Page 1


Soundgarden – Black Hole Sun Amy Lee - Between Worlds Lana Del Rey - Flipside Bathory – Lake Of Fire Draconian – Stellar Tombs Sepultura – Refuse/Resist Death Angel – The Ultra-Violence Agalloch – Limbs My Dying Bride – My Father Left Forever Bathory – One Rode To Asa Bay Pink Floyd – Is Anybody Out There? Draconian – Akherousia Eddie Vedder – Society Placebo - Protect Me From What I Want The Doors – Roadhouse Blues Lana Del Rey - Ultraviolence Antimatter – Stillborn Empires Pink Floyd – Matilda Mother Cemiyette Pişiyorum – Süper Aşk Şarkısı Lana Del Rey – Ride Portishead – Machine Gun Death In Vegas - Dirge Aldo Ciccolini – N3 Lent 3 Gnossiennes Maceo Plex - Polygon Pulse PLAYLIST - IREM GENKERTEPE


Happyendless – The End Of The Road DUSK (GR) – What Are The Chances Radio Tarifa – Sin Palabras Oscar Fredriks Kammarkör – Dja Da Kall Gaye Su Akyol – Uzat Saçını İstanbul Bubituzak – Ateş Olsan (Çok ciddi bir gönderme) Arkan – Lamma Bada Gungfly – Of The Orb Siya Siyabend – Hayyam Naxatras – I Am The Beyonder My Morning Jacket – Nashville to Kentucky Earthless – Cherry Red Israel Nash – Rain Plans Assemble Head In Sunburst Sound – Blue Wire Shels – Butterflies (On Luci’s Way) Tame Impala – Jeremy’s Storm Kingston Wall – And It’s All Happening Camel – Stationary Traveler (Favori.) PLAYLIST - NUR KAHYA


Peki Ya Sen? İnsan dediğin varlık nedir ki? Gerektiğinde göz önünde olmak için büyük yıkımlar veren, gerektiğinde yalnız olabilmek için koca yıkımlar veren, aşıksa eğer ulaşabilmek için yine bir kaç yıkım veren, acıdan uzaklaşmak için, korkmamak için, yaşamak için yine yakıp yıkan bir varlık. Sürekli zarar veriyoruz. doğaya çevredekilere kendimize... Çünkü tanrı yalnızca merhameti bahşetmiş bize. Nasıl kullanacağımıza dair bir kılavuzumuz ya da yollarda ayrım tabelaları yok. Bunu yalnızca yüzleşerek öğreniyoruz. Haklıyı, haksızı, doğruyu, yanlışı... Biz birer insandan doğma insanken yavaş yavaş öğreniyoruz. Halbuki ön yargılarımız var savaşmamız gereken, gelecek kaygısı, evlatlarımız, doğa ve daha anksiyetelerin tümü belki de. Kendi ürettiklerimizi sorgulayıp zarar vermek yerine merhametimizle yüzleşseydik çarpışacaktık asıl içimizdeki gerçekle göğüs göğüse. Yanındakine bir bak, yalnızca sen var olduğun için orada.. Sen var olduğun için senin eşin dostun artık her kimse. Yalnızca varlığına inandığı için yanında. Bir de yanından haksızca uzaklaştırdıklarına bak, hangi alevde kaçıncı kor oluşu? Kaçıncı kül oluşu dön bak!


Aynadan nasıl kaçtıysan, tıpkı öyle bak... İnsansın, hata yapmadığını asla iddia etme bana. Bu asla onaylanmanı sağlayıp egonu kabartmaz. Yalnızca sıyrılırsın kirlerinden ve belki asla yeni doğduğundaki gibi pür pak etmez seni ama yüreğinde ağırlık yapan, acı olan ne varsa yavaşça içinden çeker alır. Sen yalnızca insansın! Bütün kötülükleri yapabileceğin gibi bütün her şeye kucak açabilecek yüce yaratık. Kimseyi değerleriyle yargılamadan, tutkularından acı acı ayırmadan, memleketinden etmeden önce yalnızca kendine bak. Başarıların, hataların, acıların... Bırak her nasıl geldiysen oraya izin ver o da gelsin. Sen yalnızca insansın ve yalnızca affettiğinde öğreneceksin gerçeği. Sen yalnızca insansın. Ve insan sana binlerce kez teşekkür etmekten başka gelmez elimden bir şey. Onca sene yaşamana rağmen öğrenemediğini, bana kısa zamanda öğrettiğin için. Yalnızca, Teşekkür ederim... “İnsan insan derler idi, insan nedir şimdi bildim.” Nur Kahya


Arınma fabrika yanığı ellerimden damla damla düşer gözyaşı, kan, ter gaddar damlalar birikiyor çocuğumun üzerinde fabrikalar yaratıyor insanoğlu daha fevkalbeşer onlar kendi derdinde, haberler sadece bunu der bir kap yemek, bir bardak su kimin umurunda bizler ölürken beşer beşer bir arınmanın ortasındaymış gibi bırakırım çocuğumu evin ücra köşelerine o da hep atasını özler ben bir kadınım ve ben çocuğumu sırtıma bağlayıp bana yapılanları unutmak için yumruğumu göğsüme sokacağım unutacağım çocuğum unutmayacak bir gün gelecek, yarattığım aynayı sizlere tutacağım bir arınmanın ortasındaymış gibi tüm fabrikaları ateşe vereceğim tüm yöneticileri yok edeceğim çocuğum iki ayağı üzerinde durana kadar sizlere benzemesin çocuklar diye tüm camları yıkıp dökeceğim yumruğumu göğsüme sokacağım sadece küçük çocuğuma bir yuva olabilmek için İrem Genkertepe


Bir Sokak Lambası Kadar Loş Yalanlarınız Mor bir gece kadar aydınlıktı sokak lambalarım. İçlerinden akan ışığa ihtiyacım vardı, ancak ben ışıktan korkan bir güneşin rolüne büründüm. Döndüğüm o uzun yolun ardından parçalara bölünüşüm. Bir daha aralanmayacak sahte gülüşüm. Bir de uzun yıllar raflarda kalacak tozlu kitaplara resmedilmiş şatafatlı ölümüm. Mutluluk, gidişimi yol yapmış kanımın, odamın paslı anahtar deliğinden geçerken ardında bıraktığı bir hatıraydı sadece. Çünkü bu gece hepiniz ölüsünüz. Çürümüşsünüz. Sarılar kokuyorsunuz. Saçlarınız kanlara bulanmış, kulaklarınız tavanlarınıza asılmış. Ne ara bu kadar yalancı ve pislik oldu giydiğiniz güzel kokulu kıyafetleriniz. Ve şimdi kapımın önü kullanıp atılmış anahtarlarla dolu. Tanrının beyaz önlük giydiği nadir görülür. Ördüğünüz telleri bozmak için toprak altından çıkan eski mezar taşları kadar soğuksunuz. En çok güldüğünüz yüze attığınız keskin ok kadar kurusunuz. Ve bir tanrının yalanı kadar kusursuzsunuz. Kararmış bir odanın sokak lambasından aldığı ışık kadar loşsunuz. Size kanmamak imkansız olmalı. Ancak size inanmak en büyük acı. Tanrı kusursuz idi. Sizler yalanlarınızla onu haklı çıkarana dek. Ve gözlerinizle şeytanı usandırana dek.. Alper Söken

görsel ig: cileklibok


kendimi masanın üzerine yatırsam evime gelmeden yüzüm asılıyor tutuyor benzin kanatlarını, gökyüzüne sabitliyorum. (yeraltından gelen arkadaşlarım sizler de hoş geldiniz.) kağıtların daha basılmadığı bir yıl içinde dünyaya tekrardan geliyorum. cebimden dört lira çıkarıp anneme veriyorum. babalığı küçümsüyorum. (tophaneden gelen arkadaşlarım gölgemiz aynı yere düşüyor.) O zamana ait alışkanlıklar, çekingen insanlar -ankara birasıunutulmaz oluyor. (gece vakti kadınlari incelemeyen arkadaşlarım, solgunluğunuz geçicidir.) şehirdeki çığlığı kıyılara sığdırıyorum. henüz bir analjezik yok gemi hasarları için. onu da ben keşfediyorum. (küfürleri ile balyoz patlatan arkadaşlarım, çıplak topuklarınız sevilmez artık.) Onur Kızılocak


Crossfire Okuduğunuz tüm kitapları sizden önce okumalıydım. Ya okuduğunuz kitaplar birer silahsa? Neden silahları hedef almaktansa size bırakayım? Fark etmediniz mi? Epidemisi yüksek olayları yakından tanıyıp etki altında kalmaktansa, etkiyi kontrol etmeyi tercih ediyorum. Ellerindeki güç hayatlarımıza nüfus etmiş durumda, onlar için savaşıyoruz. Bu dünyaya geldiğimizde bulunduğumuz coğrafyayı kolay kolay reddedemeyeceğimiz kadar gerçek bir savaş, öyle ya da böyle bu çukurun içinde yer alıp benlik olma savaşı veriyoruz. Gerçi ruhsal ve fiziksel benliğindeki açıklıkları yamalayacak, tonla uygulama zaten mevcut oyundaki karakterini nasıl tasarlaman gerektiği sana bırakılıyor. Çok zeki ya da çok güzel gözükebilir hakkında bu tarz görüşler oluşturabilirsin. Kilit noktası, yönlendirmek istediğin kitleyi iyi tanımaktan ve onlar ne istiyor sen nasıl verebilirsin kuramından geçiyor. Bu geçmen gereken sınavda sorulan sorulara, verdiğin cevaplarda hocanın ruhunu okşayacak sözcüklerle onun görüşüne ithafen kelimeler kullandığında kolayca geçiş sağlaman kadar basit bir yönlendirme.. Bütün bunlar kurmaca ve bunlar birer pazarlamacı eğer ürün olmak istemiyorsan, gerçekten tüketim zincirinin tüketilen bir ürünü olmak istemiyorsan sorularını Siri’ye yöneltmeden süzgecinden geçir çünkü o sorunun bir gizliliği yok tabii senin de. Tek gücün belki de beynindeki kara delikler ve oralara ulaşan bu pazarlamacılar seni kodlayacak sen kilometrelerce ötede başka bir ürüne aktaracak günü geldiğinden savaşta kendinle yüzleşeceksin. Peki sence bu savaşı kim kazanır? Yeni özellikleri sürekli güncellenmiş ürün mü yoksa sürekli hazıra konan basit işlemci mi? Kafesine ateş et bu bir çapraz ateş olsa bile... Ceren Kartal


Nakil Nakil programcısı bitkisin sen

yorgun yapraklı bir

Yavaşlığın ve alevin Köpürmüş salyalarla yolladığın kaynak İşkence yanıklığıyla Ağaca sarılmış gövde; Sapkınlık Nakil programcısı yorgun yapraklı bir bitkisin sen Naklet bana bir çift gözü Naklet bana kendini Isınla büyüyen su özünü Isınla büyüyen diğer ekolojileri Isınla büyüyen büyüyü Bana ışınlarınla naklet Eğitiminin doruklarında pişen İşkembesiyle dünyayı Bana, Sabır ve duyarlılıkla Naklet Eren Burhan


Body Bizarre Bir restoran masasında başlıyor tüm hikayem. Elimdeki silahı kafama dayıyorum, karşımda ve bağırıyor. “Sen gerçekten manyaksın, sana ve duygularına yetişemiyorum.” Silahı masaya bırakıyor, sakızımı tükürerek masadan kalkıyorum. “One gun on the table Headshot if you’re able” Arkamdan seslenmiyor çünkü bu onun için normal bir sinir patlaması. Bu sefer benim için normal değil, çünkü gidiyorum. Bir motosikletin arkasında devam ediyor hikayem. Kaskı kafamdan çıkarıp kızıl saçlarımın rüzgarda dalgalanmasına izin veriyorum.Beat ruhunu bir hamlede kapmış, tüm yüzyılları yaşamış gibi asla geriye bakmıyorum. Rüzgara maruz kalırken vücudumun kalıbının değiştiğini hissediyorum, solucan deliğinden geçiyorum. Maceralarım böyle hissettiriyor. -Benim her saniye solucan deliğinden geçtiğimi bilmeyenler, eleştiri kabul etmediğimi ve ruh hastası olduğumu söylerler. Ben her gün şekil değiştiririm. Her gün farklı müzikler dinlerim. Her gün farklı birine aşık olurum. Ben bir uzay cadısıyım, ben arka koltuğa oturmayan o zenciyim. Vazgeçmediğim tek tutkum, özgür olma hissiyatımdır.Farklı şehirlerin, farklı ülkelerin motellerinde bitişe yaklaşıyor hikayem. Defterime bir şeyler karalarken, geceye bakıyorum, gülümsüyorum. Deniz kenarından esen o ılık rüzgar, ateş çıtırtısı, kafamdaki Kızılderili tüyleri.. Her saniye yeniden başlıyor her şey. Her şehirde farklı bir solucan deliği. Farklı hisler, farklı okyanuslar. İrem Genkertepe


Gebermek Vakitleri sen elimi tutunca kentin gecesi yağmurlanmış bir çocuk adam ıslak ve kaygan kaldırımlarda ıslığa durmuş ağaçlar çiçeğe, meyveye gebelenmiş hayat, yeni hayatlar yaratmaya toprağa koyulmuş tün, tünemiş gün, günlere çoğalmış bir çocuğun elinde karanfiller açmış, yâr için. gülüşler olmuş öpüşler, yatağa birden yuvarlanışlar sonra başka ve başka güzellikler böyle ben orada yoktum. ben yanmamış mumlar yağmamış yağmurlar barındıran sonsuz bir ıssızlıkta seninle şarkı şarkıya kaldım. sana ünlemden bir sualdim bana yanıtın yanışındı sana kumral bir ret esmer bir terktim bana sarılışın sarışındı.


sabaha karşı bir intihar sesiydik. kış süremlerinde buruk ve eski bir tabloya girip çocukluğumuza kar tatmıştık hızla canı çıkarken fesleğen kokan düşlerin ve bekâlı şeyler bizi koparıp götürüyorken bizden, zamanlar geçilirken, içinden geçtiğimiz ve bizden geçmeyen tek şey müzikti. biz seninle şafak sökmezden evvel güvercin burcunda yaşamın süremlerinden gelip saf acıya yiten iki intihar çocuğuyduk. evvelinde saçlarına kimsenin parmak uçlarının değmediği ahirinde kimsenin sevgi kentlerine istemediği iki küçük, çocuk. bir cehennem kazılmıştı, gayetle derin. darp vardı, ızdırap. hayatın şarkısına mızrap. dünya üzüntüsü vardı, saf acı. gebermek vakitleri. oradaydım. Altay Kenger


Hatırladın mı? Hatırlar mısın; Geçmiş günlerden bir gün, saatin kaç olduğu pek de mühim değil. Bana gelmiştin, canın çok sıkkındı, şarabım vardı, ikram ettim “votkan yok mu?” dedin bana, üşenmedim alıp geldim. Sonra anlatmaya başladın, umrumda olmayan konularda saatlerce konuştun karşımda. Dinledim. Hazırlıksız yakalamıştın beni, o gün yalnız kalmak istemiştim, kalamadım. Susmak bilmiyordun, bazen ağlıyor, bazen de saçma kahkahalar atıyordun, seni dinleyecek gücüm kalmamıştı, bir sigara sardım, sonra bir tane daha... Yataktan çıktığımı hatırlıyorum, sonra bir sigara yaktım, perdeyi aralayıp dışarıya baktım, sabah olmuştu ve biz o gece sevişmiştik... Yatağımda çırılçıplak yatan sana baktım. Huzurlu görünüyordun, umarım öylesindir de. Şimdi lütfen giyin ve git, yalnız kalmaya ihtiyacım var! ...unutmadan, paran komidinin üstünde. Ömer Çakır


Dans pisti Dans pistindeyim. Etrafımda yüzlerce insan, birbirimize çarpıp dağılıyoruz. Dans ediyoruz hep birlikte. Ne politika ne de savaşlar umurumuzda. Bense dans etmekle intihar etmek arasındayım. İçiyoruz midemiz alabildiğince her şeyi. Bu gece son geceymiş gibi dönüyoruz ışıkların altında hep birlikte. Müzik hepimizi hipnotize etmiş gibi. Kulaklarımızı sağır edecek derecede kötü müziğe aldırış etmiyoruz. Basslar içimizi titretiyor adeta. Kimse kimseyi tanımıyor. Kimse kimsenin farkında değil bu dans pistinde. Birbiriyle bakışanlar, yakınlaşanlar, geceyi aynı yatakta geçirecek olanlar var bu pistte. Yüzgeçlerini kullanarak kendi fanuslarını kırmaya çalışanları, patileriyle tasmalarını koparmaya çalışanları izliyorum bir yandan. Sonunda güzel bir müzik çalıyor ve kendimi ritme bırakıyorum, gözlerim kapalı.. Yüzlerce insan tenlerimiz birbirine değiyor. Kimisi çok sıcak, kimisi çok soğuk. Soluklarımız birbirine karışıyor. Bu gece de sarılanlar, öpüşenler var. Herkes birbirine dokunuyor bir şekilde. Soluklarımız, mikroplarımız, terle karışık parfüm kokularımız birbirine karışıyor. Kimse kimsenin farkında değil, ama karışıyoruz birbirimize. Herkes birbirine benziyor. Saç modelleri, giyim tarzları, konuşmaları, dansları bile.. Kafayı yiyecek gibi oluyorum aralarında. Kırılan şişeler oluyor. Etrafa sıçrıyor, alkol oluyor her yerimiz. Bir kaçı kaybediyor kendini. Alabildiğinden fazla içmişler oluyor, kusuyorlar dans pistine. Etrafa karışıyor kusmuk kokuları ve ter kokusu. Leş gibiyiz. Ne diğerlerinin ne de benim umurumda. Unutuyoruz. Biz de başkalarının başkasıyız. Ayşenur Çalışkan


Hücre Evi 60lardan arta kalmış bir hücre eviydim, ardına bakılmadan ortada kalmış... ağaçlara sarkan camlarım cumhuriyet gazetesiyle kaplı illegale tutsak ruhlar barındırdım beyin kıvrımlarım kaos halinde ve duygularım fişlenmiş birer militan zalimliğe muktedirler tarafından yıkılmıştı bir duvarım... bir hücre eviydim. yalnız sevgiyi örgütleyen savaşçının olmadığı güzel zamanlardan. ispanyol paçalardan... labirentten çıkmaya çalışan halkın göremediği bendim... sömürülen halkın, susturulan halkın. lâkin sonum belliydi. sermayenin hakimiyetinde birkaç gazeteyle kapatmışlardı üstümü. hiçliği barındıran bir hücre eviydim artık boşluğu örgütleyen bir yalın beyaz sarsıntı... sevgiler kaçıp gitmişti kireçli köşelerimden, örümcekler ve ben kalmıştık... bir de unutulmuş çaresizliğimiz. hücrelerimiz bizi terk etmişti… Oğuzhan Kayacan görsel ig: cileklibok


Küçük İnsan Küçük insan. Her şeyin onun için var olduğunu sanan, düşünmekten aciz insan. Hiçbir şey sana köle olmayacak, sen de hiçbir şeye! Geçmişte saygın, değerli bilim adamlarının/bilim kadınlarının uğraşları,biri makyajı bozulduğu için ağlasın diye değildi. Giyim tarzı için birini dövsün, hayvanları kölesi sansın, trans bireyleri öldürsün ya da insanları kıçının üzerinde otururken yargılasın diye hiç değildi. Auguste Comte’un Üç Hal Yasası ile devam edeceğim, fakat hiç de olumlu yaklaşmayacağım. Teolojik evrede sıkışıp kalmışız. Metafizik ve Pozitivist aşamalardan bahsetmek, ya da o aşamaya geçmek istediğimizde; linç ediliriz. Küçük insan. Bildiklerini tek doğru olarak kabul eden, araştırmayan insan. Yenilgiyi kabul edeceksin, Ki öğrenesin. Geçmişte benmerkezciliği bir kenara bırakıp, belirli bir ırkın kurtulmasını istemiş, herkes adına acı çekmiş insanların uğraşları, biz palavralarla beslenelim, demokrasiyi zaten kazanacağı belli olan partilere/insanlara oy vermek sanalım diye değildi.İnsanlık, bizim yolumuzu aydınlatana minnet duyulmadığı zaman biter. Birini aydınlatmaya çalışırsak; linç ediliriz. Küçük insan. Ruhunu, kişiliğini, bedenini, hücrelerini keşfetmeyen insan. Duyduğun her şeye inanıyorsan,kuşağı devam ettirme! İz bırakacaksın ki, Aydınlatabilesin. Alınabilecek en büyük eğitim; aile içi eğitimdir. Eğer baban pembeye “karı rengi” diyorsa, kızını “edepli olsun” diye herkesten geriye çekiyor, onun öz güvenini sömürüyorsa, kurtar kendini. Kendini eğitmeden çıkamazsın bu lağımdan. İnsanlar, kelimelerin sözlük anlamlarını hayatlarına uygulamalıydı, ama yapmadılar. Sadece kelimelerin onlara ne hissettiklerini dikkate aldılar, nesillerine körlüğü, bağnazlığı, yobazlığı aşıladılar. Dünya kirleniyor. Ve Biz! Temizlemeye çalışırsak; linç ediliriz. İrem Genkertepe


ve – Parmak Uçlarım En çok da dudaklarım kaburgalarındayken acırdı, Parmak uçlarım. Kalbine en yakın orada ulaşırdım. Sen sakinliğini korurdun Ve En çok öpülmeye aç, Yine parmak uçlarım. Tanrı bahşetmemiş miydi böyle kadınlara sevilmeyi? Bilmem ama binlerce şükürler olsun, Seni seven yanıma. Hissettiriyor ya çünkü acı, insana yaşadığını; Kilometrelerce hissettim acıdığını. Parmak uçlarım işte anlıyorsun... Senin için yaratılanlara dokunuyorum, Kalemlere, kağıtlara. ...Ama yine de binlerce kez, Şükürler olsun, Sana yanan yanıma.. Nur Kahya


Binalar, Rehabilitasyonlar ‘*ve zamandan azade olmuş bir gelecek... ‘ hakikati, en çok kirli ellerini çocuğun bütün bu binaları, tufanları, peygamberleri bilhassa ayartılmış azınlıkta bir istifayı en çok neremden atmış olurum, neremden yırtmış ve böyle muğlak? işte direnmekten kusacağım gözlerimin derinine kilitlenmişken promilli bir yüz, acıyı kuşatan işgalci zihnimi devinimlerinden arındırmam lazım, biliyorum. hakikati, en çok kirli ellerini sevdâmın kornişlerini tenime batıran akşam kokulu perdeleri alnımı karışlayan ve kaba suretini içimde besleyen ölü sevgilimin savruluşunu tabutunu, güzü bu muğlaklığı merak ediyorum. gözlerini kaçıran ve beni duymayan bu iri memeli lotuslar. çocukluğumla ilgili bir cumartesiyi anımsamıyorum artık çocukluğumu yeneceğim bir cumartesiyi de yoğun bir ezan iliklerimi morartıyor hastanelerden geçiyorum, sevgilimin tabutundan sonra, uzuvlarından asılmış bir piyes ayakları dikiti andıran.


yaşadığını anlamıyor annem babam çocukluğumla ilgili bir cumartesiyi de son sigarasıyla yaktı. mayınlı ebelerin doğurttuğu kızıl öğünlü piçler gördüm ama temkinliydim hepsinin elinde birer infaz mektupları ve bakırdan şablon. ayağıma ne diken, ne put, ne güz batıyor çünkü titreğim çocukluğumu tatmin ederken ellerimle boğuyorum tüm bu coşkuyu ve takvim gibi pahalı bir argüman sızıyor paçalarımdan kanalizasyona. direnmekten kusacağım aynaya bakmaya cürret etmeye beslemeyi içimde kumral bir yazı ve pencerenin arasına dalmış rüzgarımın kesik hücreleri. kent elbette içerleniyor beni böyle yalnız ve susuz gördüğünde o sırada kirli yeleğini sarkıtmış bir yargıç bir ceset okşar gibi giriyor ruhumdan içeri çocuksu cesaretin ilk formülü olan dakiklik bir halk gibi ayaklanıyor cesaretim ve bunları izlerken hiç tereddüt etmiyor kırlangıç. bütün bu elbiseler ne içindir yaşamak zarfında ki memurların bu elbiseleri, bazen akşamı yansıtmıyor tabanca, boynumda kızıllık yaşanmıyor tüm bunları kış vakti sarışın bir rutubete bıraktığımda anlıyorum elbiseleri, üzerindeki kanı ve ne zaman savrulduğumu faşist bir viyadükten boşluğa


gece, çok dürüst davranıyor bazen içimde olağan bir bulantı ıkınarak spermlerini damlatıyor filizlenmiş bahara tanımadığım bir düşmanım, buna hayat diyorum salonlardan çıkıp, bağırarak yüksek sesle hayat diyorum buna tanımadığım bir düşmanımın elbiselerini dikişi kırılmış ellerimin. her şey ama her şey tufanda birikiyor kavmim ters şeritte, ellerinde göğsümden bir iksir korsanların peygamberlerin gözlerine bakıyorum ölü bir rüyada, ve terleyerek uyanışım, adım atışım tüm bu elbiseler ne için tüm bu siyah nefesler ve bu rehabilitasyon Kadir Çakır


İyi Ki Doğdun Ben alamam sana süslü püslü hediye Ben bir şiirden bir de senden anlarım Belki istediğini yapamam “he diye” Ben bir şiirden bir de sevdadan anlarım Solumda hep senden bir parça taşırım Benden istediğin şiir olsun cancağzım Açlığa, yoksulluğa susuzluğa da alışırım Sana tapan kalemimi susturur anca ağzım Sen dünyaya elma yemeden geldin Ben yukarılarda seni gördüm geldim Sen al dudak yeşil göz ince beldin Ben seni önüme katıp sürükleyen seldim Sen Tanrı’nın ince işçiliğiyle gelmiş Sen henüz işlenmemiş mücevher Sen yedi kıtadan daha güzel Sen şiirlere tutulan cevher! İyi ki doğdun! Burhan Ocak


Mah-Naz Ve işte sonsuzluğa uğurlanan şeyin ruh olduğuyla karşılaşıyoruz bir kez daha. Sonsuzlukta yavaşça dalgalanan ruhun huzuruna. Belki de ebediyettir insanı yaratıcı kılan, tıpkı tanrının şefkatli avuçları gibi. Açılan bir el duaya, açılan bir kalp dileğe, insanı tüm huzursuzluklarından sıyırarak yolluyordur ebediyete. Çırılçıplak ulaşıyorsak cennetin kapılarına, soyunmalıyız, Masumiyete soyunmalı ve ilk önce şu günahkar bedeni sonrasında ise affetmeliyiz şu üç günlük dünyayı; Dün, bugün ve yarın... Dünümüz, hep bugünde kalır. Bugün ise ne kadar kalpten dilediğine bağlıdır. Yarın, ellerinin kirine, yüzünün akına göre karar kılar, ve böylece bir hayat daha biter. İşte geçen bu üçten yalnızca elimize bir geçer. Yaratılmış en becerikli, en karanlık, en doğru ve en yanlış varlık; İnsan..... Nur Kahya


Keep Talking Konuşmaya devam et. Pink Floyd’un Division Bell albümünün üçüncü şarkısıdır, bu bilgi dışında bence bilinmesi gereken; David Gilmour’un Stephen Hawking’in bir konuşmasını ağlayarak dinledikten sonra bu şarkıyı yazmış olmasıdır.. Benimle neden konuşmuyorsun? En son ne zaman muhteşem bir gün geçirip, sonunda “Ben yaşamıyormuşum ulan!” dediğini hatırlıyor musun? epifiz bezinin dışarıdan müdahale ile fazla salgıladığı anlar dışında.. Mecliste kabul gören yeni tasarı ile artık TDK’dan “keşke” kelimesinin çıkartılması kararlaştırıldı, bu tasarı ile insanların kendini daha çok seveceği, geçmiş ile alakalı daha az pişmanlık çekmesi ve ileride “keşke yapsaydım” demek yerine sadece yaparım yükleminin kullanımını arttırmayı amaçlıyor. Ama bu tasarı bazı kesimlerin ayaklanmasına ve taksim meydanında yürüyüş yapmasına sebep oldu, kalabalık grup hep bir ağızdan “WISH YOU WERE HERE” şarkısını söyleyerek bu kararı protesto etti, daha sonra hepsi sustu. Çünkü bazı durumlarda susmak; en büyük protestodur. Duran adam! Hiç nefret ettiğin bir insanla aynı asansörde sıkıştığını hayal ettin mi? Çaresizlik; çaresiz olma durumu. Eddie Vedder: Biliyorum bir başkasının gökyüzünde güneş olacaksın, ama neden benim değil, neden benimkinde değil? Jim Morrison: Düşündüğümde yüzünü hatırlayamıyorum. En son ne zaman çaresiz hissettiğini hatırlıyor musun? Bugün dışında. Eren Küçük


Accept – Kill The Pain A shadow in an empty doorway, call your name but no reply Boş bir kapı aralığında bir gölge, adını söyler ama cevap yok I still see your face, but there’s no trace Hala senin yüzünü görüyorum, ama iz yok Photographs, no goodbye Fotoğraflar, hoşça kal yok Seems like I must be dreaming, but it’s all here in black and white Rüya görüyor olmalıyım, ama hepsi burada, siyah ve beyaz A hollow lost and empty feeling Bir boşluk, kayıp ve boş bir his They say all wounds are healed in time. Onlar bütün yaraların zaman içinde iyileşeceğini söylüyor But I feel worm and somehow unborn Ama ben solucan gibi hissediyorum, nasıl olduysa doğmamış Every day’s an uphill climb Her gün çetin bir yokuş Hanging on just for tomorrow, but I find it hard to see the light Sadece yarına tutunuyorum, ama ışığı görmek zor I ‘m just looking for something to kill the pain tonight Ben sadece bir şey arıyorum, bu gece acıyı dindirmek için

görsel ig: cileklibok


gรถrsel ig: cileklibok


gรถrsel ig: cileklibok


Sayı 4  

Dimağ Fanzin'in dördüncü sayısı.

Sayı 4  

Dimağ Fanzin'in dördüncü sayısı.

Advertisement