Issuu on Google+


YAZAR ve ESERLER‹ HAKKINDA Harun Yahya müstear ismini kullanan yazar Adnan Oktar, 1956 y›l›nda Ankara'da do¤du. ‹lk, orta ve lise ö¤renimini Ankara'da tamamlad›. Daha sonra ‹stanbul Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde ve ‹stanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde ö¤renim gördü. 1980'li y›llardan bu yana, imani, bilimsel ve siyasi konularda pek çok eser haz›rlad›. Bunlar›n yan› s›ra, yazar›n evrimcilerin sahtekarl›klar›n›, iddialar›n›n geçersizli¤ini ve Darwinizm'in kanl› ideolojilerle olan karanl›k ba¤lant›lar›n› ortaya koyan çok önemli eserleri bulunmaktad›r. Harun Yahya'n›n eserleri yaklafl›k 30.000 resmin yer ald›¤› toplam 45.000 sayfal›k bir külliyatt›r ve bu külliyat 41 farkl› dile çevrilmifltir. Yazar›n müstear ismi, inkarc› düflünceye karfl› mücadele eden iki peygamberin hat›ralar›na hürmeten, isimlerini yad etmek için Harun ve Yahya isimlerinden oluflturulmufltur. Yazar taraf›ndan kitaplar›n kapa¤›nda Resulullah'›n mührünün kullan›lm›fl olmas›n›n sembolik anlam› ise, kitaplar›n içeri¤i ile ilgilidir. Bu mühür, Kuran-› Kerim'in Allah'›n son kitab› ve son sözü, Peygamberimiz (sav)'in de hatem-ül enbiya olmas›n› remzetmektedir. Yazar da, yay›nlad›¤› tüm çal›flmalar›nda, Kuran'› ve Resulullah'›n sünnetini kendine rehber edinmifltir. Bu suretle, inkarc› düflünce sistemlerinin tüm temel iddialar›n› tek tek çürütmeyi ve dine karfl› yöneltilen itirazlar› tam olarak susturacak "son söz"ü söylemeyi hedeflemektedir. Çok büyük bir hikmet ve kemal sahibi olan Resulullah'›n mührü, bu son sözü söyleme niyetinin bir duas› olarak kullan›lm›flt›r. Yazar›n tüm çal›flmalar›ndaki ortak hedef, Kuran'›n tebli¤ini dünyaya ulaflt›rmak, böylelikle insanlar› Allah'›n varl›¤›, birli¤i ve ahiret gibi temel imani konular üzerinde düflünmeye sevk etmek ve inkarc› sistemlerin çürük temellerini ve sapk›n uygulamalar›n› gözler önüne sermektir. Nitekim Harun Yahya'n›n eserleri Hindistan'dan Amerika'ya, ‹ngiltere'den Endonezya'ya, Polonya'dan Bosna Hersek'e, ‹spanya'dan Brezilya'ya, Malezya'dan ‹talya'ya, Fransa'dan Bulgaristan'a ve Rusya'ya kadar dünyan›n daha pek çok ülkesinde be¤eniyle okunmaktad›r. ‹ngilizce, Frans›zca, Almanca, ‹talyanca, ‹spanyolca, Portekizce, Urduca, Arapça, Arnavutça, Rusça, Boflnakça, Uygurca, Endonezyaca, Malayca, Bengoli, S›rpça, Bulgarca, Çince, Kishwahili (Tanzanya'da kullan›l›yor), Hausa (Afrika'da yayg›n olarak kullan›l›yor), Dhivelhi (Mauritus'ta kullan›l›yor), Danimar-


kaca ve ‹sveçce gibi pek çok dile çevrilen eserler, yurt d›fl›nda genifl bir okuyucu kitlesi taraf›ndan takip edilmektedir. Dünyan›n dört bir yan›nda ola¤anüstü takdir toplayan bu eserler pek çok insan›n iman etmesine, pek ço¤unun da iman›nda derinleflmesine vesile olmaktad›r. Kitaplar› okuyan, inceleyen her kifli, bu eserlerdeki hikmetli, özlü, kolay anlafl›l›r ve samimi üslubun, ak›lc› ve ilmi yaklafl›m›n fark›na varmaktad›r. Bu eserler süratli etki etme, kesin netice verme, itiraz edilemezlik, çürütülemezlik özellikleri tafl›maktad›r. Bu eserleri okuyan ve üzerinde ciddi biçimde düflünen insanlar›n, art›k materyalist felsefeyi, ateizmi ve di¤er sapk›n görüfl ve felsefelerin hiçbirini samimi olarak savunabilmeleri mümkün de¤ildir. Bundan sonra savunsalar da ancak duygusal bir inatla savunacaklard›r, çünkü fikri dayanaklar› çürütülmüfltür. Ça¤›m›zdaki tüm inkarc› ak›mlar, Harun Yahya Külliyat› karfl›s›nda fikren ma¤lup olmufllard›r. Kuflkusuz bu özellikler, Kuran'›n hikmet ve anlat›m çarp›c›l›¤›ndan kaynaklanmaktad›r. Yazar›n kendisi bu eserlerden dolay› bir övünme içinde de¤ildir, yaln›zca Allah'›n hidayetine vesile olmaya niyet etmifltir. Ayr›ca bu eserlerin bas›m›nda ve yay›nlanmas›nda herhangi bir maddi kazanç hedeflenmemektedir. Bu gerçekler göz önünde bulunduruldu¤unda, insanlar›n görmediklerini görmelerini sa¤layan, hidayetlerine vesile olan bu eserlerin okunmas›n› teflvik etmenin de, çok önemli bir hizmet oldu¤u ortaya ç›kmaktad›r. Bu de¤erli eserleri tan›tmak yerine, insanlar›n zihinlerini buland›ran, fikri karmafla meydana getiren, kuflku ve tereddütleri da¤›tmada, iman› kurtarmada güçlü ve keskin bir etkisi olmad›¤› genel tecrübe ile sabit olan kitaplar› yaymak ise, emek ve zaman kayb›na neden olacakt›r. ‹man› kurtarma amac›ndan ziyade, yazar›n›n edebi gücünü vurgulamaya yönelik eserlerde bu etkinin elde edilemeyece¤i aç›kt›r. Bu konuda kuflkusu olanlar varsa, Harun Yahya'n›n eserlerinin tek amac›n›n dinsizli¤i çürütmek ve Kuran ahlak›n› yaymak oldu¤unu, bu hizmetteki etki, baflar› ve samimiyetin aç›kça görüldü¤ünü okuyucular›n genel kanaatinden anlayabilirler. Bilinmelidir ki, dünya üzerindeki zulüm ve karmaflalar›n, Müslümanlar›n çektikleri eziyetlerin temel sebebi dinsizli¤in fikri hakimiyetidir. Bunlardan kurtulman›n yolu ise, dinsizli¤in fikren ma¤lup edilmesi, iman hakikatlerinin ortaya konmas› ve Kuran ahlak›n›n, insanlar›n kavray›p yaflayabilecekleri flekilde anlat›lmas›d›r. Dünyan›n günden güne daha fazla içine çekilmek istendi¤i zulüm, fesat ve kargafla ortam› dikkate al›nd›¤›nda bu hizmetin elden geldi¤ince h›zl› ve etkili bir biçimde yap›lmas› gerekti¤i aç›kt›r. Aksi halde çok geç kal›nabilir. Bu önemli hizmette öncü rolü üstlenmifl olan Harun Yahya Külliyat›, Allah'›n izniyle, 21. yüzy›lda dünya insanlar›n› Kuran'da tarif edilen huzur ve bar›fla, do¤ruluk ve adalete, güzellik ve mutlulu¤a tafl›maya bir vesile olacakt›r.


OKUYUCUYA

• Bu kitapta ve di¤er çal›flmalar›m›zda evrim teorisinin çöküflüne özel bir yer ayr›lmas›n›n nedeni, bu teorinin her türlü din aleyhtar› felsefenin temelini oluflturmas›d›r. Yarat›l›fl› ve dolay›s›yla Allah'›n varl›¤›n› inkar eden Darwinizm, 140 y›ld›r pek çok insan›n iman›n› kaybetmesine ya da kuflkuya düflmesine neden olmufltur. Dolay›s›yla bu teorinin bir aldatmaca oldu¤unu gözler önüne sermek çok önemli bir imani görevdir. Bu önemli hizmetin tüm insanlar›m›za ulaflt›r›labilmesi ise zorunludur. Kimi okuyucular›m›z belki tek bir kitab›m›z› okuma imkan› bulabilir. Bu nedenle her kitab›m›zda bu konuya özet de olsa bir bölüm ayr›lmas› uygun görülmüfltür.

• Belirtilmesi gereken bir di¤er husus, bu kitaplar›n içeri¤i ile ilgilidir. Yazar›n tüm kitaplar›nda imani konular, Kuran ayetleri do¤rultusunda anlat›lmakta, insanlar Allah'›n ayetlerini ö¤renmeye ve yaflamaya davet edilmektedir. Allah'›n ayetleri ile ilgili tüm konular, okuyan›n akl›nda hiçbir flüphe veya soru iflareti b›rakmayacak flekilde aç›klanmaktad›r.

• Bu anlat›m s›ras›nda kullan›lan samimi, sade ve ak›c› üslup ise kitaplar›n yediden yetmifle herkes taraf›ndan rahatça anlafl›lmas›n› sa¤lamaktad›r. Bu etkili ve yal›n anlat›m sayesinde, kitaplar "bir solukta okunan kitaplar" deyimine tam olarak uymaktad›r. Dini reddetme konusunda kesin bir tav›r sergileyen insanlar dahi, bu kitaplarda anlat›lan gerçeklerden etkilenmekte ve anlat›lanlar›n do¤rulu¤unu inkar edememektedirler.

• Bu kitap ve yazar›n di¤er eserleri, okuyucular taraf›ndan bizzat okunabilece¤i gibi, karfl›l›kl› bir sohbet ortam› fleklinde de okunabilir. Bu kitaplardan istifade etmek isteyen bir grup okuyucunun kitaplar› birarada okumalar›, konuyla ilgili kendi tefekkür ve tecrübelerini de birbirlerine aktarmalar› aç›s›ndan yararl› olacakt›r. • Bunun yan›nda, sadece Allah r›zas› için yaz›lm›fl olan bu kitaplar›n tan›nmas›na ve okunmas›na katk›da bulunmak da büyük bir hizmet olacakt›r. Çünkü yazar›n tüm kitaplar›nda ispat ve ikna edici yön son derece güçlüdür. Bu sebeple dini anlatmak isteyenler için en etkili yöntem, bu kitaplar›n di¤er insanlar taraf›ndan da okunmas›n›n teflvik edilmesidir.

• Kitaplar›n arkas›na yazar›n di¤er eserlerinin tan›t›mlar›n›n eklenmesinin ise önemli sebepleri vard›r. Bu sayede kitab› eline alan kifli, yukar›da söz etti¤imiz özellikleri tafl›yan ve okumaktan hoflland›¤›n› umdu¤umuz bu kitapla ayn› vas›flara sahip daha birçok eser oldu¤unu görecektir. ‹mani ve siyasi konularda yararlanabilece¤i zengin bir kaynak birikiminin bulundu¤una flahit olacakt›r. • Bu eserlerde, di¤er baz› eserlerde görülen, yazar›n flahsi kanaatlerine, flüpheli kaynaklara dayal› izahlara, mukaddesata karfl› gereken adaba ve sayg›ya dikkat edilmeyen üsluplara, burkuntu veren ümitsiz, flüpheci ve ye'se sürükleyen anlat›mlara rastlayamazs›n›z.


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹ Bilimsel Bulgular Darwinizm'i Reddediyor

HARUN YAHYA


Bu kitapta kullanılan ayetler, Ali Bulaç'ın hazırladığı, "Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı" isimli mealden alınmıştır.

1. bask›: fiubat 2000 2. bask›: Mart 2003 3. bask›: Haziran 2005 4. bask›: Ekim 2005 5. bask›: Kas›m 2005

ARAfiTIRMA YAYINCILIK Talatpafla Mah. Emirgazi Caddesi ‹brahim Elmas ‹flmerkezi A. Blok Kat 4 Okmeydan› - ‹stanbul Tel: (0 212) 222 00 88

Bask›: Seçil Ofset 100. Mahallesi MAS-S‹T Matbaac›lar Sitesi 4. Cadde No: 77 Ba¤c›lar - ‹stanbul Tel: (0212) 629 06 15


‹çindekiler ÖNSÖZ . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 11 KISA B‹R TAR‹H . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 12 Darwinizm'in Do¤uflu . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 13 Hayat›n Kökeni Sorunu. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 15 Genetik Sorunu . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 16 Neo-Darwinizm'in Çabalar› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 17 Kriz ‹çinde Bir Teori. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 19 DARWIN‹ZM'‹N MEKAN‹ZMALARI . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 20 Do¤al Seleksiyon . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 21 Yaflam Mücadelesi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 21 Gözlem ve Deneyler . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 23 Endüstri Devrimi Kelebeklerinin Gerçek Hikayesi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 23 Do¤al Seleksiyon, Kompleksli¤i Neden Aç›klayamaz? . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 26 Mutasyonlar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 27 Pleiotropik Etki . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 31 TÜRLER‹N GERÇEK KÖKEN‹ . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 35 Varyasyonlar›n Anlam› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 35 "Mikroevrim" ‹tiraflar›. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 38 Fosil Kay›tlar›na Göre Türlerin Kökeni . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 40 Ara Formlar Sorunu ve Dura¤anl›k . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 42 Fosil Kay›tlar›n›n Yeterlili¤i . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 45 Fosil Kay›tlar›n›n Gösterdi¤i Gerçek . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 48 GERÇEK DO⁄A TAR‹H‹ -I- (OMURGASIZLARDAN SÜRÜNGENLERE). . 50 Canl›lar›n S›n›fland›r›lmas› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 50 Fosiller "Hayat A¤ac›"n› Reddediyor . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 52 Burgess Shale Bölgesi'ndeki Fosiller . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 57 Tüm Filumlar›n Ayn› Anda Ortaya Ç›k›fl› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 58 Moleküler Karfl›laflt›rmalar Evrimin Kambriyen Ç›kmaz›n› Büyütüyor . . . . . 60 Trilobitler ve Darwin . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 61 Omurgal› Canl›lar›n Evrimi ‹ddias› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 63 Kara Canl›lar›n›n Evrimi ‹ddias› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 68 Cœlacanth Hakk›ndaki Evrimci Spekülasyonlar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 72 Sudan Karaya Geçifl ‹ddias›n›n Fizyolojik Engelleri. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 74 Sürüngenlerin Kökeni . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 78 Y›lanlar ve Kaplumba¤alar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 81 Uçan Sürüngenler . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 82 Deniz Sürüngenleri . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 85 GERÇEK DO⁄A TAR‹H‹ -II- (KUfiLAR VE MEMEL‹LER) . . . . . . . . . . . . . . . 87 Evrimcilere Göre Uçuflun Kökeni. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 87 Kufllar ve Dinozorlar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 90 Kufl Akci¤erinin Özgün Yap›s› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 93 Kufl Tüyleri ve Sürüngen Pullar› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 97 Tüylerin Tasar›m›. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 99 Archæopteryx Yan›lg›s› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 101


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Difller, Pençeler ve Di¤er Yap›lar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 103 Archæopteryx ve Di¤er Eski Kufl Fosilleri. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 106 Archaeoraptor: Dino-Kufl Sahtekarl›¤› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 108 Böceklerin Kökeni . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 111 Memelilerin Kökeni . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 113 At›n Evrimi Efsanesi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 117 Yarasalar›n Kökeni . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 120 Deniz Memelilerinin Kökeni. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 122 Yürüyen Balina Masal› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 123 Ambulocetus natans: Pençelerine Perde Geçirilen Sahte Balina . . . . . . . . . . . . 125 Yürüyen Balina Masal›n›n Geçersizli¤i. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 126 Kulak ve Burun Evrimi Hikayeleri . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 128 National Geographic'in Lamarkç› Masallar› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 129 Deniz Memelilerinin Kendi ‹çindeki Evrimi Senaryosunun Açmazlar›. . . . . 131 Deniz Memelilerinin Özgün Yap›lar› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 133 Sonuç. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 140 SIÇRAMALI EVR‹M TEOR‹S‹N‹N GEÇERS‹ZL‹⁄‹ . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 141 S›çraman›n "Mekanizmas›" . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 143 Makromutasyonlar Yan›lg›s› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 144 Dar Popülasyonlar Yan›lg›s› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 146 Sonuç. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 147 ‹NSANIN KÖKEN‹ . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 149 ‹nsan›n Hayali Soy A¤ac› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 151 Australopithecus. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 152 Homo habilis . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 155 Homo rudolfensis Hakk›ndaki Yan›lg› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 158 Homo erectus . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 160 Neandertaller, Anatomileri ve Kültürleri . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 166 Homo sapiens archaic, Homo heilderbergensis ve Cro-Magnon. . . . . . . . . . . . . . . . 170 Soy A¤ac›n›n Çöküflü . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 172 Homo sapiens'in Gizli Tarihi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 173 Kulübeler ve Ayak ‹zleri . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 175 Son Kan›t: Sahelanthropus tchadensis ve Evrim A¤ac›n›n Çöküflü . . . . . . . . . . 179 ‹ki Ayakl›l›k Sorunu. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 182 Evrim: Bilim D›fl› Bir ‹nanç . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 184 Rekonstrüksiyon Yan›lg›s› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 185 Piltdown Adam› Skandal› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 187 Nebraska Adam› Skandal›. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 189 Sonuç. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 190 MOLEKÜLER B‹YOLOJ‹ ve HAYATIN KÖKEN‹ . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 191 "Rastlant›" Mant›¤›na Bir Örnek . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 192 Hücredeki Kompleks Yap› ve Sistemler. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 194 Proteinlerin Kökeni Sorunu . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 197

8


‹çindekiler

Sol-Elli Proteinler . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 200 Peptid Ba¤› Zorunlulu¤u. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 202 S›f›r Olas›l›k . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 203 Do¤ada Bir Deneme-Yan›lma Mekanizmas› Var m›? . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 204 Hayat›n Kökeni Konusundaki Evrimci Çabalar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 207 Miller Deneyi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 208 Miller Deneyini Geçersiz K›lan Dört Neden . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 210 ‹lkel Dünya Ortam› ve Proteinler . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 214 Proteinlerin Suda Sentezlenmesi Sorunu . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 214 Fox Deneyi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 215 DNA Molekülünün Kökeni. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 217 DNA Rastlant›larla Aç›klanamaz . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 218 "RNA Dünyas›" Tezinin Geçersizli¤i . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 222 Tasar›m Tesadüfle Aç›klanabilir mi? . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 225 HOMOLOJ‹ YANILGISI . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 228 Morfolojik Homoloji ‹ddias›n›n Geçersizli¤i . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 229 Homolojinin Genetik ve Embriyolojik Ç›kmaz› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 233 Tetrapodlar›n Parmak Yap›s› Hakk›ndaki Homoloji Yan›lg›s› . . . . . . . . . . . . . 234 Moleküler Homoloji ‹ddias›n›n Geçersizli¤i . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 237 "Hayat A¤ac›" Çöküyor . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 241 BA⁄IfiIKLIK, "KÖRELM‹fi ORGANLAR" VE EMBR‹YOLOJ‹ . . . . . . . . . . . 244 Bakterilerin Antibiyotik Direnci . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 244 Körelmifl Organlar Yan›lg›s› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 248 "Körelmifl Organlar"a Yeni Bir Darbe Daha: At›n Baca¤›. . . . . . . . . . . . . . . . . 251 Rekapitülasyon Yan›lg›s› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 252 B‹TK‹LER‹N KÖKEN‹ . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 257 Bitki Hücresinin Kökeni . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 257 Endosimbiosis Tezi ve Geçersizli¤i. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 260 Fotosentezin Kökeni . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 263 Alglerin Kökeni ve Hayali Evrimi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 265 Angiospermlerin Kökeni . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 269 ‹ND‹RGENEMEZ KOMPLEKSL‹K. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 271 Bakteri Kamç›s› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 273 ‹nsan Gözünün Tasar›m› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 275 "‹lkel Göz"ün ‹ndirgenemez Yap›s›. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 277 Görmenin Kimyas›. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 278 Istakoz Gözü. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 280 Kulaktaki Tasar›m . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 283 ‹ç Kulak. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 285 Evrimcilere Göre Kula¤›n Kökeni. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 288 Rheobatrachus silus'un Üreme Yöntemi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 290 Sonuç. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 291

9


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

EVR‹M TEOR‹S‹ VE ENTROP‹ YASASI . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 292 Aç›k Sistem Yan›lg›s› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 295 Ilya Prigogine ve Öz-Örgütlenme Yan›lg›s› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 296 Düzenli Sistem ve Organize Sistem Fark› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 299 Öz Örgütlenme: Materyalist Bir Dogma . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 302 B‹LG‹ TEOR‹S‹ VE MATERYAL‹ZM‹N SONU . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 304 Madde ile Bilginin Fark› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 305 Do¤adaki Bilginin Kökeni . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 307 Materyalist ‹tiraflar . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 308 B‹L‹M VE MATERYAL‹ZM‹ B‹RB‹R‹NDEN AYIRMAK. . . . . . . . . . . . . . . . . 309 "Bilimsel Amac›n" Tan›m› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 312 fioklardan Kaçmamak . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 314 SONSÖZ . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 315 ‹nsan›n Görevi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 317 MADDEN‹N ARDINDAK‹ SIR. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 319 Elektrik Sinyallerinden Oluflan Evren . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 320 Nas›l Görüyoruz, Duyuyoruz, Tad›yoruz . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 321 Beynimizin ‹çinde Oluflan D›fl Dünya . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 325 ‹nsan›n S›n›rl› Bilgisi . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 327 Yapay Olarak Oluflturulan "D›fl Dünya" . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 328 Alg›layan Kim?. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 330 Gerçek Mutlak Varl›k. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 333 Sahip Oldu¤umuz Herfley Asl›nda Hayaldir... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 337 Materyalistlerin Mant›k Bozukluklar›. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 340 Rüya Örne¤i . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 340 Sinirleri Paralel Ba¤lama Örne¤i . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 342 Alg›lar›n Beyinde Olufltu¤u Felsefe De¤il Bilimsel Gerçektir . . . . . . . . . . . . . 344 Materyalistlerin Büyük Korkusu . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 345 Materyalistler Tarihin En Büyük Tuza¤›na Düflmüfllerdir . . . . . . . . . . . . . . . . 349 Sonuç. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 352 ZAMANSIZLIK VE KADER GERÇE⁄‹ . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 354 Zaman Alg›s› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 354 Zamans›zl›¤›n Bilimsel Anlat›m› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 355 Kuran'da ‹zafiyet . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 359 Kader. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 361 Materyalistlerin Endiflesi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 363 ‹nananlar›n Kazanc› . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 365 NOTLAR . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 369 ‹NDEKS . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 380

10


ÖNSÖZ

K

endisinin ve tüm di¤er canl›lar›n nas›l var olduklar› sorusunu araflt›ran insan iki farkl› aç›klama ile karfl› karfl›ya kal›r. Birincisi, insan dahil tüm canl›lar› sonsuz ak›l ve güç sahibi olan Allah'›n yaratt›¤› gerçe¤idir. ‹kinci aç›klama ise, canl›lar›n do¤al süreçlerin ve rastlant›sal etkilerin ürünü olduklar›n› iddia eden "evrim" teorisidir. Evrim teorisi, yaklafl›k bir buçuk yüzy›ld›r bilim dünyas›nda yayg›n bir kabul görmektedir. Biyoloji bilimi, evrimsel kavramlarla tan›mlanmaktad›r. Bu nedenle de ço¤u insan, yarat›l›fl ve evrim aç›klamalar›ndan bilimsel olan›n›n evrim oldu¤unu san›r. Evrimi, gözlemsel bilimin bulgular›yla desteklenen bir teori, yarat›l›fl› ise sadece kabule dayanan bir inanç zanneder. Oysa aksine, bilimsel bulgular evrim teorisinin lehinde de¤ildir. Özellikle, son 10-20 y›l içinde elde edilen bulgular, evrim teorisinin temel varsay›mlar› ile aç›k bir biçimde çeliflmektedir. Paleontoloji, biyokimya, popülasyon geneti¤i, moleküler biyoloji karfl›laflt›rmal› anatomi, biyofizik gibi pek çok bilim dal›, canl›l›¤›n evrim teorisinin iddia etti¤i gibi do¤al süreçler ve rastlant›sal etkilerle aç›klanamayaca¤›n›, tüm canl›lar›n kusursuz bir flekilde yarat›ld›klar›n› göstermektedir. Bu kitapta evrim teorisinin karfl›laflt›¤› bu bilimsel krizi inceleyece¤iz. Kitap tümüyle bilimsel bulgulara dayan›larak haz›rlanm›flt›r. Evrim teorisini bilim ad›na savunanlar›n, mutlaka bu bulgularla yüzleflmeleri ve flimdiye kadar sahip olduklar› baz› ön kabulleri sorgulamalar› gerekmektedir. E¤er bundan kaç›n›rlar ise, evrim teorisine olan ba¤l›l›klar›n›n bilimsel de¤il, tümüyle dogmatik bir ba¤l›l›k oldu¤unu fiilen kabul etmifl olacaklard›r.

11


KISA B‹R TAR‹H

E

vrim teorisi, felsefi kökenleri Eski Yunan'a kadar uzanmas›na karfl›n, bilim dünyas›n›n gündemine 19. yüzy›lda girdi. Önce Frans›z biyolog Jean-Baptiste Lamarck, Zoological Philosophy adl› kitab›nda canl› türlerinin birbirlerinden evrimlefltikleri varsay›m›n› ortaya att›. Lamarck, canl›lar›n yaflamlar› s›ras›nda kazand›klar› de¤iflimleri sonraki nesillere aktard›klar›n› öne sürmüfltü. Ünlü zürafalar örne¤inde, bu canl›lar›n eskiden çok daha k›sa boyunlu olduklar›n›, ancak yüksek a¤açlara ulaflmak için çabalarken nesilden nesile boyunlar›n›n uzad›¤›n› iddia etmiflti. Lamarck'›n "kazan›lm›fl özelliklerin aktar›lmas›"olarak bilinen bu evrim modeli, kal›t›m kanunlar›n›n keflfedilmesi ile birlikte geçerlili¤ini yitirdi. 20. yüzy›l›n ortalar›nda DNA'n›n yap›s›n›n keflfiyle birlikte, canl›lar›n hücrelerinin çekirde¤ine kodlanm›fl çok özel bir genetik bilgiye sahip olduklar› ve bu genetik bilginin, "kazan›lm›fl özellikler" taraf›ndan de¤ifltirilemeyece¤i ortaya ç›kt›. Yani bir canl› a¤açlara uzanabilmek için yaflam› boyunca çabalay›p boynunu birkaç santim uzatsa bile, do¤urdu¤u yavrular yine o türe ait standart boyun ölçüleri ile do¤acaklard›. K›sacas› Lamarck'›n evrim teorisi, bilimsel bulgular taraf›ndan yalanland› ve yanl›fl bir varsay›m olarak tarihin derinliklerine gömüldü. Ancak Lamarck'tan birkaç nesil sonra yaflam›fl olan bir baflka do¤a bilimcinin evrim teorisi, daha uzun ömürlü oldu. Söz konusu do¤a bilimci Charles Robert Darwin, teorisinin ismi ise "Darwinizm"dir.

Jean-Baptiste Lamarck

12


K›sa Bir Tarih

Darwinizm'in Do¤uflu Charles Darwin 1832 y›l›nda ‹ngiltere'den yola ç›kan ve befl y›l boyunca dünyan›n farkl› bölgelerini gezen H. M. S. Beagle adl› resmi keflif gemisinde gönüllü olarak yer ald›. Genç Darwin, bu gezi s›ras›nda gördü¤ü farkl› canl› türlerinden, özellikle de Galapagos Adalar›'nda gördü¤ü farkl› ispinoz türlerinden çok etkilendi. Bu kufllar›n gagalar›ndaki farklar›n, farkl› çevrelere uyum sa¤lamalar›ndan kaynakland›¤›n› düflündü. Darwin bu gezisinin ard›ndan ‹ngiltere'deki hayvan pazarlar›n› gezmeye bafllad›. ‹nek yetifltiricilerinin farkl› inek cinslerini çiftlefltirerek yeni cinsler türettiklerine flahit oldu. Galapagos Adalar›'nda gördü¤ü farkl› ispinoz türlerini de bu gözlemlerine ekledi¤inde, kafas›nda bir teori flekillenmeye bafllad›. Sonunda bu fikirlerini 1859 y›l›nda yay›nlanan Türlerin Kökeni adl› kitab›nda aç›klad›. Bu kitapta, tüm canl› türlerinin tek bir ortak atadan geldiklerini, ancak zaman içinde küçük de¤iflimlerle birbirlerinden evrimlefltiklerini iddia ediyordu. Darwin'in teorisini Lamarck'›n teorisinden farkl› k›lan nokta, as›l vurguyu "do¤al seleksiyon" kavram›na yapm›fl olmas›d›r. Do¤al seleksiyon, do¤adaki yaflam mücadelesinde, güçlü veya ortam›n flartlar›na daha uygun olan canl›lar›n hayatta kalmalar› anlam›na gelir. Darwin flöyle bir mant›k kurmufltur: "Bir canl› türü içinde do¤al ve rastlant›sal farkl›l›klar olmaktad›r. Örne¤in baz› inekler daha büyük, baz›lar› daha koyu renklidir. Bu de¤iflikliklerin hangisi avantajl› ise, o özellik do¤al seleksiyon taraf›ndan seçilecektir. Böylece söz konusu avantajl› özellik, o hayvan toplulu¤una hakim ha-

Charles Darwin, teorisini ilkel bir bilim düzeyi içinde gelifltirdi. Yandakine benzer ilkel mikroskoplar›n alt›nda, canl›l›k çok basit bir yap›ya sahip gibi duruyordu. Bu yan›lg›, Darwinizm'in temelini oluflturdu.

13


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

le gelecektir. Bu özelliklerin uzun zaman içinde birikmesiyle de, ortaya yeni bir tür ç›kacakt›r." Ancak Darwin'in ortaya att›¤› bu "do¤al seleksiyonla evrim" teorisi, daha ilk baflta pek çok soru iflaretini beraberinde getirmiflti: Darwin'in "do¤al ve rastlant›sal farkl›l›klar" dedi¤i fley gerçekte ne idi? Baz› ineklerin daha büyük, baz›lar›n›n daha koyu renkli do¤abildikleri do¤ruydu, ama bu farkl›l›klar milyonlarca bitki ve hayvan türünü nas›l aç›klayabilirdi? 1) Darwin "canl›lar kademe kademe evrimleflmifllerdir" diyordu. Bu durumda çok say›da "ara tür" yaflam›fl olmal›yd›. Ama fosil kay›tlar›nda bu teorik canl›lardan iz yoktu. Darwin bu sorun üzerinde çok kafa yormufl ve sonuçta "bu fosiller ileride bulunabilir" demek zorunda kalm›flt›. 2) Canl›lar›n göz, kulak, kanat gibi kompleks organlar› do¤al seleksiyonla nas›l aç›klanabilirdi? Tek bir dokular› eksik olsa hiçbir ifle yaramayacak olan bu organlar›n, "kademe kademe" geliflmifl olduklar› nas›l savunulabilirdi? 3) Tüm bunlar›n öncesinde, Darwin'in "tüm canl›lar›n ortak atas› dedi¤i" ilk canl› organizma nas›l oluflmufltu? Cans›z madde, do¤al süreçlerle canl› hale gelemeyece¤ine göre, Darwin ilk canl›n›n oluflumunu nas›l aç›klayacakt›? Darwin bu sorunlar›n en az›ndan bir k›sm›n›n fark›ndayd›. Kitab›na ekledi¤i "Teorinin Zorluklar›" (Difficulties on Theory) adl› bölümde bunlar› kabul etmiflti. Ancak bu sorunlara getirdi¤i cevaplar›n bilimsel aç›dan bir geçerlili¤i yoktu. ‹ngiliz fizikçi H. S. Lipson, Darwin'in bu "zorluklar›" hakk›nda flu yorumu yapar: Türlerin Kökeni'ni ilk okudu¤umda Darwin'in genelde sunulan tablonun aksine, kendisinden pek de emin olmad›¤›n› fark etmifltim. "Teorinin Zorluklar›" bafll›kl› bölüm, örne¤in çok belirgin bir güvensizlik yans›tmaktad›r. Bir fizikçi olarak, gözün nas›l ortaya ç›km›fl olabilece¤i yönündeki yorumlar› karfl›s›nda flaflk›nl›¤a düfltüm.1

Darwin bilimsel araflt›rmalar ilerledikçe, "Teorinin Zorluklar›"n›n ortadan kalkaca¤›n› umuyordu. Ama aksine, yeni bilimsel bulgular bu zorluklar› daha da büyüttü.

14


K›sa Bir Tarih

Hayat›n Kökeni Sorunu Darwin, kitab›nda hayat›n kökeni konusundan hiç söz etmemiflti. Çünkü onun dönemindeki ilkel bilim anlay›fl›, canl›lar›n çok basit bir yap›ya sahip olduklar›n› varsay›yordu. Ortaça¤'dan beri inan›lan spontane jenerasyon adl› teoriye göre, cans›z maddelerin tesadüfen biraraya gelip, canl› bir varl›k oluflturabileceklerine inan›l›yordu. Bu dönemde böceklerin yemek art›klar›ndan, farelerin de bu¤daydan olufltu¤u yayg›n bir düflünceydi. Bunu ispatlamak için de ilginç deneyler yap›lm›flt›. Kirli bir paçavran›n üzerine biraz bu¤day konmufl ve biraz beklendi¤inde bu kar›fl›mdan farelerin oluflaca¤› san›lm›flt›. Etlerin kurtlanmas› da hayat›n cans›z maddelerden türeyebildi¤ine bir delil say›l›yordu. Oysa daha sonra anlafl›lacakt› ki, etlerin üzerindeki kurtlar kendiliklerinden oluflmuyorlar, sineklerin getirip b›rakt›klar› gözle görülmeyen larvalardan ç›k›yorlard›. Darwin'in Türlerin Kökeni adl› kitab›n› yazd›¤› dönemde ise, bakterilerin cans›z maddelerden oluflabildikleri inanc›, bilim dünyas›nda yayg›n bir kabul görüyordu. Oysa Darwin'in kitab›n›n yay›nlanmas›ndan befl y›l sonra, ünlü Frans›z biyolog Louis Pasteur, evrime temel oluflturan bu inanc› kesin olarak çürüttü. Pasteur yapt›¤› uzun çal›flma ve deneyler sonucunda vard›¤› sonucu flöyle özetlemiflti: "Cans›z maddelerin hayat oluflturabilece¤i iddias› art›k kesin olarak tarihe gömülmüfltür."2 Evrim teorisinin savunucular›, Pasteur'ün bulgular›na karfl› uzun süre direndiler. Ancak geliflen bilim, canl› hücresinin karmafl›k yap›s›n› ortaya ç›kard›kça, hayat›n kendili¤inden oluflabilece¤i iddias› giderek daha büyük bir ç›kmaz içine girdi. Bu konunun detaylar›n› kitab›n ilerleyen bölümlerinde inceleyece¤iz. Louis Pasteur, cans›z maddelerin hayat oluflturabilece¤i inanc›n› y›kt›.

15


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Genetik Sorunu Darwin'in teorisini ç›kmaza sokan bir di¤er konu ise kal›t›m oldu. Darwin'in teorisini gelifltirdi¤i dönemde canl›lar›n özelliklerini sonraki nesillere nas›l aktard›klar›, yani kal›t›m›n nas›l gerçekleflti¤i tam olarak bilinmiyordu. Bu nedenle kal›t›m›n kan yoluyla sa¤land›¤› gibi ilkel düflünceler yayg›n kabul görüyordu. Kal›t›m hakk›ndaki bu belirsizlik, Darwin'in de teorisini gelifltirirken tümüyle yanl›fl birtak›m varsay›mlara dayanmas›na neden oldu. Darwin "evrim mekanizmas›" olarak temelde do¤al seleksiyonu gösteriyordu. Ama do¤al seleksiyon taraf›ndan seçilecek olan "yararl› özellikler" nas›l ortaya ç›kacak ve nesilden nesile nas›l aktar›lacakt›? ‹flte Darwin bu noktada Lamarck taraf›ndan ortaya at›lm›fl olan "kazan›lm›fl özelliklerin sonradan aktar›lmas›" tezine sar›ld›. Evrim teorisini savunan bir araflt›rmac› olan Gordon R. Taylor, The Great Evolution Mystery adl› kitab›nda Darwin'in Lamarckizm'den yo¤un biçimde etkilendi¤ini flöyle anlat›r: Lamarckizm, kazan›lm›fl olan özelliklerin kal›tsal olarak aktar›lmas› olarak bilinir... Darwin'in kendisi, aç›k konuflmak gerekirse, böyle bir kal›t›m›n gerçekleflti¤ine inanm›fl ve hatta parmaklar›n› kaybettikten sonra çocuklar› parmaks›z olarak do¤an bir adam› kaynak olarak gösterip bu olay› anlatm›flt›r... Darwin, Lamarck'tan tek bir fikir bile almad›¤›n› iddia etmifltir. Bu son derece ironiktir, çünkü Darwin sürekli olarak kazan›lm›fl özelliklerin aktar›lmas› fikriyle oynam›flt›r ve (bu nedenle) elefltirilmesi gereken, Lamarck'tan ziyade Darwin'dir. Kitab›n›n (Türlerin Kökeni) 1859 bask›s›nda "d›fl flartlar›n de¤ifliminin" varyasyonlara kaynakl›k etti¤ini söylemekte, ama hemen ard›ndan bu flartlar›n varyasyonlar› yönetti¤ini ve bunu yaparken de do¤al seleksiyonla ifl birli¤i yapt›¤›n› aç›klamaktad›r. Her geçen y›l, (organlar›n) kullan›lmas› ya da kullan›lmamas› konusuna daha fazla önem vermifltir... 1868'de Varieties of Animals and Plants under Domestication isimli kitab›n› yay›nlad›¤›nda, Lamarckist kal›t›ma delil oluflturdu¤unu düflündü¤ü bir dizi örnek vermifltir... Baz› erkek çocuklar›n›n organlar›n›n ön derilerinin, nesiller boyu yap›lan sünnet nedeniyle k›sald›¤› gibi.3

Ancak Lamarck'›n tezi, baflta da belirtti¤imiz gibi, Avusturyal› botanikçi Rahip Gregor Mendel'in keflfetti¤i kal›t›m kanunlar› taraf›ndan yalanland›. Bu durumda "yararl› özellikler" kavram› da havada kalm›fl oluyordu. Genetik kanunlar›, kazan›lm›fl özelliklerin aktar›lmad›¤›n› ve kal›t›m›n de¤iflmez baz› yasalara göre gerçekleflti¤ini gösteriyordu. Bu yasalar, türlerin de¤iflmezli¤i görüflünü destekliyordu. Darwin'in ‹ngiltere'deki

16


K›sa Bir Tarih

hayvan pazarlar›nda gördü¤ü inekler, ne kadar farkl› kombinasyonlarla çiftleflirlerse çiftleflsinler, tür de¤ifltirmeyecek ve inek olarak kalacaklard›. Gregor Mendel, uzun deney ve gözlemler sonucunda belirledi¤i kal›t›m kanunlar›n› 1865 y›l›nda bilimsel bir dergide aç›klam›flt›. Ancak bu kanunlar›n bilim dünyas›n›n dikkatini çekmesi yüzy›l›n sonlar›nda mümkün oldu. 20. yüzy›l›n bafllar›nda bu kanunlar›n do¤rulu¤u tüm bilim dünyas› taraf›ndan kaMendel'in buldu¤u genetik kanunlar›, evrim bul edildi. Bu durum, "yararl› özellikler" kavteorisini açmaza soktu. ram›n› Lamarck'a dayanarak aç›klamaya çal›flm›fl olan Darwin'in teorisini ciddi bir açmaza sokmufl oluyordu. Burada genel bir bilgi yanl›fl›n› da düzeltmek yerinde olur: Mendel, sadece Lamarck'›n evrim modeline de¤il, ayn› zamanda Darwin'in evrim modeline de karfl› ç›km›flt›. Journal of Heredity dergisinde yay›nlanan "Mendel's Opposition to Evolution and to Darwin" (Mendel'in Evrime ve Darwin'e Muhalefeti) bafll›kl› bir makalede belirtildi¤i gibi, "Mendel, Türlerin Kökeni'ne aflinayd› ve Darwin'in teorisine karfl› ç›k›yordu. Darwin, do¤al seleksiyonla ortak atadan evrimleflme teorisini öne sürerken, Mendel özel yarat›l›fla inan›yordu."4 Mendel'in buldu¤u kanunlar, Darwinizm'i zora soktu. ‹flte bu nedenlerle, Darwinizm'i savunan bilim adamlar›, 20. yüzy›l›n ilk çeyre¤inde yeni bir evrim modeli gelifltirmeye çal›flt›lar. Böylece neo-Darwinizm do¤du.

Neo-Darwinizm'in Çabalar› Darwinizm ile genetik bilimini bir flekilde uyuflturmay› hedefleyen bir grup bilim adam›, 1941 y›l›nda Amerikan Jeoloji Derne¤i'nin düzenledi¤i bir toplant›da biraraya geldiler. G. Ledyard Stebbins ve Theodosius Dobzhansky gibi genetikçilerin, Ernst Mayr ve Julian Huxley gibi zoologlar›n, George Gaylord Simpson ve Glen L. Jepsen gibi paleontologlar›n uzun tart›flmalar sonucunda vard›klar› sonuç, Darwinizm'e yeni bir yorum getirmek oldu.5 Bu kifliler, genetik kanunlar›n›n ortaya koydu¤u "genetik sabitlik" gerçe¤ine karfl›, Hollandal› botanikçi Hugo de Vries taraf›ndan yüzy›l›n

17


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Neo-Darwinizm'in mimarlar›: Ernst Mayr, Theodosius Dobzhansky ve Julian Huxley

bafl›nda ortaya at›lan "mutasyon" kavram›n› kulland›lar. Mutasyonlar, bilinmeyen nedenlerle canl›lar›n kal›t›m mekanizmalar›nda meydana gelen bozukluklard›. Mutasyon geçiren canl›lar, ebeveynlerinden ald›klar› genetik bilginin d›fl›nda, baz› anormal yap›lar gelifltiriyorlard›. Amerikan Jeoloji Derne¤i'nde toplanan bilim adamlar› bu mutasyon kavram›n› benimsediler ve Darwin'in Lamarck'a dayanarak cevaplamaya çal›flt›¤› "canl›lar› gelifltiren yararl› de¤iflikliklerin kayna¤› nedir?" sorusuna, "rastgele mutasyonlar" cevab›n› verdiler. Darwin'in do¤al seleksiyon tezine mutasyon kavram›n›n eklenmesiyle ortaya ç›kan bu yeni teoriye de "Modern Sentetik Evrim Teorisi" ad›n› koydular. K›sa sürede bu yeni teori "neo-Darwinizm" olarak bilindi ve teoriyi ortaya atanlar da "neoDarwinistler" olarak an›lmaya baflland›lar. Ancak önemli bir sorun vard›: Mutasyonlar›n canl›lar›n genetik bilgisini de¤ifltirdi¤i do¤ruydu, ama bu de¤iflim hep olumsuz yönde oluyordu. Gözlemlenen tüm mutasyonlar, ortaya sakat, hastal›kl›, zay›f bireyler ç›kar›yor, kimi zaman da do¤rudan ölüme neden oluyordu. Bu nedenle neoDarwinistler çok say›da deney ve gözlem yaparak canl›lar›n genetik bilgisini gelifltiren "yararl› mutasyon" örnekleri elde etmeye çal›flt›lar. Meyve sinekleri ve di¤er baz› türler üzerinde on y›llar süren mutasyon denemeleri yap›ld›. Ancak bu deneylerde hiçbir zaman mutasyonlar›n canl›lar›n genetik bilgisini gelifltirdi¤i gözlemlenemedi. Bugün hala mutasyon konusu Darwinizm için büyük bir açmazd›r. Darwinizm'in "yararl› de¤ifliklikler"in yegane kayna¤› olarak gösterdi¤i mutasyonlar›n, gerçek anlamda hiçbir yararl› (genetik bilgiyi gelifltiren) örne¤i gözlemlenememektedir. Bu konuyu bir sonraki bölümde ayr›nt›lar›yla inceleyece¤iz.

18


K›sa Bir Tarih

Neo-Darwinist teoriyi açmaza sokan bir di¤er alan ise, fosil kay›tlar› oldu. Fosiller, Darwin zaman›nda dahi teorinin önüne büyük bir engel oluflturmufltu. Darwin, teorisini destekleyecek "ara tür" canl›lara ait fosillerin bulunmad›¤›n› kabul etmifl, ama yeni araflt›rmalar sayesinde bu fosillere ulafl›laca¤›n› öne sürmüfltü. Oysa her türlü paleontolojik çabaya karfl›n fosil kay›tlar›, teorinin önünde büyük bir engel olarak durmaya devam etti. Darwin zaman›nda teoriyi destekleyen büyük birer delil olarak görülen "körelmifl organlar", "embriyolojik rekapitülasyon" ve "homoloji" gibi kavramlar da, yeni bilimsel bulgular karfl›s›nda birer birer eridi. Tüm bu konular› kitab›n ilerleyen bölümlerinde detaylar›yla ele alaca¤›z.

Kriz ‹çinde Bir Teori Darwinizm'in ortaya at›ld›¤› günden bu yana karfl›laflt›¤› açmazlar› bu noktaya kadar k›saca özetledik. Bu açmazlar›n ne denli büyük oldu¤unu birazdan incelemeye bafllayaca¤›z. Bu kitaptaki amac›m›z, evrim teorisinin baz› insanlar›n sand›klar› ya da göstermeye çal›flt›klar› gibi "aç›k bir bilimsel gerçek" olmad›¤›d›r. Aksine, evrim teorisi ile bilimsel bulgular karfl›laflt›r›ld›¤›nda ortaya çok büyük çeliflkiler ç›kmaktad›r. Evrim teorisi, popülasyon geneti¤i, karfl›laflt›rmal› anatomi, paleontoloji, moleküler biyoloji ve biyokimyasal sistemler gibi pek çok farkl› alanda, evrim teorisi tek kelimeyle bir "kriz" içindedir. Bu tan›m, Avustralyal› biyokimyac› ve tan›nm›fl bir Darwinizm elefltirmeni olan Prof. Michael Denton taraf›ndan yap›lm›flt›r. Denton, 1985 y›l›nda yay›nlanan Evolution: A Theory in Crisis (Evrim: Kriz ‹çinde Bir Teori) adl› kitab›nda teoriyi farkl› bilim dallar›n›n ›fl›¤› alt›nda incelemifl ve do¤al seleksiyon teorisinin canl›l›¤› aç›klamaktan uzak oldu¤u sonucuna varm›flt›r.6 Denton, Darwinizm'i bir baflka görüflün do¤rulu¤unu göstermek için elefltirmemifl, sadece teoriyi bilimsel bulgularla karfl›laflt›rm›flt›r. Son 20 y›l içinde daha pek çok bilim adam› evrim teorisinin bilimsel geçersizli¤i hakk›nda çok önemli bilimsel çal›flmalar ortaya koymufltur. Bu kitapta evrim teorisinin içine düfltü¤ü bu krizi inceleyece¤iz. Belki baz› okuyucular, kendilerine her ne anlat›l›rsa anlat›ls›n evrim teorisine inanmaktan vazgeçmeyecek bir bak›fl aç›s›na sahip olabilirler. Ancak yine de bu kitab› okumalar›, en az›ndan inand›klar› teorinin bilimsel bulgular karfl›s›ndaki gerçek konumunu görmeleri aç›s›ndan kendilerine yarar sa¤layacakt›r.

19


DARWIN‹ZM'‹N MEKAN‹ZMALARI

E

vrim teorisine göre, canl›l›k rastlant›larla do¤mufl ve yine rastlant›sal etkilerle geliflmifltir. Bundan yaklafl›k 3.8 milyar y›l kadar önce, dünya üzerinde hiçbir canl› yok iken, önce canl› hücreler, sonra çok hücreli kompleks canl›lar oluflmufl ve giderek daha kompleks türler ortaya ç›km›flt›r. Bir baflka deyiflle, Darwinizm'e göre, do¤adaki birtak›m etkiler, basit cans›z elementlerden son derece kompleks ve kusursuz tasar›mlar ortaya ç›karm›fllard›r. Bu iddiay› ele al›rken, öncelikle do¤ada gerçekten böyle bir güç olup olmad›¤›na bakmak gerekir. Daha aç›k bir ifadeyle, böyle bir evrimi gerçeklefltirebilecek do¤al mekanizmalar var m›d›r? Bugün evrim teorisi olarak tan›mlad›¤›m›z neo-Darwinist model, bu konuda iki temel mekanizma öne sürer: "Do¤al seleksiyon" ve "mutasyon". Teorinin temel iddias› flöyledir: "Do¤al seleksiyon ve mutasyon birbirlerini tamamlayan iki mekanizmad›r. Evrimsel de¤iflikliklerin kayna¤›, canl›lar›n genetik yap›s›nda meydana gelen rastgele mutasyonlard›r. Mutasyonlar›n sebep oldu¤u özellikler, do¤al seleksiyon mekanizmas› arac›l›¤›yla seçilir, böylece canl›lar evrimleflirler." Bu senaryoyu biraz inceledi¤imizde ise, asl›nda ortada somut bir "evrim mekanizmas›" bulunmad›¤›n› görürüz. Çünkü ne do¤al seleksiyon ne de mutasyonlar, türlerin evrimlefltikleri ve birbirlerine dönüfltükleri iddias›na en ufak bir katk›da bulunmamaktad›r. Darwinizm'in temelinde do¤al seleksiyon kavram› yatar. Darwin'in teorisini ortaya koydu¤u kitab›n›n bafll›¤›nda bile vurgulanan iddia budur: Türlerin Kökeni, Do¤al Seleksiyon Yoluyla.

20


Darwinizm'in Mekanizmalar›

Do¤al Seleksiyon Do¤al seleksiyon, do¤ada daimi bir yaflam mücadelesi oldu¤u ve hayatta kalanlar›n hep "güçlü ve do¤al flartlara uygun" canl›lar olaca¤› varsay›m›na dayan›r. Örne¤in y›rt›c› hayvanlar›n tehdidi alt›nda olan bir geyik sürüsü içinde, ço¤unlukla h›zl› kaçabilen geyikler hayatta kalacakt›r. Bir süre sonra ise bu geyik sürüsü, h›zl› koflabilen bireylerden ibaret hale gelecektir. Ancak dikkat edilirse bu süreç, ne kadar uzun sürerse sürsün, geyikleri bir baflka canl› türüne dönüfltürmez. Zay›f geyikler elenir, güçlüler hayatta kal›r, ama sonuçta geyiklerin genetik bilgisinde bir de¤ifliklik olmad›¤› için, bir "tür de¤iflimi" gerçekleflmez. Geyikler ne kadar seleksiyona u¤rarlarsa u¤ras›nlar, geyik olarak yaflamaya devam ederler. Geyik örne¤i tüm türler için geçerlidir. Do¤al seleksiyon vas›tas›yla sadece bir popülasyon içindeki sakat, zay›f ya da çevre flartlar›na uymayan bireyler ay›klan›r. Yeni canl› türleri, yeni genetik bilgi ya da yeni organlar ortaya ç›kamaz; yani, canl›lar evrimleflemez. Darwin de bu gerçe¤i "Faydal› de¤ifliklikler oluflmad›¤› sürece do¤al seleksiyon hiçbir fley yapamaz." diyerek kabul etmifltir.7 ‹flte bu nedenle neo-Darwinizm do¤al seleksiyonun yan›na, genetik bilgiyi de¤ifltiren bir etken olarak mutasyon mekanizmas›n› eklemek durumunda kalm›flt›r. Mutasyonlar› biraz sonra ele alaca¤›z. Ancak öncelikle do¤al seleksiyon kavram›n› biraz daha ayr›nt›l› olarak inceleyelim ve çeliflkilerini ele alal›m.

Yaflam Mücadelesi Do¤al seleksiyon teorisinin en temel varsay›m›, do¤ada k›yas›ya bir yaflam mücadelesi oldu¤u ve her canl›n›n sadece kendini düflündü¤üdür. Darwin, bu fikri ortaya atarken, ‹ngiliz klasik iktisatç›s› Thomas Robert Malthus'un teorilerinden etkilenmiflti. Malthus, yiyecek kaynaklar›n›n aritmetik dizi ile artarken, insanlar›n geometrik dizi ile ço¤ald›klar›n› anlatm›fl ve bu yüzden insanlar›n kaç›n›lmaz olarak k›yas›ya bir yaflam mücadelesi sürdürdüklerini öne sürmüfltü. Malthus ayr›ca, afl›r› nüfus art›fl›n›n k›tl›k ve hastal›k gibi etkenlerle kontrol alt›nda tutuldu¤unu iddia etmiflti. Darwin ise, insanlar aras›ndaki bu k›yas›ya yaflam mücadelesi kavram›n› do¤aya da uyarlam›fl ve "do¤al seleksiyon"un bu mücadelenin bir

21


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

sonucu oldu¤unu iddia etmiflti. Oysa daha sonra yap›lan araflt›rmalar, do¤ada Darwin'in varsayd›¤› gibi mutlak bir yaflam mücadelesi olmad›¤›n› gösterdi. ‹ngiliz zoolog V. C. Wynee Edwards'›n hayvan topluluklar› üzerinde 1960 ve 70'lerde yapt›¤› uzun çal›flmalar, canl› topluluklar›n›n çok ilginç bir biçimde nüfuslar›n› dengelediklerini ve yiyecek için rekabeti engellediklerini ortaya koydu. Hayvan topluluklar› ço¤unlukla nüfuslar›n› Darwin, yaflam mücadelesi tezini gelifltirirken, ellerindeki yiyecek kaynaklar›na göre düzenliyorThomas Malthus'tan etlard›. Nüfus, açl›k ve salg›n hastal›klar gibi "zay›fkilenmiflti. Ama gözlem lar› eleyen" faktörlerle de¤il, as›l olarak hayvanlarve deneyler Malthus'u haks›z ç›kard›. da yer alan içgüdüsel denetim mekanizmalar› ile kontrol ediliyordu. Yani hayvanlar, nüfuslar›n› Darwin'in varsayd›¤› k›yas›ya rekabet yoluyla de¤il, kendi üremelerini s›n›rlayarak kontrol ediyorlard›.8 Bitkiler bile Darwin'in öne sürdü¤ü "rekabet yoluyla seleksiyon" örnekleri de¤il, nüfus kontrolü örnekleri veriyordu. Botanikçi A. D. Bradshaw'un yapt›¤› gözlemler, bitkilerin ço¤al›rken üzerinde büyüdükleri alan›n "yo¤unlu¤u"na göre davrand›klar›n›, alandaki bitki yo¤unlu¤u artt›¤›nda üremeyi azaltt›klar›n› ispatlad›.9 Öte yandan kar›ncalar, balar›lar› gibi topluluklarda rastlanan fedakarl›k örnekleri, Darwinistik yaflam mücadelesi kavram›n›n tam tersi bir model oluflturuyordu. Son y›llardaki baz› araflt›rmalar, fedakarl›k davran›fl›n›n bakterilerde bile var oldu¤unu ortaya ç›karm›flt›r. Bir beyne ya da sinir sistemine sahip olmayan, dolay›s›yla düflünme yetenekleri bulunmayan bu canl›lar, bir virüs taraf›ndan iflgal edildiklerinde, di¤er bakterileri korumak için intihar etmektedirler.10 Bu örnekler, do¤al seleksiyonun temel varsay›m› olan "mutlak yaflam mücadelesi" kavram›n› geçersiz k›lmaktad›r. Do¤ada rekabetin bulundu¤u do¤rudur, ama bu rekabetin yan›nda çok belirgin fedakarl›k ve dayan›flma örnekleri de vard›r.

22


Darwinizm'in Mekanizmalar›

Gözlem ve Deneyler Do¤al seleksiyonla evrimleflme teorisi, üstte belirtti¤imiz teorik zay›fl›¤›n›n yan› s›ra, as›l olarak somut bilimsel bulgular karfl›s›nda açmaz içindedir. Bir teorinin bilimsel de¤eri, gözlem ve deneyler karfl›s›ndaki baflar›s› ya da baflar›s›zl›¤› ile ölçülür. Do¤al seleksiyonla evrimleflme teorisi ise, gözlem ve deneyler karfl›s›nda kesinlikle baflar›s›zd›r. Darwin'den bu yana, do¤al seleksiyon vas›tas›yla canl›lar›n evrimleflti¤ine dair tek bir bulgu ortaya konamam›flt›r. Ünlü bir evrimci olan ‹ngiliz Do¤a Tarihi Müzesi bafl paleontolo¤u Colin Patterson, bu gerçe¤i flöyle kabul etmektedir: Hiç kimse do¤al seleksiyon mekanizmalar›yla yeni bir tür üretememifltir. Hiç kimse böyle bir fleyin yak›n›na bile yaklaflamam›flt›r. Bugün neo-Darwinizm'in en çok tart›fl›lan konusu da budur.11

Fransa'n›n en ünlü zoologlar›ndan, 35 ciltlik Traité de Zoologie ansiklopedisinin editörü ve Frans›z Bilimler Akademisi'nin (Académie des Sciences) eski baflkan› Pierre-Paul Grassé ise, Evolution of Living Organisms adl› kitab›n›n "Evrim ve Do¤al Seleksiyon" bölümünü flöyle bitirir: J. Huxley ve di¤er biyologlar›n evrimin do¤al seleksiyon mekanizmas› arac›l›¤›yla iflledi¤i teorisi, demografik gerçeklerin, genotiplerin bölgesel dalgalanmas› ve co¤rafi da¤›l›mlar›n bir gözleminden baflka bir fley de¤ildir. Ço¤unlukla ele al›nan türler on binlerce sene hiç de¤iflmeden kalmaktad›r. Koflullara ba¤l› olarak meydana gelen dalgalanmalar, genlerin önceden de¤iflmesiyle beraber ele al›nd›¤›nda evrime delil olarak kullan›lamaz; ve bunun en güzel delili de milyonlarca y›ld›r hiçbir de¤iflikli¤e u¤ramayan yaflayan fosillerdir.12

Evrim teorisini savunan biyologlar›n "do¤al seleksiyonun gözlemlenmifl örne¤i" olarak gösterdikleri nadir birkaç olaya bakt›¤›m›zda ise, bunlar›n gerçekte evrim teorisi lehine bir delil oluflturmad›klar›n› kolayl›kla görebiliriz.

Endüstri Devrimi Kelebeklerinin Gerçek Hikayesi Evrimci kaynaklara bak›ld›¤›nda, do¤al seleksiyonla evrimleflme tezine örnek olarak hemen her zaman ‹ngiltere'deki Endüstri Devrimi dönemi kelebeklerinin verildi¤i görülebilir. Ders kitaplar›nda, dergilerde, hatta akademik kaynaklarda, bu konu evrimin en somut ve gözlemlenmifl örne¤i olarak sunulur.

23


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Üstte Endüstri Devrimi öncesinde, altta ise sonras›ndaki a¤açlar ve üzerlerindeki kelebekler görülüyor. A¤açlar›n rengi koyulaflt›¤› için, aç›k renkli kelebekler kufllar taraf›ndan daha kolay avlanm›fl ve say›lar› azalm›flt›r. Ancak bu bir "evrim" örne¤i de¤ildir, çünkü yeni bir tür ortaya ç›kmam›fl, sadece zaten var olan türlerin nüfus oranlar› de¤iflmifltir.

Oysa gerçekte bu örne¤in evrimle bir ilgisi yoktur. Önce örne¤in ne oldu¤unu k›saca hat›rlatal›m: Anlat›ld›¤›na göre, ‹ngiltere'de Endüstri Devrimi'nin bafllad›¤› s›ralarda, Manchester yöresindeki a¤açlar›n kabuklar› aç›k renklidir. Bu nedenle bu a¤açlar›n üzerlerine konan koyu renkli güve kelebekleri, bunlarla beslenen kufllar taraf›ndan kolayca fark edilir ve dolay›s›yla yaflama ihtimalleri çok azal›r. Fakat elli y›l sonra endüstri kirlili¤inin sonucunda a¤açlar›n üzerindeki aç›k renkli likenlerin ölmesiyle kabuklar› koyulafl›r ve buna ba¤l› olarak bu kez aç›k renkli güveler kufllar taraf›ndan s›k olarak avlanmaya bafllar. Sonuçta aç›k renkli kelebekler say›ca azal›rken, koyu renkliler fark edilmedikleri için ço¤al›r. Bu olay, do¤al seleksiyonla evrimleflme teorisinin büyük bir delili san›lmakta, aç›k renkli kelebeklerin zamanla koyu renkli kelebeklere dönüflüp evrimlefltikleri gibi bir yan›lg› içinde de¤erlendirilmektedir. Oysa bu örne¤in do¤rulu¤u varsay›lsa bile, evrim teorisi lehinde bir delil olarak kullan›lamayaca¤› aç›kt›r. Çünkü yaflanan do¤al seleksiyon, daha önce do¤ada var olmayan bir türü ortaya ç›karm›fl de¤ildir. Endüstri Devrimi öncesinde de kelebek popülasyonu içinde siyah bireyler zaten vard›r. Sadece, var olan kelebek türlerinin say›lar› de¤iflmifltir. Kelebekler "tür de¤iflimi"ne yol açacak biçimde yeni bir organ ya da özellik edinmemifllerdir.13 Oysa bir kelebe¤in baflka bir canl› türüne, örne¤in bir kufla dönüflebilmesi için kelebe¤in genlerinde say›s›z de¤ifliklik, ekleme ve ç›karmalar yap›lmas›, bir baflka deyiflle, kuflun fiziksel özelliklerine ait bilgileri

24


Darwinizm'in Mekanizmalar›

içeren apayr› bir genetik program yüklenmesi gerekir. Endüstri Kelebekleri ile ilgili evrimci hikayeye verilecek genel cevap budur. Ancak konunun daha da ilginç bir yan› vard›r: Hikayenin sadece yorumu de¤il, kendisi de yanl›flt›r. Moleküler biyolog Jonathan Wells'in 2000 y›l›nda yay›nlanan Icons of Evolution adl› kitab›nda aç›klad›¤› gibi, hemen her evrim yanl›s› biyoloji kitab›nda yer alan ve bu nedenle bir "ikona" haline gelmifl olan Endüstri Devrimi Kelebelekleri hikayesi, gerçekleri yans›tmamaktad›r. Wells, hikayenin "deneysel kan›t›" olarak bilinen Bernard Kettlewell'in çal›flmas›n›n, asl›nda bilimsel bir skandal niteli¤inde oldu¤unu anlatmaktad›r. Bu skandal›n baz› temel unsurlar› flöyle s›ralanabilir: • Kettlewell'in deneylerinden daha sonra yap›lan birçok araflt›rma, söz konusu kelebeklerin sadece bir tipinin a¤aç gövdesine kondu¤unu, di¤er tüm tiplerin, yatay dallar›n alt k›s›mlar›n› tercih etti¤ini ortaya koydu. 1980'li y›llardan itibaren, kelebeklerin a¤aç gövdelerine çok nadir olarak kondu¤u herkesçe kabul gördü. Bu konuda 25 y›ll›k bir çal›flma yapan Cyril Clarke, Rory Howlett, Michael Majerus, Tony Liebert, Paul Brakefield gibi birçok bilim adam›, "Kettlewell'in deneyinde kelebeklerin do¤al davran›fllar› d›fl›nda davranmaya zorland›klar›n›, deney sonuçlar›n›n bu yüzden bilimsel kabul edilemeyece¤ini" bildirdiler.14 • Kettlewell'in deneyini inceleyen araflt›rmac›lar daha da çarp›c› bir sonuçla karfl›laflt›lar: ‹ngiltere'nin kirlili¤e u¤ramam›fl bölgelerinde aç›k renkli kelebeklerin daha fazla olmas› beklenirken, koyular›n oran› aç›k renklilerden dört kat fazlayd›. Yani Kettlewell'in iddia etti¤i ve hemen her evrimci kaynakta tekrarland›¤› gibi, kelebek nüfusundaki oranla, a¤aç kabuklar› aras›nda bir iliflki (correlation) yoktu. • ‹flin asl› araflt›r›ld›kça, skandal›n boyutlar› büyüdü: Kettlewell taraf›ndan foto¤raflar› çekilen "a¤aç kabu¤u üzerindeki güve kelebekleri", asl›nda ölü kelebeklerdi. Kettlewell bu ölü canl›lar› i¤ne ve tutkal ile a¤aca tutturmufl ve öyle görüntülemiflti. Gerçekte kelebekler a¤aç gövdesine de¤il, dallar›n alt k›sm›na konduklar› için, böyle bir resim elde etme ihtimali pek yoktu.15 Bu gerçekler 90'l› y›llar›n sonlar›nda bilim dünyas› taraf›ndan ö¤renilebildi. On y›llard›r "evrime girifl" derslerinin en büyük malzemesi olan Endüstri Kebelekleri efsanesinin bu flekilde çökmesi, evrimciler aras›nda

25


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

düfl k›r›kl›¤› yaratt›. Bunlardan biri olan Jerry Coyne, flöyle diyordu: Gerçe¤i (benekli kelebekler sahtekarl›¤›n›) ö¤rendi¤imde verdi¤im tepki, 6 yafl›mdayken, Noel hediyelerimi Noel Baba'n›n de¤il de babam›n getirdi¤ini ö¤rendi¤imde yaflad›¤›m ümitsizlik duygusu oldu.16

Böylece "do¤al seleksiyonun en ünlü örne¤i" de, bir bilim skandal› olarak tarihe geçmifl oldu. Böyle olmas› da kaç›n›lmazd›r. Çünkü do¤al seleksiyon, evrimcilerin iddias›n›n aksine, bir "evrim mekanizmas›" de¤ildir; bir canl›ya herhangi bir organ ekleyip organ ç›karma, bir türü baflka bir türe dönüfltürme gibi özelliklere sahip de¤ildir. Darwin'den günümüze dek bu konuda öne sürülen en büyük "delil"de, ‹ngiltere'deki Endüstri Devrimi Kelebekleri hikayesinin ötesine gidememifltir.

Do¤al Seleksiyon Kompleksli¤i Neden Aç›klayamaz? Baflta da belirtti¤imiz gibi, do¤al seleksiyonla evrimleflme teorisinin en büyük açmaz›, do¤al seleksiyon vas›tas›yla canl›lar›n yeni organlar ve özellikler kazanmamalar›d›r. Do¤al seleksiyon yoluyla bir türün genetik bilgisi gelifltmez ve dolay›s›yla yeni türlerin oluflumu aç›klanamaz. Harvard Üniversitesi paleontolo¤u Stephen J. Gould, do¤al seleksiyonun bu açmaz›n› flöyle dile getirmektedir: Darwinizm'in özü tek bir cümlede ifade edilebilir: "Do¤al seleksiyon evrimsel de¤iflimin yarat›c› gücüdür." Kimse seleksiyonun uygun olmayan› elemesindeki negatif rolünü inkar etmez. Ancak Darwinist teori, "uygun olan› yaratmas›"n› da istemektedir.17

Do¤al seleksiyon konusunda kullan›lan yan›lt›c› üsluplardan biri, bu mekanizman›n bilinçli bir tasar›mc› gibi anlafl›lmas›d›r. Oysa do¤al seleksiyonun bir bilinci yoktur. Canl›lar için neyin iyi, neyin kötü oldu¤unu ay›rt edecek bir akla sahip de¤ildir. Bu nedenle do¤al seleksiyon, kompleks yap›ya sahip sistemlerin ve organlar›n nas›l var olduklar›n› asla aç›klayamaz. Söz konusu sistem ve organlar, iç içe geçmifl pek çok parçan›n birarada çal›flmas›yla oluflur ve bu parçalar›n birisi bile olmasa ya da kusurlu olsa hiçbir ifle yaramazlar. Bu tür sistemler, "indirgenemez komplekslik" olarak tan›mlanan özelli¤e sahiptir. Örne¤in insan gözü daha basite indirgenemez, çünkü tüm detaylar›yla birlikte var olmad›¤› sürece ifllev görmez.

26


Darwinizm'in Mekanizmalar›

Bu tür bir sistemi meydana getiren bilincin, gelece¤i önceden hesaplayarak, sadece en son aflamada elde edilecek olan fayday› amaçlamas› gerekir. Do¤al seleksiyon ise, bilinç ve irade sahibi bir mekanizma olmad›¤› için, böyle bir fley yapamaz. Bu gerçek, "E¤er birbirini takip eden çok say›da küçük de¤ifliklikle kompleks bir organ›n oluflmas›n›n imkans›z oldu¤u gösterilse, teorim kesinlikle y›k›lm›fl olacakt›r." diyen Darwin'in endifle etti¤i gibi, evrim teorisini y›kmaktad›r.18

Mutasyonlar Mutasyonlar, canl› hücresinin çekirde¤inde bulunan ve genetik bilgiyi tafl›yan DNA molekülünde, radyasyon veya kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen kopmalar ve yer de¤ifltirmelerdir. Mutasyonlar DNA'y› oluflturan nükleotidleri tahrip eder ya da yerlerini de¤ifltirirler. Ço¤u zaman da hücrenin tamir edemeyece¤i boyutlarda birtak›m hasar ve de¤iflikliklere sebep olurlar. Dolay›s›yla mutasyon, hiç de san›ld›¤› gibi canl›lar› daha geliflmifle ve mükemmele götürmez. Mutasyonlar›n net etkisi zararl›d›r. Mutasyonlar›n sebep olaca¤› de¤ifliklikler ancak Hiroflima, Nagazaki veya Çernobil'deki insanlar›n u¤rad›klar› türden de¤ifliklikler olabilir: Yani ölüler ve sakatlar... Mutasyon ürünü sakat bir ayak Bunun nedeni çok basittir: DNA çok kompleks bir düzene sahiptir. Bu molekül üzerinde oluflan herhangi rastgele bir etki ancak zarar verir. Amerikal› biyolog B. G. Ranganathan bunu flöyle aç›klar: ‹lk olarak, mutasyonlar do¤ada çok ender meydana gelirler. ‹kinci olarak, bunlar genlerin yap›s›ndaki düzenli de¤ifliklikler de¤il, rastgele de¤iflikliklerdir; bu nedenle ço¤unlukla zararl›d›rlar. Son derece düzenli bir sistem içindeki rastgele herhangi bir de¤ifliklik, daha iyiye yönelik de¤il, daha kötüye yönelik olacakt›r. Örne¤in e¤er bir deprem, bina gibi son derece düzenli bir yap›y› sarsacak olursa, binan›n iskeletinde rastgele bir de¤ifliklik olacak ve bu binay› kesinlikle gelifltirmeyecektir.19

Nitekim bugüne kadar hiçbir yararl› mutasyon örne¤i gözlemlenmedi. Tüm mutasyonlar›n zararl› oldu¤u görüldü. ‹kinci Dünya Savafl›'n›n ard›ndan nükleer silahlar›n sonucunda oluflan mutasyonlar› incele-

27


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Bacak

Anten Gözler

A¤›z

Evrimci biyologlar yüzy›l›n bafl›ndan beri sinekleri mutasyona u¤ratarak, faydal› mutasyon örne¤i arad›lar. Ancak bu çabalar›n sonucunda hep, sakat, hastal›kl› ve kusurlu sinekler elde edildi. Üstte, solda normal bir meyve sine¤inin kafas› ve sa¤da mutasyona u¤rayarak bacaklar› kafas›ndan ç›kan di¤er bir meyve sine¤i.

mek için kurulan Atomik Radyasyonun Genetik Etkileri Komitesi'nin (Committee on Genetic Effects of Atomic Radiation) haz›rlad›¤› rapor hakk›nda evrimci bilim adam› Warren Weaver flöyle diyordu: Ço¤u kimse, bilinen tüm mutasyon örneklerinin zararl› oldu¤u sonucu karfl›s›nda flafl›racakt›r, çünkü mutasyonlar evrim sürecinin gerekli bir parças›d›r. Nas›l olur da iyi bir etki -yani bir canl›n›n daha geliflmifl canl› formlar›na evrimleflmesi- pratikte hepsi zararl› olan mutasyonlar›n sonucu olabilir?20

Y›llar boyu sürdürülen "faydal› mutasyon oluflturma" çabalar›n›n tamam› baflar›s›zl›kla sonuçland›. Evrimci biyologlar, çok h›zl› üredi¤i ve mutasyona u¤rat›lmas› kolay oldu¤u için, meyve sinekleri üzerinde on y›llarca mutasyon denemeleri yapt›lar. Bu canl›lar olabilecek her türlü mutasyona milyonlarca kez u¤rat›ld›. Ama tek bir faydal› mutasyon gözlemlenmedi. Gordon Taylor, bu konuda flunlar› yazar: Bu çok çarp›c› ama bir o kadar da gözden kaç›r›lan bir gerçektir: Altm›fl y›ld›r dünyan›n dört bir yan›ndaki genetikçiler evrimi kan›tlamak için laboratuvarlarda meyve sinekleri yetifltiriyorlar. Ama hala bir türün, hatta tek bir enzimin bile ortaya ç›k›fl›n› gözlemlemifl de¤iller.21

Bir baflka araflt›rmac› olan Michael Pitman, meyve sinekleri üzerindeki deneylerin baflar›s›zl›¤›n› flu flekilde ifade eder: Morgan, Goldschmidt, Muller ve di¤er genetikçiler meyve sine¤i jenerasyon-

28


Darwinizm'in Mekanizmalar›

lar›n› s›cak, so¤uk, ayd›nl›k, karanl›k ve kimyasal ve radyoaktif ifllemler gibi uç koflullara maruz b›rakm›fllard›r. Pratikte tamamen ufak tefek ya da gerçekten zararl›, her tip mutasyon üretilmifltir. Peki sonuç insan yap›m› evrim mi? Hay›r de¤il. Genetikçilerin canavarlar›ndan çok az› üretildikleri fliflelerin d›fl›nda yaflamlar›n› sürdürebildiler. Uygulamada mutantlar ölmekte, k›s›r kalmakta veya ilk hallerine yeniden dönme e¤ilimi gösKanatlar› termektedirler.22

‹nsan için de durum ayn›d›r. ‹nsanlar üzerinde gözlemlenen tüm mutasyonlar zararl›d›r. T›p kitaplar›nda "mutasyon örne¤i" olarak anlat›lan mongolizm, Down Sendromu, albinizm, cücelik gibi zihinsel ya da bedensel bozukluklar›n ya da kanser gibi hastal›klar›n her biri, mutasyonlar›n tahrip edici etkilerini ortaya koymaktad›r. Elbette ki insanlar› ya sakat b›ra-

deforme olmufl mutant bir sinek

29


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

kan ya da hasta yapan bir süreç, "evrim mekanizmas›" olamaz. Amerikal› patolog David A. Demick, mutasyonlar hakk›nda yazd›¤› bilimsel bir makalede bu konuda flunlar› söyler: Son y›llarda genetik mutasyonlarla ba¤lant›l› olan binlerce insan hastal›¤› s›n›fland›r›lm›flt›r. Yeni yay›nlanan bir kaynak kitapta, 4500 farkl› genetik hastal›k say›lmaktad›r. Dahas›, moleküler genetik analizlerden önce klinik olarak tan›mlanan baz› kal›tsal sendromlar›n (örne¤in Marfan sendromunun) mutasyonlar›n sonucu oldu¤u anlafl›lm›flt›r... Mutasyonlar›n oluflturduklar› tüm bu hastal›klar›n yan›nda, faydal› etkileri de var m›d›r? Tan›mlad›¤›m›z binlerce zararl› mutasyon örne¤inin yan›nda, elbette ki baz› olumlu örnekler de tan›mlamak gerekmektedir - e¤er makroevrim do¤ru ise. Bu olumlu örnekler, hem daha kompleks yap›lar oluflturmak için evrime gerekecek, hem de çok say›daki zararl› mutasyonun bozucu etkisini dengelemek için laz›m olacakt›r. Ama ifl bu faydal› mutasyonlar› tan›mlamaya gelince, evrimci biyologlar hep garip bir sessizlik içindedirler.23

Evrimci biyologlar›n "yararl› mutasyon" olarak sözünü ettikleri tek örnek, hemen her zaman için orak hücre anemisi hastal›¤›d›r. Bu hastal›kta, kanda oksijen tafl›maya yarayan hemoglobin molekülü bir mutasyon sonucunda bozulur ve yap› de¤iflikli¤ine u¤rar. Bunun sonucunda da hemoglobinin oksijen tafl›ma yetene¤i ciddi bir biçimde zarar görür. Orak hücre anemisine yakalanan insanlar, bu nedenle giderek artan bir solunum zorlu¤u çekerler. T›p kitaplar›n›n kan hastal›klar› bölümünde ele al›nan bu mutasyon örne¤i, baflta belirtti¤imiz gibi baz› evrimci biyologlar taraf›ndan çok garip bir flekilde "faydal› mutasyon" olarak de¤erlendirilmektedir. Bu hastal›¤a sahip kiflilerin s›tmaya olan k›smi ba¤›fl›kl›klar›n›n evrimin bu kiflilere bir "arma¤an›" oldu¤u söylenmektedir. E¤er bu mant›kla düflünülürse, genetik olarak kötürüm do¤an insanlar›n yolda yürümedikleri ve bu sayede trafik kazalar›nda ölmekten kurtulduklar› da söylenebilir ve kötürüm olmak

30

Orak hücre anemisinde alyuvar hücrelerinin flekil ve fonksiyonlar› bozulur. Bu yüzden alyuvarlar›n oksijen tafl›ma kapasiteleri zarara u¤rar.


Darwinizm'in Mekanizmalar›

"yararl› bir genetik özellik" say›labilir. fiüphesiz bu mant›¤›n hiçbir tutarl› yan› yoktur. Mutasyonlar›n sadece bir tahrip mekanizmas› oldu¤u aç›kt›r. Frans›z Bilimler Akademisi'nin eski baflkan› Pierre Paul Grassé'nin mutasyonlar hakk›nda yapt›¤› yorum, bu noktada oldukça aç›klay›c›d›r. Grassé, mutasyonlar› "yaz›l› bir metnin kopyalanmas› s›ras›nda yap›lan harf hatalar›"na benzetmifltir. Ve harf hatas› gibi mutasyonlar da bilgi oluflturmaz, aksine var olan bilgiyi bozar. Grassé bu olguyu flöyle aç›klam›flt›r: Mutasyonlar, zaman içinde son derece düzensiz biçimde meydana gelirler. Birbirlerini tamamlay›c› bir özellikleri yoktur ve birbirini izleyen nesiller üzerinde belirli bir yöne do¤ru kümülatif bir etkileri olmaz. Zaten var olan yap›y› de¤ifltirirler, ama bunu tamamen düzensiz bir biçimde yaparlar... Bir canl› vücudunda çok küçük bile olsa bir düzensizlik olufltu¤unda ise, bunun sonucu ölüm olur. Yaflam olgusu ile anarfli (düzensizlik) aras›nda hiçbir olas› uzlaflma yoktur.24

‹flte bu nedenle, yine Grassé'nin ifadesiyle "mutasyonlar ne kadar çok say›da olursa olsunlar, herhangi bir evrim meydana getirmezler."25

Pleiotropik Etki Mutasyonlar›n canl›lara sadece hasar verdiklerinin bir di¤er kan›t› ise, genetik flifrenin kodlan›fl biçimidir. Canl›lardaki bilinen hemen hemen tüm genler, canl›yla ilgili birden fazla bilgiyi içerirler. Örne¤in bir gen, hem boy uzunlu¤unu, hem de canl›n›n göz rengini kontrol ediyor olabilir. Moleküler biyolog Michael Denton, genlerin "pleiotropik etki" denen bu özelli¤ini flöyle aç›klar: Genlerin geliflim üzerindeki etkileri flafl›lacak derecede farkl›d›r. Ev faresinde tüy rengiyle ilgili hemen her gen, boy uzunlu¤uyla da ilgilidir. Meyve sine¤i Drosophila Melanogaster'in göz rengi mutasyonlar› için kullan›lan 17 adet X ›fl›n› deneyinden 14'ünde göz rengiyle oldukça ilgisiz olan diflinin cinsel organlar›n›n yap›s› etki görmüfltür. Yüksek organizmalarda incelenen hemen her gen, bir organdan fazla etkiye sahiptir. Pleiotropik etki ismi verilen bu olay hakk›nda (Ernst) Mayr "yüksek organizmalarda pleiotropik olmayan herhangi bir genin bulunuflu flüphelidir" der.26

Canl›lar›n genetik yap›lar›ndaki bu özellik nedeniyle, tesadüfi bir mutasyon sonucu DNA'daki herhangi bir gende meydana gelen bozuk-

31


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

NORMAL GEL‹fi‹M

PLE‹OTROP‹K ETK‹

1- Kanatlar ç›km›yor. 2- Ayaklar normal boyda, ancak uçlar› tam geliflmiyor. 3- Yumuflak tüy örtüsü yok. 4, 5- Solunum kanal› olmas›na ra¤men akci¤er yok. 6, 7- ‹drar yolu büyümüyor ve böbre¤in geliflimine yol açm›yor.

Sol tarafta, evcil bir tavuktaki normal geliflim, sa¤da ise pleiotropik bir genin mutasyona u¤ramas›n›n do¤urdu¤u zararl› etkiler görülüyor. Dikkat edilirse, tek bir gende meydana gelen bir mutasyon, birbirinden çok farkl› organlara zarar vermektedir. Bir mutasyonun yararl› bir etki oluflturaca¤› varsay›lsa bile, söz konusu "pleiotropik etki", daha pek çok organa zarar vererek bu yarar› da ortadan kald›racakt›r.

luk, birden fazla organa etki edecektir. Böylece mutasyon sadece belirli bir bölge içinde kalmayacak, çok daha fazla y›k›c› etkilere sahip olacakt›r. E¤er bu etkilerin birinin çok nadir rastlanacak bir tesadüf sonucunda yararl› olabilece¤i varsay›lsa bile, di¤er etkilerin kaç›n›lmaz zarar› bu yarar› da yok edecektir. Mutasyonlar›n neden evrim sa¤layamayaca¤›n› üç ana maddede özetlemek mümkündür:

32


Darwinizm'in Mekanizmalar›

• Mutasyonlar her zaman zararl›d›r: Mutasyon rastgele meydana geldi¤i için, hemen her zaman mutasyon geçiren canl›ya zarar verir. Mant›k gere¤i, mükemmel ve kompleks olan bir yap›ya yap›lacak herhangi bir bilinçsiz müdahale, o yap›y› daha ileri götürmez, aksine tahrip eder. Nitekim hiçbir gözlemlenmifl "faydal› mutasyon" yoktur. • Mutasyon sonucunda DNA'ya yeni bilgi eklenmez: Genetik bilgiyi oluflturan parçalar yerlerinden kopup sökülür, tahrip olur ya da DNA'n›n farkl› yerlerine tafl›n›r. Ama mutasyonlar hiçbir flekilde canl›ya yeni bir organ ya da yeni bir özellik kazand›rmazlar. Ancak baca¤›n s›rttan, kula¤›n kar›ndan ç›kmas› gibi anormalliklere sebep olurlar. • Mutasyonun bir sonraki nesle aktar›labilmesi için, mutlaka üreme hücrelerinde meydana gelmesi gerekir: Vücudun herhangi bir hücresinde veya organ›nda Üstteki resimde albino bir kanmeydana gelen de¤iflim bir sonraki nesle guru ile yavrusu görülmekteaktar›lmaz. Örne¤in bir insan›n gözü, raddir. Genlerde meydana gelen yasyon ve benzeri etkilerle mutasyona u¤bir mutasyon bu kangurunun renk veren pigmentten yoksun ray›p orijinal formundan farkl›laflabilir, olmas›na neden olmufltur. ama bu kendisinden sonraki nesillere geçmeyecektir. Tüm bunlar, do¤al seleksiyon ve mutasyon mekanizmalar›n›n hiçbir evrimlefltirici etkiye sahip olmad›klar›n› göstermektedir. Nitekim flimdiye kadar bu yolla elde edilmifl hiçbir gözlemlenebilir "evrim" örne¤i yoktur. Buna karfl›l›k evrimci biyologlar kimi zaman "do¤al seleksiyon ve mutasyon mekanizmalar›n›n evrimlefltirici etkisini gözlemleyemiyoruz, çünkü bu mekanizmalar ancak çok uzun zaman içinde etkili olur" gibi bir aç›klama öne sürerler. Oysa bu da hiçbir bilimsel temeli olmayan bir avuntudan baflka bir fley de¤ildir. Çünkü meyve sinekleri ya da bakteriler gibi yaflam süreleri çok k›sa olan ve dolay›s›yla tek bir bilim adam›n›n binlerce neslini gözlemleyebildi¤i canl›larda da hiçbir "evrim" gözlemlenmemektedir. Pierre-Paul Grassé, bakterilerin, evrimi geçersiz k›lan de¤iflmezli¤i hakk›nda da flunlar› söyler:

33


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Escherichia coli bakterisi, bir milyar y›l öncesindeki örneklerinden farks›zd›r. Bu uzun zaman dilimi içinde gerçekleflen say›s›z mutasyon, canl›da hiçbir yap›sal de¤ifliklik oluflturmam›flt›r.

Bakteriler... çok say›da üremeleri nedeniyle, en çok mutant (mutasyon geçirmifl canl›) ortaya ç›karan canl›lard›r. Ancak bakteriler... kendi türlerine çok büyük bir sadakat gösterirler. Escherichia coli bakterisinin mutantlar› çok dikkatli bir biçimde incelenmifltir ve bu konuda çok iyi bir örnektir. Okuyucular da kabul edecektir ki, evrimi kan›tlamak ve mekanizmalar›n› keflfetmek için örnek olarak seçilen bu canl›n›n bir milyar y›ld›r hiçbir de¤iflime u¤ramam›fl olmas› son derece flafl›rt›c›d›r. E¤er evrimsel bir de¤iflim meydana getirmiyorlarsa, bu canl›lar›n geçirdikleri bunca mutasyonun ne anlam› vard›r? Sonuçta, bakterilerin ve virüslerin geçirdikleri mutasyonel de¤iflimlerin, belirli bir genetik ortalaman›n etraf›nda dönüp dolaflan kal›tsal dalgalanmalardan baflka bir fley oluflturmad›klar› ortaya ç›kmaktad›r; biraz sa¤a, biraz sola dalgalanma olmakta, ama nihai bir evrimsel de¤iflim yaflanmamaktad›r. Hamam böcekleri de, ilk ortaya ç›kt›klar› Permiyen Devri'nden bu yana en az Drosophila kadar çok mutasyon geçirmifl, ama hiçbir de¤iflim yaflamam›flt›r.27

K›sacas›, canl›lar›n evrim geçirmifl olmalar› mümkün de¤ildir, çünkü do¤ada onlar› evrimlefltirebilecek bir mekanizma yoktur. Nitekim fosil kay›tlar›na bakt›¤›m›zda da, bir evrim süreci ile de¤il, aksine evrime tümüyle ters bir tablo ile karfl›lafl›r›z.

34


TÜRLER‹N GERÇEK KÖKEN‹

D

arwin 1859 y›l›nda Türlerin Kökeni'ni yay›nlad›¤›nda, canl›l›¤›n ola¤anüstü çeflitlili¤ini aç›klayan bir teori ortaya att›¤›n› düflünüyordu. Bir canl��� türü içinde do¤al çeflitlenmeler (varyasyonlar) oldu¤unu gözlemlemiflti. Örne¤in ‹ngiltere'deki hayvan pazarlar›n› gezerken, ineklerin çok farkl› cinsleri bulundu¤unu, havyan yetifltiricilerinin de bunlar› seçici bir biçimde çiflefltirerek yeni cinsler türettiklerini izlemiflti. Bundan yola ç›karak da, "canl›lar do¤al olarak kendi içlerinde çeflitlenebiliyorlar, demek ki uzun zaman dilimleri içinde bütün canl›l›k tek bir ortak atadan gelmifl olabilir" fleklinde bir mant›k yürütmüfltü. Oysa Darwin'in "türlerin kökeni" hakk›nda ortaya att›¤› bu varsay›m, gerçekte türlerin kökenini hiçbir flekilde aç›klam›yordu. Genetik biliminin geliflmesiyle birlikte, bir canl› türü içindeki çeflitlenmenin hiçbir zaman yeni bir tür oluflumuna yol açmayaca¤› anlafl›ld›. Darwin'in "evrim" sand›¤› olgu, gerçekte "varyasyon"du.

Varyasyonlar›n Anlam› Varyasyon, genetik biliminde kullan›lan bir terimdir ve "çeflitlenme" demektir. Bu genetik olay, bir canl› türünün içindeki bireylerin ya da gruplar›n, birbirlerinden farkl› özelliklere sahip olmas›na neden olur. Örne¤in yeryüzündeki insanlar›n hepsi temelde ayn› genetik bilgiye sahiptirler, ama bu genetik bilginin izin verdi¤i varyasyon potansiyeli sayesinde kimisi çekik gözlüdür, kimisi k›z›l saçl›d›r, kimisinin burnu uzun, kimisinin boyu k›sad›r. Varyasyon evrime delil oluflturmaz, çünkü varyasyon, zaten var olan genetik bilginin farkl› eflleflmelerinin ortaya ç›kmas›ndan ibarettir ve gene-

35


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

tik bilgiye yeni bir özellik kazand›rmaz. Evrim teorisi için önemli olan ise, yepyeni bir türü tan›mlayacak yepyeni bir bilginin nas›l ortaya ç›kabilece¤i sorusudur. Varyasyon her zaman genetik bilginin s›n›rlar› içinde olur. Genetik biliminde söz konusu s›n›ra "gen havuzu" denir. Bir canl› türünün gen havuzunda bulunan bütün özellikler, varyasyon sayesinde çeflitli biçimlerde ortaya ç›kabilir. Örne¤in varyasyon sonucunda, bir sürüngen türünün içinde di¤erine göre biraz daha uzun kuyruklu ya da biraz daha k›sa ayakl› cinsler ortaya ç›kabilir, çünkü k›sa ayak bilgisi de, uzun ayak bilgisi de sürüngenlerin gen havuzunda vard›r. Ama varyasyon sürüngenlere kanat tak›p, tüy ekleyip, metabolizmalar›n› de¤ifltirip onlar› kufla dönüfltüremez. Çünkü bu tür bir dönüflüm canl›n›n genetik bilgisinde bir art›fl olmas›n› gerektirir, fakat varyasyonlarda böyle bir durum söz konusu de¤ildir. Darwin, teorisini ortaya att›¤›nda bu gerçe¤in fark›nda de¤ildi. Varyasyonlar›n bir s›n›r› olmad›¤›n› san›yordu. 1844'te yazd›¤› bir yaz›s›nda, "Ço¤u yazar do¤adaki varyasyonun bir s›n›r› oldu¤unu kabul ediyor, ama ben bu düflüncenin dayand›¤› tek bir somut neden bile göremiyorum." demiflti.28 Türlerin Kökeni'nde de çeflitli varyasyon örneklerini teorisinin en büyük delili gibi göstermiflti. Örne¤in Darwin'e göre; daha bol süt veren inek cinsleri yetifltirmek için farkl› inek varyasyonlar›n› çiftlefltiren hayvan yetifltiricileri, sonunda inekleri baflka bir canl› türüne dönüfltüreceklerdi. Darwin'in, bu "s›n›rs›z de¤iflim" fikrini en iyi ifade eden ise, Türlerin Kökeni'nde yazd›¤› flu cümleydi: Bir ay› cinsinin do¤al seleksiyon yoluyla giderek daha fazla suda yaflamaya uygun yap› ve al›flkanl›klar elde etmesinde, giderek daha büyük a¤›zlara sahip olmas›nda ve sonunda bu canl›n›n dev bir balinaya dönüflmesinde hiçbir zorluk göremiyorum.29

Darwin'in bu denli iddial› örnekler vermesinin nedeni, içinde yaflad›¤› yüzy›l›n ilkel bilim anlay›fl›yd›. 20. yüzy›l bilimi ise, canl›lar üzerinde yap›lan benzeri deneyler sonucunda "genetik de¤iflmezlik" (genetik homoestatis) denilen bir ilkeyi ortaya ç›kard›. Bu ilke, bir canl› türünü de¤ifltirmek için yap›lan tüm efllefltirme (farkl› varyasyon oluflturma) çabalar›n›n sonuçsuz kald›¤›n›, canl› türleri aras›nda afl›lmaz duvarlar oldu¤unu ortaya koyuyordu. Yani farkl› inek varyasyonlar›n› çiftlefltiren hayvan yetifltiricilerinin sonunda inekleri Darwin'in iddia etti¤i gibi baflka bir türe

36


Türlerin Gerçek Kökeni

dönüfltürmeleri, kesinlikle mümkün de¤ildi. Darwin Retried adl› kitab›n yazar› Norman Macbeth bu konuda flöyle demektedir: Sorun canl›lar›n gerçekten de s›n›rs›z bir biçimde varyasyon gösterip göstermedikleridir... Türler her zaman için sabittirler. Yetifltiricilerin yetifltirdikleri de¤iflik bitki ve hayvan cinslerinin belirli bir noktadan ileri gitmedi¤ini, hatta hep orijinal formlar›na geri döndü¤ünü biliriz. As›rlar süren yetifltirme çabalar›na ra¤men, hiçbir zaman siyah bir lale ya da mavi bir gül elde etmek mümkün olmam›flt›r.30

Hayvan yetifltiricili¤i konusunda dünyan›n en önemli uzmanlar›ndan biri say›lan Luther Burbank bu gerçe¤i, "Bir canl›da oluflabilecek muhtemel geliflmenin bir s›n›r› vard›r ve bu kanun, bütün yaflayan canl›lar› belirlenmifl baz› s›n›rlar içinde sabit tutar." diyerek ifade etmektedir.31 Jerry Bergman, "Do¤al Seleksiyon Teorisi ile ‹lgili Baz› Biyolojik Sorunlar" bafll›kl› makalesinde, varyasyonun hep belirli genetik s›n›rlar içinde gerçekleflti¤ini aç›klayan biyolog Edward Deevey'den al›nt› yaparak flu yorumda bulunur: Deevey flu sonuca var›r: "Çaprazlama çiftlefltirme yöntemiyle çok önemli sonuçlara var›lm›flt›r... Ama sonuçta bu¤day hala bu¤dayd›r, örne¤in üzüm de¤ildir. Domuzlar üzerinde kanat oluflturmam›z, kufllar›n yumurtalar›n› silindir fleklinde üretmeleri kadar imkans›zd›r." Daha güncel bir örnek, son bir yüzy›l içinde dünyadaki erkek nüfusun boy ortalamas›nda görülen art›flt›r. Daha iyi beslenme ve bak›m koflullar› sayesinde erkekler son bir yüzy›l içinde rekor say›labilecek bir boy ortalamas›na ulaflm›flt›r, ama bu art›fl giderek durma noktas›na gelmifltir. Çünkü varabilece¤imiz genetik s›n›ra dayanm›fl durumday›z.32

K›sacas› varyasyonlar, ancak bir türün genetik bilgisinin s›n›rlar› içinde kalan baz› de¤iflimler meydana getirmekte, ancak hiçbir zaman türlere yeni bir genetik bilgi eklememektedir. Bu nedenle hiçbir varyasyon "evrim" örne¤i say›lamaz. Farkl› köpek ya da at cinslerini ne kadar çiflefltirirseniz çiftlefltirin, sonuçta ortaya yine köpekler ya da atlar ç›kacak, ama yeni türler oluflmayacakt›r. Danimarkal› bilim adam› W. L. Johannsen bu konuyu flöyle özetler: Darwin'in bütün vurgusunu üzerine dayand›rd›¤› varyasyonlar, gerçekte belirli bir noktan›n ilerisine götürülemezler ve bu nedenle varyasyonlar 'sürekli de¤iflim'in (evrimin) nedenini oluflturmazlar.33

37


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

"Mikroevrim" ‹tiraflar› Görüldü¤ü gibi, Darwin'in "türlerin kökeni"nin aç›klamas› sand›¤› varyasyonlar›n gerçekte böyle bir anlam tafl›mad›klar›, genetik bilminin bulgular›yla anlafl›ld›. Bu nedenle evrimci biyologlar, tür içindeki çeflitlenme ile yeni tür oluflumunu birbirinden ay›rmak ve bunlar hakk›nda iki ayr› kavram öne sürmek durumunda kald›lar. Tür içindeki çeflitlenmeye, yani varyasyona, "mikroevrim" ad›n› verdiler. Yeni türlerin oluflmas› varsay›m› ise "makroevrim" olarak adland›r›ld›. Bu iki kavram uzunca bir zamand›r biyoloji kitaplar›nda yer al›r. Ancak gerçekte burada yan›lt›c› bir üslup kullan›lmaktad›r. Evrimci biyologlar›n "mikroevrim" ad›n› verdikleri varyasyon örneklerinin asl›nda evrim teorisiyle hiçbir iliflkisi yoktur. Çünkü evrim teorisi, canl›lar›n mutasyon ve do¤al seleksiyon mekanizmalar›yla yeni genetik bilgiler kazan›p gelifltiklerini öne sürer. Oysa varyasyonlar az önce belirtti¤imiz gibi hiçbir zaman yeni bir genetik bilgi oluflturmaz ve dolay›s›yla bir "evrim" sa¤lamazlar. Varyasyonlara "mikroevrim" ad› verilmesi, evrimci biyologlar›n ideolojik bir tercihidir. Evrimci biyologlar›n "mikroevrim" kavram›n› kullanarak verdikleri izlenim, varyasyonlar›n uzun zaman içinde yepyeni canl› s›n›flamalar› oluflturabilece¤i yönündeki yanl›fl bir mant›kt›r. Nitekim konu hakk›nda derinlemesine bilgi sahibi olmayan pek çok kifli "mikroevrim uzun zamana yay›ld›¤›nda makroevrim oluflturur" gibi yüzeysel bir düflünceye kap›lmaktad›r. Bu düflüncenin örneklerini s›k s›k görmek mümkündür. Baz› "amatör" evrimciler, "insanlar›n boy ortalamas› bir yüzy›l içinde bile iki cm artm›fl, demek ki milyonlarca y›l içinde her türlü evrim gerçekleflebilir" gibi mant›klar öne sürerler. Oysa yukar›da belirtildi¤i gibi, boy ortalamas› de¤iflimi gibi varyasyonlar›n hepsi, belirli genetik s›n›rlar içinde gerçekleflen ve evrimle ilgisi olmayan dalgalanmalard›r. Nitekim, "mikroevrim" ad›n› verdikleri varyasyonlar›n yeni canl› s›n›flamalar› oluflturamad›¤›n›, yani "makroevrim" sa¤lamad›¤›n› günümüzde evrimci otoriteler de kabul etmektedir. Evrimci biyologlar, Gilbert, Opitz ve Raff, Developmental Biology dergisinde yay›nlanan 1996 tarihli bir makalelerinde bu konuyu flöyle aç›klarlar: Modern Sentez (neo-Darwinist teori) önemli bir baflar›d›r. Ancak, 1970'ler-

38


Türlerin Gerçek Kökeni

den bafllayarak, çok say›da biyolog bu teorinin evrimi aç›klama konusundaki yeterlili¤ini sorgulamaya bafllad›. Genetik bilimi, mikroevrimi aç›klamak için yeterli bir araç olabilir, ama genetik bilgi üzerindeki mikroevrimsel de¤ifliklikler, bir sürüngeni bir memeliye çevirebilecek ya da bir bal›¤› amfibiyene dönüfltürecek türden de¤ildir. Mikroevrim, sadece uygun olanlar›n hayatta kalmas› kavram›na yard›mc› olabilir, uygunlar›n oluflumunu aç›klayamaz. Goodwin'in 1995'te belirtti¤i gibi, "türlerin kökeni, yani Darwin'in problemi, çözümsüz kalmaya devam etmektedir."34

"Mikroevrim" ad› verilen varyasyonlar›n "makroevrim" iddias›na, yani türlerin kökenine hiçbir aç›klama getiremedi¤i, baflka evrimci biyologlar taraf›ndan da kabul edilmifltir. Ünlü bilim yazar› Roger Lewin, Kas›m 1980'de Chicago Do¤a Tarihi Müzesi'nde 150 evrimcinin kat›ld›¤›, dört gün süren ünlü sempozyumda bu konuda var›lan sonucu flöyle anlat›r: Darwin'in (varyasyonlardan yola ç›karak) yapt›¤› mant›k yürütmeler hakl› m›yd›? Evrimsel biyolojinin tarihindeki son 40 y›l›n en önemli konferanslar›ndan birine kat›lan bilim adamlar›n›n ortaya koyduklar› yarg›ya göre, bu sorunun cevab› "hay›r"d›r. Chicago konferans›ndaki temel mesele, mikroevrimi sa¤layan mekanizmalar›n, makroevrim ad›n› verdi¤imiz fenomeni aç›klamak için de kullan›l›p kullan›lamayaca¤› olmufltur... Cevap aç›kl›kla verilebilir: Hay›r.35

Bu gerçek flöyle de özetlenebilir: Darwinizm'in yüzy›l› aflk›n bir süredir "evrim delili" olarak gördü¤ü varyasyonlar›n, gerçekte "türlerin kökeni"yle hiçbir ilgisi yoktur. ‹nekler milyonlarca y›l boyunca farkl› eflleflmelerle çiftlefltirilebilir ve farkl› inek cinsleri elde edilebilir. Ama inekler hiçbir zaman baflka bir canl› türüne, örne¤in zürafalara ya da fillere dönüflmeyecektir. Darwin'in Galapagos Adalar›'nda gördü¤ü farkl› ispinozlar da ayn› flekilde "evrim"e delil oluflturmayan bir varyasyon örne¤idir. Son y›llarda yap›lan gözlemler, ispinozlarda Darwin'in teorisinin öngördü¤ü gibi s›n›rs›z bir de¤iflim yaflanmad›¤›n› ortaya koymufltur. Dahas›, Darwin'in 14 ayr› tür olarak belirledi¤i farkl› ispinoz tiplerinin ço¤u, asl›nda birbirleri ile çiftleflebilen, yani ayn› türün üyeleri olan varyasyonlard›r. Bilimsel gözlemler, hemen her evrimci kaynakta efsanelefltirilerek anlat›lan "ispinoz gagalar›" örne¤inin, gerçekte bir "varyasyon" örne¤i oldu¤unu, yani evrim teorisine delil oluflturmad›¤›n› göstermektedir. Galapagos Adalar›'na "Darwinistik evrimin kan›tlar›n› bulmak" için giden ve adalardaki ispinoz

39


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Darwin'in Galapagos Adalar›'nda gördü¤ü ve teorisine delil sand›¤› farkl› ispinoz gagalar›, gerçekte bir genetik varyasyon örne¤idir ve "türlerin evrimi" iddias›na bir delil oluflturmaz.

türlerini uzun y›llar boyunca gözlemleyen Peter ve Rosemary Grant'in ünlü çal›flmalar›, adada bir "evrim" yaflanmad›¤›n› belgelemekten baflka bir sonuç vermemifltir.36 ‹flte bu nedenle de, Darwin'in problemi, yani "türlerin kökeni", evrimciler için hala cevaps›zd›r.

Fosil Kay›tlar›na Göre Türlerin Kökeni Evrim teorisinin iddias›na göre, yeryüzündeki canl› türleri ortak bir atadan, küçük de¤ifliklikler sonucunda türemifllerdir. Di¤er bir deyiflle, teoriye göre, canl› türleri birbirinden kesin farkl›l›klarla ayr›lmamakta, süreklilik göstermektedir. Ancak, do¤ada yap›lan gözlemler, ortada iddia edildi¤i gibi bir süreklilik olmad›¤›n› göstermifltir. Canl›lar dünyas›nda görülen, birbirinden belirgin de¤iflikliklerle ayr›lan, farkl› kategorilerdir. Omurgal› paleontolojisinde uzman ve önde gelen evrimcilerden biri olan Robert Carroll, bunu Patterns and Processes of Vertebrate Evolution adl› kitab›nda flöyle itiraf eder: Bugün dünya üzerinde neredeyse kavranamayacak kadar çok say›da tür yafl›yor olmas›na ra¤men, bunlar birbirinden güçlükle ay›rt edilebilen ara formlardan oluflan sürekli bir spektrum oluflturmazlar. Bunun yerine, türlerin nerdeyse tamam›, birbirinden belirgin flekilde farkl› temel gruplara aittirler.37

Evrim, tarihte yafland›¤› iddia edilen bir süreçtir ve bizlere canl›l›¤›n tarihi hakk›nda bilgi verecek yegane bilimsel kaynak da fosil bulgular›d›r. P. Grassé, bu konuda flunlar› söyler:

40


Türlerin Gerçek Kökeni

Canl›l›¤›n kökenine ›fl›k tutan en önemli bilim dal› paleontoloji, yani fosil bilimidir. ‹ki yüzy›ld›r büyük bir çabayla incelenen fosil yataklar›, Darwin'in teorisinin tam aksi bir tablo ortaya koymaktad›r. Türler, evrimleflerek ortaya ç›kmam›fllar, bir anda ve farkl› yap›lar›yla yeryüzünde belirmifllerdir.

Do¤a bilimciler unutmamal›d›rlar ki, evrim süreci sadece fosil kay›tlar› arac›l›¤›yla a盤a ç›kar… Sadece paleontoloji (fosil bilimi) evrim konusunda delil oluflturabilir ve evrimin geliflimini ve mekanizmalar›n› gösterebilir.38

Fosil kay›tlar›n›n bu konuda bize ›fl›k tutabilmesi için de, evrim teorisinin öngörüleri ile fosil bulgular›n› birbirleriyle karfl›laflt›rmam›z gerekir. Evrim teorisine göre bütün canl›lar birbirlerinden türemifllerdir. Önceden var olan bir canl› türü, zamanla bir di¤erine dönüflmüfl ve bütün türler bu flekilde ortaya ç›km›fllard›r. Teoriye göre, bu dönüflüm yüz milyonlarca senelik uzun bir zaman dilimini kapsam›fl ve kademe kademe ilerlemifltir. Bu durumda, iddia edilen uzun dönüflüm süreci içinde say›s›z "ara türler"in oluflmufl ve yaflam›fl olmalar› gerekir. Örne¤in geçmiflte, bal›k özelliklerini hala tafl›malar›na ra¤men, bir yandan da baz› sürüngen özellikleri kazanm›fl olan yar› bal›k-yar› sürüngen canl›lar yaflam›fl olmal›d›r. Ya da sürüngen özelliklerini tafl›rken, bir yandan da baz› kufl özellikleri kazanm›fl sürüngen-kufllar ortaya ç›km›fl

41


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

olmal›d›r. Bunlar, bir geçifl sürecinde olduklar› için de, sakat, eksik, kusurlu canl›lar olmal›d›r. Geçmiflte yaflam›fl olduklar›na inan›lan bu teorik canl›lara "ara geçifl formu" ad› verilir. E¤er gerçekten bu tür canl›lar geçmiflte yaflam›fllarsa, bunlar›n say›lar›n›n ve türlerinin milyonlarca hatta milyarlarca olmas› gerekir. Ve bu canl›lar›n kal›nt›lar›na mutlaka fosil kay›tlar›nda rastlanmas› gerekir. Çünkü bu ara geçifl formlar›n›n say›s›n›n bugün bildi¤imiz hayvan türlerinden bile fazla olmas› ve dünyan›n dört bir yan›n›n fosilleflmifl ara geçifl formu kal›nt›lar›yla dolu olmas› laz›md›r. Bu gerçek Darwin taraf›ndan da kabul edilmifltir ve Darwin, Türlerin Kökeni'nde bunu flöyle aç›klam›flt›r: E¤er teorim do¤ruysa, türleri birbirine ba¤layan say›s›z ara-geçifl çeflitleri mutlaka yaflam›fl olmal›d›r... Bunlar›n yaflam›fl olduklar›n›n kan›tlar› da sadece fosil kal›nt›lar› aras›nda bulunabilir.39

Ancak bu sat›rlar› yazan Darwin, bu ara formlar›n fosillerinin bir türlü bulunamad›¤›n›n fark›ndayd›. Bunun teorisi için büyük bir açmaz oluflturdu¤unu da görüyordu. Bu yüzden, Türlerin Kökeni kitab›n›n "Teorinin Zorluklar›" (Difficulties on Theory) adl› bölümünde flöyle yazm›flt›: E¤er gerçekten türler öbür türlerden yavafl geliflmelerle türemiflse, neden say›s›z ara geçifl formuna rastlam›yoruz? Neden bütün do¤a bir karmafla halinde de¤il de, tam olarak tan›mlanm›fl ve yerli yerinde? Say›s›z ara geçifl formu olmal›, fakat niçin yeryüzünün say›lamayacak kadar çok katman›nda gömülü olarak bulam›yoruz... Niçin her jeolojik yap› ve her tabaka böyle ba¤lant›larla dolu de¤il? Jeoloji iyi derecelendirilmifl bir süreç ortaya ç›karmamaktad›r ve belki de bu benim teorime karfl› ileri sürülecek en büyük itiraz olacakt›r.40

Darwin'in bu büyük açmaz karfl›s›nda öne sürdü¤ü tek aç›klama ise, o dönemdeki fosil kay›tlar›n›n yetersiz oldu¤uydu. Fosil kay›tlar› detayl› olarak incelendi¤inde, kay›p ara formlar›n mutlaka bulunaca¤›n› iddia etmiflti.

Ara Formlar Sorunu ve Dura¤anl›k Evrimci paleontologlar, Darwin'in bu kehanetine dayanarak, 19. yüzy›l›n ortas›ndan bu yana dünyan›n dört bir yan›nda hummal› fosil araflt›rmalar› yapt›lar ve ara geçifl formlar›n› arad›lar. Oysa, tüm çabalara ra¤men bu ara geçifl formlar›na hiçbir zaman rastlanamad›. Yap›lan kaz›larda ve araflt›rmalarda elde edilen bütün bulgular, evrim teorisinin öngörülerinin

42


Türlerin Gerçek Kökeni

aksine, canl›lar›n yeryüzünde birdenbire, eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ortaya ç›kt›klar›n› gösterdi. Evrimci paleontolog Robert Carroll, fosil bulgular›n›n Darwinistlerin ümitlerini bofla ç›kard›¤›n› itiraf etmek zorunda kalm›flt›r: Darwin'in ölümünden bu yana geçen 100 y›l› aflk›n süredir, devam eden hummal› toplama çal›flmalar›na ra¤men, fosil kay›tlar› halen onun bekledi¤i say›s›z ara geçifl halkalar›na iliflkin bir resim ortaya ç›karmaz.41

Bir baflka evrimci paleontolog K. S. Thomson, yeni canl› gruplar›n›n fosil kay›tlar›nda çok ani olarak ortaya ç›kt›klar›n› belirtmektedir: Temel bir canl›lar grubu ortaya ç›kt›¤›nda ve kay›tlarda ilk olarak göründü¤ünde, atas› veya evrimsel akrabas› oldu¤u varsay›lan gruplarda görülmeyen yeni özelliklerle tamamen donat›lm›fl olarak ortaya ç›kar. Morfoloji ve ifllevlerdeki bu radikal farkl›l›klar çok h›zl› ortaya ç›km›fl görünmektedir.42

Biyolog Francis Hitching ise, The Neck of the Giraffe: Where Darwin Went Wrong adl› kitab›nda flöyle demektedir: E¤er fosiller buluyorsak ve e¤er Darwin'in teorisi do¤ruysa, o halde kayalar›n belirli bir grup yarat›¤›n, daha kompleks bir baflka grup yarat›¤a do¤ru küçük kademelerle evrimleflti¤ini gösteren kal›nt›lar ortaya ç›karmas› gerekir. Bu nesilden nesile ilerleyen "küçük geliflmelerin" son derece iyi korunmufl olmas› gerekir. Ama durum hiç de böyle de¤ildir. Asl›nda, bunun tam tersi do¤rudur. Darwin'in "say›s›z ara form olmal›, ama bunlar› neden yeryüzünün say›s›z katman›nda bulam›yoruz" derken yak›nm›fl oldu¤u gibi. Darwin, fosil kay›tlar›ndaki bu "ola¤anüstü eksikli¤in" sadece daha fazla fosil kaz›s› yapmakla ilgili oldu¤unu düflünmüfltür. Ama her ne kadar yeni fosil kaz›s› yap›l›rsa yap›ls›n, bulunan türlerin neredeyse hepsinin, istisnas›z, bugün yaflamakta olan hayvanlara çok benzedi¤i ortaya ç›km›flt›r.43

Fosil kay›tlar›, canl› türlerinin hem bir anda ve tamamen farkl› yap›larda ortaya ç›kt›klar›n›, hem de çok uzun jeolojik dönemler boyunca de¤iflmeden sabit kald›klar›n› göstermektedir. Harvard Üniversitesi paleontolo¤u ve ünlü evrimci Stephen Jay Gould, bu gerçe¤i 1970'lerin sonunda flöyle kabul eder: Fosilleflmifl türlerin ço¤unun tarihi, kademeli evrimle çeliflen iki farkl› özellik ortaya koymaktad›r: 1. Dura¤anl›k: Ço¤u tür, dünya üzerinde var oldu¤u süre boyunca hiçbir yönsel de¤iflim göstermez. Fosil kay›tlar›nda ilk ortaya ç›kt›klar› andaki

43


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Fosil kay›tlar›nda Darwin'in öngördü¤ü gibi kademeli bir geliflim yoktur. Farkl› canl› türleri, kendilerine has vücut yap›lar›yla bir anda ortaya ç›karlar.

yap›lar› ne ise, kay›tlardan yok olduklar› andaki yap›lar› da ayn›d›r. Morfolojik (flekilsel) de¤iflim genellikle s›n›rl›d›r ve belirli bir yönü yoktur. 2. Aniden ortaya ç›k›fl: Herhangi bir lokal bölgede, bir tür, atalar›ndan kademeli farkl›laflmalara u¤rayarak aflama aflama ortaya ç›kmaz; bir anda ve "tamamen flekillenmifl" olarak belirir.44

Sonraki araflt›rmalar, fosil kay›tlar›nda görülen dura¤anl›k ve aniden ortaya ç›k›fl gerçe¤ini daha da kuvvetlendirdi. Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge, 1993'te "Jeolojik tarihleri boyunca türlerin ço¤u ya fark edilecek kadar de¤iflmemifl ya da hiçbir belirgin yönelimi olmaks›z›n morfolojik aç›dan hafif dalgalanmalar göstermifltir." diye yazd›lar.45 Robert Carroll 1997'de "temel gruplar›n ço¤unun jeolojik aç›dan çok k›sa sürelerde oluflarak çeflitlendi¤ini ve temel morfolojik ya da besinsel de¤ifliklikler olmaks›z›n çok daha uzun süreler varl›¤›n› sürdürdü¤ünü" kabul etmek zorunda kalm›flt›r.46 Bu noktada "ara form" kavram›n›n tam olarak ne anlama geldi¤ini belirtmek gerekir. Evrim teorisinin öngördü¤ü ara formlar, iki canl› türü aras›nda kalan, ancak eksik ve yar›m organlara sahip canl›lard›r. Ancak bazen ara form kavram› yanl›fl alg›lanmakta ve gerçekte ara form özelli¤i oluflturmayan canl› yap›lar› ara form özelli¤i gibi anlafl›labilmektedir. Örne¤in bir canl› grubunun di¤er canl› grubuna ait özellikler bar›nd›rmas›, bir ara form özelli¤i de¤ildir. Avustralya'da yaflayan Platypus, bir memeli olmas›na ra¤men sürüngenler gibi yumurtlayarak ço¤al›r. Ayr›ca ördeklere benzer bir gagas› bulunur. Bilim adamlar› Platypus gibi canl›lara "mozaik canl›" ismini verirler. Mozaik canl›lar›n ara form say›lamayaca¤›, Stephen J. Gould ve Niles Eldredge gibi önde gelen evrimci paleontologlar taraf›ndan da kabul edilmektedir.47

44


Türlerin Gerçek Kökeni

Fosil Kay›tlar›n›n Yeterlili¤i Acaba ara form fosillerinin yoklu¤u karfl›s›nda, Darwin'in 140 y›l önce savundu¤u "ara formlar flimdi yok, ama yeni araflt›rmalarla bulunabilir" argüman› hala geçerli midir? Bir baflka deyiflle, yap›lan tüm fosil araflt›rmalar›n›n sonucuna bakarak, ara formlar›n gerçekte hiçbir zaman yaflamad›klar›n›n kabul edilmesi mi gerekir, yoksa yeni araflt›rmalar›n sonuçlar› beklenmeli midir? Bu soruya verilecek cevab›, elbette elimizdeki fosil kay›tlar›n›n zenginli¤i belirler. Paleontolojik verilere bakt›¤›m›zda ise, fosil kay›tlar›n›n ola¤anüstü derecede zengin oldu¤unu görürüz. Dünyan›n farkl› bölgelerinden elde edilmifl milyarlarca fosil örne¤i vard›r.48 Bu fosillere bak›larak, 250 bin farkl› canl› türü tan›mlanm›flt›r ve bunlar, flu anda yaflamakta olan yaklafl›k 1.5 milyon türe ola¤anüstü derecede benzerdir. 49 (Yaflamakta olan bu 1.5 milyon türün 1 milyon kadar› böceklere aittir.) Ve bu denli zengin bir fosil kayna¤›na ra¤men hiçbir ara form bulunamam›flken, yeni kaz›larla ara formlar bulunmas› mümkün gözükmemektedir. Glasgow Üniversitesi paleontoloji profesörü T. Neville George, bu gerçe¤i y›llar önce flu flekilde kabul etmifltir: Fosil kay›tlar›n›n fakirli¤i için özür dilemeye art›k gerek yoktur. Fosil kay›tlar› baz› yönlerden bafla ç›k›lamayacak kadar zengin... buna ra¤men boflluklardan oluflmaya devam etmektedir.50

Amerikan Do¤a Tarihi Müzesi Müdürü ünlü paleontolog Niles Eldredge ise, Darwin'in "fosil kay›tlar› yetersiz, ara formlar› o yüzden bulam›yoruz" iddias›n›n geçerli olmad›¤›n› flöyle aç›klamaktad›r: Tüm deliller, fosil kay›tlar›n›n ortaya koydu¤u sonucun do¤ru oldu¤unu göstermektedir: (Fosil kay›tlar›nda) gördü¤ümüz boflluklar, hayat›n tarihindeki gerçek olaylar› yans›tmaktad›r, bunlar yetersiz bir fosil birikiminin sonucu de¤ildir.51

Robert Wesson ise, 1991'de yay›nlanan Beyond Natural Selection adl› kitab›nda "fosil kay›tlar›ndaki boflluklar›n gerçek ve olgusal" olduklar›n› flöyle aç›klamaktad›r: Ne var ki, fosil kay›tlar›ndaki boflluklar gerçektir. Herhangi bir (evrimsel) soyoluflumunu gösterecek kay›tlar›n yoklu¤u, son derece olgusald›r. Türler genellikle çok uzun zaman dilimleri boyunca sabit kal›rlar. Türler ve özellikle cinsler hiçbir zaman yeni bir türe ya da cinse do¤ru evrim göstermezler. Bunun yerine, bir tür ya da cinsin bir di¤eriyle yer de¤ifltirdi¤i gözlenir. De¤iflim ise ço¤unlukla anidir.52

45


FOS‹L KAYITLARINDA DURA⁄ANLIK E¤er gerçekten bir evrim yaflanm›fl olsayd›, canl›lar›n yeryüzünde küçük kademeli de¤iflimlerle ortaya ç›kmalar› ve zaman içinde de de¤iflmeye devam etmeleri gerekirdi. Oysa fosil kay›tlar› bunun tam aksini gösterir. Farkl› canl› s›n›flamalar›, kendilerine benzeyen atalar› olmadan aniden ortaya ç›km›fllar ve yüz milyonlarca y›l boyunca hiç de¤iflim geçirmeden dura¤an bir biçimde kalm›fllard›r.

Ordovikyen Devri'ne ait "at t›rna¤› yengeci" fosili. Bu 450 milyon y›ll›k fosil de, günümüzde yaflayan örneklerinden farks›z.

400 milyon y›ll›k deniz y›ld›z› fosili

Ordovikyen Devri'ne ait istiridye fosilleri; yaflayan istiridyelerden farks›z.

ABD Bat› Ontario'da bulunan 1.9 milyar y›ll›k bakteri fosilleri. Bugün yaflayan bakterilerle ayn› yap›dalar.

Ammonitler, yaklafl›k 350 milyon y›l önce ortaya ç›kt›lar ve 65 milyon y›l kadar önce soylar› tükendi. Bu 300 milyon y›l boyunca üstteki fosilde görülen yap›lar› hiç de¤iflmedi.


Balt›k Denizi k›y›lar›nda amber içinde bulunan yaklafl›k 170 milyon y›ll›k bir böcek fosili. Yaflayan örneklerinden farks›z.

‹skoçya'daki East Kirkton bölgesinde bulunmufl olan bilinen en eski akrep fosili. Pulmonoscorpius kirktonensis ad› verilen türe ait bu akrep, 320 milyon y›ll›k ve günümüz akreplerinden farks›z.

Almanya'n›n Bavyera bölgesinde bulunan 140 milyon y›ll›k yusufçuk fosili. Yaflayan yusufçuklar›n ayn›s›.

Jurasik devre ait yaklafl›k 170 milyon y›ll›k karides fosili. Günümüzdeki karideslerden farks›z.

35 milyon y›ll›k sinekler. Günümüzde yaflayan sineklerle ayn› vücut yap›s›na sahipler.


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Bu durum, evrim teorisinin 140 y›ld›r öne sürdü¤ü "ara form fosilleri bulunmufl de¤il, ama ileride bulunabilir" argüman›n›n art›k geçerli olmad›¤›n› göstermektedir. Fosil kay›tlar› canl›l›¤›n kökenini anlamak için yeterince zengindir ve karfl›m›za somut bir tablo ç›karmaktad›r: Farkl› canl› türleri, aralar›nda evrimsel "geçifl formlar›" olmadan, yeryüzünde bir anda ve farkl› yap›lar›yla, ayr› ayr› ortaya ç›km›fllard›r.

Fosil Kay›tlar›n›n Gösterdi¤i Gerçek Peki on y›llard›r toplumlar›n bilinçaltlar›na yerleflen "evrim-paleontoloji" iliflkisi nereden kaynaklanmaktad›r? Neden ço¤u insan, fosil kay›tlar›ndan söz edildi¤inde, bu kay›tlar ile Darwin'in teorisi aras›nda olumlu bir ba¤lant› oldu¤u izlenimine kap›lmaktad›r? Bu sorular›n cevab›, ünlü bilim dergisi Science'daki bir makalede flöyle aç›klan›r: Evrimsel biyoloji ve paleontoloji alanlar›n›n d›fl›nda kalan çok say›da iyi e¤itimli bilim adam›, ne yaz›k ki, fosil kay›tlar›n›n Darwinizm'e çok uygun oldu¤u gibi yanl›fl bir fikre kap›lm›flt›r. Bu büyük olas›l›kla ikincil kaynaklardaki ola¤anüstü basitlefltirmeden kaynaklanmaktad›r; alt seviye ders kitaplar›, yar›-popüler makaleler vs... Öte yandan büyük olas›l›kla biraz tarafl› düflünce de devreye girmektedir. Darwin'den sonraki y›llarda, onun taraftarlar› bu yönde (fosiller alan›nda) geliflmeler elde etmeyi ummufllard›r. Bu geliflmeler elde edilememifl, ama yine de iyimser bir bekleyifl devam etmifl ve bir k›s›m hayal ürünü fantaziler de ders kitaplar›na kadar girmifltir.53

N. Eldredge ve I. Tattersall ise bu konuda flu önemli yorumu yaparlar: Ayr› türlere ait fosillerin, fosil kay›tlar›nda bulunduklar› süre boyunca de¤iflim göstermedikleri, Darwin'in Türlerin Kökeni'ni yay›nlamas›ndan önce bile paleontologlar taraf›ndan bilinen bir gerçektir. Darwin ise, gelecek nesillerin bu boflluklar› dolduracak yeni fosil bulgular› elde edecekleri kehanetinde bulunmufltur... Aradan geçen 120 y›l› aflk›n süre boyunca yürütülen tüm paleontolojik araflt›rmalar sonucunda, fosil kay›tlar›n›n Darwin'in bu kehanetini do¤rulamayaca¤› aç›kça görülür hale gelmifltir. Bu, fosil kay›tlar›n›n yetersizli¤inden kaynaklanan bir sorun de¤ildir. Fosil kay›tlar› aç›kça söz konusu kehanetin yanl›fl oldu¤unu göstermektedir. Türlerin flafl›rt›c› bir biçimde sabit olduklar› ve uzun zaman dilimleri boyunca hep statik kald›klar› yönündeki gözlem, "kral ç›plak" hikayesindeki tüm özellikleri bar›nd›rmaktad›r: Herkes bunu görmüfl, ama görmezlikten gelmeyi tercih etmifltir. Darwin'in öngördü¤ü tabloyu ›srarla reddeden h›rç›n

48


Türlerin Gerçek Kökeni

Amber içinde bulunmufl 25 milyon y›ll›k termit fosilleri. Günümüzde yaflayan termitlerden tümüyle farks›zlar.

bir fosil kayd› ile karfl› karfl›ya kalan paleontologlar, bu gerçe¤e aç›kça yüz çevirmifllerdir.54

Amerikal› paleontolog S. M. Stanley ise, fosil kay›tlar›n›n ortaya koydu¤u bu gerçe¤in, bilim dünyas›na hakim olan Darwinist dogma taraf›ndan nas›l göz ard› edildi¤ini ve ettirildi¤ini flöyle anlat›r: Bilinen fosil kay›tlar› kademeli evrimle uyumlu de¤ildir ve hiçbir zaman da uyumlu olmam›flt›r. ‹lgi çekici olan, birtak›m tarihsel koflullar arac›l›¤›yla, bu konudaki muhalefetin gizlenmifl olufludur... Ço¤u paleontolog, ellerindeki kan›tlar›n Darwin'in küçük, yavafl ve kademeli de¤iflikliklerin yeni tür oluflumunu sa¤lad›¤› yönündeki vurgusuyla çeliflti¤ini hissetmifltir... ama onlar›n bu düflüncesi susturulmufltur.55

fiimdi, fosil kay›tlar›n›n flimdiye dek "susturulmufl" olan gerçe¤ini biraz daha detayl› inceleyelim. Bunun için, en eski ça¤lardan bugüne kadar geçen do¤a tarihini aflama aflama ele almak gerekmektedir.

49


GERÇEK DO⁄A TAR‹H‹ -I(OMURGASIZLARDAN SÜRÜNGENLERE)

D

o¤a tarihi kavram›, baz› insanlara evrim teorisini ça¤r›flt›r›r. Bunun nedeni, bu yönde yap›lan yo¤un propagandad›r. Ço¤u ülkede do¤a tarihi müzeleri, materyalist evrimci biyologlar›n denetimindedir ve bu müzelerdeki malzemeler de onlar taraf›ndan yorumlan›r. Tarih öncesi devirlerde yaflam›fl canl›lar ve bu canl›lara ait fosil izleri, hep Darwinist kavramlarla birlikte an›l›r. Bunun bir sonucu olarak da ço¤u insan, do¤a tarihini inceledi¤inde "evrim" denen kavramla karfl›laflaca¤›n› san›r. Oysa gerçekler çok farkl›d›r. Do¤a tarihi, bizlere farkl› canl› s›n›flamalar›n›n yeryüzünde hiçbir "evrim" olmadan, bir anda ve kompleks yap›lar›yla ortaya ç›kt›klar›n› göstermektedir. Farkl› canl› türleri, birbirlerinden ba¤›ms›z bir biçimde, aralar›nda hiçbir "ara form" olmadan belirmifllerdir. Bu bölümde fosil kay›tlar›n› temel alarak do¤an›n gerçek tarihini inceleyece¤iz.

Canl›lar›n S›n›fland›r›lmas› Canl›lar biyologlar taraf›ndan belirli s›n›fland›rmalara ayr›l›rlar. "Taksonomi" ya da "sistematik" olarak da bilinen bu s›n›fland›rma, Linneaus olarak tan›nan 18. yüzy›l ‹sveçli bilim adam› Carl von Linneaus'a kadar uzan›r. Linneaus'un kurdu¤u s›n›fland›rma sistemi günümüze kadar gelifltirilerek devam etmifltir. Bu s›n›flama içinde hiyerarflik kategoriler vard›r. Canl›lar ilk önce "alem"lere ayr›l›rlar; bitkiler ya da hayvanlar alemi gibi. Sonra bu alemler kendi içlerinde filumlara ("flubelere") bölünür. Filumlar da daha alt gruplara ayr›l›rlar. S›n›flama yukar›dan afla¤› flu flekildedir:

50


Gerçek Do¤a Tarihi -I-

Alem (Kingdom) Filum (Phylum, ço¤ulu Phyla) S›n›f (Class) Tak›m (Order) Aile (Family) Cins (Genus, ço¤ulu Genera) Species (Tür) Bugün biyologlar›n ço¤unlu¤u, befl (veya alt›) ayr› alem oldu¤unu kabul eder. Bitkiler ve hayvanlar›n yan›nda, mantarlar, protista (algler ve amip gibi hücre çekirde¤i olan tek hücreliler) ve monera (bakteriler gibi hücre çekirde¤i olmayan tek hücreliler) ayr› birer alem say›l›r. Bazen bakteriler, öbakteri ve arkebakteri olarak iki alt gruba ayr›l›rlar; bazen de öbakteri, arkebakteri ve ökaryot olarak üç aleme ayr›l›rlar. Bu alemlerin en önemlisi, kuflkusuz hayvanlar alemidir. Hayvanlar aleminin kendi içindeki en büyük bölünme ise, baflta belirtti¤imiz gibi, farkl› filumlard›r. Bu filumlar belirlenirken, her birinin tamamen farkl› vücut planlar›na sahip olduklar› göz önünde bulundurulmufltur. Örne¤in Artropodlar (böcekler, örümcekler ve di¤er eklem bacakl›lar) kendilerine has bir filumdur ve filuma dahil edilen tüm canl›lar temelde benzer bir vücut plan›na sahiptirler. Chordata olarak adland›r›lan filum ise, notochord (embriyonun s›rt taraf›nda omurgay› oluflturacak olan hücre kümesinin oluflturdu¤u uzun kordon) veya daha çok omurili¤e sahip olan canl›lar› bar›nd›r›r. Bizim için tan›d›k olan bal›klar, kufllar, sürüngenler, memeliler gibi omurili¤e sahip olan hayvanlar›n tümü, Chordata'n›n bir alt s›n›f› olan omurgal›lar kategorisine dahildir. Yaklafl›k 35 farkl› hayvan filumu aras›nda, ahtapotlar gibi yumuflak bedenli canl›lar› bar›ndan Molluska filumu ya da yuvarlak solucanlar› bar›nd›ran Nemotada filumu gibi çok farkl› kategoriler vard›r. Bu kategorilerin en önemli özelli¤i ise, baflta da belirtti¤imiz gibi tamamen farkl› vücut planlar›na sahip olmalar›d›r. Filumlar›n alt›ndaki kategoriler, temelde benzer vücut planlar›na sahiptir, ama filumlar birbirlerinden çok farkl›d›r. Biyolojik s›n›fland›rma hakk›ndaki bu genel bilgiden sonra, flimdi bu filumlar›n nas›l ve ne zaman yeryüzünde ortaya ç›kt›klar› sorusuna bakal›m.

51


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Fosiller "Hayat A¤ac›"n› Reddediyor... Önce Darwinizm'in bu konudaki varsay›m›n› ele alal›m. Bilindi¤i gibi Darwinizm, canl›l›¤›n tek bir ortak atadan geldi¤ini ve küçük de¤iflimlerle farkl›laflt›¤›n› öne sürmektedir. Bu durumda, canl›l›¤›n, ilk baflta birbirine çok benzer ve basit formlarda ortaya ç›km›fl olmas› gerekir. Yine ayn› iddiaya göre, canl›lar›n birbirlerinden farkl›laflmalar› ve kompleksliklerinin artmas› da, zaman›n ak›fl›na paralel olmal›d›r. K›sacas›, Darwinizm'e göre, canl›l›k tek bir kökten gelen, ancak sonra dallara ayr›lan bir a¤aç gibi olmal›d›r. Nitekim bu varsay›m Darwinist kaynaklarda ›srarla vurgulan›r ve "hayat a¤ac›" (tree of life) kavram› s›k s›k kullan›l›r. Bu hayat a¤ac›na göre, canl›lar aras›ndaki en temel s›n›fland›rma birimi olan filumlar›n da, soldaki flemada görüldü¤ü gibi, kademe kademe ortaya ç›km›fl olmas› gerekir. Darwinizm'e göre önce tek bir filum oluflmal›, sonra di¤er filumlar küçük küçük de¤iflimlerle ve uzun zaman dilimleri içinde yavafl yavafl belirmelidir. Darwinizm'in bu varsay›m›na göre, hayvan filumlar›n›n say›s›nda da kademeli bir art›fl yaflanm›fl olmad›r. Yandaki çizim, Darwinist varsay›mlara göre hayvan filumlar›nda beklenen kademeli say› art›fl›n› göstermektedir. Darwinizm'e göre canl›l›k bu flekilde geEvrimci biyolog Ernst Haeckel taraliflmifl olmal›d›r. Peki ama gerçekten de böyle f›ndan 1866 y›l›nda çizilen sözde mi olmufltur? "hayat a¤ac›". Kesinlikle hay›r. Aksine havyanlar, ilk ortaya ç›kt›klar› dönemden itibaren çok farkl› ve çok komplekstirler. Bugün bilinen tüm hayvan filumlar›, yeryüzünde ayn› anda, Kambriyen Devir olarak bilinen jeolojik dönemde ortaya ç›km›fllard›r. Kambriyen Devir, yafl› 570-505 milyon y›l olarak hesaplanan 65 milyon y›ll›k bir jeolojik dönemdir. Ana hayvan gruplar›n›n ani ortaya ç›k›fl süresi Kambriyen Dönemi'nin, genellikle "Kambriyen patlamas›" olarak bahsedilen daha da k›sa

52


FOS‹L KAYITLARI EVR‹M TEOR‹S‹NE KARfiI

ZAMAN

Bugün

CANLILAR ARASINDAK‹ FARKLILIK EVR‹M TEOR‹S‹NE GÖRE YAfiANMIfi OLMASI GEREKEN DO⁄A TAR‹H‹

ZAMAN

Bugün

Kambriyen Devri Kambriyen öncesi

CANLILAR ARASINDAK‹ FARKLILIK

FOS‹L KAYITLARININ ORTAYA KOYDU⁄U GERÇEK DO⁄A TAR‹H‹ Evrim teorisi, temel canl› gruplar›n›n (filumlar›n) tek bir ortak atadan do¤up, zaman içinde farkl›lafl›p gelifltiklerini iddia eder. Üstteki flema bu iddiay› ifade etmektedir: Darwinizm'e göre canl›lar giderek dallanan bir a¤aç gibi birbirlerinden farkl›laflm›fl olmal›d›rlar. Fosil kay›tlar› ise bunun tam aksini göstermektedir. Alttaki flemada görüldü¤ü gibi, farkl› canl› gruplar› yeryüzünde bir anda ve farkl› yap›lar›yla ortaya ç›km›flt›r. Kambriyen Devri'nde 100'e yak›n temel canl› s›n›f› (filum) bir anda belirmifltir. Daha sonra da bu canl› s›n›flar›n›n say›s› artmam›fl, aksine azalm›flt›r. (Çünkü baz› canl› s›n›flar›n›n soyu tükenmifltir.)


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

bir dönemine rastlamaktad›r. Stephen C. Meyer, Paul A. Nelson ve Paul Chien detayl› bir literatür araflt›rmas›na dayanan, 2001 tarihli makalelerinde, "Kambriyen patlamas› jeolojik zaman›n, 5 milyon y›ldan fazla sürmeyen, fazlas›yla dar bir zaman aral›¤›nda oluflmufltur." demektedirler.56 Bu devirden önceki fosil kay›tlar›nda, tek hücreli canl›lar ve çok basit birkaç çok hücreli d›fl›nda hiçbir canl›n›n izine rastlanmaz. Kambriyen Devir gibi son derece k›sa bir dönem içinde ise (5 milyon y›l, jeolojik anlamda çok k›sa bir zaman dilimidir.) bütün hayvan filumlar›, tek bir eksik bile olmadan bir anda ortaya ç›km›fllard›r! Kambriyen kayal›klar›nda bulunan fosiller, salyangozlar, trilobitler, süngerler, solucanlar, deniz analar›, deniz y›ld›zlar›, yüzücü kabuklular, deniz zambaklar› gibi çok farkl› canl›lara aittir. Bu tabakadaki canl›lar›n ço¤unda, günümüzde yaflayan örneklerinden hiçbir fark› olmayan, göz, solungaç, kan dolafl›m› gibi kompleks sistemler, ileri fizyolojik yap›lar bulunur. Bu yap›lar hem çok kompleks hem de çok farkl›d›r. Science News dergisinin yazarlar›ndan Richard Monestarsky, Kambriyen patlamas› hakk›nda flu bilgileri vermektedir: Yar›m milyar y›l önce... Bugün görmekte oldu¤umuz oldukça kompleks hayvan formlar› aniden ortaya ç›km›fllard›r. Bu an, 550 milyon y›l önce, Kambriyen Devrin tam bafl›na rastlar ki, denizlerin ve yeryüzünün ilk kompleks yarat›klarla dolmas› bu evrimsel patlamayla bafllam›flt›r. Günümüzde dünya-

Bu illüstrasyon, Kambriyen Devri'ndeki kompleks yap›lara sahip canl›lar› tasvir ediyor. Bu denli farkl› canl›lar›n hiçbir atalar› olmadan bir anda ortaya ç›km›fl olmalar›, Darwinist teoriyi en bafltan geçersiz k›lmaktad›r.


Gerçek Do¤a Tarihi -I-

n›n her yan›na yay›lm›fl olan omurgas›z tak›mlar› erken Kambriyen Devri'nde zaten vard›r ve yine bugün oldu¤u gibi birbirlerinden çok farkl›d›rlar.57

Ayn› makalede Çin'deki, Chengjiang bölgesinde yer alan Kambriyen tabakalar›n› inceleyen paleontolog Jan Bergström'ün flu sözleri aktar›lmaktad›r: "Chengjiang faunas›, günümüzdeki büyük hayvan filumlar›n›n erken Kambriyen Devri'nde zaten olduklar›n› ve yine bugün oldu¤u gibi birbirlerinden çok farkl› olduklar›n› ortaya koymaktad›r."58 Dünyan›n nas›l olup da böyle birdenbire birbirlerinden çok farkl› filumlarla dolup taflt›¤›, hiçbir ortak ataya sahip olmayan farkl› canl›lar›n nas›l ortaya ç›kt›¤›, evrim teorisine göre asla cevapland›r›lamayan bir sorudur. Darwinizm'in dünya çap›ndaki en önde gelen savunucular›ndan biri olan ‹ngiliz biyolog Richard Dawkins, bu gerçek hakk›nda flunlar› söylemektedir: ... Kambriyen katmanlar›, bafll›ca omurgas›z gruplar›n› buldu¤umuz en eski katmanlard›r. Bunlar, ilk olarak ortaya ç›kt›klar› halleriyle, oldukça evrimleflmifl bir flekildeler. Sanki hiçbir evrim tarihine sahip olmadan, o halde, orada meydana gelmifl gibiler.59

Darwinizm'in dünya çap›ndaki en önemli elefltirmenlerinden biri olan Berkeley, California Üniversitesi profesörü Philip Johnson, paleontolojinin ortaya koydu¤u bu gerçe¤in, Darwinizm'le olan aç›k çeliflkisini flöyle aç›klamaktad›r:


Burgess Shale fosil yata¤›nda bulunan ilginç fosil canl›lardan biri: Marrella.

Kambriyen Devri'ne ait bir fosil

Darwinist teori, canl›l›¤›n bir tür "giderek geniflleyen bir farkl›l›k üçgeni" içinde geliflti¤ini öngörür. Buna göre canl›l›k, ilk canl› organizmadan ya da ilk havyan türünden bafllayarak, giderek farkl›laflm›fl ve biyolojik s›n›fland›rman›n daha yüksek kategorilerini oluflturmufl olmal›d›r. Ama hayvan fosilleri bizlere bu üçgenin gerçekte baflafla¤› durdu¤unu göstermektedir: Filumlar henüz ilk anda hep birlikte vard›r, sonra giderek say›lar› azal›r.60

Philip Johnson'›n belirtti¤i gibi, filumlar›n kademeli olarak oluflmas› bir yana, tüm filumlar bir anda var olmufllar, hatta ilerleyen dönemlerde baz›lar›n›n soyu tükenmifltir. 53. sayfadaki grafikler, fosil kay›tlar›n›n filumlar›n kökeni hakk›nda ortaya koydu¤u bu gerçe¤i göstermektedir: Görüldü¤ü gibi, Kambriyen öncesi (Prekambriyen) dönemde sadece tek hücreli canl›lar›n oluflturdu¤u üç farkl› filum vard›r. Kambriyende ise, 60-100 aras›nda farkl› hayvan filumu bir anda ortaya ç›km›flt›r. ‹lerleyen dönemde ise bu filumlar›n bir k›sm›n›n soylar› tükenmifl, günümüze kadar sadece baz› filumlar ulaflm›flt›r. Bilim yazar› Roger Lewin, Darwinizm'in, hayat›n tarihi hakk›ndaki tüm varsay›mlar›n› çökerten bu ola¤anüstü durumdan flöyle söz eder: "Hayvanlar›n tüm tarihindeki en önemli evrimsel olay" olarak tan›mlanan Kambriyen patlamas›, daha sonra da varl›klar›n› koruyacak olan bütün temel vücut formlar›n› (filumlar›) ortaya koymufltur. Bunlar›n bir k›sm›n›n daha sonra soylar› tükenmifltir. Baz› tahminler, flu anda var olan 30 farkl› hayvan filumu ile karfl›laflt›r›ld›¤›nda, Kambriyen patlamas›n›n yaklafl›k 100 kadar farkl› filumu ortaya ç›kard›¤› yönündedir.61

56


‹LG‹NÇ D‹KENLER: Kambriyen Devri'nde bir anda ortaya ç›kan canl›lardan biri, sol üstteki Hallucigenia'd›r. Bunlar gibi di¤er pek çok Kambriyen canl›s›n›n fosilinde, sald›r›lara karfl› korunma sa¤layan dikenler ya da sert kabuklar yer al›r. Evrimcilerin aç›klayamad›klar› bir konu da, ortada hiçbir "avc›" canl›n›n bulunmad›¤› bu devirde bu hayvanlar›n nas›l bu kadar iyi bir korunmaya sahip olduklar›d›r. Ortada avc› hayvanlar›n bulunmay›fl›, bu konuyu "do¤al seleksiyon"la aç›klamay› imkans›z k›lmaktad›r.

Burgess Shale Fosil Yata¤› Lewin, Darwinizm'e duydu¤u sadakat ad›na Kambriyen Devri'ndeki bu ola¤anüstü olay› "evrimsel olay" olarak tan›mlamaya devam etmektedir, ama eldeki bulgular›n hiçbir evrimci yaklafl›mla aç›klanamayaca¤› aç›kt›r. ‹flin ilginç yan›, yeni fosil bulgular›n›n evrim teorisinin Kambriyen sorununu giderek daha da büyütmesidir. Ünlü bilim dergisi Trends in Genetics (TIG), fiubat 1999 tarihli say›s›nda bu konuyu ele alm›flt›r. Kanada'n›n British Columbia eyaletinde yer alan Burgess Shale adl› fosil yata¤›ndaki Kambriyen Dönemi fosillerinin konu edildi¤i yaz›da, bu bölgedeki fosil bulgular›n›n evrim teorisine göre bir türlü aç›klanamad›¤› kabul edilmektedir. Burgess Shale'deki söz konusu fosil yata¤›, ça¤›m›z›n önemli paleontolojik bulgular›ndan biri say›lmaktad›r. Kambriyen devre ait bu fosil canl›lar›n özelli¤i, çok farkl› filumlara ait olmalar› ve önceki tabakalarda hiçbir atalar› olmadan, bir anda ortaya ç›kmalar›d›r. TIG dergisi, Darwinizm'in önündeki bu büyük paleontolojik sorunu flöyle ifade etmektedir: Küçük bir mekanda bulunmufl olan bu fosillerin, evrim biyolojisindeki bu büyük sorunla ilgili hararetli tart›flman›n tam merkezinde yer almas› oldukça garip gözükebilir. Fakat bu tart›flmalara neden olan fley, Kambriyen Devri'nde yaflayan hayvanlar›n fosil kay›tlar›nda flafl›rt›c› bir bollukta ve birden-

57


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

bire belirmeleridir. Radyometrik tarihlendirmelerin daha kesin sonuçlar› ya da giderek artan yeni fosil bulgular› ise, sadece bu biyolojik devrimin anili¤ini ve alan›n› keskinlefltirmifltir. Yeryüzünün yaflam potas›ndaki bu de¤iflimin büyüklü¤ü bir aç›klama gerektirmektedir. fiu ana kadar birçok tez ileri sürülmüfl olsa da, genel fikir hiçbirinin ikna edici olmad›¤›d›r.62

"Hiçbiri ikna edici olmayan" bu fikirler, evrimci paleontologlara aittir. TIG dergisi bu konuda iki ünlü otoriteden söz etmektedir: Stephen J. Gould ve Simon Conway Morris. Her ikisi de Burgess Shale'deki "aniden ortaya ç›k›fl"› evrime göre aç›klayabilmek için birer kitap yazm›flt›r. Gould'un kitab› Wonderful Life, Morris'inki ise The Crucible of Creation:The Burgess Shale and the Rise of Animals ad›n› tafl›maktad›r. Ancak bu iki otorite de, TIG dergisinin vurgulad›¤› gibi, ne Burgess Shale fosillerini ne de genel olarak Kambriyen devre ait di¤er fosil kay›tlar›n› bir türlü aç›klayamamaktad›r.

Tüm Filumlar›n Ayn› Anda Ortaya Ç›k›fl› Kambriyen patlamas› incelendikçe, bunun evrim teorisi için ne kadar büyük bir ç›kmaz oldu¤u daha aç›k ortaya ç›kmaktad›r. Son y›llar›n bulgular›, en temel hayvan s›n›flamalar› olan filumlar›n neredeyse tamam›n›n Kambriyen Devri'nde aniden ortaya ç›kt›klar›n› göstermektedir. Science dergisinde yay›nlanan 2001 y›l›na ait bir makalede, "Yaklafl›k 545 milyon y›l önce yaflanan Kambriyen Devri'nin bafllang›c›, bugün hala canl› dünyaya hakim olan neredeyse tüm hayvan tiplerinin (filumlar›n) fosil kay›tlar›nda aniden ortaya ç›k›fl›na sahne oldu." denilmektedir.63 Ayn› makalede, böylesine kompleks ve birbirinden tamamen farkl› canl› gruplar›n›n evrim

Kambriyen Devri canl›lar›n› tasvir eden bir baflka illüstrasyon


Gerçek Do¤a Tarihi -I-

teorisine göre aç›klanabilmesi için, önceki devirlere ait çok zengin ve aflamal› bir geliflimi gösteren fosil yataklar› bulunmas› gerekti¤i, ama bunun söz konusu olmad›¤› flöyle aç›klanmaktad›r: "Bu farkl›laflmal› evrim ve yay›l›fl da, kendisinden daha önce yaflam›fl olmas› gereken bir grubun varl›¤›n› gerektirir, ama buna dair bir fosil kan›t› yoktur."64 Kambriyen Devri fosillerinin ortaya koydu¤u bu tablo, evrim teorisinin varsay›mlar›n› reddederken, bir yandan da, do¤aüstü bir yarat›l›flla var olduklar›n› gösteren çok önemli bir delildir. Evrimci biyolog Douglas Futuyma, bu gerçe¤i flöyle aç›klar: Canl›lar dünya üzerinde ya tamamen mükemmel ve eksiksiz bir biçimde ortaya ç›km›fllard›r ya da kendilerinden önce var olan baz› canl› türlerinden evrimleflerek meydana gelmifllerdir. E¤er eksiksiz ve mükemmel bir biçimde ortaya ç›km›fllarsa, o halde üstün bir Ak›l taraf›ndan yarat›lm›fl olmalar› gerekir.65

Görüldü¤ü gibi fosil kay›tlar›, canl›lar›n, evrimin iddia etti¤i gibi ilkelden geliflmifle do¤ru bir süreç izlediklerini de¤il, bir anda ve en mükemmel halde ortaya ç›kt›klar›n› göstermektedir. Bu ise, canl›l›¤›n bilinçsiz do¤al süreçlerle de¤il, bilinçli bir yarat›l›flla var oldu¤una kan›t oluflturmaktad›r. New York State Üniversitesi'nden Ekoloji ve Evrim Profesörü Jeffrey S. Levinton, Scientific American dergisine yazd›¤› "Hayvan Evriminin Big Bang'i" bafll›kl› bir makalesinde bu gerçe¤i istemeden de olsa kabul etmekte ve "Kambriyen Devri'nde çok özel ve gizemli bir yarat›c› gücün varl›¤›n› görüyoruz" demektedir.66


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Moleküler Karfl›laflt›rmalar, Evrimin Kambriyen Ç›kmaz›n› Büyütüyor Evrim teorisini Kambriyen patlamas› konusunda giderek daha fazla açmaza sokan bir di¤er gerçek, farkl› canl› kategorileri aras›nda yap›lan genetik karfl›laflt›rmalard›r. Bu karfl›laflt›rmalar›n sonuçlar›, evrimci biyologlar›n yak›n zamana kadar "yak›n akraba" sayd›klar› hayvan kategorilerinin genetik olarak çok farkl› olduklar›n› ortaya koymakta, böylece zaten sadece teoride var olan "ara form" varsay›mlar›n› temelden çökertmektedir. Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde 6 ayr› bilim adam›n›n imzas›yla yay›nlanan 2000 tarihli bir makalede, DNA analizlerinin "eskiden ara form say›lan" kategorileri bu durumdan ç›kard›¤› flöyle aç›klanmaktad›r: DNA sekans analizleri, filogenetik a¤açlar için yeni yorumlar gerektirmektedir. Metazoa (çok hücreli canl›lar) a¤ac›n›n taban›nda yer alan ve daha önceden birbirini izleyen komplekslik derecelerini temsil ettikleri düflünülen canl› s›n›flamalar›, yer de¤ifltirmekte ve a¤ac›n çok daha üst k›s›mlar›na tafl›nmaktad›r. Bu, geriye hiçbir evrimsel "ara form" b›rakmamaktad›r ve bizi Bilateria (simetrik vücuda sahip canl›lar)›n kompleksli¤inin kökeni hakk›nda yeniden düflünmeye zorlamaktad›r.67

Yine ayn› makalede, evrimci yazarlar, daha önceden süngerler, cnidarianlar, ctenophorlar gibi omurgas›z deniz canl›lar› gruplar› aras›nda "ara form" sayd›klar› baz› kategorilerin, yeni genetik bulgular nedeniyle art›k böyle say›lamayacaklar›n› belirtmekte ve bu gibi evrim a¤açlar› kurgulama konusunda art›k "ümitlerini yitirdiklerini" flöyle ifade etmektedirler: Yeni moleküler temelli filogeninin baz› önemli sonuçlar› vard›r. Bunlar›n en önemlisi, süngerler, cnidarians ve ctenophores aras›ndaki "ara form" s›n›flamalar›n ve bilateryen canl›lar›n son ortak atas›n›n, yani "urbilateria"n›n ortadan kalkmas›d›r... Bunun do¤al sonucu olarak, urbilateria'ya giden soy a¤ac›nda çok büyük bir bofllu¤umuz var... Kademeli bir biçimde giderek artan bir komplekslik senaryosu yoluyla, "boflluktaki atay›" yeniden infla etme yönündeki umudumuzu -ki bu eski evrimsel mant›k yürütmede çok yayg›nd›rkaybetmifl bulunuyoruz.68

60


Gerçek Do¤a Tarihi -I-

Trilobitler ve Darwin Kambriyen Devri'nde aniden ortaya ç›kan farkl› canl› gruplar›n›n en ilginçlerinden biri, sonradan soylar› tükenmifl olan trilobitlerdir. Artropodlar filumuna dahil olan trilobitler, sert kabuklar›, bo¤umlu vücutlar› ve kompleks organlar› ile çok karmafl›k canl›lard›r. Fosil kay›tlar›, trilobitlerin gözleri hakk›nda dahi çok detayl› tespitler yap›lmas›n› sa¤lam›flt›r. Bir trilobit gözü yüzlerce küçük petekten oluflur ve bu peteklerin her birinin içinde çift mercek yer al›r. Bu göz yap›s› tam bir yarat›l›fl harikas›d›r. Harvard, Rochester ve Chicago Üniversiteleri'nden jeoloji profesörü David Raup; "Trilobitler, 450 milyon y›l önce, ancak günümüzün iyi e¤itim görmüfl ve hayal gücü son derece güçlü bir optik mühendisi taraf›ndan gelifltirilebilecek kadar iyi bir tasar›m› kullan›yorlard›." demektedir.69 ‹flte sadece trilobitlerin bu ola¤anüstü kompleks yap›s› bile, Darwinizm'i tek bafl›na geçersiz k›lmaktad›r. Çünkü daha önceki jeolojik devirlerde bu canl›lara benzer hiçbir kompleks canl› yaflamam›flt›r ve bu da göstermektedir ki, trilobitler arkalar›nda hiçbir evrim süreci olmadan ortaya ç›km›fllard›r. Science dergisindeki 2001 tarihli bir makalede flöyle denir: Artropod filogenilerinin kadistik analizleri (karfl›laflt›rmal› anatomiye dayal› yöntemlerle yap›lan analizler), trilobitlerin eucrustaceanlar gibi, artropod a¤ac›ndaki oldukça ilerlemifl "dallar" oldu¤unu göstermektedir. Bu iddia edilen geliflmifl artropod atalar›n varl›¤›na dair ise bir fosil yoktur... (Trilobitlerin) Daha erken bir kökeni oldu¤u keflfedilse bile, yine de Kambriyen'in bafllang›c›ndaki bu k›sa zaman diliminde, neden bu kadar çok hayvan›n vücut ölçüsü aç›s›ndan büyüdü¤ünü ve kabuk edindi¤ini aç›klamak bir sorun olarak kalacakt›r.70

Trilobitlerin gözü, her biri çift mercek içeren yüzlerce küçük petekten oluflan bir "yarat›l›fl harikas›"d›r.

61


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Kambriyen Devri'ndeki bu ola¤anüstü durum, Charles Darwin Türlerin Kökeni'ni kaleme al›n›rken de az çok biliniyordu. O devrin fosil kay›tlar›nda da, Kambriyen Devri'nde canl›l›¤›n birdenbire ortaya ç›kt›¤› gözlemlenmifl, trilobitlerin ve di¤er baz› omurgas›zlar›n aniden belirdikleri tespit edilmiflti. Bu yüzden Darwin Türlerin Kökeni adl› kitab›nda bu konuya de¤inmek durumunda kald›. O s›ralarda Kambriyen Devri "Siluryen Devri" olarak tan›mlan›yordu. Darwin ise, "Bilinen Eski Fosil Kay›tlar›nda Farkl› Türlerin Aniden Ortaya Ç›k›fl› Üzerine" bafll›¤› alt›nda bu konuya de¤inmifl ve Siluryen Devri hakk›nda flöyle yazm›flt›: Sonuçta, e¤er benim teorim do¤ruysa, en eski Siluryen tabakas›n›n oluflumundan önce, çok uzun zaman dilimleri geçmifl olmal›, Siluryen Devri'nde bugüne kadar geçmifl olan zaman kadar uzun zaman dilimleri. Ve henüz bilinmeyen bu zaman dilimleri içinde dünya canl› yarat›klarla dolup taflm›fl olmal›. Bu büyük zaman dilimlerine ait fosil kay›tlar›n› neden bulamad›¤›m›z sorusu karfl›s›nda ise, verebilecek tatmin edici bir cevab›m yok.71

Darwin "e¤er teorim do¤ruysa, dünya Siluryen (Kambriyen) Devri öncesinde yaflayan canl›larla dolup taflm›fl olmal›" demiflti. Bu canl›lar›n neden hiçbir fosili olmad›¤› sorusuna ise, tüm kitab› boyunca tekrarlad›¤› "fosil kay›tlar› çok yetersiz" bahanesiyle cevap bulmaya çal›flm›flt›. Ama bugün fosil kay›tlar›n›n yeterli oldu¤u ve Kambriyen Devri canl›lar›n›n bir atalar› olmad›¤› ortaya ç›km›fl bulunmaktad›r. Bu ise Darwin'in, "e¤er teorim do¤ruysa" diye bafllad›¤› cümlesini geri çevirmemizi gerektirmektedir; Darwin'in varsay›mlar› tutmam›flt›r ve dolay›s›yla teorisi do¤ru de¤ildir. Kambriyen Devri'ne ait kay›tlar, hem trilobitler gibi kompleks canl› vücutlar›yla, hem de çok farkl› canl› vücutlar›n›n ayn› anda ortaya ç›kmas›yla, Darwinizm'i y›kmaktad›r. Darwin, Darwin, "e¤er teorim do¤kitab›nda "E¤er ayn› s›n›fa ait çok say›daki tür ruysa, trilobitlerden önceki devirler, bu canl›lar›n atagerçekten yaflama bir anda ve birlikte bafllalar›yla dolup taflmal›" dem›flsa, bu do¤al seleksiyonla ortak atadan evmiflti. Ama Darwin'in hayal rimleflme teorisine öldürücü bir darbe oluretti¤i bu canl›lardan tek bir tane bile bulunamad›. du." diye yazm›flt›r.72 Kambriyen Devri'nde ise,

62


Gerçek Do¤a Tarihi -I-

baflta da belirtti¤imiz gibi, türler gibi benzer kategoriler bir yana, 60-100 aras›nda farkl› havyan flubesi yaflama bir anda ve birlikte bafllam›flt›r. Bu, tam olarak Darwin'in "öldürücü darbe" olarak tarif etti¤i tabloyu ispatlamaktad›r. Bu yüzden ‹sveçli paleontolog Stefan Bengston, Kambriyen Devri'nden söz ederken "Darwin'i flafl›rtan ve utand›ran bu olay bizi de hala flafl›rtmaktad›r." der.73 Trilobitler hakk›nda belirtilmesi gereken bir di¤er konu da, bu canl›lardaki 530 milyon y›ll›k petek göz sisteminin, bugüne kadar hiç de¤iflmeden gelmifl olmas›d›r; ar› ya da yusufçuk gibi günümüzdeki baz› böcekler de ayn› göz yap›s›na sahiptir.74 Bu bulgu, evrim teorisinin canl›lar›n ilkelden karmafl›¤a do¤ru geliflti¤i yönündeki iddias›na da yine "öldürücü bir darbe" indirmektedir.

Omurgal› Canl›lar›n Evrimi ‹ddias› Kambriyen Devri'nde aniden ortaya ç›kan hayvan filumlar›ndan biri, baflta da belirtti¤imiz gibi merkezi bir sinir a¤›na sahip olan Chordata filumudur. Chordata ya da Türkçe'de kullan›lan karfl›l›¤›yla "kordal›lar"›n bir alt s›n›f› ise, omurgal›lard›r. Bal›klar, amfibiyenler, sürüngenler, kufllar ve memeliler gibi temel s›n›flara ayr›lan omurgal›lar, kuflkusuz hayvanlar aleminin en önemli canl›lar›n› olufltururlar. Evrimci paleontologlar, her canl› filumunu bir baflka filumun evrimsel devam› olarak görmeye çal›flt›klar› için, kordal›lar›n bir baflka omurgas›z filumundan evrimleflti¤ini iddia ederler. Ancak tüm filumlar gibi Chordata filumunun üyelerinin de Kambriyen Devri'nde ortaya ç›km›fl olmas›, bu iddiay› ilk bafltan tutars›z hale getirmektedir. Önceki sayfalarda belirtti¤imiz gibi, 1999 y›l›nda 530 milyon y›ll›k Kambriyen bal›klar› bulunmufltur ve bu çarp›c› bulgu evrim teorisinin bu konudaki tüm iddialar›n› y›kmaya yeterlidir. Kambriyen Devri'nde belirlenen en eski kordal› ise, Pikaia ad› verilen, uzun bir vücuda sahip ve ilk bak›flta solucanlar› and›ran deniz canl›s›d›r.75 Pikaia, atas› olarak öne sürülebilecek tüm di¤er filumlardaki türlerle ayn› anda ve hiçbir ara form olmadan ortaya ç›km›flt›r. Evrimci biyolog Prof. Mustafa Kuru, Omurgal› Hayvanlar adl› kitab›nda bu ara form yoklu¤unu flöyle ifade eder: Kordal›lar›n omurgas›z hayvanlardan olufltu¤u konusunda kuflku yoktur.

63


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Yaln›z omurgas›zlarla, kordal›lar aras›ndaki geçifli ayd›nlatacak bir fosilin bulunmamas›, bu konuda birçok varsay›m›n ortaya at›lmas›na neden olmufltur.76

E¤er ortada bir ara geçifl formu yok ise, nas›l olur da "bu evrimin gerçekleflti¤i konusunda kuflku yoktur" denilebilir? Bir varsay›m›, onu destekleyen delil olmad›¤› halde hiç kuflku duymadan kabul etmek, bilimsel de¤il dogmatik bir tav›rd›r. Nitekim Say›n Prof. Kuru, yukar›daki ifadesinden sonra omurgal›lar›n kökeni hakk›ndaki evrimci varsay›mlar› uzun uzun anlatt›ktan sonra, ortada bir delil olmad›¤›n› bir kez daha kabul etmek durumunda kalmaktad›r: Kordal›lar›n kökeni ve evrimi konusunda yukar›da belirtilen görüfller, herhangi bir fosil kayd›na dayanmad›¤›ndan, her zaman kuflku ile karfl›lanm›flt›r.77

Evrimci biyologlar kimi zaman "kordal›lar›n ve di¤er omurgal›lar›n kökeni hakk›nda fosil kayd› bulunmay›fl›n›n nedeni, omurgas›z canl›lar›n yumuflak dokulu olmalar› ve dolay›s›yla fosil izi b›rakmamalar›d›r" gibi bir aç›klama öne sürerler. Oysa bu aç›klama gerçekçi de¤ildir, çünkü omurgas›z canl›lara ait de çok say›da fosil kal›nt›s› vard›r. Kambriyen Devri canl›lar›n›n hepsi omurgas›zd›r ve bu türlere ait on binlerce fosil örne¤i bulunmufltur. Örne¤in Kanada'daki Burgess Shale yata¤›nda yumuflak dokulu pek çok canl›n›n fosili vard›r; bilim adamlar› Burgess Shale gibi bölgelerde, canl›lar›n oksijen oran› çok düflük çamur tabakalar› ile aniden kapland›klar›n› ve bu sayede yumuflak dokular›n›n da¤›lmadan fosilleflti¤ini düflünmektedirler.78 Evrim teorisi, Pikaia gibi ilk kordal›lar›n da zamanla bal›klara dönüfltü¤ünü varsayar. Ancak "kordal›lar›n evrimi" iddias›n› destekleyecek herhangi bir ara form fosili bulunmad›¤› gibi, "bal›klar›n evrimi" iddias›n› destekleyecek bir fosil de yoktur. Aksine, tüm farkl› bal›k kategorileri, fosil kay›tlar›nda bir anda ve hiçbir atalar› olmadan ortaya ç›karlar. Robert Carroll evrimcilerin içinde bulunduklar›, erken dönem omurgal›lar› aras›ndaki çeflitli s›n›flar›n kökenine iliflkin ç›kmaz› flöyle itiraf eder: Halen sefalokordatlar ve kraniyatlar aras›ndaki geçiflin do¤as›na iliflkin hiçbir delilimiz yoktur. En erken döneme ait yeterince bilinen omurgal›lar zaten kraniyatlar›n fosiller içinde saklamas›n› bekleyebilece¤imiz tüm tan›mlay›c› özellikleri sergilemektedir. Çeneli omurgal›lar›n kökenini a盤a ç›kartabilecek bilinen hiçbir fosil yoktur.79

64


Gerçek Do¤a Tarihi -I-

Bilinen en eski kordal› canl› olan Pikaia'n›n fosili ve canl›n›n tahmin edilen anatomisi

Bir baflka evrimci paleontolog Gerald T. Todd, "Kemikli Bal›klar›n Evrimi" bafll›kl› bir makalesinde bu gerçek karfl›s›nda flu çaresiz sorular› s›ralar: Kemikli bal›klar›n her üç s›n›f› da, fosil tabakalar›nda ayn› anda ve aniden ortaya ç›karlar... Peki ama bunlar›n kökenleri nedir? Bu denli farkl› ve kompleks yarat›klar›n ortaya ç›kmas›n› ne sa¤lam›flt›r? Ve neden kendilerine bir ata oluflturabilecek canl›lar›n izlerinden eser yoktur?80

65


BALIKLARIN KÖKEN‹ Fosil kay›tlar›, di¤er canl› s›n›flamalar› gibi bal›klar›n da yeryüzünde aniden ve farkl› yap›lar›yla ortaya ç›kt›¤›n› göstermektedir. Bal›klar, arkalar›nda hiçbir "evrim" süreci olmadan, kusursuz anatomileriyle bir anda yarat›lm›fllard›r.

‹skoçya'da bulunan ve Birkenia ad› verilen bal›k fosili. Yafl› 420 milyon y›l olarak hesaplanan bu canl›, yaklafl›k 4 cm boyundad›r.

Stethacanthus türüne ait 330 milyon y›ll›k bir köpek bal›¤› fosili


Mezozoik devre ait bir grup bal›k fosili

Brezilya'daki Santana fosil yata¤›nda bulunan 110 milyon y›ll›k bal›k fosilleri

Devonyen devre ait, yaklafl›k 360 milyon y›ll›k bal›k fosili. Osteolepis panderi ad› verilen canl› yaklafl›k 20 cm boyunda ve günümüzdeki bal›klara çok benziyor.


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Kara Canl›lar›n›n Evrimi ‹ddias› Dört ayakl›lar (tetrapodlar), karada yaflayan omurgal› canl›lar›n geneline verilen isimdir. Bu s›n›flama içinde amfibiyenler, sürüngenler ve memeliler yer al›r. Evrim teorisinin dört ayakl›lar›n kökeni hakk›ndaki varsay›m› ise, bu canl›lar›n suda yaflamakta olan bal›klardan evrimleflti¤i yönündedir. Oysa bu iddia, hem fizyolojik ve anatomik yönlerden çeliflkilidir, hem de fosil kay›tlar› yönünden temelsizdir. Bir bal›¤›n karada yaflamaya uygun hale gelmesi için, solunum sistemi, boflalt›m mekanizmas›, iskelet yap›s› gibi farkl› yönlerden çok büyük de¤iflimler geçirmesi gerekir. Solungaçlar akci¤ere dönüflmeli, yüzgeçler vücut a¤›rl›¤›n› tafl›yacak biçimde ayak özelli¤i kazanmal›, vücut art›klar›n› ar›tmak için böbrekler oluflmal›, deri s›v› kaybetmeyi engelleyecek bir yap› kazanmal›d›r. Tüm bu de¤iflimler gerçekleflmedi¤i sürece, bir bal›k karaya ç›kt›¤›nda en fazla birkaç dakika yaflayacakt›r. Peki kara canl›lar›n›n kökeni evrim teorisine göre nas›l aç›klan›r? Evrimci literatüre bak›ld›¤›nda, bu konudaki baz› yüzeysel yorumlar›n Lamarckist mant›klar tafl›d›¤›n› görebiliriz. Örne¤in yüzgeçlerin ayaklara dönüflmesi konusunda, "yüzgeçler, bal›klar›n karada sürünmeye çal›flmalar›yla birlikte yavafl yavafl ayak haline geldi" gibi yorumlar yap›lmaktad›r. Türkiye'nin önde gelen evrimci bilim adamlar›ndan biri olan Prof. Ali Demirsoy flöyle yazmaktad›r: "Belki çamurlu sularda sürüne sürüne bu akci¤erli bal›klar›n yüzgeçleri bir zaman sonra amfibi aya¤› fleklinde geliflmifltir."81 Bu yorumlar baflta da belirtti¤imiz gibi Lamarckist bir mant›¤a dayanmaktad›r. Çünkü yorumun temelinde "kullan›lan organ›n geliflmesi" ve bunun sonraki nesillere aktar›lmas› kavramlar› vard›r. Lamarck'›n bir as›r önce bilimin d›fl›na itilmifl olan teorisi, görünen odur ki, hala evrimci biyologlar›n bilinçaltlar›nda büyük bir etkiye sahiptir. Söz konusu Lamarckist ve dolay›s›yla bilim d›fl› senaryolar› bir kenara b›rak›rsak, do¤al seleksiyon ve mutasyona dayal› olan senaryolar› incelememiz gerekir. Bu mekanizmalarla düflündü¤ümüzde ise, sudan karaya geçifl iddias›n›n tümüyle ç›kmaz içinde oldu¤unu görürüz. Sudan karaya ç›kan bir bal›¤›n nas›l olup da karaya uygun hale gelebilece¤ini düflünelim: E¤er bu bal›k, solunum sistemi, boflalt›m mekanizmas›, iskelet yap›s› gibi farkl› yönlerden çok h›zl› bir biçimde de¤iflim geçirmez ise, kaç›n›lmaz olarak ölecektir. Öyle bir mutasyon zinciri olmal›-

68


Gerçek Do¤a Tarihi -I-

Evrimci yay›nlarda üsttekine benzer hayali çizimlerle savunulan "sudan karaya geçifl" senaryosu, gerçekte evrim teorisinin kendi kabulleriyle de çeliflen Lamarckist mant›klara dayanmaktad›r.

d›r ki bu, bal›¤a an›nda bir akci¤er kazand›rmal›, yüzgeçlerini ayaklara dönüfltürmeli, ona bir böbrek eklemeli, derisini su tutacak bir yap›ya sokmal›d›r. Bu mutasyon zincirinin tek bir hayvan›n yaflam süreci içinde gerçekleflmesi de zorunludur. Böyle bir mutasyon zincirini hiçbir evrimci biyolog savunmaz, çünkü bu düflüncenin saçmal›¤› ve imkans›zl›¤› ortadad›r. Buna karfl›l›k, evrimciler "ön-adaptasyon" (pre-adaptation) kavram›ndan söz ederler. Bunun anlam›, bal›klar›n, karada yaflamak için gerekli olan de¤iflimleri, henüz suda yaflarken edindikleridir. Yani, bu teoriye göre, bir bal›k türü, henüz suda yaflarken ve hiç ihtiyaç duymazken, karada yaflamas›n› sa¤layacak özellikleri kazanm›flt›r. "Haz›r" hale gelince de karaya ç›k›p burada yaflamaya bafllam›flt›r. Ancak böyle bir senaryonun evrim teorisinin kendi varsay›mlar› içinde bile bir mant›¤› yoktur. Çünkü denizde yaflayan bir canl›n›n karaya uygun özellikler kazanmas›, onun için bir avantaj oluflturmayacakt›r. Dolay›s›yla bu özelliklerin do¤al seleksiyon taraf›ndan seçilerek olufltu¤unu ileri sürmenin hiçbir mant›kl› temeli yoktur. Aksine, do¤al seleksiyonun "önadaptasyon" geçiren bir canl›y› elemesi gerekir, çünkü bu canl› karada yaflamaya uygun özellikler kazand›kça denizde dezavantajl› hale gelecektir. K›sacas›, "denizden karaya geçifl" senaryosu tümüyle ç›kmaz içindedir. Nature dergisinin editörü Henry Gee'nin bu senaryoyu bilimsel olmayan bir hikaye olarak görmesinin nedeni budur: Evrimle ilgili "kay›p halkalara" iliflkin geleneksel hikayeler, kendi içlerinde

69


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Kurba¤alar›n kökeninde de bir "evrim" süreci yoktur. Bilinen en eski kurba¤alar, bal›klardan tamamen farkl› ve kendilerine has yap›lar›yla ortaya ç›km›flt›r. Günümüzdeki kurba¤alarla da ayn› özelliklere sahiptirler. Dominik Cumhuriyeti'nde bulunan üstteki amber içindeki kurba¤a fosili ile yaflayan örnekleri aras›nda hiçbir fark yoktur.

test edilebilir de¤ildir, çünkü olaylar›n tek bir olas› gidiflat› vard›r- hikaye taraf›ndan ifade edilen. E¤er hikayeniz bir grup bal›¤›n nas›l karaya do¤ru emekledi¤i ve bacaklar›n›n nas›l evrimleflti¤i ise, bunu yaln›zca bir kez oluflabilecek bir olay olarak görmeye zorlan›yorsunuz, çünkü hikayenin gidifl yolu budur. Hikayeye itibar edersiniz ya da etmezsiniz –baflka alternatifler yoktur.82

Sadece evrimin sözde mekanizmalar› de¤il, fosil kay›tlar› ve yaflayan tetrapodlar üzerinde yap›lan araflt›rmalar neticesinde elde edilen bulgular da, evrim teorisinin açmazda oldu¤unu aç›kça göstermektedir. Robert Carroll, "Ne fosil kay›tlar› ne de modern familya cinslerindeki geliflmeler üzerindeki çal›flmalar henüz tetrapodlardaki vücuda eklemlerle ba¤lanan organ çiftlerinin nas›l evrimleflti¤ine iliflkin tam bir resim sunamamaktad›r." diye itiraf etmek zorunda kal›r.83

70


Gerçek Do¤a Tarihi -I-

Bal›klarla kara canl›lar› aras›ndaki geçifli gösterdi¤i iddia edilen canl›lar ise, gerçekte çeflitli bal›k ve amfibiyen türleridir; bunlar›n hiçbiri ara geçifl formu özelli¤i göstermemektedir. Evrimci do¤a tarihçileri dört ayakl›lar›n atas› olarak genellikle Geç Devonyen devre ait Kanada'da buRhipidistian ya da Cœlacanth s›n›flunan bir Eusthenopteron foordi fosili lar›na ait bal›klar› sayarlar. Bunlar, Crossopterygian tak›m›na ait bal›klard›r ve evrimcileri umutland›ran tek özellikleri, yüzgeçlerinin di¤er bal›klara göre "etli" olufludur. Oysa bu bal›klar birer ara form de¤ildir ve amfibiyenlerle aralar›nda doldurulamaz anatomik ve fizyolojik uçurumlar vard›r. Bal›klar›n amfibiyenlerin evrimsel atas› say›lamamas›n›n en önemli nedenlerinden biri, aralar›ndaki çok büyük anatomik farkl›l›klard›r. Bunun iki örne¤i, tetrapodlar›n kökenine iliflkin evrimsel senaryolar›n ço¤unda kullan›lan Eusthenopteron (soyu tükenmifl bir bal›k) ve Acanthostega (soyu tükenmifl bir amfibiyen)'d›r. Robert Carroll, Patterns and Processes of Vertebrate Evolution adl› kitab›nda aralar›nda evrimsel iliflki oldu¤u iddia edilen bu canl›lar hakk›nda afla¤›daki yorumu yapmaktad›r: Eusthenopteron ve Acanthostega, bal›k ve amfibiyenler aras›ndaki geçiflin son noktalar› olarak al›nabilir. Bu iki cins aras›nda karfl›laflt›rmas› yap›labilecek 145 anatomik özellikten, 91'i karada yaflama adaptasyonla iliflkili de¤ifliklikler göstermifltir... Bu, Paleozoik tetrapodlar›n on befl temel grubunun kökeniyle ilgili geçifllerin herhangi birinde ortaya ç›kan de¤iflikliklerin say›s›ndan çok daha fazlad›r.84

145 anatomik özelli¤in üzerinde 91 de¤ifliklik... Ve evrimciler bütün bunlar›n yaklafl›k 15 milyon y›ll›k bir süreç içinde, bir dizi rastgele mutasyon sonucunda olufltu¤una inanmaktad›rlar.85 Böyle imkans›z bir senaryoya inanmak evrim teorisini ayakta tutabilmek için gerekli olabilir, ancak bu bilime ve mant›¤a ayk›r› bir inançt›r. Ayn› durum di¤er bal›k-amfibiyen senaryolar› için de geçerlidir. Nature dergisinin editörü Henry Gee, Ichthyostega (Acanthostega'ya çok benzer özellikleri olan soyu tükenmifl bir amfibiyen) üzerine temellendirilmifl bir baflka senaryo üzerinde flöyle bir yorum yapar:

71


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Ichthyostega'n›n bal›klar ve daha sonraki dönem tetrapodlar› aras›ndaki kay›p halka oldu¤una dair aç›klama, üzerinde çal›fl›yor olmam›z gereken canl›dan çok, ön yarg›lar›m›z› ortaya koymaktad›r. Gerçek bizim hayal edebilece¤imizden daha büyük, daha acayip ve daha farkl› oldu¤u zaman, gerçe¤in üzerine kendi s›n›rl› deneyimimizi temel alarak s›n›rland›r›lm›fl bir görüflü ne denli empoze etti¤imizi gösterir.86

Amfibiyenlerin kökenine iliflkin bir baflka dikkate de¤er özellik de, üç amfibiyen kategorisinin ani ortaya ç›k›fl›d›r. R. Carroll "Kurba¤alar, caecilianlar ve semenderlerin en erken fosillerinin tümü Erken Jura Dönemi'nden Orta Jura Dönemi'ne kadar görülmektedir. Hepsi flu anda yaflayan torunlar›n›n önemli özelliklerinden ço¤unu tafl›maktad›r."87 der. Baflka bir deyiflle, bu hayvanlar aniden ortaya ç›km›fllar ve o dönemden bu yana hiçbir "evrime" maruz kalmam›fllard›r.

Cœlacanth Hakk›ndaki Evrimci Spekülasyonlar Cœlacanth s›n›f›na dahil olan bal›klar, bir zamanlar bal›klar ve amfibiyenler aras›nda yer alan çok güçlü bir ara form delili say›l›yorlard›. Evrimci biyologlar, bu canl›n›n fosillerinden yola ç›karak, canl›n›n vücudunda ilkel (tam ifllev görmeyen) bir akci¤er bulundu¤unu ileri sürmüfllerdi. Bu pek çok bilimsel kaynakta anlat›l›yor, hatta Cœlacanth'› denizden karaya ç›karken gösteren çizimler yay›nlan›yordu. Ve tüm bunlar, canl›n›n soyu tükenmifl bir tür oldu¤u varsay›m›na dayan›yordu. Ancak 22 Aral›k 1938'de Hint Okyanusu'nda çok ilginç bir keflif yap›ld›. 70 milyon y›l önce soyu tükenmifl bir ara geçifl formu olarak tan›t›lan Cœlacanth ailesinin Latimeria türüne ait canl› bir üyesi okyanusun aç›klar›nda ele geçti! Cœlacanth'›n "kanl›-canl›" bir örne¤inin bulunmas›, evrimciler aç›s›ndan büyük bir floktu kuflkusuz. Evrimci paleontolog J. L. B. Smith, "Yolda dinozora rastlasayd›m, daha çok flafl›rmazd›m." demiflti.88 ‹lerleyen y›llarda baflka bölgelerde de 200'den fazla Cœlacanth yakaland›. Bu bal›klar›n yakalanmas›yla beraber, bu canl›lar üzerinde yap›lan spekülasyonlar›n temelsizli¤i de anlafl›lm›fl oldu. Cœlacanth, iddialar›n aksine ne ilkel bir akci¤ere, ne de büyük bir beyne sahipti. Evrimci araflt›rmac›lar›n ilkel akci¤er oldu¤unu düflündükleri yap›, bal›¤›n vücudunda bulunan bir ya¤ kesesinden baflka bir fley de¤ildi.89 Dahas›, "sudan ç›kmaya haz›rlanan bir sürüngen aday›" olarak tan›t›lan Cœlacanth'›n, gerçekte

72


Gerçek Do¤a Tarihi -I-

Elde, Coelacanth'›n sadece fosilleri varken, evrimci paleontologlar canl› hakk›nda pek çok Darwinist varsay›m öne sürmüfllerdi. Ancak bal›¤›n canl›s› bulundu¤unda, tüm bu varsay›mlar çöktü. Altta Coelacanth'›n canl› örnekleri yer al›yor. Sa¤daki resim, 1998 y›l› içinde Endonezya'da bulunan en son Coelacanth örne¤ine ait.

okyanusun en derin sular›nda yaflayan ve 180 m. derinli¤in üzerine hemen hiç ç›kmayan bir dip bal›¤› oldu¤u anlafl›ld›.90 Bunun üzerine, Cœlacanth'›n evrimci yay›nlardaki popülaritesi bir anda yok oldu. Peter Forey adl› evrimci paleontolog, Nature dergisinde yay›nlanan bir makalede bu konuda flunlar› söylüyor: Cœlacanthlar'›n tetrapodlar›n atas›na yak›n oldu¤una dair görüfl uzun süredir kabul gördü¤ü için, Latimeria'n›n (canl›s›n›n) bulunmas›yla birlikte, bal›klardan amfibiyenlere geçifli hakk›nda do¤rudan bilgilerin elde edilece¤i ümit edilmiflti... Ama Latimeria'n›n anatomisi ve fizyolojisi üzerinde yap›lan incelemeler, bu iliflki varsay›m›n›n sadece bir temenniden ibaret oldu¤unu ve Cœlacanth'›n bir "kay›p ba¤lant›" olarak gösterilmesinin bir dayana¤›n›n olmad›¤›n› ortaya koydu.91

73


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

YÜZGEÇ ‹LE AYAK ARASINDAK‹ FARK kemikler omurgadan ba¤›ms›z

1

3 Coelacanth

Coelacanth'›n yüzgeci

2

Ichthyostega

kemikler omurgaya ba¤l›

4

Ichthyostega'n›n aya¤›

Evrimcilerin, Coelacanth ve benzeri bal›klar› "kara canl›lar›n›n atas›" olarak hayal etmelerinin as›l nedeni, bu bal›klar›n yüzgeçlerinin kemikli olufludur. Bu kemiklerin zamanla ayaklara dönüfltü¤ünü varsayarlar. Ancak bu bal›klar›n kemikleri ile Ichthyostega gibi kara canl›lar›n›n ayaklar› aras›nda çok temel bir fark vard›r: Coelacanth'da kemikler, 1 no.lu flekilde görüldü¤ü gibi canl›n›n omurgas›na ba¤l› de¤ildir. Ancak Ichthyostega'da kemikler, 2 no.lu flekilde gösterildi¤i gibi do¤rudan omurgaya ba¤l›d›r. Dolay›s›yla, bu yüzgeçlerin yavafl yavafl ayaklara dönüfltükleri iddias› tamamen temelsizdir. Dahas›, Coelacanth'›n yüzgeçlerindeki kemiklerin yap›s› ile Ichthyostega'n›n ayaklar›ndaki kemiklerin yap›s› da, 3 ve 4 no.lu flekillerde görüldü¤ü gibi çok farkl›d›r.

Böylece bal›klar ve amfibiyenler aras›ndaki tek ciddi ara form iddias› da geçersiz hale geldi.

Sudan Karaya Geçifl ‹ddias›n›n Fizyolojik Engelleri Bal›klar›n kara canl›lar›n›n atas› oldu¤u iddias›, fosil bulgular› kadar anatomik ve fizyolojik incelemeler taraf›ndan da geçersiz k›l›nmaktad›r. Deniz canl›lar› ile kara canl›lar› aras›ndaki büyük anatomik ve fizyolojik farklar› inceledi¤imizde, bu farklar›n rastlant›lara dayal› kademeli bir evrim süreci taraf›ndan giderilmesinin mümkün olmad›¤›n› görürüz. Söz konusu farklar›n en belirginlerini flöyle s›ralayabiliriz:

74


Gerçek Do¤a Tarihi -I-

1. A¤›rl›¤›n tafl›nmas›: Denizlerde yaflayan canl›lar kendi a¤›rl›klar›n› tafl›mak gibi bir sorunla karfl›laflmazlar. Vücut yap›lar› da böyle bir iflleve yönelik de¤ildir. Oysa karada yaflayanlar›n büyük bir k›sm› enerjilerinin %40'›n› vücutlar›n› tafl›mak için kullan›rlar. Kara yaflam›na geçti¤i iddia edilen bir su canl›s›n›n bu enerji ihtiyac›n› karfl›layabilecek yeni kas ve iskelet yap›s›na gereksinim duymas› kaç›n›lmazd›r, fakat bu kompleks yap›lar›n rastgele mutasyonlarla oluflmas› da mümkün de¤ildir. Evrimcilerin, Cœlacanth ve benzeri bal›klar› "kara canl›lar›n›n atas›" olarak hayal etmelerinin as›l nedeni ise, bu bal›klar›n yüzgeçlerinin kemikli olufludur. Bu kemiklerin zamanla a¤›rl›k tafl›y›c› ayaklara dönüfltü¤ünü varsayarlar. Ancak bu bal›klar›n kemikleri ile kara canl›lar›n›n ayaklar› aras›nda çok temel bir fark vard›r: Bal›klardaki kemikler, canl›n›n omurgas›na ba¤l› de¤ildir. Omurgaya ba¤l› olmad›klar› için de a¤›rl›k tafl›ma gibi bir ifllev üstlenemezler. Kara canl›lar›nda ise kemikler do¤rudan omurgaya ba¤l›d›r. Dolay›s›yla, bu yüzgeçlerin yavafl yavafl ayaklara dönüfltükleri iddias› da temelsizdir. 2. S›cakl›¤›n korunmas›: Karada ›s› çok çabuk ve çok büyük farklarla de¤iflir. Bir kara canl›s›n›n, bu yüksek ›s› farkl›l›klar›na uyum sa¤layacak bir metabolizmas› vard›r. Oysa denizlerde ›s› çok a¤›r de¤iflir ve bu de¤iflim karadaki kadar büyük farklar aras›nda olmaz. Denizlerdeki sabit s›cakl›¤a göre bir vücut sistemine sahip olan bir canl›, karada yaflayabilmek için, karadaki s›cakl›k de¤iflimine uyum sa¤layacak korunma sistemini kazanmak zorundad›r. Kuflkusuz bal›klar›n karaya ç›kar ç›kmaz rastlant›sal mutasyonlar sonucunda böyle bir sisteme kavufltuklar›n› öne sürmek, son derece saçmad›r. 3. Suyun kullan›m›: Canl›lar için kaç›n›lmaz bir ihtiyaç olan su, kara ortam›nda az bulunur. Bu nedenle suyun, hatta nemin ölçülü kullan›lmas› zorunludur. Örne¤in deri, su kaybetmeyi ve buharlaflmay› önleyecek flekilde olmal›d›r. Canl› susama duygusuna sahip olmal›d›r. Oysa suda yaflayan canl›lar›n susama duygusu bulunmaz ve derileri de susuz ortama uygun de¤ildir. 4. Böbrekler: Su canl›lar›, baflta amonyak olmak üzere vücutlar›nda biriken art›k maddeleri, bulunduklar› ortamda su bol oldu¤undan hemen süzerek atabilirler. Tatl› su bal›¤›nda, nitrojen içeren at›klar›n ço¤u (yüksek miktarlarda amonyak (NH3) dahil) solungaçlardan yay›lma yoluyla ç›kar.

75


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Bowman kapsülü Medülla piramidi

nefron

korteks medülla Böbrek atardamar› Böbrek toplardamar› Böbrek pelvisi Üreter Küçük kadeh Fibröz kapsül

Böbrek sinüsü Böbrek papillas›

BÖBREK ENGEL‹ Bal›klar bedenlerindeki zararl› maddeleri do¤rudan suya b›rak›rlar. Kara canl›lar›n›n ise böbreklere ihtiyaçlar› vard›r. Dolay›s›yla "sudan karaya geçifl" senaryosu, böbreklerin de tesadüfen oluflmas›n› gerektirir. Oysa böbrekler son derece kompleks bir yap›ya sahiptir. Dahas› bir böbre¤in görevini yapabilmesi için eksiksiz ve kusursuz olmas› gerekir. Yaln›zca %50'si veya %70'i, hatta %90'› oluflmufl bir böbre¤in hiçbir ifllevi yoktur. Evrim teorisi "kullan›lmayan organ at›l›r" varsay›m›na dayand›¤›na göre, %50'si sa¤lam olan bir böbrek daha evriminin ilk aflamas›nda vücuttan at›lacakt›r.

Böbrekler, boflalt›m sisteminin bir organ› olmaktan çok, hayvan›n su dengesini korumaya yarar. Deniz bal›klar›n›n iki türü vard›r. Köpek bal›klar›, t›rpana ve kedi bal›klar› kanlar›nda çok yüksek seviyede üre tafl›yabilirler. Köpek bal›klar›n›n kan› di¤er omurgal›larda %0.01-0.03 olan orana karfl›n %2.5 üre tafl›yabilir. Di¤er tür, örne¤in kemikli bal›klar çok daha farkl›d›r. Sürekli olarak su kaybederler, ancak deniz suyunu içtikten sonra tuzdan ar›nd›rarak kaybettikleri suyu karfl›larlar. Vücutlar›ndaki at›k maddeleri atmak için, kara omurgal›lar›nkinden farkl› sistemlere sahiptirler. Bu nedenle sudan karaya geçiflin gerçekleflmesi için böbre¤i olmayan canl›lar›n bir anda geliflmifl bir böbrek sistemi edinmeleri gerekir. 5. Solunum sistemi: Bal›klar suda erimifl halde bulunan oksijeni solungaçlar›yla al›rlar. Suyun d›fl›nda ise birkaç dakikadan fazla yaflayamazlar. Karada yaflamalar› için, bir anda kusursuz bir akci¤er sistemi edinmeleri gerekir. Tüm bu fizyolojik de¤iflikliklerin ayn› canl›da tesadüfler sonucu ve ayn› anda meydana gelmesi ise, elbette imkans›zd›r.

76


METAMORFOZ Kurba¤alar önce su içinde do¤ar, bir süre burada yaflar, daha sonra ise "metamorfoz" ad› verilen de¤iflimle birlikte karaya ç›karlar. Baz› insanlar ise, metamorfozu "evrim"in bir delili ya da örne¤i san›r. Oysa, gerçekte metamorfozun evrimle hiçbir ilgisi yoktur. Evrim teorisinin öne sürdü¤ü tek geliflme mekanizmas›, mutasyonlard›r. Metamorfoz ise, mutasyon gibi tesadüfi etkilerle gerçekleflmez. Aksine bu de¤iflim, kurba¤an›n genetik bilgilerinde en bafltan kay›tl›d›r. Yani bir kurba¤a ilk do¤du¤unda, onun bir süre sonra de¤iflim geçirip karada yaflamaya uygun bir vücuda sahip olaca¤› bellidir. Son y›llarda yap›lan araflt›rmalar, metamorfoz sürecinin farkl› genler taraf›ndan kontrol edilen çok kompleks bir ifllem oldu¤unu göstermektedir. Örne¤in bu dönüflüm s›ras›nda s›rf kuyru¤un kaybolmas› ifllemi, Science News dergisindeki ifadeyle "bir düzineden fazla gen" taraf›ndan yönetilmektedir. (Science News, 17 Haziran 1999, s. 43) Evrimcilerin "sudan karaya geçifl" iddias› ise, tamamen suda yaflamak için yarat›lm›fl bir genetik bilgiye sahip olan bal›klar›n, rastgele mutasyonlar sonucunda, tesadüfen kara canl›lar›na dönüfltü¤ü fleklindedir. Bu nedenle metamorfoz gerçekte evrimi destekleyen de¤il, çürüten bir delildir. Çünkü metamorfoz sürecine en ufak bir hata kar›flsa, canl› ölür ya da sakat kal›r. Metamorfozun mutlaka kusursuz olarak tamamlanmas› flartt›r. Bu denli kompleks ve hataya izin vermeyen bir sürecin, evrimin iddia etti¤i gibi rastgele mutasyonlarla ortaya ç›kmas› ise imkans›zd›r.


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Sürüngenlerin Kökeni Dinozor, kertenkele, kaplumba¤a ya da timsah... Tüm bu canl›lar, "sürüngenler" olarak bilinen aileye aittir. Dinozorlar gibi baz› sürüngenlerin soyu tükenmifltir, ama baz›lar› hala yaflamaktad›r. Sürüngenlerin kendilerine has özellikleri vard›r. Hepsinin vücudu, "pul" olarak adland›r›lan sert kabuklarla kapl›d›r. So¤ukkanl›d›rlar, yani kendi vücut ›s›lar›n› üretemezler. Bu yüzden de her gün günefle ç›k›p vücutlar›n› ›s›tma ihtiyac› duyarlar. Yavrular›n› ise yumurtlayarak dünyaya getirirler. Bu canl›lar›n kökeni ele al›nd›¤›nda, evrim teorisinin yine açmazda oldu¤u görülür. Bu konudaki Darwinist iddia, sürüngenlerin amfibiyenlerden evrimleflti¤i fleklindedir. Ama bu iddiay› destekleyecek hiçbir somut bulgu yoktur. Aksine, amfibiyenler ile sürüngenler aras›nda yap›labilecek bir inceleme, iki canl› grubu aras›nda çok büyük fizyolojik farklar bulundu¤unu ve "yar› sürüngen-yar› amfibiyen" bir canl›n›n yaflamas›n›n mümkün olmad›¤›n› göstermektedir. Bunun bir örne¤i, iki farkl› canl› grubunun yumurta yap›lar›d›r. Amfibiyenler yumurtalar›n› suya b›rak›rlar. Yumurtalar su içindeki geliflimleri için uygun bir yap›dad›rlar; son derece geçirgen ve fleffaf bir zar ve jölemsi bir k›vama sahiptirler. Oysa sürüngenler karada yumurtlarlar ve dolay›s›yla yumurtalar› da karadaki kuru iklime uygun olarak yarat›lm›flt›r. "Amniotik yumurta" olarak da bilinen sürüngen yumurtas›n›n sert kabu¤u hava geçirir, ama su geçirmez. Bu sayede yavrunun ihtiyaç duydu¤u s›v›, o yumurtadan ç›k›ncaya kadar saklan›r. Amfibiyen yumurtalar› e¤er karaya b›rak›lacak olsa, k›sa zamanda kuruyacak ve içindeki embriyolar da ölecektir. Bu durum, sürüngenlerin kademeli olarak amfibiyenlerden evrimlefltiklerini öne süren evrim teorisi aç›s›ndan aç›klanamayan bir sorundur. Çünkü karada yaflam bafllayacaksa, amfibiyen yumurtas›n›n tek bir nesil içinde amniotik yumurtaya dönüflmesi zorunludur. Bunun evrim mekanizmalar› olarak öne sürülen do¤al seleksiyon-mutasyon taraf›ndan nas›l yap›lm›fl olabilece¤i aç›klanamamaktad›r. Biyolog Michael Denton bu konudaki evrimci açmaz›n detaylar›n› flu flekilde aç›klar: Tüm evrim ders kitaplar› sürüngenlerin amfibiyenlerden evrimleflti¤ini ileri sürer, ancak hiçbiri sürüngenlerin temel ay›rt edici adaptasyonu olan amniotik yumurtan›n birbiri ard›nca oluflarak biriken küçük de¤iflikliklerin sonu-

78


YUMURTALARIN FARKI

Amfibiyen-sürüngen evrimi senaryosunun tutars›zl›klar›ndan biri de, yumurtalar›n yap›s›d›r. Su içinde geliflen amfibiyen yumurtalar›, jölemsi bir yap›ya ve geçirgen bir zara sahiptir. Oysa sürüngen yumurtalar›, sa¤daki dinozor yumurtas› rekonstrüksiyonunda görüldü¤ü gibi, kara flartlar›na uygun sert ve su geçirmez bir yap›dad›r. Bir amfibiyenin "sürüngenleflmesi" için yumurtalar›n›n tesadüfen kusursuz bir sürüngen yumurtas›na dönüflmesi gerekir. Oysa böyle bir dönüflüm s›ras›ndaki en ufak bir hata, canl›n›n neslinin tükenmesine yol açacakt›r.

cu nas›l dereceli flekilde ortaya ç›kt›¤›n› aç›klamaz. Sürüngenlerin amniotik yumurtas›, amfibiyenlerinkinden büyük ölçüde daha kompleks ve tamamen farkl›d›r. Bütün hayvanlar aleminde birbirinden bu kadar farkl› baflka iki yumurta yoktur... Amniotik yumurtan›n ve amfibiyen-sürüngen geçiflinin kökeni, evrim flemalar›nda hiçbir zaman gösterilemeyen temel omurgal› bölümlerinden biridir. Örne¤in bir amfibiyenin kalp ve aort damar kemerlerinin nas›l dereceli olarak sürüngen ve memeli koflullar›na dönüfltü¤ünü tasarlamak, kesinlikle korkunç problemler ortaya ç›kartacakt›r...92

Öte yandan, fosil kay›tlar› da sürüngenlerin kökenini evrimci bir aç›klamadan yoksun b›rakmaktad›r. Robert L. Carroll, "en erken sürüngenlerin, tüm amfibiyenlerden çok farkl› olduklar›n› ve atalar›n›n hala belirlenemedi¤ini" kabul etmek zorunda kal›r. Klasik çal›flmas› Vertebrate Paleontology and Evolution adl› kitab›n-

79


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

SEYMOURIA YANILGISI Evrimciler bir zamanlar solda fosili yer alan Seymouria adl› canl›n›n, amfibiyen ile sürüngen aras› bir geçifl formu oldu¤unu iddia etmifllerdi. Bu senaryoya göre, Seymouria "sürüngenlerin ilkel atas›" idi. Ancak sonraki fosil bulgular›, Seymouria'n›n yeryüzünde ilk kez ortaya ç›k›fl›ndan 30 milyon y›l öncesinde de sürüngenlerin yaflad›¤›n› gösterdi. Bu durum karfl›s›nda, evrimciler, Seymouria hakk›ndaki yorumlar›n› sona erdirmek zorunda kald›lar.

da, "Erken dönem amniotlar› tüm Paleozoik Dönem amfibiyenlerinden yeterince farkl›d›r ve atalar› belirlenmemifltir."93 diye yazmaktad›r. 1997 y›l›nda yay›nlanan Patterns and Processes of Vertebrate Evolution adl› sonraki kitab›nda ise, "Modern amfibiyen türlerinin kökeni ve erken dönem tetrapodlar› aras›ndaki geçifl, di¤er birçok temel grubun kökeniyle birlikte halen çok az bilinmektedir." diye itiraf etmektedir.94 Ayn› gerçek Stephen Jay Gould taraf›ndan da kabul edilmekte ve Gould, "Hiçbir fosil amfibiyen, tümüyle karada yaflayan omurgal›lar›n (sürüngen, kufl ve memelilerin) atas› olarak görünmüyor." demektedir.95 fiimdiye dek "sürüngenlerin atas›" olarak gösterilmeye çal›fl›lan en önemli canl› ise, Seymouria adl› amfibiyen türü olmufltur. Oysa Seymouria'n›n bir ara form olamayaca¤›, Seymouria'n›n yeryüzünde ilk kez ortaya ç›k›fl›ndan 30 milyon y›l öncesinde de sürüngenlerin yaflam›fl olmas›n›n

80


Gerçek Do¤a Tarihi -I-

bulunmas›yla ortaya ç›km›flt›r. En eski Seymouria fosilleri, Alt Permiyen tabakas›na, yani bundan 280 milyon y›l öncesine aittir. Oysa bilinen en eski sürüngen türleri olan Hylonomus ve Paleothyris, Alt Pensilvanyen tabakalar›nda bulunmufllard›r ki, bu tabakalar 330-315 milyon y›l öncesine aittir.96 "Sürüngenlerin atas›"n›n sürüngenlerden çok sonra yaflam›fl olmas›, elbette imkans›zd›r. K›sacas› bilimsel bulgular, sürüngenlerin yeryüzünde evrim teorisinin öne sürdü¤ü gibi kademeli bir geliflimle de¤il, hiçbir atalar› olmadan bir anda ortaya ç›kt›klar›n› göstermektedir.

Y›lanlar ve Kaplumba¤alar Öte yandan y›lan, timsah, dinozor ya da kertenkele gibi çok farkl› sürüngen s›n›flamalar› aras›nda da afl›lmaz s›n›rlar vard›r. Bu farkl› s›n›flamalar›n her biri, fosil kay›tlar›nda birbirlerinden çok farkl› yap›lar›yla ve birdenbire belirir. Evrimciler, bu farkl› gruplar aras›nda, yap›lar›na bakarak evrimsel süreçler hayal ederler. Ama bu varsay›mlar›n fosil kay›tlar›nda bir karfl›l›¤› yoktur. Örne¤in yayg›n bir evrimci varsay›m, y›lanlar›n, ayaklar›n› kademeli olarak yitiren kertenkelelerden evrimleflti¤i yönündedir. Ancak ayaklar›n› mutasyon sonucunda kaybetmeye bafllayan bir kertenkelenin nas›l olup da daha "avantajl›" hale gelebilece¤i ve do¤al seleksiyon taraf›ndan "seçilece¤i" sorusu cevaps›zd›r. Kald› ki, fosil kay›tlar›nda bulunan en eski y›lanlar da, hiçbir "ara form" özelli¤i tafl›mayan ve günümüzdeki örneklerinden farks›z canl›lard›r. Bilinen en eski y›lan fosili, Güney Amerika'da Üst Cretaceous Devri'ne ait kayal›klarda bulunmufl olan Dinilysia'd›r. Robert Carrol, bu canl›n›n "son derece ilerlemifl bir evrim düzeyinde Yaklafl›k 50 milyon y›ll›k piton y›lan› fosili. oldu¤unu", yani y›lanlar›n karakTür ismi; Palaeopython teristik özelliklerine zaten sahip oldu¤unu kabul etmektedir.97

81


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Üstte, Almanya'da bulunan 45 milyon y›ll›k bir tatl› su kaplumba¤as› fosili. Sa¤da ise, bilinen en eski deniz kaplumba¤as› kal›nt›s›: Brezilya'da bulunan bu 110 milyon y›ll›k fosil, bugün yaflayan örneklerinden farks›z.

Bir di¤er sürüngen s›n›f› olan kaplumba¤alar da, fosil kay›tlar›nda kendilerine özgü kabuklar›yla birlikte bir anda belirir. Evrimci bir kaynakta kaplumba¤alar›n kökeni hakk›nda flu ifadelere yer verilmektedir: Maalesef, kaplumba¤alar di¤er omurgal›lardan çok daha fazla ve iyi korunmufl fosiller b›rakmas›na ra¤men, bu oldukça baflar›l› cinsin kökeni erken dönem fosillerinin eksikli¤inden dolay› bulan›klaflm›flt›r. Triassic Dönemi'nin (yaklafl›k 200 milyon y›l önce) ortalar›na do¤ru kaplumba¤alar say›s›zd› ve temel kaplumba¤a özelliklerine sahipti... Kaplumba¤alar ile muhtemelen kurba¤alar›n evrimleflmifl oldu¤u ilkel sürüngenler olan cotylosaurlar aras›ndaki geçifl tamamen eksiktir.98

Robert Carroll da, kaplumba¤alar›n kökenini "halen çok az bilinen önemli geçifller" aras›nda saymak zorunda kalm›flt›r.99 Tüm bu söz konusu canl› s›n›flamalar›, yeryüzünde bir anda ve ayr› ayr› ortaya ç›km›fllard›r. Bu durum, yarat›lm›fl olduklar›n›n bilimsel bir kan›t›d›r.

Uçan Sürüngenler Sürüngenler s›n›f› içinde yer alan ilginç bir canl› grubu, uçan sürüngenlerdir. Bunlar, yaklafl›k 200 milyon y›l önce Üst Triasik Devri'nde ilk

82


Gerçek Do¤a Tarihi -I-

Pterodactylus kochi türüne ait bir uçan sürüngen fosili. Bavyera bölgesinde bulunan bu örnek, yaklafl›k 240 milyon y›l yafl›nda.

En eski uçan sürüngen türlerinden biri olan Eudimorphodon'un fosili. Kuzey ‹talya'da bulunan bu örnek, yaklafl›k 220 milyon y›l yafl›nda.

kez ortaya ç›km›fl ve daha sonra ise soylar› tükenmifl bir canl› grubudur. Bu canl›lar birer sürüngendirler, çünkü sürüngen s›n›f›n›n temel özelliklerine sahiptirler: Metabolizmalar› so¤ukkanl›d›r (›s› üretemezler) ve vücutlar› pullarla kapl›d›r. Ancak güçlü kanatlara sahiptirler ve bu kanatlar sayesinde uçabildikleri düflünülmektedir. Uçan sürüngenler baz› popüler evrimci yay›nlarda Darwinizm'i destekleyen paleontolojik bir bulgu olarak gösterilir, ya da en az›ndan böyle bir imaj oluflturulur. Oysa aksine, uçan sürüngenlerin kökeni evrim teorisi ad›na ciddi bir sorundur. Bunun en aç›k göstergesi de, uçan sürüngenlerin, kara sürüngenleriyle aralar›nda hiçbir geçifl türü olmadan, bir anda ve eksiksiz olarak ortaya ç›kmalar›d›r. Uçan sürüngenler, kusursuzca yarat›lm›fl kanatlara sahiptir ve bu organlar hiçbir kara sürüngeninde yoktur. "Yar›m kanatl›" herhangi bir canl›ya ise, fosil kay›tlar›nda rastlanmamaktad›r. Nitekim "yar›m kanatl›" canl›lar›n yaflam›fl olmas› da mümkün de¤ildir. Çünkü bu tür hayali canl›lar, e¤er yaflam›fl olsalard›, ön ayaklar›n› kaybettikleri, ama henüz uçacak durumda da olmad›klar› için di¤er sürüngenlere göre dezavantajl› hale geleceklerdi. Bu durumda ise, evrimin kendi kabulüne göre elenip soylar›n›n tükenmesi gerekirdi. Nitekim uçan sürüngenlerin kanatlar›n›n yap›s› incelendi¤inde, bunun asla evrimle aç›klanamayacak kadar kusursuz bir yarat›l›fla sahip oldu¤u görülür. Uçan sürüngenlerin kanatlar› üzerinde di¤er sürüngenlerin ön ayaklar› gibi befl tane parmaklar› vard›r. Ancak dördüncü parmak, di¤er

83


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Uçan sürüngenlerin kanatlar›, di¤er parmaklardan ortalama 20 kat daha uzun olan "dördüncü parmak" boyunca uzan›r. Önemli olan nokta, bu ilginç kanat yap›s›n›n fosil kay›tlar›nda bir anda ve kusursuz flekliyle ortaya ç›kmas���d›r. "Dördüncü parmak"›n kademeli bir biçimde, yani evrimle uzad›¤›n› gösterebilecek ara form örne¤i yoktur.

parmaklardan ortalama 20 kat daha uzundur ve kanat da bu parma¤›n alt›nda uzan›r. E¤er kara sürüngenleri uçan sürüngenlere evrimleflmifllerse, o halde söz konusu dördüncü parmak da yavafl yavafl, kademe kademe uzam›fl olmal›d›r. Sadece dördüncü parmak de¤il, tüm kanat yap›s›, rastlant›sal mutasyonlarla geliflmeli ve tüm bu süreç de canl›ya avantaj kazand›rmal›d›r. Evrim teorisinin paleontolojik düzeydeki önde gelen elefltirmenlerinden biri olan Duane T. Gish, bu noktada flu yorumu yapar: Bir kara sürüngeninin kademeli bir biçimde bir uçan sürüngene dönüflebilece¤i varsay›m› tümüyle tutars›zd›r. Böyle bir dönüflüm s›ras›nda ortaya ç›kacak olan yar›m, tamamlanmam›fl yap›lar, canl›ya bir avantaj kazand›rmak bir yana, onu tümüyle dezavantajl› hale getirecektir. Örne¤in evrimciler, baz› mutasyonlar›n sadece dördüncü parma¤› etkiledi¤ini ve onu zaman içinde yavafl yavafl uzatt›¤›n› varsayarlar. Elbette, di¤er baz› rastlant›sal mutasyonlar›n da, her ne kadar inan›lmaz gözükse de, bu yönde tam bir ifl birli¤i yaparak, kanat zar›n›n, uçufl kaslar›n›n, tendonlar›n, sinirlerin, kan damarlar›n›n ve kanat için gereken di¤er yap›lar›n kademeli olarak evrimleflmesini sa¤lamalar› gerekmektedir. Belirli bir aflamada, geliflmekte olan bu uçan sürüngen %25'lik bir kanat dokusuna sahip olacakt›r. Ancak bu garip yarat›k hiçbir flekilde yaflayamayacakt›r. %25'lik bir kanat dokusu ona ne avantaj sa¤layabilir? Aç›kt›r ki, bu canl› uçamayacakt›r ve art›k eskisi gibi koflamayacakt›r da.100

K›sacas› uçan sürüngenlerin kökeninin Darwinist evrim mekanizmalar›yla aç›klanmas› imkans›zd›r. Nitekim fosil kay›tlar› da böyle bir ev-

84


Gerçek Do¤a Tarihi -I-

rimin yaflanmam›fl oldu¤unu ortaya koyar. Fosil katmanlar›nda, sadece bugün tan›d›¤›m›z gibi kara sürüngenleri ve kusursuz uçan sürüngenler vard›r. Hiçbir ara form yoktur. R. Carroll, bir evrimci olmas›na karfl›n bu konuda flu itirafta bulunur: Triasik Devir'de ortaya ç›kan tüm uçan sürüngenler (pterosaurlar) uçufl için çok özelleflmifl yap›ya sahiptir... Atalar›n›n ne oldu¤u konusunda ve uçufllar›n›n kökeninin ilk aflamalar› hakk›nda ise hiçbir bulgu yoktur.101

Carroll, daha sonra, Patterns and Processes of Vertebrate Evolution adl› çal›flmas›nda pterosaurlar› hakk›nda fazla bir fley bilinmeyen önemli geçifl türleri aras›nda saymaktad›r.102 Görüldü¤ü gibi, uçan sürüngenlerin evrime delil oluflturan hiçbir yönü yoktur. Ancak sürüngen terimi ço¤u insan için sadece karada yaflayan canl›lar› ifade etti¤i için, popüler evrimci yay›nlar, "uçan sürüngen" kavram›yla "sürüngenlerin kanatlan›p uçmas›" imaj› vermeye u¤rafl›rlar. Oysa kara sürüngenleri ile uçan sürüngenler, aralar›nda hiçbir evrimsel iliflki olmadan ortaya ç›km›fllard›r.

Deniz Sürüngenleri Sürüngenler s›n›flamas›n›n bir di¤er ilginç kategorisi ise, deniz sürüngenleridir. Bu canl›lar›n büyük bölümünün soylar› tükenmifltir; deniz kaplumba¤alar› ise bu grubun halen yaflayan bir cinsidir. Deniz sürüngenlerinin kökeni, ayn› uçan sürüngenler gibi, evrimci bir yaklafl›mla aç›klanamaz durumdad›r. Bilinen en önemli deniz sürüngeni, Ichthyosaur olarak bilinen canl›d›r. Edwin H. Colbert ve Michael Morales, Evolution of the Vertebrates adl› kitaplar›nda bu canl›lar›n kökeni hakk›nda evrimci bir yorum yap›lamay›fl›n› flöyle kabul ederler: Deniz memelilerinin pek çok yönden en özelleflmifl türü olan Ichthyosaur, erken Triasik Devri'nde ortaya ç›km›flt›r. Sürüngenlerin jeoloji tarihine giriflle-

Stenopterygius türüne ait bir Ichthyosaur fosili; yaklafl›k 250 milyon y›ll›k.

85


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

ri son derece ani ve dramatik bir flekilde olmufltur; Triasik öncesi devirlere ait fosil yataklar›nda, Ichthyosaurlar'›n muhtemel atalar›na ait hiçbir iz yoktur... Ichthyosaur iliflkileri hakk›ndaki en temel sorun, bu sürüngenleri bilinen baflka herhangi bir sürüngen tak›m›na ba¤layabilecek hiçbir sonuca götürücü delilin bulunamay›fl›d›r.103

Bir baflka omurgal› tarihi uzman› Alfred S. Romer ise flöyle yazmaktad›r: (Ichthyosaur hakk›nda) hiçbir ilkel form bilinmemektedir. Ichthyosaur yap›s›n›n kendine özgü özellikleri, geliflmek için çok uzun bir zaman dilimi gerektirmektedir ve dolay›s›yla bu canl›lar›n çok eski bir kökene sahip olmalar›n› gerektirir. Ama bu canl›lar›n atas› olarak kabul edilebilecek hiçbir Permiyen Devri sürüngeni bilinmemektedir.104

Carroll, Ichthyosaurlar ve Nothosaurlar'›n (bir baflka deniz sürüngeni ailesi) kökeninin evrimciler için "çok fazla bilinmeyen" birçok durumdan biri oldu¤unu itiraf etmek zorunda kalm›flt›r.105 Sonuç olarak, sürüngenler s›n›flamas› içinde yer alan farkl› canl›lar, aralar›nda evrimsel bir iliflki olmadan yeryüzünde ortaya ç›km›flt›r. Ayn› durum, ilerleyen sayfalarda inceleyece¤imiz gibi, memeliler için de geçerlidir. Uçan memeliler vard›r (yarasa) ve deniz memelileri vard›r. (yunuslar ve balinalar) Bu farkl› s›n›flamalar ise evrime bir kan›t de¤il, aksine evrim için aç›klanamayan büyük birer sorundur. Çünkü tüm farkl› s›n›flamalar, aralar›nda hiçbir geçifl formu bulunmadan ve tümüyle farkl› yap›lar›yla yeryüzünde aniden belirmifltir. Bu ise, tüm bu canl›lar›n yarat›lm›fl olduklar›n›n çok aç›k bir bilimsel kan›t›n› oluflturmaktad›r.

Yaklafl›k 200 milyon y›ll›k bir Ichthyosaur fosili

86


GERÇEK DO⁄A TAR‹H‹ -II(KUfiLAR VE MEMEL‹LER)

Y

eryüzünde binlerce çeflit kufl yaflar. Bu kufllar›n her biri de¤iflik özelliklere sahiptir. fiahinin keskin gözleri, genifl kanatlar› ve sivri pençeleri vard›r. Kolibri kuflu uzun gagas›yla bitkilerin özlerini emer. Baz›lar›, her y›l binlerce kilometre yol katederek dünyan›n bir ucundan öteki ucuna göç eder. Ve tüm bu kufllar› di¤er hayvanlardan ay›ran çok önemli bir özellik vard›r: Uçmak. Biyolojik olarak kufl s›n›f›na dahil edilen hayvanlar›n tamam›na yak›n›, uçabilme özelli¤ine sahiptir. Peki, kufllar nas›l var olmufltur? Evrim teorisi kufllar›n kökenine uzun bir senaryo ile aç›klama getirmeye çal›fl›r: Buna göre, kufllar›n atalar› sürüngenlerdir. Kufllar günümüzden yaklafl›k 150-200 milyon y›l önce, bu sürüngen atalar›ndan ayr›lm›fllard›r. ‹lk kufllar uçma yetene¤i çok zay›f olan yarat›klard›r. Ancak evrim süreci içerisinde bu ilkel kufllar›n pullarla kapl› kal›n derileri, yerlerini, uçmak için kulland›klar› tüylere b›rak›rlar. Ön ayaklar da tamamen tüylerle kaplan›p art›k ayak olarak kullan›lamaz hale gelir ve kanatlar› olufltururlar. Böylece baz› sürüngenler, kademeli bir evrim süreci sonunda kendilerini uçmaya adapte ederler ve günümüz kufllar› oluflur. Bu senaryo evrimci kaynaklarda bilimsel bir edayla savunulur. Ancak biraz detaylara inildi¤inde ve bilimsel veriler incelendi¤inde, senaryonun bilimsel verilere de¤il, hayal gücüne dayand›¤› görülmektedir.

Evrimcilere Göre Uçuflun Kökeni Kara canl›s› olan sürüngenlerin nas›l olup da uçmaya bafllad›klar› evrimciler aras›nda çeflitli spekülasyonlara neden olmufl bir konudur. Bu konuda bafll›ca iki teori vard›r: ‹lk teori, kufllar›n atalar›n›n a¤açlardan yere

87


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

indiklerini savunur. Bu teoriye göre, kufllar›n atalar›, a¤açlarda yaflayan sürüngenlerdir ve bunlar zamanla "daldan dala atlayarak kanatlanm›fllard›r". Buna "arboreal teori" denilir. Bir di¤er görüfl de, kufllar›n yerden yukar› do¤ru havaland›klar› fleklindedir ve "cursorial teori" olarak bilinir. Her iki teori de tamamen spekülatif temellere dayanmaktad›r. Ne arboreal teoriyi ne de cursorial teoriyi destekleyecek hiçbir kan›t yoktur. Evrimcilerin bu soruna karfl› bulduklar› çözüm de oldukça basittir; böyle bir delili "varsayarlar". Cursorial teoriyi ortaya atan Yale Üniversitesi Jeoloji Kürsüsü profesörü John Ostrom, bu yaklafl›m›n› flöyle aç›klar: Herhangi bir pro-avis'e (uçufl öncesi canl›ya) ait hiçbir fosil kan›t› yoktur. O tamamen kuramsal bir kufl öncülüdür... Böyle bir canl›n›n yaflam›fl olmas› gerekmektedir.106

Ancak arboreal teoriye göre "yaflam›fl olmas›" gereken bu ara geçifl formu, hiçbir zaman bulunamam›flt›r. Cursorial teori daha da problemlidir. Bu teorinin temel argüman›, baz› sürüngenlerin böcek avlamak için ön kollar›n› uzun süre ve s›k s›k ç›rpt›klar› ve zaman içinde de bu ön kollar›n kanatlara dönüfltü¤ü fleklindedir. Kanat gibi son derece kompleks bir organ›n, sinek yakalamak için birbirine ç›rp›lan ön kollardan nas›l meydana geldi¤i hakk›nda ise hiçbir aç›klama yap›lmamaktad›r. Evrim teorisini kufllar›n kökeni konusunda çaresiz b›rakan noktalardan biri, kanatlar›n sahip oldu¤u indirgenemez kompleks yap›d›r. Bir baflka deyiflle, kanatlar ancak mükemmel yap›lar›yla ifle yaramakta, "eksik" bir kanat ise hiçbir ifllev görmemektedir. Bu durumda evrimin öne sürdü¤ü yegane mekanizma olan "kademeli geliflim" modeli hiçbir fley ifade etmemektedir. Türk biyolog Engin Korur, kanatlar›n evrimleflmesinin imkans›zl›¤›n› flöyle kabul eder: Gözlerin ve kanatlar›n ortak özelli¤i ancak bütünüyle geliflmifl bulunduklar› takdirde görevlerini yerine getirebilmeleridir. Baflka bir deyiflle, eksik gözle görülmez, yar›m kanatla uçulmaz. Bu organlar›n nas›l olufltu¤u do¤an›n henüz iyi ayd›nlanmam›fl s›rlar›ndan birisi olarak kalm›flt›r.107

Robert Carroll ise, "Tüylerin uçufl organlar›n›n bir unsuru olarak evriminin nas›l bafllad›¤›n› göstermek güçtür, çünkü Archaeopteryx'te görünen büyük boyuta ulaflana kadar nas›l ifllevsel olabildiklerini anlayabilmek çok zordur." diyerek itirafta bulunmak zorunda kalm›flt›r.108 Daha sonra ise, tüylerin yal›t›m için evrimleflmifl olabilece¤ini iddia eder, ancak bu aç›klama tüylerin uçmak için özellikle biçimlenmifl olan kompleks ta-

88


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

HAYAL‹ TEOR‹LER, HAYAL‹ CANLILAR Evrimcilerin uçuflun kökenini aç›klamak için ortaya att›klar› ilk teori, sürüngenlerin "sinek avlamaya çal›fl›rken kanatland›klar›" (üstte), ikinci teori ise "daldan dala atlarken kufl haline geldikleri"dir. (yanda) Oysa ne "yavafl yavafl kanatlanan canl›lara" dair fosiller vard›r, ne de böyle bir dönüflümün mümkün oldu¤una dair bir bulgu...

sar›m›n› aç›klamamaktad›r. Kanatlar›n; kuflun gö¤üs ç›k›nt›s›na sa¤lam bir biçimde tutturulmufl olmas›, kuflu havaya kald›rmaya, havadaki dengesini ve her yöne hareketini sa¤lamaya elveriflli bir yap›da olmas› zorunludur. Kuflun kanat ve kuyruk tüylerinin hafif, esnek ve birbiriyle orant›l› bir yap›da olmas›, k›saca uçufla imkan veren mükemmel bir aerodinamik düzende ifllemesi de flartt›r. ‹flte evrim, bu noktada büyük bir açmaz içindedir: Kanatlar›n bu kusursuz yap›s›n›n nas›l olup da birbirini izleyen rastlant›sal mutasyonlar sonucu meydana geldi¤i sorusu tümüyle cevaps›zd›r. Bir sürüngenin ön ayaklar›n›n, genlerinde meydana gelen bir bozulma (mutasyon) sonucunda nas›l kusursuz bir kanada dönüflece¤i asla aç›klanamamaktad›r. Önceki sayfalarda belirtildi¤i gibi, "yar›m kanatla uçulmaz". Dolay›s›yla e¤er herhangi bir mutasyonun bir sürüngenin ön ayaklar›nda belirsiz bir de¤iflim yapt›¤›n› varsaysak bile, bunun üzerine yeni mutasyonlar eklenerek "tesadüfen" bir kanat oluflmufl olabilece¤ini öngörmek tamamen ak›l d›fl›d›r. Çünkü ön ayaklarda meydana gelecek bir mutasyon, canl›ya çal›fl›r bir kanat kazand›rmad›¤› gibi, onu ön ayaklar›ndan da mahrum b›rakacakt›r. Bu ise, bu canl›n›n, di¤er türdefllerine göre daha dezavantajl› (yani sakat) bir bedene sahip olmas› anlam›na gelir. Evrim teorisinin ku-

89


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

rallar›na göre de, do¤al seleksiyon bu sakat canl›y› ay›klayacakt›r. Kald› ki, biyofizik araflt›rmalara göre, mutasyonlar çok nadir gerçekleflen de¤iflimlerdir. Dolay›s›yla, bu sakat canl›lar›n milyonlarca y›l eksik ve güdük kanatlar›n›n küçük küçük mutasyonlarla tamamlanmas›n› beklemeleri, her yönden imkans›zd›r. Hem de bu mutasyonlar gerçekte her zaman için zararl› etki olufltururken...

Kufllar ve Dinozorlar Evrim teorisi, kufllar›n küçük yap›l› ve etobur theropod (iki ayakl›) dinozorlardan, yani bir sürüngen türünden türedi¤i iddias›ndad›r. Oysa kufllar ile sürüngen aras›nda yap›lacak bir karfl›laflt›rma, bu canl› s›n›flar›n›n birbirlerinden çok farkl› olduklar›n› ve aralar›nda bir evrim gerçekleflmifl olamayaca¤›n› gösterir. Kufllar ve sürüngenler aras›nda birçok yap›sal farkl›l›k bulunur. Bunlar›n en önemlilerinden biri, kemiklerin yap›s›d›r. Evrimciler taraf›ndan kufllar›n atas› olarak kabul edilen dinozorlar›n kemikleri, büyük ve cüsseli yap›lar› nedeniyle kal›nd›r ve içleri dolguludur. Buna karfl›n, yaflayan ve soyu tükenmifl tüm kufllar›n kemiklerinin içleri bofltur ve bu sayede çok hafiftir. Bu hafif kemik yap›s›, kufllar›n uçabilmesinde büyük önem tafl›r. Sürüngenler ve kufllar aras›ndaki bir di¤er farkl›l›k da metabolik yap›d›r. Sürüngenler canl›lar dünyas›nda en yavafl metabolik yap›ya sahipken, kufllar bu alandaki en yüksek rekorlar› ellerinde tutarlar. (Dinozorlar›n s›cak kanl› olduklar› ve h›zl› metabolizmalar› oldu¤u iddias› bir spekülasyondur.) Örne¤in bir serçenin vücut ›s›s› h›zl› metabolizmas› nedeniyle zaman zaman 48°C'ye kadar ç›kabilir. Di¤er tarafta ise, sürüngenler kendi vücut ›s›lar›n› bile kendileri üretmez, bunun yerine vücutlar›n› güneflten gelen ›s›yla ›s›t›rlar. Sürüngenler do¤adaki en az enerji tüketen canl›lar iken, kufllar en fazla enerji tüketen canl›lard›r. Kuzey Carolina Üniversitesi profesörü Alan Feduccia, bir evrimci olmas›na karfl›l›k, bilimsel bulgulara dayanarak kufllar›n dinozorlarla akraba oldu¤u teorisine kesinlikle karfl› ç›kmaktad›r. Feduccia, sürüngen-kufl senaryosu hakk›nda ise genel anlamda flöyle demektedir: 25 sene boyunca kufllar›n kafataslar›n› inceledim ve dinozorlarla aralar›nda hiçbir benzerlik görmüyorum. Kufllar›n dört ayakl›lardan evrimleflti¤i teorisi, paleontoloji alan›nda 20. yüzy›l›n en büyük utanc› olacakt›r.109

90


KUfiLARA ÖZEL ‹SKELET S‹STEM‹ Kufllar›n iskeletlerini oluflturan kemiklerin içi dinozorlar›n ve sürüngenlerin aksine bofltur. Bu boflluk, iskelete sa¤laml›k ve hafiflik katar. Kufllar›n iskelet yap›lar›n›n ayn›s›, günümüzde uçaklar›n, köprülerin ve baz› yap›lar›n tasar›m›nda kullan›lmaktad›r.

Dinozorlar›n kemikleri, büyük ve cüsseli yap›lar› nedeniyle kal›nd›r ve içleri dolguludur. Buna karfl›n, yaflayan ve soyu tükenmifl tüm kufllar›n kemiklerinin içleri bofltur ve bu sayede çok hafiftir.

91


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Kansas Üniversitesi'nde eski kufllar üzerinde uzman olan Larry Martin de kufllar›n dinozorlarla ayn› soydan geldi¤i teorisine karfl› ç›kmaktad›r. Martin, evrimin bu konuda içine düfltü¤ü çeliflkiden söz ederken, "Do¤rusunu söylemek gerekirse, e¤er dinozorlarla kufllar›n ayn› kökenden geldiklerini savunuyor olsayd›m, bunun hakk›nda her kalk›p konuflmak zorunda oluflumda utan›yor olacakt›m." demektedir.110 Ancak tüm bilimsel bulgulara ra¤men, hiçbir somut delile dayanmayan "dinozor-kufl evrimi" senaryosu ›srarla savunulmaktad›r. Özellikle de akademik derinli¤i olmayan, popüler yay›n organlar› bu senaryoyu ›srarla sahiplenmektedir. Bu arada, bu senaryoya delil oluflturmayan baz› kavramlar da, yüzeysel bir üslup içinde hayali "dinozor-kufl ba¤lant›s›n›n kan›t›" gibi sunulmaktad›r. Örne¤in baz› evrimci yay›nlarda, dinozorlar›n kalça kemiklerindeki farkl›l›klardan yola ç›k›larak, kufllar›n dinozorlardan evrimleflti¤i tezine bir dayanak sa¤land›¤› san›lmaktad›r. Söz konusu kalça kemi¤i farkl›l›¤›, Saurischian (sürüngen benzeri kalça kemerliler) ve Ornithischian (kufl benzeri kalça kemerliler) gruplar›na ba¤l› dinozorlar aras›ndad›r. ‹flte bu "kuflbenzeri kalça kemerli dinozorlar" kavram›, zaman zaman "dinozor-kufl evrimi" iddias›na bir delil olarak alg›lanmaktad›r. Oysa söz konusu kalça kemeri farkl›l›¤›, kufllar›n atalar›n›n dinozorlar oldu¤u iddias›na hiçbir destek sa¤lamamaktad›r. Çünkü Ornithischian (kufl benzeri kalça kemerliler) gruplar›na ba¤l› dinozorlar, di¤er anatomik özellikleri aç›s›ndan hiçbir flekilde kufllara benzemez. Örne¤in k›sa bacaklara, dev bir gövdeye, z›rha benzer dev pullu bir deriye sahip olan (hatta savafl tanklar›na benzetilen) Ankylosaurus, Ornithischian grubuna ba¤l› bir kufl benzeri kalça kemerli dinozordur. Buna karfl›l›k, baz› anatomik özellikleri ile kufllara benzetilebilecek olan uzun bacakl›, k›sa ön ayaklara sahip ince yap›l› Struthiomimus ise, Saurischian (sürüngen benzeri kalça kemerliler) grubuna dahildir.111 K›sacas›, kalça kemeri yap›s› hiçbir flekilde dinozorlar ile kufllar aras›nda evrimsel bir iliflki oldu¤u iddias›na delil oluflturmamaktad›r. "Kufl benzeri kalça kemerli dinozorlar" tan›m›, sadece bir benzerlikten kaynaklanan bir tan›md›r ve iki canl› grubu aras›ndaki di¤er büyük anatomik farkl›l›klar, bu benzerli¤i evrimci bir bak›fl aç›s›yla dahi yorumlamay› imkans›z k›lmaktad›r.

92


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

Kufl Akci¤erinin Özgün Yap›s› Sürüngen-kufl evrimi senaryosunu imkans›z k›lan bir baflka neden, kufl akci¤erinin evrimle aç›klanamayan özgün yap›s›d›r. Kara canl›lar›n›n akci¤erleri "çift yönlü" bir yap›ya sahiptir: Nefes alma s›ras›nda, hava akci¤erdeki dallanm›fl kanallar boyunca ilerler ve küçük hava keseciklerinde son bulur. Oksijen-karbondioksit al›fl verifli burada gerçeklefltirilir. Ancak daha sonra, kullan›lm›fl olan bu hava, tam ters yönde hareket eder ve geldi¤i yolu izleyerek akci¤erden ç›kar, ana bronfl yoluyla da d›flar› at›l›r. Kufllarda ise, hava akci¤er kanal› boyunca "tek yönlü" hareket eder. Akci¤erlerin girifl ve ç›k›fl kanallar› birbirlerinden farkl›d›r ve bu kanallar boyunca uzanan özel hava kesecikleri sayesinde hava daimi olarak akci¤er içinde tek yönlü olarak akar. Bu sayede kufl, havadaki oksijeni kesintisiz olarak alabilir. Böylece kuflun yüksek enerji ihtiyac› karfl›lanm›fl olur. "Avien akci¤er" olarak bilinen bu özel solunum sistemi, Michael Denton taraf›ndan A Theory in Crisis adl› kitab›nda flöyle anlat›lmaktad›r: Kufllarda ana bronfl, akci¤er dokusunu oluflturan tüplere ayr›l›r. "Parabronfl" olarak adland›r›lan bu tüpler sonunda tekrar birleflerek, havan›n akci¤erler boyunca tek bir yönde devaml› ak›m› sa¤layacak sistemi meydana getirirKUfi AKC‹⁄ER‹

SÜRÜNGEN AKC‹⁄ER‹ hava girifl ç›k›fl›

hava ç›k›fl

bronfllar alveol

hava girifl parabronfllar

Kufl akci¤erleri, kara canl›lar›n›n akci¤erlerine göre tamamen ters biçimde ifller. Kara canl›lar› havay› ayn› kanaldan al›r ve verirler. Kufllarda ise, hava akci¤erde sürekli tek bir yönde hareket eder. Bu, akci¤erlerin etraf›nda bulunan özel "hava kesecikleri" taraf›ndan sa¤lanmaktad›r. Detaylar› arka sayfada görülen bu sistem sayesinde kufllar bizim gibi kesintili biçimde de¤il, sürekli olarak nefes al›rlar. Uçufl s›ras›nda yüksek miktarda oksijene ihtiyaç duyan kufllar için böyle özel bir "tasar›m" yap›lm›flt›r. Bu yap›n›n sürüngen akci¤erinden evrimleflerek ortaya ç›kmas› ise imkans›zd›r, çünkü iki farkl› akci¤er yap›s› aras›ndaki "ara" bir yap›yla nefes al›namaz.

93


nefes borusu

KUfiLARA ÖZEL SOLUNUM S‹STEM‹

ön hava kesecikleri arka hava kesecikleri akci¤er

NEFES ALIRKEN: Kuflun nefes borusundan içeri giren temiz hava, hem akci¤ere hem de akci¤erin arkas›nda bulunan arka hava keseciklerine girer. Akci¤erde bulunan kirlenmifl hava ise ön hava keseciklerine aktar›l›r. NEFES VER‹RKEN: Kufl nefes verirken, arka hava keseciklerinde biriktirilmifl olan temiz hava, akci¤erin içine dolar. Bu sistem sayesinde kuflun ci¤erlerinde temiz hava ak›m› hiç kesilmeden devam eder. Bu flemalarda çok basitlefltirilmifl halde gösterilen bu akci¤er sisteminin daha pek çok detay› vard›r. Örne¤in ci¤erlerle keseciklerin ba¤lant› noktalar›nda, havan›n do¤ru yönde akmas›n› sa¤layan özel t›kaçlar ve kapakç›klar bulunmaktad›r. Tüm bunlar, ortada çok kusursuz bir yarat›l›fl oldu¤unu göstermektedir. Bu özel sistemler, hem evrim iddias›na yönelik öldürücü bir darbedir hem de yarat›l›fl gerçe¤inin say›s›z delilinden biridir.


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

ler... Kufllardaki akci¤erlerin yap›s› ve genel solunum sisteminin çal›flmas› tümüyle kendine özgüdür. Kufllardaki bu "avien" sistemi baflka hiçbir omurgal› akci¤erinde bulunmaz. Bu sistem bütün kufl türlerinde ayn›d›r.112

Önemli olan, çift yönlü hava ak›fl›na sahip olan sürüngen akci¤erinin, tek yönlü hava ak›fl›na sahip olan kufl akci¤erine evrimleflmesinin imkans›z olufludur. Çünkü bu iki akci¤er yap›s›n›n aras›nda kalacak bir "geçifl" modeli mümkün de¤ildir. Bir canl› yaflamak için daimi nefes almak zorundad›r ve akci¤er yap›s›n› bafltan afla¤› de¤ifltirecek bir tasar›m de¤iflikli¤i mutlak ölümle sonuçlanacakt›r. Kald› ki bu de¤ifliklik evrime göre milyonlarca y›l boyunca kademe kademe gerçekleflmelidir, oysa akci¤eri çal›flmayan bir canl› birkaç dakikadan fazla yaflayamaz. Michael Denton, kufl akci¤erinin kökenine evrimci bir aç›klama getirmenin imkans›zl›¤›n› flöyle belirtir: Böyle tamamen de¤iflik bir solunum sisteminin, azar azar küçük de¤ifliklerle standart omurgal› dizayn›ndan evrimleflmifl oldu¤u iddias›, düflünülmeden ortaya at›lm›fl bir tezdir. Solunum faaliyetinin bu evrim süresince hiç aksamadan korunmas›, organizman›n hayat›n› sürdürmesi için gereklidir. En küçük bir eksik fonksiyon ölümle sonuçlanacakt›r. Kufl akci¤eri de, içinde dallanm›fl olan parabronfllar ve bu parabronfllar hava sa¤lanmas›n› garanti eden hava kesesi sistemi ile birlikte en üst düzeyde geliflmifl olana kadar ve beraberce, iç içe geçmifl mükemmel bir flekilde ifllevini yapana kadar, bir solunum organ› olarak görev yapamaz.113

K›sacas›, kara tipi akci¤erden hava tipi akci¤ere geçifl, ara geçifl safhas›nda bulunan bir akci¤erin hiçbir ifllevselli¤inin olmamas› nedeniyle mümkün de¤ildir. Bu konuda belirtilmesi gereken bir ikinci nokta, sürüngenlerin diyaframl›, kufllar›n ise diyaframs›z bir solunum sistemine sahip olmalar›d›r. Bu farkl› yap› da, yine iki akci¤er tipi aras›nda gerçekleflecek bir evrimi imkans›z k›lar. Solunumsal fizyoloji alan›nda otorite say›lan John Ruben, bu konuda flu yorumu yapar: Theropod bir dinozorun kufllara evrimleflmesi, diyafram›nda ciddi bir dezavantaj oluflmas›n› gerektirecektir, ama bu durum canl›n›n nefes alma yetene¤ini çok kritik bir biçimde s›n›rlayacakt›r... Buna neden olabilecek bir mutasyonun selektif bir avantaj sa¤lamas› imkans›z gözükmektedir.114

Kufl akci¤erinin evrime meydan okuyan bir di¤er özelli¤i, hiçbir zaman havas›z kalmayan ve kald›¤›nda "çökme" tehlikesiyle karfl›laflan

95


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Kufl akci¤eri içinde yer alan ve havan›n tek yönlü olarak hareket etmesini sa¤layan küçük "parabronfl" tüpleri. Bu tüplerin her biri 0.5 mm çap›ndad›r.

ilginç yap›s›d›r. Michael Denton, bu konuyu da flöyle aç›klar: Bu denli farkl› bir solunum sisteminin, standart omurgal› dizayn›ndan nas›l evrimleflmifl olabilece¤ini düflünmek neredeyse imkans›zd›r. Özellikle de solunum sisteminin çal›fl›r halde korunmas›n›n bir organizman›n yaflam› için ne kadar zorunlu oldu¤u düflünüldü¤ünde. Dahas›, avien akci¤erinin kendine özgü form ve fonksiyonu, daha birçok özelleflmifl adaptasyonu gerektirecektir... Çünkü öncelikle, avien akci¤eri vücut duvarlar›na s›k›ca tutturulmufltur ve hacim olarak genifllemesi mümkün de¤ildir. Öte yandan, akci¤erdeki hava tüplerinin çok dar yar›çaplar› ve bunlar›n içindeki herhangi bir s›v›n›n yüksek yüzey gerilimi nedeniyle, avien akci¤eri, di¤er omurgal›lar›n aksine, kendi içinde çökmüfl bir durumdan al›n›p yeniden havayla doldurulamaz... (Bu yüzden) Kufllarda, akci¤erin içindeki hava kesecikleri, di¤er omurgal›lar›n aksine, hiçbir zaman boflalt›lmaz. Aksine ci¤erler ilk geliflmeye bafllad›klar› andan itibaren daima ya s›v›yla (embriyo aflamas›nda) ya da havayla doludurlar.115

Yani, kufllar›n akci¤er kanallar› o kadar dard›r ki, bu akci¤erin içinde-

96


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

ki hava kesecikleri di¤er kara canl›lar›n›n ci¤erleri gibi havayla dolup boflalamaz. E¤er kufl akci¤eri bir kez tam olarak boflalsa, kufl bir daha ci¤erlerine hava çekemeyecek ya da en az›ndan bunu yapmakta çok büyük bir zorluk çekecektir. Bu yüzden akci¤erin etraf›na yerlefltirilmifl olan hava kesecikleri sürekli bir hava ak›fl› sa¤lar ve ci¤erleri havas›z kal›p sönmekten korur. Elbette ki, sürüngenlerin ve di¤er omurgal›lar›n akci¤erlerinden tamamen farkl› olan ve ola¤anüstü derecede hassas dengelere dayanan bu sistem, evrimin iddia etti¤i gibi bilinçsiz mutasyonlarla, kademe kademe geliflmifl olamaz. Denton, kufl akci¤erinin bu yap›s›n›n Darwinizm'i geçersiz k›ld›¤›n› flöyle ifade etmektedir: Kufl akci¤eri, bizleri, Darwin'in "e¤er birbirini takip eden çok say›da küçük de¤ifliklikle kompleks bir organ›n oluflmas›n›n imkans›z oldu¤u gösterilse, teorim kesinlikle y›k›lm›fl olacakt›r" fleklindeki meydan okuyufluna cevap vermeye götürmektedir.116

Kufl Tüyleri ve Sürüngen Pullar› Kufllarla sürüngenler aras›na afl›lmaz bir uçurum koyan bir baflka özellik ise, tamamen kufllara has bir yap› olan tüylerdir. Sürüngenlerin vücutlar› pullarla, kufllar›n vücutlar› ise tüylerle kapl›d›r. Kufl tüylerinin sürüngen pullar›ndan evrimleflti¤i varsay›m› tamamen temelsizdir ve fosil kay›tlar› taraf›ndan geçersiz k›l›nmaktad›r. Evrimci paleontolog Barbara Stahl flu itirafta bulunur: Tüylerin, sürüngen pullar›ndan evrimlefltikleri varsay›m›, analizlerce do¤rulanmamaktad›r... Tüylerin kompleks yap›s› göstermektedir ki, böyle bir yap›n›n sürüngen pullar›ndan evrimleflmesi ola¤anüstü derecede uzun bir zaman ve çok say›da ara geçifl formu gerektirecektir. Bu zamana dek fosil kay›tlar› böyle bir varsay›m› desteklememifltir.117

Connecticut Üniversitesi'nde fizyoloji ve nörobiyoloji profesörü olan A. H. Brush ise, "Tüyler ve pullar... genetik yap›lar›ndan geliflimlerine, morfolojilerinden doku organizasyonlar›na kadar herfleyde birbirlerinden farkl›d›rlar." diyerek ayn› gerçe¤i kabul eder.118 Dahas›, Prof. Brush'a göre "kufl tüylerinin protein yap›s› da di¤er omurgal›lar›n hiçbirinde görülmeyen, tümüyle özgün" bir yap›d›r.119 Bunun yan› s›ra, kufl tüylerinin sürüngen pullar›ndan evrimlefltikle-

97


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Evrimci paleontologlar taraf›ndan "tüylü dinozor" olarak ilan edilen, ancak böyle bir özelli¤i bulunmad›¤› sonradan ortaya ç›kan Sinosauropteryx fosili.

rini gösterebilecek hiçbir fosil delili de yoktur. Aksine, Prof. Brush'›n ifadesiyle, "tüyler fosil kay›tlar›nda sadece kufllara has bir özellik olarak bir anda belirirler".120 Sürüngenlerde kufl tüylerine köken oluflturabilecek "hiçbir epidermal (üst deriye ait) yap› ise belirlenememifltir".121 fiimdiye dek pek çok fosil üzerinde "tüylü dinozor" spekülasyonu yap›lm›fl, ama detayl› araflt›rmalar bu iddialar› yalanlam›flt›r. Ünlü kufl bilimci Alan Feduccia, "On Why Dinosaurs Lacked Feathers" (Dinozorlar›n Neden Tüylerinin Olmad›¤› Üzerine) adl› makalesinde flöyle yazar: Tüyler tamamen kufllara özgü yap›lard›r ve sürüngen pullar› ile kufl tüyleri ara-

s›nda geçifl formu oluflturabilecek hiçbir bilinen yap› yoktur. Longisquama gibi baz› örneklerde rastlanan uzunlamas›na pullar›n yap›s› hakk›nda yap›lan spekülasyonlara kat›lm›yorum. Bunlar›n tüy benzeri yap›lar oldu¤u yönünde hiçbir somut kan›t yoktur.122

SÜRÜNGEN PULLARI Sürüngenlerin vücutlar›n› kaplayan pullar, her yönüyle kufl tüylerinden farkl›d›r. Pullar tüyler gibi derinin alt›na uzanmaz, sadece canl›n›n d›fl yüzeyinde sert bir tabaka olufltururlar. Genetik, biyokimyasal ve anatomik yönlerden kufl tüyleriyle hiçbir benzerlikleri yoktur. Pullar ile tüyler aras›ndaki büyük farkl›l›k, sürüngen-kufl evrimi senaryosunu bir kez daha temelsiz b›rakmaktad›r.


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

Tüylerin Yarat›l›fl› Öte yandan, kufl tüylerinde hiçbir evrimsel süreçle aç›klanamayacak kadar kompleks bir yarat›l›fl vard›r. Tüylerin ortas›nda hepimizin bildi¤i uzun ve sert bir boru vard›r. Bu borunun her iki taraf›ndan yüzlerce tüy ç›kar. Boylar› ve yumuflakl›klar› farkl› olan bu tüyler kufla aerodinamik özellik kazand›r›r. Ancak daha da ilginç olan›, bu tüylerin her birinin üzerinde de, "tüycük" denilen ve gözle görülemeyecek kadar küçük olan çok daha küçük tüylerin bulunmas›d›r. Bu tüycüklerin üzerinde ise, "çengel" ad› verilen minik kancalar vard›r. Bu kancalar sayesinde her tüycük birbirine sanki bir fermuar gibi tutunur. Turna kuflunun tek bir tüyünün üzerinde, tüy borusunun her iki yan›nda uzanan 650 tane incecik tüy vard›r. Bunlar›n her birinde ise 600 adet karfl›l›kl› tüycük bulunur. Bu tüycüklerin her biri ise, 390 tane çengelle birbirlerine ba¤lan›r. Çengeller bir fermuar›n iki taraf› gibi birbirine kenetlenmifltir. Çengeller herhangi bir flekilde birbirinden ayr›l›rsa, kuflun bir silkinmesi veya daha a¤›r hallerde gagas›yla tüylerini düzeltmesi tüylerin eski haline dönmesi için yeterlidir. Tüylerin bu kompleks yap›s›n›n, rastlant›sal mutasyonlar sonucunda sürüngen pulundan evrimleflti¤ini savunmak, hiçbir bilimsel temeli olmayan dogmatik bir inan›fltan baflka bir fley de¤ildir. Nitekim neo-Darwinizm'in duayenlerinden biri olan Ernst Mayr, bu konuda y›llar önce flu itirafta bulunmufltur: Duyu organlar›, örne¤in bir omurgal› gözünün ya da bir kuflun tüyleri gibi kusursuzca dengelenmifl sistemlerin rastlant›sal mutasyonlar sonucunda geliflebilece¤ini varsaymak, bir insan›n inand›r›c›l›¤› üzerinde ciddi bir s›n›rlamad›r.123

Tüylerdeki bu yarat›l›fl, Charles Darwin'i de çok düflündürmüfl, hatta tavus kuflu tüylerindeki mükemmel estetik, kendi ifadesiyle Darwin'i "hasta etmifl"tir. Darwin, arkadafl› Asa Gray'e yazd›¤› 3 Nisan 1860 tarihli mektupta "Gözü düflünmek ço¤u zaman beni teorimden so¤uttu. Ama kendimi zamanla bu probleme al›flt›rd›m." dedikten sonra flöyle devam eder: "fiimdilerde ise do¤adaki baz› belirgin yap›lar beni çok fazla rahats›z ediyor. Örne¤in bir tavus kuflunun tüylerini görmek, beni neredeyse hasta ediyor."124 K›sacas›, kufl tüyleri ile sürüngen pullar› aras›ndaki büyük yap›sal farklar ve kufl tüylerinin son derece kompleks yap›s›, tüylerin pullardan evrimleflti¤i iddias›n› tümüyle temelsiz b›rakmaktad›r.

99


KUfi TÜYLER‹N‹N KOMPLEKS YAPISI

Kufl tüyleri detayl› olarak incelendi¤inde çok hassas bir tasar›m ortaya ç›kar. Her tüycü¤ün üzerinde çok daha küçük tüycükler ve bu tüycükleri birbirine tutturmaya yarayan özel çengeller vard›r. Resimlerde, kufl tüylerinin giderek daha fazla büyütülmüfl yak›n plan çekimleri yer al›yor.


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

Archæopteryx Yan›lg›s› Sürüngen-kufl evrimi konusundaki iddialar› destekleyebilecek bir fosil örne¤i soruldu¤unda, evrimci kaynaklarda hemen her zaman tek bir canl›dan söz edilir. Bu, hala ›srarla savunulan az say›daki ara geçifl formu iddialar›ndan en bilineni olan Archæopteryx isimli fosil kufltur. "Günümüz kufllar›n›n atas›" oldu¤u öne sürülen Archæopteryx, bundan yaklafl›k 150 milyon y›l önce yaflam›flt›r. Teoriye göre, Velociraptor veya Dromeosaur ismi verilen küçük yap›l› dinozorlar›n bir k›sm›, evrim geçirerek kanatlanm›fllar ve uçmaya bafllam›fllard›r. Archæopteryx, dinozor atalar›ndan ayr›lan ve yeni yeni uçmaya bafllayan ilk türdür. Oysa Archæopteryx'in fosilleri üzerinde yap›lan son incelemeler bu anlat›m›n bilimsel bir temeli olmad›¤›n› göstermektedir. Bu kufl bir ara geçifl formu de¤il, sadece günümüz kufllar›ndan biraz daha farkl› özelliklere sahip, soyu tükenmifl bir kufl türüdür. Archæopteryx'in iyi uçamayan bir "yar›-kufl" oldu¤u tezi yak›n zamana kadar evrimci kaynaklarda çok daha fazla s›kl›kla dile getirilmekteydi. Bu canl›n›n "sternum"unun, yani gö¤üs kemi¤inin olmamas›, canl›n›n uçamayaca¤›n›n en önemli kan›t› olarak gösterilmekteydi. (Gö¤üs kemi¤i, uçmak için gerekli olan kaslar›n tutundu¤u gö¤üs kafesinin alt›nda bulunan bir kemiktir. Günümüzde uçabilen veya uçamayan tüm kufllarda, hatta kufllardan çok ayr› bir familyaya ait olan uçabilen memeli yarasalarda bile bu gö¤üs kemi¤i vard›r.) Ancak 1992 y›l›nda bulunan yedinci Archæopteryx fosili bu argüman›n yanl›fl oldu¤unu gösterdi. Zira bu son bulunan Archæopteryx fosilinde evrimcilerin çok uzun zamand›r yok sayd›klar› gö¤üs kemi¤i vard›. Nature dergisinde bu yeni bulunan fosil flöyle anlat›l›yordu: Son bulunan yedinci Archæopteryx fosili, uzun zamand›r varl›¤›ndan flüphe edilen, ama hiçbir zaman ispatlanamayan dikdörtgensel bir gö¤üs kemi¤inin varl›¤›na iflaret ediyor. Bu canl›n›n uzun mesafelerde uçufl yetene¤i hala flüpheli, ama gö-

101

Archæopteryx'in uçucu bir kufl oldu¤unun önemli kan›tlar›ndan biri, asimetrik tüy yap›s›d›r. Üstte, bu canl›ya ait bir tüy fosili yer al›yor.


Berlin'de sergilenmekte olan en ünlü Archæopteryx fosili


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

¤üs kemi¤inin varl›¤› güçlü uçufl kaslar›n›n oldu¤unu gösteriyor.125

Bu bulgu, Archæopteryx'in tam uçamayan bir yar›-kufl oldu¤u yönündeki iddialar›n en temel dayana¤›n› geçersiz k›ld›. Öte yandan, Archæopteryx'in gerçek anlamda uçabilen bir kufl oldu¤unun en önemli kan›tlar›ndan bir tanesi de hayvan›n tüylerinin yap›s› oldu. Archæopteryx'in günümüz kufllar›n›nkinden farks›z olan asimetrik tüy yap›s›, canl›n›n mükemmel olarak uçabildi¤ini gösteriyordu. Ünlü paleontolog Carl O. Dunbar'›n belirtti¤i gibi, "tüylerinden dolay› bu yarat›k tam bir kufl özelli¤i gösteriyordu".126 Paleontolog Robert Carroll ise konu hakk›nda flu aç›klamay› yapar: Archaepoteryx'in uçufl tüylerinin geometrisi günümüz uçucu kufllar›n›nki ile tamamen ayn›d›r, uçucu olmayan kufllar›n ise tüyleri simetriktir. Tüylerin kanat üzerindeki düzeni de günümüz kufllar›n›nkiyle benzerdir... Van Tyne ve Berger'e göre Archaeopteryx'in kanatlar›n›n boyutu ve flekli, tavuk cinsinden kufllar, kumrular, a¤açkakanlar, çulluklar ve tüneyen ötücü kufllar›n ço¤u gibi bitki örtüsünün s›n›rl› aç›kl›klar› boyunca hareket eden kufllar›nkine benzerdir... Uçufl tüyleri en az 150 milyon y›ldan beri dura¤and›r (de¤iflmemifltir).127

Archæopteryx'in tüylerinin ortaya ç›karm›fl oldu¤u bir baflka gerçek, bu canl›n›n s›cakkanl› olufluydu. Bilindi¤i gibi sürüngenler ve dinozorlar so¤ukkanl›, yani vücut ›s›lar›n› kendileri üretmeyen, çevrenin vücut ›s›lar›n› etkiledi¤i canl›lard›r. Kufllarda bulunan tüylerin en önemli fonksiyonlar›ndan bir tanesi ise, vücut ›s›s›n› korumalar›d›r. Archæopteryx'in tüylü olmas›, bunun dinozorlar›n aksine s›cakkanl› oldu¤unu, yani vücut ›s›s›n› korumaya ihtiyac› olan gerçek bir kufl oldu¤unu gösteriyordu.

Difller, Pençeler ve Di¤er Yap›lar Evrimci biyologlar›n, Archæopteryx'i ara geçifl formu olarak gösterirken dayand›klar› en önemli iki nokta ise, bu hayvan›n kanatlar›n›n üzerindeki pençeleri ve a¤z›ndaki diflleridir. Archæopteryx'in kanatlar›nda pençeleri ve a¤z›nda diflleri oldu¤u do¤rudur, ancak bu özellikleri canl›n›n sürüngenlerle herhangi bir flekilde bir ilgisi oldu¤unu göstermez. Zira günümüzde yaflayan iki tür kuflta, Touraco corythaix ve Opisthocomus hoazin'de de dallara tutunmaya yarayan pençeler bulunmaktad›r. Ve bu canl›lar, hiçbir sürüngen özelli¤i tafl›ma-

103


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

yan, tam birer kufltur. Dolay›s›yla Archæopteryx'in kanatlar›nda pençeleri oldu¤u ve bu sebeple de bir ara form oldu¤u yolundaki iddia geçersizdir. Archæopteryx'in a¤z›ndaki diflleri de yine canl›y› bir ara form k›lmaz. Evrimciler bu difllerin bir sürüngen özelli¤i oldu¤unu öne sürerek yan›lmaktad›rlar. Çünkü difller sürüngenlerin tipik bir özelli¤i de¤ildir. Günümüzde baz› sürüngenlerin diflleri varken baz›lar›n›n yoktur. Daha da önemli olan nokta, diflli kufllar›n Archæopteryx'le s›n›rl› olmamas›d›r. Günümüzde diflli kufllar›n art›k yaflamad›klar› bir gerçektir, ancak fosil kay›tlar›na bakt›¤›m›z zaman gerek Archæopteryx ile ayn› dönemde gerekse daha sonra, hatta günümüze oldukça yak›n tarihlere kadar "diflli kufllar" olarak isimlendirilebilecek ayr› bir kufl grubunun yaflam›n› sürdürdü¤ünü görürüz. ‹flin en önemli yan› ise, Archæopteryx'in ve di¤er diflli kufllar›n difl yap›lar›n›n, bu kufllar›n sözde evrimsel atalar› olan dinozorlar›n difl yap›lar›ndan çok farkl› olmas›d›r. L. D. Martin, J. D. Stewart ve K. N. Whetstone gibi ünlü kufl bilimcilerin yapt›klar› ölçümlere göre, Archæopteryx'in ve di¤er diflli kufllar›n difllerinin üstü düzdür ve genifl kökleri vard›r. Oysa bu kufllar›n atas› oldu¤u iddia edilen theropod dinozorlar›n›n difllerinin üstü testere gibi ç›k›nt›l›d›r ve kökleri de dard›r.128 Ayn› araflt›rmac›lar, ayn› zamanda Archæopteryx ile onun sözde atalar› olan theropod dinozorlar›n›n bilek kemiklerini karfl›laflt›rm›fllar ve aralar›nda hiçbir benzerlik olmad›¤›n› ortaya koymufllard›r.129 Archæopteryx'in dinozorlardan evrimleflti¤ini iddia eden en önde gelen otoritelerinden biri olan John Ostrom'un, bu canl› ile dinozorlar aras›nda öne sürdü¤ü baz› "benzerlik"lerin ise gerçekte birer yanl›fl yorum oldu¤u S. Tarsitano, M. K. Hecht ve A. D. Walker gibi anatomistlerin çal›flmalar›yla ortaya ç›km›flt›r.130 A. D. Walker, Archaeopteryx'in kulak bölgesini de incelemifl ve kulak yap›s›n›n da günümüz kufllar› ile ayn› oldu¤unu belirtmifltir.131 Wales Üniversitesi, Biyoloji Bilimleri Enstitüsü'nden J. Richard Hinchliffe ise embriyolar üzerinde modern izotopik teknik kullanarak, kufllar›n ellerinin II, III ve IV. parmaklardan oluflurken, theropod dinozorlar›n›n I, II ve III. parmaklardan olufltu¤unu saptam›flt›r. Bu ise, Archaeopteryx-dinozor ba¤lant›s›n› savunanlar için büyük bir problemdir.132 Hinchliffe'nin araflt›rma ve gözlemleri, ünlü bilim dergisi Science'›n 1997 y›l›nda-

104


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

ki bir say›s›nda flöyle yay›nlanm›flt›r: Theropodlarla kufl kemikleri aras›ndaki homoloji, "dinozor-kökeni" hipotezi ile ilgili di¤er baz› problemleri akla getirmektedir. Bunlardan baz›lar› flunlard›r: (i) Archaeopteryx kanad› ile k›yasland›¤›nda, (vücut büyüklü¤üne göre) theropodun çok daha küçük olan ön kolu. Bu tip küçük kollar oldukça büyük bir dinozorun yerden yukar›ya do¤ru havalanmas› için ikna edici bir ön kanat de¤ildirler. (ii) Theropodlardaki bilek kemi¤i, sadece dört türde bulunmaktad›r. Theropodlar›n ço¤u çok daha fazla say›da bilek kemi¤ine ait parçalara sahiptir. Bunun Archaeopteryx ile benzerlik oluflturmas› çok zordur. (iii) Zamanlama ile ilgili bir paradoks ise, pek çok theropod dinozorun ve özellikle de kufla benzeyen dromaesaur'lar›n fosil kay›tlar›nda Archaeopteryx'den daha sonra bulunmalar›d›r.132

Hinchliffe'nin belirtti¤i "zamanlama uyumsuzlu¤u", Archaeopteryx hakk›ndaki evrimci iddialara en öldürücü darbeyi indiren gerçeklerden biridir. Amerikal› biyolog Jonathan Wells de 2000 y›l›nda yay›nlanan Icons of Evolution (Evrimin ‹konalar›) adl› kitab›nda, Archaeopteryx'in evrim ad›Günümüzde yaflayan Opisthocona adeta bir "ikona" (kutsal sembol) haline mus hoazin kuflunun kanatlar›nda da ayn› Archæopteryx gibi getirildi¤ini, oysa delillerin bu canl›n›n pençe benzeri t›rnaklar yer al›r. "kufllar›n ilkel atas›" olmad›¤›n› aç›kça gösterdi¤ini vurgular. Wells'e göre bunun göstergelerinden biri, Archaeopteryx'in atas› olarak gösterilen theropod dinozorlar›n, asl›nda Archaeopteryx'ten daha genç olmalar›d›r: "Yerde koflan koflan iki ayakl› dinozorlar, Archaeopteryx'in teorik atalar›ndan beklenebilecek baz› özelliklere sahiptirler, ama (fosil kay›tlar›nda) Archaeopteryx'ten daha sonra ortaya ç›karlar."133 Tüm bunlar, Archæopteryx'in bir ara geçifl formu olmad›¤›n›; sadece "diflli kufllar" olarak isimlendirilebilecek ayr› bir s›n›fland›rmaya ait oldu¤unu gösterir. Bu canl›y› theropod dinozorlarla iliflkilendirmek ise, son de-

105


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

rece tutars›zd›r. Amerikal› biyolog, Richard L. Deem de "Demise of the 'Birds are Dinosaurs' Theory" ("Kufllar Dinozordur" Teorisinin Sonu) bafll›kl› makalesinde, kufl-dinozor evrimi iddias› ve Archæopteryx hakk›nda flunlar› yazmaktad›r: Son çal›flmalar›n sonuçlar› göstermektedir ki, theropod dinozorlar›n elleri (ön kol kemiklerindeki) birinci, ikinci ve üçüncü hanelerden türemifltir, ama kufllar›n kanatlar›, ikinci, üçüncü ve dördüncü hanelerden türerler... 'Kufllar dinozordur' teorisiyle ilgili baflka problemler de vard›r. Theropodlar›n ön ayaklar› Archæopteryx'le k›yasla, vücutlar›na göre çok küçüktür. Bu canl›lar›n a¤›r vücutlar› da düflünüldü¤ünde, bir tür "ön-kanat" (proto-wing) gelifltirmeleri olas› gözükmemektedir. Theropod dinozorlar›n çok büyük bölümü (kufllarda bulunan) semilunatik bilek kemi¤inden yoksundur ve Archæopteryx'te hiçbir benzeri bulunmayan baz› bilek parçalar›na sahiptir. Bütün theropodlarda V1 sinirleri di¤er baz› sinirlerle birlikte kafatas›n› yandan terk eder, kufllarda ise ayn› sinirler kafatas›n› ön taraftan kendilerine ait bir delikten geçerek terk eder. Bir baflka sorun ise, theropodlar›n çok büyük k›sm›n›n Archæopteryx'ten daha sonra ortaya ç›km›fl olmalar›d›r."134

Archæopteryx ve Di¤er Eski Kufl Fosilleri Son dönemlerde bulunan baz› fosiller, Archæopteryx'le ilgili evrimci senaryonun geçersizli¤ini baflka yönlerden ortaya koymufltur. 1995 y›l›nda Çin'de Omurgal›lar Paleontolojisi Enstitüsü'nde araflt›rmalar yapan Lianhai Hou ve Zhonghe Zhou adl› iki paleontolog, Confuciusornis olarak isimlendirdikleri yeni bir fosil kufl keflfettiler. Archæopteryx ile ayn› yafltaki (yaklafl›k 140 milyon y›ll›k) bu kuflun diflleri yoktu, gagas› ve tüyleri ise günümüz kufllar›yla ayn› özellikleri göstermekteydi. ‹skelet yap›s› da günümüz kufllar›yla ayn› olan bu kuflun kanatlar›nda, Archæopteryx'te oldu¤u gibi pençeler vard›. Kuyruk tüylerine destek olan "pygostyle" isimli yap› bu kuflta da görülüyordu.135 K›sacas›, evrimciler taraf›ndan tüm kufllar›n en eski atas› say›lan ve yar›–sürüngen kabul edilen Archæopteryx'le ayn› yaflta olan bu canl›, günümüz kufllar›na çok benziyordu. Bu gerçek, Archæopteryx'in bütün kufllar›n ilkel atas› oldu¤u yönündeki evrimci tezlerle çelifliyordu.Çin'de Kas›m 1996'da bulunan bir baflka fosil, ortal›¤› daha da kar›flt›rd›. 130 milyon yafl›ndaki Liaoningornis isimli bu kuflun varl›¤› L. Hou, L. D. Martin ve Alan Feduccia taraf›ndan Science dergisinde yay›nlanan bir makaleyle duyuruldu. Liaoningornis, günümüz

106


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

Archæopteryx ile ayn› dönemde yaflam›fl olan Confuciusornis, günümüzde yaflayan kufllarla çok büyük benzerlik gösterir.

kufllar›nda bulunan uçufl kaslar›n›n tutundu¤u gö¤üs kemi¤ine sahipti. Di¤er yönleriyle de bu canl› günümüz kufllar›ndan farks›zd›. Tek fark›, a¤z›nda difllerinin olmas›yd›. Bu durum, diflli kufllar›n, hiç de evrimcilerin iddia ettikleri gibi ilkel bir yap›ya sahip olmad›klar›n› gösteriyordu.136 Nitekim Alan Feduccia, Discover dergisinde yay›nlanan yorumunda, Liaoningornis'in, kufllar›n kökeninin dinozorlar oldu¤u iddias›n› geçersiz k›ld›¤›n› belirtmiflti.137 Archæopteryx'le ilgili evrimci iddialar› çürüten bir baflka fosil ise, Eoalulavis oldu. Archæopteryx'ten 25-30 milyon y›l daha genç, yani 120 milyon yafl›nda oldu¤u söylenen Eoalulavis'in kanat yap›s›n›n ayn›s›, günümüzdeki baz› uçan kufllarda görülüyordu. Bu da 120 milyon y›l önce, günümüzdeki kufllardan birçok yönden farks›z canl›lar›n göklerde uçmakta olduklar›n› ispatl›yordu.138 Böylece Archæopteryx ve di¤er arkaik kufllar›n birer ara geçifl formu olmad›klar› kesin bir biçimde ispatlanm›fl oldu. Fosiller, farkl› kufl türlerinin birbirlerinden evrimlefltiklerini göstermiyorlard›. Aksine, günümüz kufllar›n›n ve Archæopteryx benzeri baz› özgün kufl türlerinin beraberce yaflad›klar›n› ispatl›yorlard›. Bu kufllar›n baz›lar›n›n, örne¤in Confuciusornis veya Archæopteryx'in soylar› tükenmifl, günümüze ancak az say›daki kufl gelebilmiflti.

107


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Archaeoraptor: Dino-Kufl Sahtekarl›¤› Evrim teorisinin savunucular›, Archæopteryx'te arad›klar›n› bulamad›klar›ndan olacak, 1990'l› y›llarda di¤er baz› fosillere ümit ba¤lad›lar ve bir seri "dino-kufl fosili" iddias› bu y›llarda dünya medyas›nda boy gösterdi. Ancak bu iddialar›n birer yanl›fl yorum ve hatta sahtekarl›k örne¤i olduklar› da k›sa sürede anlafl›ld›. "Dino-kufl" iddialar›n›n ilk örne¤i, 1996 y›l›nda büyük bir medya propagandas› ile gündeme getirilen "Çin'de bulunan tüylü dinozor fosilleri" hikayesiydi. Sinosauropteryx ad› verilen bir sürüngen fosili bulunmufltu, ancak fosili inceleyen baz› evrimci paleontologlar bunun bilinen sürüngenlerin aksine kufl tüylerine sahip oldu¤unu ileri sürdüler. Oysa bir y›l sonra yap›lan incelemelerde, fosilin gerçekte kufl tüyüne benzer hiçbir yap›ya sahip olmad›¤› anlafl›ld›. Science dergisinde yay›nlanan "Plucking the Feathered Dinosaur" (Tüylü Dinozorun Tüylerini Yolmak) bafll›kl› bir makalede, evrimci paleontologlar taraf›ndan "tüy" olarak alg›lanan yap›lar›n gerçekte tüylerle ilgisiz oldu¤u belirtiliyordu: Bir y›l önce, paleontologlar "tüylü dizonor"a ait foto¤raflar›n ortaya ç›kmas›yla heyecan yaflam›fllard›. Çin'in Yixian bölgesinde bulunan Sinosauropteryx adl› fosil, New York Times'›n ön sayfas›nda yay›nlanm›fl ve kufllar›n kökeninin dinozorlar oldu¤una dair etkili bir delil olarak sunulmufltu. Ama geçti¤imiz ay Chicago'daki omurgal›lar paleontolojisi toplant›s›nda verilen hüküm daha farkl› oldu: Fosil örneklerini inceleyen yar›m düzine Bat›l› paleontolog, bu yap›lar›n modern tüyler olmad›¤›n› söylediler... Kansas Üniversitesi paleontolo¤u Larry Martin, bu yap›lar›n y›pranm›fl kolajen fiberleri oldu¤unu ve kufllarla hiçbir iliflkisi olmad›¤›n› belirtti.139

Daha büyük bir dino-kufl furyas› ise 1998 y›l›nda patlak verdi. National Geographic dergisi, Temmuz 1998 say›s›nda, kufllar›n dinozorlardan evrimleflti¤i iddias›n›n art›k sa¤lam bir fosil kan›t›na dayand›¤›n› ileri sürüyordu. Çin'de bulundu¤u belirtilen fosile makalede genifl yer ayr›l›yor, fosilin kufl ve dinozor özelliklerini birarada tafl›d›¤› savunuluyordu. Makaleyi kaleme alan National Geographic yazar› Christopher P. Sloan, fosil hakk›nda yapt›¤› yoruma o kadar inanm›flt› ki, "insanlar›n memeli oldu¤unu nas›l kendimizden emin flekilde söyleyebiliyorsak, art›k kufllar›n theropod (dinozor) oldu¤unu da ayn› flekilde söyleyebiliriz" diyordu. 125 milyon y›l önce yaflad›¤› söylenen bu türe, hemen bilimsel bir isim de verilmiflti: Archaeoraptor liaoningensis.140

108


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

Oysa fosil, befl farkl› fosilin birbirine ustaca eklenmesiyle üretilmifl sahte bir fosildi! Aralar›nda üç paleontolo¤un da bulundu¤u bir grup araflt›rmac›, bir y›l kadar sonra, bilgisayar tomografisinin yard›m›yla sahtekarl›¤› kan›tlad›lar. Dino-kufl asl›nda Çinli bir evrimcinin eseriydi... Çinli amatörler, yap›flkan ve harçlar kullanarak 88 kemik ve tafltan dino-kufl oluflturmufltu. Archaeraptor'un ön k›sm› tek bir kufla ait fosildi, ancak dinozorun kuyru¤uyla birlikte beden k›sm›nda dört ayr› türden kemikler vard›. ‹flin ilginç yan›, National Geographic dergisinin böylesine basit bir sahtekarl›¤› hiç flüphelenmeden yay›nlam›fl ve hatta buna dayanarak "kufllar›n evrimi" senaryolar›n›n kan›tland›¤›n› ileri sürmüfl olmas›yd›. ABD'deki ünlü Smithsonian Institution Do¤a Tarihi Müzesi'nden Dr. Storrs Olson, bu fosilin sahte oldu¤una dair daha önceden National Geographic'i uyard›¤›n›, ancak dergi yönetiminin bunu tamamen göz ard› etti¤ini söylüyordu. Olson'a göre, "zaten National Geographic, uzun zamand›r sansasyonal, desteksiz ve tabloid habercilik yaparak seviyesini düflürmüfl durumdayd›."141 Olson, National Geographic bünyesindeki Peter Raven adl› bilim adam›na yazd›¤› afla¤›daki mektupta, derginin "tüylü dinozorlar" furyas›n›n perde arkas›n› çok detayl› olarak anlat›yordu: National Geographic'in Temmuz 1998 say›s›nda yay›nlanan, "Dinozorlar Kanatlan›yor" (Dinosaurs Take Wing) bafll›kl› makalenin yay›nlanmas›ndan k›sa süre önce, (makaleyi haz›rlayan) Christopher P. Sloan'›n foto¤rafç›s› olan Lou Mazzatenta beni National Geographic Society'e ça¤›rd›, Çin'de bulunan fosillerin foto¤raflar›n› gösterdi ve bunlar hakk›nda yay›nlanacak hikaye ile ilgili yorumlar›m› sordu. O zaman, National Geographic'in göstermek istedi¤i tablodan çok daha farkl›, alternatif bak›fl aç›lar› oldu¤unu söyleyerek itiraz ettim, ama sonunda aç›kça gördüm ki, National Geographic, kufllar›n dinozorlardan evrimleflti¤i dogmas› d›fl›nda baflka hiçbir fleye ilgi duymuyordu.

109

National Geographic dergisinin kufllar›n evrimi senaryosunun delili olarak tan›tt›¤› Archaeoraptor adl› "dinokufl"un, bir y›l sonra sahte bir fosil oldu¤u ortaya ç›kt›.


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Sloan'›n makalesi (kufl-dinozor ba¤lant›s› yönündeki) ön yarg›y› tamamen yeni bir boyuta yükseltmekte ve büyük ölçüde do¤rulanmam›fl veya belgelendirilmemifl bilgilere dayanarak, haberleri aktarmak yerine onlar› "üretmekte"dir. "‹nsanlar›n memeli olduklar›n› ne kadar güvenle söyleyebiliyorsak, kufllar›n birer theropod (iki ayakl› dinozor) oldu¤unu da o kadar güvenle söyleyebiliriz" fleklindeki basit cümlesi, bir veya bir grup bilim adam›n›n fikri olarak dahi gösterilmemekte, sadece "editöryel propaganda" olarak kalmaktad›r. Bu melodramik iddia, asl›nda embriyoloji ve karfl›laflt›rmal› anatomi alan›nda yap›lan yeni çal›flmalarla çürütülmüfltür, ama, elbette, bunlar (National Geographic makalesinde) hiç belirtilmemektedir. Daha da önemlisi, Sloan'›n makalesinde çizimi yap›lan ve kufl tüyleri oldu¤u iddia edilen yap›lar›n hiçbirinin kufl tüyü oldu¤u kan›tlanm›fl de¤ildir. Bunlar›n bu flekilde oldu¤unu iddia etmek, bir gerçe¤i dile getirmek de¤il, sadece bir temenni ifadesidir. Sayfa 103'te yer alan "içi bofl, saç benzeri yap›lar ilkel kufl tüylerini (protofeathers) karakterize ediyor" fleklindeki ifade saçmal›kt›r, çünkü "ilkel kufl tüyleri" sadece teorik bir varsay›md›r ve dolay›s›yla bunlar›n iç yap›s› daha da hipotetiktir. National Geographic Society'de (National Geographic Derne¤i) halen gösterimde olan tüylü dinozorlar sergisi furyas› daha da kötüdür ve birçok et yiyici dinozorun kufl tüylerine sahip oldu¤u yönündeki aldat›c› iddiay› ileri sürmektedir. Tart›flmas›z bir dinozor olan Deinonychus hakk›nda yap›lan bir maket ve bebek tyrannosaurlar hakk›nda yap›lan çizimlerde bu canl›lar tüylerle kapl› gibi gösterilmektedir. Bunlar›n hepsi hayalidir ve bilim kurgu d›fl›nda herhangi bir yerleri yoktur... Sayg›lar›mla, Storrs L. Olson Kufllar Bölümü Baflkan› Smithsonian Enstitüsü, Do¤a Tarihi Ulusal Müzesi 142

Bu fosil sahtekarl›¤›n›n gösterdi¤i iki önemli gerçek vard›r: Birincisi, evrim teorisine kan›t bulma aray›fl› içinde kolayl›kla sahtekarl›¤a baflvurabilecek insanlar vard›r. ‹kincisi, evrim teorisini topluma empoze etme gibi bir misyon yüklenmifl olan baz› "bilim dergileri", evrim teorisi lehinde kullanabileceklerini düflündükleri bulgular›, yanl›fl olma veya baflka türlü yorumlanabilme olas›l›klar›n› tamamen göz ard› ederek, propaganda malze-

110


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

mesi haline getirmektedirler. Yani bilimsel de¤il dogmatik davranmakta, inançla ba¤l› olduklar› evrim teorisini savunabilmek için bilimden kolayca taviz vermektedirler. Konunun bir di¤er önemli yönü ise, kufllar›n dinozorlardan evrimleflti¤i tezine hiçbir kan›t bulunamay›fl›d›r. Kan›t bulunamad›¤› için sahtesi yap›lmakta veya mevcut kan›tlar çarp›t›larak yorumlanmaktad›r. Gerçekte ise, kufllar›n bir baflka canl› s›n›f›ndan evrimleflmifl olabilece¤ine dair hiçbir kan›t yoktur. Aksine kan›tlar, kufllar›n yeryüzünde kendi özgün vücut yap›lar›yla ortaya ç›kt›klar›n› göstermektedir.

Böceklerin Kökeni Kufllar›n kökeninden söz ederken, evrimci biyologlar›n bu konuda ortaya att›klar› "cursorial teori"den söz etmifltik. O zaman da belirtti¤imiz gibi cursorial teori, sürüngenlerin nas›l olup da "kanatland›klar›" sorusu karfl›s›nda, "ön ayaklar› ile sinek avlamaya çal›flan sürüngenler"den söz etmektedir. Bu spekülatif teoriye göre, söz konusu sürüngenler sinek avlamaya çal›fl›rken ön ayaklar›n› zamanla kanatlara dönüfltürmüfllerdir. Bu teorinin hiçbir bilimsel bulguya dayanmad›¤›n› da belirtmifltik. Ancak bu teoriyle ilgili olan ve de¤inmedi¤imiz önemli bir nokta daha vard›r: Zaten uçmakta olan sinekler. Acaba sinekler nas›l olmufl da kanatlanm›fllard›r? Ve genel olarak, sinekler s›n›flamas›n› da içine alan böceklerin kökeni nedir? Böcekler, canl› s›n›flamas›nda, artropodlar (eklem bacakl›lar) filumunun içinde yer alan Insecta alt-filumunu olufltururlar. En eski böcek fosilleri, Devonian Devri'ne (410-360 milyon y›l önce) aittir. Daha sonraki Pennsylavanian Devri'nde (325-286 milyon y›l önce) ise çok say›da farkl› böcek türü bir anda ortaya ç›kar. Örne¤in hamam böcekleri aniden ve bugünkü yap›lar›yla belirir. Amerikan Do¤a Tarihi Müzesi'nden Betty Faber, "350 milyon y›l öncesine ait hamam böce¤i fosillerinin bugünkülerle ayn› oldu¤unu" bildirmektedir.143 Örümcek, kene ve k›rkayak gibi canl›lar gerçekte böcek de¤ildir, ama ço¤unlukla böcek olarak an›l›r. American Association for the Advancement of Science'›n 1983'teki y›ll›k toplant›s›nda, bu canl›larla ilgili çok önemli fosil bulgular› sunulmufltur. Örümcek, kene ve k›rkayaklara ait olan 380 milyon y›ll›k bu fosillerin ilginç özelli¤i ise, yaflayan örneklerinden farks›z

111


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

ABD'nin Kansas eyaletinde bulunan bu Acantherpestes major türü k›rkayak, yaklafl›k 300 milyon y›l yafl›ndad›r ve günümüzdeki k›rkayaklardan farks›zd›r.

145 milyon y›ll›k sinek fosili. Çin'in Liaoning bölgesinde bulunan bu fosil ile ayn› türe ait yaflayan sinekler aras›nda fark yoktur.

Kanatl› böcekler, fosil kay›tlar›nda bir anda ortaya ç›karlar ve ilk belirdikleri anda bugünkü kusursuz yap›lar›na zaten sahiptirler. Üstteki 320 milyon y›ll›k yusufçuk fosili, bilinen en eski yusufçuktur ve günümüzdekilerden farks›zd›r. Hiçbir "evrim" yaflanmam›flt›r.

olufludur. Bulgular› inceleyen bilim adamlar›ndan biri, fosiller hakk›nda "sanki dün ölmüfl gibiler" yorumunu yapm›flt›r.144 Uçan böcekler, yani sinekler de fosil kay›tlar›nda bir anda ve kendilerine özgü yap›lar›yla ortaya ç›kar. Örne¤in Pennsylvanian Devri'ne ait çok say›da yusufçuk fosili bulunmufltur. Ve bu yusufçuklar günümüzdekilerle tamamen ayn› yap›ya sahiptir. Burada ilginç olan bir nokta, yusufçuklar gibi sineklerin, kanats›z bö-

112


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

cek türleriyle bir anda ortaya ç›kmalar›d›r. Bu da, kanats›z böceklerin zamanla kanatlanarak sineklere evrimlefltikleri yönündeki varsay›m› geçersiz k›lar. Robin Wootton ve Charles P. Ellington, Biomechanics in Evolution adl› kitapta yer alan bir makalelerinde bu konuda flöyle yazarlar: Böcekler, Orta ve Üst Carboniferous Devirleri'nde ilk kez ortaya ç›kt›klar›nda birbirlerinden çok farkl›d›r ve büyük bir bölümü de kanatl›d›r. Birkaç tane kanats›z ve daha ilkel böcek vard›r, ama hiçbir ara form bilinmemektedir.145

Fosil kay›tlar›nda bir anda ortaya ç›kan sineklerin önemli bir özellikleri de ola¤anüstü uçufl teknikleridir. ‹nsan saniyede 10 kere bile kolunu aç›p kapayamazken, bir sinek saniyede ortalama 500 kez kanat ç›rpma yetene¤ine sahiptir. Üstelik her iki kanad›n› efl zamanl› olarak ç›rpar. E¤er kanatlar›n titreflimi aras›nda en ufak bir uyumsuzluk olsa sinek dengesini yitirecektir, ama hiçbir zaman böyle bir uyumsuzluk olmaz. R. Wootton, "Sinek Kanatlar›n›n Mekanik Tasar›m›" bafll›kl› bir makalede flöyle yazar: Sinek kanatlar›n›n iflleyiflini ö¤rendikçe, sahip olduklar› tasar›m›n ne denli hassas ve kusursuz oldu¤unu daha iyi anl›yoruz... Son derece elastik özelliklere sahip parçalar, havan›n en iyi bi320 milyon y›ll›k bu hamam böceçimde kullan›labilmesi için, gerekli kuvvetler ¤i fosili ile günümüzde yaflayan karfl›s›nda gerekli esnekli¤i gösterecek biçimde örnekleri aras›nda fark yoktur. hassasiyetle biraraya getirilmifllerdir. Sinek kanatlar›yla boy ölçüflebilecek teknolojik bir yap› yok gibidir.146

Bu denli kusursuz bir yarat›l›fla sahip canl›lar›n, yeryüzünde bir anda ortaya ç›kmalar›n›n elbette evrimle aç›klanmas› imkans›zd›r. Bu nedenle Paul Pierre Grassé, "Böceklerin kökeni konusunda tam bir karanl›k içindeyiz." demektedir.147 Böceklerin kökeni, aç›kça tüm canl›lar› Allah'›n yaratt›¤› gerçe¤ini do¤rulamaktad›r.

Memelilerin Kökeni Evrim teorisi, daha önce de belirtti¤imiz gibi, denizden evrimleflerek ç›kan hayali birtak›m canl›lar›n sürüngenlere dönüfltü¤ünü, kufllar›n da sürüngenlerin evrimleflmesiyle olufltu¤unu iddia eder. Ayn› senaryoya

113


Amber (reçine) içinde yakalanarak fosilleflmifl 35 milyon y›ll›k sinek. Balt›k Denizi yak›nlar›nda bulunan bu fosil de yine günümüzde yaflayan örneklerinden farks›z.


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

göre sürüngenler yaln›zca kufllar›n de¤il, ayn› zamanda memelilerin de atas›d›r. Ancak bu iki canl› s›n›flamas› aras›nda çok büyük farklar vard›r. Memeliler s›cakkanl› hayvanlard›r (vücut ›s›lar›n› kendileri üretir ve sabit tutarlar), yavrular›n› do¤ururlar, emzirirler ve vücutlar› tüylerle kapl›d›r. Sürüngenler ise so¤ukkanl›d›r (›s› üretemezler ve vücut ›s›lar› d›flardaki havaya göre de¤iflir), yumurtlayarak ço¤al›rlar, yavrular› emzirme gibi bir özellikleri yoktur ve vücutlar› pullarla kapl›d›r. Acaba nas›l olmufltur da, bir sürüngen, vücut ›s›s› üretmeye bafllam›fl, bu ›s›y› kontrol edecek bir terleme mekanizmas› oluflturmufl, pullar›n› tüylerle de¤ifltirmifl ve süt salg›lamaya bafllam›fl olabilir? Evrim teorisinin memelilerin kökenine aç›klama getirebilmesi için öncelikle bu sorulara tatmin edici bilimsel cevaplar bulmas› gerekmektedir. Oysa evrimci kaynaklara bakt›¤›m›zda, ya bu konuda ›srarl› bir sessizlik oldu¤unu ya da tümüyle hayali ve bilim d›fl› senaryolar anlat›ld›¤›n› görürüz. Bu senaryolardan biri flöyledir: So¤uk bölgelerde yaflayan baz› sürüngenler, vücutlar›n› ›s›tacak bir yöntem gelifltirdiler... Pullar› giderek daha sivri hale geldi ve sonunda tüylere evrimleflti. Bu arada gerçekleflen bir di¤er adaptasyon ise terlemenin geliflmesi oldu; bu, canl›ya gerekti¤inde suyun buharlaflmas› sayesinde vücudunu so¤utma imkan› veriyordu. Bu arada beklenmedik bir biçimde, baz› yavrular beslenmek için annelerinin vücudunda oluflan teri yalamaya bafllad›lar. Baz› ter bezleri bu nedenle giderek daha zengin bir salg› salg›lamaya bafllad›lar ve bu salg› sonunda süt haline dönüfltü. Bu sayede bu ilk memelilerin yavrular› hayata daha iyi bir bafllang›ç yapt›lar.148

Yukar›da anlat›lan bu senaryo, bir hayal gücü zorlamas›ndan baflka bir fley de¤ildir. Çünkü bu anlat›lanlar›n ne gerçekleflti¤ine dair bir delil vard›r, ne de böyle bir fleyin gerçekleflmesi mümkündür. Bir canl›n›n, annesinin vücudundaki teri "yalayarak" ortaya süt gibi son derece iyi hesaplanm›fl, besleyici de¤eri çok iyi ayarlanm›fl bir besini ortaya ç›kard›¤›n› öne sürmesi, son derece ak›l d›fl› bir iddiad›r. Bu gibi senaryolar›n üretilmesinin nedeni, memeliler ve sürüngenler aras›nda gerçekte afl›lmaz uçurumlar bulunmas›d›r. Bu uçurumlar›n bir baflka örne¤i, sürüngenlerin ve memelilerin çene yap›lar›d›r. Memelilerde alt çenede tek bir kemik vard›r ve difller bu kemi¤in üzerine oturur. Sürüngenlerde ise alt çenenin her iki yan›nda üçer tane küçük kemik bulunur. Bir baflka temel farkl›l›k, tüm memelilerin orta kulaklar›nda üç tane

115


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Do¤a tarihi müzelerinde sergilenen on milyonlarca y›ll›k memeli fosilleri ile bugün yaflayan örnekleri aras›nda hiçbir fark yoktur. Dahas› bu fosiller, yeryüzü tabakalar›nda, daha önceki türlerle aralar›nda hiçbir ba¤lant› olmadan bir anda ortaya ç›karlar.

kemik (örs, üzengi ve çekiç kemikleri) bulunmas›d›r; buna karfl›l›k tüm sürüngenlerde orta kulakta tek bir kemik yer al›r. Evrimciler, sürüngen çenesinin ve sürüngen kula¤›n›n aflamal› olarak memeli çenesine ve kula¤›na dönüfltü¤ünü iddia ederler. Bu dönüflümün hangi aflamalarla gerçekleflti¤i sorusu ise cevaps›zd›r. Özellikle tek kemikten oluflan bir kula¤›n üç kemikli hale nas›l dönüfltü¤ü ve iflitme duyusunun bu s›rada nas›l devam etti¤i, asla cevaplanamayan bir sorudur. Tüm bunlar, sürüngenlerin memelilere evrimleflti¤i yönündeki varsay›m›n hiçbir bilimsel temeli olmad›¤›n› göstermektedir. Nitekim sürüngenlerle memelileri birbirine ba¤layabilecek tek bir ara form fosili dahi bulunamam›flt›r. Bu yüzden Roger Lewin, "ilk memeliye nas›l geçildi¤i hala bir s›rd›r" demek zorunda kal›r.149 20. yüzy›l›n en büyük evrim otoritelerinden ve neo-Darwinist teorinin kurucular›ndan biri olan George Gaylord Simpson ise, evrim teorisi aç›s›ndan çok flafl›rt›c› olan bu gerçe¤i flöyle ifade eder: Dünya üzerindeki yaflam›n en ak›l kar›flt›r›c› olay›, Mezozoik Ça¤›'n›n, yani sürüngenler devrinin, memeliler devrine aniden de¤iflmesidir. Sanki bütün baflrol oyunculu¤unun çok say›da ve türdeki sürüngenler taraf›ndan üstlenildi¤i bir oyunun perdesi bir anda indirilmifltir. Perde yeniden aç›ld›¤›nda ise, bu kez baflrolünde memelilerin yer ald›¤› ve sürüngenlerin bir kenara itildi¤i yepyeni bir devir bafllam›flt›r. Ortaya ç›kan memelilerin bir önceki devre ait izleri ise yok gibidir.150

116


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

Dahas›, aniden ortaya ç›kan memeliler birbirlerinden çok farkl›d›r. Yarasa, at, fare ve balina gibi son derece farkl› canl›lar›n hepsi memelidir ve ayn› jeolojik dönemde ortaya ç›km›fllard›r. Bu canl›lar›n aralar›nda evrimsel bir ba¤ kurmak, en genifl hayal gücü için bile imkans›zd›r. Evrimci zoolog Eric Lombard, Evolution (Evrim) adl› dergide flöyle yazar: Memeliler s›n›f› içinde evrimsel akrabal›k iliflkileri (filogenetik ba¤lar) kurmak için bilgi arayanlar, hayal k›r›kl›¤›na u¤rayacakt›r.151

K›sacas› memelilerin kökeni, di¤er canl› gruplar›nda oldu¤u gibi, evrim teorisiyle hiçbir flekilde aç›klanamamaktad›r. George Gaylord Simpson, bu gerçe¤i uzun y›llar önce flöyle itiraf etmifltir: Bu, memelilerin 32 ayr› tak›m›n›n hepsi için geçerlidir... Her tak›m›n bilinen en eski ve en ilkel üyesi, bu tak›ma ait temel karakterlerin hepsine zaten sahiptir ve hiçbir durumda bir tak›mdan bir di¤erine do¤ru ilerleyen devaml› bir geliflim bilinmemektedir. Ço¤u örnekte farkl›l›k o kadar keskin ve boflluk o kadar büyüktür ki, tüm bir tak›m›n kökeni spekülatif ve son derece tart›flmal›d›r... Ara formlar›n bu sistemli yoklu¤u, sadece memelilere has de¤ildir ve paleontologlar›n uzun zamand›r fark etti¤i gibi neredeyse evrensel bir olgudur. Bu olgu, omurgal› ya da omurgas›z neredeyse tüm hayvan s›n›flar› ve tüm tak›mlar için geçerlidir. Aç›kças› ayn› olgu, bitkilerin farkl› kategorileri için de söz konusudur.152

At›n Evrimi Efsanesi Memelilerin kökeni konusu içinde önemli bir yer tutan bafll›k, uzunca bir zamand›r evrimci kaynaklar›n bafl tac› ettikleri "at›n evrimi" efsanesidir. Bu bir efsanedir, çünkü bilimsel bulgulara de¤il, hayal gücüne dayan›r. "At›n evrimi"ni sembolize etti¤i iddia edilen flemalar, yak›n bir zamana kadar, evrim teorisine kan›t olarak gösterilen fosil s›ralamalar›n›n en bafl›nda gelmekteydi. Oysa bugün pek çok evrimci, at›n evrimi senaryosunun geçersizli¤ini aç›kça kabul etmektedir. Kas›m 1980'de Chicago Do¤a Tarihi Müzesi'nde 150 evrimcinin kat›ld›¤›, dört gün süren ve kademeli evrim teorisinin sorunlar›n›n ele al›nd›¤› bir toplant›da söz alan evrimci Boyce Rensberger, at›n evrimi senaryosunun fosil kay›tlar›nda hiçbir dayana¤› olmad›¤›n› ve at›n kademeli evrimleflmesi gibi bir sürecin hiç yaflanmad›¤›n› flöyle anlatm›flt›r:

117


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Yaklafl›k 50 milyon y›l önce yaflam›fl dört t›rnakl›, tilki büyüklü¤ündeki canl›lardan bugünün daha büyük tek t›rnakl› at›na bir dizi kademeli de¤iflim oldu¤unu öne süren ünlü at›n evrimi örne¤inin geçersiz oldu¤u uzun zamand›r bilinmektedir. Kademeli de¤iflim yerine, her türün fosilleri bütünüyle farkl› olarak ortaya ç›kmakta, de¤iflmeden kalmakta, sonra da soyu tükenmektedir. Ara formlar bilinmemektedir.153

Rensberger, dürüst bir tutumla at›n evrimi senaryosundaki bu önemli açmaz› dile getirirken asl›nda tüm teorinin fosil kay›tlar›ndaki en büyük ç›kmaz›n›, "ara-geçifl formlar› ç›kmaz›"n› gündeme getirmifltir. Dr. Niles Eldredge at›n evrimi flemas› hakk›nda flunlar› söyler: Hayat›n do¤as› hakk›nda her biri birbirinden hayali bir sürü kötü hikaye vard›r. Bunun en ünlü örne¤iyse, belki 50 y›l önce haz›rlanm›fl olan ve hala alt katta duran at›n evrimi sergisidir. At›n evrimi, birbirini izleyen yüzlerce bilimsel kaynak taraf›ndan büyük bir gerçek gibi sunulmufltur. Ancak flimdi, bu tip iddialar› ortaya atan kiflilerin yapt›klar› tahminlerin, yaln›zca spekülasyon olduklar›n› düflünüyorum.154

Peki "at›n evrimi" senaryosunun nedir? Bu senaryo, Hindistan, Güney Amerika, Kuzey Amerika ve Avrupa'da de¤iflik zamanlarda yaflam›fl,

‹ngiltere Do¤a Tarihi Müzesi'nde yer alan "at›n evrimi" sergisi. Bu ve benzeri "at›n evrimi" flemalar›, farkl› devirlerde, farkl› co¤rafyalarda yaflam›fl ba¤›ms›z canl› türlerinin, son derece tarafl› bir bak›fl aç›s›yla birbirleri ard›na dizilmesiyle oluflturulur. Gerçekte "at›n evrimi"ne dair hiçbir somut bilimsel bulgu yoktur.

118


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

farkl› tür canl›lara ait fosillerin evrimcilerin hayal güçleri do¤rultusunda küçükten büyü¤e do¤ru dizilmesiyle oluflturulan flemalarla ortaya at›lm›flt›r. De¤iflik araflt›rmac›lar›n öne sürdükleri 20'den fazla de¤iflik at›n evrimi flemas› vard›r. Hepsi de birbirinden farkl› olan bu soy a¤açlar› hakk›nda evrimciler aras›nda da görüfl birli¤i yoktur. Bu s›ralamalardaki tek ortak nokta, 55 milyon y›l önceki Eosen Devri'nde yaflam›fl Eohippus (Hyracotherium) adl› köpek benzeri bir canl›n›n at›n ilk atas› oldu¤una inan›lmas›d›r. Oysa at›n milyonlarca y›l önce yok olmufl atas› olarak sunulan Eohippus, halen Afrika'da yaflayan ve atla hiçbir ilgisi ve benzerli¤i olmayan Hyrax isimli hayvan›n hemen hemen ayn›s›d›r.155 At›n evrimi iddias›n›n tutars›zl›¤›, her geçen gün ortaya ç›kan yeni fosil bulgular›yla daha aç›k olarak anlafl›lmaktad›r. Eohippus ile ayn› katmanda, günümüzde yaflayan at cinslerinin de (Equus nevadensis ve Equus occidentalis) fosillerinin bulundu¤u tespit edilmifltir.156 Bu, günümüzdeki at ile onun sözde atas›n›n ayn› zamanda yaflad›¤›n› göstermektedir ki, at›n evrimi denen sürecin hiçbir zaman yaflanmad›¤›n›n kan›t›d›r. Evrimci yazar Gordon R. Taylor, Darwinizm'in aç›klayamad›¤› konular› ele alan The Great Evolution Mystery adl› kitab›nda at serileri efsanesinin asl›n› flöyle anlat›r: Darwinizm'in belki de en ciddi zaafiyeti, paleontologlar›n, büyük evrimsel de¤ifliklikleri gösterecek olan akrabal›k iliflkilerini ve canl› s›ralamalar›n› ortaya koyamamalar›d›r... At serisi genellikle bu konuda çözüme kavuflturulmufl olan yegane örnek gibi gösterilir. Ama gerçek fludur ki, Eohippus'tan Equus'a kadar uzanan s›ralama çok tutars›zd›r. Bu s›ralaman›n, giderek artan bir vücut büyüklü¤ünü gösterdi¤i iddia edilir, ama asl›nda s›ralaman›n ileriki aflamalar›na konan canl›lar›n baz›lar› (s›ralaman›n en bafl›nda yer alan) Eohippus'tan daha büyük de¤il, daha küçüktürler. Farkl› kaynaklardan gelen türlerin biraraya getirilip ikna edici bir görüntüye sahip olan bir s›ralamada arka arkaya dizilmeleri mümkündür, ama tarihte gerçekten bu s›ralama içinde birbirlerini izlediklerini gösteren hiçbir kan›t yoktur.157

Tüm bu gerçekler, evrim teorisinin en sa¤lam delillerinden birisi gibi sunulan at›n evrimi flemalar›n›n, hiçbir geçerlili¤e sahip olmayan hayali s›ralamalar olduklar›n› ortaya koymaktad›r. Di¤er türler gibi atlar da, evrimsel bir ataya sahip olmadan var olmufllard›r.

119


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Yarasalar›n Kökeni Memeliler s›n›flamas› içinde yer alan en ilginç canl›lardan biri, kuflkusuz yegane uçan memeli cinsi olan yarasalard›r. Yarasalar› ilginç k›lan özelliklerinin bafl›nda, bu canl›lar›n sahip oldu¤u kompleks "sonar" sistemi gelir. Bu sonar sistemi sayesinde yarasalar zifiri karanl›kta, hiçbir fley görmeden son derece k›vrak ve kusursuz manevralarla uçar. Karanl›k bir odan›n zeminindeki küçücük bir t›rt›l› bile alg›lar ve avlar. Bu sonar, hayvan›n sürekli olarak yüksek frekansl› sesler yaymas›, bu seslerin yank›lar›n› analiz etmesi ve sonucunda etraf›n›n detayl› bir analizini yapmas›yla çal›flmaktad›r. Hem de canl› bu ifli ola¤anüstü bir süratle, havada uçtu¤u saniyeler boyunca kesintisiz ve kusursuz biçimde baflarmaktad›r. Yarasalar›n sonar sistemi üzerinde yap›lan araflt›rmalar, daha da flafl›rt›c› sonuçlar ortaya koymufltur. Hayvan›n alg›layabildi¤i frekans aral›¤› çok dard›r, yani ancak belli frekanstaki sesleri alg›layabilir. Ancak iflte bu noktaYarasalar›n sahip da çok önemli bir sorun ortaya ç›kmaktad›r. Doppler oldu¤u sonar sisteetkisi denen fizik kural›na göre, hareket halindeki bir mi, bugüne kadar cisme çarpan sesin frekans› de¤iflir. Bu yüzden, yarayap›lm›fl bütün teknolojik sonarlardan sa kendisinden uzaklaflmakta olan bir sine¤e do¤ru çok daha hassas ve ses dalgalar›n› yayd›¤›nda, dönen ses dalgalar› yaraverimlidir. san›n duyamayaca¤› bir aral›¤a düflecektir. Bu nedenle yarasan›n hareketli cisimleri alg›lamada büyük zorluklar yaflamas› gerekir. Ama böyle olmaz. Yarasa her türlü cismi kusursuzca alg›lamaya devam eder. Çünkü yarasa, Doppler etkisini bilirmiflcesine, hareketli cisimlere do¤ru yollad›¤› ses dalgalar›n› de¤ifltirir. Örne¤in kendisinden uzaklaflan sine¤e en yüksek frekansl› ses dalgas›n› yollar ki, ses geri döndü¤ünde duyamayaca¤› kadar düflük bir frekansa inmesin. Peki bu ayarlama nas›l gerçekleflir? Yarasan›n beyninde, sonar sistemini denetleyen iki farkl› tipte nöron (sinir hücresi) bulunmaktad›r; bunlardan biri yans›yan ultrasonu alg›lar, di¤eri baz› kaslara komut vererek yarasan›n 盤l›¤›n› oluflturur. Bu iki nöron beyinde efl güdümlü çal›fl›r; öyle ki yank›n›n frekans› de¤iflince, birinci

120


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

ABD Wyoming'de bulunmufl olan bilinen en eski yarasa fosili. 50 milyon y›ll›k bu fosil ile bugün yaflayan yarasalar aras›nda hiçbir fark yok.

nöron bunu alg›lar ve ikinci nöronu bask›layarak veya uyararak, 盤l›¤›n frekans›n›n yank›n›n frekans›na uymas›n› sa¤lar. Sonuçta yarasan›n 盤l›¤› ortam›n durumuna göre frekans de¤ifltirir ve en verimli flekilde kullan›l›r. Tüm bu sistemin evrim teorisinin "rastgele mutasyonlarla kademeli evrim" aç›klamas›na indirdi¤i darbeyi görmemek ise mümkün de¤ildir. Yarasadaki sonar sistemi son derece kompleks bir yap›d›r ve asla rastgele mutasyonlarla aç›klanamaz. Sistemin çal›flabilmesi için, tüm ayr›nt›lar›yla kusursuz olarak var olmas› zorunludur. Yarasa hem yüksek frekanslarda ses yayacak yap›ya, hem bu sesleri alg›lay›p analiz edecek organlara, hem de hareket de¤iflikliklerine göre frekans ayarlamas› yapan sisteme sahip olmal›d›r ki, sahip oldu¤u sonar ifle yaras›n. Elbette ki tüm bunlar rastlant›larla aç›klanamaz ve yarasan›n kusursuz bir biçimde yarat›ld›¤›n› gösterir. Nitekim fosil kay›tlar› da, yarasan›n yeryüzünde aniden ve bugünkü kompleks yap›s›yla ortaya ç›kt›¤›n› göstermektedir. Evrimci paleontologlar John E. Hill ve James D. Smith, Bats: A Natural History adl› kitaplar›nda bu gerçe¤i "itiraf" niteli¤inde aç›klarlar: Yarasalar›n fosil kay›tlar›, erken Eosen Devri'ne kadar uzan›r... ve befl ayr› k›tada birden tespit edilmifltir. Tüm fosil yarasalar, hatta en eskileri bile, son derece geliflmifl yarasalard›r ve dolay›s›yla karada yaflayan atalar›ndan nas›l bir ara geçiflle geldikleri konusuna hiçbir ›fl›k tutmazlar.158

Evrimci paleontolog L. R. Godfrey ise ayn› konuda flöyle yazmaktad›r: Erken Tertiryen Devri'ne ait çok say›da iyi korunmufl yarasa fosili vard›r, örne¤in Icaronycteris gibi. Ama Icaronycteris bizlere yarasalarda uçuflun evrimleflmesi hakk›nda hiçbir fley söylememektedir, çünkü bu zaten kusursuz bir biçimde uçan bir yarasad›r.159

121


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Evrimci bilim adam› Jeff Hecht de ayn› sorunu 1998 tarihli bir New Scientist makalesinde flöyle itiraf etmektedir: Yarasalar›n kökenleri bir bilmece olmufltur. En eski yarasa fosilleri dahi, 50 milyon y›l önce, bugünkü yarasalar›n kanatlar›na benzeyen kanatlara sahiptirler.160

K›sacas›, ne yarasalar›n kompleks vücut sistemlerinin evrimle ortaya ç›kmas› mümkündür, ne de fosil kay›tlar› böyle bir evrim yafland›¤›n› göstermektedir. Aksine, yeryüzünde ilk kez ortaya ç›kan yarasalar ile bugün yaflayan örnekleri ayn›d›r. Yasalar, hep yarasa olarak var olmufltur.

Deniz Memelilerinin Kökeni Balinalar ve yunuslar, "deniz memelileri" olarak bilinen canl› grubunu olufltururlar. Bu canl›lar memeli s›n›flamas›na dahildir, çünkü aynen karadaki memeliler gibi do¤urur, emzirir, akci¤erle nefes al›r ve vücutlar›n› ›s›t›rlar. Deniz memelilerinin kökeni ise, evrimciler taraf›ndan aç›klanmas› en zor olan konulardan birisidir. Ço¤u evrimci kaynakta, atalar› karada yaflayan deniz memelilerinin, uzun bir evrim süreci sonunda deniz ortam›na geçifl yapacak biçimde evrimlefltikleri öne sürülür. Buna göre, sudan karaya geçiflin tersine bir yol izleyen deniz memelileri, ikinci bir evrim sürecinin sonucu olarak tekrar su ortam›na dönmüfllerdir. Oysa bu teori hiçbir paleontolojik delile dayanmaz ve mant›ksal yönden de çeliflkilidir. Nitekim, evrimciler de uzun y›llar boyunca bu konuda sessiz kalm›fllard›r. Bu nedenle, evrimciler bu konuyla ilgili uzun bir süreden beri sessizleflmifltir. Ancak, 1990'l› y›llarda deniz memelilerinin kökeni hakk›nda yeni evrimci senaryolar ortaya ç›kt›. Bu senaryolar, 1980'lerde bulunan Pakicetus ve Ambulocetus gibi baz› yeni fosil bulgular› üzerine kuruldu. Dört ayakl› ve kara canl›s› olduklar› aç›kça belli olan bu soyu tükenmifl memelilerin balinalar›n atas› oldu¤u iddia edildi ve böylece birçok evrimci kaynak onlar› "yürüyen balinalar" olarak adland›rmakta tereddüt etmedi. (Gerçekte bu canl›n›n tam ad›, "yürüyen ve yüzen balina" anlam›na gelen Ambulocetus natans'd›r) National Geographic dergisi ise Kas›m 2001 say›s›nda "Balinalar›n Evrimi" senaryosunu gündeme getirdi. Senaryo, bilimsel delillerin de¤il evrimci ön yarg›lar›n üzerine kurulmufltu.

122


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

Yürüyen Balina Masal› Uzun ismi Pakicetus inachus olan bu soyu tükenmifl memeliye ait fosiller, ilk kez 1983 y›l›nda gündeme geldi. Fosili bulan P. D. Gingerich ve yard›mc›lar›, canl›n›n sadece kafatas›n› bulmufl olmalar›na ra¤men, hiç çekinmeden onun bir "ilkel balina" oldu¤unu iddia ettiler. Oysa fosilin "balina" olmakla yak›ndan-uzaktan bir ilgisi yoktu. ‹skeleti, bildi¤imiz kurtlara benzeyen dört ayakl› bir yap›yd›. Fosilin bulundu¤u yer, paslanm›fl demir cevherlerinin de bulundu¤u ve salyangoz, kaplumba¤a veya timsah gibi kara canl›lar›n›n da fosillerini bar›nd›ran bir bölgeydi; yani bir deniz yata¤› de¤il, kara parças›yd›. Peki dört ayakl› bir kara canl›s› olan bu fosil, neden "ilkel balina" olarak ilan edilmifltir? Sadece difllerindeki ve kulak kemiklerindeki baz› ayr›nt›lar nedeniyle! Oysa bu özellikler Pakicetus ile balinalar aras›nda bir iliflki kurmak için kan›t olamaz. Canl›lar aras›nda anatomik benzerliklerinden yola ç›k›larak kurulmak istenen bu gibi teorik iliflkilerin ço¤unun son derece çürük oldu¤unu evrimciler de kabul etmektedirler. E¤er Avustralya'da yaflayan gagal› bir memeli olan Platypuslar ve ördekler soylar› tükenmifl canl›lar olsalard›, evrimciler ayn› mant›kla (gaga benzerli¤inden yola ç›karak) bunlar› da birbirlerinin akrabas› ilan edeceklerdi. Oysa platypus bir memeli, ördek ise bir kufltur ve aralar›nda evrim teorisine göre de bir akrabal›k kurulamaz. Evrimcilerin "yürüyen balina" ilan etti¤i Pakicetus da farkl› anatomik özellikleri bünyesinde bar›nd›ran özgün bir cinstir. Nitekim omurgal› paleontolojisinin otoritelerinden Carroll, Pakicetus'un da dahil edilmesi gereken mesonychid ailesinin "garip karakterlerden oluflan bir kombinasyon gösterdi¤ini" belirtmektedir.161 Bu tip "mozaik canl›"lar›n evrimsel bir ara form say›lamayaca¤›n›, Gould gibi önde gelen evrimciler de kabul etmektedirler. Yarat›l›fl gerçe¤ini savunan yazar Ashby L. Camp, "The Overselling of Whale Evolution" (Balina Evriminin Abart›l› Propagandas›) bafll›kl› makalesinde, Pakicetus gibi kara memelilerinin de dahil oldu¤u mesonychidler s›n›f›n›n, Archaeocetealar'›n, yani soyu tükenmifl balinalar›n atas› oldu¤u yönündeki iddian›n çürüklü¤ünü flöyle aç›klar: Evrimcilerin mesonychidlerin, Archaeocetealar'a dönüfltü¤ü konusunda ken-

123


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

NATIONAL GEOGRAPHIC'‹N Ç‹Z‹M ÇARPITMALARI Paleontologlar Pakicetus'un dört ayakl› bir kara memelisi oldu¤u kan›s›ndad›rlar. Nature dergisinde (say›. 412, 20 Eylül 2001) yay›nlanan soldaki iskelet yap›s›, bunu aç›kça göstermektedir. Bu iskelet yap›s›na dayanarak Carl Buell taraf›ndan yap›lan Pakicetus rekonstrüksiyon çizimi de (solda altta) gerçekçidir. Ama National Geographic, canl›y› "yürüyen balina olarak göstermek, bu imaji okuyucular›na empoze etmek için, Pakicetus'u yüzer halde gösteren bir çizim tercih etmifltir (altta). Çizimde Pakicetus'u "balinalaflt›rmak" için yap›lm›fl küçük çarp›tmalar hemen dikkat çekiyor: Canl› "yüzer" konumda tasvir edilmifl, arka ayaklar› geriye do¤ru çizilerek "yüzgeç" izlenimi verilmek istenmifl, ön ve arka perçeleri de yayvanlaflt›r›larak "palet"e benzetilmifl.

Gerçek Pakicetus

National Geographic'in Pakicetus çizimi

dilerinden emin davranmalar›n›n nedeni, gerçek soy ba¤lant›s›nda yer alan bir tür tan›mlayamamalar›na ra¤men, bilinen mesonychidler ve Archaeocetealar aras›nda baz› benzerlikler olmas›d›r. Ancak bu benzerlikler, özellikle de (iki grup aras›ndaki) büyük farkl›l›klar ›fl›¤›nda, bir ata iliflkisi iddia etmek için yeterli de¤ildir. Bu gibi karfl›laflt›rmalar›n oldukça subjektif olan do¤as›, flimdiye kadar pek çok farkl› memeli ve hatta sürüngen grubunun balinalar›n atas› olarak öne sürülmüfl olmas›ndan bellidir.162

124


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

Ambulocetus natans: Pençelerine Perde Geçirilen Sahte Balina Hayali balina evrimi flemas›nda Pakicetus'tan sonra gelen ikinci fosil canl›, Ambulocetus natans't›r. ‹lk kez 1994 y›l›nda Science dergisinde yay›nlanan bir makaleyle duyurulan bu fosil de, evrimciler taraf›ndan zorlama yöntemiyle "balinalaflt›r›lmak" istenen bir kara canl›s›d›r. Ambulocetus natans terimi, Latince ambulate (yürümek), cetus (balina) ve natans (yüzmek) kelimelerinin birleflmesiyle oluflturulmufltur ve "yürüyen ve yüzen balina" anlam›na gelir. Canl›n›n yürüdü¤ü aflikard›r, çünkü tüm di¤er kara memelileri gibi onun da dört aya¤›, hatta bu ayaklara ba¤l› genifl pençeleri ve arka pençelerinin ucunda toynaklar› vard›r. Ancak canl›n›n bir taraftan da suda yüzdü¤ü, daha do¤rusu yaflam›n› hem karada hem de suda (amfibi flekilde) sürdürdü¤ü iddias›n›n, evrimcilerin ön yarg›lar› d›fl›nda, hiçbir dayana¤› yoktur. Bu konuda bilimle hayal gücü aras›ndaki s›n›r› görmek için, evrim teorisinin en önde gelen savunucular›ndan biri olan ve Kas›m 2001 say›s›n› "Balinalar›n Evrimi" propagandas›na ay›ran National Geographic'in Ambulocetus rekonstrüksiyonuna bir göz atal›m. Dergide yay›nlanan Ambulocetus çizimi flöyle:

Çizime dikkat ederseniz, bir kara canl›s› olan Ambulocetus'u "balinalaflt›rmak" için yap›lm›fl iki küçük hileyi kolayl›kla fark edebilirsiniz: • Hayvan›n arka bacaklar›, yürümeye yarayan ayaklar olarak de¤il de, yüzmeye yarayan yüzgeçler gibi tasvir edilmifl. Oysa gerçekte canl›n›n bacak kemiklerini inceleyen Carroll, bu canl›n›n "kara üzerinde güçlü bir hareket yetene¤ine sahip oldu¤unu" belirtir.163 • Hayvan›n ön ayaklar›na "palet" görüntüsü verebilmek için perdeler çizilmifltir. Oysa eldeki Ambulocetus fosillerinden böyle bir sonuca varmak

125


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

mümkün de¤ildir. Gerçekte fosil kay›tlar›nda, bu gibi yumuflak dokular hemen hiçbir zaman görünmezler. Dolay›s›yla canl›n›n iskeleti d›fl›nda kalan özellikleri üzerinde yap›lan rekonstrüksiyonlar hep spekülatiftir. Bu da evrimcilere genifl bir propaganda malzemesi sunar. Ambulocetus'un üstteki çizimi üzerinde yap›lana benzer evrimci rötüfllarla, her canl›y›, istenen bir baflka canl›ya benzer gibi göstermek mümkündür. ‹sterseniz bir maymun iskeletini de, bacaklar›n› arkaya do¤ru çizip "yüzgeç" gibi göstermek ve parmaklar› aras›nda perdeler çizmek suretiyle, "balinalar›n atas› olan primat" diye sunabilirsiniz. Ambulocetus fosili üzerinde yap›lan bu çizim hilelerinin geçersizli¤i, yine National Geographic'in ayn› say›s›nda yay›nlanan afla¤›daki çizimden anlafl›labilir:

Ambulocetus fosilinin daha gerçekçi bir görünümü: Ayaklar "yüzgeç" de¤il, gerçekten ayak ve parmaklar aras›nda National Geographic'in daha önceden ekledi¤i hayali "perde"ler yok.

National Geographic, canl›n›n iskeletinin resmini yay›nlarken, ister istemez rekonstrüksiyon resimde yapt›¤› "balinalaflt›r›c›" rötüfllardan geri ad›m atmak zorunda kalm›fl. Canl›n›n ayak kemikleri, iskeletin aç›kça gösterdi¤i gibi, onu kara üzerinde tafl›yacak yap›da. Ayaklar›nda ise hayali "perde"lerden iz yok.

Yürüyen Balina Masal›n›n Geçersizli¤i Gerçekte ne Pakicetus'un ne de Ambulocetus'un balinalarla bir akrabal›klar› bulundu¤una dair hiçbir kan›t yoktur. Bunlar sadece, teorilerine göre deniz memelileri için karada yaflayan bir ata bulmak zorunda olan evrimcilerin, baz› s›n›rl› benzerliklerden yola ç›karak belirledikleri "ata aday-

126


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

lar›"d›r. Bu canl›lar›n, kendileriyle çok yak›n bir jeolojik devirde fosil kay›tlar›nda ortaya ç›kan deniz memelileri ile iliflkileri bulundu¤unu gösteren hiçbir kan›t yoktur. Evrim flemas›nda Pakicetus ve Ambulocetus'un ard›ndan söz konusu deniz memelilerine geçilmekte ve Procetus, Rodhocetus gibi Archaeocetea (soyu tükenmifl balina) türleri s›ralanmaktad›r. Söz konusu canl›lar gerçekten de suda yaflayan soyu tükenmifl memelilerdir. (Az ileride bunlara da de¤inece¤iz.) Ancak Pakicetus ve Ambulocetus ile bu deniz memelileri aras›nda çok büyük anatomik farkl›l›klar vard›r. Canl›lar›n fosilleri incelendi¤inde, birbirlerine ba¤lanan "ara form"lar olmad›klar› aç›kça görülür: • Dört ayakl› bir kara memelisi olan Ambulocetus'ta omurga, le¤en (pelvis) kemi¤inde bitmekte ve bu kemi¤e ba¤l› güçlü bacak kemikleri uzanmaktad›r. Bu tipik bir kara memelisi anatomisidir. Balinalarda ise, omurga kuyru¤a do¤ru kesintisiz devam eder ve le¤en kemi¤i bulunmaz. Nitekim Ambulocetus'tan 10 milyon y›l kadar sonra yaflad›¤› düflünülen Basilosaurus aynen bu anatomiye sahiptir. Yani tipik bir balinad›r. Tipik bir kara canl›s› olan Ambulocetus ile tipik bir balina olan Basilosaurus aras›nda ise hiçbir "ara form" yoktur. • Basilosaurus'un ve kaflalotun omurgalar›n›n alt k›sm›nda, omurgadan ba¤›ms›z küçük kemikler yer al›r. Evrimciler bunlar›n "körelmifl bacaklar" oldu¤u iddias›ndad›r. Oysa söz konusu kemikler Basilosaurus'ta "çiftleflme konumunu almaya yard›mc› olmakta", kaflalotta ise "üreme organlar›na destek olmakta"d›r.164 Zaten oldukça önemli bir fonksiyon üstlenmifl olan iskelet parçalar›n›, bir baflka fonksiyonun "körelmifl organ›" olarak tan›mlamak, evrimci ön yarg›dan baflka bir fley de¤ildir. Sonuçta, deniz memelilerinin, kara memelileri ile aralar›nda bir "ara form" olmadan, özgün yap›lar›yla ortaya ç›kt›klar› gerçe¤i de¤iflmemifltir. Ortada bir evrim zinciri yoktur. Robert Carroll, bu gerçe¤i istemeden ve evrimci bir dille de olsa, flöyle kabul eder: "Do¤rudan balinalara uzanan bir mesonychid çizgisi tan›mlamak mümkün de¤ildir."165 Balinalar konusunda ünlü bir uzman olan Rus bilim adam› G. A. Mchedlidze de, bir evrimci olmas›na karfl›n, Pakicetus, Ambulocetus natans ve benzeri dört ayakl› "balina atas› adaylar›"n›n bu flekilde tan›mlanmas›na kat›lmamakta ve onlar› tamamen izole bir grup olarak tarif etmektedir.166

127


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Kulak ve Burun Evrimi Hikayeleri Kara memelileri ile deniz memelileri aras›nda öne sürülecek bir evrim senaryosunun, bu canl› gruplar› aras›ndaki farkl› kulak ve burun yap›lar›na aç›klama getirmesi gerekir. Önce kulak yap›s›n› ele alal›m. Kara memelileri, biz insanlar gibi, d›fl dünyadaki sesleri kulak kepçeleri ile toplar, orta kulaktaki kemiklerle güçlendirir ve iç kulakta sinyallere çevirirler. Deniz memelilerinin ise kulaklar› yoktur. Sesleri alt çenelerindeki özel titreflim alg›lay›c› duyargalarla duyarlar. Bu iki yap› aras›nda kademeli bir evrim mümkün de¤ildir. Kendi içinde mükemmel bir duyma sisteminden, tamamen farkl› bir yap›ya sahip bir baflka sisteme kademeli evrimle geçilmesi mümkün de¤ildir. Çünkü ara aflamalar verimli olmayacakt›r. Yavafl yavafl kulaklar›yla duyma yetene¤ini yitiren, çenesiyle duyma yetene¤i ise henüz geliflmemifl bir canl› avantajl› de¤ildir. Kald› ki, söz konusu "geliflme"nin nas›l sa¤lanabilece¤i sorusu da evrim teorisini ç›kmaza sürüklemektedir. Evrimcilerin öne sürdükleri mekanizma mutasyonlard›r ve canl›lara genetik bilgi ekledikleri hiçbir zaman görülmemifl olan mutasyonlar sonucunda, deniz memelilerinin son derece kompleks alg› sistemlerine sahip olduklar›n› ileri sürmek, akla ayk›r›d›r. Nitekim fosiller ortada hiçbir evrim olmad›¤›n› göstermektedir. Pakicetus ve Ambulocetus'un kulak sistemi, karasal memelilerinki ile ayn›d›r. Sözde "evrim flemas›"nda bu iki kara memelisinin ard›ndan gelen Basilosaurus ise tipik bir balina kula¤›na sahiptir. Yani d›fl kulak kepçesiyle de¤il, çenesine gelen titreflimlerle etraf›ndaki sesleri alg›layan bir canl›d›r. Ve Pakicetus ve Ambulocetus'un kulak yap›s› ile, Basilosaurus'un kulak yap›s› aras›nda hiçbir "geçifl formu" yoktur. Benzer bir durum "kayan burun" hikayesi için de geçerlidir. Evrimci kaynaklar, Pakicetus, Rodhocetus ve günümüz gri balinas›na ait üç kafatas› iskeletini alt alta dizmekte ve bunlar›n bir "evrim süreci" oluflturduklar›n› ileri sürmektedir. Oysa üç fosilin, özellikle de Rodhocetus ve günümüz balinas›n›n burun yap›lar›, ayn› serinin ara formlar› olarak kabul edilemeyecek kadar farkl›d›r. Dahas› nefes deliklerinin burundan enseye do¤ru "yürümesi", söz konusu canl›lar›n anatomisinde çok ciddi bir "yeniden dizayn" gerektirir ki, bunun rastgele mutasyonlar yoluyla sa¤land›¤›na inanmak, hayal kurmaktan baflka bir fley de¤ildir.

128


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

National Geographic'in Lamarckç› Masallar› Asl›nda, evrimci camian›n büyük bir bölümünün canl›lar›n kökeni hakk›nda temel bir bat›l inan›fllar› vard›r ve sorun da bundan kaynaklanmaktad›r. Bu bat›l inanç, canl›lara ihtiyaç duyduklar› organlar›, biyokimyasal yap›lar› veya anatomik özellikleri kazand›ran adeta sihirli bir "do¤a gücü" oldu¤u düflüncesidir. Bunu görmek için, Kas›m 2001 tarihli National Geographic'in "Balinalar›n Evrimi" bafll›kl› yaz›s›ndaki baz› ilginç pasajlara göz atal›m: … Bu civarda bulunan balinalar›n baz› atalar›n› gözümün önüne getirmeye çal›flt›m… Her kuflakta giderek k›salan ve çelimsizleflen arka ayaklar›n› kullanarak flap›d›k flap›d›k hareket etmeye çal›fl›yorlard›… Bir yandan arka bacaklar›, di¤er yandan da gövdelerini destekleyen kalça kemikleri giderek küçülüyordu… Boyun k›sald›, böylece gövdenin ön k›sm›, suyu en az dirençle yar›p geçmeyi sa¤layan boru biçiminde bir denizalt› gövdesini and›r›r bir flekle girerken, kollar da dümen biçimini almaya bafllad›. D›fl kulaklara duyulan ihtiyac›n azalmas›yla, baz› balinalar sudaki sesleri do¤rudan alt çene kemikleriyle alg›lay›p özel ya¤ yast›klar› üzerinden iç kula¤a iletiyorlard›.

Dikkat edilirse, tüm bu anlat›mlarda, evrimci mant›k örgüsü, sadece canl›lar›n de¤iflen ortama göre de¤iflen ihtiyaçlar› oldu¤unu belirtmekte ve bu ihtiyac› bafll› bafl›na bir "evrim mekanizmas›" olarak alg›lamaktad›r: Bu mant›¤a göre kendisine az ihtiyaç duyulan organlar yok olmakta, ihtiyaç duyulan yeni organlar kendi kendine ortaya ç›kmaktad›r! Oysa biyoloji konusunda en temel bilgilere sahip olan bir kimse bile bilir ki, ihtiyaçlar›m›z organlar›m›z› kal›tsal olarak flekillendirmez. Bu, Lamarck'›n "kazan›lm›fl özelliklerin sonraki nesillere aktar›lmas›" tezinin çürümesinden bu yana, yani yaklafl›k 100 y›ld›r, bilinen kesin bir gerçektir. Ama evrimci yay›nlara bak›ld›¤›nda, hala Lamarck'›n teorisiyle düflünüyor gibidirler. E¤er kendilerine itiraz ederseniz, "hay›r biz Lamarckç› de¤iliz, kast›m›z, çevre flartlar›n›n canl›lar üzerinde evrimsel bir bask› oluflturdu¤u, bu bask› sonucunda uygun canl›lar›n seçildi¤i ve böylece türün evrimleflti¤idir" diyeceklerdir. Ama zaten konunun püf noktas› da buradad›r: Evrimcilerin "evrimsel bask›" dedikleri fley, canl›lara ihtiyaca göre yeni özellikler kazand›ramaz. Çünkü bu bask›ya cevap verece¤ini umduklar› iki sözde evrim mekanizmas›, yani do¤al seleksiyon ve mutasyonun canl›lara yeni

129


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

organlar kazand›rma özelli¤i yoktur: • Do¤al seleksiyon, sadece zaten var olan özellikleri seçebilir, yeni bir özellik üretemez. • Mutasyonlar, canl›lara genetik bilgi eklemezler, sadece mevcut genetik bilgiyi tahrip ederler. Genetik bilgi ekleyen, (dolay›s›yla yeni bir organ veya biyokimyasal yap› oluflturan) bir mutasyon asla gözlemlenmemifltir. Bu gerçekler ›fl›¤›nda National Geographic'in üstteki "flap›d›k flap›d›k hareket eden balinalar" masal›na bir kez daha bakarsak, asl›nda gerçekten de oldukça ilkel bir Lamarckç›l›k yapt›klar›n› görürüz. Dikkat edilirse National Geographic yazar› Douglas H. Chadwick, "her kuflakta giderek k›salan ve çelimsizleflen arka ayaklar"dan söz etmektedir. Acaba nas›l olur da "her kuflakta" bir canl› türünde morfolojik de¤iflim, hem de belli bir yöne do¤ru de¤iflim olabilir? Bunun için; o türün her kuflaktaki kimi temsilcilerinin bacaklar›n›n k›salmas›na neden olacak mutasyonlara u¤ramas›; bu mutasyonlar›n canl›ya baflka hiçbir zarar vermemesi; mutasyona u¤rayan bireylerin di¤erlerine göre avantajl› olup seçilmesi; bir sonraki kuflakta, ne tesadüfse yine ayn› genin ayn› noktas›n›n ayn› mutasyona u¤ramas›; bunun nesiller boyu hiç de¤iflmeden devam etmesi; tüm bunlar›n tesadüfen kusursuz gerçekleflmesi gerekir. E¤er National Geographic yazarlar› buna inan›yorlarsa, "biz sülale olarak uçmay› çok seviyoruz, o¤lum da ne tesadüf bir mutasyon geçirdi ve koltuk altlar›nda kufl tüyünü and›ran birkaç küçük yap› belirdi. Torunum da ayn› mutasyondan geçecek ve tüyleri biraz artacak, bu nesiller boyu devam edecek ve sonunda sülalemiz kanatlan›p uçacak" diyen bir insana da inanabilirler. ‹ki hikayenin saçmal›k düzeyi ayn›d›r çünkü. Bu durum, baflta belirtti¤imiz gerçe¤i, yani evrimcilerin, canl›lar›n ihtiyaçlar›n›n adeta do¤adaki sihirli bir güç taraf›ndan karfl›land›¤›na dair bat›l inanc›n› ortaya ç›karmaktad›r. Gerçekte animist kültürde yer alan "do¤aya bilinç atfetme" inanc›, ne ilginçtir ki 21. yüzy›lda "bilim" kisvesi alt›nda karfl›m›za ç›kmaktad›r. Oysa Darwinizm'in ünlü elefltirmenlerinden biri olan Fransa'n›n ünlü biyolo¤u Paul Pierre Grassé'nin belirtti¤i gibi, "hayal kurmay› yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu iflin içine dahil edilmemelidir.167 Fazla sözü edilmeden empoze edilmek istenen bir baflka senaryo da, söz konusu canl›lar›n vücut yüzeyleriyle ilgilidir. Karasal canl›lar oldukla-

130


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

r› kabul edilen Pakicetus ve Ambulocetus'un di¤er memeliler gibi tüylü bir vücuda sahip olduklar› herkesin ortak görüflüdür. Nitekim rekonstrüksiyonlarda her iki canl› s›k tüylerle çizilmektedir. Ancak daha sonraki canl›lara (yani gerçek deniz memelilerine) geçildi¤inde, birden tüyler yok olmaktad›r. Bunun evrimsel aç›klamas›, üstte anlatt›¤›m›za benzer Lamarckç› hikayelerden farkl› bir fley de¤ildir. Gerçek ise, söz konusu canl›lar›n her birinin, yaflad›klar› ortama göre en uygun biçimlerde yarat›lm›fl olduklar›d›r. Bu kusursuz canl›lar› mutasyonlarla veya daha da basit Lamarckç› hikayelerle aç›klamaya çal›flmak, ak›l d›fl›d›r. Canl›l›ktaki her özellik gibi, söz konusu canl›lar›n mükemmel sistemleri de bu canl›lar› Allah'›n yaratm›fl oldu¤u gerçe¤ini gözler önüne sermektedir.

Deniz Memelilerinin Kendi ‹çindeki Evrimi Senaryosunun Açmazlar› Bu noktaya kadar, deniz memelilerinin kara canl›lar›ndan evrimleflti¤i yönündeki evrimci senaryonun geçersizli¤ini inceledik. Bilimsel bulgular, evrimcilerin bu senaryonun bafllang›c›na yerlefltirdi¤i iki kara memelisi (Pakicetus ve Ambulocetus) ile deniz memelileri aras›nda hiçbir ba¤ bulunmad›¤›n› göstermektedir. Peki senaryonun geri kalan k›sm›? Bu konuda da evrim teorisi yine açmazdad›r. Teori, bilimsel s›n›flamada Archaeocetea (arkaik, yani eski balinalar) olarak bilinen soyu tükenmifl özgün deniz memelileri ile yaflayan balina ve yunuslar aras›nda bir akrabal›k iliflkisi kurma çabas›ndad›r. Oysa gerçekte konunun uzmanlar› farkl› düflünmektedirler. Evrimci paleontolog Barbara J. Stahl flöyle yazar: Bu Archaeocetealar'›n k›vrak formdaki vücutlar› ve kendilerine özgü testere diflleri, bunlar›n muhtemelen herhangi bir günümüz balinas›n›n atas› olamayaca¤›n› aç›kça ortaya koymaktad›r. 168

Deniz memelilerinin kökeni konusundaki evrimci senaryo, moleküler biyolojinin bulgular› aç›s›ndan da ç›kmaz içindedir. Klasik evrimci senaryo, balinalar›n iki büyük grubunun, yani diflli balinalar›n (Odontoceti) ve balenli balinalar›n (Mysticeti) ortak bir atadan evrimleflti¤ini varsayar. Ama Brüksel Üniversitesi'nden Michel Milinkovitch yeni bir teoriyle bu görüfle karfl› ç›km›fl, anatomik benzerli¤e göre kurulan söz konusu varsay›m›n moleküler bulgular taraf›ndan çürütüldü¤ünü flöyle vurgulam›flt›r:

131


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Cetaceanlar'›n (balinalar›n) büyük gruplar› aras›ndaki evrimsel iliflkiler, morfolojik ve moleküler analizlerin çok farkl› sonuçlara varmas› nedeniyle, daha da problemlidir. Morfolojik ve davran›flsal bulgu bütünlerine bak›larak yap›lan geleneksel yorumlama, ekolokasyona sahip diflli balinalar›n (yaklafl›k 67 tür) ve filtre sistemiyle beslenen balen balinalar›n (10 tür) iki ayr› monofilotik (kendi içinde tek kökenden gelen) grup oldu¤unu varsayar… Öte yandan, DNA üzerinde yap›lan filogenetik (evrimsel akrabal›k) anazlileri… ve amino asit karfl›laflt›rmalar›… uzun zamand›r kabul edilen bu s›n›fland›rmayla çeliflmektedir. Diflli balinalar›n bir grubu, yani sperm balinalar›, morfolojik yönden kendilerinden oldukça uzak olan balen balinalar›na di¤er odontocetlerden (diflli balinalardan) daha yak›n gözükmektedirler.169

K›sacas›, deniz memelileri, yerlefltirilmek istendi¤i hayali evrim flemalar›n›n her birine isyan etmektedirler. Deniz memelilerinin kökeni konusundaki evrimci propagandada bir kez daha ortaya ç›kt›¤› gibi, ortada gerçek kan›tlara dayanan bir evrim süreci de¤il, evrim teorisine göre bir flemaya yerlefltirilmeye çal›fl›lan, ama bir türlü bu flemaya uygun gelmeyen kan›tlar vard›r. Kan›tlar›n ön yarg›s›z incelenmesiyle ortaya ç›kan sonuç ise, tarihteki farkl› canl› gruplar›n›n, birbirlerinden ba¤›ms›z olarak, aniden ortaya ç›kt›klar›d›r. Bu da, tüm canl›lar›n yarat›lm›fl olduklar› gerçe¤inin bilimsel bir kan›t›d›r. Memeliler evrim basamaklar›n›n en üst k›sm›nda yer alan canl›lar olarak kabul edilirler. Durum bu iken, öncelikle bu canl›lar›n neden deniz ortam›na geçtiklerinin aç›klanmas› çok güçtür. Bir sonraki soru ise, bu canl›lar›n deniz ortam›na nas›l olup da bal›klardan bile daha iyi adapte olduklar›d›r. Çünkü katil balinalar, yunuslar gibi memeli ve dolay›s›yla akci¤erli canl›lar, suda solunum yapan bal›klardan bile daha mükemmel bir flekilde yaflad›klar› ortama uyum göstermektedirler. Deniz memelilerinin hayali evriminin mutasyon ve do¤al seleksiyon arac›l›¤›yla aç›klanamayaca¤› son derece aç›kt›r. GEO dergisinde yay›nlanan bir makale, deniz memelilerinden mavi balinan›n kökeninden söz ederken, Darwinizm'in bu konudaki çaresizli¤ini flöyle ifade eder: Mavi balinalar gibi, denizde yaflayan di¤er memeli hayvanlar›n da vücut yap›lar› ve organlar› bal›klar›nkine benzer. Bunlar›n iskeletleri de bal›klar›nkiyle benzerlik gösterir. Balinalarda bacaklar diyebilece¤imiz arka uzuvlar tersine geliflme göstererek güdük kalm›flt›r. Ancak bu hayvanlar›n flekil de¤iflik-

132


Gerçek Do¤a Tarihi -IIDeniz memelileri, yerlefltirilmek istendi¤i hayali evrim flemalar›n›n her birine isyan etmektedirler. Ortaya ç›kan sonuç, tarihteki farkl› canl› gruplar›n›n, birbirlerinden ba¤›ms›z olarak, aniden ortaya ç›kt›klar›d›r. Bu da, tüm canl›lar›n yarat›lm›fl olduklar› gerçe¤inin bilimsel bir kan›t›d›r.

likleri hakk›nda elde en ufak bir bilgi bile mevcut de¤ildir. Denize geri dönüflün Darwinizm'in iddia etti¤i gibi uzun süreli yavafl bir geçiflle de¤il, anl›k s›çramalar halinde oldu¤unu kabul etmek zorunday›z. Paleontologlar günümüzde balinan›n hangi memeli hayvan türünden geldi¤i konusunda yeterli bilgiye sahip de¤ildir.170

Karada yaflayan küçük bir memeli hayvan›n, evrim süreci sonucunda nas›l olup da 30 metre boyunda 60 ton a¤›rl›¤›nda bir balinaya dönüfltü¤ünü düflünmek gerçekten de çok zordur. Darwinistlerin bu konuda yapabildikleri tek fley, National Geographic dergisinde yay›nlanan afla¤›daki anlat›mda oldu¤u gibi, hayal güçlerini zorlayarak senaryo üretmektir: Balinan›n do¤uflu, bundan 60 milyon y›l önce, dört ayakl›, k›ll› memelilerin yiyecek aramak için denize girmeleriyle bafllad›. Ça¤lar geçtikçe, yavafl yavafl de¤ifliklikler olufltu. Arka ayaklar kayboldu, ön ayaklar yüzgeçlere dönüfltü, k›llar yok olarak kal›n, yumuflak, silgimsi balina derisine yol açt›, burun delikleri bafl›n tepesine hareket etti, kuyruk geniflleyerek balinan›n f›rçams› kuyru¤una dönüfltü ve beden, suyun içinde giderek büyüyüp devleflti.171

Üstte anlat›lan kademeli evrim senaryolar›, bu senaryoyu yazanlar dahil, hiç kimseyi tatmin etmemektedir. Biz yine de bu kurgunun detaylar›na inelim ve ne denli gerçek d›fl› oldu¤unu aflama aflama inceleyelim.

Deniz Memelilerinin Özgün Yap›lar› Evrimcilerin deniz memelileri ile ilgili evrim senaryolar›n›n ne kadar imkans›z oldu¤unu gösteren di¤er baz› kan›tlar da, bu canl›lar›n son derece özgün yap›lar›d›r. Solunum için akci¤erlerini kullanan memeli bir

133


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

canl›n›n deniz ortam›nda geçirmesi gereken adaptasyonlar dikkate al›nd›¤›nda, böyle bir geçifl için "imkans›z" kelimesinin bile yetersiz kald›¤› görülür. Böyle bir geçiflte evrim süreci içinde ara basamaklardan herhangi bir tanesinin bile eksikli¤i, canl›n›n yaflamas›na izin vermeyecek ve evrim sürecini durduracakt›r. Deniz memelilerinin su ortam›na geçerken sahip olmalar› gereken adaptasyonlar flöyle s›ralanabilir: 1- Suyun Korunumu: Deniz memelileri su ortam›nda yaflamalar›na ra¤men, su ihtiyaçlar›n›, bal›klar gibi, yani tuzlu sudan faydalanarak gideremezler. Yaflamak için tatl› suya ihtiyaçlar› vard›r. Deniz memelilerinin su kaynaklar› pek iyi bilinmemesine ra¤men, su ihtiyaçlar›n›n büyük k›sm›n›, okyanustaki tuz oran›n›n üçte biri kadar tuz içeren canl›lar› yiyerek sa¤lad›klar› düflünülmektedir. Bu kadar k›t su kaynaklar›na sahip deniz memelileri için, suyun azami derecede korunmas› ve tasarruf edilmesi son derece önemlidir. ‹flte bu nedenle deniz memelileri, develerde görülen su korumas› mekanizmalar›na sahiptir. Ayn› develer gibi deniz memelileri de terlemez. Böbrekler, üreyi insanlardan çok daha iyi bir flekilde konsantre ederek onlara su kazand›r›r. Böylece su kayb› en aza indirilmifl olur. Sudan tasarruf en küçük detaylarda bile kendini gösterir. Örne¤in anne balina yavrusunu peynir k›vam›ndaki çok yo¤un bir sütle besler. Bu süt insan sütünden on kez daha ya¤l›d›r. Sütün bu derece ya¤l› olmas›n›n birtak›m kimyasal sebepleri vard›r. Ya¤, yavru taraf›ndan vücuda al›nd›ktan sonra ifllenirken yan ürün olarak su a盤a ç›kar. Böylece anne, en az su kayb›yla yavrusunun su ihtiyac›n› gidermifl olur. 2- Görme ve Haberleflme: Yunuslar›n ve balinalar›n gözleri farkl› görmelere imkan verecek flekildedir. Suyun alt›nda ve üzerinde ayn› mükemmellikte görebilirler. (Oysa baflta insan olmak üzere ço¤u canl›, ›fl›¤›n k›r›lmas›ndaki farkl›l›klar nedeniyle, kendi do¤al ortam›n›n d›fl›nda iyi göremez.) Bir yunus, suyun 6 metre kadar üstüne z›playabilir ve kendisi için havada tutulmakta olan bir yiyece¤i çok büyük bir hassasl›kla alabilir. Deniz memelilerinin gözü ile kara canl›lar›n›n gözü aras›ndaki farklar flafl›rt›c› derecede detayl›d›r. Karada gözü bekleyen tehlikeler, fiziksel darbeler ve tozdur. Bu nedenle kara hayvanlar›n›n göz kapaklar› vard›r. Su ortam›nda ise en büyük tehlikeler tuz oran›, derinlere dalarken meydana gelen bas›nç ve deniz ak›nt›lar›n›n oluflturdu¤u hasarlard›r. Ak›nt›larla

134


Gerçek Do¤a Tarihi -II-

do¤rudan temas olmamas› için gözler kafan›n yan taraf›ndad›r. Ayr›ca derin dal›fllarda gözü bas›nca karfl› koruyan sert bir tabaka vard›r. 9 metre derinlikten sonra denizin dibi karanl›k oldu¤u için, su memelilerinin gözü, karanl›k ortamlara uyum sa¤layabilen birçok özellikle donat›lm›flt›r. Lens mükemmel bir daire biçimindedir. Ifl›¤a hassas olan çubuk hücreleri, renklere ve detaylara duyarl› olan koni hücrelerinden daha fazlad›r. Dahas›, gözlerde özel bir fosforlu tabaka vard›r. Bu sebeple deniz memelilerinin karanl›k ortamlardaki görüflleri kuvvetlidir. Yine de deniz memelilerinin birincil alg›lar› görme de¤ildir. Kara memelilerinin aksine, onlar için duyma çok daha önemlidir. Görme ›fl›k gerektirir, ama duyma için böyle bir ihtiyaç yoktur. Birçok balina ve yunus, deniz dibindeki karanl›k bölgelerde bir tür do¤al "sonar" sayesinde avlan›r. Özellikle diflli balinalar ses dalgalar› arac›l›¤›yla "görebilir". Ses dalgalar›, ayn› görmede oldu¤u gibi, odaklan›r ve bir noktaya gönderilir. Geriye dönen dalgalar, hayvan›n beyninde analiz edilir ve yorumlan›r. Bu yorum, hayvana karfl›s›ndaki cismin biçimini, büyüklü¤ünü, h›z›n› ve konumunu aç›kça belli eder. Bu canl›lardaki sonik sistem inan›lmaz dereceDeniz memelileri sadece kendide hassast›r. Örne¤in bir yunus suya atlalerine özgün özelliklere sahiptiryan bir kiflinin "içini" de alg›layabilir. Ses ler. Bunlar, yaflad›klar› çevreye en uygun flekilde dalgalar› yön bulman›n yan› s›ra haberleflyarat›lm›fllard›r. me için de kullan›l›r. Birbirinden yüzlerce kilometre uzaktaki iki balina ses kullanarak anlaflabilir. Bu hayvanlar›n haberleflmek ve yön bulmak için ç›kartt›klar› sesi nas›l ürettikleri sorusu hala büyük oranda cevaps›zd›r. Ancak bilinenler aras›nda, yunusun vücudundaki çok flafl›rt›c› bir ayr›nt› dikkat çeker: Hayvan›n kafatas› yap›s›, beyni bile tahrip edecek kadar sürekli ve fliddetli bir biçimde yayd›¤› ses bombard›man›ndan korunmak için ses yal›t›ml›d›r. fiimdi tüm bunlar›n üzerinde düflünelim. Deniz memelilerinin sahip olduklar› tüm bu flafl›rt›c› özellikler, evrim teorisinin yegane iki mekanizmas›, yani mutasyon ve do¤al seleksiyon kanal›yla oluflmufl olabilirler mi? Hangi mutasyon bir yunusun bedenine sonar sistemi yerlefltirebilir ve

135


B‹RB‹R‹NDEN TÜRED‹⁄‹ ‹DD‹A ED‹LEN CANLILAR ARASINDAK‹ BÜYÜK MORFOLOJ‹K FARKLAR Bu noktaya kadar, farkl› canl› türlerinin aralar›nda hiçbir evrimsel "ara geçifl formu" bulunmadan yeryüzünde ortaya ç›kt›klar›n› inceledik. Canl›lar fosil kay›tlar›nda birbirlerinden o denli farkl› yap›lar›yla belirmektedirler ki, aralar›nda herhangi bir evrimsel ba¤lant› kurmak mümkün de¤ildir. Evrimcilerin birbirlerinin atas› olarak kabul ettikleri canl›lar›n iskeletlerini karfl›laflt›rd›¤›m›zda, bu gerçek çok aç›k bir flekilde bir kez daha ortaya ç›kmaktad›r. Birbirinin atas› olarak öne sürülen canl›lar aras›nda ola¤anüstü derecede büyük farkl›l›klar vard›r. Burada baz› örnekleri inceleyece¤iz. Çizimlerin hepsi, omurgal› canl›lar konusunda otorite olan evrimci kaynaklardan al›nm›flt›r.

Hylonomus'tan evrimleflti¤i öne sürülen deniz sürüngeni Mesosaurus

Hylonomus'tan evrimleflti¤i iddia edilen deniz sürüngeni Ichthyosaur

Bilinen en eski sürüngen olan Hylonomus

‹ki ayr› türde deniz sürüngeni ve evrimcilere göre bu canl›lar›n en yak›n atas› olan kara canl›s›. Canl›lar aras›ndaki büyük farkl›l›¤a dikkat edin.


Bilinen en eski uçan sürüngenlerden bir olan ve bu grubun tipik bir temsilcisi say›lan Dimorphodon Bilinen en eski kufl, Archaeopteryx

Birçok evrimci otorite taraf›ndan kufllar›n ve uçan sürüngenlerin atas› say›lan kara sürüngeni Euparkeria

Bilinen en eski kufl (Archaeopteryx), bir uçan sürüngen ve evrimcilere göre bu canl›lar›n en yak›n akrabas› say›lan kara sürüngeni. Canl›lar aras›ndaki fark yine çok büyük.

Eocen Devri'ne ait en eski yarasan›n (Icaronycteris) iskeleti

Yarasalar›n atas› oldu¤u öne sürülen ve eski böcek yiyenlere çok benzeyen günümüze ait bir SHREW

Bilinen en eski yarasa ve evrimcilere göre yarasalar›n en yak›n atas›. Yarasa ile sözde atas› aras›ndaki büyük farkl›l›¤a dikkat edin.


Bilinen en eski Plesiosaur'un iskeleti

Eocen Devri'ne ait bilinen en eski balinalardan biri, Zygorhiza kochi

Bilinen en eski deniz sürüngeni (Plesiosaur) ve onun evrimcilere göre en yak›n atas› say›lan kara sürüngeni. Canl›lar aras›nda hiçbir benzerlik yok.

Eocen Devri'ne ait bilinen en eski balinalar›n tipik bir örne¤i, Zygorhiza kochi

Balinalar›n atas› konusu evrimci otoriteler aras›nda tart›flma konusudur. Ancak baz›lar›, eski bir et obur memeli grubu olan Creodontlar'da karar k›lm›flt›r. Yanda, Creodontlar'›n tipik bir türü olan Sinopa

Bilinen en eski balina ve onun evrimcilere göre en yak›n atas›. Canl›lar aras›nda hiçbir benzerlik olmay›fl›na dikkat edin. Evrimcilerin balinan›n atas› olarak bulabildikleri en iyi aday bile, bu denli ilgisiz bir canl›d›r.


Miocene Devri'ne ait en eski fok bal›klar›n›n iskeleti Evrimciler taraf›ndan fok bal›klar›n›n karada yaflayan en yak›n atalar› olarak kabul edilen et obur memeli Cynodictis gregarius

Tipik bir fok bal›¤› iskeleti ve evrimcilere göre fok bal›klar›n›n karada yaflayan en yak›n atas›. Yine canl›lar aras›nda büyük bir fark var.

Oligocene Devri'ne ait en eski deniz ine¤i Halitherium

Deniz ineklerini de içine alan sirenian s›n›f›na dahil deniz memelilerinin en yak›n karasal atas› say›lan Hyrax

Bir deniz ine¤i ve evrimcilere göre onun karada yaflayan en yak›n atas›.


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

sonra da hayvan›n beynini sonardan korumak için kafatas›n› ses yal›t›ml› hale getirebilir? Hangi mutasyon, bu canl›lara karanl›k sularda görmelerini sa¤layacak göz yap›lar› kazand›rabilir? Hangi mutasyon, eskiden karada yaflad›klar› öne sürülen bu hayvanlar›n "suya geçifl"lerini sa¤layabilir? Hangi mutasyon, bu hayvanlar›n bedenlerine suyu en ekonomik flekilde kullanmalar›n› sa¤layacak hassas mekanizmalar› yerlefltirebilir? Bunlar gibi yüzlerce soru ço¤altmak mümkündür. Ve evrimin bunlar›n hiçbirine verebilecek bir cevab› yoktur. Bal›klar›n sularda "tesadüfen" olufltuklar›n›, sonra yine tesadüfler yard›m›yla karaya ç›k›p sürüngen ve memelilere evrimlefltiklerini, sonra da bu memelilerin yeniden suya dönerek suda yaflam için gerekli olan özellikleri yine tesadüfen kazand›klar›n› öne süren, tüm bu fantastik hikayeyi yazan evrim teorisi, bu aflamalar›n hangisini kan›tlayabilir? Cevap her seferinde olumsuzdur. Evrim teorisi bu aflamalar›n gerçekleflti¤ini ispatlamak bir yana, bunlar›n gerçekleflmeleri için en küçük bir ihtimalin var oldu¤unu bile ispatlayamamaktad›r.

Sonuç Buraya dek inceledi¤imiz tüm bulgular göstermektedir ki, canl› türleri yeryüzünde her zaman için arkalar›nda hiçbir evrimsel süreç olmadan, aniden ve kusursuz bir biçimde ortaya ç›km›fllard›r. Bu durum, evrimci biyolog Douglas Futuyma'n›n "canl›lar e¤er dünya üzerinde eksiksiz ve mükemmel bir biçimde ortaya ç›km›fllarsa, o halde üstün bir ak›l taraf›ndan yarat›lm›fl olmalar› gerekir" derken kabul etti¤i gibi,172 canl›lar›n yarat›lm›fl olduklar›n›n çok somut bir ispat›d›r. Evrimciler ise, canl› türlerinin yeryüzünde belirli bir s›ra ile ortaya ç›km›fl olmalar›n›, evrimleflmifl olduklar›n›n göstergesi gibi yorumlamaya çal›fl›rlar. Oysa canl›lar›n yeryüzündeki ortaya ç›k›fl s›ralamalar›, ortada hiçbir evrim olmad›¤›na göre, "yarat›l›fl›n s›ralamas›"d›r. Fosiller, yeryüzünün, üstün ve kusursuz bir yarat›l›flla, önce denizlerde sonra da karada yaflayan canl›larla dolduruldu¤unu ve bütün bunlar›n ard›ndan da insano¤lunun var edildi¤ini göstermektedir.

140


SIÇRAMALI EVR‹M TEOR‹S‹N‹N GEÇERS‹ZL‹⁄‹

B

ir önceki bölümde, fosil kay›tlar›n›n Darwinist teorinin varsay›mlar›n› aç›kça geçersiz k›ld›¤›n› birlikte inceledik. Gördü¤ümüz gibi, farkl› canl› gruplar› fosil kay›tlar›nda aniden ortaya ç›kmakta ve milyonlarca y›l boyunca hiçbir de¤iflim geçirmeden "dura¤an" bir biçimde kalmaktad›r. Paleontolojinin ortaya koydu¤u bu büyük bulgu, canl› türlerinin arkalar›nda bir evrim süreci olmadan var olduklar›n› göstermektedir. Bu gerçek uzun y›llar boyunca paleontologlar taraf›ndan göz ard› edilmifl ve hayali ara formlar›n bir gün bulunaca¤› umudu korunmufltu. Ne var ki, 70'li y›llarda, baz› paleontologlar, bunun yersiz bir beklenti oldu¤unu ve fosil kay›tlar›ndaki boflluklar›n "gerçek" say›lmas› gerekti¤ini kabul etti. Ancak söz konusu paleontologlar, evrim teorisinden vazgeçmeyi kabul edilemez bir düflünce sayd›klar› için, bu gerçe¤e evrim teorisi içinde bir aç›klama aramaya çal›flt›lar. Neo-Darwinizm'den biraz daha farkl› bir evrim modeli olan "s›çramal› evrim" kavram› böyle do¤du. (Orijinal ismi "punctuated equilibrium", yani "kesintiye u¤rat›lm›fl denge" olan bu teoriyi, pratik anlafl›labilirlik aç›s›ndan "s›çramal› evrim" olarak ifade ediyoruz.) Bu model 1970'lerin bafl›nda, Harvard Üniversitesi paleontologlar› Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge taraf›ndan yüksek sesle savunulmaya baflland›. Her ikisi de, fosil kay›tlar›n›n ortaya koydu¤u sonucu iki temel kavramla özetliyordu: 1. Stasis (Dura¤anl›k) 2. Aniden ortaya ç›k›fl.173

141


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Gould ve Eldredge, bu iki olguyu evrim teorisi içinde aç›klayabilmek için, canl› türlerinin Darwin'in öngördü¤ü gibi kademeli küçük de¤iflikliklerle de¤il, ani ve büyük de¤iflikliklerle olufltu¤unu öne sürdüler. Asl›nda bu teori, 1930'larda Avrupal› paleontolog Otto Schindewolf taraf›ndan ortaya at›lm›fl olan "Hopeful Monster" (Umulan Canavar) teorisinin modifiye edilmifl bir haliydi. Schindewolf, canl›lar›n neo-Darwinizm'in öne sürdü¤ü gibi küçük mutasyonlar›n zamanla birikmesi sonucuyla de¤il, ani ve dev mutasyonlarla evrimlefltiklerini öne sürmüfltü. Schindewolf teorisine örnek verirken, tarihteki ilk kuflun, bir "gross mutasyon"la, yani genetik yap›da tesadüfen meydana gelen dev bir de¤ifliklikle, bir sürüngen yumurtas›ndan ç›kt›¤›n› iddia etmiflti.174 Ayn› teoriye göre, baz› kara hayvanlar›, geçirdikleri ani ve kapsaml› bir de¤ifliklikle birdenbire dev balinalara dönüflmüfl olabilirlerdi. Schindewolf'un bu fantastik teorisi, 1940'l› y›llarda da Berkeley Üniversitesi'nden genetikçi Richard Goldschmidt taraf›ndan benimsendi ve savunuldu. Ama teori o kadar tutars›zd› ki, k›sa zamanda terk edildi. Gould ve Eldredge'i bu teoriye yeniden sar›lmaya zorlayan etken ise, baflta belirtti¤imiz gibi fosil kay›tlar›n›n hiçbir "ara form" olmad›¤›n› göstermesiydi. Bu kay›tlardaki "stasis" ve "aniden ortaya ç›k›fl" olgusu o kadar

Schindewolf taraf›ndan ortaya at›lan "Umulan Canavar" teorisine göre, tarihteki ilk kufl, büyük bir mutasyonla bir sürüngen yumurtas›ndan ç›km›flt›. Gould ve Eldredge ise, evrimin fosil kay›tlar› sorununu, bu saçma teoriye sahip ç›karak çözmeye çal›flt›lar.

142


S›çramal› Evrim Teorisinin Geçersizli¤i

somuttu ki, bu iki isim, bu durumu aç›klamak için "umulan canavarlar"a yeniden el atmak zorunda kald›lar. Gould'un, "Return of the Hopeful Monsters" (Umulan Canavarlar›n Geri Dönüflü) adl› ünlü makalesi, bu zorunlu geri dönüflün bir ifadesiydi.175 Elbette Gould ve Eldredge Schindewolf'un fantastik teorisini aynen tekrarlamad›lar. Teoriye "bilimsel" bir kimlik kazand›rabilmek için, söz konusu "ani evrimsel s›çray›fl"lara bir tür mekanizma gelifltirmeye çal›flt›lar. (Teori için seçtikleri "punctuated equilibrium" fleklindeki ilginç terim, bu bilimsellik çabas›n›n bir ifadesiydi.) Gould ve Eldredge'in teorisi ilerleyen y›llarda di¤er baz› paleontologlar taraf›ndan da benimsendi ve detayland›r›ld›. Oysa s›çramal› evrim teorisi, en az neo-Darwinist teori kadar büyük çeliflki ve tutars›zl›klarla doluydu.

S›çraman›n "Mekanizmas›" S›çramal› evrim teorisi, bugünkü haliyle, canl› popülasyonlar›n›n çok uzun süreler boyunca de¤iflim göstermediklerini, bir tür "denge" (equilibrium) durumunda kald›klar›n› kabul eder. Bu iddiaya göre evrimsel de¤ifliklikler, çok k›sa zaman aral›klar›nda ve çok dar popülasyonlar içinde gerçekleflir. (Denge, kesintiye, yani "punctuation"a u¤rat›l›r.) Popülasyon çok dar oldu¤u için büyük mutasyonlar çok k›sa sürede do¤al seleksiyon yoluyla seçilir ve böylece yeni tür oluflumu sa¤lan›r. Bu teoriye göre, örne¤in bir sürüngen türü milyonlarca y›l boyunca hiçbir de¤iflikli¤e u¤ramadan yaflam›n› sürdürür. Ancak bu sürüngen türünün içinden bir flekilde ayr›lan az say›daki bir grup sürüngen, nedeni aç›klanamayan bir seri yo¤un mutasyona maruz kal›r. Bu mutasyonlar›n avantaj sa¤layanlar› bu dar grup içinde h›zl› bir biçimde seçilir. Grup h›zla evrimleflir ve k›sa sürede bir baflka sürüngen türüne, hatta belki de memelilere dönüflür. Tüm bu süreç çok h›zl› oldu¤u ve dar bir popülasyonda gerçekleflti¤i için de, geriye çok az fosil izi kal›r, belki hiç kalmaz. Dikkat edilirse, asl›nda bu teori, "geride fosil izi b›rakmayacak kadar h›zl› bir evrim süreci nas›l hayal edilebilir" sorusuna cevap gelifltirmek için ortaya at›lm›flt›r. Bu cevab› gelifltirirken de, iki temel varsay›m kabul edilmektedir: 1. "Makromutasyonlar›n", yani canl›lar›n genetik bilgisinde büyük de¤iflimler oluflturan genifl çapl› mutasyonlar›n, canl›lara avantaj sa¤la-

143


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

S›çramal› evrim modelinin iki ünlü savunucusu; Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge.

d›klar› ve yeni genetik bilgi ürettikleri varsay›m›. 2. Say›ca dar olan hayvan popülasyonlar›n›n, genetik yönden daha avantajl› olduklar› varsay›m›. Oysa her iki varsay›m da bilimsel bulgularla aç›kça çeliflmektedir.

Makromutasyonlar Yan›lg›s› S›çramal› evrim teorisi, az önce belirtti¤imiz gibi tür oluflumuna yol açan mutasyonlar›n çok büyük ölçeklerde gerçekleflti¤ini ya da baz› bireylerin üst üste yo¤un mutasyonlara maruz kald›klar›n› varsaymaktad›r. Oysa bu varsay›m, genetik biliminin tüm gözlemsel verilerine ayk›r›d›r. Yüzy›l›n ünlü genetikçilerinden R. A. Fisher'›n deney ve gözlemlere dayanarak ortaya koydu¤u bir kural, bu varsay›m› aç›kça geçersiz k›lmaktad›r. Fisher, The Genetical Theory of Natural Selection adl› kitab›nda, bir "mutasyonun bir canl› popülasyonunda kal›c› olabilmesinin, mutasyonun fenotip üzerindeki etkisiyle ters orant›l›" oldu¤unu bildirir.176 Bir baflka deyiflle, bir mutasyon ne kadar büyük olursa, toplulukta kal›c› olma ihtimali de o kadar azal›r. Bunun nedenini görmek de zor de¤ildir. Mutasyonlar, önceki bölümlerde inceledi¤imiz gibi, canl›lar›n genetik bilgisinde rastlant›sal de¤ifliklikler olufltururlar ve hiçbir zaman canl›n›n genetik bilgisini gelifltiren bir etkileri yoktur. Aksine, mutasyondan etkilenen bireyler ciddi hastal›k ve sakatl›klara maruz kal›r. Dolay›s›yla bir birey mutasyondan ne kadar fazla etkilenirse, yaflama ihtimali de o kadar azalacakt›r.

144


S›çramal› Evrim Teorisinin Geçersizli¤i

Darwinizm'in ›srarl› savunucular›ndan Ernst Mayr, bu konuda flu yorumu yapar: Mutasyonlar sonucunda genetik canavarlar›n oluflmas› gerçekten de gözlemlenen bir olgudur, fakat bunlar o kadar garibe canl›lard›r ki, ancak "umulmayan canavarlar" olarak tan›mlanabilirler. O denli dengesizleflmifllerdir ki, dengeleyici seleksiyon mekanizmas› yoluyla elenmekten kurtulmak için hiçbir imkanlar› yoktur... Gerçekte bir mutasyon fenotipi ne kadar çok etkilerse, onun (do¤al ortama olan) uygunlu¤unu o kadar azalt›r. Bu tip radikal bir mutasyonun, farkl› bir adaptasyon sa¤layacak yeni bir fenotip oluflturaca¤›na inanmak, bir mucizeye inanmak demektir... Bu "umulmayan canavara" çiftleflece¤i uygun bir efl bulmak ve bunlar›n, popülasyonun normal bireylerinden türeyici bir biçimde izole edilmeleri de, bence asla afl›lamayacak zorluklard›r.177

Mutasyonlar›n evrimsel bir geliflme sa¤lamad›¤› aç›kt›r ve bu gerçek hem neo-Darwinizm'i hem de s›çramal› evrim teorisini ç›kmaza sürüklemektedir. Mutasyon bir tahrip mekanizmas› oldu¤una göre, s›çramal› evrim savunucular›n›n sözünü ettikleri makromutasyonlar, canl›lar üzerinde "makro" düzeyde tahribatlar oluflturacakt›r. Kimi evrimciler, DNA'daki "düzenleyici genler" (regulatory genes) üzerinde oluflan mutasyonlara umut ba¤lamaktad›rlar. Ama di¤er mutasyonlar için geçerli olan tahrip edici özellik, bu mutasyonlar için de geçerlidir. Sorun, mutasyonun rastgele bir de¤iflim olmas› sorunudur; genetik bilgi gibi kompleks bir yap› üzerindeki her türlü rastgele de¤iflim, zararl› sonuçlar verir. Genetikçi Lane Lester ve popülasyon genetikçisi Raymond Bohlin, The Natural Limits to Biological Change adl› kitaplar›nda söz konusu mutasyon ç›kmaz›n› flöyle anlat›rlar: Sonuçta dönüp-dolafl›p gelinen temel nokta, herhangi bir evrim modelinde, her türlü genetik varyasyonun mutlak kökeninin mutasyon olufludur. Baz›lar›, küçük mutasyonlar›n birikmesi düflüncesinin sonuçlar›ndan rahats›z olmakta ve evrimsel yeniliklerin kökenini aç›klamak için makromutasyonlara yönelmektedir. Goldschmidt'in umulan canavarlar› gerçekten de geri dönmüfltür. Ancak makromutasyonlar taraf›ndan etkilenen popülasyonlar, gerçekte yaflam mücadelesinde yenik düflen popülasyonlar haline gelmektedir. Makromutasyonlar›n, komplekslik art›fl› sa¤lanmas›n›n (genetik bilgiyi gelifltirmesinin) ise izi bile yoktur. E¤er yap›sal gen mutasyonlar› (küçük mutasyonlar) gerekli de¤iflimleri oluflturmakta yetersiz kal›yorlar ise, düzen-

145


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

leyici genler üzerindeki mutasyonlar daha da ifle yaramaz olacakt›r, çünkü adaptasyon sa¤lamayan ve hatta y›k›c› etkiler oluflturacakt›r... Bir nokta son derece aç›kt›r: Mutasyonlar›n, ister büyük isterse küçük olsunlar, s›n›rs›z bir biyolojik de¤iflim oluflturabilecekleri tezi, bir olgudan çok bir inanç olarak kalmaya devam etmektedir.178

Gözlem ve deneyler, mutasyonlar›n genetik bilgiyi gelifltirmedi¤ini ve canl›lar› tahrip etti¤ini gösterirken, s›çramal› evrim savunucular›n›n mutasyonlardan neo-Darwinistler'den bile daha büyük "baflar›lar" beklemeleri, aç›k bir tutars›zl›kt›r.

Dar Popülasyonlar Yan›lg›s› S›çramal› evrim savunucular›n›n vurgu yapt›klar› ikinci kavram, "dar popülasyonlar" kavram›d›r. Bununla, yeni tür oluflumunun, say›ca son derece az hayvan› ya da bitkiyi bar›nd›ran topluluklarda gerçekleflti¤ini ifade ederler. Bu iddiaya göre, çok say›da havyan› bar›nd›ran popülasyonlar evrimsel bir geliflme göstermezler ve "stasis" (dura¤anl›k) halini korurlar. Ancak bu popülasyonlardan bazen küçük gruplar ayr›l›r ve bu "izole" gruplar sadece kendi içlerinde çiftleflir. (Bunun ço¤u zaman co¤rafi flartlardan kaynakland›¤› varsay›l›r.) Kendi içlerinde çiftleflen bu küçük gruplarda makromutasyonlar etkili olur ve çok h›zl› bir "türleflme" yaflan›r. Acaba s›çramal› evrim savunucular› neden dar popülasyonlar kavram› üzerinde durmaktad›rlar? Sorunun cevab› aç›kt›r: Amaçlar›, fosil kay›tlar›ndaki ara form yoklu¤una bir "aç›klama" getirmeye çal›flmakt›r. "Evrimsel de¤ifliklikler çok dar popülasyonlarda ve çok h›zl› geliflti ve dolay›s›yla geriye yeterince fosil izi kalmad›" fleklindeki anlat›mlar›n› bu nedenle ›srarla vurgularlar. Oysa son y›llarda yap›yan bilimsel deney ve gözlemler, dar popülasyonlar›n genetik yönden evrim teorisi için avantajl› de¤il, dezavantajl› oldu¤unu ortaya koymaktad›r. Dar popülasyonlar, yeni bir tür oluflumuna yol açacak flekilde geliflmek bir yana, aksine ciddi genetik bozukluklar ortaya ç›karmaktad›r. Bunun nedeni, dar popülasyonlarda, bireylerin sürekli dar bir genetik havuz içinde çiftleflmeleridir. Bu yüzden normalde "heterozigot" olan bireyler giderek "homozigot" haline gelmektedir. Bunun sonucunda da, normalde çekinik (resesif) olan bozuk genler, bask›n (dominant) hale gelmekte ve böylece popülasyonda giderek daha fazla genetik

146


S›çramal› Evrim Teorisinin Geçersizli¤i

bozukluk ve hastal›k ortaya ç›kmaktad›r.179 Bu konuyu incelemek için, tavuklar üzerinde 35 y›l süren bir gözlem yap›lm›flt›r. Gözlemlerde, dar bir popülasyon içinde tutulan tavuklar›n giderek genetik yönden zay›f hale geldi¤i belirlenmifltir. Tavuklar›n yumurta üretimi %100'den %80'e düflmüfl, üreme oran› da %93'ten %74'e inmifltir. Ancak insanlar›n bilinçli müdahalesiyle, yani baflka bölgelerden getirilen tavuklar›n popülasyona kar›flt›r›lmas›yla, bu genetik gerileme durmufl ve tavuklar normalleflme e¤ilimine girmifltir.180 Bu ve benzeri bulgular, s›çramal› evrim savunucular›n›n s›¤›nd›klar› "dar popülasyonlar evrimsel geliflmelerin kayna¤›d›r" fleklindeki iddian›n bilimsel bir geçerlili¤i olmad›¤›n› aç›kça göstermektedir.

Sonuç Bilimsel bulgular, s›çramal› evrim teorisyenlerinin iddialar›n› desteklememektedir. Canl›lar›n dar popülasyonlarda ve makromutasyonlarla h›zl› bir biçimde evrimlefltikleri yönündeki bu iddia, gerçekte en az neo-DarwiRichard Dawkins; genç nesillere Darwinizm'in ortaya koydu¤u evnizm propagandas› yapmakla meflgul. rim modeli kadar tutars›zd›r. Peki bu teorinin son y›llarda popüler hale gelmesinin nedeni nedir? Bu soru, evrimci dünyadaki tart›flmalara bak›ld›¤›nda cevaplanabilir. S›çramal› evrim modelini savunanlar›n neredeyse hepsi fosil bilimcidir. Stephen. J. Gould, Niles Eldredge, Steven M. Stanley gibi paleontologlar›n bafl›n› çekti¤i bu grup, fosil kay›tlar›n›n Darwinist teoriyi yalanlad›¤›n› aç›kça görmektedir. Ancak, her ne olursa olsun bir flekilde evrime inanmak için kendilerini flartland›rm›fllard›r. ‹flte bu yüzden, fosil kay›tlar›n› k›smi de olsa aç›klayabilmek için tek çözüm olarak s›çramal› evrim modeline baflvurmaktad›rlar.

147


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Öte yandan genetikçiler, zoologlar ya da anatomistler, do¤ada bu tür "s›çramalar" oluflturacak bir mekanizma olmad›¤›n› görmekte ve bu nedenle de ›srarla Darwinist kademeli evrim modelini savunmaktad›rlar. Oxford Üniversitesi zoolo¤u Richard Dawkins, s›çramal› evrim modelini savunanlar› fliddetle elefltirmekte ve onlar› "evrim teorisinin inand›r›c›l›¤›n› ortadan kald›rmakla" suçlamaktad›r. ‹ki taraf aras›ndaki bu sa¤›rlar diyalo¤unun ortaya koydu¤u as›l sonuç ise, evrim teorisinin içine düfltü¤ü bilimsel krizdir. Ortada hiçbir deney, gözlem ya da paleontolojik bulgu ile uyuflturulamayan hayali bir "evrim" efsanesi vard›r. Her evrimci teorisyen, bu efsaneye kendi uzmanl›k alan›na göre bir dayanak bulmaya çal›flmakta, ancak di¤er bir bilim dal›n›n bulgular› ile çat›flmaya girmektedir. Bu karmafla, kimi zaman "bilim bu tür akademik tart›flmalarla ilerler" gibi yüzeysel yorumlarla geçifltirilmeye çal›fl›lmaktad›r. Oysa sorun, bu tart›flmalar›n, do¤ru bir bilimsel teoriyi gelifltirmek ad›na yap›lan fikir jimnastikleri de¤il, yanl›fl bir teoriyi inatla savunmak ad›na yap›lan dogmatik spekülasyonlardan ibaret olmas›d›r. S›çramal› evrim teorisyenlerinin bilime istemeden de olsa yapt›klar› bir katk› ise, fosil kay›tlar›n›n gerçekte hiçbir flekilde evrim kavram›yla uyuflturulamayaca¤›n› aç›kça ortaya koymufl olmalar›d›r. Evrim teorisinin dünyadaki en önde gelen elefltirmenlerinden biri olan Philip Johnson, s›çramal› evrimin en önemli teorisyeni olan Stephen Jay Gould'u "Darwinizm'in Gorbaçov'u" olarak tan›mlar.181 Gorbaçov, Sovyetler Birli¤i'nin komünist devlet sisteminde aksakl›klar oldu¤unu düflünerek sistemi "revize" etmeye çal›flm›flt›r. Oysa aksakl›k sand›¤› sorunlar gerçekte sistemin kendi tabiat›ndan kaynakland›¤› için, komünizm ellerinin aras›nda y›k›l›p gitmifltir. Darwinizm'i ve di¤er muhtemel evrim modellerini de ayn› son beklemektedir.

148


‹NSANIN KÖKEN‹

D

arwin, insanlarla maymunlar›n ortak bir atadan geldikleri iddias›n›, 1871 y›l›nda yay›nlanan ‹nsan›n Türeyifli (Descent of Man) adl› kitab›nda öne sürmüfltü. O zamandan bu yana da Darwin"in yolunu izleyenler bu iddiay› desteklemeye çal›flt›lar. Ancak yap›lan tüm araflt›rmalara ra¤men, baflta fosiller alan›nda olmak üzere, "insan›n evrimi" iddias› hiçbir somut bilimsel bulgu ile desteklenemedi. Sokaktaki insan ço¤unlukla bu gerçekten habersizdir ve insan›n evrimi iddias›n›n pek çok delille desteklenen somut bir gerçek oldu¤unu san›r. Bu yanl›fl kan›n›n nedeni, bu konunun medyada s›kça gündeme getirilmesi ve ispatlanm›fl bir gerçek gibi sunulmas›d›r. Ancak gerçekte konunun uzmanlar› "insan›n evrimi" iddias›n›n bilimsel bir temeli bulunmad›¤›n›n fark›ndad›rlar. Harvard Üniversitesi paleoantropologlar›ndan David Pilbeam flöyle demektedir: Farkl› bir bilim dal›ndan zeki bir bilim adam›n› getirseniz ve ona elimizdeki yetersiz delilleri gösterseniz, kesinlikle "bu konuyu unutun; devam etmek için yeterli delil yok' diyecektir.182

Paleoantropoloji hakk›nda önemli bir kitab›n yazar› olan William Fix ise flu yorumu yapar: ‹nsan›n kökeni hakk›nda hiçbir flüphe duymamam›z gerekti¤ini söyleyen hala say›s›z bilim adam› vard›r, ancak tek eksiklikleri bir delillerinin olmamas›d›r...183

"Delili olmayan" bu evrim iddias›, insan›n soy a¤ac›n› Australopithecus adl› bir maymun türüyle bafllat›r. ‹ddiaya göre Australopithecus zamanla aya¤a kalkm›fl, beyni büyümüfl ve çeflitli aflamalardan geçerek günümüz insan› (Homo sapiens) haline gelmifltir. Ancak fosil bulgular› bu senar-

149


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

yoyu desteklememektedir. Her türlü ara form iddias›na ra¤men, insan ve maymunlara ait fosil kal›nt›lar› aras›nda afl›lamaz bir s›n›r vard›r. Dahas› birbirinin atas› olarak gösterilen türlerin gerçekte ayn› dönemde yaflam›fl ça¤dafl türler olduklar› ortaya ç›km›flt›r. Evrim teorisinin 20. yüzy›ldaki en önemli savunucular›ndan biri olan Ernst Mayr, One Long Argument adl› kitab›nda "Özellikle yaflam›n ya da Homo sapienler'in kökeni gibi tarihi (bilmeceler) fazlas›yla zordur ve hatta nihai, tatmin edici bir aç›klamaya direnebilir niteliktedir." diyerek bu gerçe¤i kabul eder.184 Peki, ama "insan›n evrimi" tezinin sözde dayana¤› nedir? Bu sözde dayanak, evrimcilerin üzerinde spekülasyon yapabilecekleri fosillerin çoklu¤udur. Tarih boyunca 6000'den fazla maymun türü yaflam›flt›r. Bunlar›n çok büyük bir bölümü, nesli tükenerek ortadan kaybolmufltur. Bugün yaln›zca 120 kadar maymun türü yeryüzünde yaflamaktad›r. ‹flte, bu 6000 civar›ndaki nesli tükenmifl maymun türünün fosilleri evrimciler için çok zengin bir malzeme kayna¤› oluflturur. Öte yandan insan ›rklar›n›n anatomileri aras›nda da büyük farkl›l›klar vard›r. Özellikle tarih önce‹nsan›n evrimi iddias›n›n gerçekte bisindeki insan ›rklar› aras›ndaki limsel bir kan›t› yoktur. "Kan›t" olarak farkl›l›klar çok daha büyüktür. ileri sürülenler, baz› fosillerin tarafl› olarak yorumlanmas›ndan ibarettir. Çünkü zaman›n ilerlemesiyle birlikte insan ›rklar› belirli ölçüde birbirleri ile kar›flm›fl ve asimile olmufltur. Buna ra¤men, bugün dünya üzerinde yaflayan ‹skandinavlar, zenciler, pigmeler, eskimolar ya da Avustralya yerlileri aras›nda dahi önemli farkl›l›klar görülmektedir. Evrimci paleoantropologlar taraf›ndan "insan›ms›" (hominid) olarak adland›r›lan fosillerin ise, gerçekte farkl› maymun türlerine ya da kaybolmufl insan ›rklar›na ait olmad›¤›n› gösterecek hiçbir kan›t yoktur. Bir baflka deyiflle, insan ile maymunlar aras›nda kalan hiçbir "ara form" örne¤i bulunmamaktad›r.

150


‹nsan›n Kökeni

Bu genel aç›klamalardan sonra, flimdi "insan›n evrimi" senaryosunun bilimsel bulgularla nas›l çeliflti¤ini birlikte inceleyelim. ‹nsan›n Hayali Soy A¤ac› Darwinist teori, bugün yaflayan günümüz insan›n›n maymunsu birtak›m yarat›klardan geldi¤ini varsayar. 5-6 milyon y›l önce bafllad›¤› varsay›lan bu süreçte, günümüz insan› ile atalar› aras›nda birtak›m "ara form"lar›n yaflad›¤› iddia edilir. Gerçekte tümüyle hayali olan bu senaryoda dört temel "kategori" say›l›r: 1—Australopithecines (Australopithecus cinsine ait türler) 2— Homo habilis 3— Homo erectus 4— Homo sapiens Evrimciler, insanlar›n sözde ilk maymunsu atalar›na "güney maymunu" anlam›na gelen Australopithecus ismini verirler. Bu canl›lar gerçekte soyu tükenmifl eski bir maymun türünden baflka bir fley de¤ildir. Australopithecus cinsinin çeflitli türleri bulunur; bunlar›n baz›lar› iri yap›l›, baz›lar› ise daha küçük ve narin yap›l› maymunlard›r. ‹nsan evriminin bir sonraki safhas›n› da evrimciler, Homo yani insan olarak s›n›fland›r›rlar. ‹ddiaya göre Homo serisindeki canl›lar, Australopithecus'dan daha geliflmifl canl›lard›r. Bu türün evriminin en son aflamas›nda ise, Homo sapiens, yani günümüz insan›n›n olufltu¤u öne sürülür. Evrimci yay›nlarda ve ders kitaplar›nda yer alan ya da medyada zaman zaman ad› geçen "Java Adam›", "Pekin Adam›", "Lucy" gibi fosiller de üstte sayd›¤›m›z dört türden birine dahil edilirler. Bu türlerin de kendi içlerinde alt türleri oldu¤u kabul edilir. Ramapithecus gibi bir zamanlar›n çok iddial› ara form adaylar› ise, s›radan bir maymun olmalar›n›n anlafl›lmas› üzerine, insan›n hayali soy a¤ac›ndan sessiz sedas›z ç›kar›lm›fllard›r.185 Evrimciler "Australopithecus > Homo habilis > Homo erectus > Homo sapiens" s›ralamas›n› yazarlarken, bu türlerin her birinin, bir sonrakinin atas› oldu¤u izlenimini verirler. Oysa paleoantropologlar›n son bulgular›, Australopithecus, Homo habilis ve Homo erectus'un dünyan›n farkl› bölgelerinde ayn› dönemlerde yaflad›klar›n› göstermektedir. Dahas› Homo erectus s›n›flamas›na ait insanlar›n bir bölümü çok yak›n zamanlara kadar yaflam›fllard›r.

151


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

"Java'n›n en son Homo Erectus'u: Güneydo¤u Asya'daki Homo Sapiensler ile Potansiyel Ça¤dafll›¤›" (Latest Homo Erectus of Java; Potential Contemporaneity with Homo sapiens in Southeast Asia) bafll›kl› makalede, Java'da bulunan Homo erectus fosillerinin "ortalama yafllar›n›n 27±2'den 53.3±4 bin y›l öncesi" oldu¤u ve bunun "H. erectus'un, Güneydo¤u Asya'daki anatomik aç›dan günümüz insanlar›yla (H. sapiens) ayn› dönemde yaflad›¤› ihtimalini art›rd›¤›" belirtilmektedir.186 Ayr›ca, Homo sapiens neandertalensis ve Homo sapiens sapiens (günümüz insan›) ile ayn› ortamda yan yana bulunmufllard›r. Bu ise, elbette bu canl›lar›n birbirlerinin atalar› olduklar› iddias›n›n geçersizli¤ini aç›kça ortaya koymaktad›r. Özetle, tüm bilimsel bulgular ve araflt›rmalar, evrimcilerin öne sürdükleri fosillerin bir evrim sürecini göstermedi¤ini ortaya ç›karm›flt›r. ‹nsan›n atalar› olarak öne sürülen fosillerin bir k›sm› maymun türlerine, bir k›sm› da farkl› insan ›rklar›na aittir. Peki eldeki fosillerin hangileri insan, hangileri maymundur? Bunlar›n herhangi birisinin gerçekten bir "ara form" say›labilmesi neden mümkün de¤ildir? Bu sorular›n cevab›n› görmek için, söz konusu kategorileri s›rayla ele alal›m. Australopithecus

‹lk kategori olan Australopithecus "güney maymunu" anlam›na gelir. Bu canl›lar›n ilk olarak Afrika'da 4 milyon y›l kadar önce ortaya ç›kt›klar› ve 1 milyon y›l öncesine kadar da yaflad›klar› san›lmaktad›r. Australopithecus türleri aras›nda baz› ayr›mlar vard›r. Evrimciler en eski Australopithecus türünün A. afarensis oldu¤unu varsayarlar. Bundan sonra ise, daha ince kemikli olan A. africanus ile ondan daha büyük kemiklere sahip olan A. robustus gelir. A. boisei baz› araflt›rmac›lara göre ayr› bir tür, baz›lar›na göre ise A. robustus'un alt türü olarak kabul edilmektedir. Australopithecus türlerinin tümü, günümüz maymunlar›na benzeyen soyu tükenmifl maymunlard›r. Tümünün beyin hacimleri, günümüz flempanzelerininkiyle ayn› veya daha küçüktür. Ellerinde ve ayaklar›nda günümüz maymunlar›ndaki gibi a¤açlara t›rmanmaya yarayan ç›k›nt›lar mevcuttur ve ayaklar› dallara tutunmak için kavray›c› özelliklere sahiptir. Boylar› k›sad›r (en fazla 130 cm) ve ayn› günümüz maymunlar›ndaki gibi

152


‹nsan›n Kökeni

Australopithecus türleri, kafataslar›n›n yan› s›ra iskelet yap›lar› yönünden de günümüz maymunlar›na büyük benzerlik gösterirler. Yandaki çizimdeki bedenin sol taraf› flempanze, sa¤ taraf› ise A. afarensis iskeletini göstermektedir. Çizimi yapan antropoloji profesörü Adrienne L. Zhilman, bu iki canl›n›n iskelet yap›lar›n›n çok benzer olduklar›n› vurgular.

Australopithecus robustus türüne ait bir kafatas›. Günümüz maymunlar›na çok büyük bir benzerlik gösteriyor.

erkek Australopithecus diflisinden çok daha iridir. Kafataslar›ndaki yüzlerce ayr›nt›, birbirine yak›n gözler, sivri az› diflleri, çene yap›s›, uzun kollar, k›sa bacaklar gibi birçok özellik, bu canl›lar›n günümüz maymunlar›ndan farkl› olmad›klar›n› gösteren delillerdir. Bu konudaki evrimci iddia ise, Australopithecus'lar›n, tam bir maymun anatomisine sahip olmalar›na ra¤men, di¤er tüm maymunlar›n aksine, insanlar gibi dik olarak yürüdükleri tezidir. Söz konusu "dik yürüme" iddias›, Richard Leakey, Donald Johanson gibi evrimci paleoantropologlar›n on y›llard›r savunduklar› bir görüfltür. Ama pek çok bilim adam›, Australopithecus'un iskelet yap›s› üzerinde say›s›z araflt›rma yapm›fl ve bu iddian›n geçersizli¤ini ortaya koymufltur. ‹ngiltere ve ABD'den dünyaca ünlü iki anatomist, Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles Oxnard'›n, Australopithecus örnekleri üzerinde yapt›klar› çok genifl kapsaml› çal›flmalar bu canl›lar›n iki ayakl› olmad›klar›n›, günümüz maymunlar›n›nkiyle ayn› hareket flekline sahip olduklar›n› göstermifltir. ‹ngiliz hükümetinin deste¤iyle, befl uzmandan oluflan bir ekiple bu canl›lar›n kemiklerini on befl y›l boyunca inceleyen Lord Zuckerman, kendisi de evrim teorisini benimsemesine ra¤men, Australopithecuslar'›n sadece s›-

153


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

A. AFARENSIS ve fiEMPANZE Yukar›da Australopithecus afarensis AL 444-2 fosilinin kafatas›, altta ise günümüz flempanzesinin kafatas› yer al›yor. Aradaki çok aç›k benzerlik, A. afarensis'in, hiçbir "insans›" özelli¤i olmayan s›radan bir maymun türü oldu¤unun aç›k bir göstergesi.


‹nsan›n Kökeni

radan bir maymun türü olduklar› ve kesinlikle dik yürümedikleri sonucuna varm›flt›r.187 Bu konudaki araflt›rmalar›yla ünlü di¤er evrimci anatomist Charles E. Oxnard da Australopithecus'un iskelet yap›lar›n› günümüz orangutanlar›n›nkine benzetmektedir.188 Australopithecus'un insan›n atas› say›lamayaca¤›, son dönemde evrimci kaynaklar taraf›ndan da kabul edilmektedir. Ünlü Frans›z bilim dergisi Science et Vie, May›s 1999 say›s›nda bu konuyu kapak yapm›flt›r. Australopithecus afarensis türünün en önemli fosil örne¤i say›lan Lucy'i konu alan dergi, "Adieu Lucy" (Elveda Lucy) bafll›¤›n› kullanarak Australopithecus türü maymunlar›n insan›n soy a¤ac›ndan ç›kar›lmas› gerekti¤ini yazm›flt›r. St W573 kodlu yeni bir Australopithecus fosili bulgusuna dayanarak yaz›lan makalede, flu cümleler yer almaktad›r:

"ELVEDA LUCY!" Bilimsel bulgular, Australopithecus s›n›f›n›n en ünlü örne¤i say›lan "Lucy" hakk›ndaki evrimci varsay›mlar› temelsiz b›rakt›. Ünlü Frans›z bilim dergisi Science et Vie, fiubat 1999 say›s›nda "Elveda Lucy" (Adieu Lucy) bafll›¤› ile bu gerçe¤i kabul ediyor ve Australopithecus'un insan›n atas› say›lamayaca¤›n› onayl›yordu.

Yeni bir teori Australopithecus cinsinin insan soyunun kökeni olmad›¤›n› söylüyor... St W573'ü incelemeye yetkili tek kad›n araflt›rmac›n›n vard›¤› sonuçlar, insan›n atalar›yla ilgili güncel teorilerden farkl›; hominid soy a¤ac›n› y›k›yor. Böylece bu soy a¤ac›nda yer alan insan ve do¤rudan atalar› say›lan primat cinsi büyük maymunlar hesaptan ç›kar›l›yor... Australopithecuslar ve Homo türleri (insanlar) ayn› dalda yer alm›yorlar, Homo türlerinin (insanlar›n) do¤rudan atalar›, hala keflfedilmeyi bekliyor.189

Homo habilis

Australopithecus'un iskelet ve kafatas› yap›lar›n›n flempanzelerden neredeyse farks›z oluflu ve canl›lar›n dik yürüdükleri iddias›n›n da sa¤lam kan›tlarla çürütülmesi, evrimci paleoantropologlar› oldukça zor durumda b›rakm›flt›r. Çünkü hayali evrim flemas›nda Australopithecus'dan sonra Homo erectus gelir. Homo erectus, isminin bafl›ndaki "homo" yani "insan" teriminden de anlafl›ld›¤› gibi bir insan grubudur ve iskeleti de tamamen dik-

155


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

tir. Kafatas› hacmi Australopithecus'un iki kat› kadard›r. fiempanze benzeri bir maymun türü Australopithecus'dan, günümüz insan›ndan farks›z bir iskelete sahip olan Homo erectus'a geçmek ise, evrimci teoriye göre bile mümkün de¤ildir. Dolay›s›yla "ba¤lant›"lar, yani "ara form"lar gerekir. ‹flte Homo habilis kavram›, bu zorunluluktan do¤mufltur. Homo habilis s›n›fland›rmas› 1960'l› y›llarda ailece "fosil avc›s›" olan Leakey'ler taraf›ndan ortaya at›ld›. Leakey'lere göre, Homo habilis olarak s›n›fland›rd›klar› bu yeni tür canl›, dik yürüme yetene¤ine, göreceli olarak büyük bir beyin hacmine, tafltan ve tahtadan alet kullanma yetene¤ine sahipti. Bu sebeple insan›n atas› olabilirdi. Oysa 80'li y›llar›n ortalar›ndan sonra bulunan ayn› türe ait yeni fosiller, bu görüflü tamamen de¤ifltirecekti. Yeni bulunan fosillere dayanan Bernard Wood ve Loring Brace gibi araflt›rmac›lar, bunlar›n, "alet kullanabilen insan" anlam›na gelen Homo habilis yerine, "alet kullanabilen Güney Afrika maymunu" anlam›na gelen Australopithecus habilis olarak s›n›fland›r›lmas› gerekti¤ini söylediler. Çünkü Homo habilis, Australopithecus ismi verilen maymunlarla birçok ortak özellikler tafl›yordu. Ayn› Australopithecus gibi uzun kollu, k›sa bacakl› ve maymunsu bir iskelet yap›s›na sahipti. El ve ayak parmaklar› t›rmanmaya uyumluydu. Çene yap›lar› tamamen günümüz maymunlar›n›nkine benziyordu. 630 cc.'lik beyin hacimleri de bunlar›n birer maymun olduklar›n›n bir göstergesiydi. K›sacas› baz› evrimciler taraf›ndan bir ara form olarak gösterilen Homo habilis, gerçekte tüm di¤er Australopithecuslar gibi soyu tükenmifl bir maymundu. ‹lerleyen y›llarda yap›lan araflt›rmalar, Homo habilis'in gerçekten de Australopithecus'tan farkl› bir canl› olmad›¤›n› ortaya koydu. 1984 y›l›nda Tim White taraf›ndan bulunan ve OH62 ismi verilen iskelet ve kafatas› fosili, bu türün günümüz maymunlar›n›nki gibi küçük beyin hacmine, dallara t›rmanmaya yarayan uzun kollara ve k›sa bacaklara sahip oldu¤unu gösterdi. Amerikal› antropolog Holly Smith'in 1994 y›l›nda yapt›¤› detayl› analizler de yine Homo habilis'in asl›nda "homo" yani insan de¤il, maymun oldu¤unu gösterdi. Smith, Australopithecus, Homo habilis, Homo erectus ve Homo neandertalensis türlerinin diflleri üzerinde yapt›¤› analizler hakk›nda flöyle diyordu: Difllerin geliflimi ve yap›s› kriterine dayanarak yapt›¤›m›z analizler, Australopithecus ve Homo habilis türlerinin Afrika maymunlar›yla ayn› kategoride

156


‹nsan›n Kökeni

olduklar›n›, ancak Homo erectus ve Neandertal türlerinin günümüz insanlar›yla ayn› yap›ya sahip oldu¤unu göstermektedir.190

Ayn› y›l Fred Spoor, Bernard Wood ve Frans Zonneveld adl› üç anatomi uzman›, çok farkl› bir yöntemle yine ayn› sonuca ulaflt›lar. Bu yöntem, insan ve maymunlar›n iç kulaklar›nda yer alan ve denge sa¤lamaya yarayan yar›-çembersel kanallar›n karfl›laflt›rmal› analizine dayan›yordu. Spoor, Wood ve Zonneveld vard›klar› sonucu flöyle özetlediler: Fosil hominidler aras›nda, günümüz insan› morfolojisini gösteren ilk tür Homo erectus'tur. Tersine, güney Afrika'dan gelen ve Australopithecus ve Paranthropus olarak yorumlanan kafatas›ndaki yar› dairesel kanal boyutlar›, günümüze kadar yaflayan büyük maymunlara benzemektedir.191

Stw 53 ad›ndaki Homo habilis örne¤i üzerinde incelemeler yapan Spoor, Wood ve Zonneveld, "Stw 53'ün, Australopithecineler'den daha az iki ayakl› davran›fllar› gösterdi¤ini" buldular. Bu H. habilis örne¤inin Australopithecus türünden çok daha fazla maymuna benzedi¤i anlam›na gelmektedir. Dolay›s›yla söz konusu bilim adamlar›, Stw 53'ün "Australopithecineler ve H. erectus'da görülen morfolojiler aras›nda ara geçifl olmas› mümkün de¤ildir." sonucuna vard›lar.192 Bu bulgu çok önemli iki sonucu göstermektedir: (1) Homo habilis ad›yla an›lan fosiller, gerçekte "homo" yani insan s›n›flamalar›na de¤il, Australopithecus (maymun) s›n›flamalar›na dahildir. (2) Hem Homo habilis hem de Australopithecus türleri, e¤ik yürüyen, yani maymun iskeletine sahip canl›lard›r. ‹nsanlarla ilgileri yoktur. KNM-ER 1472 Uyluk kemi¤i. Bu uyluk kemi¤i, günümüz insan›nkinden farks›zd›r. Bu kemi¤in Homo habilis fosilleriyle ayn› tabakada, ancak birkaç kilometre ötede bulunmufl olmas›, Homo habilis'in iki ayakl› bir canl› oldu¤u gibi yanl›fl bir yoruma yol açm›flt›. 1987 y›l›nda bulunan OH 62 fosili ise Homo habilis'in hiç de san›ld›¤› gibi iki ayakl› bir canl› olmad›¤›n› gösterdi. Bugün çok say›da bilim adam› Homo habilis s›n›flamas›n›n, Australopithecus'a çok benzer bir maymun türü oldu¤unu kabul etmektedir.

157


Fred Spoor

Australopithecus ve Homo habilis s›n›flamalar›na dahil edilen maymunlar›n dik yürüdükleri yönündeki iddia, Fred Spoor'un yönetiminde yap›lan iç kulak analizleri taraf›ndan yalanlanm›flt›r. Spoor ve ekibi, iç kulaktaki denge merkezlerini karfl›laflt›rarak yapt›klar› incelemelerde, her iki s›n›flaman›n da günümüz maymunlar›na benzer bir hareket biçimine sahip oldu¤unu göstermifltir.

Homo rudolfensis Hakk›ndaki Yan›lg› Homo rudolfensis terimi, 1972 y›l›nda bulunan birkaç fosil parças›na verilen isimdir. Söz konusu fosil parçalar› Kenya'daki Rudolf nehri civar›nda bulundu¤u için, bu fosilin temsil etti¤i varsay›lan türe de Homo rudolfensis ad› verilmifltir. Ço¤u paleoantropolog ise bu fosillerin asl›nda ayr› bir türe ait olmad›¤›n›, Homo rudolfensis denen canl›n›n da asl›nda bir Homo habilis, yani bir maymun türü oldu¤unu kabul etmektedir. Fosilleri bulan Richard Leakey, 2.8 milyon y›l yafl biçti¤i ve "KNM-ER 1470" olarak adland›rd›¤› kafatas›n› antropoloji tarihinin en büyük buluflu gibi tan›tm›fl ve büyük yank› uyand›rm›flt›. Australopithecus gibi küçük bir kafatas› hacmi olan, ancak insans› bir yüze sahip bulunan canl›, Leakey'e göre, Australopithecus ile insan aras›ndaki kay›p halkayd›. Ancak bir süre sonra anlafl›lacakt› ki, KNM-ER 1470 kafatas›n›n bilimsel dergilere kapak olan "insans›" yüzü, gerçekte kafatas› parçalar›n› birlefltirirken yap›lan -belki de kas›tl›- hatalar›n sonucuydu. ‹nsan yüzü anatomisi üzerinde çal›flmalar yapan Prof. Tim Bromage, 1992 y›l›nda bilgisayar simülasyonlar› yard›m›yla ortaya ç›kard›¤› bu gerçe¤i flöyle özetler: KNM-ER 1470'in rekonstrüksiyonu yap›l›rken, yüz, ayn› günümüz insanlar›nda oldu¤u gibi, kafatas›na neredeyse tam paralel bir biçimde infla edilmiflti. Oysa yapt›¤›m›z incelemeler, yüzün kafatas›na daha e¤imli bir biçimde infla edilmifl olmas›n› gerektirmektedir. Bu ise, ayn› Australopithecus'da gördü¤ümüz maymunsu yüz özelli¤ini meydana getirir.193

158


‹nsan›n Kökeni

Bu konuda evrimci paleoantropolog J. E. Cronin de flöyle der: Kaba olarak biçimlendirilmifl yüz, düflük kafatas› geniflli¤i ve büyük az› difller gibi ilkel özellikler, KNM-ER 1470'in Australopithecus ile paylaflt›¤› ilkel özelliklerdir... KNM-ER 1470, di¤er erken Homo örnekleri gibi, öteki ince yap›l› Australopithecus'la birçok yap›sal ortak özellik tafl›r. Bu özellikler, di¤er geç Homo örneklerinde (yani Homo erectus'ta) bulunmaz.194

Michigan Üniversitesi'nden C. Loring Brace ise, çene ve difl yap›s› üzerinde yapt›¤› analizlerde 1470 kafatas› hakk›nda yine ayn› sonuca varm›flt›r: "Çenenin büyüklü¤ü ve az› difllerinin kaplad›¤› yerin geniflli¤i, ER 1470'in tam anlam›yla bir Australopithecus yüz ve difllerine sahip oldu¤unu göstermektedir."195 KNM-ER 1470 üzerinde en az Leakey kadar incelemede bulunmufl olan John Hopkins Üniversitesi paleoantropolo¤u Prof. Alan Walker da, bu canl›n›n Homo erectus ya da Homo rudolfensis gibi bir "homo" yani insan türüne dahil edilmemesi, aksine Australopithecus s›n›f›na sokulmas› gerekti¤ini savunmaktad›r.196 K›sacas›, Australopithecus ile Homo erectus aras›nda bir geçifl formu gibi gösterilmeye çal›fl›lan Homo habilis Richard Leakey, ya da Homo rudolfensis gibi s›n›flamalar tamamen hayaHomo rudolfensis lidir. Bu canl›lar bugün ço¤u araflt›rmac›n›n kabul ettikonusunda hem kendisini, hem de ¤i gibi, Australopithecus serisinin birer üyesidirler. Büpaleoantropoloji tün anatomik özellikleri, bu canl›lar›n birer maymun dünyas›n› yan›ltt›. türü olduklar›n› göstermektedir. Bu gerçek, Bernard Wood ve Mark Collard adl› iki evrimci antropolo¤un 1999 y›l›nda Science dergisinde yay›nlanan incelemeleriyle daha da belirgin hale gelmifltir. Wood ve Collard, Homo habilis ve Homo rudolfensis (Skull 1470 türü) kategorilerinin hayali oldu¤unu, asl›nda bu kategorilere dahil edilen fosillerin Australopithecus s›n›flamas› içinde incelenmesi gerekti¤ini flöyle aç›klam›fllard›r: Daha yak›n zamanda, fosil türleri, mutlak beyin hacmi, dil yetene¤i konusundaki ç›kar›mlar ve el fonksiyonu ve tafltan aletler yapma becerileri konusundaki kurgular gibi temellere dayan›larak, Homo kategorisine dahil edilmifltir. Birkaç istisna haricinde, bu (Homo) cinsinin insan evrimi içindeki tan›m› ve kullan›m› ve Homo'nun s›n›r›n›n belirlenifli, sanki sorunsuz bir olgu gibi kabul edilmifltir. Ama... yeni bulgular, mevcut bulgulara getirilen yeni

159


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

yorumlar ve paleoantropolojik kay›tlar üzerindeki k›s›tlamalar, s›n›flamalar› Homo cinsine dahil etmek için kullan›lan kriterleri geçersiz hale getirmektedir... Pratikte, fosilleflmifl hominid türleri, Homo kategorisine, dört temel kriterden biri veya daha fazlas›na göre dahil edilmektedir... Oysa flimdi aç›k hale gelmifltir ki, bu kriterlerin hiçbiri tatminkar de¤ildir. Kafatas› hacmi problemlidir, çünkü mutlak beyin kapasitesinin biyolojik bir önemi oldu¤u varsay›m› tart›flmal›d›r. Ayn› flekilde, konuflma fonksiyonunun beynin genel görünümünden güvenilir flekilde ç›karsanamayaca¤›na dair oldukça tatmin edici kan›tlar vard›r ve beynin konuflma ile ilgili bölgelerinin, daha önceki çal›flmalar›n ima etti¤inin aksine lokalize olmad›¤›na dair kan›tlar vard›r... Bir baflka deyiflle, H. habilis ve H. rudolfensis'e ait fosil bulgular› eklendi¤inde, Homo cinsi iyi bir cins de¤ildir. Dolay›s›yla, H. habilis ve H. rudolfensis, Homo cinsinden ç›kar›lmal›d›r... fiu an için, hem H. habilis'in hem de H. rudolfensis'in Australopithecus cinsine geçirilmesini öneriyoruz.197

Wood ve Collard'›n vard›¤› sonuç, anlatt›¤›m›z gerçe¤i do¤rulamaktad›r: Tarihte "ilkel insan atalar›" yoktur. Bu flekilde gösterilen canl›lar, gerçekte Australopithecus kategorisine dahil edilmeleri gereken maymunlard›r. Fosil kay›tlar›, bu soyu tükenmifl maymunlar ile fosil kay›tlar›nda aniden ortaya ç›kan Homo yani insan türü aras›nda hiçbir evrimsel iliflki olmad›¤›n› göstermektedir. Homo erectus

Evrimcilerin hayali flemas›na göre Homo türünün kendi içindeki evrimi flöyledir: Önce Homo erectus, sonra Homo sapiens archaic ve Neandertal (Homo sapiens neanderthalensis) insan›, sonra da Cro-magnon Adam› (Homo sapiens sapiens). Oysa bu s›n›flamalar›n hepsi, gerçekte sadece özgün insan ›rklar›d›r. Aralar›ndaki fark, bir eskimo ile bir zenci ya da bir pigme ile Avrupal› aras›ndaki farktan daha büyük de¤ildir. Öncelikle evrimcilerin en ilkel insan türü sayd›klar› Homo erectus'u inceleyelim. "Erect" terimi "dik" demektir. Homo erectus ise "dik yürüyen insan" anlam›na gelir. Evrimciler bu insanlar›, "erect" s›fat› ile öncekilerden ay›rmak zorunda kalm›fllard›r. Çünkü eldeki tüm Homo erectus fosilleri, Australopithecus ya da Homo habilis örne¤inde görülmedi¤i kadar diktir. Günümüz insan›n›n iskeleti ile Homo erectus iskeleti aras›nda hiçbir fark yoktur.

160


‹nsan›n Kökeni

Homo erectus kafataslar›nda bulunan büyük kafl ç›k›nt›lar›, geriye do¤ru e¤imli al›n yap›s› gibi özellikler, günümüzde yaflayan baz› ›rklarda da görülür. Yandaki Malezya yerlisinde oldu¤u gibi.

Evrimcilerin Homo erectus'u "ilkel" saymaktaki en önemli dayanaklar› ise, kafatas› hacminin (900-1100 cc) günümüz insan›n›n ortalamas›ndan küçüklü¤ü ve kal›n kafl ç›k›nt›lar›d›r. Oysa bugün de dünyada Homo erectus'la ayn› kafatas› ortalamas›nda pek çok insan yaflamaktad›r (örne¤in pigmeler) ve bugün de çeflitli ›rklarda kafl ç›k›nt›lar› vard›r. (örne¤in Avusturalya yerlileri Aborijinler'de) Kafatas› hacmi farkl›l›¤›n›n zeka ve beceri yönünden hiçbir fark oluflturmad›¤› ise, bilinen bir gerçektir. Zeka, beynin hacmine göre de¤il, beynin kendi içindeki organizasyonuna göre de¤iflir.198 Homo erectus'u dünyaya tan›tan fosiller, her ikisi de Asya'da bulunan Pe-

161


10 B‹N YILLIK HOMO ERECTUSLAR 10 Ekim 1967'de Avustralya Victoria'daki Kow Swamp gölü yak›n›nda bulunan bu iki kafatas›na Kow Swamp I ve Kow Swamp V adlar› verildi.

Fosilleri bulan Alan Thorne ve Philip Macumber, bunlar› birer Homo sapiens kafatas› olarak yorumlad›lar. Oysa bu kafataslar› çok büyük oranda Homo erectus özellikleri gösteriyorlard›. Homo sapiens olarak tan›mlanmalar›n›n tek nedeni ise, 10 bin y›l oldu¤u hesaplanan yafllar›yd›. Evrimciler, günümüz insan›ndan 500 bin y›l önce yaflam›fl ilkel bir "tür" olarak tan›mlad›klar› Homo erectuslar'›n, bundan 10 bin sene önce yaflayan bir insan ›rk› oldu¤u gerçe¤ini kabul etmek istememifllerdi.

162


‹nsan›n Kökeni

HOMO ERECTUS ve ABOR‹J‹N Yandaki Turkana Çocu¤u iskeleti, bugüne kadar bulunmufl en eksiksiz Homo erectus örne¤idir. ‹lginç olan 1.6 milyon y›ll›k bu fosilin iskeleti ile günümüz insan› aras›nda hiçbir belirgin farkl›l›¤›n olmay›fl›d›r. Özellikle de üstteki Aborijin yerlisi fosili, Turkana Çocu¤u'na çok benzemektedir. Bu durum, Homo erectus'un herhangi bir "ilkel" özelli¤i bulunmayan özgün bir insan ›rk› oldu¤unu bir kez daha göstermektedir.

kin Adam› ve Java Adam› fosilleriydi. Ancak zamanla bu iki kal›nt›n›n da güvenilir olmad›klar› anlafl›ld›. Pekin Adam›, sadece alç›dan yap›lm›fl ve asl› kaybolmufl modellerden ibaretti, Java Adam› ise bir kafatas› parças› ile ondan metrelerce uzakta bulunmufl bir le¤en kemi¤inden olufluyordu ve bunlar›n ayn› canl›ya ait oldu¤una dair hiçbir gösterge yoktu. Bu nedenle Afrika'da bulunan Homo erectus fosilleri giderek daha fazla önem kazand›. (Bu arada, Homo erectus olarak tan›mlanan fosillerin bir k›sm›n›n, baz›

163


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

evrimciler taraf›ndan Homo ergaster adl› ikinci bir s›n›flamaya dahil edildi¤ini de belirtmek gerekir. Bu konuda aralar›nda anlaflmazl›k vard›r. Biz söz konusu fosillerin hepsini Homo erectus s›n›flamas› içinde ele alaca¤›z.) Afrika'da bulunan Homo erectus örneklerinin en ünlüsü, Kenya'daki Turkana Gölü yak›nlar›nda bulunan "Turkana Çocu¤u" fosilidir. Bu fosilin sahibinin 12 yafl›nda bir çocuk oldu¤u ve büyüdü¤ü zaman yaklafl›k 1.83 m boyunda olaca¤› saptanm›flt›r. Fosilin dik iskelet yap›s› günümüz insan›ndan farks›zd›r. Amerikal› paleoantropolog Alan Walker, "ortalama bir patolo¤un bu fosilin iskeletiyle, günümüz insan› iskeletini birbirinden ay›rmas›n›n çok güç oldu¤unu" söyler. Walker kafatas›n› gördü¤ünde güldü¤ünü, çünkü kafatas›n›n "bir Neandertal kafatas›na afl›r› derecede benzedi¤ini" yazar.199 Neandertaller biraz sonra inceleyece¤imiz gibi günümüz insan›n bir ›rk›d›rlar. Dolay›s›yla Homo erectus da yine günümüz insan›n bir ›rk›d›r. Nitekim evrimci paleoantropolog Richard Leakey bile Homo erectus'un günümüz insan› ile olan farkl›l›¤›n›n ›rksal farkl›l›ktan öte bir anlam tafl›mad›¤›n› flöyle ifade eder: Herhangi bir kifli farkl›l›klar› fark edebilir: Kafatas›n›n biçimi, yüzün aç›s›, kafl ç›k›nt›s›n›n kabal›¤› vs. Ancak bu farkl›l›klar bugün de¤iflik co¤rafyalarda yaflamakta olan insan ›rklar›n›n birbirleri aras›ndaki farkl›l›klardan daha fazla de¤ildir. Böyle bir varyasyon, topluluklar birbirlerinden uzun zaman aral›klar›nda ayr› tutulduklar› zaman ortaya ç›kar.200

Connecticut Üniversitesi'nden Prof. William Laughlin, Eskimolar ve Aleut Adalar› insanlar› üzerinde uzun y›llar anatomik incelemeler yapm›fl ve bu insanlar ile Homo erectus'un flafl›rt›c› derecede birbirlerine benzediklerini görmüfltür. Laughlin'in vard›¤› sonuç, tüm bu ›rklar›n gerçekte Homo sapiens türüne (günümüz insan›na) ait farkl› ›rklar oldu¤udur: Hepsi Homo sapiens türüne ait olan Eskimolar ve Avustralya yerlileri gibi uzak gruplar aras›ndaki büyük farkl›l›klar› dikkate ald›¤›m›zda, Homo erectus'un da kendi içinde farkl›l›klar tafl›yan bu türe (Homo sapiens'e) ait oldu¤u sonucuna varmak çok mant›kl› gözükmektedir.201

Homo erectus'un yapay bir s›n›flama oldu¤u, Homo erectus kategorisine dahil edilen fosillerin gerçekte Homo sapiens'ten ayr› bir tür say›lacak kadar farkl›l›k tafl›mad›¤›, son y›llarda bilim dünyas›nda giderek daha fazla dile getirilmektedir. American Scientist dergisinde, bu konudaki tart›flmalar ve 2000

164


‹nsan›n Kökeni

HOMO ERECTUS'UN DEN‹ZC‹L‹K KÜLTÜRÜ "Antik denizciler: ‹lk insanlar sand›¤›m›zdan daha ak›ll›yd›lar". New Scientist dergisinde yay›nlanan 14 Mart 1998 tarihli bu makaleye göre evrimcilerin Homo erectus ismini verdikleri insanlar, günümüzden 700 bin y›l önce gemicilik yap›yorlard›. Gemi yapabilecek bilgi, teknoloji ve kültüre sahip insanlar›n ilkel say›lmalar› elbette ki mümkün de¤ildir.

y›l›nda bu konuda yap›lan bir konferans›n sonucu flöyle özetlenmektedir: Senckenberg konferans›na kat›lanlar›n ço¤u, Michigan Üniversitesi'nden Milford Wolpoff, Canberra Üniversitesi'nden Alan Thorne ve meslektafllar› taraf›ndan bafllat›lan ve Homo erectus'un taksonomik statüsünü ele alan ateflli tart›flmaya dahil oldular. Bunlar (Wolpoff ve Thorn) güçlü bir flekilde, Homo erectus'un bir tür olarak geçerlili¤i bulunmad›¤›n›, tamamen ortadan kald›r›lmas› gerekti¤ini savundular. Homo cinsinin tüm üyeleri, 2 milyon y›l öncesinden günümüze kadar, varyasyona oldukça aç›k ve genifl alanlara yay›lm›fl tek bir tür, yani Homo sapiens türüydü onlara göre, ve bu tür içinde do¤al k›r›lmalar ve alt bölünmeler bulunmuyordu. Konferans›n konusu, Homo erectus'un var olmad›¤›yd›.202

Üstteki tezi savunan bilim adamlar›n›n vard›¤› sonuç, "Homo erectus, Homo sapiens'ten farkl› bir tür de¤il, Homo sapiens içindeki bir ›rkt›r" fleklinde de özetlenebilir. Bir insan ›rk› olan Homo erectus ile "insan›n evrimi" senaryosunda kendisinden önce gelen maymunlar (Australopithecus, Homo habilis ve Homo rudolfensis) aras›nda ise büyük bir uçurum vard›r. Yani fosil kay›tlar›nda beliren ilk insanlar, evrim süreci olmadan, ayn› anda ve aniden ortaya ç›km›fllard›r.

165


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Neandertaller: Anatomileri ve Kültürleri Neandertaller (Homo neanderthalensis) bundan 100 bin y›l önce Avrupa'da aniden ortaya ç›km›fl ve yaklafl›k 35 bin y›l önce de yine h›zl› ve sessiz bir biçimde yok olmufl -ya da di¤er ›rklarla kar›flarak asimile olmufl- insanlard›r. Günümüz insan›ndan tek farklar›, iskeletlerinin biraz daha güçlü ve kafatas› ortalamalar›n›n biraz daha yüksek olmas›d›r. Neandertaller bir insan ›rk›d›r ve bugün art›k bu gerçek hemen herkes taraf›ndan kabul edilmektedir. Baz› evrimci paleoantropologlar bu insanlar› çok uzun zaman "ilkel bir tür" olarak kabul etmifl, ama bulgular Neandertal insan›n›n bugün sokakta yürüyen herhangi bir "yap›l›" insandan daha farkl› olmad›¤›n› göstermifltir. Bu konuda önde gelen bir otorite say›lan New Mexico Üniversitesi'nden paleoantropolog Erik Trinkaus flöyle yazar: Neandertal kal›nt›lar› ve günümüz insan› kemikleri aras›nda yap›lan ayr›nt›l› karfl›laflt›rmalar göstermektedir ki, Neandertallerin anatomisinde ya da hareket, alet kullan›m›, zeka seviyesi veya konuflma kabiliyeti gibi özelliklerinde günümüz insanlar›ndan afla¤› say›labilecek hiçbir fley yoktur.203

Bu nedenle günümüzde birçok araflt›rmac›, Neandertal insan›n› günümüz insan›n›n bir alt türü olarak tan›mlayarak Homo sapiens neandertalensis demektedir. Öte yandan fosil bulgular›, Neandertallerin ileri bir kültüre de sahip olduklar›n› göstermektedir. Bunun en ilginç örneklerinden biri, Neandertal insanlar› taraf›ndan yap›lm›fl olan fosilleflmifl bir flüttür. Bir ay›n›n uyluk kemi¤inden yap›lm›fl olan söz konusu flüt, arkeolog Ivan Turk taraf›ndan 1995 Temmuz'unda Kuzey Yugoslavya'daki bir ma¤arada bulunmufltur. Daha sonra da bir müzikolog olan Bob Fink, flütü analiz etmifltir. Fink, karbon testine göre yafl›n›n 43.000 ile 67.000 y›l aras›nda oldu¤u düflünülen bu aletin, 4 nota ç›kard›¤›n› ve flütte yar›m tonlar ve tam tonlar›n da oldu¤unu tespit etmifltir. Bu keflif, Neandertallerin Bat› müzi¤inin temel formu olan yedi nota ölçüsünü kulland›klar›n› göstermektedir. Flütü inceleyen Fink, "eski flütün üzerindeki ikinci ve üçüncü delikler aras›ndaki mesafenin, üçüncü ve dördüncü delikler aras›ndaki mesafenin iki kat›" oldu¤unu belirtmektedir. Bunun anlam› birinci mesafenin tam notay›, ona komflu olan mesafenin de yar›m notay› temsil etti¤idir. "Bu üç nota inkar edilemez bir flekilde diatonik bir ölçekteki gibi ses ç›kar›r" diyen Fink, Neandertallerin müzik kula¤› ve bilgisi olan insanlar oldu¤unu belirtmektedir.204

166


‹nsan›n Kökeni

GERÇE⁄E KARfiI PROPAGANDA Fosil bulgular› Neandertal insan›n›n bize göre hiçbir "ilkel" yönü bulunmayan bir insan ›rk› oldu¤unu göstermesine ra¤men, Neandertaller hakk›nda kurulmufl olan evrimci ön yarg›lar de¤iflmiyor. Neandertal insanlar›, hala baz› evrimci müzelerde, yanda oldu¤u gibi "maymun adam" olarak resmediliyorlar. Bu, Darwinizm'in bilimsel bulgulara de¤il, ön yarg› ve propagandaya dayand›¤›n›n bir göstergesidir.

Di¤er baz› fosil bulgular›, Neandertallerin ölülerini gömdüklerini, hastalar›na bakt›klar›n›, kolye ve benzeri tak› eflyalar› kulland›klar›n› göstermektedir.205 Öte yandan fosil kaz›lar› s›ras›nda Neandertal insanlar› taraf›ndan kullan›ld›¤› tespit edilen 25 bin y›ll›k bir dikifl i¤nesi de bulunmufltur. Kemikten yap›lm›fl olan bu i¤ne son derece düzgündür ve iplik geçirilmesi için aç›lm›fl bir deli¤e sahiptir.206 Elbette dikifl i¤nesine ihtiyaç duyacak bir giyim-kuflam kültürüne sahip olan insanlar "'ilkel" say›lamazlar. Neandertallerin alet yapma yetenekleri hakk›nda yap›lan en iyi araflt›rma New Mexico Üniversitesi'nde antropoloji ve arkeoloji profesörü olan Steven L. Kuhn ve Mary C. Stiner'a aittir. ‹ki bilim adam› da evrim teorisini savunmalar›na ra¤men, yapt›klar› arkeolojik araflt›rmalar ve analizler sonucu, ‹talya'n›n güneybat› sahilindeki ma¤aralarda binlerce y›l yaflam›fl olan Neandertallerin, günümüz insan› gibi kompleks bir düflünce yap›s› gerektiren faaliyetlerde bulunduklar›n› ortaya koymufllard›r.207

167


NEANDERTAL: B‹R ‹NSAN IRKI Yanda, ‹srail'de bulunan Homo sapiens neanderthalensis, Amud 1 kafatas› yer al›yor. Fosilin sahibinin 1.80 m boyunda oldu¤u tahmin edilmektedir. Beyin hacmi ise bugüne kadar rastlan›lanlar›n en büyü¤üdür: 1.740 cc. Altta ise, Neandertal ›rk›na ait bir fosil iskelet ve bu iskeletin sahibi taraf›ndan kullan›ld›¤› san›lan bir tafl alet yer almaktad›r. Elde edilen bu ve benzeri bulgular, Neandertallerin zaman içinde kaybolmufl özgün bir insan ›rk› olduklar›n› göstermektedir.


‹nsan›n Kökeni

NEANDERTALLER‹N D‹K‹fi ‹⁄NES‹ Neandertal insan›n›n günümüzden on binlerce y›l önce giyim-kuflam bilgisine sahip oldu¤unu gösteren ilginç bir fosil: 26 bin senelik i¤ne. (D. Johanson, B. Edgar, From Lucy to Language, s. 99)

NEANDERTALLER‹N FLÜTÜ Neandertal insan›na ait kemikten yap›lm›fl flüt. Bu flüt üzerinde yap›lan hesaplamalar, deliklerin do¤ru notalarda ses verecek biçimde aç›ld›¤›n›, yani bunun son derece ustaca tasarlanm›fl bir enstrüman oldu¤unu göstermifltir. Üstte Bob Fink adl› araflt›rmac›n›n flütle ilgili hesaplar› görülüyor. Bu gibi bulgular, evrimci propagandan›n aksine, Neandertal insanlar›n›n ilkel ma¤ara adamlar› de¤il, medeni bir insan ›rk› oldu¤unu göstermektedir. (The AAAS Science News Service, Neanderthals Lived Harmoniously, 3 Nisan 1997)


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Kuhn ve Stiner bu ma¤aralarda çeflitli aletler bulmufllard›r. Buluntular, m›zrak uçlar› da dahil olmak üzere kesici türden sivri uçludur ve dikkatli bir flekilde çakmak tafl›n›n kenarlar›ndaki katmanlar›n yontulmas›yla yap›lm›flt›r. Böyle sivri uçlar meydana getirecek flekilde katmanlar› yontmak, kuflkusuz zeka ve beceri gerektiren bir ifllemdir. Bu ifllemdeki en önemli problemlerden biri, kayalar›n ucundaki bask›lar sonucu meydana gelen k›r›lmalard›r. Bu yüzden ifllemi yapan kifli, bir dahaki sefere uçlar› do¤ru muhafaza edebilmek için "ne kadar vurmal›y›m" ya da e¤ri bir alet yap›yorsa "ne kadar e¤riltmem gerekir" diye karar vermek ve kendi kendine ince bir hesap yapmak durumundad›r. California Üniversitesi'nden Margaret Conkey, Neandertallerden önceki dönemlere ait olan aletlerin dahi ne yapt›¤›n›n bilincinde olan zeki topluluklar taraf›ndan yap›ld›¤›n› flöyle anlatmaktad›r: Arkaik insanlar›n elleriyle yapt›klar› nesnelere bakacak olursan›z, hiç de acemi ifli fleyler olmad›klar›n› görürsünüz. Arkaik insanlar kulland›klar› malzemenin nas›l bir fley oldu¤unu ve nas›l bir dünyada yaflad›klar›n›n bilincindedirler.208

K›sacas›, bilimsel bulgular, Neandertallerin zeka ve kültür düzeyi yönünden bizlerden fark› olmayan bir insan ›rk› oldu¤unu göstermektedir. Bu ›rk, di¤er ›rklarla kar›fl›p asimile olarak ya da bilinmeyen bir flekilde tükenerek tarih sahnesinden çekilmifltir. Ama hiçbir flekilde "ilkel", "yar› maymun" vs. de¤ildir.

Homo sapiens archaic, Homo heilderbergensis ve Cro-Magnon Homo sapiens archaic, hayali evrim flemas›n›n günümüz insan›ndan bir önceki basama¤›n› oluflturur. Asl›nda bu insanlar hakk›nda evrimciler aç›s›ndan söylenecek bir fley yoktur, zira bunlar günümüz insan›ndan ancak çok küçük farkl›l›klarla ayr›l›rlar. Hatta baz› araflt›rmac›lar, bu ›rk›n temsilcilerinin günümüzde hala yaflamakta olduklar›n› söyleyerek Avustralyal› Aborijin yerlilerini örnek gösterirler. Aborijin yerlileri de ayn› bu ›rk gibi kal›n kafl ç›k›nt›lar›na, içeri do¤ru e¤ik bir çene yap›s›na ve biraz daha küçük bir beyin hacmine sahiptirler. Ayr›ca çok yak›n bir geçmiflte Macaristan'da ve ‹talya'n›n baz› köylerinde bu insanlar›n yaflam›fl olduklar›na dair çok ciddi bulgular ele geçirilmifltir. Evrimci literatürde Homo heilderbergensis olarak tan›mlanan s›n›flan-

170


‹nsan›n Kökeni

Tipik bir Cro-magnon kafatas›

d›rma ise, asl›nda Homo sapiens archaic'le ayn› fleydir. Ayn› insan ›rk›n› tan›mlamak için bu iki ayr› kavram›n da kullan›lmas›n›n nedeni, evrimciler aras›ndaki görüfl farkl›l›klar›d›r. Homo heilderbergensis s›n›flamas›na dahil edilen tüm fosiller ise, anatomik olarak günümüz Avrupal›lar›na çok benzeyen insanlar›n günümüzden 500 bin, hatta 740 bin y›l önce ‹ngiltere'de ve ‹spanya'da yaflad›klar›n› göstermektedir. Cro-magnon s›n›flamas› ise, 30.000 y›l önceye kadar yaflad›¤› tahmin edilen bir ›rkt›r. Kubbe fleklinde bir kafatas›na, genifl bir al›na sahiptir. 1600 cc'lik kafatas› hacmi, günümüz insan›n›n ortalamas›ndan fazlad›r. Kafatas›nda kal›n kafl ç›k›nt›lar› vard›r ve arka k›s›mda, Neandertal Adam›'n›n ve Homo erectus'un karakteristik özelli¤i olan kemiksi ç›k›nt› bulunmaktad›r.

171


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Avrupal› bir ›rk olarak kabul edilmesine karfl›n, Cro-magnon kafatas›n›n yap›s› ve hacmi, günümüzde Afrika ve tropik iklimlerde yaflayan baz› ›rklara fazlas›yla benzemektedir. Bu benzerli¤e dayanarak, Cro-magnon'un Afrika kökenli eski bir ›rk oldu¤u tahmin edilir. Di¤er baz› paleoantropolojik bulgular, Cro-magnon ve Neandertal ›rklar›n›n birbirleri ile kaynaflarak, günümüzdeki baz› ›rklara temel oluflturduklar›n› göstermektedir. Sonuç itibariyle, bu insanlar›n hiçbiri "ilkel tür"ler de¤ildir. Tarih içinde yaflam›fl veya di¤er ›rklara kar›fl›p asimile olarak ya da soylar› tükenip yok olarak tarih sahnesinden çekilmifl farkl› insan ›rklar›d›r. Evrim A¤ac›n›n Çöküflü fiimdiye kadar incelediklerimiz bize aç›k bir tablo oluflturdu: "‹nsan›n evrimi" senaryosu tümüyle hayali bir kurgudur. Çünkü böyle bir soy a¤ac›n›n var olmas› için, maymunlarla ortak bir atadan insanlara aflamal› bir evrim yaflanm›fl ve bunun fosillerinin bulunmufl olmas› gerekir. Oysa maymunlarla insanlar aras›nda aç›k bir uçurum vard›r. ‹skelet yap›lar›, kafatas› hacimleri, dik ya da e¤ik yürüme kriterleri gibi özellikler, insan ile maymunun aras›n› aç›kça ay›rmaktad›r. (En son olarak 1994 y›l›nda iç kulaktaki denge kanallar› üzerinde yap›lan incelemelerin de Australopithecus ve Homo habilis'i maymun s›n›f›na, Homo erectus'u ise insan s›n›f›na ay›rd›¤›na de¤inmifltik.) Bu farkl› türler aras›nda bir soy a¤ac› olamayaca¤›n› gösteren çok önemli bir baflka bulgu ise, birbirlerinin atas› olarak gösterilen türlerin ayn› anda ve birarada yaflam›fl olmalar›d›r! E¤er evrimcilerin iddia ettikleri gibi Australopithecus zamanla Homo habilis'e, onlar da zamanla Homo erectus'a dönüflmüfl olsalard›, bu türlerin yaflad›klar› dönemlerin de birbirini izlemesi gerekirdi. Oysa aksine, böyle bir kronolojik s›ralama yoktur. Evrimcilerin kendi hesaplamalar›na göre, Australopithecus 4 milyon y›l öncesinden 1 milyon y›l öncesine kadar yaflam›flt›r. Homo habilis olarak s›n›fland›r›lan canl›lar›n ise 1,7-1,9 milyon y›l öncesinde yaflad›klar› hesaplanmaktad›r. Homo habilis'ten daha "ileri" oldu¤u söylenen Homo rudolfensis için biçilen yafl ise, 2.5-2.8 milyon y›l kadar eskidir! Yani Homo rudolfensis, "atas›" olmas› gereken Homo habilis'ten neredeyse 1 milyon y›l daha yafll›d›r. Öte yandan Homo erectus'un yafl› 1.6-1.8 milyon y›l kadar geri gitmektedir. Yani Homo erectus örnekleri de, sözde atalar› olan Homo habilis s›-

172


‹nsan›n Kökeni

n›flamas›yla yaklafl›k ayn› zaman diliminde ortaya ç›km›fllard›r. Alan Walker, "Do¤u Afrika'da Australopithecus bireyleri ile Homo habilis ve Homo erectus türlerinin ayn› anda yaflad›klar›na dair kesin deliller vard›r" diyerek bu gerçe¤i do¤rular.209 Louis Leakey, Olduvai Gorge bölgesindeki Bed II katman›nda Australopithecus, Homo habilis ve Homo erectus fosillerini neredeyse yan yana bulmufltur.210 Elbette böyle bir soy a¤ac› olamaz. Harvard Üniversitesi paleontologlar›ndan Stephen Jay Gould, kendisi de evrim teorisini benimsemesine karfl›n, Darwinist teorinin içine girdi¤i bu ç›kmaz› flöyle aç›klar: E¤er birbiri ile paralel bir biçimde yaflayan üç farkl› hominid (insan›ms›) çizgisi varsa, o halde bizim soy a¤ac›m›za ne oldu? Aç›kt›r ki, bunlar›n biri di¤erinden gelmifl olamaz. Dahas›, biri di¤eriyle karfl›laflt›r›ld›¤›nda evrimsel bir geliflme trendi göstermemektedirler.211

Homo erectus'tan Homo sapiens'e do¤ru ilerledi¤imizde de yine ortada bir soy a¤ac› olmad›¤›n› görürüz. Homo erectus'un ve Homo sapiens archaic'in günümüzden 27.000 y›l öncesine, hatta 10.000 y›l öncesine kadar yaflamlar›n› sürdürmüfl olduklar›n› gösteren bulgular vard›r. Avustralya'da Kow Batakl›¤›'nda 13 bin y›ll›k Homo erectus kafataslar› bulunmufltur.212 Bu konuda ortaya ç›kan en flafl›rt›c› bulgulardan biri de, 1996 y›l›nda Java'da bulunan 30 bin y›ll›k Homo erectus, Neandertal ve Homo sapiens fosilleridir. The New York Times gazetesi bu fosiller hakk›nda ön sayfadan verdi¤i haberinde, "Birkaç on y›l öncesine kadar, bilim adamlar› insan›n geliflimini, bir türden bir di¤erine do¤ru giden do¤rusal bir çizgi olarak görüyorlard›. Ve iki türün ayn› dönemde ya da bölgede birlikte bulunmas›n›n imkans›z oldu¤u düflünülüyordu." diye yazm›flt›r.213 Söz konusu bulgu, insan›n kökeni hakk›nda ortaya at›lan "evrim a¤ac›"n›n tutars›zl›¤›n› bir kez daha sergilemektedir.

Homo sapiens'in Gizli Tarihi Tüm bu incelediklerimizin yan›nda, hayali evrim soy a¤ac›n› temelinden y›kan en önemli ve flafl›rt›c› gerçek ise, Homo sapiens'in, yani günümüz insan›n›n tarihinin hiç umulmad›k kadar geriye gitmesidir. Paleontolojik bulgular, bundan neredeyse bir milyon y›l öncesinde, bize t›pat›p benzeyen Homo sapiens insanlar›n›n yaflad›klar›n› göstermektedir. Bu konudaki ilk bulgular, ünlü evrimci paleoantropolog Louis Le-

173


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

akey'e aitti. Leakey, 1932 y›l›nda Kenya'da Victoria gölü yak›nlar›ndaki Kanjera bölgesinde anatomik olarak günümüz insan›ndan fark› olmayan, Orta Pleistosen Devri'ne ait birkaç tane fosil buldu. Ancak Orta Pleistosen Devri, bundan bir milyon y›l öncesi demekti.214 Bu bulgular evrim soy a¤ac›n› tepetaklak etti¤i için di¤er baz› evrimci paleoantropologlar taraf›ndan reddedildi. Ama Leakey, hesaplar›n›n do¤ru oldu¤unu her zaman için savundu. Bu tart›flma unutulmaya bafllam›flt› ki, 1995 y›l›nda ‹spanya'da bulunan bir fosil, Homo sapiens'in tarihinin san›ld›¤›ndan çok daha eski oldu¤unu çok çarp›c› bir biçimde ortaya ç›kard›. Söz konusu fosil, Madrid Üniversitesi'nden üç ‹spanyol paleoantropolog taraf›ndan ‹spanya'daki Atapuerca ad› verilen bölgedeki Gran Dolina ma¤aras›nda bulundu. Fosil, günümüz insan›yla tamamen ayn› görünüme sahip 11 yafl›ndaki bir çocu¤a ait bir insan yüzü parças›yd›. Ancak çocuk öleli tam 800 bin y›l olmufltu. Discover dergisi, Aral›k 1997 say›s›nda, konuya genifl yer verdi. Bu fosil, Gran Dolina araflt›rma ekibinin bafl› Arsuaga Ferreras'›n bile insan›n evrimi hakk›ndaki inançlar›n› sarsm›flt›. Ferreras, flöyle diyordu: Büyük, genifl, fliflkin, yani anlayaca¤›n›z ilkel bir fleyle karfl›laflmay› umuyorduk. 800.000 y›l yafl›ndaki bir çocuktan beklentimiz, Turkana Çocu¤u gibi bir fley olmas›yd›. Ama bizim buldu¤umuz bütünüyle modern bir yüzdü... Bun-

‹spanya Atapuerca'da bulunan yüz kemi¤i, günümüz insanlar›yla ayn› yüz yap›s›na sahip insanlar›n 800 bin y›l öncesinde de yaflad›klar›n› gösteriyordu.

174


‹nsan›n Kökeni

Atapuerca'da bulunan fosilden yola ç›k›larak yeniden infla edilen kafatas› (solda) ile günümüz insan›na ait kafatas› (sa¤da) ola¤anüstü derecede benzerdir.

lar sizi sarsan türden fleyler: Fosil bulmak de¤il, tamam fosil bulmak da beklenmedik ve güzel bir olay. Fakat, en etkileyici olan› bugüne ait oldu¤unu düflündü¤ünüz bir fleyi geçmiflte bulman›z. Bu bir anlamda, Gran Dolina'da kasetçalar bulmak gibi bir fley. Böyle bir fley çok flafl›rt›c› olurdu elbette. Alt Pleistosen tabakalar›nda teypler, kasetler bulmay› beklemiyoruz, ancak 800 bin y›ll›k "modern" bir yüz bulmak da bunun gibi bir fley. Onu gördü¤ümüzde çok flafl›rm›flt›k.215

Bu fosil, Homo sapiens'in tarihinin 800 bin y›l kadar geriye götürülmesi gerekti¤ine iflaret ediyordu. Ama fosili bulan evrimciler, ilk floku atlatt›ktan sonra, bu fosilin baflka bir türe ait oldu¤una karar verdiler. Çünkü evrim soy a¤ac›na göre 800 bin y›l önce Homo sapiens'in yaflamam›fl olmas› gerekiyordu. Bu yüzden Homo antecessor adl› hayali bir tür oluflturdular ve Atapuerca kafatas›n› bu s›ralamaya dahil ettiler. Kulübeler ve Ayak ‹zleri fiimdiye kadar ele geçen pek çok bulgu, Homo sapiens'in tarihinin 800 bin y›ldan bile çok daha eski oldu¤unu gösteriyordu. Bunlardan birisi, yi-

175


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

ne Louis Leakey'in 1970'lerin bafl›nda Olduvai Gorge'daki bulgular›yd›. Leakey buradaki Bed II katman›nda Australopithecus, Homo habilis ve Homo erectus türlerinin ayn› anda birarada yaflad›klar›n› tespit etmiflti. Ancak bundan da ilginç olan, Leakey'in ayn› katmanda (Bed II) buldu¤u bir yap›yd›. Leakey, burada, tafltan yap›lm›fl bir kulübenin kal›nt›lar›n› bulmufltu. Olay›n en garip yönü ise, Afrika'n›n baz› bölgelerinde hala kullan›lan bu yap›lar›n sadece Homo sapiensler taraf›ndan yap›lm›fl olabilece¤iydi! Yani, Leakey'in bulgular›na göre, Australopithecus, Homo habilis, Homo erectus ve günümüz insan›, bundan yaklafl›k 1.7 milyon y›l önce birarada yaflam›fl olmal›yd›lar.216 Bu gerçek, elbette, günümüz insanlar›n›n Australopithecus olarak tan›mlanan maymunlardan evrimleflti¤ini öne süren evrim teorisini kesin biçimde geçersiz k›l›yordu. Asl›nda flimdiye dek günümüz insanlar›n›n izlerini 1.7 milyon y›ldan bile daha geriye götüren bulgular ele geçti. Bu bulgular›n en önemlisi, Mary Leakey taraf›ndan 1977 y›l›nda Tanzanya'n›n Laetoli bölgesinde bulunan ayak izleriydi. Bu izler, 3.6 milyon y›l yafl›nda oldu¤u hesaplanan bir tabakan›n üzerindeydi ve en önemlisi, günümüz insan›n›n b›rakaca¤› ayak izlerinden tamamen farks›zd›. Mary Leakey'in buldu¤u bu ayak izleri daha sonra Don Johanson ve Tim White gibi ünlü paleoantropologlar taraf›ndan da incelendi. Var›lan sonuçlar ayn›yd›. White flöyle yaz›yordu: Hiç kuflkunuz olmas›n... Bunlar günümüz insan›n›n ayak izlerinden tamamen farks›z. E¤er bu izler bugün bir California plaj›nda olsalard› ve bir çocu¤a bunlar›n ne oldu¤u sorulsayd›, hiç tereddüt etmeden burada bir insan›n yürüdü¤ünü söylerdi. Bunlar›, kumsalda yer alan di¤er yüzlerce insan ayak izinden ay›rt edemezdi. Dahas›, siz de ay›rt edemezdiniz.217

Kuzey California Üniversitesi'nden Louis Robins ise, ayak izlerini inceledikten sonra flöyle diyordu: Aya¤›n kemeri yüksektir, ufak olan kiflinin ayak kemeri benimkisinden bile daha yüksektir, yani parmaklar insan parmaklar›yla ayn› flekilde yeri kavramaktad›rlar. Bunu baflka hayvan formlar›nda göremezsiniz.218

Ayak izlerinin morfolojik yap›s› üzerinde yap›lan incelemeler, bunun bir insan, hem de günümüz insan› (Homo sapiens) izi olarak kabul edilmesi gerekti¤ini tekrar tekrar gösteriyordu. ‹zleri inceleyen Russell Tuttle, flöyle yaz›yordu:

176


‹nsan›n Kökeni

Bu izler, ç›plak ayakl› bir Homo sapiens taraf›ndan b›rak›lm›fl olmal›d›r... Yap›lan tüm morfolojik incelemeler, bu izleri b›rakan canl›n›n aya¤›n›n, günümüz insanlar›nkinden farkl› olmad›¤›n› göstermektedir.219

Tarafs›z incelemeler, ayak izlerinin gerçek sahiplerini de tan›mlad›: Ortada, 10 yafl›ndaki bir insan›n 20 tane ve daha küçük yaflta birinin de 27 tane fosilleflmifl ayak izi vard›. Ve bunlar, kesinlikle, bizim gibi normal insanlard›. Bu durum, Laetoli izlerini on y›llar boyu tart›flma konusu haline getirdi. Evrimci paleoantropologlar, insan›n 3.6 milyon y›l önce yeryüzünde yürüyebildi¤ini kabul edememenin s›k›nt›s› içinde, bir aç›klama yapmaya çal›flt›lar. 90'l› y›llarda bu "aç›klama" flekillendi. Evrimciler bu izlerin bir Australopithecus taraf›ndan b›rak›lm›fl olmas› gerekti¤ine karar verdiler; çünkü bundan 3.6 milyon y›l önce bir Homo türünün yaflam›fl olmas› -teorilerine göre- mümkün de¤ildi! Russell Tuttle, 1990 tarihli bir makalesinde flöyle yaz›yordu: Sonuçta, Laetoli G bölgesindeki 3.5 milyon y›ll›k ayak izleri bugünkü günümüz insanlar›n›n izlerine çok benzemektedir. Bulgu, bu izleri b›rakan canl›lar›n bizden daha kötü ya da farkl› yürüyen bir canl› oldu¤unu göstermemektedir. E¤er bu izler bu kadar eski olmasalard›, bunlar›n da bizim gibi bir Homo türü taraf›ndan b›rak›ld›klar›n› hiç tart›flmas›z kabul edebilirdik... Ama yafl sorunu nedeniyle, bu izlerin Lucy fosili ile ayn› türe, yani Australopithecus afarensis türüne ait bir canl› taraf›ndan b›rak›ld›¤› varsay›m›n› kabul etmek durumunday›z.220

K›sacas›, 3.6 milyon y›l yafl›nda oldu¤u söylenen bu ayak izlerinin Australopithecus'a ait olmas› imkans›zd›. Ayak izlerinin Australopithecus taraf›ndan yap›ld›¤›n›n düflünülmesinin nedeni ise sadece, fosillerin bulundu¤u ve 3.6 milyon y›l yafl biçilen volkanik tabakayd›. Bu kadar eski bir tarihte insanlar›n yaflam›fl olamayaca¤› düflünülerek, izler Australopithecus'a atfedilmiflti. Laetoli izleri hakk›nda yap›lan bu yorumlar, bizlere çok önemli bir gerçe¤i göstermektedir. Evrimciler, teorilerini bilimsel bulgulara dayanarak de¤il, bilimsel bulgulara ra¤men savunmaktad›rlar! Ortada ne olursa olsun, körü körüne savunulan bir teori vard›r ve ele geçirilen her aleyhte bulgu, bu teoriye uydurulmak için çarp›t›lmakta ya da görmezden gelinmektedir. K›sacas›, evrim teorisi bilimsel bir teori de¤ildir. Bilime ra¤men yaflat›lan bir dogmad›r.

177


Tanzanya Laetoli'deki 3.6 milyon y›ll›k insan ayak izleri


‹nsan›n Kökeni

Son Kan›t: Sahelanthropus tchadensis ve Evrim A¤ac›n›n Çöküflü Evrim teorisinin insan›n kökeni hakk›ndaki iddialar›n› y›kan en son bulgu ise, 2002 yaz›nda Orta Afrika ülkesi Çad'da bulunan ve Sahelanthropus tchadensis ad› verilen fosil oldu. Bu fosil, Darwinizm dünyas›n› birbirine katt›. Dünyaca ünlü Nature dergisi, fosili duyuran haberinde, "Bulunan yeni kafatas›, insan›n evrimi hakk›ndaki düflüncelerimizi tamamen bat›rabilir." itiraf›nda bulundu.221 Harvard Üniversitesi'nden Daniel Lieberman, bu yeni bulgunun "küçük bir nükleer bomba kadar etkili olaca¤›"n› söyledi.222 Bunun nedeni, bulunan fosilin 7 milyon y›l yafl›nda olmas›na ra¤men, "insan›n en eski atas›" oldu¤u iddia edilen ve 5 milyon y›l yafl›ndaki Australopithecus türü maymunlardan (evrimcilerin bugüne kadar temel ald›klar› k›staslara göre) daha "insans›" bir yap›ya sahip olmas›yd›. Bu durum, gerçekte hepsi soyu tükenmifl maymun türleri aras›nda, son derece subjektif ve ön yarg›l› olan "insana benzerlik" kriterlerine göre kurulan evrimsel iliflkilerin tamamen hayali oldu¤unu gösteriyordu. John Whitfield, 11 Temmuz 2002 tarihli Nature dergisinde yay›nlanan "Oldest Member of Human Family Found" bafll›kl› makalesinde, George Washington Ünivesitesi'nden evrimci antropolog Bernard Wood'dan al›nt› yaparak bu görüflü do¤ruluyordu: Üniversiteye bafllad›¤›m 1963 y›l›nda, insan›n evrimi bir merdiven gibi görülüyordu. Bu merdivenin basamaklar›, maymundan insana do¤ru ilerleyen ve her aflamas› bir öncekinden daha az maymunsu olan bir seri ara formdan meydana geliyordu... Ama flimdi insan›n evrimi (karmakar›fl›k) bir çal›ya benziyor... Fosillerin birbirleriyle nas›l bir iliflkisi oldu¤u ve herhangi birisinin gerçekten insan›n atas› olup olmad›¤› hala tart›flmal›.223

Yeni bulunan maymun fosili konusunda Nature dergisinin editörü ve önde gelen bir paleoantropolog olan Henry Gee'nin yapt›¤› yorumlar da son derece önemliydi. Gee, The Guardian gazetesinde yay›nlanan yaz›s›nda, fosil üzerinde yap›lan tart›flmalara de¤iniyor ve flöyle yaz›yordu: Sonuç ne olursa olsun, bu kafatas›, bir kez daha ve kesin olarak göstermifltir ki, eskiden beri kabul edilen (insanla maymun aras›ndaki) 'kay›p halka' düflüncesi saçmad›r... fiu an çok aç›k olarak görülmelidir ki, zaten her zaman için son derece sallant›l› olan kay›p halka düflüncesi, art›k tamamen geçerlili¤ini yitirmifltir.224

179


AL 666-1: 2.3 M‹LYON YILLIK ‹NSAN ÇENES‹ AL 666-1 fosili 1994 y›l›nda Etiyopya Hadar'da A. afarensis fosilleriyle beraber bulundu. 2.3 milyon y›ll›k bir tarih konulan bu çene tamamen Homo sapiens özellikleri gösteriyordu. AL 666-1, ne beraber bulundu¤u A. afarensis çenelerine, ne de 1.75 milyon y›l yafl›ndaki Homo habilis çenesine benziyordu. Bu iki türün çeneleri dar ve dörtgen biçimindeki yap›lar›yla günü-

müz maymunlar›n›nkinin benzerleriydi. Oysa AL 666-1 fosilinin "Homo" (insan) türüne ait oldu¤u kesindi. Evrimci paleoantropologlar bu gerçe¤i kabul etmekte, ancak yine de bu konuda kesin bir tan›mlama yapmaktan kaç›nmaktad›rlar. Çünkü bu çene için hesaplad›klar› 2.3 milyon y›ll›k yafl, "Homo", yani insan türü için belirledikleri yafl›n çok üzerindedir.

AL 666-1: 2.3 milyon y›ll›k Homo sapiens (insan) çenesi

AL 222-1: Üstteki AL 666-1 fosiliyle ayn› döneme ait A. afarensis çenesi

AL 666-1'in yandan görünüflü

180

AL 222-1'in yandan görünüflü. ‹ki çenenin yandan görünüflleri fosiller aras›ndaki fark› daha iyi yans›t›r. AL 222-1 çenesi ç›k›kt›r ve öne do¤ru uzam›flt›r. Bu tümüyle maymunsu bir özelliktir. Üstteki AL 666-1 çenesi ise, tam bir insan çenesidir.


ÇA⁄DAfi ‹NSAN IRKLARINDAK‹ KAFATASI FARKLILIKLARI Evrimci paleoantropologlar, Homo erectus, Homo sapiens neanderthalensis, Homo sapiens archaic gibi farkl› insan fosillerini, evrimin farkl› halkalar›n› oluflturan türler olarak gösterirler. Buna dayanak olarak da, söz konusu fosillerin kafatas› yap›lar›ndaki farkl›l›klar› öne sürerler. Oysa söz konusu farkl›l›klar, flimdiye dek yaflam›fl ve baz›lar› kay›p veya asimile olmufl insan ›rklar› aras›ndaki ayr›mlardan ibarettir. Zamanla insan ›rklar› birbirleri ile daha çok

15. yüzy›lda yaflam›fl bir Peru yerlisi

kaynaflt›kça, bu farkl›l›klar da azalm›flt›r. Buna ra¤men, günümüzde yaflayan insan ›rklar› aras›nda hala oldukça dikkat çekici farkl›l›klar gözlemlenmektedir. Bu sayfalarda görülen ve hepsi ça¤dafl insanlara (Homo sapiens sapiens'e) ait kafataslar› bu farkl›l›klara birer örnektir. Geçmiflte yaflam›fl ›rklar aras›ndaki buna benzer yap›sal farkl›l›klar› evrime delil olarak göstermek ise, tarafl› bir yorumdan baflka bir fley de¤ildir.

Bengalli orta yafll› bir erkek

Güney Do¤u Asya'daki Solomon Adalar›'nda 1893 y›l›nda ölen bir erkek

181 25-30 yafllar›nda bir Alman erkek

35-45 yafllar›nda Zaireli bir erkek

35-40 yafllar›ndaki bir erkek Eskimo


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

‹ki Ayakl›l›k Sorunu fiimdiye kadar ele ald›¤›m›z tüm fosil kay›tlar›n›n yan› s›ra, insanlarla maymunlar aras›ndaki afl›lamaz anatomik uçurumlar da insan›n evrimi masal›n› geçersiz k›lar. Bu uçurumlar›n biri, yürüyüfl fleklidir. ‹nsan iki aya¤› üzerinde dik yürür. Bu, baflka hiçbir canl›da rastlanmayan, çok özel bir hareket fleklidir. Di¤er baz› hayvanlar ise iki ayakl› olarak s›n›rl› bir hareket kabiliyetine sahiptirler. Ay› ve maymun gibi hayvanlar ender olarak (örne¤in bir yiyece¤e ulaflmak istediklerinde) iki ayaklar› üzerinde k›sa süreli hareket edebilirler. Normalde öne e¤ik bir iskelete sahiptirler ve dört ayakla yürürler. Peki acaba iki ayakl›l›k evrimcilerin iddia ettikleri gibi maymunlar›n dört ayakl› yürüyüflünden mi evrimleflmifltir? Hay›r... Araflt›rmalar göstermifltir ki, iki ayakl›l›¤›n evrimi hiçbir zaman gerçekleflmemifltir, gerçekleflmesi de mümkün de¤ildir. Öncelikle iki ayakl›l›k evrimsel bir avantaj de¤ildir. Zira, maymunlar›n hareket

Kürek kemi¤i Sakrum eklemi

Kürek kemi¤i Sakrum eklemi ‹lye kemi¤i

‹lye kemi¤i

Uyluk kemi¤i

Uyluk kemi¤i

Le¤en kemi¤i

Le¤en kemi¤i

‹nsan iskeleti dik yürümeye uygun olarak yarat›lm›flt›r. Maymun iskeleti ise, öne e¤ik yap›s›, k›sa bacaklar› ve uzun kollar› ile dört ayakl› bir hareket biçimine uygundur. Bu iki yap› aras›nda bir "geçifl formu" oluflmas› ise, bu geçifl formunun verimsizli¤i nedeniyle mümkün de¤ildir.

182


‹nsan›n Kökeni

flekli insan›n iki ayakl› yürüyüflünden daha kolay, h›zl› ve verimlidir. ‹nsan ne bir flempanze gibi a¤açlar aras›nda daldan dala atlayarak ilerleyebilir, ne de bir çita gibi saatte 125 km h›zla koflabilir. Aksine insan, iki aya¤› üzerinde yürüdü¤ü için, yerde çok daha yavafl bir biçimde hareket edebilir ve bu nedenle do¤adaki canl›lar›n en savunmas›zlar›ndan biridir. Dolay›s›yla, evrimin kendi mant›¤›na göre, maymunlar›n iki ayakl› yürümeye yönelmelerinin hiçbir anlam› yoktur. Aksine, evrime göre insanlar dört ayakl› hale gelmelidirler. Evrimci iddian›n bir di¤er ç›kmaz› ise, iki ayakl›l›¤›n Darwinizm'in "aflama aflama Maymunlar›n el ve ayaklar›, a¤açlarda geliflme" modeline kesinlikle uymamas›d›r. yaflamaya uygun bir biçimde k›vr›kt›r. Evrimin temelini oluflturan bu model, evrimin bir aflamas›nda iki ayakl›l›kla dört ayakl›l›k aras›nda "karma" bir yürüyüfl olmas›n› zorunlu k›lar. Oysa ‹ngiliz paleoantropolog Robin Crompton, 1996 y›l›nda bilgisayar yard›m›yla yapt›¤› araflt›rmalarda bu çeflit bir "karma" yürüyüflün imkans›z oldu¤unu göstermifltir. Crompton'un vard›¤› sonuç fludur: Bir canl› ya tam dik ya da tam dört aya¤› üzerinde yürüyebilir.225 Bu ikisinin aras› bir yürüyüfl biçimi, enerji kullan›m›n›n afl›r› derecede artmas› nedeniyle mümkün olmamaktad›r. Bu yüzden yar›-iki ayakl› bir canl› var olmas› mümkün de¤ildir. ‹nsanla maymun aras›ndaki uçurum, sadece iki ayakl›l›kla s›n›rl› de¤ildir. Beyin kapasitesi, konuflma yetene¤i gibi di¤er pek çok özellik de evrimciler taraf›ndan asla aç›klanamamaktad›r. Evrimci paleoantropolog Elaine Morgan flu itirafta bulunur: ‹nsanlarla (insan›n evrimiyle) ilgili en önemli dört s›r flunlard›r: 1) Neden iki ayak üzerinde yürüdüler? 2) Neden vücutlar›ndaki yo¤un k›llar› kaybettiler? 3) Neden bu denli büyük beyinler gelifltirdiler? 4) Neden konuflmay› ö¤rendiler? Bu sorulara verilecek standart cevaplar flöyledir: 1) Henüz bilmiyoruz. 2) Henüz bilmiyoruz. 3) Henüz bilmiyoruz. 4) Henüz bilmiyoruz. Sorular çok daha art›r›labilir, ama cevaplar›n tekdüzeli¤i hiç de¤iflmeyecektir.226

183


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Evrim: Bilim D›fl› Bir ‹nanç Lord Solly Zuckerman, ‹ngiltere'nin en ünlü bilim adamlar›ndan biridir. On y›llar boyunca fosiller üzerinde çal›flm›fl, pek çok araflt›rma yürütmüfl, hatta bu araflt›rmalar› nedeniyle kendisine "Lord" ünvan› verilmifltir. Zuckerman bir evrimcidir, yani evrim konusunda yapt›¤› yorumlar›n kas›tl› olarak aleyhte olabilece¤i düflünülemez. Fakat, insan›n evrimi senaryosuna yerlefltirilen fosilleri on y›llar boyunca inceledikten sonra, ortada gerçek bir soy a¤ac› olmad›¤› sonucuna varm›flt›r. Zuckerman bir de ilginç bir "bilim skalas›" yapm›flt›r. Bilimsel olarak kabul etti¤i bilgi dallar›ndan, bilim d›fl› olarak kabul etti¤i bilgi dallar›na kadar bir yelpaze oluflturmufltur. Zuckerman'›n bu tablosuna göre en "bilimsel" -yani somut verilere dayanan- bilgi dallar› kimya ve fiziktir. Yelpazede bunlardan sonra biyoloji bilimleri, sonra da sosyal bilimler gelir. Yelpazenin en ucunda, yani en "bilim d›fl›" say›lan k›s›mda ise, Zuckerman'a göre, telepati, alt›nc› his gibi "duyum ötesi alg›lama" kavramlar› ve bir de "insan›n evrimi" vard›r! Zuckerman, yelpazenin bu ucunu flöyle aç›klar: Objektif gerçekli¤in alan›ndan ç›k›p da, biyolojik bilim olarak varsay›lan bu alanlara -yani duyum ötesi alg›lamaya ve insan›n fosil tarihinin yorumlanmas›na- girdi¤imizde, teorisine inanan bir kimse için herfleyin mümkün oldu¤unu görürüz. Öyle ki, teorilerine kesinlikle inanan bu kimselerin çeliflkili baz› yarg›lar› ayn› anda kabul etmeleri bile mümkündür.227

‹nsan›n kökeni konusundaki ünlü yay›nlardan biri olan Discovering Archeology dergisinde ise, derginin editörü Robert Locke taraf›ndan yaz›lan makalede "insan›n atalar›n› aramak, ›fl›ktan çok ›s› veriyor" denmekte ve ünlü evrimci paleoantropolog Tim White'›n flu itiraf› aktar›lmaktad›r: Bugüne dek cevaplayamad›¤›m›z sorulardan dolay› hepimiz hüsrana u¤ram›fl durumday›z.228

Yaz›da, evrim teorisinin insan›n kökeni konusunda içinde bulundu¤u açmaz ve bu konuda yürütülen propagandan›n temelsizli¤i flöyle anlat›lmaktad›r: Belki de bilimin hiçbir alan› insan›n kökenini bulma çabalar›ndan daha fazla tart›flmal› de¤ildir. Seçkin paleontologlar insan soy a¤ac›n›n en temel hatlar› üzerinde bile anlaflmazl›k içindeler. Yeni dallar büyük pat›rt› ile oluflturulur, ancak yeni fosil bulgular› karfl›s›nda geçerlili¤ini kaybedip yok olurlar.229

184


‹nsan›n Kökeni

Ayn› gerçek, ünlü Nature dergisinin editörü Henry Gee taraf›ndan da yak›n zaman önce kabul edilmifltir. Gee, 1999 y›l›nda yay›nlanan In Search of Deep Time adl› kitab›nda "insan›n evrimi ile ilgili 5 ila 10 milyon y›l öncesine ait tüm fosil kan›tlar›n›n küçük bir kutuya s›¤abilecek kadar az oldu¤unu" söyler. Gee'nin bundan vard›¤› sonuç ilginçtir: Ata-torun iliflkilerine dayal› insan evrimi flemas›, tamamen gerçeklerin sonras›nda yarat›lm›fl bir insan icad›d›r ve insanlar›n ön yarg›lar›na göre flekillenmifltir... Bir grup fosili almak ve bunlar›n bir akrabal›k zincirini yans›tt›klar›n› söylemek, test edilebilir bilimsel bir hipotez de¤il, ama gece yar›s› masallar›yla ayn› de¤eri tafl›yan bir iddiad›r -e¤lendirici ve hatta belki yönlendiricidir-, ama bilimsel de¤ildir.230

Görüldü¤ü gibi evrim teorisinin dayana¤›, bu teoriyi destekleyen herhangi bir bilimsel bulgu de¤il, bu teoriye körü körüne inanm›fl baz› bilim adamlar›d›r. Bu bilim adamlar›, hiçbir bilimsel temeli olmamas›na ra¤men, evrim efsanesine hem kendileri inanmakta, hem de kendileriyle iflbirli¤i içindeki medyay› kullanarak kitleleri inand›rmaktad›rlar. ‹lerleyen sayfalarda evrim ad›na yap›lan bu söz konusu yan›lt›c› propagandan›n birkaç örne¤ini inceleyece¤iz. Rekonstrüksiyon Yan›lg›s› Evrimciler, teorilerini destekleyecek bilimsel deliller bulma konusunda baflar›s›z olsalar da, bir konuda oldukça baflar›l›d›rlar: Propaganda. Bu propagandan›n en önemli unsuru ise "rekonstrüksiyon" ad› verilen sahte çizimlerdir. Rekonstrüksiyon "yeniden infla" demektir ve sadece bir kemik parças› bulunmufl olan canl›n›n resminin ya da maketinin yap›lmas›d›r. Gazetelerde, dergilerde, filmlerde gördü¤ünüz "maymun adam"lar›n her biri birer rekonstrüksiyondur. Ancak insan›n kökeni ile ilgili fosil kay›tlar› ço¤u zaman da¤›n›k ve eksik olduklar› için, bunlara dayanarak herhangi bir tahminde bulunmak, bütünüyle hayal gücüne dayal› bir ifltir. Bu yüzden evrimciler taraf›ndan fosil kal›nt›lar›na dayan›larak yap›lan rekonstrüksiyonlar, tamamen evrim ideolojisinin gereklerine uygun olarak tasarlan›rlar. Harvard Üniversitesi antropologlar›ndan David Pilbeam, "Benim u¤raflt›¤›m paleoantropoloji alan›nda daha önce edinilmifl izlenimlerden oluflmufl teori, daima gerçek

185


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

verilere bask›n ç›kar." derken bu gerçe¤i vurgular.231 ‹nsanlar görsel yoldan daha kolay etkilendikleri için amaç onlar›, hayal gücüyle rekonstrüksiyonu yap›lm›fl yarat›klar›n geçmiflte gerçekten yaflad›¤›na inand›rabilmektir. Burada bir noktaya dikkat etmek gerekir: Kemik kal›nt›lar›na dayan›larak yap›lan çal›flmalarda sadece eldeki objenin çok genel özellikleri ortaya ç›kar›labilir. Oysa as›l belirleyici ayr›nt›lar, zaman içinde kolayca yok olan yumuflak dokulard›r. Evrime inanm›fl bir kimsenin bu yumuflak dokular› istedi¤i gibi flekillendirip ortaya hayali bir yarat›k ç›karmas› çok kolayd›r. Harvard Üniversitesi'nden Earnst A. Hooten bu durumu flöyle aç›klar: Yumuflak k›s›mlar›n tekrar inflas› çok riskli bir giriflimdir. Dudaklar, gözler,

Rekonstrüksiyon çizimler, sadece evrimcilerin hayal gücünü yans›t›r, bilimsel bulgular› de¤il...

186


HAYATIN GERÇEK ‹nsan›n KökeniKÖKEN‹

kulaklar ve burun gibi organlar›n altlar›ndaki kemikle hiçbir ba¤lant›lar› yoktur. Örne¤in bir Neandertal kafatas›n› ayn› yorumla bir maymuna veya bir filozofa benzetebilirsiniz. Eski insanlar›n kal›nt›lar›na dayanarak yap›lan canland›rmalar hemen hiçbir bilimsel de¤ere sahip de¤illerdir ve toplumu yönlendirmek amac›yla kullan›l›rlar... Bu sebeple rekonstrüksiyonlara fazla güvenilmemelidir.232

Evrimciler bu konuda o denli ileri gitmektedirler ki, ayn› kafatas›na birbirinden çok farkl› yüzler yak›flt›rabilmektedirler. Australopithecus robustus (Zinjanthropus) adl› fosil için çizilen birbirinden tamamen farkl› üç ayr› rekonstrüksiyon, bunun ünlü bir örne¤idir. Fosillerin tarafl› yorumlanmas› ya da hayali rekonstrüksiyonlar yap›lmas›, evrimcilerin aldatmacaya ne denli yo¤un biçimde baflvurduklar›n› gösteren deliller aras›nda say›labilir. Ancak bunlar, evrim teorisinin tarihinde rastlanan baz› somut sahtekarl›klarla karfl›laflt›r›ld›klar›nda, yine de çok s›radan kalmaktad›rlar. Medyada ve akademik kaynaklarda sürekli olarak telkin edilen "maymun insan" imaj›n› destekleyecek hiçbir somut fosil delili yoktur. Evrimciler, ellerine f›rça al›p hayali yarat›klar çizerler, ama bu canl›lar›n fosillerinin olmay›fl›, onlar için büyük bir sorundur. Bu sorunu "çözmek" için kulland›klar› ilginç yöntemlerden biri ise, bulamad›klar› fosilleri "üretmek" olmufltur. Bilim tarihinin en büyük skandal› olan Piltdown Adam›, iflte bu yöntemin bir örne¤idir. Piltdown Adam› Skandal› Ünlü bir doktor ve ayn› zamanda da amatör bir paleontolog olan Charles Dawson, 1912 y›l›nda, ‹ngiltere'de Piltdown yak›nlar›ndaki bir çukurda, bir çene kemi¤i ve bir kafatas› parças› buldu¤u iddias›yla ortaya ç›kt›. Çene kemi¤i maymun çenesine benzemesine ra¤men, difller ve kafatas› insan›nkilere benziyordu. Bu örneklere "Piltdown Adam›" ad› verildi, 500 bin y›ll›k bir tarih biçildi ve çeflitli müzelerde insan evrimine kesin bir delil olarak sergilendi. 40 y›l› aflk›n bir süre, üzerine birçok bilimsel makale yaz›ld›, yorumlar ve çizimler yap›ld›. Dünyan›n farkl› üniversitelerinden 500'ü aflk›n akademisyen, Piltdown Adam› üzerine doktora tezi haz›rlad›.233 Ünlü Amerikal› paleoantropolog H. F. Osborn da 1935'te British Museum'u ziyaretinde, "do¤a sürprizlerle dolu; bu, insanl›¤›n tarih önce-

187


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Piltdown Adam› fosili, 40 y›l boyunca insan›n evrimi iddias›n›n en büyük delili olarak kabul edildi. Evrimci fosil bilimciler, kafatas›nda pek çok "evrimsel kan›t" bulduklar› iddias›ndayd›lar. Fosilin bir sahtekarl›k örne¤i oldu¤u ise sonradan ortaya ç›kt›.

si devirleri hakk›nda önemli bir bulufl" diyordu.234 1949'da ise British Museum'un paleontoloji bölümünden Kenneth Oakley yeni bir yafl belirleme metodu olan "flor testi" metodunu, eski baz› fosiller üzerinde denemek istedi. Bu yöntemle, Piltdown Adam› fosili üzerinde de bir deneme yap›ld›. Sonuç çok flafl›rt���c›yd›. Yap›lan testte Piltdown Adam›'n›n çene kemi¤inin hiç flor içermedi¤i anlafl›ld›. Bu, çene kemi¤inin topra¤›n alt›nda birkaç y›ldan fazla kalmad›¤›n› gösteriyordu. Az miktarda flor içeren kafatas› ise, sadece birkaç bin y›ll›k olmal›yd›. Flor metoduna dayan›larak yap›lan sonraki kronolojik araflt›rmalar, kafatas›n›n ancak birkaç bin y›ll›k oldu¤unu ortaya ç›kard›. Çene kemi¤indeki difllerin ise suni olarak afl›nd›r›ld›¤›, fosillerin yan›nda bulunan ilkel araçlar›n ise çelik aletlerle yontulmufl adi birer taklit oldu¤u anlafl›ld›. Weiner'in yapt›¤› detayl› analizlerle bu sahtekarl›k 1953 y›l›nda kesin olarak ortaya ç›kar›ld›. Kafatas› 500 y›l yafl›nda bir insana, çene kemi¤i de yeni ölmüfl bir orangutana aitti! Difller, insana ait oldu¤u izlenimini vermek için sonradan özel olarak eklenmifl ve s›ralanm›fl, eklem yerleri de törpülenmiflti. Daha sonra da bütün parçalar, eski görünmeleri için potasyum-

188


‹nsan›n Kökeni

dikromat ile lekelendirilmiflti. Bu lekeler, kemikler aside bat›r›ld›¤›nda kayboluyordu. Sahtekarl›¤› ortaya ç›karan ekipten Le Gros Clark, "Difller üzerinde y›pranma izlenimini vermek için, yapay olarak oynanm›fl oldu¤u o kadar aç›k ki, nas›l olur da bu izler dikkatten kaçm›fl olabilir?" diyerek flaflk›nl›¤›n› gizleyemiyordu.235 Tüm bunlar›n üzerine Piltdown Adam›, 40 y›l› aflk›n bir süredir sergilenmekte oldu¤u British Museum'dan alelacele ç›kar›ld›. Nebraska Adam› Skandal› 1922'de, Amerikan Do¤a Tarih Müzesi müdürü Henry Fairfield Osborn, Bat› Nebraska'daki Y›lan Deresi yak›nlar›nda, Plieocen Dönemi'ne ait bir az› difli fosili buldu¤unu aç›klad›. Bu difl, iddiaya göre, insan ve maymunlar›n ortak özelliklerini tafl›maktayd›. Çok geçmeden konuyla ilgili çok derin bilimsel tart›flmalar bafllad›. Baz›lar› bu difli Pithecanthropus erectus olarak yorumluyorlar, baz›lar› ise bunun insana daha yak›n oldu¤unu söylüyorlard›. Büyük tart›flmalar yaratan bu fosile "Nebraska Adam›" ad› verildi. "Bilimsel" ismi de hemen üretildi: Hesperopithecus haroldcooki. Birçok otorite Osborn'u destekledi. Bu tek difle dayan›larak Nebraska Adam›'n›n kafatas› ve vücudunun rekonstrüksiyon resimleri çizildi. Hatta daha da ileri gidilerek Nebraska Adam›'n›n, eflinin ve çocuklar›n›n do¤al

Nebraska Adam› ve "isim babas›" Henry Fairfeld Osborn.

189


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

ortamda ailece resimleri yay›nland›. Bütün bu senaryolar tek bir diflten üretilmiflti. Evrimci çevreler bu "hayali adam›" o derece benimsediler ki, William Bryan isimli bir araflt›rmac›, tek bir az› difline dayan›larak bu kadar peflin hükümle karar verilmesine karfl› ç›k›nca, bütün flimflekleri üzerine çekti. Ancak 1927'de iskeletin öbür parçalar› da bulundu. Bulunan yeni parçalara göre bu difl ne maymuna ne de insana aitti. Diflin, Prosthennops cinsinden yabani Amerikan domuzunun soyu tükenmifl bir türüne ait oldu¤u anlafl›ld›. William Gregory, bu yan›lg›y› duyurdu¤u Science dergisinde yay›nlad›¤› makalesine flöyle bir bafll›k atm›flt›: "Görüldü¤ü kadar›yla Hesperopithecus ne maymun ne de insan."236 Sonuçta Hesperopithecus haroldcooki'nin ve "ailesi"nin tüm çizimleri alelacele literatürden ç›kar›ld›. Sonuç Evrim teorisini desteklemek u¤runa yap›lan tüm bu bilimsel sahtekarl›klar ya da ön yarg›l› de¤erlendirmeler, bu teorinin bilimsel bir aç›klamadan ziyade, bir tür ideoloji oldu¤unu göstermektedir. Her ideolojinin oldu¤u gibi, bu ideolojinin de fanatik taraftarlar› vard›r ve bunlar evrimi her ne pahas›na olursa olsun ispatlama çabas› içindedirler. Ya da teoriye o denli dogmatik bir biçimde ba¤lanm›fllard›r ki, ellerine geçen her bulguyu, evrimle hiçbir ilgisi olmasa da, teorinin büyük bir kan›t› olarak alg›lamaktad›rlar. Bu kuflkusuz bilim ad›na üzücü bir tablodur; çünkü bilim dünyas›n›n temelsiz bir dogma u¤runa yanl›fl yönlendirildi¤ini gösterir. ‹skandinav bilim adam› Søren Løvtrup ise, Darwinism: The Refutation of a Myth adl› kitab›nda bu konuda flöyle demektedir: San›r›m herkes, bir bilim dal›n›n tamam›n›n yanl›fl bir teoriye ba¤›ml› hale gelmesinin çok büyük bir flanss›zl›k olaca¤›n› kabul edecektir. Ancak biyolojide yaflanan fley tam da budur: Uzun bir zamand›r insanlar evrimsel konular› Darwinist kavramlarla tart›fl›yor, "adaptasyon", "seleksiyon bas›nc›" ya da "do¤al seleksiyon" gibi kavramlarla. Sonra da bu tart›flmalarla do¤al olaylar›n aç›klanmas›na katk›da bulunduklar›n› san›yorlar. Ama gerçekte hiçbir katk› sa¤lam›yorlar... ‹nan›yorum ki, Darwinizm efsanesi bir gün bilim tarihindeki en büyük aldan›fl olarak tan›mlanacakt›r.237

Darwinizm'in "bilim tarihindeki en büyük aldan›fl" oldu¤unun çok önemli baz› kan›tlar› da, moleküler biyolojiden gelmektedir.

190


MOLEKÜLER B‹YOLOJ‹ ve HAYATIN KÖKEN‹

K

itab›n önceki bölümlerinde, fosil kay›tlar›n›n ve karfl›laflt›rmal› anatominin evrim teorisinin iddialar›n› geçersiz k›ld›¤›n› incelemifltik. Ancak evrim teorisinin iddialar›, gerçekte türler aras›ndaki bu iliflkiyi incelemeye gerek kalmadan, daha ilk aflamada ç›kmaza girmektedir. Bu ilk aflama, yeryüzünde ilk canl› yaflam›n nas›l ortaya ç›kt›¤› sorusudur. Evrim teorisi, bu soruya yan›t olarak, canl›l›¤›n rastlant›lar sonucu meydana gelen bir ilk hücreyle bafllad›¤› iddias›n› öne sürer. Senaryoya göre, bundan dört milyar y›l kadar önce, ilkel dünya atmosferinde birtak›m cans›z kimyasal maddeler tepkimeye girmifl, y›ld›r›mlar›n, sars›nt›lar›n etkisiyle kar›flm›fl ve ilk canl› hücre ortaya ç›km›flt›r. Oysa, cans›z maddelerin biraraya gelerek canl›l›¤› oluflturabilecekleri iddias›, bugüne kadar hiçbir deney ya da gözlem taraf›ndan do¤rulanmam›fl, bilim d›fl› bir iddiad›r. Aksine, bütün bulgular, bir canl›n›n ancak yine bir baflka canl›dan türedi¤ini ispatlamaktad›r. Her canl› hücre, bir baflka hücrenin ço¤almas›yla oluflur. Dünya üzerinde hiç kimse, en geliflmifl laboratuvarlarda dahi, cans›z kimyasal maddeleri biraraya getirerek canl› bir hücre yapmay› baflaramam›flt›r. Evrim teorisi ise, insan akl›, bilgisi ve teknolojisi sonucunda bile elde edilemeyen canl› hücresinin, ilkel dünya koflullar›nda rastlant›larla do¤du¤u iddias›ndad›r. ‹lerleyen sayfalarda bu iddian›n neden bilimin ve akl›n en temel prensiplerine ayk›r› oldu¤unu inceleyece¤iz.

191


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

"Rastlant›" Mant›¤›na Bir Örnek Bir canl› hücresinin rastlant›larla oluflabilece¤ini düflünen bir insan›n, afla¤›da anlataca¤›m›z benzer bir hikayeye de kolayl›kla akl›n›n yatmas› gerekir. Bu, bir flehrin hikayesidir. Varsayal›m ki bir gün çorak bir arazide kayalar›n aras›na s›k›flm›fl bir miktar killi toprak, ya¤an ya¤murlar sonucunda balç›k haline gelir. Balç›k, günefl aç›nca kayalar›n aras›nda kuruyup kat›lafl›r ve flekillenir. Daha sonra, kendisine kal›p görevi gören kayalar bir flekilde ufalan›p da¤›l›rlar ve ortaya düzgün, biçimli, sa¤lam bir tu¤la ç›kar. Bu tu¤la senelerce, ayn› do¤al flartlarla yan›nda kendisi gibi baflka tu¤lalar›n oluflmas›n› bekler. Bu bekleyifl, ayn› tu¤ladan ayn› yerde yüzlercesinin, binlercesinin oluflmas›na dek as›rlarca sürer. Bu arada büyük bir tesadüf eseri, önceden oluflan tu¤lalarda hiçbir kay›p olmaz. Binlerce sene f›rt›nalara, ya¤murlara, rüzgarlara, kavurucu günefle, dondurucu so¤u¤a maruz kalan tu¤lalar, parçalanmaz, çatlamaz, baflka yerlere savrulup da¤›lmaz, ayn› yerde ve ayn› sa¤laml›kta di¤er tu¤lalar› beklerler. Tu¤lalar yeterli say›ya ulafl›nca, rüzgar, f›rt›na, hortum gibi do¤al flartlar›n etkisiyle savrulur ve rastlant› eseri yan yana ve üst üste planl› bir biçimde dizilip bir bina kurarlar. Bu arada tu¤lalar› birbirine yap›flt›racak çimento, harç gibi malzemeler de "do¤al flartlar"la oluflup kusursuz bir plan içerisinde tu¤lalar›n aras›na girer ve bunlar› birbirlerine kenetlerler. Bütün bu ifllemler bafllarken topra¤›n alt›ndaki demir filizleri de "do¤al flartlar"la flekillenip topra¤›n d›fl›na uzanarak tu¤lalar›n oluflturaca¤› binan›n temelini atarlar. Sonuçta her türlü malzemesi, do¤ramas›, tesisat›yla eksiksiz bir bina ortaya ç›kar. Elbette ki bina yaln›zca temelden, tu¤ladan ve harçtan ibaret de¤ildir. Öyleyse di¤er eksikler nas›l tamamlanm›flt›r? Cevap basittir: Binan›n ihtiyac› olan her türlü malzeme, üzerinde yükseldi¤i toprakta vard›r. Camlar için gereken silisyum, elektrik kablolar› için gereken bak›r, kirifller, kolonlar, çiviler, su borular› vs. için gereken demir, topra¤›n alt›nda bol miktarda bulunmaktad›r. Bütün bu malzemelerin flekillenip binan›n içine yerleflmeleri de "do¤al flartlar"›n hünerine kalm›flt›r. Esen rüzgar, ya¤an ya¤mur, biraz f›rt›na ve yer sars›nt›s›n›n da yard›m›yla bütün tesisat, do¤rama, aksesuarlar tu¤-

192


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

lalar›n aras›nda yerli yerine oturur. ‹fller o kadar rast gitmifltir ki, tu¤lalar, ileride do¤al flartlarla cam diye bir fleyin oluflaca¤›n› biliyormuflcas›na, gerekli pencere boflluklar›n› b›rakarak dizilmifllerdir. Hatta ileride yine rastlant›larla meydana gelecek su, elektrik, kalorifer tesisatlar›n›n içlerinden geçebilece¤i boflluklar› b›rakmay› da unutmam›fllard›r. ‹fller o kadar rast gitmifltir ki, "rastlant›lar" ve "do¤al flartlar", kusursuz bir tasar›m ortaya koymufltur. Bu hikayeye inanabilen bir kifli, bu kadar aç›klamadan sonra, flehirdeki di¤er binalar›n, tesislerin, yap›lar›n, yollar›n, kald›r›mlar›n, alt yap›n›n, haberleflme ve ulafl›m sistemlerinin nas›l olufltu¤unu da düflünüp bulabilir. Hatta konuyla da biraz ilgiliyse, flehrin "kanalizasyon sisteminin evrimsel süreci ve mevcut yap›larla uyumu" hakk›ndaki teorilerini aç›klad›¤› birkaç ciltlik "bilimsel" bir eser bile haz›rlayabilir. Bu üstün çal›flmalar›ndan dolay› akademik bir ödüle dahi lay›k görülebilir, kendisinin insanl›k tarihine ›fl›k tutacak bir deha oldu¤unu zannedebilir. Canl›l›¤›n rastlant›larla olufltu¤unu öne süren evrim teorisi, iflte tam bu derece, belki de bundan daha gerçek d›fl› bir teoridir. Çünkü tek bafl›na bir hücre, bütün çal›flma sistemleri, haberleflmesi, ulafl›m› ve yönetimiyle bu büyük flehirle benzer bir kompleksli¤e sahiptir. Ünlü moleküler biyolog Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis adl› kitab›nda hücrenin bu kompleks yap›s›ndan flöyle söz eder: Hayat›n moleküler biyoloji taraf›ndan ortaya ç›kar›lan gerçekli¤ini kavrayabilmek için, bir hücreyi yaklafl›k bir milyon kez büyütmemiz gerekir, ta ki çap› 20 km'ye vars›n. Bu durumda hücre, New York ya da Londra gibi büyük bir flehri kaplayacak boyutta dev bir uzay gemisine benzeyecektir. Bu durumda karfl›m›zda benzersiz derecede kompleks bir sistem ve kusursuz bir tasar›m oldu¤unu görürüz. Hücrenin yak›n›na gelir de onu incelersek, üzerindeki milyonlarca küçük kap›yla karfl›lafl›r›z. Aynen bir uzay gemisinde olabilecek otomatik kap›lar gibi, bu kap›lar sürekli olarak aç›l›p-kapanarak hücrenin içine ya da d›fl›na yap›lan madde ak›fl›n› kontrol ederler. E¤er bu kap›lar›n herhangi birinden içeri girersek, ola¤anüstü bir teknoloji ve flaflk›nl›¤a düflürecek bir komplekslikle karfl›lafl›r›z. Her türlü insan yap›m› ürünün çok üstünde olan bu teknoloji, bizim yarat›c› zekam›z› fazlas›yla aflar. Bu sistem, "tesadüf" kavram›n›n her anlamda tam bir antitezini oluflturmaktad›r.238

193


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Darwin döneminde hücrenin çok basit bir yap›ya sahip oldu¤u san›l›yordu. Darwin'in destekçisi Ernst Haeckel, deniz dibinden ç›kard›¤› üstteki çamurun kendi kendine "canlanaca¤›n›" ileri sürmüfltü.

Hücredeki Kompleks Yap› ve Sistemler Darwin zaman›nda canl› hücresinin kompleks yap›s› bilinmiyordu. Bu nedenle dönemin evrimcileri, canl›l›¤›n nas›l ortaya ç›kt›¤› sorusuna "rastlant›lar ve do¤al olaylar" cevab›n› vermenin çok ikna edici oldu¤unu sanm›fllard›. Darwin ilk hücrenin "küçük, ›l›k bir su birikintisinde" kolayl›kla oluflabilece¤ini öne sürmüfltü.239 Darwin'in destekçilerinden Alman biyolog Ernst Haeckel ise, bir araflt›rma gemisi taraf›ndan okyanus dibinden ç›kart›lan bir çamur kar›fl›m›n› mikroskop alt›nda incelemifl ve bunun canl›ya dönüflen cans›z bir madde oldu¤unu iddia etmiflti. Bathybus Haeckelii (Haeckel Çamuru) olarak an›lan bu sözde "canlanan çamur", evrim teorisini kuran kiflilerin canl›l›¤› ne denli basit bir olgu olarak gördüklerinin bir ifadesiydi. Oysa canl›l›¤›n en küçük detay›na kadar inen 20. yüzy›l teknolojisi, hücrenin insano¤lunun karfl›laflt›¤› en kompleks sistemlerden biri oldu¤unu ortaya ç›kard›. Bugün hücrenin içinde; enerjiyi üreten santraller; yaflam için zorunlu olan enzim ve hormonlar› üreten fabrikalar; üretilecek bütün ürünlerle ilgili bilgilerin kay›tl› bulundu¤u bir bilgi bankas›; bir bölgeden di¤erine ham maddeleri ve ürünleri nakleden kompleks tafl›ma sistemleri, boru hatlar›; d›flar›dan gelen ham maddeleri ifle yarayacak parçalara ayr›flt›ran geliflmifl laboratuvar ve rafineriler; hücrenin içine al›nacak veya d›fl›-

194


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

na gönderilecek malzemelerin girifl-ç›k›fl kontrollerini yapan uzmanlaflm›fl hücre zar› proteinleri oldu¤unu biliyoruz. Bu sayd›klar›m›z hücredeki kompleks yap›n›n yaln›zca bir bölümünü oluflturur. Evrimci bir bilim adam› olan W. H. Thorpe, "Canl› hücrelerinin en basitinin sahip oldu¤u mekanizma bile, insano¤lunun flimdiye kadar yapt›¤›, hatta hayal etti¤i bütün makinelerden çok daha komplekstir." diye yazar.240 Hücre o kadar komplekstir ki, bugün insano¤lu ulaflt›¤› yüksek teknolojiyle bile bir hücre üretememektedir. Yapay hücre oluflturmak için yap›lan tüm çal›flmalar baflar›s›zl›kla sonuçlanm›flt›r. Öyle ki bugün, hücrenin üretilmesi hedefi bir yana b›rak›lm›flt›r ve art›k bu yönde çal›flma yap›lmamaktad›r. Evrim teorisi ise, insano¤lunun tüm bilgi ve teknoloji birikimi ile yapmay› baflaramad›¤› bu sistemin, ilkel dünyada "tesadüfen" olufltu¤unu öne sürer. Bu, bir örnek vermek gerekirse, bas›m evindeki bir patlamayla, rastlant› eseri bir ansiklopedinin bas›l›vermifl olmas›ndan çok daha düflük bir ihtimale sahiptir. Buna benzer bir baflka benzetmeyi ‹ngiliz matematikçi ve astronom Sir Fred Hoyle, 12 Kas›m 1981'de Nature dergisine Fred Hoyle verdi¤i bir demecinde yapm›flt›r. Kendisi de bir materyalist olmas›na ra¤men Hoyle, tesadüfler sonucu canl› bir hücrenin meydana gelmesiyle, bir hurda y›¤›n›na isabet eden kas›rgan›n savurdu¤u parçalarla tesadüfen bir Boeing 747 uça¤›n›n oluflmas› aras›nda bir fark olmad›¤›n› belirtir.241 Yani, hücrenin kendi kendine, rastlant›lar sonucu oluflmas› mümkün de¤ildir. Evrim teorisinin hücrenin nas›l var oldu¤u sorusunu aç›klayamamas›n›n en temel nedenlerinden biri, hücredeki "indirgenemez komplekslik" özelli¤idir. Bir canl› hücresi, çok say›da küçük organelin uyum içinde çal���flmas›yla yaflar. Bu parçalar›n biri bile olmasa, hücre yaflam›n› sürdüremez. Hücrenin, do¤al seleksiyon ve mutasyon gibi bilinçsiz mekanizmalar›n kendisini gelifltirmesini bekleme gibi bir ihtimali yoktur. Dolay›s›yla, yeryüzünde oluflan ilk hücrenin, yaflam için gerekli tüm organel ve fonksiyonlara sahip, eksiksiz bir hücre olmas› gerekmektedir.

195


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

Proteinlerin Kökeni Sorunu Hücreyi flimdilik bir kenara b›rakal›m. Evrim teorisi hücrenin alt parçac›klar› karfl›s›nda bile çaresizdir. Hücreyi oluflturan yüzlerce çeflit kompleks protein molekülünden bir tanesinin bile do¤al flartlarda oluflmas› ihtimal d›fl›d›r. Proteinler, "amino asit" ad› verilen daha küçük moleküllerin belli say›larda ve çeflitlerde özel bir s›rayla dizilmelerinden oluflan dev moleküllerdir. Bu moleküller canl› hücrelerinin yap› tafllar›n› olufltururlar. En basitleri yaklafl›k 50 amino asitten oluflan proteinlerin, binlerce amino asitten oluflan çeflitleri de vard›r. Önemli olan nokta fludur: Proteinlerin yap›lar›ndaki tek bir amino asidin bile eksilmesi veya yerinin de¤iflmesi ya da zincire fazladan bir amino asit eklenmesi o proteini ifle yaramaz bir molekül y›¤›n› haline getirir. Bu nedenle her amino asit, tam gereken yerde, tam gereken s›rada yer almal›d›r. Hayat›n rastlant›larla olufltu¤unu öne süren evrim teorisi ise, bu düzenlilik karfl›s›nda çaresizdir. Çünkü söz konusu düzenlilik, asla rastlant›yla aç›klanamayacak kadar ola¤anüstüdür. (Kald› ki teori henüz amino asitlerin 'tesadüfen olufltuklar›' iddias›na bile geçerli bir kan›t ya da aç›klama getirememektedir, bunu da biraz sonra inceleyece¤iz.) Proteinlerin fonksiyonel yap›s›n›n hiçbir flekilde tesadüfen meydana gelemeyece¤i, herkesin rahatl›kla anlayabilece¤i basit olas›l›k hesaplar›yla dahi görülebilir. Örne¤in bilefliminde 288 amino asit bulunan ve 12 farkl› amino asit türünden oluflan ortalama büyüklükteki bir protein molekülünün içerdi¤i amino asitler 10300 farkl› biçimde dizilebilir. (Bu, 1 rakam›n›n sa¤›na 300 tane s›f›r gelmesiyle oluflan astronomik bir say›d›r.) Ancak bu dizilimlerden yaln›zca bir tanesi söz konusu proteini oluflturur. Geriye kalan tüm dizilimler hiçbir ifle yaramayan, hatta kimi zaman canl›lar için zararl› bile olabilecek anlams›z amino asit zincirleridir. Dolay›s›yla yukar›da örnek verdi¤imiz protein moleküllerinden yaln›zca bir tanesinin tesadüfen meydana gelme ihtimali "10300'de 1" ihtimaldir. Bu ihtimalin pratikte gerçekleflmesi ise imkans›zd›r. (Matematikte 1050'de 1'den küçük ihtimaller "s›f›r ihtimal" kabul edilirler.) Dahas›, 288 amino asitlik bir protein, canl›lar›n yap›s›nda bulunan binlerce amino asitlik dev proteinlerle k›yasland›¤›nda oldukça mütevazi

197


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹ Sitokrom-C proteininin üç boyutlu kompleks yap›s›. Bu yap› içinde küçük toplarla temsil edilen amino asitlerin s›ralamas›ndaki en küçük bir farkl›l›k, proteini ifle yaramaz hale getirecektir.

bir yap› say›labilir. Ayn› ihtimal hesaplar›n› bu dev moleküllere uygulad›¤›m›zda ise, "imkans›z" kelimesinin bile yetersiz kald›¤›n› görürüz. Canl›l›¤›n gelifliminde bir basamak daha ilerledi¤imizde, tek bafl›na bir proteinin de hiçbir fley ifade etmedi¤ini görürüz. fiimdiye kadar bilinen en küçük bakterilerden biri olan "Mycoplasma Hominis H 39"un bile 600 çeflit proteine sahip oldu¤u görülmüfltür. Bu durumda, tek bir protein için yapt›¤›m›z ihtimal hesaplar›n› 600 çeflit protein üzerinden yapmam›z gerekecektir. Sonuçta karfl›laflaca¤›m›z rakamlar ise, imkans›z kavram›n›n çok ötesindedir. fiu anda bu sat›rlar› okuyan ve flimdiye kadar evrim teorisini bilimsel bir aç›klama sanm›fl olan baz› okuyucular, belki buradaki rakamlar›n abart›ld›¤›ndan, gerçekleri yans›tmad›¤›ndan endifle edebilirler. Hay›r; bunlar kesin ve somut gerçeklerdir. Hiçbir evrimci de bu rakamlar karfl›s›nda bir itirazda bulunamaz. Pek çok evrimci bu gerçe¤i itiraf eder. Örne¤in Harold Blum adl› evrimci bilim adam›, "Bilinen en küçük proteinlerin bile rastlant›sal olarak

198


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

meydana gelmesi, tümüyle imkans›z gözükmektedir." demektedir.242 Evrimciler, moleküler evrimin çok uzun bir zaman sürdü¤ünü ve bu zaman›n imkans›z olan› mümkün hale getirdi¤ini iddia ederler. Oysa ne kadar uzun bir zaman verilirse verilsin, amino asitlerin rastlant›sal olarak protein oluflturmalar› imkans›zd›r. Amerikal› jeolog William Stokes Essentials of Earth History adl› kitab›nda bu gerçe¤i kabul ederken, "E¤er milyarlarca y›l boyunca, milyarlarca gezegenin yüzeyi gerekli amino asitleri içeren sulu bir konsantre tabakayla dolu olsayd› bile yine (protein) oluflamazd›" diye yazar.243 Peki tüm bunlar ne anlama gelmektedir? Kimya profesörü Perry Reeves ise bu soruya flöyle bir cevap verir: Bir insan, amino asitlerin rastlant›sal olarak birlefliminden ne kadar fazla muhtemel yap› oluflabilece¤ini düflündü¤ünde, hayat›n gerçekten de bu flekilde ortaya ç›kt›¤›n› düflünmenin akla ayk›r› geldi¤ini görür. Böyle bir iflin gerçekleflmesinde bir Büyük ‹nfla Edici'nin var oldu¤unu kabul etmek, akla çok daha uygundur.244

Bir tanesinin bile tesadüfen oluflmas› imkans›z olan bu proteinlerden ortalama bir milyon tanesinin tesadüfen uygun bir flekilde biraraya gelip eksiksiz bir insan hücresini meydana getirmesi ise, milyarlarca kez daha imkans›zd›r. Kald› ki bir hücre hiçbir zaman için bir protein y›¤›n›ndan ibaret de¤ildir. Hücrenin içinde, proteinlerin yan› s›ra nükleik asitler, karbonhidratlar, lipitler, vitaminler, elektrolitler gibi baflka birçok kimyasal madde, gerek yap› gerekse ifllev bak›m›ndan belli bir oran, uyum ve tasar›m çerçevesinde yer al›rlar. Her biri de birçok farkl› organelin içinde yap› tafl› veya yard›mc› molekül olarak görev yaparlar. New York Üniversitesi kimya profesörü ve DNA uzman› Robert Shapiro, sadece basit bir bakteride bulunan 2000 çeflit proteinin rastlant›sal olarak meydana gelme ihtimalini hesaplam›flt›r. (‹nsan hücresinde ise yaklafl›k 200.000 çeflit protein vard›r.) Elde edilen rakam, 1040.000'de 1 ihtimaldir.245(Bu say›, 1 rakam›n›n yan›na 40 bin tane s›f›r gelmesiyle oluflan ak›l almaz bir say›d›r.) Cardiff Üniversitesi'nden, Uygulamal› Matematik ve Astronomi Profesörü Chandra Wickramasinghe bu say› karfl›s›nda flu yorumu yapar: Bu say› (1040.000) Darwin'i ve tüm evrim teorisini gömmeye yeterlidir. Bu gezegenin ya da bir baflkas›n›n üzerinde hiçbir zaman (hayat›n do¤abilece¤i) bir ilkel çorba olmam›flt›r ve yaflam›n bafllang›c› rastlant›sal olarak gerçekle-

199


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

flemeyece¤ine göre, amaçl› bir akl›n ürünü olmal›d›r.246

Prof. Fred Hoyle ise, tüm bu say›lar karfl›s›nda flöyle demektedir: Asl›nda, yaflam›n ak›l sahibi bir varl›k taraf›ndan meydana getirildi¤i o kadar aç›kt›r ki, insan bu aç›k gerçe¤in neden yayg›n olarak kabul edilmedi¤ini merak etmektedir. Bunun (kabul edilmemesinin) nedeni, bilimsel de¤il, psikolojiktir.247

Science News'›n Ocak 1999 say›s›nda yay›nlanan bir makalede de, amino asitlerin nas›l olup da proteinleri oluflturdu¤una hala hiçbir aç›klama getirilemedi¤i flöyle belirtilmektedir: Hiç kimse flimdiye kadar nas›l olup da genifl çapta da¤›lm›fl yap› tafllar›n›n proteinlere dönüfltü¤ünü tatmin edici bir flekilde aç›klayamam›flt›r. ‹lkel dünyan›n varsay›lan koflullar› amino asitleri yal›t›lm›fl bir yaln›zl›¤a do¤ru sürükleyecek flekildedir.248

Sol-Elli Proteinler Protein oluflumuyla ilgili evrimci tezlerin gerçekleflmesinin imkans›zl›¤›n› biraz daha detayl› olarak inceleyelim. Canl›larda bulunan bir protein molekülünün meydana gelmesi için yaln›zca uygun amino asitlerin uygun s›rada dizilmeleri yeterli de¤ildir. Bunun yan› s›ra, proteinlerin yap›s›nda bulunan 20 çeflit amino asitten her birinin de yaln›zca "sol-elli" olmas› gereklidir. Kimyasal olarak ayn› amino asidin hem sa¤-elli hem de sol-elli olmak üzere iki farkl› türü vard›r. Bunlar›n aralar›ndaki fark, üç boyutlu yap›lar›n›n birbiriyle z›t yönlü olmas›ndan kaynaklan›r. Aynen insan›n, sa¤ ve sol elleri aras›ndaki farkl›l›k gibi... Her iki gruptan amino asitler de birbirleriyle rahatl›kla ba¤lanabilir. Ancak yap›lan incelemelerde flafl›rt›c› bir gerçek ortaya ç›km›flt›r: En basit organizmadan en mükemmeline kadar bütün canl›lardaki proteinler, sadece sol-elli amino asitlerden oluflmaktad›r. Proteinin yap›s›na kat›lacak tek bir sa¤-elli amino asit bile, o proteini ifle yaramaz hale getirmektedir. Hatta baz› deneylerde bakterilere sa¤-elli amino asitlerden verilmifl, ancak bakteriler bu amino asitleri derhal parçalam›fllar, baz› durumlarda ise bu parçalardan yeniden kendi kullanabilecekleri sol-elli amino asitleri infla etmifllerdir. Bir an için evrim teorisinin iddia etti¤i gibi canl›l›¤›n tesadüflerle olufltu¤unu varsayal›m. Bu durumda, yine tesadüflerle oluflmufl olmas›

200


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

L - sol-elli amino asit

D - sa¤-elli amino asit

Ayn› amino asidin sol-elli (L) ve sa¤-elli (D) izomerleri. Canl›lardaki proteinler sadece sol-elli amino asitlerden oluflur.

gereken amino asitlerden do¤ada sa¤ ve sol-elli olmak üzere eflit miktarlarda bulunacakt›. Dolay›s›yla, tüm canl›lar›n bünyelerinde sa¤ ve sol-elli amino asitlerden kar›fl›k miktarlarda bulunmas› gerekirdi. Çünkü, kimyasal olarak her iki gruptan amino asitlerin de, birbirleriyle rahatl›kla birleflmesi mümkündür. Oysa bütün canl› organizmalardaki proteinler yaln›zca sol-elli amino asitlerden oluflmaktad›r. Proteinlerin nas›l olup da bunlar›n içinden yaln›zca sol-ellilerini ay›klad›klar› ve nas›l aralar›na hiçbir sa¤-elli amino asidin kar›flmad›¤› bilim adamlar›n›n hiçbir aç›klama getiremedikleri konulardan birisi olarak kalm›flt›r. Böyle özel ve bilinçli bir seçicilik evrim teorisinin önemli açmazlar›ndan birini oluflturur. Dahas›, aç›kça görüldü¤ü gibi proteinlerin bu özelli¤i, evrimcilerin "tesadüf" açmaz›n› daha da içinden ç›k›lmaz hale getirir: "Anlaml›" bir proteinin meydana gelmesi için, az önce de anlatt›¤›m›z gibi yaln›zca bunu oluflturan amino asitlerin belli bir say›da, kusursuz bir dizilimde ve özel bir üç boyutlu tasar›ma uygun olarak birleflmeleri art›k yeterli olmayacakt›r. Bütün bunlar›n yan›nda, bu amino asitlerin hepsinin sol-elli olanlar aras›ndan seçilmifl olmas› ve içlerinde bir tane bile sa¤-elli amino asit bulunmamas› da zorunludur. Çünkü amino asit dizisine eklenen hatal› bir sa¤-elli amino asidin yanl›fl oldu¤unu tespit ederek onu zincirden ç›karacak herhangi bir do¤al ay›klama mekanizmas› da mevcut de¤ildir. Bu yüzden tek bir sa¤-elli amino asidin bile sol-elli amino asitlerin aras›na kar›flmamas› gerekir. Bu da, rastlant› kavram›n› bir kez daha devre d›fl› b›rakan bir durumdur.

201


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Bu durum Britannica Bilim Ansiklopedisi'nde flöyle ifade edilir: ... Yeryüzündeki tüm canl› organizmalardaki amino asitlerin tümü, proteinler gibi karmafl›k polimerlerin yap› bloklar›, ayn› asimetri tipindedir. Adeta tamamen sol-ellidirler. Bu, bir bak›ma, milyonlarca kez havaya at›lan bir paran›n hep tura gelmesine, hiç yaz› gelmemesine benzer. Moleküllerin nas›l sol el ya da sa¤ el oldu¤u tamamen kavran›lamaz. Bu seçim anlafl›lmaz bir biçimde, yeryüzü üzerindeki yaflam›n kayna¤›na ba¤l›d›r.249

Bir para milyonlarca kez havaya at›ld›¤›nda hep tura geliyorsa, bunu tesadüfle aç›klamak m›, yoksa, birinin bilinçli bir flekilde havaya at›lan paraya müdahale etti¤ini kabul etmek mi daha mant›kl›d›r? Cevap ortadad›r. Amino asitlerdeki sol-ellilik olay›na benzer bir durum, nükleotidler yani DNA ve RNA'n›n yap› tafllar› için de geçerlidir. Bunlar da, canl› organizmalarda bulunan bütün amino asitlerin tersine, yaln›zca sa¤-elli olanlar›ndan seçilmifllerdir. Bu da tesadüfle aç›klanamayacak bir durumdur. Sonuç olarak yaflam›n kayna¤›n›n tesadüflerle aç›klanmas›n›n mümkün olmad›¤›, bafltan beri inceledi¤imiz olas›l›klarla kesin olarak ispatlanmaktad›r: 400 amino asitten oluflan ortalama büyüklükteki bir proteinin, sadece sol-elli amino asitlerden seçilme ihtimalini hesaplamaya kalksak 2400'de, yani 10120'de 1'lik bir ihtimal elde ederiz. Bu astronomik rakam hakk›nda bir fikir vermek için, evrendeki elektronlar›n toplam say›s›n›n bu say›dan çok daha küçük oldu¤unu, yaklafl›k 1079 olarak hesapland›¤›n› da belirtelim. Bu amino asitlerin gereken dizilimi ve ifllevsel biçimi oluflturma ihtimalleri ise, çok daha büyük rakamlar› do¤urur. Bu ihtimalleri de ekler ve olay› birden fazla say›da ve çeflitte proteinin oluflmas›na uzatmaya kalkarsak, hesaplar tamamen içinden ç›k›lamaz hale gelir.

Peptid Ba¤› Zorunlulu¤u Evrim teorisinin tek bir proteinin oluflumu aflamas›ndaki ç›kmazlar› buraya kadar sayd›klar›m›zla s›n›rl› de¤ildir. Bir proteinin meydana gelebilmesi için gerekli olan amino asit çeflitlerinin, uygun say› ve s›ralamada ve gereken üç boyutlu yap›da dizilmeleri de yetmez. Tüm bu flartlar›n yan› s›ra, birden fazla kola sahip amino asit moleküllerinin yaln›zca belirli kollar›yla birbirlerine ba¤lanmalar› gerekmektedir. Bu flekilde yap›lan bir ba¤a, "peptid ba¤›" ad› verilir. Amino asitler farkl› ba¤larla birbirlerine ba¤lanabilirler; ancak proteinler, yaln›zca ve yaln›zca "peptid" ba¤lar›yla

202


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

ba¤lanm›fl amino asitlerden meydana gelirler. Bunu bir benzetmeyle gözünüzde canland›rabilirsiniz: Örne¤in bir araban›n bütün parçalar›n›n eksiksiz ve yerli yerinde oldu¤unu düflünün. Fakat tekerleklerden birisi, oturmas› gereken yere, vidalarla de¤il de, bir tel parças›yla ve dairesel yüzü yere bakacak bir biçimde tutturulsun. Böyle bir araban›n motoru ne kadar güçlü olursa olsun, teknolojisi ne kadar ileri olursa olsun bir metre bile gitmesi imkans›zd›r. Görünüflte herfley yerli yerindedir, ancak tekerleklerden birisinin, yerine olmas› gerekenden farkl› bir biçimde ba¤lanmas›, bütün arabay› kullan›lmaz hale getirir. ‹flte ayn› flekilde, bir protein molekülündeki tek bir amino asidin bile di¤erine peptid ba¤›ndan baflka bir ba¤la ba¤lanm›fl olmas›, bu molekülü ifle yaramaz hale getirecektir. Yap›lan araflt›rmalar, kendi aralar›nda rastgele birleflen amino asitlerin en fazla %50'sinin peptid ba¤› ile birbirine ba¤land›¤›n›, geri kalan›n›n ise proteinlerde bulunmayan farkl› ba¤larla ba¤land›klar›n› ortaya koymufltur. Dolay›s›yla bir proteinin tesadüfen oluflabilmesi ihtimalini hesaplarken, (sol-ellilik zorunlulu¤unun yan› s›ra) her amino asidin kendinden önceki ve sonraki ile yaln›zca ve yaln›zca peptid ba¤› ile ba¤lanm›fl olmas› zorunlulu¤unu da hesaba katmak gerekmektedir. Bu da yaklafl›k %50 ihtimaldir. Bu ihtimal de, proteindeki her amino asidin sol-elli olmas› ihtimali ile hemen hemen ayn›d›r. Yani, yine 400 amino asitlik bir proteini ele alacak olursak, bütün amino asitlerin kendi aralar›nda yaln›zca peptid ba¤›yla birleflmeleri ihtimali 2399'da 1 ihtimaldir.

S›f›r Olas›l›k Buraya kadar inceledi¤imiz ü�� farkl› ihtimali (amino asitlerin do¤ru dizilme ihtimali, hepsinin sol-elli olma ihtimali ve hepsinin peptid ba¤›yla ba¤lanma ihtimalini) birbirine eklersek, 10950'de 1 ihtimal gibi astronomik bir rakamla karfl›lafl›r›z. Bu yaln›zca ka¤›t üstündeki bir ihtimaldir. Pratikte ise, böyle bir olay›n gerçekleflme ihtimali "0"d›r. Matematikte, "1050'de 1" veya daha küçük bir ihtimal, istatistiksel olarak gerçekleflme ihtimali "0" olan, yani gerçekleflmesi imkans›z olan bir ihtimal olarak tan›mlan›r. Tek bir protein molekülü oluflturabilmek için amino asitlerin, dünya kuruldu¤undan beri art arda, hiç vakit kaybetmeden deneme-yan›lma yo-

203


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

luyla birleflip ayr›ld›klar›n› farz etsek bile, yine de 10950'de bir ihtimali yakalamalar› için gereken süre dünyan›n bugüne kadarki ömründen çok çok fazlad›r. Bütün bunlardan ortaya ç›kan sonuç, evrim teorisinin daha tek bir proteinin oluflumunu aç›klama aflamas›nda derin bir imkans›zl›¤a gömüldü¤üdür. Evrim teorisinin en önde gelen savunucular›ndan Prof. Richard Dawkins de teorinin içinde düfltü¤ü imkans›zl›¤› flöyle ifade etmektedir: ‹nceledi¤imiz türden "flansl›" bir olay o kadar korkunç derecede ihtimal d›fl› olacakt›r ki, evrenin herhangi bir yerinde gerçekleflebilme flans›, her y›l milyar kere milyar kere milyarda bir kadar az olacakt›r. E¤er bu yaln›zca, evrenin herhangi bir yerindeki tek bir gezegende gerçeklefltiyse, bu gezegenin bizim gezegenimiz olmas› gerekmektedir, çünkü biz burada bu konuda konuflmaktay›z.250

Evrim teorisinin önde gelen otoritelerinden birinin bu yaklafl›m› teorinin üzerine kurulu oldu¤u mant›k çöküntüsünü çok aç›k bir biçimde yans›tmaktad›r. Dawkins'in ‹mkans›zl›k Da¤›n› T›rmanmak adl› kitab›nda yer verdi¤i yukar›daki ifadeleri, evrimcilerin klasik, "biz buradaysak demek ki evrim de gerçekleflmifltir" fleklindeki, hiçbir aç›klama içermeyen k›s›r döngü mant›¤›n›n çarp›c› bir örne¤idir. Görüldü¤ü gibi, en üst tutucu evrim savunucular› dahi evrim teorisinin, canl›l›¤›n daha bafllang›ç aflamas›n› aç›klamada imkans›zl›¤a gömüldü¤ünü itiraf etmektedirler. Ancak ne ilginçtir ki, bu durum karfl›s›nda savunduklar› teorinin gerçek d›fl›l›¤›n› kabul etmek yerine, dogmatik bir yaklafl›mla evrime ba¤lanmay› tercih etmektedirler. Bu, tümüyle ideolojik bir ba¤nazl›kt›r.

Do¤ada Deneme-Yan›lma Mekanizmas› Yoktur Son olarak, buraya kadar baz› örneklerini s›ralad›¤›m›z ihtimal hesaplar›n›n temel mant›¤›yla ilgili çok önemli bir noktay› belirtmek gerekir: Yukar›da hesaplad›¤›m›z ihtimaller, proteinlerin rastlant›sal olarak oluflumunun imkans›z oldu¤unu göstermektedir. Ancak olay›n çok daha önemli ve evrim teorisi aç›s›ndan içinden ç›k›lmaz bir yönü vard›r: Gerçekte do¤ada bu ihtimallerin deneme süreci bile bafllayamaz. Çünkü do¤ada deneme-yan›lma yoluyla protein üretmeye çal›flan bir mekanizma yoktur. 500 amino asitlik bir proteinin oluflma ihtimalini göstermek için ver-

204


PROTE‹N SENTEZ‹: Ribozom, mesajc› RNA'y› okur ve buradaki bilgiye göre amino asitleri art arda dizer. fiekillerde, val, cyc ve ala amino asitlerinin, ribozom ve tafl›y›c› RNA taraf›ndan art arda dizilifli yer al›yor. Do¤adaki tüm proteinler, bu hassas ifllemle üretilir. "Tesadüfen" oluflan bir protein yoktur.

val valine cys cysteine ala alanine


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

di¤imiz hesaplar, sadece ideal (gerçek hayatta rastlanamayacak) bir deneme-yan›lma ortam› için geçerlidir. Yani bilinçli bir gücün, rastgele 500 amino asidi birlefltirip, sonra bunun yanl›fl oldu¤unu görüp, hepsini tek tek ay›r›p, sonra ikinci kere de¤iflik bir s›rada dizdi¤ini farz etti¤imiz hayali bir mekanizma oldu¤u takdirde, yararl› proteinin elde edilmesi ihtimali 10950'de "1"dir. Her denemede amino asitlerin tek tek ayr›l›p yeni bir s›rada dizilmesi gerekmektedir. Ayr›ca her denemede, 500. amino asit de eklendikten sonra sentezin durdurulmas› ve tek bir amino asidin bile fazladan araya kar›flmas›n›n engellenmesi, proteinin oluflup oluflmad›¤›na bak›lmas›, oluflmad›¤›nda hepsinin çözülüp yeni bir dizilimin denenmesi gerekmektedir. Ayr›ca her denemede, araya baflka hiçbir yabanc› kimyasal maddenin de kesinlikle kar›flmamas› gerekmektedir. Deneme esnas›nda oluflan zincirin 500 halkaya ulaflmadan parçalanmamas› da flartt›r. Yani bafltan beri bahsetti¤imiz ihtimaller, bafl›n›, sonunu ve her aflamas›n› bilinçli bir gücün yönetti¤i, yaln›zca "amino asitlerin seçilimi"nin tesadüflere b›rak›ld›¤› kontrollü bir mekanizmayla gerçekleflmektedir. Do¤al flartlar›n bu tür özelliklere sahip olmas› mümkün de¤ildir. Dolay›s›yla do¤al ortamda bir proteinin oluflmas› kesinlikle imkans›zd›r. Bu konular› genifl boyutlu de¤erlendiremeyen ve yüzeysel bir bak›fl aç›s›yla yaklaflan kimseler protein oluflumunu basit bir kimyasal reaksiyon olarak düflündükleri için "amino asitler reaksiyon sonucu birleflip protein yapar" gibi gerçek d›fl› mant›klar kurabilirler. Oysa cans›z do¤ada rastgele gerçekleflen kimyasal reaksiyonlar, ancak basit bileflikler meydana getirebilirler. Bunlar›n say›s› ve çeflidi de belli ve s›n›rl›d›r. Biraz daha kompleks bir kimyasal madde için dev fabrikalar, kimyasal tesisler, laboratuvarlar devreye girer. ‹laçlar, günlük hayatta kulland›¤›m›z pek çok kimyasal madde hep bu cinstendir. Proteinler ise, endüstride üretilen bu kimyasal maddelerden çok daha kompleks yap›lara sahiptirler. Dolay›s›yla, her parças›n›n yerli yerine ve planl› bir biçimde yerleflmesi gereken mekanik bir tasar›m ve mühendislik harikas› olan proteinlerin rastgele kimyasal reaksiyonlar sonucunda oluflabilmeleri kesinlikle mümkün de¤ildir. Yukar›da anlatt›¤›m›z tüm imkans›zl›klar› bir an için bir kenara b›rak›p, yine de yararl› bir protein molekülünün "tesadüfen" kendi kendine olufltu¤unu varsayal›m. Ancak bu noktada da evrim teorisi bir kez daha ç›kmaza girer. Çünkü bu proteinin varl›¤›n› sürdürebilmesi için, o an içinde bulundu¤u do¤al ortamdan yal›t›l›p, çok özel flartlarda korunmas› ge-

206


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

reklidir. Aksi takdirde, bu protein dünya yüzeyindeki flartlar›n etkisiyle an›nda parçalanacak veya baflka asitler, amino asitler ya da di¤er kimyasal maddelerle birleflerek özelli¤ini kaybedecek, yarars›z, bambaflka bir madde haline dönüflecektir. Dikkat edilecek olursa, buraya kadar ele ald›¤›m›z konu yaln›zca tek bir proteinin tesadüfen oluflabilmesinin imkans›zl›¤›d›r. Oysa, yaln›zca insan vücudunda yaklafl›k 100.000 farkl› türde protein görev yapar. Dahas›, bilinen 1.5 milyon canl› türü vard›r, ve daha on milyon kadar›n›n var oldu¤u san›lmaktad›r. Pek çok protein birçok yaflam biçiminde kullan›lsa da, bütün bitki ve hayvan aleminde 100 milyon ya da daha fazla protein türü bulunmaktad›r. Bugüne kadar nesli tükenmifl olan milyonlarca tür ise bu hesaba dahil de¤ildir. Yani yeryüzünde yüz milyonlarca farkl› protein flifresi var olmufltur. Tek bir proteinin rastlant›larla aç›klanamad›¤› düflünülürse, yüz milyonlarca farkl› protein flifresinin ne anlama geldi¤i de anlafl›l›r. Bu gerçek göz önüne al›nd›¤›nda, yeryüzündeki canl›lar›n nas›l var oldu¤u sorusunun cevab›n›n "tesadüfler" olmad›¤› aç›kça görülmektedir.

Hayat›n Kökeni Konusundaki Evrimci Çabalar Herfleyden önce temel bir noktay› ak›lda tutmakta yarar vard›r: Evrim sürecinin herhangi bir aflamas›n›n imkans›z oldu¤unun ortaya ç›kmas›, teorinin tümden yanl›fll›¤›n› ve geçersizli¤ini göstermesi için yeterlidir. Örne¤in sadece proteinlerin tesadüfen oluflumunun imkans›zl›¤›n›n ispatlanmas›, evrimin daha sonraki aflamalara ait tüm di¤er önermelerini de iptal etmifl olur. Bu noktadan sonra insan ve maymun kafataslar›n› al›p üzerlerinde spekülasyonlar yapman›n da hiçbir anlam› kalmaz. Canl›l›¤›n nas›l olup da cans›z maddelerden oluflabildi¤i, uzunca bir süre evrim teorisi savunucular›n›n pek fazla yanaflmak istemedikleri bir sorundu. Ancak devaml› olarak göz ard› edilen bu problem, giderek gizlenemeyecek bir sorun haline geldi ve 20. yüzy›l›n ikinci çeyre¤inde bafllayan bir dizi araflt›rmayla afl›lmaya çal›fl›ld›. ‹lk cevaplanmas› gereken soru fluydu: ‹lkel dünyada ilk canl› hücre nas›l ortaya ç›km›fl olabilirdi? Daha do¤rusu, evrimciler bu soru karfl›s›nda ne gibi bir aç›klama getirmeliydiler? Bu konuya ilk kez el atan kifli, "kimyasal evrim" kavram›n›n kurucusu olan Rus biyolog Alexander I. Oparin oldu. Oparin, tüm teorik çal›flmalar›na ra¤men yaflam›n kökenini ayd›nlatma yönünde hiçbir sonuç elde

207


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

edemedi. 1936'da yay›nlad›¤› Origin of Life adl› kitab›nda flöyle diyordu: Maalesef hücrenin kökeni, evrim teorisinin tümünü içine alan en karanl›k noktay› oluflturmaktad›r.251

Oparin'den bu yana evrimciler hücrenin rastlant›larla oluflabilece¤ini ispat etmek için say›s›z deney, araflt›rma ve gözlem yapt›lar. Ancak yap›lan her çal›flma, hücredeki kompleks yarat›l›fl› daha detayl› bir biçimde ortaya koyarak, evrimcilerin varsay›mlar›n› daha da fazla çürüttü. Almanya'daki Johannes Gutenberg Üniversitesi Biyokimya Enstitüsü Baflkan› Prof. Dr. Klaus Dose bu konuda flöyle der: Kimyasal ve moleküler evrim alanlar›nda, yaflam›n kökeni konusunda otuz y›l› aflk›n bir süredir yürütülen tüm deneyler, yaflam›n kökeni sorununa cevap bulmaktansa, sorunun ne kadar büyük oldu¤unun kavranmas›na neden oldu. fiu anda bu konudaki bütün teoriler ve deneyler ya bir ç›kmaz sokak içinde bitiyor ya da bilgisizlik itiraflar›yla sonuçlan›yor.252

Evrimci bilim yazar› John Horgan da, The End of Science isimli kitab›nda, hayat›n kökeni konusu için "Bu, modern biyolojinin temelindeki en zay›f parçad›r." demektedir.253 San Diego Scripps Enstitüsü'nden jeokimyac› Jeffrey Bada'n›n afla¤›daki sözleri ise, 20. yüzy›l›n sonunda evrimcilerin bu büyük açmaz karfl›s›ndaki çaresizliklerinin ifadesidir: Bugün, 20. yüzy›l› geride b›rak›rken, hala, 20. yüzy›la girdi¤imizde sahip oldu¤umuz en büyük çözülmemifl problemle karfl› karfl›yay›z: Hayat yeryüzünde nas›l bafllad›?254

fiimdi evrim teorisinin bu "en büyük çözülmemifl problem"inin detaylar›na bakal›m. Göz atmam›z gereken ilk konu, ünlü Miller Deneyi'dir.

Miller Deneyi Hayat›n kökeni konusunda evrimci kaynaklar›n en çok itibar ettikleri çal›flma ise, 1953 y›l›nda Amerikal› araflt›rmac› Stanley Miller taraf›ndan yap›lan Miller Deneyi'dir. (Deney, Miller'in Chicago Üniversitesi'ndeki hocas› Harold Urey'in katk›s›ndan dolay› "Urey-Miller Deneyi" olarak da bilinir.) Evrim sürecinin ilk aflamas› olarak öne sürülen "kimyasal evrim" tezine "delil" olarak öne sürülen yegane giriflim, iflte bu deneydir. Aradan neredeyse yar›m as›r geçmesine ve büyük teknolojik ilerlemeler kaydedilmesine ra¤men bu konuda hiçbir yeni giriflimde bulunulmam›flt›r. Bugün

208


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

halen ders kitaplar›nda canl›lar›n ilk oluflumunun evrimsel aç›klamas› olarak Miller Deneyi okutulmaktad›r. Çünkü bu tür çabalar›n teorilerini desteklemedi¤inin, aksine sürekli yalanlad›¤›n›n fark›nda olan evrim araflt›rmac›lar›, benzer deneylere giriflmekten özellikle kaç›nmaktad›rlar. Stanley Miller'›n amac›, milyarlarca y›l önceki cans›z dünyada proteinlerin yap› tafllar› olan amino asitlerin "tesadüfen" oluflabileceklerini gösteren deneysel bir kan›t ortaya koymakt›. Miller, deneyinde, ilkel dünya atmosferinde bulundu¤unu varsayd›¤› -daha sonralar› ise bulunmad›¤› anlafl›lacak olan- amonyak, metan, hidrojen ve su buhar›ndan oluflan bir gaz kar›fl›m›n› kulland›. Bu gazlar, do¤al flartlar alt›nda birbirleriyle reaksiyona giremeyeceklerinden deney ortam›na d›flar›dan enerji takviyesi yapt›. ‹lkel atmosfer ortam›nda y›ld›r›mlardan kaynaklanm›fl olabilece¤ini düflündü¤ü enerjiyi, yapay bir elektrik deflarj kayna¤›ndan sa¤lad›. Miller bu gaz kar›fl›m›n› bir hafta boyunca 100°C ›s›da kaynatt›, bir yandan da kar›fl›ma elektrik ak›m› verdi. Haftan›n sonunda Miller, kavanozun dibinde bulunan kar›fl›mdaki kimyasallar› ölçtü ve proteinlerin yap› tafllar›n› oluflturan 20 çeflit amino asitten üçünün sentezlendi¤ini gözledi. Deney, evrimci çevrelerde büyük bir sevinç yaratt› ve çok büyük bir baflar› gibi lanse edildi. Hatta, çeflitli yay›nlar olay›n sarhofllu¤u içinde, Stanley Miller deney "Miller hayat› yaratt›" fleklinde manfletler atacak aparat›yla birlikte. kadar spekülasyon yapt›lar. Oysa Miller'›n sentezledi¤i birtak›m "cans›z" moleküllerdi. Bu deneyden ald›klar› cesaretle evrimciler, hemen yeni senaryolar ürettiler. Amino asitlerden sonraki aflamalar da hemen kurguland›. Çizilen senaryoya göre, amino asitler, daha sonra rastlant›lar sonucu uygun dizilimlerde birleflmifl ve proteinleri oluflturmufllard›. Tesadüf eseri meydana gelen bu proteinlerin baz›lar› da, kendilerini, "bir flekilde" (!) oluflmufl hücre zar› benzeri yap›lar›n içine yerlefltirerek hücreyi meydana getirmifllerdi. Hücreler de zamanla yan yana gelip birleflerek canl› organizmalar› oluflturmufllard›.

209


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Oysa, bu senaryonun en büyük dayana¤› olan Miller Deneyi, her yönden geçersizli¤i kan›tlanm›fl bir giriflimden baflka bir fley de¤ildi.

Miller Deneyi'ni Geçersiz K›lan Dört Neden Miller'›n, ilkel dünya koflullar›nda amino asitlerin kendi kendilerine oluflabileceklerini kan›tlamak amac›yla yapt›¤› deney birçok yönden tutars›zl›k göstermektedir. Bunlar› flöyle s›ralayabiliriz: 1- Miller, deneyinde, "so¤uk tuzak" (cold trap) isimli bir mekanizma kullanarak amino asitleri olufltuklar› anda ortamdan izole etmiflti. Çünkü aksi takdirde, amino asitleri oluflturan ortam›n koflullar›, bu molekülleri oluflmalar›ndan hemen sonra imha edecekti. Halbuki ilkel dünya koflullar›nda elbette bu çeflit bilinçli düzenekler yoktu. Ve bunlar olmadan herhangi bir çeflit amino asit elde edilse bile, bu moleküller ayn› ortamda hemen parçalanacaklard›. Kimyager Richard Bliss'in belirtti¤i gibi, "bu so¤uk tuzak olmasa, kimyasal ürünler elektrik kayna¤› taraf›ndan tahrip edilmifl olacakt›".255 Nitekim Miller, so¤uk tuzak yerlefltirmeden yapt›¤› daha önceki deneylerde tek bir amino asit bile elde edememiflti. 2- Miller'›n deneyinde canland›rmaya çal›flt›¤› ilkel atmosfer ortam› gerçekçi de¤ildi. 1980'li y›llarda bilim adamlar› ilkel atmosferde, metan ve amonyak yerine azot ve karbondioksit bulunmas› gerekti¤i görüflünde birlefltiler. Peki Miller neden bu gazlar konusunda ›srar etmiflti? Cevap basitti: Amonyak olmadan, bir amino asidin sentezlenmesi imkans›zd›. Kevin Mc Kean, Discover dergisinde yay›nlad›¤› makalede bu durumu flöyle anlat›yor: Miller ve Urey dünyan›n eski atmosferini metan ve amonyak kar›flt›rarak kopya ettiler… Oysa son çal›flmalarda o zamanlar dünyan›n çok s›cak oldu¤u ve ergimifl nikel ile demirin kar›fl›m›ndan meydana geldi¤i anlafl›lm›flt›r. Böylece o dönemdeki kimyasal atmosferin daha çok azot, karbondioksit ve su buhar›ndan oluflmas› gerekir. Oysa bunlar organik moleküllerin oluflmas› için amonyak ve metan kadar uygun de¤ildirler.256

Nitekim Amerikal› bilim adamlar› J. P. Ferris ve C. T. Chen, karbondioksit, hidrojen, azot ve su buhar›ndan oluflan bir kar›fl›mla Miller'›n deneyini tekrarlad›lar ve bir tek molekül amino asit bile elde edemediler.257 3- Miller'›n deneyini geçersiz k›lan bir di¤er önemli nokta da, amino

210


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

asitlerin olufltu¤u öne sürülen dönemde, atmosferde amino asitlerin tümünü parçalayacak yo¤unlukta oksijen bulunmas›yd›. Miller'›n göz ard› etti¤i bu gerçek, yafllar› 3.5 milyar y›l olarak hesaplanan tafllardaki okside olmufl demir ve uranyum birikintileriyle anlafl›ld›.258 Oksijen miktar›n›n, bu dönemde evrimci teorisyenlerin iddia ettiklerinin çok üstünde oldu¤unu gösteren baflka bulgular da ortaya ç›kt›. Araflt›rmalar, o dönemde dünya yüzeyine evrimcilerin tahmin ettiklerinden 10 bin kat daha fazla ultraviyole ›fl›n› ulaflt›¤›n› gösterdi. Bu yo¤un ultraviyolenin atmosferdeki su buhar› ve karbondioksidi ayr›flt›rarak oksijen a盤a ç›karmas› ise kaç›n›lmazd›. Bu durum, oksijen dikkate al›nmadan yap›lm›fl olan Miller Deneyi'ni tamamen geçersiz k›l›yordu. E¤er deneyde oksijen kullan›lsayd›, metan, karbondioksit ve suya, amonyak ise azot ve suya dönüflecekti. Di¤er taraftan, oksijenin bulunmad›¤› bir ortamda -henüz ozon tabakas› var olmad›¤›ndan- ultraviyole ›fl›n›na do¤rudan maruz kalacak olan amino asitlerin hemen parçalanacaklar› da aç›kt›. Sonuçta ilkel dünyada oksijenin var olmas› da, olmamas› da amino asitler için yok edici bir ortam demekti. 4- Miller Deneyi'nin sonucunda, canl›lar›n yap› ve fonksiyonlar›n› bozucu özelliklere sahip organik asitlerden de çok miktarda oluflmufltu. Amino asitlerin, izole edilmeyip de bu kimyasal maddelerle ayn› ortamda b›rak›lmalar› halinde ise, bunlarla kimyasal reaksiyona girip parçalanmalar› ve farkl› bilefliklere dönüflmeleri kaç›n›lmazd›. Ayr›ca deney sonucunda ortaya bol miktarda sa¤-elli amino asit ç›km›flt›.259 Yaln›zca bu amino asitlerin varl›¤› bile evrim teorisini kendi mant›¤› içinde çürütmeye yeterliydi. Çünkü sa¤-elli amino asitler, canl› yap›s›nda kullan›lamayan amino asitlerdi. Sonuç olarak Miller'›n deMiller'›n deneyinde oluflturdu¤u yapay ortam, gerçekte neyindeki amino asitlerin olufltu¤u ortam, ilkel dünya flartlar› ile hiçbir canl›l›k için elveriflli de¤il, aksine ortaya benzerlik göstermiyordu. ç›kacak ifle yarar molekülleri parçalay›c›,

211


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

yak›c› bir asit kar›fl›m› niteli¤indeydi. Tüm bunlar›n gösterdi¤i tek bir somut gerçek vard›r: Miller Deneyi canl›l›¤›n ilkel dünya flartlar›nda tesadüfen meydana gelebilece¤i iddias›n› desteklememektedir. Deney, amino asit sentezlemeye yönelik bilinçli ve kontrollü bir laboratuvar çal›flmas›d›r. Kullan›lan gazlar›n cinsleri ve kar›fl›m oranlar› amino asitlerin oluflabilmesi için en ideal ölçülerde belirlenmifltir. Ortama verilen enerji miktar›, ne eksik ne fazla, tamamen istenen reaksiyonlar›n gerçekleflmesini sa¤layacak biçimde titizlikle ayarlanm›flt›r. Deney aparat›, ilkel dünya koBugün Miller'›n kendisi de, 1953 flullar›nda mevcut olabilecek hiçbir y›l›nda düzenledi¤i deneyin hayat›n kökenini aç›klamaktan çok zararl›, tahrip edici ya da amino asit uzak oldu¤unu kabul etmektedir. oluflumunu engelleyici unsuru bar›nd›rmayacak biçimde izole edilmifltir. ‹lkel dünyada var olan ve reaksiyonlar›n seyrini de¤ifltirecek hiçbir element, mineral ya da bileflik deney tüpüne konulmam›flt›r. Oksidasyon nedeniyle amino asitlerin varl›¤›na imkan vermeyecek oksijen bunlardan yaln›zca birisidir. Kald› ki, haz›rlanan ideal laboratuvar koflullar›nda bile, "so¤uk tuzak" (cold trap) denen mekanizma olmadan amino asitlerin ayn› ortamda parçalanmadan varl›klar›n› sürdürebilmeleri mümkün de¤ildir. Gerçekte Miller Deneyi'yle evrimin, "canl›l›¤›n bilinçsiz tesadüfler sonucu ortaya ç›kt›¤›" fleklindeki iddias› da çürümüfltür. Çünkü deney, amino asitlerin ancak tüm koflullar› özel olarak ayarlanm›fl bir laboratuvar ortam›nda, bilinçli müdahalelerle elde edilebilece¤ini göstermektedir. Miller Deneyi, Türkiye'deki baz› kaynaklarda hala önemli bir bilimsel bulgu gibi gösterilse de, asl›nda evrimci otoriteler taraf›ndan terk edilmifl durumdad›r. Son y›llarda Bat›l› bilim dergilerinde deneyin hayat›n kökenini aç›klamak yönünden bir anlam ifade etmedi¤i belirtilmektedir. Örne¤in 1998'in fiubat ay›nda yay›nlanan ünlü evrimci bilim dergisi Earth'de-

212


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

ki "Yaflam›n Potas›" bafll›kl› makalede flu ifadeler yer al›r: Bugün Miller'›n senaryosu flüphelerle karfl›lanmaktad›r. Bir nedeni, jeologlar›n ilkel atmosferin bafll›ca karbondioksit ve azottan olufltu¤unu kabul etmeleri. Bu gazlar ise 1953'teki deneyde (Miller Deneyi'nde) kullan›lanlardan çok daha az aktifler. Kald› ki, Miller'›n farz etti¤i atmosfer var olmufl olabilseydi bile, amino asitler gibi basit molekülleri çok daha karmafl›k bilefliklere, proteinler gibi polimerlere dönüfltürecek gerekli kimyasal de¤iflimler nas›l oluflabilirdi ki? Miller'›n kendisi bile, problemin bu noktas›nda ellerini ileri uzat›p, "bu bir sorun" diyerek fliddetle iç çekmekte, "polimerleri nas›l yapacaks›n›z? Bu o kadar kolay de¤il...260

Görüldü¤ü gibi, Miller'›n kendisi dahi bugün deneyinin, yaflam›n kökenini aç›klama ad›na bir anlam ifade etmedi¤inin fark›ndad›r. National Geographic'in Mart 1998 say›s›ndaki, "Yeryüzündeki Yaflam›n Kökeni" bafll›kl› makalede ise, konuyla ilgili flu sat›rlara yer verilir: Pek çok bilim adam› bugün, ilkel atmosferin Miller'›n öne sürdü¤ünden farkl› oldu¤unu tahmin ediyor. ‹lkel atmosferin, hidrojen, metan ve amonyaktan çok, karbondioksit ve azottan olufltu¤unu düflünüyorlar. Bu ise kimyac›lar için kötü haber! Karbondioksit ve azotu tepkimeye soktuklar›nda elde edilen organik bileflikler oldukça de¤ersiz miktarlarda. Koca bir yüzme havuzuna at›lan bir damla g›da renklendiricisiyle ayn› oranda bir yo¤unlukta... Bilim adamlar›, bu derece seyrek çözeltideki bir çorbada hayat›n ortaya ç›kmas›n› hayal etmeyi bile güç buluyor.261

K›sacas›, ne Miller Deneyi ne de baflka hiçbir evrimci çaba, yeryüzünde hayat›n nas›l olufltu¤u sorusunu cevaplayamamaktad›r. Tüm araflt›rmalar, hayat›n rastlant›larla ortaya ç›kmas›n›n imkans›zl›¤›n› ortaya koymakta ve böylece hayat›n yarat›lm›fl oldu¤unu göstermektedir. Evrimcilerin bu aç›k gerçe¤i kabul etmemeleri ise, bilime tamamen ayk›r› birtak›m ön yarg›lara sahip olmalar›ndan kaynaklan›r. Nitekim Miller Deneyi'ni ö¤rencisi Stanley Miller ile birlikte organize eden Harold Urey, bu konuda flu itiraf› yapm›flt›r: Yaflam›n kökeni konusunu araflt›ran bizler, bu konuyu ne kadar çok incelersek inceleyelim, hayat›n herhangi bir yerde evrimleflmifl olamayacak kadar kompleks oldu¤u sonucuna var›yoruz. (Ancak) Hepimiz bir inanç ifadesi olarak, yaflam›n bu gezegenin üzerinde ölü maddeden evrimleflti¤ine inan›yoruz. Fakat kompleksli¤i o kadar büyük ki, nas›l evrimleflti¤ini hayal etmek bile bizim için zor.262

213


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

‹lkel Atmosfer ve Proteinler Evrimci kaynaklarda, amino asitlerin kökeni sorunu, buraya dek sayd›¤›m›z bütün tutars›zl›klar›na ra¤men, Miller Deneyi ile geçifltirilmeye çal›fl›l›r. Bu geçersiz deneyle söz konusu sorunun çoktan çözülmüfl oldu¤u gibi bir izlenim verilerek, evrim teorisinin açmazlar› örtülmeye çal›fl›l›r. Ancak canl›l›¤›n kökenini rastlant›larla aç›klama çabas›n›n ikinci aflamas›nda, evrim teorisini, amino asitlerden çok daha büyük bir problem beklemektedir: Proteinler. Yani yüzlerce farkl› amino asidin belirli bir s›ra içinde birbirlerine eklenerek oluflturduklar› canl›l›¤›n yap› tafllar›. Proteinlerin do¤al flartlarda tesadüfen olufltuklar›n› öne sürmek, amino asitlerin tesadüfen olufltuklar›n› öne sürmekten çok daha gerçek d›fl› bir iddiad›r. Amino asitlerin, proteinleri oluflturmak üzere uygun dizilimlerde tesadüfen birleflebilmelerinin matematiksel imkans›zl›¤›n› önceki sayfalarda olas›l›k hesaplar› ile incelemifltik. Ancak protein oluflumu, kimyasal olarak da ilkel dünya koflullar›nda mümkün de¤ildir.

Proteinlerin Suda Sentezlenmesi Sorunu Önceki sayfalarda da belirtti¤imiz gibi, amino asitler protein oluflturmak üzere kimyasal olarak birleflirken, aralar›nda "peptid ba¤›" denilen özel bir ba¤ kurarlar. Bu ba¤ kurulurken bir su molekülü a盤a ç›kar. Bu durum, ilkel hayat›n denizlerde ortaya ç›kt›¤›n› öne süren evrimci aç›klamay› devre d›fl› b›rakmaktad›r. Çünkü, kimyada Le Chatêlier Prensibi olarak bilinen kurala göre, a盤a su ç›karan bir reaksiyonun (kondansasyon reaksiyonu) su içeren bir ortamda sonuçlanmas› mümkün de¤ildir. Sulu bir ortamda bu çeflit bir reaksiyonun gerçekleflebilmesi, kimyasal reaksiyonlar içinde "oluflma ihtimali en düflük olan›" olarak nitelendirilir. Dolay›s›yla, evrimcilerin hayat›n bafllad›¤› ve amino asitlerin olufltu¤u yerler olarak belirttikleri okyanuslar, amino asitlerin, birleflerek proteinleri oluflturmas› için kesinlikle uygun olmayan ortamlard›r.263 Öte yandan, evrim savunucular›n›n bu gerçek karfl›s›nda iddialar›n› de¤ifltirip, ilkel hayat›n karalarda olufltu¤unu öne sürmeleri de imkans›zd›r. Çünkü ilkel atmosferde olufltuklar› var say›lan amino asitleri ultraviyole ›fl›nlar›ndan koruyacak yegane ortam denizler ve okyanuslard›r. Amino asitler karada ultraviyole yüzünden parçalan›rlar. Le Chatêlier Prensibi ise denizlerdeki oluflum iddias›n› çürütmektedir. Bu da evrim teorisi aç›s›ndan tam bir ikilem oluflturmaktad›r.

214


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

Fox Deneyi Önceki sayfada aç›klad›¤›m›z ç›kmazla yüz yüze kalan evrimci araflt›rmac›lar, tüm teorilerini alt üst eden bu "su sorunu"nu aflmaya yönelik çeflitli senaryolar üretme yoluna gittiler. Bu araflt›rmac›lar›n en tan›nm›fl› Sydney Fox, sorunu çözmek için ilginç bir teori ortaya att›: Ona göre, ilk amino asitler, ilkel okyanusta olufltuktan hemen sonra bir volkan›n yan›ndaki kayal›klara sürüklenmifl olmal›yd›lar. Sonra da amino asitleri içeren kar›fl›mdaki su, kayal›klardaki yüksek ›s› nedeniyle buharlaflm›fl olmal›yd›. Böylece "kuruyan" amino asitler, proteinleri oluflturmak üzere birleflebilirlerdi. Fakat bu "çetrefilli" ç›k›fl yolu da pek kimse taraf›ndan benimsenmedi. Çünkü amino asitler, Fox'un öne sürdü¤ü derecede bir ›s›ya karfl› dayan›kl›l›k gösteremezlerdi: Yap›lan araflt›rmalar amino asitlerin yüksek ›s›da hemen tahrip olduklar›n› ortaya koyuyordu. Ancak Fox y›lmad›. Laboratuvarda, "çok özel koflullarda", saflaflt›r›lm›fl amino asitleri kuru ortamda ›s›tarak birlefltirdi. Amino asitler birlefltirilmifl, ancak proteinler yine elde edilememiflti. Elde etti¤i, birbirine rastgele ba¤lanm›fl, basit ve düzensiz amino asit halkalar›yd› ve herhangi bir canl› proteinine benzemekten çok uzakt›. Dahas›, e¤er Fox amino asitleri ayn› ›s›da tutmaya devam etseydi, ortaya ç›kan ifle yaramaz halkalar tekrar parçalanacakt›. Deneyi anlams›zlaflt›ran bir baflka nokta ise, Fox'un, daha önce Miller Deneyi'nde elde edilmifl olan amino asitleri de¤il, canl› organizmalarda kullan›lan saf amino asitleri kullanm›fl olmas›yd›. Oysa Miller'›n deneyinin devam› olma iddias›ndaki deney, Miller'›n vard›¤› sonuçtan yola ç›kmal›yd›. Ama ne Fox ne de baflka hiçbir araflt›rmac›, Miller'›n üretti¤i ifle yaramaz amino asitleri kullanmad›. Fox'un söz konusu deneyi evrimci çevrelerde bile pek olumlu karfl›lanmad›. Zira Fox'un elde etti¤i anlams›z amino asit zincirlerinin (proteinoidlerin) do¤al koflullarda oluflamayaca¤› çok aç›kt›. Dahas›, canl›lar›n yap› tafllar› olan proteinler hala elde edilememiflti. Proteinlerin kökeni problemi bafllang›çta oldu¤u gibi hala çözümlenememiflti. Ünlü bilim dergisi Chemical Engineering News'da o dönemde yay›nlanan bir makalede Fox'un gerçeklefltirdi¤i deney hakk›nda flöyle deniyordu: Sydney Fox ve di¤er araflt›rmac›lar, çok özel ›s›tma teknikleri kullanarak,

215


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

FOX'UN "PROTE‹NO‹D"LER‹ Miller'›n senaryosundan etkilenen Sydney Fox, baz› amino asitleri birlefltirerek "proteinoid" ad›n› verdi¤i üstteki molekülleri oluflturdu. Ancak bu ifle yaramaz amino asit zincirlerinin, canl› bedenlerini oluflturan gerçek proteinlerle ilgisi yoktu. Asl›nda tüm bu çabalar, canl›l›¤›n tesadüfen oluflmak bir yana, laboratuvar ortam›nda dahi üretilemedi¤ini belgeliyordu.

dünyan›n ilk devirlerinde hiç var olmam›fl flartlarda amino asitleri "proteinoidler" ad› verilen bir flekilde, birbirine ba¤lamay› baflarm›fllard›r. Bununla beraber bunlar, canl›larda bulunan çok düzenli proteinlere hiç benzememektedir. Bunlar, hiçbir ifle yaramayan, düzensiz lekelerden baflka bir fley de¤ildirler. ‹lk devirlerde bu moleküller e¤er gerçekten meydana gelmifllerse bile, bunlar›n parçalanmamalar› mümkün de¤ildir.264

Gerçekten de Fox'un elde etti¤i "proteinoidler", gerçek proteinlerden yap› ve ifllev olarak tamamen uzakt›. Proteinlerle aralar›nda, karmafl›k bir teknolojik cihazla, ifllenmemifl bir metal y›¤›n› aras›ndaki kadar fark vard›. Dahas›, bu düzensiz amino asit y›¤›nlar›n›n bile ilkel atmosferde yaflama imkanlar› yoktu. Dünyan›n o günkü flartlar›nda yeryüzüne ulaflan yo¤un ultraviyole ›fl›nlar› ve kontrolsüz do¤a koflullar›n›n do¤urdu¤u zararl›, tahrip edici fiziksel ve kimyasal etkenler, bu proteinoidlerin dahi varl›klar›n› sürdürmelerine imkan vermeden parçalanmalar›na neden olacakt›. Amino asitlerin ultraviyole ›fl›nlar›n›n ulaflamayaca¤› flekilde suyun alt›nda bulunmalar› ise, Le Châtelier Prensibi nedeniyle, söz konusu de¤ildi. Bu veriler ›fl›¤›nda bilim adamlar› aras›nda, proteinoidlerin yaflam›n bafllang›c›n› oluflturan moleküller olduklar› fikri giderek etkisini kaybetti.

216


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

DNA Molekülünün Kökeni Buraya kadar incelediklerimizin gösterdi¤i gibi, evrim teorisi moleküler düzeyde de önemli bir açmazdad›r. Amino asitlerin kökeni evrim teorisi taraf›ndan hiçbir flekilde aç›klanamam›flt›r. Proteinlerin kökeni ise, evrim aç›s›ndan çok daha büyük bir sorundur. Ancak, sorun yaln›zca amino asit ve proteinlerle de s›n›rl› de¤ildir; bunlar sadece bir bafllang›çt›r. Bunlar›n da ötesinde as›l olarak, canl› hücresinin ola¤anüstü kompleks yap›s› evrim aç›s›ndan büyük bir problem oluflturur. Çünkü hücre, amino asit yap›l› proteinlerden oluflmufl bir y›¤›n de¤il, insano¤lunun flimdiye kadar karfl›laflt›¤› en kompleks sistemlerden biridir. Canl›l›¤›n kökenini rastlant›larla aç›klama çabas›ndaki evrim teorisi, hücredeki en temel moleküllerin varl›¤›na bile tutarl› bir aç›klama getirememiflken, genetik bilimindeki ilerlemeler ve nükleik asitlerin, yani DNA ve RNA'n›n keflfi, teori için yepyeni problemler do¤urdu. 1953 y›l›nda James Watson ve Francis Crick adl��� iki bilim adam›n›n çal›flmalar›, DNA'n›n hayranl›k verecek derecedeki kompleks yap›s›n› ve yarat›l›fl›n› gün ›fl›¤›na ç›kard›. Vücuttaki 100 trilyon hücrenin her birinin çekirde¤inde bulunan DNA adl› molekül, insan vücudunun eksiksiz bir yap› plan›n› içerir. Bir insana ait bütün özelliklerin bilgisi, d›fl görünümünden iç organlar›n›n yap›lar›na kadar DNA'n›n içinde özel bir flifre sistemiyle kay›tl›d›r. DNA'daki bilgi, bu molekülü oluflturan dört özel molekülün dizilifl s›ras› ile kodlanm›flt›r. Nükleotid (veya baz) ad› verilen bu moleküller, isimlerinin bafl harfleri olan A, T, G, C ile ifade edilirler. ‹nsanlar aras›ndaki tüm yap›sal farklar, bu harflerin dizilifl s›ralamalar› aras›ndaki farktan do¤ar. Bu, dört harfli bir alfabeden oluflan bir tür bilgi bankas›d›r. DNA'daki harflerin dizilifl s›ras›, insan›n yap›s›n› en ince ayr›nt›lar›na dek belirler. Boy, göz, saç ve cilt rengi gibi özelliklerin yan› s›ra, vücuttaki 206 kemi¤in, 600 kas›n, 100 milyar sinir hücresinin, beyin hücreleri aras›ndaki 1000 trilyon ba¤lant›n›n, 97.000 kilometre uzunlu¤undaki damarlar›n ve 100 trilyon hücrenin plan› tek bir hücrenin DNA's›nda mevcuttur. E¤er DNA'daki bu genetik bilgiyi ka¤›da dökmeye kalksak, yaklafl›k 500'er sayfal›k 900 ciltten oluflan dev bir kütüphane oluflturmam›z gerekir. Fakat, bu inan›lmaz hacimdeki bilgi, milimetrenin yüzde biri büyüklü¤ündeki hücrenin, ondan çok daha küçük olan çekirde¤inde sakl› bulunan DNA'n›n genlerinde flifrelenmifltir.

217


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Watson ve Crick DNA'n›n yap›s›n› keflfettiklerinde, canl›l›¤›n önceden san›landan çok daha kompleks oldu¤unu da ortaya ç›karm›fl oldular.

DNA Rastlant›larla Aç›klanamaz Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vard›r. Bir geni oluflturan nükleotidlerde meydana gelecek bir s›ralama hatas›, o geni tamamen ifle yaramaz hale getirecektir. ‹nsan vücudunda yaklafl›k 30 bin gen bulundu¤u düflünülürse, bu genleri oluflturan milyonlarca nükleotidin do¤ru s›ralamada tesadüfen oluflabilmelerinin kesinlikle imkans›z oldu¤u görülür. Evrimci bir biyolog olan Frank Salisbury bu imkans›zl›kla ilgili olarak flunlar› söyler: Orta büyüklükteki bir protein molekülü, yaklafl›k 300 amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde ise, yaklafl›k 1000 nükleotid bulunacakt›r. Bir DNA zincirinde dört çeflit nükleotid bulundu¤u hat›rlan›rsa, 1000 nükleotidlik bir dizi, 41000 farkl› flekilde olabilecektir. Küçük bir logaritma hesab›yla bulunan bu rakam ise, akl›n kavrama s›n›r›n›n çok ötesindedir.265

41000'de 1, "küçük bir logaritma hesab›" sonucunda, 10600'de 1 anlam›na gelir. Bu say› 10'un yan›na 600 s›f›r eklenmesiyle elde edilir. 10'un yan›nda 12 tane s›f›r 1 trilyonu ifade ederken, 600 tane s›f›rl› bir rakam›n gerçekten de kavranmas› mümkün de¤ildir.

218


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

Nükleotidlerin tesadüfen biraraya gelerek RNA ve DNA'y› oluflturmalar›n›n imkans›zl›¤›n›, evrimci Frans›z bilim adam› Paul Auger de flöyle ifade etmektedir: Rastgele kimyasal olaylar sayesinde nükleotidler gibi karmafl›k moleküllerin ortaya ç›k›fl› konusunda bence iki aflamay› net bir biçimde birbirinden ay›rmam›z gerekir; tek tek nükleotidlerin üretilmesi -ki bu belki mümkün olabilir- ve bunlar›n çok özel seriler halinde birbirine ba¤lanmalar›. ‹flte bu ikincisi, olanaks›zd›r.266

Beta-globin geninin DNA flifreleri. Bu flifreler, kanda oksijen tafl›yan hemoglobin geninin parçalar›ndan birisini oluflturur. Önemli olan, bu flifrelerden tek birinin bile hatal› olmas› durumunda, üretilecek proteinin tamamen ifle yaramaz hale gelecek olmas›d›r.

219


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Uzun y›llar moleküler evrim teorisini savunan Francis Crick bile DNA'y› keflfettikten sonra, böylesine kompleks bir molekülün tesadüfen, kendi kendine, bir evrim süreci sonucunda oluflamayaca¤›n› itiraf etmifl ve flöyle demifltir: Bugünkü mevcut bilgilerin ›fl›¤›nda dürüst bir adam ancak flunu söyleyebilir: Bir anlamda hayat mucizevi bir flekilde ortaya ç›km›flt›r.267

Evrimci biyolog Prof. Dr. Ali Demirsoy da, DNA'n›n meydana gelmesi hakk›nda flu itiraf› yapmak zorunda kal›r: Bir proteinin ve çekirdek asidinin (DNA-RNA) oluflma flans› tahminlerin çok ötesinde bir olas›l›kt›r. Hatta belirli bir protein zincirinin ortaya ç›kma flans› astronomik denecek kadar azd›r"268

Bu noktada çok ilginç bir paradoks daha vard›r: DNA, yaln›z protein yap›s›ndaki birtak›m enzimlerin yard›m› ile efllenebilir. Ama bu enzimlerin sentezi de ancak DNA'daki bilgiler do¤rultusunda gerçekleflir. Birbirine ba¤›ml› olduklar›ndan, efllemenin meydana gelebilmesi için ikisinin de ayn› anda var olmalar› gerekir. Bilim yazar› John Horgan bu ikilemi flöyle aç›klar: DNA, katalitik proteinlerin ve enzimlerin yard›m› olamadan yapt›¤› ifli, yeni DNA üretmek de dahil olmak üzere, yapamaz. K›sacas› DNA olmadan proteinler var olmaz, ama DNA da proteinler olmad›¤› durumda oluflmaz.269

Bu durum, canl›l›¤›n rastlant›larla oluflmas› senaryosunu bir kez daha çökertmektedir. Amerikal› kimyac› Prof. Homer Jacobson, bu konuda flöyle der: ‹lk canl›n›n ortaya ç›kt›¤› zaman, üreme planlar›n›n, çevreden madde ve enerji sa¤laman›n, büyüme s›ras›n›n, bilgileri büyümeye çevirecek mekanizmalar›n tamam›na ait emirlerin o anda ve birarada bulunmalar› gerekmektedir. Bunlar›n hepsinin kombinasyonu tesadüfen gerçekleflemez.270

Prof. Jacobson bu ifadeleri, James Watson ve Francis Crick taraf›ndan DNA'n›n yap›s›n›n ayd›nlat›lmas›ndan iki y›l sonra yazm›flt›. Ancak bilimdeki

220

DNA'da saklanm›fl olan ola¤anüstü bilgi, canl›l›¤›n rastlant›larla oluflmad›¤›n›n ve bilinçli bir flekilde var edildi¤inin aç›k bir kan›t›d›r. Hiçbir do¤al süreç, DNA'n›n kökenini aç›klayamamaktad›r.


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

tüm geliflmelere ra¤men, bu sorun evrimciler için hala çözümsüz olmaya devam etmektedir. Bu nedenle Alman biyokimyac› Douglas R. Hofstadter flöyle demektedir: Nas›l oldu da genetik bilgi, onu yorumlayan mekanizmalarla (ribozomlar ve RNA molekülleri ile) birlikte ortaya ç›kt›? Bu soru karfl›s›nda kendimizi bir cevapla de¤il, hayranl›k ve flaflk›nl›k duygular› ile tatmin etmemiz gerekiyor.271

San Diego California Üniversitesi'nden Stanley Miller'›n ve Francis Crick'in çal›flma arkadafl› olan ünlü evrimci Dr. Leslie Orgel ise, 1994 tarihli bir makalesinde ayn› gerçek karfl›s›nda flöyle demektedir: Son derece kompleks yap›lara sahip olan proteinlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) ayn› yerde ve ayn› zamanda rastlant›sal olarak oluflmalar› afl›r› derecede ihtimal d›fl›d›r. Ama bunlar›n birisi olmadan di¤erini elde etmek de mümkün de¤ildir. Dolay›s›yla insan, yaflam›n kimyasal yollarla ortaya ç›kmas›n›n asla mümkün olmad›¤› sonucuna varmak zorunda kalmaktad›r.272

Tüm bunlar›n yan› s›ra, de¤il belli bir enformasyon serisine sahip DNA, RNA gibi nükleik asitlerin rastlant›lar sonucu ortaya ç›kmas›, bunlar› oluflturan nükleotidlerden tek birinin dahi tesadüfler sonucu oluflmas› ve ilkel dünya koflullar›nda varl›¤›n› ve safl›¤›n› korumas› kimyasal olarak mümkün de¤ildir. Evrimci çizgide yay›n yapan ünlü bilim dergisi Scientific American'da yer alan flu sat›rlar evrimcilerin bu konudaki itiraflar›n› dile getirir: Muhtemel ilkel dünya koflullar›n›n taklit edildi¤i gerçekçi deneylerde, en basit moleküller dahi yaln›zca az miktarlarda üretilmifltir. Daha da kötü olan, bu moleküller genelde organik moleküllerin ikinci dereceden yap› tafllar›d›r. Normal etkileri gitgide daha karmakar›fl›k organik kar›fl›mlar› oluflturmak olan jeokimyasal reaksiyonlar sonucunda nas›l olup da ayr›flabildikleri ve saflaflabildikleri hala bir problem olarak durmaktad›r. Biraz daha kompleks moleküller için bu zorluk h›zla artar. Özellikle nükleotidlerin bütünüyle jeokimyasal olan kökeni büyük güçlükler arz eder.273

Buraya kadar anlat›lanlardan da görüldü¤ü gibi, yaflam›n kimyasal yollarla ortaya ç›kmas› asla mümkün olmad›¤›na göre yaflam› sonsuz kudret sahibi Allah'›n yaratm›fl aç›kça ortaya ç›kmaktad›r. Evrimcilerin yüzy›l›n bafllar›ndan bu yana sözünü ettikleri "kimyasal evrim" asla yaflanmam›fl bir masaldan baflka bir fley de¤ildir. Ama ço¤u evrimci, bu ve benzeri bilim d›fl› masallara mutlak birer gerçek gibi inanmaktad›r. Çünkü canl›lar›n yarat›lm›fl oldu¤unu kabul et-

221


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

mek, tüm canl›lara hakim olan Yüce Allah'›n varl›¤›n› kabul etmek anlam›na gelir. Onlar ise kendilerini bu gerçe¤i kabul etmemek için flartland›rm›fllard›r. Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis adl› kitab›nda bu ilginç durumu flöyle anlat›r: Yüksek organizmalar›n genetik programlar›n›n yap›s›, milyarlarca bit (bilgisayar birimi) bilgiye ya da 1000 ciltlik küçük bir kütüphanenin içindeki tüm harflerin dizilimine efl de¤erdir. Bu denli kompleks organizmalar› oluflturan trilyonlarca hücrenin geliflimini belirleyen, emreden ve kontrol eden say›s›z karmafl›k ifllevin tamamen rastlant›ya dayal› bir süreç sonucunda olufltu¤unu iddia etmek ise, insan akl›na yönelik bir sald›r›d›r. Ama bir Darwinist, bu düflünceyi en ufak bir flüphe belirtisi bile göstermeden kabul eder!274

"RNA Dünyas›" Tezinin Geçersizli¤i 70'li y›llarda, ilkel dünya atmosferinin içerdi¤i gazlar›n amino asit sentezini imkans›z k›ld›¤›n›n anlafl›lmas›, kimyasal evrim teorisi için büyük bir darbe oldu. Stanley Miller, Sydney Fox, Cyril Ponnamperuma gibi evrimcilerin y›llar boyu yürüttü¤ü "ilkel atmosfer deneyleri"nin tümünün geçersiz oldu¤u anlafl›ld›. Bu nedenle 80'li y›llarda baflka evrimci aray›fllar geliflti. Bunun sonucunda, ilk önce proteinlerin de¤il, proteinlerin bilgisini tafl›yan RNA molekülünün olufltu¤unu öne süren "RNA Dünyas›" senaryosu ortaya at›ld›. 1986 y›l›nda Harvard'l› kimyac› Walter Gilbert taraf›ndan ortaya at›lan bu senaryoya göre, bundan milyarlarca y›l önce, her nas›lsa kendi kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülü tesadüfen kendili¤inden oluflmufltu. Sonra bu RNA molekülü çevre flartlar›n›n etkisiyle birdenbire proteinler üretmeye bafllam›flt›. Daha sonra bilgileri ikinci bir molekülde saklamak ihtiyac› do¤mufl ve her nas›lsa DNA molekülü ortaya ç›km›flt›. Her aflamas› ayr› bir imkans›zl›klar zinciri olan bu hayal etmesi bile güç senaryo, hayat›n bafllang›c›na aç›klama getirmek yerine, sorunu daha da büyütmüfl, pek çok içinden ç›k›lmaz soruyu gündeme getirmifltir: 1— Daha, RNA'y› oluflturan nükleotidlerin tek bir tanesinin bile oluflmas› kesinlikle rastlant›larla aç›klanamazken, acaba hayali nükleotidler nas›l uygun bir dizilimde biraraya gelerek RNA'y› oluflturmufllard›? Evrimci biyolog John Horgan RNA'n›n tesadüfen oluflmas›n›n imkans›zl›¤›n› flöyle kabullenir:

222


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

Araflt›rmac›lar RNA dünyas› kavram›n› detayl› biçimde inceledikçe giderek daha fazla sorun ortaya ç›k›yor. RNA ilk olarak nas›l olufltu? RNA ve onun parçalar›n›n laboratuvarda en iyi flartlarda sentezlenmesi bile son derece zor iken, bunun prebiyotik (yaflam öncesi) ortamda gerçekleflmesi nas›l olmufltur?275

2— Tesadüfen olufltu¤unu farz etsek bile, yaln›zca bir nükleotid zincirinden ibaret olan bu RNA hangi bilinçle kendisini kopyalamaya karar vermifl ve ne tür bir mekanizmayla bu kopyalamay› baflarm›flt›? Kendisini kopyalarken kullanaca¤› nükleotidleri nereden bulmufltu? Evrimci mikrobiyologlar Gerald Joyce ve Leslie Orgel, durumun ümitsizli¤ini flöyle dile getirmekteler: Tart›flma, içinden ç›k›lmaz bir noktada odaklafl›yor: Karmakar›fl›k bir polinükleotid çorbas›ndan ç›k›p, birdenbire kendini kopyalayabilen o hayali RNA'n›n efsanesi... Bu kavram, yaln›zca bugünkü prebiotik kimya anlay›fl›m›za göre gerçek d›fl› olmakla kalmamakta, ayn› zamanda RNA'n›n kendini kopyalayabilen bir molekül oldu¤u fleklindeki afl›r› iyimser düflünceyi de y›kmaktad›r.276

3— Kald› ki, e¤er ilkel dünyada kendini kopyalayan bir RNA olufltu¤unu ve ortamda RNA'n›n kullanaca¤› her çeflit amino asitten say›s›z miktarlarda bulundu¤unu farz etsek ve bütün bu imkans›zl›klar›n bir flekilde gerçekleflmifl oldu¤unu düflünsek bile, bu durum yine de tek bir protein molekülünün oluflabilmesi için yeterli de¤ildir. Çünkü RNA, sadece proteinin yap›s›yla ilgili bilgidir. Amino asitler ise ham maddedir. Ancak ortada proteini üretecek "mekanizma" yoktur. RNA'n›n varl›¤›n› protein üretimi için yeterli saymak, bir araban›n ka¤›t üzerine çizilmifl tasar›m›n› o arabay› oluflturacak binlerce parçan›n üzerine at›p sonra araban›n kendi kendine montajlan›p ortaya ç›kmas›n› beklemekle ayn› derecede anlams›zd›r. Bir protein, hücre içindeki son derece kompleks ifllemler sonucunda pek çok enzimin yard›m›yla ribozom ad› verilen organelde üretilir. Ribozom ise yine proteinlerden oluflmufl kompleks bir hücre organelidir. Dolay›s›yla bu durum, ribozomun da ayn› anda tesadüfen meydana gelmifl olmas› gibi olanak d›fl› bir varsay›m› daha beraberinde getirecektir. Evrim teorisinin ve ateizmin ünlü savunucular›ndan Nobel ödüllü Jacques Monod bile protein sentezinin yaln›zca nükleik asitlerdeki bilgiye indirgenmesinin mümkün olmad›¤›n› flu flekilde aç›klamaktad›r: fiifre (DNA ya da RNA'daki bilgi), aktar›lmad›kça anlams›zd›r. Günümüz hücresindeki flifre aktarma mekanizmas› en az 50 makromoleküler parçadan oluflmaktad›r ki, bunlar›n kendileri de DNA'da kodludurlar. fiifre bu birim-

223


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

ler olmadan aktar›lamaz. Bu döngünün kapanmas› ne zaman ve nas›l gerçekleflti? Bunun hayali bile afl›r› derecede zordur.277

‹lkel dünyadaki bir RNA zinciri hangi iradeyle böyle bir karar alm›fl ve hangi yöntemleri kullanarak, 50 özel görevli parçac›¤›n iflini tek bafl›na yaparak protein üretimini gerçeklefltirmifltir? Evrimcilerin bu sorulara getirebildikleri hiçbir aç›klama yoktur. Ünlü bilim dergisi Nature'de yer alan bir makalede de "kendini kopyalayan RNA" kavram›n›n tamamen hayal ürünü oldu¤u, gerçekte ise hiçbir deneyde bu tür bir RNA'n›n elde edilemedi¤i belirtilmektedir: Maynard Smith ve Szathmary, "DNA kopyalanmas› o kadar hataya aç›kt›r ki, tek bir gen boyundaki bir DNA parças›n›n do¤ru kopyalanmas›n› sa¤layacak enzim proteinlerinin önceden varl›¤›na ihtiyaç vard›r" demektedirler. Bu durumda, halen bilinen bilgisel ve enzimatik ifllev tafl›y›c› özelli¤iyle RNA, yazarlar› flunu söylemeye yöneltiyor: "Özde, ilk RNA molekülleri kendilerini kopyalamak için polimerlefltirici bir protein enzime ihtiyaç duymad›lar; kendi kendilerini kopyalad›lar." Bu bir gerçek midir, yoksa bir beklenti mi? Genelde tüm biyologlar için flunu belirtmenin aç›klay›c› oldu¤unu düflünüyorum ki suni olarak sentezlenmifl katrilyonlarca (1024) rastgele RNA dizilimleri aras›ndan tek bir tane bile kendini kopyalayan (self-replicating) bir RNA ç›kmam›flt›r.278

Dr. Leslie Orgel, "hayat›n RNA dünyas› ile bafllayabilmesi" ihtimali için "senaryo" deyimini kullanmaktad›r. Orgel, bu RNA'n›n hangi özelliklere sahip olmas› gerekti¤ini ve bunun imkans›zl›¤›n›, Scientific American dergisinin Ekim 1994 say›s›ndaki "The Origin of Life on the Earth" bafll›kl› makalede flöyle ifade eder: Bu senaryonun oluflabilmesi için, ilkel dünyadaki RNA'n›n bugün mevcut olmayan iki özelli¤inin olmufl olmas› gerekmektedir: Proteinlerin yard›m› olmaks›z›n kendini kopyalayabilme özelli¤i ve protein sentezinin her aflamas›n› gerçeklefltirebilme özelli¤i.279

Aç›kça anlafl›laca¤› gibi Orgel'in, "olmazsa olmaz" flart›n› koydu¤u bu iki kompleks ifllemi RNA gibi bir molekülden beklemek bilimsel düflünceye ayk›r›d›r. Somut bilimsel gerçekler, hayat›n rastlant›larla ortaya ç›kt›¤› iddias›n›n yeni bir versiyonu olan "RNA Dünyas›" tezinin, gerçekleflmesi imkans›z bir senaryo oldu¤unu ortaya koymaktad›r. John Horgan da The End of Science adl› kitab›nda, sonradan geçersizli¤i ortaya ç›km›fl ünlü Miller Deneyi'nin sahibi Stanley Miller'›n, son dö-

224


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

nemlerde ortaya sürülen hayat›n kökeni hakk›ndaki teorileri son derece anlams›z ve küçük gören tavr›n› flöyle aktarmaktad›r: ‹lk deneyinden yaklafl›k 40 y›l sonra Miller bana, hayat›n kökeni bilmecesini çözmenin kendisinin ya da baflka herhangi birinin düflündü¤ünden çok daha zorlaflt›¤›n› söyledi... Miller, "anlams›z" veya "ka¤›t üstü kimyas›" ad›n› verdi¤i, hayat›n kökeni ile ilgili yeni tezlerden hiç etkilenmemifle benziyor. Baz› hipotezleri o kadar küçük gören bir tav›r tak›nd› ki, onlarla ilgili görüfllerini sordu¤umda, kafas›n› sallad›, iç geçirdi ve k›s k›s güldü, adeta insanl›¤›n ahmakl›¤›n›n fark›na varm›flcas›na... Stuart Kauffman'›n otokataliz teorisi de bu kategoriye girmekte. Miller, "Bir bilgisayarda denklemler hesaplamak bir deney teflkil etmez" diye burun k›v›rd›. Miller, bilim adamlar›n›n nerede ve ne zaman hayat›n bafllad›¤›n› hiçbir zaman kesin bir biçimde bilemeyeceklerini de onaylad›.280

Miller gibi, hayat›n kökenine evrimci aç›klama bulabilme çabas›n›n öncülü¤ünü yapm›fl en ateflli evrim taraftarlar›n›n bile, evrim aç›s›ndan bu derece ümitsiz ifadeleri, teorinin içinde bulundu¤u çaresizli¤i aç›k bir biçimde yans›tmaktad›r.

Tasar›m Tesadüfle Aç›klanamaz Bu noktaya kadar hayat›n tesadüfler sonucu ortaya ç›kmas›n›n olanaks›zl›¤›n› inceledik. Yine de bir an için bu imkans›zl›klar› kabul edelim; milyonlarca y›l önce, yaflamak için her türlü malzemeyi elde etmifl bir hücrenin meydana geldi¤ini ve bir flekilde "hayat sahibi" oldu¤unu varsayal›m. Ancak bu noktadan sonraki aflamalar da evrim teorisinin karfl›s›na baflka imkans›zl›klar› getirecektir: Bu hücre bir süre yaflam›n› sürdürse bile, sonunda ölecek ve öldükten sonra ortada hiçbir canl›l›k kalmayacak, herfley en bafla dönecektir. Çünkü genetik sistemi olmayan bu ilk canl› hücre kendini ço¤altamayaca¤› için ölümünden sonra geriye yeni bir nesil b›rakamayacak, canl›l›k da onun ölümüyle birlikte sona erecektir. Genetik sistem ise yaln›zca DNA'dan ibaret de¤ildir. DNA'dan bu flifreyi okuyacak enzimler, bu flifrelerin okunmas›yla üretilecek mesajc› RNA, mesajc› RNA'n›n bu flifreyle gidip üretim için üzerine ba¤lanaca¤› ribozom, ribozoma üretimde kullan›lacak amino asitleri tafl›yacak bir tafl›y›c› RNA ve bunlar gibi say›s›z ara ifllemleri sa¤layan son derece kompleks enzimlerin de ayn› ortamda bulunmas› gerekir. Ayr›ca böyle bir ortam, ancak hücre gibi, gerekli tüm ham madde ve enerji imkanlar›n›n bulundu¤u,

225


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

her yönden izole ve tamamen kontrollü bir ortamdan baflkas› olamaz. Sonuçta bir organik madde, ancak bütün organelleriyle birlikte kusursuz bir hücre olarak var oldu¤u takdirde kendini ço¤altabilir. Bu da dünya üzerindeki ilk hücrenin, ola¤anüstü derecedeki kompleks yap›s›yla, bir anda olufltu¤u anlam›na gelmektedir. Peki kompleks bir yap›, bir anda var olmuflsa bunun anlam› nedir? Bu soruyu bir de flu örnekle soral›m. Hücreyi kompleksli¤i aç›s›ndan ileri teknolojiye sahip bir arabaya benzetelim. (Gerçekte hücre, motoru ve tüm teknik donan›m›na ra¤men arabadan çok daha kompleks ve geliflmifl bir sistem içermektedir.) fiimdi soral›m: Bir gün balta girmemifl bir orman›n derinliklerinde bir geziye ç›ksan›z ve a¤açlar›n aras›nda son model bir araba bulsan›z ne düflünürdünüz? Acaba akl›n›za ilk olarak, ormandaki çeflitli elementlerin milyonlarca y›l içinde tesadüfen biraraya gelerek böyle bir ürün ortaya ç›kard›¤› m› gelirdi? Arabay› oluflturan tüm ham madde; demir, plastik, kauçuk vs. topraktan ya da onun ürünlerinden elde edilmektedir. Ama bu durum size, bu malzemelerin "tesadüfen" sentezlenip, sonra da biraraya gelerek sonuçta ortaya böyle bir araba ç›kard›klar›n› düflündürür mü? Elbette ki, ak›l sa¤l›¤› yerinde olan her normal insan, araban›n bilinçli bir tasar›m›n ürünü oldu¤unu düflünecek, bunun ormanda ne arad›¤›n› merak edecektir. Çünkü kompleks bir yap›n›n aniden, bir anda, bir bütün olarak ortaya ç›kmas›, onun bilinçli bir tasar›m›n eseri oldu¤unu gösterir. Kompleks tasar›mlar›n tümüyle rastlant›lar›n bir ürünü olabilece¤ini düflünmek ise, akl›n s›n›rlar›n›n d›fl›nda kalan bir inanca sahip olmay› gerektirir. Evrim teorisinin canl›l›¤›n kökeni hakk›nda getirmeye çal›flt›¤› her türlü "aç›klama" ise bu flekildedir. Bu gerçe¤i kabul eden aç›k sözlü otoritelerden biri, ünlü Frans›z zoolog Pierre-Paul Grassé'dir. Grassé de bir evrimcidir, ancak Darwinist teorinin canl›l›¤› aç›klayamad›¤›n› savunmakta ve Darwinizm'in temelini oluflturan "tesadüf" mant›¤› hakk›nda flunlar› söylemektedir: fiansl› mutasyonlar›n havyanlar›n ve bitkilerin ihtiyaçlar›n›n karfl›lanmas›n› sa¤lad›¤›na inanmak, gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan fazlas›n› da ister: Tek bir bitki, tek bir havyan, binlerce ve binlerce tam olmas› gerekti¤i flekilde faydal› tesadüfe maruz kalmal›d›r. Yani mucizeler s›radan bir kural haline gelmeli, inan›lmaz derecede düflük olas›l›klara sahip olaylar kolayl›kla gerçekleflmelidir. Hayal kurmay› yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu iflin içine dahil edilmemelidir.281

226


Moleküler Biyoloji ve Hayat›n Kökeni

Az önce bahsetti¤imiz bilinçli tasar›ma aç›k birer örnek oluflturan yeryüzündeki tüm canl›lar, ayn› zamanda tesadüflerin kendi varl›klar› üzerinde hiçbir katk›s› olamayaca¤›n›n da canl› kan›tlar›d›r. Hatta de¤il canl› bir varl›k, onun tek bir sistemi ya da organ› dahi tesadüflerin eseri olamayacak derecede kompleks yap› ve sistemler içerir. Bu konuda fazla uza¤a gitmeye gerek kalmadan kendi vücudumuzdan örnekler bulabiliriz. Bunun bir örne¤i, gözlerimizdir. ‹nsan gözü, yaklafl›k 40 ayr› parçan›n uyum içinde çal›flmas›yla görür. Bunlar›n biri olmasa, göz hiçbir ifle yaramaz. Bu 40 ayr› parçan›n her biri de kendi içinde kompleks bir yarat›l›fla sahiptir. Örne¤in gözün arka k›sm›ndaki retina tabakas›, 11 ayr› katmandan oluflur. Her tabakan›n ayr› görevi vard›r. Retina içinde gerçekleflen kimyasal ifllemler ise, ancak sayfalar dolusu formül ve flema ile aç›klanabilecek kadar komplekstir. Evrim teorisi, de¤il tüm canl›l›¤›n ya da insanl›¤›n, tek bir canl› gözünün dahi nas›l olup da "tesadüfler" sonucu böyle kusursuz ve kompleks yap›s›yla ortaya ç›kt›¤›n› aç›klayamaz. Peki canl›l›ktaki bu ola¤anüstü özellikler bizlere canl›¤›n kökeni hakk›nda neyi kan›tlamaktad›r? Kitab›n bafllar›nda da belirtti¤imiz gibi, canl›l›¤›n kökeni hakk›nda sadece iki farkl› aç›klama yap›labilir. Bunlar›n birisi yanl›fl olan evrim aç›klamas›d›r, di¤eri ise apaç›k olan "yarat›l›fl gerçe¤i"dir. Kitap boyunca gördü¤ümüz gibi evrim iddias› imkans›zd›r ve bilimsel bulgular yarat›l›fl›n do¤rulu¤unu ispatlamaktad›r. Bu gerçek, 19. yüzy›ldan bu yana "yarat›l›fl" kavram›n› bilimin d›fl›nda gören baz› bilim adamlar›n› flafl›rt›yor olabilir, ama bilim ancak bu tür flaflk›nl›klar›n üzerine gidilmesi ve gerçeklerin kabullenilmesi ile ilerleyebilir. Cardiff Üniversitesi'nden, Uygulamal› Matematik ve Astronomi Profesörü Chandra Wickramasinghe, hayat›n tesadüflerle do¤du¤una on y›llar boyunca inand›r›lm›fl bir bilim adam› olarak karfl›laflt›¤› bu gerçe¤i flöyle anlat›r: Bir bilim adam› olarak ald›¤›m e¤itim boyunca, bilimin herhangi bir bilinçli yarat›l›fl kavram› ile uyuflamayaca¤›na dair çok güçlü bir beyin y›kamaya tabi tutuldum. Bu kavrama karfl› fliddetle tav›r al›nmas› gerekiyordu... Ama flu anda, Yarat›c›'ya inanmay› gerektiren aç›klama karfl›s›nda, öne sürülebilecek hiçbir ak›lc› argüman bulam›yorum... Biz hep aç›k bir zihinle düflünmeye al›flt›k ve flimdi yaflama getirilebilecek tek mant›kl› cevab›n yarat›l›fl oldu¤u sonucuna var›yoruz, tesadüfi karmaflalar de¤il.282

227


HOMOLOJ‹ YANILGISI

Y

eryüzündeki farkl› canl› türlerini inceleyen her insan, bu türler aras›nda baz› benzer organlar ve özellikler bulundu¤unu gözlemleyebilir. 18. yüzy›ldan itibaren biyologlar›n dikkatini çeken bu olguyu evrim teorisiyle iliflkilendiren ilk kifli ise, Darwin olmufltur. Darwin, benzer (yani "homolog") organlara sahip canl›lar›n birbirleriyle evrimsel bir ba¤lant›s› oldu¤unu ve bu organlar›n ortak bir atan›n miras› olmas› gerekti¤ini öne sürmüfltür. Ona göre, örne¤in güvercinlerin de kanatlar› vard›r, kartallar›n da kanatlar› vard›r; demek ki güvercinler, kartallar ve bunlar gibi kanatl› tüm kufllar ortak bir atadan evrimleflmifllerdir. Oysa homoloji, hiçbir delile dayanmayan, yaln›zca d›fl görünüfllerden yola ç›k›larak ortaya at›lm›fl yüzeysel bir varsay›md›r. Bu varsay›m, Darwin'den günümüze kadar hiçbir somut bulgu taraf›ndan da do¤rulanamam›flt›r. Öncelikle, homolog yap›lara sahip canl›lar›n, evrimciler taraf›ndan öne sürülen hayali ortak atalar›n›n fosillerine yeryüzünün hiçbir tabakas›nda rastlanamam›flt›r. Ayr›ca; 1- Evrimcilerin hiçbir evrimsel ba¤ kuramad›klar›, bütünüyle farkl› s›n›flara ait canl›larda bile ortak homolog organlar›n var olmas›, 2- Homolog organlara sahip canl›larda, bu organlar›n genetik flifrelerinin çok farkl› olmas›, 3- Homolog organlara sahip canl›larda, bu organlar›n embriyolojik geliflim safhalar›n›n birbirinden çok farkl› olmas›, homolojinin evrime hiçbir dayanak oluflturmad›¤›n› göstermifltir. fiimdi bunlar› s›ras›yla inceleyelim.

228


Homoloji Yan›lg›s›

Morfolojik Homoloji ‹ddias›n›n Geçersizli¤i Evrimcilerin homoloji tezi, benzer morfolojilere (yap›lara) sahip tüm canl›lar aras›nda evrimsel bir iliflki kurma mant›¤›na dayan›r. Oysa, aralar›nda hiçbir evrimsel ba¤lant› kuramad›klar› türlerin de, birbirlerine çok benzeyen (homolog) organlar› vard›r. Kanat, bunun bir örne¤idir. Bir memeli olan yarasada kanat vard›r, kufllarda kanat vard›r, sineklerde de kanat vard›r, ayr›ca geçmiflte yaflam›fl uçan sürüngenler de vard›r. Fakat, bu dört farkl› s›n›f aras›nda evrimciler bile herhangi bir evrimsel ba¤, bir akrabal›k kuramamaktad›rlar. Bu konudaki bir di¤er çarp›c› örnek de, farkl› canl›lar›n gözlerindeki flafl›rt›c› benzerlik ve yap›sal yak›nl›kt›r. Örne¤in ahtapot ve insan, aralar›nda hiçbir evrimsel ba¤lant› kurulamayan, son derece farkl› canl›lard›r. Fakat her ikisinin de gözleri, yap› ve fonksiyon bak›m›ndan birbirine çok yak›nd›r. ‹nsanla ahtapotun benzer gözlere sahip ortak bir atalar› oldu¤unu ise, evrimciler bile iddia edememektedirler. Bu durum karfl›s›nda, evrimciler bu organlar›n "homolog" (yani ortak bir atadan gelen) organlar de¤il, "analog" (aralar›nda evrimsel iliflki olmad›¤› halde birbirine çok benzeyen) organlar oldu¤unu söylerler. Örne¤in insan gözü ile ahtapot gözü onlara göre analog bir organd›r. Ancak bir organ› homolog kategorisine mi, yoksa analog kategorisine mi dahil edecekleri sorusu, tamamen evrim teorisinin ön kabullerine göre cevaplan›r. Bu ise, benzerliklere dayal› evrimci iddian›n bilimsel bir yönü olmad›¤›n› göstermektedir. Evrimcilerin tek yapt›¤›, önceden do¤ru sayd›klar› evrim dogmas›na göre, karfl›lar›na ç›kan bulgular› yorumlamaya çal›flmaktan ibarettir.

Ahtapotlar, evrimcilerin ortaya att›klar› "hayat a¤ac›"na göre insana en uzak canl›lardan biridir. Ancak ahtapot gözü ile insan gözü tamamen ayn› yap›ya sahiptir. Bu durum, benzer yap›lar›n evrime delil olmad›¤›n›n bir göstergesidir.

229


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Oysa ortaya koyduklar› yorum da son derece tutars›zd›r. Çünkü "analog" saymak zorunda kald›klar› organlar kimi zaman, ola¤anüstü derecede kompleks yap›lar›na ra¤men birbirlerine o denli benzerdir ki, bu benzerli¤in rastlant›sal mutasyonlar sayesinde sa¤land›¤›n› öne sürmek büyük bir mant›ks›zl›kt›r. E¤er ahtapotun gözü, evrimcilerin iddia ettikleri gibi tamamen tesadüfen ortaya ç›km›flsa, nas›l olur da omurgal› gözü de t›pat›p ayn› tesadüfleri tekrarlayarak ortaya ç›kabilir? Bu soruyu düflünmekten "bafl› a¤r›yan" ünlü evrimci Frank Salisbury flöyle yazmaktad›r: Göz kadar kompleks bir organ bile farkl› gruplarda ayr› ayr› ortaya ç›km›flt›r. Örne¤in ahtapotta, omurgal›larda ve artropodlarda. Bunlar›n bir defa ortaya ç›k›fllar›n› aç›klamak yeteri kadar problem olufltururken, modern sentetik (neo-Darwinist) teoriye göre, farkl› defalar ayr› ayr› meydana geldikleri düflüncesi bafl›m› a¤r›tmaktad›r.283

Evrimci teoriye göre, kanatlar da birbirinden ba¤›ms›z olarak dört kez "tesadüfen" ortaya ç›km›flt›r: Böceklerde, uçan sürüngenlerde, kufllarda ve uçan memelilerde (yarasada). Do¤al seleksiyon-mutasyon mekanizmalar›yla aç›klanamayan kanatlar›n Bir uçan sürüngenin, dört kez ayr› ayr› oluflmalar›, hem de bu oluflan bir kuflun ve bir yarasan›n kanatlar›n birbirine benzer yap›lar sergilemelekanatlar›. Aralar›nda hiçri, evrimci biyologlar için bir baflka bafl a¤r›s› bir evrimsel iliflki kurulamayan bu kanatlar, bennedeni oluflturur. zer yap›lara sahiptirler. Bu konuda evrimci tezi ç›kmaza sürükleyen en somut örneklerden biri de, memeli canl›larda ortaya ç›kar. Ça¤dafl biyolojinin ortak kabulüne göre, tüm memeliler üç temel kategoriye ayr›l›r; plasental›lar, keseliler (marsupials) ve monotreme'ler (yumurta ile üreyen memeliler). Evrimciler, bu ayr›m›n memelilerin henüz ilk bafllang›c›nda do¤du¤unu ve her üç kategorinin birbirlerinden tamamen ba¤›ms›z olarak ayr› birer evrim tarihi yaflad›¤›n› varsayarlar. Ancak ne ilginçtir ki, plasental›lar ve keseliler aras›nda birbirleri-

230


Homoloji Yan›lg›s›

nin neredeyse ayn› olan "çiftler" vard›r. Keseli kurtlar, kediler, sincaplar, kar›nca yiyenler, köstebekler ve fareler, hem plasental›lar kategorisinde hem de keseliler kategorisinde birbirlerine çok benzer yap›lar›yla bulunmaktad›r.284 Yani evrim teorisine göre, birbirlerinden tamamen ba¤›ms›z mutasyonlar›n, bu canl›lar› ikifler kez "tesadüfen" üretmifl olmalar› gerekmektedir! Bu gerçek, evrimciler aç›s›ndan bafl a¤r›s›n›n çok ötesinde s›k›nt›lara neden olacak bir sorundur. Plasental› ve keseli memeliler aras›ndaki ilginç benzerliklerden biri, Kuzey Amerika kurdu ile Tazmanya kurdu aras›ndad›r. Bu canl›lardan ilki plasental›lar, ikincisi ise keseliler s›n›flamas›na dahildir. Evrimci biyologlar, bu iki farkl› canl› türünün tamamen ayr› birer evrim tarihine sahip olduklar›na inan›rlar. 285 (Avustralya k›tas›n›n ve çevresindeki adalar›n Antartika'dan ayr›lmas›ndan itibaren, keseli ve plasental› memelilerin iliflkilerinin kesildi¤i varsay›l›r ve bu dönemde hiçbir kurt türü yoktur.) Ancak ilginç olan, Tazmanya kurdu ile Kuzey Amerika kurdunun iskelet yap›lar›n›n neredeyse tamamen ayn› olmas›d›r. Özellikle kafataslaBaflta kangurular olmak üzere r›, arka sayfadaki flekilde görüldü¤ü gibi, Avustralya k›tas›nda yaflayan memeli canl›lar›n hepsi "kesebirbirlerine ola¤anüstü derecede benzerdir. liler" s›n›flamas›na dahildir. Evrimci biyologlar›n "homoloji" örne¤i Evrimcilere göre, dünyan›n diolarak kabul edemedikleri bu gibi ola¤anüs¤er bölgelerindeki plasental› memelilerle hiçbir evrimsel tü benzerlikler, benzer organlar›n, ortak atailiflkileri yoktur. dan evrimleflme tezine delil oluflturmad›¤›n› göstermektedir. Daha da ilginç olan, baz› canl›larda da bunun tam tersi bir durumun gözlemlenmesidir. Yani evrimciler taraf›ndan çok yak›n akraba say›ld›klar› halde, baz› organlar› tamamen farkl› yap›lara sahip canl›lar vard›r. Örne¤in kabuklular s›n›f›ndaki türlerin çok büyük bölümünde, "k›r›lma tipi" mercekli göz yap›s› vard›r. Kabuklular›n sadece iki türü, ›stakoz ve karideste ise, bu göz yap›s›ndan tamamen farkl› olan "yans›tma tipi" aynal› göz bulunur. (Bkz. ‹ndirgenemez Komplekslik bölümü)

231


HOMOLOJ‹YE MEYDAN OKUYAN MEMEL‹LER

TAZMANYA KURDU VE KUZEY AMER‹KALI BENZER‹ Keseli memeliler ile plasental› memeliler aras›nda "ikiz" türlerin bulunmas›, homoloji iddias›na çok büyük bir darbedir. Örne¤in üstteki keseli Tazmanya kurdu ile, Kuzey Amerika'da yetiflen plasental› kurt, birbirlerine ola¤anüstü derecede benzerdir. Yanda, bu iki canl›n›n birbirlerine çok benzeyen kafataslar› yer al›yor. Hiçbir "evrimsel akrabal›k" öne sürülemeyen iki canl› aras›nda bu denli benzerlik olmas›, homoloji iddias›n› temelsiz b›rakmaktad›r.

Kuzey Amerika kurdunun kafatas›

Tazmanya kurdunun kafatas›

DEV D‹fiLERE SAH‹P ‹K‹ ‹LG‹S‹Z MEMEL‹ Plasental› ve keseli memeliler aras›ndaki ola¤anüstü derecede benzer "ikiz"lerin bir di¤er örne¤i, her ikisi de dev ön difllere sahip olan y›rt›c› birer memeli olan Smilodon (sa¤da) ve Thylacosmilus'dur. (solda) Aralar›nda hiçbir evrimsel ba¤lant› kurulamayan bu canl›lar›n kafatas› ve difl yap›lar›n›n ola¤anüstü derecede benzer oluflu, benzer yap›lar›n evrime delil oluflturdu¤u yönündeki homoloji anlay›fl›n› yine açmaza sokmaktad›r.


Homoloji Yan›lg›s›

Homolojinin Genetik ve Embriyolojik Ç›kmaz› Homoloji iddias›n› as›l çürüten bulgu, "homolog" olarak kabul edilen organlar›n hemen hepsinin çok farkl› genetik flifreler taraf›ndan kontrol edilmesidir. Bilindi¤i gibi, evrim teorisi canl›lar›n genlerde oluflan rastlant›sal ve küçük de¤iflimlerle, yani mutasyonlarla geliflti¤ini öne sürer. Dolay›s›yla birbirlerinin yak›n evrimsel akrabas› say›lan canl›lar›n da genetik yap›lar› benzemelidir. Özellikle de benzer organlar›, birbirine yak›n bir gen yap›s› taraf›ndan kontrol edilmelidir. Oysa genetik araflt›rmalar, bu evrimci tezle tamamen çeliflen bulgular ortaya koymufltur. Benzer organlar, ço¤unlukla çok farkl› genetik kodlar (DNA flifreleri) taraf›ndan belirlenmektedirler. Bunun yan› s›ra, farkl› canl›lar›n DNA'lar›ndaki benzer genetik kodlar da, çok farkl› organlara karfl›l›k gelmektedirler. Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis isimli kitab›n›n "The Failure of Homology" (Homolojinin Çöküflü) bafll›kl› bölümünde bu konuda pek çok örnek verir ve konuyu flöyle özetler: Homolog yap›lar genellikle homolog olmayan genetik sistemler taraf›ndan belirlenir ve homoloji konsepti çok ender olarak embriyolojiye kadar uzan›r.286

Bu genetik sorunu, ünlü evrimci biyolog Gavin De Beer taraf›ndan da dile getirilmifltir. De Beer, 1971 y›l›nda yay›nlanan Homology: An Unsolved Problem (Homoloji: Çözülmemifl Bir Sorun) adl› kitab›nda bu konuda çok kapsaml› bir analiz ortaya koymufl ve homolojinin evrim teorisi aç›s›ndan neden sorun oldu¤unu flöyle özetlemifltir: Ayn› genler taraf›ndan kontrol edilmedikleri halde, homolog organlar›n, yani ayn› biçimlerin ortaya ç›kmalar› hangi mekanizman›n sonucu olabilir? Bu soruyu 1938'de sordum ve hala cevaplanmad›.287

De Beer'in bu sözleri söylemesinden yaklafl›k 30 sene geçmifl olmas›na ra¤men soru hala cevaps›zd›r. Homoloji iddias›n› çürüten üçüncü delil ise, baflta belirtti¤imiz embriyolojik geliflim konusudur. Homoloji konusundaki evrimci tezin ciddi say›labilmesi için, benzer yap›lar›n embriyolojik geliflim süreçlerinin, yani yumurtadaki ya da anne karn›ndaki geliflim aflamalar›n›n da paralel olmalar› gerekir. Oysa benzer organlar için bu embriyolojik süreç her canl›da birbirinden farkl›d›r. Biyolog Pere Alberch de bu konuda flu tesbiti yapmaktad›r:

233


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Homolog organlar›n tamamen farkl› bafllang›ç durumlar›ndan meydana geldikleri, istisnadan daha çok bir kurald›r.288

Benzer yap›lar›n birbirine hiç benzemeyen süreçler sonucu ortaya ç›k›fl›na, geliflme evresinin son dönemlerinde de s›k rastlan›r. Bilindi¤i gibi birçok hayvan türü, eriflkinli¤e giden yolda, "dolayl› geliflim" olarak bilinen bir süreçten, yani larva döneminden geçmektedir. Örne¤in, birçok kurba¤a hayata yüzen tetarlar olarak bafllar ve metamorfozun en son döneminde dört ayakl› bir hayvana dönüflür. Bununla birlikte, larva dönemini pas geçen ve do¤rudan geliflen birçok kurba¤a türü de vard›r. Ancak do¤rudan geliflen söz konusu kurba¤a türlerinin ço¤unun eriflkinleri, tetra evresinden geçerek geliflen di¤er kurba¤a türlerinden neredeyse hiç ay›rt edilemezler. Ayn› olaya, deniz kestanelerinde ve di¤er baz› benzer türlerde de rastlan›r.289 K›sacas› genetik ve embriyolojik araflt›rmalar, Darwin'in "canl›lar›n ortak bir atadan evrimlefltiklerinin delili" fleklinde tarif etti¤i homoloji kavram›n›n, gerçekte hiçbir flekilde bu tarife delil oluflturmad›¤›n› göstermektedir. Homoloji, yüzeysel bir bak›flla "ikna edici" gibi görünen, ama kapsaml› olarak incelendi¤inde tutars›zl›¤› aç›kça ortaya ç›kan evrimci bir yan›lg›d›r.

Tetrapodlar›n Parmak Yap›s› Hakk›ndaki Homoloji Yan›lg›s› Morfolojik homoloji iddias›n›n, yani canl›lardaki flekilsel benzerliklere dayanan evrimci tezin geçersizli¤ini inceledik. Ancak bu konudaki ünlü bir örne¤i biraz daha yak›ndan incelemek yararl› olacakt›r. Bu örnek, evrimle ilgili hemen her kitapta homolojinin en aç›k delili olarak gösterilen "tetrapodlar›n befl parmakl› el ve ayak yap›s›" örne¤idir. Tetrapodlar›n, yani karada yaflayan omurgal›lar›n ön ve arka ayaklar›nda befler parmak bulunur. Bunlar her zaman tam bir parmak görünümünde olmasa da, kemik yap›s› itibar›yla "befl parmakl›" (pentadactyl) say›l›r. Bir kurba¤an›n, kertenkelenin, sincab›n ya da maymunun el ve ayaklar› bu yap›dad›r. Hatta kufllar›n ve yarasalar›n kemik yap›lar› da bu temel tasar›ma uygundur. Evrimciler ise, tüm bu canl›lar›n tek bir ortak atadan geldi¤ini iddia etmektedirler ve befl parmakl›l›k olgusunu da uzun zaman buna delil saym›fl-

234


Homoloji Yan›lg›s›

Karada yaflayan omurgal› canl›lar›n hemen hepsinin el ve ayaklar›nda pefl parmakl› bir kemik yap›s›n›n bulunuflu, evrimci yay›nlarda on y›llard›r "Darwinizm'in büyük kan›t›" olarak gösterilmektedir. Oysa son araflt›rmalar bu kemik yap›lar›n›n çok farkl› genler taraf›ndan kontrol edildi¤ini ortaya ç›karm›flt›r. Bu nedenle bugün "befl parmakl›l›k homolojisi" varsay›m› çökmüfl durumdad›r.

lard›r. Bu iddian›n bilimsel bir geçerlili¤i olmad›¤› ise anlafl›lm›fl durumdad›r. Öncelikle bugün evrimciler bile, aralar›nda hiçbir evrimsel iliflki kuramad›klar› farkl› canl› gruplar›nda befl parmakl›l›k özelli¤i oldu¤unu kabul etmektedirler. Örne¤in evrimci biyolog M. Coates, 1991 ve 96 y›llar›nda yay›nlad›¤› iki ayr› bilimsel makaleyle, befl parmakl›l›k (pentadactyl) olgusunun, birbirinden ba¤›ms›z olarak iki ayr› kez ortaya ç›kt›¤›n› belirtmektedir. Coates'e göre, befl parmakl› yap›, hem anthracosaurlarda hem de amfibiyenlerde birbirinden ba¤›ms›z olarak ortaya ç›km›flt›r.290 Bu bulgu, befl parmakl›l›k olgusunun "ortak ata" varsay›m›na delil oluflturamayaca¤›n›n bir göstergesidir. Evrimci tezi bu konuda zora sokan bir di¤er nokta da, söz konusu canl›lar›n hem ön hem de arka ayaklar›n›n befler parmakl› olmas›d›r. Oysa evrimci literatürde ön ve arka ayaklar›n tek bir "ortak ayak"tan geldikleri öne sürülmemektedir ve ayr› ayr› gelifltikleri varsay›lmaktad›r. Dolay›s›yla ön ve arka ayaklar›n yap›s›n›n da, farkl› rastlant›sal mutasyonlar sonucu farkl› olmas› beklenmelidir. Michael Denton bu konudan flöyle söz eder:

235


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Gördü¤ümüz gibi tüm karada yaflayan omurgal›lar›n ön ayaklar› ayn› pentadactyl (befl parmakl›) dizayna sahiptir ve bu da evrimci biyologlar taraf›ndan, bu canl›lar›n ortak bir atasal kaynaktan geldikleri fleklinde yorumlanmaktad›r. Ancak arka ayaklarda da yine ayn› pentadactyl tasar›m vard›r ve gerek kemik yap›lar› gerekse embriyolojik geliflimleri yönünden ön ayaklara çok benzerler. Ancak hiçbir evrimci, arka ayaklar›n ön ayaklardan geldi¤ini ya da arka ve ön ayaklar›n ortak bir kaynaktan evrimleflti¤ini savunmamaktad›r... Asl›nda, biyolojik bilgi artt›kça, canl›lardaki benzerlikleri ortak atadan geldikleri varsay›m› ile aç›klamak daha zay›f hale gelmektedir... Evrim ad›na öne sürülen di¤er pek çok "dolayl› delil" gibi, homolojiden gelen deliller de ikna edici de¤ildir, çünkü çok fazla anormallikle, çok say›da karfl›-örnekle ve kabul edilmifl (evrimsel) tablo içine s›¤d›r›lamayan pek çok olguyla karfl›lafl›lmaktad›r.291

Befl parmakl›l›k homolojisi konusundaki evrimci iddiaya as›l darbe ise, moleküler biyolojiden gelmifltir. Evrimci yay›nlarda uzunca bir zaman savunulan "befl parmakl›l›k homolojisi" varsay›m›, bu parmak yap›s›na sahip (pentadactyl) olan farkl› canl›larda, parmak yap›lar›n›n çok farkl› genler taraf›ndan kontrol edildi¤i anlafl›ld›¤›nda çökmüfltür. Evrimci biyolog William Fix, befl parmakl›l›k hakk›ndaki evrimci tezin çöküflünü flöyle anlat›r: Evrim konusunda homoloji fikrine s›kça baflvuran eski ders kitaplar›nda, farkl› hayvanlar›n iskeletlerindeki ayaklar›n yap›s› üzerinde özellikle duruluyordu. Dolay›s›yla bir insan›n kolunda, bir kuflun kanatlar›nda ve bir yarasan›n yüzgeçlerinde bulunan pentadactyl (befl parmakl›) yap›, bu canl›lar›n ortak bir atadan geldiklerine delil say›l›yordu. E¤er bu de¤iflik yap›lar, mutasyonlar ve do¤al seleksiyon taraf›ndan zaman zaman modifiye edilmifl ayn› gen-kompleksi taraf›ndan yönetiliyor olsalard›, bu teorinin de bir anlam› olacakt›. Ama ne yaz›k ki durum böyle de¤ildir. Homolog organlar›n, farkl› türlerde tamamen farkl› genler taraf›ndan yönetildi¤i art›k bilinmektedir. Ortak bir atadan gelen benzer genler üzerine kurulmufl olan homoloji kavram› çökmüfl durumdad›r.292

Dikkat edilirse William Fix, "befl parmakl›l›k homolojisi" hakk›ndaki evrimci iddialar›n eski ders kitaplar›nda yer ald›¤›n›, ancak moleküler kan›tlar›n ortaya ç›kmas›ndan sonra bu iddialar›n terk edildi¤ini söylemektedir. Ancak baz› evrimciler hala bu konuyu evrime büyük bir delil göstererek kendilerini avutmaya devam etmektedirler.

236


Homoloji Yan›lg›s›

Moleküler Homoloji ‹ddias›n›n Geçersizli¤i Evrimcilerin sadece morfolojik düzeyde de¤il, moleküler düzeyde öne sürdükleri homoloji iddias› da geçersizdir. Evrimciler, farkl› canl› türlerinin DNA flifrelerinin ya da protein yap›lar›n›n benzer oldu¤undan söz ederler ve bunu, bu canl› türlerinin birbirlerinden evrimlefltiklerinin delili olarak yorumlarlar. Örne¤in evrimci yay›nlarda s›k s›k "insan DNA's› ile maymun DNA's› aras›nda büyük bir benzerlik" oldu¤u söylenir ve bu, insan ile maymun aras›nda evrimsel bir iliflki oldu¤u iddias›n›n kan›t› gibi sunulur. Öncelikle belirtmek gerekir ki, yeryüzünde yaflayan canl›lar›n birbirlerine yak›n DNA yap›s›na sahip olmalar› son derece do¤ald›r. Çünkü canl›lar›n temel yaflamsal ifllevleri birbiriyle ayn›d›r ve insan da canl› bir bedene sahip oldu¤una göre, di¤er canl›lardan farkl› bir DNA yap›s›na sahip olmas› beklenemez. ‹nsan da di¤er canl›lar gibi karbonhidratlar, ya¤lar ve proteinlerle beslenerek geliflir, onun da vücudunda kan dolafl›r, hücrelerinde her saniye oksijen kullan›larak enerji üretilir. Dolay›s›yla canl›lar›n genetik benzerliklere sahip olmalar›, ortak bir atadan evrimlefltikleri iddias›na delil olarak gösterilemez. Evrimciler, e¤er ortak atadan evrimleflme teorisini delillendirmek istiyorlarsa, birbirinin atas› oldu¤u iddia edilen canl›lar›n moleküler yap›lar›nda da bir ata-torun iliflkisi oldu¤unu göstermek zorundad›rlar. Oysa, birazdan inceleyece¤imiz gibi, bu yönde hiçbir somut bulgu yoktur. ‹lk olarak "insan DNA's› ile maymun DNA's› aras›ndaki benzerlik" konusunu ele alal›m. E¤er bu konuda biraz daha genifl bir araflt›rma yap›l›rsa, çok daha ilginç baflka canl›lar›n DNA's›n›n da insan›nkine benzerlik gösterdi¤i görülebilir. Bu benzerliklerden biri, insan ile nematod filumuna ait solucanlar aras›ndad›r. New Scientist dergisinde aktar›lan genetik analizler, nematod solucanlar› ve insan DNA'lar›nda %75'lik bir benzerlik ortaya koymufltur.293 Bu elbette insan ile nematodlar aras›nda sadece %25'lik bir farkl›l›k bulundu¤u anlam›na gelmemektedir! E¤er evrimcilerin kurgulad›¤› soy a¤ac›na bak›l›rsa, insan›n dahil edildi¤i Chordata filimu ile Nematoda filumlar›n›n 530 milyon y›l önce bile birbirlerinden ayr› olduklar› görülür. Bu durum aç›kça göstermektedir ki, iki farkl› canl› kategorisinin DNA zincirlerindeki benzerlik, bu canl›lar›n ortak bir atadan evrimlefltikleri iddias›na delil oluflturmamaktad›r.

237


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Evrimcilerin "insan ile maymun aras›ndaki genetik benzerlik" konusunda kulland›klar› örneklerden bir di¤eri, insanda 46, flempanze ve gorillerde ise 48 kromozom bulunmas›d›r. Evrimciler, kromozom say›lar›n›n yak›nl›¤›n› evrimsel bir iliflkinin göstergesi sayarlar. Oysa e¤er evrimcilerin kulland›¤› bu mant›k do¤ru olKromozom say›lar›na ve DNA yap›lar›na gösayd›, insan›n maymundan daha re yap›lan karfl›laflt›rmalar, farkl› canl› türleri yak›n bir akrabas› olmas› gerekir- aras›nda hiçbir evrimsel akrabal›k iliflkisi bulunmad›¤›n› göstermektedir. di: "Patates"! Çünkü patatesin kromozom say›s› insana goril ve flempanzeden çok daha yak›nd›r: 46. Yani insan ve patates kromozomlar› eflit say›dad›r. Bu durum, DNA benzerli¤inin evrime kan›t oluflturmayaca¤›n›n çarp›c› bir göstergesidir. Nitekim farkl› türlere ve s›n›flara ait canl›lar›n DNA ve kromozom analizleri sonucunda elde edilen bulgular karfl›laflt›r›ld›¤›nda, canl›lar›n DNA ve kromozomlar›ndaki benzerliklerin ya da farkl›l›klar›n, öne sürülen hiçbir evrimci mant›k ya da ba¤lant›yla uyuflmad›¤› çok aç›k bir biçimde ortaya ç›kmaktad›r. Evrimci teze göre canl›lar›n kompleksliklerinde kademeli bir art›fl yaflanm›fl olmal›, buna paralel olarak da genetik bilgilerini oluflturan kromozomlar›n›n say›s›n›n kademeli olarak artmas› beklenmelidir. Fakat elde edilen veriler bu tezin tamamen hayal ürünü oldu¤unu göstermektedir. Evrimin ünlü teorisyenlerinden Rus bilim adam› Dobzhansky, canl›lar ve DNA'lar› aras›ndaki bu kurals›z iliflkinin evrimin aç›klayamad›¤› büyük bir sorun oldu¤unu flöyle ifade etmektedir: Daha kompleks organizmalar›n genelde basit olanlara göre hücrelerinde daha fazla DNA'lar› vard›r. Fakat bu kural›n dikkat çeken istisnalar› vard›r. Amphiuma (amfibiyen), Propterus (bir akci¤erli bal›k) ve hatta s›radan kurba¤alar ve kara kurba¤alar› taraf›ndan geçilen insan ise, liste bafl› olmaktan çok uzakt›r. Neden bu durum bu kadar uzun zamand›r bir bilmece olarak kald›?294

Moleküler düzeydeki di¤er karfl›laflt›rmalar da, evrimci yorumlar› anlams›z k›lan pek çok tutars›zl›k örne¤i oluflturmaktad›r. Çeflitli canl›lardaki protein dizilimleri laboratuvarlarda analiz edildikçe, ortaya evrimci-

238


Homoloji Yan›lg›s›

ler aç›s›ndan hiç beklenmedik, hatta kimi zaman hayret verici sonuçlar ç›kmaktad›r. Örne¤in insandaki Sitokrom-C proteini bir at›nkinden 14 amino asit farkl›yken, bir kangurununkinden yaln›zca 8 amino asit farkl›d›r. Yine Sitokrom-C dizilimi incelendi¤inde, kaplumba¤alar›n insanlara kendileri gibi bir sürüngen olan ç›ng›rakl› y›lanlardan daha yak›n oldu¤u görülür. Bu durum evrimci bak›fl aç›s›na göre yorumland›¤›nda kaplumba¤alar›n insanlarla y›lanlardan daha yak›n akraba olduklar› gibi anlams›z bir sonuç ç›kacakt›r. Örne¤in, tavuk ve su y›lan› aras›ndaki 100 kodondo 17, veya at ve köpek bal›¤› aras›ndaki 16, hatta iki ayr› filuma ait köpek ve solucan sine¤i aras›ndaki 15 amino asitlik farktan bile daha büyüktür. Benzer gerçekler hemoglobin için de bulunmufltur. Bu proteinin insandaki dizilimi lemurunkinden 20 amino asit farkl› iken, domuzdakinden yaln›zca 14 amino asit farkl›d›r. Durum di¤er proteinler için de yaklafl›k olarak ayn›d›r.295 Evrimcilerin bu durumda, insan›n evrimsel olarak kanguruya, attan daha yak›n olmas› ya da domuzla lemurdan daha yak›n akraba oldu¤u gibi sonuçlara varmalar› gerekir. Oysa bu sonuçlar, flimdiye kadar kabul edilmifl tüm "evrimsel soy a¤ac›" flemalar›na ayk›r›d›r. Protein benzerlikleri flafl›rt›c› sürprizler do¤urmaya devam etmektedir. Örne¤in: Cambridge'ten Adrian Friday ve Martin Bishop ellerindeki "tetrapodlar›n protein dizilimi" verilerini analiz etmifllerdir. Hayret verici bir flekilde, yaklafl›k bütün örneklerde insan ve tavuk, birbirlerine en yak›n akraba olarak eflleflmifllerdir. Bir sonraki en yak›n akraba ise timsaht›r.296

Yine, bu benzerliklere evrimci bir mant›kla yaklafl›ld›¤› takdirde, insan›n en yak›n evrimsel akrabas›n›n tavuk oldu¤u gibi saçma bir sonuca varmam›z gerekmektedir. Paul Erbrich, moleküler analizlerin çok farkl› canl› s›n›flar›n› birbirine yak›n gibi gösteren sonuçlar verdi¤ini flöyle vurgular: Yaklafl›k ayn› yap› ve fonksiyonlara sahip proteinlere (homolog proteinler), filogenetik olarak de¤iflik, hatta birbirinden çok farkl› canl› s›n›flar›nda gittikçe artan say›larda rastlanmaktad›r. (Örne¤in omurgal›lardaki, baz› omurgas›zlardaki ve hatta baz› bitkilerdeki hemoglobin gibi.)297

South Carolina Üniversitesi T›p Fakültesi'nden biyokimya araflt›rmac›s› Dr. Christian Schwabe, moleküler alanda evrime delil bulabilmek için uzun y›llar›n› vermifl bir bilim adam›d›r. Özellikle insülin ve relaxin türü proteinler üzerinde incelemeler yaparak canl›lar aras›nda evrimsel akra-

239


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Moleküler düzeyde hiçbir organizma bir di¤erinin "atas›" de¤ildir, di¤erinden daha "ilkel" ya da "geliflmifl" de de¤ildir..

bal›klar kurmaya çal›flm›flt›r. Fakat çal›flmalar›n›n hiçbir noktas›nda evrime herhangi bir delil elde edemedi¤ini pek çok kereler itiraf etmek zorunda kalm›flt›r. Science dergisindeki bir makalesinde flöyle demektedir: Moleküler evrim, evrimsel akrabal›klar›n ortaya ç›kar›lmas› için neredeyse paleontolojiden daha üstün bir metot olarak kabul edilmeye baflland›. Bir moleküler evrimci olarak bundan gurur duymam gerekirdi. Ama aksine, türlerin düzenli bir geliflme kaydetti¤ini göstermesi gereken moleküler benzerliklerin pek çok istisnas› olmas› oldukça can s›k›c› görünüyor. Bu istisnalar o kadar çok ki, gerçekte, istisnalar›n ve tuhafl›klar›n daha önemli bir mesaj tafl›d›klar›n› düflünüyorum.298

Schwabe'nin relaxinler üzerinde yapt›¤› çal›flmalar oldukça ilginç sonuçlar ortaya koymufltur: Yak›n akraba oldu¤u bildirilen türlerin relaxinleri aras›ndaki yüksek de¤iflkenli¤in yan› s›ra, domuzun ve balinan›n relaxinleri bütünüyle ayn›d›r. Farelerden, Yeni Gine domuzundan, insandan ve domuzdan al›nan moleküller, birbirlerinden yaklafl›k %55 uzakt›r. Buna ra¤men insülin, insan› flempanzeden daha çok domuza yak›n k›lmaktad›r.299

Schwabe, insülin ve relaxin d›fl›nda di¤er pek çok protein dizilimlerini karfl›laflt›rd›¤›nda da ayn› gerçekle yüz yüze gelmifltir. Relaxin ve insülin türlerinin ortaya koydu¤u istisnalar d›fl›nda, evrimin öne sürdü¤ü türden düzenli bir moleküler geliflmeyi yalanlayan pek çok protein türü oldu¤unu belirten Schwabe flunlar› söylemektedir: Relaxin ve insülin aileleri, moleküler evrimin klasik "tek a¤açtan evrimleflme" yorumu karfl›s›ndaki yegane istisnalar de¤ildir. Anormal protein benzerli¤i örneklerindeki anormallikler, görünürde aç›klamas› ancak hayal gücüyle s›n›rland›r›labilecek bir say›y› kaplamaktad›r.300

Schwabe, canl›lardaki lizozimlerin, sitokromlar›n ve pek çok hormo-

240


Homoloji Yan›lg›s›

nun da amino asit dizilimlerinin karfl›laflt›r›lmas›n›n evrimciler aç›s›ndan "beklenmedik sonuçlar ve anormallikler" ortaya koydu¤unu belirtmektedir. Schwabe, tüm bu kan›tlara dayanarak, proteinlerin hepsinin hiçbir evrim geçirmeden bafllang›çtaki yap›lar›na sahip olduklar›n› ve moleküller aras›nda, ayn› fosiller aras›nda oldu¤u gibi, hiçbir ara geçifl formu bulunmad›¤›n› savunmaktad›r. Michael Denton da moleküler biyoloji alan›nda elde edilen bulgulara dayanarak flu yorumu yapar: Moleküler düzeyde, her canl› s›n›f›, özgün, farkl› ve di¤erleriyle ba¤lant›s›zd›r. Dolay›s›yla moleküller, ayn› fosiller gibi, evrimci biyoloji taraf›ndan uzun zamand›r aranan teorik ara geçifllerin olmad›¤›n› göstermifltir... Moleküler düzeyde hiçbir organizma bir di¤erinin "atas›" de¤ildir, di¤erinden daha "ilkel" ya da "geliflmifl" de de¤ildir... E¤er bu moleküler kan›tlar bundan bir as›r önce var olsayd›... organik evrim düflüncesi hiçbir zaman kabul görmeyebilirdi.301

"Hayat A¤ac›" Çöküyor 1990'l› y›llarda, canl›lar›n genetik flifreleri hakk›nda yap›lan araflt›rmalar, evrim teorisinin bu konudaki ç›kmaz›n› daha da büyütmüfltür. Bu araflt›rmalarda, daha önceden sadece protein dizilimleri üzerinde yap›lan karfl›laflt›rmalar yerine, "ribozomal RNA" (rRNA) dizilimleri karfl›laflt›r›lm›fl ve buna dayal› bir "evrim a¤ac›" kurulmak istenmifltir. Ama evrimciler sonuçlar karfl›s›nda hayal k›r›kl›¤›na u¤ram›fllard›r. Frans›z biyologlar Hervé Philippe ve Patrick Forterre'nin 1999 tarihli bir makalelerinde yazd›klar›na göre, "sekanslar (DNA dizilimleri) elde edildikçe, pek çok protein filogenisinin birbiri ile ve ayn› zamanda rRNA a¤ac› ile çeliflti¤i ortaya ç›km›flt›r."302 rRNA karfl›laflt›rmalar›n›n yan›nda, canl›lar›n genlerindeki DNA flifreleri de karfl›laflt›r›lm›fl, ama yine evrim teorisinin öngördü¤ü "hayat a¤ac›" ile çok z›t sonuçlar ortaya ç›km›flt›r. Moleküler biyologlar James Lake, Ravi Jain ve Maria Rivera, 1999 y›l›ndaki bir makalelerinde bunu flöyle aç›klamaktad›rlar: Bilim adamlar› farkl› organizmalar›n çeflitli genlerini analiz etmeye bafllad›lar ve bunlar›n birbirleri ile olan iliflkilerinin, rRNA analizine göre ç›kar›lm›fl olan evrimsel hayat a¤ac›yla çeliflti¤ini fark ettiler.303

241


Proteinler, rRNA ve genler üzerinde yap›lan karfl›laflt›rmalar, evrim teorisine göre yak›n akraba olduklar› varsay›lan canl›lar›n asl›nda birbirlerinden çok uzak olduklar›n› ortaya koymufltur. Örne¤in farkl› araflt›rmalar tavflanlar› kemirgenler yerine primatlarla ve inekleri atlar yerine balinalarla ayn› grupta ç›karm›flt›r.

Sonuçta, ne proteinler, ne rRNA, ne de genler üzerinde yap›lan karfl›laflt›rmalar, evrim teorisinin varsay›mlar›n› do¤rulamamaktad›r. University of Illinois' Üniversitesi'nden ünlü biyolog Carl Woese "filogeni" (evrimsel akrabal›k) kavram›n›n moleküler bulgular karfl›s›nda anlam›n› yitirdi¤ini flöyle kabul eder: fiimdiye kadar üretilen pek çok bireysel protein filogenilerinden hiçbir kapsaml› organizmal filogeni ç›kmam›flt›r. Filogenetik uygunsuzluklar, evrensel a¤ac›n (evrimsel soy a¤ac›n›n) her yerinde görülebilir; köklerinden ana dallar›na ve ana gruplamalar› oluflturan gruplar›n kendi aralar›nda.304

Moleküler karfl›laflt›rmalar›n evrim teorisi lehinde de¤il, aleyhinde sonuçlar verdi¤i, 1999 y›l›nda Science dergisinde yay›nlanan "Is It Time to Uproot the Tree of Life?" bafll›kl› bir makalede de kabul edilmifltir. Elizabeth Pennisi imzal› makalede, Darwinist biyologlar›n "evrim a¤ac›n›" ayd›nlatmak için yürüttükleri genetik analiz ve karfl›laflt›rmalar›n tam aksi yönde sonuç verdi¤i belirtilmifl, "yeni verilerin evrimsel tabloyu karartt›¤›" ifade edilmifltir: Bir y›l önce, bir düzineden fazla mikroorganizman›n yeni dizinlenmifl genomlar›n› inceleyen biyologlar, bu bilgilerin yaflam›n erken zamanlar›n›n tarihi hakk›ndaki kabul edilmifl çizgileri destekleyece¤ini ummufllard›. Ama gördükleri fley, onlar› flaflk›na düflürdü. O an mevcut olan genomlar›n karfl›laflt›r›lmas›, yaflam›n büyük gruplar›n›n nas›l ortaya ç›kt›¤›na dair tabloyu ay-

242


Homoloji Yan›lg›s›

d›nlatmad›¤› gibi, onu daha da kar›fl›k hale getirdi. Ve flimdi, elde bulunan 8 yeni mikrobial dizilimle birlikte, durum daha da kafa kar›flt›r›c› bir hal ald›... Ço¤u evrimci biyolog, yaflam›n bafllang›c›n› üç temel alemde bulabileceklerini düflünüyorlard›... Tam DNA dizilimleri, baflka türlü genlerin karfl›laflt›r›lmas›n›n yolunu açt›¤›nda, araflt›rmac›lar basitçe bu a¤aca daha fazla detay ekleyeceklerini umuyorlard›. Ama "hiçbir fley gerçekten bu kadar daha uzak olamazd›" diyor Claire Fraser, Rockville Maryland'deki The Institute for Genomic Research'ün baflkan›. Aksine, (genetik) karfl›laflt›rmalar, hem rRNA a¤ac›yla hem de birbirleriyle çeliflki içinde bulunan pek çok farkl› hayat a¤ac› versiyonu ortaya ç›kard›.305

K›sacas›, moleküler biyoloji gelifltikçe, homoloji kavram› da daha fazla çürümektedir. Proteinler, rRNA veya genler üzerindeki karfl›laflt›rmalar, evrim teorisine göre birbirinin yak›n akrabas› say›lan canl›lar› birbirinden çok uzak ç›karmaktad›r. 1996 y›l›nda 88 proteinin dizilimi üzerinde yap›lan karfl›laflt›rmalar; tavflanlar› kemirgenler yerine primatlara yak›n ç›karm›flt›r. 1998 y›l›nda 19 farkl› hayvan türünün 13 geni üzerinde yap›lan analizler, deniz kestanelerini (hiçbir evrimsel yak›nl›klar› iddia edilemeyen) kordal›lar filumuna yak›n göstermifltir. 1998 y›l›nda 12 farkl› protein temel al›narak yap›lan karfl›laflt›rmalar inekleri balinalara atlardan daha yak›n ç›karm›flt›r. Canl›l›k moleküler düzeyde incelendikçe, evrim teorisinin homoloji varsay›mlar› birer birer çökmektedir. Amerikal› moleküler biyolog Jonathan Wells, 2000 y›l›ndaki durumu flöyle özetler: Farkl› moleküller üzerine kurulu olan a¤açlardaki uyumsuzluklar ve moleküler analizler sonucunda ortaya ç›kan garip sonuçlar, flimdi moleküler filogeniyi bir krize sürüklemifl durumdad›r.306

Peki bu durumda canl›lardaki benzer yap›lar›n bilimsel aç›klamas› nas›l yap›labilir? Bu sorunun cevab›, Darwin'in evrim teorisi bilim dünyas›na hakim olmadan önce verilmifltir. Canl›lardaki benzer organlar› ilk kez gündeme getiren Carl Linneaus ya da Richard Owen gibi bilim adamlar›, bu organlar› "ortak yarat›l›fl" örne¤i olarak görmüfllerdir. Yani benzer organlar veya benzer genler, ortak bir atadan tesadüfen evrimlefltikleri için de¤il, belirli bir ifllevi görmek için yarat›lm›fl olduklar› için benzerdir. Modern bilimsel bulgular ise, benzer organlar için ortaya at›lan "ortak ata" iddias›n›n tutarl› olmad›¤›n› ve yap›labilecek yegane aç›klaman›n söz konusu "ortak yarat›l›fl" aç›klamas› oldu¤unu göstermektedir.

243


BA⁄IfiIKLIK, "KÖRELM‹fi ORGANLAR" VE EMBR‹YOLOJ‹

Ö

nceki bölümlerde, evrim teorisinin paleontoloji ve moleküler biyoloji alanlar›nda içine düfltü¤ü çeliflkileri ve açmazlar› bilimsel deliller ve bulgular ›fl›¤›nda inceledik. Bu bölümde ise, evrimci kaynaklarda teoriye delil olarak gösterilen baz› biyolojik olgular› ele alaca¤›z. Bu olgular, yayg›n olan kan›n›n aksine, gerçekte evrim teorisini destekleyen hiçbir bilimsel bulgu olmad›¤›n› göstermektedir.

Bakterilerin Antibiyotik Direnci Evrimcilerin teorilerine delil olarak göstermeye çal›flt›klar› biyolojik olgulardan biri, bakterilerin antibiyotik direncidir. Evrim teorisini destekleyen pek çok kaynak, antibiyotik direncini "faydal› mutasyonlar›n canl›lar› gelifltirmesine dair bir örnek" olarak gösterir. Benzer bir iddia, DDT gibi böcek öldürücü ilaçlara karfl› ba¤›fl›kl›k gelifltiren böcekler için de ileri sürülür. Oysa bu konuda da evrimciler yan›lmaktad›rlar. Antibiyotikler, baz› mikroorganizmalar taraf›ndan di¤er mikroorganizmalara karfl› savaflmak üzere üretilen "öldürücü moleküllerdir". ‹lk antibiyotik, 1928 y›l›nda Alexander Fleming taraf›ndan keflfedilen penisilindir. Fleming, küf mantar›n›n (mold), Staphylococcus bakterisini öldüren bir molekül üretti¤ini fark etmifl ve bu bulufl t›p dünyas›nda yeni bir 盤›r açm›flt›r. Mikroorganizmalardan al›nan antibiyotikler çeflitli bakterilere karfl› kullan›lm›fl ve baflar›l› sonuçlar al›nm›flt›r. Ancak bir zaman sonra bir gerçek fark edilmifltir: Bakteriler antibiyotiklere karfl› zamanla ba¤›fl›kl›k kazanmaktad›rlar. Bunun mekanizmas› ise flöyle ifllemektedir: Antibiyoti-

244


Ba¤›fl›kl›k, "Körelmifl Organlar" ve Embriyoloji

¤e maruz kalan bakterilerin büyük k›sm› ölmekte, ama baz›lar› bu antibiyotikten etkilenmemekte ve bunlar h›zla ço¤alarak tüm popülasyonu oluflturur hale gelmektedirler. Böylece tüm popülasyon, antibiyoti¤e dirençli hale gelmektedir. Evrimciler ise bu olguyu, "bakterilerin flartlara uyum sa¤lay›p evrimleflmesi" olarak gösterme çabas›ndad›rlar. Oysa olay bu yüzeysel evrimci de¤erlendirmeden çok daha farkl› gerçekleflmektedir. Bu konuda en detayl› çal›flmalar› yapan isimlerden biri, 1997 y›l›nda yay›nlanan Not By Chance adl› kitab›yla tan›nan ‹srailli biyofizikçi Prof. Lee Spetner'd›r. Spetner, bakteri ba¤›fl›kl›¤›n›n iki farkl› mekanizma ile sa¤land›¤›n›, ama bunlar›n ikisinin de evrim teorisine hiçbir kan›t oluflturmad›¤›n› anlat›r. Bu iki mekanizma: 1) Bakterilerde zaten var olan direnç genlerinin aktar›lmas› ve, 2) Mutasyon sonucunda genetik bilgi kayb›na u¤rayan bakterilerin antibiyoti¤e dirençli hale gelmesidir. Spetner, 2001 tarihli bir makalesinde ilk mekanizmay› flöyle aç›klamaktad›r: Baz› mikroorganizmalar, antibiyotiklere direnç sa¤layan genlere sahiptirler. Bu ba¤›fl›kl›k, antibiyotik molekülünün formunu bozma veya onu hücreden d›flar› atma sayesinde gerçekleflir. Bu genlere sahip olan organizmalar bunu di¤er bakterilere transfer ederek onlara da ba¤›fl›kl›k kazand›rabilirler. Ba¤›fl›kl›k mekanizmas› belirli bir antibiyoti¤e yönelik olsa da, pek çok patojenik bakteri... farkl› gen setleri edinmeyi ve çeflitli bakterilere karfl› ba¤›fl›kl›k kazanmay› baflarm›flt›r. 307

Prof. Spetner bunun bir "evrim delili" olmad›¤›n› ise flöyle aç›klar: Antibiyotik ba¤›fl›kl›¤›n›n bu flekilde elde edilmesi... evrim için delil oluflturmas› beklenen mutasyonlar için bir prototip (örnek) oluflturmaz. Teoriyi (evrimi) sergileyen mutasyonlar, bakterinin genomuna bilgi ekleyen genetik de¤ifliklikler de¤ildir; bu de¤ifliklikler ayn› zamanda tüm biokozma (biyolojik dünyaya) bilgi eklemelidir. Genlerin yatay transferi, sadece, zaten baz› türlerde var olan genetik bir bilgiyi da¤›tmaktad›r.308

Yani ortada bir evrim yoktur, çünkü yeni bir genetik bilgi ortaya ç›kmamakta, sadece zaten daha önceden var olan bir genetik bilgi bakteriler aras›nda transfer edilmektedir.

245


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Bakteriler, direnç genlerini birbirlerine aktararak antibiyotiklere karfl› k›sa sürede ba¤›fl›kl›k kazan›rlar. Üstte, E. coli bakterilerinin oluflturdu¤u bir popülasyon yer al›yor.

Ba¤›fl›kl›¤›n ikinci türü, yani mutasyon sonucunda ortaya ç›kan ba¤›fl›kl›k da bir evrim örne¤i de¤ildir. Spetner konuyu flöyle aç›klar: Bazen de bir mikroorganizma, tek bir nükleotidin (DNA basama¤›n›n) rastlant›sal olarak yer de¤ifltirmesi sonucunda bir antibiyoti¤e karfl› ba¤›fl›kl›k edinir... Selman ilk kez Waksman ve Albert Schatz taraf›ndan keflfedilen 1944'de rapor edilen Streptomisin (Streptomycin), bakterilerin bu yolla ba¤›fl›kl›k kazanabildi¤i bir bakteridir. Ama her ne kadar geçirdikleri mutasyon, Streptomisinin varl›¤› durumunda mikroorganizmaya yararl› olsa da, yine de bu, neo-Darwinist teori taraf›ndan ihtiyac› duyulan mutasyon türü için bir prototip oluflturmaz. Streptomisine ba¤›fl›kl›k sa¤layan mutasyonun etkisi ribozomda ortaya ç›kar ve bu mutasyon, antibiyotik molekülü ile ribozom aras›ndaki moleküler eflleflmeyi bozar.309

Spetner, bu olay› Not By Chance isimli kitab›nda kilit-anahtar iliflkisinin bozulmas›na benzetmektedir. Streptomisin, bir kilide birebir uyan bir anahtar gibi, bakterilerin ribozomuna yap›fl›r ve bu rizobomu etkisiz hale getirir. Mutasyon ise, ribozomun fleklini bozmakta ve bu durumda Strep-

246


Ba¤›fl›kl›k, "Körelmifl Organlar" ve Embriyoloji

tomisin ribozoma yap›flamamaktad›r. Bu, "bakteri Streptomisin'e karfl› ba¤›fl›kl›k kazand›" gibi yorumlansa da, asl›nda bakteri için bir kazanç de¤il kay›pt›r. Spetner flöyle devam eder: Ortaya ç›kmaktad›r ki, (ribozomun yap›s›ndaki) bu bozulma, bir spesifiklik azalmas›, yani bir bilgi kayb›d›r. As›l nokta fludur ki, (evrim) bu gibi mutasyonlar ile sa¤lanamaz, bu mutasyonlar ne kadar çok olursa olsun. Evrimin, spesifikli¤i azaltan mutasyonlarla infla edilmesi mümkün de¤ildir...310

Konunun özeti fludur: Bakterinin ribozomuna isabet eden bir mutasyon, bu bakteriyi Streptomisin'e karfl› dirençli hale getirebilmektedir. Ama bunun nedeni, mutasyonun ribozomu "bozmas›"d›r. Yani bakteriye bir genetik bilgi eklenmemektedir. Aksine ribozomunun yap›s› bozulmaktad›r, gerçekte bir anlamda bakteri "sakat" hale gelmektedir. (Nitekim bu mutasyonu geçiren bakterilerin ribozomunun normal bakterilere göre daha verimsiz oldu¤u belirlenmifltir.) Bu "sakatl›k", ribozoma yap›flacak flekilde bir tasar›ma sahip olan antibiyoti¤i engelledi¤i için, ortaya "antibiyotik ba¤›fl›kl›¤›" ç›kmaktad›r. Sonuçta, ortada "genetik bilgiyi gelifltiren" bir mutasyon örne¤i yoktur. Antibiyotik direncini evrime kan›t gibi göstermek isteyen evrimciler, konuyu çok yüzeysel bir biçimde de¤erlendirmekte ve yan›lmaktad›rlar. DDT ve benzeri ilaçlara karfl› böceklerde geliflen ba¤›fl›kl›k için de ayn› durum söz konusudur. Bu ba¤›fl›kl›k örneklerinin ço¤unda, zaten daha önceden var olan ba¤›fl›kl›k genleri kullan›lmaktad›r. Evrimci biyolog Francisco Ayala; "Böcek zehirlerinin en kapsaml› türlerine karfl› gösterilen ba¤›fl›kl›k, bu insan-yap›m› maddelerin böceklere uyguland›¤›nda, o böcek türünün çeflitli genetik varyasyonlar›nda aç›kça vard›." diyerek bu gerçe¤i kabul eder.311 Mutasyonla aç›klanan di¤er baz› örnekler ise, aynen yukar›da anlat›lan ribozom mutasyonunda oldu¤u gibi, böceklerde "genetik bilgi kayb›"na yol açan olgulard›r. Bu durumda bakteri ve böceklerdeki ba¤›fl›kl›k mekanizmalar›n›n evrim teorisine delil oluflturdu¤u ileri sürülemez. Çünkü evrim teorisi, canl›lar›n mutasyonlar yoluyla gelifltikleri iddias›na dayal›d›r. Spetner, ne antibiyotik ba¤›fl›kl›¤›n›n ne de bir baflka biyolojik olgunun böyle bir mutasyon örne¤i göstermedi¤ini flöyle aç›klar: Makroevrimin ihtiyaç duydu¤u mutasyonlar hiçbir zaman gözlemlenmemifltir. Neo-Darwinist teori taraf›ndan ihtiyaç duyulan rastlansal mutasyon-

247


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

lar› temsil edebilecek, moleküler düzeyde incelenmifl hiçbir mutasyonun genetik bilgi ekledi¤i görülmemifltir. Araflt›rd›¤›m soru "gözlemlenmifl mutasyonlar, teorinin destek bulmak için ihtiyaç duydu¤u mutasyonlar m›d›r" sorusudur. Cevap "HAYIR" ç›kmaktad›r.312

Körelmifl Organlar Yan›lg›s› Evrim literatüründe uzunca bir süre yer alan, ama geçersizli¤i anlafl›ld›ktan sonra sessiz sedas›z bir kenara b›rak›lan iddialardan biri, "körelmifl organlar" kavram›d›r. Ancak bir k›s›m yerli evrimciler, "körelmifl organlar"› hala evrimin büyük bir delili sanmakta ve öyle göstermeye çal›flmaktad›rlar. Körelmifl organlar iddias› bundan bir as›r kadar önce ortaya at›lm›flt›. ‹ddiaya göre, canl›lar›n bedenlerinde atalar›ndan kendilerine miras kalm›fl, ancak kullan›lmad›klar› için zamanla körelmifl ifllevsiz organlar yer al›yordu. Bu kesinlikle bilimsel bir iddia de¤ildi, çünkü bilgi eksikli¤ine dayan›yordu. "‹fllevsiz organlar", asl›nda "ifllevi tespit edilememifl" organlard›. Bunun en iyi göstergesi de, evrimciler taraf›ndan say›lan uzun "körelmifl organlar" listesinin giderek küçülmesi oldu. Kendisi de bir evrimci olan S. R. Scadding Evolutionary Theory (Evrimsel Teori) dergisinde yazd›¤› "Körelmifl Organlar Evrime Delil Oluflturur mu?" bafll›kl› makalesinde bu gerçe¤i flöyle kabul eder: (Biyoloji hakk›ndaki) bilgimiz artt›kça, körelmifl organlar listesi de giderek küçüldü... Bir organ›n ifllevsiz oldu¤unu tespit etmek mümkün olmad›¤›na ve zaten körelmifl organlar iddias› bilimsel bir özellik tafl›mad›¤›na göre, "körelmifl organlar"›n evrim teorisi lehinde herhangi bir kan›t oluflturamayaca¤› sonucuna var›yorum.313

Alman anatomist R. Wiedersheim

248

Körelmifl organlar efsanesinin geçersizli¤i hakk›nda bilimsel bir çal›flma: "Körelmifl Organlar" Tümüyle ‹fllevsel


Ba¤›fl›kl›k, "Körelmifl Organlar" ve Embriyoloji

Evrimci biyologlar›n "körelmifl organ" sand›klar› apandiksin (üstte) vücudun savunma sisteminde önemli bir rol oynad›¤› anlafl›lm›fl bulunmaktad›r. Kuyruk sokumu olarak bilinen omurili¤in en alt kemi¤i ise yine "körelmifl organ" de¤il, önemli kaslar›n tutunma noktas›d›r.

taraf›ndan 1895 y›l›nda ortaya at›lan "körelmifl insan organlar›" listesi, appendiks, kuyruk sokumu kemi¤i gibi yaklafl›k 100 organ› içeriyordu. (Appendiks toplumda 'apandisit' olarak bilinen organd›r. Yanl›fl kullan›m sonucu dilimizde bu organ› tan›mlamak için kullan›lan 'apandisit' gerçekte bu organ›n enfeksiyona u¤ramas›na verilen add›r.) Ancak bilim ilerledikçe, Wiedersheim'›n listesindeki organlar›n hepsinin vücutta çok önemli ifllevlere sahip olduklar› ortaya ç›kt›. Örne¤in "körelmifl organ" say›lan appendiksin, gerçekte vücuda giren mikroplara karfl› mücadele eden lenf sisteminin bir parças› oldu¤u belirlendi. Bu gerçek, 1997 tarihli bir t›p kayna¤›nda flöyle belirtilir: Vücuttaki timus, karaci¤er, dalak, appendiks, kemik ili¤i gibi baflka organlar lenfatik sistemin parçalar›d›r. Bunlar da vücudun enfeksiyonla mücadelesine yard›m ederler.314

Ayn› "körelmifl organlar" listesinde yer alan bademciklerin de bo¤az›, özellikle eriflkin yafllara kadar, enfeksiyonlara karfl› korumada önemli rol

249


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

oynad›¤› keflfedildi. Omurili¤in sonunu oluflturan kuyruk sokumunun ise, le¤en kemi¤inin çevresindeki kemiklere destek sa¤lad›¤›, bu nedenle, kuyruk sokumu kemi¤i olmadan rahatça oturabilmenin mümkün olmad›¤› anlafl›ld›. Ayr›ca bu kemi¤in pelvis bölgesindeki organlar›n ve buradaki çeflitli kaslar›n da tutunma noktas› oldu¤u belirlendi. ‹lerleyen y›llarda yine "körelmifl organlar"dan say›lan timüs bezinin T hücrelerini harekete geçirerek vücudun savunma sistemini aktif hale getirdi¤i; pineal bezin, lüteinik hormonu bask›layan melatonin gibi önemli hormonlar›n üretilmesinden sorumlu oldu¤u keflfedildi. Tiroid bezinin bebeklerde ve çocuklarda dengeli bir vücut geliflimini sa¤lad›¤› ve metabolizma ve vücut aktivitesinin düzenlenmesinde rol oynad›¤› saptand›. Pitüiter bezin de tiroid, böbrek üstü, üreme bezleri gibi birçok hormon bezinin do¤ru çal›flmas›n› ve iskelet geliflimini kontrol etti¤i ortaya ç›kt›. Darwin taraf›ndan "körelmifl organ" olarak nitelendirilen gözdeki yar›m ay fleklindeki ç›k›nt›n›n ise gözün temizlenmesi ve nemlendirilmesi ifline yarad›¤› anlafl›ld›. Körelmifl organlar iddias›nda evrimcilerin yapt›klar› çok önemli bir de mant›k hatas› vard›. Bildi¤imiz gibi evrimciler taraf›ndan ortaya at›lan iddia, canl›lardaki körelmifl organlar›n geçmiflteki atalar›ndan miras kald›¤›yd›. Oysa "körelmifl organ" oldu¤u söylenen baz› organlar, insan›n atas› oldu¤u iddia edilen canl›larda yoktur! Örne¤in evrimciler taraf›ndan insan›n atas› oldu¤u söylenen baz› maymunlarda appendiks bulunmaz. Körelmifl organlar tezine karfl› ç›kan biyolog H. Enoch bu mant›k hatas›n› flöyle dile getirmektedir: ‹nsanlar›n appendiksi vard›r. Ancak daha eski atalar› olan alt maymunlarda appendiks bulunmaz. Sürpriz bir biçimde appendiks, daha alt yap›l› memelilerde, örne¤in opossumlarda tekrar belirir. Öyleyse evrim teorisi bunu nas›l aç›klayabilir?315

Tüm bunlar›n yan› s›ra kullan›lmayan bir organ›n zamanla körelerek yok oldu¤u gibi bir iddia kendi içinde mant›ksal bir çeliflki tafl›maktad›r. Bu çeliflkiyi fark eden Darwin, "Türlerin Kökeni"nde flöyle bir itirafta bulunmufltur: Bununla birlikte, arta kalan bir güçlük var. Bir organ art›k kullan›lmad›¤› için çok küçüldükten sonra, kendisinden ancak belli belirsiz bir iz kal›ncaya dek nas›l küçülebiliyor; ve sonunda nas›l tümüyle ortadan kalkabiliyor. Bir organ bir kez görevsiz kald›ktan sonra, kullan›lmaman›n onu daha da etkileyebilmesi pek de olanakl› de¤ildir. Burada benim veremeyece¤im ek bir aç›klama gereklidir.316

250


Ba¤›fl›kl›k, "Körelmifl Organlar" ve Embriyoloji

K›sacas› evrimciler taraf›ndan ortaya at›lan körelmifl organlar senaryosu hem kendi içinde mant›k hatalar› içermektedir, hem de bilimsel olarak yanl›flt›r. ‹nsanlarda, sözde atalar›ndan miras kalm›fl olan hiçbir körelmifl organ yoktur.

"Körelmifl Organlar"a Yeni Bir Darbe Daha: At›n Baca¤› Körelmifl organlar masal›na en son darbe, at›n baca¤› üzerinde yap›lm›fl yeni bir çal›flmadan gelmektedir. Nature dergisinin 20-27 Aral›k 2001 tarihli say›s›nda yay›nlanan "Biomechanics: Damper for Bad Vibrations" bafll›kl› makalede flöyle denmektedir: Atlar›n bacaklar›ndaki baz› kas lifleri hiçbir ifllevi olmayan evrimsel kal›nt›lar görünümündedir. Ancak asl›nda, at koflarken baca¤›n içinde oluflan zarar verici titreflimleri engelleyecek flekilde davran›yor olabilirler.

Makale flöyle devam etmektedir: Atlar›n ve develerin bacaklar›nda 6 milimetreden daha k›sa kas liflerine ba¤l› olan 600 milimetreden daha uzun tendonlar› olan kaslar› vard›r. Bu tip k›sa kaslar hayvan hareket ettikçe ancak birkaç milimetre kadar uzunlu¤unu de¤ifltirebilir ve bunlar büyük memelilerin pek fazla ifline yaramaz gibi görünmektedir. Tendonlar pasif yaylar olarak ifllev gösterir ve k›sa kas liflerinin gereksiz oldu¤u, evrim sürecinde fonksiyonlar›n› kaybetmifl daha uzun liflerin kal›nt›lar› oldu¤u varsay›lm›flt›r. Ancak Wilson ve meslektafllar›... bu liflerin kemik ve tendonlar› potansiyel olarak zarar verebilecek titreflimlerden koruyor olabilece¤ini ileri sürmektedirler… Deneyleri, k›sa kas liflerinin bir aya¤›n yere çarpmas›n› izleyen zarar verici titreflimleri yavafllatabilece¤ini göstermifltir. Koflan bir hayvan›n aya¤› yere vurdu¤unda, bu darbe baca¤›n titreflmesine neden olur; titreflimlerin frekans› göreceli olarak yüksektir - örne¤in atlarda 30-40 Hz- ayak yerdeyken bu darbeler yavafllat›lmazsa çok fazla titreflim devri oluflur. Titreflimler zarar verebilir, çünkü kemik ve tendonlar yorgunluk durumundan kolayca etkilenir. Kemik ve tendonlardaki yorgunluk, tekrarlanarak uygulanan bask›dan kaynaklanan hasar›n birikmesidir. Kemik yorgunlu¤u, hem atletlerde hem de yar›fl atlar›nda, olumsuz etkiler meydana getiren darbe k›r›lmalar›n›n nedenidir ve tendon yorgunlu¤u en az›ndan baz› tendon enfeksiyonlar›n›n nedenini aç›klayabilir. Wilson ve arkadafllar› çok k›sa kas liflerinin, oluflan titreflimleri yavafllatarak, hem kemikleri hem de tendonlar› korudu¤unu ileri sürmektedirler.317

251


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

K›sacas›, atlar›n anatomisinin daha dikkatli incelenmesi, evrimcilerin ifllevsiz olarak de¤erlendirdikleri yap›lar›n çok önemli fonksiyonlar› oldu¤unu ortaya koymufltur. Baflka bir deyiflle, bilimsel ilerleme, evrimin delili olarak de¤erlendirilen özelliklerin asl›nda yarat›l›fl gerçe¤inin delili oldu¤unu göstermifltir. Evrimciler, objektif davranmal› ve bilimsel bulgular› ak›lc› de¤erlendirmelidirler. Nature dergisinde konu hakk›nda flu yoruma yer verilmektedir: Wilson ve arkadafllar›, evrimin ak›fl› içinde ifllevini kaybetmifl bir yap›n›n kal›nt›s› gibi görünen bir kas›n önemli bir rolü oldu¤unu buldu. Onlar›n bu çal›flmas› di¤er körelmifl organlar›n da (insan appendiksi gibi) göründükleri gibi ifllevsiz olup olmad›klar›n› merak etmemize neden oluyor.318

Elde edilen bu sonuçlar flafl›rt›c› de¤ildir. Do¤ayla ilgili ne kadar çok fley ö¤renirsek, o kadar çok yarat›l›fl›n delilini görürüz. Michael Behe'nin belirtti¤i gibi, "tasar›m›n var oldu¤u sonucuna bilmediklerimizden de¤il, son 50 y›l boyunca ö¤renmifl olduklar›m›zdan var›yoruz".319 Ayn› süreç içinde ise, Darwinizm'in cehaletten kaynaklanan bir iddia oldu¤u ortaya ç›k›yor.

Rekapitülasyon Yan›lg›s› Bugün Türkiye'deki birtak›m evrimci yay›nlarda, çok önceden bilim literatüründen ç›kar›lm›fl olan "Rekapitülasyon" teorisi, bilimsel bir gerçek gibi gösterilmektedir. Rekapitülasyon terimi, evrimci biyolog Ernst Haeckel'in 19. yüzy›l›n sonlar›nda ortaya att›¤› "Bireyolufl Soyoluflun Tekrar›d›r" (Ontogeny Recapitulates Phylogeny) teorisinin özet ifade biçimidir. Haeckel taraf›ndan öne sürülen bu teori, canl› embriyolar›n›n geliflim süreçleri s›ras›nda, sözde atalar›n›n geçirmifl olduklar› evrimsel süreci tekrarlad›klar›n› iddia ediyordu. Örne¤in insan embriyosunun, anne karn›ndaki geliflimi s›ras›nda önce bal›k, sonra sürüngen özellikleri gösterdi¤ini, en son olarak da insana dönüfltü¤ünü öne sürüyordu. Oysa ilerleyen y›llarda bu teorinin tamamen hayal ürünü bir senaryo oldu¤u ortaya ç›km›flt›r. ‹nsan embriyosunun ilk dönemlerinde ortaya ç›kt›¤› iddia edilen sözde "solungaçlar›n", gerçekte insan›n orta kulak kanal›n›n, paratiroidlerinin ve timüs bezlerinin bafllang›c› oldu¤u anlafl›lm›flt›r. Embriyonun "yumurta sar›s› kesesi"ne benzetilen k›sm›n›n da gerçekte be-

252


Ba¤›fl›kl›k, "Körelmifl Organlar" ve Embriyoloji

bek için kan üreten bir kese oldu¤u ortaya ç›km›flt›r. Haeckel'in ve onu izleyenlerin "kuyruk" olarak tan›mlad›klar› k›s›m ise, insan›n omurga kemi¤idir ve sadece bacaklardan daha önce ortaya ç›kt›¤› için "kuyruk" gibi gözükmektedir. Bunlar bilim dünyas›nda herkesin bildi¤i gerçeklerdir. Evrimciler de bunu kabul ederler. Önde gelen Darwinistlerden George Gaylord Simpson ve W. Beck, "Haeckel evrimsel geliflimi yanl›fl bir flekilde ortaya koydu. Bugün canl›lar›n embriyolojik geliflimlerinin geçmifllerini yans›tmad›¤› art›k kesin olarak biliniyor." diye yazarlar.320 16 Ekim 1999 tarihli New Scientist dergisinde yay›nlanan bir makalede Haeckel'in Biyogenetik Kanunu için flöyle denmektedir: (Haeckel) bunu Biyogenetik Kanunu olarak adland›rd› ve bu görüfl rekapitülasyon olarak ünlendi. Asl›nda Haeckel'in de¤iflmez gibi görünen kural›n›n k›sa süre sonra yanl›fl oldu¤u ortaya ç›kt›. Örne¤in insan embriyosunun

Ernst Haeckel, yapt›¤› sahte embriyo çizimleriyle, bilim dünyas›n› bir as›r boyunca aldatt›.

253


hiçbir zaman bal›klar gibi solungaçlar› yoktur ve hiçbir zaman yetiflkin bir sürüngene veya maymuna benzeyen bir evreden geçmez.321

American Scientist'te yay›nlanan bir makalede ise flöyle denmektedir: Biyogenetik yasas› (Rekapitülasyon teorisi) art›k tamamen ölmüfltür. 1950'li y›llarda ders kitaplar›ndan ç›kar›ld›. Asl›nda bilimsel bir tart›flma olarak 20'li y›llarda sonu gelmiflti.322

Konunun daha da ilginç bir baflka yönü ise, Ernst Haeckel'in asl›nda ortaya att›¤› Rekapitülasyon teorisini desteklemek için çizim sahtekarl›klar› yapm›fl olmas›d›r. Haeckel, bal›k ve insan embriyolar›n› birbirine benzetebilmek için sahte çizimler yapm›flt›r. Bunun ortaya ç›kmas›ndan sonra yapt›¤› savunma ise, di¤er evrimcilerin de benzeri sahtekarl›klar yapt›¤›n› belirtmekten baflka bir fley de¤ildir: Bu yapt›¤›m sahtekarl›k itiraf›ndan sonra kendimi ay›planm›fl ve k›nanm›fl olarak görmem gerekir. Fakat benim avuntum fludur ki; suçlu durumda yan yana bulundu¤umuz yüzlerce arkadafl, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vard›r ki, onlar›n ç›kard›klar› en iyi biyoloji kitaplar›nda, tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yap›lm›fl sahtekarl›klar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif edilmifl flematize edilip yeniden düzenlenmifl flekiller bulunuyor.323

Ünlü bilim dergisi Science da, 5 Eylül 1997 tarihli say›s›nda, Haeckel'in embriyo çizimlerinin bir sahtekarl›k ürünü oldu¤unu aç›klayan bir makale yay›nland›. "Haeckel'in Embriyolar›: Sahtekarl›k Yeniden Keflfedildi" bafll›kl› yaz›da flöyle denmektedir: Londra'daki St. George's Hospital Medical School'dan embriyolog Michael Richardson, "(Haeckel'in çizimlerinin) verdi¤i izlenim, yani embriyolar›n birbirine çok

Haeckel'in sahte çizimleri

254


Ünlü bilim dergisi Science, 5 Eylül 1997 tarihli say›s›nda, Haeckel'in embriyo çizimlerinin bir sahtekarl›k ürünü oldu¤unu aç›klayan bir makale yay›nlad›. Makalede embriyolar›n gerçekte birbirlerinden çok farkl› oldu¤u anlat›l›yordu.

Son y›llarda yap›lan gözlemler, farkl› canl›lar›n embriyolar›n›n hiç de Haeckel'in gösterdi¤i gibi benzer olmad›klar›n› ortaya koymufl durumda. Üstteki memeli, sürüngen ve yarasa embriyolar› aras›ndaki farkl›l›k, bunun aç›k bir örne¤i.


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

benzedikleri izlenimi yanl›fl" diyor... O ve arkadafllar› Haeckel'in çizdi¤i türdeki ve yafltaki canl›lar›n embriyolar›n› yeniden inceleyerek ve foto¤raflayarak kendi karfl›laflt›rmalar›n› yapm›fllar. Richardson, Anatomy and Embryology dergisine yazd›¤› makalede, "embriyolar ço¤u zaman flafl›rt›c› derecede farkl› görünüyorlar" diye not ediyor.

Haeckel'in, embriyolar› benzer gösterebilmek için, baz› organlar› kas›tl› olarak çizimlerinden ç›kard›¤›n› ya da hayali organlar ekledi¤ini bildiren Science dergisi, yaz›n›n devam›nda flu bilgileri vermektedir: Richardson ve ekibinin bildirdi¤ine göre, Haeckel sadece organlar eklemek ya da ç›karmakla kalmam›fl, ayn› zamanda farkl› türleri birbirlerine benzer gösterebilmek için büyüklükleri ile oynam›fl, bazen embriyolar› gerçek boyutlar›ndan on kat farkl› göstermifl. Dahas› Haeckel farkl›l›klar› gizleyebilmek için, türleri isimlendirmekten kaç›nm›fl ve tek bir türü sanki bütün bir hayvan grubunun temsilcisi gibi göstermifl. Richardson ve ekibinin belirtti¤ine göre, gerçekte birbirlerine çok yak›n olan bal›k türlerinin embriyolar›nda bile, görünümleri ve geliflim süreçleri aç›s›ndan çok büyük farkl›l›klar bulunuyor. Richardson, "Haeckel'in çizimleri) biyolojideki en büyük sahtekarl›klardan biri haline geliyor" diyor.

Science'taki makalede, Haeckel'in bu konudaki itiraflar›n›n bu yüzy›l›n bafl›ndan itibaren her nas›lsa, örtbas edildi¤inden ve sahte çizimlerinin ders kitaplar›nda bilimsel gerçek gibi okutulmaya bafllamas›ndan da flöyle söz edilmektedir: Haeckel'in itiraflar›, çizimlerinin 1901'de Darwin and After Darwin isimli bir kitapta kullan›lmas›ndan sonra ortadan kayboldu. Ve çizimler, ‹ngilizce biyoloji ders kitaplar›nda genifl çapl› olarak ço¤alt›ld›.324

K›sacas›, Haeckel'in çizimlerinin bir sahtekarl›k oldu¤u henüz 1901 y›l›nda ortaya ç›km›fl, ama tüm bilim dünyas› bu çizimlerle bir as›r boyunca aldat›lmaya devam etmifltir.

256


B‹TK‹LER‹N KÖKEN‹

Y

eryüzündeki canl›lar, bilim adamlar› taraf›ndan befl (veya bazen alt›) aleme ayr›l›r. Buraya kadar, ço¤unlukla canl›l›¤›n en büyük alemi olan hayvanlar alemi (Animalia) üzerinde durduk. Canl›l›¤›n kökenini ele ald›¤›m›z bir önceki bölümde ise, di¤er iki alem olan Prokaryotlar› ve Protistalar› ilgilendiren proteinleri, genetik bilgiyi, hücrenin yap›s›n› ve bakterileri inceledik. Bu noktada üzerinde durulmas› gereken bir di¤er önemli konu, bitkiler aleminin (Plantae) kökenidir. Hayvanlar›n kökenini incelerken karfl›laflt›¤›m›z tablonun ayn›s›n›, bitkilerin kökeninde de buluruz. Bitkiler, son derece kompleks yap›lara sahiptir ve bu yap›lar›n rastlant›sal etkilerle ortaya ç›kmas› da, birbirlerine dönüflmesi de mümkün de¤ildir. Fosil kay›tlar› da farkl› bitki s›n›flamalar›n›n yeryüzünde bir anda ve kendilerine özgü yap›lar›yla ortaya ç›kt›klar›n› ve arkalar›nda evrimsel bir süreç bulunmad›¤›n› göstermektedir.

Bitki Hücresinin Kökeni Bitkilerin ve hayvanlar›n hücreleri, "ökaryot" olarak bilinen hücre tipini oluflturur. Ökaryot hücrelerin en belirgin özellikleri, bir hücre çekirde¤ine sahip olmalar› ve genetik bilgilerini kodlayan DNA molekülünün de bu çekirde¤in içinde yer almas›d›r. Öte yandan bakteriler gibi baz› tek hücreli canl›lar›n ise hücre çekirde¤i yoktur ve DNA molekülü hücre içinde serbest haldedir. Bu ikinci tip hücrelere "prokaryot" hücre ad› verilir. Bu hücre yap›s›, bakteriler için ideal bir tasar›md›r, çünkü bakteri popülasyonlar›n›n yaflamlar› aç›s›ndan son derece önemli bir ifllem olan "plasmid transferi" (hücreden hücreye yap›lan DNA aktar›m›), prokaryot hücrenin serbest DNA yap›s› sayesinde mümkün olur.

257


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Evrim teorisi ise, canl›l›¤› "ilkelden geliflmifle" do¤ru bir s›ralamaya yerlefltirmek zorunda oldu¤u için, prokaryotlar›n "ilkel" hücreler oldu¤unu, ökaryotlar›n ise bu hücrelerden evrimleflti¤ini varsaymaktad›r. Bu iddian›n tutars›zl›¤›na geçmeden önce, prokaryot hücrelerin hiç de "ilkel" olmad›¤›n› belirtmekte yarar vard›r. Bir bakterinin 2000 civar›nda geni vard›r. Her bir gen ise 100 kadar harf (flifre) içerir. Bu da bakterinin DNA's›ndaki bilginin en az 2 yüzbin harf uzunlu¤unda olmas› demektir. Bu hesaba göre tek bir bakterinin DNA's›n›n içerdi¤i bilgi, her biri 10 bin kelimelik 20 romana denktir.325 ‹flte her bir bakterinin DNA's›nda kodlu bu bilgilerdeki herhangi bir de¤ifliklik, bakterinin tüm çal›flma sistemini bozacak kadar önemlidir. Bakterilerin gen flifrelerinde bir aksakl›k olmas› ise, çal›flma sistemlerinin bozulmas› ve dolay›s›yla ölümü anlam›na gelir. Rastlant›sal de¤iflikliklere karfl› koyan bu hassas yap› yan›nda, bakteriler ile ökaryot hücreler aras›nda hiçbir "ara form" bulunmay›fl› da, evrimci iddiay› temelsiz k›lmaktad›r. Prof. Ali Demirsoy, bakteri hücrelerinin ökaryot hücrelere ve bu hücrelerden oluflan kompleks canl›lara dönüflmesi senaryosunun temelsizli¤ini flu sözleriyle itiraf eder: Evrimde aç›klanmas› en zor olan kademelerden biri de bu ilkel canl›lardan, nas›l olup da organelli ve kompleks hücrelerin meydana geldi¤ini bilimsel olarak aç›klamakt›r. Esas›nda bu iki form aras›nda gerçek bir geçifl formu da

Yeryüzündeki yaflam›n temelini bitkiler oluflturur. Bitkiler hem besin üretmeleri, hem de atmosferdeki oksijeni sa¤lamalar› nedeniyle canl›l›¤›n vazgeçilmez flart›d›r.

258


Bitkilerin Kökeni

Prokaryot hücrelerin (solda), zaman içinde ökaryot hücrelere (sa¤da) dönüfltü¤ü yönündeki evrimci varsay›m, hiçbir bilimsel temele dayanmamaktad›r.

bulunamam›flt›r. Bir hücreliler ve çok hücreliler bu kompleks yap›y› tümüyle tafl›rlar, herhangi bir flekilde daha basit yap›l› organelleri olan ya da bunlardan birinin daha ilkel oldu¤u bir gruba veya canl›ya rastlanmam›flt›r. Yani tafl›nan organeller her haliyle geliflmifltir. Basit ve ilkel formlar› yoktur.326

"Evrim teorisinin ›srarl› bir savunucusu olan Prof. Ali Demirsoy'u bu derece aç›k itiraflar› yapmaya iten nedir?" sorusu akla gelebilir. Bu sorunun cevab›, bakteri hücresi ile bitki hücresi aras›ndaki büyük yap›sal farkl›l›klara bak›ld›¤›nda aç›kça görülmektedir: 1) Bakteri hücresinin hücre duvar›, polisakarid ve proteinden oluflurken, bitki hücresinin hücre duvar› bunlardan tamamen farkl› bir yap› olan selülozdan oluflur. 2) Bitki hücresinde zarla çevrili, son derece kompleks yap›lara sahip pek çok organel varken, bakteri hücresinde hiç organel yoktur. Bakteri hücresinde sadece serbest halde dolaflan çok küçük ribozomlar vard›r. Bitki hücresindeki ribozomlar ise daha büyüktür ve zarlara ba¤l›d›r. Ayr›ca her iki ribozom tipi de farkl› yollarla protein sentezi gerçeklefltirir. 3) Bakteri hücresindeki ve bitki hücresindeki DNA'lar›n yap›lar› birbirlerinden farkl›d›r. 4) Bitki hücresindeki DNA molekülü çift katl› bir zarla korunurken, bakteri hücresindeki DNA molekülü hücre içerisinde serbest durmaktad›r. 5) Bakteri hücresindeki DNA molekülü biçim olarak kapal› bir ilmik görünümündedir, yani daireseldir. Bitki hücresindeki DNA molekülü ise do¤rusal biçimdedir. 6) Bakteri hücresindeki DNA molekülü tek bir hücreye ait bilgi tafl›r-

259


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

ken, bitki hücresindeki DNA molekülü, bitkinin tümüne ait bilgileri tafl›r. Örne¤in meyveli bir a¤ac›n kökleri, gövdesi, yapraklar›, çiçekleri ve meyvesine ait tüm bilgiler, a¤ac›n tüm hücrelerinin her birinin çekirde¤indeki DNA'da ayr› ayr› bulunmaktad›r. 7) Baz› bakteri türleri fotosentetiktir, yani fotosentez yaparlar. Ancak bitkilerden farkl› olarak bakteriler hidrojen sülfit ile sudan ziyade, baflka bileflikleri k›rar ve oksijen b›rakmazlar. Ayr›ca fotosentetik bakterilerde (örne¤in cyano bakterisinde) klorofil ve fotosentetik pigmentler, kloroplast içinde bulunmazlar. Bunlar hücrenin içinde çeflitli zarlar›n içine gömülü olarak da¤›lm›fllard›r. 9) Bakteri hücresi ile bitki/hayvan hücresindeki mesajc› RNA'lar›n biyokimyasal yap›lar› birbirlerinden oldukça farkl›d›r.327 Hücrenin yaflayabilmesinde mesajc› RNA son derece hayati bir görev üstlenmifltir. Ancak mesajc› RNA hem ökaryot hem de prokaryot hücrelerde ayn› hayati görevi üstlenmifl olmas›na ra¤men, biyokimyasal yap›lar› birbirlerinden farkl›d›r. Science dergisinde yay›nlanan bir makalesinde Darnell konuyla ilgili olarak flöyle yazar: Mesajc› RNA oluflumunun biyokimyas›nda ökaryotlar ve prokaryotlar k›yasland›¤›nda fark o kadar büyüktür ki, prokaryot hücreden ökaryot hücreye evrim olas› de¤ildir.328

Yukar›da birkaç örne¤ini verdi¤imiz bakteri ve bitki hücreleri aras›ndaki büyük yap›sal farkl›l›klar, evrimci biyologlar› büyük ç›kmaza sokmaktad›r. Baz› bakterilerin ve bitki hücrelerinin sahip olduklar› ortak yönler olmas›na ra¤men, bu yap›lar genel olarak birbirlerinden oldukça farkl›d›r. Bu farkl›l›klar ve hiçbir fonksiyonel "ara form"un mümkün olmamas›, bitki hücresinin bakteri hücresinden evrimleflti¤i iddias›n› bilimsel yönden geçersiz k›lmaktad›r. Nitekim Prof. Ali Demirsoy, "Karmafl›k hücreler hiçbir zaman ilkel hücrelerden evrimsel süreç içerisinde geliflerek meydana gelmemifltir." diyerek bu gerçe¤i kabul eder.329

Endosimbiosis Tezi ve Geçersizli¤i Bitki hücresinin bakteri hücresinden evrimleflmesinin mümkün olmay›fl›, evrimci biyologlar› bu konuda spekülatif teoriler üretmekten al›koymam›flt›r. Ancak yap›lan deneyler ortaya at›lan bu hipotezleri destekleme-

260


Bitkilerin Kökeni

mektedir.330 Bu teorilerden en popüler olan› ise "endosimbiosis" tezidir. Bu tez, 1970 y›l›nda Lynn Margulis taraf›ndan ortaya at›lm›flt›r. Margulis, bakteri hücrelerinin ortak ve asalak yaflamlar› sonucunda bitki ve hayvan hücrelerine dönüfltüklerini iddia etmektedir. Bu teze göre, bitki hücreleri, bir bakteri hücresinin bir baflka fotosentetik bakteriyi yutmas›yla ortaya ç›km›flt›r. Fotosentetik bakteri, ana hücrenin içerisinde evrimleflerek kloroplast haline gelmifltir. Son olarak ana hücrede, her nas›l olduysa, çekirdek, golgi, endoplazmik retikulum ve ribozomlar gibi son derece kompleks yap›lara sahip organeller evrimleflmifltir. Böylece bitki hücreleri oluflmufltur. Bu tez, hayal ürünü olan bir senaryodan baflka bir fley de¤ildir. Nitekim, konu hakk›nda otorite say›lan pek çok bilim adam› taraf›ndan da çok yönlü olarak elefltirilmifltir: Bu bilim adamlar›na örnek olarak D. Lloyd331, M. Gray, W. Doolittle332, R. Raff ve H. Mahler verilebilir. Endosimbiosis tezinin dayand›r›ld›¤› özellik, hücre içerisindeki kloroplastlar›n ana hücredeki DNA'dan ayr› olarak kendi DNA'lar›n› içermesidir. Bu özellikten yola ç›karak bir zamanlar mitokondri ve kloroplastlar›n ba¤›ms›z hücreler olduklar› ileri sürülür. Ne var ki kloroplastlar detayl› olarak incelendi¤inde, bu iddian›n tutars›zl›¤› ortaya ç›kmaktad›r. Endosimbiosis tezini geçersiz k›lan noktalar flunlard›r: 1) E¤er kloroplastlar iddia edildi¤i gibi geçmiflte ba¤›ms›z hücreler iken büyük bir hücre taraf›ndan yutulmufl olsalard›, bunun tek bir sonucu olurdu; o da, bunlar›n ana hücre taraf›ndan sindirilmesi ve besin olarak kullan›lmas›d›r. Çünkü söz konusu ana hücrenin d›flar›dan besin yerine yanl›fll›kla bu hücreleri ald›¤›n› varsaysak bile, ana hücre sindirim enzimleriyle bu hücreleri sindirirdi. Tabii bu durumu baz› evrimciler "sindirim enzimleri yok olmufltu" diyerek geçifltirebilirler. Ama bu, aç›k bir çeliflkidir. Çünkü e¤er sindirim enzimleri yok olmufl olsayd›, bu kez ana hücrenin beslenemedi¤i için ölmesi gerekirdi. 2) Yine, tüm imkans›zlar›n gerçekleflti¤ini ve kloroplast›n atas› oldu¤u iddia edilen hücrelerin, ana hücre taraf›ndan yutuldu¤unu varsayal›m. Bu kez karfl›m›za baflka bir problem ç›kar: Hücre içerisindeki bütün organellerin plan› DNA'da flifre olarak bulunmaktad›r. E¤er ana hücre yuttu¤u di¤er hücreleri organel olarak kullanacaksa, onlara ait bilgiyi de DNA's›nda flifre olarak önceden bulunduruyor olmas› gerekirdi. Hatta yutulan hücre-

261


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

lerin DNA'lar› da ana hücreye ait bilgilere sahip olmal›yd›. Böyle bir fley ise elbette imkans›zd›r; hiçbir canl› kendisinde bulunmayan bir organ›n genetik bilgisini tafl›maz. Ana hücrenin DNA's›yla, yutulan hücrelerin DNA'lar›n›n birbirlerine sonradan "uyum sa¤lamalar›" da mümkün de¤ildir. 3) Hücre içinde çok büyük bir uyum vard›r. Kloroplastlar ait olduklar› hücreden ba¤›ms›z hareket etmez. Kloroplastlar protein sentezlemede ana DNA'ya ba¤›ml› olmalar›n›n yan›nda ço¤alma karar›n› da kendileri almaz. Bir hücrede tek bir tane kloroplast ve tek bir tane mitokondri yoktur. Say›lar› birden fazlad›r. T›pk› di¤er organellerin yapt›¤› gibi bunlar›n say›lar› hücrenin aktivitesine göre artar ya da azal›r. Bu organellerin kendi bünyelerinde ayr›ca bir DNA bulunmas›n›n özellikle ço¤almalar›nda çok büyük faydas› vard›r. Hücre bölünürken, çok say›daki kloroplast da ayr›ca ikiye bölünerek say›lar›n› 2'ye katlad›klar›ndan, hücre bölünmesi daha k›sa sürede ve seri olarak gerçekleflir. 4) Kloroplastlar bitki hücresi için son derece hayati önemi olan güç jeneratörleridir. E¤er bu organeller enerji üretemezlerse, hücrenin pek çok fonksiyonu iflleyemez. Bu da canl›n›n yaflayamamas› demektir. Hücre için bu derece önemli olan bu fonksiyonlar kloroplastlarda sentezlenen proteinlerle gerçeklefltirilir. Ancak kloroplastlar›n bu proteinleri sentezlemek için kendi DNA'lar› yeterli de¤ildir. Proteinlerin büyük ço¤unlu¤u hücredeki ana DNA kullan›larak sentezlenir.333 Böyle bir uyumu deneme-yan›lma metoduyla elde etmeye çal›fl›rken, DNA üzerinde meydana gelebilecek de¤iflikliklerin ne gibi etkileri olabilir? Bir DNA molekülünün üzerinde meydana gelebilecek herhangi bir de¤ifliklik kesinlikle canl›ya yeni bir özellik kazand›rmaz, aksine sonuç kesinlikle zararl› olur. Mahlon B. Hoagland, Hayat›n Kökleri adl› kitab›nda bu durumu flu sözleriyle aç›klamaktad›r: Hat›rlayacaks›n›z, hemen hemen her zaman bir organizman›n DNA's›nda bir de¤iflikli¤in olmas› onun için zararl›d›r; baflka bir deyiflle yaflam›n› sürdürebilme kapasitesinde azalmaya yol açar. Bir benzetme yapal›m: Shakespeare'in oyunlar›na rastgele eklenen cümlelerin onlar› daha iyi yapmas› pek olas› de¤ildir... Temelinde DNA de¤ifliklikleri ister mutasyonla, ister bizim d›flar›dan bilerek ekledi¤imiz yabanc› genlerle olsun, yaflam› sürdürebilme ihtimalini azaltma özelliklerinden dolay› zararl›d›r.334

Evrimcilerin öne sürdükleri iddialar bilimsel deneylere ve bu deney-

262


Bitkilerin Kökeni

lerin sonuçlar›na dayan›larak ortaya at›lmam›flt›r. Çünkü bir bakterinin baflka bir bakteriyi yutmas› gibi bir olgu hiçbir flekilde gözlenmemifltir. Moleküler biyolog P. Whitfield, bu durumu flöyle ifade etmektedir: Prokaryotik endosimbiosis (yutma) belki de tüm endosimbiotik teorinin dayand›¤› hücresel mekanizmad›r. E¤er bir prokaryot bir di¤erini içine alamaz ise, endosimbiozun nas›l kuruldu¤unu tahmin etmek güçtür. Maalesef, Margulis ve endosimbioz teori için hiçbir modern örnek yoktur.335

Fotosentezin Kökeni Evrim teorisini bitkilerin kökeni konusunda tümüyle ç›kmaza sokan bir di¤er konu, bitki hücrelerinin nas›l olup da fotosentez yapmaya bafllad›klar› sorusudur. Fotosentez, yeryüzündeki yaflam›n en temel ifllemlerinden biridir. Bitki hücreleri, içlerindeki kloroplastlar sayesinde su, karbondioksit ve günefl ›fl›¤›n› kullanarak niflasta üretirler. Hayvanlar ise, kendi besinlerini üretemez ve bitkilerden gelen niflastay› kullan›rlar. ‹flte bu nedenle fotosentez kompleks yaflam›n temel flart›d›r. ‹flin daha da ilginç yan› ise, son derece kompleks bir ifllem olan fotosentezin henüz tam olarak çözülememifl olufludur. Modern teknoloji, fotosentezi taklit etmek bir yana, detaylar›n› çözmeyi bile henüz baflaramam›flt›r. Peki, nas›l olur da evrimciler bu denli kompleks bir ifllem olan fotosentezin do¤al ve rastlant›sal süreçlerin bir ürünü oldu¤una inanabilirler? Evrimci varsay›mlara göre, bitki hücreleri fotosentez yapabilmek için, fotosentez yapabilen bakterileri yutup kloroplasta çevirmifllerdir. Peki bakteriler fotosentez gibi kompleks bir ifllemi yapmay› nereden ö¤renmifllerdir? Hatta daha da önce, neden böyle bir ifllem yapmaya bafllam›fllard›r? Evrimci senaryonun di¤er sorulara oldu¤u gibi bu soruya da verebilece¤i hiçbir bilimsel cevab› yoktur. Bir evrimci kaynakta yer alan yorumlar, bu konunun ne denli yüzeysel ve "masals›" bir bak›fl aç›s›yla de¤erlendirildi¤ini göstermektedir: ‹lkel okyanuslarda oldukça fazla say›da bakteri ve besin de¤eri tafl›yan moleküller vard›. Zamanla okyanuslardaki bakterilerin besinleri azald› ve bakteriler besin bulamamaya bafllad›lar. Ve birden bakteriler kendi besinlerini kendileri üretmeye bafllad›lar. Bu arada yeryüzüne gelen ultraviyole ve görünür ›fl›k aras›ndan bakteriler ultraviyolenin zararl›, görünür ›fl›¤›nsa yarar-

263


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Kloroplast

Klorofil

Bitki hücresi, günümüzde hiçbir laboratuvarda gerçeklefltirilemeyen bir ifllemi, yani "fotosentez" ifllemini gerçeklefltirir. Bitki hücresinde bulunan "kloroplast" isimli bir organel sayesinde bitkiler su, karbondioksit ve günefl ›fl›¤›n› kullanarak niflasta üretirler. Bu besin maddesi, yeryüzündeki besin zincirinin ilk halkas›d›r ve yeryüzündeki tüm canl›lar›n besin kayna¤›d›r. Bu çok kompleks ifllemin ayr›nt›lar› günümüzde hala tam olarak çözülememifltir.

l› oldu¤unu bildiler. Besin elde etmek için zararl› olan ultraviyole ›fl›¤› de¤il de, görünür ›fl›¤› kullanmalar› gerekti¤ini keflfettiler.336

Yine baflka bir evrimci kaynak olan Life on Earth adl› kitapta, fotosentezin kökeni flöyle anlat›l›r: Bakteriler önce okyanuslarda çeflitli karbon bileflikleri ile beslenirlerdi. Say›lar› artt›kça besin k›tl›¤› çekmeye bafllad›lar. Farkl› bir besin kayna¤› bulabilenler baflar›l› olacakt› ve sonuçta baz›lar› baflar›l› oldu. Çevrelerinden haz›r besin bulmaktansa Günefl'ten ihtiyaçlar› olan enerjiyi alarak, hücre duvarlar› içinde kendi besinlerini üretmeye bafllad›lar.337

K›sacas› evrimci kaynaklar, insan›n bile sahip oldu¤u tüm teknoloji ve bilgiye ra¤men henüz baflaramad›¤› fotosentez gibi bir ifllemin bakteriler taraf›ndan bir flekilde tesadüfen "keflfedildi¤ini" söylemektedir. Bir ma-

264


Bitkilerin Kökeni

saldan hiç fark› olmayan bu anlat›mlar›n hiçbir bilimsel de¤eri yoktur. Konuyu biraz daha detayl› olarak inceleyenler ise, fotosentezin evrim ad›na büyük bir ç›kmaz oldu¤unu kabul etmek durumunda kal›rlar. Örne¤in Prof. Ali Demirsoy bu konuda flu itirafta bulunur: Fotosentez oldukça kompleks bir olayd›r ve bir hücrenin içerisindeki organelde ortaya ç›kmas› olanaks›z görülmektedir. Çünkü tüm kademelerin birden oluflmas› olanaks›z, tek tek ortaya ç›kmas› da anlams›zd›r.338

Alman biyolog Hoimar Von Ditfurth ise, fotosentezin, bu yetene¤e sahip olmayan bir hücre taraf›ndan sonradan "ö¤renilemeyecek" bir ifllem oldu¤unu belirtir: Hiçbir hücre, biyolojik bir ifllevi sözcü¤ün gerçek anlam›nda "ö¤renme" olana¤›na sahip de¤ildir. Bir hücrenin solunum ya da fotosentez yapma gibi bir ifllevi do¤uflu s›ras›nda yerine getirebilecek konumda olmay›p, daha sonraki yaflam süreci içinde bunun üstesinden gelebilecek duruma gelmesi, bu ifllevi sa¤layacak beceriyi edinmesi olanaks›zd›r.339

Fotosentez, rastlant›lar sonucu geliflemeyece¤ine ve bir hücre taraf›ndan sonradan ö¤renilemeyece¤ine göre, yeryüzünde yaflayan ilk bitki hücrelerinin fotosentez yapmak için özel olarak yarat›lm›fl olduklar› ortaya ç›kmaktad›r. Yani Allah bitkileri, fotosentez yetene¤iyle birlikte yaratm›flt›r.

Alglerin Kökeni Evrim teorisi, kökenini aç›klayamad›¤› bitki hücrelerinin zaman içinde algleri, yani su yosunlar›n› oluflturdu¤unu varsayar. Alglerin kökeni çok eski devirlere kadar uzanmaktad›r. Öyle ki, 3.4-3.1 milyar yafl›nda fosilleflmifl alg kal›nt›lar› bulunmufltur. ‹lginç olan, bu ola¤anüstü derecede eski canl›lar›n dahi son derece kompleks ve günümüzde yaflayan örneklerinden farks›z yap›lara sahip olmas›d›r. Science News'da yay›nlanan bir makalede flöyle denir: 3.4 milyar y›l öncesine ait mavi-yeflil alg ve bakteri fosillerinin her ikisi de G. Afrika'daki kayalarda bulunmufltur. Daha da ilgi çekici olan, pleurocapsalean alg ile modern pleurocapsalean algin hemen hemen birbirlerine denk olduklar›n›n ortaya ç›kmas›d›r.340

Alman biyolog Hoimar Von Ditfurth ise, sözde "ilkel" alglerin kompleks yap›s› hakk›nda flu yorumu yapar: Bugüne kadar bulunabilmifl en eski fosiller, çekirdeksiz algler türünden mi-

265


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

neraller içindeki fosilleflmifl cisimlerdir ve bunlar›n 3 milyar y›ldan daha uzun bir geçmiflleri vard›r. Ne kadar ilkel olurlarsa olsunlar, bunlar bile oldukça kompleks ve ustaca organize edilmifl yaflam biçimlerini temsil etmektedirler.341

Evrimci biyologlar, söz konusu alglerin zaman içinde di¤er deniz bitkilerini oluflturdu¤unu ve 450 milyon y›l kadar önce de bir flekilde "karaya tafl›nd›klar›n›" kabul etmektedirler. Bir baflka deyiflle, hayvanlar›n "sudan karaya geçifl" senaryosu oldu¤u gibi, bitkilerin de bir "sudan karaya geçifl" senaryosu vard›r. Ancak bu geçifl senaryosu da hayvanlar›nki gibi son derece tutars›z ve çeliflkilidir. Evrimci kaynaklar ço¤u kez konuyu "algler bir flekilde kendilerini karaya at›p buraya uyum sa¤lad›lar" gibi masals› ve bilim d›fl› yorumlarla geçifltirmeye çal›fl›rlar. Ancak bu dönüflümü imkans›z k›lacak çok say›da etken vard›r. Bunlardan en önemlilerine k›saca bir göz atal›m: 1- Kuruma Tehlikesi: Suda yaflayan bir bitkinin karada yaflayabilmesi için öncelikle yüzeyinin fazla su kayb›ndan korunmas› gerekmektedir. Aksi takdirde bitki kuruyacakt›r. Kara bitkileri, kurumadan korunmak için özel sistemlerle donat›lm›flt›r. Bu sistemlerde çok önemli detaylar vard›r. Örne¤in bu koruma öyle bir yolla yap›lmal›d›r ki, oksijen ve karbondioksit gibi önemli gazlar hiçbir engelle karfl›laflmadan bitkinin içine girip, d›flar› ç›kabilmelidir, ayn› zamanda buharlaflman›n sa¤lanmas› da önlenmelidir. E¤er böyle bir sistem bitkide yoksa, bitkinin bu sistemin geliflmesini bekleyecek milyonlarca y›l zaman› da yoktur. Böyle bir durumda bitki bir süre sonra kurur ve ölür. 2- Beslenme: Su bitkileri, ihtiyaçlar› olan suyu ve mineralleri do¤rudan içinde bulunduklar› sudan al›rlar. Dolay›s›yla karaya ç›k›p, yaflamaya çal›flan bir su yosununun beslenme problemi ortaya ç›kacakt›r. Bunu halletmeden yaflam›n› sürdürmesi ise imkans›zd›r. 3- Üreme: Su yosununun karadaki k›sa ömrü s›ras›nda üremek için herhangi bir f›rsat› da olamaz. Çünkü üreme hücrelerini da¤›tmak için suyu kullan›rlar. Karada üreyebilmeleri için kara bitkilerinde oldu¤u gibi çok hücreli üreme organlar›na sahip olmalar› gereklidir. Karadaki bitkilerin üreme hücreleri ise, kendilerini kurumaktan koruyan özel hücrelerle kaplanm›fllard›r. Kendini karada bulan bir su yosununun da bu üreme hücreleri kuruma tehlikesine karfl› hiçbir flekilde korunamayacaklard›r. 4- Oksijenin y›k›c› etkisinden korunma: Karaya geçti¤i iddia edilen

266


Bitkilerin Kökeni

su yosunu, oksijeni o ana kadar suda çözünmüfl olarak alm›flt›r. Evrimcilerin iddias›na göre karaya geçti¤i anda oksijeni daha önce hiç karfl›laflmad›¤› bir biçimde, yani havadan direkt olarak almak zorunda kal›r. Bilindi¤i gibi normal flartlar alt›nda havadaki oksijenin organik maddeler üzerinde y›k›c› etkisi vard›r. Karada yaflayan canl›lar bu etkiOkyanusta serbest halde yüzen algler den zarar görmemelerini sa¤layacak sistemlere sahiptirler. Su yosunu ise, bir su bitkisidir, dolay›s›yla oksijenin olumsuz etkilerinden korunmak için gerekli olan enzimlere sahip de¤ildir. Bu yüzden karaya geçti¤i anda oksijenin zararl› etkisinden kurtulmas› mümkün de¤ildir. Böyle bir sistemin oluflmas›n› "beklemesi" de söz konusu de¤ildir, çünkü bu flekilde yaflayamaz. Alglerin sudan karaya geçifli iddias›n› çeliflkili hale getiren bir baflka nokta da, böyle bir geçifli gerektirecek do¤al bir etken olmay›fl›d›r. 450 milyon y›l önceki alglerin do¤al ortamlar›n› düflünelim. Denizlerin sular›, onlara ideal bir ortam sunmaktad›r. Örne¤in sular onlar› afl›r› s›caklardan koruyup izole etmekte ve ihtiyaçlar› olan her türlü inorganik minerali sa¤lamaktad›r. Ayn› zamanda da fotosentez yoluyla günefl ›fl›nlar›n› emebilmekte, suda çözünen karbondioksitten kendi karbonhidratlar›n› (fleker ve niflasta) yapabilmektedirler. Dolay›s›yla su yosunlar›n›n karada yaflamalar›n› gerektirecek, evrimci deyimle bu yönde bir "selektif avantaj" sa¤layacak hiçbir durum yoktur. Tüm bunlar, alglerin karaya ç›karak kara bitkilerini oluflturduklar› fleklindeki evrimci varsay›m›n, tümüyle bilim d›fl› bir senaryo oldu¤unu göstermektedir.

267


Jurasik Devri'ne ait olan yaklafl›k 180 milyon y›ll›k bu bitki, önceki devirlerde hiçbir atas› olmadan, özgün ve kusursuz yap›s›yla ortaya ç›km›flt›r.

Yine Karbonifer Devri'ne ait olan bu 300 milyon y›ll›k at t›rna¤› bitkisi, günümüzde yaflayan benzerlerinden farks›z bir yap›dad›r.

140 milyon y›l yafl›ndaki Archaefructus türüne ait bu fosil, bilinen en eski angiosperm (çiçekli bitki) kal›nt›s›d›r. Bugünkü benzerlerinden fark› olmayan bitki, çiçekleri ve mevyesi ile kusursuz bir yap›ya sahiptir.


Bitkilerin Kökeni

Angiospermlerin Kökeni Karada yaflayan bitkilerin fosil tarihi ve yap›sal özelliklerini inceledi¤imizde ise, yine karfl›m›za evrim teorisinin öngörülerine hiç uymayan bir tablo ç›kar. Neredeyse her biyoloji kitab›nda karfl›laflaca¤›n›z "bitkilerin evrim a¤ac›"n›n tek bir dal›n› bile do¤rulayan bir bitki fosili serisi yoktur. Ço¤u bitki, fosil kay›tlar›nda oldukça tatmin edici kal›nt›lara sahiptir, ama bu kal›nt›lar›n hiçbiri bir türden di¤erine ara geçifl formu özelli¤i göstermez. Hepsi kendi içlerinde özel ve orijinal olarak yarat›lm›fl, apayr› türlerdir ve birbirleri aras›nda herhangi bir evrimsel ba¤lant› yoktur. Evrimci paleontolog E. C. Olson'un kabul etti¤i gibi, "ço¤u yeni bitki grubu aniden ortaya ç›kar ve kendilerine yak›n hiçbir atalar› yoktur."342 Michigan Üniversitesi'nde fosil bitkiler üzerine çal›flmalar yapan botanikçi Chester A. Arnold, flu yorumu yapar: Uzun bir zaman boyunca, soyu tükenmifl olan bitkilerin, flu anda yaflamakta olanlar›n geçirmifl olduklar› geliflim aflamalar›n› ortaya ç›karaca¤› umut edildi. Ancak aç›kl›kla kabul edilmelidir ki, bu beklenti sadece çok s›n›rl› bir dereceye kadar gerçekleflebilmifltir. Oysa paleobotanik araflt›rmalar bir yüzy›l› aflk›n bir süredir devam etmektedir.343

Arnold, paleobotaninin (bitkisel fosil biliminin) evrimi destekleyici bir sonuç ortaya koymad›¤›n›, "fiimdiye kadar günümüze ait hiçbir bitkinin bafllang›c›ndan bugüne kadar olan evrimsel akrabal›k tarihini izleme imkan›m›z olmad›." diyerek de kabul eder.344 Bitkilerin evrimi iddias›n› en aç›k biçimde reddeden fosil bulgular›, çiçekli bitkilere aittir. Çiçekli bitkiler ya da biyolojik tan›m›yla angiospermler, 43 ayr› familyaya bölünmüfllerdir ve bu 43 farkl› familyan›n her biri de, arkalar›nda hiçbir ilkel "ara form" izi bulunmadan fosil kay›tlar›nda aniden ortaya ç›karlar. Bu gerçek 19. yüzy›lda da fark edilmifl ve hatta bu nedenle Darwin angiospermlerin kökenini "rahats›z edici bir s›r" olarak tan›mlam›flt›r. Darwin'den bu yana yap›lan tüm araflt›rmalar ise sadece bu s›rr›n "rahats›z edici"lik dozaj›n› art›rm›fl bulunmaktad›r. Evrimci paleobotanikçi N. F. Hughes, Paleobiology of Angiosperm Origins adl› kitab›nda flu itiraf› yapar: Karadaki bitkilerin en dominant grubu olan angiospermlerin evrimsel kökeni, bilim adamlar›n› 19. yüzy›l›n ortalar›ndan beri flafl›rtmaktad›r... Detaylardaki birkaç istisna d›fl›nda, bu soruna tatminkar bir cevap bulunamay›fl› de-

269


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Karbonifer Devri'ne ait olan bu e¤relti otu fosili, Fas'ta Jerada bölgesinde bulunmufltur. ‹lginç olan, 320 milyon y›l yafl›nda olan bu fosilin, günümüzdeki e¤relti otlar›ndan farks›z olufludur.

vam etmektedir ve sonunda ço¤u biyolog bu sorunun fosil kay›tlar›yla çözülmesinin imkans›z oldu¤u sonucuna varm›flt›r.345

Bir baflka paleobotanikçi C. B. Beck ise flöyle yazmaktad›r: Gerçekte, angiospermlerin kökeni ve evrimi hakk›ndaki s›r, bugün de, Darwin'in 1879'da bu problemi vurgulad›¤› zaman oldu¤u kadar büyük ve etkileyicidir... Verebildi¤imiz hiçbir kesin cevap yoktur, çünkü vard›¤›m›z sonuçlar sürekli olarak dolayl› delillere dayanmak zorundad›r ve do¤al olarak son derece spekülatif ve yorumsald›r.

Daniel Axelrod ise, The Evolution of Flowering Plants, in The Evolution Life adl› kitab›nda, çiçekli bitkilerin kökeni konusunda flu yorumu yapar: Angiospermlere, yani çiçekli bitkilere yol açan ilkel grup, fosil kay›tlar›nda henüz tespit edilmemifltir ve yaflayan hiçbir angiosperm böyle bir ba¤lant›ya iflaret etmemektedir.346

Bütün bunlar›n bize gösterdi¤i tek bir sonuç vard›r: Tüm canl›lar gibi bitkiler de yarat›lm›fllard›r. ‹lk ortaya ç›kt›klar› andan itibaren bütün mekanizmalar› eksiksiz olarak vard›r. Evrimci literatürde kullan›lan "zamanla geliflim, tesadüflere ba¤l› de¤iflimler, ihtiyaçlar sonucunda ortaya ç›kan adaptasyonlar" gibi terimler, hiçbir gerçekli¤e karfl›l›k gelmemektedir ve bilimsel bir anlamlar› yoktur.

270


‹ND‹RGENEMEZ KOMPLEKSL‹K

D

arwinist teoriyi bilimsel bulgular karfl›s›nda sorgularken baflvurulmas› gereken en temel kaynaklardan biri, kuflkusuz Darwin'in kendi koydu¤u k›staslard›r. Darwin, teorisini ortaya atarken, bu teorinin nas›l yanl›fllanabilece¤ine dair birtak›m somut ölçüler de ortaya koymufltur. Türlerin Kökeni kitab›nda, pek çok yerde, "e¤er teorim do¤ruysa" diye bafllayan pasajlar yer al›r ve Darwin, bu pasajlarda teorisinin gerektirdi¤i bulgular› tarif eder. Darwin'in "e¤er teorim do¤ruysa" diye bafllayan söz konusu k›staslar›n›n önemli bir k›sm› fosillerle ve "ara form"larla ilgilidir. Darwin'in bu yöndeki "kehanetlerinin" gerçekleflmedi¤ini, aksine fosil kay›tlar›n›n Darwinizm'in tam aksi bir sonuç ortaya ç›kard›¤›n› önceki bölümlerde inceledik. Bunlar›n yan›nda, Darwin bizlere teorisini test etmek için çok önemli bir k›stas daha vermifltir. Öyle ki, bu k›stas, Darwin'in teorisini "kesinlikle y›kabilecek" kadar somuttur. Darwin flöyle yazm›flt›r: E¤er birbirini takip eden çok say›da küçük de¤ifliklikle kompleks bir organ›n oluflmas›n›n imkans›z oldu¤u gösterilse, teorim kesinlikle y›k›lm›fl olacakt›r. Ama ben böyle bir organ göremiyorum.347

Darwin'in buradaki kast›n› iyi incelemek gerekir. Bilindi¤i gibi, Darwinizm canl›lar›n kökenini iki bilinçsiz do¤a mekanizmas› ile aç›klamaktad›r: Do¤al seleksiyon ve rastlant›sal de¤ifliklikler (yani mutasyonlar). Darwinist teoriye göre, bu iki mekanizma, canl› hücresinin kompleks yap›s›n›, kompleks canl›lar›n vücut sistemlerini, gözleri, kulaklar›, kanatlar›, akci¤erleri, yarasalar›n sonar›n› ve daha milyonlarca kompleks tasar›ml› sistemi meydana getirmifltir. Ancak son derece kompleks yap›lara sahip olan bu sistemler, nas›l

271


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

olur da iki bilinçsiz do¤al etkenin ürünü say›labilir? ‹flte bu noktada Darwinizm'in baflvurdu¤u kavram, "indirgenebilirlik" kavram›d›r. Söz konusu sistemlerin çok daha basit hale indirgenebileceklerini ve sonra da kademe kademe geliflmifl olabilecekleri iddia edilir. Her kademe, canl›ya biraz daha avantaj sa¤layacak, böylece do¤al seleksiyon vas›tas›yla seçilecektir. Daha sonra tesadüfen küçük bir geliflme daha olacak, bu da avantaj sa¤lay›p seçilecek ve bu süreç devam edecektir. Bu sayede, Darwinizm'in iddias›na göre, önceden gözü olmayan bir canl› türü kusursuz bir göze sahip olacak, önceden uçamayan bir baflka tür de kanatlan›p uçar hale gelecektir. Bu hikaye evrimci kaynaklarda çok ikna edici ve makul bir hikaye gibi anlat›l›r. Oysa biraz bile düflünüldü¤ünde, ortada çok büyük bir yan›lg› oldu¤u görülmektedir. Bu yan›lg›n›n birinci yönü, kitab›n önceki sayfalar›nda inceledi¤imiz bir konudur: Mutasyonlar›n gelifltirici de¤il, tahrip edici bir mekanizma oluflu. Yani canl›lara isabet edecek rastlant›sal mutasyonlar›n bu canl›lara "avantaj" sa¤lamalar›, hem de bunu binlerce kez üst üste yapmalar›, tüm bilimsel gözlemlere ayk›r› bir hayaldir. Ancak yan›lg›n›n bir de çok önemli bir yönü daha vard›r. Dikkat edilirse, Darwinist teori, bir noktadan bir baflka noktaya (örne¤in kanats›z canl›dan kanatl› canl›ya) do¤ru giden aflamalar›n hepsinin tek tek "avantajl›" olmas›n› gerektirmektedir. A'dan Z'ye do¤ru gidecek bir evrim sürecinde, B, C, D... U, Ü, V ve Y gibi tüm "ara" kademelerin canl›ya mutlaka avantaj sa¤lamas› gerekmektedir. Do¤al seleksiyon ve mutasyonun bilinçli bir flekilde önceden hedef belirlemeleri mümkün olmad›¤›na göre, tüm teori canl› sistemlerinin avantajl› küçük kademelere "indirgenebilece¤i" varsay›m›na dayanmaktad›r. ‹flte Darwin bu nedenle "e¤er birbirini takip eden çok say›da küçük de¤ifliklikle kompleks bir organ›n oluflmas›n›n imkans›z oldu¤u gösterilse, teorim kesinlikle y›k›lm›fl olacakt›r" demifltir. Darwin, 19. yüzy›l›n ilkel bilim düzeyi içinde canl›lar›n indirgenebilir bir yap›da olduklar›n› düflünmüfl olabilir. Ancak 20. yüzy›l›n bilimsel bulgular›, gerçekte canl›lardaki pek çok sistem ve organ›n, basite indirgenemez olduklar›n› ortaya koymufl durumdad›r. "‹ndirgenemez komplekslik" ad› verilen bu olgu, Darwinizm'i, tam da Darwin'in endifle etti¤i gibi "kesinlikle" y›kmaktad›r.

272


‹ndirgenemez Komplekslik

Bakteri Kamç›s› ‹ndirgenemez komplekslik kavram›n› bilim dünyas›n›n gündemine tafl›yan en önemli isim, ABD'deki Lehigh Üniversitesi'nden biyokimyac› Michael J. Behe'dir. Behe, 1996 y›l›nda yay›nlanan Darwin's Black Box: The Biochemical Challange to Evolution adl› kitab›nda, canl› hücresinin ve di¤er baz› biyokimyasal yap›lar›n indirgenemez kompleks yap›s›n› incelemekte ve bunlar›n evrimle aç›klanmas›n›n imkans›z oldu¤unu aç›klamaktad›r. Behe'ye göre, canl›l›¤›n kökeninin gerçek aç›klamas›, "yarat›l›fl"t›r. Behe'nin kitab› Darwinizm'e karfl› çok büyük bir darbedir. Nitekim Notre Dame Üniversitesi'nden felsefe profesörü Peter van Inwagen, bu kitab›n önemini flöyle vurgulam›flt›r: E¤er Darwinistler bilimsel gerçeklerle dolu bu kitab›, önemsemeyerek, yanl›fl anlayarak veya ona gülüp geçerek karfl›larlarsa, bu durum bugün Darwinizm'in bilimsel bir teori olmaktan çok bir ideoloji oldu¤u yönündeki gitgide yay›lan flüpheler için önemli bir kan›t olacakt›r.348

Behe'nin kitab›nda indirgenemez kompleks sistemlere verdi¤i ilginç örneklerden biri, bakteri kamç›s›d›r. Bu organ, baz› bakteriler taraf›ndan s›v› bir ortamda hareket edebilmek için kullan›l›r. Organ, bakterinin hücre zar›na tutturulmufltur ve canl› ritmik bir biçimde dalgaland›rd›¤› bu kamç›y› bir palet gibi kullanarak diledi¤i yön ve h›zda yüzebilir.

Bu bir elektrik motorudur. Ama bu elektrik motoru bir ev aletinde ya da tafl›tta de¤il, bir bakterinin üzerinde yer al›r. Bakteriler milyonlarca y›ld›r sahip olduklar› bu motor sayesinde "kamç›" ad› verilen organlar›n› hareket ettirir ve su içinde yüzerler. Bakteri kamç›s›n›n motoru 1970'lerde keflfedilmifl ve bilim dünyas›n› flaflk›na çevirmifltir. Çünkü yaklafl›k 250 ayr› moleküler parçadan oluflan bu "indirgenemez kompleks" organ›n Darwin'in öne sürdü¤ü rastlant› mekanizmalar› ile aç›klanmas› imkans›zd›r.

273


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Bakterilerin kamç›s›, uzun zamand›r bilinmektedir. Ancak son 10 y›l içindeki gözlemler, bu kamç›n›n detayl› yap›s›n› ortaya ç›kar›nca bilim dünyas› flaflk›na dönmüfltür. Çünkü kamç›n›n, önceden san›ld›¤› gibi basit bir titreflim mekanizmas›yla de¤il, çok karmafl›k bir "organik motor" ile çal›flt›¤› ortaya ç›km›flt›r. Bakterinin hareketli motoru, elektrik motorlar›yla ayn› mekanik özelli¤e sahiptir. ‹ki ana bölüm söz konusudur: Bir hareketli k›s›m (rotor) ve bir dura¤an k›s›m (stator). Bu organik motor, mekanik hareketler oluflturan di¤er sistemlerden farkl›d›r. Hücre, içinde ATP molekülleri halinde sakl› tutulan haz›r enerjiyi kullanmaz. Bunun yerine kendine özel bir enerji kayna¤› vard›r: Bakteri, zar›ndan gelen bir asit ak›fl›ndan ald›¤› enerjiyi kullan›r. Motorun kendi iç yap›s› ise ola¤anüstü derecede komplekstir. Kamç›y› oluflturan yaklafl›k 240 ayr› protein vard›r. Bunlar kusursuz bir mekanik tasar›mla yerlerine yerlefltirilmifltir. Bilim adamlar› kamç›y› oluflturan bu proteinlerin, motoru kapat›p açacak sinyalleri gönderdiklerini, atom boyutunda harekete imkan sa¤layan mafsallar oluflturduklar›n› ya da k›rbac› hücre zar›na ba¤layan proteinleri hareketlendirdiklerini belirlemifllerdir. Motorun iflleyiflini basitlefltirerek anlatmak amac›yla yap›lan modellemeler bile, sistemin karmafl›kl›¤›n›n anlafl›lmas› için yeterlidir. Sadece bakteri kamç›s›n›n bu kompleks yap›s› dahi tüm bir evrim teorisini çökertmek için yeterlidir. Çünkü kamç› hiçbir flekilde basite indirgenemeyecek bir yap›dad›r. Kamç›y› oluflturan moleküler parçalar›n tek bir tanesi bile olmasa, ya da kusurlu olsa, kamç› çal›flmaz ve dolay›s›yla bakteriye hiçbir faydas› olmaz. Bakteri kamç›s›n›n ilk var oldu¤u andan itibaren eksiksiz olarak ifllemesi gerekmektedir. Bu gerçek karfl›s›nda evrim teorisinin "kademe kademe geliflim" iddias›n›n anlams›zl›¤›, bir kez daha aç›kça ortaya ç›kmaktad›r. Nitekim bugüne kadar hiçbir evrimci biyolog, bakterinin kamç›s›n›n kökenini aç›klamay› denememifltir bile. Bakteri kamç›s›, evrimcilerin "en ilkel canl›lar" sayd›klar› bakterilerde dahi, ola¤anüstü tasar›mlar bulundu¤unu gösteren önemli bir gerçektir. Canl›l›¤›n detaylar›na inildikçe, Darwin'in 19. yüzy›l›n ilkel bilim düzeyi içinde basit yap›lar sand›¤› organlar›n ne denli kompleks yap›lar oldu¤u görülmektedir.

274


‹ndirgenemez Komplekslik

‹nsan Gözünün Yarat›l›fl› ‹nsan gözü yaklafl›k 40 ayr› hassas parçan›n birleflmesinden oluflan çok kompleks bir sistemdir. Bu parçalardan sadece bir tek tanesi üzerinde düflünelim. Örne¤in göz merce¤i... Biz ço¤u zaman fark›nda olmay›z, ama cisimleri net görmemizi sa¤layan fley, göz merce¤inin her saniye hiç durmadan "otomatik odaklama" yapmas›d›r. ‹sterseniz bu konuda küçük bir deney yapabilirsiniz: ‹flaret parma¤›n›z› havada tutun. Sonra bir parma¤›n›z›n ucuna, bir de arkas›ndaki duvara bak›n. Bak›fl›n›z› parma¤›n›zdan duvara do¤ru her çevirdi¤inizde bir "ayarlama" oldu¤unu hissedeceksiniz. Bu ayar, göz merce¤inin etraf›ndaki küçük kaslar taraf›ndan yap›lmaktad›r. Her bak›fl de¤ifliminde bu kaslar devreye girer ve merce¤in fliflkinli¤ini de¤ifltirerek ›fl›¤›n do¤ru aç›da k›r›lmas›n› ve istedi¤iniz cismi net olarak görmenizi sa¤lar. Mercek bu ayar› hayat›n›z boyunca hiç hata yapmadan her saniye gerçeklefltirmektedir. Foto¤rafç›lar ayn› ayarlamay› foto¤raf makinelerinde elle yaparlar ve do¤ru odaklamay› elde etmek için bazen uzun uzun u¤rafl›rlar. Modern teknoloji son 10-15 y›lda otomatik odaklama yapan kameralar üretmifltir, ama hiçbir kamera göz kadar h›zl› ve kusursuz odaklama yapamamaktad›r. Bir gözün görebilmesi için ise, bu organ› oluflturan yaklafl›k 40 temel parçan›n hepsinin de ayn› anda birden var olmas› ve uyum içinde çal›flmas› gerekir. Mercek bunlardan sadece biridir. Kornea, konjonktiva, iris, göz bebe¤i, retina, koroid, göz kaslar›, göz yafl› bezleri gibi di¤er tüm parçalar olsa ve çal›flsa, ama bir tek göz kapa¤› olmasa göz k›sa sürede büyük bir tahribata u¤rar ve görme ifllevini yitirir. Yine ayn› flekilde tüm organeller var olsa ama göz yafl› üretimi dursa göz, birkaç saat içinde kurur, yap›fl›r ve kör olur. Gözün bu kompleks yap›s› karfl›s›nda evrim teorisinin "indirgenebilirlik" iddias› tüm anlam›n› yitirmektedir. Çünkü gözün ifle yarayabilmesi için ayn› anda tüm bölümleriyle birlikte var olmas› gerekir. Do¤al seleksiyon ve mutasyon mekanizmalar›n›n, gözün onlarca farkl› organelini, bu organeller son aflamaya kadar hiçbir "avantaj" sa¤lamazken oluflturmalar› elbette imkans›zd›r. Prof. Ali Demirsoy, bu gerçe¤i flu sat›rlar›yla kabul eder: Üçüncü bir itiraza yan›t vermek oldukça zordur. Kompleks bir organ›n, yarar sa¤lasa da birden oluflmas› nas›l mümkün olmufltur? Örne¤in omurgal›lardaki gözün merce¤i, retinas›, optik siniri ve görmek için etkili olan di¤er k›s›mlar› birden nas›l oluflmaktad›r? Çünkü do¤al seçme, görme sinirinden

275


‹nsan gözü, yaklafl›k 40 ayr› parçan›n uyum içinde çal›flmas›yla görür. Bunlar›n biri olmasa, göz hiçbir ifle yaramaz. Bu 40 ayr› parçan›n her biri de kendi içinde kompleks tasar›mlara sahiptir. Örne¤in gözün arka k›sm›ndaki retina tabakas›, 11 ayr› katmandan oluflur. (sa¤ üstte) Bu katmanlardan her birinin ayr› görevi vard›r. Evrim teorisi, bu denli kompleks bir organ›n nas›l olufltu¤u sorusuna cevap verememektedir.

ayr› olarak retina üzerinde seçici olamaz. Mercek oluflsa dahi retina olmadan anlam tafl›maz. Görme için tüm yap›lar›n beraberce gelifltirilmesi kaç›n›lmazd›r. Ayr› ayr› gelifltirilen k›s›mlar kullan›lmayaca¤› için hem anlams›z olacak, hem de belki zamanla ortadan kalkacakt›r. Ayn› zamanda hepsini birden gelifltirmek de tahmin edilemeyecek kadar küçük olas›l›klar›n biraraya gelmesini gerektirmektedir.349

Prof. Demirsoy'un "tahmin edilemeyecek kadar küçük olas›l›klar" sözüyle ifade etti¤i gerçek, asl›nda "imkans›zl›k"t›r. Gözün rastlant›lar›n bir ürünü olmas›, aç›kça imkans›zd›r. Darwin de bu gerçek karfl›s›nda büyük bir s›k›nt› çekmifl ve hatta bu nedenle bir mektubunda, "Gözleri düflünmek ço¤u zaman beni teorimden so¤uttu." itiraf›nda bulunmufltur.350 Darwin Türlerin Kökeni'nde gözün kompleks yarat›l›fl› karfl›s›nda ciddi bir zorluk çekmifl, tek çözüm olarak da baz› canl›lar›n daha basit, baz›lar›n›n ise daha kompleks göz yap›lar› oldu¤una at›fta bulunmufltur. Daha kompleks gözlerin, daha basit gözlerden evrimleflti¤ini iddia etmifltir. Ancak bu iddia da gerçeklere uygun de¤ildir. Paleontoloji, canl›lar›n yeryüzünde son derece kompleks yap›lar›yla ortaya ç›kt›klar›n› göstermektedir. Bilinen en eski görme sistemi, trilobit gözüdür. 530 milyon y›ll›k bu petek göz yap›s›, önceki bölümlerde de¤indi¤imiz gibi çift mercek sistemiyle çal›flan bir "optik harika"d›r. Bu durum, Darwin'in "kompleks gözler ilkel gözlerden evrimleflti" varsay›m›n› da tümüyle geçersiz k›lmaktad›r.

276


‹ndirgenemez Komplekslik

"‹lkel Göz"ün ‹ndirgenemez Yap›s› Kald› ki, Darwin'in "ilkel göz" olarak sözünü etti¤i organlar da, asla rastlant›larla aç›klanamayan kompleks ve indirgenemez bir yap›ya sahiptirler. En basit flekliyle dahi olsa, "görme"nin oluflabilmesi için, bir canl›n›n baz› hücrelerinin ›fl›¤a duyarl› hale gelmesi, bu duyarl›l›¤› elektriksel sinyallere aktaracak bir yetene¤e sahip olmas›, bu hücrelerden beyne gidecek olan özel sinir a¤›n›n oluflmas› ve beyinde de bu bilgiyi de¤erlendirecek bir "görme merkezi"nin meydana gelmesi gerekir. Tüm bunlar›n rastlant›sal olarak ve ayn› anda, ayn› canl›da olufltu¤unu öne sürmek ise ak›l d›fl›d›r. Evrimci yazar Cemal Y›ld›r›m, evrim teorisini savunmak niyetiyle kaleme ald›¤› Evrim Kuram› ve Ba¤nazl›k adl› kitab›nda bu gerçe¤i flöyle kabul eder: Görmek için çok say›da düzene¤in ifl birli¤ine ihtiyaç vard›r: Göz ve gözün iç düzeneklerinin yan› s›ra beyindeki özel merkezlerle göz aras›ndaki ba¤›nt›lardan söz edilebilir. Bu kompleks yap›laflma nas›l oluflmufltur? Biyologlara göre evrim sürecinde, gözün oluflumunda ilk ad›m, kimi ilkel canl›larda deri üzerinde ›fl›¤a duyarl› küçük bir bölümün belirmesiyle at›lm›flt›r. Ancak do¤al seleksiyonda bu kadarc›k bir oluflumun kendi bafl›na canl›ya sa¤lad›¤› avantaj ne olabilir? Öyle bir oluflumla birlikte beyinde görsel merkez ile ona ba¤l› sinir a¤›n›n da kurulmas› gerekir. Oldukça kompleks olan bu birbirine ba¤l› düzenekler kurulmad›kça "görme" dedi¤imiz olay›n ortaya ç›kmas› beklenemez. Darwin varyasyonlar›n rastgele ortaya ç›kt›¤› inanc›ndayd›. Öyle olsayd›, görmenin gerektirdi¤i o kadar çok say›da varyasyonun organizman›n de¤iflik yerlerinde ayn› zamanda oluflup uyum kurmas› gizemli bir bilmeceye dönüflmez miydi?.. Oysa görme için birbirini tamamlay›c› bir dizi de¤iflikliklere ve bunlar›n tam bir uyum ve efl güdüm için çal›flmas›na ihtiyaç vard›r… S›radan bir yumuflakça olan ibi¤in gözünde bizimkinde oldu¤u gibi retina, kornea ve selüloz dokulu lens vard›r. fiimdi evrim düzeyleri bu denli farkl› iki türde bir dizi rastlant›y› gerektiren bu yap›laflmay› salt do¤al seleksiyonla nas›l aç›klayabiliriz?.. Darwincilerin bu soruya doyurucu yan›t verip veremedikleri tart›fl›labilir...351

Sorun evrim teorisi aç›s›ndan o kadar büyüktür ki, ne kadar detaya girilirse, o kadar içinden ç›k›lmaz hale gelmektedir. Bu noktada incelenmesi gereken önemli bir "detay" da, "›fl›¤a duyarl› hale gelen hücre" hikayesidir. Acaba Darwin'in ve di¤er evrimcilerin "görme, tek bir hücrenin ›fl›¤a duyarl› hale gelmesiyle bafllam›fl olabilir" derken geçifltirdikleri bu yap›, nas›l bir tasar›ma sahiptir?

277


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Görmenin Kimyas› Michael Behe, Darwin's Black Box adl› kitab›nda, canl› hücresi yap›s›n›n ve tüm di¤er biyokimyasal sistemlerin Darwin ve ça¤dafllar› için bilinmeyen bir "kara kutu" oldu¤unu vurgular. Darwin, bu kara kutular›n çok basit yap›lara sahip olduklar›n› ve rastlant›larla oluflabileceklerini varsaym›flt›r. Oysa modern biyokimya, bu kara kutular› açm›flt›r ve canl›l›¤›n indirgenemez kompleks yap›s›n› gözler önüne sermifltir. Behe, Darwin'in gözün oluflumu hakk›ndaki yorumlar›n›n da, 19. yüzy›l›n söz konusu ilkel bilim düzeyi nedeniyle baz›lar›na "ikna edici" göründü¤ünü belirtmektedir: Darwin dünyan›n büyük bir k›sm›n› modern gözün basit bir yap›dan yavafl yavafl meydana geldi¤ine ikna etmifl görünüyordu, ama görme olay›n›n bafllama noktas›n›n nereden geldi¤ini aç›klamay› denememiflti bile. Aksine Darwin, bu basit ›fl›¤a hassas noktan›n yani gözün kökeni sorusunu bilerek göz ard› etmiflti... Bu soruyu göz ard› etmek için de mükemmel bir bahanesi vard›: Bu tamamen on dokuzuncu yüzy›l bilimini aflmaktayd›. Gözün nas›l çal›flt›¤› -yani, ›fl›k fotonlar› retinaya ilk düfltü¤ünde neler oldu¤u- o dönemde aç›klanamazd›.352

Peki Darwin'in basit bir yap› olarak görüp geçifltirdi¤i bu sistem gerçekte nas›l çal›fl›r? Gözün retina takabas›ndaki hücreler, üzerlerine gelen ›fl›k parçac›klar›n› nas›l alg›larlar? Sorunun cevab› oldukça karmafl›kt›r. Fotonlar retinadaki hücrelere çarpt›klar›nda, adeta birbiri ard›na ustaca dizilmifl domino tafllar›n› harekete geçirirler. Bu domino tafllar›n›n ilki, "11-cis-retinal" ismi verilen ve fotonlardan etkilenen bir moleküldür. Kendisine foton isabet etti¤i anda 11cis-retinal molekülü flekil de¤ifltirir. Bu flekil de¤iflikli¤i, 11-cis-retinal'e ba¤l› olan "rodopsin" adl› proteinin de fleklini de¤ifltirir. Rodopsin, bu sayede, daha önce hücre içinde yer alan ama fleklinin uyumsuzlu¤u nedeniyle etkileflim içine giremedi¤i "transdusin" adl› bir baflka proteinle birleflebilecek hale gelir. Transdusin, rodopsinle tepkimeye girmeden önce GDP isimli bir baflka moleküle ba¤l›d›r. Rodopsin'e ba¤land›¤› anda, GDP'den ayr›l›r ve GTP isimli yeni bir moleküle ba¤lan›r. Art›k 2 protein (rodopsin ve transdusin) ve 1 kimyasal molekül (GTP) birbirine ba¤lanm›fl durumdad›r. Bu yeni yap›n›n tümüne "GTP-transdusinrodopsin" ismi verilir. Ancak daha ifllem yeni bafllam›flt›r. GTP-transdusinrodopsin adl› ye-

278


‹ndirgenemez Komplekslik

ni birleflim, hücrenin içinde önceden beri var olan "fosfodiesteraz" adl› bir baflka proteinle ba¤lanmaya uygun bir yap›dad›r. Bu ba¤lanma zaman geçirilmeden hemen yap›l›r. Bu ba¤lanman›n sonucunda ise fosfodiesteraz proteini, yine daha önceden hücre içinde var olan cGMP isimli bir molekülü parçalama özelli¤i kazan›r. Bu ifllem birkaç tane de¤il, milyonlarca protein taraf›ndan gerçeklefltirildi¤i için, hücrenin içindeki cGMP oran› h›zla düfler. Peki tüm bunlar›n görmeyle ilgisi nedir? Bu sorunun cevab›n› bulmak için, bu ilginç kimyasal reaksiyon zincirinin son aflamas›na bakal›m. Hücrenin içindeki cGMP yo¤unlu¤unun düflmesi, hücrenin içindeki "iyon kanallar›"n› etkileyecektir. ‹yon kanallar› dedi¤imiz fley, hücre içindeki sodyum iyonlar›n›n say›s›n› düzenleyen proteinlerdir. Normalde cGMP molekülleri, hücreye d›flar›dan sodyum iyonlar› tafl›makta, bir baflka molekül de fazla iyonlar› d›flar› atmakta ve böylece denge sa¤lanmaktad›r. Ancak cGMP moleküllerinin say›s› azal›nca, hücredeki sodyum iyonlar›n›n da say›s› azal›r. Bu say› azalmas›, hücre içinde elektriksel bir dengesizlik meydana getirir. Bu elektriksel dengesizlik, hücreye ba¤l› olan sinir hücrelerini etkiler ve bizim "elektrik uyar›s›" dedi¤imiz fley oluflur. Sinirler bunlar› beyne aktar›r ve orada da "görme" dedi¤imiz ifllem yaflan›r.353 K›sacas› tek bir foton, retinadaki hücrelerin tek birisine çarpm›fl ve birbirini izleyen zincirleme reaksiyonlar sayesinde hücrenin bir elektrik uyar›s› üretmesini sa¤lam›flt›r. Bu uyar›, fotonun enerjisine göre de¤iflir, böylece bizim "güçlü ›fl›k", "zay›f ›fl›k" dedi¤imiz kavramlar oluflur. ‹flin en ilginç yanlar›ndan birisi, üstte anlatt›¤›m›z tüm bu karmafl›k reaksiyonlar›n, saniyenin en fazla binde biri kadarl›k k›sa bir sürede olup bitmesidir. Daha da ilginç olan bir nokta, bu zincirleme reaksiyon tamamland›¤› anda, hücre içindeki özel baz› proteinlerin, 11-cis-retinal, rodopsin, transdusin gibi unsurlar› tekrar eski hallerine döndürmüfl olmas›d›r. Çünkü göze her an yeni fotonlar çarpmaktad›r ve hücredeki zincirleme sistem, bu fotonlar›n her birini yeniden alg›lamal›d›r. Burada k›saca özetledi¤imiz bu görme iflleminin asl›nda çok daha kompleks detaylar› vard›r. Ancak bu özet bile, ne kadar muhteflem bir sistemle karfl› karfl›ya oldu¤umuzu göstermeye yeter. Gözün içinde öylesine kompleks, öylesine iyi hesaplanm›fl bir sistem vard›r ki, bu sistemin rastlant›larla ortaya ç›kabilece¤ini iddia etmek, aç›kça ak›l d›fl›d›r. Sistem, tümüyle indirgenemez kompleks bir yap›ya sahiptir. E¤er birbirleri ile zincir-

279


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

leme reaksiyona giren çok say›da moleküler parçan›n tek biri eksik olsa, ya da uygun yap›ya sahip olmasa, sistem hiçbir flekilde ifllev görmeyecektir. Bu sistemin Darwinizm'in canl›l›¤a getirdi¤i "tesadüf" aç›klamas›na büyük bir darbe indirdi¤i aç›kt›r. Michael Behe, gözün kimyas› ve evrim teorisi hakk›nda flu yorumu yapmaktad›r: Darwin'in 19. yüzy›lda aç›klayamad›¤› görme olay› ve gözün anatomik yap›s›, gerçekten de hiçbir evrimci mant›kla aç›klanamaz. Evrim teorisinin öne sürdü¤ü aç›klamalar o kadar basittir ki, gözde yaflanan ve ka¤›da dökülmesi bile zor olan inan›lmaz derecedeki kompleks ifllemleri asla aç›klayamaz.354

Gözün indirgenemez kompleks yap›s›, bir yandan Darwinist teoriyi Darwin'in deyimiyle "kesinlikle y›karken", bir yandan da canl›l›¤› üstün ak›l ve kudret sahibi Allah'›n yaratt›¤›n› göstermektedir.

Istakoz Gözü Canl›lar dünyas›nda birbirinden çok farkl› göz tipleri vard›r. Biz genellikle omurgal›lara has olan ve az önce detaylar›n› inceledi¤imiz "kamera tipi göz" yap›s›n› biliriz. Bu yap› ›fl›¤›n k›r›lmas› prensibiyle çal›fl›r. D›flar›dan gelen ›fl›k, gözün ön k›sm›ndaki mercekten k›r›larak geçer ve bu sayede gözün arka k›sm›nda odaklan›r. Ancak baz› canl›lar›n gözlerinin yarat›l›fl›, çok daha farkl› sistemlerle ifller. Bunlardan biri, ›stakozun gözünde vard›r. Istakoz gözü, "k›r›lma" de¤il, "yans›ma" prensibiyle çal›fl›r. Istakoz gözünün ilk dikkat çeken özelli¤i, yüzeyinin çok say›da kareden oluflmas›d›r. Bu kareler, yan sayfadaki resimde görüldü¤ü gibi, son derece düzgündür. Amerikal› biyolog Hartline, Science dergisindeki bir makalesinde flöyle der: Istakoz bugüne kadar gördü¤üm en dikdörtgene benzemez canl›d›r. Ama mikroskop alt›nda, ›stakozun gözü kusursuz bir grafik ka¤›d›na benzemektedir.355

Istakoz gözü üzerindeki bu düzgün kareler, asl›nda birer kare prizman›n ön yüzeyidir. Bu yap›, ar›lar›n peteklerine benzetilebilir. Bir pete¤i gördü¤ünüzde önce sadece alt›gen bir yüzeyle karfl›lafl›rs›n›z. Ancak bu alt›gen yüzeyler, asl›nda içeri do¤ru derinli¤i olan alt›gen prizmalar›n yüzeyleridir. Istakoz gözünün fark›, fleklin alt›gen de¤il, kare olufludur. ‹flin daha da ilginç yan› ise, ›stakoz gözündeki bu kare prizmalar›n

280


Istakozun düzgün kare yüzeylerden oluflan bir gözü vard›r. Bu düzgün kareler, asl›nda birer kare prizman›n ön yüzeyidir. Istakoz gözündeki bu kare prizmalar›n her birinin iç yüzeyi "ayna" yap›s›ndad›r. Bu ayna benzeri yüzeyler ›fl›¤› kuvvetli biçimde yans›t›r. Bu ayna yüzeylerden yans›yan ›fl›k, daha arka taraftaki retina üzerinde kusursuz bir biçimde odaklan›r. Gözün içindeki bu prizmalar öyle bir aç›yla yerlefltirilmifltir ki, hepsi ›fl›¤› hatas›z bir biçimde tek bir noktaya yans›t›r.

her birinin iç yüzeyinin "ayna" yap›s›nda olmas›d›r. Bu ayna benzeri yüzeyler ›fl›¤› kuvvetli biçimde yans›t›r. Bu tasar›m›n en önemli noktas› ise, bu ayna yüzeylerden yans›yan ›fl›¤›n, daha arka taraftaki retina üzerine kusursuz bir biçimde odaklanmas›d›r. Gözün içindeki bu prizmalar öyle bir aç›yla yerlefltirilmifltir ki, hepsi ›fl›¤› hatas›z bir biçimde tek bir noktaya yans›t›r. Buradaki yarat›l›fl›n ne denli ola¤anüstü oldu¤u aç›kça ortadad›r. Hepsi kusursuz birer kare prizma olan hücrelerin içi, ayna özelli¤i gösteren bir doku ile kapl›d›r. Dahas› bu hücrelerin her biri, ›fl›¤› ayn› noktaya

281


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

yans›tmak üzere çok ince bir geometrik hesapla yerlerine yerlefltirilmifltir. Istakoz gözünün bu yap›s›n› ilk kez detayl› olarak inceleyen bilim adam›, ‹ngiltere Sussex Üniversitesi'nden araflt›rmac› Michael Land'dir. Land, bu göz yap›s›n›n son derece flafl›rt›c› ve hayranl›k uyand›r›c› bir yarat›l›fla sahip oldu¤unu belirtmifltir.356 Istakoz gözündeki bu yarat›l›fl›n evrim teorisi ad›na çok büyük bir sorun oluflturdu¤u ise aç›kt›r. Öncelikle, göz, "indirgenemez komplekslik" özelli¤ine sahiptir. E¤er bu gözün ön k›sm›ndaki kare hücreler olmasa, ya da bu hücrelerin yans›tma özelli¤i olmasa veya arkadaki retina tabakas› bulunmasa, göz hiçbir flekilde ifllev görmeyecektir. Dolay›s›yla ›stakoz gözünün "kademe kademe" olufltu¤u ileri sürülemez. Bu denli mükemmel bir yap›n›n bir anda tesadüfen olufltu¤unu öne sürmek ise, tümüyle ak›l d›fl›d›r. Aç›kt›r ki, Allah, ›stakozun gözünü bu mükemmel sistemiyle birlikte yaratm›flt›r. Istakoz gözünün evrim iddias›n› geçersiz k›lan baflka özellikleri de vard›r. Bu gözün hangi canl›larda bulundu¤unu inceledi¤imizde, çok ilginç bir tablo ile karfl›lafl›r›z. Istakoz örne¤i üzerinde inceledi¤imiz "yans›tma tipi göz yap›s›", sadece "kabuklular s›n›f›" olarak bilinen deniz canl›lar›n›n "uzun ön ayakl›lar" olarak bilinen ailesinde bulunur. Bu ailede ›stakozlar ve karidesler vard›r. Kabuklular s›n›f›n›n di¤er üyelerinde ise, "yans›tma tipi göz yap›s›"ndan tümüyle farkl› bir prensiple çal›flan "k›r›lma tipi göz yap›s›"na rastlan›r. Bu göz yap›s›nda gözün içinde yüzlerce küçük petek vard›r. Ama petekler ›stakoz gözündeki gibi kare de¤il, alt›gen ya da yuvarlakt›r. Daha da önemlisi, bu peteklerin içinde ›fl›¤› yans›tan de¤il, k›ran merceklerin bulunmas›d›r. Mercekler ›fl›¤› k›rarak arkadaki retina tabakas› üzerinde odaklar. Kabuklular s›n›f›ndaki türlerin çok büyük bölümünde, söz konusu "k›r›lma tipi" mercekli göz yap›s› vard›r. Kabuklular›n sadece iki türü, ›stakoz ve karideste ise, az önce inceledi¤imiz "yans›tma tipi" aynal› göz vard›r. Oysa evrimcilerin kabulüne göre, kabuklular s›n›f›na dahil edilen tüm canl›lar›n ortak bir atadan evrimleflmifl olmalar› gerekir. E¤er bu iddiay› kabul edecek olursak, "yans›tma tipi" aynal› göz yap›s›n›n da "k›r›lma tipi" mercekli göz yap›s›ndan evrimleflti¤ini kabul etmek durumunda kal›r›z. Ancak böyle bir dönüflüm imkans›zd›r. Çünkü her iki göz yap›s› da kendi sistemleri içinde mükemmel çal›flmaktad›r ve hiçbir "ara" aflama ifle

282


‹ndirgenemez Komplekslik

yaramayacakt›r. Kabuklu bir canl›n›n gözlerindeki merce¤in yavafl yavafl yok olmas› ve eskiden merce¤in bulundu¤u yerde aynal› yüzeylerin oluflmas›, canl›y› henüz ilk aflamada görme yetene¤inden yoksun b›rakacak ve dolas›yla do¤al seleksiyon mekanizmas›nda elenmesine neden olacakt›r. Aç›kt›r ki, her iki göz yap›s› iki ayr› plan üzerine tasarlanm›fl ve ayr› ayr› yarat›lm›flt›r. Bu gözlerde öylesine kusursuz bir geometrik düzen vard›r ki, bunlar›n tesadüfen var oldu¤unu düflünmek büyük bir saçmal›kt›r.

Kulaktaki Tasar›m Canl›lardaki indirgenemez kompleks organlar›n bir di¤er ilginç örne¤i ise, duyma organlar›m›z olan kulaklar›m›zd›r. Duyma ifllemi, bilindi¤i gibi havada yay›lan titreflimlerle bafllar. Bu titreflimler kulak kepçesinde güçlendirilir. Araflt›rmalar, kulak kepçesinin konka ad› verilen k›sm›n›n bir tür megafon görevi yapt›¤›n› ve ses dalgalar›n› d›fl kulak yolunda yo¤unlaflt›rd›¤›n› göstermektedir. Bu flekilde ses dalgalar›n›n fliddeti artar. Böylece güçlendirilen ses, d›fl kulak yoluna girer. D›fl kulak yolu, kula¤›n kepçeden, zara kadar olan k›sm›d›r. Yaklafl›k üç buçuk santimetre uzunlu¤undaki d›fl kulak yolunun ilginç bir özelli¤i, düzenli olarak salg›-

283


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

lanan kulak s›v›s›d›r. Bu s›v›, bakterileri ve böcekleri kulaktan uzak tutan antiseptik bir içeri¤e sahiptir. D›fl kulak yolunun yüzeyindeki hücreler ise, d›fl yöne do¤ru bir spiral oluflturacak flekilde dizilmifltir. Bu sayede kulak s›v›s› hep kulaktan d›flar› do¤ru akar. D›fl kulak yolundan bu flekilde geçen ses titreflimleri, kulak zar›na var›r. Kulak zar› öylesine hassast›r ki, molekül boyutundaki titreflimleri bile alg›lar. Kulak zar›n›n bu hassasiyeti sayesinde, gürültüsüz bir ortamda, sizden metrelerce uzakta f›s›ldayan bir insan› kolayl›kla duyabilirsiniz. Ya da iki parma¤›n›z› birbirine yavaflça sürterek elde etti¤iniz titreflimi iflitebilirsiniz. Zar›n bir di¤er ola¤anüstü özelli¤i ise, bir titreflim ald›ktan sonra, hemen tekrar normal durumuna dönmesidir. Yap›lan hesaplamalar, kulak zar›n›n, en hassas oldu¤u ses titreflimlerini bile ald›ktan sonra, saniyenin binde dördü kadar bir zaman sonra tekrar hareketsiz hale geçti¤ini göstermifltir. E¤er zar bu denli h›zl› bir biçimde hareketsiz hale dönmeseydi, duydu¤umuz her ses kula¤›m›z›n içinde yank› yapard›. Kulak zar›, kendisine ulaflan titreflimleri güçlendirerek orta kulak bölgesine aktar›r. Burada birbiri ile çok hassas bir dengede temas eden üç küçük kemik vard›r. Örs, çekiç ve üzengi olarak bilinen bu üç kemik, zardan kendilerine ulaflan titreflimleri yükseltirler. Ancak orta kula¤›n bir de afl›r› derecede yüksek sesleri afla¤› indirmek gibi bir tür "tampon" özelli¤i de vard›r. Bu özellik, örs, çekiç ve üzengi kemiklerini kontrol eden, vücudun en küçük boyuttaki iki kas› taraf›ndan sa¤lan›r. Bu kaslar, afl›r› derecede yüksek seslerin iç kula¤a geçirilmeden önce hafifletilmesini sa¤lar. Bu sayede bizim için flok yaratacak derecede yüksek sesleri daha alçak düzeylerde duyar›z. Bu kaslar bizim kontrolümüz d›fl›nda, otomatik olarak devreye girerler. Öyle ki, biz uyurken yan› bafl›m›zda yüksek sesli bir gürültü meydana geldi¤inde bile, bu kaslar hemen kas›l›r ve iç kula¤a giden titreflimin fliddetini düflürür. Bu denli kusursuz bir tasar›ma sahip olan orta kula¤›n önemli bir dengeyi korumaya ihtiyac› vard›r. Bu denge, orta kulaktaki hava bas›nc› ile, kulak zar›n›n öteki taraf›ndaki, yani atmosferdeki hava bas›nc›n›n eflit olmas› zorunlulu¤udur. Ancak bu denge de düflünülmüfl ve orta kulak ile d›fl dünya aras›nda hava al›fl verifli sa¤layan bir "havaland›rma kanal›" var edilmifltir. Bu kanal, orta kulaktan a¤z›m›za kadar uzanan içi bofl bir boru olan östaki borusudur.

284


‹ndirgenemez Komplekslik

‹ç Kulak Dikkat edilirse buraya kadar incelediklerimizin tümü, d›fl ve orta kulakta meydana gelen titreflimlerden ibarettir. Titreflimler sürekli iletilmektedir, ama ortada hala mekanik bir hareketten baflka bir fley yoktur. Yani ses yoktur. Bu mekanik hareketlerin sese dönüfltürülmeye bafllamas›, iç kulak ad› verilen bölgede olur. ‹ç kulakta, içi s›v›yla kapl› olan spiral bir organ yer al›r. Bu organ› sahip oldu¤u flekil nedeniyle "salyangoz" olarak adland›r›l›r. Orta kula¤›n en son parças› olan üzengi kemi¤i, salyangozun bafllang›c›ndaki bir zara ba¤l›d›r. Orta kulaktaki mekanik titreflimler, bu ba¤lant›yla iç kula¤›n s›v›s›na aktar›lm›fl olur. ‹ç kulaktaki s›v›ya ulaflan titretiflimler, bu s›v›n›n içinde dalgalanmalar oluflturur. Salyangozun iç duvarlar›nda ise, bu s›v›n›n dalgalanmalar›ndan etkilenen küçük tüycükler vard›r. Bu tüycükler, s›v›daki dalgalanmalara göre belli belirsiz flekilde hareketlenir. E¤er güçlü bir ses gelirse,

Denge siniri

Utrikulus Sakkulus Ortak ayak

Timpanik kanal

Ön yar›m daire kanal›

Orta kanal Vestibüler kanal

Yan yar›m daire kanal›

Koklea Ampulla

Arka yar›m daire kanal›

Oval Pencere

Koklea siniri

‹ç kula¤›n kompleks yap›s›. Bu kompleks kemik yap›s› içinde, hem vücudumuzun dengesini sa¤layan denge sistemi hem de titreflimleri sese dönüfltüren son derece hassas bir iflitme sistemi bulunmaktad›r.

285


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

‹ç kulaktaki salyangoz adl› organ›n iç yüzeyini kaplayan tüycükler. Bu tüycükler, d›flar›dan gelen titreflimlerin iç kulak s›v›s› içinde oluflturdu¤u dalgalanmaya göre sal›n›rlar. Böylece tüycüklerin ba¤l› olduklar› hücrelerin elektrik dengesi de¤iflir ve bizim "ses" olarak alg›lad›¤›m›z sinyaller oluflur.

daha fazla say›daki tüycük, daha güçlü bir biçimde e¤ilir. D›fl dünyadaki her ayr› ses frekans›, bu tüycükler üzerinde ayr› etkileflimler oluflturmaktad›r. Peki ama bu tüycüklerin hareketinin anlam› nedir? Bir klasik müzik konseri dinlememizle, arkadafl›m›z›n sesini tan›mam›zla, araba gürültüsünü duymam›zla ve milyonlarca farkl› sesi ay›rt etmemizle, iç kulak salyangozundaki tüycüklerin hareketinin ne gibi bir iliflkisi vard›r? Cevap çok ilginçtir ve kulaktaki tasar›m›n kompleksli¤ini bizlere bir kez daha gösterir. Bu tüycükler, asl›nda salyangozun iç duvar›n› çevreleyen yaklafl›k 16 bin ayr› hücrenin tepesinde yer alan birer mekanizmad›r. Tüycükler bir titreflim alg›lad›klar›nda, ayn› domino tafllar› gibi birbirlerini iterek hareket ederler. ‹flte bu hareket, tüycüklerin alt›ndaki hücrelerin kap›lar›n› açar. Bu sayede hücrelere iyon girifli olur. Tüycükler ters yöne yatt›klar›nda ise hücre kap›lar› bu kez kapan›r. Bu sürekli hareket, hücre-

286


‹ndirgenemez Komplekslik

lerin kimyasal dengelerini de sürekli de¤ifltirir ve elektrik uyar›lar› üretmelerini sa¤lar. Bu elektrik uyar›lar›, sinirler arac›l›¤›yla beyne iletilir ve beyin de bunlar› yorumlayarak ses haline getirir. Bilim bu sistemin teknik detaylar›n› tam olarak çözememifltir. ‹ç kulaktaki hücreler, söz konusu elektrik sinyallerini üretirken, d›fl dünyadan gelen dalgalar›n frekanslar›n›, kuvvetlerini ve ritimlerini de yans›tmay› baflar›rlar. Bu öylesine kompleks bir ifllemdir ki, bilim bugüne dek, frekans ayr›flt›rma iflleminin iç kulakta m›, yoksa beyinde mi yap›ld›¤›n› dahi saptayamam›flt›r. Bu arada iç kulak hücrelerindeki tüycüklerin hareketi de üzerinde durulmas› gereken ilginç bir noktad›r. Az önce tüycüklerin domino tafllar› gibi birbirlerini iterek sal›nd›klar›n› söylemifltik. Ancak gerçekte bir tüycü¤ün yapt›¤› hareket, ço¤u zaman çok küçük bir harekettir. Yap›lan araflt›rmalar, tüycü¤ün bir atomun yar›çap› kadar bile hareket etmesinin hücredeki reaksiyonun bafllamas› için yeterli olabildi¤ini göstermifltir. Bu konuyu inceleyen uzmanlar tüycü¤ün bu hassasl›¤›n› tarif etmek için ilginç bir örnek verirler. Buna göre, tüycü¤ün ünlü Eyfel Kulesi boyutlar›nda oldu¤unu düflünürsek, ona ba¤l› hücredeki etki, bu kulenin tepesinin sadece üç santimetre oynamas› durumunda bile bafllayabilmektedir.357 Tüycüklerin bir saniyede ne kadar sal›nd›klar› sorusunun cevab› da çok ilginçtir. Bu, sesin frekans›na göre de¤iflir. Frekans yükseldikçe, tüycüklerin sal›n›m say›s› inan›lmaz rakamlara ulafl›r. Örne¤in 20 bin frekansta bir ses duydu¤umuzda, tüycükler de saniyede 20 bin kez sal›nm›fl olurlar. Buraya dek inceledi¤imiz tüm bilgiler, bizlere iflitme organ›m›z olan kulaklar›n ola¤anüstü bir yarat›l›fla sahip oldu¤unu göstermektedir. Ve dikkat edilirse, bu tamamen "indirgenemez kompleks" bir yap›d›r. Çünkü duyman›n gerçekleflebilmesi için, birbirinden ba¤›ms›z çok say›da parçan›n eksiksiz ve kusursuz olarak var olmas› gerekmektedir. Bunlardan biri, örne¤in orta kulaktaki "çekiç" kemi¤i ç›kar›ls›n, ya da yap›s› bozulsun, art›k o insan hiçbir fley duyamaz. Kula¤›n›z›n duymas› için; d›fl kulak zar›, örs, çekiç ve üzengi kemikleri, iç kulak zar›, salganyoz, salyangoz s›v›s›, alg›lay›c› hücreler, bu hücrelerin titreflimi alg›lamalar›n› sa¤layan tüycükler, hücrelerden beyne giden sinir a¤› ve beyindeki duyma merkezi gibi farkl› elemanlar›n her birinin eksiksiz olarak var olmas› gerekir. Sistem "aflama aflama" geliflemez, çünkü ara aflamalar›n hiçbiri herhangi bir ifle yaramayacakt›r.

287


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Evrimcilerin Kula¤›n Kökeni Hakk›ndaki Yan›lg›lar› Kulaktaki indirgenemez kompleks sistemin kökeni, evrimciler taraf›ndan asla aç›klanamayan bir konudur. Evrimcilerin bu konuda çok nadiren öne sürdükleri "teori"lere bakt›¤›m›zda, flafl›rt›c› derecede basit ve yüzeysel mant›klarla karfl›lafl›r›z. Örne¤in Alman biyolog Hoimar Von Ditfurth'un Im Anfang War Der Wasserstoff adl› kitab›n› Türkçe'ye çeviren ve medyadaki yaz›lar›yla "evrim uzman›" statüsü edinen Veysel Atayman adl› yazar, kula¤›n kökeni hakk›ndaki "bilimsel" teorisini ve sözde delilini flöyle özetlemektedir: ‹flitme organ›m›z kula¤›m›z da, derimiz dedi¤imiz, endoderm ve egzoderm tabakalar›n›n evrimi sonucunda olufltu. Hala bas sesleri karn›m›z›n derisinde hissetmemiz bir kan›t!358

Yani evrimci yazar Atayman, kula¤›n, vücudumuzun di¤er bölgelerindeki standart deri tabakalar›ndan evrimleflti¤ini düflünmekte, bas sesleri derimizde hissetmemizi de bu düflüncesine kan›t olarak görmektedir. Önce Atayman'›n "teorisini', sonra da sözde "kan›t›n›" ele alal›m. Kula¤›n onlarca farkl› parçadan oluflan kompleks yap›s›n› az önce inceledik. Bu yap›n›n "deri tabakalar›n›n evrimi" ile ortaya ç›kt›¤›n› öne sürmek, tek kelimeyle hayal kurmakt›r. Hangi mutasyon-do¤al seleksiyon süreci böyle bir evrimi sa¤layacakt›r? Önce kula¤›n hangi parças› oluflacakt›r? Bu tesadüf ürünü parça, hiçbir ifllevi olmad›¤› halde nas›l do¤al seleksiyon vas›tas›yla seçilecektir? Rastlant›lar, kula¤›n içindeki hassas mekanik dengeleri, kulak zar›n›, örs, çekiç ve üzengi kemiklerini, bunlar› kontrol eden kaslar›, iç kula¤›, salyongozu, içindeki s›v›y›, tüycükleri, harekete duyarl› hücreleri, bunlar›n sinir ba¤lant›lar›n› vs. nas›l oluflturacakt›r? Bu sorular›n hiçbir cevab› yoktur. Gerçekte tüm bu kompleks yap›n›n "rastlant›" oldu¤unu öne sürmek, "insan akl›na yönelik bir sald›r›"d›r. Ancak Michael Denton'›n ifadesiyle, "bir Darwinist, bu düflünceyi en ufak bir flüphe belirtisi bile göstermeden kabul eder!"359 Evrimciler gerçekte do¤al seleksiyon-mutasyon mekanizmalar›n›n da ötesinde, en kompleks yarat›l›fla sahip sistemleri tesadüflerle oluflturan "sihirli de¤nek"lere inanmaktad›rlar. Atayman'›n bu hayali teorisine verdi¤i "kan›t" ise daha da ilginçtir. "Bas sesleri derimizde hissetmemiz kan›t" demektedir. Ses dedi¤imiz kavram, gerçekte havada yay›lan birtak›m titreflimlerdir. Titreflim fiziksel bir etki oldu¤una göre, elbette dokunma duyumuz taraf›ndan da alg›lanabi-

288


‹ndirgenemez Komplekslik

lir. Dolay›s›yla yüksek ve bas bir sesi fiziksel olarak hissetmemiz, son derece normaldir. Dahas›, bu sesler cisimleri de fiziksel olarak etkiler. Çok güçlü kolonlar›n kullan›ld›¤› bir odada pencere camlar›n›n k›r›lmas› bunun bir örne¤idir. ‹lginç olan, evrimci yazar Atayman'›n bunlar› "kula¤›n evrimi"ne bir delil sanmas›d›r. Atayman, "kulak ses titreflimini alg›lar, derimiz de bu titreflimden etkilenir, demek ki kulak deriden evrimleflmifltir" diye mant›k yürütmektedir. E¤er Atayman'›n mant›¤› ile düflünülürse "kulak ses titreflimini alg›lar, pencere cam› da bu titreflimden etkilenir, demek ki kulak pencere cam›ndan evrimleflmifltir" de denebilir. Akl›n s›n›rlar›n›n bir kez d›fl›na ç›kt›ktan sonra, öne sürülemeyecek "teori" yoktur. Evrimcilerin kula¤›n kökeni ile ilgili olarak ortaya att›klar› di¤er senaryolar da, flafl›lacak derecede tutars›zd›r. Evrimciler, insan dahil, bütün memeli canl›lar›n sürüngenlerden evrimleflti¤i iddias›ndad›r. Ancak sürüngenlerin kulak yap›lar› ile memelilerin kulak yap›lar› daha önce de belirtti¤imiz gibi çok farkl›d›r. Bütün memeli canl›lar, az önce anlatt›¤›m›z ve üç kemikten oluflan orta kulak yap›s›na sahiptirler. Oysa bütün sürüngenlerin orta kulaklar›nda sadece tek bir kemik vard›r. Evrimciler bu durum karfl›s›nda, sürüngenlerin çenesinde yer alan dört ayr› kemi¤in, tesadüfen yer de¤ifltirip orta kula¤a "göç etti¤ini" ve yine tesadüfen tam gereken flekli al›p örs ve üzengi kemiklerine dönüfltü¤ünü iddia ederler. Ayn��� senaryoya göre sürüngenlerin orta kula¤›nda var olan tek kemik de flekil de¤ifltirerek çekiç kemi¤ine dönüflmüfl ve orta kulaktaki üç kemik aras›ndaki son derece hassas denge tesadüfen kuruluvermifltir.360 Hiçbir bilimsel bulguya, örne¤in fosil kayd›na dayanmayan bu hayali iddia, kendi içinde de son derece çeliflkilidir. Buradaki en önemli nokta, böyle hayali bir dönüflümün bir canl›y› sa¤›r b›rakacak olmas›d›r. Elbette çene kemikleri, yavafl yavafl orta kula¤›n›n içine girmeye bafllayan bir canl› duymaya devam edemez. Bu tür bir canl› da, evrimcilerin kendi kabullerine göre, di¤er canl›lar aras›nda dezavantajl› hale gelip elenecektir. Öte yandan, çene kemikleri kulaklar›na do¤ru hareket eden bir canl›n›n, çenesi de sakat hale gelecektir. Böyle bir canl›n›n çi¤neme yetene¤i de çok zay›flayacak, hatta tümüyle yok olacakt›r. Bu da yine canl›n›n dezavantajl› hale gelip elenmesi ile sonuçlanacakt›r. K›sacas› kulaklar›n yap›s›n›n ve kökeninin incelenmesi ile ortaya ç›kan sonuçlar, evrimci varsay›mlar› aç›kça geçersiz k›lmaktad›r. Evrimci bir kaynak olan The Grolier Encyclopedia, bu durum karfl›s›nda "kulaklar›n

289


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

kökeni konusu tam bir belirsizlik içindedir" itiraf›n› yapar.361 Belirsizlik, evrim ad›nad›r. Gerçekte kulaktaki sistemi sa¤duyu ile inceleyen herkes, bunun Allah'›n üstün yarat›fl›n›n bir ürünü oldu¤unu kolayl›kla görebilir.

Rheobatrachus silus'un Üreme Yöntemi ‹ndirgenemez komplekslik, sadece canl›l›¤›n biyokimyasal düzeyinde ya da kompleks organlarda gördü¤ümüz bir özellik de¤ildir. Canl›lar›n sahip olduklar› daha pek çok biyolojik sistem, indirgenemezlik özelli¤ine sahiptir ve dolay›s›yla evrim teorisini geçersiz k›lar. Avustralya'da yaflayan Rheobatrachus silus türü kurba¤alar›n kulland›¤› ola¤anüstü üreme yöntemi, bunun bir örne¤idir. Bu türün diflileri, döllendikten sonra yumurtalar›n› korumak için çok ilginç bir yöntem kullan›rlar: Kendi yumurtalar›n› yutarlar. Yumurtalardan ç›kan tetarlar (kurba¤a yavrular›) midede kald›klar› 6 hafta boyunca sürekli geliflir. Peki nas›l olup da tetarlar uzun zaman sindirilmeden midede kalabilmektedir? Bunun için kusursuz bir sistem yarat›lm›flt›r. Öncelikle anne kurba¤alar, bu 6 haftal›k üreme mevsiminde yemeyi, içmeyi keser. Bu sayede mideleri sadece yavrulara tahsis edilmifl olur. Ancak bir di¤er tehlike, midenin düzenli olarak salg›lad›¤› hidroklorik asit ve pepsindir. Bu salg›lar›n normal flartlarda yavrular› çok k›sa sürede parçalay›p öldürmesi gerekir. Ancak buna karfl› çok özel bir önlem al›nm›flt›r. Anne karn›ndaki bu s›v›lar, önce yumurta kapsüllerinden, daha sonra da tetarlardan salg›lanan "prostaglandin E2" adl› salg›yla etkisiz hale getirilir. Böylece yavrular, bir asit havuzu içinde yüzmelerine ra¤men güvenli bir biçimde büyürler. Peki ama bu tetarlar annelerinin midesinde neyle beslenir? Bu soruna karfl› da özel bir çözüm yarat›lm›flt›r. Bu türe ait yumurtalar, di¤er kurba¤a türlerinin yumurtalar›na göre oldukça büyüktür. Bunun nedeni ise, yumurtalar›n içine, yavruyu beslemek için protein yönünden çok zengin bir yumurta sar›s› tabakas› yerlefltirilmifl olmas›d›r. Bu yumurta sar›s›, yavrular› 6 hafta boyunca beslemek için yeterlidir. Do¤um an› da kusursuzca yarat›lm›flt›r. Yavrular mideden ç›k›p d›fl dünyaya ad›m atarken, annenin yemek borusu, do¤um s›ras›ndaki geniflleme gibi genifller. Yavrular d›flar› ç›kt›ktan sonra ise anne yemek yemeye bafllar ve mide eski haline döner.362

290


‹ndirgenemez Komplekslik

Rheobatrachus silus türü kurba¤alar›n bu ola¤anüstü üreme yöntemi, evrim teorisini çok aç›k bir biçimde geçersiz k›lmaktad›r. Çünkü bu üreme sistemi, tamamen "indirgenemez komplekslik" özelli¤ine sahiptir. Sistemin baflar›l› olabilmesi ve dolay›s›yla kurba¤an›n üreyebilmesi için, bütün aflamalar›n eksiksiz olmas› flartt›r. Annenin yumurtalar› yutacak ve 6 hafta boyunca da baflka hiçbir fley yemeyecek bir içgüdüye sahip olmas› zorunludur. Yumurtalar da, mide asitlerini etkisiz hale getiren s›v›y› salg›lamal›d›r. Öte yandan, yumurtalara yavrular›n 6 hafta boyunca beslenmesini sa¤layacak büyük bir yumurta sar›s› tabakas› eklenmesi ya da do¤um an›nda annenin yemek borusunun genifllemesi de flartt›r. BunlaBu kurbaa¤a türünün diflileri, r›n hepsi ayn› anda gerçekleflmezse, ürekuluçka dönemi boyunca yavrume gerçekleflmeyecek ve kurba¤an›n solar›n› midelerinde saklar ve soyu tükenecektir. nunda onlar› a¤›zlar›nda dünyaya getirirler. Ancak bu ifllem Dolay›s›yla bu sistem evrim teorisiiçin, yumurtalar›n yap›s›n›n nin iddia etti¤i gibi aflama aflama ortaya ayarlanmas›, mide asitlerinin etç›km›fl olamaz. Dünya üzerindeki ilk Rhekisiz hale getirilmesi, annenin haftalarca beslenmeden yaflayaobatrachus silus türü kurba¤a, bu kusursuz bilmesi gibi pek çok farkl› ayarsisteme sahip olarak var olmufltur. Bir laman›n ayn› anda ve hatas›z baflka deyiflle, yarat›lm›flt›r. olarak devreye girmesi gerekir.

Sonuç Bu bölümde indirgenemez komplekslik kavram›n› sadece birkaç örnek üzerinde inceledik. Gerçekte canl›lar›n ço¤u organ ve sistemi bu özelli¤e sahiptir. Özellikle biyokimyasal düzeydeki sistemler, çok say›da ba¤›ms›z parçan›n uyum içinde çal›flmas›yla ifllev görür ve hiçbir biçimde daha basite indirgenemez. Bu gerçek, canl›l›ktaki üstün özellikleri tesadüfi süreçlerle aç›klamaya çal›flan Darwinizm'i geçersiz k›lmaktad›r. Darwin, "e¤er birbirini takip eden çok say›da küçük de¤ifliklikle kompleks bir organ›n oluflmas›n›n imkans›z oldu¤u gösterilse, teorim kesinlikle y›k›lm›fl olacakt›r" demifltir. Modern biyoloji ise, bu imkans›zl›¤› say›s›z örnekte ortaya ç›karmakta ve Darwinizm'i "kesinlikle" y›kmaktad›r.

291


EVR‹M TEOR‹S‹

VE ENTROP‹ YASASI

F

izi¤in en temel kanunlar›ndan biri olan "Termodinami¤in ‹kinci Kanunu", evrende kendi haline, do¤al flartlara b›rak›lan tüm sistemlerin, zamanla do¤ru orant›l› olarak düzensizli¤e, da¤›n›kl›¤a ve bozulmaya do¤ru gidece¤ini söyler. Canl›, cans›z bütün herfley zaman içinde afl›n›r, bozulur, çürür, parçalan›r ve da¤›l›r. Bu, er ya da geç her varl›¤›n karfl›laflaca¤› mutlak sondur ve söz konusu kanuna göre bu kaç›n›lmaz sürecin geri dönüflü yoktur. Bu gerçek hepimizin yaflamlar› s›ras›nda da yak›ndan gözlemledi¤i bir durumdur. Örne¤in bir arabay› çöle götürüp b›rak›r ve aylar sonra durumunu kontrol ederseniz, elbette ki onun eskisinden daha geliflmifl, daha bak›ml› bir hale gelmesini bekleyemezsiniz. Aksine lastiklerinin patlam›fl, camlar›n›n k›r›lm›fl, kaportas›n›n paslanm›fl, motorunun çürümüfl oldu¤unu görürsünüz. Ayn› kaç›n›lmaz süreç canl› varl›klar için çok daha h›zl› ifller. ‹flte Termodinami¤in ‹kinci Kanunu, bu do¤al sürecin fiziksel denklem ve hesaplamalarla ifade edilifl biçimidir. Bu ünlü fizik kanunu, "Entropi Kanunu" olarak da adland›r›l›r. Entropi, fizikte bir sistemin içerdi¤i düzensizli¤in ölçüsüdür. Bir sistemin düzenli, organize ve planl› bir yap›dan düzensiz, da¤›n›k ve plans›z bir hale geçmesi o sistemin entropisini art›r›r. Bir sistemdeki düzensizlik ne kadar fazlaysa, o sistemin entropisi de o kadar yüksek demektir. Entropi Kanunu, tüm evrenin geri dönüflü olmayan bir flekilde sürekli daha düzensiz, plans›z ve da¤›n›k bir yap›ya do¤ru ilerledi¤ini ortaya koymufltur. Termodinami¤in ‹kinci Kanunu ya da di¤er ad›yla Entropi Kanunu, do¤rulu¤u teorik ve deneysel olarak kesin biçimde kan›tlanm›fl bir kanundur. Öyle ki, yüzy›l›m›z›n en büyük bilim adam› kabul edilen Albert Eins-

292


Evrim Teorisi ve Entropi Yasas›

Bir arabay› do¤al flartlara b›rak›rsan›z, mutlaka y›pran›r, paslan›r ve çürür. Ayn› flekilde, bilinçli bir düzenleme olmad›¤› sürece, evrendeki tüm sistemler bozulmaya do¤ru gider. Bu kaç›n›lmaz bir do¤a yasas›d›r.

tein, bu kanunu "bütün bilimlerin birinci kanunu" olarak tan›mlam›flt›r: Entropi Kanunu, tarihin bundan sonraki ikinci devresinde, hükmedici düzen fleklinde kendini gösterecektir. Albert Einstein, bu kanunun bütün bilimlerin birinci kanunu oldu¤unu söylemifltir; Sir Arthur Eddington ondan, bütün evrenin en üstün metafizik kanunu olarak bahseder.363

Evrim teorisi ise, bütün evreni kapsayan bu temel fizik kanununu bütünüyle göz ard› ederek ortaya at›lm›fl bir iddiad›r. Evrim teorisi bu kanunla temelinden çeliflen tam tersi bir mekanizma öne sürer. Evrim teorisine göre, da¤›n›k, düzensiz, cans›z atomlar ve moleküller, zamanla kendi

293


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

kendilerine tesadüflerle biraraya gelerek düzenli ve planl› proteinleri, DNA, RNA gibi son derece kompleks moleküler yap›lar›, ard›ndan da çok daha ileri düzenlere, organizasyonlara ve tasar›mlara sahip milyonlarca canl› türünü ortaya ç›karm›fllard›. Evrime göre, her aflamada daha planl›, daha düzenli, daha kompleks ve daha organize bir yap›ya do¤ru ilerleyen bu hayali süreç, Entropi Kanunu'nun ortaya koydu¤u gerçeklere bütünüyle ayk›r›d›r. Bu nedenle evrim gibi bir sürecin, en bafl›ndan en sonuna kadar varsay›lan hiçbir aflamas›n›n gerçekleflmesi mümkün de¤ildir. Evrimci bilim adamlar› da bu aç›k çeliflkinin fark›ndad›rlar. J. H. Rush flöyle der: Evrimin kompleks süreci içinde yaflam, Termodinami¤in ‹kinci Kanunu'nda belirtilen e¤ilimle belirgin bir çeliflki oluflturur.364

Evrimci bilim adam› Roger Lewin de Science'daki bir makalesinde evrimin termodinamik açmaz›n› flöyle dile getirmektedir: Biyologlar›n karfl›laflt›klar› problem, evrimin Termodinami¤in ‹kinci Kanunu'yla olan aç›k çeliflkisidir. Sistemler zamanla daha düzensiz yap›lara do¤ru bozulmal›d›rlar.365

Kendisi de evrim teorisinin savunucular›ndan olan George Stavropoulos, canl›l›¤›n kendili¤inden oluflmas›n›n termodinamik aç›dan imkans›zl›¤›n› ve fotosentez gibi kompleks canl› mekanizmalar›n kökenini do¤a kanunlar›yla aç›klaman›n mümkün olmad›¤›n›, ünlü bilimsel yay›n American Scientist'te flu ifadelerle kabul etmektedir: Normal flartlarda, Termodinami¤in ‹kinci Kanunu do¤rultusunda, hiçbir kompleks organik molekül hiçbir zaman kendi kendine oluflamaz, tersine parçalan›r. Gerçekte, bir fley ne kadar kompleks olursa o kadar karars›zd›r ve kesin olarak eninde sonunda parçalan›r, da¤›l›r. Fotosentez, bütün yaflamsal süreçler ve yaflam›n kendisi, karmafl›k veya kas›tl› olarak karmafl›klaflt›r›lm›fl aç›klamalara ra¤men, halen termodinamik ya da bir baflka kesin bilim dal› vas›tas›yla anlafl›lamam›flt›r.366

Görüldü¤ü gibi, evrim iddias› bütünüyle fizik yasalar›na ayk›r› olarak ortaya at›lm›fl bir iddiad›r. Termodinami¤in ‹kinci Kanunu, evrim teorisi karfl›s›na bilimsel ve mant›ksal aç›dan afl›lmas› imkans›z bir fiziksel engel oluflturmaktad›r. Bu engeli aflacak hiçbir bilimsel ve tutarl› aç›klama getiremeyen evrimciler ise, bu sorunu ancak hayal güçlerinde aflabilmektedirler. Örne¤in Jeremy Rifkin, evrimin, bu fizik kanununu sihirli bir güçle aflt›¤›na inand›¤›n› belirtmektedir:

294


Evrim Teorisi ve Entropi Yasas›

Entropi Kanunu, evrimin bu gezegendeki yaflam için mevcut olan tüm enerjiyi da¤›taca¤›n› söyler. Bizim evrim anlay›fl›m›z ise bunun tam tersidir. Biz evrimin sihirli bir flekilde yeryüzünde daha büyük bir de¤er ve düzen art›fl› sa¤lad›¤›na inan›yoruz.367

Bu sözler evrimin bilimsel bir tezden daha çok dogmatik bir inanç biçimi oldu¤unu ifade etmektedir.

Aç›k Sistem Yan›lg›s› Baz› evrim savunucular›, Termodinami¤in ‹kinci Kanunu'nun yaln›zca "kapal› sistemler" için geçerli oldu¤u, "aç›k sistemler"in ise bu kanunun d›fl›nda oldu¤u gibi bir savunmaya baflvururlar. Oysa bu iddia baz› evrimcilerin, her zamanki gibi, teorilerini ç›kmaza sokan bilimsel gerçekleri çarp›tma çabas›ndan öteye gitmez. Nitekim pek çok bilim adam› bu iddian›n geçersiz oldu¤unu, termodinamikle ba¤daflmad›¤›n› aç›kça belirtmektedir. Bunlardan biri olan Harvard'l› bilim adam› John Ross, Chemical and Engineering News dergisinde yer alan ifadelerinde, kendisi de evrimci görüfle sahip olmas›na ra¤men bu gerçek d›fl› iddialar›n önemli bir bilimsel hata oldu¤unu flöyle belirtir: ... Termodinami¤in ‹kinci Kural›'n›n bilinen hiçbir ihlali yoktur. Normalde ikinci kural izole sistemler için kullan›l›r, ancak ikinci kural aç›k sistemlere de ayn› derecede iyi bir flekilde uygulanabilir... Buna ra¤men Termodinami¤in ‹kinci Kural›'n›n dengeden uzak sistemler için geçerli olmad›¤› görüflü hakimdir. Bu hatan›n kendisini sonsuza kadar sürdürmeyece¤inden emin olmak çok önemlidir.368

Aç›k sistem, d›flar›dan enerji ve madde girifl-ç›k›fl› olan bir termodinamik sistemdir. Evrimciler de dünyan›n bir aç›k sistem oldu¤unu, Günefl'ten sürekli bir enerji ak›fl›na maruz kald›¤›n›, dolay›s›yla Entropi Kanunu'nun dünya için geçersiz oldu¤unu ve düzensiz, basit, cans›z yap›lardan düzenli, kompleks canl›lar›n oluflabilece¤ini öne sürmektedirler. Oysa burada aç›k bir çarp›tma vard›r. Çünkü bir sisteme d›flar›dan enerji girmesi, o sistemi düzenli hale getirmek için yeterli de¤ildir. Bunun için ham enerjiyi kullan›labilir hale getirecek özel mekanizmalar gerekir. Örne¤in bir araban›n, benzindeki enerjiyi ifle dönüfltürmesi için motora, transmisyon sistemlerine ve bunlar› idare eden kontrol mekanizmalar›na ihtiyaç vard›r. Böyle bir enerji dönüfltürücü sistem olmasa, araban›n ben-

295


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

zindeki enerjiyi kullanabilmesi mümkün olmayacakt›r. Ayn› durum canl›l›k için de geçerlidir. Canl›l›¤›n enerjisini Günefl'ten ald›¤› do¤rudur. Fakat Günefl enerjisi, ancak canl›lardaki inan›lmaz komplekslikteki enerji dönüflüm sistemleri (örne¤in bitkilerdeki fotosentez, insan ve hayvanlardaki sindirim sistemleri) sayesinde kimyasal enerjiye çevrilebilmektedir. Örne¤in midesi ve ba¤›rsaklar› olmayan bir insan en kalorili g›dalar› da yese bu g›dalardaki enerjiyi kullanamaz ve ölür. Bu tür enerji dönüflüm sistemleri olmasa hiçbir canl› varl›¤›n› devam ettiremez. Günefl'in de enerji dönüflüm sistemi olmayan bir canl› ya da cans›z bir varl›k için, yak›c›, bozucu ve parçalay›c› bir enerji kayna¤› olmaktan baflka bir anlam› yoktur. Görüldü¤ü gibi herhangi bir enerji dönüfltürücü mekanizmas› olmayan bir sistem, aç›k veya kapal› da olsa, evrim için hiçbir avantaj teflkil etmemektedir. ‹lkel dünya flartlar›nda do¤ada böyle kompleks ve bilinçli mekanizmalar›n bulundu¤unu ise, hiç kimse iddia etmemektedir. Zaten evrimciler aç›s›ndan bu noktadaki problem, bitkilerdeki fotosentez mekanizmas› gibi modern teknoloji taraf›ndan bile taklit edilemeyen kompleks enerji dönüflüm mekanizmalar›n›n nas›l ortaya ç›kt›¤› sorusudur. ‹lkel dünyaya d›flar›dan giren Günefl enerjisinin de bu yüzden hiçbir flekilde canl›l›ktaki kompleks molekül ve yap›lar›, organize biyolojik sistemleri meydana getirecek etkisi yoktur. Dahas›, s›cakl›k ne kadar artarsa arts›n amino asitler düzenli dizilimlerde ba¤ yapmaya karfl��� direnç gösterirler. Amino asitlerin çok daha karmafl›k moleküller olan proteinleri, proteinlerin de kendilerinden daha kompleks ve planl› yap›lar olan hücre organellerini oluflturmalar› için tek bafl›na enerji hiçbir anlam tafl›maz.

Ilya Prigogine ve Öz-Örgütlenme Yan›lg›s› Termodinami¤in ‹kinci Kanunu'nun evrimsel bir süreci imkans›z k›ld›¤›n›n fark›nda olan baz› evrimci bilim adamlar› yak›n geçmiflte Termodinami¤in ‹kinci Kanunu ve evrim teorisi aras›ndaki uçurumu kapatabilmek, evrime bir yol açabilmek umuduyla çeflitli spekülasyonlar üretme gayretine girmifllerdir. Termodinami¤i ve evrimi uzlaflt›rma umuduyla ortaya at›lan iddialarla en fazla ad› duyulmufl olan kifli Belçikal› fizikçi Ilya Prigogine'dir. Prigogine, Kaos Kuram›'ndan hareket ederek kaostan (karmafladan) dü-

296


Evrim Teorisi ve Entropi Yasas›

zen oluflabilece¤ine dair birtak›m varsay›mlar ortaya atm›flt›r. Ancak, bütün çabalar›na ra¤men, termodinami¤i ve evrimi uzlaflt›rmay› baflaramam›flt›r. Çal›flmalar›nda, fizi¤in yaln›zca istatiksel olarak ele ald›¤› geri-dönüflümsüz süreçleri temel yasalara ba¤lamaya çal›flm›fl fakat baflar›s›z olmufltur. Tamamen teorik, gerçek hayatta uygulama ve gözlemleme imkan› olmayan pek çok matematiksel önermeyi içeren kitaplar›, fizik, kimya ve termodinamik alan›nda otorite say›lan bilim adamlar› taraf›ndan hiçbir somut ve pratik de¤ere sahip olmamakla elefltirilmifltir. Örne¤in termodinamik, istatiksel mekanik ve biçim oluflumu (pattern formation) konular›nda Ilya Prigogine otorite say›lan fizikçilerden ve Review of Modern Physics kitab›n›n yazarlar›ndan biri olan P. Hohenberg'in, Prigogine'nin çal›flmas› hakk›ndaki yorumu May›s 1995 tarihli Scientific American dergisinde flöyle aktar›l›r: Teorisinin aç›klad›¤› tek bir olay bile bilmiyorum.369

Wisconsin Üniversitesi'nden teorik fizikçi Cosma Shalizi de Prigogine'in çal›flmalar›n›n hiçbir somut sonuç ya da aç›klamaya varmamas› hakk›nda flunlar› söylemektedir. (Prigogine'in yazd›¤›) Self Organization in Nonequilibrium Systems (Dengeden Uzak Sistemlerde Öz Örgütlenme) isimli kitab›n›n tam befl yüz sayfas› içinde, gerçek verilerle ilgili sadece dört tane grafik var ve modellerinin deneysel sonuçlarla karfl›laflt›rmas› hiç yok. Her ikisinin de istatiksel fizi¤in bafll›klar› olmas› d›fl›nda, geri-dönüflümsüzlük hakk›ndaki fikirlerinin hiçbirisi özörgütlenme (self organization) ile ba¤lant›l› de¤il.370

Koyu bir materyalist olan Prigogine'in, fizik alan›nda sürdürdü¤ü çal›flmalar› ayn› zamanda evrim teorisine de destek sa¤lama amac› tafl›m›flt›r. Çünkü önceki sayfalarda gördü¤ümüz gibi, evrim teorisi, Termodinami¤in ‹kinci Kanunu olan Entropi Kanunu ile aç›kça çeliflmektedir. Entropi Kanunu, bilindi¤i gibi her türlü düzenli, organize ve kompleks yap›n›n do¤al flartlara terk edildi¤inde, düzensizli¤e, bozulmaya ve parçalanmaya gidece¤ini kesin bir biçimde ortaya koymaktad›r. Buna karfl›n evrim teorisi düzensiz, da¤›n›k ve bilinçsiz atomlar›n ve moleküllerin biraraya gelerek kompleks ve organize sistemlere sahip can-

297


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

l›lar› meydana getirdi¤ini iddia etmektedir. Prigogine ise, bu tür süreçleri makul hale getirebilecek formüller icat etme aray›fl›na girmifltir. Ancak tüm çabalar›, teorik denemeler olmaktan öteye gitmemifl, baflar›s›zl›kla sonuçlanm›flt›r. Bu amaç do¤rultusunda ortaya att›¤› tezlerin en bilinen ikisi, "SelfOrganization" (öz örgütlenme) teorisi ile "Dissipative Structures" (enerji da¤›tan yap›lar) teorisidir. Bu teorilerden birincisi basit moleküllerin kendiliklerinden örgütlenerek kompleks canl› sistemlerini oluflturabileceklerini savunur. ‹kincisi ise, düzensiz, yüksek entropili sistemlerde düzenli, kompleks yap›lar›n oluflabilece¤ini iddia eder. Ancak, bunlar›n hiçbiri evrimcilere yeni hayal dünyalar› oluflturmaktan baflka bilimsel ve pratik bir de¤ere sahip de¤ildir. Prigogine'in bu teorilerinin hiçbir konuyu aç›klamad›¤› ve hiçbir sonuca ulaflamad›¤› pek çok bilim adam› taraf›ndan ifade edilmektedir. Ünlü fizikçi Joel Keizer flöyle yazmaktad›r: Dengeden uzak "enerji da¤›tan yap›lar"›n (dissipative structures) sabitli¤i için öne sürdü¤ü kriterler, dengeye çok yak›n durumlar d›fl›nda baflar›s›zl›¤a u¤rad›.371

Teorik fizikçi Cosma Shalizi de bu konuda flunlar› söylemektedir: (Prigogine) öz-örgütlenme (self organization) konusunda, hemen herkesten önce titiz ve esasl› bir çal›flma öne sürmeyi denedi. Baflaramad›...372

Self-Organizing Systems: The Emergence of Order adl› yay›n›n editörü olan F. Eugene Yates, ayn› yay›nda bir makale yazan Daniel L. Stein ve Nobel ödüllü bilim adam› Philip W. Anderson'›n Prigogine'e yönelik elefltirilerini flöyle özetlemektedir: Yazarlar (Philip W. Anderson ve Daniel L. Stein) "enerji da¤›tan yap›lar" (dissipative structures) hakk›nda gelifltirilmifl bir teori olmad›¤›n› (aksine iddialar olmas›na ra¤men) ve belki de kararl› hiçbir "enerji da¤›tan yap›" olmad›¤›n› savunmaktalar... Bu nedenle yazarlar dissipative structures ve bunlar›n k›r›lm›fl simetrileri hakk›ndaki spekülasyonlar›n flu an için hayat›n kökeni ve devam› hakk›ndaki sorular› aç›klayamayaca¤›na inan›yorlar.373

K›sacas›, Prigogine'in teorik çal›flmalar› hayat›n kökenini aç›klama yönünden hiçbir de¤er tafl›mamaktad›r. Ayn› Nobel ödüllü yazarlar, Prigogine'nin teorileri hakk›nda flu yorumu da yapmaktad›rlar:

298


Evrim Teorisi ve Entropi Yasas›

Bu alandaki birçok kitap ve makaledeki iddialar›n aksine, biz böyle bir teorinin ("dissipative structures" teorisi) olmad›¤›na ve hatta Prigogine, Haken ve meslektafllar›n›n varl›¤›ndan bahsettikleri bu tür yap›lar›n (enerji da¤›tan yap›lar) belki de hiç var olmad›klar›na inan›yoruz.374

K›sacas›, konular›nda uzman bilim adamlar› Prigogine'in kurgulad›¤› tezlerin hiçbir gerçekli¤inin ve geçerlili¤inin olmad›¤›n›, hatta tezlerinde bahsetti¤i türden yap›lar›n (dissipative structures) belki de gerçekte var bile olmad›¤›n› belirtmektedirler. Prigogine'in iddialar›, Jean Bricmont'un "Kaosun Bilimi mi Yoksa Bilimde Kaos mu?" adl› makalesinde de çok detayl› olarak ele al›nm›fl ve geçersizli¤i ortaya konmufltur. Tüm bunlara ra¤men, her ne kadar Prigogine evrimi destekleyen bir yöntem bulamad›ysa da, yaln›zca bu tür giriflimlerde bulunmas› dahi evrimcilerin kendisini bafl tac› etmesine neden olmufltur. Pek çok evrimci Prigogine'in ortaya att›¤› "öz örgütlenme" kavram›na büyük bir umutla ve yüzeysel bir tarafgirlikle sar›lm›flt›r. Prigogine'in hayali teorileri ve sanal kavramlar›, konunun ayr›nt›lar›n› bilmeyen pek çok kimseyi, evrimin termodinamik açmaz›n›n çözüldü¤ü gibi bir düflünceye kapt›rm›flt›r. Oysa Prigogine dahi, moleküler düzeyde üretti¤i teorilerin, canl› sistemler, örne¤in bir canl› hücresi için geçerli olmad›¤›n› kabul ederek flöyle demifltir: Biyolojik düzen problemi, moleküler aktiviteden hücrenin süpermoleküler düzenine geçifli içerir. Bu sorun çözümlenmekten çok uzakt›r.375

‹flte Prigogine'in evrim ile Entropi Kanunu ve di¤er fizik yasalar› aras›ndaki çeliflkiyi ortadan kald›rmay› hedefleyen teorilerinin ve evrimcilerin bunlardan cesaret alarak yürüttükleri spekülasyonlar›n içeri¤i budur.

Düzenli Sistem ve Organize Sistem Fark› Buraya kadar, gerek Prigogine'in gerekse di¤er evrimcilerin iddialar›na dikkat edilecek olunursa, çok önemli bir temel hataya düfltükleri gözlemlenecektir. Evrimciler, termodinamikle evrimi uzlaflt›rma amac›yla, sürekli olarak madde ve enerji girifl-ç›k›fl› olan sistemlerde (aç›k sistemler) belli bir düzen oluflabilece¤ini ispatlamaya çal›flmaktad›rlar. Bu noktada iki kilit kavrama aç›kl›k getirilmesi, evrimcilerin yan›lt›c› yöntemlerinin ortaya konmas› aç›s›ndan önemlidir.

299


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Yan›ltma, iki farkl› kavram›n, "düzenli" ve "organize" kavramlar›n›n kas›tl› olarak kar›flt›r›lmas›d›r. Bunu flöyle bir örnekle aç›klayabiliriz: Deniz kenar›nda dümdüz uzanan bir kumsal düflünün. Güçlü bir dalga k›y›ya vurdu¤unda, bu kumsalda baz› büyüklü küçüklü kum tepecikleri, kumda dalgalanmalar oluflturur. Bu bir "düzenleme" ifllemidir: Deniz k›y›s› aç›k bir sistemdir ve içeri do¤ru enerji ak›fl› (dalga) kumsal›n bafllang›çtaki tekdüze görünümünü basit flekillere sokabilir. Termodinamik anlamda burada eskiye göre bir düzen oluflturabilir. Fakat flunu belirtmek gerekir ki, ayn› dalgalar deniz k›y›s›nda kumdan bir kale yapamazlar. E¤er kumdan yap›lm›fl bir kale görürsek, bunu birinin yapt›¤›ndan eminizdir. Çünkü kale "organize" bir sistemdir. Yani belli bir tasar›ma ve bilgi içeri¤ine (enformasyona) sahiptir. Bilinçli bir kimse taraf›ndan planl› bir biçimde, her parças› düflünülerek yap›lm›flt›r. Kale ile kum tepeleri aras›ndaki fark, birincisinin organize bir kompleksli¤e, ikincisinin ise sadece basit tekrarlardan oluflan bir düzene sahip olmas›d›r. Tekrarlardan oluflan düzen, bir daktilonun klavyesindeki "a" harfinin üzerine bir cisim düfltü¤ü için (yani içeri giren enerji ak›m› ile) yüzlerce kere "aaaaaaaa..." yazmas› gibidir. Tabii ki "a"lar›n bu flekilde tekrarl› bir düzen içerisinde olmas› ne bir bilgi içerir, ne de herhangi bir komplekslik. Bilgi içeren kompleks bir harf s›ralamas› (yani anlaml› bir cümle, paragraf ya da kitap) yazmak için, mutlaka bir akla ihtiyaç vard›r. Ayn› fley rüzgar, tozlu bir odaya girdi¤inde de geçerlidir. Rüzgar odaya girdi¤inde, daha önce yere tekdüze olarak yay›lm›fl toz tabakas› odan›n belli bir kenar›na toplanabilir. Bu yine termodinamik anlamda eskisine göre daha düzenli bir ortamd›r, fakat toz parçac›klar› hiçbir zaman rüzgar›n enerjisiyle 'kendi kendilerine organize olarak' odan›n taban›nda bir insan resmi oluflturamazlar. Sonuç olarak do¤al süreçlerle hiçbir zaman kompleks ve organize sistemler meydana gelemez. Ancak zaman zaman yukar›daki örneklerdekine benzer basit düzenlemeler oluflabilir. Bu düzenlemeler de belli s›n›rlar›n ötesine geçemezler. Ne var ki evrimciler, bu flekildeki do¤al süreçlerle kendili¤inden ortaya ç›kan düzenlenme (self-ordering) olaylar›n› evrimin çok önemli bir kan›t› gibi sunmakta ve bunlar› sözde "kendini organize etme" (self-orga-

300


Evrim Teorisi ve Entropi Yasas›

nization) örnekleri gibi göstermektedirler. Bu kavram kargaflas› sonucunda da, canl› sistemlerin do¤al olaylar ve kimyasal reaksiyonlar sonucunda kendili¤inden meydana gelebilece¤ini öne sürmektedirler. Az önceki bölümde ele ald›¤›m›z Prigogine ve takipçilerinin yöntem ve çal›flmalar› da bu yan›lt›c› mant›¤a dayal›d›r. Halbuki baflta da belirtti¤imiz gibi, organize sistemlerle düzenli sistemler birbirlerinden tamamen farkl› yap›lard›r. Düzenli sistemler basit s›ralamalar, tekrarlar fleklinde yap›lar içerirken, organize sistemler iç içe geçmifl son derece kompleks yap› ve ifllevler içerirler. Ortaya ç›kmalar› için mutlaka bilinç, bilgi ve tasar›ma ihtiyaç vard›r. Aradaki bu önemli fark› evrimci bilim adamlar›ndan Jeffrey Wicken flöyle tarif eder: "Organize" sistemleri "düzenli" sistemlerden dikkatlice ay›rt etmek gerekir. ‹ki sistemden hiçbiri "rastgele" de¤ildir, ama düzenli sistemler basit kal›plardan olufltuklar› için hiç komplekslik tafl›mazken, organize sistemler her parças› yüksek bilgi içeren d›fl kaynakl› bir plana göre biraraya gelirler… Organizasyon, bu yüzden ifllevsel kompleksliktir ve bilgi tafl›r.376

Ilya Prigogine de bu kas›tl› kavram kargaflas›na baflvurmufl ve içeri do¤ru enerji ak›fl› s›ras›nda kendi kendine düzenlenen moleküllerin örneklerini, "kendili¤inden organize olma" fleklinde lanse etmifltir. Amerikal› bilim adamlar› Charles B. Thaxton, Walter L. Bradley ve Roger L. Olsen The Mystery of Life's Origin (Canl›l›¤›n Kökeninin S›rr›) adl› kitaplar›nda, bu durumu afla¤›daki gibi aç›klarlar: ... Her durumda s›v›n›n içerisindeki moleküllerin rastgele hareketlerinin yerini, an›nda son derece düzenli bir davran›fl almaktad›r. Prigogine, Eigen ve di¤erleri buna benzer bir 'kendi kendine organize olma'n›n organik kimyan›n esas› olabilece¤ini ileri sürerler ve bunun da canl› sistemler için gerekli olan son derece kompleks molekülleri aç›klayabilme potansiyeline sahip oldu¤unu iddia ederler. Fakat bu paralellikler hayat›n kökeni sorusuyla alakas›zd›r. Bunun ana nedeni, bunlar›n düzen ve kompleksli¤i ay›rt etmeyi baflaramamalar›d›r.377

Yine ayn› bilim adamlar›, baz› evrimcilerin öne sürdükleri "suyun buz haline gelmesi, biyolojik düzenlili¤in kendili¤inden ortaya ç›kabilece¤ine örnektir" fleklindeki mant›¤›n s›¤l›¤›n› ve çarp›kl›¤›n› flöyle aç›klarlar: Suyun kristalize olup buza dönüflmesiyle, basit bir monomerin milyonlarca y›l içinde polimer halinde birleflerek DNA ve protein gibi kompleks molekül-

301


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

lere dönüflmesi aras›ndaki benzetme s›k s›k tart›fl›lmaktad›r. Her durumda benzetme aç›kça yanl›flt›r… Is› alçalt›larak termal etki yeterince küçültüldü¤ünde, atomlar› birbirine ba¤layan güçler, su moleküllerini düzenli kristalize bir dizilime sokarlar. Amino asit gibi organik monomerler ise herhangi bir ›s›da, de¤il düzenli bir organizasyona, birleflmeye dahi tamamen karfl› koyarlar.378

Tüm kariyerini termodinami¤i evrim teorisiyle ba¤daflt›rmaya adam›fl olan Prigogine dahi, suyun kristalize olmas›yla kompleks biyolojik yap›lar›n ortaya ç›k›fl› aras›nda bir benzerlik bulunmad›¤›n› kabul etmifltir: Burada belirtilmesi gereken, izole olmayan (aç›k) bir sistemde, yeterli düflük s›cakl›klarda düzenli ve düflük-entropi içeren yap›lar›n oluflma ihtimalidir. Bu düzenleme prensibi, kristaller gibi düzenli yap›lar›n oluflumundan ve maddenin hal de¤iflimlerinden sorumludur. Maalesef bu prensip, biyolojik yap›lar›n oluflumunu aç›klayamaz.379

K›sacas›, hiçbir fiziksel ya da kimyasal etki, canl›l›¤›n kökenini aç›klayamamakta, "maddenin öz örgütlenmesi" kavram› bir hayal olarak kalmaya devam etmektedir.

Öz Örgütlenme: Materyalist Bir Dogma Evrimcilerin "öz örgütlenme" kavram›yla savunduklar› iddia, cans›z maddenin kendi kendini düzenleyip, organize edip, kompleks bir canl› varl›k meydana getirebilece¤i yönündeki inançt›r. Bu kesinlikle bilime ayk›r› bir inançt›r, çünkü bütün gözlem ve deneyler, maddenin böyle bir yetene¤i olmad›¤›n› göstermektedir. Ünlü ‹ngiliz astronom ve matematikçi Prof. Fred Hoyle maddenin kendi kendine hayat oluflturamayaca¤›n› flöyle bir örnekle anlat›r: E¤er gerçekten maddenin içinde, onu yaflama do¤ru iten bir iç-prensip olsayd›, bunun bir laboratuvarda kolayl›kla gösterilebilmesi gerekirdi. Örne¤in bir araflt›rmac›, ilkel çorbay› temsil eden bir yüzme havuzunu deney için kullanabilirdi. Böyle bir havuzu istedi¤iniz her türlü cans›z kimyasalla doldurun. Ona istedi¤iniz her türlü gaz› pompalay›n ya da üzerine istedi¤iniz her türlü radyasyonu verin. Bu deneyi bir y›l boyunca sürdürün ve (hayat için gerekli olan) 2000 enzimden kaç tanesinin sentezlendi¤ini kontrol edin. Ben size cevab› flimdiden vereyim ve böylece bu deneyle zaman›n›z› harcamay›n: Kesinlikle hiçbir fley bulamazs›n›z, belki oluflacak birkaç amino asit ve di¤er basit kimyasal maddeler d›fl›nda.380

302


Evrim Teorisi ve Entropi Yasas›

Evrimci biyolog Andrew Scott ise ayn› gerçe¤i flöyle kabul etmektedir: Biraz madde al›n, kar›flt›r›n, ›s›t›n ve bekleyin. Bu, hayat›n kökeninin modern versiyonudur. Yer çekimi, elekromanyetizma, zay›f ve güçlü nükleer kuvvetler gibi "temel" güçler gerisini halledecektir... Peki ama bu kolay hikayenin ne kadar› sa¤lam temellere oturmaktad›r ve ne kadar› umuda dayal› spekülasyonlara ba¤l›d›r? Gerçekte, ilk kimyasal maddelerden canl› hücrelere kadar giden aflamalar›n bütün mekanizmalar› ya tart›flma konusudur ya da tamamen karanl›k içindedir.381

Peki evrimciler neden hala "maddenin öz örgütlenmesi" gibi bilimsel olmayan senaryolara inanmaktad›rlar? Neden canl› sistemlerde aç›kça görülen bilinci ve yarat›l›fl› reddetme konusunda bu kadar ›srarc›d›rlar? Bu sorular›n cevab›, evrim teorisinin as›l temeli olan materyalist felsefede gizlidir. Materyalist felsefe, sadece maddenin varl›¤›n› kabul eder, bu durumda canl›lara da sadece maddeye dayal› bir aç›klama getirilmesi gerekmektedir. Evrim teorisi bu zorunluluktan do¤mufltur ve her ne kadar bilime ayk›r› da olsa, s›rf bu zorunluluk u¤runa savunulmaktad›r. New York Üniversitesi'nde kimya profesörü ve DNA uzman› olan Robert Shapiro, evrimcilerin "maddenin kendi kendini organize etmesi" konusundaki inançlar›n› ve bunun kökeninde yatan materyalist dogmay› flu flekilde aç›klar: Bizi basit kimyasallar›n var oldu¤u bir kar›fl›mdan, ilk etkin replikatöre (DNA veya RNA'ya) tafl›yacak bir evrimsel ilkeye ihtiyaç vard›r. Bu ilke "kimyasal evrim" ya da "maddenin öz örgütlenmesi" (self-organization) olarak adland›r›l›r, ama hiçbir zaman detayl› bir biçimde tarif edilmemifl ya da varl›¤› gösterilememifltir. Böyle bir prensibin varl›¤›na, diyalektik materyalizme ba¤l›l›k u¤runa inan›l›r.382

Bafltan beri inceledi¤imiz gerçekler ise, termodinamik söz konusu oldu¤unda da evrimin imkans›zl›¤›n› ve deneysel bilime karfl› ayakta tutulmaya çal›fl›lan bir dogma oldu¤unu aç›k bir biçimde ortaya koymaktad›r.

303


B‹LG‹ TEOR‹S‹

VE MATERYAL‹ZM‹N SONU

A

z önce de belirtti¤imiz gibi, evrim teorisinin temelinde materyalist felsefe yatmaktad›r. Materyalizm, var olan herfleyin sadece madde oldu¤u varsay›m›na dayan›r. Bu felsefeye göre, madde sonsuzdan beri vard›r, hep var olacakt›r ve maddeden baflka bir fley de yoktur. Materyalistler, bu iddialar›na destek sa¤lamak için, "indirgemecilik" olarak adland›r›lan bir mant›k kullan›rlar. ‹ndirgemecilik, madde gibi görünmeyen fleylerin de asl›nda maddesel etkenlerle aç›klanabilece¤i düflüncesidir. Bunu aç›klamak için zihin örne¤ini verelim. Bilindi¤i gibi insan›n zihni "elle tutulur, gözle görülür" bir fley de¤ildir. Dahas› insan beyninde bir "zihin merkezi" de yoktur. Bu durum bizi ister istemez, zihnin madde-ötesi bir kavram oldu¤u sonucuna götürür. Yani "ben" dedi¤imiz, düflünen, seven, sinirlenen, üzülen, zevk alan ya da ac› çeken varl›k, bir koltuk, bir masa ya da bir tafl gibi maddesel bir varl›k de¤ildir. Materyalistler ise, zihnin "maddeye indirgenebilir" oldu¤u iddias›ndad›rlar. Materyalist iddiaya göre, bizim düflünmemiz, sevmemiz, üzülmemiz ve tüm di¤er zihinsel faaliyetlerimiz, asl›nda beynimizdeki atomlar aras›nda meydana gelen kimyasal reaksiyonlardan ibarettir. Bir insan› sevmemiz, beynimizdeki baz› hücrelerdeki bir kimyasal reaksiyon, bir olay karfl›s›nda korku duymam›z bir baflka kimyasal reaksiyondur. Ünlü materyalist filozof Karl Vogt, bu mant›¤› "Karaci¤er nas›l öd s›v›s› salg›l›yorsa, beyin de düflünce salg›lar." fleklindeki ünlü sözüyle ifade etmifltir.383 Oysa elbette öd s›v›s› bir maddedir, ama düflüncenin madde oldu¤unu gösterecek hiçbir kan›t yoktur. ‹ndirgemecilik bir mant›k yürütmedir. Ancak bir mant›k yürütme

304


Bilgi Teorisi ve Materyalizmin Sonu

do¤ru temellere de dayanabilir, yanl›fl temellere de. Bu nedenle bizim için flu anda önemli olan soru fludur: Materyalizmin temel mant›¤› olan "indirgemecilik", bilimsel verilerle karfl›laflt›r›ld›¤›nda ortaya hangi sonuç ç›kar? 19. yüzy›l›n materyalist bilim adamlar› ya da düflünürleri, bu soruya kolayl›kla "bilim indirgemecili¤i do¤rular" cevab›n›n verilebilece¤ini san›yorlard›. Ama 20. yüzy›l bilimi, ortaya çok farkl› bir gerçek ç›karm›flt›r. Bu gerçek, do¤ada var olan ve asla maddeye indirgenemeyecek olan "bilgi"dir.

Madde ile Bilginin Fark› Canl›lar›n DNA'lar›nda inan›lmaz derecede kapsaml› bir bilgi oldu¤una önceki bölümlerde de¤inmifltik. Milimetrenin yüz binde biri kadar küçük bir yerde, bir canl› bedeninin bütün fiziksel detaylar›n› tarif eden adeta bir "bilgi bankas›" vard›r. Dahas› canl› vücudunda bir de bu bilgiyi okuyan, yorumlayan ve buna göre "üretim" yapan bir sistem bulunur. Bütün canl› hücrelerinde, DNA'da bulunan bilgi, çeflitli enzimler taraf›ndan "okunur" ve bu bilgiye göre protein üretilir. Vücudumuzda her saniye gereken yer için gerekli türde milyonlarca protein üretilmesi, bu sistemle gerçekleflir. Bu sistem sayesinde, ölen göz hücrelerimiz yine göz hücreleri, kan hücrelerimiz yine kan hücreleri ile yenilenirler. Bu noktada materyalizmin iddias›n› düflünelim: Acaba DNA'daki bilgi, materyalistlerin iddia ettikleri gibi, maddeye indirgenebilir mi? Ya da bir baflka deyiflle, DNA'n›n sadece bir madde y›¤›n› oldu¤u ve içerdi¤i bilginin de maddenin rastgele etkileflimleri ile ortaya ç›kt›¤› kabul edilebilir mi? 20. yüzy›lda yap›lan bütün bilimsel araflt›rmalar, bütün deney sonuçlar› ve bütün gözlemler, bu soruya kesinlikle "hay›r" cevab› verilmesi gerekti¤ini göstermektedir. Alman Federal Fizik ve Teknoloji Enstitüsü'nün yöneticisi Prof. Dr. Werner Gitt, bu konuda flunlar› söyler: Bir kodlama sistemi, her zaman için zihinsel bir sürecin ürünüdür. Bir noktaya dikkat edilmelidir; madde bir bilgi kodu üretemez. Bütün deneyimler, bilginin ortaya ç›kmas› için, özgür iradesini, yarg›s›n› ve yarat›c›l›¤›n› kullanan bir akl›n var oldu¤unu göstermektedir... Maddenin bilgi ortaya ç›karabilmesini sa¤layacak hiçbir bilinen do¤a kanunu, fiziksel süreç ya da maddesel olay yoktur... Bilginin madde içinde kendi kendine ortaya ç›kmas›n› sa¤layacak hiçbir do¤a kanunu ve fiziksel süreç yoktur.384

Werner Gitt'in sözleri, ayn› zamanda, son 20-30 y›l içinde geliflen ve

305


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

termodinami¤in bir parças› olarak kabul edilen "Bilgi Teorisi"nin vard›¤› sonuçlard›r. Bilgi Teorisi, evrendeki bilginin yap›s›n› ve kökenini araflt›r›r. Bilgi teorisyenlerinin uzun araflt›rmalar› sayesinde var›lan sonuç ise fludur: "Bilgi, maddeden ayr› bir fleydir. Maddeye asla indirgenemez. Bilginin ve maddenin kayna¤› ayr› ayr› araflt›r›lmal›d›r." Örne¤in bir kitab›n kayna¤›n› düflünelim. Bir kitap, ka¤›ttan, mürekkepten ve içindeki bilgiden oluflur. Dikkat edilirse, ka¤›t ve mürekkep maddesel birer unsurdurlar. Kaynaklar› da yine maddedir: Ka¤›t selülozdan, mürekkep ise çeflitli kimyasallardan yap›l›r. Ama kitaptaki bilgi, maddesel bir fley de¤ildir ve maddesel bir kayna¤› olamaz. Her kitaptaki bilginin kayna¤›, o kitab› yazm›fl olan yazar›n zihnidir. Dahas› bu zihin, ka¤›t ve mürekkebin nas›l kullan›laca¤›n› da belirler. Bir kitap, önce o kitab› yazan yazar›n zihninde oluflur. Yazar zihninde mant›klar› kurar, cümleleri dizer. Bunlar› ikinci aflamada maddesel DNA'daki bilginin rastlant›bir flekle sokar. Yani bir daktilo ya da larla ve do¤al süreçlerle orbilgisayar kullanarak zihnindeki biltaya ç›kmas› imkans›zd›r. giyi harflere dönüfltürür. Sonra da bu harfler matbaaya girerek ka¤›t ve mürekkepten oluflan kitaba dönüflürler. Buradan da flu genel sonuca varabiliriz: "E¤er bir madde bilgi içeriyorsa, o zaman o maddeyi düzenleyen üstün bilgi sahibi bir Ak›l vard›r. Tüm evrendeki kusursuz tasar›m› var eden Yüce Rabbimiz olan Allah't›r."

306


Bilgi Teorisi ve Materyalizmin Sonu

Do¤adaki Bilginin Kökeni Bilimin ortaya ç›kard›¤› bu sonucu do¤aya uyarlad›¤›m›zda ise çok önemli bir sonuçla karfl›lafl›r›z. Çünkü do¤a, DNA örne¤inde oldu¤u gibi, muazzam bir bilgiyle doludur ve bu bilgi maddeye indirgenemeyece¤ine göre, madde-ötesi bir kaynaktan gelmektedir. Evrim teorisinin yaflayan en önde gelen savunucular›ndan biri olan George C. Williams, ço¤u materyalistin ve evrimcinin görmek istemedi¤i bu gerçe¤i kabul eder. Williams, materyalizmi uzun y›llar boyu kat› bir biçimde savunmufltur, ama 1995 tarihli bir yaz›s›nda, herfleyin madde oldu¤unu varsayan materyalist (indirgemeci) yaklafl›m›n yanl›fll›¤›n› flöyle ifade etmektedir: Evrimci biyologlar, iki farkl› alan üzerinde çal›flmakta olduklar›n› flimdiye kadar fark edemediler; bu iki alan madde ve bilgidir... Bu iki alan, "indirgemecilik" olarak bildi¤imiz formülle asla biraraya getirilemezler... Genler, birer maddesel obje olmaktan çok, birer bilgi paketçi¤idir... Biyolojide genler, genotipler ve gen havuzlar› gibi kavramlardan söz etti¤inizde, bilgi hakk›nda konuflmufl olursunuz, fiziksel objeler hakk›nda de¤il... Bu durum, bilginin ve maddenin varoluflun iki farkl› alan› oldu¤unu göstermektedir ve bu iki farkl› alan›n kökeni de ayr› ayr› araflt›r›lmal›d›r.385

Dolay›s›yla, do¤adaki bilginin kayna¤› da, materyalistlerin sand›¤›n›n aksine maddenin kendisi olamaz. Bilginin kayna¤› madde de¤il, madde-ötesi üstün bir Ak›l'd›r. Bu Ak›l, maddeden önce vard›r. Madde O'nunla var olmufl, O'nunla flekil bulmufl ve düzenlenmifltir. Dünyan›n en sayg›n üniversitelerinin bafl›nda gelen MIT'de (Massachusetts Institute of Technology) fizik ve biyoloji dallar›nda çal›flm›fl ve ayn› zamanda The Science of God (Allah'›n Bilimi) isimli ünlü kitab›n yazar› olan ‹srailli bilim adam› Gerald Schroeder'in bu konu hakk›nda oldukça önemli yorumlar› vard›r. Schroeder, Science Reveals the Ultimate Truth (Bilim mutlak Gerçe¤i Ortaya Koyuyor) isimli yeni kitab›nda, moleküler biyoloji ve kuantum fizi¤i gibi bilim dallar›n›n ortaya koydu¤u sonucu flöyle ifade etmektedir: Bir bilinç, evrensel bir ak›l, bütün evreni kuflatm›fl durumdad›r. Atom alt› maddelerin do¤as›n› araflt›ran bilimsel bulufllar, bizi flafl›rt›c› bir kavray›fla götürmüfltür: Var olan her fley, bu akl›n bir tecellisidir. Laboratuvarlarda bunun önce fiziksel olarak enerji gibi eklenen ve ard›ndan maddeyi flekillendiren bir bilgi oldu¤unu tecrübe ediyoruz. Her parça, atomdan insana kadar

307


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

her varl›k, bu bilginin, bu akl›n bir aflamas›n› temsil ediyor.386

Schroeder'e göre, ça¤›m›z›n vard›¤› bilimsel sonuçlar, bilim ve teolojinin ortak bir noktada buluflmas›n› sa¤lam›flt›r. Bu, yarat›l›fl gerçe¤idir. Bilim, insanl›¤a ‹lahi dinler taraf›ndan binlerce y›ld›r ö¤retilen bu gerçe¤i keflfetme noktas›na gelmifltir.

Materyalist ‹tiraflar Canl›l›¤› oluflturan temel unsurlardan birinin "bilgi" oldu¤unu belirttik. Bu bilginin ak›l sahibi bir Yarat›c›'n›n varl›¤›n› ispatlad›¤› da aç›kt›r. ‹flte hayat› sadece maddesel dünya içindeki tesadüflerle aç›klamaya çal›flan evrim teorisi ve onun felsefi temeli olan materyalizm, bu gerçek karfl›s›nda aç›kça çaresizdir. Evrimcilerin yaz›lar›na bakt›¤›m›zda, bazen bu çaresizli¤in itiraf edildi¤ini görürüz. Bu konudaki aç›k sözlü otoritelerden biri, ünlü Frans›z zoolog Pierre-P. Grassé'dir. Grassé materyalist ve evrimcidir, ancak Darwinist teorinin ç›kmazlar›n› bazen aç›kça itiraf eder. Grassé'ye göre Darwinci aç›klamay› geçersiz k›lan en önemli gerçek, hayat› oluflturan bilgidir: Herhangi bir canl› organizma, inan›lmaz derecede büyük bir "ak›l" içerir. Bu, insanlar›n en büyük mimari eserleri olan katedralleri infla etmek için kulland›klar›ndan çok daha büyük bir ak›ld›r. Bugün bu akla "bilgi" (enformasyon) diyoruz, ama anlam hala ayn›d›r. Bu bilgi bir bilgisayarda programlanmam›flt›r, ama bilgisayardakinden çok daha dar bir yere, DNA'daki kromozomlara ya da her hücredeki farkl› organellere s›k›flt›r›lm›flt›r. Bu "ak›l", hayat›n "olmazsa olmaz" flart›d›r. Peki ama bunun kayna¤› nedir?.. Bu hem biyologlar› hem de filozoflar› ilgilendiren bir sorudur ve bilim bunu asla çözemeyecek gibi durmaktad›r.387

Pierre-P. Grassé'nin, "bilimin bu soruyu asla çözemeyecek gibi durdu¤unu" söylemesinin nedeni, materyalist olmayan hiçbir aç›klamay› "bilimsel" saymak istemeyiflidir. Oysa bizzat bilimin kendisi, materyalist felsefenin varsay›mlar›n› geçersiz k›lmakta ve bir Yarat›c›'n›n varl›¤›n› ispatlamaktad›r. Grassé ya da di¤er materyalist "bilim adamlar›", bu gerçek karfl›s›nda ya gözlerini kaparlar ya da "bilim bunu aç›klayam›yor" derler. Çünkü "önce materyalist, sonra bilim adam›"d›rlar ve bilim aksini ispat etse de, materyalizme inanmaya devam etmektedirler. Bu nedenle, do¤ru bir bilim anlay›fl›na sahip olabilmek için, öncelikle bilimi ve materyalist felsefeyi birbirinden ay›rmak gerekmektedir.

308


B‹L‹M VE MATERYAL‹ZM‹

B‹RB‹R‹NDEN AYIRMAK

T

üm bu kitap boyunca ele ald›¤›m›z bilgiler, bizlere evrim teorisinin hiçbir bilimsel dayana¤› olmad›¤›n›, aksine evrimin iddialar›n›n bilimsel bulgularla aç›kça çat›flt›¤›n› göstermektedir. Yani evrimi ayakta tutan güç, bilim de¤ildir. Evrim baz› "bilim adamlar›" taraf›ndan savunuluyor olabilir, ama temelinde "baflka bir etken" vard›r. O "baflka etken", materyalist felsefedir. Evrim teorisi, materyalist felsefenin do¤aya uyarlanm›fl halidir ve bu felsefenin ba¤l›lar› taraf›ndan bilime ra¤men savunulmaktad›r. Evrim teorisi ile materyalizm aras›ndaki bu iliflki, bu kavramlar›n "otorite"leri taraf›ndan da kabul edilir. Örne¤in Leon Trotsky, "Darwin'in buluflu, tüm organik madde alan›nda diyalekti¤in (diyalektik materyalizmin) en büyük zaferi oldu" yorumunu yapm›flt›r.388 Evrimci biyolog Douglas Futuyma, "Marx'›n insanl›k tarihini aç›klayan materyalist teorisi ile birlikte, Darwin'in evrim teorisi materyalizm zemininde büyük bir aflamayd›." diye yazar.389 Evrimci paleontolog Stephen J. Gould ise, "Darwin do¤ay› yorumlarken çok tutarl› bir flekilde materyalist felsefeyi uygulad›." demektedir.390 Materyalist felsefe, tarihin en eski düflüncelerinden biridir ve temel özelli¤i maddeyi mutlak varl›k saymas›d›r. Bu tan›ma göre madde sonsuzdan beri vard›r ve var olan Karl Marx herfley de maddeden ibarettir. Materyalizm,

309


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

bir Yarat›c›'n›n var oldu¤u gerçe¤ini inkar eder. Peki ama materyalizm neden yanl›flt›r? Bir felsefenin do¤rulu¤unu ya da yanl›fll›¤›n› test etmenin bir yöntemi, o felsefenin bilimi ilgilendiren iddialar›n› bilimsel yöntemle araflt›rmakt›r. Örne¤in 10. yüzy›lda bir felsefeci ortaya ç›k›p, Ay'›n yüzeyinde büyülü bir a¤aç oldu¤unu, tüm canl›lar›n asl›nda o dev a¤ac›n dallar›nda meyve gibi yetifltiklerini ve oradan dünyaya düfltüklerini öne sürebilirdi. Baz› insanlar da bu felsefeyi cazip bulabilir ve bunu benimseyebilirlerdi. Ancak 20. yüzy›lda Ay'a gidildi¤inde art›k bu tür bir felsefe öne sürmenin bir imkan› kalmad›, çünkü orada öyle bir a¤aç olup olmad›¤› bilimsel yöntemle, yani gözlem ve deneyle anlafl›labilir hale geldi. Materyalizmin iddias›n› da bilimsel yöntemle sorgulayabiliriz. Maddenin sonsuzdan beri var olup olmad›¤›n›, maddenin madde-üstü bir Yarat›c› olmadan kendisini düzenleyip düzenleyemeyece¤ini ve canl›l›¤› ortaya ç›kar›p ç›karamayaca¤›n› araflt›rabiliriz. Bunu yapt›¤›m›zda görürüz ki, materyalizm asl›nda çökmüfltür. Çünkü maddenin sonsuzdan beri var oldu¤u düflüncesi, evrenin yoktan var edildi¤ini ispatlayan Big Bang teorisi ile y›k›lm›flt›r. Maddenin kendisini düzenledi¤i ve canl›l›¤› ortaya ç›kard›¤› iddias› ise, ad›na "evrim teorisi" dedi¤imiz iddiad›r ve bafltan beri inceledi¤imiz gibi o da çökmüfltür. Ancak e¤er bir insan materyalizme inanmakta kararl›ysa, materyalist felsefeye olan ba¤l›l›¤›n› herfleyin üstünde tutuyorsa, o zaman böyle davranmaz. E¤er "önce materyalist, sonra bilim adam›" ise, evrimin bilim taraf›ndan yalanland›¤›n› gördü¤ünde materyalizmi terk etmez. Aksine, evrimi ne olursa olsun bir flekilde desteklemeye çal›flarak materyalizmi kurtarmaya, ayakta tutmaya çal›fl›r. ‹flte bugün evrim teorisini savunan bilim adamlar›n›n durumu tam olarak budur. ‹lginçtir, bunu bazen kendileri de itiraf etmektedirler. Harvard Üniversitesi'nden ünlü bir genetikçi ve aç›k sözlü bir evrimci olan Richard Lewontin, "önce materyalist, sonra bilim adam›" oldu¤unu flöyle itiraf etmektedir: Bizim materyalizme bir inanc›m›z var, 'a priori' (önceden kabul edilmifl, do¤ru varsay›lm›fl) bir inanç bu. Bizi dünyaya materyalist bir aç›klama getirmeye zorlayan fley, bilimin yöntemleri ve kurallar› de¤il. Aksine, materyalizme olan a priori ba¤l›l›¤›m›z nedeniyle, dünyaya materyalist bir aç›klama geti-

310


Bilim ve Materyalizmi Birbirinden Ay›rmak

ren araflt›rma yöntemlerini ve kavramlar› kurguluyoruz. Materyalizm mutlak do¤ru oldu¤una göre de, ‹lahi bir aç›klaman›n sahneye girmesine izin veremeyiz.391

Lewontin'in kulland›¤› "a priori" terimi oldukça önemlidir. Bu felsefi terim, hiçbir deneysel bilgiye dayanmayan bir ön varsay›m› ifade eder. Bir düflüncenin do¤rulu¤una dair bir bilgi yokken, onu do¤ru varsayar ve öyle kabul ederseniz, bu "a priori" bir düflüncedir. Evrimci Lewontin'in aç›k sözle ifade etti¤i gibi, materyalizm de evrimciler için "a priori" bir kabuldür ve bilimi bu kabule uydurmaya çal›flmaktad›rlar. Materyalizm bir Yarat›c›'n›n varl›¤›n› kesin olarak reddetmeyi zorunlu k›ld›¤› için de, ellerindeki tek alternatif olan evrim teorisine sar›lmaktad›rlar. Evrim bilimsel veriler taraf›ndan ne kadar yalanlan›rsa yalanlans›n fark etmez; söz konusu bilim adamlar› onu bir kere "a priori do¤ru" olarak kabul etmifllerdir. Bu ön yarg›l› tutum, evrimcileri "bilinçsiz maddenin kendi kendini düzenledi¤ine inanmak" gibi bilime ve akla ayk›r› bir inan›fla götürür. Önceki bölümlerde inceledi¤imiz "maddenin öz-örgütlemesi" kavram›, bunun bir ifadesidir. ‹flte dünya çap›ndaki evrimci propagandan›n temelinde bu materyalist dogma yatar. Bat›'n›n önde gelen medya organlar›nda, ünlü ve "sayg›n" bilim dergilerinde sürekli karfl›laflt›¤›n›z evrim propagandas›, bu tür ideolojik ve felsefi zorunluluklar›n bir sonucudur. Evrim, ideolojik aç›dan vazgeçilemez bulundu¤u için, bilimin standartlar›n› belirleyen materyalist çevreler taraf›ndan tart›fl›lmaz bir tabu haline getirilmifltir. Di¤er bilim adamlar› ise, kendi kariyerlerinin devam› için, bu zoraki teoriyi savunmak, ya da en az›ndan ayk›r› bir ses ç›karmamak durumundad›rlar. Bat›l› ülkelerdeki akademisyenler, "doçent", "profesör" gibi ünvanlara ulaflmak ve bunlar› korumak için her y›l belirli bilim dergilerinde makale yay›nlatmak zorundad›rlar. Biyoloji ile ilgilenen söz konusu dergilerin tümü de materyalist evrimcilerin kontrolündedir. Bu kifliler evrim aleyhtar› bir yaz›n›n yay›nlanmas›na izin vermezler. Dolay›s›yla her biyolog, bu egemen inanca ba¤l› kalarak çal›flma yapmak zorundad›r. Çünkü onlar da evrimi ideolojik bir gereklilik olarak gören materyalist düzenin bir parças›d›rlar. Bu yüzden, kitap boyunca inceledi¤imiz tüm "imkans›z tesadüf"leri gözü kapal› bir biçimde savunurlar.

311


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

"Bilimsel Amac›n" Tan›m› Ünlü bir evrimci olan Alman biyolog Hoïmar Von Dithfurt'un yazd›¤› baz› sat›rlar, bu gözü kapal› materyalist anlay›fl›n iyi bir ifadesidir. Dithfurt canl›l›¤›n son derece kompleks yap›s›na bir örnek verdikten sonra, bunun rastlant›larla ortaya ç›k›p ç›kamayaca¤› sorusu karfl›s›nda flunlar› söyler: Salt rastlant› sonucu ortaya ç›km›fl böyle bir uyum, gerçekten de mümkün müdür? Bu, bütün biyolojik evrimin en temel sorusudur... Modern do¤a biliminden yana olan bir kimse, bu soruya "evet" yan›t›n› verme ötesinde bir seçene¤e sahip de¤ildir. Çünkü do¤a olaylar›n› anlafl›l›r yollardan aç›klamay› kendisine hedef k›lm›fl, bunlar›, do¤aüstü müdahalenin yard›m›na baflvurmadan do¤ruca do¤a yasalar›na dayanarak türetmeyi amaçlam›flt›r.392

Dithfurt'un da belirtti¤i gibi, materyalist bilim anlay›fl›, hayat› "do¤aüstü müdahalenin" yani yarat›l›fl›n varl›¤›n› kabul etmeden aç›klamay› kendisine en temel prensip olarak kabul etmifltir. Bu prensip bir kez kabul edildikten sonra, en imkans›z olas›l›klar bile kolayl›kla kabul edilebilir. Bu dogmatik zihniyetin örneklerini hemen hemen her evrimci çal›flmada bulmak mümkündür. Evrim'in Türkiye'deki önde gelen savunucular›ndan Prof. Ali Demirsoy birçok örnekten biridir. Prof. Demirsoy'a göre, yaflam için mutlaka var olmas› gereken temel proteinlerden SitokromC'nin tesadüfen oluflmas› ihtimali "bir maymunun daktiloda hiç yanl›fl yapmadan insanl›k tarihini yazma olas›l›¤› kadar azd›r."393 Kuflkusuz böyle bir ihtimali kabul etmek, ak›l ve sa¤duyunun en temel prensiplerini çi¤nemek anlam›na gelir. ‹nsan, bir ka¤›t parças› üzerine yaz›l› tek bir harf gördü¤ünde bile, o harfin bilinçli birisi taraf›ndan yaz›ld›¤›na emindir. ‹nsanl›k tarihini anlatan bir kitap gördü¤ünde, bunun bir yazar taraf›ndan kaleme al›nd›¤›ndan daha da emindir. Akli dengesi yerinde olan hiç kimse, bu dev kitab›n içindeki harflerin "tesadüfen" yan yana geldi¤ini iddia etmeyecektir. Ancak son derece ilginçtir, Prof. Dr. Ali Demirsoy, tam da bunu kabul etmektedir: Bir Sitokrom-C'nin dizilimini oluflturmak için olas›l›k s›f›r denecek kadar azd›r. Yani canl›l›k e¤er belirli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu tüm evrende bir defa oluflacak kadar az olas›l›¤a sahiptir, denebilir. Ya da oluflumunda bizim tan›mlayamayaca¤›m›z do¤aüstü güçler görev yapm›flt›r. Bu sonuncusunu

312


Bilim ve Materyalizmi Birbirinden Ay›rmak

kabul etmek bilimsel amaca uygun de¤ildir. O halde birinci varsay›m› irdelemek gerekir.394

Prof. Demirsoy, "do¤aüstü güçleri kabul etmemek", yani Yarat›c›'n›n varl›¤›n› reddetmek için imkans›z› tercih etti¤ini yazmaktad›r. Oysa bilimin amac› "do¤aüstü güçlerin varl›¤›n› kabul etmemek" de¤ildir. Bilim böyle bir amaçla yola ç›kmaz. Bilim hiçbir ön yarg›ya ba¤lanmadan sadece do¤ay› inceler ve bu incelemelerinden sonuçlar ç›kar›r. E¤er bu sonuçlar, evrenin her noktas›nda do¤ada do¤aüstü bir akl›n tasar›m›n›n hakim oldu¤unu gösteriyorsa -ki böyledir-, bilim elbette bunu kabul etmelidir. Dikkat edilirse, asl›nda "bilimsel amaç" diye ifade edilen fley, sadece maddenin var oldu¤u ve tüm do¤an›n da sadece maddi etkenlerle aç›klanabilece¤i yönündeki bir dogmad›r. Bu ise "bilimsel amaç" vs. de¤il, do¤rudan materyalist felsefedir. Materyalist felsefe, "bilimsel amaç" gibi yüzeysel sözlerin ard›na gizlenmifl ve bilim adamlar›n› gerçekte bilim d›fl› kabullere zorlamaktad›r. Nitekim Demirsoy, bir baflka konudan, hücredeki mitokondrilerin kökeninden söz ederken, tesadüf aç›klamas›n› "bilimsel düflünceye oldukça ters gelmesine ra¤men" kabul etti¤ini aç›kça belirtir: ... Sorunun en can al›c› noktas›, mitokondrilerin bu özelli¤i nas›l kazand›¤›d›r. Çünkü tek bir bireyin dahi rastlant› sonucu bu özelli¤i kazanmas› akl›n alamayaca¤› kadar afl›r› olas›l›klar›n biraraya toplanmas›n› gerektirir... Solunumu sa¤layan ve her kademede de¤iflik flekilde katalizör olarak ödev gören enzimler, mekanizman›n özünü oluflturmaktad›r. Bu enzim dizisini bir hücre ya tam içerir ya da baz›lar›n› içermesi anlams›zd›r. Çünkü enzimlerin baz›lar›n›n eksik olmas› herhangi bir sonuca götürmez. Burada bilimsel düflünceye oldukça ters gelmekle beraber daha dogmatik bir aç›klama ve spekülasyon yapmamak için tüm solunum enzimlerinin bir defada hücre içerisinde ve oksijenle temas etmeden önce, eksiksiz bulundu¤unu ister istemez kabul etmek zorunday›z.395

Tüm bu sat›rlardan anl›yoruz ki evrim, gerçekte bilimsel araflt›rmalar›n sonucunda ortaya ç›kan bir teori de¤ildir. Aksine, bu teori materyalist felsefenin gereklerine göre önce masa bafl›nda üretilmifl ve sonra da bilimsel gerçeklere ra¤men kabul ettirilmeye çal›fl›lan bir tabuya dönüflmüfltür. Yine evrimcilerin yazd›klar›ndan anlad›¤›m›z üzere, tüm bu çaban›n bir de "amac›" vard›r ve bu amaç, her ne pahas›na olursa olsun canl›lar›n yarat›lmam›fl olduklar›n› savunmay› gerektirmektedir.

313


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

fioklardan Kaçmamak Az önce de vurgulad›¤›m›z gibi, madde ötesinin (ya da "do¤aüstü"nün) var oldu¤unu kesinlikle reddeden düflünce, materyalizmdir. Bilim ise, böyle bir dogmay› kabul etmek zorunda de¤ildir. Bilim, do¤ay› incelemek ve sonuçlar ç›karmakla yükümlüdür. Ve bilim, söz konusu gerçe¤e, yani canl›lar›n yarat›lm›fl oldu¤u gerçe¤ine ulaflmaktad›r. Bu, bilimsel bulgular taraf›ndan ortaya konan bir aç›klamad›r. Canl›lardaki ola¤anüstü kompleks yap›lar› inceledi¤imizde, bunlar›n asla do¤a kanunlar›yla ve rastlant›larla aç›klanamayacak kadar ola¤anüstü özelliklere sahip olduklar›n› görürüz. Her ola¤anüstü özellik, kendisini meydana getiren üstün bir akl›n göstergesidir. Canl›l›k da, üstün bir güç ile yarat›lm›flt›r. Bu güç madde ötesi bir akla aittir. Bu ak›l, tüm do¤aya egemen ve sonsuz bir güce sahip, Rabbimiz olan Allah'›n akl›d›r. K›sacas› hayat ve canl›lar, yarat›lm›fllard›r. Bu materyalizm gibi dogmatik bir inanç de¤il, bilimsel gözlem ve deneylerin ortaya ç›kard›¤› aç›k bir gerçektir. Bu gerçe¤in, materyalizme inanmaya ve materyalizmi bilim sanmaya al›flm›fl olan bilim adamlar›nda bir flok meydana getirdi¤ini görüyoruz. Bak›n bu flok, bugün dünyada evrim teorisine karfl› ç›kan en önemli isimlerden biri olan Michael Behe taraf›ndan nas›l ifade ediliyor: Hayat›n üstün bir ak›l taraf›ndan tasarlanm›fl oldu¤u anlay›fl›, hayat› basit do¤a kanunlar›n›n bir sonucu olarak alg›lamaya al›flk›n bizlerde bir flok etkisi yaratm›fl durumda. Ama di¤er yüzy›llar da benzer floklar› yaflam›fllard› ve floklardan kaçmak için bir neden de yok.396

‹nsanl›k dünyan›n düz oldu¤u ya da evrenin merkezinde yer ald›¤› gibi dogmalardan kurtulmufltur. Hayat›n tasarlanmadan, kendi kendine olufltu¤u fleklindeki materyalist ve evrimci dogmadan da kurtulmaktad›r. Bu durum karfl›s›nda gerçek bir bilim adam›na düflen görev ise, materyalist dogmadan vazgeçerek, hayat›n ve canl›lar›n kökeni konusunu gerçek bir bilim adam›na yarafl›r bir objektiflik ve samimiyetle de¤erlendirmektir. Gerçek bir bilim adam›n›n yapmas› gereken "floklardan kaçmamak"t›r; 19. yüzy›l›n köhne materyalist dogmalar›na ba¤lanarak imkans›z senaryolar› savunmak de¤il.

314


SONSÖZ

B

u kitap boyunca sadece bilimsel delillere dayanarak hayat›n gerçek kökenini inceledik. Ortaya ç›kan sonuç aç›kça göstermektedir ki, canl›l›k Darwinizm'in ve genel olarak materyalist felsefenin iddia etti¤i gibi rastlant›larla ortaya ç›kmam›flt›r. Canl› türleri tesadüflerle birbirlerinden evrimleflmemifltir. Aksine, tüm canl›lar ayr› ayr› ve kusursuz bir biçimde yarat›lm›fllard›r. 21. yüzy›l da kapan›rken, bilimin hayat›n kökenine getirdi¤i tek gerçek cevap vard›r: Yarat›l›fl. Önemli olan, bilimin vard›¤› bu sonucun, insanl›¤a tarihin bafl›ndan bu yana din yoluyla bildirilen bir gerçe¤in tasdiklenmesi olufludur. Allah, tüm evreni ve içindeki tüm canl›lar› yoktan yaratm›flt›r. ‹nsan› da, o hiçbir fley de¤ilken yaratan ve say›s›z özellikle nimetlendiren Allah't›r. Bu gerçek, tarihin bafl›ndan bu yana Allah'›n insanlara yollad›¤› elçilerle ve ‹lahi kitaplarla bildirilmifltir. Her peygamber gönderildi¤i topluma Allah'›n tüm canl›lar› ve insan› yaratt›¤›n› anlatm›flt›r. Tevrat'ta, Zebur'da, ‹ncil'de ve Kuran'da hep ayn› yarat›l›fl gerçe¤i insanlara haber verilmifltir. ‹lk üçü tahrife u¤ram›fl olan bu ‹lahi kitaplar›n içinde bugün hala geçerli olan ve k›yamete kadar da hükmü sürecek olan tek kitap, hiçbir tahrifata u¤ramam›fl olan Kuran-› Kerim'dir. Kuran'da Allah, tüm evreni ve canl›lar› yoktan yaratt›¤›n› ve onlar› kusursuzca düzenledi¤ini pek çok ayetinde haber verir. Bir ayette yaratman›n Rabbimiz'e ait oldu¤u flöyle bildirilmektedir: Gerçekten sizin Rabbiniz, alt› günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arfla istiva eden Allah't›r. Gündüzü, durmaks›z›n kendisini kovalayan geceyle örten, Günefl'e, Ay'a ve y›ld›zlara Kendi buyru¤uyla bafl e¤direndir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yaln›zca) O'nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir. (Araf Suresi, 54)

315


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Allah tüm kainat› yoktan yaratt›¤› gibi, flu an üzerinde yaflad›¤›m›z dünyay› da yaratm›fl ve onu yaflama özel olarak elveriflli k›lm›flt›r. Baz› ayetlerde bu gerçek flöyle aç›klan›r: Yere (gelince,) onu döfleyip-yayd›k, onda sars›lmaz-da¤lar b›rakt›k ve onda herfleyden ölçüsü belirlenmifl ürünler bitirdik. Ve orada sizler için ve kendisine r›z›k vericiler olmad›¤›n›z kimseler (varl›klar ve canl›lar) için geçimlikler k›ld›k. (Hicr Suresi, 19-20) Yeri de (nas›l) döfleyip-yayd›k? Onda sars›lmaz da¤lar b›rakt›k ve onda 'göz al›c› ve iç aç›c›' her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,) '‹çten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikirdir. (Kaf Suresi, 7-8)

Üstteki ayetlerde tüm bitkileri yaratan›n Allah oldu¤u haber verilmektedir. Yani bildi¤imiz ya da bilmedi¤imiz tüm bitkileri, tüm a¤açlar›, otlar›, meyveleri, çiçekleri, yosunlar› veya sebzeleri yaratan sonsuz güç ve kudret sahibi olan Allah't›r. Ayn› gerçek hayvanlar için de geçerlidir. Yeryüzünde yaflayan ve yaflam›fl milyonlarca farkl› hayvan türünün hepsini yaratan Allah't›r. Bal›klar›, sürüngenleri, kufllar›, memelileri yaratan, atlar›, zürafalar›, sincaplar›, geyikleri, serçeleri, kartallar›, dinozorlar›, balinalar› veya tavus kufllar›n› yoktan var eden, sonsuz bir ilim ve sanat sahibi olan Allah't›r. Ayetlerde Allah'›n farkl› canl› türlerini yaratmas›ndan flöyle söz edilir: Allah, her canl›y› sudan yaratt›. ‹flte bunlardan kimi karn› üzerinde yürümekte, kimi iki aya¤› üzerinde yürümekte, kimi de dört (aya¤›) üzerinde yürümektedir. Allah, diledi¤ini yarat›r. Hiç flüphesiz Allah, herfleye güç yetirendir. (Nur Suresi, 45) Ve hayvanlar› da yaratt›; sizin için onlarda ›s›nma ve yararlar vard›r ve onlardan yemektesiniz. (Nahl Suresi, 5)

Allah tüm canl›lar› yaratt›¤› gibi insan› da yaratm›flt›r. ‹lk insan olan Hz. Adem'i Kuran'da bildirdi¤i üzere çamurdan yaratm›fl, sonra da tüm insanlar› birbirlerinden türeyen basit bir s›v›dan (meniden) var etmifltir. Dahas›, yeryüzündeki di¤er canl›lardan farkl› olarak, insana Kendinden bir ruh üflemifltir. Allah insan›n yarat›l›fl›yla ilgili bu gerçe¤i Kuran'da flöyle bildirir: O, yaratt›¤› herfleyi en güzel yapan ve insan› yaratmaya bir çamurdan bafllayand›r. Sonra onun soyunu bir özden, basbaya¤› bir sudan yapm›flt›r. Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az flükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 7-9)

316


Sonsöz

‹nsan›n Görevi Bilim, baflta da belirtti¤imiz gibi Allah'›n Kuran'da bildirdi¤i yarat›l›fl gerçe¤ini bir kez daha ortaya koymaktad›r. Bilimsel bulgular, canl›larda ola¤anüstü bir tasar›m bulundu¤unu göstererek, bunlar›n üstün bir ak›l ve bilgiyle var edildiklerini do¤rulamaktad›r. Biyolojik gözlemler, canl› türlerinin birbirlerine dönüflmediklerini, dolay›s›yla zaman içinde geriye do¤ru gidildi¤inde her türün yoktan yarat›lm›fl olan ilk bireylerine var›laca¤›n› göstermektedir. Örne¤in kartallar her zaman kartal olarak kald›klar›na göre, tarih içinde geriye gidildi¤inde, orijinal olarak yoktan yarat›lm›fl ilk kartal çiftine ya da grubuna var›lacakt›r. Nitekim fosil bulgular› da bunu do¤rulamakta ve farkl› canl› türlerinin, kendilerine has yap›lar›yla yeryüzünde aniden ortaya ç›kt›klar›n› göstermektedir. Bu canl› türleri farkl› zaman dilimleri içinde aflama aflama yarat›lm›fl ve yeryüzüne yerlefltirilmifl olabilirler, ama sonuçta tüm bunlar Allah'›n dilemesiyle olmufltur. K›sacas› bilim, bu sayd›¤›m›z delillerle canl›lar› var edenin Allah oldu¤unu gözler önüne sermektedir. Ancak bilim bu noktadan daha ileri gidemez. Bize, niçin yarat›ld›¤›m›z› ve yaflam›m›z›n amac›n›n ne oldu¤unu ö¤reten, bizi yaratm›fl olan Allah'›n Zat›'n› tan›tan ve her konuda yol gösterecek olan yegane kaynak, Allah'tan bize ulaflan kutsal kitab›m›z Kuran'd›r. Kuran'da ise, bize yarat›l›fl amac›m›z›n Rabbimiz olan Allah'a iman etmek ve O'na kulluk etmek oldu¤u bildirilir. Allah bir ayette, "Ben, cinleri ve insanlar› yaln›zca Bana ibadet etsinler diye yaratt›m." (Zariyat Suresi, 56) diye buyurmaktad›r. Yarat›l›fl gerçe¤ini kavrayan her insana düflen görev, bu ayetin hükmüne uygun olarak yaflamak ve Allah'›n Kuran'da aç›klad›¤› mümin kifli gibi, "Bana ne oluyor ki, beni Yaratana kulluk etmeyecekmiflim?" (Yasin Suresi, 22) demektir. Gördü¤ü tüm delillere karfl› hala yarat›l›fl gerçe¤ini reddeden ve Allah'› inkarda direten kimseler ise, kibirleri ak›llar›na galip gelmifl kimselerdir. Bu gibi insanlar›n gerçekte ne kadar büyük bir acz içinde olduklar›n›, Rabbimiz bir ayette flöyle bildirir: Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; flimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'›n d›fl›nda tapmakta olduklar›n›z -hepsi bunun için biraraya gelseler dahigerçekten bir sinek bile yaratamazlar. E¤er sinek onlardan bir fley kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. ‹steyen de güçsüz, istenen de. (Hac Suresi, 73)

317


Okuyaca¤›n›z bu bölüm, hayat›n ÇOK ÖNEML‹ bir s›rr›n› içermektedir. Maddesel dünyaya bak›fl aç›n›z› kökten de¤ifltirecek olan bu konuyu, çok dikkatli bir biçimde ve sindirerek okumal›s›n›z. Burada anlat›lacak olanlar yaln›zca bir bak›fl aç›s›, farkl› bir yaklafl›m veya herhangi bir felsefi düflünce de¤il; dine inanan-inanmayan herkesin kabul edece¤i, bugün bilimin de kan›tlad›¤› kesin bir gerçektir.


MADDEN‹N

ARDINDAK‹ SIR

A

kıl ve vicdan yoluyla çevresini izleyen kifli fark eder ki, evrendeki canlı-cansız herfley yaratılmıfltır. Peki tüm bunlar kim tarafından yaratılmıfltır? Açıktır ki, evrenin her noktasında kendini belli eden "yaratılmıfllık", evrenin kendisinin bir ürünü olamaz. Örne¤in bir böcek kendi kendisini var etmemifltir. Günefl Sistemi, bitkiler, insanlar, bakteriler, alyuvarlar, kelebekler kendi kendilerini yaratmamıfllardır. Tüm bunların "tesadüfen" oluflmaları gibi bir ihtimal de, kitabın önceki sayfalarında inceledi¤imiz gibi, söz konusu de¤ildir. Dolayısıyla flu sonuca varabiliriz: Gözümüzle gördü¤ümüz herfley yaratılmıfltır... Ancak gözümüzle gördü¤ümüz fleylerin hiçbiri "Yaratıcı" de¤ildir. O halde, Yaratıcı, gözümüzle gördü¤ümüz herfleyden baflka ve üstün bir varlıktır. Kendisi görünmeyen, fakat yarattı¤ı herfleyin Kendisi'nin varlı¤ını ve vasıflarını gösterdi¤i üstün bir güçtür. ‹flte Allah'ın varlı¤ını tanımayanların sapt›klar› nokta da buradadır. Bu kifliler, Allah'ı gözleriyle görmedikleri sürece, O'nun varlı¤ına iman etmemeye flartlandırmıfllardır kendilerini. Ancak bu durumda, evrenin her yerinde apaçık görünen "yaratılmıfllık" gerçe¤ini gizlemek, evrenin ve canlıların yaratılmamıfl oldu¤unu iddia etmek zorunda kalırlar. Bunu yapmak için yalanlara baflvururlar. Evrim teorisi, önceki sayfalarda de¤inildi¤i gibi, bu konuda baflvurulan yalanların, sonuçsuz çırpınıflların en belirgin örne¤idir. ‹nkar edenlerin temel yanılgısı, aslında Allah'ın varlı¤ını inkar etmeyen, ancak çarpık bir Allah inancına sahip olan pek çok kifli tarafından da paylaflılır. Toplumun ço¤unlu¤unu oluflturan bu kifliler, yaratılıflı reddet-

319


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

mezler, ancak Allah'ın "nerede" oldu¤una dair batıl inançları vardır: Ço¤u, Allah'ın yaln›zca "gökte" oldu¤unu sanır. Bilinçaltlarındaki bat›l düflünceye göre, Allah çok uzaklardaki bir gezegenin arkasındadır ve çok nadiren "dünya ifllerine" müdahale eder. Ya da hiç etmez; evreni yaratmıfl ve bırakmıfltır, insanlar kendi kaderlerini çizerler... Kimileri de Kuran'ın Allah'ın "her yerde" oldu¤una dair haberini duymufltur, fakat bunun anlamını tam olarak çözemezler. Bilinçaltlarındaki batıl düflünce, Allah'ın radyo dalgaları ya da görünmez, hissedilmez bir gaz gibi (Allah'› tenzih ederiz) maddeleri çevreledi¤i fleklindedir. Oysa bu düflünce ve bafltan beri saydı¤ımız, Allah'ın "nerede" oldu¤unu bir türlü çözemeyen (belki de bu yüzden O'nu inkar eden) düflünceler, ortak bir yanlıfla dayanmaktadırlar: Hiçbir temeli olmayan bir ön yargıyı benimsemekte, ondan sonra da Allah ile ilgili olarak zanlara kapılmaktadırlar. Nedir bu ön yargı?.. Bu ön yargı maddenin varlı¤ı ve niteli¤i ile ilgilidir. ‹nsanlar›n büyük bir k›sm› gördü¤ümüz maddesel evrenin, var olan gerçekli¤in ta kendisi oldu¤u konusunda flartlanmıfllard›r. Oysa modern bilim, bu ön yargıyı da yıkarak, çok önemli ve etkileyici bir gerçe¤i ortaya koymaktadır. ‹lerleyen sayfalarda Kuran'da da iflaret edilen bu büyük gerçe¤i açıklayaca¤›z.

Elektrik Sinyallerinden Oluflan Evren Yafladı¤ımız dünya ile ilgili tüm bilgilerimiz bize befl duyumuz aracılı¤ı ile gelir. Yani biz gözümüzün gördü¤ü, elimizin dokundu¤u, burnumuzun kokladı¤ı, dilimizin tattı¤ı, kula¤ımızın duydu¤u bir dünyayı tanırız. Do¤umumuzdan itibaren bu duyulara ba¤lı oldu¤umuz için "dıfl dünya"nın, duyularımızın bize tanıttı¤ından farklı olabilece¤ini hiç düflünmemiflizdir. Oysa, bugün birçok bilim dalında yapılan arafltırmalar son derece farklı bir anlayıflı beraberinde getirmifl, algılarımız ve algıladı¤ımız dünya ile ilgili ciddi flüphelerin oluflmasına neden olmufltur. Bu yeni anlayıflın çıkıfl noktası ise fludur: Bizim "dıfl dünya" olarak algıladıklarımız, yalnızca elektrik sinyallerinin beyinde oluflturdu¤u etkilerdir. Elmanın kırmızılı¤ı, tahtanın sertli¤i, dahası anneniz, babanız, aileniz, sahibi oldu¤unuz bütün mallar, eviniz, ifliniz ve bu kitabın satırları yalnız-

320


Maddenin Ard›ndaki S›r

ca ve yalnızca beyninizdeki elektrik sinyallerinden ibarettir. Frederick Vester bilimin bu konuda ulafltı¤ı noktayı flöyle ifade eder: Bazı düflünürlerin, 'insan bir hayaldir, aslında bütün yaflananlar geçici ve aldatıcıdır, bu evren bir gölgedir' fleklindeki sözleri günümüzde bilimsel olarak kanıtlanıyor gibidir.397 Konuyu tam olarak açıklamak için öncelikle, dıfl dünya hakkında bize bilgi veren duyularımızdan söz edelim.

Nasıl Görüyoruz, Duyuyoruz, Tadıyoruz? Görme olayı oldukça aflamalı bir biçimde gerçekleflir. Görme sırasında, herhangi bir cisimden gelen ıflık demetleri (fotonlar), gözün önündeki lensin içinden kırılarak geçer ve gözün arka tarafındaki retinaya ters olarak düflerler. Buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüfltürülen görme uyarıları, sinirler aracılı¤ı ile, beynin arka kısmındaki görme merkezi adı verilen küçük bir bölgeye ulaflırlar. Bu elektrik sinyali bir dizi ifllemden sonra beyindeki bu merkezde görüntü olarak algılanır. Yani görme olayı, gerçekte beynin arkasındaki küçük, ıflı¤ın hiçbir flekilde giremedi¤i, kapkaranlık bir noktada yaflanır. fiimdi genelde herkesçe bilinen bu bilgiye bir kez daha dikkatlice bakalım: Biz, "görüyorum" derken, aslında gözümüze gelen uyarıların elektrik sinyaline dönüflerek beynimizde oluflturdu¤u "etkiyi" görürüz. Yani "görüyorum" derken, aslında beynimizdeki elektrik sinyallerini seyrederiz. Hayatımız boyunca gördü¤ümüz her görüntü bir kaç cm3'lük görme merkezinde oluflur. Okudu¤unuz bu satırlar da, ufka baktı¤ınızda gördü¤ünüz uçsuz bucaksız manzara da, bu küçücük yerde meydana gelmektedir. Bu arada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta daha vardır. Az önce belirtti¤imiz gibi, kafatası ıflı¤ı içeri geçirmez, yani beynin içi kapkaranlıktır. Dolayısıyla beynin ıflı¤ın kendisiyle muhatap olması asla mümkün de¤ildir. Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayalım: Karflımızda bir mum oldu¤unu düflünelim. Bu mumun karflısına geçip onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz, muma ait ıflı¤ın aslı ile hiçbir zaman muhatap olmaz. Mumun ıflı¤ını gördü¤ümüz anda bile kafamızın ve beynimizin içi kapkaranlıktır. Kapkaranlık beynimizin içinde, aydınlık,

321


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

ıflıl ıflıl ve renkli bir dünyayı seyrederiz. R.L. Gregory, bizim çok do¤al karflıladı¤ımız görme olayındaki mucizevi durumu flöyle ifade etmektedir: Görme olayına o kadar alıflmıflız ki, çözülmesi gereken sorular oldu¤unun farkına varmak büyük bir hayal gücü gerektiriyor. Fakat bunu dikkate alın. Gözlerimize minik tepetaklak olmufl görüntüler veriliyor, ve biz çevremizde bunları sa¤lam nesneler olarak görüyoruz. Retinaların üzerindeki uyarıların sonucunda nesneler dünyasını algılıyoruz ve bu bir mucizeden farksız aslında.398 Aynı durum di¤er algılar için de geçerlidir. Ses, dokunma, tat ve koku, birer elektrik sinyali olarak beyne ulaflır ve buradaki ilgili merkezlerde algılanırlar. Duyma olayı da böyledir: Dıfl kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kula¤a iletir; orta kulak aldı¤ı ses titre-

Bizim gördü¤ümüz, dokundu¤umuz, duydu¤umuz ve adına "madde", "dünya" ya da "evren" dedi¤imiz kavramlar, asl›nda beynimizde yorumlanan elektrik sinyalleridir. Biz hiçbir zaman maddenin, beynimiz d›fl›ndaki asl›na ulaflamay›z. Ancak, d›fl dünyan›n beynimizde oluflan görüntüsünü görür, duyar ve tadar›z.

322


Maddenin Ard›ndaki S›r

flimlerini güçlendirerek iç kula¤a aktarır; iç kulak da bu titreflimleri elektrik sinyallerine dönüfltürerek beyne gönderir. Aynı görmede oldu¤u gibi duyma ifllemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleflir. Kafatası ıflı¤ı geçirmedi¤i gibi sesi de geçirmez. Dolayısıyla dıflarısı ne kadar gürültülü de olsa beynin içi tamamen sessizdir. Buna ra¤men en net sesler beyinde algılanır. Öylesine bir netliktir ki bu; sa¤lıklı bir insan kula¤ı hiçbir parazit, hiçbir cızırtı olmaksızın herfleyi duyar. Ses geçirmeyen beyninizde bir orkestranın senfonilerini dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız, bir yapra¤ın hıflırtısından jet uçaklarının gürültüsüne dek genifl bir frekans aralı¤ındaki tüm sesleri algılayabilirsiniz. Ama o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi ölçülse, burada derin bir sessizli¤in hakim oldu¤u görülecektir. Koku algımızın oluflması da buna benzerdir: Vanilya kokusu, gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun epitelyum denilen bölgesindeki titrek tüylerde bulunan alıcılara gelirler ve bu alıcılarda etkileflime girerler. Bu etkileflim beynimize elektrik sinyali olarak iletilir ve koku olarak algılanır. Sonuçta bizim güzel ya da çirkin diye adlandırdı¤ımız kokuların hepsi uçucu moleküllerin etkileflimlerinin elektrik sinyaline dönüfltürüldükten sonra, beyindeki algılanıfl biçiminden baflka bir fley de¤ildir. Bir parfümü, bir çiçe¤i, sevdi¤iniz bir yeme¤i, deniz kokusunu, hoflunuza giden ya da gitmeyen her türlü kokuyu beyninizde algılarsınız. Fakat koku molekülleri beyne hiçbir zaman ulaflamazlar. Ses ve görüntüde oldu¤u gibi, kokuda da beyninize ulaflan yalnızca elektrik sinyalleridir. Sonuç olarak, do¤du¤unuz andan itibaren dıflarıdaki nesnelere ait olarak bildi¤iniz kokular duyu organlarınız aracılı¤ı ile hissetti¤iniz elektrik uyarılarıdır. Benzer flekilde, insan dilinin ön tarafında da dört farklı tip kimyasal alıcı vardır. Bunlar tuzlu, tatlı, ekfli ve acı tatlarına karflılık gelir. Tat alıcılarımız bir dizi kimyasal ifllemden sonra bu algıları elektrik sinyallerine dönüfltürür ve beyne iletirler. Bu sinyaller de beyin tarafından tat olarak algılanırlar. Bir çikolatayı ya da sevdi¤iniz bir meyveyi yedi¤inizde aldı¤ınız tat, elektrik sinyallerinin beyin tarafından yorumlanmasıdır. Dıflarıdaki nesneye ise asla ulaflamazsınız; çikolatanın kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Örne¤in, beyninize giden tat alma sinirleri kesilse, o an yedi¤iniz herhangi bir fleyin tadının beyninize ulaflması mümkün olmaz; tat duyunuzu tamamen yitirirsiniz.

323


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Bu noktada karflımıza bir gerçek daha çıkar: Bir yiyece¤i tattı¤ımızda bir baflkasının o yiyecekten aldı¤ı tadın veya bir sesi duydu¤umuzda baflka birisinin duydu¤u sesin bizim algıladıklarımız ile aynı oldu¤undan emin olmamız mümkün de¤ildir. Bu gerçekle ilgili Lincoln Barnett flöyle demektedir: Hiç kimse kendisinin kırmızıyı görüflünün ya da Do notasını duyuflunun baflka bir insanınki ile aynı olup olmadı¤ını bilemez.399 Dokunma duyumuza gelince de, de¤iflen bir fley olmadı¤ını görürüz. Bir cisme dokundu¤umuzda dıfl dünyayı ve nesneleri tanımamıza yardımcı olacak bilgiler, derideki duyu sinirleri aracılı¤ıyla beyne ulafltırılırlar. Dokunma hissi beynimizde oluflur. Zannedildi¤i gibi dokunma hissini algıladı¤ımız yer parmak uçlarımız ya da derimiz de¤il, yine beynimizdeki dokunma merkezidir. Bizler nesnelerden gelen elektriksel uyarıların beynimizde de¤erlendirilmesi sonucu sertlik ya da yumuflaklık, sıcaklık ya da so¤ukluk gibi, nesneleri tanımlayan farklı farklı hisler duyarız. Hatta bir cismi tanımaya yarayan her türlü detayı bu uyarılar sonucunda elde

Bir cisimden gelen ›fl›k demetleri retina üzerine ters olarak düflerler. Burada elektrik sinyaline dönüflen görüntü beynin arka taraf›ndaki görme merkezine ulaflt›r›l›r. Görme merkezi dedi¤imiz yer küçücük bir aland›r. Beyin ›fl›¤› geçirmedi¤i için, görme merkezine de ›fl›¤›n ulaflmas› mümkün de¤ildir. Yani biz, ›fl›l ›fl›l ve derinlikli bir dünyay› küçücük ve ›fl›¤›n asla ulaflamad›¤› bir noktada alg›lar›z. Bir ateflin ›fl›¤›n› ve s›cakl›¤›n› hissetti¤imiz anda bile beynimizin içi kapkaranl›kt›r ve ›s›s› hiç de¤iflmez.

324


Maddenin Ard›ndaki S›r

ederiz. Bu önemli gerçekle ilgili olarak B. Russel ve L. Wittgeinstein gibi ünlü filozofların düflünceleri flöyledir: …Bir limonun gerçekten var olup olmadı¤ı ve nasıl bir süreçle varlafltı¤ı sorulamaz ve incelenemez. Limon, sadece dille anlaflılan tat, burunla duyulan koku, gözle görülen renk ve biçimden ibarettir ve yalnız bu nitelikleri bilimsel bir arafltırmanın ve yargının konusu olabilir. Bilim, nesnel dünyayı asla bilemez.400 Yani beynimizin d›fl›ndaki maddesel dünyaya ulaflmamız imkansızdır. Muhatap oldu¤umuz tüm nesneler, gerçekte görme, iflitme, dokunma gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki bilgileri de¤erlendiren beynimiz, yaflamımız boyunca maddenin bizim dıflımızdaki "aslı" ile de¤il, beynimizdeki kopyaları ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaları dıflımızdaki gerçek madde zannederek yanılırız.

Beynimizin ‹çinde Oluflan "Dıfl Dünya" Buraya kadar anlattı¤ımız fiziksel gerçekler bizi tartıflılmaz bir sonuca ulafltırır: Bizim gördü¤ümüz, dokundu¤umuz, duydu¤umuz ve adına "madde", "dünya" ya da "evren" dedi¤imiz kavramlar, asl›nda beynimizde yorumlanan elektrik sinyalleridir. Biz hiçbir zaman maddenin, beynimiz d›fl›ndaki asl›na ulaflamay›z. Ancak d›fl dünyan›n beynimizde oluflan görüntüsünü görür, duyar ve tadar›z. Örne¤in meyve yiyen biri, aslında meyvenin beynindeki algısıyla muhataptır, aslıyla de¤il. Kiflinin "meyve" diye nitelendirdi¤i fley, meyvenin biçimi, tadı, kokusu ve sertli¤ine ait elektriksel bilginin beyinde algılanmasından ibarettir. E¤er beyne giden görme sinirini keserseniz, meyve görüntüsü de bir anda yok olur. Veya burundaki algılayıcılardan beyne uzanan sinirdeki bir kopukluk, koku algınızı tamamen ortadan kaldırır. Çünkü meyve, birtakım elektrik sinyallerini beynin yorumlamasından baflka bir fley de¤ildir. Üzerinde düflünülmesi gereken ayrı bir nokta da uzaklık hissidir. Uzaklık, örne¤in bu kitapla aranızdaki mesafe, sadece beyninizde meydana gelen bir boflluk hissidir. Bir insanın kendisinden çok uzakta sandı¤ı maddeler de aslında beyninin içindedir. Örne¤in insan gö¤e bakıp yıldızları seyreder ve bunların milyonlarca ıflık yılı uzakta olduklarını sanır. Oysa yıldızlar onun içinde, beynindeki görüntü merkezindedirler. Bu yazıla-

325


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

rı okurken içinde oturdu¤unuzu sandı¤ınız odanın da aslında içinde de¤ilsiniz; aksine oda sizin içinizdedir. Bedeninizi görmeniz, sizi odanın içinde oldu¤unuza inandırır. Ancak flunu unutmayın; bedeniniz de beyninizde oluflan bir görüntüdür. Tüm di¤er algılarınız için de aynı durum geçerlidir. Örne¤in siz yan odadaki televizyonun sesini duydu¤unuzu sanırken aslında beyninizin içindeki sesle muhatapsınızdır. Metrelerce uzaktan geldi¤ini sandı¤ınız ses de, hemen yanınızdaki kiflinin konuflması da aslında beyninizdeki birkaç santimetrekarelik duyma merkezinde algılanmaktadır. Bu algı merkezinin dıflında sa¤, sol, ön, arka gibi bir kavram yoktur. Yani ses sa¤dan, soldan veya havadan size ulaflmaz; sesin geldi¤i bir yön yoktur. Algıladı¤ınız kokular da böyledir; hiçbiri uzak bir mesafeden size ulaflmaz. Koku alma merkezinizde oluflan etkileri, dıflarıdaki maddelerin kokusu zannedersiniz. Oysa bir gülün görüntüsü nasıl ki görme merkezinizin içindeyse, o gülün kokusu da aynı flekilde koku alma merkezinizin içindedir; dıflarıdaki gülün ve kokusunun aslı ile muhatap olamazs›n›z. Çünkü bizim için "dıfl dünya", aynı anda beynimize ulaflan "elektrik sinyalleri bütünü"nden baflka bir fley de¤ildir. Beynimiz hayatımız boyunca bu sinyalleri de¤erlendirir. Biz de bunları maddenin "dıflarıdaki" aslı sanarak yanıldı¤ımızın farkında olmadan bir ömür süreriz. Yanılırız, çünkü algılarımızla maddenin kendisine asla ulaflamayız. "Dıfl dünya" sandı¤ımız sinyalleri yorumlayıp anlamlı hale getiren de, yine bizim beynimizdir. Örne¤in duyma algısını ele alalım. Kula¤ımızın içine gelen ses dalgalarının yorumunu yaparak onu bir senfoniye çeviren aslında beynimizdir. Yani müzik, beynimizin oluflturdu¤u bir algıdır. Renkleri görürken de aslında gözümüze ulaflan sadece ıflı¤ın farklı dalga boylarıdır. Bu farklı dalga boylarını renklere çeviren yine beynimizdir. "Dıfl dünyada" renk yoktur. Ne elma kırmızı, ne gökyüzü mavi, ne de a¤açlar yeflildir. Onlar, sadece öyle algıladı¤ımız için öyledirler. Nitekim gözdeki retinada oluflan küçük bir bozukluk renk körlü¤üne sebep olur. Kimi insan maviyi yeflil, kimisi kırmızıyı mavi, kimisi de renkleri grinin çeflitli tonları fleklinde algılar. Bu noktadan sonra dıflarıdaki nesnenin renkli olup olmaması önemli de¤ildir. Ünlü düflünür Berkeley de bu gerçe¤e flu sözleriyle dikkat çekmektedir: ‹lkin renklerin, kokuların, v.b. "gerçekten var oldu¤u" sanıldı; ama

326


Maddenin Ard›ndaki S›r

daha sonra, bu çeflit görüfller reddedildi ve görüldü ki, bunlar duyumlarımız sayesinde vardır.401 Sonuç olarak; biz nesneleri onlar renkli oldu¤undan ya da dıflarıda maddi bir varlı¤a sahip olduklarından renkli görmeyiz. Çünkü, varlıklara yükledi¤imiz tüm nitelikler, "dıfl dünyada" de¤il, içimizdedir. Peki o zaman "dıfl dünya"y› tam olarak bildi¤imizi nas›l iddia edebiliriz?

‹nsan›n S›n›rl› Bilgisi Buraya kadar anlatt›¤›m›z gerçe¤in ortaya koydu¤u en önemli sonuçlardan biri, insan›n d›fl dünya hakk›ndaki bilgisinin asl›nda son derece s›n›rl› olufludur. D›fl dünya hakk›ndaki bilgilerimiz hem befl duyu ile s›n›rl›d›r, hem de bu duyular›n bize alg›latt›¤› dünyan›n "as›l dünya" ile birebir uyumlu oldu¤unu gösterecek hiç bir kan›t yoktur. Dolay›s›yla as›l dünya, bizim alg›lad›¤›m›zdan çok daha farkl› olabilir. Orada bizim alg›layamad›¤›m›z pek çok varl›k ve varl›k boyutu olabilir. Bizim bilgimiz, evrenin en uzak noktalar›na varsak bile, eksik olarak kalmaya devam edecektir. Tüm varl›klar› eksiksiz ve kusursuz bir biçimde bilen ise, tümünü yaratm›fl olan Yüce Allah't›r. Allah'›n yaratt›¤› varl›klar, ancak O'nun izin verdi¤i kadar bilgi sahibi olabilirler. Bu gerçek, Kuran'da flöyle haber verilmektedir: Allah... O'ndan baflka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. ‹zni olmaksızın O'nun Katında flefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalar›ndakini bilir. (Onlar ise) diledi¤i kadar›n›n d›fl›nda, O'nun ilminden hiçbir fleyi kavray›p-kuflatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuflatmıfltır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek Yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)

327


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Yapay Olarak Oluflturulan "Dıfl Dünya" Tanıdı¤ımız tek dünya, zihnimizin içinde olan, orada çizilen, seslendirilen ve renklendirilen, kısacası zihnimizde meydana gelen bir dünyadır. Beynimizde seyretti¤imiz bu algılar kimi zaman "yapay" bir kaynaktan da geliyor olabilirler. Bunu flöyle bir örnekle zihnimizde canlandırabiliriz: Önce, beyninizi vücudunuzun dıflına çıkarıp, cam bir küpün içinde suni olarak yaflattı¤ımızı düflünelim. Bir de bunun yanına, her türlü elektrik sinyalinin üretilebildi¤i bir bilgisayar yerlefltirelim. Sonra, herhangi bir ortama ait görüntü, ses, koku gibi verilerin elektrik sinyallerini yapay olarak bu bilgisayarda üretelim ve kaydedelim. Bu bilgisayarı elektrik kablolarıyla beyninizdeki algı merkezlerine ba¤layalım ve burada kayıtlı olan sinyalleri beyninize gönderelim. Bu sinyalleri algıladıkça beyniniz (bir baflka deyimle "siz"), bunların karflılı¤ı olan ortamı görecek ve yaflayacaktır. Bu bilgisayardan beyninize, kendi görüntünüze ait elektrik sinyalleri de gönderebiliriz. Örne¤in bir masada otururken algıladı¤ınız bütün görme, iflitme, dokunma gibi duyuların elektriksel karflılıklarını beyninize gönderdi¤imizde, beyniniz kendisini bürosunda oturmakta olan bir ifladamı sanacaktır. Bilgisayardan gelen uyarılar devam ettikçe de bu hayali dünya devam edecektir. Yalnızca bir beyinden ibaret oldu¤unu ise hiçbir flekilde anlayamayacaktır. Çünkü beynin içinde bir dünya oluflması için beyindeki ilgili merkezlere gerekli uyarıların ulaflması yeterlidir. Bu uyarılar Modern fizi¤in bulgular› da yapay bir kaynaktan, örne¤in bir kayıt cihazından maddesel evrenin bir alg›lar bütünü oldu¤unu gösteriya da daha farklı bir algı kayna¤ından geliyor olayor. 30 Ocak 1999 tarihli sabilir. y›s›nda bu gerçe¤i ele alan Ünlü bilim felsefecisi Bertrand Russell bu koünlü Amerikan bilim dergisi New Scientist'in kapa¤›nda nuda flunları söyler:

flu soru yer al›yor: "Gerçe¤in Ötesinde: Evren, Bilginin Bir Dans› m› ve Madde Sadece Bir Seraptan m› ‹baret?"

…Parmaklarımızla masaya bastı¤ımız zamanki

328


Hayat›m›z boyunca gördü¤ümüz her görüntü beynin arka taraf›ndaki görme merkezinde oluflur ve bu görme merkezi sadece ve sadece birkaç cm3 büyüklü¤ündedir. Dar bir oda görüntüsü de, genifl bir manzara görüntüsü de bu çok küçük alana s›¤maktad›r. O halde bizim gördü¤ümüz, d›flar›da var olan gerçek büyüklük de¤il, sadece beynimizin alg›lad›¤› büyüklüktür.


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

dokunma duyusuna gelince bu, parmak uçlarındaki elektron ve protonlar üzerinde bir elektrik etkisidir. Modern fizi¤e göre, masadaki elektron ve protonların yakınlı¤ından oluflmufltur. E¤er parmak uçlarımızdaki aynı etki, bir baflka yolla ortaya çıkmıfl olsaydı, hiç masa olmamasına ra¤men aynı fleyi hissedecektik.402 Maddesel karflılıkları olmayan algıları gerçek sanarak aldanmamız çok kolaydır. Nitekim bu gerçe¤i rüyalarımızda sık sık yaflarız. Rüyada tamamen gerçek gibi duran olaylar yaflar, insanlar, nesneler, ortamlar görürüz. Ama hepsi birer algıdan baflka bir fley de¤ildir. Rüya ile "gerçek dünya" arasında ise temel bir fark yoktur; her ikisi de zihinde yaflanır.

Algılayan Kim? Buraya kadar anlafl›laca¤› gibi, içinde yaflad›¤›m›z› sand›¤›m›z ve "d›fl dünya" ad›n› verdi¤imiz maddesel dünyan›n asl›nda beynimizde olufltu¤una kuflku yoktur. Ama as›l önemli soru burada ortaya ç›kar: Bildi¤imiz bütün maddesel varl›klar gerçekte birer alg› ise, o halde beynimiz nedir? Beynimiz de kolumuz, baca¤›m›z ya da baflka herhangi bir nesne gibi maddesel dünyan›n bir parças› oldu¤una göre, o da di¤er maddeler gibi bir alg› olmal›d›r. Rüya ile ilgili bir örnek konuyu daha iyi aç›klayacakt›r. fiimdiye kadar olan anlat›m›m›za uygun olarak beynimizin içinde bir rüya seyretti¤imizi düflünelim. Rüyada hayali bir bedenimiz olacakt›r. Hayali bir kolumuz, hayali bir gövdemiz, hayali bir gözümüz ve de hayali bir beynimiz. Rüya s›ras›nda bize "nerede görüyorsun?" gibi bir soru gelse verece¤imiz cevap "beynimde görüyorum" olacakt›r. Ama ortada gerçek bir beyin yoktur. Sadece hayali bir vücut, hayali bir kafatas› ve hayali bir beyin vard›r. Rüyan›zdaki görüntüyü gören irade ise, rüyadaki hayali beyin de¤il, ondan daha "ötede" olan bir varl›kt›r. Rüyadaki ortamla gerçek hayat dedi¤imiz ortam aras›nda herhangi bir fiziksel fark olmad›¤›n› biliyoruz. Öyleyse, bize gerçek hayat dedi¤imiz ortamda, "nerede görüyorsun?" sorusu soruldu¤unda da üstteki örnekteki gibi "beynimde" cevab›n› vermenin bir anlam› yoktur. Her iki durumda da gören ve alg›layan irade, bir et parças› niteli¤indeki beyin de¤ildir. Buraya kadar hep d›fl dünyan›n bir kopyas›n› beynimizde izledi¤imiz-

330


Maddenin Ard›ndaki S›r

Beyin, protein ve ya¤ moleküllerinden oluflan bir hücre y›¤›n›d›r. Nöron (yukar›da) ad› verilen sinir hücrelerinden oluflmufltur. Bilinci oluflturan elbette nöronlar de¤ildir. Nöronlar›n yap›s›n› inceledi¤imizde karfl›m›za ç›kan ise atomlard›r. (Solda) Kuflkusuz fluursuz atomlar›n da fluur meydana getirmesi mümkün de¤ildir. Beyin dedi¤imiz et parças›nda, görüntüleri izleyecek, bilinci oluflturacak, k›sacas› "ben" dedi¤imiz fleyi yaratabilecek bir güç yoktur.

den söz ettik. Bunun önemli bir sonucu, d›fl dünyan›n asl›n› hiç bir zaman tam olarak bilemeyece¤imizdir. En az bu kadar önemli olan ikinci bir gerçek ise, beynimizde izledi¤imiz bu dünyay› izleyen "irade"nin, beynin kendisi olamayaca¤›d›r. Beyin, kendisine gelen verileri iflleyen ve görüntüye çeviren bir bilgisayar-monitör sistemi gibidir; ama dikkat edilirse bilgisayarlar kendi kendilerini izlemezler. Varl›klar›n›n fluurunda da de¤ildirler. Bu fluuru aramak için beyni analiz etti¤imizde karfl›m›za, di¤er canl› organlarda da bulunan protein ve ya¤ molekülleri gibi moleküllerden daha farkl› bir malzeme ç›kmaz. Yani beyin dedi¤imiz et parças›nda, görüntüleri seyrederek yorumlayacak, bilinci oluflturacak, k›sacas› "ben" dedi¤imiz fleyi yaratabilecek bir fley yoktur. R.L. Gregory beynin içinde görüntünün alg›lanmas› ile ilgili insanlar›n düfltükleri bir yan›lg›y› flöyle dile getirmektedir:

331


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Bir manzaray› seyreden insan, bu manzaray›, beyninin arkas›ndaki kapkaranl›k görme merkezinde görür. Peki, beyninin içinde bu manzaray› seyreden, gördüklerinden zevk alan, gördü¤ü binalar› tan›yan, p›r›l p›r›l gökyüzünü izlemekten hofllanan kimdir? Beyin hücreleri veya atomlar görmek, duymak ve zevk almak gibi özelliklerden yoksun olduklar›na göre, tüm bunlar› beynin içinde izleyen ve hisseden kimdir?

Gözlerin beyinde resimler oluflturdu¤unu söylemeye yönelik bir e¤ilim söz konusudur, fakat bundan kaç›nmak gerekir. Beyinde bir resim olufltu¤u söylenirse bunu görmesi için içte bir göz daha olmas› gerekir -fakat bu gözün resmini görebilmek için bir göze daha ihtiyaç olacakt›r,... ve bu da sonsuz bir göz ve resim olmas› anlam›na gelir. Bu mümkün olamaz..403 Maddeden baflka bir varl›¤› kabul etmeyen materyalistlerin içinden ç›kamad›klar› sorunlardan biri budur: Gören, gördü¤ünü alg›layan ve tepki veren "içteki göz" kime aittir? Karl Pribram da bilim ve felsefe dünyas›nda, alg›y› hissedenin kim oldu¤u ile ilgili bu önemli aray›fla dikkat çekmifltir: Yunanl›lardan beri, filozoflar "makinenin içindeki hayalet", "küçük insan›n içindeki küçük insan", vb. üzerine düflünüp durmufllard›. Ben -beyni kullanan varl›k- nerededir? As›l bilmeyi gerçeklefltiren kim? Assisi'li Aziz Francis'in de söylemifl oldu¤u gibi: "Arad›¤›m›z fley bakan›n ne oldu¤udur."404

332


Maddenin Ard›ndaki S›r

fiimdi flunu düflünün: Elinizdeki kitap, içinde oturdu¤unuz oda, k›saca önünüzdeki bütün görüntüler beyninizin içinde görülmektedir. Peki bu görüntüleri atomlar m› görüyor? Hem de kör, sa¤›r, bilinçsiz atomlar... Neden atomlar›n bir k›sm› bu özellikleri kazanm›fl da, di¤erleri kazanamam›fl?... Düflünmemiz, kavramam›z, hat›rlamam›z, sevinmemiz, üzülmemiz, bütün bunlar bu atomlar›n aras›ndaki kimyasal reaksiyonlardan m› ibaret? Bu sorular› dikkatle düflündü¤ümüzde, atomlarda irade araman›n bir anlam› olmad›¤›n› görürüz. Aç›kt›r ki, gören, ifliten ve hisseden varl›k, madde ötesinde bir varl›kt›r. Bu varl›k "canl›"d›r ve ne madde, ne de görüntü de¤ildir. Bu varl›k vücut görüntümüzü kullanarak önündeki alg›larla muhatap olur. ‹flte bu varl›k "Ruh"tur. Bu sat›rlar› yazan ve okuyan ak›ll› varl›klar, birer atom ve molekül y›¤›n› -ve bunlar›n aras›ndaki kimyasal reaksiyonlar- de¤il, birer "ruh"tur.

Gerçek Mutlak Varlık Tüm bu gerçekler, bizi çok önemli bir soruyla daha karflı karflıya getirir: Madem bizim muhatap oldu¤umuz dünya, gerçekte ruhumuzun gördü¤ü algılard›r, o halde bu algıların kayna¤ı nedir?... Bu soruya cevap verirken dikkat edilmesi gereken gerçek fludur; biz maddeyi sadece hayalimizde görürüz, d›flar›daki asl› ile hiçbir zaman muhatap olamay›z. Madde bizim için bir algı oldu¤una göre, "yapay" bir fleydir. Yani bu algının bir baflka güç tarafından yapılması, daha açık bir ifadeyle yaratılması gerekir. Hem de sürekli olarak. E¤er sürekli bir yaratma olmazsa, bu algılar da yok olur giderler. Bu, bir televizyon ekranında görüntünün devam edebilmesi için, yayının da sürekli devam etmesi gibidir. Peki kim bizim ruhumuza yıldızları, dünyayı, bitkileri, insanları, bedenimizi ve gördü¤ümüz di¤er herfleyi sürekli olarak seyrettirmektedir? Çok açıktır ki, içinde yafladı¤ımız tüm maddesel evreni yaratan ve sürekli yaratmaya devam eden üstün bir Yaratıcı vardır. Bu Yaratıcı, bu denli görkemli bir yaratılıfl sergiledi¤ine göre de, sonsuz bir güç ve bilgi sahibidir.

333


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Nitekim o Yaratıcı, bize indirdi¤i kitap yoluyla Kendisi'ni, evreni ve bizim neden var oldu¤umuzu anlatır. O Yaratıcı Allah, kitabının ismi ise Kuran-› Kerim'dir. Göklerin ve yerin, yani evrenin sabit ve kararlı olmadı¤ı, sadece Allah'ın yaratmasıyla varlık buldukları ve Allah yaratmayı durdurdu¤unda yok olacakları bir ayette flöyle ifade edilir: fiüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, e¤er zeval bulacak olurlarsa, Kendisi'nden sonra artık kimse onları tutamaz. Do¤rusu O, Halim'dir, ba¤ıfllayandır. (Fatır Suresi, 41)

Elbette bu ayette maddesel evrenin Allah'›n kudreti alt›nda tutulmas› anlat›lmaktad›r. Allah evreni, dünyay›, da¤lar›, canl› cans›z tüm varl›klar› yaratm›flt›r ve onlar› her an kudreti alt›nda tutmaktad›r. Allah'›n Halik s›fat› bu maddesel evrende tecelli etmektedir. Allah Halik'tir, yani herfleyi yaratan, yoktan var edendir. Bu da bize göstermektedir ki, beynimizin d›fl›nda, Allah'›n yaratt›¤› varl›klardan oluflan maddesel bir evren vard›r. Ancak, Allah bir mucize ve yarat›fl›ndaki üstünlü¤ün ve sonsuz ilminin bir tecellisi olarak, bu maddesel evreni bize bir "hayal", "gölge" veya "görüntü" gibi izlettirir. Allah'›n yarat›fl›ndaki mükemmeli¤in bir sonucu olarak, insan, beyninin d›fl›ndaki dünyaya asla ulaflamaz. Bu gerçek maddesel evreni bilen sadece Allah't›r. Fat›r Suresi'ndeki ayetin bir baflka tevili de, insanlar›n görmekte olduklar› maddesel evren görüntülerini de Allah'›n her an tutmakta oldu¤udur. (En do¤rusunu Allah bilir.) Allah zihnimize dünya görüntüsünü göstermemeyi dilese, tüm evren bizim için yok olur ve bir daha asla ona ulaflamay›z. Bizim maddesel evrenin kendisine asla ulaflamad›¤›m›z gerçe¤i, insanlar›n pek ço¤unun akl›n› meflgul eden "Allah nerede" sorusunun da cevab›n› ortaya ç›kar›r. Giriflte de belirtti¤imiz gibi, insanların ço¤u, Allah'ın gücünü kavrayamadıklarından, O'nu göklerde bir yerlerde bulunan ve dünya ifllerine müdahale etmeyen bir varlık olarak düflünürler. (Allah'› tenzih ederiz) Bu mantı¤ın temeli, evrenin bir maddeler bütünü oldu¤u, Allah'ın ise bu maddelerin "dıflında" bir yerlerde bulundu¤u fleklindedir.

334


Maddenin Ard›ndaki S›r

Oysa, flimdiye dek inceledi¤imiz gibi, maddesel evrene hiç bir zaman ulaflamad›¤›m›z gibi, onun mahiyetini de tam olarak bilemeyiz. Tek bildi¤imiz, tüm bunlar› yaratan Yarat›c›'n›n, yani Allah'›n varl›¤›d›r. ‹mam Rabbani gibi büyük ‹slam alimleri, bu gerçe¤i ifade etmek için, "var olan tek mutlak varl›k sadece Allah'tır, O'ndan baflka herfley gölge varlıklardır" demifllerdir. Çünkü gördü¤ümüz dünya zihnimizdedir ve bunun d›fl dünyadaki karfl›l›¤›na ulaflmam›z kesinlikle imkans›zd›r. Böyle olunca da, Allah'ın, hiç bir zaman ulaflamad›¤›m›z bir maddi evrenin "dıflında" oldu¤unu düflünmek yanl›fl olur. Allah gerçekte "her yerde"dir ve her yeri kaplamaktadır. Bu gerçek Kuran'da flöyle açıklanır: …O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuflatmıfltır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek Yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255) Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuflmaktan yana derin bir kuflku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, herfleyi sar›p-kuflatand›r. (Fussilet Suresi, 54)

Allah'ın mekandan münezzeh oldu¤u ve her yeri çepeçevre kuflattı¤ı gerçe¤i bir baflka ayette de flöyle belirtilmektedir: Do¤u da Allah'ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (kıblesi) orasıdır. fiüphesiz ki Allah kuflatandır, bilendir. (Bakara Suresi, 115)

Maddesel varlıklar Allah'ı göremezler, ama Allah, Kendi yarattı¤ı maddeyi her flekliyle görür. Kuran'da "gözler O'nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder" (Enam Suresi, 103) denilerek bu gerçek haber verilmektedir. Yani biz Allah'ın varlı¤ını gözlerimizle algılayamayız ama Allah bizim içimizi, dıflımızı, bakıfllarımızı, düflüncelerimizi tam olarak kuflatmıfltır. O'nun bilgisi dıflında biz tek bir söz söyleyemeyiz, hatta tek bir nefes dahi alamayız. "Dıfl dünya" sandı¤ımız algıları seyrederken, yani hayatımızı sürerken de, bize en yakın olan varlık, Allah'ın Kendisi'dir. Kuran'da yer alan

335


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

"Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte oldu¤unu biliriz. Biz ona flahdamarından daha yakınız" (Kaf Suresi, 16) ayetinin sırrı da bu gerçekte gizlidir. Bir insan kendi bedeninin "madde"den olufltu¤unu zannetti¤inde bu önemli gerçe¤i kavrayamaz. Çünkü örne¤in "kendi" zannetti¤i yer beyniyse, dıflarısı olarak kabul etti¤i yer kendisine 20-30 cm gibi belirli bir uzaklıkta olur. Ama madde diye bildi¤i herfleyin zihnindeki alg›lar oldu¤unu kavradı¤ında, artık dıflarısı, içerisi, uzak, yakın gibi kavramlar anlamsızlaflır. Allah kendisini çepeçevre kuflatmıfltır ve ona "sonsuz yakın"dır. Allah insanlara "sonsuz yakın" oldu¤unu, "kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım..." (Bakara Suresi, 186) ayeti ile de bildirir. Bir baflka ayette geçen, "muhakkak Rabbin insanları çepeçevre kuflatmıfltır" (‹sra Suresi, 60) ifadesi de yine aynı gerçe¤i haber verir. ‹nsan kendisine en yakın olan varlı¤ın yine kendisi oldu¤unu sanarak yanılır. Oysa Allah bize, kendimizden bile daha yakındır. "Hele can bo¤aza gelip dayandı¤ında, ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz, Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz." (Vakıa Suresi, 83-85) ayetleriyle de bu gerçe¤e dikkat çekmifltir. Ancak ayette de bildirildi¤i gibi insanlar gözleriyle görmedikleri için bu ola¤anüstü gerçekten habersiz yaflarlar. Öte yandan, ‹mam Rabbani'nin ifadesiyle bir gölge varlıktan baflka bir fley olmayan insanın, Allah'tan ba¤ımsız bir güce sahip olması da mümkün de¤ildir. Nitekim "Sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıfltır" (Saffat Suresi, 96) ayeti yafladı¤ımız tüm olayların Allah'ın kontrolü altında gerçekleflti¤ini gösterir. Kuran'da bu gerçek bildirilmekte ve "... attı¤ın zaman sen atmadın, ama Allah attı..." (Enfal Suresi, 17) ayetiyle, hiçbir fiilin Allah'tan ba¤ımsız olmadı¤ı vurgulanmaktadır. ‹nsan gölge varlık oldu¤u için atma eylemini yapan kendisi olamaz. Ancak Allah bu gölge varlı¤a kendisinin attı¤ı hissini vermektedir. Gerçekte ise tüm fiilleri gerçeklefltiren Allah'tır. Gerçek budur. Bir insan bunu kabullenmek istemeyebilir, kendisini Allah'tan ba¤ımsız bir varlık sanmaya devam edebilir, ama bu hiçbir fleyi de¤ifltirmez.

336


Maddenin Ard›ndaki S›r

Sahip Oldu¤umuz Herfley Aslında Hayaldir... Açıkça görüldü¤ü gibi, bizim "dıfl dünya" ile do¤rudan muhatap olmad›¤›m›z, Allah'ın sürekli ruhumuza gösterdi¤i bir kopyas› ile muhatap oldu¤umuz bilimsel ve mantıksal bir gerçektir. Ne var ki baz› insanlar bu gerçe¤i pek düflünmek istemezler. Bu konuda biraz samimi ve cesur düflünecek olursanız, evinizin, içindeki eflyalarınızın veya antikalarınızın, yazlı¤ınızın, yeni aldı¤ınız arabanızın, ofisinizin, mücevherlerinizin, bankadaki hesabınızın, gardrobunuzun, eflinizin, çocuklarınızın, ifl arkadafllarınızın ve sahip oldu¤unuz di¤er fleylerin de, asl›nda zihninizde oldu¤u gerçe¤ini fark edersiniz. Etrafınızda gördü¤ünüz, duydu¤unuz, kokladı¤ınız kısacası befl duyunuzla algıladı¤ınız herfley bu "kopya dünya"ya aittir; en sevdi¤iniz sanatçının sesi, oturdu¤unuz iskemlenin sertli¤i, kokusu hoflunuza giden bir parfüm, sizi ısıtan günefl, renkleriyle göz alıcı bir çiçek, pencerenizin dıflında uçan bir kufl, denizin üzerinde hızla ilerleyen sürat motoru, bol ürün veren bahçeniz, iflinizde kullandı¤ınız bilgisayar ya da dünyadaki en kaliteli teknolojiye sahip müzik setiniz... Gerçek budur, çünkü dünya yalnızca insanı denemek için yaratılan bir alemdir. ‹nsanlar kısa yaflamları boyunca asla gerçe¤ine ulaflamayacaklar› algılarla denenirler. Bu algılar ise, özellikle süslü ve çekici gösterilir. Bu gerçek, Kuran'da flöyle haber verilmektedir: "Kadınlara, o¤ullara, kantar kantar yı¤ılmıfl altın ve gümüfle, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu flehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katında olandır." (Al-i ‹mran Suresi, 14)

‹nsanların ço¤u sahip oldukları ya da olmaya çalıfltıkları malların, paraların, yı¤dıkları altınların, gümüfllerin, dolarların, mücevherlerin, taflıdıkları hesap cüzdanlarının, kredi kartlarının, kullandıkları dolaplar dolusu kıyafetlerin, son model arabaların, kısacası her türlü zenginli¤in büyüsüyle dinlerini bir kenara bırakır, ahireti unutur ve yalnızca dünyaya yönelirler. "‹flim var", "ideallerim var", "sorumluluklarım var", "vaktim kısıtlı", "yetifltirmem gereken ifller var", "ileride yapaca¤ım" diyerek, dünyanın "süslü ve çekici" yüzüne aldanarak namaz kılmaz, mallarını fakirlere vermez, ahirette kazanç sa¤layacakları ibadetlere yönelmezler. Aksine yalnız-

337


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

ca dünyada kazanç sa¤lamaya çalıflarak ömürlerini tüketirler. "Onlar, dünya hayatından dıflta olanı bilirler, ahiretten ise gafildirler" (Rum Suresi, 7) ayetinde iflte tam bu yanılgı tarif edilir. Kitabın bu bölümünde anlattı¤ımız gerçek ise, bütün bu hırsları ve ba¤lılıkları anlamsızlafltırması açısından çok önemlidir. Çünkü bu gerçe¤in anlaflılması, insanların sahip oldukları ve olmaya çalıfltıkları herfleyin, hırsla sahip oldukları mülklerinin, varlıklarıyla övündükleri çocuklarının, kendilerine en yakın sandıkları efllerinin, en sevdikleri arkadafllarının, bedenlerinin, bir üstünlük olarak gördükleri mevkilerinin, okudukları okulların, geçirdikleri tatillerin birer gölge varl›ktan ibaret oldu¤unu göstermektedir. Bu durumda bunlar adına yapılan hırslar, geçirilen zamanlar, harcanan çabalar da boflunadır. O halde bazı insanlar sahip oldukları mal ve mülkleriyle, yatlarıyla, helikopterleriyle, fabrikalarıyla, holdingleriyle, köflkleriyle, arazileriyle sanki bunlar›n asl› ile muhatap olabilirmifl gibi övündükleri zaman küçük düflmektedirler. Yatlarıyla "kasılarak" dolaflanlar, arkadafllarına arabalarıyla gösterifl yapanlar, zenginliklerini her fırsatta dile getirenler, mevkilerinin kendilerini herkesten üstün kıldı¤ını zannedenler, bunlarla gösterifl yaptıklarını sananlar, aslında zihinlerindeki görüntüler ile gösterifl yaptıklarını anladıklarında ne duruma düfleceklerini bilmelidirler. Bunların benzerlerini rüyalarında da sık sık görürler. Rüyalarında da evleri, çok süratli arabaları, son derece de¤erli mücevherleri, tomar tomar dolarları, yı¤ın y›¤›n altın ve gümüflleri vardır. Rüyalarında da yüksek bir mevkide bulunurlar, binlerce kiflinin çalıfltı¤ı bir fabrikaları olur, pek çok insana hükmedebilecek bir güçleri olur, herkesin hayran kaldı¤ı kıyafetler giyerler... Ancak nasıl rüyada sahip oldukları ile övünmek onları komik duruma düflürürse, aynı flekilde bu dünyada muhatap oldukları görüntüyle övünmek de buna eflde¤erdir. Rüyalarında gördükleri de, bu dünyada muhatap oldukları da sonuçta zihinlerindeki birer görüntüden ibarettir. Bunun gibi, dünyada yafladıkları olaylara gösterdikleri tepkiler de gerçe¤i anladıklarında bu insanları utandıracaktır. Kendini kaybetmifl flekilde kavga edenler, ba¤ırıp ça¤ıranlar, dolandırıcılık yapanlar, rüflvet alanlar, sahtekarlık düzenleyenler, yalan söyleyenler, cimrilik yapanlar, insanların canını yakanlar, onları dövüp sövenler, gözü dönmüfl saldırganlar, içleri makam mevki hırsı ile dolu olanlar, haset edenler, gösterifl yap-

338


Maddenin Ard›ndaki S›r

maya çalıflanlar, kendilerini yüceltmek için u¤raflanlar ve di¤erleri, bir hayal içinde bunları yaptıklarını fark ettiklerinde rezil olacaklardır. Bilinmelidir ki, tüm evreni yaratan ve her insana ayr› ayr› gösteren Allah oldu¤una göre, bu dünyadaki tüm malın gerçek sahibi de yalnızca Allah'tır. Nitekim bu gerçek Kuran'da özellikle haber verilir: Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah'ındır. Allah, herfleyi kuflatandır. (Nisa Suresi, 126)

Aslı ile muhatap olunamayan hırslar u¤runa din ahlak›n› bir kenara bırakmak ve bunun neticesinde sonsuz yaflamı kaybetmek ise, çok büyük bir akılsızlıktır. Dahası insana sonsuz kayıp getirir. Bu konuda flu nokta çok iyi anlaflılmalıdır: Karflı karflıya oldu¤umuz gerçek, "tüm bu sahip oldu¤unuz ve hırsını yaptı¤ınız mallar, zenginlikler, çocuklar, efller, arkadafllar, makam-mevki ileride yok olacaktır, o yüzden bir anlamı yoktur" dememektedir. "Bu sahip olduklarınızın hiçbirinin asl› ile flu anda zaten muhatap de¤ilsiniz, hepsi yalnızca beyninizde izledi¤iniz bir alg›dan ibaret, Allah'ın sizi denemek için gösterdi¤i birer görüntü" demektedir. Dikkat ederseniz ikisi arasında çok büyük bir fark vardır. ‹nsan bu gerçe¤i flu an kabul etmek istemese ve tüm sahip olduklarını var kabul ederek kendini aldatsa bile, sonuçta ölümünün ardından yeniden dirildi¤inde, yani ahirette herfley çok net ortaya çıkacaktır. O gün insanın "görüfl gücü keskinleflecek" (Kaf Suresi, 22) ve herfleyi çok daha açık fark edecektir. Ama e¤er dünyadaki yaflamını hayali amaçlar peflinde koflarak harcamıflsa, orada hiç yaflamamıfl olmayı dileyecek, "keflke o ölüm kesip bitirseydi, malım bana hiçbir yarar sa¤layamadı, güç ve kudretim yok olup gitti" (Hakka Suresi, 27-29) diyerek helak olacaktır. Akıllı bir insana düflen ise, tüm kainatın bu en büyük gerçe¤ini zaman varken burada kavramaya çalıflmaktır. Aksi halde bütün ömrünü hayaller peflinde koflmaya harcayıp sonunda büyük bir yıkıma u¤rar. Allah, dünyada hayaller (ya da "seraplar") peflinde koflup Yarat›c›m›z olan Allah'› unutan bu insanların son durumlarını flöyle bildirmektedir: ‹nkar edenler; onların amelleri dümdüz bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulafltı¤ında bir fley bulamaz ve yanında Allah'ı bulur. (Allah da) Onun hesabını tam olarak verir. Allah, hesabı çok seri görendir. (Nur Suresi, 39)

339


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Materyalistlerin Mantık Bozuklukları Bu bölümün baflından itibaren maddenin, materyalistlerin iddia ettikleri gibi mutlak bir varlık olmadı¤ı, aksine Allah'ın yoktan yarattı¤ı ve bizim de asl›na ulaflamad›¤›m›z bir gölge varl›k oldu¤u bilimsel olarak ortaya kondu. Materyalistler ise, bütün felsefelerini yok eden bu açık gerçe¤e karflı son derece dogmatik bir tutumla direnmektedirler ve geçersiz karflı mantıklar getirmektedirler. Örne¤in materyalist felsefenin 20. yüzyıldaki savunucularından biri olan koyu Marksist George Politzer, maddenin asl›na ulaflabildi¤inin "büyük delili" olarak "otobüs örne¤i"ni vermifltir. Politzer'e göre, idealist düflünürler de otoyolda otobüs gördükleri zaman ezilmemek için kaçmaktadırlar ve bu maddenin asl› ile muhatap olduklar›n›n ispatıdır.405 Bir baflka tan›nm›fl materyalist Johnson ise kendisine maddenin asl›na ulaflamad›¤› anlatıldı¤ında, tafllara tekme atarak onların asl› ile muhatap oldu¤unu "kanıtlamaya" çalıflmıfltır.406 Benzer bir örnek, Politzer'in akıl hocası ve diyalektik materyalizmin Marx'la birlikte kurucusu olan Friedrich Engels tarafından verilmifl, Engels, "e¤er yedi¤imiz pastalar birer algı olsaydı, açlı¤ımızı geçirmezlerdi" diye yazmıfltır.407 Marx, Engels, Lenin gibi materyalistlerin kitaplarında hep bu tür örnekler ve "maddenin varlı¤ını tokat yiyince anlarsınız" gibi öfke dolu cümleler yer almaktadır. Materyalistlerin tüm bu örnekleri vermelerine neden olan kavrayıfl bozuklu¤u ise, "maddenin asl›na ulaflamay›z" açıklamasını, sadece görme duyusu ile ilgili bir aç›klama gibi anlamalarıdır. Algı kavramının yalnızca görmeyle sınırlı oldu¤unu, dokunma gibi algıların ise bizi do¤rudan maddenin asl›na ulaflt›rd›¤›n› sanmaktadırlar. Otobüsün insana çarpması üzerine de, "bakın çarpıyor, demek ki asl› ile muhatab›z" demektedirler. Anlamakta zorluk çektikleri nokta, otobüs çarpması sırasında yaflanan sertlik, darbe ve acı gibi bütün algıların da asl›nda zihinde olufltuklarıdır.

Rüya Örne¤i Oysaki befl duyunun hangisinden yola ç›karsak ç›kal›m, d›fl dünyan›n d›flar›da var olan asl›na hiç bir zaman ulaflamay›z. Bunu bize gösteren önemli bir gerçek, o anda yok olan fleyleri rüyada iken var sanabilmemiz-

340


Maddenin Ard›ndaki S›r

dir. ‹nsan, rüyasında çok gerçekçi olaylar yaflayabilmektedir. Merdivenden yuvarlanıp baca¤ını kırabilmekte, ciddi bir trafik kazası geçirebilmekte, bir otobüsün altında kalabilmekte, acıktı¤ında bir pasta yiyip doyabilmektedir. Günlük yaflamda rastlanan olayların benzerleri rüyada da aynı inandırıcılıkla, aynı hislerle yaflanmaktadır. Rüyasında kendisine otobüs çarptı¤ını gören kifli yine rüyasında, kaza yaptıktan sonra gözünü hastanede açabilir; sakat kaldı¤ını anlar ama aslında bu bir rüyadır. Yine rüyasında; bir trafik kazasının ardından öldü¤ünü, ölüm meleklerinin canını aldı¤ını, ahiret hayatının baflladı¤ını görebilir. Rüyasında yafladı¤ı tüm bu olayların görüntülerini, seslerini, sertlik

RÜYADAK‹ DÜNYA ‹nsan rüyas›nda yafladı¤ı tüm olayların görüntülerini, seslerini, sertlik hissini, acıyı, ıflı¤ı, renkleri, her türlü hissi gayet berrak bir flekilde duyumsamaktadır. Rüyada muhatap oldu¤u algıların tümü gerçek yaflamdaki kadar do¤aldır. Rüyasında yedi¤i bir pasta algılardan ibaret olmasına ra¤men karnını doyurur. Çünkü doymak da bir algıdır. Oysa ki, gerçekte o anda kifli yatakta uzanmıfl durumdadır. Ortada ne merdiven, ne trafik, ne otobüs, ne pasta vard›r. Rüyadaki kifli, dıfl dünyada karflılıkları bulunmayan algı ve hisleri yaflamakta ve görmektedir. Rüyada, "dıfl dünya"da hiçbir maddi karflılı¤ı bulunmayan olayların yaflanıyor, görülüyor, hissediliyor olması, "dıfl dünya"nın bizim hiç bir zaman mahiyetini tam olarak bilemeyece¤imiz bir alem oldu¤unu kan›tlamaktad›r. Bu alemin as›l mahiyetini ancak, onu yaratm›fl olan Yüce Allah'›n vahyinden ö¤renebiliriz.

341


hissini, acıyı, ıflı¤ı, renkleri, her türlü hissi gayet berrak bir flekilde duyumsamaktadır. Rüyada muhatap oldu¤u algıların tümü gerçek yaflamdaki kadar do¤aldır. Rüyasında yedi¤i bir pasta algılardan ibaret olmasına ra¤men karnını doyurur. Çünkü doymak da bir algıdır. Oysa ki, gerçekte o anda kifli yatakta uzanmıfl durumdadır. Ortada ne merdiven, ne trafik, ne otobüs, ne pasta bulunmaktad›r. Rüyadaki kifli, dıfl dünyada karflılıkları bulunmayan algı ve hisleri yaflamakta ve görmektedir. Rüyada, "dıfl dünya"da hiçbir maddi karflılı¤ı bulunmayan olayların yaflanıyor, görülüyor, hissediliyor olması, "dıfl dünya"nın bizim hiç bir zaman mahiyetini tam olarak bilemeyece¤imiz bir alem oldu¤unu kan›tlamaktad›r. Bu alemin as›l mahiyetini ancak, onu yaratm›fl olan Yüce Allah'›n vahyinden ö¤renebiliriz. Materyalist felsefeyi benimseyenler, özellikle de Marksistler, kendilerine bu gerçek anlatıldı¤ında öfkelenmektedirler. Marx'ın, Engels'in, Lenin'in bu konudaki yüzeysel ve cahilce mantıklarından örnekler vermekte, ateflli açıklamalar yapmaktadırlar. Oysa bu kifliler aynı açıklamaları rüyalarında da yapabildiklerini düflünmelidirler: Rüyalarında da Das Kapital'i okumakta, mitinglere katılmakta, bafllarına tafl isabet etmekte ve hatta bu yaranın sızısını hissetmektedirler. Rüyalarında kendilerine soruldu¤unda, o an gördükleri fleyleri de "mutlak madde" sanmaktadırlar. Tıpkı uyanıkken gördükleri fleyleri de "mutlak madde" sandıkları gibi. Ama, ister rüyada olsun, ister günlük yaflamda olsun, gördüklerinin, yafladıklarının, hissettiklerinin birer algı oldu¤unu ve bunlar›n kayna¤›na hiç bir zaman ulaflamayacaklar›n› bilmelidirler.

Sinirleri Paralel Ba¤lama Örne¤i Politzer'in trafik kazası örne¤ini ele alalım: Bu kazada, otobüsün altında ezilen kiflinin befl duyu organından beynine giden sinirler, bir baflka insanın, örne¤in George Politzer'in beynine paralel bir ba¤lantıyla ba¤lansa; kazadaki kifliye otobüs çarptı¤ı anda, o sırada evinde oturmakta olan Politzer'e de otobüs çarpacaktır. Daha do¤rusu, kaza geçiren adamın yafladı¤ı hislerin tamamını, bir müzik teybine ba¤lanan iki ayrı kolondan aynı flarkının dinlenmesine benzer biçimde, Politzer de yaflamaya bafllayacaktır. Politzer de evinde oturdu¤u halde otobüsün fren sesini, otobüsün vücuduna de¤mesini, kırık kol ve akan kan görüntülerini, kırık a¤rılarını, ameli-

342


Maddenin Ard›ndaki S›r

yathaneye sokuluflunun görüntülerini, alçının sertli¤ini, kolunun güçsüzlü¤ünü hissedecek, görecek ve yaflayacaktır. Kazadaki adamın sinirleri kaç kifliye ba¤lansa bunların hepsi, aynı Politzer gibi, kazayı baflından sonuna kadar yaflayacaktır. Kazadaki adam komaya girse, hepsi komaya girecektir. Hatta, söz konusu trafik kazasına ait algıların tümü bir alete kaydedilse ve bu algılar sürekli bafla alınarak bir baflka kifliye verilse, bu kifliye de defalarca otobüs çarpacaktır. Peki o halde, hangisine çarpan otobüs gerçektir? Materyalist felsefenin bu soruya verebilece¤i çeliflkisiz bir cevap yoktur. Do¤ru cevap, trafik kazasını hepsinin kendi zihinlerinde tüm ayrıntılarıyla yafladı¤ıdır. Pasta ve tafla tekme atma örnekleri için de durum aynıdır. Pasta yiyince midesinde pastanın toklu¤unu hisseden Engels'in duyu organlarına ait sinirler paralel olarak ikinci bir kiflinin beynine ba¤lansa, Engels pasta yedi¤i ve doydu¤u anda o kifli de pasta yiyecek ve doyacaktır. Tafla tekme atınca aya¤ı acıyan materyalist Johnson'ın sinirleri paralel olarak bir baflka kifliye ba¤lansa, bu kifli de tafla vuracak ve canı acıyacaktır.

Yapay olarak oluflturulan uyar›lar sonucunda beynimizde asl› kadar gerçek ve canl› bir maddesel dünya oluflabilir. Verilen yapay uyar›lar sonucunda bir insan, gerçekte evinde otururken uçak kulland›¤›n› zannedebilir.

343


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Peki hangi pasta ve hangi tafl gerçektir? Materyalist felsefe, buna da çeliflkisiz bir cevap veremez. Do¤ru ve çeliflkisiz cevap fludur: Hem Engels hem di¤er kifli pastayı kendi zihinlerinde yiyip doymufllardır. Hem Johnson hem ikinci kifli, tafla tekme atıfl anını kendi zihinlerinde tüm detaylarıyla yaflamıfllardır. Yukarıda Politzer'le ilgili olarak verdi¤imiz örnekte flöyle bir de¤ifliklik yapalım; evinde oturan Politzer'in sinirlerini otobüsün çarptı¤ı adamın beynine, otobüsün çarptı¤ı adamın sinirlerini de Politzer'in beynine ba¤layalım. Bu durumda ise, Politzer aslında evinde oturdu¤u halde kendisine otobüs çarptı¤ını zannedecek, otobüsün çarptı¤ı adam ise kazanın tüm fliddetine ra¤men, bunu asla fark edemeyecek, çünkü kendisinin evde oturdu¤unu düflünecektir. Bu mantık pasta ve tafla tekme atma örnekleri için de düflünülebilir. Tüm bunlar, materyalizmin ne kadar büyük bir ba¤nazl›k oldu¤unu ortaya ç›karmaktad›r. Bu felsefe, maddenin tek varl›k oldu¤u varsay›m› üzerine kuruludur. Oysa insan maddenin kendisi ile hiç bir zaman muhatap de¤ildir ki, her fleyin maddeden ibaret oldu¤unu iddia edebilsin. Muhatap oldu¤umuz evren, gerçekte zihnimizde gördü¤ümüz alg›lar evrenidir. ‹ngiliz felsefeci David Hume bu gerçek üzerindeki düflüncelerini flöyle ifade etmifltir: Çok samimi olarak, kendim dedi¤im fleye dahil oldu¤um zaman ben sıcak ya da so¤u¤a, ıflık ya da gölgeye, aflk ya da nefrete, acı ya da lezzete dair özel bir algıya ya da baflka bir fleye daima rastlarım. Ben bir algı olmaksızın herhangi bir zamanda kendimi asla yakalayamam ve asla algıdan baflka bir fleyi gözleyemem.408 Bu alg›lar› afl›p maddenin asl›n› hiç bir zaman kavrayamayaca¤›m›za göre, ulaflamayaca¤›m›z "madde" hakk›nda felsefe üretmek, daha do¤rusu "madde"yi muhatap oldu¤umuz mutlak bir varl›k olarak kabul etmek tamamen saçmad›r... Bu nedenle materyalizm en bafltan çökmüfl bir teoridir.

Algıların Beyinde Olufltu¤u Felsefe De¤il, Bilimsel Gerçektir Materyalistler, burada anlattıklarımızın felsefi bir görüfl oldu¤unu iddia etmektedirler. Oysaki "d›flar›daki" maddesel dünyay› de¤il zihnimiz-

344


Maddenin Ard›ndaki S›r

deki dünyay› gördü¤ümüz gerçe¤i, bir felsefe de¤il, bilimsel bir gerçektir. Görüntünün ve hislerin beyinde nasıl olufltu¤u, bütün tıp fakültelerinde detaylı biçimde okutulmaktadır. Baflta modern fizik olmak üzere 20. yüzyıl biliminin ortaya koydu¤u gerçekler, maddenin asl›na hiç bir zaman ulaflamad›¤›m›z›, herkesin bir anlamda "beynindeki ekran"ı izledi¤ini açıkça göstermektedir. Bunu, ister ateist olsun, ister budist olsun, ister baflka bir görüfle ya da düflünceye sahip olsun, bilime inanan herkes kabul etmek zorundadır. Bir materyalist kendince Allah'ın varlı¤ını inkar edebilir ama bu bilimsel gerçe¤i inkar edemez. Yafladıkları devirlerin bilim anlayıflı ve bilimsel imkanları yetersiz dahi olsa, Karl Marx, Friedrich Engels, George Politzer ve di¤erlerinin bu kadar kolay ve açık bir gerçe¤i kavrayamamaları, yine de flaflırtıcıdır. Ama günümüzde bilimin ve teknolojinin imkanları son derece geliflmifltir ve bu imkanlar zaten çok açık olan bu gerçe¤in kavranmasını daha da kolaylafltırmaktadır. Materyalistler ise, hem kısmen de olsa bu konuyu kavramanın, hem de bu konunun kendi felsefelerini ne kadar kesin bir biçimde çökertti¤ini fark etmenin verdi¤i büyük bir korku içindedirler.

Materyalistlerin Büyük Korkusu Türkiye'deki materyalist çevrelerden, elinizdeki kitapta anlatılan bu konuya, yani maddenin zihinde algıland›¤› gerçe¤ine, bir süre için belirgin bir tepki gelmedi. Bu ise, bizde, bu konunun yeterince açıklanmadı¤ı ve daha detaylı bir anlatıma geçilmesi gerekti¤i yönünde bir izlenim do¤urmufltu. Ancak kısa bir süre sonra materyalistlerin gerçekte bu konunun gündeme getirilmesinden çok büyük bir rahatsızlık duydukları, hatta bundan büyük bir korkuya kapıldıkları açık bir biçimde ortaya çıktı. Materyalistler yafladıkları bu korku ve pani¤i, bir süre sonra kendi yayın organlarında, konferanslarında, panellerinde yüksek sesle ifade etmeye bafllad›lar. Kullandıkları endifleli ve ümitsiz üsluba bakıldı¤ında, ciddi bir fikri kriz içinde girdikleri anlaflılıyordu. Felsefelerinin sözde temeli olan evrim teorisinin bilimsel yönden çökertilmesiyle zaten ciddi bir flok yaflamaya bafllamıfllardı. Ancak, flimdi Darwinizm'den çok daha önemli bir dayanaklarını, bizzat maddenin mutlakl›¤› inanc›n› kaybetme-

345


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

ye baflladıklarını anladılar ve çok daha büyük bir flok içine girdiler. Bu konunun, kendileri açısından "en büyük tehlike" oldu¤undan, kendi "kültürel dokularını tamamen yıktı¤ından" söz etmeye bafllad›lar. Türkiye'deki materyalist çevrelerin yafladıkları bu endifle ve pani¤i en açık biçimde ifade edenlerden birisi, materyalizmi savunmayı görev edinmifl bulunan Bilim ve Ütopya dergisinin yazarı ve aynı zamanda bir ö¤retim üyesi olan Rennan Pekünlü oldu. Pekünlü, gerek söz konusu dergide yazdı¤ı yazılarda, gerekse söz aldı¤ı birtakım panellerde, Evrim Aldatmacası kitabını bir numaralı "tehlike" olarak gösterdi. Pekünlü'yü en çok endiflelendiren konu ise, kitabın Darwinizm'i geçersiz kılan bölümlerinin de ötesinde, asıl olarak flu anda okumakta oldu¤unuz kısımdı. Okurlarına ve (oldukça az sayıdaki) dinleyenlerine "sakın kendinizi idealizmin bu telkinlerine kaptırmayın, materyalizme olan sadakatinizi koruyun" mesajları veren Pekünlü, kendisine dayanak olarak Rusya'daki kanlı komünist devriminin lideri Vladimir I. Lenin'i bulmufltu. Lenin'in bir asır önce yazdı¤ı Materyalizm ve Ampiryokritisizm isimli kitabı okumayı herkese ö¤ütleyen Pekünlü'nün yaptı¤ı tek fley ise, yine Lenin'e ait olan "sakın bu konuyu düflünmeyin, yoksa materyalizmi kaybedersiniz ve kendinizi dine kaptırırsınız" fleklindeki uyarıları tekrarlamak oldu. Pekünlü, söz konusu materyalist yayın organında yazdı¤ı bir makalede, Lenin'den flu satırları aktarıyordu: Duyularımızla algıladı¤ımız nesnel gerçekli¤i bir kere yadsıdın mı, kuflkuculu¤a (agnostisizm) ve öznelcili¤e (subjektivizme) kayaca¤ından, fideizme (dini inanca) karflı kullanaca¤ın tüm silahları yitirirsin; bu da fideizmin istedi¤i fleydir. Parma¤ını kaptırdın mı, önce kolun sonra tüm benli¤in gider. Duyuları nesnel dünyanın bir görüntüsü olarak de¤il de, özel bir ö¤e olarak aldı¤ında, di¤er bir deyiflle materyalizmden ödün verdi¤inde, benli¤ini fideizme kaptırırsın. Sonra duyular hiç kimsenin duyuları olur, us hiç kimsenin usu, ruh hiç kimsenin ruhu, istenç hiç kimsenin istenci olur.409 Bu satırlar, Lenin'in büyük bir korkuyla fark etti¤i ve hem kendi kafasından hem de "yoldafl"larının kafalarından silmek istedi¤i gerçe¤in, günümüzün materyalistlerini de aynı biçimde tedirgin etti¤ini göstermektedir. Ama Pekünl�� ve di¤er materyalistler Lenin'den daha da büyük bir tedirginlik içindedirler; çünkü bu gerçe¤in bundan 100 yıl öncesine göre çok daha açık, kesin ve güçlü bir biçimde ortaya kondu¤unun farkındadırlar.

346


Maddenin Ard›ndaki S›r

Bu konu, tüm dünya tarihinde ilk kez bu kadar karflı konulamaz bir biçimde anlatılmaktadır. Ama yine de birçok materyalist bilim adamının "maddenin asl›na ulaflamad›¤›m›z" gerçe¤ini son derece yüzeysel bir bakıfl açısıyla de¤erlendirdi¤i fark edilmektedir. Çünkü burada anlatılan konu bir insanın hayatında karflılaflabilece¤i en önemli, en heyecan verici konulardan biridir. Bu derece çarpıcı bir konu ile daha önce yüzyüze gelmifl olmaları mümkün de¤ildir. Buna ra¤men söz konusu bilim adamlarının gösterdikleri tepkiler, ya da konuflma ve yazılarındaki üslup, son derece sı¤ ve yüzeysel bir kavrayıfla sahip olduklarını ele vermektedir. Öyle ki bazı materyalistlerin burada anlatılanlara gösterdikleri tepkiler, materyalizme olan körü körüne ba¤lılıklarının onlarda bir tür mantıksal tahribat oluflturdu¤unu ve bu nedenle konuyu anlamaktan çok uzak olduklarını göstermifltir. Örne¤in yine bir Bilim ve Ütopya yazarı ve ö¤retim üyesi olan Alaeddin fienel, aynı Rennan Pekünlü gibi "Darwinizm'in çökertilmesi bir yana, asıl tehlike bu konu" mesajları vermifl, kendi felsefesinin bir dayana¤ı olmadı¤ını hissetti¤i için de, "öyleyse siz anlattıklarınızı ispatlayın" anlamına gelen isteklerde bulunmufltur. Ancak asıl ilginç nokta, söz konusu yazarın, tehlike olarak gördü¤ü gerçe¤i bir türlü kavrayamadı¤ını gösteren satırlar yazmıfl olmasıdır. Örne¤in fienel, tamamen bu konuyu ele aldı¤ı bir makalesinde, dıfl dünyanın beynin içinde görüntü olarak algılandı¤ını kabul etmifltir. Ama görüntülerin maddi karflılı¤ı bulunan ve bulunmayan görüntüler olarak ikiye ayrıldı¤ını söyleyerek, dıfl dünya ile ilgili görüntülerin maddi karflılı¤ına ulafl›labilece¤ini öne sürmüfltür. Bu iddiasını desteklemek için de bir "telefon örne¤i" vermifltir. Kısaca, "beynimdeki görüntülerin dıfl dünyada karflılı¤ı olup olmadı¤ını bilmiyorum, ama aynı fley telefonla konuflma yaptı¤ımda da geçerlidir; telefonla konuflurken karflımdaki kifliyi göremem, fakat sonradan yüzyüze konuflurken bu konuflmayı do¤rulatabilirim" diye yazmıfltır.410 Söz konusu yazar, bu benzetmeyle flunu kastetmektedir: "E¤er algılarımızdan kuflkulanırsak, maddenin aslına bakıp gerçe¤i kontrol edebiliriz." Oysa bu çok açık bir yanılgıdır, çünkü bizim maddenin aslına ulaflmamız kesinlikle mümkün de¤ildir. Hiçbir zaman zihnimizin dıflına çıkıp "dıflarıda" olan bir fleye ulaflamay›z. Telefondaki sesin karflılı¤ı olup olmadı¤ı telefondaki kifliye do¤rulatılabilir. Ama bu do¤rulatma da tamamen zihinde yaflanmaktad›r.

347


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Nitekim bu kifliler aynı olayları rüyalarında da yaflarlar. Örne¤in, fienel rüyasında da telefonla konufltu¤unu, ardından bunu konufltu¤u kifliye onaylattı¤ını görebilir. Veya Pekünlü rüyasında da "büyük bir tehlike"yle karflı karflıya oldu¤unu hissedip, karflısındaki insanlara Lenin'in asırlık eserlerini tavsiye edebilir. Ama, söz konusu materyalistler ne yaparlarsa yapsınlar yafladıkları olayların, konufltukları kiflilerin kendileri için birer algıdan ibaret oldu¤u gerçe¤ini inkar edemezler. O halde beyindeki görüntülerin karflılı¤ı kime do¤rulatılacaktır? Yine beyinde izlenen gölge varlıklara mı? Kuflkusuz materyalistlerin beynin dıflına ait bilgi sa¤layabilecek, do¤rulama yapabilecek bir bilgi kayna¤ı bulması mümkün de¤ildir. Her türlü algının beyinde olufltu¤unu kabul etmek, ama istendi¤inde bunun "dıflına" çıkılıp algıların gerçek dıfl dünyaya do¤rulatılabilece¤ini sanmak ise, aslında bir insanın anlayıfl düzeyinin sınırlı oldu¤unu, bozuk bir mantık örgüsü içinde düflündü¤ünü gösterir. Oysa burada anlatılan gerçek, normal anlayıfl düzeyine ve mantık örgüsüne sahip bir insan tarafından hemen rahatlıkla anlaflılabilecek bir konudur. Ön yargısız her insan, bu anlatılanlar do¤rultusunda, dıfl dünyanın asl›na duyu organları aracılı¤ıyla varamayaca¤›n› anlar. Ancak görüldü¤ü kadarıyla materyalizme olan körü körüne ba¤lılık, insanların akıl yürütme yeteneklerini bozmaktadır. Bu yüzden günümüzdeki materyalistler de, maddenin asl›na ulaflt›klar›n› tafllara tekme atarak ya da pasta yiyerek "ispatlamaya" çalıflan akıl hocaları gibi, ciddi mantık bozuklukları göstermektedirler. Bunun aslında flaflırtıcı bir durum da olmadı¤ını belirtmek gerekir. Çünkü akledememek, yani dünyayı ve olayları düzgün bir mantık örgüsü içinde yorumlayamamak, inkarcıların ortak vasfıdır. Allah, Kuran'da inkarcıların "akıl erdiremeyen bir topluluk" (Maide Suresi, 58) olduklarını belirtmektedir.

Materyalistler Tarihin En Büyük Tuza¤ına Düflmüfllerdir Türkiye'deki materyalist çevrelerde bafl gösteren ve burada sadece bir kaç belirtisine de¤indi¤imiz panik atmosferi, aslında materyalistlerin tarih boyunca karflılaflmadıkları kadar büyük bir hezimetle yüzyüze olduklarını göstermektedir. Maddenin asl›na ulaflamad›¤›m›z gerçe¤i, mo-

348


Maddenin Ard›ndaki S›r

dern bilim tarafından ispat edilmifltir ve dahası çok açık, kesin ve güçlü bir biçimde ortaya konmaktadır. Materyalistler tüm felsefelerini üzerine dayand›rd›klar› maddesel dünyanın, asl›nda hiç bir zaman aflamayacaklar› bir alg› s›n›r›n›n ötesinde oldu¤unu görmekte ve buna karflı hiçbir fley yapamamaktadırlar. ‹nsanlık tarihi boyunca materyalist düflünce hep var oldu ve bu kifliler kendilerinden ve savundukları felsefeden çok emin bir flekilde, kendilerini yaratmıfl olan Allah'a bafl kaldırdılar. Ortaya attıkları senaryoya göre madde ezeli ve ebediydi ve tüm bunların bir Yaratıcısı olamazdı. Yalnızca kibirlerinden dolayı, Allah'ı reddederlerken muhatap olduklar›n› zannettikleri maddenin ardına sı¤ındılar. Bu felsefeden öylesine eminlerdi ki, hiçbir zaman bunun aksini ispatlayacak bir açıklama getirilemeyece¤ini düflünüyorlardı. ‹flte bu yüzden, maddenin aslı ile ilgili olarak bu kitapta anlatılan gerçekler bu kiflileri büyük bir flaflkınlı¤a düflürmüfltür. Çünkü burada anlatılanlar felsefelerini temelden yıkıp atmıfl, üzerinde tartıflmaya dahi imkan bırakmamıfltır. Tüm düflüncelerini, hayatlarını, kibirlerini ve inkarlarını üzerine bina ettikleri madde, ellerinden bir çırpıda uçup gitmifltir. Hiç bir insan maddenin asl›n› görmemifltir ki, buna dayal› bir felsefe olabilsin. Allah'ın bir sıfatı, inkarcılara tuzak kurmasıdır. "...onlar bu tuza¤ı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karflılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karflılık verenlerin) hayırlısıdır" (Enfal Suresi, 30) ayetiyle bu gerçek bildirilir. ‹flte Allah, maddeyi mutlak bir varl›k zannettirerek materyalistleri tuza¤a düflürmüfl ve tarihte benzeri görülmemifl flekilde küçültmüfltür. Mallarını, mülklerini, mevkilerini, ünvanlarını, içinde bulundukları toplumu, tüm dünyayı mutlak varl›k sanmıfllar, üstelik bunlara güvenerek Allah'a karflı büyüklenmifllerdir. Böbürlenerek Allah'a isyan etmifl ve inkarda ileri gitmifllerdir. Bunları yaparken de güç aldıkları tek fley maddenin mutlakl›¤› inanc› olmufltur. Ama öyle bir anlayıfl eksikli¤i içine düflmüfllerdir ki, Allah'ın kendilerini çepeçevre sarıp kuflattı¤ını hiç düflünmemifllerdir. Allah inkarcıların anlayıflsızlıkları sonucunda düflecekleri durumu Kuran'da flöyle haber vermifltir: Yoksa hileli-bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat (asıl) o inkar edenler hileli-düzene düflecek olanlardır. (Tur Suresi, 42)

Bu, belki de tarihin gördü¤ü en büyük yenilgidir. Materyalistler ken-

349


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

dilerince büyüklenirken, aslında büyük bir oyuna gelmifller, Allah'a karflı çirkin bir cesaret göstererek açtıkları savaflta kesin olarak yenilmifllerdir. "Böylece Biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada hileli-düzenler kursunlar diye- oranın suçlu günahkarları kıldık. Oysa onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun fluuruna varmazlar" (Enam Suresi, 123) ayeti Yarat›c›m›z olan Allah'a bafl kaldıran bu gibi inkarcıların nasıl bir fluursuzluk içinde olduklarını ve nasıl bir sonla karflılaflacaklarını en açık flekilde haber verir. Bir baflka ayette ise bu gerçek flöyle vurgulanır: (Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve fluurunda de¤iller. (Bakara Suresi, 9)

‹nkarcılar kendilerince tuzak kurmaya kalkıflırlarken ayetteki "fluuruna varmazlar" ifadesiyle açıklandı¤ı gibi, çok önemli bir gerçe¤i fark edememifllerdir: Yafladıkları tüm olayların asl›nda zihinlerinde gerçekleflti¤ini ve iflledikleri her fiil gibi, kurdukları tuzakların da zihinlerinde oldu¤u gerçe¤ini... Bu kavrayıflsızlıkları sebebiyle de, Allah ile yalnız olduklarını unutarak kendi kendilerini hileli bir düzene düflürmüfllerdir. Her dönemde oldu¤u gibi bu dönemde de Allah inkarcıların tüm hileli düzenlerini temelinden yıkacak bir gerçekle onları yüzyüze getirmifltir. Allah "...hiç flüphesiz, fleytanın hileli-düzeni pek zayıftır" (Nisa Suresi, 76) ayetiyle, bu düzenlerin daha ilk kuruldukları anda sonuçlarının yıkım olaca¤ını da haber vermifltir. Ve müminleri de "...onların hileli düzenleri size hiçbir zarar veremez" (Al-i ‹mran Suresi, 120) ayetiyle müjdelemifltir. Allah bir baflka ayetinde, "inkar edenlerin iflleri bir seraba benzer, susayan onu bir su sanır, elini uzatır fakat yanında bir fley bulmayıverir" (Nur Suresi, 39) diye haber verir. Materyalizm de bu ayette iflaret edildi¤i gibi, isyan edenler için bir "serap" oluflturur; ona güvenerek ellerini uzattıklarında, bu felsefenin aldat›c›l›¤›n› anlarlar. Allah onları böyle bir serapla kandırmıfl, maddeyi mutlak varl›k gibi göstermifltir. "Koskoca" insanlar, profesörler, astronomlar, biyologlar, fizikçiler, ünvanları, mevkileri her ne olursa olsun maddeyi kendilerine ilah edinmeleri sebebiyle bu oyuna gelmifller, birer çocuk gibi aldanmıfl ve küçük düflmüfllerdir. Hiç bir zaman asl›na ulaflamad›klar› maddeyi mutlak sanarak onun üzerine felsefelerini, ideolojilerini kurmufllar, hakkında ciddi tartıflmalara girmifller, sözde "entelektüel" anlatımlar kullanmıfllardır. Tüm bunlardan dolayı da kendilerini çok akıllı saymıfllar, evrenin gerçe¤i hakkında fikir yürütebileceklerini düflünmüfller ve en önemlisi kendi sınırlı akıllarıyla Allah'ı yorum-

350


Maddenin Ard›ndaki S›r

layabileceklerini sanmıfllardır. Allah, onların içine düfltükleri bu durumu bir ayetinde flöyle bildirir: Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah da (buna karflılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır. (Al-i ‹mran Suresi 54)

Dünyada bazı tuzaklardan kurtulmak mümkün olabilir; ancak Allah'ın inkar edenlere kurdu¤u bu tuzak öyle sa¤lamdır ki, asla bir kurtulufl imkanları kalmamıfltır. Ne yaparlarsa yapsınlar, kime baflvururlarsa vursunlar, kendilerini kurtaracak, Allah'tan baflka bir yardımcı bulmaları da mümkün de¤ildir. Allah'ın Kuran'da haber verdi¤i gibi, "...kendileri için Allah'tan baflka bir (vekil) koruyucu dost ve yardımcı bulamayacaklardır." (Nisa Suresi, 173) Materyalistler böyle bir tuza¤a düfleceklerini hiç beklemiyorlardı. 21. yüzyılın bütün imkanları ellerindeyken rahatça inkarda diretebileceklerini ve insanları da inkara sürükleyebileceklerini sanıyorlardı. Allah inkarcıların tarih boyunca taflıdıkları bu zihniyeti ve u¤radıkları sonu Kuran'da flöyle haber vermifltir: Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de onların farkında olmadı¤ı bir düzen kurduk. Artık sen, onların kurdukları hileli düzenin u¤radı¤ı sona bir bak; Biz, onları ve kavimlerini topluca yok ettik. (Neml Suresi, 50-51)

Ayetlerde anlatılan gerçe¤in bir anlamı da fludur: Materyalistlere sahip oldukları herfleyin asl›nda zihinlerinde oldu¤u açıklanmıfl, yani ellerindeki herfley topluca yok edilmifltir. Ve onlar, mutlak varl›k zannettikleri mallarının, fabrikalarının, altınlarının, dolarlarının, çocuklarının, efllerinin, dostlarının, makam ve mevkilerinin, hatta kendi bedenlerinin ellerinin arasından kayıp gitti¤ine flahitlik ederken, bir anlamda "yok olmufllardır". Maddenin de¤il, Allah'›n mutlak varl›k oldu¤u gerçe¤iyle yüz yüze gelmifllerdir. Kuflkusuz bu gerçe¤in farkına varmak materyalistler için olabilecek en dehflet verici olaydır. Çünkü çok güvendikleri maddenin kendilerinden afl›lmaz bir s›n›r ile ayr›lm›fl olmas›, kendi tabirleri ile onlar için henüz dünyadayken, "ölmeden bir ölüm" hükmündedir. Bu gerçekle birlikte, bir Allah, bir de kendileri kalmıfltır. Nitekim Allah, "kendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattı¤ım (flu adam)ı Bana bırak" (Müddessir Suresi, 11) ayetiyle, her insanın Kendi Katında aslında

351


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

yapayalnız oldu¤u gerçe¤ine dikkat çekmifltir. Bu ola¤anüstü gerçek daha pek çok ayetle haber verilmifltir: Andolsun, sizi ilk defa yarattı¤ımız gibi (bugün de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)' Bize geldiniz ve size lütfettiklerimizi arkanızda bıraktınız... (Enam Suresi, 94) Ve onların hepsi, kıyamet günü O'na, 'yapayalnız, tek bafllarına' geleceklerdir. (Meryem Suresi, 95)

Bu ayetlerde anlatılan gerçe¤in bir manası da fludur: Maddeyi ilah edinenler, Allah'tan gelmifl ve yine O'na dönmüfllerdir. ‹steseler de, istemeseler de Allah'a teslim olmufllardır. fiimdi hesap gününü beklemektedirler ve o gün hepsi tek tek sorguya çekileceklerdir. Her ne kadar anlamak istemeseler de...

Konunun Önemi Bu bölümde anlatt›¤›m›z maddenin ard›ndaki s›r konusunu do¤ru kavramak son derece önemlidir. Gördü¤ümüz tüm varl›klar, da¤lar, ovalar, çiçekler, insanlar, denizler, k›sacas› gördü¤ümüz herfley, Allah'›n Kuran'da var oldu¤unu, yoktan var etti¤ini belirtti¤i her varl›k, yarat›lm›flt›r ve vard›r. Ancak, insanlar bu varl›klar›n as›llar›n› duyu organlar› yoluyla göremez veya hissedemez veya duyamazlar. Gördükleri ve hissettikleri, bu varl›klar›n beyinlerindeki kopyalar›d›r. Bu ilmi bir gerçektir ve bugün baflta t›p fakülteleri olmak üzere tüm okullarda ö¤retilen bilimsel bir konudur. Örne¤in flu anda bu yaz›y› okuyan bir insan, bu yaz›n›n asl›n› göremez, bu yaz›n›n asl›na dokunamaz. Bu yaz›n›n asl›ndan gelen ›fl›k, insan›n gözündeki baz› hücreler taraf›ndan elektrik sinyaline dönüfltürülür. Bu elektrik sinyali, beynin arkas›ndaki görme merkezine giderek, bu merkezi uyar›r. Ve insan›n beyninin arkas›nda bu yaz›n›n görüntüsü oluflur. Yani siz flu anda gözünüzle, gözünüzün önündeki bir yaz›y› okumuyorsunuz. Bu yaz› sizin beyninizin arkas›ndaki görme merkezinde olufluyor. Sizin okudu¤unuz yaz›, beyninizin arkas›ndaki "kopya yaz›"d›r. Bu yaz›n›n asl›n› ise Allah görür. Ancak unutulmamal›d›r ki, maddenin beynimizde oluflan bir hayal olmas› onu "yok" hale getirmez. Bize, insan›n muhatap oldu¤u maddenin mahiyeti hakk›nda bilgi verir, ki bu da maddenin asl› ile hiçbir insan›n muhatap olamad›¤› gerçe¤idir. Kald› ki d›flar›da maddenin varl›¤›n›, biz-

352


Maddenin Ard›ndaki S›r

den baflka gören varl›klar da vard›r. Allah'›n melekleri, yaz›c› olarak tayin etti¤i elçileri de bu dünyaya flahitlik etmektedirler: Onun sa¤›nda ve solunda oturan iki yaz›c› kaydederlerken O, söz olarak (herhangi bir fley) söylemeyiversin, mutlaka yan›nda haz›r bir gözetleyici vard›r. (Kaf Suresi, 17-18) Herfleyden önemlisi, en baflta Allah herfleyi görmektedir. Bu dünyay› her türlü detay›yla Allah yaratm›flt›r ve Allah her haliyle görmektedir. Kuran ayetlerinde flöyle haber verilmektedir: ... Allah'tan korkup-sak›n›n ve bilin ki, Allah yapt›klar›n›z› görendir. (Bakara Suresi, 233) De ki: "Benimle aran›zda flahid olarak Allah yeter; kuflkusuz O, kullar›ndan gerçe¤iyle haberdard›r, görendir." (‹sra Suresi, 96) Ayr›ca unutmamak gerekir ki, Allah tüm olaylar› "Levh-i Mahfuz" isimli kitapta kay›tl› tutmaktad›r. Biz görmesek de bunlar›n tamam› Levhi Mahfuz'da vard›r. Herfleyin, Allah'›n Kat›nda, Levh-i Mahfuz olarak isimlendirilen "Ana Kitap"ta sakland›¤› flöyle bildirilmektedir: fiüphesiz o, Bizim Kat›m›z'da olan Ana Kitap'tad›r; çok Yücedir, hüküm ve hikmet doludur. (Zuhruf Suresi, 4) ... Kat›m›z'da (bütün bunlar›) saklay›p-koruyan bir kitap vard›r. (Kaf Suresi, 4) Gökte ve yerde gizli olan hiçbir fley yoktur ki, apaç›k olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) olmas›n. (Neml Suresi, 75 )

Sonuç Buraya kadar anlattı¤ımız konu, yaflamınız boyunca size anlatılmıfl en büyük gerçeklerden biridir. Çünkü gördü¤ümüz ve maddesel dünya dedi¤imiz her fleyin asl›nda zihnimizde oldu¤unu, maddesel dünyan›n d›flar›da var olan asl›na ise hiç bir zaman do¤rudan ulaflamad›¤›m›z› ispatlayan bu konu, Allah'ın varlı¤ının ve yaratıflının kavranmasının, O'nun yegane mutlak varlık oldu¤unun anlaflılmasının önemli bir anahtarıdır. Bu konuyu anlayan insan, dünyanın, insanların ço¤unun sandı¤ı gibi bir yer olmadı¤ını fark eder. Dünya, caddelerde amaçsızca dolaflanların, meyhanelerde kavga edenlerin, lüks kafelerde birbirlerine gösterifl yapanların, mallarıyla övünenlerin, hayatlarını bofl amaçlara adayanların sandı¤ı gibi gerçekte var olan, mutlak bir yer de¤ildir. Zihnimizde seyretti¤imiz ve asl›na ulaflamad›¤›m›z bir görüntüdür. Saydı¤ımız insanların hepsi de,

353


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

bu algıları zihinlerinin içinde seyretmektediler, ama bunun bilincinde de¤ildirler. Bu konu çok önemlidir ve Allah'ı inkar eden materyalist felsefeyi en temelinden çökertir. Marx, Engels, Lenin gibi materyalistlerin bu konuyu duyduklarında pani¤e kapılmaları, öfkelenmeleri, yandafllarını "sakın düflünmeyin" diye uyarmaları bu yüzdendir. Aslında bu kifliler, algıların beyinde olufltu¤u gerçe¤ini bile kavrayamayacak kadar büyük bir akli zaafiyet içindedirler. Beyinlerinin içinde seyrettikleri dünyayı "dıfl dünya" sanmakta, bunun aksini gösteren apaçık delilleri ise bir türlü anlayamamaktadırlar. Bu gaflet, Allah'ın inkarcılara vermifl oldu¤u akıl eksikli¤inin bir sonucudur. Çünkü Kuran'da bildirildi¤ine göre, inkarcıların "kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla iflitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha afla¤ılıktırlar. ‹flte bunlar gafil olanlardır." (Araf Suresi, 179) Bu noktanın daha ötesini, kendi samimi düflüncenizi kullanarak da bulabilirsiniz. Bunun için, dikkatinizi toplayarak konsantre olmanız, etrafınızdaki cisimleri nasıl gördü¤ünüz ve onlara nasıl dokundu¤unuz hakkında düflünmeniz gerekir. E¤er dikkatlice düflünürseniz, gören, ifliten, dokunan, düflünen ve flu anda bu kitabı okuyan akıllı varlı¤ın, sadece bir ruh oldu¤unu ve sanki bir tür perde üzerinde "madde" denen algıları seyretti¤ini hissedebilirsiniz. Bunu kavrayan insan, insanlı¤ın büyük bölümünü aldatan maddi dünya boyutundan uzaklaflıp, gerçek varlık boyutuna girmifl olur. Sözünü etti¤imiz gerçek, tarih boyunca baz› dindarlar ya da felsefeciler taraf›ndan anlafl›lm›flt›r. Bu gerçe¤i yanl›fl anlayan ve tüm mahlukat›n varl›¤›n› reddeden "Vahdet-i Vücut" görüflü hatal› bir yola sapm›fl olsa da, büyük müceddid ‹mam Rabbani, bu konudaki do¤ru ölçüyü koymufltur. ‹mam Rabbani'ye göre tüm varl›klar, Allah'a k›yasla "gölge varl›k"t›r. ‹mam Rabbani, Muhyiddin Arabi, Mevlana Cami gibi ‹slam alimleri bu gerçe¤i Kuran'›n iflaretleriyle ve ak›l yoluyla bulmufllard›r. George Berkeley gibi baz› Bat›l› felsefeciler de ayn› gerçe¤i ak›l yoluyla kavram›fllard›r. ‹mam Rabbani, tüm maddesel evrenin bir "hayal ve vehim (alg›)" oldu¤unu ve tek mutlak varl›¤›n da Allah oldu¤unu Mektubat'›nda flöyle anlatm›flt›r: Allah... yaratt›¤› varl›klar›n vücutlar›n› yokluktan baflka bir fley yapmad›... Tüm bunlar›, his ve vehim (alg›) derecesinde yaratt›... Alemin varl›¤› his ve vehim derecesinde olup, maddi derecede de¤ildir... Gerçek manada d›flar›da (d›fl dünyada) Yüce Zat'tan (Allah'tan)

354


Maddenin Ard›ndaki S›r

baflkas› yoktur. (‹fadeler Türkçelefltirilerek al›nm›flt›r.) (‹mam Rabbani Hz. Mektuplar›, Cilt II, 357. Mektup) ‹slam tasavvufu konusunda bir uzman olan Abdülhakim Bilge, "Mutlak Varl›k, Gölge Varl›k ve Yokluk" bafll›kl› makalesinde, ‹mam Rabbani'nin bu konuda ortaya koydu¤u do¤ru ölçüyü flöyle özetlemektedir: ‹mam-› Rabbani nazar›nda, alem, "yokluk" mertebelerinden ibarettir ki, ‹lahi isimler ve s›fatlar, ilim dairesinden o yokluk mertebelerine aksetmifl ve d›fl planda Allah'›n var k›lmas›yla, o ak›fl ve yokluk mertebelerinden "gölge varl›k"lar (vucud-i zilliler) halinde mevcut olmufllard›r. Bu flekilde anlafl›l›yor ki, alem, hariçte asl› ve hatta zati bir vücutla mevcuttur ve fakat bu "hariç" de vücut ve s›fatlar gibi o haricin gölgesidir. Alem için, "Allah'›n ayn›d›r" demek mümkün de¤ildir. Zira, aralar›nda harici bir ayr›l›k ve ayk›r›l›k vard›r. T›pk›, bir kimsenin gölgesi, mecazi olarak, o kimsenin ayn› ve kendisidir, demek do¤ru olmad›¤› gibi... ‹mam-› Rabbani... O, gölgenin, harici varl›¤› oldu¤unu, yani gölge varl›¤›n, d›fl varl›k aleminde mevcut oldu¤unu kabul eder ve kesinlikle gölgeyi, asl›na birlefltirmez. (Abdülhakim Bilge, "Mutlak Varl›k, Gölge Varl›k ve Yokluk", Arafiyan Dergisi, Kas›m 1994 ) Ancak bu gerçe¤i kavrayanlar›n say›s› tarih boyunca hep s›n›rl› kalm›flt›r. ‹mam Rabbani gibi büyük alimler, bu gerçe¤in kitlelere anlat›lmas›n›n sak›ncal› olabilece¤ini, ço¤u insan›n bunu anlayamayaca¤›n› yazm›fllard›r. ‹çinde yaflad›¤›m›z ça¤da ise, söz konusu gerçek, bilimin ortaya koydu¤u kan›tlarla aç›klan›r hale gelmifl bulunmaktad›r. Maddenin mutlak varl›k olmad›¤› ve bizim onun hakk›ndaki bilgimizin çok s›n›rl› oldu¤u gerçe¤i, dünya tarihinde ilk kez bu denli somut, aç›k ve anlafl›l›r bir biçimde izah edilmektedir. Bu nedenle 21. yüzy›l, insanlar›n yayg›n olarak ‹lahi gerçekleri kavrayacaklar› ve tek mutlak varl›k olan Allah'a dalga dalga yönelecekleri bir tarihsel dönüm noktas› olacakt›r. 21. yüzy›lda, 19. yüzy›l›n materyalist inançlar› tarihin çöplü¤üne at›lacak, Allah'›n varl›¤› ve yarat›fl› kavranacak, mekans›zl›k, zamans›zl›k gibi gerçekler anlafl›lacak, insanl›k as›rlard›r gözünün önüne çekilen perdelerden, aldatmacalardan ve bat›l inan›fllardan kurtulacakt›r. Bu kaç›n›lmaz gidiflin hiçbir gölge varl›k taraf›ndan durdurulmas› da mümkün de¤ildir...

355


ZAMANSIZLIK VE

KADER GERÇE⁄‹

B

u noktaya kadar anlatt›klar›m›zla birlikte, gerçekte "üç boyutlu bir mekan"›n asl› ile muhatap olmad›¤›m›z, tüm yaflam›m›z› zihnimizdeki bir mekan içinde sürdü¤ümüz kesinlik kazanmaktad›r. Bunun aksini iddia etmek, ak›l ve bilimsellikten uzak bir bat›l inanç olacakt›r. Çünkü d›fl›m›zdaki dünyan›n asl› ile muhatap olmam›z mümkün de¤ildir. Bu durum, evrim teorisinin de temelini oluflturan materyalist felsefenin birinci varsay›m›n› çürütür. Bu varsay›m, maddenin mutlak ve sonsuz oldu¤u varsay›m›d›r. Materyalist felsefenin ikinci varsay›m› ise, zaman›n mutlak ve sonsuz oldu¤u varsay›m›d›r ki, bu da di¤eri kadar bat›l bir inan›flt›r.

Zaman Alg›s› Zaman dedi¤imiz alg›, asl›nda bir an› bir baflka anla k›yaslama yöntemidir. Bunu bir örnekle aç›klayabiliriz. Bir cisme vurdu¤umuzda bundan belirli bir ses ç›kar. Ayn› cisme befl dakika sonra vurdu¤umuzda yine bir ses ç›kar. Kifli, birinci ses ile ikinci ses aras›nda bir süre oldu¤unu düflünür ve bu süreye "zaman" der. Oysa ikinci sesi duydu¤u anda, birinci ses sadece zihnindeki bir hayalden ibarettir. Sadece haf›zas›nda var olan bir bilgidir. Kifli, haf›zas›nda olan›, yaflamakta oldu¤u anla k›yaslayarak zaman alg›s›n› elde eder. E¤er bu k›yas olmasa, zaman alg›s› da olmayacakt›r. Ayn› flekilde kifli, bir odaya kap›s›ndan girip sonra da odan›n ortas›ndaki bir koltu¤a oturan bir insan› gördü¤ünde, k›yas yapar. Gördü¤ü insan koltu¤a oturdu¤u anda, onun kap›y› açmas›, odan›n ortas›na do¤ru

356


Zamans›zl›k ve Kader Gerçe¤i

Zaman alg›s› bir an›n bir baflka anla k›yaslanmas›yla oluflur. Örne¤in, karfl›laflan iki insan›n birbirlerine ellerini uzatmalar› ile tokalaflmalar› aras›nda bir süre geçti¤ini düflünürüz.

yürümesi ile ilgili görüntüler, sadece beyinde yer alan bir bilgidir. Zaman alg›s›, koltu¤a oturmakta olan insan ile bu bilgiler aras›nda k›yas yap›larak ortaya ç›kar. K›sacas› zaman, beyinde saklanan birtak›m bilgiler aras›nda k›yas yap›lmas›yla var olmaktad›r. E¤er bir insan›n haf›zas› olmasa, beyni bu tür yorumlar yapmaz ve dolay›s›yla zaman alg›s› da oluflmaz. Bir insan›n "ben otuz yafl›nday›m" demesinin nedeni, beyninde söz konusu otuz y›la ait baz› bilgilerin biriktirilmifl olmas›d›r. E¤er haf›zas› olmasa, ard›nda böyle bir zaman dilimi oldu¤unu düflünmeyecek, sadece yaflad›¤› tek bir "an" ile muhatap olacakt›r.

Zamans›zl›¤›n Bilimsel Anlat›m› Bu konuda görüfl belirten düflünür ve bilim adamlar›ndan örnekler vererek konuyu daha iyi aç›klamaya çal›flal›m. Nobel ödüllü ünlü genetik

357


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

aman tamam›yla alg›layana ba¤l› bir kavramd›r. Ayn› süre bir kifliye uzun gelirken, baflkas› için oldukça k›sa olabilir. Hangisinin do¤ru tahminde bulundu¤unu anlamak için saat, takvim gibi kaynaklara ihtiyaç vard›r. Bunlar olmadan zaman hakk›nda kesin bir tahmin yürütmek olanaks›zd›r.

Z

profesörü ve düflünür François Jacob, Mümkünlerin Oyunu adl› kitab›nda zaman›n geriye ak›fl› ile ilgili flunlar› anlat›r: Tersinden gösterilen filmler, zaman›n tersine do¤ru akaca¤› bir dünyan›n neye benzeyece¤ini tasarlamam›za imkan vermektedir. Sütün fincandaki kahveden ayr›laca¤› ve süt kab›na ulaflmak için havaya f›rlayaca¤› bir dünya; ›fl›k demetlerinin bir kaynaktan f›flk›racak yerde bir tuza¤›n (çekim merkezinin) içinde toplanmak üzere duvarlardan ç›kaca¤› bir dünya; say›s›z damlac›klar›n hayret verici iflbirli¤iyle suyun d›fl›na do¤ru f›rlat›lan bir tafl›n bir insan›n avucuna konmak için bir e¤ri boyunca z›playaca¤› bir dünya. Ama zaman›n tersine çevrildi¤i böyle bir dünyada, beynimizin süreçleri ve belle¤imizin oluflmas› da ayn› flekilde tersine çevrilmifl olacakt›r. Geçmifl ve gelecek için de ayn› fley olacakt›r ve dünya tastamam bize göründü¤ü gibi görünecektir.411 Beynimiz belirli bir s›ralama yöntemine al›flt›¤› için flu anda dünya üstte anlat›ld›¤› gibi ifllememekte ve zaman›n hep ileri akt›¤›n› düflünmekteyiz. Oysa bu, beynimizin içinde verilen bir karard›r ve dolay›s›yla tamamen izafidir. Gerçekte zaman›n nas›l akt›¤›n›, ya da ak›p akmad›¤›n› asla

358


Zamans›zl›k ve Kader Gerçe¤i

bilemeyiz. Bu da zaman›n mutlak bir gerçek olmad›¤›n›, sadece bir alg› biçimi oldu¤unu gösterir. Zaman›n bir alg› oldu¤u, 20. yüzy›l›n en büyük fizikçisi say›lan Einstein'›n ortaya koydu¤u Genel Görecelik Kuram› ile de do¤rulanm›flt›r. Lincoln Barnett, Evren ve Einstein adl› kitab›nda bu konuda flunlar› yazar: Salt uzayla birlikte Einstein, sonsuz geçmiflten sonsuz gelece¤e akan flaflmaz ve de¤iflmez bir evrensel zaman kavram›n› da bir yana b›rakt›. Görecelik Kuram›'n› çevreleyen anlafl›lmazl›¤›n büyük bölümü, insanlar›n zaman duygusunun da renk duygusu gibi bir alg› biçimi oldu¤unu kabul etmek istemeyiflinden do¤uyor... Nas›l uzay maddi varl›klar›n olas›l› bir s›ras› ise, zaman da olaylar›n olas›l› bir s›ras›d›r. Zaman›n öznelli¤ini en iyi Einstein'in sözleri aç›klar: "Bireyin yaflant›lar› bize bir olaylar dizisi içinde düzenlenmifl görünür. Bu diziden hat›rlad›¤›m›z olaylar 'daha önce' ve 'daha sonra' ölçüsüne göre s›ralanm›fl gibidir. Bu nedenle birey için bir ben-zaman›, ya da öznel zaman vard›r. Bu zaman kendi içinde ölçülemez. Olaylarla say›lar aras›nda öyle bir ilgi kurabilirim ki, büyük bir say› önceki bir olayla de¤il de, sonraki bir olayla ilgili olur.412 Einstein, Barnett'in ifadeleriyle, "uzay ve zaman›n da sezgi biçimleri oldu¤unu, renk, biçim ve büyüklük kavramlar› gibi bunlar›n da bilinçten ayr›lamayaca¤›n› göstermifl"tir. Genel Görecelik Kuram›'na göre "zaman›n da, onu ölçtü¤ümüz olaylar dizisinden ayr›, ba¤›ms›z bir varl›¤› yoktur."413 Zaman bir alg›dan ibaret oldu¤una göre de, tümüyle alg›layana ba¤l›, yani göreceli bir kavramd›r. Zaman›n ak›fl h›z›, onu ölçerken kulland›¤›m›z referanslara göre de¤iflir. Çünkü insan›n bedeninde zaman›n ak›fl h›z›n› mutlak bir do¤rulukla gösterecek do¤al bir saat yoktur. Lincoln Barnett'in belirtti¤i gibi "rengi ay›rdedecek bir göz yoksa, renk diye bir fley olmayaca¤› gibi, zaman› gösterecek bir olay olmad›kça bir an, bir saat ya da bir gün hiçbir fley de¤ildir."414 Zaman›n göreceli¤i, rüyada çok aç›k bir biçimde yaflan›r. Rüyada gördüklerimizi saatler sürmüfl gibi hissetsek de, gerçekte herfley birkaç dakika hatta birkaç saniye sürmüfltür.

359


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Konuyu biraz daha aç›klamak için bir örnek üzerinde düflünelim. Özel olarak dizayn edilmifl tek pencereli bir odaya konup, burada belirli bir süre geçirdi¤imizi düflünelim. Odada geçen zaman› görebilece¤imiz bir de saat bulunsun. Ayn› zamanda odan›n penceresinden güneflin belirli aral›klarla do¤up-batt›¤›n› görelim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, o odada ne kadar kald›¤›m›z soruldu¤unda verece¤imiz cevap; hem zaman zaman saate bakarak edindi¤imiz bilgi, hem de güneflin kaç kere do¤up batt›¤›na ba¤l› olarak yapt›¤›m›z hesapt›r. Örne¤in, odada üç gün kald›¤›m›z› hesaplar›z. Ama e¤er bizi bu odaya koyan kifli bize gelir de, "asl›nda sen bu odada iki gün kald›n" derse ve pencerede gördü¤ümüz güneflin asl›nda suni olarak oluflturuldu¤unu, odadaki saatin de özellikle h›zl› iflletildi¤ini söylerse, bu durumda yapt›¤›m›z hesab›n hiçbir anlam› kalmaz. Bu örnek de göstermektedir ki, zaman›n ak›fl h›z›yla ilgili bilgimiz, sadece alg›layana göre de¤iflen referanslara dayanmaktad›r. Zaman›n göreceli¤i, bilimsel yöntemle de ortaya konmufl somut bir gerçektir. Einstein'›n Genel Görecelik Kuram› ortaya koymaktad›r ki zaman›n h›z›, bir cismin h›z›na ve çekim merkezine uzakl›¤›na göre de¤iflmektedir. H›z artt›kça zaman k›salmakta, s›k›flmakta; daha a¤›r daha yavafl iflleyerek sanki "durma" noktas›na yaklaflmaktad›r. Bunu Einstein'›n bir örne¤i ile aç›klayal›m. Bu örne¤e göre ayn› yafltaki ikizlerden biri Dünya'da kal›rken, di¤eri ›fl›k h›z›na yak›n bir h›zda uzay yolcu¤una ç›kar. Uzaya ç›kan kifli, geri döndü¤ünde ikiz kardeflini kendisinden çok daha yafll› bulacakt›r. Bunun nedeni uzayda seyahat eden kardefl için zaman›n daha yavafl akmas›d›r. Ayn› örnek bir baba ve o¤ul için de düflünülebilir; "e¤er baban›n yafl› 27, o¤lunun yafl› 3 olsa, 30 dünya senesi sonra baba dünyaya döndü¤ünde o¤ul 33 yafl›nda, baba ise 30 yafl›nda olacakt›r."415 Zaman›n izafi oluflu, saatlerin yavafllamas› veya h›zlanmas›ndan de¤il; tüm maddesel sistemin atom alt› seviyesindeki parçac›klara kadar farkl› h›zlarda çal›flmas›ndan ileri gelir. Zaman›n k›sald›¤› böyle bir ortamda insan vücudundaki kalp at›fllar›, hücre bölünmesi, beyin faaliyetleri gibi ifllemler daha a¤›r ifllemektedir. Kifli zaman›n yavafllamas›n› hiç fark etmeden günlük yaflam›n› sürdürür.

360


Zamans›zl›k ve Kader Gerçe¤i

Kuran'da ‹zafiyet Modern bilimin bu bulgular›n›n bize gösterdi¤i sonuç, zaman›n materyalistlerin sand›¤› gibi mutlak bir gerçek de¤il, göreceli bir alg› olufludur. ‹flin ilginç yan› ise, 20. yüzy›la dek bilimin fark›nda olmad›¤› bu gerçe¤in, bundan 14 as›r önce indirilmifl olan Kuran'da bildirilmesidir. Kuran ayetlerinde, zaman›n izafi bir kavram oldu¤unu gösteren aç›klamalar bulunur. Modern bilim taraf›ndan do¤rulanan, zaman›n psikolojik bir alg› oldu¤u, yaflanan olaya, mekana ve flartlara göre farkl› alg›lanabildi¤i gerçe¤ini pek çok Kuran ayetinde görmek mümkündür. Örne¤in bir insan›n bütün hayat›, Kuran'da bildirildi¤ine göre çok k›sa bir süredir: Sizi ça¤›raca¤› gün, O'na övgüyle icabet edecek ve (dünyada) pek az bir süre kald›¤›n›z› sanacaks›n›z. (‹sra Suresi, 52) Gündüzün bir saatinden baflka sanki hiç ömür sürmemifller gibi onlar› bir arada toplayaca¤› gün, onlar birbirlerini tan›m›fl olacaklar… (Yunus Suresi, 45)

Baz› ayetlerde, insanlar›n zaman alg›lar›n›n farkl› oldu¤una, insan›n gerçekte çok k›sa olan bir süreyi çok uzunmufl gibi alg›layabildi¤ine iflaret edilir. ‹nsanlar›n ahiretteki sorgular› s›ras›nda geçen afla¤›daki konuflmalar bunun bir örne¤idir: Dedi ki: "Y›l say›s› olarak yeryüzünde ne kadar kald›n›z?" Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün biraz› kadar kald›k, sayanlara sor." Dedi ki: "Yaln›zca az (zaman) kald›n›z, gerçekten bir bilseydiniz. (Müminun Suresi, 112-114)

Baflka baz› ayetlerde de, zaman›n farkl› ortamlarda farkl› bir ak›fl h›z›yla geçti¤i bildirilir: ... Gerçekten, senin Rabbinin Kat›nda bir gün, sizin saymakta olduklar›n›zdan bin y›l gibidir. (Hac Suresi, 47) Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin y›l olan bir günde ç›kabilmektedir. (Mearic Suresi, 4) Gökten yere her ifli O evirip düzene koyar. Sonra (ifller,) sizin saymakta oldu¤unuz bin y›l süreli bir günde yine O'na yükselir. (Secde Suresi, 5)

361


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

Bu ayetler, zaman›n izafiyetinin çok aç›k birer ifadesidir. Bilim taraf›ndan 20. yüzy›lda ulafl›lan bu sonucun bundan 1400 y›l önce Kuran'da bildirilmifl olmas› ise, elbette, Kuran'›, zaman› ve mekan› tümüyle sar›p kuflatan Allah'›n indirdi¤inin bir delilidir. Kuran'›n daha pek çok ayetinde kullan›lan üslup aç›kça zaman›n bir alg› oldu¤unu ortaya koymaktad›r. Özellikle de k›ssalarda bu anlat›m› görmek mümkündür. Örne¤in Allah Kuran'da bahsedilen mümin bir topluluk olan Kehf ehlini üç yüzy›l› aflk›n bir süre derin bir uyku halinde tutmufltur. Daha sonra uyand›rd›¤›nda ise bu kifliler zaman olarak çok az bir süre kald›klar›n› düflünmüfller, ne kadar uyuduklar›n› tahmin edememifllerdir: "Böylelikle ma¤arada y›llar y›l› onlar›n kulaklar›na vurduk (derin bir uyku verdik). Sonra iki gruptan hangisinin kald›klar› süreyi daha iyi hesap etti¤ini belirtmek için onlar› uyand›rd›k." (Kehf Suresi, 11-12) "Böylece, aralar›nda bir sorgulama yaps›nlar diye onlar› dirilttik (uyand›rd›k). ‹çlerinden bir sözcü dedi ki: "Ne kadar kald›n›z?" Dediler ki: "Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) k›sm› kadar kald›k." Dediler ki: "Ne kadar kald›¤›n›z› Rabbiniz daha iyi bilir..." (Kehf Suresi, 19)

Afla¤›daki ayette anlat›lan durum da zaman›n asl›nda psikolojik bir alg› oldu¤unun önemli bir delilidir. "Ya da alt› üstüne gelmifl, ›ss›z duran bir flehre u¤rayan gibisini (görmedin mi?) Demiflti ki: "Allah, buras›n› ölümünden sonra nas›l diriltecekmifl?" Bunun üzerine Allah, onu yüz y›l ölü b›rakt›, sonra onu diriltti. (Ve ona) Dedi ki: "Ne kadar kald›n?" O: "Bir gün veya bir günden az kald›m" dedi. (Allah ona:) "Hay›r, yüz y›l kald›n, böyleyken yiyece¤ine ve içece¤ine bak, henüz bozulmam›fl; efle¤ine de bir bak; (bunu yapmam›z) seni insanlara ibret-belgesi k›lmam›z içindir. Kemiklere de bir bak nas›l bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?" dedi. O, kendisine (bunlar) apaç›k belli olduktan sonra dedi ki: "(Art›k flimdi) Biliyorum ki gerçekten Allah, herfleye güç yetirendir." (Bakara Suresi, 259)

Görüldü¤ü gibi bu ayet zaman› yaratan Allah'›n zamandan münezzeh oldu¤unu aç›kça vurgulamaktad›r. ‹nsan ise Allah'›n kendisi için tak-

362


Zamans›zl›k ve Kader Gerçe¤i

dir etti¤i zamana ba¤›ml›d›r. Ayette görüldü¤ü gibi insan ne kadar uykuda kald›¤›n› dahi bilmekten acizdir. Böyle bir durumda (materyalistlerin çarp›k mant›¤›nda oldu¤u gibi) zaman›n mutlak oldu¤unu iddia etmek, son derece ak›l d›fl› olacakt›r.

Kader Zaman›n izafi oluflu, bize çok önemli bir gerçe¤i göstermektedir: Bu izafiyet o kadar de¤iflkendir ki, bizim için milyarlarca y›l süren bir zaman dilimi, bir baflka boyutta sadece tek bir saniye bile sürebilir. Hatta, evrenin bafl›ndan sonuna kadar geçen çok büyük bir zaman dilimi, bir baflka boyutta, bir saniye bile de¤il, ancak bir "an" sürüyor olabilir. ‹flte ço¤u insan›n tam olarak anlayamad›¤›, materyalistlerin ise anlayamayarak tümden reddettikleri kader gerçe¤inin özü buradad›r. Kader, Allah'›n geçmifl ve gelecek tüm olaylar› bilmesidir. ‹nsanlar›n önemli bir bölümü ise, Allah'›n henüz yaflanmam›fl olaylar› önceden nas›l bildi¤ini sorarlar ve kaderin gerçekli¤ini anlayamazlar. Oysa "yaflanmam›fl olaylar", bizim için yaflanmam›fl olaylard›r. Allah ise zamana ve mekana ba¤l› de¤ildir, zaten bunlar› yaratan Kendisi'dir. Bu nedenle Allah için geçmifl, gelecek ve flu an hepsi birdir ve hepsi olup, bitmifltir. Lincoln Barnett, Genel Görecelik Kuram›'n›n bu gerçe¤e nas›l iflaret etti¤inden, Evren ve Einstein isimli kitab›nda bahsetmektedir. Barnett'e göre, bütün anlam›nda varl›klar› ancak "bütün yüceli¤iyle kozmik bir zihin" kavrayabilir.416 Barnett'in "kozmik zihin" dedi¤i ‹rade, tüm evrene hakim olan Allah'›n ilmi ve akl›d›r. Bizim bir cetvelin bafl›n›, ortas›n›, sonunu ve aralar›ndaki tüm birimleri bir bütün olarak tek bir anda kolayca görebilmemiz gibi, Allah da bizim ba¤l› oldu¤umuz zaman› bafl›ndan sonuna kadar tek bir an olarak bilir. ‹nsanlar ise sadece zaman› gelince bu olaylar› yaflay›p, Allah'›n onlar için yaratt›¤› kadere tan›k olurlar. Bu arada toplumda yayg›n olan kader anlay›fl›n›n çarp›kl›¤›na da dikkat etmek gerekir. Bu çarp›k anlay›flta, Allah'›n insanlara bir "al›n yaz›s›" belirledi¤i, ama onlar›n kimi zaman bunu de¤ifltirdikleri gibi bat›l bir inan›fl vard›r. Örne¤in ölümden dönen bir hasta için "kaderini yendi" gibi cahilce ifadeler kullan›l›r. Oysa kimse kaderini de¤ifltiremez. Ölümden dönen kifli, kaderinde ölümden dönmesi yaz›l› oldu¤u için ölmemifl-

363


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

tir. "Kaderimi yendim" diyerek kendilerini aldatanlar›n bu cümleyi söylemeleri ve o psikolojiye girmeleri de, yine kaderlerindedir. Çünkü kader Allah'›n ilmidir ve tüm zaman› ayn› anda bilen ve tüm zamana ve mekana hakim olan Allah için, herfley kaderde yaz›lm›fl ve bitmifltir. Allah için zaman›n tek oldu¤unu Kuran'da kullan›lan üsluptan da anlar›z; bizim için gelecek zamanda olacak baz› olaylar, Kuran'da çoktan olup bitmifl olaylar olarak anlat›l›r. Örne¤in, ahirette insanlar›n Allah'a verecekleri hesab›n belirtildi¤i ayetler, bunu çoktan olup bitmifl bir olay olarak anlatmaktad›r: Sur'a üfürüldü; böylece Allah'›n diledikleri d›fl›nda, göklerde ve yerde olanlar çarp›l›p-y›k›l›verdi. Sonra bir daha ona üfürüldü, art›k onlar aya¤a kalkm›fl durumda gözetliyorlar. Yer, Rabbinin nuruyla par›ldad›; kitap kondu; peygamberler ve flahidler getirildi ve aralar›nda hak ile hüküm verildi... (Zümer Suresi, 68-69) ‹nkar edenler, cehenneme bölük bölük sevk edildiler... (Zümer Suresi, 71)

Bu konudaki di¤er örnekler ise flöyledir: (Art›k) Her bir nefis yan›nda bir sürücü ve bir flahid ile gelmifltir. (Kaf Suresi, 21) Gök yar›l›p-çatlam›flt›r; art›k o gün, 'sarkm›fl-za'fa u¤ram›flt›r.' (Hakka Suresi, 16) Ve sabretmeleri dolay›s›yla cennetle ve ipekle ödüllendirmifltir. Orada tahtlar üzerinde yaslan›p-dayanm›fllard›r. Orada ne (yak›c›) bir günefl ve ne de dondurucu bir so¤uk görürler. (‹nsan Suresi, 12-13) Görebilenler için cehennem de sergilenmifltir. (Naziat Suresi, 36) Art›k bugün, iman edenler, kafir olanlara gülmektedirler. (Mutaffifin Suresi, 34) Suçlu-günahkarlar atefli görmüfllerdir, art›k içine kendilerinin gireceklerini de anlam›fllard›r; ancak ondan bir kaç›fl yolu bulamam›fllard›r. (Kehf Suresi, 53)

Görüldü¤ü gibi, bizim için ölümümüzden sonra yaflanacak olan bu

364


Zamans›zl›k ve Kader Gerçe¤i

olaylar, Kuran'da yaflanm›fl ve bitmifl olaylar olarak anlat›lmaktad›r. Çünkü Allah, bizim ba¤l› oldu¤umuz izafi zaman boyutuna ba¤l› de¤ildir. Allah tüm olaylar› zamans›zl›kta dilemifl, insanlar bunlar› yapm›fl ve tüm bu olaylar yaflanm›fl ve sonuçlanm›flt›r. Küçük büyük her türlü olay›n, Allah'›n bilgisi dahilinde gerçekleflti¤i ve bir kitapta kay›tl› oldu¤u gerçe¤i ise afla¤›daki ayette haber verilir: Senin içinde oldu¤un herhangi bir durum, onun hakk›nda Kur'an'dan okudu¤un herhangi bir fley ve sizin iflledi¤iniz herhangi bir ifl yoktur ki, ona (iyice) dald›¤›n›zda, Biz sizin üzerinizde flahidler durmufl olmayal›m. Yerde ve gökte zerre a¤›rl›¤›nca hiçbir fley Rabbinden uzakta (sakl›) kalmaz. Bunun daha küçü¤ü de, daha büyü¤ü de yoktur ki, apaç›k bir kitapta (kay›tl›) olmas›n. (Yunus Suresi, 61)

Materyalistlerin Endiflesi Maddenin gerçe¤i ile zamans›zl›k ve mekans›zl›k konular›n› ele ald›¤›m›z bu bölümde anlat›lanlar, asl›nda son derece aç›k gerçeklerdir. Daha önce de ifade edildi¤i gibi bunlar kesinlikle bir felsefe ya da bir düflünce biçimi de¤il, reddedilmesi mümkün olmayan bilimsel sonuçlard›r. Teknik bir gerçek olmas›n›n d›fl›nda, akla dayal› ve mant›ksal deliller de bu konuda baflka alternatife imkan tan›mamaktad›r. Bir insan için evren, onu meydana getiren maddelerle ve içindeki insanlarla ve zamanla birlikte bir görüntü varl›kt›r. Yani asl› ile muhatap olamad›¤›, zihninde yaflad›¤› bir alg›lar bütünüdür. Materyalistler bu gerçe¤i anlamakta zorluk çekerler. Örne¤in tekrar materyalist Politzer'in otobüs örne¤ine dönecek olursak; Politzer alg›lar›n›n d›fl›na ç›kamayaca¤› gerçe¤ini teknik olarak bildi¤i halde, bunu sadece belirli olaylar için kabul edebilmifltir. Yani Politzer için otobüs çarpana kadar olaylar beyninin içinde oluflmaktad›r, ama otobüs çarpt›¤› anda olaylar birden beyninin d›fl›na ç›karak maddesel bir gerçeklik kazanmaktad›r. Buradaki mant›k bozuklu¤u aç›kça ortadad›r; Politzer de "tafla vuruyorum, aya¤›m ac›yor, demek ki var" diyen materyalist Johnson'›n hatas›na düflmüfl, otobüs çarpmas›nda hissedilen fliddetin de asl›nda bir alg›dan ibaret oldu¤unu kavrayamam›flt›r. Materyalistlerin bu konuyu anlayamamalar›n›n bilinçalt›ndaki as›l

365


HAYATIN GERÇEK KÖKEN‹

nedeni ise, anlad›klar›nda karfl› karfl›ya kalacaklar› gerçekten büyük bir korku duymalar›d›r. Lincoln Barnett, bu konunun sadece "sezilmesinin" bile materyalist bilim adamlar›n› korku ve endifleye sürükledi¤ini flöyle belirtiyor: Filozoflar tüm nesnel gerçekleri alg›lar›n bir gölge dünyas› haline getirirken, bilim adamlar› insan duyular›n›n s›n›rlar›n› korku ve endifle ile sezdiler.417 Maddenin asl› ile muhatap olamad›¤› ve zaman›n bir alg› oldu¤u gerçe¤i anlat›ld›¤›nda bir materyalist büyük bir korkuya kap›l›r. Çünkü madde ve zaman mutlak varl›k olarak ba¤land›¤› yegane iki kavramd›r. Bunlar adeta tap›nd›¤› birer puttur; çünkü kendisinin madde ve zaman taraf›ndan (evrim yoluyla) yarat›ld›¤›na inanmaktad›r. ‹çinde yaflad›¤› evrenin, dünyan›n, kendi bedeninin, di¤er insanlar›n, fikirlerinden etkilendi¤i materyalist filozoflar›n, k›sacas› hiçbir fleyin as›llar› ile karfl›laflamad›¤›n› hissetti¤inde ise tüm benli¤ini bir dehflet duygusu sarar. Güvendi¤i, inand›¤›, medet umdu¤u herfley bir anda kendisinden uzaklafl›p kaybolur. Asl›n› mahfler günü yaflayaca¤› ve "o gün (art›k) Allah'a teslim olmufllard›r ve uydurduklar› (yalanc› ilahlar) da onlardan çekilip uzaklaflm›flt›r" (Nahl Suresi, 87) ayetinde tarif edilen çaresizli¤i hisseder. Bu andan itibaren materyalist kendisini maddenin d›flar›daki asl› ile muhatap oldu¤una inand›rmaya çabalar, bunun için kendince "delil"ler oluflturur; y