Page 1

6 TL

KDV DAHİL K.K.T.C. FİYATI

7 TL

SANTANİZM

KADİR ÖZEN M. ARİF KAYMAK

23:59:59

I. BERİL TETİK A. GÖKHAN GÜLTEKİN

YILSONU PARTİSİ

FUNDA ÖZLEM ŞERAN SİBEL BOZKURT

UÇAN KALE

DEVRİM KUNTER DİNÇ ONUR AYDIN

MİLENYUM

GÜLBİKE BERKKAM ARES BADSECTOR

DAMDAKİ KOMANÇİ

BORA ÖRÇAL

İNTİKAM-I ZEVCÂN ORKİDE ÜNSÜR ELİF KUT

NOEL BABA ÖLDÜRÜLDÜ DEVRİM KUNTER HÜSEYİN CELAL KOÇ

KRALINA İSYAN

DEVRİM KUNTER


İÇİNDEKİLER

Merhaba! Yabani’nin 8. sayısıyla birlikteyiz. Yılbaşı sebebiyle bu sayımızın içeriğinin tümü olmasa da önemli bir kısmı yeni yıl konulu. “Santanizm”, Kadir Özen’in yazdığı M. Arif Kaymak’ın çizdiği farklı bir Noel Baba hikâyesi. “Yılsonu Partisi” değişik bir yılbaşını işliyor. Funda Özlem Şeran’ın yazdığı, Sibel Bozkurt’un çizdiği çizgi romanın son sayfasındaki cümleler ise Giovanni Scognamillo’nun “Dehşet Öyküleri” kitabındaki “Kardaki İzler” hikâyesinden. “Uçan Kale” 3. bölümüyle devam ediyor. Bu sefer hikâyeyi işgalci dünyalıların bakış açısından izliyoruz. “Damdaki Komançi” Bora Örçal’ın yazıp çizdiği, yine yılbaşı temalı bir çizgi roman. “Noel Baba Öldürüldü”, Devrim Kunter’in yazıp Hüseyin Celal Koç’un çizdiği bir çizgi roman.

SANTANİZM

02

23:59:59

10

YILSONU PARTİSİ

13

UÇAN KALE

18

MİLENYUM

24

YAZAN: KADİR ÖZEN ÇİZEN: M. ARİF KAYMAK

YAZAN: I. BERİL TETİK İLLÜSTRASYON: A. GÖKHAN GÜLTEKİN

YAZAN: FUNDA ÖZLEM ŞERAN ÇİZEN: SİBEL BOZKURT

YAZAN: DEVRİM KUNTER ÇİZEN: DİNÇ ONUR AYDIN

YAZAN: GÜLBİKE BERKKAM İLLÜSTRASYON: ARES BADSECTOR

27 İNTİKAM-I ZEVCÂN 33

DAMDAKİ KOMANÇİ

“Kralına İsyan”, 8. bölümüyle devam ediyor. Ekibin kurtardığı Serbars hakkında yavaş yavaş bilgi almaya başlıyoruz.

YAZAN / ÇİZEN: BORA ÖRÇAL

Hikâyelerimizin hepsi yılbaşında geçiyor. “23:59:59” I. Beril Tetik’in yazdığı, A. Gökhan Gültekin’in illüstrasyonunu yaptığı, yılbaşına yaklaşırken bütün musibetlerin üzerine çullandığı Hızır’ın hikâyesi.

YAZAN: ORKİDE ÜNSÜR İLLÜSTRASYON: ELİF KUT

Orkide Ünsür’ün yazdığı, Elif Kut’un illüstrasyonuyla okuyacağınız “İntikam-ı Zevcân” bilimkurgu ve korkuyu harmanlayan bir öykü. Gülbike Berkkam’ın yazdığı, Ares Badsector’un illüstrasyonunu yaptığı “Milenyum” ise yeni yıla girerken geçmişle yapılan hesaplaşmayı konu alıyor.

NOEL BABA ÖLDÜRÜLDÜ

36

KRALINA İSYAN

42

YAZAN: DEVRİM KUNTER ÇİZEN: HÜSEYİN CELAL KOÇ

YAZAN / ÇİZEN: DEVRİM KUNTER

Yeni yıl kapağımızı Aykut Aydoğdu çizdi. İç kapağımız A. Gökhan Gültekin’den geldi. Bu sayının arka kapağı ise Evren İnce’ye ait.

KAPAK AYKUT AYDOĞDU İÇ KAPAK A. GÖKHAN GÜLTEKIN

Önümüzdeki yılın daha güzel olması dileğiyle...

ARKA KAPAK EVREN İNCE facebook.com/yabanidergi

twitter.com/yabanidergi

instagram.com/yabanidergi

BALONLAMA OZAN ÇAĞATAY

EDİTÖRLER ALP BİLGİN HAKAN TUNGA KALKAN İLKE KESKİN CENK KÖNÜL ÖZGÜN MUTİ ONDORDAKİ ALİCAN SAYGI ORTANCA S. EMRE TAŞKIRAN FATİH YÜRÜR

OCAK 2017 SAYI: 08 BİLİM KURGU • FANTASTİK • KORKU • ÇİZGİ ROMAN DERGİSİ - AYLIK YAYGIN SÜRELİ YAYIN EFENDİ YAYINLARI İMTİYAZ SAHİBİ: DEVRİM KUNTER SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ: DEVRİM KUNTER ADRES: KAMELYA SK. C71/2 No:27/5 ATAKENT - KÜÇÜKÇEKMECE / İSTANBUL E-POSTA: bilgi@yabanidergi.com BASKI: YIKILMAZLAR BASIN YAY. PROM. ve KAĞIT SAN. TİC. LTD. ŞTİ. (0212) 630 64 73 GENEL DAĞITIM: DPP (0212) 622 22 22 ISSN: 2459-2080

BİLİM KURGU • FANTASTİK • KORKU • ÇİZGİ ROMAN DERGİSİ

Yabani Dergi’de yayınlanan tüm yazı, çizgi roman ve karakterlerin yayın hakları saklıdır. Yayınevi, yazar ve çizerinin izni olmadan tanıtım amaçlı alıntılar dışında hiçbir şekilde çoğaltılamaz.

www.yabanidergi.com


YAZAN: KADİR

ÖZEN ÇİZEN: M. ARİF KAYMAK


Noel Baba istediÄ&#x;im hediyeleri getirecek mi? tabii ki getirecek tatlÄąm.


23:59:59

YAZAN: I. BERİL TETİK

İLLÜSTRASYON: A. GÖKHAN GÜLTEKİN

Yılın en civcivli zamanının, en civcivli gününde, mahşer kalabalığının içinde yolunu bulmaya çalışırken bile yalnızdı, Hızır. Kadıköy'ün meşhur boğa heykelinin önünden geçipinsan seliyle rıhtıma doğru sürüklenirken, eğer bu gün çökmezse, başka gün çökmez, diye düşündü. Nihayetinde, üstüne binen kişi sayısı arttıkça, sonunda bir an gelecek bel verecekti yaşlı boğa. Hızır'ın yılbaşı kutladığı olmamıştı o güne kadar. Hayatında hep daha önemli şeyler olmuştu. O afili geri sayımdan çok daha önemli şeyler. Aslında, özenmiyor da değildi hani. Bir yılbaşı şöyle dışarı çıkıp kalabalığa karışmayı, dilediği gibi yiyip içip, coşkuyla yeni yılı karşılamayı hep istemişti. Ama olmamıştı işte. Kısmet veya kader, her zaman bir mani çıkmıştı. Mesai, hastalık, kaza, hatta ölüm... Anlaşmışlar gibi, tüm musibetler bütün yıl pusuda bekler ve yılbaşı yaklaştı mı ardı ardına diziliverirdi hayatına. Bu yılbaşından da umudu yoktu aslında. Ancak, her ne olduysa, bu yıl musibetlerin sesi çıkmamıştı. O gün, sabah kalktığında, öğle yemeğini yerken, akşam yola koyulduğunda, bir yerlerden fırlayıp "Şaka yaptık! Bizden kurtulacağını mı sandın!" demelerini beklemişti ama beklediği gibi olmamıştı. Tabii, bunun hayır mı şer mi olduğunu da bilemiyordu. Şimdi kolundaki eski dijital saat 23:35'i gösterirken, hâlâ ses seda yoktu musibetgillerden. Rahatlamıştı biraz. Kendini kandırmıyordu, azıcık bir tedirginlik vardı yine ama dakikalar ilerledikçe artık gelmeyeceklerinden emin olmaya başlamıştı. Omzuna çarpan başka bir omuzla daldığı düşüncelerden sıyrılarak nereye gittiklerine baktı. Az kalmıştı limana. Aslında yalnızlığı seven biri değildi. Hayatın akışı ve tesadüfler onu yalnızlaştırmıştı. Bu yüzden, şimdi bu sonu yokmuş gibi görünen kafa denizinde, kendi kafasının da olmasından memnundu. Alışık olmasa da, ne bedenine çarpan bedenlerden, ne burnunun dibine kadar giren diğer nefeslerden ne de yüzüne şöyle bir değip geçen yüzlerce bakıştan rahatsız olmuyordu. Esasında, Kadıköy'ün bu kadar kalabalık olabileceğini önceden tahmin edememişti. Yani, bir fikri vardı ama özellikle, şimdilerde ölüm uykusuna yatmış İstiklal caddesinin, ya da kervan geçmez bir durağa dönüşmüş Taksim Meydanı'nın müdavimlerinin de bu kalabalığa ekleneceğini hiç hesaba katmamıştı. Yine de şikâyetçi değildi. Muhtemelen bu yeni eklenen müdavimlerin sayesinde, Kadıköy Rıhtım'a güne özel bir kule dikilmiş, üstüne geri sayımı gösteren dev bir ekran konmuş, on iki sonrası yapılacak havai fişek gösterileri için hazırlıklara girişilmişti. Neredeyse varmışlardı. Antik çağlardan kalma, soyu tükenmiş devasa bir hayvanın bedenini oluşturan hücreler gibi, hep birlikte hareket ederek Beşiktaş ve Karaköy İskelesi’nin arasındaki geniş meydanın önüne kıvrıldılar. Hızır, hayvanın kuyruğu hâlâ boğanın orada, hatta daha da aşağıda, diye düşündü. O kuyruk kim bilir nereye uzanıyordu. Hızır kuleyi gördüğünde bir an için nefesini tuttu. Yüksekti. O kadar yüksekti ki, tamamını görebilmek için başını iyice geriye atması gerekmişti.

Kulenin etrafı, beceriksiz bir usta tarafından yapıldığı belli, Osmanlı stili oymalarla süslü, çiğ kırmızı tuhaf bir ahşaptan yapılmış, kimi yamuk, korkuluklarla çevrilmişti. İç tarafta görünen ve sarmallar halinde yukarı çıkan merdiveni ve tepesindeki yuvarlak, düz platformuyla, rıhtıma saplanmış devasa bir vidaya benziyordu. Hızır'ı şaşırtan yüksekliği olmuştu, yoksa bu kuleye nefes kesici, hatta güzel demek bile zordu. Doğruya doğru, basbayağı çirkindi aslında. Lakin kalabalığın bunu umursadığını sanmıyordu. Ne de olsa yüzlerce çift göz, sanki gökten altın elma düşmüş de, düştüğü yerde masallara yaraşır bir kule bitmiş gibi, hülyalı gözlerle bakıyorlardı önlerinde dikilen çirkinlik abidesine. Hızır ne inşaattan ne mimariden anlardı; ancak güzeli ve çirkini ayıracak kadar zevki vardı. Yine de bu çirkin şeyin, havasını bozmasına izin vermeyecekti. Derin bir nefes alarak gecenin ayazını içine çekti ve kendi kendine gülümsedi. Musibetlerdense, bu kadarcık çirkinliğe razıydı. "Nasıl ama? Epey patırtı koptu bu kule için ama yine de istediğimizi aldık. Değmemiş mi, sen söyle?" Hızır, hiç tanımadığı ama kalabalığın içinde neredeyse akraba olacak kadar yakınlaştığı yanındaki adamın lafı kendisine söylediğini önce anlamadı. Ama doğrudan ona baktığını görünce cevap vermesi gerektiğini anlayarak hafifçe başını salladı. "Öyle sanırım." "Sanırım? Yapma be abi, bak ne güzel olacak. Şu yanlardaki spotları görüyor musun? Havai fişekler başladığında, bu spotların da yandığını düşün. Kim bilir ne şahane olacak! Benim ufaklığı sırf bunu görsün diye taa nerelerden getirdim." Hızır, ne adamın tipinden ne de yuvalarında dönüp duran kara gözlerinden hoşlanmıştı. Adamın diğer tarafında, babasının kocaman eline yapışmış oğlana baktı. İçinden, tahminen o da benim gibi düşünüyor, diye geçirdi. Çünkü altı yedi yaşlarındaki oğlan, kara saçlı başını bir an olsun yerden kaldırmamıştı. Sanki ayakkabılarının altındaki yerden hazine çıkacakmış gibi, dikkatini bastığı beton zemine vermişti. "Sevecektir herhalde..." Hızır kendini açıklama ihtiyacında hissetmiş ama kelimeler ağzından fırlar fırlamaz pişman olmuştu. Kendini bir yabancıya açıklamaya çalışması, utanç vericiydi. "Hımm." Adamın aksi bir şekilde homurdanarak gözlerini tekrar kuleye çevirip, Hızır'a olan ilgisini kaybetmesi, Hızır'ı biraz olsun rahatlatmıştı. Tekrar oğlana baktı. Başı hâlâ önüne eğik, bir mühendis edasıyla zemini inceliyordu. Hızır saatine baktı. 23:55. Daha beş dakika vardı. Sıkıntıyla sağına soluna bakındı. Tanımadığı yüzlerden oluşan tuhaf deniz, hafif kımıltılarla dalgalanırken etrafını saran uğultu giderek yükselmeye başlamıştı. İçinden, hayvanın kuyruğu hâlâ rıhtıma iniyor herhalde, diye geçirdi. Ve inmeye devam edecek. Uğultunun arasında pek çok değişik ses yankılanıyordu. Boğuk bir kahkaha, neşeli bir çığlık, hararetli sohbetler... Hızır, saat yaklaştıkça rahatsız olmaya başlamıştı. Nedense, başta hissettiği o çoşku, nedeni belirsiz bir daralmaya dönüşmüş, geri dönülmez bir kısılmışlık hissine doğru yol alıyordu. Kafasını kaldırıp gökyüzünü süsleyen geceye baktı. Bu gece, her zamankinden daha aydınlık, neredeyse alacakaranlık denebilecek kadar hafifti. Şaşkınlıkla, yıldızların ne kadar yakın


YAZAN: FUNDA ÖZLEM ŞERAN ÇİZEN: SİBEL BOZKURT


“Yılın son gecesine hoş geldiniz!”

“Bizim gecemiz…” “Yeni yılın başlamasını kutlayan sizlerin aksine, eskisinin bitişini kutlayan biz yeraltı sakinleri. Merhum ve merhumeler, rahmetli ve rahmetsizler, müteveffa ve mevtalar. Yani kısaca, ölüler.”

“Nasıl öldüğümüz önemli değil, nasıl yaşamış olduğumuz da. iyiler, kötüler, inançlılar, inançsızlar, yananlar, boğulanlar, intihar edenler ya da öldürülenler… Hepimiz buradayız.” “Ve burada, yerin altında herkes eşit.”


Uzay... Son sınır...

3. BÖLÜM

YAZAN:

DEVRİM KUNTER ÇİZEN: DİNÇ ONUR AYDIN

ismini hatırlayamadığım eski bir dizide...

...ismini hatırlayamadığım kaptan bunu söylüyordu.


O ütopya maalesef gerçekleşmedi...

Aslında her şey NASA’nın özelleştirilmesiyle başladı.

Gezegenler arası madencilik yasası da kabul olur olmaz...

...bizi tıpkı orta çağ kaşifleri gibi sağa sola yollamaya başladılar.

Üstelik bu saçma fikirleri işe de yaradı...

...biz yolculuk süresince uyku halinde dururken, bilgisayar etrafından geçtiği gezegenlerin maden kaynaklarını tarıyordu.

asıl iş tabii ondan sonra başlıyordu. saha analizleri, sondaj çalışmaları, örnek toplamalar...


MİLENYUM YAZAN: GÜLBİKE BERKKAM

İLLÜSTRASYON: ARES BADSECTOR

Beyoğlu’nun insan sürüsüyle kaplandığı sıradan bir yılbaşı akşamıydı. Her şeyden habersiz kalabalık, rengarenk ışıklarla süslenmiş İstiklal Caddesi’nde geziniyordu. Büyük çoğunluğu erkeklerden oluşan bu kalabalık, asla durmayacak bir nehir gibi gürültüyle, bilinmez bir yerlere akıyordu. Gözlerine üzerinde 2000 yazan parlak gözlükler takmış satıcılar, başlarında noel baba şapkaları, ellerinde yanıp sönen şeytan boynuzlarıyla kalabalığın arasında ışıldıyorlardı.

biraz uhu sürdü, sonra minik parmaklarının arasına bir tutam sim alıp üstüne serpti. Şimdi tek eksiği parlak pullarla dalları süslemekti. Tam elini kırmızı pulların olduğu ufak torbaya götürüyordu ki torbayı yanında dikilip pis pis sırıtan Yiğit’in elinde gördü. Yiğit gözlerinin içine baka baka torbayı parçaladı ve pulları yere saçıp çamurlu ayaklarının altında ezdi. Resmi bir hamlede kaptı ve sanat eleştirmeni gibi bir süre baktı. “B*k kafalı, bu ne biçim ağaç kusmuk gibi,” diye bağırıp kahkahalarla gülmeye başladı.

Ara sokaklara girildikçe, kalabalık kademe kademe azalıyordu. İnsanlarla birlikte şaşaalı ışıklar yerini karanlık köşelere ve tekinsiz insanlara bırakıyordu. İşte bu sokakların birinde bir fahişe kollarını kendine sarmalamış, soğuktan büzüşmüş, şeytan toynağını andıran yüksek topuklarını yere vurarak iki binanın arasındaki yıkıntının önünden hızlıca geçti. Umursamadığı ya da belki gözünden kaçan şey; karanlığın ve yıkık duvarların gizliliğinden istifade eden Ozan’dı.

“Ver onu bana,” deyip kâğıdın bir ucuna yapışıp çekince, yılbaşı ağacı simler saçarak üç parçaya bölündü.

Ozan karanlığın içinde, 1,70 boylarında, başında kapüşonu olan, elinde kürekle yere toprak yığan bir gölgeydi. Eğer fahişe o kadar üşümemiş olsa, çişini yapmaya boş araziye girecek, Ozan’a yaklaştıkça, adamın üstündeki kalın kapüşonlu polyester montu ve küreği sıkıca kavramış deri eldivenleri görecekti. Biraz daha yaklaştığında ise adamın çamur içindeki eski botları ve ifadesiz suratıyla karşılaşacaktı. Minik kara gözleri karanlıkta birer delik gibi gözüken ve soğuktan mı, harcadığı efordan mı, heyecandan mı anlaşılmayan kızarmış suratını fark edecek, iliklerine kadar ürperecekti. Fahişe için o gece üşümek belki de başına gelen en iyi şey olmuştu ama bunu bilmeden topuklarını yere vura vura uzaklaştı.

Yiğit fırsatı kaçırmadan acımasız sözlerine devam etti.

Ozan, doldurduğu çukura dikkatle baktı. Toprağı ayağıyla ezip düzeltti. Etrafına bakındı ve gözüne takılan çeri çöpü küçük tepenin üstüne attı. Yağmur başlamıştı. Küreği arazinin köşesindeki çöp yığınının içine sakladı. Ellerini birbirine sürtüp eldivenini temizledi. Montunun fermuarını çekti, ellerini cebine sokup girdiği karanlıktan sokağa doğru çıktı. Derin bir nefes alıp verdi. Sıcak nefesi soğuk havaya duman olup yayıldı. Üstünden büyük bir yükün kalktığını hissediyordu. Yeni sahip olduğu huzurun tadını çıkararak evine doğru yürürken peşinden sürüklediği şeyin farkında bile değildi. İstiklal’in paralel sokaklarından yürüyerek eve gidiyordu. Hayatı boyunca olmadığı kadar kendinden emindi. Müzik seslerinin yükselip birbirine karıştığı barlara girip çıkan insanların arasında kendine yol bulmaya çalışıyordu. Barların önündeki yılbaşı ağaçları küçüklüğünden beri ilk kez gözüne büyüleyici gözüküyordu. Yanıp sönen renkli ışıkları ve yuvarlak parlak topları yeni yıl için umut dağıtıyordu ruhlara. En azından ona öyle geliyordu. Tıpkı ilkokul birinci sınıfta yaptığı yeni yıl resmi gibi. Ozan henüz, 6 yaşındaydı. Önünde kendi çizdiği çam ağacı resmi vardı. Ağacın üstüne beceriksizce

Onları izleyen tüm küçük yüzler acımasızca gülmeye başladı. Bir koro gibi Yiğit’e eşlik ediyorlardı. Ozan’ın gözleri dolmuştu. Tüm istediği o ağacı evine götürmekti. Filmlerdeki gibi hediyelerin olacağı, ailesi ve arkadaşlarıyla eğlendiği bir parti düşleyecekti. Şimdi ise tüm hayalleri üç parçaya bölünmüştü. “Sen ne salaksın be. Bakın ağlıyo bebek. Beebek! Beebek! Beebek!” Sınıftakiler de bebek diye bağırmaya başladığında, bu Yiğit’in iyice hoşuna gitmiş olacak ki, Ozan’ı sırasından yere itti. Ozan, pulların, çamurun ve simlerin içinde yatıyordu. “Sümük gibi yere yapıştı.” Kahkahalar birbirini taklit ederek abartıyla yayıldı. Ozan ağlamamak için dişlerini sıkıyordu. Hayretle, gülen yüzlere baktı. Biri kalabalıktan çıkıp elini ona doğru uzatıp, kalkmasına yardım etmek ister gibiydi. Ozan elini ona uzatınca, yardım için uzanan o el onu kafasından itti ve tekrar gülmeye başladılar. Yiğit çok eğleniyordu. “Gördünüz mü? Sümük gerçekten salak, ona yardım edeceğini sandı. Salak sümük! Seni kimse sevmiyor sana kimse yardım edemez.” “Annem seviyor, öğretmenim seviyor,” dedi Ozan sesi titreyerek. “B*k seviyo! Hani nerdeler? Tek başınasın işte! Sadece mecbur oldukları için seviyo gibi yapıyolar. Seni kimse sevmiyor Sümük! Sevmiyoo! Sevmiyoo! Sevmiyoo…” Kahkahalar neşeyle devam etti. O günden sonra her şey değişmişti. Lise bitene kadar Yiğit arada bir ona takılmayı bıraksa da sümük lakabı peşini hiç bırakmamıştı. Ozan, beyninde yankılanan sümük ve seni kimse sevmiyor sözleriyle 1999’un son saatlerine geri döndü. Onlarca sarhoşun ve serserinin arasından yürüyüp apartmanın önüne gelmişti. Elinde bir mağazanın önünden yürüttüğü küçük yılbaşı ağacı vardı. Apartmandan üç adam ve bir kadın kahkahalarla çıktılar


YAZAN/ÇİZEN: BORA ÖRÇAL RENK: ERTAN CEYHAN


İNTİKAM-I ZEVCÂN YAZAN:

ORKİDE ÜNSÜR

İLLÜSTRASYON:

ELİF KUT

Burası “Terkedilmiş Gelinler Mezarlığı”. Şehir sakinleri kısaca TEGEM der bu gömü alanına. Mezarlığın yola bakan tarafında ise kadın barınağının olduğu bina var. Yeni yasaya göre, kırk yaşını dolduran her kadın, eşi tarafından barınağa getirilebilir ve belli bir bağış karşılığında sıfır model bir KADRO (kadın robot) ile takas edilebilir. Tabii isteğe bağlı olarak… İlk aylarda bu işlem, gönüllü genç kadınlar üzerinden gerçekleştiriliyordu. Takasta erkeğin yarı yaşı esas alınmakla birlikte; eğer koca ısrarcı olursa oran üçte bire kadar indirilebiliyordu. Fakat hormonlu/GDO’lu gıdalar ve chemtrail uygulamaları sayesinde kısırlığın aşırı derecede artması (baştakiler durumu fark edip önlem almaya çalıştığında çoktan iş işten geçmişti) ve istatistikî olarak kadın cinayetlerinin pik yapması nedeniyle ülkede zaten kadınların nüfusu epey azalmış durumda. Üstüne bir de yönetimin çağa ayak uydurma çabaları eklenince, baştakiler takasın tamamen robotlar üzerinden yürütülmesi kararını aldı. Medya, her zamanki dilini, üslûbunu ve tutumunu koruyarak günlerce lehte propaganda yaptı; yeni düzenlemenin gerekliliği ve önemini vurguladı. Yasa, sadece pilot uygulamanın yapıldığı İstanbul’da değil, ülke çapında ilgiyle karşılandı ve umulandan daha çabuk benimsendi. Tabii ilk günlerde, özellikle büyük şehirlerde cılız da olsa bazı protesto sesleri yükselmiş, yürüyüşler, toplantılar v.s. yapılmaya çalışılmıştı ama isyanlar hemen bastırıldı. Hatta uygulama, Orta Doğu ülkelerinin çoğunda bir moda akımı olma yolunda ilerliyor bile... Kimi zaman üçer eş talebiyle gelen beyler de oluyor barınağa ama stoklar henüz kâfi gelmediği için bu tür siparişler geri çevriliyor. Müdür Bey, geçtiğimiz günlerde resmî bir açıklama yaptı ve vatandaşlara, yaklaşık iki yıl içinde sisteme tam geçiş yapılacağının müjdesini verdi. Barınağa bırakılan kadınlar, altı ay süreyle burada misafir edilir. Misafirden kasıt; yedirilir, içirilir, giydirilir, yatacak yer verilir ve ayak işleri dahil her tür işe koşturulur. Bu süre zarfında eğer kısmetleri çıkmaz, yakınları da fikir değiştirmezse -ki sadece dört vaka gerçekleşti şimdiye kadar böyle- görevliler, fizikî durum ve yaşlarına göre onları iki gruba ayırır. Altmış beş yaş ve üzerindekiler bakımevinin hemen yakınlarındaki ormana salınır. “Yaşlı” diye yaftalanan bu dullar, tıpkı kuytu köşelerde ölmeye yatan filler gibi ölümü bekler ormanda. Çoğu zaman kurda kuşa yem olurlar. Barınakta kalanlarsa iğne ile uyutulur, yani yaşamları sona erdirilir. Cesetlerden çıkarılan iç organlar zengin hastalara satılır, az bir kısmı da torpilli ihtiyaç sahiplerine bağışlanır. Vücutlardaki yağlar kozmetik sektörüne verilir, kalan parçalar gübre olarak değerlendirilir. Kemiklerse bakımevinin yüz metre uzağındaki mezarlığa başlarına uyduruk da olsa birer mezar taşı konmak suretiyle gömülür. Ülkede erkekler için ne böyle bir barınak ne de bir mezarlık var elbette. Bunun lâfının bile edilmesi gıybet olarak değerlendirilir, abesle iştigal sayılır.

Alan memnun, satan memnun olduğu; robotun da memnuniyete ihtiyacı olmadığı için bu konuda herhangi bir problem yaşanmıyor. Sistem tıkır tıkır işlemekte. Sıkıntı yok. Yani yoktu... Ta ki yılbaşı gecesine kadar. Zaten eski yıl biterken garip bir şeylerin olacağını ülkedeki meşhur astrologların neredeyse tümü öngörüyordu ama ne olacağını hiçbiri bilmiyordu. Tarihe “31 Aralık Vak’ası” olarak geçecek olayların baş müsebbibi, 0109-K1 (bundan sonra kendisinden kısaca K1 olarak bahsedeceğiz) kod adlı kadroydu. Hemcinsleri gibi Çin’de üretilmiş ama türünün son örneklerinden biri olmasına rağmen defolu çıkmıştı. Normalde kadro mühendisleri sadece aksiyon odaklı çalışırlar. Yani onları, temizlikten yemek pişirmeye, yük kaldırmaktan sekse kadar akla gelebilecek pek çok eylem için programlarlar. Nedendir bilinmez, K1’in imalat aşamasında bir karışıklık olmuş ve hatalı yükleme sonucu devrelerinde bazı insanî özellikler, eylemsel yeteneklerle yer değiştirmiş ve robotcağız gereksiz nitelik ve becerilerle donanmıştı. Örneğin, müzik kulağı olan ve harika keman çalabilen bir kadro, görülmüş, duyulmuş şey değildi. K1, kendini saçma bir mühendis şakası yahut test amaçlı üretilmiş bir prototip olarak algılarken; asıl lânet, insan kanı içmeye mecbur olduğunu fark etmesiyle ortaya çıktı. Bu durum, gümrükte beklerken kendisiyle oynamak isteyen nöbetçi memurlardan birinin kanının tadına “fazlaca” bakması ve onu cennete yollamasıyla sonuçlanmıştı. K1, o geceden sonra olaydan sıyrılıp izini kaybettirmek ve itaatkâr, gerçek bir kadro gibi görünmek için tüm güç kaynaklarını kullandı. İşin doğrusu; ne normal bir kadın, ne istenen formatta bir robot ne de klasik bir vampirdi! Kendini kısaca VAMPKADRO olarak adlandırmak isterdi fakat kısaltmanın çağrıştırdığı anlamlardan uzak olduğuna emindi. Birincisi vamp falan değildi. Tam tersine tuhaf bir masumiyet vardı yüz ifadesinde. Çin porseleni bir bebeği andırıyordu. Ya da genç kız görünümü ve tabiatı olan, olgun yaşta bir kadın gibiydi denebilir. Kadrosal anormallikleri arasında yemek yapamayışı, sürekli erkeğini memnun etme ve ona hizmet etme modunda çalışamaması, hafızasına sadece güzel kelime ve cümlelerin yüklenmemiş olmasını saymak mümkündü. Bu ve benzeri defektler onun sonunu hazırlamaya yeter de artardı bile… K1, barınak merkezine teslim edilmeden önce görüntüsünde bazı ayarlamalar yaptı. Bakışlarındaki gereksiz manayı kamufle etmek için gözlerine makyaj menüsündeki en açık tondaki metalik rengi uyguladı; saçları içinse -pek çok erkeğin korkutucu ya da gelin seçimi açısından itici bulduğuna dair veriler tespit ettiği - ateş kırmızısını tercih etti. Fabrikasyon hâli yeterince büyük olan göğüslerini küçültmek için vücut menüsündeki ayarları minimuma indirdi. Bu düzenlemeler sayesinde, barınağı ziyaret edip de yanlışlıkla ona talip olmaya kalkan birinin eşi olmaktan kurtulma olasılığını yükseltebileceğini biliyordu.


YAZAN: DEVRİM

KUNTER ÇİZEN: HÜSEYİN CELAL KOÇ RENK: MELEK KOÇ

Noel kutlamak günah değil mi hacı dayı? Eh! Naapalım, Allah affeder artık... ooo! Hacı dayı! Hacılık filan gitmiyor mu böyle giyinince?

eh! Naapacaksın ekmek parası işte oğlum.


Söyle bakalım ali! Yeni yıldan ne istiyorsun?

yeni çıkan cadı avcısı oyununu...

bir tek kendin için mi bir şey istiyorsun peki? Pek akıllı maşallah!

hayır! Bütün fakirler zengin olsun, hem de dünyada barış olsun.


8. BÖLÜM Alın açtım! ama ben söyleyeyim başınız büyük belada. Kütükoğlu şirketi malının elinden alınmasına çok kızacak.

YAZAN/ÇİZEN:

Ben olsam zincirlerini çıkartmazdım, bu hayvanların ne yapacağı belli olmaz!

Ben hayvan değilim!

DEVRİM KUNTER


tamam sinirlenme! çözüyorum şimdi seni...

artık özgürsün. gidebilirsin!


Yabani 08 tanıtım  

"Yabani" bilimkurgu, fantastik, korku çizgi roman ve öykü dergisi.

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you