Issuu on Google+

Sayı:8 Ekim 2010

GENÇ-ANALİZ Young Future Academy Aylık Gençlik ve Kariyer Dergisi

YOUNG FUTURE ACADEMY


GENÇ GELECEK KÜNYE Genel Koordinatör- Özel Araştırmalar Takım Lideri Yiğit AKKOCA İnsan Kaynakları Koordinatörü Burçin TOKSÖZ Dergi Editörü Şeyda KAYA Görüntü Yönetmeni Melike GÜNEŞ Dış İlişkiler Koordinatörleri İdil ÖZMAÇİN Utku HATİPOĞLU

İş-Staj Koordinatörü Sinan SÖNMEZ Sosyal Organizasyon Koordinatörü Mihraç NALBANTOĞLU

Stratejik Araştırmalar Takım Lideri Barhan KAYNAK

Dünya Ekonomi Araştırmaları Takım Lideri Utku HATİPOĞLU

Yurtdışı Eğitim Danışmanı Anna BEGOVİC

İÇİNDEKİLER . Paylaşımlar Diyarı ………….…………… 1

. Sokma Akılla …………………………..….. 2 . Kabala ……………………………..…….…...7 . Doğu’nun Kızı Benazir …………………11 . 51.bölge-Gizli gerçekler ………..….. 16 . Kendini Bilmezlik ………………………...21 . Stonehenge …………..………………..…. 29 . Kitap Tanıtımı : Madımak Çığlığı …..39

Hazırlayan: Young Future Academy Website: www.youngfutureacademy.tr.gg Adres:Cumhuriyet Bulvarı No:137 Deü Rektörlük Karşısı Cumhuriyet Apt. K:2 D:6 Alsancak,İZMİR Tel:05065882913 NOT : Her türlü eleştiri ve yorum için gencgelecek@windowslive.com adresine mail atabilirsiniz ya da yazarlarımıza direkt isimlerinin altında yazan mail adreslerinden ulaşabilirsiniz. İyi okumalar.


PAYLAŞIMLAR DİYARI Göz açıp kapatıncaya kadar bir ay daha sona erdi ve Ekim ayında biz yazılarımızla yine sizlerleyiz. Bir kurşun kalem ve buruşuk bir kağıtla başladı yazma hikayemiz, sonra yüreğimiz, duygularımız, gözlemlerimiz sizlerle buluştu sayfa sayfa. Bazen az yazdık bazen çok, kimilerine göre saçmaydı yazmamız kimileriyse haklı buldu sesimizi duyurma çabamızı. Bazen biz kendimizi yazılarımızda kaybettik, bazen siz satır aralarında kendinizi buldunuz. Gün geldi öfkemiz sığmadı cümlelere gün geldi gözyaşlarımız harflerden sızıp ellerinize damladı. Yediğimiz içtiğimiz bizde kaldı, gördüklerimizi sizlerle paylaştık. Susmayacağız, paylaşımlarımız bitmeyecek. Çünkü soluk aldıkça öğreniyoruz, öğrendikçe paylaşılacaklar artıyor. Ekim ayı paylaşımlar diyarına , Genç Analiz’e hoş geldiniz… Editör Şeyda KAYA


SOKMA AKILLA… “ Milletlerin yok olması benliklerini kaybetmeleri ile başlar. Bir ulusun kendi varlığından uzaklaşması ise dilini kaybetmesi ile olur. “ Yeni eğitim dönemi başladı, hepimize hayırlı olsun. Tahmin edin bakalım bu yıl her yıldan farklı olarak sorunsuz mu başladı? Evvett, bravo size kocaman alkışlar… Yine bir sorunsalla başladık yeni döneme. Öğretmen atamalarının olmaması, okulsuz öğretmenler, öğretmensiz okullar sorunsallarının içinde bir de “boykot”umuz var artık nur topu gibi. Her şeyimiz sorunsuz ilerliyordu bir şeyler bulalım dedik. Hımmm, peki neymiş bu “boykot” nedenmiş? Efendim bazı vatandaşlarımız (her ne kadar inkar etseler de onlar da bizim vatandaşımız, istediğiniz kadar direnin sizi kendimizden ayrı görmüyoruz) kendi dillerinde eğitim görmedikleri için çocuklarını okula yollamayarak eylem yapıyormuşmuş. Nasıl zekice bir aktivite, niye daha önce düşünülmemiş acaba. Zira bu ülkede bugüne kadar böyle bir sorun yoktu, neden şimdi? Çünkü cesaretlendiler efendim, evet cesaret geldi. Gelir, onlar da haklı. Bu kadar yüz verirsen gelir o cesaret! Ben demiyorum ki azınlıklar, kendini azınlık görenler köleleştirilsin. Ama istiyorum ekmek veren eli dişlemesinler. Türkiye gibi içinde birçok etnik grubu barındıran bir coğrafyada, üstelik


Osmanlı’dan devralınan kültür mirasıdır bu bize. Türkler asla ezip, aşağılamaz etnik grupları, istisnalar haricinde. Kaldı ki diğer ülkelerde etnik kökenlerinden dolayı işkenceye maruz kalan insanları görünce şanslı bile saymalıyız kendimizi. Yazımın bazı yerinde azınlık kökenli, bazı noktalarında ise Türk gibi lanse ettiğimi göreceksiniz kendimi. Bunun sebebi doğduğum, büyüdüğüm, doyduğum, ülkem dediğim yer Türkiye’dir ve ben her zaman Türküm demekten gurur duyan bir vatandaşım. Öte yandansa kökenlerim Kafkasya’dan… Yani benim atalarım bir sürgün sonucu(1864) Anadolu’ya gelmiş. Ata vatanım Kafkaslar… Yani aslında bu boykot diye ayaklananlardan çok da farkım yok. Ama benim düşüncelerim çok farklı yönde. Kimse dilini unutmamalıdır, buna kesinlikle katılıyorum. Zengin kültürümüz için bu güzel de bir şeydir. Gelgelelim anadilde eğitim konusuna. Türkiye’nin resmi dili Türkçe’dir. İstemeyen anadilinin, resmi dili olduğu bir ülkenin sınırlarına taşınabilir, itiraz edersek nolalım! Evet haklısınız yeni neslinize aktarmak istiyorsunuz kültürünüzü. Evet, bunu yapın, kimse kökenlerini unutmasın. Derneklerinizde yapın bunu, kim itiraz eder? Üniversitelerde seçmeli ders olsun diliniz, yine itiraz yok, isteyen öğrenir. Ama sen ilkokula başlayan tazecik bir bireye derslerini Türkçe harici herhangi bir dilde öğretemezsin. Öğrenemeyeceği için değil, ülkenin selameti için. Zaten okula başlayana kadar ailesinde anadilini öğrenmiyor mu bu bireyler? E, hadi diyelim okulda da kendi dillerinde eğitim görsünler. Bu çocuklar Türkçeyi bilmeden mi


büyüyecekler Türkiye’de? Hadi bunu da geçtim, ülkemizin eğitim sistemi sınavlarla dolu Türkçe bilmeden mi kazanacaklar? “Sınavları da anadilde olsun” diyenleri duyar gibiyim. İşte bu noktada diyorum ki bu boykot bölücülük faaliyetleri sürdüren kimselerin oyunudur, maşa olmayın! Türkiye’de yaşayan Ermeniler , kendi ülkelerine gitseler daha mı rahat yaşayacaklar? Kürtler, gideceğiniz bir vatan mı var? Öyle ya da böyle bu ülke size kapılarını açtı ve nesillerce burada yaşamınızı, soyunuzu devam ettirmenize izin verdi. Asimile çalışmaları yürütmedi üstünüzde, kendiniz olmanıza izin verdi. Nedendir peki yemek yediği kaba pislemek? Bilinçsizliktir, eğitimsizliktir. Siz çocuklarınızı okula göndermeyin , aman boykota destek verin. Verin de sizin gibi bilinçsiz olsunlar, bilgiden uzak kalıp köle olmaya mahkum olsunlar. Bir insan bunu nasıl göremez anlamıyorum. Ülkede işsizlik had safhada ve siz hala çocuklarınızı aptalca bir nedenden ötürü, gelişimden uzak tutuyorsunuz. Bu çocuk anadilinde eğitim görünce ilerde ne olacak düşündünüz mü? İlerde işte Türkçe konuşması gerekecek. Ha buna da çözümümüz var, ülkenin 2 anadili olsun mu diyeceksiniz? Eminim boykotun arkasından bu da gelir. O zaman bu bölücülük değildir de nedir? Olmaz efendim olmaz… Madem bu ülkeyi vatan olarak görmeyip, Türklerle ayrı olduğunuzu düşünüyorsunuz, tutmayalım biz sizi. Vatanınız olarak gördüğünüz topraklara geri dönün, arkanıza hiç bakmayın. Gerçi bazı kısım bizim topraklarımızın kendi vatanları olduğunu ama devletimizin, onların devleti olmadığını iddia


ediyor. Bir durun yahu, tutarlı atın. Evet bu vatan korunurken, Türkiye ayağa kalkıp devletler arasında yerini alırken omuz omuza savaştık, o zaman böyle bir sorunumuz da yoktu. Ayakta kalmaktı sorunumuz, kardeş olduk can olduk… Şimdiki halimiz her birimizin ataları için utanç kaynağı. Konudan sapmak istemiyorum, konu boykot ama uzantıları çok fazla. Altında yatanlar, yapılmaya çalışılanlar… Bunların hepsi aldatmaca, kardeşi kardeşe kırdırmaca… biz bunlara inandıkça, beyinlerimizin yıkanmasına müsaade ettikçe daha ne boykotlar görürüz… Unutmamalıdır, Atamın da dediği gibi “dilini kaybeden bir millet yok olmaya mahkumdur.” BURÇİN TOKSÖZ

““Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini kurtarmasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”


Yahudi kökenli olan kabala – kabalah yada Qabbalah şeklinde yazılır- ve gelenek anlamına gelir ve araştırmacılar tarafından gizli anlamlar içerdiği düşünülür. Bu tarzda ustaca gizlenmiş bilgiler aynı zamanda Tevrat , Sefer Yezirah (Yaratılış) ve Sefer HaZorah (Işık) gibi diğer eski metinlerde de görülmektedir. M.S beşinci yüzyılda ilk kez yazıya dökülmüş olan eski Yahudi geleneklerinin ve kanunlarının bir derlemesi olan Talmud‟tan önceki bu kitaplar , İsa‟nın zamanından asırlar önce ortaya çıkmıştır. Işık kitabına göre “ bilginin sırrı daha cennet bahçesindeyken tanrı tarafından Adem‟e verilmiştir.Bu eski sırlar daha sonra Adem‟in oğulları Nuh ve İbrahim‟e aktarılmıştır , İbraniler farklı bir halk olarak ortaya çıkmadan önce.“


Gizemli Kabala, insanın ilahiyatı kendi içinde bulmaya çalıştığı bir tür Gnostisizm‟dir. HaZohar yazarı ; “ İnsan boyutu, her şeyi ve uygun şekilde var olan her şeyi kapsar.“ Burada Kabala Mısır tanrısı , Thoth olarakta bilinen Hermes Trismegistus‟un “Yukarıda ne varsa, aşağıda da o vardır “ şeklindeki ünlü sözüyle bağlantı kurar. Günümüz bir çok araştırmacısı İbrani gelenekleri ve Mısır mşstisizmi arasında doğrudan bir paralellik olduğunu kabul eder. Kabala , antik Mısır gizeminin İsrail merkezi ile günümüze aktarılmış şeklidir. Mısır dinsel geleneklerinde ve Musa‟nın yaratılış kitabının ilk bölümlerinde belirtildiği üzere, dünyanın altını üstüne getiren inanılmaz bir sır var “ diye yazılmıştır.Fransız araştırmacı A.L Constant , Kabalanın kabalanın Sümer yoluyla İbrahime ulaştığını iddia ederken , “ Enoch‟un sırlarının mirascısı ve israil‟deki inisiyasyon geleneğinin babası “ demiştir. Önceleri Abram adıyla bilinen Sümer kökenli İbrahim, bazı geleneklere göre , insanoğluyla ilgili tüm sırların açıklandığı sembollerle dolu bir tablete sahipti ve bu tablet , Nuh zamanından beri kuşaktan kuşağa aktarıldı. Kral Süleymana sahip olduğu bilgeliği kazandıran bu tablet , Sümerler tarafından “Kader Tableti” ve erken Yahudiler tarafından Raziel Kitabı olarak biliniyordu. Tabletin şifresi “ Ha Qabala “ (ışık ve bilgi) olarak bilinir , Qabala‟ya sahip olan aynı zamanda kozmik bilgeliğin en yüksek mertebeye “ Ram “ denir. Abram – ya da Av-Ram adı aslında “Ram” a sahip olunan demektir. Bu kelime Hindistan, Tibet, Mısır ve Düritlerin kelt dünyasında , yüksek evrensel beceriyi ifade etmek için kullanılır.


Sümerler‟in “ Kader tableti” nin Exodus 31:18 „de sözü edilen “ Şahadet Tableti” ile aynı olduğu düşünülmektedir. Diğer İncil ayetleri –Çıkış 24:12 ve 25:16- , bu tabletlerin 10 Emir olmadığını açıkça ifade etmektedir. Bu antik arşiv ,Thoth-Hermes‟in Zümrüt Tabletleriyle doğrudan bağlantılıdır. Asırlar boyunca devam eden ezoterik bilgilerin kurucusu, yunanca adı Hermes olan , piramit yapımı bilimine yapılan bir ithaftır ve Yunaca hema kelimesi taş anlamına gelir. Mısır ve Mezapotamyanın dışında tablet; Virgil, Pythagoras, Plato ve Ovid gibi yunan ve Romalı üstadlar tarafından bilinmektedir. Bugünkü tarih ve din anlayışımızda asırlar süren yanlış yorumlamalar ve dış etkenler Kabala‟yı içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Bugünkü Yahudi kabalası , İranlı büyücülerden, yeni Platoncu akımdan ve yeni akım Pythagorcuların felsefelernden ödünç alınmıştır. Saf olsun olmasın kabalanın Mistik bilgileri Filistin yoluyla mezapotamya ordan da ortaçağ Avrupasına ulaşmış ve ilk kez 13.yy „da yazıya dökülmeye başlamıştır. Muhtemelen Moses de Leon adında bir İspanyol Yahudi HaZohar başlığını belirleyen kişi olmuştur. Araştırmacı Picknett ve Prince‟ye göre , Kabalistik düşünce 14-15 yy.‟da Pico della Mirandola adlı bir Kabalist sayesinde , Floransada Medici ailesine tanıtılmıştır. Medici ailesi sayesinde ise üst düzey insanlara ulaşmıştır. Erken dönem topluluklarının hepsi –Yunan ve Mısır gizem okulları da dahil olmak üzere geçmişin gizemlerini çözmeye çalışmışlardır. Endüstri devrimi ve Charles Darwin „in


Evrim teorileri çoğu kişi için insanoğlunun maymundan uygun şartlarda evrilerek sosyal bir topluma dönüştüğüne inanmaktadır. Bugün ise artık yeni keşfedilen bilimsel ve arkeolojik bulgular bir çok kişiyi bu durumun aksine inanmaya zorlamaktadır, yani insanoğlunun bir zamanlar yaşadığı “altın çağ” dan barbarlık çağına gerilediği şimdi ise bu bilgileri tekrar kazanmakta olduğu düşüncesidir. Dünya nüfusu ile rakamlar bu düşünceyi doğrulamktadır. Tarih sahnesinde nüfus azalmış ve bir noktadan sonra artışa geçmiştir. Antik Sümer ve Mısır kayıtlarına göre dünya üzerindeki insanın geçmişi 500,000 yıldan uzundur. İnsanoğluna dayatılan mevcut iki teoriye göre ise birinde 6 bin yıl diğerinde son değişikliklerle 190 bin yıldır. Bulunan arkeolojik bilgiler 2 düşüncenin de üstünü çizerek , yeni bir tarih modeline kesinlikle ihtiyaç duyulduğunu artık tüm kanıtları ile göstermektedir. Eğer eskinin dinsel ( kozmolojik) organizasyınları sahip oldukları bilgiyi insanoğluna doğru şekilde yaymış olsalar idi , aynı şey bugünün bilimsel organizasyonları için de geçerlidir, dünya üzerindeki tüm anlayışımız, düşüncelerimizin yönü oldukça farklı olacağı şüphe götürmez bir gerçeklik olup, insan düşüncesindeki bu uyuşukluk ; evrende yalnız olduğu düşüncesi ve yaşamın sadece dünya üzerinde varlığı ; mevcut iki farklı otoritenin bir ürünüdür. Yiğit AKKOCA yigitakkoca-yfa@hotmail.com


DOĞU’NUN KIZI BENAZIR “Bu hayatı ben seçmedim, o beni seçti. Pakistan’da doğmak, bütün bu trajedinin ve karmaşanın içinde bir hayat. Pakistan sıradan bir ülke değil ve tabi benim hayatım da sıradan bir hayat değil.” diyor Benazir Bhutto . Müslüman bir ülkede seçilen ilk kadın başbakan olarak sayısız başarıya imza atmış ve arkasında inanılmaz zorlu, farklı ama aynı zamanda da trajik bir hayat bırakmış. Pakistan’ın soylu ve zengin ailelerinden Bhutto’ların kızı o. Babası eski Pakistan devlet başkanı ve başbakanı Zülfikar Ali Bhutto , annesi ise Begüm Nusret Bhutto’dur. Benazir Bhutto’nun hayatı belki de herkese örnek olacak nitelikte bir hayat. Mücadeleden hiçbir zaman vazgeçmeyen kararlı , azimli ve cesur bir kadın Benazir. Eğitimini Harvard ve Oxford üniversitelerinde tamamlamıştır. Başbakan olana kadar geçen süreçte birçok engelleri aşmış ve pes etmeden ülkesi ve hayatı için mücadele etmiştir.


Oxford Üniversitesi’ni bitirdikten sonra Benazir, Pakistan’a geri döndü. Babasının idamının ardından bir süre ev hapsinde kaldı. Diktatör Zia rüzgarları esen Pakistan’da çok zor günler onu bekliyordu. Kadın erkek eşitsizliğinin patlak verdiği Müslüman ülkelerden biri olan Pakistan’da Benazir’in politikada etkili olacağından korkarak önlemler almaya çalışan General Zia onu uzun yıllar dört duvar arasında annesiyle, kardeşleriyle dahi konuşmasına izin vermeden yaşamaya mahkum etti. Benazir hapisteyken annesi de başka bir hapishanenin kasvetli duvarları arasında kızıyla görüşebilmek için gün sayıyordu. Ancak kimseyle görüşmesine izin verilmiyordu. Kardeşleri dahil ziyaret için geldiğinde uzun güvenlik önlemleri alınarak (bütün kıyafetleri, çantaları hatta ayakkabıları kontrol edilerek) Benazir’la görüşülmesine izin veriliyordu. Artık her şey daha da kötüleşiyordu. Bu kasvetli dönemde iyice rahatsızlanan ve yemek dahi yiyemeyen Benazir’in sağlığı çok bozulmuştu. Onu muayeneye gelen doktorlar da Zia’nın adamlarıydı ve sağlığında herhangi bir bozukluk olmadığını söylüyorlardı. Halbuki onun yurtdışına gidip ciddi şekilde tedavi görmesi gerekiyordu. Yakın arkada��larının yardımıyla hapisten çıkarılan ve yurtdışında aldığı tedavi


sonucunda zamanla iyileşen Benazir ülkesine geri döndüğünde ikinci kez hapse atıldı. Annesinin doğum gününde Benazir’a yazdığı mektup anneyle kızı arasına hiçbir gücün giremeyeceğini, bu kuvvetli bağın insana en zor günlerinde dahi iyileştirici ilaç gibi bir etkisi olduğunu gözler önüne seriyordu. Mektubun sonunda “Güzel kızım sakın meyve ve sebze yemeyi ihmal etme!” diye yazıyordu. Bir annenin çocuklarını düşünmeyi hiçbir zaman ihmal etmediğinin çok güzel bir resmi. Süresini doldurup hapisten çıktıktan sonra Paris’e kardeşinin yanına giden Benazir burada kendisi kadar erkek kardeşinin de ölüm tehditleriyle burun buruna olduğunu öğrendi. Ancak kardeşi her şeyi takip ettiğini ve gerekli önlemleri aldığını belirtmişti. İki gün sonra gelen haber ise bütün umutların bir anda yok olmasına neden oldu. Erkek kardeşi öldürülmüştü. Babasından sonra etrafındaki en yakın kişilerden birinin bu son derece üzücü ölüm haberi ikinci bir şok olmuştu. Ancak Benazir hiçbir zaman mücadeleden vazgeçmedi ve ülkesine geri döndüğünde politik çalışmalarına devam etti. Ailesinde kendi istediği kişiyle evlenen ilk kadındı o ve soyadını da değiştirmemişti. Eşi de onun gibi iyi bir eğitim almış ve uzun yıllar hapiste kalmaya mahkum edilmişti. Eşinin vermiş olduğu destekle Müslüman bir ülkede halkın oy çoğunluğuyla seçilen ilk başbakan oldu ve ülkesinde radikal birçok olumlu değişimlere imza attı. Amerika’ya giderek başkan Bill Clinton’la görüştü ve eski sessiz tavrından uzaklaşarak ülkesi için en olumlu olan sonuçları almak amacıyla mücadele etti. Pakistan onun döneminde


refahının en yüksek olduğu zamanları yaşadı ve ayrıca Hindistan ile ilişkilerini daha da düzeltme imkanı buldu. Fakat Bhutto’ya yönelik eleştiriler de bunlara paralel olarak devam etmekteydi. Bhutto’ya yönelik eleştirilerin başlıca kaynağı hakkındaki yolsuzluk iddiaları ve Bhutto’nun ulusal reformları sonucu politik güçlerini yitirmeye başlayan Pencab bölgesindeki zengin toprak sahipleri ve bu bölgenin seçkinleriydi.Bhutto eski feodal yapıya karşı çıktı ve bu yapıyı Pakistan’ın stabilizasyonu önündeki engel olarak niteledi. 1999 yılında gerçekleşen askeri darbe sonrasında ise Pakistan’ı terk etmek zorunda kalarak Birleşik Arap Emirliklerinin Dubai kentine yerleşti. Seçim çalışmalarına katılmak üzere Pakistan'a dönüş kararı alan Bhutto'ya karşı, El Kaide örgütünün saldırı tehdidinde bulunması üzerine, Müşerref (devlet başkanı), Bhutto'nun dönüşünü ertelemesini ve yüksek mahkemenin kendisiyle ilgili af istemine ilişkin kararını beklemesini istedi. Bu isteğe uymayan Benazir Butto, 18 Ekim 2007 gecesi, 8 yıllık sürgünden sonra Pakistan'a geri döndü. Ancak yandaşlarının sevgi gösterileriyle karşılanan Bhutto aynı gün bombalı bir suikast girişimine hedef oldu. Karaçi kenti yakınlarında gerçekleşen ve Benazir Bhutto'nun yara almadan kurtulduğu bu saldırıda 138 kişi yaşamını yitirdi, 248 kişi de yaralandı. Bhutto, 27Aralık 2007 tarihinde Ravalpindi'de düzenlediği seçim mitinginin ardından gerçekleştirilen saldırıda hayatını kaybetti. Bir intihar saldırganı, mitingin ardından aracının açılır tavanından çıkıp halkı


selamlamakta olan Bhutto'nun aracına yaklaşarak, üç el ateş etti. Yaptığı üç atışı da isabet ettiremeyen saldırgan, ardından üzerindeki bombaları patlattı. Patlamanın şiddetiyle başının sağ tarafını aracının tavan penceresinin koluna çarpan Benazir Bhutto hastaneye ağır yaralı olarak kaldırıldı. Kafatasında kırık oluşan Bhutto ameliyata alındı; fakat kurtarılamadı. Bhutto'nun yerel saatle 18:16'da öldüğü açıklandı. Mücadeleden hiçbir zaman vazgeçmeyen ve vatanı için en iyisini yapmaya çalışan Benazir ve niceleri her zaman hatırlanmaya anılmaya ve yaşatılmaya layıktırlar.

İdil ÖZMAÇİN idilozmacin-yfa@hotmail.com

,


51.bölge-Gizli Gerçekler ABD’de Nevada çölünün ortasında Las Vegas’ın tam 153. km. kuzeyinde belki de dünyanın en sıkı korunan tesisi bulunmakta.51.Bölge adı verilen bu yer resmi olarak Amerikan ordusunun en gelişmiş silahlarını denediği yer görünse de çok ciddi kanıtlar burada dünyaya inen UFO araçları ve hatta belki de uzaylı organizmalar olduğu ve bunlarla ilgili araştırmalar yürütüldüğünü göstermekte.76km² alana sahip olan bu bölgenin neden bu kadar sıkı korunduğu da göz önüne alınınca pek de haksız iddialar sayılmaz bunlar.

51.Bölge


51.bölge içerisindeki Groom Lake bölgesi yıllarca ABD hükmetinin en son uçak teknolojilerinin test alanı olarak kullanıldı. ABD hükümeti başlarda bu üssün varlığını kesinlikle reddetse de daha sonra Sovyet uydularınca çekilen görüntüler basına sızdırılınca ABD hükümeti üssün varlığının kabul etti. Ancak bu üsteki çalışmaları ve projeleri kesinlikle reddetti gerekçe olarak da projlerin Ulusal Güvenlik’i ilgilendiren meseleler olduğunu belirtti. Üste daha önce görev yapmış üst düzey askeri yetkililer ve bilim adamlarının açıklamaları ise üste Aurora adı verilen ultra-yüksek hızlı casus uçak, pek çok yeni ve gelişmiş hava aracı üzerinde çalışıldığını belirtti. İlginç olan ise bunların hepsinin geçmişten beri dünyaya indiğini belirttikleri UFO araçları incelenerek geliştirildiğini sölemeleri. Bob Lazor üste daha önce çalıştığı maaş kayıtları ve vergi bildirimlerinde de görülen Bob Lazor adındaki bilim adamlarından biridir. Lazor üste çalıştığı süre boyunca 9 tane uzay aracı gördüğünü ve bunların üzerinde “reverse engineering” (tersine mühendislik) bölümünde çalıştığını belirtmiştir. Görevini kısaca bu araçların işleyişini anlamak ve bunları yeni geliştirecekleri araçlara uyarlamak olarak açıklamıştır. Bob Lazor’un dünyada o yıllarda (1980ler) süper


bilgisayara sahip olan sayılı insanlardan biri ve bilim adamı olduğunu göz önüne aldığımızda söylediklerini hafife almamamız gerektiğini düşünebiliriz.

Anlatılanlara göre ufo böyle bişey olmalı

Peki nedir bu 51. Alan’ın gizemi ? Alan 51. Nevada Çölü yakınında belli ordu mensupları dışında girilmesinin kesinlikle yasak olduğu bir bölgedir ve büyüklüğü alan olarak nerdeyse İsviçre kadardır. Bölgenin tamamı Nevada Askeri Test Alanı ve Nellis Hava kuvvetlerinde çevrelenmiştir. Eğer sıradan biri bu sınırları aşmaya cesaret edebilirse ateş yetkisi dahil güvenlik güçlerinin her türlü yetkisi vardır.


Üssün temel amacı pilotlara uçuş eğitimi vermektir. Ancak bölge içinde hükümetin halka varlığını hala açıklayamadığı bir alan vardır. İşte Dreamland ya da Alan S4 olarak bilinen bu bölgede bütün gizli Ufo araştırmaları yapıldığı söylenir. Yerin 150mt. Altında bulunan tesislerde deneysel uçakların yapımında 2000’den fazla işçi çalışmaktadır. Aurora da bu üste denenen uçaklardan biridir. Hem casus uçak olarak tasarlanan ama asıl işlevi bombardıman uçağı olan Aurora’nın F-117A tipi uçağın yerine geçmesi düşünülüyordu. Bu projenin başlangıcı ise 30 şubat 1992’e uzanmakta. Sabahın erken saatlerinde Kaliforniya’da yaşayan insanlar camlarını kıran bir sarsıntıyla uyandı. Bilim adamları önce bunu sismik bir hareket olduğunu söylese de daha sonra sarsıntının bir UFO tarafından oluşturulduğu belirtildi ve yeri de hemen tespit edildi. Bütün araştırmaların yürütüldüğü gizli Groom Lake bölgesi. Aurora’nın bir diğer göstergesi de ordunun alışılmışın dışında davranarak F-117A tipi uçağı yerini alıcak uçağı getirmeden hava sahalarından çekmesi… İddaların ve söylentilerin arkası bu kadarla da kalmıyor. Bölgede çalışmış olan işçilerden biri olan Bill House’un dediklerine göre Alan S4’de “JayRod” kod adlı bir uzaylı varmış. Jay-Rod onlarla telepatik olarak ya kendi sesleri ile iletişim kuruyor


ve onları yönlendiriyormuş. 1.4 mt. boyunda soluk gri renkliydi (ne dersiniz?...) Daha pek çok tanık var ve hepsi de ya 51. Bölge’de çalışmış işçiler ya da bilim adamları… Hepsinin de söyledikleri birbiriyle benzer, bu da inandırıcılığı arttırıyor. Gene de resmi olarak açıklanmadığı sürece UFO gizemi doğruluğu ya da yanlışlığı kanıtlanamadan kalacak… Peki siz ne düşünüyorsunuz?...:)

Hamdi AYAR


Kendini Bilmezlik (Rol Tutsaklığı) Öncelikle uzun zamandır yazamadığım diliyorum bu ay da yazamayacaktım ancak okuduğum Üstün Dökmen’in Küçük Şeyler beğendiğim bir bölümü yazmak istiyorum. Tabi Üstün Hocanın izniyle. 

için özür bu aralar kitabından ki sizin ve

Not: Ayrıca yazıyı okurken Yasmin Levy’nin Sentir isimli albümünü dinlemenizi öneririm. Bulamayanlar bende mevcut. :) İnsanda galiba kendini bilmezlik Kendini bilmezliğe rol tutsaklığı da diyebiliriz.

var.

Rollerimizin büyüsüne kapılıp kendimizi, ben’imizi geri plana itiyorsak, rollerimiz olmadan kendimizi tanımlayamıyorsak, rol tutsaklığı içindeyiz demektir. Rol tutsaklığından kasıt, kişinin rolleriyle övünmesi , kendisine ait rollerin farkında olmadan kendinden üstün tutmasıdır. Rollerimizi kendimizden üstün tuttuğumuz zaman, bir anlamda rollerimizin altında eziliriz, kendimizi bir kenara atmış oluruz.


Bu durumu anlatan şöyle bir öyküm var, Şöyle özlü, kıssadan hisseli, hayat ateşinde eskitilmiş cinsten: KERVANCI Bir kervan yola çıkmaya hazırlanıyormuş. Sahrada mı desem, Orta Asya’da mı desem, işte öyle bir yerlerde.Kervanın sahibi,zenginler zengini Alihan Bey’miş. Alihan Bey telaşla son hazırlıklarını denetliyormuş. En kıymetli kumaşlar, ipekler, altından kaplar, kacaklar, eşyalar, birer birer ve özenle denklere, çuvallara, kasalara yerleştiriliyormuş. Seyisleri, muhafızları ve nice adamları, develeri, atları hazırmış. Tam yola çıkılacak, ufak tefek çelimsiz bir adam koşarak gelmiş. Alihan Bey’e "Benim adım Veli; beni de alın yanınıza" demiş. Sonra aralarında şu konuşma geçmiş: Alihan Bey: "Seni de alayım da senin ne hünerin vardır? Silah kuşanmasını bilir misin, seni muhafız yapalım." Veli: "Ben silah kullanmayı bilmem." Alihan Bey: "Seni seyis yapalım; attan deveden anlar mısın?" Veli: "Vallahi hiç anlamam." Alihan Bey: "Aşçı yapalım o zaman; yemekten anlar mısın?" Veli: "Yemek yemeyi severim de, pişirmeyi bilmem. " Alihan Bey: "Yıldızlardan anlar mısın? Seni mihmandar yapalım." Veli: "Karanlık gecelerde sırtüstü yatıp yıldızları seyretmeyi pek severim de, hangi yıldız hangi yönü gösterir, işte onu bilemem." Alihan Bey kızmış: "Kardeşim, hem elinden hiçbir iş gelmez hem de kervana katılmak istersin; bu nasıl iş?" demiş. Veli şöyle karşılık vermiş: "Ben, seyis değilim, muhafız değilim, aşçı değilim, mihmandar değilim; satıcı veya


muhasebeci de değilim. Ben sadece yiyen, içen, konuşan, düşünen, seyreden, keyif alan bir varlığım. Ekmeğinizi yersem, karşılığında ufak tefek işler yaparım. Ama büyük hünerler beklemeyin benden. Kervana alırsanız pişman olmazsınız." Alihan Bey'in aklı bu işe pek yatmamış. Ama tuhaf bir sezgi gelmiş içine. Bu adamı alırsam iyi olacak; kalbini kırmayayım, ha bir eksik ha bir fazla diye düşünmüş. Katmış Veli'yi kervana. Neyse, lafı uzatmayalım, kervan yola çıkmış. Başlangıçta her şey yolundaymış ama günler geçtikçe işler değişmiş. Birkaç kum fırtınasına yakalanmışlar çölde. Ardından bir hastalık dadanmış hem adamlara hem develere. Bir de eşkıya basmaz mı kervanı. Ne yükten eser kalmış, ne maldan haber. Adamlar desen, ya ölmüşler ya çil yavrusu gibi dağılmışlar dört bir yana. Çölün sonlarına vardığında, Alihan Bey tek başınaymış. Bütün adamlarını, mallarını, develerini, atlarını kaybetmiş. Yan baygın geçirdiği bir gecenin sonunda, bir de gözlerini açmış ki, Veli yanı başında oturuyor. Bir tek o gitmemiş. Alihan Bey "Herkes beni terk etti, sen niye gitmedin?" diye sormuş Veli'ye. Veli "Onların her birinin bir işi vardı; kimi seyisti, kimi muhafızdı.İş bitti, hepsi gitti. Benim bir işim yoktu; gitmem de gerekmedi. Alihan Bey: "Sağol da, benşimdi ne yapayım? Malım mülküm gitti; yaşamam gereksiz şimdi." Veli: "Hâlâ yapabileceğin birşey var." Alihan Bey: "Artık yapabileceğim hiçbirşey yok. Develerimi süremem, mallarımı satamam." Veli: "Yapabileceğin şeyler var. Bir süre yanımda kal ve bana bak. Ben senin varlığının, görünürde hiçbir işe yaramayan, ama aslında senin özünü oluşturan yanını gösteriyorum sana."


Alihan Bey: "Nasıl yani?" Veli: "Önce şu ağaçlardaki hurmalardan yiyelim ve şu kuyudan su içelim. Bugüne kadar hep hasta olmamak için, ayakta kalıp malına mülküne sahip çıkabilmek için yedin. Bugün yalnız kendin için yiyeceksin. Bugüne kadar ya bir sonraki menzile kadar ya su bulamazsan diye düşünüp su içtin. Bugün yalnızca kendin için içeceksin. Ve gece sırtüstü yatıp yıldızları seyredeceğiz. Sen bugüne kadar, gece yolunu bulabilmek için baktın yıldızlara. Bu gece yalnızca kendin için bakacaksın onlara. Bugüne kadar sen, altınlar, sandıklar için yaşadın; kendini sandıklara kapattın. " Alihan Bey: "Ben, malım mülküm olmadan hiç işe yaramam." Veli: "İyi de bu söyleyen, malı mülkü olan Alihan Bey mi, yoksa sadece Alihan mı? Bütün unvanlarının dışında, konuşan, düşünen, yiyip içen, dinleyen, seyreden bir sen var senin içinde. O seni, yani kendini unutma. Kendisi ile sahip oldukları arasındaki farkı unutan, sahip olduklarını kaybettiğinde, kendini boşlukta hisseder bu alemde. Kıssadan hisse: "Ben" dediğimiz şeyi oluşturan pek çok rol var. "Acıkan, yiyen--içen ben" vardır; "konuşan, düşünen, algılayan ben" vardır; bunlar psikolojik rollerimizdir. Bir de sosyal rollerimiz vardır, mesleki rollerimiz vardır; evlat, anne, baba, öğrenci, öğretmen, avukat, müdür, alıcı, satıcı... rollerine bürünürüz. Sosyal/toplumsal rollerimizi o kadar benimseriz ki, giderek psikolojik rollerimizi küçümser, hatta unuturuz. Doktor, mühendis, müdür yanımıza çok önem veririz de,"yiyen--içen, uyuyan, konuşan, düşünen ben"i küçük bir


şey olarak algılarız. Oysa, psikolojik ve sosyal rollerimiz bir bütündür ve psikolojik rollerimiz "küçük şey" değildir. Sıcak bir yaz günü buz gibi bir bardak suyu Doktor Ayşe Hanım içmez; Ayşe içer. Doktor Ayşe Hanım hastalarına bakar. Soğuk bir kış günü, bir bardak tarçınlı salebi Müdür Bey içmez, Ahmet içer; Müdüre Hanım içmez, Zeynep içer. Biz günlük yaşamda salebi Ahmet'in değil, Müdür Ahmet Bey'in içtiğini düşünüyoruz. Müdürlüğü Ahmetlikten daha fazla önemsiyoruz. Hatalıdır bu tavrımız. Eğer, yiyen, içen, düşünen, manzarayı seyreden Ahmet olmasaydı, Müdür Ahmet de olmazdı. Bir Çinli bilgenin sözü: Doğduğun zaman l'sin, sapsade bir 1. Zamanla l'in sağına sıfırlar eklersin; diplomaların olur, unvanların, rollerin, rozetlerin olur, evler, arabalar alırsın. Bunların her biri bir sıfırdır ama l'in sağına eklendikçe senin değerin artar.Şu hale gelirsin: 10000000000... 0 Bütün bu sıfırların ne zamana kadar değeri vardır? Sen hayatta olduğun sürece. Sen öldün, 1 gitti, 0000000000... 0 oldu, sıfırların hiçbir anlamı kalmadı. İşte "1" bizim psikolojik rollerimizi, 0'lar ise sosyal rollerimizi sembolize ediyor. Alihan Bey'in bütün 0'ları gitmiştir; ama l'i hâlâ elindedir; onun değerini bilmelidir.


1 (bir) küçük bir şeydir. Ama sıfırlarınızın başında bu küçük şey olmasa siz evreni fark edemezdiniz; o 1 olmasa siz şu an bu kitabı okuyor olmayacaktınız. Kendini bilmezlik, rol tutsaklığı, varoluşu yaşayamamanın belki de en temel göstergesi. Varoluşumuzu yaşayamadığımız zaman sahip olduğumuz toplumsal rolleri giderek öz varlığımızdan üstün tutmaya başlıyoruz. Pek çok kişiye "Müdür Bey", karısına da "Müdür Bey'in Hanımı" denir. Ya da "Savcı Bey, Savcı Bey'in Hanımı". Kişilerin adları çevre için önemli değildir. İşin kötüsü, müdür bey de kendisini, giderek yalnızca "Müdür Bey" olarak algılamaya başlar. Peki, ya müdürlüğü giderse, işte o zaman felakettir. Varoluşumuzu yaşayamadığımız zaman sahip olduğumuz toplumsal rolleri, giderek öz varlığımızdan üstün tutmaya başlıyoruz. Çevremde emekli olan bazı kişilerin büyük sıkıntıya düştüklerini gözlemişimdir. Kendilerini sadece "müdür, mühendis, eş, evlat" diye tanımlayanlar, gün gelip de bu rollerini kaybettiklerinde sudan çıkmış balığa dönüyorlar. Örneğin emekli hissediyorlar.

olduklarında

kendilerini

boşlukta

Osmanlıda bir veziri padişah azletmiş. Rütbesini, tuğlarını, maiyetindeki adamları kaybeden vezir, akşam konağına tek başına gelmiş. "Böyle hayat olmaz olsun" demiş, soyunup yatağına yatmış. Dokunmaya cesaret edememişler. Ertesi gün yorganı açmışlar ki, adamcağız ölmüş.


Oysa o vezir, küçük yaşlardan beri, sahip olduğu psikolojik rollerin de farkında olarak yetiştirilseydi ölmesi gerekmezdi. Vezirliği kaybettikten sonra, şimdi hayal bile edemediğimiz, o günün yemyeşil İstanbul'unun keyfini sürebilir, geceleri gökyüzünü keyifle seyredebilirdi. Muhtemelen bütün parası elinden alınmıyordu; iftar sofralarında sohbetler edebilir, okuyup düşünebilirdi. O vezir, vezirliğe büyük ihtimalle kırkından sonra erişti. Peki vezirliği kaybettiğinde yaşayamayan bu vezir vezir olmadan önce nasıl yaşıyordu? Emekli olur olmaz hastalanan bazı büyüklerimiz, o mesleğe girmeden önce nasıl yaşıyorlardı? Bazı rütbeler/makamlar/roller bir ayrıkotu gibi yaşam bahçemizi öylesine kaplıyor ki, onlar sökülüp gittiğinde, artık ekilip biçilemeyen bir bahçe, işe yaramayan bir ömür kalıyor elimizde. İşte bunu anlatıyor Alihan Bey'in öyküsü. Alihan Bey'in malı mülkü önemlidir; sahip olduğu roller önemlidir. Ancak bütün bu sosyal/mesleki rollerin yanı sıra, psikolojik rolleri de önemlidir. Yiyen, içen, uyuyan, konuşan, dinleyen, seyreden Alihan da önemlidir. Psikolojik rollerimiz, sosyal rollerimizden önceliklidir. Sosyal rollerimiz olmadan da psikolojik rollerimizle yaşayabiliriz. Ama psikolojik rollerimiz olmadan yaşayamayız. Veli, Alihan Bey'in, bu olmazsa olmaz yanını, psikolojik rollerini sembolize etmektedir.


Hisse: Kendimiz ile sahip olduklarımız arasında ayrım yapmakta güçlük çekeriz. Oysa her insan, sahip olduğu eşyaların, unvanların, rollerin dışında, yiyip içen, konuşup düşünen, seyredip dinleyen bir ben'e sahiptir, içimizdeki bu sapsade ben'e sahip çıktığımızda, o güne kadar tatmadığımız bir mutluluğu yakalayabiliriz. Belki o zaman Aborijinler, bizim de gerçek insan olduğumuzu söylerler. Her insan , sahip olduğu eşyaların, unvanların, rollerin dışında, yiyip içen, konuşup düşünen, seyredip dinleyen bir ben’e sahiptir.

Sadece Ben olarak sizlere aktaran Sinan.

Sinan SÖNMEZ sinansonmez-yfa@hotmail.com


STONEHENGE

Dünyanın birçok yerinde sırrı çözülemeyen yerler vardır ve bunların içinde en çok tanınanlarından birisi yılda bir milyon insanın ziyaret ettiği İngiltere´deki Stonehenge´dir. Günümüzün majisyenleri, gizem grupları Stonehenge´de her yıl törenler yapıp toplanıyorlar. Bazılarına göre Stonehenge, evrenin merkezini simgeliyor, bir diğer kitle, bu inanılmaz yapının dünyadışı canlılar tarafından yapıldığına inanıyor. İşin aslı ne? Bilinen tek bir şey var; Stonehenge´in amacı gökle ilgili... Peki ya ötesi? Stonehenge´in mantığı neydi? Gizemciler ve hatta bilim dünyası için sırrı kesin olarak çözülememiş on yer vardır; 1. Paskalya Adası´nın heykelleri, 2. Mayaların başkenti Teotiukan, 3. Peru´daki Nazca Düzlüğü,


4. İndüs Vadisi´ndeki bilinmeyen kalıntılar, 5. Korsika´nın garip heykelleri, 6. Zimbabwe´deki bilinmeyen kent, 7. Karaibler´de Bermuda Bölgesi, 8. Angkor Vat Tapınağı, 9. Mısır Piramitleri ve 10. Stonehenge. Diğerlerine göre Stonehenge´in farkı, ne olduğunun anlaşılamamasıdır yani Stonehenge, bir kent kalıntısı, bir heykel veya tehlikeli bir yer değildir, Stonehenge her şeydir. Bir saray olabilir, bir tapınak veya gözlem evi, ya da belki dünyadışı zeka tarafından bilinmeyen bir amaçla yapılmış bir yapıdır. İlk bakışta belli bir plana göre yapıldığı düşünülemez ama prehistorik çağdan kalan yığma taş örneklerine de benzemez çünkü onlara göre düzenli ve sistemlidir. Dikkatle bakıldığında örneğin, dikey taşları kapatan yatay taşların belli bir eğimle birleştirilip bir dairenin özellikle oluşturulduğu farkedilir. Dikey taşların merkezleri Yunan kilise mimarisinde olduğu gibi, şişkin yapılarak bir perspektif yaratılmıştır. Aralarındaki boşlukların bir amacı vardır, binlerce yıllık erezyonun etkileri göz önüne alınarak, orijinal yapı düşünülürse bu boşlukların kesinliği daha iyi anlaşılır. Kısacası Stonehenge´in bir mantığı vardır ama nasıl bir neden? Ama daha önce bu mantığın kimlere ait olduğunu sormamız gerekecektir.


Stonehenge Kayıtları Stonehenge´den söz eden en eski kayıt, MÖ 1. Yüzyıl´da yaşayan Yunanlı coğrafyacı Diodorus Siculus´a aittir, Diodorus, küresel bir tapınağın kuzeyde bir ada olan Hyperborea´da yani Britanya´da Güneş Tanrısı Apollon adına yapıldığından söz eder. Diodorus MÖ 50´de yazdığı "Evrensel Tarih" adlı kitabında, tapınağın yerini "Kuzey Rüzgarının Ötesinde" diyerek tarif ederken şöyle diyor; "onların şahane, kutsal bir yerleri vardı... bu dikkat çekici tapınak, Apollon içindi, küre şeklindeydi, Ay Tanrısı her 18 yılda bir bu adayı ziyaret eder ve bu süre içinde yıldızlar yine eski yerlerine dönerler..." Sonraki tanımlar, Roma döneminden Jül Sezar ve Augustos tarafından yapılmıştır. Diodorus´un küresel tanımı astronomiyi simgeliyor, ve Diodorus bu bilgiyi kendisinden 400 yıl önce yaşamış olan Abdera´lı Hecataeus´un kayıp iki eserinden aldığını yazar; bu kadarla da bitmiyor çünkü Hecataeus´a göre kuzeydeki bu tapınak 3000 yıllıktır; kendisi bu bilgileri Yunanlı yolculardan öğrenmiş, bu yolcular Stonehenge´in taşlarının üzerini kazılı işaretler bırakmışlar. Gerçekten de, 1953´de Miken tipi hançer resimleri Stonehenge´in taşlarının üzerine kazılı olarak bulunmuştur. Öyleyse, Stonehenge şu an için 5000 yıllık bir geçmişe sahiptir ama bu dev zaman diliminin başlangıcında orada kimlerin, nasıl yaşadıkları hakkında bir bilgimiz yoktur hatta olamaz. Çünkü Britanya´da 5000 yıl önce kimlerin yaşadığını henüz bulmuş değiliz.


Stonehenge´in mimarisi Günümüzde de bazı uzmanlar için hala geçerli olan kuram, 17 Yüzyıl´dan kalmadır; Stonehenge, Britanyalı ve Galli Kelt rahipleri olan Drüidler tarafından yapılmıştır. Hatta, Keltlerin Stonehenge´i kurban yeri olarak kullandıkları da ileri sürülüyor. Oysa, biz bugün Stonehenge´in Drüidlerden bin yıl öncesinde yapıldığı artık biliyoruz. Gerek 17. Yüzyıl arkeologları, gerekse de 20. Yüzyıl´ın başındakiler, Stonehenge´in mimarisinin Roma e Mısır mimarisine uygun olduğunu düşünüyorlardı, kanıtları ise bölgede ele geçirilen buluntulardı. 1808 yılında Arkeolog Sir Richard C. Hoare, Stonehenge yakınlarında prehistorik bir mezar buldu, içinde bir iskelet, birkaç hançer, taş bir maske, kemik eşyalar ve altın süs eşyaları vardı. Buluntuların tarzı Sir Richard´a ve ardından gelen uzmanlara, esin kaynağının Britanya dışından geldiği fikrini veriyordu.


Bazı uzmanlar ise, Britanya´yı işgal eden istilacıların Egeli yani Miken olduklarını ileri sürdüler. Ama işin aslına inildiğinde, buluntuların Stonehenge ile ilişkisi yoktu çok daha sonraya aittiler ve gerçekten Ege ve Mısır´la ilişkisi olan Britanyalılar tarafından yapılmışlardı ve yapılan Karbon 14 tarihleme testleri, bazı altın eşyaların Miken döneminden 400-500 yıl öncesine ait olduğunu gösteriyordu. Bu da Stonehenge´in sadece bir dönemine raslıyordu. Salisbury platosunda ve daha dışında benzeri 950´den fazla taş yapı ve yığıntı vardır ama tümü Yeni Taş ve Bronz Çağları´ndan kalmadır, hiçbirisi de Stonehenge´e benzemezler. Sadece tarım ve hayvancılığı bilen Yeni Taş ve Bronz Çağı insanlarının Stonehenge gibi bir yapıyı yapabilmeleri ise mümkün değildir. Buna karşın, Stonehenge´in iki mil yakınında Durrington Duvarı adlı yerde dairesel ağaç bir yapı bulunmuştur, tarihlemesi MÖ 2500´e aittir ve yapım tekniği Stonehenge´e çok benzer, bu da bize ilk zamanlamayı verir. Dört tonluk Stonehenge taşları nenereden geldi? Çağdaş uzmanlar Stonehenge´in tarihini üç aşamada değerlendiriyorlar; Stonehenge I, yaklaşık MÖ 2750´den kalmadır ve en gizemli dönemi simgeler; örneğin taşların çevresinde ne olduğu anlaşılamayan, içinde taş veya tahta izi bulunmayan Aubrey Çukurları adı verilen 56 tane çukur vardır; dairenin merkezinden bakıldığından yaz aylarında doğan güneşle aynı hizada olan ünlü Heel Taşı ve bazı hatlar kuzeydoğuya


yönlendirilmiştir ve yarım kalan başka kalıntılar vardır ama kazılar henüz tamamlanmamaştır çünkü Stonehenge´in merkezinde ve batı kısmında hiç kazı yapılmayan yerler vardır. Stonehenge II, MÖ 2000´e aittir; burada daha iyi bir mimari ve mühendislik tekniği görülür, Stonehenge II´ün taşları farklıdır ve 300 km.´lik bir yoldan getirilmiştir. Her biri 4 ton ağırlığında olan bu taşların nasıl taşındığı bir diğer olağanüstü olaydır, taşların yolun yarısını tekne ve sallar aracılığı ile su üzerinde aştığı sanılıyor. 82 mavi taş ancak güneybatı Galler´deki Prescelly Dağları´ndan çıkmaktadır. Aynı mavi taşlardan yapılan taş baltalar, İngiltere´nin birçok yerinde bulunmuş ve bu taşın kutsal olarak tanımlandığı belirlenmiştir. Mavi taşlı, Stonehenge III´ün batı yanı yarım kalmıştır, bu kadar emekle taşınıp getirilen taşların yapımının neden birden ortada bırakıldığı hala bilinmiyor, belki de daha kapsamlı bir yapı tasarlanmış ama gerçekleştirilememiştir.


Stonehenge´i kim hesapladı? Stonehenge III, tahminen MÖ 1750´lere aittir; mavi taşlar sökülmüş yerlerine Sarsen denen taşlar konmuştur. Ama ardından mavi taşlar yeniden getirilip, sarsenlerin ortasına dairevi biçimde dikilmiştir. Sarsenlerin her biri 50 tondur; bunların taşınması da ayrı bir mucize olabilir. Sarsenler, 40 km. uzaklıktaki Marlborough Downs´dan getirilmiş, ana kayalardan kesilmeleri için çatlaklardan yararlanılmış. Çatlaklara tahta kamalar sokularak ıslatılmış, sonra bu kamalar şişince taşı parçalamışlar. Prof. R.J. Atkinson, böyle tek bir taşın taşınabilmesi için 1500 insanın birkaç hafta çalışması gerektiğini ve bütün iş için 6 yılın gerektiğini belirtiyor. Sarsen "Yabancı" anlamına gelen bir sözcük, Taşların getirilip şekillendirilmesi için bugünkü metodlarla on taş ustasının, 2,5 yıl çalışması gerekiyor, cilalama ve üst eşiklerin yapılması ise çok daha uzun bir zamana bağlı. kaldırılıp dikilmesi konumlarının ayarlanması ciddi bir mühendislik yeteneğini gösterir, bugünkü hesaplara göre bir tek sütünün kaldırılabilmesi için yaklaşık 1000 adama gereksinme olduğu tahmin edilmektedir. Dairenin stabil dengesi, her bir sütünun dengesine bağlıdır ama bir diğer gizem zemindedir. Stonehenge´in yapıldığı alan kuzeybatıya eğimlidir, bir tarafla öteki taraf arasında zeminde 213 cm. fark vardır, zemin böyleyken yapılan ve binlerce yıldır ayakta duran Stonehenge´in ciddi bir mühendislik eseri olduğu anlaşılmaktadır. Tüm bu çalışmalar usta işçiler gerektiriyor, amacını çok iyi bilen usta bir mimarın


yönetiminde çalışan binlerce insan... Kimdi bu insanlar? İlk yapıcıların MÖ 2500-3000´lerde yaşayan "Yeldeğirmeni Kültürü" insanları oldukları sanılıyor; onları Demir Çağı´nın Orta Avrupalı olduğu sanılan "İbrik İnsanları" izlemiş, bu ismi yaptıkları çömlekler yüzünden almışlar ve ölülerin tek tek gömüldükleri ilk mezarları yapmışlar. Stonehenge III´ün ise, sanatkar olarak tanınan "Wessex İnsanları" tarafından yapıldığı sanılıyor. Stonehenge hakkında bilimsel gerçekler Ay Tanrısı´nın Bilimsel Gerçekliği... Teknik özelliklerin yanısıra yapının amacıyla ilgili bir diğer ipucu mistiktir. Stonehenge II, dönemiyle ilgili olarak, yörede bulunan yemek artıkları, çakmaktaşı gibi kalıntılar bize burada dönemsel bir yaşamın olduğunu ve Stonehenge´in kutsal bir yer olarak ziyaret edildiğini de göstermekte. Ama son otuz yılın geçerli inancı, Stonehenge´in bir gözlemevi olduğudur, hatta ilginç bir tanımla prehistorik bir bilgisayardır. 1740´da "İngiliz Drüidlere Verilen Tapınak; Stonehenge" adlı kitabı yazan William Stukeley, yapının doğrudan güneş ışığını gösterdiğini yazmıştı. Daha fantastik bir yaklaşım ise, Stonehenge´in evrenin merkezini gösterdiği şeklindeydi; 1901´de Sir Norman Lockyer, 1963´de Boston Üniversitesi astronomlarından Gerald Hawkins, Stonehenge´in astronomik bulguları gösterdiğini eserlerinde belirttiler. Astronominin en büyük isimlerinden Sir Fred Hoyle, Hawkins´le beraber, hasat


ve festival dönemlerini gösteren bir takvim olduğunu ileri sürdü; ayrıca Stonehenge´in özel yapısıyla Ay´ın hareketleri de izlenebiliyordu. Ay, aylık klasik hareketlerinin dışında, 18-61 yıllık değişken bir periyodda ek bir hareket de yapar, Stonehenge´i yapanlar bunu da biliyorlardı. Altı sıra halindeki 40 delik, Ay´ın tüm hareketlerini göstermektedir. Bu anlamda Stonehenge, okuma yazma bilmeyen insanlara gök hareketlerini açıkça ama simgesel olarak anlatmaktadır. Hawkins, Aubrey denen 56 deliğin aynı zamanda da Ay ve Güneş tutulumlarını da gösterdiğini belirtiyor, burası önemlidir; Hawkins´in iddiasını 1954´de "MÖ 2000´de Tutulmalar" adlı kitabında Van Der Bergh kanıtladı; Diodorus´un sözünü ettiği Ay Tanrısı´nın geldiği 19 yıllık süre işte buydu; Stonehenge eseni üzerindeki kış ayının doğma süresi de 19 yıldı; daha doğrusu 18.6 yıldı. Stonehenge rahipleri, ayı izlemek ve Ay tutulumunu önceden bilmek için bu süreyi kullanmışlardı ama hata yapmamak için bu süreye kesin bağlı kalmadılar; üçlü aralık devresi denen sistemi kullandılar yani 19+19+19, toplam olarak 56´yı (Aubrey Çukurları´da 56 adettir.) ve Hawkins´in hesapları Stonehenge Ay olgusunun 56 yılda bir aynen tekrarlandığını kesin olarak gösteriyor. Sonuç olarak, Diodorus, Stonehenge´in bir astronomi merkezi olduğunu söylerken doğru söylüyordu. Astronomik yaklaşımlar daha çok Stonehenge I´de vardır, sonraki yapımlarda bu yaklaşım daha azdır; Stonehenge III, daha mistik ve simgeseldir. Astronomik sonuç olarak tüm bu yaklaşımlar geçerlidir ve bilim platformunda


destek bulmaktadır fakat yeterli değildir çünkü bir diğer bilimsel kesime göre ise Stonehenge´in çok daha başka amaçları vardır ama bunlar hala bilinmemektedir. Eğer Diodorus´a tam olarak inanırsak, Stonehenge bir gözlemevidir ama sadece Güneş´in ve Ay´ın hareketlerini gözlemek için yapılmış olamaz; çok daha farklı amaçları da olmalıdır; yıldızları gözlemek gibi... Ama ne için? Daha da önemlisi, Stonehenge rahipleri bunları nereden biliyorlardı? Onlara kim öğretmenlik etti? 5000 yıl öncesinde, hangi zeka böyle karmaşık ve simgesel bir yapıyı düşünebildi? Rüzgarlı Salisbury Ovası´nda, Stonehenge´in önünde yere oturup bu garip yapıya bakarken aklımda tek bir düşünce vardı; geçmişimizi bilmiyorduk ve acaba Stonehenge´in dışında daha neleri bilmiyorduk? En kötüsü de neleri yanlış biliyor ve inanıyorduk? Yiğit AKKOCA yigitakkoca-yfa@hotmail.com


KİTAP TANITIMI Madımak Çığlığı / Zeki BÜYÜKTANIR

Ülkemizde nice değerler vardır ki adları çok az duyulmuştur. Duyanlar kıymetini bilir bilmesine, zaten onların derdi ünlü olmak falan da değildir ama yine de hak ettikleri ilgiyi görememeleri ne yazıktır. İşte Zeki BÜYÜKTANIR da onlardan bir tanesidir. Koca bir çınar gibi olan ömrünü edebiyata adamıştır, çınarın kolları biz gençlerin üzerindedir, gölgesi olmasa bunalırız belki de… Hayatımda büyük bir yere sahiptir benim biricik Zeki Amcam. Çok kitap okumamla bilinirim, bazı arkadaşlarım dalga geçerler hatta “sana çeyiz olarak bi sandık dolusu kitap verelim” “seni kitapçıyla evlendirelim” diye :) vb… İşte benim kitaba olan düşkünlüğümün ilk sebeplerinden biridir Zeki Amca. Çocukluğumda hafızama “günde 1 kitap” sloganıyla kazınmıştır o çınar. (hiç başaramadım şimdiye kadar, yani yılda 365 kitap sayısına ulaşamadım onun gibi) Sağolsun, her gittiğimde bana kitap okumamı öğütlemiştir. “Diplomalı cahillerden olma” demiştir hep. Elim boş da çıkmadım hiç onun evinden, her zaman değerli kitaplarından bir kaçını bana verirdi.


Peki kimdi bu Zeki Büyüktanır? Benim için uzun yıllar sadece annemin memlektlisi, ananemin arkadaşı, yazar Zeki Amcaydı. Değerini ancak birkaç sene önce anlayabildim maalesef. Ve değer verdiğim sizler de böyle büyük bir edebiyat emekçisinden bihaber olmayın diye bir kitabını tanıtıyorum bu ay sizlere. İçtiğim bir bardak su gibi… Öylesine saf öylesine duru. Ve renksiz su gibi tarafsız… Öyle büyük bir şatafatı yok fakat su kadar temiz, yaşam için o kadar gerekli, o denli vazgeçilmez… Dili su kadar sade, anlatımı su gibi akıcı. Her nasıl ki suyu içtiğimde “oh be” diyorsam, içime bir dinginlik geliyorsa, bu kitabı okurken de aynı duyguyu yaşadım. Merakla sonunu okumak ama kitabı asla bitirmemek istedim. Hem kendimi olayın en içinde hissettim hem de bana dıştan bakıp görmem gereken gerçekleri gösteren bir bakış açısı kazandırdı. Emeğine sağlık Zeki Amca…

Şeyda KAYA seydakaya-yfa@hotmail.com


Genç-analiz Ekim