Issuu on Google+

sayı: 1

ekim / kasım www.siyahsanat.net

SiyahSanat Dünya Ve İslam Gazetesi’nin Ücretsiz Sinema Eki

Beşir’le Vals, Şaron ile Ça Ça, Peres ile Tango. Stop! One Minutes! *

ADNAN BALCI

Ş

ubat ayı için çok sıcak sayılacak bir günde gidiyorum sinemaya. Cıvıl cıvıl bir İstiklal Caddesi’ni yukarıdan aşağıya aştıktan sonra. Gülücükler görüyorum, sevimli çocuklar görüyorum. Cici köpekler görüyorum. Boğazımda bir kördüğüm, görülmemiş Vaad Bebek’ten beri güldüğüm. Ateş düştüğü yeri yakar elbet ama, hep aynı yere düşe düşe, yakamaz. Artık düştüğü yer kor olur, önünde kimse duramaz. Hep komik gelmiştir bana “Falanjistler” kelimesi. Tam anlamını internetten öğreneyim dedim. Sıkılmazsanız okuyun. Bakın neler çıktı: 1937’de bir spor kulübü olarak Pierre Cemayel’in oluşturduğu bu grup daha sonra avrupa faşizminin yayılması sırasında Hitler Gençliğinden etkilenen siyasi bir grup haline geldi. sağcı ve mezhepsel (katolik) bir ideolojiye sahip olan falanjistler faşist semboller kullanmaya ve askeri üniformalar giymeye başladılar. orta ve yoksul maruni kitlelerine dayanan faşistler Lübnan savaşı sırasında örgütlü yapıları ve savaşçı özellikleriyle en güçlü bir grup haline geldiler. Daha sonra bütün Hıristiyan grupları etkisi altına alarak Lübnan güçlerini oluşturdular. Bugün Lübnan’da falanjistlerin siyasal bir otoritesi ve kitlesel bir tabanı kalmamıştır. 1990 Taif anlaşması’nın öngördüğü şartlar doğrultusunda Lübnan parlamentosu Müslüman ve Hıristiyanlar arasında yarı-yarıya temsil edilmektedir. cumhurbaşkanı’nın yetkileri azaltılarak başbakan ve parlamento başkanının yetkileri arttırılmıştır. kaynak:renyo hiro

Lübnan’ın eski ve yeni durumu Beşir’le Vals Filmi, animasyon yada çizgi film kategorisine katamıyorum. Zira çok gerçek çizgiler. Gereksiz cinsellik ve filmin sahibine katkıyı teşvik etmemek için, gitmenizi tavsiye etmiyorum. Zaten sinemada dört kişiydik. Yakında vizyondan

kalkacağını sanıyorum. Köpek sahnesi ile başlıyor film. Rüyada 26 tane köpeğin kovaladığı adam, barda arkadaşı Ari (Yönetmen Ari Folman) ile buluşuyor ve hep bu rüyayı gördüğünü anlatıyor. Meğer bu köpekler (bardakiler değil, rüyadakiler) daha önce bir “Müslüman Avı” operasyonunda “Ben insan öldüremem” diye itiraz eden askere komutanının “Bari köpekleri öldür” dediği ve o da 26 köpeği öldürdüğü içinmiş. Bu arada Ari’ye sorar “Sen de oradaydın, unutmadın değil mi?”. Bu soru Ari’yi çok şaşırtır, çünkü Ari bu konuda hiçbir şey hatırlamamaktadır. Ama “Hiçbir şey!” - Kıymetli Üstad Ali Murat Güven’in, Ari Hofman filmi ve cesareti konusundaki fikirlerine katılmakla birlikte, dokuz yüz küsür kişinin katledildiği

ve yalnızca üç yüzünün tanınabilir halde kaldığı bir katliamda (zorla bile olsa) bulunduğunu anlıyoruz yönetmenin. “İyi niyetlileri buysa” diye düşünüyor insan- Neyse, atlar gider Hollanda’ya. Sömürdüğü Filistinli paralarıyla semiren Ari için uçak parası nedir ki? Orada da işini kurmuş (ve tabii çok zengin olmuş) olan arkadaşını bulur . Onun da hiç bir şey hatırlayamadığını görür. Sonra bir sebepten, hatırlamaya başlar. Hatırlar asker olduğunu, bir gece Lübnan’a gittiğini, her tarafa hedef bakmadan ateş ettiğini. (Ki bu sahnelerde, ağaçlara, otlara ateş ettiğini gösteriyor yönetmen sembolik olarak. Değerimizi de buradan anlayın artık.) Menahin Begin ve Ariel Şaron’un tezgahladığı ve Beşir’in öldürülmesi bahanesi ile başlayan katliamda bulundu-

ğunu. (Falanjistlerin lideri Beşir Cemayel, yaptığı hizmet karşılığında İsrail’in silahları ve tanklarının desteğiyle Lübnan Başkanlığına getirildi. Daha sonra FKÖ mensubu olduğu iddia edilen kişiler tarafından öldürüldü.). Ki o Beşir, Lübnan’daki Filistinli sayısını beş yüz binden, elli bine indireceğini açıklamıştı. Şaron neden hastalıktan ölüyor Allah’ım, Begin neden o kadar çok yaşadı? Bu kadar mı kötü sonları. Ya Müntakim, ahretleri bu kadar mı acıklı olacak? Birinci körfez savaşından beri, kardeşlerinin katledilişini, bombalanışını defalarca TV’den naklen izleyen bir nesiliz biz. Omuzlarımızdaki bu yük, büyük. Çok büyük. Bilmem kaç ödül kazanmış(18) bilmem ne kadar ünlü bir İsrail’li yönetmen olan Ari Folman’ın bu çizgi-animasyon filminde anlatılmak istenen “Biz sadece oradaydık. Falanjistler kesti mazlum Müslümanları. Baktık çok ileri gittiler, biz de kızdık onlara” zırvalarını duymuyorum bile. Nasıl inanırım yalana bile bile? Son sahnede çizgi animasyon, kendini gerçek haber görüntülerine, feryada, anaların, nişanlıların, bebelerin feryadına terk ediyor. Kalbimizdeki öfke de, yerini kin ve intikam alevine teslim ediyor. Bir kor, bir volkana dönüşüyor, ve patlıyor, fışkırıyor göz pınarlarından. Çaresizce, ama gururla. Ne gururu? Basbayağı öfkeyle, kinle! Ve biniyorum arabaya, araba dar geliyor. Çıkıyorum yola, yollar dar geliyor. Baktığım her yerde, bir bebek cesedi var hissi. Açıyorum radyoyu, bilmemne-fm. Tüm kanallarda sadece bir şarkı duyuyor kulaklarım. “ N’ola idim, n’ola yidim, Delikanlı ola yidim. Elde mavzer, dağ başında; Zalimleri bulayidim vay. Bulayidim vay.” Allah’ım, mavzerden daha acı veren güç sendedir. Bağışla onu bize. Ve mekeru ve mekerellah, Vallahu hayrun makirin! * 2011 yılında kaybettiğimiz Adnan Balcı ağabeyimize Allah-u Teala’dan Rahmet diliyoruz. Aziz Hatırasına...


Türkiye Üzerine Bir Biyopsi Çalışması

Bir Zamanlar Anadolu’da

Nuri Bilge Ceylan, bir cerrah hassasiyetiyle ülkenin genelinde gördüğü sorunlara ilişkin analizlerine küçük bir parçadan başlıyor; Kırıkkale’nin Keskin ilçesinden. Yönetmen, aldığı dokuyu, bir mikroskop olarak kullandığı kamerayla gözümüzün içine sokarak hal-i pür melalimizi bize gösteriyor. Üstelik bu işlemi cinselliğin sığ sularına girmeden, laf kalabalığına dalmadan, dozu kaçmış mimiklere ve oyunculuklara prim vermeden, popülerliğin çukuruna düşmeden, izleyicinin beklentilerinden ziyade hayallerini/ hikâyesini referans alarak, kısacası riske girerek yapıyor. SÜLEYMAN CERAN

D

aha senaryo aşamasından beri biliyorum ki bu filmimin ticari potansiyeli daha düşük olacak. Uzun, yavaş, gece, karanlık, erkekler dünyası, kadın yok, otopsi, şu bu. Satışlar çok daha zor olacak. Bir yandan da bütün bunlardan, gizli bir zevk aldığım da söylenebilir. Piyasanın hesapçı ve sağlamcı zihniyetine bir meydan okuma isteği...” (Nuri Bilge Ceylan, Kurgu Günlüğü, s.38) İnsanın aynasıdır sinema, en azından öyle olmasını isteriz hep. Sektör haline dönüşen ve son yıllarda da iyiden iyiye endüstriye evrilen bu meşgale şu an aynalık vazifesinin çok uzağında “hülya”larda geziniyor. Bu bağlamda Nuri Bilge Ceylan’ın ve benzer dili tercih eden yönetmenlerin filmleri imdadımıza yetişiyor. Sessizliğin en güzel müzik olduğunun keşfedildiği, “hâl” ve mimik üzerinden giden ve insana ait hikâyeler barındıran şeyler. Üzerini küllediğimiz nice gerçek, bizim ansızın üfleyip yüzleşmemizi bekliyor. Dramatik ve lirik bir senfoni gibidir Bir Zamanlar Anadolu’da. Öyle ki altı aydan fazla süren kurgu çalışmasından sonra üzerindeki tüm ağırlıklarından kurtulmuş ve sadelik denen o efsunlu ve albenili örtüyü üzerine almış bir yapımdır. Senaryosu, çekim ve kurgu dâhil üç ayda biten yapımların aksine uzun bir sindirme döneminden geçen eser, sırtını Anadolu’ya

dayayarak bize bir şeyler anlatmanın çabasına girer. Bu geniş kurgu ve düşün sürecinden dolayıdır ki Ceylan, “nasıl ki bir roman 600 sayfa olabiliyorsa, ben de bilinçli bir şekilde hikâyemi bu kadar uzun tutabilmek istedim. Pişman olduğum, atmak istediğim tek bir kare bile yok.” diyecek özgüveni kendisinde bulur. Kurgu Günlüğü de incelendiğinde görülecektir ki, üzerinde düşünülmemiş tek bir kare bile yoktur. Tüm diyaloglar, bakışlar, hareketler ve renkler sembolik bir karşılıkla yerleştirilmiştir filmin içine. Karanlığı parlak ışıklarıyla delerek ilerleyen araçlar görürüz. Bir Renault, bir Şahin ve bir de jip. Çeşmeye varırlar. Öldürülmüş bir adamın gömüldüğü yerdir aradıkları. Suçu işlemiş olan Yaşar’ın kılavuzluğunda “top gibi bir ağaç”ı bulmak için sabaha kadar yol teperler. Savcı, komiser, jandarma komutanı, doktor ve yardımcılardan oluşan konvoyun dört çeşme boyunca devam eden umutsuzlukla harmanlanmış belirsiz yolculuklarına dâhil olup, beşinci çeşmede güneşle beraber aydınlanma yaşarız. Dedikodularla, yaranma girişimleriyle, güç gösterileriyle, hakaretlerle, acımasızlıkla örülü gündelik hayatımızın yarım gününe tekabül eden zaman dilimidir yansıyan perdeye. Yıllardan beri pek çok Anadolu kentinde ve kasabasında yaşanmış, önemsenmemiş, unutulmuş cinayet hikâyelerinden yalnızca biridir bu film. Nuri Bilge Ceylan, yurtdışında film çekip çekmek istemediğine ilişkin bir soru sorulduğun-

da bu işlere soğuk baktığını belirterek şöyle devam eder: “Çünkü sinemacının malzemesi detaylardır, mimiklerdir. Bir kültürün detaylarını iyi bilmeniz gerekmektedir. İyi bilmediğim yerde film çekmeyi tercih etmem.” Ceylan’ın sinemasının temeli bu cümle ekseninde döner; detaylar ve mimikler.

ANADOLU’NUN KARAKTERLERİ Filmin karakterleri her ne kadar birbirleriyle hesaplaşıp, kavga edip ezmeye, sindirmeye çalışsa da yönetmen her birine ayrı ayrı kıymet verir, hepsinin ruh hallerine inmemizi sağlayacak diyaloglar ve mimiklerle örülü merdivenler yerleştirir sekanslara. İşte filme dâhil olma sıralarına göre karakter izlenimlerimiz: Yaşar (Erol Eraslan): Ölü. Film boyunca dört defa görürüz onu. Dükkânda. Kenan’ın hissettiği yanılsamada. Kazılmış toprakta ve otopsi masasında. Oto tamircisi dükkânın kirli camının bulanıklığıyla başlayan yolculuğumuzun ilk durağı, ortalık netleşince beliren çilingir sofrasıdır. Yaşar’ın dükkânında iki misafiri vardır. Yaşar, bir ses üzerine camdan dışarı bakar. Sonrasında uzunca bir süre ortalıktan kaybolur. O gecenin sonunda öldürüldüğünü, domuz bağıyla acılar çeke çeke, kıvrana kıvrana, diri diri gömüldüğünü öğreniriz. Kirli sakalı, sarkık bıyıkları, ablak suratıyla tipik bir emekçidir Yaşar. Ne için olduğunu tam anlamadığımız bir nedenle Anadolu’da yaşanan sayısız benzer olaylarda olduğu gibi öldürülür

işte. (Filmin sonrasında Erol Eraslan’ı Sütaş reklamında görünce bir an mezardan kalktığını düşünerek şok olduğumu itiraf etmeliyim.) Kenan (Fırat Tanış): Katil. Yorgunluktan, uykusuzluktan, huzursuzluktan, pişmanlıktan ve acıdan gözaltları siyaha durmuş bir adam. Saçı sakalı birbirine karışmış. Hırpalanmış. Sağ elinden ve yüzünden yaralanmış. Suskun. Diri diri gömdükleri “Yaşar’ı neden domuz bağı ile bağladınız?” diye soran savcıya “bagaja sığdırmak için” diye cevap verir Kenan. Olay yeri ekibinin cesedi yer yokluğundan LPG’li bagaja konmak zorunluluğu ortaya çıkınca bağlamadan yerleştirmeleri, Kenan’ın yalanını ortaya çıkarır. Bu kinin, nefretin ve zalimliğin kaynağını hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz. Kenan, hep susar; dışarı fırlamış gözleriyle konuşmaya çalışır. Kritik bir eşik olan Muhtar’ın evinde, çay getiren kızın masumiyeti karşısında çözülür, evin garajında polise daha önce verdiği ifadeyi değiştirir ve sabah cesedin yeri bulunur. Savcıyla yolları burada kesişir; ne de olsa her ikisi de katil sayılır. Ramazan (Burhan Yıldız): Katilin kardeşi. Zanlı. Saf. Tombalak. Kola bağımlısı. Naci (Yılmaz Erdoğan): Komiser. Argoyu seven, astını ezen, “Sabaha kadar biz koşalım, halayı sen çek!” diye, üstünü gıyabında sürekli eleştiren, dedikodu yaparken ve kendi alanında güç abidesi, eşine karşı dik durma ile pes etme arasında gidip gelen görev insanı. Love Story’nin melodisi yüklü telefonunu açınca duyduğu zılgıt, isteyip de yaşayamadığı haya-


SiyahSanat 03 tına sağlam bir gönderme gibidir. Naci, sorguda bir şey çıkartmayı beceremeyen, abartıcı, kendiliğinden çözülen işlerde başarıyı kendine bağlayan standart bir memurdur. Cemal (Muhammet Uzuner): Doktor. Taşrada sıkışıp kalmıştır, belki de geçmişinden kaçmaktadır. Karısından ayrı, durgun, suskun bir insandır. İçinde taşıdığı tarifsiz sıkıntılar filmin pek çok sahnesinde dışarı taşar. Savcı, komiser, şoför iç dünyalarını ona açarken “doktor-hasta” ilişkisinin klasikleşmiş mahremiyetiyle özdeşlenen doktor karakterine sığınırlar. Karakterler içerisindeki en düzgün tip olarak görünen Cemal’in sabah hastaneye girerken hastalarla konuşmaktan kaçmak için telefonla konuşuyormuş gibi yapması kendini beğenmişliğini ele verir sanki. Bir yandan da çaresiz; Komiser Naci’nin, “Gençsin, kaç kurtar kendini” demesine, “Nereye?” karşılığını vermesi, iç acıtıyor. Cesedin otopsisinde fark edilen boğazdaki ve ciğerdeki toprak kalıntılarını görmezden gelmesi, masumiyetini zedeler. Otopsi sonrası yüzüne sıçrayan kanla, çamurlu yolda ilerleyen maktulün karısı ve oğlunu mimiksiz izleyişiyle suça ortak olur sanki. Taşra, en masum gibi görünenlerimizi bile bir şekilde değirmeninde öğütmektedir çünkü. Doktor Cemal, aslında izleyiciye karşılık gelir. Dışarıdan gözlem yapar, yabancı, ayrıksı durur ama ne yaparsa yapsın yaşanan olumsuzluklarda payı vardır. Filmi izleyen bizler de aslında hikayenin bir tarafından mesul sayılırız aslında. İzzet (Murat Kılıç): Polis memuru. Üstleri tarafından ezilen, hep susturulan, daha az bildiğine inanılan memur. Katilin yüzünün yıkanması görevi verildiğinde yalnızca yüzünü yıkamakla kalmayıp, burnunu dahi elleriyle silen arka koltukta sığıntı gibi oturan adam. Manda kaymakları konusunda haklı olsa dahi üstüne itiraz edemeyen sınıf insanı. Arap Ali (Ahmet Mümtaz Taylan): Şoför. Hayatı rekabetle geçen, doyumsuz, aç gözlü, umarsız bir insan. Kavun, elma ve bazlama; bulduğunu götüren, bulamadığının, ulaşamadığının lafını eden kıskanç kişi. Sınıfsal yakınlığı olan Tevfik’le çatışır. Her ikisi için gidilecek yol yahut yemek yenecek köy her şeyden önemlidir, çünkü uzmanlık konuşacaktır. Nusret (Taner Birsel): Savcı. İlçenin kralı. İdrar yollarıyla ilgili problemleri olan, tutanak tuttururken Clark Gable taklidi yapan, ruh hali çeşitli yaralarla yüzüne vurmuş, sırlarla, özentilerle ve örtülmüş günahlarla yaşayan biridir. Muhabbet esnasında başka birinden bahseder gibi anlattığı ölüm olayı ayağına bağ olur. Doktorla girdikleri diyalog sonrası kurduğu cümlelere takılır ve film boyu düşmemek için kendini tutar. En büyük sırrı kabullenmek istemese de karısının intiharına neden olmasıdır. Filmin sonunda suçluluk duygusu ne kadar reddetmeye kalsa da içine işleyecektir. “İnsan, başkasına ceza vermek için intihar eder mi?” diye çaresizce soru soran savcının aldığı yanıt, içine oturacaktır. Birsel, bir röportajında canlandırdığı savcıyı “içe vakumlanmış bir kişilik, ruhu yaralı ve bunu ifade etmekte sorunlu. Hatta içindeki yaraların bir kısmı yüzüne vurmuş gibi” der. Kişiyi kendinden daha güzel kim tanımlayabilir ki. Önder Çavuş (Emre Şen): Jandarma komutanı. Yan rollerin insanı. Olay yerlerine ışık tutmaktan başka bir işi olmayan ve ilçeden ne kadar uzaklaşıldığını kendine dert edinen şahıs. Bir de her türlü ortama hazırlığıyla tanındıkları için elindeki bisküvi ile savcı-doktor diyalogunda yer bulmaya çalışsa da sonuçsuz kalır; çaresiz uzaklaşır. Savcının Karısı: Kocası onu aldatmıştır ve susar. Dünyalar güzelidir. Affettiği izlenimi uyandırsa da içten içe büyüttüğü acısı, çocuğunu doğurduğu gün nihayete erer. İntihar eder. Filmde parça parça diyaloglarla yaşadığı süreç izleyiciye taşınır; kendisi görünmemektedir. Tevfik (Uğur Arslanoğlu): Savcının şoförü. Tek maaşla çift kat daire yaptığı için Arap Ali’nin haset menzilinde. Savcı-Doktor, Komiser-Polis ikilemelerinden sonra gelen tabakaya mensup olan Tevfik’in menzilinde Şoför Arap Ali ile Mübaşir Abidin vardır. Mübaşir, iki üst tabakaya daha fiziksel olarak daha yakın yer almasından ötürü hatasını Tevfik’e yıkabilmektedir. Mesela, ceset torbasını unutan Abidin, savcıdan fırça yiyecekken suçu Tevfik’e atar, adamcağız da güce mesafesinin Abidin’den uzak olmasından dolayı susar. Hep böyle değil midir zaten. Abidin (Şafak Karali): Mübaşir. Seyyar yazıcı. Görev adamı. Saçları geriye doğru taralı, jöleli memur. Her an herkesi en ufak menfaati için satmaya hazır 657. Ceset torbasını unutunca savcıdan azar yememek için suçu şoföre anında atan uyanık. Otopsi sahnesinde kendi iç dünyasıyla ve briyantinli saçlarıyla meşgul olması, izleyenleri rahatsız eder. Şafak Karali, geçtiğimiz aylarda öğrencisi tarafından ayağından vurulunca gündem olmuştu, şimdi iyidir herhalde. Muhtar (Ercan Kesal): İlginç bir karakter. Kesal’ın başarılı performansıyla ortaya çıkan Muhtar tiplemesi bize çok tanıdık. Uyanık, yağcı, hesapçı ama aynı zamanda itaatkâr kamu görevlisi tipi. Köy mezarlığına morg yapma telaşında olan Muhtarın, sürekli kesilen elektrikle ilgilenmemesi öncelik algısını ele veriyor. Filmin üç senaristin-

den birisi. Büyük ihtimalle otopsi sahnelerini, olay yeri anlarını yazan kişi, zira asıl mesleği doktorluk ve Anadolu’nun pek çok yerinde çalışmış bir insan. Kendi biyografisinde bakın ne yazıyor: “198489 yıllarında Ankara - Keskin Devlet Hastanesi, Ankara - Bala ve köylerinde Sağlık Ocağı hekimliği, Sağlık Merkezi Başhekimliği ve Sağlık Grup Başkanlığı yaptı.” Bu alıntıdan sonra filmde neden Keskin ilçesinin seçildiği ortaya çıkar herhalde. Muhtar rolüyle Ercan Kesal, en dikkat çekici rollerden birine imza atar. Muhtar’ın Kızı (Cansu Demirci): Masum. Saf güzel. Filmin aynasıdır; kahramanlarımızın kendilerini ele vermelerini tetikleyen katalizör vazifesi görür. Gülnaz (Nihan Okutucu): Maktulün karısı. Sessiz Anadolu insanı. Kaderini kabullenmiş, yüklendiği derin kederi bir ömür taşıyacak kişi. Hastaneye kocasının cesedi gelince oğlu Âdem’e öyle bir sarılmıştır ki, tırnakları çocuğunun etine geçer adeta. Halinden kimse anlamaz, belki bir parça doktor. Otopsi odasında kocasını o halde gören Gülnaz’dan savcı, cesedi tez teşhis etmesini ister; acılar erkek egemen dünyalar için çok narin kelimelerdir ne de olsa. Kocasının poşet içindeki elbiseleri, eline öylece bırakılır kadının. Acısı, bir elinde; umudu diğer elinde (oğlu Âdem) çıkar gider hastaneden. Âdem: Maktulün oğlu. Otopsi odasına girip babasını anlamsız gözlerle süzen, katilin kafasına hınçla taş atan oğlan. Okulun bahçesine dışarıya atılan topu çocuk refleksiyle geri gönderip annesinin acısının yanına dâhil olan kader kurbanı. Yetim. Cafer (Kubilay Tunçer/QB): Otopsi teknisyeni. Filmde ismi Cafer ama Nuri Bilge Ceylan’ın Kurgu Günlüğü’nde ismi Şakir diye geçiyor. Sonradan ismi değiştirilmiş olabilir. Ruhu içinden çekilip alınmış izlenimi uyandıran bir tip. Önündeki otopsi masasında Yaşar’ın cesedi, dışarıda ise acılı bir kadın varken bile Cafer’in tek derdi, elindeki normal testereden kurtulup kadavraları hızla doğrayabileceği elektrikli testereye sahip olmaktır, o kadar. Tüm dünyası bu kadardır. Cafer’i canlandıran Kubilay Tunçer bir yazardır aynı zamanda, “Olağan Mucizeler” isimli kitabı hâlen kitapçıların raflarında durur. Üstelik de illüzyonisttir. Filmde hiç belli olmuyor değil mi?

sanın aydınlığı, herkesin zırhlarını üzerinde tutmalarına mani olmaz. Florasan, kimseyi aslında aydınlatmamaktadır aslında. Florasanın olduğu odalarda gölge yoktur ama bu yanılsamadan ibaret bir ışık oyunudur o kadar. Gaz Lambası: Karanlığın içinde camın dışında cereyan eden rüzgâra kendilerini bırakıp öylesine içlerine dalan insanları sınırlı alanına şok edici bir şekilde çekerek çarpan, kendiyle, beklentileri ve hayalleriyle yüz yüze getiren şeydir gaz lambası. Muhtarın kızının çayla birlikte taşıdığı lamba herkesi bir an için zırhsız yakalar. Kızın güzel yüzünde herkes başka şeyler görür. Çölde bir vaha gibi, sığınılacak bir liman gibidir gördükleri yüz ama geçicidir. Kenan, öldürdüğü Yaşar’ı, doktor ayrıldığı karısını, savcı öldürdüğü karısını düşünür, hayal eder. Bazıları bu süreçten etkilenmeyecek kadar kendine bile yabancılaşmıştır. Ne olursa olsun gaz lambası o kadar insana yakındır ki, bir vadiyi andıran yüzlerdeki gölgeler, çizikler ve hatıralar birden fark edilir. Güneş: Gün, ağarır. Yorgun düşen insanların zırhlarını taşıyacak güçleri kalmamıştır. Yaşar’ın cesedi bulunur, gerçekler aydınlanmaya başlayacaktır. Savcının hikâyesi netleşir, doktorun geçmiş zaman fotoğrafları görünür, maktulün ailesi ve yakınları sahaya iner. İşlenen cinayetin nedeni ve nasıllığı güneşin de yavaş yavaş yükselmesiyle birlikte aralanmaya başlamaktadır. Önünde sonunda aydınlanma, egemenliğini kuracaktır ne de olsa.

ANADOLU’NUN IŞIKLARI Araba Farı: Filmin en başından devreye giren farlar bizim pek çok sahnede elimiz ayağımız olur. Özel olarak farların güçlendirildiği yapımda, sarı sarı salınan başakların ışıkla birlikte kurduğu fon, nefis fotoğraf kareleri doğurur. Ceylan’ın ışık ve başak arasında kurduğu görsel uyum, filmin ağır ilerlediği ilk bölümü oldukça hareketlendirir. Araba farları ile büyük arazilerin yalnızca bir kısmını görmek durumunda kalırız. Bize gösterilen gerçekle yetiniriz. Farlar, kapalılığa, gizeme karşılık gelen gecede görmemize müsaade edilen dar alanları ifade etmek için kullanılır. Zaten hemen herkesin kendine bile kör olduğu alanları yok mudur? Florasan: Kısa süreli, belirli ve bilinen dönemsel bir aydınlık süreci. Muhtar’ın evinde yemek yerken kullanılan, kimsenin gerçekten birbirinin iç dünyasını görmesine fırsat vermeyen alan. Herkes numara yapmaya, laflar göndermeye devam etmektedir. Varlığı bilinen bir durum olan flora-

BİR ZAMANLAR

ANADOLU’DA

lge Ceylan, Yönetmen: Nuri Bi Mümtaz Erdoğan, Ahmet Oyuncular: Yılmaz Demirci, u ns Ca el, rs , Taner Bi Taylan, Fırat Tanış er, ammet Uzun Ercan Kesal, Muh , Bosna-Hersek, iye rk Tü Yapım: 2010 lojik, Tür: Dram, Psiko a kik da 7 Süre: 15

ANADOLU’NUN ELMALARI Kader. Suç. İlk günahın işlenmesine vesile olan nesne. Tamamen elma ve o esnada var olan düzlemin ilişkisi ile gerçekleşen hareket. Sığ bir derede yuvarlanış. Başlangıç noktası, suya ulaşması ve takılması. Bir an kameraman, elmanın devam edeceği hissi ile kamerayı sola çok hafif kaydırır ama heyhat elmanın kaderi diğerleri gibi orada kalıp çürümesi üzerine kurgulu. Tüm filmin özeti. Bu sekans nasıl çekilmiştir bilemiyoruz, kurgu günlüğünde bir not yok ama yapımı baştan sona anlatan nefis bir sahnedir. Arap Ali, arama çalışmaları esnasında bir elma ağacının dallarına hücum eder ve birini yakalar. Bu esnada bir elma düşer ağaçtan. Yuvarlanır, yuvarlanır, yuvarlanır, yuvarlanır, suya düşer. Derede ilerler ve en sonunda bir yerde takılır, engeli aşar, tam yoluna devam edecekken başka bir engele takılır ve öylece durur. Kaldığı suda yanında çürümüş elmalar vardır, kaderi değişmemiştir. Diğer elmalar gibi o da çürüyecektir.

ANADOLU’NUN BİYOPSİ SONUCU Film, bir cinayetin hikâyesi üzerine kurulu ama sinemanın sonunda dahi işlenen suçun nedenini bir türlü tam olarak öğrenemiyoruz. Hep kırıntılar. “Önemli gördüğümüz şeyi kimse anlatmıyor, küçük şeyler üzerinden ifade ediyoruz kendimizi.” diyerek haklı bir tespitte bulunuyor Nuri Bilge Ceylan. Savcının karısı intihar etmiş, adam üzerine bile alınmıyor, başka şeylerle meşgul. Kenan’ın öldürdüğü adamın cesedi aranıyor ama bu esnada “camız yoğurdu”, “prostat” muhabbeti yapıyor teşkilat, üstelik bu diyaloglarda bile ast üst ilişkisi kuruluyor. Komiser, katilin ağzına ve doktorun vereceği rapora; muhtar, jandarma ve otopsi teknisyeni ise savcının ağzına bakıyor. Bürokrasinin paslı çarkları ülkenin küçüklü büyüklü her yerinde, ite kaka yahut zorla ama ille de bir şekilde işletiliyor. Filmde toprağın içine yaşarken gömülen Yaşar, aslında ülkemize karşılık geliyor. Görmek istemediğimiz sorunları gömüp bambaşka küçük şeylerle günü kurtarıyoruz. Memlekette o kadar çok cerahat var ki çıkarılmayı bekleyen; her şey bırakılmış küsuratlarla uğraşılıyor. Geçen yüz yılın problemli meselelerini yan yana koysak buradan Fizan’a yol olur. Ama yokmuş gibi yapıp kendimizi kandırıyoruz sadece. Nuri Bilge Ceylan, bir cerrah hassasiyetiyle ülkenin genelinde gördüğü sorunlara ilişkin analizlerine küçük bir parçadan başlıyor; Kırıkkale’nin Keskin ilçesinden. Yönetmen, aldığı dokuyu, bir mikroskop olarak kullandığı kamerayla gözümüzün içine sokarak hal-i pür melalimizi bize gösteriyor. Üstelik bu işlemi cinselliğin sığ sularına girmeden, laf kalabalığına dalmadan, dozu kaçmış mimiklere ve oyunculuklara prim vermeden, popülerliğin çukuruna düşmeden, izleyicinin beklentilerinden ziyade hayallerini/hikâyesini referans alarak, kısacası riske girerek yapıyor. Elimize tutuşturduğu sonuç raporuyla durumumuzun vahametini, hastalıklarımızın çapını gösteriyor. Biz de ilerleyen acılarımızın, kayıplarımızın arkasından Doktor Cemal gibi üzerimize sıçrayan kanla birlikte bakmakla yetiniyoruz şimdilik. Bir Zamanlar Anadolu’da sırf bu nedenle tam bir panorama aslında. Ceylan, hepimizin görmek istemeyeceği, ama karşılaşınca reddedemeyeceği gerçek hikâyemizle baş başa bırakıyor bizi. Umran Sayı: 208


SiyahSanat

Dünya Ve İslam Gazetesi’nin Ücretsiz Eki Sayı: 1 - Ekim / Kasım - 2 Aylık Yerel, Süreli İmtiyaz Sahibi EGM Lojistik ve Dış Ticaret Ltd. Şti. / Genel Yayın Yönetmeni Yasin Demir, Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Ömer Deniz / Görsel Yönetmen Hüseyin Kızılay Adres: Darcan Sokak No: 18/1 Mecidiyeköy / İstanbul - Tel: 0212 212 03 06 Faks: 0212 355 77 49 web: www.siyahsanat.net - Mail: siyahsanat@mail.com.tr - İrtibat: 0537 276 62 00 Basım Yeri: Özdemir Matbaacılık ve Cilt Evi Davutpaşa Caddesi Güven Sanayi Sitesi C Blok No:242 Topkapı / İstanbul - Tel: 0212 577 54 92

Vizyondakiler

ARAF 18 yaşındaki Zehra köyünde ailesi ile birlikte yaşamaktadır. Vardiya arkadaşı Olgun ile birlikte bir benzin istasyonunda çalışmaktadırlar. Bu ikiliyi Olgun’un Zehra’ya olan aşkı dışında Tv izleyerek geçirdikleri hayatlarında, orada gördükleri dünyalara olan özentileri ve bu yaşantıların içine girmek için kurdukları hayaller ve çaba birbirine bağlamaktadır. Bir gün benzin istasyonuna gelen 38 yaşındaki Mahur ile Zehra arasında başlayan aşk ile tüm dengeler alt üst olur... Yakın döneminin önemli kadın yönetmenlerinden Yeşim Ustaoğlu’nun yazıp, yönettiği son filmi olan yapımın başrollerini Neslihan Atagül, Barış Hacıhan ve Özcan Deniz paylaşıyor.

a ’ l o g k a m g n Do Hoşgeldiniz

UZUN HİKAYE 1940’lı yıllardan başlayarak 70’li yıllara kadar uzanan öyküsü ile hem hüzünlü, hem neşeli ve coşkulu kimi zamansa heyecanlı ve romantik bir film olan Uzun Hikaye, senarist Yiğit Güralp’in tanımıyla çok ama çok iyi insanların saf ve ölümsüz aşklarını adalet ve doğruluk üzerine inşa etme mücadelelerini anlatıyor. Edebiyat dünyasının tanınmış isimlerinden Mustafa Kutlu’nun aynı adlı eserinin sinemaya uyarlanması olan filmin yönetmenliğini Osman Sınav üstlenirken, Filmin başrolünü Kenan İmirzalıoğlu üstlenirken kadroda kendisine Altan Erkekli, Güven Kıraç, Zafer Algöz, Cihat Tamer, Tuğçe Kazaz, isimleri eşlik ediyor...

ELENA İşinin ehl-i bir hemşire olan Elena, zengin, yaşlı ve evde bakıma muhtaç bir adam olan Vladimir ile evlenir. Her ikisi de farklı aile yapılarından gelen çocuklarıyla ilişkileri bir şekilde sorunlu ve mesafeli insanlardır. Fakat Vladimir bir kalp krizi geçirip, hastaneye kaldırılınca vasiyetini yazdırma kararı alır; ama Elena bu vasiyette yer almaz. Oğlunun dağılmak üzere olan ailesini bir arada tutmaya çalışan Elena, kocası ve ailesi arasında ahlaki bir fedakarlık çıkmazında kalacaktır… Dönüş ve Sürgün filmleri ile hatırı sayılır bir kitle edinen Rus sinemacı Andrey Zvyagintsev’in son filmi, 2011 Cannes Film Festivali’nde kapanış filmi olarak gösterilmişti. Filmin yurt dışı eleştirmen notu ise yüksek...

M. RAUF ŞENOL

H

er şey Güney Kore müttefiki bir Amerikan pilotu olan Yüzbaşı Neal Smith ‘in uçağının düşmesiyle başlar. Kazadan yaralı kurtulan Neal; Dongmakgol isimli, dış dünya ile pekte iletişim içinde olmayan bir köyün halkı tarafından kurtarılır ve tedavi edilir. Fakat Dongmakgol’un tek misafiri Yüzbaşı Neal olmayacaktır. Savaşın üstüne çöken kiri içinde boğulan bir Güney Kore askeri, birliğinden kaçarak ormanın derinliklerine kadar ilerlemiş ve kafasına tüfeğini dayamıştır. Onun kendini öldürmesini, birliğinden ayrı düşmüş ve savaşla arası hiçte iyi olmayan başka bir asker, bir sıhhiyeci engeller. Kader birliği yapan bu iki Güney Koreli asker birlikte yola koyulurlar, ancak kaybolmuşlardır. Birlikleri pusuya düşürülerek ağır kayıplar verdikten sonra; canlarını kurtarmak için dağlara çıkan üç Kuzey Kore askeri de, araziye yabancı olmalarının etkisiyle kaybolmuşlardır. Kaybolmuş bu üç ordunun neferleri Dogmankgol’da karşı karşıya gelir ve traji-komik olaylar başlar. Artık üç taraf da, bir süre de olsa Dongmakgol'da beraber yaşamayı öğrenmek zorunda kalacaklardır. Güney Koreli yönetmen Kwang-Hyun Park’ın ilk filmi olan Welcome To Dongmakgol, bir ilk filme göre oldukça başarılı ve bir o kadar da etkili bir yapım. Köyün muhteşem güzelliği, kurgunun samimiyeti ve oyuncuların doğallığı daha ilk dakikada sizi içine çekiveriyor. En bastaki gerçekçi savaş sahnelerinden sonra, bu karşılaşmanın ardından oldukça sıcak, samimi, olağanüstü bir görselliğe sahip film seyretmeye başlıyoruz. Sıklıkla gösterilen ve seyrine doyum olmayan o enfes manzaralar, o capcanlı renkler, zaman zaman kullanılan masalsı görsel anlatımlardan sonra insanın dört bir yanını Dongmakgol’da yaşama arzusu kaplıyor. Televizyon yok, elektrik yok, bilgisayarıydı internetiydi de yok. Ama bunların yanında bunalım da yok, stres de yok. Savaş nedir bilmeyen, tüfeğe sopa, miğferlere kabuk, el bombasına patates diyecek kadar saf köylülerin yaşadığı bir köy Dongmakgol.

Filmin kurgusundan da bahsetmek lazım: Köylülerin saflıkları ile askerlerin düşmanlıkları, nefretleri arasındaki tezatlıklar sonucu meydana gelen olaylar bol bol güldürüyor bizi. Köylülerin saflığı temizliği o kadar büyüleyici ki, keşif uçağı düşüp köyde mahsur kalan Amerikan askeri Smith bile oradan ayrılıp, “Özgürlükler Ülkesi” Amerika’ya dönmek istemiyor. Savaşan taraflarını temsil eden karakterlerinin, ortak bir paydada buluşmak zorunda kalmaları, pek çok filmde işlenmiş bir konu. Bu filmi diğerlerinde ayıran, tarafların birbirlerine olan nefretlerinin aşama aşama dostluğa ve kader birliğine dönüşmesini anlatan sürecin, silah doğrultma, yumruklaşma, küfürleşme, birbirini konuşarak suçlama, zoraki yardımlaşma, merak, anlamaya çalışma, özeleştiri ve dostluk, nihayetinde omuz omuza savaşma gibi doğal bir sıra izliyor olması. Yönetmen bu son derece zor ve karmaşık insani kronolojiyi sağlarken, hakkıyla altından kalkmayı başarıyor.

A HOŞGELDİNİZ

DONGMAKGOL’

g-Hyun Park Yönetmen: Kwan yun Shin, ong Jeong, Ha-k Oyuncular: Jae-ye eong Seo, ky eJa , Ha-ryong Lim Hye-jeong Kang, Steve Taschler a, Savaş Yıl: 2005 Tür: Komedi, Dram Ülke: Güney Kore Süre: 133 dakika

Kore sinemasının usta aktörleri Ha-kyun Shin ve Jae-yeong Jeong, Kuzey-Güney çekişmesini başarıyla canlandırıyorlar. Köyün delisi Yeo-il’in sevimliliğine, öğretmen Kim’in saf bilgeliğine, küçük Dong-goo’nun zekâsına, köylülerin sıcak ve komik konuşmalarına kapılıp gitmemek elde değil. Buraya kadar anlatılanlardan ya da internette yapılan yorumlardan, salt “savaş karşıtı” bir film olduğu izlenimine kapıldıysanız yanıldığınızı peşinen söyleyeyim: İlk yarısı tam bir cümbüş, ikinci yarısı ise aksiyon ve duygu yüklü bir kahramanlık öyküsü olan film, özünde savaşın her şeye rağmen insani duyguları köreltmeyi başaramadığını, sağlam temeller üzerine kurulmuş birlikteliklerin her türlü zorluğu göze alabileceğini anlatan; var olmak kalmak için ötekini öldüren insanlardan, var etmek için kendini feda etmeye tekâmül eden insanların öyküsünü anlatan bir başyapıt...

Tarihi Arka Plan 1945 Mayısında Amerika ile Sovyet Rusya arasında yapılan bir anlaşmaya göre, savaş bittikten sonra Kore, Birleşik Amerika, Sovyet Rusya, İngiltere ve Çin'in ortak vesayeti altına konacaktı. 1945 Temmuzundaki Potsdam Konferansı'nda, askeri harekât bakımından Kore toprakları 38. enlem çizgisi ile ikiye ayrıldı ve bu çizginin kuzeyi Sovyet, güneyi de Amerikan askeri harekât sahası olarak kabul edildi. Böylece Kore, savaşın sonunda, kuzeyi Sovyet, güneyi Amerikan işgali altında olmak üzere fiilen ikiye bölünmüş oluyordu. Amerika, 10 Mayıs 1948'de Güney Kore'de seçimler düzenledi ve bunun neticesinde de Syngman Rhee'nin başkanlığında Güney Kore Cumhuriyeti kuruldu. Sovyetler de Kuzey Kore'de 1948 Ağustosunda kendilerine göre bir seçim düzenlediler ve onlar da kuzeyde, 9 Eylül 1948'de Kore Halk Cumhuriyeti'ni kurdular. Amerika ve Sovyetler arasındaki bildik çekişmeler Kuzey Kore Kuvvetlerinin, 25 Haziran 1950 sabahından itibaren Güney Kore'ye karşı saldırıya geçmesiyle sonuçlandı. Türkiye, NATO'ya girebilmek için Birleşmiş Milletler Kuvveti'ne tek tugaylık bir kuvvetle katılmıştır.


sayı: 2

aralık / ocak

www.siyahsanat.net

SiyahSanat Dünya ve İslam Gazetesi’nin Ücretsiz Sinema Eki

“Ateşli sözlerimle kandırıp Yanlış yolun karanlığından Düşmüş ruhunu kurtardığım zaman, Derin bir azap duyarak Seni saran ayıbı Pişmanlık içinde lanetledin. Unutkan vicdanını anılarınla cezalandırmak için, Benden önce olanları Tek tek bana anlatırken Birden bire yüzünü ellerinle kapadın; Ruhundaki isyan sonunda Utançla, dehşetle sarsılarak Gözyaşlarına boğuldun vb. vb. vb..." N. A. Nekrasov’un bir şiirinden

Yeraltından notlar SEYİDHAN KARA

İ

nsanlık tarihi boyunca araştırılmaya ve anlaşılmaya çalışılmış küçük ama karmakarışık bir organizma... Düşünen, etkileyen, etkilenen, yaşayan ve sürekli değişen bir varlık. Evet, insandan bahsediyorum. Ali Şeriati İnsan kitabında; çamurdan yaratılmış ve Allah’ın ruhundan üflediği varlık olan insanın bu özelliğiyle düalist bir varlık olduğunu söyler. Düalist, yani iki yönlü. Allah’ın halifesi olan insan iki yöne meyledecektir. Ya çamura, balçığa meyledip kötü işler yapacaktır, ya da Allah’ın kendi ruhundan üflediğine yönelip güzel işler yapacaktır. Görülüyor ki, insanlık tarihinin öznesi de nesnesi de olan insanın genel özeti aslında Şeriati’nin bahsettiği bu iyiye ve kötüye meyletme durumudur. Hayata geçirse de, geçirmese de insan her türlü iyi ve kötü eylemleri hayal edebilir ve tasarlayabilir. İç âlem, ruh dünyası, bilinçaltı, mağara ya da yeraltı... Herkesin kaçıp saklandığı, zaman zaman başını çıkarıp hayata karıştığı sonra geri dönüp gizlendiği bir yeraltı var mıdır? Herkes kendi yeraltının farkında mıdır? İşte bu farkındalığı ve birçok soruyu kendinize soracağınız bir film Yeraltı. Filmlerini izleyenlere filmin sonunda derin bir boşluk hissi, sonu gelmeyen bunalımlı saatler ve belki de “bu hayat boş en iyisi hiç olmak” gibi hisler hediye eden, başı dumanlı sinema yönetmeni Zeki Demirkubuz’ un insanı anlatan “karanlık ruhlu” filmlerinden biri de Dostoyevski uyarlaması olan Yeraltı. Bundan önce C Blok (1994), Masumiyet (1997), Üçüncü Sayfa (1999), İtiraf (2001), Yazgı (2001), Bekleme Odası (2003), Kader (2006) ve Kıskanmak (2009) filmlerinde hep insanı anlatan farklı konularla çıktı izleyicinin karşısına fakat birbirine benzer duygularla sinemadan gönderdi onları.

Bir damla da olsa mürekkep yalamış adamların arasındaki husumet, kan davasından bile daha korkunçtur.... Yeraltı; izlerken özdeşlik kuramayacağınız belki de nefret edeceğiniz bir anti kahramanın hikâyesi olduğunu düşündürüyor fakat ilerledikçe görülüyor ki; film aslında herkesin tanıyabileceği genel bir insan tipini anlatıyor. Asosyalliğin dibinde yaşayan anormal Muharrem, aslında kendini sosyal zanneden birçok insanın ortak yüzüdür. İçinde beslediği kin, dışlanmışlık, haykırmak isteyip de sustukları ve saçma sapan bütün davranışlarıyla... Hiç bir şey yapamayıp sadece küfür edebilen, zayıfa gücü yeten, güçlüden kaçan ortalığı karıştıran biraz pısırık bir adamın hikâyesi. Daha doğrusu işte bu egolarıyla ve davranışlarıyla kendi yeraltlarında yaşayanların hikâyesi...

Kitap uyarlamaları genelde okuyucuda hayal kırıklığı oluşturur. Çünkü yazı dünyasının uçsuz bucaksız anlatımı ve okuyucunun hayal dünyasında şekillenişi, görsel olarak perdeye aktarıldığında ciddi bir sınırlamaya uğrar ve hayal edilenle görülen arasındaki kaçınılmaz farklar açığa çıkar. Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar eserinin uyarlaması olarak yola çıkan film, işlendikçe referansı Yeraltından Notlar kitabından sadece esinlenilmiş duygusunu veriyor. Dolayısıyla sağda solda duyduğumuz özgün uyarlama gibi tabirlerle değerlendiriliyor. Uyarlama da olsa esinlenme de olsa karakter tahliliyle başarılı bir film olmuş. Çünkü küçük göreceğiniz basit bir insanın

bile iç dünyasının ne kadar karışık olduğunu ve aklından ne kadar çok şeyin geçebileceğini filmde izleyiciye yakından hissettirmek elbette ki kolay bir iş olmamalı. Tabi bu ne kadar yönetmen başarısı olsa da Muharrem karakterini canlandıran Engin Günaydın’ın da başarısıdır. Bir Demet Tiyatro’nun Zabıta İrfan’ıyla tanıdığımız Avrupa yakasının Buhran Beyi Engin Günaydın oyunculuğunu sadece komedi alanında ve dizilerde değil aynı zamanda dram ve duygusal ağırlıklı alanlarda da kullanıyor. Bu arada Günaydın’ın İlk sinema deneyimi, yine bir Demirkubuz filmi olan Yazgı ve film bundan 10 yıl önce çekilmişti. Hollywood Sineması’nın klişelerine alışmış izleyicimiz için gerçekten zor gelecek bir tarafı var bu filmin. Yeni dönem Türk sinemasını takip edenler, sinemaya sadece karanlık bir odada perdedeki ile özdeşlik kurarak aşk, macera, cinsellik ve kahramanlık gibi hikâyelere konuk olmak diye bakmayanlar tercih edecektir Yeraltı’nı. Film Zeki Demirkubuz’ un bundan önce yaptığı filmlere göre sinemasını daha ileriye taşıdığının bir kanıtıdır. Fakat keşke bu anlatım gücünü daha iyi konularda ve daha güzel amaçlar için kullansa demekten kendimi alamıyorum. Ülkemizde ve dünya genelinde insana ve acılarına dair yaşanan bunca konu varken bu kadar emeğin ve sinematik başarının Muharrem gibi bir karakteri anlatması elde var sıfıra geliyor. Suç ve Ceza, Yeraltından Notlar gibi referanslar sinema için çok önemli çıkış noktalarıdır bunu bir kenara koyalım. Fakat bu ilhamla keşke daha bizden ve bizim toplumumuzun dertlerinden bahseden bir iş çıkarılsaydı diye düşünüyorum. Bu tabi ki sonuçta sanatın kullanımı noktasında sanatçının saygı duyacağımız tercih hakkıdır. Bugün eleştirilen; kendi toplumuna yabancı Yeşilçam Sineması yerini kendi insanına yabancı yeni Türk Sinemasına bırakmasın tek hatırlatmak istediğim budur.


02 SiyahSanat “Titanik”, “Yaratıklar (Aliens)”, “Terminator” filmlerinin yönetmeni James Cameron, sinema tarihinde çığır açacak bir yapıt olarak gösterilen ve “yüzyılın filmi” olarak tanımlanan filmi Avatar’a, 1994’te başladı. Ancak o zamanki teknik yetersizlikler yüzünden filmin çekimini 21’inci yüzyıla erteledi. “Titanik (1997)”den bu yana çektiği ilk sinema filmi olması sebebiyle de tüm dünyada merakla beklenen bir yapımdı. 400 milyon dolarlık yapımı ile gelmiş geçmiş en yüksek bütçeli film olarak ve üç boyutlu (3D) sinema tekniklerinde kullandığı son teknolojisi ile uzun seneler hafızalarda yer alacağı kesin.

RAUF ŞENOL

P

andora gezegeninde az rastlanan ancak çok değerli olan bir elementten bol miktarda bulunmaktadır. Ancak bu madde Pandora gezegeni sakinleri olan Na’vilerin ‘’Kutsal Hayat Ağaçlarının’’ bulunduğu yerin altında bulunmaktadır. Dünyayı yok eden, yeryüzünü yaşanmaz hale getiren, suyu, yaşamı, doğayı, yeşilliği yok eden, birbiriyle savaşan insanoğlu, değeri ‘’milyar dolarlarla’’ hesaplanan bu maddeyi ele geçirme planları yapmaktadır. Askeri bir şirket uzaktaki bu gezegeni ve barındırdığı kaynakları incelemek üzere Avatar adlı bir program oluşturmuştur. Bu programa göre insan bilinçleri, Avatar isimli uzaktan kontrol edilebilen ve insanlar için öldürücü etkisi olan Pandora’nın atmosfer koşullarında yaşamlarını sürdürebilmeyi sağlayan biyolojik bedenlere bağlanır. Bu Avatarlar insan DNA’sı ile Pandora’nın yerel halkı Na’vilerin genlerinin birleştirilmesiyle oluşur. Böylece insanlar Na’vi bedenine geçiş yapabilmekte, onlar gibi görünüp onların tüm yeteneklerini kullanabilmektedir. Yarı-felçli bir savaş gazisi olan Jake Sully (Sam Worthington), kendilerine özgü dilleri ve kültürü, barış ve doğa ile örtülü bir dünya olan Pandora gezegeninde yaşayan “Na’vi” halkının arasına gönderilmek üzere -felçli bacaklarının iyileştirilmesi karşılığında- gönüllü olmuştur. Botanist Dr. Grace Augustine (Sigourney Weaver) öncülüğünü yaptığı bilim heyeti ile bedenlerinin Avatarı vücut bulacak ve böylece Jake’e de felç olmuş bedenini Na’vi formunda kullanma şansı verilmiş olacaktır. Bilim heyetinin öncülüğünü yapan Botanist Dr. Grace Augustine, kendi bilimsel çalışmaları doğrultusunda Jake Sully’i kullanmak isterken; gezegendeki askeri gücün komutanı Albay Miles Quaritch (Stephen Lang) ve projeden sorumlu Başkan Parker Selfridge (Giovanni Ribisi) ise her ne pahasına olursa olsun Pandora’daki değerli madeni ele geçirebilmek için Na’vi halkının arasına sızmakla görevlendirir.

‘Seçilmiş kişi’ Yönetmen James Cameron sömürgeleştirilmek istenen gezegenin adını “tanrıların armağanı” anlamına gelen Pandora koymuş. Aynı zamanda Yunan mitolojisinde yaratılan ilk kadının da ismidir. Filme adını veren genetik deney programı Avatar ise Hint mitolojisine göre tanrıların yeryüzüne indiklerinde büründükleri şekillerdir. Bu gezegende yaşayan Na’vi ırkı, yaşadıkları gezegenle hem fiziki olarak hem de ruhani bir bütünleşme içindedirler. Gezegen bu ırkla beraber yaşar, beraber mutlu olur, beraber ağlar. Doğal olandan her türlü kopuşu reddeden ve ‘’Eywa (Yaratan)’’ın tüm yarattıkları ile akrabalığı anlayışına dayanan bir inanç sistemine sahiptirler. Burada bir anti parantez açıp filmdeki ilginç bir bölümü aktarmalıyım. Doğayla bu barışıklıkları sebebiyle Na’vi ırkının vejetaryen olduğunu düşünebilirsiniz ama değiller, ihtiyaç olduğunda avlanıyorlar ve hayvanları “Eywa ’’ın adını anarak ve ona şükranlarını sunarak öldürüyorlar ve onlarla besleniyorlar. Filmde Hıristiyanlık ve onun temsil ettiği inanç sistemiyle bağdaşmayan ancak öteki-diğer dinlerden öykünülmüş pek çok ritüel gözünüze çarpacaktır. Filmdeki “Gördüğü her şeyi, bir parça örnek alarak anlayabileceğini’’ zanneden bilim adamı (kadını) Dr. Grace Augustine’in ‘’misyonerler’’i

olması bir klişe... Filmdeki seçilmiş kişi ve Prentemsil ettiği fikrindeyim. Dikkatinizi çekerim, ses arasındaki aşk hikâyesi tam da klasik bir “günü doktorun samimiyeti film boyunca sorgulanmıyor, kurtaran kızı kapar” klişesi... Hele bir yer var ki, aksine her fırsatta samimi olduğunun altı çiziliyor. seçilmiş kişi “Jake Sully“nin kızıl ejderle (toruk Fakat bu egemen güçlerin bilimsel kılıf altında ya makto) göründüğü ve Na’vileri mest ettiği sahne da hümanizma adına dahi olsa hedeflerine ulaşklişenin âlâsı... Nitekim filmi eleştirenler, az önce mak için misyonerleri kullanmasına mani olmuyor; saydığım klişelerden dolayı, filmin ırkçı bir söyletam tersine onların samimiyeti, deyim yerindeyse me sahip olduğunu söylemektedirler. Ben bu nokekmeklerine yağ sürüyor. Nitekim operasyonun tada biraz farklı bir yaklaşım sergileyeceğim. başı “Parker Selfridge” önce barışçıl(!) yolları deÖncelikle Yönetmen James Cameron’un filneyerek Na’vileri doktor marifetiyle ikna etmeye mografisine ve filmlerdeki yaklaşımına bir bakçalışıyor ama vahşiler(!) buna yanaşmadığından malıyız, kalbinde olanı bilemeyeceğimize göre, güç kullanmak için meşru(!) zemini kendince sağfilmi ve yönetmenin yaklaşımını anlamak için elilamış oluyor. Nitekim Albay Miles Quaritch, opemizdeki en iyi veriler bunlar olacaktır. Bana göre, rasyon öncesi brifingde Na’vileri terörist olarak Cameron’un çektiği filmlerde bir sistem ve şirket yaftalayıveriyor. Ona göre artık her şey mubahtır, antipatisi vardır zaten. Terminatör’de ve özellikle teröre terörle cevap verilecektir.(Bir yerlerden Terminatör 2’de, Skynet denen insanlığın baş betanıdık geldi değil mi!) Sonuçta; ister doktorun lasına karşı mücadele eden bir kadın ve onun oğlu barışçıl yollarıyla ister askeri operasyonla olsun, “seçilmiş kişi”yi görüyoruz. Aliens’de de yine Na’viler topraklarından olacak, egemen güçWeyland denilen şirkete karşı mücaler istedikleri maden yataklarına kadele veren bir kadın (Avatar’ın vuşacaklardır. Askeri yöntemin doktoru, Sigourney Weaver) acımasızlığı izleyiciyi öfke AVATAR, sadece yaratıklarla değil ile doldururken, doktorun 2154 yılında dünyada 4,4 şirketle de mücadele misyoner yaklaşımları ışık yılı uzaklıkta Pandora gezeediyordu. Titanik bile aynı tepkiyi çekmiyor. geninde geçiyor. Klasik uzaylı filmlerinin tersine, bu sefer insanlık White Star Line’e Hâlbuki filmde geistilacı rolünde, Pandora gezegöndermelerle doçen diyaloglardan ninde bulunan çok değerli bir ludur... Meşhur Na’vilerin, bilim madeni ele geçirmeye çalışıyor. TV serisi “Dark adamlarına kenGezegendeki rengârenk bitki Angel” dizisindileri ile ilgili örtüsü, dev ağaçlar, havada de -ki bana göre her şeyi öğrenasılı kayalıklar, gece ışıl ışıl yanan Avatar’ın ilk olamelerine izin yapraklarla, Pandora bir masal rak neşv ü nema verdiklerini ve diyarını andırıyor. Gezegende bulduğu yapıminsanlara bütün Na’vi denilen başka bir ırk yaşıyor. dır- sistemi temiçtenlikleri ile Mavi derili, 3-3,5 metre boyunda, Şamanist geleneklere sahip kabile sil eden militarist kucak açtıklarını halinde yaşayan Na’viler tam da güçlere karşı süöğreniyoruz. Fakat dünyalı istilacıların (film boyunca per bir kadın asker bu yaklaşımlarına milletlerine dair hiçbir (yine seçilmiş kişi aynı içtenlikle karşıad zikredilmiyor...) kaynaklarını durumu yani...) savaş lık alamadıklarını meele geçirmek istediği açıyor, hatta sisteme karşı safeli duruşlarından anlıbölgenin üzerine evlerini örgütlediği tüm dışlanmışlar yoruz. Artık hangi amaçla kurmuşlardır. ve ötekileştirilmişlerle birlikte gelirse gelsinler insanları araele geçirdikleri bir bölgede göndere larına sokmamaktadırlar. Tam bu kendi bayraklarını çekiyorlardı. Tüm bunesnada kahramanımız, “seçilmiş kişi Jake lardan sonra James Cameron için kullanacağınız Sully“ sahneye çıkar. (Sully’nin Türkçe karşılığı için yaklaşımlar, yapacağınız yorumlar biraz da sizin lütfen sözlüğe bakınız...) nerede durduğunuzla alakalı. Eğer iflah olmaz bir Burada ister istemez klişeler ile ilgili birkaç kemuhalifsek, aslında Cameron’un sistem karşıtlığılam etmemiz gerekiyor. Film klişeleri bolca kullanın altında yatan sebebin, muhalifleri pasifize etme nıyor. Şimdiye kadar yüzlerce filmde seyrettiğimiz çabasının bir ürünü olarak görebiliriz. Ya da eğer “zorda olana yardım eden gönülsüz kahraman” bu dünyaya ait bir şey yapılacaksa egemen güçler şablonu bir klişe... Na’viler gibi doğayla dost ve olmadan yapamazsınız mesajını yedirdiğini de dübilge bir ırkın aralarına karışıp onların saflarına şünebiliriz. Bununla ilgili olumlu ya da olumsuz bir geçen “sıradan biri” olmadan kendi kaderlerini görüş serdetmeyeceğim. Yine de bu film ve çektiği tayin edebilme şansına sahip olmaması bir klişe... diğer filmler için gereken sermayenin ve teknoloSeçilmiş kişinin ve kurtarıcının “beyaz” ve “aryan”

jinin gene sistemin unsurları tarafından sağlandığı gerçeği oldukça ironik bir hakikat olarak sırıtıyor. Nitekim filmin içeriğinden ziyade teknolojisi o kadar yüceltildi ki aşağıdaki alıntıyı aktarıp birkaç kelam etmeden geçemeyeceğim: Mars Entertainment Grup Dijital Sinema Marka Müdürü Serde Nadirler, yaklaşık 400 milyon dolara mal olan filmle Real D 3D teknolojisinin çok daha iyi fark edileceğini söylüyor: “Yönetmen James Cameron filmdeki sahneleri, Vince Pace ile Sony ve Fujinon HD teknolojilerini kullanarak yedi yılda geliştirilen, dünyanın en gelişmiş stereoskopik kamerası Füzyon Kamera Sistemi ile çekti. Aktörlerin mimiklerini kaydetmek ve sanal karakterlerine aktarmak için kullanılan alışılagelmiş Motion Capture tekniği yerine aktörler Amerikan futbol oyuncularının kasklarına benzeyen özel bir başlık giymişler. Bu başlıkta bulunan küçük bir kamera sayesinde insan yüzündeki en küçük kas hareketleri çok özel açılarla çekilebilmiş. En önemlisi ise daha önce hiç yapılamayan bir şeyi yaparak göz hareketlerini kaydedebilmiş. Bu sayede avatarları izlerken gerçek bir canlıyı izlediğiniz hissine kapılıyorsunuz.” Her dönem teknoloji ile palazlanan insanoğlundan bir güruh Yaratıcıya meydan okumuşlardır. Sene 1912... Titanik ilk seferine çıkar ve “Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz!...” lafı gevelenir. Sene 1986... Challenger (bi’ zahmet tekrar sözlüğe bakıverin) uzay mekiği fezaya gönderilirken yeni bir meydan okuma teşebbüsünde bulunulur. Sene 2009... Bu kez aynı güruh bir yaşam simülasyonu teknolojisi, Yaratıcıya alternatif bir evrenle arz-ı endam eyler. Sinema biraz da böyle bir şey değil mi?. Teknolojinin umarsızca ve fütursuzca kullanımının sonuçları ile ilgili filmler çeken James Cameron’un yine aynı kaynaktan beslenmesi elbette insanda soru işaretleri bırakmıyor değil.

Sistemden beslenen ama sistemden hazzetmeyen anarşist bir ruh Tüm bunlara rağmen benim fikrimce James Cameron sistemden beslenen ama sistemden hazzetmeyen anarşist bir ruhtur, diye bir durum tespiti yapabiliriz. Dolayısıyla Avatar filmi de bundan nasibini almış, husule getirdiği kafa karışıklığı da bundan kaynaklanmıştır diyebiliriz. Yine de filmi önemli ve değerli buluyorum. Film ucuz bir hümanizme sığınmıyor, barış havariliğine soyunmuyor (Misyonerlere gönderme...) Var olmak için gerekirse uğruna savaşmayı, kendi ırkından ve inancından bile olsa zalimin değil haklının yanında olmayı tokat gibi yüzünüze çarpıyor. Bunu o kadar sert ve kesin bir şekilde yapıyor ki, bu uğurda asker eskisi “Jake Sully” kendi ırkından, milletinden ve dininden olan insanlarını gözünü bile kırpmadan öldürmekten çekinmiyor. Klasik ve klişe üstün insan soytarılığına tevessül etmiyor, seçilmiş kişi bile olsa bencilliği bırakıp duanın gücünü keşfediyor, hatta Na’vilerle bir ve beraber olmak olmak için eskiyle tek bağı olan bedeninden bile vazgeçiyor. Film savaş tam da kaybedilmek üzereyken, doğanın ve hayvanların bile seferber olduğu, mutlak gücün devreye girdiği mistik bir finalle bitiyor. Son dönem sinemalarında süper kahramanlar vasıtasıyla insanın bizzat ilahlaştırıldığı, insanın bizatihi kendisine tapındığı filmlerden sonra böylesine duygu yüklü mistik bir film sinemaseverler için farklı bir deneyim olacaktır.


SiyahSanat 03

İRAN S ve Maj İNEMAS id Maj I idi

AŞKIN YILDIZ askinyildiz@siyahsanat.net

S

inemanın,1895’te Lumiere Kardeşler’le tren garında başlayan yolculuğunun üzerinden bir asır geçti. Kocaman ülkeler bölünürken, insanoğlu birbirine düşerken, depremler felaketler olurken, güzel, çirkin iyi, kötü hayata dair ne varsa yaşanırken; yüz yılı aşkın zaman içinde sinemanın büyülü kamerası hep kayıttaydı. İlk gösterimden yaklaşık beş yıl sonra 1900’lerin başında kamera İran’a da uğradı. İran Şah’ının Avrupa ziyaretinde görüp çok beğendiği görüntü kayıt cihazını, sarayının fotoğrafçısı Mirza İbrahim Han’a aldırmasıyla Sinemanın İran yolculuğu başlamış oldu. İlk olarak saray halkı ve şahı eğlendirmek üzere kullanılan kamera daha sonraları 1929’da ilk uzun metrajlı film olan Mavi ve Rabi ile aslında anlam değiştirdi ve İran’da sinema tam olarak adını koymuş oldu. 1900’lerden İran İslam Devriminin yapıldığı 1979 yılına kadar salt eğlence aracı olan sinema İran’ın kimliğiyle ya da kültürüyle örtüşmeyen eserler verdi. İran devrimine kadar olan süreçte sinema adına çok çetrefilli dönemlerden geçildi. Mısır’dan etkilenilen kolay ve ucuz çekilen, izleyicinin kolay özdeşlik kurabileceği, anlatı seviyesi düşük filmlerin bolca çekildiği Farsi Film Akımı döneminin yanı sıra bir dönem Fransız film örneklerinin hâkim olduğu, bir dönem Sovyetler filmlerinin hâkim olduğu zamanlar yaşandı. 1970’li yılların sonlarında Şah’ın emri ile ithal filmler gösteren yüzden fazla sinema salonu kundaklandı. İthal filmlerin etkisinden kurtulmaya çalışan İran sineması bir dönem İran Milli Sinema Akımı üzerine çalışmalar yaptıysa da bunda da uzun süre başarı gösteremedi. İran’da toplumsal olarak önemli etkiler bırakan devrim doğal olarak sinemayı da etkiledi ve belki de bundan sonrası için sular artık olması gereken mecrasında akmaya başladı. Bu zamana kadar hiçbir derinliği olmayan, yer yer şiddet ve cinsellik öğeleri barındıran sinema anlayışı artık yerini toplumsal içerikli birebir İran insanını anlatan anlayışa bıraktı. Tabi bu konuda devrim lideri Humeyni’nin konuşmasında söylediği “biz sinemaya karşı değiliz; biz fahşaya karşıyız” cümlesi oldukça manidardır ve bu bakış açısı aslında bir anlamda İran Sinemasına sanatsal olarak yol gösterici olmuştur. 1983 yılında kurulan Farabi Sinema Vakfı devrimden sonra sinemanın önemi hakkında gelinen noktayı bize göstermektedir. Farabi Sinema Vakfı, sinemaya dair yapımdan, gösterime; yerli sinema pazarından dünya sinema pazarına kadar birçok konuda sinemaya hâkim olup adeta ülkenin sinema sektörünü yönetmiştir. Bu aşamadan sonra İran Sineması yetiştirdiği sinemacılarla kendi sinema dilini oluşturmada hızlı ve uzun mesafe kat

ederek, kendi topraklarından beslenen evrensel hikâyeleriyle Hollywood ve Avrupa Sinemasının büyük imkânlarla yaptıkları çarpık ve yozlaştırıcı örneklerine adeta sinema dersi verdi. Bugün gelinen noktada yılda 80 film ortalamasına ve 200’ün üzerinde yönetmene sahip olan İran Sineması kendini dünyaya duyurmuş ve kabul ettirmiştir. Öyle ki Majid Majidi Cennetin Rengi filmiyle 1998’de Oskar’a aday oldu. Yine Abbas Kiyarostemi Kirazın Tadı filmiyle Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü aldı. Muhsin Makhmelbaf Fransa Kültür Bakanlığı'ndan Sanat ve Edebiyat nişanı aldı. Muhsin Makhmelbaf’ın kızı Samira Makhmelbaf ise Kara Tahta filmiyle 2000 yılında Federico Fellini madalyasını aldı. Tabi ki bu ve bunun gibi ödüllerin İranlı yönetmenlere gelmesi onların başarılı olmaları durumunu değiştirmiyor ya da tescillemiyor, fakat bu ödüller İran Sinema ’sının; senaryosu, yönetmenliği, oyunculuğu, müziği, dekoru vs. ile kendi dilini oluşturduğunu ve bir şekilde takdir görerek dünya sineması içinde var olduğunu gösteriyor. Ayrıca Rakhşan Beni İtimad, Tahmine Milani, Samira Makhmelbaf gibi birçok başarılı filme imza atmış kadın yönetmenler, devrim öncesi İran Sinemasında kaybolan kadın bakışını tekrar ve daha güzel bir şekilde geri döndüğünü gösteriyor. Bu yönetmen bolluğu içinde kendine önemli yer edinen Majid Majidi, Muhsin Makhmelbaf’ın 1985 yılında çektiği Boykot filminde başrol oynayarak İran Sinemasında kendini göstermişti. Bundan önce bazı filmlerde oynamıştı, fakat özellikle isminin duyulmasını sağlayan film Boykot oldu. Daha

öncesinde Tahran Dramatik Sanatlar Enstitüsünde eğitim gören Majidi, sanat hayatına 14-15 yaşlarında tiyatro ile başladı. Sanat anlayışı olarak kendi deyimiyle muhafazakâr bir bakış açısına sahipti ve bu alanda anlatacakları vardı. Sinemada hikâyeyi şiir gibi işlemesini bildi. Ona göre sinema insanı yüceltmeli ve ona kulluğunu hatırlatmalı, bunu yaparken de estetik bir dil kullanmalıydı. Majidi’de sinema fıtratın dilidir. Fıtrat yani İnsanın ta kendisidir. İnsanın her hali onun filmlerine konu olabilir, yalnız bir şartla insana yakışır, onu yüceltir bir şekilde anlatılmak kaydıyla. Mutlak olan bir kötü karakter oluşturmaz mesela, çünkü insan bazen iyi bazen kötü davranabilir. Cennetin Rengi filmindeki baba karakteri çocuğunun görmeyişinden dolayı ondan utanıyor ve belki ona kötü davranıyor, fakat onun içinde bulunduğu ruh halini ve çaresizliğini de aynı zamanda seyirciye göstermeyi ihmal etmiyor. Anlattığı hikâyelerde hep basit, sıradan konular var. Önemli olan o basit konudan nasıl bir yere gitmek istediğidir ki anlatmak istediği ilahi mesajı zaten film boyunca ve özellikle sonunda hissettiriyor. Sinema manevi bir yolculuğa çıkarmalı insanı. Bir çift ayakkabıyı paylaşmak zorunda kalan kardeşlerin (Cennetin Çocukları) fakirlik karşısında ne kadar ailesine bağlı olduğunu ve ne olursa olsun çalmaya, hırsızlık yapmaya yeltenmediğini göstermeli mesela. Sinema zahiri değil batını anlatmalı. Dış dünyada yaşanan olaylar insanın iç dünyasındaki manevi yolculuğunun ancak sebebi olabilir ve insan her durumda Allah’a ulaşabilmelidir. Sinema insanın Majid Majidi

miracı olabilmelidir bir anlamda. Öyle ki beşeri bir aşktan Baran gibi İlahi bir aşka geçebilmelidir. Sevdiğinin uğruna bildiği bütün maddiyatlardan ve hatta kendi kimliğinden geçebilmelidir. Ancak o zaman gerçek kimliğe bürünecek ve o zaman gerçek aşka erecektir. Aşk sadece cinsellikle açıklanmamalı, filmin sonunda belli belirsiz bir gülümseme ve çamurda kalan ayak izi de aşkı anlatabilmelidir. (Baran) Sinema insanın acizliğini de böbürlenmemesi gerektiğini de hatırlatabilmelidir. İman konusunda dahi kendisine fazla güvenmemeli insan. Mesnevi üzerine profesör de olsan gözlerinin ne zaman görüp ne zaman görmediğini fark edemeyebilirsin. (Söğüt Ağacı) Sonuç olarak Majidi’de sinema mutlaka fıtrattan beslenmeli, çünkü insan fıtrat üzeredir ve ne yaşarsa yaşasın sonunda fıtratına (özüne) geri dönmelidir. Bunu da en güzel Kur’an-ı Kerim ile gerçekleştirebilir. Aslında Majidi bir anlamda Kur’an tefsiri yapmaktadır. Çünkü oluşturduğu dili Kuran’a borçludur. Orada yer alan kıssaların hepsinin bir anlamı olduğunu biliyor ve onları birer hikâye gibi okumak yerine insanın benzer durumlarda nasıl davranması gerektiğini onlardan anlıyor ve hangi durumlarda Allah’ın yardımına ya da hiddetine uğrayacağını kıssalardan çıkarıyor. Onun içindir ki sembolik ve metaforik anlatım onun sinemasında çok fazla ve başarılı bir şekilde vardır. Kameranın zaman zaman tepeden bakması, balıkların havuzun içinde çocuğun ayaklarının etrafında dönmesi, yağmur, rüzgâr vs. hepsinin filmlerinde bir yeri ve bir amacı vardır. Majid Majidi’nin İran Sineması’ndaki yeri tartışılmazdır. Başarısının sebebi de belki de yukarıda anlattıklarımla film yapmasıdır. En azından festivallerde ödül almak için değil; derdini insanlara anlatmak ve Allah’ın mesajını onlara ulaştırmak için film yapıyor. Filmleri önce kendisi, sonra İran halkı, sonra da dünya sineması beğeniyor. İstanbul’da 2010 yılında bir galada konuşmasını dinlemiştim ve orada şöyle bir cümle kurmuştu, “eğer bugün peygamber efendimiz yaşasaydı, tebliğ için sinemayı kullanırdı. “ dediği gibi olur muydu bilinmez, ama bu söz onun sinemayı neden seçtiğini ve neden film yaptığını açılıyor. Sinema teknik olarak Batı icadıdır, fakat onun içeriği bizim malımızdır. Orada hikâyeyi sinemayı icat edenler değil, bizler anlatıyoruz. Majidi de müziğiyle, hayatın içinden seçtiği oyuncularıyla, senaryosuyla, konusuyla ve en önemlisi estetik anlayışıyla hikâyelerini çok temiz bir şekilde anlatıyor. Ülkesinde Irak savaşının izleri hala çok belirginken, daha öncesinde elli yıllık, yüz yıllık baskıcı rejimin etkisini yeni yeni silerken, bir yandan sansürle bir yandan ekonomik sorunlarla mücadele verirken bunu başarmış olması gerçekten önemlidir. İnşallah bu haliyle bizdeki yönetmelere de yeni nesil sinemacılara da güzel şeyler katıp, örnek oluyordur.


SiyahSanat

Dünya Ve İslam Gazetesi’nin Ücretsiz Eki Sayı: 2 - Aralık / Ocak - 2 Aylık Yerel, Süreli İmtiyaz Sahibi EGM Lojistik ve Dış Ticaret Ltd. Şti. / Genel Yayın Yönetmeni Yasin Demir, Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Ömer Deniz / Görsel Yönetmen Hüseyin Kızılay / Kültür-Sanat Aşkın Yıldız Adres: Darcan Sokak No: 18/1 Mecidiyeköy / İstanbul - Tel: 0212 212 03 06 Faks: 0212 355 77 49 web: www.siyahsanat.net - Mail: siyahsanat@mail.com.tr - İrtibat: 0537 276 62 00 Basım Yeri: Özdemir Matbaacılık ve Cilt Evi Davutpaşa Caddesi Güven Sanayi Sitesi C Blok No:242 Topkapı / İstanbul - Tel: 0212 577 54 92

Sinemedeniyet Film Seçkisi

5’te 5 Film Köşeşi Baran Konu kara sevda ise mutlaka izlenmesi gereken ve arşivinizde bulunması gereken bir Majidi filmi. 17 yaşındaki Azeri Latif, Tahran’daki bir inşaatta ameledir. Aynı inşaatta kaçak çalışan bir Afganlı iş kazasında yaralanınca Latif’in hayatı da beklenmedik bir yön alır. Sakatlanan işçinin yerine oğlu Rahmat çalışmaya başlar. Kalabalık ailesini geçindirme derdindeki bu çekingen genç, bir süre sonra istemeden de olsa Latif’in kantindeki işini elinden alır. O andan itibaren Latif, Rahmat’a karşı büyük bir kin beslemeye başlar. Ancak bu kin, bir sırrın açığa çıkmasıyla büyük bir aşka dönüşecektir.

İyilik Meleğinin! İyilik Filmi:

Uzak İhtimal Kara sevdaya bir de bizim sinemamızdan bakın, Mahmut Fazıl Coşkun’un yönetmenliğini yaptığı filmde Görkem Yeltan, Tarık Tufan ve İsmail Kılıçarslan senaryo kadrosunda yer aldı. Başrollerinde Nadir Sarıbacak’ın olduğu bol ödüllü bu filmi arşivinize katmalısınız. Musa’nın tayini İstanbul’a çıkar ve müezzin olarak Galata’da küçük bir camiye gelir. Caminin müezzin lojmanı olarak kullandığı daireye yerleşir, karşı dairede yaşayan Clara ile karşılaştığında hayatında neler değişebileceğinden habersizdir. Rahibe adayı Clara, müezzin Musa ve Sahaf Yakup’la hayatları Galata’da kesişir.

Firaaq (Ayrılık) Yakın zamanlarda (2002 ) Hindistan’da yaşanan Müslümanlara yönelik Gurejat katliamını ve sonrasında insanların ruh halini birkaç hikâyeyle anlatan önemli bir film. Açılış sahnesinden itibaren size kendini canınızı sıkarak izletecek… Ev kadını Arati evine sığınmak için yalvaran Müslüman kadınlara yardım etmediği için suçluluk duyar ve yetim kalan Müslüman bir oğlanı evine alır. Han Sahip, Hindu mahallesinde oturan bir müzisyendir. Ayaklanmalar sırasında Münire’nin evi talan edilmiştir. Karısı Hindu olan Samir ise kaçsa kaçamaz, kalsa kalamaz.

Kim’in Adası Hiç koskoca şehrin ortasında kendinizi yalnız hissettiğiniz oldu mu? Bu adam gerçekten yalnız… Kapitalizme yaptığı güzel ve eğlenceli göndermeleriyle ilgiyle izleyeceğinizi umduğumuz bir film… Orninal adı ‘Castaway On The Moon’ olan filmde Kim adında bir adam kendini Han Nehri’nin karanlık, suskun sularına atar. Uyandığında üstü başı kumla kaplanmış, yerde yatmaktadır. Nehir kenarındaki binalardan birinde yıllarca odasından dışarıya adımını atmamış bir genç kız vardır. Bir gün dürbünüyle bakmaktayken ada üzerinde tek başına yaşayan Kim’i görür ve hikâye başlar.

The Road (Yol) Post apokaliptik türünün güzel örneklerinden bir film... Her ne kadar tanıtımında kıyamet sonrası dense de aslında insanın kendi hataları sonucunda nükleer patlamalarla oluşturduğu suni bir kıyamet sahnesidir. Hayatta kalma mücadelesi veren bir baba-oğul hikâyesi, dram severler mutlaka izleyin… Kıyamet sonrası atmosferinde Amerika yangın yeridir. Bir baba ve oğlunun istikameti Amerika kıyılarıdır. Amerika’yı bir uçtan bir uca geçerken ellerindeki basit tüfekle yaşadıkları macerada esas problem zor hava koşullarında nereye gittiklerini bilmemeleri ve yollarına çıkan haydutlardır.

Kan ve Bal Ülkesi AŞKIN YILDIZ askinyildiz@siyahsanat.net

B

u yıl şubat ayında gösterime giren yönetmenliğini Angelina Jolie’nin yaptığı Kan ve Bal Ülkesi (In the Land of Blood and Honey) filmi dünyada çok ses getirdi ve konusu itibariyle ilgi alanımıza girdi. Bosna’da 1992-1995 yılları arasında yaşanan savaşı (aslında katliam ve soykırım) konu alan film Jolie’nin ilk yönetmenlik tecrübesi. Sinemada oyunculuk geçmişiyle birçok ödüle ve bir Oskara sahip olan büyük oyuncu! Hepimizin bildiği gibi bugünlerde insanlığın iyilik meleği olarak savaş bölgelerinde yardım ve iyi niyet! çalışmalarıyla; oynadığı filmlerden sonra dünya insanına hizmetini vermeye devam ediyor. Filme geçmeden önce sıkıcı bir magazin olacak belki ama biraz Angelina Jolie’ den bahsetmek gerekir sanırım. 1975 doğumlu, sinemacı bir ailenin çocuğu olan Jolie, 1993 yılında ilk kariyerine başladı. Cyborg 2 filminde oynadıktan sonra 1995’te Hackers filminde yükseldi, bu arda oynadığı bütün filmlerde adından bahsettirdi ve 2001’de Lara Croft: Tomb Raider filmiyle dünya starı oldu. 2005 yılında Brad Pitt ile başrollerini oynadığı Mr. & Mrs. Smith filmiyle sinemadaki en büyük vurgununu yaptı ve zenginliğini katladı. Üç evlatlık, üç de biyolojik çocuğa sahiptir. Bu kadar şatafatlı işin sonrasında BM Mülteciler Komisyonu İyi Niyet Elçisi olmayı da başardı.

Sırpların masumları öldürmeleri, tecavüzleri, dalga geçmeleri ve diğer akla gelebilecek iğrençlikleri, buna karşılık ne Müslümanların karşı koymaları ne de mücadeleleri var. Bir iki yerde cılız çatışmalar var. Sanki bütün Bosna halkı, direnişçileri ve askerleri kaçmış Sırplar kadınları ele geçirmiş onları kullanıyorlar. Filmde esir kampında kadınlar her gün tecavüze uğrarken kampın yetkili komutanlarından olan Daniel savaştan önce de âşık olduğu sevgilisi Ajla’yı ayrı bir yerde tutar ve kimse ona dokunmaz. Böyle bir ayrıcalığa sahip olan Ajla bir yandan intikam duygusunu yaşarken bir yandan da içinde yaşadığı aşkın çıkmazında yaşamaktadır. Daniel’de babasının ve kendi konumunun farkındadır ve hatta bu savaşta haksız olduklarını da bilmektedir fakat savaştan da kaçamamaktadır. Bir nevi o da aynı çıkmazı yaşamaktadır.

değiştirmez ve Müslümanlara yaşadıklarını unutturamaz ve ben sanmıyorum ki savaşı yaşamış hiçbir Müslüman bununla teselli bulmuş olsun. Rambo filmlerinden farkı belki biraz daha yakın ve hassas bir konuyu daha gerçekçi işlemiş olmasıdır. Aksiyon değil dram olmasıdır. Bunların dışında da her hangi bir sinematografik yoruma girmeyi de gereksiz buluyorum. Bu film teknik başarısıyla değil hikâyeyi anlatış şekliyle konuşulmalıdır. Piyanist, Er Ryan’ı Kurtarmak, Hayat Güzeldir gibi filmlere bir yenisini ekleyip savaşın kötü olduğunu ve insana yakışmadığını anlatmıştır. Bunda da başarı göstermiştir fakat Müslümanların Bosna’sını anlatmamıştır. Peki, Müslümanların Bosna’sında ne olmuştu biraz da ona bakalım.

Sinemada Bosna Savaşı anlatılacaksa her yönüyle anlatılmalıdır. Cinselliği ve şiddeti sonuna kadar verelim, açalım çığlığın ve acıların sesini herkes rahatlasın diye yapılamaz bu film.

Avrupa’nın ve dünyanın gözleri önünde, çok eski zamanlar değil daha dün gibi 1992-1995 yılları arasında yaşanmış bir soykırımdan bahsediyoruz. 1990 yılına kadar bir arada yaşayan Sırplar, Hırvatlar, Makedonlar ve Boşnaklar birer birer bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bosna Hersek, referandum sonunda bağımsızlığını ilan etti ve sonrasında Avrupa’da ve Amerika’da bağımsızlıkları tanındı. Bunun sonucu olarak Sırplar Bosna Hersek’ten ayrıldıklarını açıkladılar ve Yugoslavya hükümetinden aldıkları ordu desteğiyle ülkeyi Boşnaklardan arındırmak için etnik bir temizliğe başladılar. Bu temizlik süreci üç yıldan fazla sürdü ve savaştan çok bir soykırım yaşandı. Savaş iki ülke askerleri arasında yapılır. Bu ise dünyanın kimilerine göre 3. kimilerine göre 6. büyük ordusu ile Bosna askeri ve halkı arasında yaşandı. Bosnalı Müslümanlar gruplar halinde toplu katliamlarla şehit edildiler. Uluslararası Kızılhaç verilerine göre 312.000 insan bu savaşta hayatını kaybetti. Bunların 200.000’i Müslüman Boşnak halkıydı. 2.000.000 insan yer değiştirdi ya da göç etmek zorunda kaldı. Çocuklar katledildi. 40.000 kadına tecavüz edildi ve akla hayale gelmeyecek işkencelerden geçirildi. Bu ve bunun gibi veriler artık insanlık tarihine geçmiş insan ayıbı verilerdir ve maalesef artık dünya için istatistik olmaktan öteye bir şey ifade etmemektedir. Bosna’yı konu alan birçok film çekildi. Bunların çoğu bu yazıda geçenlere paralel şekilde konuyu işledi. Bunların haricinde savaş sonrası hayatlarını idame ettirmeye çalışan bir avuç kadının hikâyesini anlatan Snijeg (Kar) 2008, savaş esnasında iki yetim çocuğa sahip çıkmaya çalışan bir şairin hikâyesini anlatan Savrseni Krug (Kusursuz Çember) 1997, Srebrenica katliamının anlatıldığı Belvedere (2010) ve özellikle savaş sonrası kadın ticaretini konu alan The Whistleblower (Muhbir) filmleri Bosna hakkında yapılmış daha doğru filmlerdir diye düşünüyorum. Son olarak Angelina Jolie ve filmine dönersek bu filmden alacağını zaten aldı. Suriyeli mülteci kampını gezdikten sonra Türkiye’ye teşekkür etti ve daha fazla yardım yapılması gerektiğini söyledi. Gerçi o söyledi diye kimse pek bir şey yapmadı ama belki kendi sineması için buradan da iyi gözlemler çıkarmıştır. Şimdi de Filistin için, Suriye için ve diğer Müslüman ülkeler için bir şeyler yapar belki...

Kan ve Bal Ülkesi, Avrupa sinema tarzına yakın ancak Amerikalı bir sinemacının yapabileceği kadar iyi niyetli! bir film, içinde barındırdığı savaştan, aşktan, zulümden ve bunları tasvir etmesinden, hikâyeyi anlatış tarzından müziklerinden kısacası filmin her yerinden bu belli oluyor. Bence film Aşk mı Kazansın Savaş mı? bizim Bosna’mızı anlatmıyor bu ayrı bir konu ama ben filmi beğendiklerini ve destek verdiklerini söyFilme gelirsek, Angelina Jolie; 1992 ile 1995 yılleyen Türkiye’deki izleyicilerimize ve eleştirmenleları arasında Bosna savaşı yaşanırken gözü kulağı rimize katılmıyorum. İzlediğimiz sadece Amerikalı orada mıydı bilinmez ama şimdilik meşhur olmaya bir kadının savaştan ve aşktan anladığıdır diye düçalışıyorum sonra bir ara ilgilenirim diye düşünmüş şünüyorum. Bosna Müslümanların yürek acısıdır olacak ki yaklaşık yirmi yıl sonra Kan ve Bal Ülkesi ve üzerinden insanların içlerindeki bazı zevklerini filmini çekti. Filmde Bosna’da yaşanan savaşın tüm gideremeyecekleri kadar kutsaldır. Sinemada Bosşiddetini, acımasızlığını ve iğrençliğini çok cesurca na Savaşı anlatılacaksa her yönüyle anlatılmalıdır. ortaya koymuş. Savaş sahneleri, çatışmalar ve yaCinselliği ve şiddeti sonuna kadar verelim, açalım şanan olayların sunuluş şekli seyirciyi can evinden çığlığın ve acıların sesini herkes vurup adeta filme kilitliyor. Fakat film boyunca rahatlasın diye yapılamaz bu koskoca savaşın Sırp erkekle sözde Müslüman kafilm. Her yönüyle anlatılacak dın arasında geçen bir aşk hikâyesi üzerinden anlabir konudur bu savaş. Savaş tılması pek güzel bir tercih değil. Tabii ki Jolie’nin, nasıl çıktı, nerede Aliya, nerde bildiği en iyi işi cinselliği sergilemeyi ve siKur’an, nerede Müslümanların Allah’a nemadan anladığı şiddet ve ajitasyon olan inançları ve sadakati ve nerede dünyaklişesini filme yansıtması onun nın gerçek sahibi olduğunu iddia eden süper zalim için gayet normal bir şey. Bügüçlerin masa başında tün filmi aşk mı kazansın savaş yaptıkları. mı der gibi seyredince, adeta Sonuç itibariyle ne filmi izlediğinizi zaman zaAmerikalı iyilik meleman şaşırıyorsunuz. Bir de filmğimiz mesaisini harde hâkim dilin İngilizce olması Kan ve Bal Ülkesi cayıp bütün dünyanın sanki Müslümanlar veya Bosna (In the Land of Blood and Honey) gözünü buraya çekmiş değil de başka bir ülke hakkınolabilir; fakat teşekda film izliyor gibi düşündürüYönetmen: Angelina Jolie kür edilecek ve minnet yor sizi. Oyuncular: Zana Marjanovic, Goran duyulacak bir iş yapFilm boyunca sadece bir Kostic, Vanessa Glodjo mamıştır. Sırpların film sahnede dua ediliyor. Onun dıTür: Dram, Romantik, Savaş filmi gösterimine karşı çıkmaşında ne bir dua, ne bir namaz Ülke: ABD sı ve bu filmden rahatsız ne de Müslüman tavrına yakışır Süre: 127 dakika olmuş olmaları da bunu bir tavır yok. Tüm izlediğimiz

Soykırıma Sessiz Kalan Dünya


Siyah Sanat