekçiler CGTP ve UGT sendikaları öncülüğünde 24 Kasım günü 1988'den beri tüm sendikaların katımıyla ilk kez ortak olarak greve çıktılar. Portekiz İşçi Konfederasyonu'ndan yapılan açıklamada greve katılımın yüzde 80 olduğu söylendi. Lizbon Havalimanı çalışanlarının gece yarısı iş bırakması ile başlayan genel grev özellikle ulaşım, eğitim ve sağlık sektörlerini etkiledi. Grevden dolayı limanlar ve havaalanları kapatılırken, 500'ün uçuş iptal edildi.

Lizbon’da “Barışa evet NATO'ya hayır”

19-20 Kasım arasında Portekiz’in başkenti Lizbon’da yapılan NATO Zirvesi’nin son günü farklı ülkelerden gelen insanların yaygın eylemlerine sahne oldu. “Barışa evet NATO'ya hayır” ismi altında bir araya gelen 100'ü aşkın savaş karşıtı örgüt, sendikalar ve siyasal partiler Lizbon' da bir yürüyüş gerçekleştirdiler. Eylemde NATO'nun bir savaş örgütü olduğu belirtilirken onun kapitalizmin çıkarlarını için dünyaya uyguladığı sistemin baskı ve savaşa dayandığı söylendi. Çoğunluğu gençlerin oluşturduğu protestocu bir grup da eylemde, ‘NATO Oyunu Bitti’ yazan bir pankartın önünde üstlerine kanı sembolize eden kırmızı boya dökerek zirveyi protesto ettiler.

Yunanistan'da Politeknik Direnişi selamlandı

Politeknik Direnişinin 37. yıldönümünde Yunanistan'da onbinler sokağa çıktı. Atina ve Selanik'te gösterilerin sonunda polis kitleye saldırdı. Öğrenci ve öğretim görevlilerinin yoğunlukta olduğu gösterilere yaklaşık 50 bin kişi katıldı. Yürüyüşte ayrıca emekçilere dayatılan kemer sıkma politikalarına karşı tepkili işçi ve emekçilerde yer aldı. Aşırı yağmura rağmen gerçekleştirilen yürüyüşte sosyal yıkım saldırılarına ve polise karşı atılan sloganlar dikkat çekti. Yürüyüş, ‘73’te onlarca öğrencinin cunta tarafından katledildiği Politeknik Üniversitesi önünde başladı. ABD Büyükelçiliği önünde son bulan yürüyüş boyunca, AB ve IMF karşıtı sloganlar atıldı.

Politeknik direnişi mücadele tarihine altın harflerle işlendi

15 Kasım ‘74 yılında, öğrenci gençliğin “Kahrolsun cunta!”, “Katil ABD!”, “NATO dışarı!” sloganlarıyla başlattığı direniş, faşist albaylar cuntasının yıkılması sürecini hızlandırmıştı. Hukuk Fakültesi’nde başlayıp Politeknik Üniversite’ye sıçrayan işgaller, işçi sınıfı ve emekçiler tarafından da sahiplenilmiş gençliğin çağrısına karşılık emekçiler, Atina’nın tüm cadde ve meydanlarını işgal ederek güçlü bir direniş başlatmışlardı.

Tanklarla okula giren ordu, 34 öğrenciyi vahşice katletmiş, namlular meydan ve caddeleri dolduran halka da yönelmiş, çok sayıda işçi ve emekçi öldürülürken binlerce kişi de tutuklanıp işkenceli sorgulardan geçirilmişti. Ancak katliamlar faşist albaylar cuntasının yıkılmasını engelleyemedi. Politeknik direnişi Yunanistan gençliği, işçileri ve emekçilerinin mücadele tarihine altın harflerle işlendi.

27


Denizlerden Erdallara, Alexlerden Alaattinlere, Diyarbakır’dan 19 Aralık’a katleden devlettir! Burjuvazi iktidarı ele geçirdiği bütün ülkelerde kendi egemenliğini korumak için devlet terörünü yükseltmiş, kendisine karşı duran kitlelerin öncülerini yargılı, yargısız infazlarla katletmiştir. Tarih sayfalarında ölümsüzleşmiş birçok önderi katleden burjuvazi, konu kendi geleceği olduğu zaman vahşette sınır tanımamıştır.

Katliamlar bir devlet geleneğidir!

Devlet bugüne kadar birçok devrimciyi katletmiştir ancak onları aramızdan yalnızca bedenen alabilmiştir. Ama onlar dövüşerek tarih sayfalarında yerlerini almışlardır. Attığımız her sloganda, ilan edilen her grevde, okul işgallerinde onlar hep yanımızda olacak. Davaları davamız olacaktır. Sermaye diktatörlüğünden katliamların hesabını sormak için gençliğe düşen görev, bizden önce düşenlerin bizlere bıraktığı bayrağı daha da yukarılara taşıyarak okullarımızda mücadeleyi büyütmektir.

28

Geriye kısaca baktığımızda bu katliamların içinde aynı zamanda devrime adanmış yaşamların da yükseldiğini, mücadelemiz içinde kilometre taşlarına dönüştüğünü görebiliriz. ABD burjuvazisi tarafından katledilen 4 işçi önderi Albert Persons, Adolph Fischer, George Engel ve August Spies canları pahasına 1 Mayısı yaratırken, Almanya’da tam da burjuva demokrasisinin ilanının ardından Kasım devriminin önderleri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht katledilir. Devrime adanmışlığın ve sarsılamaz inancın simgesi, ezilen halkların lideri Ernesto Che Guavera’yı katlederek onun mirasını yok edeceğini ve yarattıklarını sileceğini sanan Bolivya hükümeti nasıl amacına ulaşamadıysa, Yunanistan’da 2009’da bir gösteride 16 yaşındaki Alexis Grigoropoulos’u vuranlar da ezilenlerin öfkesini boğamadılar.

Yargılı-yargısız infazlar, sokak ortasında, işkencehanelerde, idam sehpalarında, hapishanelerde katliamlar ile Türkiye burjuvazisi gaddarlık sıralamasında en yukarılarda bulunmaktadır. T.C. devleti daha kuruluşunun ilk aşamasında Mustafa Suphi ve 14 yoldaşını Karadeniz’de katletmiştir. Faşist baskı ve terörde Osmanlı’dan aldığı mirası sahiplendiğini Şeyh Sait ve Dersim isyanlarını da kanla bastırarak göstermiştir. ’60’lı yıllarda toplumsal muhalefetteki yükselişten korku duyan sermaye devleti ’71’de ise devrimci hareketimizin liderlerini, Denizleri, Mahirleri ve İboları katletmiştir.

Burjuvazi her şeye rağmen ’70’li yıllardaki devrimci dalgaya engel olamamıştır. Bu yıllar boyunca işçiler fabrika işgalleriyle ve grevlerle, öğrenciler okul boykotları ve işgalleri ile mücadeleyi büyütüyor, coşkulu sokak eylemleriyle, görkemli mitingler ile alanları dolduruyorlardı. Sermaye devletinin buna yanıtı 12 Eylül 1980’deki askeri faşist darbe oldu. Tüm Türkiye bir katliam alanına dönüştürüldü. Erdal Eren’i bir gecede yaşını büyüterek idam eden sermaye devleti kendini tehdit altında hissettiğinde ne kadar acımasız olacağını 12 Eylül askeri faşist darbesinde çok kere gösterdi. Burjuvazi bu topraklarda iktidarını ilan ettiği ilk günden itibaren devrim ihtimalini yok etmek, devrimci iradeyi teslim almak için çabalasa da bunu başaramamıştır. Devrimci harekete dönük gözaltı, tutuklama, infaz, işkence gibi yöntemler kullanılarak devrimci kimlik yok edilmek, devrimci irade teslim alınmak istenmiştir. Cezaevleri bu

savaşın yoğunlaştığı alanların başındadır. Sürekli bir şekilde devrimci kimliklerini geliştirmeyi bildikleri gibi, mücadelede sendeleyen unsurları geri kazanmayı da ihmal etmeyen devrimci tutsaklar, cezaevlerinde adli tutsakların, hatta çözülmüş insanların dahi yeniden kazanılabileceğini göstermişlerdir.

Cezaevlerinde devrimci hareketi ezmeyi özellikle önemseyen sermaye devleti, cezaevlerinde devrimci tutsakların kimliklerini terk etmeleri için birçok yol denemiştir, denemektedir. Her dönem devrimcilere ve örgütlere diz çöktürmenin hesabını yapan sermaye devleti amacını da şu ünlü sözlerle açıkça ifade etmiştir: “İçerisi teslim alınmadan dışarısı teslim alınamaz.” Devlet içeriyi teslim almak için 2000’li ilk yıllarda F tipi saldırısını gündeme getirdi. Bu gerçeği açıkça gören devrimci tutsaklar da aynı kararlılıkla faşist sermaye düzeninin karşısına dikildiler ve ölüme yattılar. “Ölüm Orucu” başlangıçta dışarının desteğini diri tutarak ve devrimcilere moral üstünlük sağlayarak egemenleri oldukça çaresiz durumlara mahkum etti. Bunun üzerine sermaye devleti katliamcı yüzünü yeniden gösterdi. 19 Aralık 2000’de sabaha karşı 20 cezaevinde eş zamanlı saldırı başlatıldı. Egemenler iğrenç bir tutumla bu saldırıya “Hayata Dönüş” dediler. Tutsaklar bu saldırı karşısında ölümüne direndiler. 19 Aralık’tan yaklaşık bir yıl önce 26 Eylül 1999’da Ulucanlar’da esnemektense kırılmayı tercih eden ve destan yazan devrimci tutsaklar 19 Aralık’ta yeni bir direniş destanına imza attılar.

Sermaye düzeni son dönemlerde girdiği krizle beraber faturayı işçilere, emekçilere ve öğrenci gençliğe ödetmenin önünü düzlemek için polis devleti uygulamalarını tırmandırmaktadır. Kolluk güçlerine tanınan yetkilerin arttırılması ile yeni katliamların önü açılmaktadır. Şerzan Kurt, Aydın Erdem gibi Kürt gençlerinin katledilmesi, 19 Kasım 2009’da Esenyurt’ta komünist işçi Alaettin Karadağ’ın yaralı haldeyken alçakça infaz edilmesi, bu yetkinin neye hizmet ettiğini açıkça göstermiştir.

Katliamların hesabını sormak için mücadeleye!

Devlet bugüne kadar birçok devrimciyi katletmiştir ancak onları aramızdan yalnızca bedenen alabilmiştir. Ama onlar dövüşerek tarih sayfalarında yerlerini almışlardır. Attığımız her sloganda, ilan edilen her grevde, okul işgallerinde onlar hep yanımızda olacak. Davaları davamız olacaktır. Sermaye diktatörlüğünden katliamların hesabını sormak için gençliğe düşen görev, bizden önce düşenlerin bizlere bıraktığı bayrağı daha da yukarılara taşıyarak okullarımızda mücadeleyi büyütmektir. Adana’dan bir Ekim Gençliği Okuru


Bir Direniş Destanı: 19 Aralık… Zindanlar sınıflı toplumlarda ezen ile ezilenler arasında hep bir irade savaşına tanık olmuştur. Günümüzde bu irade savaşında taraflardan biri ezen sınıfın temsilcisi burjuvazi ve onun devleti, diğeri ise işçi sınıfı ve emekçiler ile onların en ileri kesimi olan devrimcilerdir. Bu irade savaşı diğer coğrafyalarda olduğu gibi yıllardır Türkiye'de de devam etmektedir.

Zindanlar sermaye devleti için dışarıda ezemediği muhalefeti içerde ezmenin, muhalefete öncülük edenleri kimliksizleştirme ve teslimiyete sürükleme politikalarının uygulandığı bir yer olmuştur. Türkiye’deki sermaye devletinin özellikle 12 Eylül askeri faşist darbesinin ardından uyguladığı politikalar, bu uğurda ne tür insanlık dışı uygulamanın hayata geçirebileceğini göstermiştir. 12 Eylül’den sonra başta Diyarbakır ve Mamak olmak üzere tüm cezaevlerinde, 90’lı yıllarda ise Buca, Ümraniye, Diyarbakır ve Ulucanlar’da, son olarak 19 Aralık’ta yapılanlar karşısında vahşet kelimesi bile zavallı kalmaktadır. Her şeye karşın zindanlarda sermaye devletinin yıllardan beri kıramadığı bir şey daha vardır: Direniş!

Devrimciler, komünistler 12 Eylül’den sonra devletin kimliksizleştirme, onursuzlaştırma politikasına karşı direnmiş, bu uygulamaları kabul etmemiş ve cezaevlerini bir direniş mevziisine dönüştürmeyi başarabilmişlerdir. 1984’te tek tip elbiseye karşı yapılan ve 4 şehidin verildiği Ölüm Orucu, Eskişehir tabutluğunun 1991’de kapattırılması, 1996 yılında yeniden gündeme gelen tabutlukların kapattırılması için başlayan Ölüm Orucu’nda 12 devrimcinin ölümsüzleşmesi ve Ulucanlar’ da 10 devrimcinin kahramanca direnerek ölümsüzleşmesi bu mevziinin elde edilmesinde ve korunmasında ödenen bedellerin ilk akla gelenleridir.

Sermaye devletinin devrimci tutsaklara yönelik hunhar saldırıları 2000 yılına girerken artarak sürdürüldü. Çünkü sermaye devleti dışarıda oluşabilecek bir işçi-emekçi hareketini ezmek, İMF programlarını rahatça hayata geçirebilmek için önce içeride devrimcileri ezmek, sindirmek gerektiğini biliyordu. O dönemin başbakanı ve tüm kirli politikaların uygulayıcısı Ecevit yaptığı tarihi Amerika gezisinin öncesinde ‘içeriyi teslim almadan dışarının yönetilemeyeceğini’ açıkça söylüyordu.

Devrimcileri-komünistleri Ulucanlar’da teslim alamayan ve daha da azgınlaşan sermaye devleti 19 Aralık öncesi katliam provalarını Burdur ve Bergama cezaevlerinde gerçekleştirmeye çalıştı. Bu saldırıların ne demek olduğunu bilen devrimciler yapılan onursuzlaştırma ve kimliksizleştirme saldırılarını bedenlerini ölümlerini yatırarak cevapladılar. 20 Ekim 2000’de başlayan Süresiz Açlık Grevi(SAG), 19 Kasım’dan sonra Ölüm

Orucu’na dönüştürüldü. Burjuva medyanın ve devletin tüm kurumlarının her türlü kirli propagandasına ve iğrenç kara çalmalarına rağmen direniş kararlılıkla sürüyor ve bir aşamaya kadar dışarıda toplumun ilerici katmanlarının desteğini diri tutarak, moralini büyütüyordu. Köşeye sıkışan faşist devlet bir kez daha çözümü vahşi bir katliamda aradı. Düzenin “Hayata Dönüş Operasyonu” adını verdiği katliam 19 Aralık sabahı 20 cezaevinde birden başlatıldı ve 28 devrimcinin alçakça katledilmesine, onlarca insanın yaralanmasına yol açtı. Faşist devlet Bayrampaşa’da 6 kadını yakmakta ve katledemediklerini hücrelere götürürken her türlü insanlık dışı uygulamalarını göstermekte hiçbir çekince duymadı.

Saldırının ardından yapılan açıklamaların gösterdiği üzere herşeyin 1 yıl öncesinden planlanmış olması, operasyonda kullanılan binlerce askerin daha önce provadan geçirilmesi ve dönemin adalet bakanı Hikmet Sami Türk’ün “biz daha fazla zayiat bekliyorduk” açıklaması, saldırının kapsamını ve devletin alçak yüzünü göstermektedir. Fakat devlet tüm bunlara rağmen tam bir acz içine düşmüştür. Devrimci tutsakların düşmanın tankına, topuna ve binlerce askerine karşı göstermiş olduğu direniş, hem Türkiye’de hem de dünyada büyük bir hayranlık uyandırmıştır. “Ölürüz de teslim olmayız!” diyenler, cezaevlerinde büyük bir direniş destanı yazarak, devrimci harekete unutulması mümkün olmayacak bir miras bırakmışlardır.

Devrimci tutsakların düşmanın tankına, topuna ve binlerce askerine karşı göstermiş olduğu direniş, hem Türkiye’de hem de dünyada büyük bir hayranlık uyandırmıştır. “Ölürüz de teslim olmayız!” diyenler, cezaevlerinde büyük bir direniş destanı yazarak, devrimci harekete unutulması mümkün olmayacak bir miras bırakmışlardır.

Bu mirasa sahip çıkmak görevimizdir. Çünkü onlar sadece hücrelere girmeye değil, yaşamımızın da hücreleştirilmesine karşı çıkmışlardır. Bundan sonra da bu bilinçle hareket etmeli, yaşamımızı hücreleştirmeye çalışan katliamcılardan hesap sormak amacıyla mücadeleyi her alanda yükseltmeliyiz. İçerde Dışarda Hücreleri Parçala! Katil Devlet Hesap Verecek!

29


Geçmişe mektup…

“Sana bir kez daha zafer sözümüz olsun Erdal!”

“Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar!”

Sana gelecekten yazılan bir mektuptur bu sevgili Erdal. Yanlış duymadın, gelecekten; senin geleceğinden. Hani seni asarak koparmaya çalışmışlardı ya, işte o gelecekten. Onlar adına bir yenilgi daha bak! Geleceğin sensiz olmasını istemişlerdi ama başaramadılar işte. Yine yaşamdasın, yine kavgadasın.

Yaşadıklarını hatırlar mısın Erdal? 30 Ocak 1980 gecesi yazılama yaparken polisler tarafından vurulan ve yaralı halde dolaştırılıp ancak öldükten sonra hastane kapısına atılan ODTÜ’lü genç devrimci Sinan Suner’i, 2 Şubat günü sen ve arkadaşlarının yaptığı eylemi, öfke ve kinle yükselttiğiniz “Devrim şehitleri ölümsüzdür!” sloganını, jandarmanın eyleme saldırışını, gözaltıları… Senin için “bir eri öldürdü” demişlerdi. Tarih en hızlı yargılamalardan birine tanıklık etmişti. 19 Mart 1980’de idam kararı verilmişti senin için. 13 Aralık 1980’de sen de katılmıştın ölümsüzler kervanına.

İdam kararıyla sonuçlanan yargılamanın hukuksuzluğu her şeyiyle açığa çıktı biliyor musun? Erin ölümüne neden olan şeyin arkasından sıkılmış bir tüfek mermisi olduğu, ancak senin üzerinden yalnızca tabanca çıktığı, dahası, hiçbir eylemcide tüfek olmadığı, hatta tüm eylemcilerin erin arkasında değil karşısında olduğu biliniyor artık mesela. Ya da senin 17 yaşında olmana rağmen, yaşının bir gecede 18’e çıkarıldığı, hatta bunun için hazırlanan raporun altında imzası bulunan doktorun gerçekte var olmadığı çıktı ortaya.

Tüm bunların ne önemi var değil mi? Senin için verilen idam kararına imza atan cellatlar için asıl suç erin öldürmesi de değildi ki zaten. Onlar için senin devrimci olman yeterliydi. Zira büyüyen devrim mücadelesi karşısında verdikleri “imha savaşı” ile düzenlerini korumak istiyorlardı akılları sıra.

“Bir gün, mutlaka sizin yerinizde halkımız olacak, sizi ve koruduğunuz düzeni yargılayacak ve doğru kararı verecektir!”

30

Sen de biliyordun zaten tüm bunları. İdamdan önceki son mektubun kanıtıdır. Her şeye rağmen dimdik yürüdün darağacına. Başka türlüsü de beklenemezdi zaten senden. Sen değil miydin yaşamını işçi sınıfı ve ezilenlerin kurtuluşu mücadelesine adayan? Sen değil miydin daha nice

devrimcinin katledileceğini ama yok olmayacağını söyleyen son mektubunda? “Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar!” Bu bilince sahip bir devrimci, 17 yaşında da olsa, diz çöker mi ki cellatlarının karşısında? Seni bugünlere taşıyan da bu zaten. Herhangi bir lise öğrencisi olan Erdal değil bugüne kalan, ilmiği boynuna geçirirken bile faşizme meydan okuyan, son nefesine kadar devrime bağlığına sadık kalan Erdal bugün ellerde bayrak olan. Hani şaire göre bugünlerden geriye bir yarına gidenler bir de yarınlar için direnen kalıyor ya, olan tam da bu aslında.

“Yapılması gereken tek ve doğru şey, acımızı öfkeye dönüştürerek onların bıraktığı yerden yürümektir.”

“Daha 17 yaşında…” ile başlayan cümleler kuramıyoruz artık seni anlatırken biliyor musun? Çünkü sermaye devleti savaşı tüm kirliliği ile yürütüyor. Katliamlarına yaş sınırı koymuyor. 12 yaşında bir çocuğa “terörist” diyerek 13 kurşun ile “cezalandırabiliyor”. Havan topu bile düşürebiliyor üzerine çocuk yaşına bakmadan artık. “Taş attın” bahanesiyle cezaevine atıyor daha 17’sine bile varmamış çocukları. Polis kurşunu olup yağıyor yine üzerlerine. Tıpkı Şerzan gibi, tıpkı Aydın gibi... Daha büyükleri de buluyor elbette o kurşunlar; tıpkı Alaattin gibi… Ne de güzel söylemiştin sen yapılması gerekeni! Öyle de yapıyoruz. Sen ve diğer tüm şehitlerimiz bayrak oldunuz artık ellerimizde. Sizinle yürüyoruz geleceğe hala. Sizinle yürümeye de devam edeceğiz. Ne geçmiş silinecek belleğimizden ne geleceğin ışığı gidecek göz bebeklerimizden. Unutma; sen yaşamaya devam ediyorsun, genç komünistler de savaşmaya! Sana bir kez daha zafer sözümüz olsun Erdal! Adınız artık devrim andımız, savaş zılgıtımız.

Bekle Erdal! Şafakta bekle bizi. Buluşacağız elbet yine. Seninle ve diğer tüm şehitlerimizle… Zafer halayında omuz omuza olacağız. Orakçekiçli kızıl bayrağımızın altında, birlikte seyredeceğiz gökyüzünü. Bursa’dan bir Ekim Gençliği okuru


Yaşamı ve ölümüyle örnek bir komünist: Alaattin Karadağ Partimizin seçkin üyelerinden Alaattin Karadağ (Nurettin) yoldaşın faşizmin eli kanlı cellâtları tarafından 19 Kasım’da katledilişinin yıldönümü yaklaşıyor. Yoldaşın pürüzsüz geçen devrimcilik hayatı bizlere zor dönem devrimciliğinin pek çok örneğini sunuyor.

Alaattin Karadağ yoldaş, devrimci kimlik, örgütsel kimlik ve ideolojik kimliği içselleştirmiş ve hayatını tamamen partinin, devrimin ve sosyalizmin ihtiyaçlarına göre şekillendirmiştir. Bu örnek devrimcinin yaşamı, bir yoldaşının hayatını kurtarmak için kendi hayatını ortaya koymasıyla son bulmuştur. Devrim tarihinin sayfalarında, kendisi gibi örnek komünistlerin yanındaki yerini almıştır.

Yoldaş hayatının başlangıcından itibaren kapitalizmin vahşiliğini yaşamış, çocuk yaşta sömürülmeye başlamıştır. Devrimcilerle tanıştıktan sonra yaşadığı sömürüyü fark ederek komünistlerden yana safını belirlemiş ve örgütlü mücadeleye adımını atmıştır. 1996 yılından itibaren, daha gencecik bir işçi olduğundan beri, parti saflarında mücadele etmiş, bu tercihini 1999 Mart’ından beri de parti üyeliği onuru ile sürdürmüştür. Antakya’nın kendisine dar geldiğini söyleyip fabrikaların kalbine gitmeye karar vererek parti çalışması yürütmeyi seçmiştir. Komünist bir işçinin, devrimci bir militanın birçok özelliğini kişiliğinde barındıran yoldaş, yaşamın her alanında örnek bir kimliğin temsilcisi olmuştur. Parti’ye üye olarak kabul edilmesinden kısa bir süre sonra, 14 Nisan 2001 tarihinde, fabrikalarda örgütlü bir işçi olarak siyasal çalışma yürüttüğü İzmir’deki bir işçi mitinginde gözaltına alınmış, ağır işkencelerden geçmiş, örgütlü komünist bir işçi olmanın onuru ile tam direnmiş ve ardından tutuklanmıştır. Tutukluğunun hemen ardından o dönem sürmekte olan Büyük Zindan Direnişi kapsamında Ölüm Orucu eylemine katılmıştır. Daha sonra Ölüm Orucu direnişçilerinin toplu tahliyesi kapsamında zindandan çıkmış, çıktığı günden itibaren ise yeniden parti saflarında örgütlü mücadelesine devam etmiştir.

Zindan sonrası örgütlü partili yaşamını İstanbul’da sürdüren Alaattin yoldaş, partinin sınıf çalışmasında etkin bir rol oynamış, bu çerçevede çeşitli sanayi sitelerinde ve fabrikalarda çalışmış, partinin sesinin ve şiarlarının işçi sınıfına taşınması için canla başla çaba göstermiştir. Bu fabrika çalışmalarının birinde sağ elinin dört parmağını iş kazasında kaybetmiş, böylece sınıf bilinçli partili bir komünist işçiyken bile kapitalizmin kan emici kanlı yüzünü yaşayarak bir kez daha görmüş, acısını bir kez daha etinde kemiğinde derinden duymuştur.

Düzene dönenlerin, kaçkınların ortalıklarda sıkça görüldüğü böylesi “zor”dönemlerde o, davaya olan sarsılmaz inancıyla her türden sınanma alanlarından başarıyla geçmiş, zor dönem devrimciliğini

kimliğinde cisimleştirmiştir.

Yoldaşın İzmir’de zindanda iken DGM’nin kendisine 12,5 yıl vermesi sonrası yazdığı bir mektubundaki şu sözler onun zor dönem devrimciliğinin en iyi örneklerinden biri olduğunu açıklıkla göstermektedir: “Yazılı bir savunma hazırladım ve bulunduğum bu koşullarda verebileceğim cevabı verdim. Savunmamı orda okudum, şiarlarımı haykırdım. Çok da önemli değildi benim için bu ceza. İçinde bulunduğumuz tarihsel süreç, bu sürecin verdiği bir bilinç, bu bilincin kattığı muazzam bir coşku ve güç var orta yerde. Yaşanan bunca süreçten sonra bu türden cezalara aldıracak halimiz yok. Onların hiçbir çabası davamıza inancımızda, zafer coşkumuzda zerre kadar bir sarsıntı yaratamaz.” Parti ve dava için hiçbir zaman bahane bulmayan, büyük bir özveriyle çalışan, her türden görevi büyük bir coşkuyla yerine getiren, asla yorulmayan ve hep daha fazlasına ulaşma azmiyle davranan bir yoldaştır o.

Küçük-burjuva devrimciliğin toplumda yarattığı güvensizliğe ve her türlü olumsuzluğa karşı inadına davaya ve partiye sıkı sıkıya sarılan Alaattin yoldaş, proleter kimliğinin doğal bir yansıması olarak da her türden küçük-burjuva alışkanlıklara, sorumsuzluklara ve disiplinsizliğe karşı da mücadele etmiştir. Yoldaşlık ilişkileri açısından da son derece paylaşımcı, kazanımcı ve özverili olan Alaattin yoldaş, yoldaşlık ilişkisinin zor dönemlerdeki tanımını bizzat örnek pratikleriyle yeniden yaratmıştır. Bunun içindir ki birçok defa yoldaşlarını polisin elinden kurtarmak için kurşunlara kendini siper etmiş ve onları eli kanlı cellâtların elinden almıştır. Aramızdan ayrılması da böylesi bir olayla olmuş, bir yoldaşını kurtarmak için kendini feda etmiştir.

Zindan sonrası örgütlü partili yaşamını İstanbul’da sürdüren Alaattin yoldaş, partinin sınıf çalışmasında etkin bir rol oynamış, bu çerçevede çeşitli sanayi sitelerinde ve fabrikalarda çalışmış, partinin sesinin ve şiarlarının işçi sınıfına taşınması için canla başla çaba göstermiştir. Bu fabrika çalışmalarının birinde sağ elinin dört parmağını iş kazasında kaybetmiş, böylece sınıf bilinçli partili bir komünist işçiyken bile kapitalizmin kan emici kanlı yüzünü yaşayarak bir kez daha görmüş, acısını bir kez daha etinde kemiğinde derinden duymuştur.

Alaattin yoldaş, Habip, Ümit ve Haticeler’in direnişçi kimliğini taşımış, partinin bayrağına leke sürdürmemiş, işkencede, mahkemede, zindanda komünistleri en iyi şekilde temsil etmiştir.

Alaattin yoldaş da diğer şehit yoldaşlarımız gibi yaşamı ve ölümüyle zor dönem devrimcisi olduğunu bize gösteriyor. Biz genç komünistler de yaşamları ve ölümleriyle partiyi onurlandıran yoldaşlarımızın bizlere gösterdiği yolda yürüyeceğiz. İşçi sınıfının öncü partisinin sesini üniversitelerimize taşımaya devam edecek, davamızı zaferle taçlandırana kadar onlardan aldığımız bayrağı bu bilinçle ve hassasiyetle taşıyacağız. Alaattin Karadağ (Nurettin) yoldaş ölümsüzdür!

Devrimciler ölmez, devrim davası yenilmezdir! Yaşasın devrim ve sosyalizm!

31


Alaattin Karadağ (Nurettin) yoldaşın Parti üyeliği başvurusu…/ Mart 1999

Evet yoldaşlar, bir proleter sizi bekliyor! Bir zincir vardı,

etle kemiğin birleşmesine engel olan, onları da çoktan kırdım!..

Hiç tatili olmayan, sabahın 5’inden akşamın 6’sına kadar süren çalışma koşulları vardı. Pazarlanmış bir mal gibi, aldığım ücretin 2-3 haftalığını babama verir, bir haftalığını da bana verirdi. Hatta hiç unutmam, bir defasında babam bu haftalığımı da benden istedi. Yumuşak bir sesle, duygu sömürüsü yaparak, ben de kendime gömlek aldım, parayı gömleğe harcadım dedim, O da yüzüme tükürüp kapıyı sertçe yüzüme çarparak gitti. Ve o yaşıma kadar ilk defa kendim kazandığım parayla kendime eşya alıyordum.

Yoldaşlar, her şeyimle ve bu perspektifle kendimi devrime adadığımı söylüyor ve ilişkilerimin daha da üst boyuta taşınmasını talep ediyorum! Parti üyesi olmak istiyorum!..

32

Aile içindeki isyanlarım ilk olarak böyle boy veriyordu. Bu işyerinden ayrılmak istedim ailem izin vermedi. Bütün bu dönem boyunca ailemden hiçbiri destek çıkıp yardım etmedi, yani tek ve savunmasızdım. Şimdi düşünüyorum da, demek ki insanın devrimle, devrimci mücadeleyle uzaktan hiçbir bağı olmasa bile, o kadar baskı, sömürü ve yabancılaşmaya bir yerde kendini tepkiye bırakıp isyan kanallarını açıyor ve o kanal karşılığını bulursa oraya akıyor. …

O kadar yaşanan hareketliliğe rağmen, özünde işçi de olmama, günün 12 saatinde çalışmama rağmen, yukarıda yansıttığım yabancılaşmayı üstümden atamıyordum. Belki de özünde devrimci olmayı bunun için istedim, yada hayalimdeki bir arkadaş isteği beni devrimci yapmıştı. Ama bunun altında sınıftan kopuk, kitlelere dışarıdan seslenen, kitlelerin içine girince ne yapacağını (kuru bir devrim-sosyalizm söylemi) bilmeyen yada bağlantısını kuramayan ve kendini teorik ve ideolojik olarak donatamayan bir çalışma yatıyordu. Yaşanan kimi dökülmelere, farklı siyasi sorunlara ve bende yarattığı psikolojik bulanıklığa rağmen devrime büyük bir inancım, özünde proleter bir kimlikten kaynaklanan bir inanç var. Burjuva aile yapısı insanları birbirinin sorunlarına duyarsız, yabancılaşmış hale getiriyor, rekabeti, kişisel çıkarları önplana alan kişilikler yaratıyor. Devrimci mücadeleye tanışmayan her genç; her şey ailem içindir, ailem için varım ve ne

de olsa ailemin benim üzerimde hakları var vb. biçiminde düşünür. Aile bireyi bu kadar yabancılaştırdığına ve sınıftan koparıp sınıf atlama hayallerine büründürdüğüne göre, böyle devrimci olunacağını düşünenler yanılıyor. Örnek mi? ´80 sonrası boylu boyunca duruyor.

Sonuç olarak;

Yaklaşık bir yılı aşkın bir süredir partimizin saflarında örgütlü bir komünist olarak sınıf mücadelesinin içindeyim. Yaşadığım süreç beni çok olumlu bir şekilde geliştirdi. Kendimi bildim bileli işçi olduğum için sınıfla bağ kurmak bana zor gelmedi. Üretim alanından kurduğum ilişkiler bana yeni yeni olanaklar sunuyor ve ilişki ağını geliştiriyor. Ben özünde bir işçi, devrimci bir işçi olarak şunu daha da net anladım. Önemli olan sosyalizmi, sınıf partisini, öncü işçi kavramlarını militanca ezbere bilmek değil, onun hayattaki karşılığını hissetmek ve işçi kitlelerine onların gündelik ve genel yaşantılarında karşılığını hissettirmek ve yakıcı bir ihtiyaç olduğunu kavratmaktır.

Günü gününe 12-14 saat sınıfın içerisindesiniz. Fabrikanız bazında işçi sınıfının arayış içerisinde olduğunu, bir şeylere, birilerine güvenmek istediğini görüyor, gözlemliyor ve yaşıyorsunuz. Küçük kazanımların nasıl da işçileri kaynaştırdığını görüyorsunuz. Bununla birlikte egemen sınıfın kültürü altında olduklarını, terörle, baskıyla, işsizlikle, din tacirleriyle sindirilip susturulduklarını görüyorsunuz. Ve bu egemen sınıfın, yani asalak burjuva sınıfının muhakkak yok olması gerektiğini, bunu yıkacak olan motor gücün yine de bu susturulmuş, sindirilmiş, arayış içerisinde olan işçi sınıfı olduğunu ve sizin de hedefinizin bıkmadan usanmadan bunu bu işçi kitlelerine anlatmak ve kavratmak olduğunu görüyorsunuz. Ve bu bakış açısıyla partiyi, komünist işçi partisini, TKİP’yi kavrıyorsunuz… İşçi sınıfının en direngen, en tutarlı ve en kararlı kesimini etrafında toplayıp tüm sınıfı kuşatacak, kendi politikalarıyla yönlendirecek ve devrimin yıkılmaz dayanağı haline getirecek olan bir partiyi, çürümüş ve kokuşmuş bu sermaye düzenini hak ettiği tarih çöplüğüne gönderecek olan partiyi, TKİP’yi karşınızda buluyorsunuz… Yoldaşlar, her şeyimle ve bu perspektifle kendimi devrime adadığımı söylüyor ve ilişkilerimin daha da üst boyuta taşınmasını talep ediyorum! Parti üyesi olmak istiyorum!.. Evet yoldaşlar, bir proleter sizi bekliyor! Mart 1999 Nurettin

(www.tkip.org sitesinden derlenmiştir.)


Aleattin yoldaş sınıf devrimcilerinin ve işçi sınıfının mücadelesinde yaşıyor

Aleattin Karadağ ölümsüzdür! Aleattin Karadağ yoldaş vurulduğu yerde anıldı!

Türkiye Komünist İşçi Partisi (TKİP) militanı devrimci işçi Aleattin Karadağ katledilişinin birinci yılında Esenyurt Saadetdere Mahallesi’nde gerçekleştirilen etkinlikle anıldı. 19 Kasım akşamı Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu (BDSP) tarafından düzenlenen eyleme ve anma programına, baştan sona kadar militan ve devrimci bir hava hakimdi. Aleattin’in yoldaşlarından ve ilerici, devrimci dostlarından 200 civarında kişinin katılımıyla gerçekleşen yürüyüş ve etkinliğe bölge halkı da yoğun ilgi gösterdi. Özellikle Aleattin yoldaşın vurulduğu yere gelindiğinde öfke ve coşku doruk noktasına ulaştı. Gerçekleştirilen ajitasyon konuşmalarıyla Aleattin yoldaşın bir yıl önce tam da bu noktada katledildiği vurgulandı.

Saygı duruşunun ardından BDSP adına bir konuşma gerçekleştirildi. Konuşmada Aleattin’in komünist kimliğ vurgulanarak şunlar söylendi: "Aleattin Karadağ yoldaş, kendini işçi sınıfı davasına adamış yiğit bir devrimciydi. Aleattin yoldaş, işçi ve emekçiler için baskı ve sömürünün adı olan kapitalizme karşı, onu yıkma mücadelesi veren örgütlü bir komünist militandı.” BDSP temsilcisinin sık sık sloganlarla kesilen konuşması “Aleattin yoldaşın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz, Parti ve devrim şehitleri ölümsüzdür” sözleriyle tamamlandı. Bu konuşmanın ardından bir yoldaşı Aleattin’in hayatını anlatan bir konuşma yaptı.

Anma programı etkinliğe katılan kurumların duyurulması ve destek mesajlarının okunmasıyla sürdü. Etkinliğe Devrimci Hareket, DHF, EHP, ESP, Halkevleri, Partizan ve Sosyalist Kadın Meclisi katılarak destek verdiler. Daha sonra ise devrimci adanmışlık ve düzene karşı başkaldırı ruhu taşıyan şiirler okundu. Ardından BETESAN direnişçisi Zeynel Kızılaslan söz alarak Aleattin'i katledenlerle Tuzla tersaneler cehenneminde işçileri öldürenlerin aynı güçler olduğunu vurguladı, sermayeye ve eli kanlı katillerine karşı örgütlü mücadeleyi yükseltme çağrısı yaptı. Kızılaslan'ın ardından DLB adına, bir konuşma yapıldı. Konuşmada, Aleattin Karadağ’ın Deniz Gezmişler ve Erdal Erenler’in canları pahasına yükselttikleri bayrağı taşıdığı vurgulanarak, bu bayrağı kararllıkla geleceğe taşıma sözü verildi. Anma etkinliği Avusturya İşçi Marşı’nın hep bir ağızdan söylenmesiyle sona erdi.

Aleattin Karadağ'ın yoldaşları ve dostları Taksim'de haykırdı...

Türkiye Komünist İşçi Partisi (TKİP) militanı devrimci işçi Aleattin Karadağ'ın yoldaşları ve dostları 20 Kasım günü Taksim'deydi. Direnişçi TEKEL işçileri ve BETESAN direnişçisi Zeynel Kızılaslan'ın da katıldığı eyleme Emekçi Hareket Partisi, Proleterce Devrimci Duruş, Alınteri, Devrimci Anarşist Faaliyet de destek verdi. Eyleme 100 civarında kişi katıldı.

Taksim Tramvay Durağı'nda toplanmaya kitle, canlı ve coşkulu sloganlarla beklenildikten sonra Galatasaray Meydanı'na doğru yürüyüşe geçti. “Aleattin Karadağ yoldaş ölümsüzdür! Devrimciler ölmez devrim davas? yenilmez! / BDSP” pankartı ardında ilerleyen kortejden gür sloganlar yükselirken düzenli biçimde megafonlarla çevreye yönelik ajitasyon konuşmaları yapıldı.

Yürüyüş Galatasaray Meydanı'nda son buldu. Açılış konuşmasının ardından BDSP adına basın açıklaması gerçekleştirildi. Ardından kısa bir şiir dinletisi yapıldı. Eylemde BETESAN direnişçisi Zeynel Kızılaslan da söz aldı. Konuşmaların ardından bir kez daha Aeaattin yoldaşın devrimci anısı selamlanarak, katil devletten hesap sorma kararlılığı yinelendi.

TKİP militanı Aleattin Karadağ mezarı başında anıldı!

Karadağ’ın yoldaşları, dostları ve ailesi Antakya’daki mezarı başında bir etkinlik gerçekleştirdi. Büyükdalyan Beldesi Hasanlı Köyü’nde Karadağ’ın mezarı başında gerçekleştirilen anma programı yoldaşın şahsında tüm devrim şehitleri için saygı duruşuyla başladı. Ardından BDSP adına bir konuşma yapıldı ve Karadağ'ın kardeşi de onun Ölüm Orucu'nda, mahkemede direngen tutumuna değinerek katliamda yer alan katil polisin yargılandığı dava sürecinden de bahseden bir konuşma yaptı. Bu davanın takipçisi olmaya devam edeceklerini vurguladı.

Şiir ve müzik dinletisinin ardından anma programı, fabrikalarda, işçi direnişlerinde, sokak eylemlerinde Aleattin’in bıraktığı bayrağı taşıma çağrısıyla sona erdi.

33


İnsan ve Aygıt:

12. Yılında TKİP…

“TKİP’nin dayandığı tarih, Komünist Manifesto’nun ilanıyla bilimsel pusulasını bulan, 1848 Devrimleri ile ilk devrimci itilimini kazanan, Paris Komünü ile yeni bir safhaya ulaşan ve nihayet Ekim Devrimi’nin büyük devrimci fırtınası ile bütün bir 20. yüzyıla damgasını vuran zengin, dopdolu, onur ve gururla anılan bir tarihtir. TKİP işte bu tarihten geliyor, buradan kök alıyor, bu kaynaktan besleniyor, bu birikime dayanıyor.

34

Ülkemizde komünist hareketin tarihi 23 yıl öncesine dayanmaktadır. Ekimciler bundan tam 23 yıl önce bilimsel sosyalizmin ışığında yola çıktılar. Elbette her şey bir anda yoktan var olmamış, boşluktan doğmamıştır. Bu bilime, diyalektiğe aykırıdır. Komünist hareket hem kendi coğrafyamızda, hem de dünyanın birçok bölgesinde verilen mücadelelerin deneyimlerine ve birikimine dayanarak ve bundan aldığı güçle, bir elin parmak sayısından daha az insanla, inanç, sabır ve kararlılıkla tarih sahnesine çıktı. Dosta, düşmana karşı işçi sınıfının saflarında kızıl bayrak göndere çekildi. Bu süreç Parti’nin 10. yılı vesilesiyle “Parti, Sınıf, Devrim, Sosyalizm Gecesi”nde yapılan konuşmada ve partinin kuruluş belgelerinde şöyle özetlenmiştir:

“TKİP’nin dayandığı tarih, Komünist Manifesto’nun ilanıyla bilimsel pusulasını bulan, 1848 Devrimleri ile ilk devrimci itilimini kazanan, Paris Komünü ile yeni bir safhaya ulaşan ve nihayet Ekim Devrimi’nin büyük devrimci fırtınası ile bütün bir 20. yüzyıla damgasını vuran zengin, dopdolu, onur ve gururla anılan bir tarihtir. TKİP işte bu tarihten geliyor, buradan kök alıyor, bu kaynaktan besleniyor, bu birikime dayanıyor. “TKİP, yalnızca bu zengin uluslararası tarihi mirasa dayanmıyor. O, Türkiye’nin kendi öz ilerici-devrimci birikiminin de en dolaysız bir ürünüdür. Mustafa Suphiler’in inanç dolu ilk adımları, Nazım Hikmetler’in ve Doktor Hikmetler’in en zor koşullardaki direnci ve davaya bağlılığı, ’60’lı yılların topluma soluk aldıran taze sol rüzgarı, ’71 Devrimcileri’nin, Denizler’in, Mahirler’in, İbrahimler’in devrimci çıkışı ve boyun eğmezliği, ’70’li yılların coşku dolu devrimciliği, 12 Eylül’ün karanlık yıllarının umut dolu devrimci direnci, devrimci tarihimizin tüm bu birikimi, TKİP’yi dolaysız olarak besleyen kaynakları

oluşturmaktadır. TKİP bu mirasa dayanıyor, bu kaynaklardan besleniyor, bu birikimin üzerinde yükseliyor. Bugünün Türkiye’sinde bu birikimi işçi sınıfı devrimciliği üzerinden yaşatıyor ve geleceğe taşıyor. TKİP’nin gerçek yaşına, mücadele geçmişine, devrimci deneyimine ve birikimine buradan bakmak gerekir. Biz her zaman buradan baktık, buradan bakıyoruz.”

TKİP geçmişi olmayanın geleceği de olamaz perspektifini ve bilincini Kuruluş Bilidirisi’nde açık ve net bir şekilde yansıtmıştır: “Türkiye Komünist İşçi Partisi, dünyada ve Türkiye’de zafer ve yenilgilerden oluşan zengin bir devrimci mirasın üzerinde yükselmektedir. Partimiz bu mirası kararlılıkla savunmakta, kendisini onun bugünkü temsilcisi ve yarınlara taşıyıcısı saymaktadır.” Komünist hareket zaferleriyle ve yenilgileriyle sahiplenilen bu geçmişin aynı ölçüde zayıf yanlarını, eksiklerini ve yanlışlarını devrimci bir eleştiriye tabi tutarak, gelecekteki devrim mücadelesi için dersler çıkarmış, bu ölçüde yeni bir hareket olarak doğmuştur.

Böylesine büyük bir iddianın sahiplenicisi olmak, bu iddiayı kavrayabilmek için, çıkış sürecini öncesiyle birlikte ve geldiğimiz ana kadar tarihsel bir süzgeçten geçirip bakmayı gerektirir. ’87 yılının öncesi ve sonrasında ülkemizde ve uluslararası ölçekte dünyadaki sınıf mücadelesinin seyri ve toplumsal değişimi, gelişimi, öznel ve nesnel süreçleriyle birlikte her açıdan ele alabildiğimiz ölçüde komünist hareketi anlayabiliriz.

Öncesi ve sonrasıyla 1980’ler…

Ülkemizde toplumsal bir kalkışmanın, düzenle ve devrim saflaşmasının net olarak görülebildiği yıllardı ’80 öncesi. Devrimci örgütlerin kitlelerle buluştuğu, zamanın devrime aktığı dönemlerdi. Kısacası toplumun tüm kesimlerinin örgütlendiği yıllardı. Dünyada ise sosyalist bloğun her ne kadar gerilemeye doğru gitse de psikolojik dengeyi sağlayacak güçte olduğu yıllardı.


12 Eylül 1980 ve sonrasındaki süreç Türkiye sol hareketi için bir milat olmuştur. Kitleler ve devrimci örgütler darbeyle birlikte ağır bir yenilgi almışlar, 89 çöküşü ise bu yenilginin dünya ölçeğinde katmerlenmesinden başka bir rol oynamamıştır. Türkiye devrimci hareketi önderleri şahsında, gerçekleştirilen bu darbeye karşı direniş sergileyememesi sonucunda, devrimci kimliğin erozyonuna, devrimci örgütlerin tasfiyesine ve reformizm bataklığına saplanmıştır. Bu anlamıyla yaşanılan bu durum bu coğrafyada artık bir dönemin, küçük burjuva devrimciliği döneminin kapandığını göstermiştir. Ekimciler ise çıktıkları ilk günden itibaren işçi sınıfı temelli devrimcilikle yola koyulmuş, geçmişin tüm kazanımlarıyla birlikte yenilgilerini de sahiplenerek, ondan küçük burjuva devrimciliği anlamında koparak, geleceğe, proletarya sosyalizmine sarılmışlardır.

Her ne kadar 1980’lerde ve sonrasında Türkiye’de ve dünyada genel anlamda bir geriye gidiş yaşansa da, bu topraklarda devrimcilik iddiasını taşıyan ve geçmişin geleneksel halkçı örgütlerinden koparak yüzünü sınıfa dönen devrimciler çıkmıştır. Elbette ki arkalarından binleri sürükleyen koca koca örgütlerin yasallaştığı bir süreçte bir avuç kadar insanın böylesine bir inançla yola çıkmaları ve geçmişteki halkçı örgütlerinden ayrılıp “Yeni Ekimler için ileri!” şiarı ile EKİM hareketini kurmaları, sadece bu insanların iyi niyetleriyle açıklanabilecek bir durum değildir. Devrim mücadelesinin böylesine gerilediği, reformizmin ve tasfiyeciliğin tavan yaptığı, sosyalist bloğun dağıldığı ve ideolojilerin sonunun geldiği safsatalarının dillere pelesenk edildiği bir atmosferde, devrimde ve devrimci bir örgütte ısrar ancak bilimsel sosyalizme olan sarsılmaz inanç ve onu kuracak olan sınıfa duyulan güvenle açıklanabilir. EKİM Hareketi ortaya çıktığı ilk günden itibaren dünyadaki ve ülkemizdeki mücadelenin geriye doğru seyrinin sınıfsal temellerini anlayıp algılamaya çalışmıştır. Bir yandan yıllardır devrimci örgütlerin Türkiye devrimine dair yaptığı tespit ve çözümlemelerini, bunun pratikteki yansıması olarak sınıftan kaçışı gözler önüne sermiştir. Diğer bir yandan ise ‘89 çöküşünü, modern revizyonizmi, bürokratik yozlaşmayı ve sosyalizmin deneyimlerini sınıfsal temelde devrimci bir eleştiriye tabi tutarak derinlemesine tahlil ederek, bu süreçleri teorik planda ortaya koymuştur. Bu temel eleştiriler yapılırken hiçbir zaman liberal inkârcılığa veya mutlak tartışılmaz olarak görünen kavram ve inançlara takılıp kalınmadan, tersine yıkıcı eleştiriyle birlikte yapıcı dersler çıkarılarak hareket edilmiştir.

“Yeni Ekimler için ileri” şiarıyla ortaya çıkan komünist hareket, daha baştan itibaren Parti, Sınıf ve Devrim hedefinde ve Bolşevikler’in Sovyet Rusyası’nda gerçekleştirdiği Ekim Devrimi ışığında çizilen yolda yürümüştür. “Biz siyasal mücadele sahnesine çıktığımız dönemde, Ekim Devrimi’nin ürünü hemen tüm mevziler ve kazanımlar yitirilmişti. Bu, ‘89 yıkılışının hemen öncesi idi. Ama biz, tam da böyle bir dönemde, Ekim Devrimi’ni ışık seçtik kendimize. Ekim Devrimi’nden geriye kalan ve artık içi boşalmış

olanın da yıkılıp gideceği bir sırada, “Yeni Ekimler için ileri!” şiarı ile ortaya çıktık. Tüm dünyaya egemen bu siyasal gericilik döneminde, anlamlı bir tercihle EKİM ismini benimsedik. Çünkü kapananın yalnızca kendine özgü bir dönem olduğunun bilincindeydik. Tarihin çarkı dönüyordu ve kapitalist dünyanın onulmaz çelişkileri, çok geçmeden yeni Ekimler’i insanlık için bir ihtiyaç haline getirecekti”. (“10. Yıl vesilesiyle Parti, Sınıf, Devrim, Sosyalizm Gecesi”nde yapılan “ Türkiye’nin devrimci geleceğine hazırlanıyoruz!”başlıklı konuşma...) Öncelikli olarak illegal, ihtilalci bir partinin yaratılması gerekliliği yönünde ihtiyacı belirleyen ve bu noktada ısrarla ve inatla sınıfa yönelen ve sınıf içerisinde güç kazanmaya çalışan hareket, küçük burjuva devrimciliğinden kopuşu teoride olduğu gibi pratikte de sınıf içerisindeki ısrarcı ve inatçı çalışmalarıyla gerçekleştirmiştir.

Her ne kedar 80’lerin sonu ve 90’ların başında sınıf hareketinde bir kıpırdanma yaşansa da geçmişe oranla çok çok gerilemiş ve örgütlülükleri dağıtılmış örgütsüz ve dağınık bir sınıf vardır ortada. Tüm bunlara ve çıkıştaki sayısal güçsüzlüğe rağmen komünistler sınıf hareketine müdahalelerde bulunmuş, sınıf içerisinde faaliyet örmüş ve sınıfın içerisinden proleter kökenden gelen kadrolar kazanmıştır. Partinin öncelikli bir ihtiyaç olarak tanımlandığı bir yerde, atılan her adım, yapılan her iş onu doğuracak, geliştirecek ve yaşatacak, kadrolara ulaşma hedefiyle olmuştur. Böylesi bir hedefle, yüzler sınıfa yönelmiş ve daha baştan mücadelede illegal-ihtilalci bir yaklaşım seçilmiştir. EKİM Hareketi bu doğrultuda “Ekim” yayınını çıkarmış, kitlelerle bu yayınla birlikte illegal temelde buluşmuştur. Böylesi bir tercih o dönemki kadroların öznel bir tercihi olmaktan öteye, illegal-ihtilalci bir parti yaratmak için yaşamsal bir tercih olmuştur.

Yıkacak ve kuracak olan aygıt: TKİP

İlk çıktığı günden itibaren önüne her türlü eşitsizliğin kaynağı olan, işçi-emekçi kanıyla ayakta duran bozuk düzeni yıkacak, sosyalizm kuracak aygıt olan partiyi kurma hedefini koyan Ekimciler, bu aygıtı var edebilmek için uzun soluklu bir mücadeleye girmişlerdir. Her seferinde illegal-ihtilalci bir aygıt ihtiyacını dillendiren komünist hareket, partiyi kazanıp, partiyle sınıfı ve devrimi kazanmayı görev bilmiştir.

İlk çıktığı günden itibaren önüne her türlü eşitsizliğin kaynağı olan, işçi-emekçi kanıyla ayakta duran bozuk düzeni yıkacak, sosyalizm kuracak aygıt olan partiyi kurma hedefini koyan Ekimciler, bu aygıtı var edebilmek için uzun soluklu bir mücadeleye girmişlerdir. Her seferinde illegalihtilalci bir aygıt ihtiyacını dillendiren komünist hareket, partiyi kazanıp, partiyle sınıfı ve devrimi kazanmayı görev bilmiştir.

Ve nihayet 1998’de komünistler partinin kuruluşunu dosta-düşmana “Devrim tarihimizde bir kilometre taşı: TKİP kuruldu!” diyerek duyurmuştur.

Parti kazanılmıştır artık. Yılladır verilen mücadele artık Parti’yle birlikte sağlamlaştırılmıştır. Geçmişten alınan devrimci miras taçlandırılmış ve onu geleceğe taşıyacak ve devrimle süsleyecek araç somutlanmıştır. Göndere çekilen orak çekiçli kızılbayrakla meydan okunmuştur artık burjuvaziye. Burjuvazi mesajı almıştır bir kere ve saldırmaya başlamıştır. Baskılar, gözaltılar ve tutuklamalar gecikmemiştir. Ancak düzen

35


görmüştür ki sert bir kayaya çarpmıştır. TKİP militanları irade savaşından zaferle çıkmış, zindanlarda teslimiyet değil, direnişi seçmiş, baş eğilmemiştir cellatlara. Uğruna gözlerini kırpmadan ölünecek aygıt inşa edilmiştir ve şehitler verilmiştir onun uğruna.

TKİP III. Kongresi: Sınıfın ve devrimin partisi olabilmek!

Bu topraklarda 12 önce kurulan TKİP, MarksistLeninist temelde ve bilimsel sosyalizmin ışığını kılavuz edinmiş, illegal-ihtilalci bir partidir. Ekim Devrimi’yle açılan proleter devrimler çağına bir yenisini eklemek, burjuva düzenini yıkıp yerine sosyalist işçi diktatörlüğü kurmayı önüne koyan komünist bir partidir TKİP. Bugün gelinen aşamada yapılması gerekenler açık ve nettir. Bu düzeni yıkacak sınıfın elindeki en önemli silahı olan partiyi güçlendirmek, partiyle güçlenmektir.

36

“Biz hala partileşme sürecinin ilk aşamasındayız ve doğrusunu söylemek gerekirse, bu ilk aşamanın da henüz ilk adımlarındayız. Hatırlayacağınız gibi bu, kongre gündemi metninde de tam da aynı açıklıkta vurgulanıyor. Biz hala ideolojik ve örgütsel kimliğini geliştirme çabası içinde olan, sınıfın en ileri unsurlarıyla birleşmeye çalışan, örgütlenmesini sınıf zeminine oturtmaya ve kadrosunun esas ağırlığını sınıf bilinçli proleterlerden oluşturmaya çalışan bir partiyiz. Bu anlamda, partinin gerçek bir kuruluşu anlamında, hala da bir parti inşa süreci içindeyiz. İnşa sürecini yeni bir düzeyde geliştirip sürdüren, buna ihtiyacı olan bir partiyiz…”

“TKİP’nin bir gelişme süreci, bugün ulaştığı bir gelişme aşaması var. TKİP’nin sağlam bir teorik temeli, açık bir ideolojik çizgisi, bunların ürünü bir programı var. TKİP’nin hemen tüm taktik sorunlarda ilkesel ve ideolojik bir açıklığı, tutarlılığı ve kararlılığı var. TKİP bugünün Türkiye’sinde devrimci örgüt konusunda tek tutarlı, ısrarlı ve kararlı partidir. TKİP’nin çok belirgin bir sınıf yönelimi var, gelinen yerde artık sınıfla anılabilen bir partidir. TKİP’nin önemli bir kadrosal birikimi ve militan sempatizan çeperi var. TKİP’nin şimdiden belirginleşmiş devrimci direnişçi gelenekleri var...”( TKİP III. Kongresi Açılış Konuşması’ndan) Kurulduğu andan itibaren sınıf devrimciliğinin bu topraklardaki temsilcisi olan

TKİP gerçekleştirdiği III. kongreyle birlikte bir kez daha sınıfın içerisinde güç olma ve devrimci bir örgüt yaratma noktasındaki eksikleriyle yüzleşmiş, bunları aşma yönünde daha güçlü ve inatçı adımlar atılması gerektiğini vurgulamıştır. Sağlam bir teorik birikim ve berrak ideolojik çizgiye sahip olunduğu, bununla birlikte devrimcilikte ve devrimci örgütte ısrarın her zamankinden daha fazla dillendirilmesi gerekliliği vurgulanmıştır. Kısacası sınıfın ve devrimin partisi olma noktasında daha hızlı adımlar atılması istenilmiştir. Bunlarla birlikte bu sorunları aşma iradesi gösterecek, düşünen ve savaşan kadrolar kazanmak, bir önceki kongrede olduğu gibi bu kongrede de üzerine çubuk bükülen temel gündemlerden biri olmuştur. Sınıfla devrimci bir temelde birleşme bugün önümüzde duran ve aşmamız gereken öncelikli görevlerdendir. Gelinen aşamada Türkiye sol hareketinde kalıcı bir hastalığa dönüşen mezhepçilik ve dar gurupçuluk anlayışı, bizler için ancak sınıf içerisinde ve onunla etle tırnak gibi kaynaşarak aşılabilecek bir sorundur. Bunu gerçekleştirebildiğimiz ve buralardan beslenebildiğimiz ölçüde devrimci kadro kazanma, içe kapanma sorunu da aşılacaktır.

Partiyi kazandık, partiyle kazanalım!

Bu topraklarda 12 önce kurulan TKİP, Marksist-Leninist temelde ve bilimsel sosyalizmin ışığını kılavuz edinmiş, illegalihtilalci bir partidir. Ekim Devrimi’yle açılan proleter devrimler çağına bir yenisini eklemek, burjuva düzenini yıkıp yerine sosyalist işçi diktatörlüğü kurmayı önüne koyan komünist bir partidir TKİP. Bugün gelinen aşamada yapılması gerekenler açık ve nettir. Bu düzeni yıkacak sınıfın elindeki en önemli silahı olan partiyi güçlendirmek, partiyle güçlenmektir. V. Bilir


Alman Kasım Devrimi’nin yenilgisi veya devrimci partinin yaşamsal önemi! “Sosyalizm için verilen kavga, dünya tarihinin gördüğü en zorlu iç savaştır ve proletarya devrimi bu iç savaş için gerekli araçları hazırlamalıdır. Bunları kullanmayı -savaşmayı ve zafere ulaşmayıöğrenmelidir.” (Rosa Luxemburg, Spartakistler Birliği broşüründen.) Emperyalist-kapitalist sistemi temellerinden sarsan bir dizi olaya tanıklık eden 20. Yüzyılın ilk çeyreği… Dünya yeni bir yüzyıla ekonomik istikrarsızlık, emperyalistler arası pazar savaşına bağlı sömürgeci–talancı ilhak politikaları ile girdi. Bütün bunlara bağlı olarak, dünyamız 1900’lerin ilk çeyreğinde Balkan Savaşları’na, emperyalistler arası büyük bir paylaşım savaşına, ulusal ve sınıfsal kurtuluş kavgalarına tanıklık etti. Lenin’in deyimi ile proleter devrimler çağı başlamıştı: Buz kırılmış, yol açılmıştı!

Japonya-Rusya savaşının yıkıcı etkileri, Çarlık otokrasisi ve kölece çalışma koşulları Rus proletaryasında kabından taşan bir öfke birikimine yol açtı. Rusya’da işçilerin ekonomik, siyasal ve demokratik mücadeleleri çarlık otokrasisinde bir çatlak yarattı ve 1905 demokratik devrimi gerçekleşti. Çok değil, bundan 12 yıl sonra proletaryaya öncülük eden Bolşevikler Rus işçi sınıfını iktidara taşıyacaktı.

Doğal olarak, bu iki alt üst oluş başta Balkan ve Doğu Avrupa ülkeleri olmak üzere bütün ülkelerin emekçilerine bir umut olmuştu. Ekim Devrimi Türkiye'de de toplumsal kırılmanın gerçekleşmesine neden oldu. Rusya’daki 1905 ve 1917 devrimlerinin itkisi somut olarak belki de en çok Almanya’da karşılık bulmuştur. Güçlü bir sosyal-demokrat geleneğe ve mücadele pratiklerine sahip olan Almanya, özellikle düşünsel anlamda bir odak noktasıdır. Aynı zamanda II. Enternasyonal oportünizminin mimarlarına da ev sahipliği eden Almanya’da Sosyal Demokrat Parti’ye (SPD) 1900’lerin başında yaklaşık bir milyon işçi üye idi. 1875’te Gotha’da Lassalecılar ve Eisenachcılar’ın birleşmesi ile kurulan Alman Sosyal Demokrat Partisi oluşturduğu programla zaten daha en başından oportünizme ve reformizme kapı aralamıştı. II. Enternasyonal’in öncü partisi olan

SPD 19.Yüzyılın sonundaki seçimlerde 2,1 milyon oy almayı başarmıştı.

SPD çatlaklarında her zaman burjuva reformizmini barındırmıştır. Revizyonizm elbette o dönem için sadece Almanya’ya özgü bir olay değildi. Bir çok Avrupa partisinde Trade Unionculuk ve Sutruveizm (legal Marksizm) hakimdi.

1907 itibari ile SPD, içerisinde üç farklı eğilim taşıyordu. Bunlardan ilki, Sağcılar’dı. Bunlar SPD’yi bir sosyal reform partisine dönüştürmek istiyorlardı. İkinci eğilim Merkezciler’di; bunlar ağırlıklı olarak II.Enternasyonalcilerdi. Üçüncü grup ise Solcular’dı. Bunlar açıktan Marksizmi savunuyor, diğer iki akımı emperyalist savaş koşullarında savaş çığırtkanlığı yapan sosyal-yurtsever revizyonistler olarak adlandırıyorlardı. Daha sonra Spartakist Birlik olarak adlandıracaklardı kendilerini. Sağcılar ve Merkezciler II. Enternasyonal’in “yurt savunması” politikasında ortaklaşırken, Spartakistler de, Lenin’in “yağma ve talana neden olan emperyalist kapitalist ilişkilerin yıkılması için devrimci iç savaş” şiarını savunuyordu. Sınıf işbirlikçisi bloğa karşı oluşturulan Zimmerwald solu da yetersiz kaldı. Zimmerwald enternasyonalinin çöküşünden sonra, 4 Ağustos gecesi Rosa Luxemburg’un evinde toplanan Herman Ducker, Hugo Eberlin, Julian Marşlevski, Frans Mehring, Ernsy Meyer, Wilhelm Pieck ve Karl Liebknecht Enternasyonal isimli bir gazetenin çevresinde kümelenmiş oldular. Daha sonra bu çevre bir birliğe, ardından da Alman Komünist Partisi’ne dönüşecekti. İşçi kitleleri Birliğin anti-militarist propagandalarına hızla karşılık veriyor ve Marksistlerin çevresinde toplanmaya başlıyorlardı. Ancak hala sendikalar ve parlamentoda etkin olanlar, sınıf işbirlikçileri idi. Alman Komünist Partisi (KPD)’nin kuruluşu oldukça gecikmişti. Daha doğrusu, Spartakistlerin, parlamenter yolları gereğinden fazla kullanma arzusu devrimci bir partiyi zamansal olarak ötelemişti. Aslında Alman Kasım Devrimi’nin ve uğradığı

Alman sosyal demokrasisinin tarihine bile yüzeysel bir bakış, bizlere öncü bir partinin eksikliğinin ne derece hayati bir önemde olduğunu gösterir. Proleter devrimin gelişme dinamikleri vardır. Öfke patlamasının yönlendirilmesi ve oportünizme karşı mücadele güçlü ve zamanında yapılmak zorundadır. Aksi halde Almanya’da da olduğu gibi devrim treni kaçmış olur.

37


hezimetin köşe taşları bu olgularda yatmaktadır. Devrimci partinin eksikliği de. Oysa çağdaşları Bolşevikler gibi oportünizmden kendilerini örgütsel ve düşünsel olarak hızlıca ayırıp toplumsal olaylara bir parti silahı ile müdahale edebilselerdi Alman proletaryasının kanı o şekilde akıtılamayacaktı. Almanya’da bir proleter devrim için bütün objektif koşullar hazırdı. Ancak parti sorunu çözülememişti, yani subjektif koşullar hazır değildi. Bolşevikler RSDİP’nin ikinci kongresi itibari ile oportünistler ile kesin ayrım çizgileri çizmişlerdi. Devrim Kasım başında Liber’de patak verdi ve ayın 9’unda işçi kenti olan Berlin’e vardı. Alman proletaryası silahlanmıştı ve onu iktidara taşıyacak partisini arıyordu. Ancak ortada devrimi gerçekleştirecek yetkin bir işçi partisi yoktu. Burjuvazi genel grev, silahlı ayaklanmalar ve kitlesel gösteriler nedeni ile sınıf işbirlikçisi blok tarafından geçici bir hükümetin kurulmasına göz yumdu. Liebknecht bu hükümete katılmayı ret etti. Bu vesile ile her anlamda burjuvazi yetkiyi sosyal demokrasinin sağ kanadına bırakmıştı. Aralık başlarında 1918 Yortu’sunda halk milislerinin üzerine

askerler gönderildi ve devrimin askeri olarak çöküşü başlamış oldu. Kısa süreli devrim artık kendi çocuklarını yemeye başlamıştı. Devrim için kahramanca çarpışan işçiler siperlerin başında vuruşarak düşüyordu. Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg katledildi. 1919’da Bremen Komiserlik Cumhuriyeti, Berlin İşçi Cumhuriyeti, Mayıs başında da Bavyera Komiserlik Cumhuriyeti yıkıldı.

Alman sosyal demokrasisinin tarihine bile yüzeysel bir bakış, bizlere öncü bir partinin eksikliğinin ne derece hayati bir önemde olduğunu gösterir. Proleter devrimin gelişme dinamikleri vardır. Öfke patlamasının yönlendirilmesi ve oportünizme karşı mücadele güçlü ve zamanında yapılmak zorundadır. Aksi halde Almanya’da da olduğu gibi devrim treni kaçmış olur.

Proletaryanın yiğit önderleri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’i ve her türlü fedakarlığı gösteren Alman proletaryasını saygıyla anarken, bu çok bilinen gerçeği bir kez daha yinelemekte fayda görüyoruz: Proletaryanın iktidar savaşında, örgütten başka silahı yoktur! Kocaeli’den Bir Ekim Gençliği Okuru

“Neye karşı savaştığını bilmek kolaydır, ne için savaştığını bilmek onurdur!” Ken Loach’un yönettiği ve 2006 Cannes Film Festivali Altın Palmiye en iyi film ödülünü alan Özgürlük Rüzgarı (The Wind That Shakes The Barley)’nda, İngiltere’nin sömürgesi durumunda olan İrlanda’nın özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi ele alınıyor. Filmin konusu 1920’li yıllarda İngiltere’nin sömürgesi durumunda olan İrlanda halkının, İngiliz emperyalizminin artan baskılarından kurtulmak için verdiği özgürlük ve bağımsızlık mücadelesidir. Film, İngiliz askerlerinin Damien ve Teddy adlı iki kardeşin yaşadığı çiftliği basması ve çiftlikteki İrlandalılar’a zulüm etmesiyle başlıyor. Baskın sırasında, 17 yaşındaki bir çocuk sorulan sorulara İngilizce değil de kendi ana diliyle cevap verdiği için dövülerek öldürülür. Bu olayın tetiklemesiyle Damien ve Teddy artık İrlanda’nın özgürlük ve bağımsızlık mücadelesine girerler. Ve artık İrlanda halkı İngiliz sömürgeciliğine karşı Ulusal Kurtuluş Mücadelesi vermek için IRA etrafında birleşir. IRA militanları halkın yardımıyla da silahlanarak birçok eylem gerçekleştirirler.

Mücadele sonucu İngilizlerle barış anlaşması imzalanır. Artık bu evreden sonra saflaşma söz konusudur. Bu saflaşmanın konusu İrlanda’nın sosyalist mi yoksa “özgür” bir ülke olarak “bağımlı” İrlanda mı olacağı noktasındadır. Saflaşma üzerinden iç savaşa sürüklenir ülke.

38

İki kardeş üzerinden yürüyen saflaşma, ülkenin nasıl yönetileceği hakkındadır. Bir taraf tam anlamıyla kazanılmamış özgürlüğün özgürlük olmayacağı ve mücadelenin sosyalizme dek sürdürülmesi gerektiği üzerinde durur. Bu gerçek,“ Yarın İngiliz ordusunu ülkeden çıkaracak olursak ve yeşil bayrağı Dublin kalesine çekebilirsek sosyalist bir cumhuriyet kurmamışsak tüm çabalarımız boşa gitmiş olacak. İngiltere, ev sahipleriniz, kapitalistler ve ticari kuruluşları aracılığıyla bizi yönetmeye devam edecek” sözleriyle vurgulanır. Diğer taraf ise İngilizler’in topraklarından kovulmasının ve elde edilen kazanımların yeterli olduğunu, bunun dışında sosyalizmi öne çıkaran her eylemin radikal saçmalık olduğunu öne sürer. Filmde ülkenin bağımsızlığının salt başka bir ülkenin üniformasını giyen askerlerin ülkeden kovulmasıyla sağlanamayacağı, var olan sistem değişmedikçe emperyalist güçlerin yoksullar üzerindeki hegemonyasının devam edeceği ortaya konulur.

Sonuç olarak işgalci güçlerin üniformalarının yerine İrlandalı işbirlikçilerinin üniformaları gelmiştir. Bu ironik durum bize işçi-emekçilerin iktidarı olmadan hiçbir ulusun tam anlamıyla özgür olamayacağını göstermektedir. Bir kez daha anlaşılacak ki halkların kurtuluşu sosyalizmle mümkündür…


EG 128. sayı  
EG 128. sayı  

Ekim Gençliği 128. sayı / Aralık 2010

Advertisement