Issuu on Google+

on beş günlük e-fanzin sayı: 5 pazar, 12 aralık 2010

http://fanzin-kalemtiras.blogspot.com

on beş günlük e-fanzin sayı: 4 cuma, 12 kasım 2010


Bu sayıda neler var? Eşek……………. .………………..………………...............................................................................................................3 Sevaroza Tanrı Çıplak….……………………………………………………………………………………….…………….……………………..………..……..5 Murat Can Kabagöz Bir Şehrin Hikayesi……………………………………………..………..…………..………………………………………………..……………….6 Hale Akkuş Küçük Kıyamet …………………………………………………………………………………..………………….………………...……………....10 Noxell Sorgu Sual: 6. Öykü ...…………........…………........…………..........…………......……………………………….......………….......12 Efe Karabulat Kar Bayramı…………………………………………………………………………………………………………..…...………….……..…….…...18 Nurşah Sak Faça Şahin..……….…………......………………… ...…….…....…….….....…….….....…….….....…….……….............................21 FCK

Editörden… Merhaba, Yılın son ayında dergimizin 6. sayısına ulaşmaktan mutluyuz. İş, güç, yoğunluk derken zaman zaman en sevdiğimiz şeylere, hatta kendimize vakit ayıramadığı oluyor insanların. Bu sayımızı şöyle on on beş dakikalığına içinde bulunduğunuz ortamdan uzaklaşıp değişik dünyaları ziyaret etmenizi sağlayacak çeşitli öykülerle süsledik. Heyecanlı, bilgilendirici, çeşitli halleri yansıtan yazılarla sizlerin karşısındayız. Yazdıklarımızda kışın yoğunluğu da yer yer hissedilecek elbette. Kimimiz bu havalardan son derece memnunken, kimimiz başka yerlerde düşler ya kendini, gördüğümüz veya hayal ettiğimiz şeyleri anlattık bu sayıda. Bazı yazarlarımız ellerinde olmayan nedenlerden dolayı bu sayıda aramızda değil, ancak ilerleyen sayılarda onları tekrar okuyabileceğimizi de hatırlatalım. Keyifli okumalar dileriz.

Kalemtıraş Ekibi adına Nurşah Kalemtıraş E-Fanzin 15 günlük serbest çevrimiçi yayın http://fanzin-kalemtiras.blogspot.com/ Sayı: 6 12.12.2010 Dergiden Sorumlu Editör: Nurşah Sak Web Sayfasından Sorumlu Editör: Efe Karabulat İletişim: efanzin.kalemtiras@gmail.com

2


EŞEK sevaroza

"Geçmişi olmayan adam" diye bir film vardı. Sinemanın önünden geçerken filmin adını okuduğumda, afişindeki bir şeylerden kaçarak uzaklaşmaya çalışan adamı o kadar kıskanmıştım ki içimin kapkara haset bulutlarıyla kaplandığını hissetmiştim. İnsanın geçmişi yoksa kaçacak ne vardır ki başka hayatta? Bu soruyu önce mırıldanarak, sonra bağıra çağıra sordum kendime. Bir de "Orada olmayan adam" diye bir film vardı, ama onun şimdi anlatacaklarımla bir ilgisi yok. Benim hayatımı film yapacak olsalar veya hayatım bir kitaba ilham olsa adı "Hiçbir şeyi unutmayan kadın" veya daha doğru ifadesiyle "Hiçbir şeyi unutamayan kadın" olurdu. Maalesef ben gerçekten gördüğüm, okuduğum, duyduğum, kısaca yaşadığım hiçbir şeyi unutamuyorum. Dünya üzerindeki en büyük lanetlerden biri bu bence. Hera'nın gazabını üstüme çekecek ne yapmış olabilirim ki? Zeus'un sevgili kızı Athena'yı en güçlü tanrılardan biri yapan bu bilgelik benim hayatımı zindana çeviriyor. Neticede ben basit bir insanım. Tıpkı dünyanın en güzel kadınının aşkını isteyen Paris gibi. Bir de onu kandıran Aphrodite var, ama onun konumuzla bir alakası yok. Bir insanı özlediğimde, onunla ilgili bütün anılar, yuvalarını bozan çocuklara saldıran arılar gibi birden bire üşüşürler aklıma. Sık sık hatırlıyor olmanın çok önemli olmadığı hatıralar, unutmak istediklerim, hiç yaşanmamış olmasını dilediklerim ve daha niceleri. Neden ben de herkes gibi eski günleri hatırlamak için eski fotoğraflara bakmaya ihtiyaç duymuyorum ki. Fotoğrafın çekildiği gün olan garip bir olayı, yanındaki kişiyle konuşurken, aniden hatırlamanın zevkini hiç yaşamadım. Kalın albümlerimizin içine özenle yerleştirilmiş resimlere bakarken annem, "Kızım, kimdi bu? Çıkaramadım bir türlü." diyerek yanıma gelir, muhtemelen babamın akrabalarından birini sorardı. Bir örümceğin ağları gibi karmakarışık olan akrabalık ilişkilerini en ince ayrıntısıyla bilmek isterdi. Annemin, adını bir türlü aklında tutamadığı halamın kocasının küçük kardeşinin aptal burnunu bütün resimlere sokarak görünme çabasından bahsederek canımı sıkmaya şimdi hiç gerek yok. Annem öleli on iki yıl oldu. İleri seviyede kanser olduğunu öğrendiğinde çocuklarının şu hayatta bir yere geldiğini görmeden ölmek istemediğini söyleyip, bana sarılıp ağlamıştı. Ben de hayatta annemin istediği yere geldim. Doktor oldum. Dershane müdürümün gazeteciler röportaja geldiğinde, sayesinde büyük başarılar elde ettiğimi söyleyen riyakâr yüzünü unutabilseydim keşke. Onunla birlikte bir


arkadaş grubuna dâhil olmak için, onlar gibi ödevimi yapmayı unuttuğumu söylediğimde, matematik öğretmenimin beni tahtaya kaldırıp tüm soruları tek tek cevaplatarak bu ihtimali sonsuza kadar ortadan kaldırdığını da unutabilseydim. Bir de sınıfta, sonradan benden hoşlandığı için üzerime geldiğini söylese de pek inanmadığım, "Sendeki kafa bende olsa, ben de yapardım o soruyu!" diyen bir gıcık Dursun vardı, ama ondan bahsetmek için hiçbir sebebim yok. Beni bir tanıyan tanıdığı için, bir de tanımayan zamanında tanıyamadığı için pişman olur her zaman. Tanıyanlar, yanımda yalan söyleyemeyeceklerini çok iyi bildiklerinden, her sözcüklerini ölçüp tartarak, önceki söyledikleriyle çelişmemesine dikkat ederek konuşurlar. Davranışlarına dikkat ederler, çünkü en olmadık vakitte yaptıkları bir yanlış hareketi zihnime istemeden de olsa kazıdığım için elime koz vermek istemezler. Çünkü etrafımdakiler, başkalarının nasıl bir insan olduğunu gelip hep bana sorarlar. Çetelesini tutuyorum ya mübareklerin. Beni tanımayanlar da, tanıyanların tam aksi şekilde davrandıkları için gün gelir, durumu kavrayana kadar elime bol miktarda koz verdikleri için dizlerini döverler. Oturduğumuz bir mekanda, kısa bir süre masadan ayrılmamı kollayarak, bilenler, durumumu bilmeyenlere anlattır. Ben masaya döndüğümde yeni öğrenmişlerin gözlerindeki şaşkın bakışları görmekten nefret ediyorum. Genelde karanlık yerlerde oturmayı tercih ediyorum bu yüzden. Bir de hep önceden gittiğim yerlere gider, daha evvel oturduğum masalara, hatta aynı sandalyeye otururum, ama bunun çevremdeki pişman insanlarla bir bağlantısı yok. Bilmemek insana inanılmaz bir mutluluk veriyor. Cahilliğin tadı hiç bir şeyde yok. Ben çocukken çok meraklıydım, öğrenmek isterdim resimlerine baktığım ansiklopedinin içindeki gerekli gereksiz tüm ayrıntıları. Bir gün arkadaşlarımdan ansiklopedilerde geçmeyen bir kelime duymuştum. Söylemlerindeki heyecana bakılırsa çok önemli bir yeri olmalıydı hayatımızda. Kitaplarda bulamayınca tüm saflığımla babama gidip "Baba, orospu ne demek?" diye sormuştum. Ardından yediğim tokat, bana babamın elinin çok ağır olduğunu hiç unutamamama sebep olmuştu. Öğrenmek ise seçicilik gerektiren bir konuydu belli ki. Bir de ben, kelek çıkanın özelliklerini dün almışım gibi hatırladığımdan, kavun karpuz seçmek konusunda da çok iyiyimdir, ama bunu bilmeseniz de olur, zaten sevmeyenler için bunun bir önemi yok. Eskiden yük kervanlarının önüne hep bir eşek bağlanırmış. Çünkü gittikleri yeri bir daha unutmaz, hatta yola başladıkları yer ve gideceklerini sezdikleri yer arasındaki en kısa mesafeyi bulur, hatırlarında tutarlarmış. Koskoca develerin başında bir eşek, gerçekten ironik. Ayrıca eşekleri boşuna dövmüşler bunca zaman. Neymiş efendim, yolda hiçbir sebep yokken dururlarmış, dövmek kâr etmezmiş onları yerinden kıpırdatabilmek için. Ama eşek, daha önce o yolda bir taşa takılıp düşmüştür veya bir çukura basmıştır. Unutmuyor ki hayvan. Kendini korumak için yürümüyor. Aramızdaki bu benzerlikten dolayı eşeklere hep inanılmaz bir sevgi beslemişimdir. Hatta insanlardan bunaldığım zamanlar ben de bir eşeğim demek istiyorum ama, benim onlar kadar güzel gözlerim yok. ♦


TANRI ÇIPLAK murat can kabagöz “Tanrı kadar acizsin!” Soğuk bir mutfaktasın. Bir morg gibi… Bir morgun mutfağı olsa bu denli olur sanki. Önündeki yemek terk edilmek istemeyen bir âşıkmışçasına duruyor karşında ve sen… Yeni evrenler yaratıyorsun kendine beyaz ışığın altında. Direkt sözler geliyor aklına, evde yalnızken emretmek çok kolay çünkü. Kimse yok etrafında. Sahi… İstediğin bu değil miydi? Yalnız olmak. En üstte, en zor ulaşılan olmak. Hayır, bir şeyler yanlış gibi. En yukarıda değil, en aşağıdasın şimdi. Beyaz ışığın altında o kadar kutsal ve kudretlisin ki… Ne kadar da bezmiştin kendi yüceliğinden. Sonra, “Ol!” dedin ve söndü beyaz ışık. Karanlık var şimdi diğer odalarda olduğu gibi. İlk defa korkuyorsun; kendi farkına varıyorsun. Aldığın bu hazzın lezzeti içine işlemişken nasıl vazgeçebilirsin ki bu bitmek bilmez güçten? Şafak sökmeye başladı birden enkazın üstünden. Ama doğan güneş değildi… Yarattığın evrende vücut bulmuştun. Kimseye görünmüyor; ama herkesi görüyordun. Daima istediğine sonunda sahip oldun. İnsanların içinden geçtin. Kimi korktu senden, yalvardı sana; çünkü tek çıkar yol sendin onun dünyasında. Kimi ise nefret etti senden. Adını ağzına her alışı bir kırbaç gibi indi senin kâbuslarına... “Çünkü onlar kulluğunu sunmuştu sana; ama sen sırt çevirmiştin o insanlara!” Ya diğerleri… Onlar hiç inanmamıştı ki… Bu kadarı fazla! Bu kadarı bir tanrı için bile fazlaydı ne de olsa. Nefret ettin yarattığın güzelliklerden. Ceza vermek istedin, koparmak istedin kullarını bu asil bahçeden. Sonra, daha çok “Ol!” dedin. Bütün insanlığı görmek arzusuyla her seferinde daha da çok yenildin. Bu zavallı yaratıklar senin yarattığın denizde boğulmuyorlardı çünkü. Dalgalar büyüdükçe sen de düşündün. Evet, yine korkuya yenik düşmüştün. Fakat bu kez kendinden değil… Halkından korkmaya başlayan bir imparator gibi yenilmiştin bu kez. Kaşların çatık ve yumruğun havada… “Öl!” dedin bu kez ve ışık söndü tekrar. Sevmediğin o bütün insanlar nasıl da can çekişiyordu şimdi. En güçlü kimdi? Gücünün bir defa daha farkına vardın. Yıkabildiğin kadar kolayca yapabilmenin doruklarındaydın. Ama bir şeyin daha farkındaydın: O kadar yalnızdın ki, çaresizlikten bir evren yarattın. O kadar kibirliydin ki, yüz çevirdi sana kulların. O kadar kördün ki, her şeyi gördüğünü sandın. Ve… O kadar korkaktın ki, bütün yarattıklarını hiç düşünmeden yıktın. ♦

5


bir şehir hikâyesi hale akkuş Her perşembe akşamı yaptığı gibi Rhonde o perşembe akşamı da en sevdiği sahaf olan Josef’in yerine gitti. Josef 70’li yaşlarında, ikinci dünya savaşına tanık olmuş bir Yahudi’ydi. Savaş yıllarında ailesini bir Çek aile korumuş ve savaş sonrasında Prag’da yaşamaya devam edebilmişlerdi. Prag’ın Yahudi Mahallesi olarak bilinen bölgesinde küçük bir kitapevi vardı. Daracık sokakların ruh verdiği bir şehirdir Prag. Josef’in kitapevi de bu dar sokakların birinde, bir apartmanın giriş katındaydı. Rhonde 25 yaşında orta sınıf bir Çek ailesinin en büyük çocuğuydu. Üniversite okumak için kasabasını bırakıp Prag’a gelmiş, ama şehir hayatına alışmakta biraz güçlük çekmişti. Derslerinden fırsat bulduğunda Prag sokaklarında yürüyor, nehir kenarında kitap okuyordu. Perşembe günü dersi olmadığı için Josef’i ziyaret ediyor, yeni gelen kitapları yerleştirmesinde ona yardım ediyor ve geri kalan zamanda da sohbet ediyorlardı. -

Söylesene Rhonde bugün nasıl bir kitap vereyim sana? Bugünkü kitap tercihini sana bırakıyorum Josef, bilirsin zevkine her zaman güvenmişimdir. Sana uzun zamandır vermek istediğim bir kitap var aslında, uzun zamandır tercihi bana bırakmanı bekliyordum Rhon. İlk çekmeceden alabilirsin. “Egeli Dimitra ama önce Arizona”. İlginç bir kitaba benziyor ve çok kısa. Haftaya getiririm Josef, teşekkürler.

Rhonde eve gelir gelmez rahat koltuğuna kendini bırakıp kitabını okumaya başladı. Bir iki sayfa ancak okumuştu ki, sararmış bir kâğıt düştü içinden. Bu bir mektuptu sevgiliye yazılan. Şöyle diyordu: Sensiz geçirdiğim dakikalar artıyor gün be gün; kederlerimle birlikte. Söylemiştim Josef, eğer benle şimdi gelmezsen durum çok daha zorlaşacak. Bak, seni anlamaya çok çalıştım, biliyorsun. Bekledim Josef günlerce benimle gelmeni bekledim. Taşlardan kan fışkırıyordu, her yerde arkadaşlarımın kokusu. Durumun vehametini hiçbir zaman anlamadın! Gözlerimin önünde tek tek kayboldular Josef, ve sonra bir gün hepsi... Artık ağlayamıyordum bile, sadece, sadece sendin beni Prag’da tutan. Ah o şairlere ilham veren şehir benim mezar taşım olacaktı. Aslında düşünüyorum da mezar taşım bile olmayacaktı. Sen benim abarttığımı düşündün ve

6


bana inanmadın! Şimdi görüyorsun yanıyoruz Josef, lütfen gel artık beni daha fazla buhranlarda bırakmadan gel. Elisa, İstanbul Rhonde şaşkınlıkla mektubu yerine koydu. Demek sakin görünen Josef’in belki de en büyük sırrına tanık olmuştu az önce. Ertesi gün erkenden Josef’in yanına gitti. “Josef ben sanırım senin özel bir mektubunu okudum. Bana dün verdiğin o çok sevdiğin kitabın içinden çıktı.” Josef mektubu görünce şaşkınlıkla Rhonde’nın elinden kaptı. “Keşke sana ait olmayan bu mektubu hiç okumasaydın Rhon.” “Üzgünüm, ama okumaktan kendimi alı koyamadım. Bana anlatacağın çok şey olmalı.” “Rhon bak oğlum, benim içim yeni bir hayat kurmak kolay olmadı. Bu hayatı kurarken de geçmişimi bir şekilde unutmalıydım. Yaşadığım acıların tarif edilebilir bir yanı yok. Ama bir yerden sonra hayatına devam etmen gerekiyor anlıyorsun değil mi?” “Josef, biliyorsun ben tarih öğrencisiyim ve tarihi kitaplardan bana anlatıldığı kadarıyla biliyorum, ama kitaplar söylemek istediklerini söylüyorlar. Senden şimdiye kadar yaşadıklarını bana anlatmanı isteyemedim, cesaret edemedim. Ama şimdi istiyorum benim için çok önemli.” “Her şey başladığında zannediyorum senin yaşlarındaydım belki de senden küçük. Senin gibi üniversiteye gidiyordum, felsefe okuyordum. Elisa'yla okulda tanıştık. Dersten çıktığımızda beraberce nehir kenarında yürüyor gelecek planları yapıyorduk. O çok güzel bir kızdı, esmer, siyah beline kadar saçları vardı. İnce bir yüzü, kocaman kahverengi gözleri vardı. Onunla her şeyden konuşabiliyordum. Viltava nehri kenarında uzun yürüyüşlerimiz sırasında tartıştığımız da çok olurdu. O ayrılmak istiyordu, daha güvenli bir şehre benimle birlikte kaçmak ailesini geride bırakmak istiyordu. Bense böyle bir duruma hazır değildim, ailemle ben ilgileniyordum. Onları öylece bırakamazdım. Prag biz Yahudi cemaatinin yaşadığı en güvenli şehirlerden biriydi, bayrağımız bile vardı Rhon. Diğer şehirlerdeki gibi ötekileştirilmemiz uzun süre vuku bulmadı bu topraklarda. Ama sonra Almanya ve Polonya’da olanlar kulağımıza gelmeye başladı, ben inanmak istemiyordum uzun süre inkâr ettim. Ama sonra olaylar buraya da sıçradı. Ve göçler başladı, trenler süzülüyordu gökyüzüne doğru. Herkes Almanlardan korkuyordu. Nerede bir Yahudi görülse şikâyet ediliyordu ve onu alıp götürüyorlardı.

7


Elisa’nın kuzenleri bu olaylardan önce İstanbul’a göç etmişlerdi. Elisa da ailesiyle İstanbul’a göç etti. Göç etmeden bir gece önce onunla ikimizin bildiği gizli bir yerde buluştum. Deli gibi ağlıyordu. Sakinleştirmek için en kısa zamanda yanına geleceğimi söyledim. Ama gerçekte babam çoktan plan yapmıştı. Uzaklarda bir köyde arkadaşının sığınağına gidecektik. Elisa İstanbul’a gitti ve yazmaya başladı, elinde gördüğün o mektup bana ulaşan yegâne mektuptur. Çünkü kısa bir süre sonra bahsettiğim sığınağa gittik. Işık yüzü görmeden geçen aylar başladı benim için. Neler olup bittiğinden bir haber yaşadık günlerce. Ben şanslıydım ve ailem de. Ama yaşadıklarımız inanılmazdı. Biz bütün acıları çekerken dünyanın durmasını istiyordum; ama hiçbir şey olmamış gibi hayat devam ediyor ve güneş tekrar doğuyordu. Savaş bittikten ve bütün kâbus sona erdikten sonra biz Prag’a geri döndük. Ondan bir daha hiç haber alamadım. Acaba Elisa'yla İstanbul’a gitseydim hayatım nasıl olurdu diye düşünmeden edemediğim bir günüm bile yok. Görüyorsun ya oğlum şu anda yaşadığın bu masal şehri zamanında bizim için cehennemden farksızdı. Al bakalım sana bugün bu kitabı veriyorum, dur bakayım içinde mektup falan kalmasın. “Aslında soracağım daha çok soru vardı Josef ama..." derken Josef sözünü kesti. “Rhon, yaşlı bir adamım ben, bak nefesim kesildi, haydi artık beni yalnız bırak…” Rhonde üstelemedi çünkü yaşlı adamın hüznünü hissedebiliyordu, kitabını aldı ve Charles köprüsünün yolunu tuttu. Kitaptan dökülen dizeler eşliğinde köprüde yürüdü: … Bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce Bu şehrin kemikleri kırılıp derileri birer birer yüzülmemiş miydi? Derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim? Ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde Sıcak bir francala gibi Vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına… … vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı seher vakti habersizce girdi gara ekispires

8


yağmurlar içindeydi pirag bir gölün dibinde gümüş kakma bir saatti kapağını açtım içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında saçları saman sarısı kirpikleri mavi yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna habersizce usulcacık çıktı gardan ekispires yağmurlar içindeydi pirag sen yoksun uyuyorsun alaca karanlıkta alt ranzada üst ranza bomboş sen yoksun yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse yitirilmiş akşamlar gibi viltava suyu akıyor köprülerin altından sokaklar bomboş bütün pencerelerde perdeler inik tramvaylar bomboş geçiyor biletçileri vatmanları bile yok kahveler bomboş lokantalar barlar da öyle vitrinler bomboş ne kumaş ne kristal ne et ne şarap ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu ne bir karanfil şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için lejyon erler köprüsünden martılara ekmek atıyor gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp her lokmayı vakitleri yakalamak istiyorum…

9


küçük kıyamet noxell *Not: Okuyacağınız yazı eserin tamamına dair ayrıntılar (spoiler) içerir. Hayatımızda yer alan tüm korkular Kalemtıraş E-Fanzin'in bana ait bu tertemiz sayfasını Taylan Biraderler'den ''Küçük Kıyamet''e ayırdım. Yönetmen kardeşlerin Vavien'den bir önceki filmleri. Büyük tanıtımlarla pazarlanmadı, son derece etkileyiciydi, kendi kitlesini yarattı. Korku/gerilim tarzında ortaya çıkarken aslında büyük ölçüde psikolojik bir dram filmi bu. İnsanı her daim tetikte tutmayı başaran o klostrofobik havası da cabası. Konusu deprem, teması insanların kontrol edemediği veya yabancısı olduğu durumlardan duyduğu korku. Sosyo-ekonomik olarak orta-üst sınıftan olan Bilge'nin (Başak Köklükaya) korkularına eğiliyoruz. Aile, yabancısı olduğu doğal hayatta hiç huzuru bulamıyor. Zaten bir nevi Bilge'nin bilinçaltında olduklarını kabul edersek tatilden(!) tat almamaları da oldukça makul geliyor. Köpek, akrep, sivrisinekler, deniz ve kahvede oturan insanlar… Hepsi bilinçaltının bir köşesinde yer etmiş, fırsatını bulunca ortaya çıkıyorlar. Bu projeyi gerçekleştirebilmek hayli yürek istiyor. 'Deprem' yakın zamanda hayatımızda oldukça fazla yer etmiş bir afet. Daha önceki depremlerden bahsederken muhtemel büyük İstanbul depremini de işliyor. İzlerken en hoşuma giden ayrıntılardan biri de bu 'nazik' konuyu melodrama bulaştırmamaları oldu. Çok acı dolu şeyler yaşandı evet ama çekilen sahneler de bunları sömürmüyor kesinlikle. Film ''saf korku'' üzerine şekillenmiş. Psikolojiye eğilmiş ama didaktik bir tavıra bürünmüyor. Bu açıdan da oldukça cesur ve sağlam bir yönü var. Enkaz sahneleri çok boğucu ama gerçekçiydi. Gereksiz değildi çünkü film, deprem korkusu ve diğer korkular üzerine kurulu. Elbet ölüm sahneleri olacaktı. İstanbul'un yıkılıp viran haline geldiği, her yere karmaşanın hâkim olduğu sahneler hoş değil ama beklenmedik bir şey de değil ne yazık ki. O sahneler için ne kadar para ve çaba harcandı bilemiyorum ama atmosferi yansıtma açısından çok başarılı olmuş. Filmi biri normal sürüm, biri de yönetmenlerin yorumuyla olmak üzere iki kez seyrettim. Yorumlarla izleyince anlam veremediğim veya fark edemediğim bazı ayrıntılara da dikkat kesildim. Mesela yemek sahnelerinde hep aynı yemekleri yiyorlarmış. Biz Bilge'nin bilinçaltını izlediğimiz için onun aklında da hep son akşam yemeğinin (ah Da Vinci…) olması normal tabii. Bir başka ayrıntı küçük kızın yazlıkta karşılaştığı köpek ile depremden biraz önce kâbusla uyandığı ve annesine (Bilge) anlattığı canavarın aynı şey olmasıdır. Kızının anlattığı canavar, Bilge'nin bilinçaltında köpek olarak imgelenmiştir. Yönetmenlerin dediğine göre ''Küçük Kıyamet'' isimli katalog kitabı her iki evrende de bulunan bir simgeymiş. Bilge'nin bilinçaltından uyanıp gerçekliğe dönmesine kitabın da yardımı oluyor zaten.

10


Sonra Bilge'nin bir başka korkusu ve paranoyasıyla da karşılaşıyoruz: bu da kocası Zeki'nin(Cansel Elçin) kendisini aldattığı şüphesi. Önce televizyonda güzel bir kıza bakan zeki sonra gizemli telefon görüşmeleri yapıyor. Bu da, Bilge'nin bilinçaltına kendisini aldattığı şüphesini yerleştiriyor. Beyin, TV’deki kızı alıp yolda otostop çeken bir kıza dönüştürüyor; bilinçaltını, köyde dolanıp duran kocasını (Çünkü ölmüştü çoktan!) o kızla yattığına ikna ediyor. Zeki'nin köy kahvesinde yaşadıkları da ayrı bir komedi. Tabii izlerken gerim gerim geriliyor insan, kahve demeye de bin şahit ister hani, hep aynı yerde dön dur, köylüler garip garip sana baksınlar falan filan… Zeki de bu garipliğe dayanamaz ve buraların neden tenha olduğunu sorar. Çaycı da 'bir geldiler mi bir daha gitmek bilmezler' der. Bu da ölüme bir göndermedir tabii. Çaycının TV’de izledikleri aktörün ta kendisi olması da muzip bir ayrıntı. Bir de ''ev sahibi'' simgesi var ki, ürkütür. Bekçi Ali'nin (İlker Aksum) kahvede "Ev sahibi de seninle görüşmek istiyor" dedikten sonra Zeki'nin ölmesi ve daha sonra taş evde Bilge'ye "Ev sahibini bekletmeyelim abla, hadi... Ben de emir kuluyum" demesi. Sonra Bilge'nin katalog kitabının da yardımıyla gerçekliğe dönebilmesi, bilincini kazanması. Gerçekten ardı ardına harika sahneler bunlar. Zeki, Bilge'den daha önce öldüğü için durumunu daha önce kabul etmiştir, sorun çıkarmadan mezarına yatar. Bütün aile üyelerinin önceden hazırlanmış mezar taşlarını gördükleri o acayip ötesi sahnede film bence gerilimde tavan yapmıştır. Filmin tavan yaptığı bir diğer an da şudur: Bilge ailesinin geri kalanını enkazdan kurtardıktan sonra artık durumu anlamış ve kuzu kuzu mezarına yatmıştır. Ali'nin/Azrail’in üzerine toprak atmasına izin verir. Çünkü artık yaşamının bittiğini anlamış, o bilince ulaşmıştır. Filmde böyle harikulade bir sahneyle sona erer. Ali karakterinin bir repliği var ki burada değinmek istiyorum. Öyle etkileyici: ''Zaten ne ki abi? Bir gök var bir de yer, biz de arada… Korkuyor musun sen? Korkma.'' Kevin Moore'un harika müzikleri sayesinde film hem gerilim hem de dram havasını başarıyla taşıyor. Çekimler, yönetim, senaryo ve oyunculuklar gayet iyi. Başak Köklükaya'nın sesi anne rolü için biraz tiyatral kalsa bile mimik ve davranış bakımından övgüyü hak ediyor. İlker Aksum içinse artık daha ne demeli bilemiyorum, harika oynamış. Çok iyi bir oyunculuk kumaşı ve büyük bir yeteneği var. Cansel Elçin bu süper ikilinin arasında sırıtıyor evet ama pek sempatik olmayan bir karakteri iyi-kötü oynadığı için fena olmadığını düşünüyorum. Binnur Kaya'nın fazla bir rolü yok ama filme gerilim katma açısından başarılı. Taylan Biraderler sonraki filmleri Vavien'de Binnur Kaya'nın hakkını veriyorlar zaten. Ve son bir ayrıntı: Başak Köklükaya'nın canlandırdığı karakterin adı: Bilge. Cansel Elçin'in canlandırdığı karakterin adı: Zeki. Burada iki Türk yönetmenine gönderme olduğunu düşünüyor bazı insanlar. Duyunca bu ayrıntı benim de çok hoşuma gitti ve burada paylaşayım dedim. Gönderme yapılan isimler tahmin edeceğiniz üzere Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz bu arada. ♦

11


sorgu sual efe karabulat 6. Bölüm: -1Ne korkacakmışım? Hiç de korkmam efendi baba. Ben Süleyman gibi hanım evladı mıyım? Bak bu elimde tuttuğum tüfek babasınındır. Babasının tüfeği var, oğlunun taşımaya yüreği yok. Kıyamet yakın dediydi Şeyh efendi. Öyledir ya baba. Bak şu dünyanın haline? Ahlaksızlık, kaypaklık moda oldu. Her gün televizyon izlerken tövbe-i istiğfar etmek etmekten ben utanır oldum. Tövbe ya rabbi! Bak beni bile günaha sokuyorlar. Tövbe etmekten utanılır mıymış hiç? Bunlar utanmıyorlar da baba. Seni korumaya buradayım ben. Ne korkacakmışım? Sen ahaliyi imdada çağırırsın da ahali sana koşa koşa gelmez mi hiç? Tabii, utanıyorum ya söylemeye, keşke ben de rüyamda seni görebilseydim. Bir gün o kadar âlim olur muyum ben de? Allah’ın bir sevgili kulu da ben olur muyum? Âlim dedim de, şu imam efendinin işlerine hiç aklım ermez oldu. Yatırın başı tüfekle beklenir miymiş? Hiç hazret böyle rüyaya girer miymiş? Bunlar hurafeymiş de, şöyleymiş böyleymiş… Hazret girmeyecek de ben mi gireceğim ya rüyalara? Salih Ağa iyi söyledi ama: ‘’Rüya âlemi mana âlemidir. Hz. Yusuf’a Allah tarafından rüya yorumlama yeteneği bahşedilir miydi yoksa?’’ Doğru, billahi doğrudur baba. Ben yine de bu dönen dolabı anlamadım baba. Kim senden ne ister? Şu piknik diye gelen şehirli bozuntularından korkuyorum laf aramızda. Onlardan her kötülük beklenir. Belki senin toprağın üzerinde sümme hâşâ mangal yakıp küllerini dökmeye niyetleri var. Ya da daha beteri? Hafazanallah! Geçenlerde bir tanesi buraya uğrayacak oldu da, bir pis bakış attım ki! Tırıs tırıs gitti inan. Elimde tüfeği görünce kaçıverdi. Kaçacak tabii namussuz! Biz burada öyle kâfire göz açtırır mıyız? Senin ulu ikametgâhına el sürdürür müyüz baba? Evvelallah… Bizden de huzursuz olmuyorsundur değil mi? Burada nasıl otursam bilemedim. Dalgınlıkla bacak bacak üstüne oturur da bacaklarım yamru yumru kalırsa! Aman baba kurbanın olayım. Gerçi anam ‘oğlum hiç senin bacaklarını yamru yumru edecek hazret, kendi karnını açmaya gelen kâfirin bacaklarını kırmaz mı?’ dedi de afalladım. Kırarsın da

12


merhametinden yapmıyorsundur herhalde. Belki biz de sevabından sebeplenelim, cennetin kapısını aralayalım diye bize de fırsat veriyorsundur. Bilmem. O kadarına aklım ermiyor. Ne korkacakmışım be! Süleyman karısının koynunda mışıl mışıl uyusun. Ben bu gece de başını beklerim baba, yüreğin rahat olsun. -2Hasan’ı bulduğumda yatırın başında rahatsız bir uykudaydı. Tüfeğine sarılmıştı. Yüzünü buruşturmuş bir şeyler mırıldanıyordu. Belli ki vicdanı uyuyakaldığı için ona rahat vermiyordu. Kalkınca sevinir şimdi efendi her dalar gibi olduğumda rüyama girdi de beni uyutmadı diye. Onu uyandırdım. Sigara ikram ettim, almadı. Bana kötü kötü baktı üstelik. Bunu neden yaptığını biliyorum. Hep bu Salihler giriyor bu çocukların aklına. Onları bid’atleriyle yoğurup bana düşman ediyorlar. Allah’ın izniyle vazgeçmeyeceğim, hepsine hakiki dini öğreteceğim. Bu zorba leş yiyicilerin kökünü kazıyacağım bu köyden. İş ki o güne kadar sürülmeyeyim. Şu meselede tek umudum bu iki polis. Bugün geleceklerini, bu meseleyi kökünden halledeceklerini söylemişti biri. ‘Bu mesele hassastır. Köyün aklı karışık, bir de siz yanlış bir şey yaparsanız köylünün gözünde bu adamlara prim yaptırırsınız. Sonra dert anlatmak hepten imkânsız olur’ dedim, uyardım. Komiser ‘biz onlara anladıkları dilden konuşuruz’ dedi ama içim yine de pek rahat değil. Allah’ım sen bize yardım et! Dün akşam karar verdim, yardım edeceğim bu adamlara dedim. Evimde oturmuş, yemeğimi yiyorken kapım çalındı. Bizim gençlerden Murat parıl parıl parlayan gözleriyle ‘’içeri geleyim mi hocam?’’ dedi. Bu oğlan hep böyle teklifsizdir. Gözü hep büyük şehirlerde, çok parada, bol eğlencededir. Köye dışarıdan biri gelsin, yanı başında bu oğlanı buluverir hemen. Onların her anlattığını yutarcasına dinler, aklına yazar. Akşam da yıldızların altına uzanıp hayal kurar. Ben bu çocuğu adam edemedim diyordum hep, ta ki dün akşama kadar. Çay verdim eline, köşeye oturttum. ‘’Anlat hele’’ dedim ‘’yine bir hal var sende’’. Geçen sefer böyle geldiğinde uzun uzun dört kadınla evlenmek üzerine sohbet etmek durumunda kalmıştık! Ben bu çocuğun parıldayan gözlerinden korkuyorum.

13


‘’-Hocam bir iş yapacağım amma senin olurun olmadan da girişmek istemedim’’ dedi hafif çekingen. ‘’-Söyle çekinme. Aramızda kalır. Ancak, yapma dersem yapmak yok ona göre. Anlaştık mı?’’ ‘’-Eyvallah hocam. Başka türlü olsa evine kadar gelir de danışır mıydım hiç? Sen âlim adamsın. Ne dersen odur.’’ ‘’-Eh, anlat artık da duyalım şu mühim meseleyi.’’ O akşam Murat anlattı, ben dinledim. Benim için iyi bir ders olmuştu. Bu polisler işlerini biliyormuş. Benim yıllardır sökemediğim bir dili onlar çoktan sökmüşler de meğer konuşuyorlarmış bile. Onlar bilmese de, yarın bir dostları daha olacak. -3Ben çocukken bizim köye sirk gelmişti. Hepsi Çingene, hepsi tuhaf bir sürü adam ve kadındılar. Üç-dört gün kadar kaldılar burada. O günler hayatımın en güzel günleriydi. Hiç yanlarından ayrılmadım. İçlerinde ben yaşlarda sarışın bir kız vardı ve sanki doğduğunda kundağına sarmışlar gibi saksafon çalıyordu. Onlara o kız yüzünden yanaşmadım desem yalan olur. O kızdan da çok şey öğrendim. İlk olarak saksafonun ne olduğunu öğrendim tabii. Peşinden o güne dek adını bile duymadığım bir sürü şarkı geldi. Her gece çadırlarının orada ateş yakar, sofra kurup rakı açar şarkılar söylerlerdi. Bizim köyden de bayağı katılan olurdu bu eğlencelere. Aslında bir sirkten çok orkestraymış bu gelenler. Orkestralıkları doğuştan olduğu için söylemiyorlar sadece. Kızı falan unutmuşum farkında olmadan. Meğer gözüm darbukadaymış, ağzından ateş çıkaran adamdaymış. Ağzından ateş çıkaran adam o kızın babasıydı, beni de pek sevmişti. Bana kızını verirdi herhalde ama benim de onlarla gelmemi isterdi. Giderdim. Annem o kadar ‘’seni kaçırırlar, bacaklarını kaçırıp dilendirirler’’ demeseydi kaçardım bile belki. Onlarla kaçmadım ama o adamdan ağzımdan ateş çıkarmayı öğrendim.

14


‘’Muratçık pek soytarıdır’’ demeleri o günlerde başladı. Köyde soytarı lakabım oldu. Gocunmadım. Ne gocunacakmışım? Ben Hasan gibi enayi miyim de koyun gütmeye heves edeyim? Ben müziğe heves ettim. Aldım taşları birbirine vurdum. Ağaçtan, konserve kutusundan çalgı yaptım kendime. Kesmedi en sonunda allem edip kallem edip kendi darbukama kavuştum. Çingeneler çok durmayıp gittiler. Duracak halleri yoktu ya? Onlar gitti gideli ben her dışarlıklıya sarılır oldum. Her gelende o günlerin lezzetini aradım. Aradım ya bulamadım işte. Artık umudu da kestim, sadece belki bir gün yine gelirler diye bekliyorum artık. Darbukayı da ilerlettim ama ha! Avcumun içi gibi oldu artık. Bana soytarı diyenler her eğlenceye beni çağırır oldular. Paramı da alıyorum, ne acıyacağım? Bugün yine gelseler dikilirim reislerinin karşısına ‘’Bak reis ben de sizin gibi çalıyorum artık. Beni de al yanına’’ derim. Hatta terslenecek gibi olursa ‘’Çıkar adamını da aşık atalım istersen’’ derim. İlla ki çıkaracak, onlara bahane gerek zaten çalıp oynamaya. Ben çalarım onlar oynar. Babam çok şükür izin verdi çalmama da böyle oldum. Kısa yaşadı rahmetli, Allah rahmet eylesin. Ölmezden evvel ‘’cenneti cehennemi bilemedim oğlum, bu dünyamı cennet eyledim’’ dedi. Benim dünyam, cennetim darbuka ise madem çalarım. Canım ister top çeviririm, canım ister ateş püskürürüm. Annem ölürken bir şey dememişti. Az konuşurdu rahmetli, onda da ağzını hayra açmazdı. Bir gün kaçıp gitmeye, büyük şehirde çalmaya hep niyetim vardı. Duyarım, İstanbul’un çingenesi pek bolmuş. Gider karışırım aralarına, illa ki biri de alıp evine koyar beni. Birazcık param olsaydı… Ben bu polis ağayı dinleyince aklım gitti. Ben memlekette polise rüşvet teklif edildiğini duydum ama polisin rüşvet teklif ettiğini hiç duymamıştım. Aslında rüşvet değil iş teklif ediyormuş. Adından bana ne? O para beni buradan uçursun yeter ki. Ben polis ağaya olur dedim ama içim de cız etti. Gittim hocaya danıştım, hoca da olur verdi. Günahı yoktur sevabı vardır dedi. Bir insanı öldürmek tüm dünyayı öldürmekle eşdeğerse şayet, bir can kurtarmak da tüm dünyanın canını kurtarmak gibidir dedi. İçim rahat etti. Sabaha kadar tık tık vurdum döşeğimin kenarına, kıvancımdan uyku tutmadı. Şimdi saat yakındır, neredeyse gelirler.

15


-4Benim adım Mehdi Dede. Haşa, bir mehdiliğim yoktur. Muhterem babacığım zamanında öyle uygun görmüş. Öngörülü adammış rahmetli, kendimi Allah yoluna kaptıracağımı daha doğar doğmaz bilmiş. Çocukluğumu hatırlamıyorum. Gençliğimi ise şöyle böyle hatırlayabilirim ancak, o da iyice bir düşündükten sonra. Gençliğimde çok okudum, çok hocalardan dersler gördüm. İsteğim hep hocalıktı. Gün geldi, kendimi Hızır misali yollarda buldum. Kader… Yeteneğim mi? Tövbe! Biz kimiz ki öyle mucize yaratmaya kabil olalım? Yine de Allah tarafından bazı bilgilere vakıf edildiğimiz doğrudur. Öyle her şeyi de bilemem zaten, geçmiş gün bir köyde bir delikanlının gözlerine uzun uzun bakıp da ‘’sen cennetliksin oğlum’’ dediğim külliyen yalandır! Gaybı bilmek Allah’a mahsustur. Bir gece yüreğime bir ateş düştü, anladım ki erenler dardadır. İmdadı duymak için feryat ettim, yakardım. Allah’ım beni bu çileden kurtar, bu çileyi bitirmemi sağla dedim. Aklımın erdiği günden bugüne tüm günahlarım için tövbeler edip dualar okudum. Yedi gece arka arkaya istihareye yattım. Nihayet isteğime kavuştum. Rüyamda gördüklerim sizin bahsettiklerinize benzer, ancak biraz daha fazlasıdır. Bu köye ta Maraş’tan kalkıp geldim çünkü öğrendim ki Sulişinas Efendi’nin mana âleminde yüzü asılmıştır. Başında bekleyen ahaliden bir çare beklemektedir fakat heyhat! Ahali nur yürekli, ahali iyi niyetli ama Efendi’nin derdine derman olacak çözümü bir türlü bulamamakta. Rüyamda bir kuyunun başında bekleyen insanlar gördüm. Herkes kuyunun dibinde saklanmış olanı aramakta. Ne var ki kuyu çok derin, kuyuya bakmaya gözler yetmez. Kimsenin de aşağı inecek cesareti yok. Mehdi’nin kaderiymiş kuyuya inmek. İnmekte karar kıldım. Kuyunun dibinde bir insan cesedi yatmaktadır. Meğer yürekleri serinleten suyu zehirleyen habis o imiş. Sarıldım, canıma sarılır gibi sarıldım ona ki çekip çıkarabileyim yerimden. Tırnakları abamı yırttı, etime geçti ama direndim. Ahalinin ipiyle kuyudan çıktım. Su temizlendi. Hayır, ben de henüz bilmiyorum bu rüyanın manasını. Yanımdaki oğlan… Adı Şevket’tir. Pek bilgili, pek hürmetlidir yavrucak.

16


-5Köy kahvesinde Mehdi Dede’nin anlattıkları bir anda ortamın havasını değiştirmişti. Murat onu ta köyün girişinde bulup kahveye kadar getirmiş, büyük bir merasimle masasına oturtup kahve ikram etmişti. Mehdi Dede’nin (biraz da yüksek sesle) anlattıkları yavaş yavaş ahalinin ilgisini çekmeye başlamış, hele ki dede kazayla birkaç kişiye ismiyle hitap edince herkes bu gelenin erenlerden olduğuna inanıvermişti. Salih Ağa şimdi sevinsin mi üzülsün mü bilemiyordu. Dediği doğru çıkmış, hakikaten de Sulişinas Efendi başının dertte olduğundan yakınarak sevgili kulların rüyalarına girmekteydi. Bu durumun çok uzaklardan gelen biri tarafından onaylanması onun forsunu arttırırdı. Ancak bir anda gölgede kalmıştı. Bu mesele ortaya çıktığından beri herkesten çok kendi sözü dinlenir olmuştu. Ne muhtarın ne de imamın sözü onunki kadar muteber değildi artık. Yatırın başında gençlere nöbet tutturmak da onun fikriydi. Böylece hem sorunu çözümünü bilinmeyen bir geleceğe kadar uzatmış oluyor ve böylelikle iktidarını elinden bırakmıyordu hem de silah tutan ellere hükmederek gerekirse bu silahları yarın bir gün kendisine karşı çıkacak birine kolayca yöneltebileceğini gösteriyordu. Bunu belki Hasan oğlan anlamazdı ama muhtar kesinlikle anlardı. Şimdi bu adamın bütün sözü söylemesine izin mi verecekti? Dede’nin etrafında oluşmaya başlayan halkaya katılıp yüksek perdeden söze karıştı. Tam olarak karşı çıkmadı ama ‘’biz bu işi kendimiz de hallederiz’’ demeye getirdi. Dede bu lafa karşılık onun önce sağ serçe parmağındaki nasıra çare bulması gerektiğini, belki evde kilimlerinin arasına sakladığı parayla bir doktora görünürse (adamın evine ne ara girip de öğrendin bunu? Neyse şu işi bir halledelim de öğrenirim) kendisi için daha hayırlı olabileceğini söylemişti. Salih Ağa öyle kolay kolay sinecek bir adam değildi. Şeyh Efendi’nin çağırılmasını ve meclis kurulmasını önerdi. Bu öneri hemen kabul gördü. Akşam kahvede toplanılması için sözleşildikten sonra Mehdi Dede yanında öğrencisi ile Murat’ın evine misafir olmaya karar verdi. ‘’Şanslı oğlancık’’ dedi herkes ‘’bereket onun evine yağacak’’. Bu bir bakıma doğruydu da. ♦

17


kar bayramı nurşah sak Kar yağıyor. En sonunda… İster gece olsun ister gündüz, kendimi bildim bileli gökten düşen ilk taneyi gördüğüm an başlar benim bayramım. Bir dönemin bitip yeni birinin başlayacağının müjdecisidir hep. Hatta ilkbahardan daha çok bellidir gelişi, günler önceden haber verir, eski usul misafirliklerdeki gibi. Öyle sessiz sedasız girivermez insanın kanına, sarsıp da ruhun olağan akışını kaçıvermez uzaklara. Kırgınlıkları, eski hastalıklardan kalma yorgunluğu, umutsuzlukları gömer toprağın altına, uykusuzken içilen bir bardak ılık süt gibi gelir direncin en kırılgan olduğu hallerde. Böyle pencere kenarına dikilmiş izliyorum belki ama, birazdan kutlamalara katılacağım ben de. Birazdan. Hele biraz izleyeyim de şu güzelliği. Baksana şu iki parça eşyalı odanın ışığını bile değiştirdi onun ışığı. “Gözlerini kapar kapamaz başka bir yerde buldun mu kendini hiç? Göz açıp kapayana kadar orada bulmak istiyorum kendimi.” Bir kış şarkısı içinde hep gitmek istediğim bir yaz memleketini düşlüyorum. Ama tuhaf olan şey, ne oraya dair sonsuz, şiddetli bir özlem yakıp kavurmakta içimi, ne de bu güzelim manzaradan gözlerimi çevirip gidesim var. Kar yağıyor. Bütün bulutlarımı kızıla ve mora bulayıp, bembeyaz pamuktan toplar serpiyor toprağıma. Kaygılandığım ne varsa, gözlerimi dolu dolu eden eften püften sözlerin, çirkin bakışların üstüne usulca yağıyor. Örtecek hepsini, inanıyorum buna. Hem böyle nazlı, böyle sakin, böyle güzel yağan bir beyazlık hangi kötülüğün üzerini örtmez ki? Etrafı izliyorum pencereden, dudağımda bir ıslık, üstelik kesintisiz bu sefer. Sanki çalmayı çok istediğim yan flütle bir parçayı eksiksiz ve düzgünce çalıyor gibiyim. Böyle bir bayramdır işte karın ilk düşüşü gönlümde. “Sana soruyorum, gerçi yanıt belli, su an burada değilsin ki cevap vermiyorsun soruma. Şu ıslığı kesersen belki duyabilirsin beni.” Ağaçlar, arabaların üstleri, çimenler bembeyaz. Bir akşamüstünün koyuluğunda yeni yanan sokak lambalarının ışıkları altında uçuşan kar taneleri var, gözümün önünde de dönüp duruyorlar aynı zamanda. Burnuma taptaze kahve kokusu geliyor, başımı çevirip nereden geldiğine bakacak oluyorum, sonra oralı olmuyorum. Ne var yani, kahve kokusu işte. Her yerden gelebilir pekala. Belki de canım çekti, ondan öyle hissettim. Hem şu an gözlerimi şu pencerenin ardında gördüğümden ayırmak istemiyorum. Yağışını izleyeceğim karın, belki birazdan bir yürüyüşe çıkar, taze kar kokusunu çekerim ciğerlerime. “Bir baksana, seninle konuşmam gereken önemli bir konu var. Kararını verip vermediğini merak ediyorum. Her iki ihtimalde de acele etmem gerekecek. Ee, bir yanıt bekliyorum hala.”

18


İnsanlar şemsiyesiz yürüyor karın altında, koşuşturarak, bazıları kaçar gibi ilerliyor hatta. Ahmaklığın lüzumu yok yahu, tadını çıkarın şu güzelliğin. Hani dağlarda, ovalarda görülmeye elbette değerdir ama şehirde daha da bir bizden değil midir bu? O aitlik hissini, bir evi, bir düzenin varlığını, arkadaşları, aileyi, yakınlığı, sıcaklığı anımsatır bana. Bulamadıklarımı, belki de çoktan yitirdiğimi fark edemediklerimi. “Kendi kendine konuşmaktan vazgeçemeyeceksin değil mi, yaş gelmiş kırk beşe, sen hala oyun oynayan çocuklar gibi vır vır, dır dır, tövbe tövbe… Haydi gel, bak ilacını almazsan yine saçma sapan laflarını duyacağım o nemrut hastabakıcının.” Eskiden sokakta kalanları düşünürdüm bu kışta, üşüyen insanlar aklıma geldikçe bir zulmet gibi gelirdi bu güzelim doğa olayı. Yine üzülürüm aklıma geldikçe üşüyen insanlar. Ama suç karda değil ki. Aslında daha çok içeride olup karın, hatta yağmurun yağışından şikâyetçi olanlara üzülmek, hatta ne üzülmesi, kızmak lazım. Bunlar her şeye bir kulp bulur, iki gıdım sevinen insanların da sevinçlerini kursağında bırakırlar üstelik. Keşke bunları bu havada sokağa salıp üşüyenler zavallıları içeriye alsalar. Alsalar da o şikâyet sahipleri görse hayatın kaç bucak olduğunu. Elindeyken bilmezsen kıymetini, böyle burnunu sürterler işte adamın. “Öyle elini kolunu bağlayıp durması kolay tabi. Hem gideyim diyorsun, hem de bana bırakıyorsun gitmenin gerisini. Bir şey alacaksan yanına, onu al bari. Ya da en iyisi, hiç çaktırma; öyle bir yere çıkıyormuş gibi hazırlanmış beklersen, anladıkları anda kilitlerler beni buraya.” Gözlerimi dikip bakıyorum gelip geçenlere. Ufacık bir çocuk, boyunun üç dört katı büyüklüğünde ince bir ağacı sallamaya çalışıyor, tepesine karlar düşünce de gülüp duruyor. Sonra yeniden sarılıyor ağaca, bir oyun arkadaşı bulmaktan mutlu. Hemen biraz ötesinde 12– 13 yaşlarında bir kız çocuğu yere diz çökmüş, kardan bir kale yapıyor. Kardan adam değil, kardan kale. Üstelik öyle bir ciddiye alıyor ki elinin altında oluşanı, yüzünde olgun bir insanın tavrı oluşmuş. Hayatı, yaşamayı böyle ciddiye alabilmek zor mu gerçekten? Bu gün yanıtlamaya gücümün yetmeyeceği sorular soruyorum. Neyse, gidip bayram kutlamalarına katılma vakti. “Ben de onu diyorum işte. Ama biraz beklemem gerek. Bir iki dakikaya damlar o meymenetsiz suratlılar. Hiçbir şey olmamış gibi durursam anlamazlar bayrama gideceğimi. Hemen şimdi çıkmamalıyım, hayır. Hayır dedim, dur, bekle. Off, acele et o zaman.”

19


Paltomu alıp, pencereden son bir bakış atıyorum. Kapıya doğru yönelip açıyorum kapıyı. Sessizce kapatıp koridorda telaşsızca ama hızlı adımlarla ilerliyorum. Tam merdivenden aşağıya iniyorum ki, hastabakıcının nemrut sesini duyuyorum arkamdan. -

Hüsnü bey, nereye böyle bakalım? Gelin buraya lütfen!

Koşarsam yakalarlar beni, o kadar gücüm de yok. Bazen sözünü dinlemediğim için pişman olsam da belli etmiyordum ya, bu sefer gerçekten pişman oluyorum. Kös kös geriye dönüp az önce uçar gibi yürüdüğüm koridorda sürünür gibi giriyorum odama. -

Ne vardı? Bir parça dolanayım demiştim.

Hastabakıcı sapsarı dişlerinin ardından sırıtıyor. Karın onca beyazlığından sonra bu sarılık midemi bulandırıyor. İğrenç bir alaycılıkla karşılık veriyor bana. -

Biliyorsunuz, dışarıya çıkmanız yasak. Daha ciğerlerinizdeki hastalık tamamen geçmedi. Gerçi, aklınızdaki de… Ah, pardon. Bu palto da ne? Aa, unuttunuz mu yoksa? Bakın, nasıl da kar yağıyor dışarıda. Çok soğuk, bu kış mevsimi de pek çetin geçiyor bu yıl, havaların da bir düzgün gittiği yok yani. Elbette, dışarıya da çıkamıyorsunuz maalesef. O halde, lütfen içeri girip ilaçlarınızı için, şimdiye kadar çoktan içmiş olmanız gerekirdi bunları.

Bu adamın bana geri zekâlı muamelesi yapmasından nefret ediyorum. Ama ne karşılık verip adamı benzetebilecek gücüm var, ne de surat asabilecek. Hep bu ilaçlar yüzünden. Çaresiz odama girip pencerenin kenarındaki koltuğa oturuyorum. Hastabakıcı her şeyin yolunda olduğunu gördükten sonra kapıyı kapatıp kilitliyor üzerime. Sen de bana öyle üzgün üzgün bakma. Ne yapayım sözünü dinlemediysem? Heyecan işte. Az çok tanıyorsun beni, buraya gelmeden önceki halime de şahitsin, aslında yıllardan beri. İhtiyatsız değilimdir gerçi, tamam, oldu bir kere. Gitme, gitme de iki lafın belini kıralım. Seni dinleyeceğim bu sefer, bak gerçekten. Gözkapaklarım ağırlaşıyor, hep bu ilaçlar… Dışarı çıkacaktım ben. İnsana adam gibi bir bayram kutlaması bile yaptırmıyorlar ki! ♦

20


“FAÇA ŞAHİN” fck Yağmur yağıyordu. Üşüyordum. Belki de Hakan’ın biraz daha ısrar etmesini beklememeliydim. Nedense böyle utangaç bir yanım vardır. En yakın dostlarımın hatta akrabalarımın evlerinde bile birkaç kere çağrılmadan yemek masasına dahi oturamam. Başkalarının yemeklerini, yataklarını hatta havlularını bile kullanmaktan özenle kaçınan titiz insanlara özgü bu davranışın bendeki tek nedeni çekingenliktir. Dürüst olmak gerekirse bu çekingenliğe sürekli ilgi bekleyen liseli genç kızlar gibi nazlı olmamı ve insanların bana olan sevgilerini altını çizerek, abartarak göstermelerine olan düşkünlüğümü de eklemem gerekiyor sanırım. Hakan bu huylarımı bilecek kadar eski bir arkadaşım değildi. “Bu saatte kent merkezine gidecek araç bulamazsın. İstersen bende kal!” derken kullandığı “istersen” sözcüğünün benim gibi insanlar için ne kadar kırıcı olacağını düşünememişti. Bu saatlerde, kentsel alanın dışına kurulu, insanların sadece gecelerini geçirmek için kullandığı bu tip yerleşim birimlerinde beni kente götürecek araç bulamayacağımı adım gibi biliyordum. Ama “istersen” demişti! Yağmur hızlanmaya başladı. Saate baktım, gece yarısını geçmişti. Son elli dakikada tek bir araç geçmemişti yoldan. Bir polis arabası aradı gözlerim. Onlardan yardım isteyebilirdim. Ya da ne bileyim bir ambulans, itfaiye, ekmek arabası, ya da herhangi bir otomobil… Hayatımda ilk kez otostop yapmak korkutucu gelmemişti bana. Soğuğun ve iliklerime kadar işleyen yağmurun etkisinden benim için tek kurtuluş yoluydu. Ama bu saatte beni kim alırdı. Son bir haftadır ilk kez bugün evden çıktığım için sakallarım uzamıştı. Giysilerim de çok düzgün sayılmazdı hani. Bir de üstüne ağzımdaki rakı kokusu… Gülümsedim birden. Rakı kokusunu göremezdi beni kente kadar konuk edecek araç sahibi. Saçlarım da uzamıştı ve ıslandıkça daha da şekilsizleşmişti. Korkutucu görünüyordum. Emindim buna. Bu saatte benim gibi bir adamı, bu ıssız yolda ve gecenin bu saatinde arabasına almak her babayiğidin harcı değildi. Otostop nasıl yapılır diye düşünmeye başladım sonra. Minibüs ya da taksilere, kolumu bedenimle doksan derece açı yapacak şekilde kaldırarak yaptığım, buyurucu ve kendinden emin bir hareket etkili olmazdı sanırım. Genellikle Amerikan filmlerinde gördüğüm, başparmağın havada olduğu hareket de pek haz etmediğim bir siyasi partiyi çağrıştırdığından onu da yapmak istemedim. Biraz da sarhoşluğun etkisiyle özgün bir otostop işareti bulmaya çalıştım. Birkaç kez prova yaptım. Beğenmedim. En iyisi Hakan’a geri dönmekti. Ama ona ne diyecektim. Az önce vakur ve kaprisli haliyle dimdik çıkan adamın şimdi ıslanmış sıçan gibi, ezik-büzük, soğuğa ve geceye yenilmiş haliyle dönüşünü görmek eminim Hakan’ı güldürecekti. Hakan’ın nasıl gülümseyeceğini düşündüm. Acıyan, sevecen, dostça bir gülümseme değildi bu. Yenildikten sonra Timur’un önüne çıkarılan Beyazıt’ı çileden çıkaran bakışlarla dolu bir gülümseme. Kuruntularla dolu ikircikli düşüncelerle boğuşurken çok 21


uzaklarda, şosenin köy yollarına ayrıldığı kavşağın bile daha ötesinde, bulunduğum yöne doğru seyrettiğini düşündüğüm otomobilin farlarıyla irkildim. Nedense korkmaya başladım. Bir yandan da Hakan’ın kapıyı açtığı anda suratının alacağı şekli düşünüyordum. Otostop işareti provalarımı artırdım. Hiç birini beğenmiyordum. Araç gittikçe daha da yaklaşıyordu. Şoseye girdi ve artık far lambaları bulunduğum yeri aydınlatmaya başlamıştı. Üzerime çeki düzen verdim ama hangi hareket? Yok yapamayacağım. Vazgeçtim. Aracın geldiği yöne sırtımı dönerek cep telefonumu kulağıma dayadım. Motor gürültüsü yaklaştıkça korkum da arttı. Otomobil yanımdan hızla geçip gitti. Tam tutuğum nefesimi geri verecekken ani bir fren… Geri geri gelerek tam yanımda durdu. Otomobilin sürücüsüyle göz gözeydim artık. “İyi geceler. Sanırım yolda kaldınız. Eğer kent merkezine gidiyorsanız... Buyurun.” Tek sözcük çıkmadı ağzımdan. Hızlı adımlarla, aracın diğer yönündeki kapısına kadar yürüdüm. “Buyurun” demişti. Kullanım anlamları sözlük anlamlarından farklı da olsa böyle sözcükleri severim. Bey, efendi, buyurun gibi sözcükler benim gibi ezik insanlar tarafından hep sözlük anlamıyla algılanırlar. Aracın kapısını bile açmadan sevmiştim bu adamı. Büyük bir güvenle ön koltuğa kuruldum. Kafamla selamladım yanımdakini, hoş bir tebessümle karşılık verdi. Arabanın modeline, markasına hiç dikkat etmemiştim. İçeriden bakarak anlayabildiğim kadarıyla modifiye edilmiş eski model bir arabaydı. Bu tip arabalara varoş gençlerinin ilgi gösterdiğini biliyordum. “Faça Şahin” diyorlardı. Camlarına siyah film çekilmiş, deri döşemeleri olan, fren ve debriyaj pedallarına basıldığında alt taraftan mor, pembe, mavi ışıklarla arada bir anlamsızca, üçüncü sınıf pavyonlar gibi ışık huzmeleriyle dolan aracın içindeki atmosfer, içerdeki müzik sesiyle daha da boğucu oluyordu. Daha önce duyduğumu anımsadığım arabesk bir ezginin üzerine yazılmış ilginç sözcükleri, ezbere sure okuyan kuran kursu öğrencileri gibi birbirine karıştırarak ve asla tümcenin tamamını algılayamayacağınız bir hızda sıralıyordu radyodaki ses. Kan, ceza, intikam, hatunlar, kopalım gibi sözcükleri ayırt edebildim sadece. Ama fondaki naif ezginin hatırına dinlenebilirdi. Araba hızlanmaya başladı. Şarkıyı söyleyen delikanlının da hızı arttı gibi geldi bana, artık sözcüklerin hiçbirini seçemiyordum. Nedense hiç konuşmamıştık. Soluma döndüm. Yüzüne baktım tebessümü devam ediyordu. Jöleyle didiklediği saçları, özellikle bırakıldığı belli olan kirli sakalı, mevsime uygun olmayan spor giysileri, dövmeli ve kaslı kollarını açıkta bırakan dar badisiyle büyük bir dikkatle yola bakıyordu. En fazla yirmili yaşlarının sonlarındaydı. Daha fazla o yöne bakamadım. Ben de aynı dikkatle yola bakmaya devam ettim. Şarkı sonunda bitti. Yerini daha da kötüsü aldı. Artık fonda arabesk de olsa bildik bir şarkı yoktu. Avazı çıktığı kadar bağıran bir elektrogitar, aynı şarkıcının sanki hep aynı sözcükleri giderek daha da hızlanarak söylediği şarkıdan ilintisiz, kulakları rahatsız edecek kadar kötü sesler çıkarıyordu. Neyse ki kentin ışıkları uzaktan görünmeye başlamıştı. Şose bitti. Çevre yoluna girdik. Bu yolları iyi bilmenin rahatlığıyla geriye yaslandım ve o ana kadar hep iki büklüm oturduğumu fark ettim. Son bir yol ayrımı kalmıştı. Ondan sonra istediğim yere araç bulabilirdim. Araç daha da hızlandı. Şarkı durur mu, o da. Kent yönüne dönen yol ayrımına geldik. Müzik ve arabanın hızlanmasıyla başlayan tedirginliğim, yanımdakinin kollarındaki derin jilet izlerini fark etmemle daha da

22


arttı. Ama neyse ki az ilerden sola dönünce bütün kâbus bitecekti. Büyük kavşağa yaklaştık. Yeniden sırtımı koltuktan çekmiş, yola, müziğe, façalı kollara, debriyaj pedalının çıkardığı renkli ışıklara, gittikçe sevimliliğini kaybedip iğrençleşmeye başlayan tebessüme bakarken aracın birden sağa dönmesiyle dondum kaldım. Cesaretimi topladım. Gözüme kestiremedim ama ben de kolay lokma değildim. Sert bir ifadeyle ona döndüm. Tam konuşacakken araba dar bir köy yoluna girdi ve birden durdu. Yeşil ve yılansı gözlerini gözlerime dikerek sessizliği bozdu. “Sadece bir soru soracağım sana. Ondan sonra da istediğin yere kadar. Hatta evinin önüne kadar götüreceğim. Söz.” Kalbim daha hızla çarpmaya başladı. Düpedüz korkuyordum. Korktuğumu belli etmemeye özen gösterdim. Koltuğa daha yayılarak oturdum ve “Sor” dedim. “ Geçen hafta saat 21.30’da nerdeydin ?” Dün akşam ne yedin diye sorsaydı onu da anımsayamazdım sanırım o anda. “İzmir’deydim” dedim. Ankara’ya yeni geldim ben. Sorun nedir?” “Geçen hafta yeğenim kaçırıldı. Senin tipinde ve seni aldığım yerlerde oturan biriyle tanışmış internette. Daha On beş yaşında kız.” Direksiyona sert bir yumruk attı. Anlattıkları inandırıcı geldi. “Uyuşturucu içirip tecavüz etmiş ve yol kenarına bırakmış ... çocuğu. Senin yeğenin var mı?” “Var “ dedim. Yoktu aslında. “O aradığın kişi ben değilim. Ama anlıyorum seni. Sana yardımcı olmak isterim.” O sırada karanlıkta iki kişi belirdi. Arabaya bindiler. Bunların yaşı daha da büyüktü. “Korkma onlar benim arkadaşlarım. Bu olayı çözmek için İstanbul’dan geldiler. Sağ olsunlar.” “Merhaba kardeş. Yanlış anlamazsan birkaç soru soracağız.” “Sorun tabii buyurun. Yardımcı olmayı cidden istiyorum.” “Uyuşturucu madde kullanıyor musun?” “Hayır! Asla! Kullanmam, kullananı da sevmem. Ben askerdeyken kaç kişiye uyuşturucuyu bıraktırdım bir bilseniz.” Artık korkum üçe katlanmıştı. Bir yandan da kötü niyetli olmadıklarını düşünüyordum. Sonuçta yeğenlerinin başına böyle bir olay gerçekten de gelmiş olabilirdi. “Kusura bakmazsan üstünü ve çantanı arayacağız.” “Başka bir şey için olsa asla izin vermem buna. Ama mesele uyuşturucuysa tabii. Arayın dedim.” Çoraplarımdan, ceplerime, kemerime, çantama kadar her yeri aradılar. Cep telefonumu istediler. Verdim. Numaralara bakıyorlardı yeğenlerinin ki var mı diye. Üzerimden 3–5 milyon para, bozuk çakmağım, 3 dal sigaramdan başka bir şey çıkmadı. Telefonumun şarjı bitti. Telefon rehberime bakamadılar. “Bak iyi bir insana benziyorsun. Bizim de kusurumuza bakma. Başka çaremiz yok o adamı bulmak için.” “Ne kusuru. Keşke yardımcı olabilsem...” “Yalnız bir sorun var. Şimdi telefonunu alacağız. Ya da senle bizimle gel. Kayıtlı mesajları ve rehberini görmemiz lazım” “Sim kartını kendi telefonunuza takın” dedim. “Olmaz!” dedi arkamda oturan, yaşlı olanı. “Telefonun kendi hafızası vardır.” “ Ben bi yere gelemem” dedim. “Çok geç oldu. Evde ailem bekliyor.” “O zaman biz burda sim karta bakalım. Ama makineyi yarın alabilirsin.”

23


“Hay hay . Yarın haberleşiriz o zaman bana telefon numaranızı verin.” Sim kartı kendi makinelerine takıp kontrol ettiler. Aradıklarını bulamadılar. Şarkılar birbiri arakasına devam ediyor. Melodileri eminim farklıydı ama sürekli aynı şeyi dinliyormuşum gibi bir izlenim bırakıyordu bende. Araba hareket etti. Kente giden yola girdi. Söyledikleri gibi evime çok yakın bir yere kadar getirdiler. “Kusura bakma kardeş. Anla halimizi. Gerçekten çok zor.” “Anlıyorum merak etmeyin, yarın görüşmek üzere.” Ertesi gün, daha ertesi gün, üç gün sonra ses çıkmadı. Verdikleri numarayı arıyordum sürekli, ulaşılamıyordu. Başlarına bir iş geldiğini düşündüm. Belki de numarayı yanlış yazmıştım. İnşallah yeğenlerine o kötülüğü yapan adamı yakalamışlardı. Hiçbir haber alamadım. Bir hafta sonra okuduğum bir gazete haberine kadar. “GASP ÇETESİ ÇÖKERTİLDİ. ANKARA’NIN ERYAMAN SEMTİNDE GECE YARISI YOLDA KALAN KİŞİLERİ KENTE GÖTÜRME BAHANESİYLE ARAÇLARINA ALARAK GASP EDEN ÜÇ KİŞİ YAPILAN SORGULAMANIN ARDINDAN TUTUKLANARAK CEZAEVİNE KONDU. ZANLILARIN ÇEŞİTLİ SENARYOLARLA FARKLI KİŞİLERDEN SİLAH BIÇAK VS OLMAKSIZIN HİÇ ZOR KULLANMADAN PARA CEP TELEFONU VE FOTOĞRAF MAKİNESİ GİBİ ŞEYLERİ GASP ETTİKLERİ VE ŞİMDİYE KADAR HAKLARINDA

HİÇ ŞİKÂYETÇİ OLMADIĞI KAYDEDİLDİ. ZANLILAR SON İŞLERİNDE BİR EMNİYET GÖREVLİSİNE DENK GELİNCE YAKAYI ELE VERDİLER.” Yazarın notu: Bu hikâye denemesi için kusurumuz varsa affola. Gelecek hafta “Bir Viski Söyle Bakalım” devam ediyor. ♦

♦http://fanzin-kalemtiras.blogspot.com/♦

24


Kalemtiras 6. sayı