Issuu on Google+

Anadolu Üniversitesi ile dördüncü toplantı

16 Mart’ın hesabı sorulacak Beyazıt ve Halepçe katliamlarının 33. Yıldönümü’nde yapılan anma eyleminde gençlik örgütleri, katillerden hesap sorulacağını belirttiler.

Geçtiğimiz günlerde, Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü’yle gençlik örgütlerinin yaptığı toplantıların dördüncüsü gerçekleşti.

>2

>3

Daima

Hakan Öztürk

Rejimin Skandalseverliği 15 Günlük Gazete

17 Mart 2011

50 Kr

Propaganda birimi, gençlik kolları, kadın kolları, folklor ekibinden...

Sayı:13

Sayfa 3

Kadın cinayetlerine indirim değil ağır ceza

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu hazırladığı yasa tasarısıyla kadın cinayetlerini engellemeye artık daha yakın

Sistematik eylemler sonuç getirdi Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2010 Temmuz ayından bu yana her hafta aralıksız yaptığı eylemlerin, takip ettiği Münevver Karabulut ve Ayşe Paşalı davalarının ardından kadın cinayetlerinin durdurulması için yeni adımlar attı.

Meclise yasa tasarısı sunuldu

06

Asrın felaketi:Tsunami, Japonya, tarihinin en büyük depremiyle sarsıldı. Deprem sonrasında ülkenin yarısı sular altında kaldı.

EHP’li Kadınlar’ın da bir bileşeni olduğu Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu; gerek eylemleri, gerek yaptığı görüşmeleri ile sonuca günden güne biraz daha yaklaşıyor ve bu görüşmeler sokaklarda yaşama hakkı için haykıran kadınlara ışık tutuyor. Hazırlanan yasa tasarısının mecliste görüşülüyor olması sistematik mücadelenin bir kazanımı haline geldi.

Bütün kadınlar tek yumruk oldu

08

Sağlık özelleştirilmesin, Günlerdir “Çok Ses Tek Yürek” mitingine hazırlanan sağlık emekçileri 13 Mart’ta Ankara’da Sıhhiye Meydanı’ndaydı.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nda bir araya gelen kadınlar “Kadın Cinayetlerini Durdurun ya da Defolun!” şiarıyla Kadıköy’de yürüdüler. EHP’li Kadınlar korteji Yıldızlı Feminalı bayraklarıyla ve cinayetlerde kaybettiklerimizin fotoğraflarıyla görkemli bir kortej oluşturdular. İran’lı kadınların da bulunduğu yürüyüşte, hem Türkçe hem Farsça dövizler taşınarak birleşik kadın mücadelesinin önemi vurgulandı. >>4

Harçlar can almaya devam ediyor İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin dış cephe boyasını yapan Nesih Taşkın ve Mehmet Toprak isimli iki işçi, iskelenin çelik halatlarının kopması sonucu 7. kattan düşerek hayatını kaybetti. >>2

Emekçi Hareket Partili Kadınlar 5 Mart’ta Kadıköy’deydi, Yasa tasarısı mecliste görüşülürken, kadınlar alanlarda mücadelelerini yükseltti. Yaşam hakkını gasp eden sistemden hesap sordu.>>4

Galatasaray’da 311. hafta İstanbul İl Örgütü gözaltında kayıpların hesabının sorulması, faillerinin yargılanması için Galatasaray Meydanı’nda Cumartesi Anneleri eylemini her hafta gerçekleştirmeye devam ediyor. >>8

Üniversiteler geleceğini tayin ediyor Genç-Sen 4. Genel Kurulu toplanıyor Genç-Sen’liler geride bıraktıkları güçlü bir dönemin ardından ikinci dönem de çalışmalarına kampüslerde devam ediyor ve tüm öğrencileri GençSen Kongresi’ne davet ediyor.>>2

Belde A.Ş. işçileri direnişte

08

Biutiful’a Brechtyen bakış, Biutiful’un izleyenler tarafından hala konuşuluyor olması filmin üzerine birkaç sözün daha söylenmesine olanak tanıdı.

.

Viladimir Iliç Lenin

Bütün Alanlara ve Bütün Sorunlara Müdahale >>2

Belde A.Ş. işçileri, 14 Mart günü saat 18.30’da Kurtuluş Parkı’nda yaptıkları basın açıklamasının ardından oturma eylemine başladı ve belediyenin açtığı davanın yarınki duruşma saatine kadar da Kurtuluş Parkı’nda eylemlerine devam edeceklerini açıkladı. >>3

Gülsüm Kav

Japonya’nın Değil Kapitalizmin Felaketi >>6

Veysel Aktas.

Dünyanın Sokak Sesleri Birleşiyor... >>4

Yoksuluz ama işsiz değiliz

Yıldız Yumruk Devrek’te >>7

>>8


2

17 Mart 2011

Akıntıya Karsı . . Viladimir Iliç Lenin

Bütün Alanlara ve Bütün Sorunlara Müdahale Raboçeye Dyelo ve İskra’nın 12. sayısında yayınlanan ekonomist mektubun yazarları, “ilkyazdaki olayların, sosyalistlerin otoritesini ve saygınlığını artıracağına, bu gibi sosyalist olmayan devrimci eğilimleri canlandırmasının nedeni üzerinde düşünmelidirler”. Bunun nedeni, bizim, görevimizi yapmamış olmamızdı. İşçi yığınları bizden daha etkindiler. Muhalefet katları arasında hüküm süren hava hakkında tam bilgisi bulunan ve harekete önderlik edebilecek, kendiliğinden bir gösteriyi siyasal bir gösteri haline dönüştürecek, onun siyasal niteliğini genişletecek yetenekte yeterince eğitilmiş liderlerden ve örgütçülerden yoksunduk. Bu koşullar altında bizim geriliğimizden, kaçınılmaz olarak daha enerjik olan, sosyalistler dışındaki devrimciler yararlanacaklardır. İşçiler, polise ve askeri birliklere karşı ne kadar enerjik ve özverili bir biçimde savaşırlarsa savaşsınlar, hareketleri ne kadar devrimci olursa olsun, sosyalist öncüyü değil, ancak o devrimcileri yani burjuva demokrasisinin artçısını destekleyen bir güç olmakla kalacaklardır. Örneğin bizim ekonomistlerimizin sadece zayıf yanlarını taklit ettikleri Alman sosyalistlerini ele alalım. Almanya’da niçin tek bir siyasal olay olmaz ki, sosyalistlerin otoritesine ve saygınlığına bir şeyler eklemesin? Çünkü sosyalistler, belirli bir olayın en devrimci değerlendirmesini yapmada ve zulme karşı her protestoyu savunmada her zaman ötekilerin önüne geçmeyi bilmiştir. Alman sosyalistleri, iktisadi mücadelenin, işçileri her türlü siyasal haklardan yoksun olduklarını düşünmeye yönelteceği ve somut koşulların işçi sınıfı hareketini kaçınılmaz olarak devrim yoluna sürükleyeceği savlarıyla kendisini avutmaz. Toplumsal ve siyasal yaşamın bütün alanlarına ve bütün sorunlarına müdahale eder. Kayzer Wilhelm, belediye başkanı seçilen bir ilerici burjuvayı atamayı reddettiği zaman, duruma müdahale eder (bizim ekonomistlerimiz bunun gerçekte liberalizmle bir uzlaşma olduğunu Almanlara öğretmeye henüz fırsat bulamadılar!). “Müstehcen yayınlara ve resimlere karşı” yasa hazırlandığında; hükümet, profesörlerin seçimini etkilemeye kalkıştığında müdahale eder. Bütün sınıflar arasında siyasal hoşnutsuzluk yaratarak, miskinleri harekete geçirerek, geride kalanları şevklendirerek, proletaryanın siyasal bilincini ve siyasal eylemini geliştirmek için zengin malzeme sağlayarak, sosyalistler her yerde ön saftadırlar ve bunun sonucu, bu savaşçı öncü örgüt, sosyalizmin düşmanlarının bile saygısını kazanmaktadır. Raboçeye Dyelo’nun kavrayış düzeyini aşan ve ellerini havaya kaldırarak ‘Maskaralık!’ diye haykırmasına neden olan görünürdeki ‘çelişkinin’ sırrı buradadır. Şöyle yazıyor Raboçeyo Dyelo: *** “Biz Raboçeye Dyelo, yığınsal işçi sınıfı hareketini ön plana alıyoruz herkesi, kendiliğinden unsurun önemini küçümsemeye karşı uyarıyoruz. İktisadi mücadelenin kendisine bir siyasal nitelik kazandırmak istiyoruz. Proletaryanın mücadelesiyle sıkı ve organik bağlar kurmak istiyoruz. Ve gene de, bizim, işçi sınıfı hareketini burjuva demokrasisinin bir aleti haline getirmek için ortam hazırladığımız söyleniyor! Ve bunu söyleyen de kim? Her ‘liberal’ soruna müdahale ederek (‘proletaryanın mücadelesiyle organik bağı’ anlayamamak bu kadar olur!) öğrenciler ve hatta (ne dehşet verici bir şey!) zemstvolar üzerinde bu kadar durarak liberalizm ile “uzlaşan” kimseler! Çabalarının (ekonomistlere kıyasla) daha büyük bir kısmını nüfusun proleter olmayan sınıfları arasındaki eyleme harcamak isteyen kimseler! Bu ‘maskaralık’ değil de nedir?” *** Zavallı Raboçeye Dyelo! Acaba bir gün bu zor bilmecenin çözümünü bulabilecek mi? [Sayfa: 108, 109,] Viladimir İliç Lenin, Ne Yapmalı, Ankara, Sol Yayınları, Temmuz 2008

Üniversiteler geleceğini tayin ediyor

Genç-Sen 4. Genel Kurulu toplanıyor Genç-Sen’liler geride bıraktıkları güçlü bir dönemin ardından ikinci dönem de çalışmalarına kampüslerde devam ediyor ve tüm öğrencileri Genç-Sen Kongresi’ne davet ediyor.

Bulundukları her alanda üniversitelere yönelik yapılan değişikliklere karşı alanlarda olan Genç-Senliler, 4. Genel Kurul ile bir sonraki dönem öğrenci gençliğin rotasını çizecek. Genç-Sen şimdiye kadar üniversitelerde, geleceksizliğe, öğrencilere söz hakkı tanımayan YÖK düzenine, paralı eğitime, soruşturmalara karşı kazanım elde eden çalışmaları deneyimine katmış, gençlik hareketinde önder olmaya aday bir gençlik örgütü olma özelliğini taşıyor. Bu sebeple yeni dönem çalışmalarını belirlerken gençlik hareketine yön tayin edecek politikanın tartışılacağı bir kongre yapmayı önüne koyuyor. İşsiz gençlik geleceğini alacak Hükümet; her 4 gençten birinin işsiz olduğu, üniversite mezunlarının artık yaşamını idame ettirebilmek için her gün sayısı artan “işsizler orkestrası” kurmakta çareyi bulduğu günümüz koşullarında, tüm kanallarını işsizlik rakamlarında ufak bir azalmayı sağlamak amaçlı olarak üniversiteleri dönüştürmeye yönlendiriyor. YÖK ise iktidarın üniversitelerdeki eli olarak kontenjanlardan disiplin yönetmeliğine ve harçlara kadar bir dizi olumsuz İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin dış cephe boyasını yapan Nesih Taşkın ve Mehmet Toprak isimli iki işçi, iskelenin çelik halatlarının kopması sonucu 7.

Harçlar can almaya devam ediyor

İzmir Büyükşehir Belediyekattandış düşerek hayatını yakaysi’nin cephe boyasını betti. Ölen işçilerden Nesih Taşkın’ın, pan Nesih Taşkın ve Mehmet Toprak harç parasını içinhalatlaçalışan isimli iki işçi,biriktirmek iskelenin çelik birrının üniversite öğrencisi olduğu kopması sonucu 7. kattanortaya düçıktı. Nesih Taşkın’ın ölümü, daha önce şerek hayatını kaybetti. Ölen işçilerdeden harçNesih parasını ödemek içinparasını çalıştığı Taşkın’ın, harç inşaattan düşen hayatını kaybeden biriktirmek için ve çalışan bir üniversite Muğla Üniversitesi öğrencisi 22Nesih yaşınöğrencisi olduğu ortaya çıktı. daki Ömer Çetin’i hatırlattı. Taşkın’ın ölümü, daha önce de harç parasını ödemek çalıştığıödeyemeinşaatBir tarafta harçiçin parasını taniçin düşen ve hayatını kaybeden Muğdiği hayatını kaybeden öğrenciler la Üniversitesi öğrencisi 22Başkanı’nın yaşındaki varken, diğer tarafta YÖK Ömerparalarının Çetin’i hatırlattı. “Harç aslında arttırılması gerekir” demesi, YÖK’ün soMuğla Üniversitesi Fenöğrenci Edebiyat runlarından ne kadarTürk uzakEdebiyatı olduğunu Fakültesi Çağdaş göstermektedir. 2. sınıf öğrencisi Ömer Çetin (20), çalıştığı inşaatın dördüncü katından düşerek hayatını kaybetmişti. Çetin’in okul masraflarını çıkarmak için günde 30 TL yevmiye ile çalışıp geceleri de inşaatta kalıyordu. Öğrenciler çekmesin! Ömer’in çok gururlu bir çocuk olduğunu belirten akrabaları, yardım almayı kabul etmediğini ve bu nedenle eğitimini sürdürebilmek için inşaatlarda çalışmaya gittiğini söylüyor. İlkokulu köyde okuduktan sonra liseyi Tutak’ta bitiren Ömer’e yakınları polis olabileceğini söylemiş ancak o “Ben polis olmak istemiyorum. Öğretmen olup köylerde hizmet vereceğim. Benim çektiklerimi öğrencilerim çekmeyecek” demişti. Bir tarafta harç parasını ödeyemediği için hayatını kaybeden öğrenciler varken, diğer tarafta YÖK Başkanı’nın “Harç paraları aslında arttırılması gerekir” demesi, YÖK’ün öğrenci sorunlarından ne kadar uzak olduğunu göstermektedir. Ömer Çetin’in de Nesih Taşkın’ın da ölümünün sorumlusu halen sürmekte olan paralı eğitim sistemidir. Kocaeli Cenk Şen

değişikliği her açıklamasında fütursuzca dile getiriyor. Suçu yine öğrencilere atıyor; “Kendilerini işsiz bırakacak bölümü seçmesinler o zaman” diyor. Tunus’ta işsiz gençliğin başlattığı hareketin, burada da üniversitelere sıçramasından korkularak yapılan bu açıklamalar bir yana dursun, hükümet gerçekleri gizleyemiyor. İzmir’de harç parasını biriktirmek için çalıştığı inşaattan düşerek ölen Iğdır Üniversitesi öğrencisi Nesih Taşkın, gele-

ceksizliğin boyutlarını bir kez daha ortaya koyuyor. Öğrenci gençlik geleceksizliğe ve YÖK’ün çürümüş açıklamalarına cevabı kongre kürsüsünden verecek. Geçtiğimiz dönem üniversiteleri ağızlarına aldıkları an karşılarında buldukları gençlik, ideolojik bir kongre ile gelecek talebini somutlaştıracak. Genç-Sen’liler öğrencileri kongreye çağırıyor 19 Mart’ta Ankara’da yapı-

lacak olan kongreye 40’ı aşkın üniversiteden katılım sağlanması bekleniyor. İllerinden bir gün önce otobüslerle yola çıkacak olan Genç-Senliler, fakültelerde dağıttıkları Kampüs gazetesi aracılığıyla tüm öğrencileri Genel Kongre’ye katılmaya çağırıyor. İllerden otobüs kalkış yer ve saatlerinin de önceden duyurulacağı kongreye katılım için gencsen@disk.org.tr adresine mail yolu ile ulaşmak mümkün.

Işıl Kurt

Anadolu Üniversitesi ile dördüncü toplantı Geçtiğimiz günlerde, Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü’yle gençlik örgütlerinin yaptığı toplantıların dördüncüsü gerçekleşti. Rektörlükle yapılan toplantıda gençlik örgütleri Rektörlükten taleplerinin gerçekleştirildi. Öncelikle soruşturmaların geri alınması konusunda Rektörlük geri adım atmakta direndi. Bu konuya dair yaptığı açıklamada soruşturmaların hiçbir şekilde geri çekilmeyeceğini belirtti. Diğer talepler konusunda da tavrını bu şekilde sürdürdü. Öğrencilerin temel sorunlarına dair çözüm üretmekten kaçınan tavrı bu toplantıda da sürdü. İki Eylül Kampüsü’nün kendine özgü ulaşım, devamsızlık sorunlarına dair de bu sorunların çözümünü öteleyerek kayıtsızlığını gösterdi. Toplantı tarihi netleşmedi Toplantıların devam etmesi konusunda da Rektörlük bir sonraki toplantı tarihini, daha önceki toplantılarda kararlaştırıldığı gibi iki haftada bir yapılması kararından çıkıp, Nisan ayında yapılmasını önerdi. Buna itiraz eden gençlik örgütleri Hasan Mandal’la yaptıkları toplantıda alınan kararların uygulanmadığını belirtti. Rektörlüğün toplantıları ötelemesi üzerine, toplantıların sürüp sürmeyeceğinin kararını gençlik örgütleri kendi içinde bir toplantıyla değerlendirip verecek. Eskişehir Rıfat Çapar

İşte Anadolu Üniversitesi öğrencilerinin talepleri Anadolu Üniversitesi’nde ifade özgürlüğü istiyoruz - İki Eylül Yerleşke-si’nde ve şehir merkezinde yapılan eylem üzerine açılan son soruşturmalar üzerine; ifade özgürlüğü kapsamında Anadolu Üniversitesi’nde soruşturma ve cezalarla önümüzün kesilmemesini talep ediyoruz. - Yabancı Diller Yüksekokulu’nda öğrenim gören öğrenciler için, öğrencilerin yoğunlukta kaldığı bölgelerden ücretsiz otobüslerin sayısı artırılmalıdır. - Yabancı Diller Yüksekokulu’nda öğrenim gören öğrenciler için, sınavların zor olması ve sınavlardan geçen öğrencilerin az olması konusuyla ilgili Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü acil çözümler bulmalıdır. - Öğrencilerin rahatsızlık, ölüm,

1

kalım gibi durularda kullanabilecekleri raporlar olmalıdır Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim hakkı istiyoruz - Eğitimde bölgesel, ulusal, sınıfsal, cinsiyete dayalı eşitsizlikleri yaratan tüm faktörlerin ortadan kaldırılması etkisinin zayıflatılması, herkese eşit eğitim koşulları yaratılmasını istiyoruz. - Beslenme, barınma, ulaşım ve kültür giderleri gibi eğitim giderlerinin tümünün devlet tarafından karşılanması, eğitimin parasız hale getirilmesini istiyoruz. -Sermaye için değil halk için bilim üretmek istiyoruz. - Herkesin kendi anadilinde eğitim görmelidir.

2

Özcan, harçların düşüklüğünden yakındı YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, Başbakan’la yapacağı görüşmeden önce “Zaten harçlarımız o kadar yüksek değil. Biz devlete olan maliyetin çok altında bir parayı öğrencilerimizden alıyoruz.” diyerek Türkiye gerçeklerinden ne kadar uzak olduğunu tekrar gösterdi. Harç paralarını ödemek için

çalışırken iş cinayetlerine kurban giden Ömer Çetin ve Nesih Taşkın gibi insanları bir kenara atıp, öğrencilerden daha ne kadar para koparabilirim anlayışıyla ilerleyen bu zihniyet ve temsilcisi Özcan’ın bu sözlerinin kapitalizminin kar politikalarının eseri olduğu açıkça görülüyor. 10 kişiden 6’sının yok-

sulluk sınırında yaşadığı ülkemizde, insanlar evine ekmek götürecek para bulamazken, eğitimin de paralı olması bir de üzerine harçların düşük olduğunu söylemek halkının durumunu görmemezlikten başka birşey değil gibi gözüküyor.

Levent Başol


3

16 Mart 2011

16 Mart’ın hesabı sorulacak

Beyazıt ve Halepçe katliamlarının 33. Yıldönümü’nde yapılan anma eyleminde gençlik örgütleri, katillerden hesap sorulacağını belirttiler. 16 Mart katliamının 33. yıl dönümünü Beyazıt’da İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde 1978 gerçekleştirilen katliamın Öğrenci Gençlik Sendikası’nın da katılımı ile anması gerçekleşti. 16 Mart 1978’de Beyazıt’da Eczacılık fakültesi önünde bomba atılarak 7 devrimci öğrenci katledilmiş, üniversiteden toplu çıkış yapan öğrencileri korumakla görevlendiri lmiş olan, 2004’de Hrant Dİnk katliamında Trabzon Emniyet Müdürü olarak yeniden gündeme gelen Reşit Altay ve bu katliamın gerçekleşmesini sağlayanların yargılanması hala gerçekleştirilmemiş, katliamın üzeri bu güne kadar kapatılmaya çalışılmıştır. Yine 16 Mart’da 10 yılın ardından 1988’de ise Halepçe’de Irak- İran savaşı sırasında Irak Askeri kuvvetleri tarafından, Kürt halkına kimyasal silah kullanarak katliam gerçekleştirilmiş ve Halepçe’de yaklaşık 5000 sivil katledilmişti.

lerde soruşturmalarla, polis, ÖGB ve sivil faşist saldırılarla mücadele eden öğrenci gençliğe yönelik baskıların devam ettiği vurgulandı.

Gençlik örgütleri Beyazıt’ta Laleli’den katliamın yapıldığı Eczacılık Fakültesi’nin önüne Beyazıt Marşı söylenerek yürüyen gençlik örgütleri, Merkez kampüsten sloganlarla çıkan öğrencilerle buluştu ve ‘’16 Mart’ı Unutma, U n u t t u r m a ’ ’,’ ’ K a t i l Devlet Hesap Verecek’’,’’Faşizme Karşı Omuz Omuza’’ sloganlarıyla, 7 devrimcinin katledildiği Eczalık Fakültesi önüne karanfiller bırakıldı. İçinde Genç-Sen’in de bulunduğu 12 ayrı gençlik örgütü “Devrim-

ci Demokrat Öğrenciler” adı ile ortak bir basın açıklaması yaptı. Katledilen öğrencileri Beyazıt Meydanı’nda saygı duruşu ile anan gençlik örgütleri, “Mücadele kararlılığımız sömürü düzeninin bekçilerine korku salıyor” dedi. Gençlik katliamlara sessiz kalmadı Devrimci Demokrat Öğrenciler adına yapılan açıklamada, “Üniversitelerimizde özgürlük, gelecek ve kardeşliği istiyoruz. Biliyoruz ki bunları elimizde alan sömürü düzeninin kendisidir. Bundan dolayı da mücadelemiz bu

köhne düzeni ortadan kaldırana kadar sürecektir. Kar hırsı ile bu hayatı yaşanmaz hale getiren patronların iktidarı son bulmadıkça, emperyalistlerin tüm imtiyazları ortadan kaldırılmadıkça ne kampüslerimizde biz öğrenciler, ne atölyelerinde ve fabrikalarında işçiler ne de sokakları dolduran milyonlar insanca bir yaşama ulaşamayacaklardır” denildi. Eylemde yapılan basın açıklamasında ise gerçekleştirilen katliamların faillerinin hala yargılanmadığının, bugün ise üniversite-

Halepçe katliamı unutulmadı Devrimci Demokrat Öğrenciler, Halepçe Katliamı’nda yaşamını yitiren Kürtleri de andı. Açıklamada, “Yaşadıkları coğrafyada sürekli inkar edilen ve asimile edilmek istenen Kürt halkı için devlet terörü siyasal coğrafyalar değişse de aynı kalmaktadır. Hak ve özgürlükleri için mücadele eden Kürt halkından on binlerce insan burjuva devletin kirli savaş yöntemleriyle zindanlarda, köylerinde, evlerinde, sokak ortasında ve işkencelerde katledilmiştir. Kürtlere sıkılacak her mermide, atılacak her gaz bombasında, gerçekleşecek her bombardımanda akacak kanda da payı olacaktır. Bu emperyalist işbirliği derhal parçalanmalı, emperyalistler ve işbirlikçilerinin iktidarları parçalanmalıdır” denildi.

Rıfat Çapar

Enternasyonal Hareket Komitesi kuruldu Tutsaklar ‘özgür’leşecek Sosyalist düşüncesi olan bir grup ya da şahsın, haklarından mahrum işçileri siyasi açıdan örgütlemesi ve işçilere yardım etmesi kaçınılmazdır. Kapitalizm, küreselleşme adı altında milis güçlerin de yardımıyla bazı ekonomik politikalara başvurmuşken, kapitalizmin atağına karşı daha büyük ve güçlü bir dayanışma gerekmektedir ve bu dayanışma ülkelerin sınırlarını aşmalıdır. İşçiler ve özgürlük için mücadele verenler adaletsizliğe karşı ve onun yok olması için cografi sınırlara aldırmadan mücadele verecekler. Halen nasyonalist ideolojiler, topluma özellikle işçilere ve emekçilere hükmediyor. Hükümetler bu dönemde kendi siyasi ve ekonomik çıkarları için halkın duygularını istismar ediyorlar. Burjuva diktatörlüğüyle mücadele yollarından biri hükümetin

nasyonalist hedeflerini açığa çıkarmaktır ve diğer ülkelerin özgürlük mücadelesi veren insanlarıyla dayanışmaktır. Emekçi Hareket Partisi ve İran ve Türkiye İsçileri Dayanışma Komitesi, enternasyonal hedefleri doğrultusunda birleşmiştir. Diğer ülkelerin, özelikle komşu ülkelerin, siyasi ve sosyal faaliyetleri

birleşmesi, Enternasyonal Hareket Komitesi’ni teşkil etmektedir ve bu bildiri sayesinde bu komitenin kuruluşunu bildirmektedir. Yaşasın Enternasyonal Dayanışma Yaşasın Dünya İşçilerinin Dayanışması

Toplu Sözleşme hakkından doğan yasal ve kazanılmış haklarından da bu yolla faydalandırılmıyor. İşçiler bun-

dan sonraki süreçte haklarını alana kadar mücadele edeceklerini ifade ettiler. Ankara Suzan Sarıgöz

Peyman Bashiri

Belde A.Ş. işçileri direnişte

Belde A.Ş. işçileri, 14 Mart günü saat 18.30’da Kurtuluş Parkı’nda yaptıkları basın açıklamasının ardından oturma eylemine başladı ve belediyenin açtığı davanın yarınki duruşma saatine kadar da Kurtuluş Parkı’nda eylemlerine devam edeceklerini açıkladı. Emekçi Hareket Partisi Yönetim Kurulu ve Ankara İl Başkanı da Belde A.Ş. işçilerinin direnişine destek ve dayanışma ziyareti yaptı. 18 yıl boyunca toplu sözleşmeli olarak çalışan işçiler 2010 yılında da toplu sözleşme yapabilmek için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na yetki başvurusunda bulundu. Toplu sözleşme yapma hakkı verilmesine rağmen Çankaya Belde A.Ş. toplu sözleşme yetkisine itiraz etti ve dava açtı. 1,5 yıl boyunca sözleşmesiz çalıştırılan işçiler,

SDP ve TÖP yöneticilerinin tutukluluklarının hala sürmesi ve devrimcilere yönelik yapılan baskılar tutuklamalar karşısında oluşturulan Sıra Kimde İnsiyatifi ise, tutuklanan gazeteciler için yapılan Taksim yürüyüşünde Ahmet Şık için yürüdü. 21 Eylül günü tutuklanan ve yargılanmaları için 13 Nisan tarihi

belirlenen tutuklu yöneticiler gibi, bugün Ahmet Şık’da benzer bir komplo ile tutuklanmıştır. Sıra Kimde İnsiyatifi hukuksuz tutuklamalar ve devrimcilere yönelik baskı politikalarına karşı, AKP demokrasisine karşı eylemlerini sıklaştıracak, devrimci tutsakların serbest bırakılmasını sağlayacaktır. İstanbul Özge Akman

İşçiler, kadroya girene kadar da bu direnişlerinin devam edeceğini ayrıca; “Bizler zincirlerimizi kırdık, duvarları yıktık. Artık geri dönüş yok bu iş açlık grevine kadar gider” diyen işçiler, Hakan Tartan tarafından sözü verilen sendika hakkı ve sosyal güvence istiyorlar. Emekçilerin haklarını alamadığı bir ülkede yaşıyoruz. Peki, Meclis’ten geçen torba yasa taşeron şirketlerini de kapsamı-

yor mu? Bu sömürü düzenini yaratan işsizlik değil mi? Şirketler “sen gidersen kapıda bekleyen yüzlerce hata binlercesi var” demiyorlar mı? Konak Belediyesi’nde başlayan bu direniş akıllara bir ay önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin astığı “Taşerona savaş açan, emek dostu belediye” afişlerini getirdi. Bu direniş, belediyenin bu tutarsızlığını gözler önüne sermeye yetti. İzmir Aykut Kuzucular

Metal sektöründe 20 yıl sonra ilk grev 22 Mart’ta Eskişehir’deki İtalyan sermayeli Candy grubuna bağlı Doruk Ev Gereçleri işyerinde başlayacak. İlk olarak 650 işçi greve çıkaca ve Mart ayı sonuna kadar da diğer 28 işyerinde grev yapılacak. Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile yürütülen toplu sözleşmede anlaşmazlığa düşen Birleşik Metal-İş sendikası metal sektöründe 20 yılın ardından ilk kez grev kararı aldı. Bu karar 10-15 Şubat tarihlerinde 28 işyerinde asıldı. Şimdi ise sıra grevi uygulamaya geldi. İlk grev 22 Mart’ta Eskişehir’deki Doruk

fabrikasında başlayacak. DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi ise “Sözün bittiği yerdeyiz. MESS, Birleşik Metal-İş sendikamızı, işçilerini geri atmaktadır” dedi. Genel grev kararı alan metal işçilerinin kararlılığı karşısında gurur duyduğunu ifade eden Çelebi, metal işçilerinin direnişinin tarih yazacağını söyledi. Çelebi, tüm demokrasi güçlerini metal işçileri ile omuz omuza mücadeleye çağırdı. DİSK Genel Başkanı, metal işçilerinin mücadelesinde yanlarında olduklarını belirtti. Eskişehir Savaş Kocakaya

Konak’ta taşerona karşı direniş

Metalde ilk grev 22 Mart’ta

Daima

Hakan Öztürk

Rejimin Skandalseverliği Propaganda birimi, gençlik kolları, kadın kolları, folklor ekibinden sonra düzen partilerinde yeni bir çalışma alanı daha ortaya çıktı: Bel altından vurma ekibi. Kirli işleri konuşan kişiler arasında bayağı bir terminoloji oluşmuş. Birisi kodlu olarak işin bir yönünden bahsederken, öbürü onun ne dediğini anlıyor. Kemal Kılıçdaroğlu eğer bir çekim yapılacaksa bunu hazır istiyor. “Çek getir” diyor. O öyle bir müşteri. Bu profilden İklim Bayraktar hoşlanmıyor. O, baştan bir “teknik destek” verilmesi gerektiğini şart koşuyor. Her politik çevrenin böyle bir “bel altı vurma ekibi” olması gerektiğini düşünüyor. Ona göre bu ekibin alelacele oluşturulması sağlıksız. Bu tür bir ekip sürekli elde tutulmalı. “Bel altı vurma ekibi” adaylarının hepsi çok önemli şahıs. İstediği anda bir partinin en üst düzey yöneticileriyle şakır şakır görüşebiliyor. Deniz Baykal, Gürsel Tekin, Kemal Kılıçdaroğlu ve Muharrem İnce. Kim kaldı ki başka. Özel hayatı ifşa eden kasetler aracılığıyla siyaset yapılması iyice benimsenmiş durumda. Büyük sorun bu. Deniz Baykal’ın bu yolla başkanlıktan düşürülmesi sakıncalı bulunmadı asla. Kılıçdaroğlu herhangi bir rahatsızlığı hiç taşımadı üzerinde. Vicdanları rahattı. Kendileri rahattı ama bu rahatlıkları ayaklarına dolandı en sonunda. Öyle anlaşılıyor ki partinin ileri gelenlerinden hiçbirisi, “portakal orda kal” diyememiş kasethazırlama önerisi olan bir kişiye. “Dövüşmek, muhalefet etmek böyle olmaz” diyememişler. Artık Türkiye’de skandal seviliyor. Düşünmeye, fikir üretmeye, emek sarf etmeye gerek yok. Siyasetle uğraşmak istiyorsan bir skandalyakala. Bir skandaldan faydalan. Bir skandalın seni önlere atmasını bekle. Siyaset bu. Deniz Baykal’la ilgili kasetin ortaya atılması çok çirkindi, bunu kanıksamak da. Ve fakat Müslüm Gündüz’ün evini kameralarla basmak ta iyi değildi. Hatta Adnan Menderes’i bir kadın iç çamaşırı vesilesiyle utandırmaya çalışmak en baştan yanlıştı. Bu metot reddedilmedikçe, inkişaf etti. Şimdi artık ekiplerin oluşturulduğu, ciddi bir sektörle karşı karşıyayız. Skandal üretimi şişede durduğu gibi durmuyor. İnsanların özel hayatıyla ilgili kaset üretenler devrimcilerin tutuklanmalarını meşrulaştırmak için de yine kendi ürettikleri CD’leri televizyon kanallarına servis ediyorlar. SDP’li ve TÖP’lü arkadaşlarımız, “Devrimci Karargah” örgütüyle böyle ilişkilendirildiler. Efendim bu arkadaşlarımız mitinge, basın açıklamasına katılmışlar. Arkada dang-dung diye bir müzik ve şok görüntüler. Neymiş şok görüntüler? E bunlar yürüyüş yapıyorlar işte. Şok mu şok, görüntü mü görüntü. Ne oldu? Skandal hasıl oldu. Ergenekon’un hışmına uğrayanlar, Ergenekon’la ilişkilendiriliyor. Kasetlerden, CD’lerden, skandallardan gidersek bu da olabiliyor. Sıra en sonunda kitaplara geldi. İnsanlar kitaplarından ötürü mahcup duruma düşürülecek neredeyse? Kitap yazmış olmak dahi skandal sebebi olabiliyor. “Bu kitabı neden bir an evvel çıkarmak istedin?” diye soru sorulabiliyor gazetecilere. Kitap yazmak, örgütlü olmak, politikayla uğraşmak kötü; kitapsızlık, örgütsüzlük, apolitik olmak iyi. Mevcut rejimin yarattığı denklem bu. Teşvik edilen faaliyetler: Bel altı vurma, komploculuk, şantajcılık, özel hayat kaseti üretimi, gizli çekim ve hülasa skandalcılık.


4

17 Mart 2011

Yön

Veysel Aktas

Dünyanın Sokak Sesleri Birleşiyor... Emperyalist kapitalist sistemin küresel çap-

Kadın cinayetlerine indirim değil ağır ceza

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2010 Temmuz ayından bu yana her hafta aralıksız yaptığı eylemlerin, takip ettiği Münevver Karabulut ve Ayşe Paşalı davalarının ardından kadın cinayetlerinin durdurulması için yeni adımlar attı.

taki yapısal krizinin etkileri her ulkede derinden hissediliyor durumda. Bu etkiyi derinden hisseden ülkelerin başinda da Yunanistan gelmekte. Yunanistan 2010 yılını büyük işçi emekçi öğrenci eylem ve genel grevleriyle geçiren bir ülkeydi.Bu yılınn genel grevini de 23 Şubat’ta yaptı. George Papandreou hükümetine IMF ve AB ülkelerinin baskısıyla işçi ve emekçilere yönelik daha fazla kölelik yasaları çikarmasını istemesinin sonucu baslayan grevler artarak devam ediyor. Yunan halkının genel grev eyleminde `”Ödemiyoruz”, “Zengin erki için fedaya hayir”, “Krizi biz ödemeyeceğiz” sloganlariyla Mısır’ın “Tahrir” Meydani’ndaki halka göndermeler yaparak başlattıkları genel grev eylemi büyük çatışmalarla sonlanmış oldu. Arap yarımadasında başlayıp Kuzey Afrika ülkesi olan Libya’da devam eden direniş ve ayaklanmalar Yunanistan işçi ve emekçilerinin genel grevleriyle Atina sokaklarında selamlandı. Dünyanın sokaklarındakı işçi, emekçi,öğrenci ve kadınların sesleri birleşerek güçlenmeye devam edecektir. Kapitalizmin ektiği rüzgarlar işçi ve emekçilerin direnişleriyle büyük anaforlara dönüşerek emperyalizmin kalelerini bir bir sarsıp yerle bir edecektir Yunanistan işçi ve emekçileri genel grev ve direnişlerle kapitalizmin krizinin faturasını bundan boyle ödemeyeceklerini göstermiştir. Tum bu emareler bize daha önce de söylediğimiz bir şeyi veri olarak sunuyor. 21. yüzyılın isyan ayaklanmalar ve devrimlere gebe bir yüzyıl olacağıdır. Bu doğumun sancıları dünyanın sokaklarında görülmeye başlandı. Piyasacı ekonomistler ve liberaller bu duruma oldukça bozulacaktir. Zira yok dedikleri işçi sınıfı yine grev ve direnişlerle karşılarında durmaktadır.

Ayşe Paşalı

Sakine Akkuş

İki ay boyunca yediği dayaklar nedeni ile hastanede yatan daha sonra boşandığı adam tarafından ölümle tehdit edilen Ayşe Paşalı mahkemeden talep ettiği koruma boşandığı gerekçesi ile reddedilmiştir. 24 Aralık tarihinde kocası tarafından sokak ortasında boğazı kesilerek öldürülmüştür. MADDE 4 - 4320 Sayılı Ailenin Korunması Kanunu’nun 1. maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. MADDE 1- Türk Medenî Kanununda öngörülen tedbirlerden ayrıolarak, şiddete maruz kalan ya da şiddete maruz kalma ihtimali bulunan aşağıda sayılan bireylerle ilgili koruma tedbirleri alınır. … c) Evlilik birliği sona ermiş olan eski eşlerden birinin veya bunların çocuklarının veya diğer aile bireyleri; … Şiddete maruz kaldıklarında veya şiddete uğrama tehlikesi altında olduklarında koruma tedbiri sağlanır. Şiddeti veya şiddet ihtimalini kendilerinin, başka bir şahsın veya Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bildirmesi üzerine Aile Mahkemesi Hakimi meselenin mahiyetini göz önünde bulundurarak duruşma yapmaksızın ve şiddetin belgelenmesini aramaksızın, aynı gün re’sen aşağıda sayılan tedbirlerden bir ya da bir kaçına birlikte veya uygun göreceği benzeri başka tedbirlere de hükmedebilir:

Modasının geçmiş olduğunu düşündükleri

7 Şubat 2011 günü İstanbul Bahçelievler’de Sakine Akkuş ayrı yaşadığı kocası Erdal Akkuş tarafından sokak ortasında öldürüldü. Şiddete uğradığı için kocasından kaçarak bir sığınma evine yerleştirilen Sakine Akkuş, buradan çıkarılıp ailesinin yanına gönderilmesinin ardından kocası tarafından katledildi. İfadesi alınan Erdal Akkuş “İffetsizdi, öldürdüm” diyerek ceza indirimi almaya çalıştı. Haksız tahrik MADDE 29. - (1) Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir. Bu kanunun 82. Maddesi ile düzenlenen namus saikiyle işlenen kasten öldürme suçları, Kadınlara yönelik cinsiyet ayrımcılığı nedeniyle işlenen kasten öldürme suçları, Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığı nedeniyle işlenen kasten öldürme suçlarında bu madde uygulanmaz.,

Saliha Erdem İstanbul Ataşehir’de Salih Erdem, beş yıldır ayrı yaşadığı eşi Saliha’yı kendisini aldattığı iddiasıyla öldürdü. İnşaat işçisi Salih Erdem 5 yıldır ayrı yaşadığı 3 çocuk annesi eşi Saliha Erdem’i takip ederek apartmanın girişinde durdurdu. Kendisini aldattığını düşündüğü eşine tabancasını doğrultan Salih Erdem, 5 el kasıklarına 1 el da başına ateş etti. Görgü tanıklarının ihbarı üzerine olay yerine polis ve sağlık ekipleri yönlendirildi. Sağlık ekiplerinin yaptığı muayenede Saliha Erdem’i öldüğü belirlendi. Polisin yaptığı incelemenin ardından Saliha Erdem’in cesedi Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı Polis merkezine teslim olan Salih Erdem’in ilk ifadesinde, “Bu namus davasıdır. Yalvardım, yakardım, olmadı. Beynim döndü, vurdum. Namusumu temizledim” dediği söylendi. MADDE 1 – 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 81. maddesinin k fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiştir. k) Namus saikiyle, l) Kadınlara yönelik cinsiyet ayrımcılığı nedeniyle, m) Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığı nedeniyle,

sendikacılık işçi hakları ve direnişlerle daha militan bir şekilde işçi, emekçi ve öğrenci gençlik tarafindan örgütleniyor. Yunanistan işçi ve emekçilerinin grev ve direniş sesleri Türkiye’de metal işçilerinin aldığı grev kararıyla birleşerek kapitalizmin kuralsızlığına karşı itirazi büyütmektedir. Metal işçilerinin 21 yıl aradan sonra 15 bin işçiyle aldiği grev kararının unutulmuş grev ve toplu iş sözleşmelerinin işçi ve insan hakları hakkı olduğunu bazı kimselere hatırlatıyor olmaları oldukça önemli. AKP hükümeti döneminde “Milli güvenlik” gerekçesiyle ertelettirilerek sönümlendirilmiş grev kararlarının yarattığı bellek yitimi metal işçilerinin grev kararı almalarıyla yeniden hafızalarımızda yer edecektir. AKP yandaşi ekonomistler ve liberal köşecilerin buna ne diyeceklerini tahmin etmek zor olmayacaktır. Bundan böyle kapitalizmin kriz ve sömürü çarkının garantörü işçi ve emekçiler olmayacaktır. Metal işçilerinin grev karari kapitalizmin sermaye “barisina” itirazi olacaktır. Bu grev karari AKP hükümetinin düşük zamlarına itirazın adı olacaktır. Metal işçisinin grev kararı AKP hükümetinin torbasına karşı itiraz olacaktır. Metal işçisinin grevi krizin teğet geçmediğinin göstergesi olacaktır. Dünya sokaklarında yükselen “Artık kemer sıkan biz olmayacagiz” seslerinin Türkiye’de metal işçilerinin grev kararıyla sokaklara cıkmasının nedeni krizin güncel ve sıcaklığını koruduğu gerçeğinden kaynaklanıyor Dünyanın sokaklarından yükselen seslerin çoğalacağı günler bekliyor bizleri.

Arzu Odabaş Arzu Yıldırım, 7 Şubat 2011’de Ümraniye Cumhuriyet Savcılığı’na ‘Metin Çilingir tarafından tehdit ediliyorum, benim ve çocuklarımın can güvenliği tehlikede’ diye dilekçe vermişti. Birlikte yaşadığı adam tarafından sokak ortasında 8 kurşunla vurularak öldürülen Arzu Yıldırım’ın çantasından polise ulaştırmak üzere yazdığı dilekçe çıktı.

Hatice Fırat Mersin’de 3 Şubat günü sevdiği gençle kaçan Hatice Fırat, aile meclisinin aldığı kararla 20 yaşındaki ağabeyi tarafından 40 yerinden bıçaklanarak öldürüldü. Ailesi tarafından sahip çıkılmayan 19 yaşındaki Hatice’nin cesedine mahalleli kadınlar sahip çıkarak defnettiler.

Emekçi Hareket Partili Kadınlar 5 Mart’ta Kadıköy’deydi

Kadın Cinayetlerini Durdurun Ya Da Defolun Kadınlar 5 Mart’ta sokaklardaydı. Yasa tasarısı mecliste görüşülürken, kadınlar alanlarda mücadelelerini yükseltti. Yaşam hakkını gasp eden sistemden hesap sordu.

8 Mart 1857 tarihinde New York’ta 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başlamıştı. Ancak polis işçilere saldırdı ve işçiler fabrikaya kilitlendi ve ateşe verilen binlerce kadından 129 u hayatıı kaybetti. 26-27 Ağustos tarihlerinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde, 2. Enternasyonele bağlı kadınlar toplantısında Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857’de çıkan yangında hayatını kaybeden kadınları anmak için 8 Mart’ın Dünya Kadınlar günü olması önerisini getirdi ve öneri kabul edildi. Bütün kadınlar tek yumruk oldu Türkiye’de de kadınlar 1921’den bu yana 8 Mart’ı kutluyor. Bu yıl yine sokaklarda bir araya gelerek; onları yok sayan zihniyete, katillerini koruyan devlete, her alanda kadınları ezen erkek egemen kapitalist sisteme karşı seslerini yükselttiler. Kadın Cinayetlerini Durdu-

racağız Platformu’nda bir araya gelen kadınlar “Kadın Cinayetlerini Durdurun ya da Defolun!” şiarıyla Kadıköy’de yürüdüler. İran’lı kadınların da bulunduğu yürüyüşte, hem Türkçe hem Farsça dövizler taşınarak birleşik kadın mücadelesinin önemi vurgulandı. Afganistan’lı kadınlardan Türkiye’li kadınlara gelen mesaj kürsüden okundu. Kadınlar halayla çekip, türküler söyleyerek miting alanını doldurdu. Erkek egemen kapitalist sisteme karşı öfkelerini haykıran kadınlar, onun yarattığı cinayetlere dur demek için oradaydılar.

Meclise yasa tasarısı sunuldu Kadın cinayetlerini durdurmak için var olan somut taleplerini meclise sunan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, meclisteki görüşmelerine devam ediyor. Kadınların kazanmaya her gün biraz daha yaklaştığı şu günlerde 8 Mart çok daha anlamlı, kadınların sesi şimdi daha yüksek. EHP’li Kadınlar’ın da bir bileşeni olduğu Kadın Cinayetlerini

Durduracağız Platformu; gerek eylemleri, gerek yaptığı görüşmeleri ile sonuca günden güne biraz daha yaklaşıyor. Hazırlanan yasa tasarısının mecliste görüşülüyor olması politik hattın doğruluğunu gösteriyor ve bu görüşmeler sokaklarda yaşama

hakkı için haykıran kadınlara ışık tutuyor. 5 Mart’ta Kadın Cinayetlerini Durdurun Ya Da Defolun diye haykıran EHP’li Kadınlar, 8 Mart’ta da mücadelelerini yükseltiyor. Dünya Kadınlar Günü’nde de alanlarda

olacak kadınlar bir kez daha taleplerini dile getirecek. Bir kez daha kurtuluşun bu düzende değil sosyalist feminizmde olduğunu vurgulayacak.

Çiler Kayabaşı


5

16 Mart 2011

Son yıllarda artan kadın cinayetleri nedeniyle hazırlanan yasa tasarıları ve hali hazırdaki yasal düzenlemelerle ilgili Ankara Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı Elif Uysal Erkol’un yasaların rolü hakkında görüşlerini sorduk:

Yasalar katilleri koruyamayacak Kadın cinayetlerinin son dönemde bu kadar artmasını neye bağlıyorsunuz? Adalet Bakanı’nın meclise son 7 yılda kadın cinayetlerinin % 1400 arttığı yönünde verdiği bilgi ve yine bunun üzerine yapılan açıklamalarla günde 4 ya da 5 kadının öldürüldüğünü anlıyoruz. Hakikaten daha önce ne kadardı da şimdi ne kadar olduğu konusunda elimizde bilimsel olarak değerlendireceğimiz veri var mı bilmiyorum. Şunu söyleyebiliriz: Günde 4 ya da 5 kadın öldürülüyor. Gün geçmiyor ki yeni bir kadın öldürülmemiş olsun. Basına yansıyandan söz ediyorum. Herhalde basına yansımayan, en az bu kadar daha öldürülen kadın vardır. Dolayısıyla artış hakikaten var mı kesin bir şey söyleyemiyorum ama; bu verilerle her gün 4 ya da 5 kadın öldürülüyor. Beni daha çok şu ilgilendiriyor: Bu kadar kadın öldürülüyor, peki ne yapılıyor? Sorumlular ne yapıyor? Devlet, hükümet ne yapıyor? Yeni yasal düzenlemeler yapılıyor mu? Boşluklar dolduruluyor mu? Sorumlular sorumluluklarını yerine getirirken; hakimler, savcılar, emniyet görevlileri, avukatlar, ne kadar titiz ve sorumlu davranıyorlar onu bilmiyoruz. Ben bu konuda karamsarım. Bundan sonra neler yapılabilir çok ciddi bir duyarlılık ya da farkındalık grupları oluşturmak gerekiyor. Savcılığın daha hızlı harekete geçirilmesi daha titizlilikle davranılması konusunda tam duyarlı olarak hareket etmesi gerekiyor. Yani bu bir karşılıksız çek davası değil; basit bir alacak verecek davası değil. Sonuçları bütün insanları ve toplumu ilgilendiren ve her birimizin aslında yaralandığı davalar aynı zamanda. Olayı üç boyutu ile ele almak lazım. Birincisi; hakikaten yasal düzenleme yapılmalıdır. Çünkü biz böyle yaşamıyoruz. Toplum olarak da boşlukları pozitif şeyler için değerlendirmiyoruz. Böyle haksızlığa uğramışlar için ya da daha az eşitsizler için değerlendirmiyoruz boşlukları. Moda mod okumalıyız. Ne yapacağımızı görmeliyiz, ne yapacağımız bize söylenmeli, yasal düzenlemede o boşluk doldurulmuyor ve boş olarak kalıyor. Her boşluktan mutlaka negatif sonuçlar çıkıyor. Bu negatif sonuçlarda ya kadınlar daha fazla öldürülüyor ya da cinsel suçlara maruz kalıyorlar ve kadınların mücadele etme arzusu yok ediliyor. Çünkü “iyi hal” indirimleri, “tahrik indirimleri”, en son N.Ç. davasında olduğu gibi, alt sınırdan ceza verilmesi kadınların şevkini ciddi olarak kırıyor, umutsuzluğa sürüklüyor. Neden? Kadınlar şikayet ettiklerinde adeta sonuç alamayacaklarını bir de üstüne üstlük rezil olacaklarını, herkesin bu durumu öğreneceğini ve kendilerini zor durumda bırakacağını düşünüyorlar. Sonuç alamayacakları için haklarını aramaktan vazgeçer hale geliyorlar. Bu çok önemli bir şey. Kadınlar, insanlar adalete güvense daha fazla şikayet olacağı konusunda ben eminim. Hem ölümle tehdit konularında hem de cinsel suçlara ilişkin başvuruların daha çok olacağından eminim. 4320 sayılı yasa ile ilgili çeşitli çalışmalar var. Özellikle evlilik birliği ilişkisinde olmayan partner, yakın arkadaş, sevgili, evlenip boşanmış, bu tür ilişkilerde kadını ko-

rumaya yönelik çalışmalar bir süredir yapılıyor ama hala bir netice yok. Bir yerlerde çeşitli resmi kurumlarda bekliyor bu. Biz hızla sonuç almak istiyoruz. Yani kadın hakları alanında cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele eden, Ankara Barosu Kadın Hakları Merkezi olarak eksiklikler tamamlansın istiyoruz. İkinci olarak uygulamadan kaynaklanan problemler var ve bunların çeşitli nedenleri var. Bir kere hakimlerin, savcıların, başsavcıların bu alanda bir duyarlılıklarının oluşturulması gereki-

Adalet Bakanı’nın meclise son 7 yılda kadın cinayetlerinin % 1400 arttığı yönünde verdiği bilgi ve açıklamalarla günde 4 ya da 5 kadının öldürüldüğünü anlıyoruz.

yor. Örneğin toplumsal cinsiyet duyarlılığının oluşturulması ve ders olarak belki akademide verilmesi gerekiyor. Aynı zamanda avukatlık staj eğitiminde de. Bunlarla ilgili baromuzda bir çalışma var. Stajyerlerin toplumsal cinsiyet eğitimi konusunda böyle bir çalışmayı önümüze koyduk. Yasalar var ama elimizdeki yasalar bile uygulanmıyor. Bu eksik tartıştığımız haliyle bile büyük şehirlerde ve kırsalda, ilçelerde bu yasayı uygulatmakta ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Polis hala barıştırmaya devam ediyor. Böyle bir görevi olduğunu düşünüyor. “Affet! Affedersen evine geri dönersin” diyor. Anlaştırma, uzlaştırma, kadını; şiddet uygulayan erkeğin evine geri gönderme görevini 4320 sayılı yasayı uygulamaktan daha çok önemsiyor. Dolayısıyla bu, uygulama aşamasında çok önemli. Üçüncü yönü ise bu tartıştığımız erkek egemen anlayış, hakimiyet, iktidar dediğimiz cinsiyet ayrımcılığına ve eşitsizliğine dayanan içselleştirilen ve gündelik hayatta yeniden yeniden üretilen, üretildikçe de her alana sirayet eden bu bakış açıcının değiştirilmesi lazım.

Pozitif ayrımcılığı tabii ki savunuyoruz. Pozitif ayrımcılık başka bir şey; kadına korumacı bir şekilde yaklaşmak başka bir şey. Bu bakış açısı N.Ç. davasının kararına yansıyor. Bu bakış açısı bir profesörün dekolte açıklamasına yansıyor. Bu bakış açsı bir dernek başkanının açıklamasına yansıyor. Ve orada kadın adeta bir eşyaya benzetiliyor. İşte bütün bu hayatımızdaki erkek egemen ve hiyerarşik, tabi olmayı öngören birincil asıl ve ikincil yedek anlayışın bir sonucu, başka bir anlayış kuşkusuz bu sonuca neden oluyor. Bir defa siz “kadın erkek eşittir” mi diyorsunuz? “Kadın haklarını kullanamıyor” mu diyorsunuz? Yoksa “Kadına haklarını vermek ve bu hakları yeniden sağlamak” mı lazım diyorsunuz? Yoksa “Kadın aslında bir çiçektir, narindir, incedir, annedir, şefkatlidir, cefakardır, vefakardır; doğası gereği kadın zayıftır, bizim onun haklarını korumamız lazım” mı diyorsunuz? Eğer korumacı zihniyetle hareket ediyorsanız; ne kadar severseniz, saygı duyarsanız duyun kadın ikincil olmaya, ikinci sınıf olmaya, daha az eşit olmaya devam edecek. Birincisini diyorsanız “Evet, kadınla erkek eşittir ama; biz kadınlara bugüne kadar fiilen haklarını kullandırtmadık; kullanamıyor; o kadar çok yük var ki omzunda, o kadar ayrımcılığa uğramış ki hem yasalarda hem uygulamada hem anlayışta. Bütün bunları toparlayalım, düzeltelim ve kadın haklarını kullanır hale gelsin” mi diyorsunuz? Aslında kadın ve erkek eşittir ama bu hale mi getirilsin diyorsunuz şimdi ikisini demeniz arasında büyük farklar ve sonuçlar var. Birincisi derseniz kadına, erkekle eşit bir birey gibi davranırsınız o sonuçlar çıkar. İkincisi derseniz, o zaman “kadın ve erkek eşit değil” dersiniz. Oradan da korumacı sonuç çıkar. Kadını korumacı sonuç da kadını yine eşitsiz pozisyo-

nunda sabitlemeye devam eder. Bunu söylerken şunu kastetmiyorum: Pozitif ayrımcılığı tabii ki savunuyoruz. Pozitif anlayış birinci anlayışa girer bence. Pozitif ayrımcılık başka bir şey; kadına korumacı bir şekilde yaklaşmak başka bir şey. Kadın örgütleri de artan kadın cinayetlerine karşı mücadeleleri yükselttiler. Kadın cinayetlerine karşı birçok eylem yapıyorlar. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu olarak bir yasa tasarısı hazırladık ve

Ben kadın hareketinin gücünü görüyorum, emeğini çok önemsiyorum. Çünkü karşılıksız, inanılmaz zaman ve emek harcayarak bu işe gönül veriyorlar. milletvekilleri aracılığıyla meclise de sunduk bunu. Sizin de bahsettiğiniz gibi tahrik indirimlerinin kaldırılmasına yönelik aynı zamanda Ailenin Korunması Yasası’nın değiştirilmesine yönelik bir yasa tasarısı bu. Siz bu çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu alanda her kadın grubunun yapacağı çalışmanın son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü ben anlayış olarak şuna çok inanıyorum. Kadın grupları hakikaten çok emek harcıyorlar yaptıkları şeylere, karşılıksız yapıyorlar ve inanılmaz bir mesai yapıyorlar. Bunun da pozitif bir dönüşünün olduğuna ben yürekten inanıyorum. Dolayısıyla meclise yapılacak her türlü iyi hazırlanmış, planlanmış, doğru hazırlanmış çalışmanın mecliste ciddi bir baskı yaratacağını, seçenek oluşturacağını düşünüyorum. Kadınların öldürülmesine karşılık yapılan çalışmaların son derece kıymetli olduğunu biliyorum. Ceza yasası, iş kanunu, medeni kanun kadınların çok ciddi emekleri, mücadeleleri sonucunda bu hale geldi. Eksiklikler olabilir ama o katkıla-

Suzan Sarıgöz rın önemli bir kısmını kadınlar sağladı. Onun için kadınların çabasını ve mücadelesini çok önemsiyorum. AKP’li vekil Fatma Şahin de buna yönelik bir yasa tasarısı sundu. Bizim yasa tasarımızdan da esinlendi ve bundan da eklemeler yapacağını söylemişti. Kadın cinayetleri konusu milletvekillerinin de gündeminde artık. Bunun nasıl bir etki yapacağını düşünüyorsunuz? Bunlar önemli gelişmeler tabii. Keşke daha fazla kadın milletvekili sahip çıksa da yasa teklifleri yasalaşsa. Bir defa dışarıdaki kadın hareketinin Meclis’i etkilemesi, meclisteki milletvekillerini, komisyonlarını etkilemesi son derece önemli, son derece pozitif gelişmeler bence. Bu sürece hukukçuların nasıl bir katkısı olacak? Biz de buna ilişkin görüşlerimizi KSGM (Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü)’ye Fatma Şahin’in sunduğu yasa tasarısı teklifinde bizim de görüşlerimize başvurdular. Tam olarak bizim görüşlerimizi yansıtmasalar da biz de önemsediğimiz kısımları kendilerine ilettik. Kadın örgütlerinin kadın cinayetlerine karşı mücadelesini bir kadın olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Ben kadın hareketinin gücünü görüyorum, emeğini çok önemsiyorum. Çünkü karşılıksız, inanılmaz zaman ve emek harcayarak bu işe gönül veriyorlar. Hiçbir karşılık beklemeden bunu yapıyorlar. Hakikaten pek çok kadın inanmış. Ve sağlıklı çalışmalar yaptıklarını düşünüyorum. Ve zaten Türkiye’de bence en ciddi hareketlerden bir tanesinin kadın hareketi olduğunu düşünüyorum. Küçük küçük ama güçlü bir kol olarak yoluna devam ediyor. Mesela siyasette de başka alanlarda da bu kadar güçlü bir muhalif hareket ya da eşitlikçi bir hareket kadın erkek eşitliğini savunan başka bir mücadele alanı yok. Şu alanda şöyle bir çalışma yapılıyor, böyle bir ses getiren küçük küçük de olsa organize olan, kol olarak bakıldığında böyle bir büyüklük gösteren aynı zamanda etkili olan başka bir hareket yok Türkiye’de. Bizim Ankara Barosu Kadın Hakları Merkezi olarak çalışmalarımız var. Özellikle kadına yönelik şiddet konusunda büyük bir projeye hazırlanıyoruz. Sürece çok ciddi katkı sağlayacak bir çalışma bu. Kadına yönelik şiddet ve çocuk istismarına karşı hukuki bir destek ve aynı zamanda başka sosyal destekleri de kapsayacak. İlk defa böyle bir büyük çalışmaya, çok yönlü bir çalışmaya hazırlanıyoruz. Çok kısa sürede başkanımız bununla ilgili bir açıklama yapacak. Özellikle kadına yönelik şiddeti engelleme konusunda önemli bir katkı sağlayacağını düşünüyoruz. İlk defa burada söylemek istedim. Hukuksal düzenlemenin dışında bu bir proje, aktif bir destek, yardım ve hizmet projesi. Bu çok büyük bir proje olacak ve bu, şiddete uğrayan kadınlara ve istismara uğrayan çocuklara ilişkin bir proje. Yakında ayrıntılar tüm kamuoyu ile paylaşılacak.


6

17 Mart 2011

Japonya’da

Kızıldeniz Gülsüm Kav

Japonya’nın Değil Kapitalizmin Felaketi sahillere vuran binlerce ceset

var.

“Biutiful” filminde bir sahnede sahillere vuran göçmen işçilerin cesetleri gibi. Sahillere vuranlar, bir süre önce yaşayan insanlardı. Arı gibi çalışan, disiplinli, ömürleri çalışmakla geçen insanlar. Peki niye öldüler? Çalışmaksa çalışmak, sömürülmekse sömürülmek, iliğine kadar sömürülerek yaşamaya razı olmak, hepsi vardı. Her şey tamamdı. Niye öldüler? Filmde kaldıkları mezbele gibi şantiyede, ısınmaları için olabilecek en ucuz araç kullanıldığı için. Sobadan sızan gaz ile bir gecede zehirlendiler. Japonya’da deprem, tsunami ile ölenlerden sonra şimdi asıl felaket başlıyor; nükleer sızıntı. Filmde ısınmanın en ucuzunu seçiyor patron çünkü daha fazla kar istiyor. Japonya’da enerji elde etmenin pahalı bir yolu olmasına rağmen nükleer santralleri seçiyor egemenler, çünkü çok fazla enerji istiyorlar. Şimdi bütün dünya, Japonya’da yaşanan büyük dramdan sonra nükleer santralleri tartışıyor. Devletlerin çeşitli önlemleri tartışmaya başlaması iyi güzel de, esas soru ortada duruyor; niye istiyorsunuz bu kadar fazla enerjiyi? Bu enerjiyi elde etmek için niye bu kadar pahalı yatırımlar yapıyorsunuz? Rüzgar, güneş ve diğer yenilenebilir enerji kaynakları niye yetmiyor size? Niye? Bu hem çok pahalıya mal olan, hem de bu kadar pahalıya mal olduğu halde içerdiği riskler nedeniyle sigorta şirketlerinin bile sigortalamadığı santraller niye var? Halkları elektrikle aydınlatmak için değil elbette. Sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda daha fazla üretim, daha fazla rekabet, daha fazla kar, gerekirse daha fazla savaş için istiyorlar nükleeri. Rant avcısı sigorta şirketlerinin bile sigortalamadığı; bu alandaki ranttan vazgeçtiği nükleer santrallerin içerdiği riskin ne kadar büyük olabileceğini buradan düşünün. Sigortasız santrallerden doğan bütün zararlar ise olduğu gibi halka yükleniyor . Bu zararın manevi boyutunu ise hesaplayacak bir ölçek bulunamaz. Gazetelerde fotoğrafı; bir annenin köpeğiyle beraber, radyasyona maruz kaldığı şüphesi ile karantinaya alınan kızıyla aradaki camdan bakışmasının anlamını hangi ölçek ölçecek? Nükleer santralleri halk değil, anneler değil,çocuklar değil, doğadaki canlılar değil, kapitalizm istiyor. Dünyayı böyle bir cehenneme çevirenler, kapitalist patronların ve onları temsil eden devletlerin kar hırsıdır. Şimdi devletler önlemler almaya başlasa da, kar hırsı ve rekabet yani kapitalizm ortadan kalkmadığı sürece nükleer tehlike var olacaktır. Çernobil kazasından sonra da önlemler alınmıştı ama işte bunun yetmediğini büyük bir dramla yaşayarak görüyoruz. Ayrıca belirtmek gerekir ki, Çernobil’den sonra en büyük nükleer kaza Japonya’da olmasına rağmen,nükleer tarihi boyunca rapor edilen irili ufaklı en az 400 kaza var. Türkiye’de ise durum daha da vahim. Bizim Başbakanımız ve Enerji Bakanımız önlem tartışmaya bile gerek duymuyor. Başbakan tuttu, nükleer kazaları evlerdeki tüp gaz patlamaları ile bir tutma feraseti gösterdi. Bu ayıptır. Ayrıca bir devletin başbakanı şüphesiz onu seçenlerin nasıl yaşadıklarından dolayısıyla evlerinden, evlerindeki patlamalardan da sorumludur. Enerji Bakanımız ise “biz Japonya’dan iyisini yapacağız, tamamen güvenli 3. nesil santral kullanacağız” diye tutturuyor. Bu santraller bu kadar güvenli de, niye sigorta şirketleri sigortalamıyor o zaman? Kendi ağızlarıyla söylüyorlar; onların güvenli 3.nesil dedikleri, kor tabakasını 120 metre betonla demirle kapatmak demek. Bu kadar betonla demirle kapatılan bir koru; bir cehennemi niye kendi elerlimizle yaratıyoruz peki? Bu konuda 1986 Çernobil kazasından beri, Türkiye’de bilimsel araştırma bile yokmuş biliyor musunuz? Ve 1986’dan beri hiçbir hükümet döneminde durum değişmedi. Ve başka her konuda itilaflı partiler bu konuda sonuna kadar anlaşıyorlar. Tek başına bu veri bile, nükleeri sadece patronların istediğini kanıtlamaya yeter. Bütün nesilleri ölüme gönderebilecek nükleerde 3. nesil yapacaklarmış. Size kim inanır?

Asrın felaketi:Tsunami Japonya, tarihinin en büyük depremiyle sarsıldı. Deprem sonrasında ülkenin yarısını sular altında bırakan tsunami Pasifik’e kıyısı olan ülkeleri de vurdu. Japonya son 300 yıldır yaşanan en büyük depremle sarsıldı. Yerel saatle 14:46’da (TSİ 07:46) meydana gelen 8,9 büyüklüğündeki deprem merkez üssünün Honşu adasının Sendai bölgesinin 130 kilometre doğusu, başkent Tokyo’nun ise 380 kilometre kuzeydoğusunda oldu. Amerikan Jeolojik Araştırma Merkezi, Japonya’nın kuzeydoğu kıyısı açıklarında meydana gelen depremin yerin 24 kilometre altında oluştuğunu duyurdu. Depremin büyüklüğü nedeniyle, Pasifik Tsunami Uyarı Merkezi, başlangıçta sınırlı tuttuğu tsunami alarmını daha sonra neredeyse Pasifik Okyanusu’na kıyısı olan bütün ülkeler için genişletti. Dünyanın en iyi erken uyarı sistemi sayesinde Japonlar, dünkü depremden bir dakika önce haberdar oldu. Deprem ve ardından gelen tsunami nedeniyle binlerce kişinin

öldüğü, yüzlerce kişinin de kaybolduğu açıklandı.. Japonya’da 1923’te Canto’da meydana gelen depremde 143 bin kişi hayatını kaybetmişti. Nükleer kapıda Depremden sonra meydana gelen Japonya’da nükleer felaket her geçen dakika etkisini artırıyor. Fukuşima nükleer santralinde meydana gelen patlamadan sonra ortaya çıkan radyasyon seviyesinin 6’ya çıktığı açıklandı. Çernobil Felaketi ise 7 seviyesinde değerlendiriliyordu. Ancak uzmanlar felaketin boyutlarının açıklanandan çok daha büyük olduğu görüşünde. Nükleer enerji uzmanı Prof. Hayrettin Kılıç, dünyanın Çernobil’den çok daha büyük bir felaketle karşı karşıya olduğunu söyledi. Nükleer karşıtı çalışmaları ile bilinen Prof. Dr. Hayrettin Kılıç,

Japonya’dan gelen son bilgilere göre, nükleer felaketin derecesinin 6’nın üzerinde olması gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Hayrettin Kılıç, “Bu felaketin etkileri binlerce yıl o coğrafyada hissedilecek. 1 ay sonra radyasyon Asya, Amerika ve Avrupa’ya ulaşmış olacak, deniz hayvanları başta olmak üzere bütün canlılar etkilenecek” diye kaydetti. Çernobil kapıda Fukuşima’da dördüncü patlama ve yangının ardından ortaya çıkan tablonun Çernobil’e yaklaştığı ileri sürülüyor. Japonya’da Fukuşima nükleer santralında dün sabaha karşı meydana gelen dördüncü patlamanın ardından tüketilmiş yakıt depolama havuzunda çıkan yangın ile radyoaktif maddeler doğrudan atmosfere karıştı. Başkent Tokyo’dan Rusya’ya kadar havadaki radyas-

Ortadoğu direnişi zafere kadar Tunus halkı diktatörlüğü temizlemekte kararlı Halk iki geçici hükümeti de devirdi. Her ikisinde de Bin Ali döneminde bakanlık yapmış kişiler,halkın net tavrına rağmen görevlerine devam etmişlerdi. Bu hareket ilk iki geçici hükümetle birlikte Türkiye’deki yönetime övgüler düzen Gannuşi’nin de sonu oldu. Mısır ise referanduma gidiyor İşçi sınıfının oldukça güç-

lü olduğu Mısır’da Mübarek’in çekilmesindeki önemli nedenlerden biri de tüm yurtta başlatılan genel grevdi. Grevler, Yüksek Askeri Konsey yönetimi devr aldığında da işçilerin ekonomik talepleri etrafında devam etti. Artık direnişin simgesi Tahrir Meydanı’nda Mısır halkı 19 Mart’taki referanduma dair taleplerini dile getiriyor. Oylanacak anayasada Cumhurbaşkanı’nın yetkileri ve görev süresi sınırlandırılıyor.

Libya’da halk kendi kaderini tayin ediyor Direnişlerin ve buna karşılık diktatörlüklerin saldırılarının belki de en ağır biçimde yaşandığı ülke Libya. Şimdiden yüzlerce ölü veren direniş orduyla her an çatışma halinde kalabiliyor. Silahlı birlikler halinde şehirleri ele geçirip savunan halk 42 yıllık diktatör Kaddafi’yi devirmekte kararlı. Eskişehir Can Çoksöyler

İran Hükümeti’nde idam yöntemi

İran hükümeti sürekli siyasi krizlerle boğuşuyor. Gerici hükümetin iktidarı zorbalık ve baskılarla halen sürüyor. İran halkı, hiçbir zaman hükümetin karşısında durmak ve direnmek için eline geçen fırsatları kaçırmadı. Hükümet ise halkın bu direncini bastırmak için çeşitli yöntemlere başvurdu. Bu yöntemlerin birisi de idam cezası vermek. Bir gerçek var ki, İran hükümeti son 30 yılda idam cezasını uygularken nihai hedeflerinin peşinde olduğudur. 30 yıl süren bu dönemi dörde ayırabiliriz: İslami hükümetin iktidara geçmesi ve sonrası Bu dönemde iktadarda olan İslami hükümet, muhalif siyasi güçlerle karşı karşıya kaldı. Önce iktidara geçmek ve iktidarını daha da güçlendirmek için muhalifleri idamlardan geçirerek bastırdı. İdamların birçoğu hukuka aykırı bir şekiilde gerçekleşti. Komünistler, ulusalcılar ve islamcı aydınlardan oluşan muhalif kesimden yaklaşık 100 bin kişi idam edildi.

İran-Irak Savaşı’nın başlaması Bu dönemde İran’da tam anlamıyla despotizm hakimdi. İran hükümetinin ekonomik açıdan gerilediği bu dönemde Birleşmiş Milletler’in önerisini dikkate almak zorunda kaldı ve savaşı bitirdi. Siyasi tutukluların birçoğu hapisteydi ve tamamına idam hükmü daha verilmemişti. Bunların birçoğunun cezası bittikten sonra serbest bırakılma-

yon seviyesinde artış tespit edildi. Japon hükümeti, radyasyon seviyesinin insan sağlığını etkileyebilecek düzeye ulaştığını açıkladı ve santralın civarı uçuşa yasak bölge ilan edildi. Fukuşima’daki santralda aşırı ısı-

nan reaktörlere müdahale eden 50 işçi ve mühendis ise kahraman ilan edildi. Bu işçi ve mühendisler yoğun radyasyona maruz kaldıkları için yaşama şansları yok.

Rıfat Çapar

Günlerin

Getirdiği Hazırlayan: Halil Altunpolat

16 Mart 1978

Beyazıt Katliamı

İstanbul Ünv. Eczacılık Fakültesi çıkışında toplu çıkış yapan devrimci öğrencilerin üstüne faşistler bomba attılar. Saldırı da 7 devrimci öğrenci hayatını kaybetti.

16 Mart 1988

Halepçe Katliamı İran-Irak savaşı esnasında Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in emriyle Kuzey Irak’ın Halepçe kentine kimyasal silahlarla saldırıldı. Kürt’lerin yoğun olarak yaşadığı kentte yaklaşık 5000 kişi yaşamını yitirdi, 7000 den fazla insan yaralandı.

21 Mart (M.Ö. 500) Newroz Bayramı

Demirci Kawa’nın zalim kral Dehak’a karşı başlattığı savaş sonunda Kürt halkının zulümden kurtulduğu ve baharın gelişini haber veren gün.

21 Mart 1937 Dersim İsyanı

sı gerekiyordu. Ama hükümet siyasi tutsakların özgür olmasından yana değildi. Bu sebeple tutuklular hakkında idam kararı verdi. Siyasi tutuklulardan yaklaşık 5 bin kişi Humeyni’nin emriyle gizlice idam edildi.

Savaşın sona ermesi ve Humeyni’nin ölümü Hükümet bu dönemde de muhalifleri ortadan kaldırmaya devam etti. İran istihbarat örgütü, muhalif siyasetçileri önem sırasına göre derecelendirip onları takip etmeye başladı. Muhalifleri terörize etmeye çalışıyordu. Muhaliflerin içerisindeki yazarlar, sanatçılar, aydınlar da hükümetin terörüne kurban gittiler. İdamlarda son 3 yıl Bu yıllarda gerçekleşen idamlar farklı amaçlar doğrultusunda gerçekleşti. Hem radikal siyasetçiler hem de farklı suçlardan yargılananlar idam edildiler. Örneğin, uyuşturucu

kaçakçılarının birçoğu idam edilirken siyasi tutuklular da idam edildi. Siyasi örgütlerin üyeleri aynı zamanda devlete karşı silahlı mücadeleyi de başlatmıştı. Silahlı mücadelenin içerisinde Kürtlerin kurduğu örgütler ile Halkın Mücehitleri’nin üyeleri de vardı. İran’ın başında olan İslami hükümet hiçbir siyasi oluşuma tahammül edemiyordu. Karşısına çıkan muhalif örgütlerin üyelerini idamdan geçiriyordu. Hükümet bir yandan siyasi ve sosyo-ekeonomik krizle boğuşuyordu. Bir yandan son yıllarda artan halkın isyanı hükümeti köşeye sıkıştırdı. Sokaklarda isyan eden halkı korkutmak için değişik suçlardan tutukluları da idam etmeye başladı. Hükümet idam etmeden önce halka duyurusunu yapıyor ve idamlar halka açık bir şekilde gerçekleşti. Şu sıralarda hala hükümet korkusundan, halkı katletmeye devam ediyor. Bahram

Dersim’de Seyit Rıza önderliğindeki Kürtler haklarının tanınmaması nedeniyle isyan başlattılar. Sonraki günlerde isyan T.C ordusu tarafından binlerce kişinin katledilmesi ile kanlı bir biçimde bastırıldı.

22 Mart 1968

68 Kuşağı Emperyalizme Karşı Mücadelede Paris Nanterre Ünv’de , ABD ‘nin Vietnam’daki emperyalist işgaline karşı çıkan ve eğitimde reform yapılmasını isteyen öğrenciler, Daniel John Bendit ‘in liderliğinde üniversitenin birinci amfisini işgal ederek, 68 deki bağımsızlık mücadelelerinin fitilini ateşlemiş oldu.

30 Mart 1972

Kızıldere Katliamı THKP-C önderi Mahir Çayan ve yoldaşları THKO önderleri Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını engelelmek için kaçırdıkları 3 İngizliz subayla birilikte Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde pusuya düşürüldüler. Saldırıda Mahir Çayan ve 9 yoldaşı katledildiler. Olaydan sadece Ertuğrul Kürkçü sağ olarak kurtulabildi.


7

16 Mart 2011

Yoksuluz ama işsiz değiliz!

TÜİK, son raporunda işsizlik oranını %11 olarak açıklamıştı. Yani geçen sene hazırlanan rapora göre işsizlik %1 azalmış durumda. Gerçek işsizlik rakamlarıyla ilgisi olmayan bu oranlarla, işsizliğin üstü kapatılmaya çalışılıyor. Açıklanan rapor; ev kadınlarını, son 3 aydır iş bulma kanallarını kullanmayanları, iş bulma umudunu kaybedenleri, kayıt dışı çalışanları, günde 1 saat bile çalışsa işsiz sayılmayanları, yetersiz ve eksik zamanlı istihdam edilen gizli işsizleri kapsamıyor. Bütün bunlar da eklendiğinde gerçek işsizlik oranı %20’lerin üstüne çıkıyor. 10 kişiden 6’sı yoksul TÜİK, başka bir raporunda Türkiye’de 10 kişiden 6’sının yoksul olduğunu açıklamıştı. Bir yandan işsizliği düşük göstermeye çalışma çabalarıyla kendisiyle de çelişen TÜİK’in raporu, günden güne artan ve bu sistemde artmaya devam edecek olan işsizliği gizlemekten, halkı kandırma politikalarından başka bir şey değildir.

Ancak artık sistemin açıkları bu tip oyunlarla gizlenemeyecek kadar çoktur. Özellikle genç işsizlik oranları bunu gözler önüne sermektedir ki, artık devlet genç işsizlik oranlarını azaltmaya yönelik po-

litikalar izlemek zorunda kalmıştır. Torba Yasa’da da genç işsizlik oranını azaltmak için 29 yaşından büyükleri istihdam alanları dışında bırakmaya yönelik girişimler bu yüzden mevcuttur, ama bu var olan işsizliği kesinlikle azaltma-

maktadır.

İşsizlik her gün daha çok can yakarken, gençleri artık geleceğe umutsuz bakmaya yöneltip, üniversiteleri de vasıfsız bir konuma getiriyor. TÜİK işsizlik oranlarını düşük gösterip, halktan

yana değil, yeni üniversiteler açarak işsizliği azalmış olarak gösterenlerden, kapitalistlerden, egemenlerden yana olduğunu açıkça göstermektedir.

Yağmur Kazıl

Umudunu düşlerinde çoğaltır devrimci Roma İmparatoru II. Frederick korkunç bir bilimsel deney yapar. Henüz yeni doğmuş birçok bebeği annelerinden ayırarak bir kurumda tecrit eder. “Yeni doğan bebeklerle sosyal ilişki kurulmazsa bebekler ana dillerini değil; her insanın doğuştan bildiği insanların ortak dilini konuşurlar” (1) hipotezinden yola çıkarak bakıcıların yalnızca beslemek, giydirmek ve yıkamak için bebeklerle temas kurulmasına cevaz verilir. Sonuçta bebeklerin tamamı “Tanrısal dili” konuşamadan ölürler! Bir canlının hayatta kalabilmesi için bir başka canlıya ihtiyaç duyduğu gibi, bir insanın hayatta kalmasının yolu başka bir insana ihtiyaç duyması insanlaşmanın tek yoludur. Yani insanlar sosyalleşerek insanlaşırlar. Bir gözlemcinin yukarıdaki deneye ilişkin yorumu şöyledir: “Öldüler; çünkü bebekler. Onlara bakanların coşkulu yüzleri, sevecen dokunuş ve sözleri olmadan yaşayamadılar.” Bebeğe dokunmak, okşamak, öpmek, gözlerinin içine bakmak, çıkardığı sesleri taklit ederken çocuğun da sevinçle çıkardığı başka seslerle karşılık vermesi; en az yemek, içmek, yıkanmak kadar hayatidir. Kişi kendi “ben”ini oluşturmak için ötekine ihtiyaç duyar. “Ben” kendini ötekiyle tanımlar. “Öteki”, “ben” için bir ayna vazifesi görür. Keyif, üzüntü, sevinç, tasa, kızgınlık gibi halleri yansıtan bir “öteki” yoksa her türlü ruh hali yani “ben”in boşluğuna akar. Bir mahkûm, “... İnsanlar, ruh hallerini ve duygularını başka insanlarla birlikte yaşarlar; kendini insan olarak ifade edebilmen için yanında bir insana ihtiyacın vardır. Tecritte insanın her ruh hali boşluğa akmaktadır: “Keyfin yerinde mi, üzüntülü müsün, kızgın mısın” bunlarla hiçbir yere varamazsın. Yani bunlarla yaşayamazsın. Bu yaşanan her şeyin içinde kalması anlamını taşımaktadır. “Sen senin içine hapsedilmişsin ve öyle kalacak-

sın. “ diyor. Ünlü psikoterapist Irvin Yalom “Grup Psikoterapisi” adlı kitabında, kişiler arası etkileşimin doyurucu olması için en az 7-8 kişilik grupların oluşması gerektiğini söyler. 3-4 kişilik hücrelerde grup etkileşimini sağlamanın ise boşuna bir çaba olduğunu belirtir. Sosyal etkileşime doyumun sağlanabilmesi olarak da alt grupların oluşabilmesine vurgu yapar ve 3-4 kişilik gruplarda sağlıklı alt grupların oluşamayacağını belirtir. Üye sayısı 3-5 kişi olan gruplardaki alt grupların oluşumu bazı grup üyelerinin grup içi tecritine yol açabilir. Bu nedenle sağlıklı bir alt gruplaşmaların oluşabilmesi için grubun en az 10-15 kişiden oluşması gerekir. II. Frederick XIII. yy’den günümüzün “imparatorlarına” sesleniyor: “Ben denedim, hepsi öldüler! “ Bir “Alman modeli” olan F tipi hücre sistemiyle amaçlanan tam da yukarıda belirtilen grup içi tecrit sistemidir. 3 kişilik hücrede 2 kişi grup kurar, 3. kişi tecrit edilir. Bir süre sonra 2 kişi arasında sorun çıkacaktır ve ilkin hangisi 3. kişiyle ilişki kurarsa yeni bir grup kurulur. Eski grubun diğer üyesi tecrit edilir. Almanların terk ettiği bu model Türkiye’de pervasızca AB destekli olarak uygulama alanı buldu. “ Tecritin ruhsal, bedensel etikleri göz önüne alındığında 1 veya 3 kişilik hücrelerde tutulmanın herhangi bir ceza değil, işkence olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca yapılan çalışmalar hapishanelerdeki intiharların büyük kısmının özel hapishanelerde, özellikle de hücrelerde gerçekleştiğini ortaya koymuştur!” Ağırlaştırılmış müebbet hükümlüleri (AMH) için durum daha da ağırdır. Daha baştan özgür olabilme umudunu elinden alırlar AMH’nin. Bir gün özgür olabilme düşü dahi elinden alınmıştır. Sonra diğer mahkumlara uygulanan tecrit ve tretman uygulamalarından çok daha ağır

bir tecrite tabii tutarlar. Sürekli tek kişilik hücrelerde tutularak diğer mahkumlarla teması engellenir. Kendi ziyaretçileriyle teker teker görüşürler! Yani hiçbir şekilde anne ve babaları ile aynı anda görüşemezler ve onları aynı karede göremezler örneğin! AMH statüsünde olmayan mahpuslarla aynı etkinliklere çıkarılmazlar. Spor salonu, kurslar v.b. Meşhur sohbet genelgesi 10 kişi-10 saat formülü bile uygulamada imkansızlaşır. Normal mahpuslarla bile uygulamada sorun çıkarılan genelgenin, AMH’ye uygulanması ciddi bir problem. Yukarıdaki örneklere daha pek çok sorun eklenebilir. Fakat çok küçük bir sorun gibi görülen bu problemler tam bir psikolojik harp uygulaması olarak kullanılır. Kısacası hapishanelerde hayatının yarısını senden alırlar, geriye kalan yarısı ile de seni robotlaştırmaya, yozlaştırmaya, itaatkar olmaya zorlamak için psikolojik harp uygularlar; tam bir idare savaşına çevirirler. Hapishaneyi asıl olarak bilinçlere yerleştirmeye çalışırlar. Dışarıdaki dört duvarı bin şekilde yıkabilirsin. Ama eğer bilincinde 5. duvarı inşa edebilmişlerse o duvarı yıkmak artık daha bir zor olacaktır. Çünkü 5. duvarın örülmesine mahpus izin vermediği müddetçe inşa edilemez; eğer inşa edilmişse onu yıkmak, diğer tüm duvarları yıkmaktan zor olacaktır. AMH ‘nin en önemli şeylerinin özgürlük ve umudun “ellerinden alındığını” belirtmiştik. Denilebilir ki ölünecekse eğer “umut”tan önce ölmek gerek. Zira umutsuz yaşamak kadar soysuzca bir yaşam olamaz. Umudunu canlı tutmak ise devrimcinin en önemli vasfıdır. Hem kendisi hem halkı için. Umudunu düşlerinde çoğaltır devrimci... Avşar Timuçin’in de (2) belirttiği gibi “ (gerçekliğin ağırlığı düşle dengelenir. Her düşte gerçekler billurlaşır. Düş gerçek olmazsa da düşü gördüren ger-

çektir. Düş yaratıcıdır. Geleceği olası kılan tek kaynaktır. İnsanoğlu yarınını önce düşlerde kurar. Düş kurmak bir bakıma deney yapmaktır. Truva atı kocaman bir düşün ürünüdür...” “Düş bir gerçeklik taşıyıcısı, bir gerçeklik tasarısı olduğu zaman önemlidir... “ O gerçeklik kendini Avrupa öğrenci ve işçi hareketlerinde, Kuzey Afrika ve Ortadoğu halklarının isyanında, Güney Amerika halkçı iktidarlarını oluşturan devrimci gelenekte ve “Subcommandante Marcos”un “böceği” ile yaptığı felsefede filizleniyor. O gerçek Türkiye Emekçi Hareketi”nin bağrında işçisi, gençliği, kadını, erkeği, LGBTT ‘si , ekolojisi ile tutsağının hücrelerdeki direnişleriyle her yeri kapsayan bir sarmaşık gibi filizleniyor. Neresidir sınır Nerede başlar Nerede biter çember Ufuk çizgisi Haddimiz olabilir mi? Ya ötesi

Neresidir sınır Nerede başlar Nerede biter duvar Tel örgüler Bizi tutabilir mi? Ya ötesi Neresidir sınır Nerede başlar Nerede biter insan Et yığını Varlık olabilir mi? Ya ötesi Ötesi mi? Ötesi bilinçtir Yıkılırsa beşinci duvar Çıkar karanlıktan Aydınlığa Özgür insan! 30.01.2011 Kocaeli F 1 Önder ÇARKÇI

Torba Yasa sözleşmeliyi mağdur etti

Torba Yasa’da yer alan, sözleşmeli memurlardan alınan damga vergisinin alınmaması yönündeki madde, tarih değişikliğiyle zaten güvencesiz çalışan memurların maaşlarında kesintilere yol açtı.

Kamu alanında 4/B statüsünde çalıştırılan sözleşmeli kamu emekçilerinin her yılın Ocak ayında maaşlarından kesildiği, Damga Vergisi adı altındaki 160 TL’lik vergi, Torba Yasa’da geçen bir maddeyle kaldırılmıştı. Fakat yasanın yürürlüğe girdiği tarih 1 Ocak 2011 değil de Cumhurbaşkanı’nın onay verdiği ve Resmi Gazete’de yayımlandığı 25 Şubat 2011 olarak değiştirmesi zaten güvencesiz koşullarda ve daha az ücretle çalışan kamu emekçilerinin maaşlarında kesinti yapılmasına neden oldu. Patronların yasası olan Torba Yasa’da ki emekçiler lehine nadir maddelerden biri olan bu madde de bir tarih değiştirme oyunuyla bertaraf edildi ve 250 bin kamu emekçisinin, zaten düşük olan maaşlarında haksız bir kesintiye gidildi. Memur-Sen Genel Mevzu-

at ve Toplu Görüşme Sekreteri Hacı Bayram Tombul ise bu konuyla ilgili, ”Sözleşmeli memurların sözleşmelerinden alınan damga vergisi her yılın Ocak ayında kesiliyor. Biz de Torba Yasa’nın gecikmesinden dolayı sıkıntı yaşanmaması için AK Parti yöneticileriyle de görüşerek girişimlerde bulunduk. Nitekim bu konuda AK Parti kurmayları tarafından da TBMM Genel Kurulu’nda ilgili madde görüşülürken önerge sunuldu ve kabul edildi. Oysa düzenlemenin yürürlük tarihinin ‘yayım tarihi’ olarak yasalaşması karşısında şaşkınlığa uğradık. Çünkü düzenleme yayım tarihi olan 25 Şubat’ta dikkate alındığında bu yıl ki damga vergisinin sözleşmeli personelin cebinden çıkması anlamına geliyor” açıklamasını yaptı.

Kadir Can Alkır

Göçükte kalan işçi hayatını kaybetti

Zonguldak’ın Kilimli ilçesine bağlı Dağbaca mevkiinde özel bir maden ocağında meydana gelen göçükte kalan Serkan Malkoç adlı işçi hayatını kaybetti. Yıllarca taşeron firmalarca güvencesi olmadan ve can sağlığı tehdidi altında çalıştırılan işçi cinayetlerine bir yenisi daha eklenmiş oldu. Hatırlanacağı gibi geçtiğimiz yıl Karadon Maden İşletmesi’nde meydana gelen göçük sonucu 30 maden işçisi göçük altında kalarak can vermişti. Madencilerin cesetleri bir yıla yakın sürede ailelerine teslim edilirken göçüğün meydana geldiği gün Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer; “Elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Aşağıdaki işçiler bizim çocuklarımızdır. Aşağıda herhangi bir şey varsa bizim ciğerimiz

yanıyor ve acıyor. Herkes emin olmalı ki yapılması gereken ne ise o yapılıyor.” diyordu. Fakat Hükümet işçilerin ölümüne engel olamadı. Zonguldak’ta her yıl onlarca emekçi uygunsuz ve güvencesiz çalışma şartları altında ekmek parası için canlarını toprağın altına gömerken, devlet taşeron firmalarla yola devam etmekten vazgeçmeyip daha ucuza işçi çalıştırmak adına özelleştirilen bu ocaklarla yola devam ediyor. Her yıl yüzlerce işçi yok pahasına canından olurken devlet her zamanki gibi taşeron firmaların üstünü örtüp cinayetleri failsiz bırakıyor. Zonguldak Emre Turan

Bursa Organize Sanayi Bölgesi’nde Işıksoy Tekstil Fabrikası’nda çalışan işçiler sendikaya üye oldukları için işten atıldılar. 320 işçinin çalıştığı fabrikadan 145 işçi DİSK-Teksil işçileri sendikasına üye oldu. Fabrikanın sahibi hiçbir gerekçe göstermeden 50 işçiyi işten attı. İçerde kalan işçilere ise sendikadan istifa etmeleri yönünde baskı yapılıyor.

Torba yasa ile birlikte ana işte taşeron çalıştırma yasağı kaldırılıyor. Ana işlerde taşerona izin verilmesinin anlamı işe geçici işçiliğin 3 yıla kadar uzaması anlamına geliyor. Torba yasadaki bu gibi maddelerle hükümet işçileri korkutmaya çalışıyor. Torba yasayı arkalarına alan patronlar ise sendikalaşan işçileri kolayca işten çıkartmaya başladılar. Eskişehir Süleyman Semiz

Sendikalı işçiler işten atıldılar


Emekçi Hareket 15 Günlük Gazete İmtiyaz Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Fadik Temizyürek - Bozkurt Mah. Türkbeyi Sk. No:79-81 Şişli/İstanbul Basıldığı Yer: Ezgi Matbaası - Sanayi Cad. Altay Sk. No:10 Yenibosna/İstanbul Türü: Yaygın Süreli Yayın Genel Yayın Yönetmeni: Emre Öztürk, Görsel Tasarım: Gürkan Köse, Pınar Atalar, Nacican Altın Haber Koordinatörü: Rıfat Çapar, Melike Çınar İstanbul:Barış Şahin Eskişehir: Merve Demir Ankara: Yaşar Türk Dağıtım: Sanem Deniz Kural emekcihareket@ehp.org.tr

HES’ler Anadolu’nun kanını emiyor

. . ISTE KRIZ ı l

Anadolu’nun suyu hayattır, tarihtir, aşktır, felsefedir. Binlerce yıl,yüzlerce topluluk Anadolu’nun can damarları olan nehirlerin, derelerin getirdiği topraklara uygarlıklarını kurmuştur. nüştürülmeye çalışılmaktadır. Bu tarihin güzel özleri “enerji üretme” adı altında öldürülüyor. Devlet 1.5 yıldır HES(Hidroelektrik

Santralleri)’in yapımını tamamen özel sektöre bırakmış durumdadır. Özel Sektörün ortasında sahipsiz gibi atılan nehirlerimize HES’ler kurularak, nehirlerimiz sömürülmek isteniyor. HES’ler, Anadolu’nun tarihsel yapısını mahvediyor. V adileri kurutuyor. Doğu Anadolu’da Hasankeyf, Ege’de Bergama-Allinoi, Akdeniz’de Likya’nın en önemli yerleşim yeri olan Demre bunun somut örnekleridir. Şu anda bilinen Karadeniz’de 750, Akdeniz’de 225 proje vardır. Ege’de sayısı artmaktadır. Ülkenin sadece kıyı şeridinde değil, her yerinde sayısı artmaktadır. Bu projeler sadece tarihe ve doğaya değil, işçilerimize de zarar vermektedir. Baraj inşalarında iş güvenliği olmadan çalıştırılan işçilerimiz

projelerin bitirilmesi uğruna ölmekte ya da sakat kalmaktadır. Bilecik’ten Artvin’e, Aydın’dan Maraş’a hatta Siirt’e kadar ülkemizin birçok yerinde korkunç iş kazaları yaşanmaktadır. Burjuva bu durumun ortaya çıkmaması için elinden gelen baskıyı medyaya yapmaktadır. Devlet ise HES’lerin bulunacağı vadilerin harika turizm mekânları haline geleceği yalanını vatandaşa söylemektedir. Anadolu’nun su kaynakları giderse vadileri de gider. Vadiler giderse doğamız, tarihimiz ve kültürümüz de gider. Halkımız bütün bunların farkındadır. Bu sömürüye karşı yumruğunu en sert şekilde sorumluların yüzüne savuracaktır.

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan

‘‘

Babacan: Kriz henüz bitmedi

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, 2011’in başından itibaren gıda ve petrol fiyatlarının artmasıyla krizin başka bir safhasının ortaya çıktığına dikkat çekti. Babacan, 2011 yılında, “Artan enerji ve gıda fiyatları karşısında ülkelerin ödemeler dengesi nereye doğru gidecek?’’ sorusunun önemli olduğunu belirtti.

‘‘

Binlerce yıldan bu güne geldiğimizde Anadolu’nun dereleri, nehirleri kapitalizmin gözünü diktiği bir rant kapısı haline dö-

Şeref Umut

Biutiful’a Brechtyen bakış Sağlık özelleştirilmesin Biutiful’un izleyenler tarafından hala konuşuluyor olması filmin üzerine bir kaç sözün daha söylenmesine imkan tanıdı. kontağını kapayarak kendimizi akışa bırakırız. Filmle kurduğumuz ilişki tamamen duygusaldır. Brecht ise bu geleneksel yapıyı kırarak seyircinin aktif olarak izlediği şeyi değerlendirmeye zorlar. Seyirci bir an olsun bir sinema filmi izlediğini unutmaz. Seyirci izlediği şeyleri yadırgar. Artık ağlayanın haline gülerken, gülenin haline de ağlarız. Karakterler ne sadece iyi, ne sadece kötüdür. Brechtyen sinemada önemli olan hayattaki temel çelişkileri oyuncular, müzik, çekim teknikleri, senaryo vb. ile seyirciye göstermektir. Bizimde amacımız filmlerdeki bu estetik anlayışın ilkelerine uyan sahneleri cımbızla çekip alarak ne kadar Brechtyen bir film olmuş demek olmayacaktır. Temel kıstasımız bir filmi izledikten sonra insanoğlunun temel çelişkilerine parmak basan akılda kalıcı sahneleri birbirimize anlatmak olacaktır. Bir Sefa Yılmaz / EHP Seyitgazi İlçe Örgütü Üyesi

18 Soru

Neden bir kısım insan bu filmi bu kadar çok sevmişken diğerlerinin ise hiç dikkatini çekmedi? Bu tür filmleri değerlendirirken neleri ölçü alacağız? Bu anlamda sinemada da suyu kaynağından içmek gerekir. Bertolt Brecht , epik tiyatro kavramı ile sadece tiyatronun değil aynı zamanda sinemanın da kaderini değiştirmiştir. Geleneksel sinema olarak adlandıracağımız sinemaya karşıt olan tüm akımlara yol gösterici olmuştur. Geleneksel sinema, izleyicileri sunduğu büyülü dünya ile dünyevi dertlerinden arındırarak “hoş vakit” geçirmelerini sağlar. Ağlayanın haline ağlar, gülenin haline güleriz. İzleyenler olarak beynimizin

ç

1) En sevdiğiniz erdem - Dürüstlük 2) Başlıca özelliğiniz - Sabırlı olmak 3) Mutluluk nedir - Paylaşımcı yaşam 4) Mutsuzluk nedir - Umutsuz gelecek 5) En kolay hoşgördüğünüz kötü huy Soğuk espri yapılması 6) En nefret ettiğiniz kötü huy - Riyakarlık 7) En sevmediğiniz şey - İnsanların kendini kandırması 8) En sevmediğiniz kişiler - Sahte dostlarım 9) En sevdiğiniz iş - Bahçe işleri 10) En sevdiğiniz şair - Orhan Veli Kanık 11) En sevdiğiniz yazar - Yaşar Kemal 12) Kahramanınız - Mahir Çayan 13) Kadın kahramanınız - Annem 14) En sevdiğiniz çiçek - Gül 15) En sevdiğiniz renk - Kırmızı 16) En sevdiğiniz yemek - Patates kızartması 17) En sevdiğiniz düstur - Ağacın kurdu ağaçtan olmazsa ağaç çürümez. 18) En sevdiğiniz söz - Hayat inanmak ve mücadele etmektir.

Bu anket K. Marks’ın kızları Jenny ve Laura ile oynadığı bir oyundan alınmıştır.

sohbet ortamında paylaşılmasını sağlayarak temel kaygısı aynı olan insanlar olmaya çalışacağız. Filmler üzerinde bir fikir birliğine varacağız. Bu filmleri izlemeye sevk edeceğiz. Günümüzde Brechtyen bir sinema iddiası ile filmler yapılana kadar Brecht’in günümüzdeki okuması ancak bu şekilde yapılabilir. Bu şekilde baktığımızda Ucuz Roman filmi siyasi bir mevzuyu konuşurken araya girebilir, Bruce Willis öyleydi böyleydi ama son kertede iyi adamdı o bile sizin yaptığınızı yapmazdı denilebilir. Tekrar başa dönecek olursak Biutiful filmi bize geçirdiği hissiyat açısından böyle

Galatasaray’da 311. hafta

İstanbul İl Örgütü gözaltında kayıpların hesabının sorulması, faillerinin yargılanması için Galatasaray Meydanı’nda Cumartesi Anneleri eylemini her hafta gerçekleştirmeye devam ediyor. 311. haftaya ulaşan sessiz direnişte, aydınlatılması gündeme getirilen Ergenekon çetesi ve devlet eliyle kaybedenlerin yargılanması mücadelesinde, çetelerin karşısında mücadele veren gazetecilerden Ahmet Şık’ın, gözaltında kaybedenlerle aynı davada yargılanması gündeme alınırken, Ergenekon

Savcıları’na, Ahmet Şık için seslenildi. İstanbul Özge Akman

bir filmdi. Uxbal karakteri onca yasadışı işe bulaşmasına rağmen ahlaklı olanın peşinden gitti. Beceremedi. Ancak onun bu ahlaklı duruşu Ige karakterinin de ahlaklı davranmasına neden oldu. Neleri değiştirebileceğimiz açısından önemliydi. Çinli ve Afrikalı mültecileri bu halde çalışmaya sevk eden sistemi değiştirecek olan, onların bu trajik sonlarını ahlaki seçimleriyle mutlu son ile bitirecek olanın kim olduğunu açığa çıkardı. Tarihin bu zamanında benzer koşullarda nasıl davranılması gerektiğini düşündüysek bu bize brechtyen sinema için şimdilik yeter. Serkan Atak

Yıldız Yumruk Devrek’te Partimizin 41 ilde örgütlenme perspektifiyle kapsamında Zonguldak’ın Devrek ilçesinde parti büromuz açıldı. Her geçen gün Devrek’te örgütlenme çalışmalarımız daha sistematik bir şekilde devam etmekte. İlçede bulunan yoldaşlarımızla faaliyetlerimizi hızla sürdürürken yoğun bir şekilde Emekçi Hareket gazetemizin dağıtımı yapılmaktadır. Düzenli olarak yaptığımız sunum ve siyasal gündem toplantılarıyla ilçe halkına partimizin politik hattını anlatıyor ve bu kolektif çalışmanın içine halkımızın da dahil olmasını sağlıyoruz.

Günlerdir “Çok Ses Tek Yürek” mitingine hazırlanan sağlık emekçileri 13 Mart’ta Ankara’da Sıhhiye Meydanı’ndaydı.

Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya gelen binlerce sağlık emekçisi saat 11.00’de Ulus Tren Garı önünde buluştu. Türk Tabipler Birliği, Türk Dişhekimleri Birliği, Tıp Öğrencileri Kolu gibi birçok sağlık örgütünün yanı sıra demokratik kitle örgütlerinin ve siyasi partilerin de katılımıyla Ulus Tren Garı önünde buluşularak başlayan yürüyüş Sıhhiye’ye kadar sloganlarla devam etti.

Sağlıkta özelleştirmeleri durduracağız Performans yasasına, özeleştirmelere, taşeronlaştırmaya, sağlığın parayla satılır hale getirilmesine

ADIYAMAN AFYON ANKARA ÇANKAYA MAMAK

TELEFON

karşı alanlara çıkan sağlık emekçilerinin “Çok Ses Tek Yürek” pankartıyla yürüdüğü mitingde, özelleştirmelere ve işsizliğe karşı mücadele eden Emekçi Hareket Partisi de “Sağlıkta Özelleştirmeleri Durduracağız” şiarıyla alandaydı. “Sağlık Haktır Satılamaz”, “Parasız Eğitim Parasız Sağlık” sloganlarıyla yürüyen binlerce kişi Sıhhiye Meydanı’nda toplandı. Yaklaşık 30 bin emekçinin katıldığı mitinge çevredeki vatandaşlar da alkışlarıyla destek verdiler. Sendika yöneticilerinin yaptığı konuşmaların ardından yapılan konserden sonra miting sona erdi. Ankara Sultan Canan

ADRES

0312 418 94 46 0536 882 31 04 0539 986 84 51 0543 958 58 53 0506 828 78 66

Yükseltepe Mah. 1666. Cad. 1945. Sk. No: 1 Keçiören

ANTALYA AYDIN BARTIN BOLU BURSA ÇANAKKALE ÇORUM ODUNPAZARI

MAIL

artvin@ehp.org.tr

0555 552 78 65

0222 221 20 78 0222 229 36 03 0507 995 81 26

HATAY 0212 249 81 19 0553 740 67 19

KÜÇÜKÇEKMECE KADIKÖY GÜNGÖREN

0507 959 34 59 0216 330 84 56

Yasa Cad. Yasa Han No: 24 Kat: 3 D:31

0506 976 61 44 0232 484 80 59

kayseri@ehp.org.tr 0555 839 86 52

Tepecik Mah. Çeltik Geçidi Sk. Seymen Apt. No: 2 D: 5

MALATYA

manisa@ehp.org.tr 0507 707 20 03

rize@ehp.org.tr

SAMSUN TRABZON ZONGULDAK DEVREK

zonguldak@ehp.org.tr 0531 687 10 71

Çay Mah. Çay 2 Sok. NO:27/A

w w w.ehp.org.tr adresinden gazetemize abone olabilirsiniz


Emekçi Hareket 13. Sayısı