Issuu on Google+

TEKEL’in ateşi sönmüyor

Samsun’un 19 Mayıs ilçesinde özelleştirilerek British American Tobacco(BAT)’ya satılan TEKEL fabrikasında 120 işçinin iş hakkı fes edildi. 31 Mart’ta fabrikayı terk etmeyerek üretimi durduran işçiler, çadırlar kurarak direnişe devam ediyorlar.

>7

Bu kitap fazla sana ‘Ergenekon’ soruşturmasında gözaltına alınarak mahkemeyesevk edilen gazeteciler Nedim Şener ve Ahmet Şık tutuklandı.

>6 Daima

Hakan Öztürk

Hicret

Mikrofonu uzatıyorlar genç adama ve genç adam elbette ki, Fransa’ya geri döneceğini söylüyor.

Adalet yok, işsizlik çok 7 Nisan

14

Sayfa 3

Rıdvan Turan’a, Oğuzhan Kayserilioğlu’na, Ahmet Şık’a adalet yoksa, işsizlik, yolsuzluk, yoksulluk çoksa, söz, yetki, karar, iktidar halka

Adalet yok

04

Libya’da çember daralıyor, Ortadoğu’da yoksul halk diktatörlere karşı ayaklanıyor. Tunus, Mısır, Yemen derken dalga dalga yayılan ayaklanmalar son süreçte Libya’da devam ediyor.

İşkenceciler, darbeciler, ergenekoncular, susurlukçular ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor. Cumartesi Anneleri asıl faillerin yargılanmasını istiyor. Mehmet Ağar, Tansu Çiller tutuklanmazken; Rıdvan Turan, Oğuzhan Kayserilioğlu tutuklanıyor. Gazeteciler kitap yazdıkları için, devrimciler siyaset yaptıkları için tutuklanıyor.

EHP Genel Başkanı Sibel Uzun’dan 1 Mayıs Çağrısı

Emekçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sibel Uzun emekçileri, kadınları, gençleri, işsizleri ve toplumun adalet isteyen tüm kesimlerini 1 Mayıs’ta EHP kortejiyle Taksim Meydanı’nda olmaya çağırdı. Merhaba Yoldaşlar, 1 Mayıs’ı bayrak edenler, Partimiz son dönemde Cumartesi Anneleri, Gençlik ve Kadın Cinayetleri konusunda yakalamış olduğu örgütlü mücadele başarısını 1 Mayıs alanında da yakalayacak. >>3

YGS’de şifre skandalı

08

Yasa tasarısı komisyonda,Kadın cinayetlerine karşı bütünlüklü mücadelenin şart olmasından hareketle hazırlanan yasa tasarısı geçtiğimiz günlerde Meclis’e sunuldu.

.

Viladimir Iliç Lenin

Yenilgi İyi Bir Okuldur >>2

Sorunun öğrencilerden kaynaklı olduğunu savunan ve çözümün öğrencileri didik didik aramakta olduğu zihniyeti yine körelmişliğini gösterdi. Sınavda kullanılan kalemlerin tehdit olduğu gerekçesiyle sınav merkezi tarafından temin edilmesi de çözüm geliştirmedi. Sınavda yine yolsuzluk olduğu anlaşıldı ve sorunun kaynağı sınav sorularının kendisinde. >>4

Gülsüm Kav

Sadece Sınav Değil Eğitim Sisteminin Bütünü “Şifreli” >>6

İşsizlik çok

Yayınladıkları istatistikler aynı gün yalanlanıyor. Makyajla, boyayla ekonomi tıkırında diyorlar ama madalyonun öteki yüzü öyle gözükmüyor. İstatistiklerde gözükmeyen işsizlik, emekçi mahallelerinde, kahvelerde hepimizin gözüne batıyor.

Söz, yetki, karar, iktidar halka

İktidardakiler kendi hesaplarına çalışıyor. İşine geleni tutukluyor, işine gelemeyeni tutuklamıyor. Yandaşlara para dağıtıyor, emekçilere işsizlik dayatıyor. Ancak emekçilerin iktidarı olursa bu devran döner. Sözün, yetkinin ve kararın emekçiler tarafından kullanıldığı bir düzen adaleti sağlayabilecektir. >>3

Krizin sonu var mı? “Marksist Kriz Kuramları Işığında Küresel Kriz” çalışmasıyla bizlerle buluşan Cüneyt Akman kriz konusunda ele aldığı kapsamlı çalışmasıyla sorularımızı yanıtladı.

2007’de başlayan krizin Ortadoğu’ya ve Türkiye’ye nasıl yansıdığını değerlendirdik. >>5

Grev zaferler sonuçlandı >>3

Nükleer sağlığa zararlıdır >>2

Mersin İl Örgütü yeni yerinde >>8


2

7 Nisan 2011

Akıntıya Karsı . . Viladimir Iliç Lenin

Yenilgi İyi Bir Okuldur İrtica yılları (1907-1910).

Çarlık galip gelmişti. Bütün devrimci partiler ya da muhalefet partileri ezilmişlerdi. Siyasetin yerini, yılgınlık, durgunluk, bölünmeler, dağılma, davayı terk ediş ve ahlaksızlık almıştı. Felsefi idealizme doğru artan bir eğilim görülüyordu ve mistisizm, karşıdevrimci bir ruh halinin büründüğü bir kılıktı. Ama aynı zamanda, devrimci partilere ve devrimci sınıfa, son derece yararlı bir tarih diyalektiği dersi veren, siyasi savaşı yılmadan yürütmeyi onlara anlatan ve öğreten de, bu büyük yenilginin kendisidir. İnsan gerçek dostlarını felaket anında tanır. Yenilgi, ordular için iyi bir okuldur. Galip gelen çarlık, Rusya’nın kapitalizm-öncesi ataerkil düzeninin kalıntılarını bir an önce yıkmak zorundadır. Rusya’nın burjuva gelişmesi gerçekten hızlı ilerlemeler kaydediyor. Sınıfların dışında ya da üstünde kalınabileceği hayali, kapitalizmden kaçınılabileceği hayali, tuz buz olmuştur. Sınıf savaşı yepyeni bir biçimde ve daha açık seçik olarak gelip çatıyor. Devrimci partiler, eğitimlerini tamamlamalıdırlar. Onlar taarruz etmeyi öğrenmişlerdir. Şimdi artık bu bilimin başka bir bilimle tamamlanmasının zorunlu olduğunu anlamak gerekiyor: en iyi nasıl ricat edilecektir? Hem taarruz, hem ricat bilimini öğrenmeden galebe çalmanın olanaksız olduğunu anlamak gerek ve devrimci sınıf, kendi öz tecrübesiyle bunu anlamaya çalışıyor. Yenilgiye uğramış olan bütün devrimci partiler arasında, en düzenli biçimde ricat edebilen, “ordularına” en az zarar getirerek, yönetici çekirdeğinden en az kayıplarda bulunarak, derin ve tamiri mümkün olmayan bölünmelere uğramadan en az moral bozukluğu ile ve en geniş, en iyi düşünülmüş, en enerjik çalışmaya yeniden atılabilecek biçimde ricat edebilen, bolşevikler oldu. Eğer bolşevikler bunu başardılarsa, bu, sadece ricat etmenin gereğini anlamayan, en gerici parlamentolarda bile legal olarak çalışmanın, en gerici sendikalarda, kooperatiflerde ve benzeri örgütlerde çalışmanın gereğini anlamayan devrim gevezelerini, gözlerinin yaşına bakmadan zamanında suçlayıp saflarından atmış olmalarındandır. Atılım yılları (1910-1914). Başlangıçta ilerleme inanılmayacak kadar yavaş oldu. Sonra, 1912’de, Lena olaylarından sonra, giderek hız kazandı. Bolşevikler, görülmedik güçlüklere göğüs gererek, işçi sınıfı saflarında burjuvazinin ajanı oldukları, 1905’ten sonra bütün burjuvazi tarafından anlaşılmış olan ve bu yüzden de burjuvazi tarafından, bolşeviklere karşı, türlü yollarla desteklenen menşevikleri yenilgiye uğrattılar. Bununla birlikte, bolşevikler, yeraltı çalışmalarını “legal olanaklardan” açıkça yararlanma ile birleştiren doğru taktiği uygulamış olmasalardı, bu sonucu hiç bir zaman elde edemezlerdi. En gerici Dumalarda bile, bolşevikler, tüm işçi sınıfının temsilini sağlayabildiler. [Sayfa: 16,17, 18] Viladimir İliç Lenin, “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, Ankara, Sol Yayınları, 1999

Nükleer sağlığa zararlıdır Nükleer enerji, dünya üzerindeki petrol ve doğalgaz rezervlerinin tükenebilir olması ve belli ülkelerde var olması nedeniyle, bütçe ayırmak zorunda kalan birçok kapitalist ülke tarafından tercih ediliyor. Nükleer enerjiyi kullanan bir ülke Japonya Japonya’da birden fazla kullanılan nükleer santral, enerji üretimi için kullanılıyor. Japonya’daki bu santrallerin bir kısmı yaşanan tsunami felaketinden zarar gördü. 3 numaralı santrallerde patlamalar meydana gelirken Fukuşima nükleer santralinde ise radyoaktif erime başladı. Diğer santrallerde de patlama olması bekleniyor. Nükleer santrallerden sürekli radyasyon dağılırken bölgeden 180 binin üzerinde insan tahliye edildi. Bunun bir benzeri de Çernobil olayında yaşanmıştı. Türkiye Hükümeti’nin nükleere bakışı Ülkeler artan enerji ihtiyaçlarını ucuza mal etmek için nükleer santrallere başvuruyor. Bunun bir örneği de ülkemizde yaşanmakta. Türkiye Rusya’yla anlaşma yapmış ve Mersin-Akkuyu

da nükleer enerji santrali yapılmaya başl a n m ı ş t ı r. Sinop’ta da bir nükleer santral ya p ı l m a sı için de Japonya ile görüşmeler yapılmaya başlandı. Japonya’daki nükleer krize rağmen nükleer enerjinin güvenli olduğunu belirten ülkemizin yöneticileri, Rusya’nın Türkiye’deki nükleer enerji tesisinin inşasını sürdüreceğini belirtti. Birçok kişinin tepkisine yol açan, nükleer santral inşaatı için, Enerji Bakanı Taner Yıldız “Dünyadaki 442 santral kapanmadıkça nükleer enerjiden vazgeçmeyiz” diye konuşarak insan yaşamını ne

Başbakan ve nükleer

“Nükleer santralden dönüş yok?” Başbakan Erdoğan, nükleer enerji dosyasını Rus liderler ile masaya yatırdı. “Deprem denen olay olamaz diye bir şey yok. Olabilir. Deprem şiddeti en fazla kaç olabilir? İşte 8.5. Kaç olabilir? 9. Kaç olabilir? 9.5. Fakat öyle şiddette bir deprem olabilir ki bunu da aşar e ne olacak? O zaman yapmayalım mı diyeceğiz?” “Evdeki tüp bile tehlikeli” “Riski olmayan hiçbir yatırım yoktur. Yani evinize Aygaz tüpü de koymamak gerekir. Ülkeden ham petrol hattının geçmemesi gerekir. Çünkü bunların hepsinin bedeli var.”

Nükleersiz dünya mümkün

denli önemsediklerini de gösterdi. Sadece 50 yıl ömrü olan ve sonrasında imha edilmesi gereken nükleer santrallerin Japonya’da ya da Çernobil faciasında olduğu gibi bir sorunla karşılaştığında insan yaşamını bir anda sona erdirebiliyor ve gelecek nesillerin yaşamlarını da olumsuz yönde etkiliyor.

Kadir Can Alkır

ardından Çernobil’in ral da A Bakan Cahit ay içmişti. ç lu n o sy radya

“Televizyon da izlemeyelim” Nükleer enerji konusundaki kararlılıklarının devam ettiğini belirterek, ‘’Riski var diye arabaya binmeyecek miyiz? Karşı çıkanlar bilgisayar kullanmıyor mu, televizyon seyretmiyor mu” dedi.

Genç-Sen 4. Olağan Kongresi toplandı Genç-Sen’in her yıl yaptığı kongrenin dördüncüsü 19 Mart’ta Ankara’da yapıldı. Kongrede Genç-Sen’lilerin hazırladığı önergeler tartışıldı, MYK üyeleri belirlendi. Ü n ive r s i te l e rd e söz, yetki, karar hakkı için mücadele eden öğrenci gençliğin, mücadelesini bir adım dahayukarı taşıdığı son aylarda, Genç-Sen, 4. Olağan Genel Kurulu’nda, kapitalizmin üniversitelere ve gençliğe saldırılarını tarifleyerek önümüzdeki dönem ana politik hattını belirledi. Genel Kurul’a 40’a yakın ilden 920 Genç-Sen’li katılırken,

sendikanın izlemesi gereken mücadele hattını hep beraber çizdiler. Genel Kurul’da karar altına alınan tüzük değişiklikleriyle birlikte Merkez Yürütme Kurulu, nispi seçim sistemiyle seçildi. 5. Olağan Genel Kurul’unu delegasyon sistemiyle gerçekleştirme kararı alındı. Çoğulculuk esasına göre tüm politik eğilimlere temsil imkanı

sağlayan bu yöntemlerle Genç-Sen büyüdüğünün işaretlerini verdi. Geleceksizliğe karşı mücadele hattı İçinde bulunduğumuz kriz döneminde, tüm dünyada, hatta egemenler tarafından bile, problem olarak nitelendirilmeye başlanan genç işsizliği ve üniversitede okuyan yaklaşık 2 milyon öğrenciyi bu hat-

ta mücadeleye çağıracak politikaları tartışan Genç-Sen’liler fakültelerden ve birimlerden örgütlenerek mücadele hattını örecekler. Kongrede karar altına alınan önergelerle birlikte Genç-Sen, üniversite gençliğini, YÖK’e ve geleceksizliğe karşı örgütlü m ü c a d e l eye dâhil etmeyi önüne koydu.

Can Ersoy

Press: Basın emekçilerini anlama kılavuzu Press filmi, Özgür Gündem gazetesi Diyarbakır Bürosu muhabirlerinin 90’lı yıllardaki OHAL koşullarında gazetecilik yaparken karşılaştıkları güçlükleri mücadelelerini anlatıyor. 90’lı yılların başında yayın hayatına başlayan Özgür Gündem gazetesi kısa bir süre sonra devletin engellemelerine ve baskılarına maruz kalmış, birçok gazete muhabiri o dönem tehdit edilmiş, işkence görmüş ve öldürülmüştü. Yönetmen ve senarist Sedat Yılmaz tarafından beyazperdeye aktarılan film bu süreci en gerçekçi bir şekilde izleyenlere ulaştırıyor.

Film, ofis çalışanı olarak Diyarbakır Bürosu’nda çalışmaya başlayan genç Nazım’ın muhabirliğe adım atması ve diğer muhabirlerle beraber bu baskılara karşı mücadele etmesini anlatıyor. Vizyona girişi basılmamış kitaplarından ötürü gazetecilerin tutuklandığı ve Özgür gündem gazetesinin kapatıldıktan 17 yıl sonra tekrardan okuyucuları ile buluşacağı bir döneme denk gelmesi

filme ayrıca özel bir önem atfediyor. Basın özgürlüğü konusunun bu kadar güncel bir tartışma olduğu günümüzde geçmişten bugüne bu baskılara maruz kalan, aynı büroda çalışırken sokak ortasında öldürülen arkadaşlarının fotoğraflarını çekip, bir gazeteyi basmak üzere bürolarından dahi çıkamayan gazetecilerin hikâyesini izlemek için izlemeliyiz.

Serkan Atak

Japonya’daki depremin meydana geldiği günden bugüne nükleer sızıntının boyutları Çernobil’i kat ve kat aştı. Okyanusa ulaşan sızıntı gelecek nesillerin yaşam koşullarını önemli ölçüde etkileyecek. Bir enerji elde etme aracı olarak nükleer santraller tekrardan tartışılmaya başlandı. Acaba çok fazla enerji isteyen kapitalist ülkelerin oyuncağı santrallerin yerine nasıl bir enerji mümkün? Rüzgar, güneş ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarının varlığı ve bilimsel olarak insanlığa nükleer enerjiye göre daha uygunluğu kanıtlanmışken nükleer enerjide ısrar etmek ancak kapitalizmin kar hırsı ve rekabet hırsıyla anlaşılabilir.

Felaket geliyorum demez

Japon Ulusal Polis Ajansı’ndan yapılan açıklamada, ülkede meydana gelen deprem ve tsunami ve daha sonra ortaya çıkan nükleer kriz nedeniyle 12.087 kişinin öldüğünün belirlendiği, 15.552 kişinin akıbetinin ise henüz bilinmediği belirtildi. 167.700 evin elektrikten yoksun bulunduğu ülkede en az 200 bin ev de sudan mahrum durumda. Deprem, tsunami ve nükleer enerji santralinin neden olduğu nükleer krizin Japonya’ya maliyetinin 300 milyar doları bulacağı hesaplanıyor. ABD’de 2005 yılında meydana gelen Katrina kasırgası ise 81 milyar dolarlık hasara neden olmuştu.

Gelecek tartışılıyor

Genç-Sen üniversitelerde birim toplantılarında geleceğini tartışıyor. Hali hazırda var olan işsizliğin her geçen gün artması, başta üniversite öğrenciler olmak üzere gençliği etkiliyor. Genç-Sen’liler üniversitelerde fakülte fakülte toplanarak mezun olduktan sonra kendilerini nelerin beklediğini ve bu koşulların nasıl değişebileceğini tartışıyor. Anadolu Üniversitesi İİBF Toplantıda fakültede kulüplerin bünyesinde gerçekleştirilen sertifika programlarının işsizlik konusuyla uzaktan yakından ilişkisinin olmadığı ifade edilirken İİBF’nin KPSS’ ye hazırlık dersanelerine dönmeye başladığı da gündem edilerek tüm fakülte öğrencilerinin ortaklaştığı talepleri belirlemek için anket yapılması kararı alındı. Uludağ Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu Öğrencilerin bölümü tercih nedenleri bir sağlık çalışanı olmayı gerçekten istemeleri değil; iş bulabilme imkânlarına ve geleceklerine duydukları kaygı olduğu sonucuna varıldı. Ancak Tam Gün Yasası ya da sağlıkta özelleştirmeye gidilmesi gibi uygulamalarla sağlık çalışanlarının da geleceksizleştirmeden paylarını aldığı tespit edildi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Toplantıda fakültenin nasıl bir gelecek sunduğu ve verilen eğitimin iş bulmak için yeterli olup olmadığı konuşuldu. İş bulma olasılığı en yüksek bölümlerden biri olarak bilinen hukuk fakültelerinde bile mezun olduktan sonra avukat olunup olunamayacağı kaygısı anlatıldı.

Bilge Su Erdoğan


3

7 Nisan 2011

Söz, yetki, karar, iktidar halka

Daima

Hakan Öztürk

Emekçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sibel Uzun emekçileri, kadınları, gençleri, işsizleri ve toplumun adalet isteyen tüm kesimlerini 1 Mayıs’ta EHP kortejiyle Taksim Meydanı’nda olmaya çağırdı. Merhaba Yoldaşlar, 1 Mayıs’ı bayrak edenler, Partimiz son dönemde Cumartesi Anneleri, Gençlik ve Kadın Cinayetleri konusunda yakalamış olduğu örgütlü mücadele başarısını 1 Mayıs alanında da yakalayacak. 1 Mayıs 1977’de 37 kişiyi kaybettik. Unutulmaz yılın adı oldu 1977 ve Taksim Meydanı. Partimiz ve direnenler Taksim Meydanı’nın devrimcilere ait olduğunu yıllardır yasak yüzünden kurulan barikatları aşarak gösterdi. İnsanlık işsizlik ve yoksulluk yüzünden hayatta kalma savaşına devam ediyor. Çünkü tüm dünyada satamama ve üretememe sorunu vardır. Dünya serbest piyasacıdır. Dünya, özelleştirmeci, borsacı, sıcak paracı, IMF’ci, dış borç bağımlısıdır. Türkiye’nin herhangi bir adi kapitalist ülkeden bir farkı yoktur. Bu nedenle kriz bizi teğet meğet geçmemiştir. Kriz Türkiye’yi de vurmuştur. Vurmaya devam etmektedir. Tunus’ta işsizlik yüzünden Muhammed Bauazizi bedenini ateşe vermesi ile meydanlara dökülen Ortadoğu halkları kapitalizmin alternatifsiz olmadığını gösterdi. Dünyanın değişebilmesi için insanlığı cesaretlendirdiler. Irak’ta olduğu gibi isyancıla-

Grev zaferle sonuçlandı Eskişehir Doruk Ev Gereçleri Fabrikası’nda başlayan grev kazanımla sonuçlandı.

DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası ile MESS (Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası) arasında uzun bir süredir yürütülen 2010-2012 metal işkolu grup toplu iş sözleşmesi sonucu anlaşmaya varılamaması, 10 bin işçinin grev kararı almasına neden olmuştu. İşveren sendikası MESS’in 30 yıllık dayatmasına karşı; 21 yıl aradan sonra tam 33 fabrikada 10 bin işçinin yaydığı direniş dalgası şimdi her yerde kazanmaya devam ediyor. İlk zaferin Gebze Çayırova’da Areva Fabrikası’nda daha grev başlamadan kazanılmasının ardından bir zaferde Eskişehir’den geldi. İşveren, Birleşik Metal-İş’in şartlarını kabul etti. Anlaşmaya göre; • 600 metal emekçisinin olduğu Doruk Fabrikası’nda işçileri ücretlerine 44 ile 109 kuruş arasında zam yapılacak. • Daha önce 2. kademe olan sosyal hakları 1.kademe olacak. Birleşik Metal-İş bu anlaşma ile Doruk Fabrikası’nda da MESS ve Türk-İş arasında imzalanan anlaşmadan daha üstün olan bir anlaşma imzalamış oldu.

Doruk Fabrikası’nda direnişte olan bir işçi ile grev hakkında düşüncelerini sorduğumuz kısa bir röportaj yaptık: Bu greve başlama sebebiniz nedir? İşverenden talepleriniz nelerdir? Bu grev sadece Eskişehir’de değil, tüm ülkede metal işçilerinin başlattığı grev. Bizim işverene karşı art niyetimiz yok. Biz genel haklarımızı istiyoruz. Ne bir kuruş fazla ne bir kuruş eksik. Biz de her insan gibi hakkımızı istiyoruz. 8 gündür grevdesiniz. Tüm Türkiye’de çıkılan grevin burada gidişatı nasıl? Tabi greve tüm Türkiye’de bizimle beraber çıkmaları bizim için çok önemli. Herkes bize ne kadar çok destek olursa biz o kadar güçleneceğiz. Biz diğer işçilerinde örgütlenmelerini ve herkesin bize katılmasını istiyoruz. Türkiye’de benzer koşullarda çalışmak zorunda kalan işçilere söylemek istediğiniz şeyler var mı? Onlar da direnişimize destek vermeli ve bir an önce örgütlenmeliler kendi içlerinde. Onlarda birlikte mücadele ile ayakta durabildiklerini göstermeliler. Zafere direnerek ulaşabiliriz.

rı kurtarmak bahanesi ile Libya topraklarına saldıran emperyalistler Kaddafi gibi halkların düşmanıdır. Muhalifleri silahlandırmaya çalışan emperyalistler kardeşin kardeşe kurşun sıkmasını istemektedirler. Bir diğer kapitalizm felaketi enerji rekabeti üzerine kuruludur. Japonya’da halkın yaşadıkları sadece doğa felaketi değil bir kapitalizm felaketidir. Kapitalizm için insan olmasın ama mutlaka kâr olsun. Nükleer felaketten dünya bu kadar kötü etkilenirken AKP hükümeti hiç istifini bozmadan nükleer santral anlaşmaları imzaladı. AKP hükümeti bir taraftan gazetecilerin basılmamış kitaplarını yasaklıyor. Basılmamış kitap düşmanı, düşünce düşmanı, ideoloji düşmanı hükümetin bu halka hiç bir iyiliği dokunamaz. Bu hükümet döneminde kadın cinayetleri % 1400 arttı. Kadın cinayetlerini durdurmak için meclise kadar kendi yasa teklifini götüren partimizin kadın örgütü önemli başarılara imza atmış bulunmaktadır. Üretenlerin yönettiği bir dünya yegâne seçenektir. Kriz döneminde sosyalist devrimimizi yaratmanın imkanı vardır. 41 ilde örgütlenerek il, ilçe, beldelerde partimizin bayrağını, sosyalizmi her köşeye taşımalıyız. Asgari ücreti bir araya ge-

Hicret

M

tirmek için çocuğunun yüzünü günde bir saat görenler, ağır işgücüne rağmen hakkettiklerini hiç bir zaman alamayanlar, sigortalı olduğunu sanıp aylarca sigortasız çalıştırılarak haklarından çalınanlar, iş cinayetlerinde arkadaşlarını kaybedip aynı işte çalışmak zorunda kalanlar, aylarca çalışıp ortadan kaybolan taşerondan hakkını almaya çalışanlar, yıllarca üniversiteden sonra hemen çalışabilmek için dirsek çürütüp bittikten sonra işsizler ordusuna katılanlar, iş aramaktan bıkıp umudunu kaybedenler, kadın katliamlarında yakınlarını kaybedenler, geleceğini isteyen gençler, nefret cinayetleri ile burun buruna yaşayan LGBTT’ler, dili ve kimliği için mücadele eden kürt halkı, 17000 faili meçhulün hesabını sormak için mücadele

Neden 1 Mayıs?

1 Mayıs; işçilerin, dayanışma, yardımlaşma, kardeşlik ve yolsuzluğa, yoksulluğa, sömürüye, karşı seslerinin birleştiği ve en gür çıktığı gündür. 1886’da Amerikalı işçilerin 12 saat ve haftada 6 gün olan çalışma koşullarının, 5 gün ve 8 saat olması için burjuvaziye (patronlara) karşı başlatmış olduğu genel grev hızla yayılmış, direniş zaferle noktalanmıştır. Burjuvazinin yoğun saldırıları sonucu 4 işçi idam edilmiştir. İşte bunun içindir ki 1 Mayıs, işçilerin, dayanışma ve direnişin sembolüdür.

2010’da Taksim’i kazandık

Türkiye işçi sınıfı ve devrimciler 1977’de 34 şehit verdiği1 Mayıs Bayramı’nı ve Taksim Meydanı’nı yeniden kazanmak için yıllarca mücadele etmiştir. Polisin coplarına, gaz bombalarına maruz kalıp yılmadan, ısrarla Taksim Meydanı’nı isteyen işçilerin ve devrimcilerin kararlılığı ile bu ülkenin en güzel meydanı emekçilerin haklı mücadelesine açılmıştır. Bu ülkenin en güzel alanlarını, en güzel meydanlarını üreten Türkiye işçi sınıfı, üretenlerin yönetimi için bu alanlara sahip çıkmalıdır. Yasaklamalara, baskılara, şiddete boyun eğmemelidir. Başı dik, sesi gür ve yumruğu sert bir şekilde çıkıp haykırmalıdır: Üreten Biziz Yöneten de Biz Olacağız!

edenler, işkencede yakınlarını kaybedenler, gözaltında yakınlarını kaybedenler, Cumartesi Anneleri, nükleer santrallere hayır diyenler, tutuklanan gazeteciler için meydanlara çıkmak isteyenler, tutuklanan siyasetçiler için meydanlara çıkmak isteyenler, bir daha Japonya gibi nükleer felaketlerle karşılaşmamak için mücadele diyenler, kapitalist zalimler nedeniyle yakınları sürgünde olan cezaevinde olanlar, inançları yüzünden ezilenler, kimlikleri yüzünden dışlananlar Emekçi Hareket Partisi’nin yüreği sosyalizm için atanlardan oluşan kortejine hepinizi davet ediyoruz. Üreten biziz yöneten de biz olacağız. YAŞASIN 1 MAYIS!

EHP 1 Mayıs’a hazırlanıyor Emekçi Hareket Partisi örgütlü olduğu tüm illerde 1 Mayıs hazırlıklarına başladı. Geçtiğimiz yıl Taksim’de partimiz güçlü kortejiyle yerini almıştı. Bu yıl da Yıldız Yumruk’u Taksim Meydanı’na taşıyacak olan partimiz illerde güçlü bir propaganda ile halkımıza emek ve demokrasi mücadelesini anlatıyor. İllerde yaptığımız siyasal gündem toplantıları ile yoldaşlarımız yürütülecek 1 Mayıs çalışmaları, hedefleri ve 1 Mayıs’ın siyasal tarihi üzerine değerlendirmeler yaptı. 1 Mayıs hazırlıkları için bütün illerimizde 1 Mayıs komiteleri oluşturuldu. Emekçi Hareket gazetemizin ilçelerde, üniversitelerde, kent merkezlerinde yaygın bir şekilde dağıtımı yapılmaya devam ediyor. Önümüzde kalan 1 aylık süre zarfında da, partimiz kent merkezlerinde açacağı stantlarda çalışmalarımızı duyuracak, gazetemiz ve bildirimiz 1 Mayıs stantlarında halkımıza dağıtılacak. İllerde 1 Mayıs’ı değerlendirmek için her hafta genel üye toplantılarımız yapılacak. “Daima” teorik dergisi Siyasi Büro Üyemiz Hakan Öztürk’ün sunumu ile tüm illere canlı yayın ile aktarılacak. Emekçi Hareket Partisi geçtiğimiz yıllardaki Taksim kararlılığını bu yıl da gösterecek. Güçlü korteji ile Partimiz Yıldız Yumruk’u Taksim’de parlatacak.

Anayasa Mahkemesi 4-C’nin iptalini reddetti

Direnişleri tüm Türkiye’de tarih yazan TEKEL işçilerinin de tabi olduğu 4-C yasasının iptal istemi Anayasa Mahkemesi tarafından reddedildi. Danıştay tarafından “Anayasaya aykırılık” gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi’ne gönderilen ve 44 bin kişinin mağdur olduğu yasa mahkemece “Anayasaya aykırı değildir.” denilerek iptal etmeme kararı aldı. 4-C, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4-C fıkrasıyla belirlenmiş ‘geçici personeli’ kapsıyordu. Mahkemenin bu kararı “güvencesiz ve geçici çalışma biçiminin” geçerli olmaya devam edeceğini gösteriyor.

ikrofonu uzatıyorlar genç adama ve genç adam elbette ki, Fransa’ya geri döneceğini söylüyor. Bunu, bir çare bulmuş olmanın ferahlamasıyla söylüyor. Biraz da olsa mutlu. Fransa’ya dönecek ve kurtulacak. Fransız Devrimi’nin ve Paris Komünü’nün yaratıcıları Japonya’dan kaçıyor. İnsanlığı kurtarmak için defalarca soylu sıçramalar yapmış bir kavmin evlatları bugün ancak bu kadar. Peki, çileli Japon halkı ne olacak? Bu soru ne mikrofon uzatanın ne de cevap verenin gündemi değil. Bir kötü kalpli sekreterin felsefesiyle “o sizin sorununuz beyfandı”. Bu soru televizyonlarında durumu izleyen insanlığın da gündemi değil hala. Bir Fransız ne yapabilirdi ki nükleer santral kazası olduğunda? Ülkesine geri dönerdi. Buraya bir işaret koysak ve bir baksak insan olmaktan kaç fersah gerideyiz diye? Kar için rekabet edildi, hammadde için rekabet edildi, enerji için rekabet edildi ve sonunda ne oldu? İşte bu oldu. Nükleer enerjiden yararlanıp ta, öne fırlamak isteyen ülkelerden birinde daha nükleer santral patladı. Enerji konusunda rekabet varken, nükleer santrallerin kurulması engellenebilir mi? Nükleer santraller varken, kazalar engellenebilir mi? Acı tecrübeler gösteriyor ki ikisi de mümkün değil. Peki, nükleer santralleri ortadan kaldırmak için uluslararası rekabeti ortadan kaldırmaya ne dersiniz? Ben şahsen Allah derim. Ne oldu işi kapitalizmi ortadan kaldırmaya mı getirdim? Çok mu ideolojiğim? Siz gerçekçi, bilimsel ve serbest kafalısınız değil mi? Sizin çözümünüz ne öyleyse? Fransız genç adamın Tokyo’dan, Paris’e gitmesi mi? Hem Fransızlar hem de Japonlar için bir çözümü yok mu kimsenin ey insanlık? Japonlar unutularak Fransızlar nasıl konuşulabilir? Bu kadar karardı mı kalplerimiz? Şu insanlığın çekildiği yere bakınız. Rekabetin ortadan kaldırılmasını konuşmamak için, Japonya’nın lafını açmak istemiyor. Kapitalizm, insanları insan olmaktan çıkardı konuşmadınız. Kapitalizm, korkunç diktatörlerin, korkunç işkencelerini yarattı konuşmadınız. Kapitalizm, haddi hesabı olmayan işsizlik ve yoksulluk yarattı konuşmadınız. Bakalım şimdi ne yapacaksınız? Kapitalizmin rekabetçi doğası dünyayı yok etmenin son dönemecinde. Japonya’dan yükselen radyasyon Amerika’ya da, Avrupa’ya da ulaşabiliyor. Hiç sorun değil. Uranyum eşitlikçi bir element. Radyasyonu paylaştırıyor. Aynı zamanda enternasyonalist bütün ülkelerin üstüne yayılıyor. Sınırlar yok onun için. Uranyum bütünsel düşünüyor. Meselelere dünya ölçeğinde bakıyor. Bu hasletler sadece insanlıkta yok. Çernobil’de kaza olursa Ukrayna’daki Türkiyeliler nereye dönmeli? Türkiye’ye mi? Bir insan bir sorunla karşılaşınca hep özüne mi dönmeli? Ülkesine mi dönmeli? Çocukluğuna mı dönmeli? Fabrika ayarlarına mı dönmeli? Damarlarındaki asil kana mı dönmeli? Bir insan neye dönmeli? Bir insan ömrünü neye vermeli? Bir insan aklına ve vicdanına dönemez mi? Olamaz mı? Nükleer kazaları rekabet, rekabeti kapitalizm yaratıyorsa, kapitalizmi ortadan kaldıralım, diyemez mi? İnsanlık sadece Japonya’dan Fransa’ya mı gidebilir ya da Libya’dan Türkiye’ye? Hz. Muhammed, yeniden Mekke’den Medine’ye gidemez mi hiç? Lenin, Finlandiya garına giremez mi? Mao, uzun yürüyüşü bir kez daha başlatamaz mı? Ernesto, Arjantin’den Küba’ya göçemez mi? İnsanlığın aklına ve vicdanına dönen büyük bir hicret başlatılamaz mı?


4

7 Nisan 2011

Kaddafi bahane işgal şahane

Emperyalizmin Masalları

İşte emperyalist devletlerin demokrasi yalanlarından birkaç örnek;

Tunus ve Mısır’da halk diktatörleri devirdi. Libya’da da Kaddafi’ye direniyor. Tüm dünyadaki adaletsizliklerin ortağı emperyalistler ise fırsattan istifade Libya’yı işgal ediyor.

- NATO aracılığıyla kurulan derin devlet güçleri binlerce kişinin öldürülmesi ve göz altında kaybedilmesi olaylarına imza attı. - Emperyalizmin çıkarına ters düşen ülkelerde askeri darbeler örgütlenerek milyonlarca insan cunta rejimleri tarafından katledildi. Şili, Vietnam, Kamboçya... -2001 - ABD 11 Eylül saldırılarını ve uluslararası terörizmi bahane göstererek Afganistan’ı işgal etti. İşgal sırasında resmi rakamlara göre yaklaşık 5000 sivil öldürüldü. -1990 – Petrol rezervlerinin peşindeki ABD, Irak’ı Kuveyt’le olan savaşı bahane göstererek işgal etti. Savaşta 200 bin Irak askeri ölürken 100 binden fazla sivil de katledildi. -2003 – ABD, “Irak’ı özgürleştirme Operasyonu” adını vererek, insan hakları ve demokrasi götürüyoruz söylemleriyle süsleyerek Irak’ı işgal etti. İşgal esnasında ve sonrasında yaklaşık 1 milyon sivil yaşamını kaybetti.

Diğer ülkelerde ayaklanmalardan sonra en azından diktatörler ülkeyi terk etmişlerken Libya’da durum oldukça farklı ilerlemekte. Kaddafi’nin baskıcı ve zorba rejiminin yönetimindeki Libya halkı 42 yıllık öfkesini başka ülkelerde gelişen ayaklanmalardan da feyz alarak sokaklarda dile getirmeye başladı. Kaddafi’nin buna karşı tepkisi oldukça sert oldu ve muhalifleri kanlı bir biçimde susturmaya çalıştı. Ayaklanmanın büyümesiyle birlikte geri adım atmak bir yana verdiği demeçlerde halkını tehdit etmeye başladı. Emperyalistler İş Başında Tam da bu noktada başını Fransa ve ABD’nin çektiği güçler devreye girerek her zamanki bilindik söylemleriyle, yani “insan hakları ve demokrasi götürüyoruz” vaadleriyle Libya’ya mü-

dahele edeceklerini açıkladılar. Çok geçmeden NATO askerleri yola çıktılar ve Libya’da emperyalist işgal başladı. NATO’nun harekatıyla birlikte ölen sivillerin sayısının artmasından başka bir şey değişmiş değil. Zaten Kaddafi’nin elinde can çekişen Libya halkının başında şimdi bir de emperyalistlerin bombaları ve füzeleri patlıyor. Erdoğan’dan 180 Derece Bu süreç içerisinde “NATO’nun Libya’da ne işi var” diyen Başbakan Erdoğan 180 derece dönüş yaparak TBMM’den tezkereyi acilen çıkardı. Başka bir deyişle Türkiye bir fiil Libya’ya yapılan emperyalist saldırının bir parçası haline geldi. Son olarak ise Libya’yı bombalayan uçakların Adana’ki İncirlik Askeri Üssü’nden kalktığı ortaya çıktı.

Mülteciler ölüm orucunda

Aralarında iki çocuğun da bulunduğu dokuz mülteciden çocuklar dışındakiler ölüm orucuna başladılar. Van’daki BM temsilciliğinin önünde başladıkları eylemi sürdürüyorlar. “Yaralarımız bile farklı olsa Gözyaşlarımızın tadı bir ben sen o hepimiz aynı hikayedeyiz her nerde olursak olalım başlangıç ve bitiş aynı dünyanın her yeri kalem sona doğru hızlıca koşuyorum” Birisi kadın, beşi İran’daki Kürt hareketinden olan siyasi mülteciler 2007 ile 2010 yılları arasında BM’den cevap almalarına rağmen başka bir ülkeye halen gönderilmemişler ve kampta tutuluyorlar. Eylemdeki mültecilerin iki talebi var: 1. BM’nin Türkiye temsilciliğinin bir an önce gönderilecekleri ülkeyi belirlemesi. 2. Ülke belirlendikten sonra

tekrar senelerce bekletilmeden hemen üçüncü ülkeye gönderilmeleri. Ölüm orucundaki siyasi mülteciler dün BM temsilciliğine ilettikleri bildiride “Kuruluşunuzun bu üzücü ve çok acı davranışına, bizim hayatlarımızın önemsenmemesine üzülüyoruz. Bu yüzden bizler de hakkımızı alana kadar ve isteklerimiz gerçekleşene kadar başlatmış olduğumuz ölüm orucunu sürdüreceğiz.” diyorlar.

Peyman Bashiri

İran’da idamlara son

Farzad Kan a m g a r, Şirin Alamholi, İhsan Fe t a h i ’ n i n ve Şirkoh M a re f i ’ n i n idamına baktığımzda, aslında iran halkının bastırılması ve bu kapitalist-faşist rejiminin hayata tutunması için olduğunu görebiliriz. Ondan daha önemlisi İslami rejim Şirkuh’un tam bir Mayıs’ta ki idam cezasının aslında üç mesajı var: Birincisi İslami Cumhuriyeti’n bir yandan işçi hareketini, diğer taraftan Kürdistan hareketini ve İran halkına tüm hareketinizi bastırıyorum, demeye getirmesidir. Burada sosyalistlere düşen görev ise, idamın her turuyle mücadele etmektir. Yaşasın Dünya İşçilerinin Dayanışması Yaşasın Enternasyonal Hareket

YGS’de şifre skandalı büyüyor

Geçen yıl KPSS’de yaşanan kopya nedeniyle bu sene YGS için sözde alınan önlemler boşa çıktı. Sorunun öğrencilerden kaynaklı olduğunu savunan ve çözümün öğrencileri didik didik aramakta olduğu zihniyeti yine körelmişliğini gösterdi. Sınavda kullanılan kalemlerin tehdit olduğu gerekçesiyle sınav merkezi tarafından temin edilmesi de çözüm geliştirmedi. Sınavda yine yolsuzluk olduğu anlaşıldı ve sorunun kaynağı sınav sorularının kendisinde. Çözüm ismi değiştirmekte değil ÖSYM’de yapılan değişikliklerin yapısal olduğu iddia edilse de yapılan

yenilikler çözüme yönelik değil. Çözümü tespit edip somut öneriler sunan özneler dikkate alınmadan yapılan değişiklikler görüldüğü gibi çözüm üretmiyor. Amaç sorunun çözümü değil Çözüme yönelik adımlar atılmıyor. Alınan bu önlemlerin sadece göstermelik olduğu ise sınav sonrası yaşananlar göstermektedir. Sınavda tedbir amaçlı verilen kalemlerin karşılandığı şirketin YÖK Başkanı’na ait olduğu ise gözlerden kaçırılmayacak bir ayrıntı.

Liseli öğrencilerin uğradığı bu haksızlık için sınav sistemine ve bu sistemin içinde barındırdığı ÖSYM’ ye karşı Zonguldak madenci anıtı önünde Liseli Muhalefet, Genç-Umut ve Liseli Hareket’in bulunduğu lise örgütleri bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Zonguldak madenci anıtı önünde gerçekleşen basın açıklamasında liseli örgenciler ÖSYM’nin tesadüf

açıklamalarıyla bu sistemin ne denli güvenilir olduğunu vurgulayarak ÖSYM başkanı Ali Demir’ i istifaya çağırdı. Eyleme katılan örgenciler “parasız eğitim!,sınavsız üniversite!” sloganıyla bu eğitim sisteminde yapılan haksızlıkların önüne geçilmediğini hatta haksızlıklara ortak olunduğunu belirterek eşit, parasız, sınavsız ve bilimsel bir eğitim taleplerini yinelediler.Artık bir açıkla-

Görünen o ki emperyalistlerin Ortadoğu’daki pastadan pay kapma isteği güncelliğini hala koruyor ve Türkiye de pastadan aslan payını almak iseyen ülke-

lerin başında geliyor. Libya halkı ise tüm bu saldırılar karşısında direnmeye devam ediyor.

Halil Altunpolat

NATO Ne Zaman NATO, gitgide güçlenen Sovyet Bloku karşısında Batı’nın ortak bir güç halinde birleşmesi sonucu zaruri olarak kuruldu.

4 Nisan 1949 yılında Washington’da kurulan NATO temelde 3 nedenle kuruldu. Birincisi SSCB’ye karşı kapitalistlerin bir savunma örgütü, ikincisi ABD’nin Avrupa ülkelerinin yanında yer almasını sağlamak, üçüncüsü de Almanya’nın yeniden silahladırılmasını sağlamaktı. Böylece Sosyalist bloğa karşı etkin bir politik ve yer yer askeri müdahalelerde bulunan bir birlik kurulmuş oldu. Türkiye NATO’ya Ne Zaman Girdi? Türkiye Yunanistan’la birlikte NATO üyeliğine kabul edildi. Böylece Türkiye de emperyalist güçler arasında fiilen yer almaya başladı. Türkiye NATO’ya girebilmek için Kore’ye asker göndererek bağlılığını ispat etmeye çalışmıştır. NATO’nun İcraatları - Savunma amaçlı bir örgüt olarak kurulduğu iddia edilmiş olsa da kendi belirlediği Kuzey Atlantik sınırları dışındaki

birçok operasyonda yer aldı. - Kurulmasıyla birlikte üyesi olan ülkeler de İtalya’daki Gladio tipi derin devlet faaliyetlerinin örgütlenmesi için kolları sıvadı. Bu örgütler özellikle sosyalist hareketlerin yok edilmesi için etkin bir biçimde kullanıldı. - 1990’da sosyalist bloğun yıkılmasıyla birlikte kendine yeni görev alanları açan NATO ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerinde önemli roller üstlendi. - NATO Sol-sosyalist iktidarların olduğu ülkelerde bir yandan derin devlet çalışmaları yürütürken bir yandan da buralardaki askeri darbelere zemin hazırlayarak cunta rejimlerinin kurulmasını sağladı. - Emperyalizmin askeri gücü olarak çalışmalarına devam eden NATO son olarak Libya’nın emperyalistler tarafından işgalinde yine en önemli rolü üstlenmiş durumda.

Suriye diktatöre karşı

Dara kentinde başlayan eylemler, Suriye’de birçok kente sıçradı. Esad Hükümeti, isyanının yaşandığı her şehire çok sayıda asker göndermesiyle, halka açılan ateş sonucunda ölü sayısı 100’ü aştı. Halk, çöp konteynır ve taşlarla barikat kurarak, faşist diktatöre karşı direniyor. Sünnilerin ve Alevilerin birlikte dayanışarak direnmesi dikkat çekti. 1963’ten beri OHAL’le yönetilen halk, köklü reformlar istiyor.

İşgalin nedeni ayaklanmalar mı?

Liselilerin geleceğine hile karıştırılamaz ma yapılmasının önemi olmadığını, emeklerinin çalındığını ve bu eğitim sistemi değişmedikçe bu olanların son bulmayacağını dile getiren öğrenciler sık sık “parasız,sınavsız eğitim”, “eğitim hakkımız engellenemez”, ”örgenciyiz haklıyız kazanacağız” sloganlarını atarak eylemlerini sonlandırdılar. Liseli Hareket Ankara ve Mersin’de de eylemlerini gerçekleştirecek.

Güncel tartışma konularından biri de Ortadoğu’da gelişen ayaklanmaların emperyalistler tarafından desteklendiği yönünde. Ancak bu iddia belirgin bir biçimde sorunları görmezden gelen bir yaklaşım olmanın ötesine geçemiyor. O sorun da şu: Ortadoğu ülkelerinde ciddi bir açlık, yoksulluk ve işsizlik sorunu var. Tunus’ta ayaklanma işsiz bir gencin kendini yakmasıyla başlamıştı. Benzer şekilde Yemen, Mısır, Suriye ve son olarak da Libya’da da ayaklanmaların temel nedeni insanların yoksulluğu. Emperyalistler açısından bakıldığında elbette yaşananları izlemekle yetinmeyecekleri gün gibi ortada. Yani bu kadar çok petrolün ve ucuz işgücünün olduğu başka bir deyişle pastanın bu kadar büyük oldu-

ğu Ortadoğu’da emperyalistler kendine pay almanın derdinde. Bu emperyalistkapitalist düzenin önümüze koydu doğal bir sonuç. Eğer bu sonucu değiştirmek istiyorsak ezilen halkların mücadelesini görmezden gelemeyiz. Evet, emperyalistler Libya’yı ayaklanmayı bahane ederek işgal etmiş olabilirler. Ancak unutmamak gereken birşey var ki, ABD Irak’ı “Özgürleştirme” bahanesiyle işgal etmişti. Yani emperyalistler için işgale neden yaratmak kolay. Bu nedenle halkın başkaldırısını görmezden gelemeyiz. Diktatörlük rejimlerine ve sömürü düzenine karşı olan ayaklanmalar iyidir ve içinde bir yerlerde bir devrim ihtimalini de barındırdığını görebilmek gerekir.


5

7 Nisan 2011

Krizin sonu var mı?

Cüneyt Akman kimdir?

“Marksist Kriz Kuramları Işığında Küresel Kriz” çalışmasıyla bizlerle buluşan Cüneyt Akman kriz konusunda ele aldığı kapsamlı çalışmasıyla sorularımızı yanıtladı. Türkiye solu krizi doğru ele alabiliyor mu? Krizi yorumlamak başka bir şey, deprem, salgın hastalık gibi yarattığı etki başka bir şey. Hatta daha vahim etkileri var. Bırakın teğet geçmeyi, Dünya’da krizden en çok etkilenmiş ülkelerden biridir Türkiye. Çünkü işten atılmalar daha fazlalaşabiliyor. Bu krizin zor bir tarafı vardı; önceden bildiğimiz kriz şablonlarına bazı bakımlardan çok uyuyordu, bazı bakımlardan hiç uymuyordu. 1970’lerde çok yaygın bir Marksist kriz teorisi, Marks’ın, Kapital’de de işlediği, azalan kar oranları veya düşen kar oranları teorisidir. Tüketim, kapitalizmin bir aracıdır, pekâlâ sosyal demokrat politikalarla bu gelir dağılımı biraz düzeltilebilir; böylece kapitalizm artık krize girmez. Marks şunun altını çizer: Kapitalizmde, hele de büyüyen bir kapitalizmde, düzgün orantıları kuracak bir mekanizma yoktur. Planlı bir ekonomi olmuş olsa bu orantıları tespit eder, yapmaya çalışırsın. Bir toplam malın içinde değer olarak baktığımızda Marksist düşüncede ölü emek dediğimiz yani işçilerin canlı emeğinden sömürülerek biriktirilmiş üretim araçları vardır. Bir de canlı emek dediğimiz; bu da yaptığınız normal bir yatırımda veya bir sanayicinin yaptığı yatırımda aldığı bir makinenin fiyatı ya da kiraladığı işçilerin ücretleri ve hammadde vardır. Marks der ki zaman içinde değişmeyen sermayenin yani makinelerin değer olarak oranı işçi ücretlerine oranla artar. Bir şartla; artık değer oranı sabit kalır. Yani hiçbir reformist politika bu durumu değiştiremez. Bu 1920’lere kadar giden bir düşüncedir esasen. Fakat ilginç olan 1970’lere kadar bu başat bir kriz teorisi olarak ön plana hiç çıkmamıştır. 70’lerde böyle oldu. Buradaki kâr oranının düşmesi, sermayenin organik bileşiminin artmasıyla alakalı bir şey. Fakat bu, tedrici olan bir şey. Bu tedrici harekette kriz için bir zemin hazırlasa da krizi kendi başına yaratması olsa olsa bir durgunluğa götürür. Dolayısıyla zaman içinde, aslında uzun dönemde bizi bunalım teorilerine götürdü. Yani uzun dalgalar teorisine. Kriz dönemselleştirmesi yapılabilir diyebilir miyiz? Mahir’in bahsettiği bunalım, bizim bildiğimiz krizin ötesinde bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu bir siyasal, rejimsel ve aynı zamanda alt yapısal bir kompozit. Birleşik dünya çapındaki bir hadiseyi anlatır. Dolayısıyla bunu üçüncü bunalım dönemini diye ele almamak lazım. Dolayısıyla bu işimize yarar mı, meseleye bakmak için önemli bir zemindir. Fakat o zemini, o düşünceyi algılamazsak zarar verir. Şimdi Türkiye öyle bir büyüdü ki o büyümenin sağlıklı bir büyüme olup olmadığı ayrı bir tartışma fakat 1 trilyonluk bir rakamla büyümüş bir ekonomimiz var. Ve dışa çok açılmış, ihracat talebine çok duyarlı, pazar kavgası yapmak zorunda. İşte Lenin’in daha öncesinde Buharin’in ondan önce başkalarının anlattığı emperyalizmin temel pazar kavgası meselesi, Türkiye’nin ciddi sorunudur. Yani Türkiye eskisi gibi bir tane batılı koltuk altında onun yardımlarıyla falan istese de yaşayamıyor. Çünkü büyük paraya ihtiyaç var. Öbür taraftan da tek başına bu işi yapacak asla gücü olmadığından böyle büyük bir emperyal haline ge-

lemediğinden bir yerlere yedeklenir. Bu Mahir’in anlattığı anlamda 60’ların Türkiye’sinin de önemli farkıdır. Ciddi bir emperyal güç haline mi gelmeye çalışacak bilemiyoruz, işi zor. 70’lerde başlayan krizin sürdüğünü konuşabilir miyiz? 70’ler krizi derken burada çok ciddi bir ekonomik kriz yaşandı. Bugünlere getiren şey bu: 1974 petrol krizleri vs. Hep bir önceki kriz bir sonraki krizi tetikledi. Yani o 74’lerdeki şiddetli kriz bir enflasyonla çözülmeye çalışıldı küresel çapta. Bu sefer onun yarattığı küresel tahribat, bir müddet sonra enflasyon çok yaygınlaştığında, kapitalistlerin elindeki sermaye değersizleşmeye başladı. İkincisi de sendikaları falan yok ederek, işçilerin taleplerini engelleyerek, bu iş yapılırken bunun getir-

tetikleyici bir faktör oldu mu? Dünya’da bir Geniş Ortadoğu projesi vardır: Bir ucu Afganistan, öbür ucu Bosna’dadır, Kuzey Afrika’yı da içerir. Dünyanın iki bloklu sistem haline gelmesiyle daha önce olması düşünülmeyen bir nevi Bask rejimler ya da milliyetçi rejimler ya da sosyalizan rejimler, Ortadan kaybolduğunda, iki bloklu rejim için, 1990’lardan beri bu yapılmaya çalışılıyor. Emperyalizmin şu anda yaptığı, eski olması gereken, Sosyalist bloğun olmadığı dönemdeki rejimle, dünyada yeniden örgütlenmek. Bunun Ortadoğu’daki adı Geniş Ortadoğu Projesi olarak yapılmaya çalışılıyordu. Emperyalizmden daha içli dışlı ilişkileri kurmuş olan; Mahir’in terimini kullanalım onu içselleştirmiş olan bu proje, daimi sürecek ve yaptırılmaya çalışılacak. Fakat bunun şu sıralarda ortaya çıkma-

Türkiye’de ekonomik krizleri genellikle siyasal krizler yaratır. Bu şekilde egemen ittifak çözülmeye başladığında, zaten ekonomik kriz de başlar arkasından.

Kapitalizmin temel çağımızın son dönem bunalımı finansallaşma bunalımıdır. Kapitalizmin üretimin içinde finans piyasasının etkinliği giderek artıyor. diği bazı sorunlar çıktı. Bu sefer kendi ülkeleri de dahil olmak üzere birçok ülkede büyük krizler başladı. 1980’ler sonrası dünyada krizlerin sıklığının çok fazla olduğu dönemdir. Dünyada mali krizlere yol açtı o sırf para politikası vb. şeyler. Sendikalar bloke edildi, işçilerin saat ücretlerinin de kesilmesi bu sefer de efektif talep sorununu yarattı: Efektif talep sorununu aşmak için bunlar bireysel borç vermeyi geliştirdiler. Bunların üzerinden yaratılmış muazzam bir menkulleştirme operasyonu geldi. Bu menkulleştirmeden kastettiğim özel bir tür finansal operasyondur. Bu son krizi de yaratan menkulleştirmenin getirdiği aşırılıklardır. İnsanlara maaş yerine borç vermeye kalktığın için bu oluyor. Yani kapitalizm, mevcut bir krizi çözmek için bir operasyon yapıyor. Kapitalizmin bir tarihi biçim olarak ciddi sınırlamalarıyla ikide bir kafasını oralara vurması ve dolayısıyla o sınırlamaları çözmeye çalışmak için başka yerlerdeki sınırları aşırı zorlamasından kaynaklanıyor. Onu yapmaya çalıştıkça bu tarihi sınırları çözemediği için içeride aşırı operasyonlar yapıyor. Şimdi biz bunu çözemediğimiz müddetçe de bu beceriksizliğimizin maliyetini de bütün dünya halkları olarak ödüyoruz. Bir yandan da Ortadoğu ‘da gelişmeler var: Tunus’ta, Libya’da, Mısır’da olan ayaklanmalar var. Kriz oradaki ayaklanmalarda

ve Amerika’nın 11 Eylül gibi en temel düşmanı olarak görüp aynı zamanda en çok kucaklamak istediği rejim aynen de bu. Ve demokratik olarak hareket etmesi gerekirse mesela Bahreyn’i desteklemesi lazım ama olamaz çünkü oradaki çoğunluk Şii. Dolayısıyla oraya Suudiler ayaklanan halka ateş açtılar ve orayı öyle bastırdılar. Amerika’nın 1990’dan beri en çok hedef aldığı yerlerden biri Suriye idi. Suriye şimdiye kadar manevralarla paçasını hep bu zamana kadar kurtardı. Şimdi de tabi onu yıkarsa yerine tekrar İslamcı kökten dinci bir şey gelir mi diye düşünceler var. Kürtler gene rejimin dışında kalmışlar orada. Bir yerlerden para bulur, kendisinin bir araya gelmesi mümkün olmayan ittifaklara para dağıtarak yanında tutar. Türkiye’de ekonomik krizleri genellik-

Krizin vahim etkileri var. Bırakın teğet geçmeyi, Dünya’da krizden en çok etkilenmiş ülkelerden biridir Türkiye. Çünkü işten atılmalar daha fazlalaşabiliyor. sının önemli nedeni bu halk ayaklanmalarını da kendileri oluşturmuş diye bakmamak lazım. Mısır için ne geri bir ülkedir, ne reform yapmıştır, ne IMF’yle görüşmüştür dendi. Ama öyle değil. IMF tarafından 4 sene arka arkaya en reformcu ülke diye ödül almıştır. Özelleştirmelerden tutun, borsadan bütün bu operasyonların en fazla uygulandığı ve dolayısıyla işsizliğin alıp başını gittiği bir durum ortaya çıktı. Türkiye’yle kıyaslarsak 80’lerin ilk yarısına denk gelen bir dönem oldu. Tunus için de böyle; çok ileri bir ülkedir. AKP ve CHP gibi partiler hep sadakavari sosyal yardım projeleri öneriyorlar. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz. Doğrusunu isterseniz ben AKP’nin halk nezdindeki meşruiyetinin kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Orta Doğu’daki rejimlerden biraz daha farklı bir pozisyonu var tek tek bakıldığında. Suudi Arabistan en eski rejimlerden bir tanesi. Tamamen Amerikan askeri yardımı ve inanılmaz petrol gelirlerinin sadaka gibi dağıtılmasıyla ayakta duran ve bütün bu vahabi ideolojisine rağmen kendi halkına karşı kendisini çok zayıf hisseden, tedirgin hisseden bir kraliyet ailesi var. En tehlikeli rejimlerden bir tanesi Suudi rejimidir ve ABD açısından en ciddi problemlerden bir tanesidir. Yani dünyada İslamcı fundemantalistlerin o kökten dinciliği yaya yaya

le siyasal krizler yaratır. İşte bu şekilde egemen ittifak çözülmeye başladığı zaman, zaten ekonomik kriz de başlar arkasından daha şiddetli. Şurayı biraz daha açabilir miyiz: Türkiye’nin ekonomi gidişatı iyi gibi gözüküyor ama ne gibi sorunlar var sizin gözlemlediğiniz. Artı değer üretmiyor. Anlatmaya çalıştığım şey işsizlikle aynı şey. Yani yaptığın senin dünyadaki finansal sermayeyi topluyorsun, bu sene 50 milyar dolar; az bir para değildir, onu alıyorsun buradaki bankacılık sektörüne veriyorsun. Bankacılık sektörü onu finansal çarpan mekanizmalarıyla daha büyük miktarda iç kredi haline getiriyor. Kendi üretmediği, tasarruf etmediği şeyi böylece dış tasarruf olarak kullanıyor. Bundan bir üretim yapıyorsun. Şimdi bundan yaptığın üretim eğer gerçek bir üretim olsaydı, gerçek bir katma değer üretse, aslına bakarsanız bir müddet sonra cari açık vermezsin veya cari açık azalır. O katma değer bir şekilde seni geri döndürecek. Bu cari açığın arttığına göre, sen aslında bir katma değer üretmiyorsun. Türkiye’nin sistemi buna benzer bir sistem olduğundan dolayı, bunun bir de ithalat-ihracata açık olması, Türkiye’deki üretim zincirinin birbiriyle ilişkili mekanizmaları bu ülkede oluşmadığı için, sadece son aşamaları burada oluştuğundan bütün bunlar işsizliğin temel problemlerinden bir tanesini yaratıyor. Ülkede gerçek bir sermaye

Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirdikten sonra kısa bir süre İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde asistanlık yapan Cüneyt Akman, Dünya Gazetesi’nde gazeteciliğe başladı. Birçok ekonomi dergisinin editörlüğünü yürüten Cüneyt Akman’ın, etkileri hala süren 2007 krizi ile ilgili seri kitaplarının ilki olan ‘Marksist Kriz Teorileri Işığında Küresel Kriz’, yaşadığımız küresel bunalım ile ilgili bir taraftan Marksist kriz teorisi geleneği açısından bir başvuru kaynağı özelliği taşıyor.

Emre Öztürk bikrimi oluşturmuyor. Gerçek sermaye birikimini oluşturmadığı için, sermaye birikiminden de tasarruf etmen lazım ki yeni yatırımlar için kullanasın. Tasarruf edemediğin için yeni yatırımları yeniden borçlanmayla yapıyorsun. Cari açık tasarrufun olmadığı anlamına geliyor. Ve ciddi kar elde ediyorsan bir tasarrufun, oradan biriktirdiğin bir şey olmalı. Değişmeyen sermayenin yükseldiği koşullar oluyor. Bunda bir zorunluluk olarak kar oranlarının düşme eğilimi oluyor. Bunun dışında bir ihtimalin gerçekleşmesi mümkün mü? Nasıl ele alırsınız? Kar oranları düşmüyor ki. Şöyle söyleyeyim 100 yıllık tarih içinde baktığında kar oranları bu anlamda düşüyor. Bunun temel bir sebebi var. En esaslı açıklama benim şimdiye kadar duyduğum Marks’tandı. 1970’lerde ve 80’lerde bu konu ile ilgili ciddi tartışmalar vardı. Bir Japon iktisatçı bunu eleştiren bazı formüller yazdı, bunun üzerine tartışmalar koptu. Aktüel kar azalış ve çoğalışlarıyla alakası zayıf. Aktüel nedenlerle örneğin 10 senelik zaman zarfında karlılığın artışı ve azalışı bundan bağımsız demeyim ama bir hayli özerk. Yani 100 yıllık eğilimin içinde örneğin 2007’ye kadar karlar yüksekti. Çok daha enteresan bir şey daha söyleyeceğim, her kriz öncesinde karlar yükselir hatta krizi yaratan şeylerden bir tanesi karların olması gerektiğinden daha yüksek olup sonra ani kötümserlikle tepe aşağı çakılmasıdır. Karlar daha düşük, durağan bir yerde olsaydı bizim anladığımız anlamda kriz olmazdı zaten. Hiçbir kriz kapitalizmde devam etmez. Hep dönemsel olarak tersine hızlı yükselişler olur, zikzaklar çizen dinamik bir sistemdir. Finansallaşmayı buradan anlayabiliyor muyuz? Kapitalizmin temel çağımızın son dönem bunalımı finansallaşma bunalımıdır. Kapitalizmin giderek kapitalist üretimin içinde finans piyasasının etkinliği çok artıyor. Yani toplam GSYH’nin eskiden %10 bile değilken şimdi artık %25’i finans sektörü tarafından üretiliyor. Finans sektörü Marksist şemalarda kısır sektör. Orada bir kar çıksa dahi artık değer çıkmamış gibi oluyor. Marks kredi bölümünü Kapital’de gördüğümüz şekliyle kredi mekanizmalarının ne işe yaradığını anlatır. Üretim için ne kadar elzem olduğunu anlatır. Kredi şunu sağlar; senin gelecekteki yaratılacak değerleri bugünden kullanabilmeni. Finans piyasası geliştikçe kredi zincirinin boyutunu artırabiliyor. Sovyetlerle kapitalist rejimin birbirinden soğuk savaş döneminde, bir üstünlüğü bu kredi meselesini çok iyi kullandılar. Böylece kapitalizm, gelecekteki imkânları şimdiden kullanıp; onlara karşı bir üstünlük sağlarken sosyalizm kendi bankacılık mekanizmalarını çok düzgün kuramadı. Finans piyasaları şunu yapar bir de, mevcut sermayeyi daha da hızlı döndürür. Toplam finans piyasasının miktarı oranı arttığında senin toplam kar oranının kısır olduğundan dolayı azalmasını beklersin. Ancak sermayen eskisinden daha hızlı döner.. Peki kar oranı nasıl hesaplanır? Senede bir hesaplanır. Finans piyasası yükseldi diye kar oranları düşmez; düşmedi de nitekim.


6

7 Nisan 2011

Kızıldeniz Gülsüm Kav

Sadece Sınav Değil Eğitim Sisteminin Bütünü “Şifreli” İki saat kırk beş dakika, Nabız yüksek, beyinler bütün sınırlarını zorluyor, Sorular uzun, sorular zor. Zaman soruları yapabilmek için kısa, temel ihtiyaçlar için çok uzun. Ağızlar kupkuru ama su içemez. Güvenlik nedeniyle sınav salonundan tuvalete dahi çıkılamayacak bu sefer. Hayatını bağladığı bu sınava girerken küpesinden, kemerine, başörtüsünden hızmasına varana kadar didik didik el ile arandı. ÖSYM sınavın güvenliğine büyük önem veriyordu ya. Ama işte YGS ‘den 2 gün geçmeden yeni bir sınav skandalını konuşuyoruz. Biliyorsunuz bizde skandallar da çeşit çeşit; Siyaset, adalet, eğitim alanları başta olmak üzere periyodik skandallar yaşıyoruz. Eğitim klasmanı skandallar sonucunda geldiğimiz son nokta ise şudur: YGS’dek şifre iddiaları ister doğrulansın, ister doğrulanmasın. Sınava giren öğrenci kardeşlerimiz için, artık bunun bile bir önemi kalmadı ki. Öğrenciler öyle bir yerde ki; “sınav iptal olsa ne olacak. Bizim inancımız kalmadı, yine yapacaklarını yaparlar” diyorlar. Belki de dün bu olay vesilesiyle daha açık söyledikleri güvensizliklerini ifade etmiş olmayacaklardı; eğer ÖSYM Başkanı çıkıp samimiyetle güven veren bir açıklama yapsa idi, inanabilirlerdi. Aslında şüphe yıllardır akıllarının bir yerindeydi ama yine de tersine inanmak isterlerdi. Nihayetinde hayatını bu sınava bağlamış, son yıllarını gözlerinin önü çöke çöke dershanelerde geçirmiş bu genç insanların ihtiyacı, umuda bağlanmaktı şüphesiz. İnanmamaya hiç meraklı değillerdi. Artık inanmıyorlar. İsterse şifre iddiaları doğrulanmasın. Milyonlarca genç insan bu sisin ortasında bırakıldıktan sonra bunun bir önemi yok ki. Öyle ya da böyle bir üniversiteye girebilse bile, milyonlarca genç insanı bekleyen şey; giderek artan genç işsizlik olduktan sonra bunun bir önemi yok ki. Bu gelinen son noktadır. Ve biz bu noktaya adım adım eğitim sisteminin piyasalaştırarak geldik. Çocuklarımızı, ilkokuldan başlayarak bu piyasacı, rekabetçi, sınavcı tahripkar sistemin eline bırakarak geldik. Eğitimcilerin ve öğrenci velilerinin bu sisteme teslim olması, dershanesi ve özel dersleriyle bu piyasacı sistemin peşinde sürüklenmesiyle geldik. Eğitimciler ekmek parası, veliler iyi niyetli bir şekilde çocuklarına bir gelecek kazandırmak peşindeydi. Öyle ki bir çok veli, çocuklarının dershane ve okul taksitlerini ancak ek işler yaparak ödeyebiliyor. Öyle ki, taksitlerini ödeyemeyen veliler intihar ediyor. Ya da evlatlarını intiharlarla kaybediyorlar. Daha fazla skandala gerek var mı eğitim sistemimizde? Öğrenci ve veli intiharlarından daha ala “şifreli” skandal olabilir mi? Peki bu kadar tahripkar bir eğitim sistemi karşısında ne yapmak gerekir? Birincisi konu sadece YGS sınavı konusu değil, bütünseldir. İlkokul öğrencisinin girdiği SBS cenderesi ya da diğer sınavlar daha masum değildir. Bu sınav sistemi , mutlaka ilkokuldan başlayarak bütün aşamalarda değişmelidir. Tamamen özel okul, özel ders odaklı piyasacı sistemin dayattığı sınav sisteminin değişmesi demek, tamamen sınav sistemine odaklı eğitim sisteminin yapısını değiştirmeyi beraberinde getirecektir. Bunun için ihtiyaç olan ise; sadece ve sadece velilerin, eğitimcilerin ve genç insanların fikri ve pratik mücadelesidir. Çünkü biliyoruz ki, başka bir dünya mümkün olduğu kadar başka bir eğitim sistemi de mümkündür. Türkiye’nin egemenlerinden bunu beklemeye gerek yok. Onlar üniversite sınavının skandalsız olanını, yani iyisini bile çocukların bir çoğunun ÖSS’den “0=sıfır” çektiği bir yere getirenlerdir. Onlar intiharları yaratanlardır. Oysa genç nesillerin bu kadar umutsuz olmak yerine, yeteneklerine göre yönelerek yaratıcı bir emekle gerçek anlamda başarılı olabildikleri eğitim yöntemleri vardır. Ve bundan yüzyıllar önce dahi denenmiş, sağlıklı, engelli çocuklar arasında ayrımları dahi ortadan kaldırabilen, öznesinin öğrenciler olduğu katılımcı eğitim yöntemlerinin arayışına ve mücadelesine girmek öğrencinin olduğu kadar, eğitim emekçisinin ve velilerin de boynun borcudur.

Bu kitap fazla sana ‘Ergenekon’ soruşturmasında gözaltına alınarak mahkemeye sevk edilen gazeteciler Nedim Şener ve Ahmet Şık tutuklandı. “Ahmet Şık ve Nedim Şener tutuklandı.” Gazetelerin bu manşetini, Ahmet Şık’ın basılmamış kitabının yayınevinden, gazeteden, bulunduğu bütün bilgisayarlardan silinmesi izledi. Kitap yakmak tarihte hep Ortaçağ karanlığına göndermeler yaparak lanetle-

Tutuklanması gerekenler

Ahmet Şık ve Nedim Şener kitap yazdıkları gerekçesiyle suçlu bulunarak tutuklandılar. Yargının herhangi bir suç işlemediklerine kanaat getirdiği Necdet Menzir, Tansu Çiller, Mehmet Ağar, Doğan Güreş… Cumartesi Anneleri’nin çocuklarını işkence tezgâhlarında kaybedenlerdir. Bu gerçek Galatasaray Meydanı’ndan her Cumartesi yükseliyor. Gazetecilerin hücrelerinde bulunması gerekenler işte o işkencecilerdir.

nir. AKP Hükümeti, ‘Kitap Yakma’ olayına yirmi birinci yüzyıl Türkiye’sinde bir gömlek daha giydirerek kitap taslığını basılmadan sildi. Hızını alamayan hükümet, Silivri Cezaevi’nde kitabın bir kopyasını bulma ihtimali ile Ahmet Şık’ın hücresini aradı. Kendisine bir şiirin çok

görüldüğünü söyleyen Başbakan, bir kitabı çok gördü. Başbakan öğreniyor, öğretiyor Gazetecilerin tutuklanmasına Başbakan: “Yargının işine karışmam, yetkim dâhilinde değil” dedi. Hâlbuki 28 Şubat, 27 Nisan… Başbakana yargının işlerine mutlaka karışması gerektiğini öğretti. Partisi kapatılma tehlikesi ile baş başa kalınca yargıyı yönetmesi gerektiğini de öğrendi. AKP bu öğrendikleri ile Ergenekon davasının karar vericisi oldu. Hükümet TMY, TCK ve CMK’da yaptığı değişiklikler ile saldırılarını kitabına uydurduktan sonra devrimcilere, gazetecilere dersini vermek istiyordu. Ergenekon davasını demokrasi mücadelesinin önemli virajlarından biri olarak gören Türkiye halklarının vicdanı, bir kitap yazdı diye özgürlüğüne el konan gazeteciler için sızladı; Ortadoğu’da yanan ateşi gören Başbakan artık kendisini iktidar yapan bu halkın korkusuyla yürüyecektir.

Bağımsız yargı mümkün mü?

Ahmet Şık’ın tutuklanması gündeminde bağımsız yargıyla ilgili biz de Avukat Veysel Ok’un görüşlerini aldık: Yargı her zaman için yasama ve yürütme olarak ifade edilen organlar arasında farklı ve ayrı bir konumda görülür. Ancak maalesef liberal tasavvurdaki kuvvetler ayrılığı ilkesi tarihin hiç bir döneminde sorunsuz bir şekilde pratikleşmemiştir. Zira nihayetinde liberal sistemlerdeki hukuk mekanizması egemen sınıfların çıkarlarını korumaya yönelik oluşturulmuş kurallar bütünüdür. Toplumun ve bireyin haklarını koruyan, siyasal iktidardan her anlamda bağımsız, ezilenlere hukuksal koruma getiren bir yargıdan bahsetmek abesle iştigaldir. Bunun için tüm hukuksal mevzuatın ve en önemlisi zihniyetin tamamen değişmesi lazım. Şükrü Oral

SDP, TÖP, Ahmet Şık... Sıra Kimde? SDP ve TÖP yöneticileri 21 Eylül’den bugüne hala tutuklular. 13 Nisan’da davaları görülmeye başlayacak. İddianameye göre IMF’yi protesto etmekten, Tekel eylemleri gerçekleştirmeye kadar meşru olan tüm mücadeleler şuç teşkil etmekte. Sıra Kimde İnisiyatifi ise mahkeme sürecinde toplumsal basıncı sağlayacak çeşitli eylemlilikler gerçekleştirecek. SDP ve TÖP yöneticileri 21 Eylül günü, evleri basılarak gözaltına alınmış, asılsız bir çok suçlamayla tutuklanıp, ve Emniyet Müdürü olarak bir çok devrimcinin işgenceden geçmesinde birebir sorumlu olan Hanefi Avcı ile aynı davaya dahil edilmişlerdi. Devrimci mücadelede emekten,demokrasiden, kadın haklarından, halkların kardeşliğinden yana örgütlü mücadele yürütenler ile devrimcilerin işkencecisi Hanefi Avcı’nın aynı davada yer alması en başından bu operasyonun aslının devrimcilere yönelik bir komplo olduğunu akıllara yerleştirmişti. 6 ay sonra ilk duruşma gerçekleşecekken, açıklanan iddianamede Tekel eylemlerine katılmaktan, İMF’yi protesto etmeye kadar, haklar için verilen meşru mücadelede kazanılan birçok hak, suç olarak nitelendiriliyor. Demokrasi mücadelesi büyüyecek Sıra Kimde İnisiyatifi ise, tutuklamalardan bu güne devrim-

ci örgütlerin bir araya gelerek yürüttüğü sistematik bir mücadeleyi ortaya koyuyor, Ahmet Şık tutuklamasında da hızla eylemini gerçekleştiren ve bir komplo örneği olarak, Ahmet Şık’ın adının Er- genekon ile anılmasına tepkisini gösteren İnisiyatif, dava süresince de toplumsal basıncı oluşturmak için eylemliliğine devam edecek. Gerek duruşma önlerinde, gerek meydanlarda, gerekse basın

Hükümet, Ahmet Şık’ın kitabının silinmesine tepki verenlere tarihte ilk defa kendilerinin yapmadıklarını söyledi. Hükümet’in yaptığı bu açıklama birkaç örnekle doğrulandı: Çin İmparatoru Qin Şi Huang. M.Ö. 212 yılında pek çok felsefe ve tarih kitabını imparatorluk kütüphanesi için birer nüsha ayırdıktan sonra yaktı. İskenderiye Kitaplığı, M.S. 392 yılında Romalılar tarafından yakıldı. Naziler, 10 Mayıs 1933’de Berlin’de Opera Meydanı’nda 20 bin kitabı yaktılar. 12 Eylül’de on binlerce kitap yakılarak, SEKA’da geri dönüşüme verilerek imha edildi.

Günlerin

Getirdiği Hazırlayan: Halil Altunpolat

4 Nisan 1949 NATO kuruldu

Washington’da ABD ve bazı Avrupa ülkeleri Kuzey Atlantik Paktı Örgütü (NATO) ‘nun kuruluş anlaşmasını imzaladılar. NATO’nun bir güvenlik örgütü olarak kurulduğu söylense de temelde SSCB’ye karşı kurulduğu zaman içinde de kendini gösterdi. Sonraki süreçlerde de emperyalistlerin işgal politikalarının en önemli aygıtı olarak devam etti.

4 Nisan 1968

Martin Luther King öldürüldü ABD’de özellikle siyahlara karşı uygulanan ayrımcılığı ve ırkçı bakış açısını değiştirmek için mücadele eden ve bu konuda da oldukça başarı sağlamış bir önder olan Martin Luther King uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü.

10 Nisan 1919

Emiliano Zapata öldürüldü

açıklamalarıyla bu haksız tutuklamaları protesto edecek olan Sıra Kimde İnisaiyatifi bir çok ilde eylemliliğini sürdürerek devrimci tutsakların serbest bırakılmasını sağlayacak.

Özge Akman

Ödül mü ceza mı? Ergenekon soruşturması adı altında yapılan operasyonlar, tutuklamalar, suçlularla suçsuzların aynı kefeye koyulup yargılanması soruşturmanın amacından çıktığını gösteriyordu. Yapılan operasyonlar tüm muhalif kesimlere bir saldırı aracı durumuna gelmişti. AKP hükümeti, özellikle son zamanlarda gazetecile-

Tarihte kitaplar hep yakıldı

rin tutuklanmaları karşısında aldığı tepkiler dolayısıyla da bu tür yöntemlere başvurmuş gibi görünüyor. Yargının siyasallaştığı da göz önüne alınınca, bu durum “terfi” etmek değil, hem soruşturma sürecini sulandırmaya yönelik hem de alınan tepkilere karşı bir şeyler yapıyormuş gibi görünme çabasıdır. Eskişehir Hazal Akyel

Meksika’da yoksul köylülerin haklarını Diaz diktörlüğüne karşı korumak ve bir toprak reformu sağlamak için mücadele veren Meksikalı devrimci Emiliano Zapata hükümet güçlerince pusuya düşürülerek öldürüldü.

16 Nisan 1917

Lenin Nisan Tezleri’ni açıkladı Ekim Devrimi’nin önderi V.I. Lenin sürgünde bulunduğu İsviçre’den Rusya’ya dönerek sosyalist devrimin gerçekleştirilmesi için çalışmalara başlanması çağrısında bulundu. Bu çağrısını güçlendiren ve temelelndiren Nisan Tezleri’ni de bu dönemde açıkladı.

16 Nisan 1973

THKP-C Davası başladı THKP-C önderi Mahir Çayan ve yoldaşlarının 30 Mart’ta Kızıldere’de katledilmesinin ardından yapılan operasyonlarla tutuklanan diğer THKP-C’lilerin davası başladı. Açılan davada 256 devrimci yargılandı. Bunlardan 10’u için idam kararı isteniyordu.


7

7 Nisan 2011

Susurluk raftan iniyor

Susurluk hükümlüsü, eski polis Ayhan Çarkın’ın itirafları üzerine yakınları öldürülenler ve avukatlar yeniden yargılama için harekete geçti ve sorumluların yargılanmasını talep etti. Derin devletin, “derinlerden” su üstünde fütursuzca gezindiği 90’ların ortalarında gerçekleşen kaza devletin çok temel bir çelişkisini gözler önüne sermişti. Devletin birçok provokasyonda ve manipülasyonda bulunduğu, gündemi değiştirmek/ yaratmak veya belli bir hareketi bastırmak adına sistematik eylemler gerçekleştirdiği devrimciler cephesinden söyleniyordu. Malum kaza tiyatro perdesinin bir anda düşüvermesi gibi bir etki yaratmıştı. Bu süreçten sonra karşılaşılan her durumda halk “acaba?” deme şansını yakalayabildi. Aynı yıllar faili meçhullerin, gözaltında kayıpların herhangi bir asayiş konusu haline getirilmeye çalışıldığı zamanlar-

dı. Cumartesi Anneleri ilk defa o yıllarda Galatasaray Lisesi önünde kaybedilen evlatları için sessiz direnişlerine başlamışlardı ve her eylemleri yeni işkence ve göz altılarla karşılanıyordu. Kazanın akabinde ardı ardına Susurluk raporları hazırlanmış ve neredeyse hiçbir sonuç alınmamıştı. Dava sürecini devralan yeni hükümetler yeni raporlar hazırlayıp konuyu geçiştirmekten öteye gitmediler ve sessizce hasıraltı ettiler. Cezalandırılan birkaç kişi ancak çete kurmuş birkaç çocuk muamelesi gördüler. Tüm bu aklama çalışmalarına rağmen halkın hafızasında hep bir devletin aynası şeklinde kaldı.

Bugün ise dava tekrar gündeme geldi gelmesine ancak durumda hala bir bulanıklık hâkim. Susurluk sonrasında çete kurmaktan hüküm giyen Ayhan Çarkın isimli özel timcinin günah çıkarma niteliğin-

deki itirafları aslında söylene gelen devlet katliamlarını kanıtlayacak nitelikte olduğunu gösteriyor.

Can Çoksöyler

Anneler ergenekoncuların peşinde Zafer Üskül’den seçim atağı Cumartesi Anneleri faillerin bulunması, katillerin yargılanması için 314. Kez kayıpların hesabını sordu. Her hafta Galatasaray’da bir araya gelen ve eylemin sonunda soluğu nezarette alan Cumartesi Anneleri, yıllara ve polis şiddetine meydan okudu. Kararlılıkları rakamlara yansıdı. İHD verilerine göre 1994’te 328 olan kayıp iddiası, 1995’te 220’ye düştü. Daha sonra da 194’e, 66’ya, 29’a... Kenan Bilgin, Hasan Ocak, Rıdvan Karakoç, Fehmi Tosun,

18SORU Medine Öztürk

EHP İstanbul Üyesi

1. En sevdiğiniz erdem? Dürüstlük 2. Başlıca özelliğiniz? Mertlik

3. Mutluluk nedir? Sağlıklı olmak

4. Mutsuzluk nedir? En sevdiklerinden ayrı olmak

5. En kolay hoşgördüğünüz kötü huy? İyi niyetli hatalar

6. En nefret ettiğiniz kötü huy? Yalan söylemek 7. En sevmediğiniz şey? İhanet

Bu anket K. Marks’ın kızları Jenny ve Laura ile oynadığı bir oyundan alınmıştır.

8. En sevmediğiniz kişiler? Riyakar insanlar 9. En sevdiğiniz iş? Yemek yapmak, mutfakta vakit geçirmek

10. En sevdiğiniz şair? Nazım Hikmet

11. En sevdiğiniz yazar? Yaşar Kemal 12. Kahramanınız? Karl Marx

13. Kadın kahramanınız? Aleksandır Kollontai 14. En sevdiğiniz çiçek? Gül

15. En sevdiğiniz renk? Siyah

16. En sevdiğiniz yemek? Kuru fasulye

17. En sevdiğiniz düstur? Mutlu, sağlıklı, dürüst yaşa 18. En sevdiğiniz söz? Mahir, Hüseyin, Ulaş Kurtuluşa Kadar Savaş

Ali İhsan Dağlı, Düzgün Tekin, Hasan Gülünay, İsmail Şahin, Hüseyin Taşkaya, Murat Yıldız, Ferhat Tepe...ve daha birçoklarının annesi, eşi, kardeşi, çocuğu, 314. kez oturma eylemlerini gerçekleştirdiler. Ve elleri, bir daha bırakmamacasına şimdi de Ergenekoncuların yakasında. Daha önce kayıplarını isteyen Cumartesi Anneleri ve kayıp yakınları, şimdi kayıp dosyalarının Ergenekon davasına dahil edilmesini de istiyor. EHP Cumartesi Anneleri’nin ilk döneminden bu yana Genel

Başkanı’ndan, tüm parti dostlarına kadar her hafta Galatasaray Meydanı’nda eyleme katılıyorlar. Eskişehir Süleyman Semiz

Cumartesi Anneleri eylemlerine katılan ilk hükümet yetkilisi olan Zafer Üskül , Ertuğrul Günayla birlikte AKP’nin “demokrasi manifestosu” dediği seçim bildirgesini yazacak, “şimdi demokrasi zamanıdır.” Sloganı öne cıkaracağını temel hak ve özgürlükler üzerinde duracağını söylüyor. Seçimler yakla-

şırken bu demokrasi söylemlerinin sadece seçim amaçlı mı kullanıldığı ise merak uyandırıyor. AKP’nin ileri demokrasi söylemleri sonrasında, kendisine karşı çıkan en ufak çatlak sesi susturmaya çalışmıştı. Bugün Üskül’ün demokrasi söylemlerinin kime göre, neye göre ve kimin için biçimlendiği merak konusu.

Susulukta ne oldu 3 Kasım 1996’da DYP Şanlıurfa milletvekili Sedat Edip Bucak, İstanbul Kemalettin Eröge Polis Okulu Müdürü Hüseyin Kocadağ, derin devletin önde gelen tetikçisi Abdullah Çatlı ile Gonca Us’un bulunduğu arabaya bir kamyonun çarpmasıyla, devrimcilerce o güne kadar söylenen fakat devletçe gizlenen derin devlet gerçeği gün gibi ortaya çıkmıştı. Bu dönemden sonra ardı ardına hazırlanan göstermelik raporlar bir sonuca ulaşmadığı

gibi, dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan “fasa, fiso”, dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan “Sürekli Aydınlık için Bir Dakika Karanlık” eylemleri ile İlgili “Mum söndü yapıyorlar” diyerek derin devlet gerçeğini önemsizleştirmeye çalışmışlardı.

Susurluk sanığı Özel Tim’ci Ayhan Çarkın, Susurluk ve Ergenekon ile ilgili itiraflarda bulundu. Kendisini ve yaptıklarını “Ben 1986’da Güneydoğu’ya ilk gönderilen 320 kişilik Özel Harekât grubu içindeydim. 1990’a kadar bölgede kaldım. Hepimiz kana bulaşmıştık. Öyle korkunç şeyler yapıldı ki o halka… B.. yedirdik bu millete. Tırnaklarını söktük, dilini yasakladık, biz bunu yaptık…” gibi sözlerle anlatan

Çarkın, Tansu Çiller, Mehmet Ağar, İbrahim Şahin gibi isimlerle alakalı olarak süreci yöneten tarafta oldukları, birçok katliamın önde gelen isimleri olduklarını söyledi.

Ayhan Çarkın kimdir?

TEKEL’in ateşi sönmüyor

Samsun’un 19 Mayıs ilçesinde özelleştirilerek British American Tobacco(BAT)’ya satılan TEKEL fabrikasında 120 işçinin iş hakkı fes edildi. 31 Mart’ta fabrikayı terk etmeyerek üretimi durduran işçiler, çadırlar kurarak direnişe devam ediyorlar. 18 Aralık 2009’da, TEKEL’in özelleştirilmesi ile işten atılarak 4-C statüsünde çalıştırılmalarına hayır demek için Ankara’da toplanan ve 78 gün boyunca Sakarya Meydanına çadırlar kurarak direnen tekel işçilerinin mücadelesinin ateşi sönmüyor. Sendikanın kendilerini bu mücadelede yalnız bırakmaları nedeniyle Ankara’daki direnişin ardından, İstanbul’da çadırlar kurarak güvencesiz çalışmaya, taşeronlaştırmaya ve 4-C’ye karşı meşaleli yürüyüşler düzenleyen tekel işçileri şimdi de Samsun’da direnişte. BAT Tekelciye verdiği sözü tutmadı 4-C’yi kabul etmeyerek, özelleştirme ile fabrikayı devralan BAT(British Amerikan Tobacco) ile çalışmaya başlayan işçiler iş haklarının fes edilmesi üzerine fabrikayı

terk etmeyerek direnişe geçti ve 8 gündür üretimi durdurdu. Günlerdir direnişlerine devam eden işçiler haklarını geri alana kadar direnişlerinin devam edeceğini bildirdiler. İşten çıkarılan işçilerin aileleri, fabrikada çalışan diğer işçiler ve halk çadırlarda direnişe destek veriyorlar. Fabrika direnişi sonlandırabilmek için işçilere 3 defa farklı teklifler sunduysa da, işçilerin taleplerini karşılamadığı için teklifler yırtılıp atıldı. Hiçbir gerekçe gösterilmeden işten çıkarılan işçiler, yatırılan kıdem tazminatlarını kabul etmiyorlar. İşverenle yapılan toplantıda işten çıkarılmalarının nedenini soran işçiler, “Pazar payımız düştü!” cevabına karşı, “Pazar payında 3. sıradasınız, düşmesi gibi bir durum söz konusu değil. Ayrıca, payınız her düştüğünde işçi mi çıkaracaksınız?” diye sordular. İşten çıkarılan işçiler-

le yaptığımız görüşmelerde; işçiler işe alınırken, “Paranızı harcayacak yer bulamayacaksınız, bizde işçi çıkartmak olmaz!” söylemleri, Özel sağlık sigortası, kar payından prim, sosyal aktiviteler, vs. gibi olanakları sunan fabrika yönetimi, bunlardan hiçbirini yerine getirmediği gibi, kanser hastası olan bir işçiye hiçbir yardım yapmıyor. İşçiler kendi aralarında yardım toplayıp arkadaşlarına destek olmaya çalışıyorlar. Emekçi Hareket Partisi Üyeleri, direniş alanında gece gündüz onlarla birlikte ve işçilere yoldaşlık etmeye devam ediyor. TEKEL işçileri, 78 gün süren direnişlerinin ardından, devletin tüm baskılarına, sendikanın sırt dönmesine rağmen 4-C’ye, işten çıkarmalara, özelleştirmelere karşı direnişlerini sürdürmeye devam ediyorlar. Samsun İbrahim Keskin

Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu Kuruldu 12 Haziran seçimlerine beraberce girme kararı alan siyasi oluşumlar düzenledikleri basın toplantısıyla “Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku” nu oluşturduklarını ilan ettiler. EHP Genel Başkanı Sibel Uzun’un katılımıyla gerçekleşen basın toplantısında BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş açış konuşmasında “Türkiye’deki emek, özgürlük ve barıştan yana olan bütün siyasi güçler 12 Haziran seçimlerine hazırlanırken, Türkiye alternatifsiz olmadığını gösteriyor. Türkiye ulusalcı, milliyetçi cepheyle, dinci cephe arasında sıkışmak zorunda değildir. Türkiye çok farklı kültürlerin, inançların bir arada yaşadığı ve kendini özgürce ifade etme isteğini her fırsatta haykırdığı bir toplumsal gerçeklik üzerinde de kendi alternatifini üretmelidir inancıyla bizler de 12 Haziran seçimlerine “Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku” olarak hazırlanıyoruz dedi. EHP Genel Başkanı Sibel Uzun ise “Sivil itaatsizlik aslında tam bir sivil itaatsizliktir” diyen Başbakan’ın, söz konusu Ortadoğu halkları olunca

sempatik konuşabildiğini ancak kendi halklarını ise bu kadar ciddiye almadığını söyleyerek, konuşmasına “bu hükümet döneminde %1400 artan kadın cinayetlerine, tutuklanan siyasi parti yöneticilerinden, 12 Eylül döneminde bile görülmemiş bir yasakçılıkla basılmamış kitapların yasaklanmasına, işsizlik rakamlarıyla oynanarak gizlenmeye çalışılmasına” değindi. Tüm bu güncel gelişmelerin ortasında alternatif oluşturmanın, birleşik mücadele hattını örmenin önemli olduğunu ifade etti. Blok bileşenleri: Barış ve Demokrasi Partisi, Emek Partisi, Emekçi Hareket Partisi, Eşitlik ve Demokrasi Partisi, Devrimci İşçi Partisi, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi, İşçilerin Kardeşliği Partisi, İşçilerin Sosyalist Partisi, Sosyalist Demokrasi Partisi, Demokrasi ve Özgürlük Hareketi, İşçi Cephesi, KÖZ, Sosyalist Birlik Hareketi, Sosyalist Gelecek Partisi Hareketi, Sosyalist Dayanışma Platformu, Toplumsal Özgürlük Platformu ve Türkiye Gerçeği.


Emekçi Hareket 15 Günlük Gazete İmtiyaz Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Fadik Temizyürek - Bozkurt Mah. Türkbeyi Sk. No:79-81 Şişli/İstanbul Basıldığı Yer: Ezgi Matbaası - Sanayi Cad. Altay Sk. No:10 Yenibosna/İstanbul Türü: Yaygın Süreli Yayın Genel Yayın Yönetmeni: Emre Öztürk, Görsel Tasarım: Gürkan Köse, Pınar Atalar, Nacican Altın Haber Koordinatörü: Rıfat Çapar, Melike Çınar İstanbul:Barış Şahin Eskişehir: Merve Demir Ankara: Yaşar Türk Dağıtım: Sanem Deniz Kural emekcihareket@ehp.org.tr

Kesintisiz devrim yolundayız

. . ISTE KRIZ ı l

30 Mart 1972’de Kızıldere’de yoldaşlarımıza doğrultulan faşist namlulara karşı 39. yılında da Mahir’lerin ve siper yoldaşlarının bizlere bıraktığı devrimci deneyimi sahiplendiğimizi göstermiş olduk. Egemenlerin sandığının aksine devrimci mücadele hiç bitmedi, daha da büyümeye devam ediyor. Sistemin her saldırısında daha da artıyor Devrimci Dayanışma bilincimiz. Kızıldere Emekçi Hareket Partisi için, tüm yoldaşlarımız için emperyalizme ve faşizme karşı verilen mücadelenin adı oldu, 1 Mayıs 77 oldu, Terzi Fikri oldu, İlyas Has, Hıdır Aslan oldu. Kızıldere Devrimci

Davaların takipçisiyiz Münevver Karabulut cinayeti davasını EHP’li Kadınlar’ın da bileşeni olduğu Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun takip etmeye başlamasının etkisiyle, katiller lehine ilerleyen davada katilleri koruyan kararlar alınamamaya başladı. Kadın cinayetlerinin ancak sistematik mücadele ile durdurulabileceğinden hareketle yaptığı eylemlerin yanı sıra bütünlüklü bir yasa tasarısı hazırlayarak meclise sunan platform, katillerin “kimyasını bozan” mücadelesine devam edecek ve 8 Nisan’da görülecek Münevver Karabulut cinayeti duruşmasında Bakırköy Adliyesi’nde olacak.

Yol’umuzun ve mücadelemizin tarihi oldu her daim. Mahirler’den, Terzi Fikriler’den, Özençler’den aldığımız bayrağı daha da yükseğe taşımak için mücadele ediyor tüm yoldaşlarımız. Kesintisiz Devrim yolunda mücadele ediyor partimiz. Bu mücadeleyi daima ileriye taşımaya da bütün kararlılığımızla devam edeceğiz. Yolumuz açık olsun.

IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn

‘‘

Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Dominique StraussKahn, dünyanın bir sonraki ekonomik krize hazırlanmaya ihtiyacı olduğunu söyledi.

Gökhan Asan

Yasa tasarısı komisyonda

Kadın cinayetlerine karşı bütünlüklü mücadelenin şart olmasından hareketle hazırlanan yasa tasarısı geçtiğimiz günlerde Meclis’e sunuldu.

Kadın cinayetlerine karşı geçtiğimiz yıldan bu yana sistematik mücadele yürüten EHP’li Kadınlar’ın da bileşeni olduğu Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun hazırladığı yasa tasarısı, meclis Adalet Komisyonu’nda görüşülmeye başlanıyor. İstanbul ve Ankara’da gerçekleştirilen periyodik eylemler, ardından Münevver Karabulut, Ayşe Paşalı gibi kamuoyunun gündemine oturmuş davaların takibi ile kadın cinayetlerine karşı mücadeleyi yükselten platform, kadın cinayetlerine karşı bütünlüklü mücadelenin şart olmasından hareketle hazırladığı yasa tasarısını geçtiğimiz günlerde meclise sundu. Milletvekilleri ile yapılan görüşmeler sonucu Sebahat Tuncel’in tamamını, Fatma Şahin ile Nevin Gaye Erbatur’un ise belli bölümlerini meclise sunduğu yasa tasarısı,

Ceza Kanunu ve 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’da değişiklikler öngörüyor. Kadın katillerine haksız tahrik, etkin pişmanlık, iyi hal, gelecek gibi gerekçelere dayanarak verilen ceza indirimlerinin kaldırıldığı tasarı; namus saikiyle, cinsiyet ayrımcılığı ile, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığıyla işlenen cinayetlerde katillere ağır ceza verilmesini sağlayacak değişiklikleri içeriyor. Ayrıca şiddete uğrayan veya şiddete uğrama ihtimali bulunan tüm kadınlar için her ne suretle olursa olsun koruma tedbiri alınmasını sağlayacak düzenlemeler yapılıyor. Tasarının komisyonda görüşülmesinin ardından meclis genel kurulunda da kabul edilmesi ile kadın cinayetlerini durdurma mücadelesinde ciddi bir adım atılmış olacak.

Mersin İl Örgütü yeni yerinde

Kurulduğu günden bu yana ‘’İşsize iş bulun ya da defolun’’ şiarını alanlara taşıyan Emekçi Hareket Partisi Mersin İl Örgütü yeni il binasına taşındı. Mersin’de gerçekleştirdiğimiz eylemlerde “Emekçi Hareket Partisi”, “EHP’li Kadınlar” ve “Liseli

Hareket” bayraklarını gururla taşıyan yoldaşlarımız ve parti dostlarımız yeni yerimize taşınmamızın çok daha faydalı olacağının farkındadır. Mersin İl Örgütü olarak yeni yerimizde daha çok işçi daha çok emekçi ağırlamanın mutluluğu içindeyiz.

Doğançayır Belde Örgütü’nde İran’lı EHP’lilerin de katılımıyla gerçekleştirilen siyasal gündem toplantısında; Libya’ya yönelik işgalin emperyalist ülkelerin iş birliği ve çıkarları doğrultusunda gerçekleştiği

ve işgalin yayılabileceği vurgulanırken Emperyalist çıkarların kriz dönemlerinde kendini işgallerle ve savaşlarla gösterdiğini, işgal altında bulunan halkların da bu saldırılara direnişlerle karşılık verecekleri belirtildi.

İstanbul Güngören’de hanelere gazete dağıtımından, ev ziyaretlerine, Tozkoparan halkının gündemlerinin tartışıldığı toplantılardan, 1 Mayıs’a giderken ilçemizde yürüyecek çalışmalara kadar, tüm faaliyetleri Güngören halkıyla be-

raber örgütleme hedefiyle yürüyen İstanbul İl Örgütü her Çarşamba ilçelerinin de katılımıyla 1 Mayıs gündemli Siyasal Gündem Değerlendirme Toplantıları’nı gerçekleştiriyor.

Özelleştirilerek British American Tobacco’ya devredilen TEKEL fabrikasında 120 işçinin iş hakkı feshedildi.

18 Aralık 2009’da, TEKEL’in özelleştirilmesi ile işten atılarak 4-C statüsünde çalıştırılmalarına “Hayır” demek için Ankara’da toplanan ve 78 gün boyunca Sakarya Meydanı’na çadırlar kurarak direnen tekel işçilerinin mücadelesinin ateşi sönmüyor. Sendikanın kendilerini bu mücadelede yalnız bırakmaları nedeniyle Ankara’daki direnişin ardından, İstanbul’da çadırlar kurarak güvencesiz çalışmaya, taşeronlaştırmaya ve 4-C’ye karşı

Güngören 1 Mayıs’a hazırlanıyor

Emekçi Hareket gazetemizi düzenli takip etmek için aşağıdaki formu doldurarak abone olabilirsiniz.

Abone Formu

Adınız Soyadınız:

E-Postanız:

Adresiniz:

Telefon Numaranız: Mesleğiniz:

1 yıllık abonelik için 0749 471420035001 Şükrü Oral adına Ziraat Bankası hesap numarasına 15 TL yatırarak formu Feridiye Cad. No 41 Taksim / İstanbul adresine postalayınız.

Sanem Deniz Kural

4-C’liler direniyor

Daima’nın ilk sayısını EHP il ve ilçe örgütlerinden temin edebilirsiniz.

Gelecekte yaşanılacak krizin zamanını ve doğasını tahmin edemeyeceğini ifade eden Strauss-Kahn, ancak krizin geleceğinden emin olduğunu belirtti.

Doğançayır’da işgal tartışıldı

İdam isteğinin diğer yüzü

Geçtiğimiz yıl Kayseri’de kaybolan 3 çocuğun cesetlerinin Yozgat’ta toprağa gömülü olarak bulunması ve çocuklardan birinin tecavüze maruz kaldığı anlaşılmasının ardından, çocuk istismarı ve cinsel saldırı suçlarında cezaların ağırlaştırılmasını öngören ve iki yıldır tozlu raflarda bekletilen yasa tasarıları Meclis’te görüşmeye açıldı. Ayrıca BBP de bu olayı öne sürerek, idam cezasının geri getirilmesini gündeme taşıdı. Kadın cinayetlerinde olduğu gibi cinsel saldırı suçlarında da en ağır cezaları gerektiren tedbirler alınmadığında bu suçların oranlarının arttığı çok açık bir gerçek. Ancak kadın cinayetlerini, taciz ve tecavüzleri hiçbir zaman gündem etmemiş olan faşizmin, şimdi çocuk istismarını kendine malzeme yapması ve idamı geri istemesi yalnızca ikiyüzlülüktür. Kadın mücadelesi veren Sakineler’in idam cezalarına çarptırıldığı bu düzeni iyi bilenler olarak, idam talebinin neye denk düştüğünün farkındayız. Buna verilecek en güzel cevap ise; tacize, tecavüze ve kadın cinayetlerine ağır ceza getiren yasal düzenlemeleri mücadelemizle kazanmamız olacaktır.

Ekonomik kriz kapıda

‘‘

Mahirler’i sadece anmak değil, anlamanın ve yapmanın önemini vurguladık bulunduğumuz bütün illerde. Mahir Çayanlar’dan aldığımız deneyimi daha da ileriye taşımanın kararlılığıyla çıktık Devrimci Yol’umuza. Aynı kararlılıkla Kesintisiz Devrim Yolunda Emekçi Hareket Partisi ile yıldızlaşan yumruğumuzu tüm illerde oligarşinin burçlarına dikme gayretiyle örgütlüyoruz çalışmalarımızı.

meşaleli yürüyüşler düzenleyen Tekel işçileri şimdi de Samsun’da direnişte. 4-C’yi kabul etmeyerek, özelleştirme ile fabrikayı devralan BAT ile çalışmaya başlayan işçiler iş haklarının feshedilmesi üzerine fabrikayı terk etmeyerek direnişe geçti ve 31 Mart’ta üretimi durdurdu. Günlerdir direnişlerine devam eden işçiler haklarını geri alana kadar direnişlerinin devam edeceğini bildirdiler. Direnişteki işçilerin aileleri, fabrikada çalışan diğer işçiler ve halk çadırlardaki direnişe destek veriyorlar. Direnişi ziyaret eden Emekçi Hareket Partisi Samsun üyeleri, direnişi selamlayarak desteklerini iletti. TEKEL işçileri, 78 gün süren direnişlerinin ardından, devletin tüm baskılarına, sendikanın sırt dönmesine rağmen 4-C’ye karşı direnişlerini sürdürmeye devam ediyorlar.

ADIYAMAN AFYON ANKARA ÇANKAYA MAMAK

TELEFON

ADRES

0312 418 94 46 0536 882 31 04 0539 986 84 51 0543 958 58 53 0506 828 78 66

Yükseltepe Mah. 1666. Cad. 1945. Sk. No: 1 Keçiören

ANTALYA AYDIN BARTIN BOLU BURSA ÇANAKKALE ÇORUM ODUNPAZARI

MAIL

artvin@ehp.org.tr

0555 552 78 65

0222 221 20 78 0222 229 36 03 0507 995 81 26

HATAY 0212 249 81 19 0553 740 67 19

KÜÇÜKÇEKMECE KADIKÖY GÜNGÖREN

0507 959 34 59 0216 330 84 56

Yasa Cad. Yasa Han No: 24 Kat: 3 D:31

0506 976 61 44 0232 484 80 59

kayseri@ehp.org.tr 0555 839 86 52

Tepecik Mah. Çeltik Geçidi Sk. Seymen Apt. No: 2 D: 5

MALATYA

manisa@ehp.org.tr 0507 707 20 03

rize@ehp.org.tr

SAMSUN TRABZON ZONGULDAK DEVREK

zonguldak@ehp.org.tr 0531 687 10 71

Çay Mah. Çay 2 Sok. NO:27/A

w w w.ehp.org.tr adresinden gazetemize abone olabilirsiniz


Emekçi Harket 14. Sayı