Page 1

Gazetecilik öldü mü? Issız acun kaldı mı? 90’lı yılların başlarından itibaren teknoloji alanındaki gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkan ve 2000’li yıllarda ciddi anlamda ivme kazanan internet gazeteciliği, yüzyıllardır kitlelerin haber alma ihtiyacını karşılayan geleneksel gazeteciliğin tahtını sallıyor mu? S03 www.acabagazetesi.com

HAFTALIK SÜRELI ÜCRETSIZ E-GAZETE

10 KASIM PAZAR SAYI:4

Twitter fenomeni Pucca: Benim işim sosyal medya

S09

ET YERİNE HAP

Türkiye Vücut Geliştirme Şampiyonu Şahin İrencin’in kullandığı haplardan dolayı yaşamını yitirmesi, herkesin aklına bir kez daha spor-doping-etiksağlık başlıklarında gidip gelen başarıları ya da başarısızlıkları getirdi.

Adımız caz ama müziğimiz değil 2010 yılında Çin’de düzenlenen Dünya Koro Olimpiyatları’nda ülkemizi başarıyla temsil eden Boğaziçi Caz Korosu’nun şefi Masis Aram Gözbek ile müziğe nasıl başladığı, koronun değişim süreci ve başarılarının üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Özge Özkul Haberi Sayfa 06’da

S “FEMEN Türkiye” sokağa çıkarsa, edebe muhaliflikten tutuklanacak!

2008 yılında Ukrayna’da kurulan ve kadın haklarının çiğnendiği durumlarda gerçekleştirdikleri eylemlerle dikkati çeken FEMEN grubu, Türkiye’de de şubesini açtı.

Doğukan Gezer Haberi Sayfa 02’de

ağlıklı beslenmenin çok önemli olduğu bir spor dalı olan vücut geliştirmede, sporcuların her gün binlerce kaloriyi bulan gıdalarla beslenmeleri gerekiyor. Uluslararası yarışmalarda verilen ödüller ise sporcuların, kısa yollardan şampiyonluğa ulaşabilmek için yol aramalarına neden oluyor. Türkiye Vücut Geliştirme Şampiyonu Murat Tonya ve Vücut Geliştirme Antrenörü Altez Öztürk ile ülkemizde vücut

geliştirme sporunu ve camiada kullanılan yasaklı maddelerin nasıl olup da “olağan” bir duruma geldiğini konuştuk. Milli sporcu Tonya, “Başarı için ya et ya da hap gerekiyor. Etin kilosu 30 lirayı bulduğu için bunun yerine daha ucuza ulaşabildiğimiz ek destekler ile besleniyoruz” diye belki de sporcuların içinde bulunduğu durumu tek cümleyle özetlerken, antrenör Öztürk ise bu görüşe katılmıyor.

“Çok unutkanım, her şeyi unuturum” deyip geçmeyin S05

Her sokak bir stüdyo S08

S04


02

Doğukan Gezer

www.acabagazetesi.com

“FEMEN Türkiye” Sokağa Çıkarsa, Edebe Muhaliflikten Tutuklanacak! 2008 yılında Ukrayna’da kurulan ve kadın haklarının çiğnendiği durumlarda gerçekleştirdikleri eylemlerle dikkati çeken FEMEN grubu, Türkiye’de de şubesini açtı. Türk FEMEN grubu üyeleri, eylem yaptıkları takdirde, Türk Ceza Kanunu’nda yer alan “edebe muhalif hareketler” suçundan dolayı tutuklanabilecek.

FEMEN

grubu, kadınların yaşadıkları cinsel ayrımcılıktan sosyal sorunlara, ötekileştirme söyleminden seks turizmine kadar çeşitli konulara karşı tepkilerini, üstsüz olarak gerçekleştirdikleri eylemlerle gözler önüne seriyor. Grup üyelerininTürkiye’de şube açma fikrini ortaya atmasıyla birlikte, aktivist grubun destekçisi olan Türk kadınlar, bu fikri kısa sürede hayata geçirdi. Twitter ve Facebook üzerinden “FEMEN Türkiye” adıyla açılan sayfalara da yoğun ilgi gösteriliyor.

BEĞENI DE HAKARET DE ARTIYOR Aktivist grubun Facebook sayfasında beğeni sayısı 16 bini aşarken, Twitter sayfasında ise bu sayı 22 bine yaklaşmış bulunuyor. Sayfaların beğeni sayısının artması, FEMEN grubuna olan tepkileri de arttırıyor. Söz konusu sayfalara, her gün hakaret ve taciz söylemlerinin yer aldığı yüzlerce mesaj geliyor. Yeni kurulan FEMEN Türkiye grubu, henüz sokak eylemlerine başlamış değil. Grup üyelerinin 3’ü, eylemlerini, sosyal medya üzerinden paylaştıkları üstsüz fotoğraflarla gerçekleştirdi. Bu eylemlerin sokaklarda yapılması halinde ise eylemciler gözaltına alınabilecek. Çünkü yapılan üstsüz eylemler, Türk Ceza Kanunu’na göre suç sayılıyor.

“POLISIN MÜDAHALESI YASAL OLACAKTIR” Avukat Esra Göncü, FEMEN eylemlerinin Türkiye’de gerçekleştirilmesi durumunda Türk Ceza Kanunu’nun 576. maddesinin işleyeceğini hatırla-

tarak “Bu maddeye göre, bir kimse edebe muhalif bir surette halka görünür veya bir yerini gösterirse, polisin müdahale ve adli işlem yapma yetkisi bulunuyor. Kamu huzuru ve düzeni sebebi ile bu tür eylemlere müdahale edilmesi, kanuni dayanağa sahip bir müdahale olacaktır” ifadelerini kullandı. FEMEN Türkiye’nin Twitter üzerinden paylaştığı, kutsal kitaplara hakaret içeren mesajlar da grup içerisinde ayrılıklara yol açtı. Geçtiğimiz günlerde göğüslerine çizdikleri Türk bayraklı fotoğraflarını paylaşan 3 üye, gruptan ayrıldıklarını açıkladı.


Doğukan Gezer - Ece Mehmetoğlu - Özge Özkul

www.acabagazetesi.com

03

Gazetecilik Öldü mü? Issız Acun Kaldı mı? 90’lı yılların başlarından itibaren teknoloji alanındaki gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkan ve 2000’li yıllarda ciddi anlamda ivme kazanan internet gazeteciliği, yüzyıllardır kitlelerin haber alma ihtiyacını karşılayan geleneksel gazeteciliğin tahtını sallıyor mu? NTVMSNBC Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Yeşiltepe ve Hürriyet Yan Yayınlar Yönetmeni Çınar Oskay ile bu sorunun cevabını aradık.

İ

çerisinde bulunduğumuz dönemde yaşamın her alanına girerek her fırsatta karşımıza çıkan internet, gazetecilikle de yakın bir ilişki içerisinde. Neredeyse her gün yeni bir haber sitesinin doğması ise, geleneksel baskı teknikleriyle hazırlanan gazetelerin gelecek yıllarda tüm anlamını yitirebileceği görüşlerini de beraberinde getirdi. Gerek iletişimciler gerekse sektörün güçlü oyuncuları, “İnternetçiler” ve “Gelenekselciler” olarak iki zıt gruba ayrılmış durumda. “İnternetçiler”, gerek hız anlamında gerekse teknolojik gelişmeleri takip edememe noktasında geri kaldığından bir ya da iki kuşak sonra gazetelerin yok olacağı iddiasında. “Gelenekselciler” ise icat edildikleri günden bu yana yeryüzünde girmedikleri hane sayısı çok küçük rakamlarla ifade edilen ve milyarlarca kişinin halen en önemli haber alma aracı olan radyo ve televizyonların gazeteleri tarihin tozlu raflarına yollayamadığı gibi, internet mecrasının da geleneksel gazeteleri zorlasa da sonunu götüremeyeceği kanısında. Şimdi gelin hep birlikte Yeşiltepe ve Oskay’ın söylediklerine kulak verelim...

NTVMSNBC Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Yeşiltepe:

“GELENEKSEL GAZETELER BITTI” “Günümüz teknolojik imkanlarının getirmiş olduğu ve ‘online yayıncılık’ olarak tanımlayabileceğimiz dev bir mecra ile karşı karşıyayız. Cep telefonlarından kol saatlerine, gözlüklerden giyilebilir ekipmanlara kadar çeşitli alanlarda yer alan iletişim cihazlarıyla sürekli olarak dış dünyayla etkileşim halindeyiz. Türkiye’de genç nesillerin yüzde 70’e yakınının, haberleri mobil mecralar üzerinden aldığını görüyoruz. Gençlerin sosyal mecralara olan ilgisinin temel nedeni ise karşılıklı bir iletişim ortamı olması. Bu kapsamda gazeteler ve dergiler de dijital versiyonlarını yayınlamaya başladılar. Tabi sadece bunu yapmak yetmiyor. Gazeteler yeni sisteme büyük bir yatırım yapmalı ve bu mecraya uygun bir plan çizmeli. Gazeteleri en fazla iki kuşak daha göreceğimizi düşünüyorum. Evet, gazeteler bitti diyebiliriz ama gazetecilik bitmedi. Hatta yeni başlıyor da diyebiliriz. Sosyal medya adlı yeni bir rakibimiz var. Haber alma, insanoğlunun temel ihtiyacı olduğu için gazetecilik her daim sürecektir.”

Hürriyet Yan Yayınlar Yönetmeni Çınar Oskay:

“GELENEKSEL GAZETELER ÖLMEZ, TIPKI KITAPLARIN ÖLMEDIĞI GIBI” “İnternet gazeteciliğinin büyük bir hızla yükseldiğini söyleyebiliriz. Fakat bu büyümenin geleneksel gazeteleri bitirecek derecede olmadığını düşünüyorum. Yakın döneme bakacak olursak; geleneksel gazeteciliğin ölmediğini Gezi Parkı olaylarıyla gördük. Gelecek dönemlerde de geleneksel gazeteler tıpkı kitaplar gibi varlığını sürdürecektir. Çünkü gazeteler toparlayıcı bir rol üstleniyor. Hem güvenilirlik anlamında hala zirvede, hem de değerli haber hikayesi noktasında önemli bir konumda. Gelecek yıllarda gazeteler, nitelikli iş üreten referans yayınlar olarak kalacaktır. Özellikle hafta sonları insanlar uzun yazılar, keyifli hikayeler, önemli saha işleri ve emek verilmiş fotoğrafların yer aldığı bir yayın olarak gazeteleri ilgiyle takip edilecektir. Yeni nesle gazete okutmak çok zor. Biz de onların dünyasıyla ilgili haberlere yer vermeye çalışıyoruz. Bu yüzden gazete alanlar azalacak ama gazeteler her zaman var olacak.”


04

Doğukan Gezer

www.acabagazetesi.com

Et Yerine Hap

Türkiye Vücut Geliştirme Şampiyonu Şahin İrencin’in kullandığı haplardan dolayı yaşamını yitirmesi, herkesin aklına bir kez daha spor-doping-etik-sağlık başlıklarında gidip gelen başarıları ya da başarısızlıkları getirdi. Artık gelinen nokta Türkiye’de öyle bir hal aldı ki; doping kullanarak başarıya ulaşan sporculardan çok, bu ilaçların etkisiyle sağlıklarını ve hatta İrencin örneğinde olduğu gibi hayatını kaybedenler konuşulur oldu.

S

ağlıklı beslenmenin çok önemli olduğu bir spor dalı olan vücut geliştirmede, sporcuların her gün binlerce kaloriyi bulan gıdalarla beslenmeleri gerekiyor. Uluslararası yarışmalarda verilen ödüller ise sporcuların, kısa yollardan şampiyonluğa ulaşabilmek için yol aramalarına neden oluyor. Türkiye Vücut Geliştirme Şampiyonu Murat Tonya ve Vücut Geliştirme Antrenörü Altez Öztürk ile ülkemizde vücut geliştirme sporunu ve camiada kullanılan yasaklı maddelerin nasıl olup da “olağan” bir duruma geldiğini konuştuk. Milli sporcu Tonya, “Başarı için ya et ya da hap gerekiyor. Etin kilosu 30 lirayı bulduğu için bunun yerine daha ucuza ulaşabildiğimiz ek destekler ile besleniyoruz” diye belki de sporcuların içinde bulunduğu durumu tek cümleyle özetlerken, antrenör Öztürk ise bu görüşe katılmıyor. Vücut geliştirmenin, uzun yıllar içerisinde verim alınabilen bir spor dalı olduğuna dikkati çeken Öztürk, “Bu yüzden sporcular önce sabretmeyi bilmeli” ifadesini kullanıyor.

“PEYNIR-EKMEKLE VÜCUT GELIŞMIYOR” Spor hayatına 16 yaşında başlayan Milli sporcu Murat Tonya, spora başladığı ilk yıllarda vücudundaki değişikliği görünce büyük bir haz almaya başladığını dile getirerek o yılları şöyle anlatıyor: “Yarışmalara katılarak kendimi kanıtlamak istedim. Aldığım başarılar sonunda baktım ki peynir-ekmekle vücut gelişmiyor. Bu yüzden proteinler ve kas yapıcılar kullanmaya başladım. Fakat

sonra kendimi tamamen bu haplara kaptırdım. Kendime bir sponsor bulduktan sonra da daha iyi beslenmeye başladım.” Yarışma öncesinde sıkı bir diyete başladığına dikkati çeken Tonya, “Yarışmaların başlamasına 4 ay kala vücuttan yağı, tuzu ve şekeri tamamen kesiyorum. Bununla birlikte tavuk göğsü, et, balık ya da makarna, patates gibi gıdaları haşlanmış bir şekilde tüketiyorum. Vücut geliştirme gibi güç sporlarının kesinlikle ek madde alınmadan yapılmaması için sadece bir yol var. O da sporcunun süper beslenme yapması. Ama etin kilosunun 30 TL olduğu bu ülkede güç sporu yapmak için mecburen ek takviye alıyoruz.” Milli Sporcu İrencin’in vefatını da

değerlendiren Murat Tonya, söz konusu ilacın yurtdışından yasal olmayan yollarla getirildiğini ve ilacın böcek zehri olduğunu söylüyor. “Bu haplar vücuttaki yağ hücrelerini parçalayarak 90 kilo birini bir ayda 70 kiloya kadar düşürebiliyor. Burada önemli olan ilacın dozajı. Sabah- akşam olmak üzere günde 2 kez kullanılması gereken haptan, Şahin’in 8 adet içtiği söyleniyor” diyerek bu tür haplarda dozaja dikkat etmek gerektiğini vurguluyor.

TÜRKİYE VÜCUT GELİŞTİRME ŞAMPİYONU MURAT TONYA


Ece Mehmetoğlu

www.acabagazetesi.com

05

“KAS YAPMA UĞRUNA YASAKLI HAPLARI KULLANIYORLAR” Vücut Geliştirme Antrenörü Altez Öztürk ise sporcuların egolarına yenik düşerek kısa sürede daha fazla kas yapabilmek uğruna yasal olmayan yollarla beslendiğinin altını çiziyor. Bu tür hapların kullanılmasına kesinlikle karşı olduğunu dile getiren Öztürk, “Antrenör olarak sporcularımla büyük ölçüde zaman geçirerek gerekli psikolojik desteği de veriyorum. Yasaklı maddelerden olabildiğince uzak durmalarını tavsiye ediyorum. Ama burada sporcu, vicdanıyla baş başa kalıyor. Kullanıp- kullanmamak onun elinde” diyor.

“Çok Unutkanım, Her Şeyi Unuturum”

Deyip Geçmeyin

Son yıllarda adını sıkça duyduğumuz hastalıkların başında gelen alzheimer, özellikle 40 yaşını aşkın bireylerin dikkat etmesi gereken bir hastalık. “Ben çok unutkanım, her şeyi unuturum. Bir yere sakladığımı bir daha bulamam” diyerek üstünde durulmayan ve önemsiz olduğu düşünülen bazı unutkanlıklar, ileride büyük tehlikelere yol açabiliyor.

A

lzheimer, kişinin akıl yürütme yetilerini kaybetmesiyle birlikte davranışlarda değişikliklere yol açan bir beyin hastalığı olarak biliniyor. Alzheimerda erken teşhis, diğer tüm hastalıklarda olduğu gibi büyük önem taşıyor. Erken tedaviye başlayabilmek için de bu hastalığın belirtilerinin farkına varmak gerekiyor.

TÜM SORUMLULUK HASTA YAKINLARINDA Gereken tedavilerin uygulanma aşamasında en büyük sorumluluk hasta yakınlarına düşüyor. Tedavi yöntemleri arasında; hatırlatıcı araçların kullanılması, düzen kurulması, ev dışında amaçsızca gezinmenin izlenmesi, gece yatma düzeni oluşturulması, güvenli bir ortam yaratılması ve egzersize teşvik edilmesi yer alıyor. Hasta yakınlarının ise bu süreç içerisinde tüm bu maddeleri yerine getirmesi büyük önem arz ediyor. Alzheimer ile ilgili projeler kapsamında farklı alanlarda çok sayıda etkinlik ve eğitim seminerleri dü-

zenleniyor ve hasta yakınları üstlenmeleri gereken görevler hakkında bilgilendiriliyor. Etkinlik ve eğitimler kapsamında “Normal ve Anormal Yaşlanma”, “Unutkanlık, Demans, Alzheimer”, “Teşhisten Tedaviye Alzheimer Hastalığı”, “İletişim”, “Ev Güvenliği”, “Beslenme”, “Hasta Yakını Olmak”, “Alzheimer İle Baş Etmek” gibi konularda bilgiler veriliyor. Üstelik sadece bilgi verilmekle kalmayıp, hasta bakımlarına yönelik uygulamalar da yapılıyor. Hastalara yönelik yapılan programlarda ise yürüyüş, egzersiz, pasta yapımı ve sanat terapisi gibi aktivitelerle hastaların, gündelik hayat pratiklerinden kopmamaları sağlanıyor.

HER 4 SANIYEDE 1 ALZHEIMER Dünya Sağlık Örgütü’nün 2012 yılında elde ettiği verilere göre dünyada her 4 saniyede 1 alzheimer teşhisi konuluyor. Bugün dünyada yaklaşık 38 milyon, Türkiye’de ise 400 bin alzheimer hastası olduğu tahmin ediliyor. Yaşlı nüfusun artması ile bu sayının 40 yıl içinde dünya çapında 115 milyona çıkması bekleniyor.

BU BELIRTILERE DIKKAT İlaç desteğiyle Alzheimer hastalığının ilerlemesinin önüne geçmek mümkün. Bunun için ise erken teşhise yardımcı olacak belirtileri saptamak gerekiyor. İşte o belirtiler: »» Bellek kaybı »» Günlük yaşam işlevlerini yerine getirmede güçlük çekme »» Konuşma güçlükleri »» Zamanı ve mekanları karıştırma »» Değerlendirme ve karar vermede güçlük çekme »» Soyut düşünme becerisinde güçlük çekme »» Eşyaları yanlış yerlere koyma »» Ruh hali ya da davranış değişiklikleri »» Kişilik değişiklikleri »» Sorumluluktan kaçınma


06

Özge Özkul

www.acabagazetesi.com

Gözbek: “Adımız Caz Ama Müziğimiz Değil” 2010 yılında Çin’de düzenlenen Dünya Koro Olimpiyatları’nda ülkemizi başarıyla temsil eden Boğaziçi Caz Korosu’nun şefi Masis Aram Gözbek ile müziğe nasıl başladığı, koronun değişim süreci ve başarılarının üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Yaptıkları müziğin caz olmadığını her fırsatta vurgulayan Gözbek, “Adımız caz ama müziğimiz değil” diyerek, bu durumu bir kez daha hatırlattı. Müziğe attığın ilk adımla başlayalım istersen. Seni müziğe yönelten ne oldu? Çok bilinçli adımlar olmadı bunlar. 5 yaşında ailem bana gayet “naif” bir org aldı ve onunla çalmaya başladım. Kağıtlardan bilet yapıp, kesip konser veriyordum insanlara. 7 yaşında kilise korosunda söylemeye başladım. İlk konserimize giderken o zamanki koro şefim anneme “Çok iyi bir besteci olabilecek bir kulağı var, konservatuara göndermeyi hiç düşünmez misi-

niz?” demiş. Türkiye şartlarında orta halli bir ailenin çocuğu olarak büyüdüm. Hiç düşünmemişler tabii konservatuarı. Müziğe dair bildiğim her şeyi kendim öğrendim diyebilirim. Peki, koro şefliği hikâyesi nasıl başladı ve koroda neleri değiştirdin? 2005’te Boğaziçi Caz Korosu’nda şarkı söylemeye başladım. Girdiğim zaman koronun başında -beni de koroya seçen- Cihan vardı.

Koroya girdiğim andan itibaren -biraz da deneyimim olduğu içinCihan’ın asistanı gibiydim. 2007’de eğitimi için Amerika’ya gidecekti ve yerini bana bıraktı. Bu sorumluluğu alınca daha da dikkatli davranmaya başladım. Koroyu aldığımda dengesiz bir dağılım ve çok iyi olmayan bir seviye vardı. Yeni baştan bir sınav yaptım ve seviyeyi yükseltmek adına çıtayı biraz yüksek tuttum. 9 kişi başladık ve sonra 5’e düştük. Tanıtım politikasına yoğunlaştık. Sosyal medyaya yüklendik. Müzik kulübünde koro

için Facebook sayfası açan ilk biz olmuşuzdur herhalde. Kostüm, koreografi gibi birçok şeyi yeniden ele aldık. Hatta sıfırdan oluşturduk diyebilirim. Biraz da ilk konserinizden ve bugüne kadar elde ettiğiniz başarılardan bahsedelim… İlk konsere 9 parçayla koreografili ve kostümlü bir şekilde çıktık. İnsanlarda büyük bir şaşkınlık oldu tabii. O sene “Vokal Total” isminde dünyanın en prestijli a cappella


Özge Özkul

www.acabagazetesi.com

07

Peki, son olarak; “Bu Kampüste Çok Ses Var” projesi nasıl gerçekleşti?

2010 yılında Çin’de düzenlenen Dünya Koro Olimpiyatları’nda ülkemizi başarıyla temsil eden Boğaziçi Caz Korosu yarışmasına katıldık. Orada da en ufak grup bizdik ve 2 gümüş diploma aldık. 2008-2009’da bir vokal grubumuz ve orkestramız oldu. Ben sadece çalıştırıyordum, sahne üstünde şeflik yapmıyordum. 2010’da ise bir oda koromuz oldu ve ben de ilk o zaman şeflik yapmaya başladım. Onlarla da Çin’e gittik; 2010 yılında Dünya Koro Olimpiyatları’na katıldık ve “Çağdaş Müzik” kategorisinde dünya ikincisi olduk. “Oda Korosu” ve “Caz” kategorilerinde de dünya üçüncüsü olma başarısını yakaladık. 2011’de kadromuz 40 kişi oldu ve koro da ufak ufak duyulmaya başladı. 2011’in sonunda da “metroda mini konser” videosu ve iki adet dünya şampiyonluğu geldi. Koroda sadece caz müzik mi yapıyorsunuz yoksa farklı tür müziklerle de ilgilendiğiniz oluyor mu? Müzik kulübü çatısı altında çalıştığımız dört yıl boyunca cazın neredeyse bütün ana stillerinde eserler seslendirdik. O dönemlerde uluslararası festivallere katılmaya başlamıştık ve repertuarımıza başka tarzlarda eserler de ekliyorduk. Eğer bir Türk korosu olarak bu organizasyonlarda yer alıyorsan

çok sesli türkülerden de söylemelisin; çağdaş Türk bestecilerinin eserlerinden de. Kendi kültürünü cazla yansıtamazsın. 2011’de üniversiteden ayrılınca repertuarımız daha da geniş bir yelpazeye sahip olmaya başladı. Fakat adımız “caz korosu” olarak kaldı; çünkü böyle tanınıyoruz. Bu ismi “bu isim” haline getirenler de yine bizleriz. Ama biz şu an çok karma bir repertuar söylüyoruz, sadece caz söylemiyoruz. Tabii yanlış anlaşılmalar oluyor. Biz çok sesli bir türkü söylüyoruz; “Bunu caz şeklinde yorumladınız çok güzel oldu” diyorlar. Mesela Ege Üniversitesi’nde bana ve tabii ki koroya “En İyi Caz Sanatçısı” ödülünü verdiler. Buradan onlara da bir kez daha teşekkür edelim. Sahnede ödülü alırken, “Ben caz sanatçılarından özür diliyorum” dedim. Çünkü aslında biz caz sanatçısı değiliz, daha çok bir koroyuz ve ödülü bu şekilde kabul etmek istiyorum. “Metroda Mini Konser” videosu fikri nasıl oluştu? 2011 yılının Temmuz ayında Avusturya’da düzenlenecek olan Dünya Koro Şampiyonası’na katılmak istiyorduk. Mayıs ayına geldik, biz

hala konserlerden kafamızı kaldıramıyoruz. Hala sponsor bulabilmiş değiliz. Organizasyon bizden para bekliyor, uçak biletleri alınmamış, kostüm masrafları derken; ya bu yarışmaya gidemeyecektik ya da acilen bir çıkış yolu bulacaktık. Bir video çekelim dedik. Ama bu video, öyle etkili bir video olsun ki viral şekilde yayılsın istedik. Sürekli toplantılar yapıyor ama bu fikri bir türlü sonuca bağlayamıyorduk. Deniz geldi aklıma; yaklaşık bir ay kadar öncesinde tanıştığım genç bir yönetmen. İşinden dolayı yarı Paris’te yarı İstanbul’daydı o dönem. Bu fikri paylaşınca, o da çok heyecanlandı ve İstanbul’a gelir gelmez plan yaptık. Ertesi gün koroyla oturup planımıza son şeklini de verdikten sonra, bir sonraki gün sabahtan akşama kadar çekim yaptık. Kadıköy Evlendirme Dairesi’nden başladık. Bir arkadaşımızın nikahını bastık. Oradan iskeleler, duraklar, meydanlar, vapur, otobüs, metro, alışveriş merkezleri, kısacası her yerde şarkı söyledik. Ertesi gün de yine bir konserimiz vardı. Çıkışta Taksim’de bir yerde otururken bilgisayarımı açar açmaz tebrik mesajlarıyla karşılaştım. Meğerse Deniz videoyu kesmiş, hazırlamış ve paylaşmış çoktan.

13 Şubat-13 Mart tarihlerinde İstanbul’daki üniversitelerde gerçekleştirdiğimiz bir proje bu. Çıkış noktası, koroya yeni sesler katmak idi yolun başındayken. Üniversiteleri gezip, koroyu tanıtıp, seçmeler düzenleyip, koroya katılmak isteyenlere ulaşmak istedik. Aslında çok kısa bir zaman vardı elimizde. Bu fikri konuşa konuşa ilerlettik; daha sonra söyleşiler de yapalım dedik. Koroya katılmak isteyeceklerin koroyu izlemesi, tanıması gerekiyor dedik. Böylelikle bu programa konserleri de dahil ettik. Bunların hepsini aynı güne sığdırıp, üstüne bir de seçme başvuruları aldık. Seçmeleri ise her zaman yaptığımız gibi kendi prova mekanımızda yaptık. Sonuç olarak yoğun bir tempoyla bir ay boyunca bu projeyi yürüttük. Korodan Erkan, bu projenin koordinatörlüğünü yaptı. Gecesini gündüzünü bu işe verdi. Ona da büyük bir teşekkür gidiyor buradan! Başarıdan başarıya koşan Boğaziçi Caz Korosu’nun Facebook’ta 150 bini, Twitter’da ise 8 bini aşkın takipçisi bulunuyor. Gün geçtikçe bilinirliğini ve başarılarını daha da arttıran Koro, sosyal medya üzerinden yayınladığı klipleri ile takipçi sayısını da arttıracağa benziyor.


08

Doğukan Gezer

www.acabagazetesi.com

Artık Her Sokak Bir Stüdyo

Düğün fotoğraflarının stüdyoda değil de doğal ortamlarda çekilmesi yönünde gelen istekler ve stüdyo sahiplerinin sektöre canlılık getirerek yeni kazanç yolları aramaları, düğün fotoğrafçılığına da yeni bir boyut kazandırdı. Son yıllarda gelin ve damat adaylarının yoğun ilgi gösterdiği yeni anlayışta, kocaman ışıklarla süslü basık stüdyoların yerini kimi zaman şehrin en işlek caddeleri, bazen sahil şeridi ve tarihi sokaklar hatta metro istasyonları alıyor.

E

vlenecek çiftlerin en mutlu günlerini kare kare takip eden fotoğrafçılar, geleneksel yöntemlerin artık yeni nesle sıkıcı geldiği için bu tarz formatların oluştuğunu ifade ediyor. Bazen sahilde, bazense ağaçlar arasında ele ele tutuşarak objektife gülümseyen çiftler, damatlığa eklenen son bir kravat iğnesinin ya da kuaförde gelinin saçına takılan son bir tokanın dahi fotoğrafını çektirip, yıllar geçse bile en özel günlerini tıpkı bir fotoroman gibi yeniden hatırlıyor. Maliyetleri bin liradan 30 bin liraya kadar çıkan ve birbirinden farklı seçenekleri içerisinde barındıran bu yeni tarz çekim anlayışında, gelin ve damat adaylarına fotoğraflar albüm olarak verilmekle kalmayıp, uzun yıllar tozlanmadan, sararmadan korunabilmeleri için ayrıca dijital ortamda da çiftlere teslim ediliyor.

“TITANIC POZLARI GERIDE KALDI” Düğün fotoğrafçısı Faik Taşer, eski dönemlerde düğün fotoğraflarının sadece yeşil perde önünde çekilip kısıtlı düzenlemelerden geçtiğini hatırlatarak, “Eskiden çiftler stüdyoda Titanic filmindeki gibi pozlar verir, bulutların üzerinde kendilerini görmek isterdi. Şimdilerde ise insanlar bu bulutları da, doğayı da, denizi de gerçekten yaşamak istiyor” diye özetliyor gelinen son durumu. Mesleğinin ilk yıllarında stüdyo fotoğrafları da çektiğini hatırlatan Taşer, “O dönemlerde doğa çekimi seçeneğini müşterilerimize yine sunuyorduk. Fakat bazen fiyatların

yüksek gelmesinden, bazense çekim esnasında dışarıda meraklı gözlerin kendilerini utandıracağından dolayı bu teklifimizi geri çeviriyorlardı. Şimdilerde ise stüdyoda çekim yaptırmak isteyen kişi sayısı azaldı” ifadesini kullanıyor.

“GELINLIKLE SOKAKLARDA DOLAŞMAK KEYIFLI” Rümeysa ve Volkan Şahin çifti de bu yeni yönteme başvuranlar arasında. Düğün fotoğraflarını klasik stüdyo yerine dış mekanda çektiren Girgin çifti, böyle bir seçim yaparak sıradanlıktan sıyrıldıklarının altını çiziyor. Doğal bir ortam tercih edildiği için çekimlerin de gayet doğal ve eğlenceli geçtiğini ifade eden Rümeysa Girgin, “Gelinlikle dışarıda dolaşma fikrini ilk başta kaygıyla karşılamıştım. Fakat çekimler sırasında kendimi

dünyanın en güzel ve alımlı kadını gibi hissettim. Bu da oldukça keyif vericiydi” diyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2011 yılında evlenen çiftlerin sayısı 592 bin 775 iken, 2012 yılında bu rakamın artış göstererek 603 bin 751’e ulaştığı görülüyor. Her geçen yıl artış gösteren evlenme oranları göz önünde bulundurulduğunda, yeni nesil düğün fotoğrafçılığına olan ilginin artacağı ve sokaklarda fotoğraf çektiren çiftlere daha çok rastlanılacağı öngörülüyor.


Ece Mehmetoğlu

www.acabagazetesi.com

09

Pucca: Benim İşim Sosyal Medya

Sosyal medya, artık birçoğumuzun hayatının bir köşesinde yer etmiş durumda. Hepimiz bir şekilde sosyal medyanın nimetlerinden yararlanıyoruz. Bir de öyleleri var ki; sosyal medya sayesinde seslerini duyurarak ün yakalayanlar. İşte biz onlara “fenomen” diyoruz. İnternet fenomenlerin içinde de öyle biri var ki; adeta fenomenin sözlük karşılığı. Pucca’dan bahsediyoruz tabii ki de…

T

witter’da Türk fenomenlerin öncüsü olarak kabul edilen Pucca ile sosyal medyaya dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Sosyal medyayla ilgili düşüncelerini, sinemaya uyarlanması planlanan kitabını ve geleceğe yönelik hayallerini konuştuk. Ayrıldığınız erkek arkadaşınıza serzenişte bulunmak için bir blog açtınız ve daha sonra da Twitter’da serzenişlerinize devam ederek hatırı sayılır bir takipçi sayısına ulaştınız. Sizce bu büyük ilginin sebebi nedir? Herkesin düşünüp de dile getirmediği, daha doğrusu dile getirmeye gerek görmediği şeyleri yazdığımdan kaynaklanıyor olabilir. Yazılarımı okuyanlar, kendilerinden bir şeyler bulduklarını söylüyor. Hepimiz aşık oluyoruz sonuçta. Ve ayrılıyoruz, aşk acısı çekiyoruz… Yazdıklarım herkesi bir yerlerden yakalıyor ve bu sebeple insanlar yazılarıma ilgi gösteriyor.

Sosyal medya hayatınızın neresinde yer alıyor? Gün içerisinde sosyal medyaya ne kadar zaman ayırıyorsunuz? Belli bir zaman veremem aslında ama işimin sosyal medya olduğu da bir gerçek. Dolayısıyla gazete ve blog yazılarımdan fırsat bulduğum boşluklarda sosyal medyada var olmaya çalışıyorum. Peki, sosyal medyanın insanların hayatında bu kadar çok yer edinmesini ve günden güne daha da fazla kitlelere ulaşmasını neye bağlıyorsunuz? Hiç şüphesiz ki ilerleyen teknoloji bu durumun en büyük nedeni. Artık küçücük telefonlardan kocaman dünya yaratmak mümkün. Sosyal medya her an elimizin altında ve istediğimiz yerden istediğimiz zaman internet ortamına ulaşabiliyoruz. Aslında sosyal medya, insanların birbirleriyle etkileşim kurmasını sağlarken dış dünyayla iletişimi kopararak biraz da yalnızlaşmalarına

neden oluyor gibi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu sosyal medyayı ne amaçla kullandığınıza bağlı biraz da. Yeni bir dünya yaratmak için mi kullanıyorsunuz yoksa olan dünyadan uzaklaşmak için mi? Öncelikle bu soruların cevaplarını kendimizde bulabilmemiz lazım. İlk kitabınız Küçük Aptalın Büyük Dünyası’nın senaryolaştırılması yolunda önemli adımlar atıldı. Hatta film için oyuncu arayışları da başladı. Peki, şu anda proje ne durumda? Ne zaman beyazperdede izleyeceğiz hikayenizi? Bu konuda ben de heyecanlıyım ama maalesef zaman konusunda bilgi vermem doğru olmaz. Açıkçası ben de tam tarihi bilemiyorum. Umarım önümüzdeki sene içerisinde gerçekleştirilir bu proje. Ben de merakla bekliyorum.

Hayal kurmayı seven biri olduğunuzu biliyoruz. Peki, geleceğe yönelik ne gibi hayalleriniz var? Geçen bu süreç içerisinde plan yapmamayı öğrendim diyebilirim. Çünkü ne zaman plan yapsam ya da bir şey istesem gerçekleşmiyor. Hayallerim de aynı şekilde… Her şeyi zamana bırakmak en doğrusu belki de…


ACABA

www.acabagazetesi.com

İŞARET DİLİ İşitme engellilerin kendi aralarında iletişim kurmalarını sağlayan el hareketleri ve yüz mimiklerinden oluşan İşaret Dili’ne birkaç örnek. ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’Ü VEFATI’NIN 75. YILINDA SEVGİ, SAYGI VE MİNNETLE ANIYORUZ.

BU

ÖTEKİ HAFTALIK SÜRELI ÜCRETSIZ E-GAZETE

GAZETE

10 KASIM PAZAR SAYI:4

Genel Yayın Yönetmeni DOĞUKAN GEZER (539) 879 71 55 dogukan.gezer@hotmail.com Sorumlu Yazı İşleri Müdürü ECE MEHMETOĞLU ece.mehmetoglu@hotmail.com

DEĞIL

İçerik Danışmanı SERTAÇ AKSAN aksansertac@gmail.com Görsel Yönetmen ÖMER AYDIN iletisim@oaydin.net Sayfa Tasarım ÖZGE ÖZKUL ozge.ozkul34@gmail.com İletişim Adresleri: www.acabagazetesi.com facebook.com/acabagazetesi acabagazetesi@gmail.com

KİŞİ

GAZETE

HİÇ

Acaba Gazetesi Sayı 4  

Haftalık Süreli Ücretsiz E-Gazete

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you