Page 1

ORTAÖĞRETİM

HZ. MUHAMMED’İN HAYATI ÖĞRETİM MATERYALİ

9


   

       & #'   ! & " &     ! & 



     "    )  !(     !       $   $   )  )&" & 

   &*  !  )  # #   ')  !  "  *  &*&   "  *  # "&      ! &   ("      &*   && &     %&*      &    !!  ) && !  * && * && ) ')))* %* * * &&  *   $    &!               "   " )  #   "      * $ 

& $  

 ! #   $ &*&*    & ")(*   * #   ! &"   )  # '   )  $  


..

MUSTAFA KEMAL ATATURK


EDİTÖRÜN NOTU

İnsanlar için üstün ahlak örneği olan Hz. Muhammed, Allah tarafından gönderilen son peygamberdir. O aynı zamanda insanlara erdemli yaşama yollarını gösteren bir öğretmendir. Yüce Allah’tan vahiy alan bir öğretmen... Hz. Peygamber’in görevi, Allah’ın kitabını insanlara tebliğ etme yanında, bizzat yaşayarak insanlara örnek olmaktır. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim’in ve dolayısıyla İslam’ın doğru anlaşılabilmesi ve hayata doğru aktarılabilmesi için Hz. Peygamber’in bütün yönleriyle tanınması gerekir. Hz. Muhammed’in Hayatı Dersi Müfredatı, bir ünite ile sınırlı genel kronolojik bilginin yanında, tematik bir anlatım içeriyor. Doğuşundan vefatına klasik bir siyer anlatımının ötesinde, hayatın içinde, yaşayan ve hayatı yaşanabilecek bir Peygamber örneğini öğrencilerin dikkatlerine sunuyor. Bu nedenle, ders öğretmenlerinin, müfredatın bu özelliğini çok iyi anlamaları ve derslerini buna göre işlemeleri gerekmektedir. Her yıl öğrenci seviyelerine göre tekrarlanacak olan birinci üniteler konusunda daha hızlı mesafe alınabilmesi için öğrenciler, yaşlarına ve düzeylerine uygun Siyer-i Nebi kitaplarını okumaya teşvik edilebilir. Ancak diğer tüm ünitelerde Siyer-i Nebi olarak adlandırılan ve Hz. Peygamber’in hayatını kronolojik olarak anlatan bu kitaplar, Hz. Peygamber’in anlatılabilmesi konusunda yetersiz kalacaktır. Bunun için ders kitabının yanı sıra Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere temel hadis kaynaklarından faydalanılmalıdır. Derslerde ezberci, baskıcı ve klasik anlatım metodu yerine, çağdaş eğitim öğretim metotlarından faydalanılmalı, çeşitli materyallerle ve etkinliklerle öğrenciler araştırmaya, öğrenmeye özendirilmelidir. Bunu gerçekleştirirken gereksiz ayrıntılardan uzak durulmalı; kolaylaştırma ve sevdirme ilkesi esas alınmalıdır. Prof. Dr. Mehmet BAYYİĞİT

7


İÇİNDEKİLER

1. ÜNİTE: HZ. MUHAMMED’İN HAYAT HİKÂYESİNİ HATIRLAYALIM ................. 9 1. Hz. Muhammed’in Doğduğu Çevre .......................................................................................... 2. Doğumu - Çocukluğu ve Gençliği ............................................................................................. 3. Peygamber Oluşu ve Mekke Dönemi ....................................................................................... 4. Medine Dönemi ve Vefatı ......................................................................................................... ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM ................................................................................................

10 10 12 15 24

2. ÜNİTE: ESTETİK ................................................................................................ 25 1. Tertipli ve Düzenli Yaşamak ...................................................................................................... 2. Söz ve Davranışların Güzelliği ................................................................................................. 3. İşleri Güzel Yapmak .................................................................................................................. 4. Güzellik ve Güzelleşme ............................................................................................................ ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM ................................................................................................

26 29 34 37 38

3. ÜNİTE: HAYÂ ve İFFET ................................................................................................................ 1. Hayânın Önemi ve Değeri ........................................................................................................ 2. İffetin Önemi ve Değeri ............................................................................................................. 3. Allah’ın Huzurunda Olma Bilinci ................................................................................................ ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM ................................................................................................

39 40 44 47 50

4. ÜNİTE: EŞİTLİK ............................................................................................................................ 1. İnsanların Eşitliği ...................................................................................................................... 2. Kullukta Eşitlik .......................................................................................................................... 3. Hukuk Karşısında Eşitlik ........................................................................................................... 4. Eşitlik Anlayışını Korumanın Önemi ......................................................................................... ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM ................................................................................................

51 52 56 59 61 64

5. ÜNİTE: AİLESİZLERE AİLE ......................................................................................................... 1. Öksüz ve Yetimlere Sahip Çıkmak ........................................................................................... 2. Kimsesizlere Yardım ................................................................................................................. 3. Mağdurlara Yardım ................................................................................................................... 4. Ailesizlerin Aile Kurmasına Yardım ........................................................................................... ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM ................................................................................................

65 66 69 72 77 80

6. ÜNİTE: İSTİŞARE ......................................................................................................................... 1. İstişarenin Önemi ..................................................................................................................... 2. İstişarenin Yararları ................................................................................................................... 3. Bireysel Konularda İstişare ....................................................................................................... 4. Toplumsal Konularda İstişare ...................................................................................................

81 82 85 87 90

ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM ..................................................................................................... 97 SÖZLÜK ............................................................................................................................................ 98 KAYNAKÇA ...................................................................................................................................... 101

8


1. ÜNİTE:

HZ. MUHAMMED’İN HAYAT HİKÂYESİNİ HATIRLAYALIM

ÜNİTEMİZE HAZIRLANALIM 1. “Hilfu’l-Fudûl (Erdemliler Sözleşmesi)” ne zaman, niçin kurulmuştur? Araştırınız. 2. Hz. Ömer’in Müslüman oluşu hakkında ansiklopedilerden ya da İnternetten bilgi edininiz. 3. Peygamberimizin Veda Hutbesi’ni bulup okuyunuz. Bu hutbeden evrensel insan haklarıyla ilgili ilkeler çıkarınız.

9


1. HZ. MUHAMMED’İN DOĞDUĞU ÇEVRE Hz. Muhammed gençliğinde, yirmi yaşında iken Dördüncü Ficar Savaşı’na katılmıştır. İslam öncesi dönemde kabileler arası sık sık savaş çıkardı. Fakat bunlardan dördü Arapların haram olarak kabul ettikleri aylarda yapıldığı için bu savaşlara Ficar savaşları adı verilmiştir. Kureyş kabilesi ile Hevazin kabilesi arasında gerçekleşen bu savaş, ticari rekabet sonucu Kureyş’in müttefiki olan Kinane kabilesinden birinin Hevazin kabilesinden birini öldürmesi üzerine çıkmıştır. Bu savaş Kureyş kabilesinin zaferi ile sonuçlanmıştır. Dördüncü Ficar Savaşı’nda Hz. Peygamberin ailesi olan Haşimoğulları da Kureyş birlikleri içerisindeki yerini almış ve savaşa Hz. Peygamberin amcası Zübeyr komutanlık yapmıştır. Hz. Peygamber’in bu savaş sırasında ön saflarda çarpışmayıp amcalarına ait eşyaları koruduğu ve atılan okları toplayarak amcalarına vermekle yetindiği aktarılmaktadır. Kureyş için bu savaşın önemine gelince Harem bölgesinde haram aylarda yaşanan güvenlik ortamının ortadan kalkması hem Kâbe’nin kutsallığını hem de Kureyş’in ticaretini zedeleyeceğini düşünüyorlardı. Bu nedenle böyle bir durumun ortaya çıkmasına engel olmuşlardır.

2. DOĞUMU ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ

571- Fil Olayı. Habeşistan’ın Yemen Valisi Ebrehe, Kâbe’ye saldırdı.

571- Son Peygamber Hz Muhammed (s.a.) doğdu.

571- Hz. Peygamber sütannesi Halime’nin yanında kalmaya başladı.

575- Hz. Peygamber Mekke’ye annesinin ve ailesinin yanına döndü.

577- Hz. Peygamber’in annesi Âmine vefat etti.

579- Dedesi Abdulmuttalip vefat etti.

579- Amcası Ebu Talip’in yanında kalmaya başladı.

583- Amcası Ebu Talip ile birlikte Busra’ya ticaret kervanıyla gitti.

588- Amcası Zübeyr ile Yemen’e ticaret kervanıyla gitti.

10


591- Ficar Savaşı’na katıldı. 591- Erdemliler Sözleşmesine (Hılf’ul-Fudûl) katıldı. Hz. Peygamber, Ficar savaşından kısa bir süre sonra Haşim, Muttalip, Eset, Zühre ve Teymoğullarının bir araya gelmesiyle kurulan Erdemliler Sözleşmesinin içerisinde yer almıştır. Bu sözleşmenin yapılmasının sebebi Ficar Savaş’larından sonra Mekke’de can ve mal güvenliğinin kalmaması, haksızlıkların artmasıdır. Hz. Peygamberin amcası Zübeyr şehrin ileri gelenlernden Abdullah b. Cüdan’a başvurarak onu bu işin görüşülmesi için bir toplantı yapmaya ikna etti. Abdullah b. Cüdan’ın evinde toplananlar Mekke halkından veya dışardan gelen kimselerden haksızlığa uğrayanların yanında yer alacaklarına ve haklarını alıncaya dek onları destekleyeceklerine dair söz vermişlerdir. Nitekim bu sözleşmenin yapılmasından sonra malları haksız yere elinden alınan Yemenli bir tüccar Hz. Muhammed’e başvurmuş, o da Âs b. Vail’den malları alıp sahibine iade etmiştir. Hz. Peygamber daha sonra şu ifadelerle bu sözleşmeyi övmüştür: “Ben, Abdullah b. Cüdan’ın evinde öyle bir sözleşmede yer aldım ki bu sözleşmeyi kızıl develere değişmem. Eğer şu an böyle bir sözleşmeye çağrılsam hemen gider orada bulunurum.” 1 595- Hz. Hatice’nin kervanını Şam’a götürdü. 596- Hz. Hatice ile evlendi. 598- Hz. Peygamber’in oğlu Kasım doğdu. (Ebu’l-Kasım diye künyelendirildi.) Hz. Muhammed’in ilk erkek çocuğunun ismi Kasım’dır. Yine Hz. Peygamberin ilk vefat eden çocuğu da Kasım’dır. İki yaşında vefat etmiştir. Künye o dönem Arap toplumunda, ilk doğan erkek çocuğunun ismine bağlı olduğu için Hz. Peygamberin künyesi Ebu’l-Kasım’dır. 599- Hz. Peygamber’in amcasının oğlu Hz. Ali doğdu. Hz. Ali, Hz. Peygamberin amcasının oğludur. Peygamberimiz amcasının ve yengesinin kendisine yaptıkları iyiliklere karşılık Hz. Ali’yi yanına alarak onu sanki kendi çocuğuymuş gibi yetiştirmiştir. Hz. Ali’nin, Hz. Peygambere kan bağıyla bağlı olması, bizzat Hz. Peygamber tarafından yetiştirilmesi, ilk çocuk Müslümanlardan olması ve Hz. Peygamberin kızı ile evlenmiş olması sebebiyle Hz. Peygamber’in hayatında çok önemli bir yere sahiptir.

1 Ahmed b. Hanbel, I/190 * Hz. Muhammed’in hayat hikâyesiyle ilgili bu ünitede öğrenciler kronolojiye ait başlıkların altındaki açıklamalardan sorumludur. Altında herhangi bir açıklama olmayan başlıklardan öğrenciler sorumlu tutulmayacaktır.

11


600- Hz. Peygamber’in Kızı Zeynep doğdu. Zeynep, Hz. Peygamberin ikinci çocuğu ve kızlarının en büyüğüdür. Babası otuz yaşında iken dünyaya gelmiştir. Hz. Hatice’nin arzusu üzerine Hz. Peygamber Zeynep’i teyzesinin oğlu Ebu’l-Âs b. Rebi ile evlendirmiştir. Bu evlilikten Zeynep’in Ali ve Ümame adlı iki çocuğu dünyaya gelmiştir. 604- Hz. Peygamber’in Kızı Rukiye doğdu. Rukiye, Hz. Peygamber otuz üç yaşındayken dünyaya gelmiştir. Rukiye, Ebu Lehep’in oğlu Utbe ile nişanlandı. Hz. Muhammed peygamberlik gelince kızı Rukiye de İslam’ı kabul etti. Ebu Lehep ve hanımı, kendilerinin İslam’a karşı olmalarından dolayı oğullarını Hz. Peygamberin kızı Rukiye’den ayrılmaya zorladılar. Neticede nişan bozuldu. Bundan sonra Hz. Peygamber Rukiye’yi Hz. Osman ile evlendirdi. Rukiye kocasıyla birlikte Habeşistan hicretine katıldı. Daha sonra Mekke’ye dönerek Medine’ye hicret etti ve burada yaşamaya başladı. Hicretin 2. yılında Bedir Savaşı hazırlıkları esnasında hastalandı. Hz. Peygamber, Hz. Osman’ı sefere götürmedi ve hasta hanımıyla ilgilenmesi için Medine’de bıraktı. Ancak Rukiye, Hz. Peygamber savaştayken vefat etti. Hz. Osman’dan dünyaya gelen Abdullah adındaki oğlu ise iki veya altı yaşında iken vefat etti. 608- Hz. Peygamber’in Kızı Ümmügülsüm doğdu. Ümmügülsüm Hz. Peygamber otuz dört yaşında iken dünyaya gelmiştir. Ebu Lehep’in oğullarından Uteybe ile nişanlandı. Annesinin ve babasının zorlaması sonucu Uteybe Ümmügülsüm’den ayrıldı. Ümmügülsüm hicrete kadar babasının evinde yaşadı. Hz. Peygamber’in diğer aile fertleriyle birlikte Medine’ye hicret etti. Ablası Rukiye’nin vefatından sonra Hz. Osman’la evlendi. Hicretin 9. yılında vefat etti. Kaynaklar Ümmügülsüm’ün herhangi bir çocuğunun olmadığını bildirmektedir. 608- Kendisini Muhammedü’l-Emin olarak adlandıran Mekkelilere Kâbe Hakemliği yaptı.

3. PEYGAMBER OLUŞU VE MEKKE DÖNEMİ 610- Hira Mağarası’nda (Ramazan ayında Kadir Gecesi’nde) ilk vahiy geldi. 610- Hz. Peygamberi’in kızı Hz. Fatıma doğdu. Hz. Fatıma, babasının Medine’ye hicretinden bir müddet sonra kızkardeşi Ümmügülsüm ve Hz. Ebu Bekir’in ailesiyle birlikte Medine’ye hicret etti. Bir müddet sonra Hz. Ali onu babasından istedi. Hz. Peygamber kızının görüşünü alarak hicretin 2. yılında Fatıma’yı Hz. Ali ile

12


evlendirdi. Hz. Fatıma, evlendikten bir yıl kadar sonra ilk çocuğu Hasan’ı, ondan bir yıl sonra da ikinci çocuğu Hüseyin’i dünyaya getirdi. Daha sonraki yıllarda Ümmügülsüm ve Zeynep adlı kızları ile Muhsin adlı oğlu dünyaya geldi. Hz. Peygamber’in vefatına çok üzülmüş ve ondan altı ay kadar sonra vefat etmiştir. Hz. Peygamber’in soyu Fatıma’nın çocukları vasıtasıyla devam etmiştir. 614- Üç yıl gizli davetten sonra açıktan davete başladı. 615- Müşriklerin ağır baskıları üzerine Hz. Osman liderliğinde (4 kadın, 11 erkek) on beş Müslüman Habeşistan’a hicret etti. 616- Hz. Hamza ve Hz. Ömer Müslüman oldu. Peygamberimiz bir gün Safa Tepesi’nde otururken Ebu Cehil, yanından geçerken ona çirkin sözlerle hakaretlerde bulundu. Peygamberimiz hiçbir karşılık vermedi. Hz. Peygamberin amcalarından olan Hamza, o gün ava gitmişti. Dönüşünde bir cariye olayı Hamza’ya anlattı. Hamza henüz Müslüman olmamıştı. Yeğenine hakaret edilmesine dayanamadı. Silahlarını çıkarmadan, derhal Kureyşin toplantı yerine gitti. Yayını Ebu Cehil’in kafasına vurup onu yaraladı. Ebu Cehil, Hamza da gider Müslüman oluverir diye ses çıkarmadı. Hamza, Hz. Peygambere giderek onu teselli etmek istedi. Hz. Peygamber de ancak onun Müslüman olmasıyla memnun olacağını söylemesi üzerine Hamza Müslüman oldu. Hz. Hamza’nın Müslüman olması üzerine Kureyş ileri gelenleri “Dârü’n-Nedve”de toplandılar. Her geçen gün sayıları çoğalan Müslümanları engellemeye çalıştılar. Ama bütün engellemeler sonuç vermeyince tek ve kesin çözümün Hz. Peygamberi öldürmek olduğuna karar verdiler. Bu işi yapmak için Ömer b. Hattap gönüllü oldu. Fakat yolda giderken karşılaştığı Nuaym b. Abdullah Muhammed’den önce kendi eniştesi ve kız kardeşinin yanına gitmesini çünkü onların da Müslüman olduğunu söyledi. Ömer buna hiç ihtimal vermedi. Fakat içine düşen şüpheyi gidermek için yolunu değiştirip doğru eniştesi Saîd b. Zeyd’in evine vardı. Bu esnada içeride Kur’an-ı Kerim okunuyordu. Ömer, kapı önünde okunanları işitti. Kapıyı kırarcasına vurdu. Bunun üzerine içeridekiler okudukları Kur’an metnini sakladılar. Ömer içeriye girince ne okuduklarını sordu. Bir an cevap alamayınca eniştesinin üzerine atıldı. Bu arada araya giren kız kardeşine bir tokat attı. Canı yanan kız kardeşi ne yaparsa yapsın Allah’ın dininden dönmeyeceklerini söyledi. Bu durumdan etkilenen Ömer oturup bir müddet düşündü ve okuduklarını kendisine getirmelerini istedi. Kız kardeşi okudukları Kur’an-ı Kerim metnini ona verdi. Okudukları Tâ Hâ suresinin ilk ayetleriydi. Ömer büyük bir ilgi ile ayetleri okudu. Kendisini Hz. Peygambere götürmelerini istedi. Ömer’in silahlı olarak geldiğini gören Müslümanlar telaşlandılar. Durumun korktukları gibi olmadığını, Hz. Peygamberin huzuruna çıkıp Müslüman olduğunu söylemesi üzerine anladılar. Hamza ve Ömer’in Müslüman olmalarıyla, İslam’ın yayılması hız kazandı. Daha önce altı yılda Müslümanların sayıları ancak 40 kişiye ulaşabilmişken bu süreçten sonra İslam’ı kabul edenlerin sayıları artmıştır. O nedenle Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman olmaları İslami davet açısından önemli bir

13


dönüm noktasıdır. Mekke toplumunun iki güçlü ismi olan Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman olmaları, Müslümanlara moral kaynağı olmuştur. 617- Cafer b. Ebu Talip liderliğindeki (18 kadın, 82 erkek) yüz Müslüman ikinci defa Habeşistan’a hicret etti. İkinci Habeşistan hicretinde Cafer b. Ebu Talip’in başkanlığında on sekiz kadın, seksen iki erkekten oluşan bir grup Habeşistan’a gitmiştir. Mekkeli müşrikler, burada bulunan Müslümanların iadesi için Amr b. As’ı birtakım hediyelerle Habeşistan hükümdarı Necaşi’ye gönderseler de bu girişim sonuçsuz kalmıştır. Cafer b. Ebu Talip’in okuduğu ayetlerden etkilenen Necaşi Müslümanları geri vermeyi reddetmiştir. 617- Mekkeli müşrikler Müslümanlara boykot uygulamaya başladı. 619- Mekkeli müşrikler, Müslümanlara uyguladıkları boykotu kaldırdı. 619- Hz. Hatice ve Ebu Talip vefat etti. Tüm çabaları sonuçsuz kalan Mekkeli müşrikler 616-619 yılları arasında üç yıl sürecek olan bir sözleşme imzalayarak Kâbe’nin duvarına astılar. Bu sözleşmeye göre Müslümanlar ve onlara destek olanlarla kız alınıp verilmeyecek, alışveriş yapılmayacak, oturup kalkılmayacak, selam dahi verilmeyecekti. Bu süreç içerisinde Müslümanlar ve henüz Müslüman olmamasına rağmen bu sözleşmeyi kabul etmeyen Hz. Peygamberin akrabaları Ebu Talip’in mahallesine taşındılar. Bu üç yıl içerisinde Müslümanlar çok zorluk çektiler ve yiyecek ekmeği dahi zor bulabildiler. Hz. Peygamber sahip olduğu neyi varsa bu üç yıl içerisinde harcamıştır. Daha sonra Mut’im b. Adiy gibi bazı Mekkeli müşriklerin bu anlamsız boykota son vermek istemeleri üzerine boykot sona erdirilmiştir. Kâbe duvarına asılan sözleşme metni indirilince sadece “Senin isminle Allah’ım!” ibaresi dışındaki bölümlerin kurtçuk tarafından yenildiği görülmüştür. Hz. Peygamber boykotun kaldırılmasının hemen ertesinde iki büyük kaybı birlikte yaşadı. Çocukluğundan itibaren kendisini koruyup kollayan amcası Ebu Talip ve evliliği boyunca desteğini ondan hiç esirgemeyen eşi Hz. Hatice aynı yıl içerisinde vefat ettiler. Bu nedenle peygamberliğin onuncu yılına denk gelen bu yıla Müslümanlar Hz. Peygamberin çok üzülmesi sebebiyle “Hüzün Yılı” adını verdiler. 620- Hz. Muhammed İslam’a davet için Taif’e gitti. Ağır hakaretlere uğrayarak Mut’im bin Adiy himâyesinde Mekke’ye döndü.

14


Mekkeli müşriklerin dayanılmaz baskıları ve eziyetleri karşısında Hz. Peygamber kendisi ve ona inananlarla özgürce yaşayabilecekleri bir yurt aramaya başladı. Bu amaçla Taif’e giden Hz. Peygamber, Mekkeli müşriklerin şehrin ileri gelenlerini etkilemeleri sonucunda burada ilgi görmediği gibi bir de taşa tutuldu. Bir bağa sığınarak canını kurtarabildi. Ağır hakaretlere uğrayan Hz. Peygamber, Mut’im bin Adiy himâyesinde Mekke’ye girebildi. 620- İsra ve Miraç Olayı gerçekleşti. Arka arkaya gelen boykot, amcasının ve eşinin kaybı, bir de Taif’e yaptığı yolculuktan eli boş dönmesi, Hz. Peygamberi son derece üzmüştü. Tam bu sırada Yüce Allah’ın emriyle Peygamberimiz Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürülmüş, oradan da Allah’ın katına çıkarılmıştır. Bu olaya İsra ve Miraç denir. Böylece Peygamberimiz son zamanlarda yaşadığı üzücü olayların etkisinden biraz da olsa kurtulmuştur. Beş vakit namaz Miraç’ta farz kılınmıştır. 620- Medineli altı kişi Müslüman oldu. 621- Medineli on iki Müslüman ile I. Akabe Biatı yapıldı. 621- II. Akabe Biatı gerçekleşti. 622- Hz. Muhammed, arkadaşı Hz. Ebu Bekir ile Mekke’den Medine’ye hicret etti. İkinci Akabe Biatı’ndan sonra Müslümanların hicretine izin verilmesiyle Hz. Ömer gibi bazı kişiler hariç Müslümanlar Medine’nin yolunu tutmuşlardır. Hz. Peygamber ise daha sonra arkadaşı Hz. Ebu Bekir ile birlikte Mekkelilerin kendilerini takip etmelerini engellemek için farklı bir yol takip ederek Medine’ye hicret etmişlerdir. Hatta bu yolculuk sırasında Sevr Mağarası’nda gizlenen Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir’i mağaranın ağzına kadar gelen müşriklerin fark edememeleri Kur’an ayetlerine yansımıştır. 622- Hz. Peygamber Kuba Mescidi’ni yaptırdı Ranuna vadisinde ilk cuma namazını kıldırdı.

4. MEDİNE DÖNEMİ VE VEFATI 1/622*- Hz. Peygamber (12 Rebiyülevvel/24 Eylül) Medine’ye ulaştı ve Ebu Eyyub el-Ensari’nin evine yerleşti.

15


1/622- Mescid-i Nebi’nin yapımına başlandı. (Rebiyülevvel/Eylül). 1/622- Namaza çağrı için ezan uygulamasına başlanması. 1/623- Müslümanlar arasında kardeşlik (muâhât) oluşturuldu. 1/623- Medine Sözleşmesi imzalandı. 1/623- Savaşa izin verildi. 2/623- Hz. Peygamber ilk kez aşura orucu tuttu ve Müslümanlara da tutmalarını tavsiye etti. (10 Muharrem/14 Temmuz). 2/624- Hz. Peygamber, Abdullah b. Cahş komutasında Batn-ı Nahle’ye bir seriyye gönderdi. Medine’ye baskın hazırlığı yapan Kureyş’in faaliyetlerini haber almak üzere, Peygamber Efendimiz, recep ayının son günlerinde, Mekke tarafına halasının oğlu Abdullah b. Cahş komutasında bir seriyye gönderdi. İki gün sonra açılmak üzere Abdullah’a bir de mektup vermişti. Mektupta, Mekke ile Tâif arasındaki Batn-ı Nahle’ye kadar gidilmesi, Kureyş’in faaliyetleri hakkında bilgi toplanması isteniyordu. *İlk rakam (1) hicri, ikinci (622) ise miladi yılı göstermektedir.

Abdullah bin Cahş komutasındaki seriyye Batn-ı Nahle’de Kureyş’in Tâif’ten dönmekte olan bir kervanına rastladılar. Kervanın reisi Amr b. Hadrami’yi öldürüp ele geçirdikleri iki esir ve mallarla Medine’ye döndüler. Hz. Peygamber bu olayı hoş karşılamadı. Çünkü kendilerine çarpışma izni verilmemişti. Üstelik bu olay, Araplar arasında kan dökülmesi yasak sayılan haram aylardan recep ayında meydana gelmişti. Mekke müşrikleri bu olayda öldürülen Amr b. Hadrami’nin intikamını bahane ederek savaş hazırlıklarını hızlandırdılar. Arap kabileleri arasında Hz. Peygamberin itibarını zedelemek için Hz. Peygamberin haram aylara aldırış etmediğini her taraf yaymaya başladılar. 2/624- Orucun farz kılınması (Şaban/Şubat). 2/624- Teravih namazının kılınmaya başlanması (1 Ramazan/26 Şubat). 2/624- Bedir Savaşı (17 Ramazan/13 Mart).

16


2/624- İlk kez bayram namazı kılındı ve Ramazan Bayramı kutlandı. (1 Şevval/27 Mart). 2/624- Hz. Peygamber Hz. Ayşe ile evlendi. 2/624- Benu Kaynuka Savaşı 2/624- Hz. Ali ile Fatıma evlendi. 2/624- Sevik Savaşı (5 Zilhicce/29 Mayıs) Bedir Savaşında Mekkelilerin ileri gelenleri ölmüş, Kureyşin başına Ebu Süfyan geçmişti. Ebu Süfyan, Müslümanlarla savaşıp Bedir yenilgisinin öcünü almak için yemin etmişti. 200 atlı ile Mekke’den çıkarak Medine yakınlarındaki bir köye kadar gelmiş, çift sürmekte olan ensardan Sa’d b. Âmir ile hizmetçisini şehit edip birkaç ev ve hurma ağacını ateşe verdikten sonra dönüp kaçmıştır. Hz. Peygamber bu durumu duyunca seksen atlı ve yüz yirmi yaya ile hemen peşine düşmüş ise de Ebu Süfyan hızlıca kaçtığı için yetişememiştir. Mekkelilerin erzak olarak getirip kaçarken ağırlık olmasın diye bıraktıkları kavrulmuş un (sevik) Müslümanların eline geçtiğinden bu gazveye Sevik Savaşı denilmiştir. 2/624- İlk kez Kurban Bayramı kutlandı. (10 Zilhicce/3 Haziran). 3/624- Hz. Osman ile Ümmügülsüm evlendi. 3/624- Ka’b b. Eşref öldürüldü. 3/625-Hz. Hasan doğdu. 3/625-Uhud Savaşı (7 Şevval/23 Mart). 3/625- Hamrâülesed Savaşı (8 veya 12 Şevval/24 veya 28 Mart). Uhud Savaşı’ndan sonra Müşrikler, elde ettikleri üstünlükten yararlanıp Müslümanları imhâ etmeden savaş alanından ayrıldıklarına pişman oldular. Aralarında, geri dönüp Medine’yi basmayı konuştular. Hz. Peygamber durumdan haberdar olunca, Medine’ye dönüşünden bir gün sonra Uhud Savaşı’na katılmış olanları toplayarak Medine yakınlarındaki “Hamrâü’l-Esed” denilen yere kadar Mekkelileri takip etti. Gece olunca burada beş yüz kadar ateş yaktırdı. Mekkeliler takip edildiklerini görünce korktular; Medine’yi basma düşüncesinden vazgeçerek hızlıca Mekke’ye döndüler. 4/625- Raci Olayı (Safer/Temmuz).

17


Adal ve Kare kabilelerinden bir heyet Hz. Peygambere gelerek kabilelerine Müslümanlığı ve Kur’an-ı Kerim’i öğretecek öğreticiler gönderilmesini istediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlarla birlikte Âsım b. Sâbit önderliğinde on kişi gönderdi. Yolda, Usfan ile Mekke arasında Raci suyu yakınlarında Hüzeyl kabilesinden yüz kişilik bir çetenin saldırısına uğradılar. Öğretici olarak gönderilen Müslümanlardan sekizi çarpışarak şehit oldu, ikisi esir düştü. Zeyd b. Desine ve Hubeyb b. Adiy adlarındaki bu iki kişiyi Mekke’ye götürüp sattılar. Zeyd’i, Bedir Savaşı’nda öldürülen babası Ümeyye’nin öcünü almak için, Safvan b. Ümeyye satın almış, öldürülmesini seyretmek üzere bütün Mekke ileri gelenlerini çağırmıştı. Ebu Süfyan, Zeyd’e: “Hayatının kurtarılması için, senin yerine Muhammed (s.a.)’in öldürülmesini istemez miydin?” dedi. Zeyd hiç tereddüt göstermeden: “Asla, Hz. Peygamberin canı yanında, benim canım hiçtir. Benim kurtulmam için bırakın onun öldürülmesini, Medine’de ayağına bir diken batmasını bile istemem.” diye cevap verdi. Bu kuvvetli iman karşısında Ebu Süfyan: “Hiç kimse arkadaşları tarafından Muhammed’in sevildiği kadar sevilmemiştir.” dedi. Zeyd bunun üzerine idam edildi. Hubeyb ise Uhud Savaşı’nda Haris b. Âmir’i öldürmüştü. Haris’in kızı babasının intikamını almak için onu satın aldı. Hubeyb idam edilmeden önce iki rekât namaz kıldı. Dininden dönerse, serbest bırakılacağı söylendiğinde: “Benim için Müslüman olarak öldürülmek, dinimden dönmekten daha hayırlıdır.” diye cevap verdi. Müşrikler tarafından bir direğe asılarak şehit edildi. 4/625- Bi’rimaûne Olayı (Safer/Temmuz). Necid Bölgesinin reislerinden Ebu Bera Âmir, Medine’ye gelerek Hz. Peygamberden kendilerine İslam’ı öğretecek öğretmenler istedi. Necid bölgesi halkına güvenmeyen Hz. Peygamber, Ebu Bera’nın Kur’an öğreticilerine kabilesi adına eman verdiği için öğreticilerin gönderilmesine razı oldu. Hz. Peygamber, Ebu Bera’nın kardeşinin oğlu Âmir b. Tufeyl’e bir mektup yazdırarak, Münzir b. Amr’ın başkanlığında yetmiş kişilik bir heyeti Necid Bölgesine gönderdi. Bunların hepsi de Suffe ashabındandı. Maûne Kuyusu (Bi’r-i Ma’ûne) denilen yere varınca, içlerinden Haram b. Milhan ile Hz. Peygamberin mektubunu Âmir b. Tufey’le gönderdiler. Âmir mektubu bile okumadan Haram’ı şehit etti. Heyetin tamamını öldürmek üzere kabilesini teşvik ettiyse de kabilesinden destek bulamadı. Bunun üzeine Âmir b. Tufeyl, Süleym Kabilesi’ne mensup kişilerle beklemekte olan Müslümanların üzerine hücum etti. Hepsi şehit oldu. İçlerinden sadece Ka’b b. Zeyd yaralı olarak kurtulabildi. Hz. Peygamber Raci ve Bi’rimaûne olaylarının arkasından çok üzülmüş ve tam kırk sabah bu işi yapanlara beddua etmiştir. Amr b. Ümeyye ise olay sırasında develeri otlatmakla görevli olduğu için esir düştü, sonra kurtuldu. Medine’ye dönerken iki Necidliye rastladı. Şehid edilen arkadaşlarının öcünü almak için bunları öldürdü. Hâlbuki bunlar, Müslümanların himâyesinde olan Âmiroğullarındandı. Bu sebeple bu öldürülen kişilerin diyetleri ailelerine ödendi.

18


4/625- Beni Nadir Savaşı (18 Rabiyülevvel/28 Ağustos) 4/626- Hz. Hüseyin doğdu. (5 Şaban/10 Ocak). 5/627- Beni Müstalik Savaşı (2 Şaban) Mustalikoğulları Huzaa kabilesindendir. Bu kabile Müslümanlarla iyi geçiniyordu. Ama Kureyşlilerin kışkırtmasıyla kabile reisi Haris çevrede yaşayan bedevi kabilelerle birleşerek Medine’ye baskın için hazırlığa başladı. Rasûlullah (s.a.) durumu öğrenince, Medine’de Zeyd b. Harise’yi vekil olarak bıraktı. Otuzu atlı, bin kişilik bir kuvvetle Mustalikoğullarının üzerine yürüdü. Bedeviler, Müslümanlarının üzerlerine geldiğini duyunca, korkup dağıldılar. Haris’in etrafında sadece kendi kabilesi kaldı. Beni Mustalık, Müreysi suyu yanında toplanmış henüz hazırlıklarını tamamlayamamıştı. Peygamberimiz onlara Müslüman olmalarını teklif etti. Fakat onlar bunu kabul etmediler. Beni Mustalık Müslümanların düzenli hücumlarına karşı duramayıp bir saat içinde dağıldılar. Savaş sonunda, Müslümanlardan bir kişi şehit oldu, müşrikler ise on ölü verdiler. Ayrıca, Müslümanlar ganimet olarak 700 esir, 5000 koyun, 2000 deve ele geçirdiler. 5/627- İfk Olayı Mureysi Savaşı dönüşünde, bir konaklama sırasında Hz. Ayşe tuvalet ihtiyacını gidermek için mahfesinden çıkarak, konaklama yerinden uzaklaşmıştı. Bu sırada Yemen boncuğundan yapılmış gerdanlığı düşmüş, onu ararken gecikmişti. Dönüşünde, kafileyi yerinde bulamadı. Onu mahfesinde sandıkları için, beklemeyip hareket etmişlerdi. Hz. Ayşe, -mahfede olmadığım anlaşılınca,- beni ararlar, diye olduğu yerde beklerken, arkadan askerin bıraktığı şeyleri toplamakla görevlendirilen Safvân b. Muattal geldi. Hz. Ayşe’yi görünce, devesine Hz. Ayşe’yi bindirerek deveyi yularından çekerek ilerledi. Öğle sıcağında başka bir konak yerinde kafileye yetiştiler. Münafıklar bu olayı fırsat bildiler. Hz. Ayşe tamamen örtülü olduğu ve Safvân ile aralarında konuşma bile geçmediği hâlde, Hz. Ayşe’nin iffetine dil uzatmaktan çekinmediler. Bu duruma Hz. Peygamber son derece üzüldü. Hz. Ayşe üzüntüsünden hastalandı. Daha sonra Hz. Ayşe’nin böyle bir günaha girmediği iffetli bir kadın olduğu ayetle bildirildi. Bunun üzerine bu dedikoduya karışanlara namuslu bir kadına iftira attıkları için had uygulandı. 5/627- Hendek (Ahzâb) Savaşı (Zilkade/Nisan). 5/627- Beni Kurayza (Zilkade /Nisan).

19


6/628- Rıdvan Biatı yapıldı. 6/628- Hudeybiye Antlaşması imzalandı. (Zilhicce/Nisan). Kureyşlilerle Hz. Peygamber arasında uzun tartışmalardan sonra imzalanan barış şartları şunlardır: 1- Müslümanlar o sene Kâbe’yi ziyaret etmeden dönecekler, bir yıl sonra ziyâret edecekler. 2- Müslümanlar Kâbe’yi ziyaret için geldiklerinde, Mekke’de üç günden fazla kalmayacaklar ve yanlarında birer kılıçtan başka silah bulundurmayacaklar. 3- Müslümanların Mekke’de bulunduğu günlerde, Kureyşliler Mekke dışına çıkacaklar. 4- Mekkelilerden Müslüman olan biri Medine’ye sığınırsa geri verilecek fakat Müslümanlardan Mekkelilere sığınan olursa geri verilmeyecek. 5- Kureyş dışında kalan diğer kabileler, iki taraftan istediklerinin himâyesine girmekte ve anlaşma yapmakta serbest olacaklar. 6- Bu anlaşma on yıl geçerli olacak. Bu anlaşma maddeleri görünüşte Müslümanların aleyhine gibi gözükmesine rağmen daha sonra ortaya çıkan şartlar gereği lehine dönmüştür. Ayrıca ortaya çıkan barış ortamında İslam yayılma fırsatı bulmuş ve Müslümanların sayısı daha da artmıştır. 7/628- Hayber Savaşı (Muharrem/Mayıs). 7/628- Hz. Peygamber Zeynep bt. Haris tarafından zehirlendi. 7/629- Müslümanlar ilk kez umre yaptılar. 8/629- Hâlid b. Velîd ve Amr b. Âs müslüman oldu. 8/629- Mûte Savaşı (Cemâziyelevvel/Eylül). 8/630- Mekke’nin Fethi (20 Ramazan/11 Ocak). 8/630- Huneyn Savaşı (11 Şevval/1 Şubat). 8/630- Tâif Kuşatması (Şevval/Şubat). 8/630- Hz. Peygamber’in umre yapması (19 Zilkade/10 Mart).

20


8/630- Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim doğdu. (Zilhicce/Mart-Nisan). 9/630 Tebük Seferi (Receb/Ekim). Tebük, Medine’nin kuzeyinde Medine ile Şam’ın arasında bir şehirdir. Buraya kadar gelindiği için bu sefere “Tebük Seferi” denilmiştir. Hz. Peygamber’in bizzat katıldığı en son seferdir. Tebük Seferi’nde savaş olmamış, fakat pek çok güçlüğe göğüs gerilerek kuvvetli bir ordu hazırlanarak Doğu Roma İmparatorluğuna göz dağı verilmiştir. Medine’ye gelen tacirler Doğu Roma İmparatorluğunun Gassan, Lahm, Cüzâm gibi kabilelerle işbirliği yaparak Müslümanlara karşı büyük bir hazırlık içinde olduğunu haber verdiler. Bu haber üzerine Hz. Peygamber hemen Bizans’a karşı seferberlik ilan etti. Fakat mevsim gereği çok sıcak bir ana denk gelmesi ve gidilecek mesafenin uzaklığı sebebiyle hazırlık aşamasında Müslümanlar çok zorlandılar. Hz. Peygamber başta olmak üzere ashabın azim ve gayreti bütün engelleri yendi. Etraftaki kabilelerden akın akın gelen Müslümanlar, Medine’de toplanmaya başladı. Kısa zamanda otuz bin kişilik büyük bir ordu toplandı. Bunun on bini atlı, on iki bini develiydi. Kıtlık sebebiyle askerin birçoğunun savaşa katılmak için yeterli techizatı bile yoktu. Hz. Peygamber zenginlerin ordu için bağışta bulunmasını istedi. Herkes elinden geldiğince bağış yaptı. Hz. Ebu Bekir, malının tamamını, Hz. Ömer yarısını bağışladı. En büyük bağışı ise Hz. Osman yaptı. Uzun ve zor bir yolculuktan sonra Tebük’e ulaşıldı. Fakat herhangi bir çatışma yaşanmadı. Otuz bin kişilik Müslüman ordusu Hristiyan Arap kabilelerinin gözünü korkutmuştu. Medine’ye gelen haberlerin asılsız olduğu anlaşıldı. Bu yüzden daha fazla ileriye gitmeye gerek görülmedi. Hz. Peygamber Tebük’te bulunduğu sırada o bölgede bulunan Arap kabileleriyle anlaşmalar yaptı. 10/631- Hz. Peygamber Kur’an-ı Kerim’i Cebrail ile karşılıklı iki defa okudu. (Ramazan/Aralık) Cebrail her sene ramazan ayında o güne kadar inen ayetleri Peygamberimize okurdu. Bu olay Hz. Peygamber vefat etmeden önceki sene iki kez oldu. Daha sonra ramazan ayında Kur’an’ı karşılıklı baştan sona okumak (mukabele) Müslümanlar arasında gelenek hâline geldi. 10/632- Veda Haccı için Hz. Peygamber Medine’den ayrıldı. (26 Zilkade/23 Şubat). Hz. Peygamber 10/632 yılında hacca gitmek için hazırlığa başladı ve bütün Müslümanların katılmasını istedi. 26 Zilkâde 10 (23 Şubat 632) tarihinde yanına hanımlarını ve kızı Fatıma’yı da alarak Müslümanlarla birlikte yola çıktı. Yolda kendisine katılanlarla birlikte Zilhicce ayının dördünde Mekke’ye ulaştı. 9 Zilhicce cuma günü güneş doğduktan sonra Müzdelife yoluyla Arafat’a hareket etti. Öğle üzeri Arafat vadisinde sayıları yüz yirmi bini aşan ashabına Veda Hutbesi diye anılan konuşmasını yaptı. 10/632- Veda Hutbesi (9 Zilhicce/7 Mart). “Hamd Allah’a mahsustur. Ona hamdeder, ondan yardım isteriz. Allah kime hidayet ederse, artık onu

21


kimse saptıramaz. Saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Şehadet ederim ki; Allah’tan başka ilah yoktur. Allah tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed onun kulu ve Rasulüdür.” “Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım. İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü saldırıdan korunmuştur. Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapkınlıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur. Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa onu hemen sahibine versin. Biliniz ki faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmutallip’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün âdetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalip’in torunu Rabia’nın kan davasıdır. Ey insanlar! Muhakkak ki şeytan şu toprağınızda kendisine tapılmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız. Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır… Ey müminler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Peygamberin sünnetidir. Müminler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslümana kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır. Ey insanlar! Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur… Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız ondan en çok korkanınızdır… Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız: - Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.

22


- Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz. - Zina etmeyeceksiniz. - Hırsızlık yapmayacaksınız. İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz? “ Sahabe-i Kiram birden söyle dediler: “Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz, diye şahadet ederiz!” Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.) şahadet parmağını kaldırdı, sonra da orada bulunan topluluğu gösterek: “Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab!” dedi. 11/632- Hz. Peygamber ateşli bir hastalığa yakalandı. (27 Safer/24 Mayıs Pazar). 11/632- Hz. Peygamber’in Vefatı (13 Rebiyülevvel/8 Haziran Pazartesi). 11/632- Hz. Peygamber’in defnedilmesi (14 Rebiyülevvel/9 Haziran Salı).

23


ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM

1. Hz. Muhhamed’in doğduğu çevre hakkında bilgi veriniz. 2. Hz. Muhammed’in çocuklarının adlarını söyleyiniz. 3. Peygamberimiz hangi yılda ve neden hicret etmiştir? 4. Hicret esnasında Hz. Muhammed’in yol arkadaşı kimdir? 5. Veda haccı hakkında bilgi veriniz. 6. Peygamberimizin Veda Hutbesi’nde üzerinde durduğu konular nelerdir?

24


2. ÜNİTE: ESTETİK ÜNİTEMİZE HAZIRLANALIM 1. Estetik kavvramının anlamıyla ilgili bir araştırma yapınız. 2. Kur’an’dan güzel davranışlarla ilgili iki ayet bulunuz ve defterinize yazınız. 3. Peygamberimizin güzel söz söylemekle ilgili bir hadisini öğreniniz.

“Allah, ... size şekil verip de şekillerinizi güzel kılan ve sizi temiz şeylerle rızıklandırandır...” (Mü’min suresi 64. ayet) “Allah güzeldir, güzelliği sever.” (Müslim, İman, 147) Yukarıdaki ayet ve hadisi birlikte düşünerek, İslam’ın estetiğe verdiği önem hakkında neler söyleyebilirsiniz? Düşüncelerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.

25


1. Tertipli ve Düzenli Yaşamak

Resulullah mescitte idi. İçeri saçı sakalı dağınık bir adam girdi. Resulullah eliyle ona, saçını ve sakalını düzelterek gelmesi için dışarıya çıkmasını işaret etti. Adam da saçını sakalını düzelttikten sonra gelince Resûlullah (onu göstererek) "Herhangi birinizin ... saçı başı dağınık bir hâlde gelmesinden böyle gelmesi daha iyi değil mi?" buyurdu. ( Muvatta, Şa'r, 2) Yukarıdaki hadis tertipli ve düzenli olmanın önemi hakkında size nasıl bir fikir vermektedir? Arkadaşlarınızla tartışınız.

Yüce Allah insanı en güzel biçimde yaratmıştır.1 Kendisi güzel olup güzeli seven Rabb’imiz, yarattığı en güzel varlık olan insanın tavrının sözlerinin ve davranışlarının güzel olmasını istemiştir. Tarih boyunca, insan hep güzelliği aramış, onun peşinden gitmiştir. Tabiattaki güzelliklerden yola çıkarak güzel şeyler ortaya koymaya çalışmıştır. Bunun sonucu olarak da medeniyetler ortaya çıkmıştır. Bütün insanlığa rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Müslümanlar için en güzel rol modeldir. “Güzel insan kimdir?” sorusunun cevabı en açık biçimde onun hayatında ortaya çıkmıştır. Güzel ahlakı tamamlamak için gönderilmiş bir elçi olarak sözlerin, tavır ve davranışların hep en güzelini sergilemiştir. İslam’ın güzellik anlayışı, temelini “Allah güzeldir, güzel olanı sever.” ilkesinden almıştır. Bu ilkeden hareketle müminler, rol modelleri olan Hz. Peygamberin örnekliğinde, tertip ve düzen içinde yaşamaya, söz ve davranışlarını güzelleştirmeye çabalamıştır. Peygamberimiz Hz. Muhammed, temiz, tertipli ve düzenli olmaya özen gösterirdi. Elbisesinin temiz olmasına önem verirdi, dağınıklıktan hoşlanmazdı. Sahabeden biri şöyle anlatıyor: “Bir gün dağınık bir kıyafetle Peygamberimizin ziyaretine gitmiştim. Beni bu şekilde gören Efendimiz sordu: “Senin malın mülkün var mı?” “Evet, var ya Resulallah!” dedim. “Ne gibi malların var?” dedi. Ben de; “Allah bana deve, koyun, at sürüleri, arpa ve buğday harmanları ihsan etmiştir” dedim. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Allah sana mal mülk ihsan etmişse onun nimetinin ve ikramının eseri üzerinde görünsün.” buyurdu2. Peygamberimizin giyecekle ilgili tutumunu temizlik, tertiplilik, estetiği gözetme, 1 Tin suresi, 4 2 Ebu Davud, Libas, 14

26


sadelik ve ihtiyacı karşılama olarak ifade etmek mümkündür. O, bir keresinde; “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kişi cennete giremeyecektir.” buyurmuştu. Kendisine; “İnsan elbisesinin güzel olmasını istiyor” diyen birine Peygamberimiz, “Allah güzeldir, güzelliği sever; kibir, hakkı kabul etmemek, insanları küçük görmektir.” (Müslim, İman, 147) cevabını vermiştir. Efendimiz, kılık kıyafetin temiz ve düzenli olmasının yanında, insanın yaşadığı mekânların da tertipli ve düzenli olmasını arzu etmiştir. Peygamberimiz, evde, işte, camide vb. yerlerde tertip ve düzen içinde hareket edilmesini isterdi. Bir keresinde bir cenaze merasimine katılmıştı. Cenazenin toprağa verilme işlemi sırasında, kabirde bir hata olduğu fark edildi. Bir taraf eğri görünüyordu. Peygamberimiz, bunun hemen düzeltilmesini istedi. Orada bulunanlar “Bu durum ölüyü rahatsız mı eder.” diye sordular. Peygamberimiz onlara, “Hayır böyle şeyler ölüyü ne sıkar, ne de rahatlık verir. Fakat bu sağ olanların gözüne güzel görünmesi için gereklidir.” diye cevap verdi.3 Hz. Peygamberin ashabından olan Numan b. Beşîr, Peygamberimizin tertip ve düzen konusundaki hassasiyetini şöyle ifade etmektedir: “Peygamber (s.a.) bizi saflarda ok gibi düzene sokardı. Her konuda olduğu gibi saf düzeninde de ayrılığa düşmeyin ki kalpleriniz de birbirinize karşı değişmesin. Çarşı ve pazarlardaki kargaşadan da sakının” (Tirmizi, Salat, 54). Namazlarda tertip ve düzene sıklıkla vurgu yapan Efendimiz bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyurmaktadır: “Düzensiz durmayınız. Sonra kalpleriniz de düzensizliğe düşer. Peygamber Efendimiz, günlük hayatın gerektirdiği faaliyetleri yerine getirirken, belli bir tertip ve düzen içersinde olunmasını arzu ederdi. Örneğin, yemeğe besmeleyle başlanılmasını, yemeğin sağ elle ve önünden yenilmesini emrederdi. “Ebu Seleme’nin oğlu Ömer, Resulullah’ın yanına girmişti. Efendimiz, o anda yemek yiyordu. Resulullah, çocuğa: “Yaklaş, bismillah de, sağ elinle ve önünden ye.” buyurdular (Tirmizi, Et’ime, 47). Yine konuyla ilgili şu hadis de yemek yerken nelere dikkat edilmesi gerektiğini 3 Abdurrezzak, Musannef, III, 508; Algül, Hüseyin, Peygamberimizin Şemaili Ahlak ve Adabı, s. 40-41.

27


çok güzel bir biçimde ifade etmektedir: “İkrâş b. Züeyb anlatıyor; (Bir defa) Peygamber (s.a.)’e, içinde bol miktarda tirit bulunan büyük bir çanak getirildi. Biz de (çanağa yönelip) ondan yemeye başladık. Ben elimi düzensiz biçimde çanağın her tarafına soktum. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.) : Yâ İkrâş, tek bir yerden (sana en yakın taraftan) ye. Çünkü bu, tek bir çeşit yemektir (her tarafı aynıdır), buyurdu. Sonra bize, içinde çeşitli yaş ve kuru hurma çeşitleri bulunan bir tabak getirildi. Bu sefer Resulullah (s.a.) ‘in eli tabakta dolaştı (yani tabağın muhtelif yerlerinden hurmalar aldı) ve: Ya İkrâş, dilediğin taraftan ye. Çünkü tabaktakiler aynı çeşit yemek değildir, buyurdu” (İbn Mâce, Et’ime, 11). Toplumsal bir varlık olan insanın, diğer insanlarla birlikte yaşayabilmesi için özel hayatın gizliliği prensibine uygun davranılması gerekmektedir. Başkalarının özel hayatına saygı, Peygamber Efendimizin önem verdiği konulardan biridir. Peygamber Efendimiz evlere girmek için izin hususunda; “İzin istemek üç defadır. İzin verilirse girersin, verilmezse geri dönersin.” (Buhârî, İsti'zân, 13) buyurmuştur. Yukarıdaki hadis toplum hayatında tertipli ve düzenli olmanın gerekliliği hakkında size neler düşündürmektedir?

Bir adam izni olmadan Resulullah Efendimizin evinin içine bakmıştı. Adamın bu davranışını fark eden Peygamber Efendimiz, onun bu davranışından hoşlanmadığını açıkça beyan ederek, “İzin istemek, evin içerisi görülmesin diye emredilmiştir.” (Müslim, Âdâb, 40, 41) buyurmuş ve izin istemeden evlere girilmemesini, evin içini görecek kadar yaklaşılmamasını istemiştir. Peygamberimiz yolculuğa çıkan ashaptan bir gruba rastladı ve onlara hitaben şöyle buyurdu: “Sizler kardeşlerinizin yanına varacaksınız; binek hayvanlarınızı düzene koyunuz, elbiselerinize çeki düzen veriniz! Çünkü Allah çirkin görünüşü ve kötü sözü sevmez.” (Ebu Davud, Libâs, 25). Peygamber Efendimiz gerek bireysel gerekse toplumsal hayatımızda tertip ve düzen içinde yaşamamızı istemiştir. Onun yaşantısı ve ondan bize aktarılan güzel sözleri, medeni bir hayat sürmek isteyen kişi ve toplumlar için bu konuda en güzel örnektir.

28


2. Söz ve Davranışların Güzelliği “(Ey Muhammed!) Rabb’inin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabb’in, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (Nahl suresi, 125) “Kullarıma söyle: (İnsanlara karşı) en güzel sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır.” (İsrâ suresi, 53) “Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allah'ındır. O'na ancak güzel sözler yükselir. Bu güzel sözleri de Allah'a amel-i sâlih (faydalı işler) ulaştırır. Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı boşa çıkar.” (Fâtır suresi 10) Yukarıdaki ayetler size güzel söz ve güzel davranış (amel-i sâlih) hakkında nasıl bir fikir vermektedir? Bu konudaki düşüncelerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.

İnsanlar arasında iletişimi sağlayan birinci unsur dildir. “İnsanlar konuşa konuşa anlaşır” sözü, insanlar arasındaki iletişimin en çok bu yolla gerçekleştiğini ifade etmek amacıyla söylenegelmiştir. Başkalarıyla sağlıklı iletişim kurabilmenin yolu, güzel söz söylemekten geçer. “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.” demiştir atalarımız. Bu atasözü, güzel sözün insanlar üzerindeki etkisini özlü biçimde ortaya koymaktadır. Peygamber Efendimiz de “Söylenen sözde sihir vardır.” buyurarak, güzel sözlerin insanlar üzerinde güçlü bir etki bıraktığını ifade etmiştir. 4 Peygamberimiz güzel söz söylemenin ve güzel davranışlarda bulunmanın bir mümin için en değerli özellikler olduğunu bildirmiştir. “Güzel söz söylemek sadakadır.” (Buhari, Edeb, 34) buyuran Hz. Peygamber, söz ve davranışlarla insanları incitmemek gerektiğini belirtmiştir. Müslümana yakışan da budur. “Sizler tek hurmanın yarısı ile bunu da bulamazsa güzel bir sözle de olsa ateşten korununuz!” (Buhari, Edeb, 34) buyuran Peygamberimiz, hayır ve iyilik amacıyla elden ne geliyorsa yapılması gerektiğini, güzel sözün de insanlar için bir hayır olduğunu vurgulamıştır.

4 Muvatta, Kelâm, 3

29


Bir sahabi Peygamberimize gelerek “Ey Allah’ın Resulü! Falan kişinin nafile olarak çok namaz kıldığından, çok sadaka verdiğinden, çok oruç tuttuğundan, ancak diliyle komşusuna eziyet ettiğinden söz ediliyor, ne buyurursunuz, dedi. Efendimiz “O cehennemde olacaktır.” buyurdu. Adam tekrar dedi ki: Ey Allah’ın Resulü! Bir kişinin de nafile olarak az oruç tuttuğundan, az namaz kıldığından, az sadaka verdiğinden, ancak diliyle komşusunu rahatsız etmediğinden söz ediliyor, bunun hakkında ne dersiniz? Peygamberimiz “O da cennette olacaktır.” buyurdu” (Ahmet b. Hanbel, II, 440). İnsanın diliyle başkalarını incitmesinin, yaptığı güzel amellerini boşa çıkaracağını söyleyen Efendimiz, bir başka hadisinde de kötü davranışların sakıncasından bahsederek şöyle buyurmuştur: “Kimin kötülüklerinden komşusu emin olmaz ise, o cennete giremez.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 55). Peygamberimiz kötü ve çirkin sözler söylemenin yanısıra, bu türden çirkin sözlerin başkalarına laf taşımak suretiyle yayılmasından, Allah’ın hoşnut olmadığını vurgulayarak şunları söylemektedir: “Çirkin lâf edenle onu yayan, günah işlemekte eşittir.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 120). “Şüphe yok ki Allah, kötü söz kaçıranı, kasten kötü söylentiye yelteneni sevmez.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 265). Peygamberimiz, sohbet ortamında konuşulan iyi şeylerin, başkalarına da aktarılmasını isterdi. Ancak o ortamda konuşulan, boş ve anlamsız şeylerin, başkalarına aktarılmasından hoşlanmazdı. Ebu Hüreyre’den nakledilen bir hadiste Hz. Peygamber, bu konuyla ilgili şöyle bir benzetmede bulunmaktadır: “İlim meclisinde oturup hikmetli şeyler öğrenen, sonra arkadaşına öğrendiklerinin kötülerini/zararlılarını aktaranın hali şu (yolcuya) benzer: (Yolcu) bir çobana gelip der ki: Ey Çoban, bu sürüden bana bir koyun kes! Çoban da: Git, en iyisinin kulağından tut ve getir der. Adam koyunların içine girer ve (maalesef) sürünün köpeğini kulağından tutup, getirir” (Ahmed b. Hanbel, II, 353). Peygamber Efendimiz, daima güzel söz söyler ve insanlara karşı yumuşak davranırdı. Aşırılıktan, öfkelenmekten kaçınırdı. Abdullah b. Amr, “Peygamberin söz ve davranışlarında hiçbir aşırılık yoktu. İyi biliniz ki sizin en güzel huylunuz, en hayırlı olanınızdır, derdi.” demişti (Buhari, Menakıb, 23). Yine aynı sahabe, Efendimiz hakkında şunları söylemektedir: “Şüphesiz Resulullah ne çirkin söz söyler ve ne de bunu arzu ederdi. Resulullah şöyle

30


buyururdu: “Sizin bana en sevgili olanınız, ahlak yönünden en güzel olanınızdır” (Buhari, Fedailü Ashabi’n-Nebi, 27). Peygamberimiz müminleri sert tavırlı olmaktan sakınmaya çağırır, yumuşak huylu olmaya davet ederdi. Ashaptan Cerir, Efendimizin insanlara karşı yumuşak ve güzel muamelesi hakkında şöyle demektedir: “Müslüman olduğumdan beri Resulullah, beni kapısından geri çevirmemişti ve her gördüğünde tebessüm ederdi.” (Tirmizi, Menâkıb, 41). Şiddetin kötülüğü hakkında sık sık uyarı yapan Efendimiz; “Bir şeyde şiddet olursa, muhakkak o şeyi çirkinleştirir. Allah yumuşak huyluluğu sever.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 165) buyurmaktadır. İnsanlara karşı daima merhametle ve yumuşak huylulukla muamele edilmesini emreden Peygamberimiz; “Bir kimse yumuşak davranmaktan mahrum ise, hayırdan mahrum olur” (Müslim, Birr ve Sıla, 74) diyerek insanlar arasında dostluk ve muhabbetin meydana gelmesinin yolunun, yumuşak huyluluktan geçtiğini belirtmektedir. Sevgili Peygamberimiz, insanlara cana yakın davranan, yumuşak huylu olup insanlara işleri kolaylaştıranlar için cehennemden kurtuluş olduğu müjdesini vermektedir: “Kendisi Cehennem ateşine, cehennem ateşi de kendisine haram olan bir kişiyi size bildireyim mi? Her cana yakın, yumuşak huylu, kolaylaştırıcı kimsedir.” (Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyâme, 45). Peygamber Efendimiz; “Nerede olursan ol, Allah’a (karşı gelmekten) sakın! Kötülüğün peşine hemen iyilik yap ki, onu yok etsin, insanlara da güzel huyla davran!” (Darimi, Rikak, 74) diye buyurarak, bir kötülük yapmış olan insanın, hemen peşi sıra iyilik yaparak hatasını tamir etmesi gerektiğini işaret etmektedir. Peygamber Efendimiz, mümini şöyle tanımlamaktadır: “Müslüman, başka Müslümanlara el ve diliyle zarar vermeyen kişidir. (Buhari, İman, 4). Bu hadis bize sözlerin ve davranışların güzel olmasının, bir kimsenin imanının gereği olduğunu hatırlatmaktadır.

31


“Bir kişi bir söz söyler de o sözden dolayı cehennem ateşine düşeceği hatırına gelmez. Bir kimse de bir söz söyler, bu sözden dolayı Allah’ın kendisini cennete koyacağı aklına gelmez” (Muvatta, Kelâm, 2). Peygamber Efendimiz, insanı cennete götüren davranışların takva ve huy güzelliği olduğunu; cehenneme götüren davranışların da kötü sözler ve iffet yoksunluğu olduğunu ifade etmiştir. (İbn Mâce, Zühd, 29).

Hz. Lokman'a "Gördüğümüz bu fazilete seni ulaştıran nedir? diye sorulduğunda, Lokman: "Doğru konuşmak, emaneti yerine getirmek ve gereksiz işleri terk etmek" diye cevap verdi. (Muvatta, Kelâm, 7).

Bir sohbette biri Peygamberimize, “Ey Allah'ın Resulü! Bana (kötülük ve sıkıntılardan) Allah'a sığınacağım bir dua öğret” dedi. Efendimiz dedi ki: 'Kulağımın, gözümün, dilimin, kalbimin, tenimin kötülük yapmasından sana sığınırım' diye söyle.” (Nesai, İstiâze, 4). Resulullah (s.a.)’e bir sahabiye şöyle tembihte bulunmuştu. “Diline sahip ol; evin başına dar gelmesin...” (Tirmizi, Zühd, 60). Yukarıdaki hadisler üzerine konuşunuz.

Efendimiz, boş ve anlamsız sözler söylemekten insanları sakındırmıştır. O bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Bir kimsenin lüzumsuz ve boş şeyleri terk etmesi iyi bir Müslüman oluşundandır.” (Tirmizi, Zühd, 11). Efendimiz bir başka hadiste güzel Müslüman olmanın gereklerinden birinin de insanın kendisini ilgilendirmeyen konularda konuşmaması olduğunu ifade ederek; “Kişinin İslam’ının güzelliği, kendisini ilgilendirmeyeni konuşmamasıdır.” (İbn Hanbel, I, 201) diye buyurmuştur.

Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hüseyin naklediyor: Babam Hz. Ali'den, Peygamber Efendimizin, meclisinde bulunan dost ve arkadaşlarına karşı nasıl davrandıklarını sorduğumda şöyle anlattılar: “Resulullah Efendimiz; her zaman güler yüzlü, yumuşak huylu ve alçak gönüllü idiler. Asla asık suratlı, katı kalpli, kavgacı, kusur bulucu, kıskanç değildiler. Hoşlanmadığı şeyleri görmezlikten gelir; kendisinden beklentisi olan kimseleri hayal kırıklığına uğratmaz ve onları, isteklerinden tamamen mahrum bırakmazdı. Üç şeyden titizlikle uzak dururlardı: Ağız kavgası, boşboğazlık ve kendilerini ilgilendirmeyen konular! Şu üç husustan da titizlikle sakınırlardı: Hiç kimseyi kötülemezler, kınamazlar ve hiç kimsenin ayıbı ile gizli taraflarını öğrenmeye çalışmazlardı. Sadece yararlı olacağını ümit ettikleri konularda konuşurlardı.” (Tirmizi, Şemail, 160)

32


Sevgili Peygamberimiz, güzel sözlü olmanın aynı zamanda doğru sözlü olmak anlamına geldiğini ifade etmiştir. “Doğruluk insanı iyiliğe, iyilik de cennete ulaştırır. İnsan doğruluk yapa yapa bu ahlakıyla sıddîk yani en doğru kimselerden olur. Yalancılık da insanı kötülüğe götürür. Kötülük de cehenneme götürür. İnsan sürekli yalan söyleyince, sonunda Allah katında çok yalancı bir kimse olarak yazılır.” (Buhari, Edeb, 69). Peygamberimiz her duyulan sözün başkalarına söylenmesinin sakıncalı ve çirkin bir davranış olduğu konusunda şöyle buyurmuştur: “Her işittiğini söylemek, bir insana yalan olarak yeter.”) Müslim, Mukaddime, 5).

Hz. Peygamber insanlarla ilişkilerde daima güler yüzlü olmayı, güzel sözle muamele etmeyi tavsiye ederdi. “Sakın maruftan (iyilikten) hiçbir şeyi hakir görme! Velev ki din kardeşini güler yüzle karşılamak olsun!” (Müslim, Birr ve Sıla, 144) Sevgili Peygamberimiz komşuları rahatsız edecek söz ve davranışlardan kaçınılmasını emretmiştir. Misafire ikram etmeyi ve güzel söz söylemeyi Müslümanın özelliklerinden kabul etmiştir. O bu konuda şöyle söylemektedir: “Allah’a ve ahirete iman eden kişi komşusuna eziyet etmesin, Allah’a ve ahirete iman eden her kişi konuğuna ikram etsin. Allah’a ve son güne iman eden her kişi ya hayır söylesin yahut sussun!” (Buhari, Edeb, 85). Misafir ağırlayan kimsenin, misafiri ile beraber evin kapısına kadar çıkması (yâni uğurlaması) Efendimizin sünnetlerindendir.5 Hz. Peygamber, hediye kabul eder ve karşılığında hediye verirdi.6 Çünkü hediyeleşmek kalpleri birbirine yakınlaştırır. İnsanlar arasında sevgi ve muhabbet duygularının gelişmesini sağlar. Hediyeleşmek, insanların vefa duygularıyla birbirlerini hatırlamalarına da yardımcı olur. Efendimiz, karşılıklı hediyeleşmek ve yapılan iyiliğe iyilikle karşılık vermek hususunda şöyle demektedir: “Kime bir iyilik yapılırsa hemen o iyiliği iyilikle karşılasın. Eğer o 5 İbn Mâce, Et’ime, 55 6 Ebu Davud, Büyu’ (icare), 80

33


iyiliğe iyilikle mukabele etmek için imkân bulamazsa kendisine yapılan bu iyiliği övsün. Kendisine yapılan bu iyiliği öven kimse onun şükrünü yerine getirmiş olur. Bu iyiliği kimseye söylemeyerek gizleyen kimse de onu inkâr etmiş olur” (Ebu Davud, Edeb, 11). Sevgili Peygamberimiz günlük hayatın gereksinimlerini karşılamak için alışveriş yaparken, güler yüzlü ve hoşgörülü olmayı, zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı olmayı öğütlemiştir. “Allah satışında hoşgörülü, alışında hoşgörülü, ödemesinde hoşgörülü kimseleri sever.” (Tirmizi, Buyû, 75) Peygamberimiz, insanlara kolaylık göstermenin, Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanmaya sebep olacak güzel davranışlardan olduğunu bildirmektedir. Güzel söz söylemek ve güzel davranışlarda bulunmak hem Efendimizin sünneti, hem de medeni bir insan olmanın gereğidir. Mümin kimse, Efendimizin ortaya koyduğu ahlak ve adâb-ı muaşeret kurallarına dikkat etmeli, güzel sözlü olmaya iyi davranışlarda bulunmaya gayret etmelidir.

3. İşleri Güzel Yapmak “Bir gün Resulullah bize namaz kıldırdı. Sonra namazdan çıkarak: “Ey Filan! Namazını güzel kılsana! Hiç namaz kılan kimse, nasıl namaz kıldığına bakmaz mı? Çünkü namazı ancak kendisi için kılar. Vallahi ben önümden nasıl görürsem arkamdan da öyle görmekteyim” buyurdu. (Müslim, Salât, 108) Yukarıdaki hadis yapılan biri işi ‘layıkıyla güzel yapmanın önemi’ hakkında size nasıl bir fikir vermektedir. Fikirlerinizi paylaşınız.

İslam dini salih amel (güzel iş) yapmayı imanın bir gereği kabul etmiştir. Rabbi’miz Yunus suresinde güzel iş hususunda şöyle buyurmaktadır: “Güzel iş yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir zillet. İşte onlar cennetliklerdir ve orada ebedî kalacaklardır.”7 Kehf suresinde de konuyla ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır: “Gerçek şu ki, iman edip iyi

7 Yûnus suresi, 26. ayet.

34


işler yapanlara gelince, elbette biz iyi iş yapanların mükâfatını karşılıksız bırakmayız.”8 Salih amel işlemeyi müminlere emreden dinimiz, ne iş yaparsak yapalım işimizi güzel bir biçimde yapmayı da emretmiştir. Yapılan işin titiz bir biçimde, usul ve adabına uygun bir biçimde yapılması, işi yapanın ehliyet sahibi olması, dinimizce önemli görülmüştür. Bu konuda Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Yusuf, beni ülkenin hazinelerine bakmakla görevlendir. Çünkü ben iyi koruyucu ve bilgili bir kişiyim” dedi.”9 Hz. Yusuf’un kendisini, ülkenin maliyesini yönetmek konusunda ehliyetli görerek bu görevi talep etmesi, işin layıkıyla ve güzel bir biçimde yapılabilmesi için liyakatin gerekli olduğunu göstermektedir. Ehliyet ve liyakat, çalışmak ve gayret etmekle kazanılabilecek melekelerdir. Hz. Muhammed (s.a.), işlerini en güzel biçimde yapardı. Yüce Allah’ın kendisine vermiş olduğu tebliğ vazifesini en iyi şekilde yerine getirmiş ve örnek yaşantısıyla da İslam’ın nasıl yaşanması gerektiğini mükemmel bir biçimde ortaya koymuştur. O, özensizce yapılan işleri tasvip etmemiş ve ashabını bu konuda uyarmıştır. Yapılan iş her ne olursa olsun, onun güzel yapılmasını emreden Efendimiz, bütün işlerin aynı dikkat ve titizlikle yapılmasını arzu ederdi. (Müslim, Cenaiz, 49). Peygamberimiz, Müslümanların dinin emirlerini yerine getirirken özenli olmalarını ve ibadetlerini güzelce yerine getirmelerini istemiştir. O bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Bir kişi Müslüman olur ve yaşantısını güzelleştirirse, Allah onun daha önce işlemiş olduğu kötülükleri siler. Ondan sonra sıra, iyilik ve kötülüğün tartılmasına gelir. Bir iyilik, ondan yedi yüz kat büyük iyilik ile, bir kötülük ise sadece kendisiyle karşılanır; meğerki Allah o kötülüğü affeder.” (Buhari, İman, 31) böylece Hz. Peygamber, dinin gereği olarak yapılan iş ve davranışların ihlasla ve güzel bir biçimde yapılmasının, insanın Allah katındaki mükâfatını kat kat artıracağı müjdesini vermektedir. Peygamber Efendimiz, işlerde ölçülü davranmayı emretmiştir. “Güzel hâl ve ölçülü hareket etmek peygamberliğin gerekenlerinden biridir.” (Tirmizi, Birr ve Sıla, 66) buyurarak, ölçülü bir şekilde hareket edilmesi ve aşırılıklardan uzak durulması gerektiğini belirtmiştir. İş ve amelleri yerine getirirken aşırılıktan ziyade, devamlılığın daha doğru olduğunu belirterek şunları söylemiştir: “Doğru yolu tutunuz, işleriniz ve ibadetlerinizde aşırıya kaçmayınız... Amellerin Allah’a en sevgili olanı, az olsa bile devamlı yapılanıdır.” (Buhari, Rikak, 18). Efendimiz, emin ve dürüst olmanın, iş ahlakı açısından ne denli önemli olduğunu da şöyle ifade etmektedir: “Emin, dürüst, Müslüman tacir, kıyamet günü şehitlerle beraberdir.” (İbn Mâce, Ticaret, 1). 8 Kehf suresi, 30 ayet. 9 Yûsuf suresi, 55. ayet.

35


Hz. Aişe annemizin rivayetine göre; Resulullah, mahallelerde mescidlerin (veya) evlerde namaz kılınan yerlerin yapılmasını ve bunların temiz tutulup güzel koku sürülmesini emretmiştir.” “(İbn Mâce, Mesâcid, 9). Efendimizin bu emrini yüz yıllar boyunca, baş tacı eden Müslüman toplumlar, dünyanın değişik yerlerinde birbirinden güzel camiler yaparak, mimari sanatının en güzel örneklerini vermişlerdir. Efendimizin işi güzel yapmayı tembih eden uyarıları sayesinde, İslam toplumları, her biri estetik zarafetin eşsiz inceliklerini barındıran, mimari ve sanat eserlerini inşa ederek tarih boyunca İslam medeniyetine hizmet etmişlerdir. İslam dininde, kadınların ve erkeklerin fıtratlarına uygun olmak koşuluyla, cinsiyet farkı gözetilerek, meşru ölçüler içerisinde süslenmelerine izin verilmiştir. Yüce kitabımız Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “ “Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik).”10 Elbisenin insan için bir süs olduğunu belirten bu ayetin yanı sıra, bir başka ayette, ziynet olan güzel ve temiz elbiselerin giyilmesi emri vardır ve bunların helal kılındığı belirtilmektedir.11 Bir başka ayette de denizlerden çıkarılan (inci, mercan vs.) süs eşyalarından bahsedilmektedir12. Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, belirli ölçüleri aşmamak, gösteriş ve kibre bulaşmamak koşuluyla süslenmeye, bakımlı olmaya dinimiz izin vermiştir. Peygamberimiz insanları tahkir etmemek koşuluyla, insanların güzel elbiseler giymelerinde bir sakınca görmemiştir. Bir keresinde “Kalbinde zerre miktarı kibir olan kimse cennete giremez.” buyurmuş. Bir zât: “İnsan elbisesinin güzel, ayakkabının güzel olmasını istiyor?” demiş. Resulullah (s.a.): “Şüphesiz ki Allah güzeldir; güzelliği sever, Kibir; hakkı inkâr ve insanları tahkir etmektir.” buyurmuştur” (Müslim, İman, 147). Bir başka hadiste: “Allah nimetinin eserini kulu üzerinde görmeyi sever.” (Tirmizi, Edeb, 54) buyuran Peygamberimiz, insanın imkânı ölçüsünde güzel giyinmesini uygun bulduğunu belirtmektedir. Peygamber Efendimiz, Cuma günlerinde ve kendisiyle görüşmeye gelen elçileri karşılayacağı zaman, daha da güzel giyinmeye özen gösterirdi. Konuyla ilgili bir rivayette şöyle denilmektedir: “Hazreti Esma’nın azad ettiği kölesi Abdullah anlatıyor: “ Esma Hazretleri, bana yünlü bir cübbe çıkardı, üzerinde ipekten oluklanmış bir bez vardı. Elbisenin (ön ve arka) yırtmaçları, bu ipekle dikilip çevrelenmişti. Esma şöyle dedi: “Bu, Resulullah’ın cübbesidir; bunu (gelen misafir ve) elçiler için ve cuma gününde giyerlerdi.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 127). Bu hadis Hz. Peygamberin yapacağı görüşmelerde şık ve güzel görünmeye önem verdiğini ve bu konuda ümmetine örnek olduğunu göstermektedir. Müminler için en özel gün olan cuma gününe farklı ve güzel giyinerek, hoş kokular sürünerek hazırlanmakla ilgili bir başka hadiste ise şöyle buyrulmaktadır: “Her kim cuma günü gusül abdesti alır, -varsa- kokusundan sürünür, temiz 10 A’râf suresi, 26. ayet. 11 A’râf suresi, 31-32. ayetler. 12 Nahl suresi, 14. ayet.

36


elbisesini giyer, insanlara eziyet ederek ön safa geçmez ve hutbe esnasında konuşmazsa bu yaptıkları iki cuma arasındaki günahlarına kefaret olur...” (Ebu Davud, Taharet, 127).

4. Güzellik ve Güzelleşme Ebû Katade el-Ensari Resulullah’a (s.a.): " Benim saçlarım omuzlarıma kadar uzanıyor. Onları tarayayım mı?" diye sorduğunda, Resulullah (s.a.): " Evet, aynı zamanda onlara iyi bak" diye cevap verdi. Resulullah (s.a.) kendisine "onlara iyi bak" dediği için Ebû Katade bazan saçını günde iki defa yağlardı.” (Muvatta, Şa'r, 2). “Saç ve sakalın beyazlığını değiştirmek için kullandığınız en güzel şey kına ve ketem (denilen ottur.)” (İbn Mâce, Libâs, 32). Yukarıdaki hadisler İslam’ın süslenme konusundaki yaklaşımı hakkında size neler düşündürüyor? Düşüncelerinizi paylaşınız. Peygamberimiz, güzel koku sürünmenin peygamberlerin sünnetlerinden biri olduğunu söyleyerek, bu konuda ashabını teşvik etmiştir.13 Kendisi de her zaman güzel ve hoş kokular sürünerek, kişisel bakımına büyük özen göstermiştir.14 Peygamberimiz hem kadınların hem de erkeklerin kendilerine uygun kokular kullanabileceklerini belirtmiştir.15 Peygamberimiz, iyi ve güzel giyinmeyi teşvik etmiş fakat bununla ilgili sınırlar da koymuştur. Örneğin erkeklerin ipekli elbiseler giymelerini uygun bulmamıştır.16 Erkeklerin altın kullanmasına izin vermeyen Peygamberimiz, sağlık açısından zorunlu olduğunda ise insanlara izin vermiştir. (Ebu Davud, Hatem, 7). Peygamberimiz, kadınların süslenmek için kına yakmalarını tavsiye etmiştir. Gözlere “ismid” denen sürme çekmenin görmeyi kuvvetlendireceğini ve kirpikleri besleyeceğini bildirmiş ve bunu hem kadınlara hem de erkeklere tavsiye etmiştir.17

“Elbisenizi yıkayınız. Saçlarınızı düzeltiniz. Dişlerinizi fırçalayınız. Tertemiz olmaya ve güzelleşmeye çalışınız...” (Camiu’s Sağir, 1/48). Yukarıdaki hadis, temizlik ve güzelleşme ile ilgili size neler düşündürmektedir. Tartışınız.

13 14 15 16 17

Tirmizi, Nikâh, 1 Nesai, Gusül ve Teyemmüm, 25 Nesai, Zînet, 32 Tirmizi, Libas, 44 Ebu Davud, Libâs, 13

37


ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM

1. Tertipli ve düzenli yaşamanın önemini hadislerden örnek vererek anlatınız.

2. Hz. Muhammed’in (s.a.) güzel söz söylemeye verdiği önemi örneklerle açıklayınız.

3. Hz. Muhammed (s.a.) güzelleşmekle ilgili neler tavsiye etmiştir?

Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri tamamlayınız.

4. “Allah güzeldir, .................................. sever.” (Müslim, iman, 147)

5. ...................................... kalpleri birbirine yakınlaştırır.

6. Hz. Muhammed (s.a.) erkeklerin ................................... elbiseler giymesini ve altın takılar takmasını uygun görmemiştir.

38


3. ÜNİTE: HAYÂ ve İFFET ÜNİTEMİZE HAZIRLANALIM 1. Hayâ, iffet ve ihsan kelimelerinin anlamlarını bularak defterinize yazınız. 2. Hayâ ile ilgili bir hadis bularak arkadaşlarınızla paylaşınız. 3. İffet ile ilgili Kur’an’dan bir ayet bularak defterinize yazınız.

“Dört şey bütün peygamberlerin sünnetlerindendir: Utanma duygusu, güzel koku sürünmek, dişleri temizlemek ve evlenmek.” (Tirmizi, Nikâh, 1) Yukarıdaki hadis size neler düşündürmektedir. Düşüncelerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.

39


İnsanı tertemiz, günahsız ve en güzel şekilde yaratan Yüce Allah, onun, tıpkı yaratılışında olduğu gibi tertemiz yaşamasını istemektedir. İşte bu nedenle hayâ ve iffet dinimizde önem verilen başlıca değerlerdir. Rabb’imiz Kur’an-ı Kerim’de iffeti korumayı müminlerin özellikleri arasında saymaktadır.1 İnsanların hayâlı ve iffetli yaşamasını emreden Rabb’imiz, Kur’an’da adını zikrettiği tüm peygamberleri ve bir peygamber annesi olan Hz. Meryem’i hayâ ve iffetin en güzel örnekleri olarak takdim etmektedir. Peygamberlik zincirinin son halkası olan Hz. Muhammed (s.a.) hayâ ve iffetin en mükemmel örneği olarak görevini tamamlamıştır. Onun örnek yaşantısı ve sözleri eşsiz bir hazine olarak müminlerin önünde durmaktadır. Hz. Muhammed bir hadisinde iffet ve hayânın önemini şöyle vurgulamaktadır: “Siz bana altı şeyi garanti edin, ben de size cennete girmeyi garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman sözünüzü tutun. Size bir şey emanet edildiğinde emanete riayet edin. Allah’ın yasakladığı günahlardan uzak durmak suretiyle iffetinizi koruyun. Harama bakmaktan sakının. Ve elinizi haramlara dokunmaktan koruyun” 2 Bu hadisiyle Hz. Peygamber, insanların ancak hayâ ve iffet ölçüleri içerisinde bir hayat yaşamaları sayesinde kurtuluşa erebileceklerini ifade etmektedir.

1. Hayânın Önemi ve Değeri Resulullah şöyle buyurmuştur: “Allah’tan gereği biçimde hayâ edin!” Bunun üzerine “Ey Allah’ın Peygamberi!” dedik, “Zaten hayâlı davranıyoruz elhamdülillah!” Buyurdu ki: “O sizin anladığınız utanma hissi değildir! Allah’tan gereği biçimde hayâ etmek demek; baş ve başta bulunan organlarla, karın ve karnın içersine aldığı organları her türlü günah ve haramlardan korumak... daima hatırlamaktır... Kim bu şekilde davranırsa Allah’tan gereği biçimde hayâ etmiş olur.” Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyâme, 24 Yukarıdaki hadiste anlatılmak istenen nedir? Tartışınız. Hayâ – iman - amel ilişkisi hakkında sizin düşünceleriniz nelerdir? İfade ediniz.

Sözlük anlamı itibariyle utanma, sıkılma duygusu anlamına gelen hayâ, terim olarak Allah inancı ve bu inançtan kaynaklanan sorumluluk duygusu sebebiyle kötü, ahlak dışı ve günah olan şeylerden kaçınmak demektir. Bu duygudan hareketle söz ve davranışlara dikkat etmeye de edep adı verilir. Hayâ insanın doğasında bulunan bir duygudur. İnsan yaratılışı gereği kötülüğe ve günah olan davranışlara değil, bilakis iyiliğe, edepli ve erdemli dav1 Mü’minûn suresi, 5. ayet. 2 Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 323

40


ranışlara eğilimli bir varlıktır. Hayâ insanı olgunlaştıran, basit, değersiz ve sonucunda pişman olunacak davranışlar yapmaktan alıkoyan bir özelliktir. Hayâ duygusu sayesinde insan, Allah’a ve insanlara karşı mahcup olacağı hâl ve hareketlerden uzak durur. Peygamber Efendimiz, her konuda olduğu gibi hayâ konusunda da Müslümanlar için en güzel örnektir. O hayâ konusunda son derece duyarlıydı. İstenmeyen bir durumla karşılaştığında veya istemediği bir şeyi gördüğü vakit mahcubiyetinden dolayı hemen yüzü kızarırdı3 . Yanında bulunanlar, Allah’ın elçisinin bu tavrından, yapılan davranışın uygun olmadığını anlardı. Hz. Peygamberin hayatının önemli bir bölümünü geçirdiği Mekke’de edep ve hayâya uygun olmayan kimi davranışlar yaygınlık kazanmıştı. Peygamber Efendimiz böylesi adet ve davranışlardan her zaman uzak durmuştur. Peygamber olduktan sonra da müminleri bu tür hareketlerden uzak durmaları konusunda ikaz etmiştir. Nitekim, bir keresinde açık alanda gusleden birini görmüştü. Hemen minbere çıktı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra: “Allah halimdir, hayâ sahibidir, ayıp ve kusurları örter. Hayâ ve örtünmeyi sever, sizden biriniz gusledeceğinde kapalı yerde gusletsin.” buyurdu4 . Allah Resulü, insanların kusurlarını asla yüzlerine vurmazdı. Bir konuda uyarı yapması gerektiğinde kusur sahibinin adını anmadan genel ifadelerle konuşurdu. O gıybet etmez, yanında gıybet edilmesinede müsaade etmezdi. İnsanların birbirlerinden laf taşımalarını hoş karşılamazdı. Çünkü o, hayâ duygusunu kötü olan her şeyden uzak durma ve iyi olan şeylere yönelme olarak görüyor, Müslümanlara da bu konuda yol gösteriyordu. “Utanma (hâya) duygusunu kaybettiysen istediğin her şeyi yap.” (Muvatta, Kasru's-Salât, 15) Yukarıdaki hadis, hayâ duygusunun davranışlar üzerindeki etkisi konusunda sizlere neler düşündürmektedir? Düşüncelerinizi yazınız.

Peygamber Efendimiz hayâyı imanla ilişkilendirmekte, hayâ ve imanın ayrılmaz bir bütün olduğunu belirtmektedir. O, bu konuda, “Gerçekten hayâ ile iman bütün olarak her ikisi birbirine bağlıdır. Bunlardan biri kaldırılınca, diğeri de kalkar.”5 buyurmaktadır. Bu hadisten de anlaşılacağı üzere hayâ ile iman bir birine sımsıkı bağlıdır. Birincisinin olmadığı yerde ikincisinin de ortadan kalkması gibi bir tehlike söz konusudur. 3 Buhari, Edeb, 72 4 Nesai, Gusül ve Teyemmüm, 7 5 Buhari, Edebü’l-Müfred,445

41


Hz. Peygamber bir keresinde hayâsından (utangaçlığından) dolayı arkadaşlarının eleştirdiği ve kınadığı bir adama rastladı. Peygamberimiz, utanıp sıkıldığı için arkadaşı tarafından azarlanan bu kişinin davranışının güzel bir davranış olduğunu vurgulayarak; “Şu hayâlı kardeşini bırak! Çünkü hayâ imandandır!” buyurmuştur.6 Hz. Muhammed (s.a.), fıtratının bir gereği olarak mahcubiyet hisseden kimsenin bu hâlini beğenip takdir ederek, onu bundan vaz geçirmek isteyenlere engel olmuştur. Hayâ duygusu hem insanın yaratılışından gelen bozulmamış tabiatının, hem de imanın bir gereği olarak ortaya çıkar. Kişi Allah’a karşı hissettiği sorumluluk duygusu sebebiyle, Kur’an’ın ve Hz. Peygamberlerin kötü ve çirkin olarak nitelendirdiği söz ve davranışlardan uzaklaşır. Bu duygu sebebiyle işlediği günahlarından tövbe eder ve günah olan davranışlara yaklaşmamaya çaba sarf eder. Hz. Muhammed (s.a.), konuşması gerektiği kadar konuşur, gereksiz sözlerden kaçınırdı. Fazla konuşmak, hele de cinselliği çağrıştıran kimi söz ve ifadeleri dile getirmek onun hoşlanmadığı şeylerdendi. Onun dilinden asla müstehcen sayılabilecek söz ve ifadeler çıkmamıştır.

“Edep bir tac imiş nur-i Hüda’dan Giy ol tacı emin ol her beladan” Günümüz Türkçesiyle: “Edep, Yüce Allah’ın nurundan bir tacdır Onu giyen her beladan uzak olur” Yukarıda yer alan ve söyleyeni bilinmeyen beyitte vurgulanmak istenen temel düşünce nedir? Konuyla ilgili düşüncelerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.

6 Buhari, Edep, 77

42


Dilimizde sıkça kullanılan;“Allah’tan utanmayan kuldan da utanmaz.” sözü ile anlatılmak istenen nedir? Arkadaşlarınızla tartışınız.

Toplum hayatında hayâ duygusuyla ve edeple davranmanın önemine sürekli vurgu yapan ve bu konuda bizlere daima örnek olan Peygamber Efendimiz, kimseyi rahatsız etmemek için yapılan küçük davranışların bile çok önemli olduğunu belirtmiştir. Bir gün Hz. Peygamber, dostlarıyla oturmuş sohbet ediyordu. Dostları Peygamberimize çeşitli sorular soruyor ve aldıkları cevaplarla bilgi dağarcıkları daha da gelişiyordu. Bu esnada yanlarına üç kişi geldi. “...Birisi sohbet halkasında boşluk buldu ve oraya oturdu. Diğeri arkada bir yere oturdu. Üçüncüsü de ayrıldı gitti. Bunun üzerine Resulullah şöyle dedi: “Bu kişilerin durumunu haber vereyim mi?” “Evet, ey Allah’ın Resulü!” dediler. Peygamberimiz buyurdu ki: “Boşluk bulup oturan kişi; bu (ilim meclisine) sığındı, Allah onu kabul etti. Arkalara oturan, hayâ ile hareket etti ve Allah da ona merhamet etti. Ayrılıp giden ise burayı terk ettiği için Allah da onu terk etti”.7 Hadiste bahsi geçen kimselerden ikincisi; yani kimseyi rahatsız etmemek için arkada bulduğu boşluğa oturan kimse, bu hayâlı davranışından ötürü, Peygamberimizin de belirttiği gibi Allah’ın rahmetini kazanmıştır. Üçüncü kimse ise kibirli davranıp ortamı beğenmemezlik ederek; muhtemeldir ki rahatca oturacak bir yer bulamaması sebebiyle orayı terketmiş ve tepki çekmiştir. Kibir iman ve hayâ ile bağdaşmayan bir özelliktir. Gururdan, kibirden uzak durmak ise edep ve hayânın gereğidir. Toplum hayatının sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için uyulması gereken bazı ahlak kuralları vardır. Toplumun huzuru ve mutluluğu için zorunlu olan bu kuralların ortaya çıkmasında hayâ duygusunun büyük etkisi vardır. Edep ve hayânın olmadığı yerde ahlaklı olmaktan da söz edilemez. Bu nedenle Peygamber Efendimiz hayânın, utangaçlığın olmayacağı bir zamana erişmekten Allah’a sığınmıştır.

7 İbn Hanbel, V, 218

43


Utanma, sadece başkalarının yanında iken geçerli olan bir özellik değildir. İnsan tek başınayken de hayâ duygusunun gereğine uygun davranışlar sergilemelidir. Allah’ın daima kendisini görüp gözettiğini, yaptığı her işe meleklerin şahitlik edeceğini bilerek hareket etmelidir. Dolayısıyla kişi yalnızken de edep ve hayâ ile bağdaşmayan davranışlardan kaçınmalıdır. Tek başına bile olsa giyim kuşamına dikkat etmeli, vücudun zaruri olarak örtülmesi gereken yerlerini örtmeye özen göstermelidir. Peygamberimiz “Allah kendisinden utanılmaya insanlardan daha layıktır.”8 buyurarak bu konuda Müslümanları duyarlı davranmaya yönlendirmiştir. Hayâsızlık insanın sahip olduğu değerlerin zamanla yok olup gitmesine sebep olur. Peygamber Efendimiz, hayâ duygusu yok olmuş insanların güvenirlik ve merhamet özelliklerini kaybedeceklerini, bunun sonucunda da toplumda hoşlanılmayan kimseler olacaklarını anlatmıştır.9 O, hayâlı davranan kişilere müjde vermiş, kötü davranışta bulunan insanlara da uyarıda bulunmuştur. Hz. Peygamber bu konuyla ilgili bir hadisinde, “Hayâ imandandır, iman edenin yeri ise cennettir. Kötü söz konuşmak insanlara sıkıntı verip incitir, sıkıntı verip inciten kimselerin yeri de cehennemdir.”10 buyurmuştur.

2. İffetin Önemi ve Değeri “Hayâ, iffetlilik, az konuşma (dilini tutma),... iyi anlayış (fıkıh) imandandır. Bunlar ahirette (mükâfatı) artıran, ... şeylerdendir. Edebsiz konuşma, kaba davranma, cimrilik ise münafıklıktandır... (Darimi, Mukaddime, 43) Yukarıdaki hadiste anlatılmak istenen düşünce nedir? Düşüncelerinizi paylaşınız.

Ahlaken temiz olmak, ar, namus, gibi anlamlara gelen iffet, terim olarak, Allah’ın yasakladığı şeylerden nefsi alıkoymak anlamına gelir. Bu kavramın Kur’an’da kullanılan bir anlamı da, fakirliğini ve zaruretini gizleyip çok muhtaç bir hâle düşmedikçe durumunu kimselere açmamaktır. Kur’an’da: “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.”11 buyrulmaktadır. Bu kimseler iffet sahibi oldukları için durumlarını insanlara bildirmekten çekinmektedirler. Onların bu hâlinden hem Yüce kitabımız hem de Peygamberimiz övgüyle bahsetmektedir. 8 Buhari, Gusül, 20 9 İbn Mâce, Fiten, 27 10 Tirimizi, Birr ve Sıla, 65 11 Bakara suresi, 273. ayet.

44


Kur’an-ı Kerim’de: “Şüphe yok ki Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaat eden erkeklerle itaat eden kadınlar, sadık erkeklerle sadık kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, mütevazı erkeklerle mütevazı kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkeklerle ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkeklerle Allah’ı çok zikreden kadınlar var ya, işte onlar için Allah bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”12 buyrulmaktadır. Irzlarını koruyan erkek ve kadınlar için büyük bir mükâfatın vaadedilmiş olması iffet konusunun bir Müslüman için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kur’an’da Peygamberimize hitaben şöyle denilmektedir: “Ey Peygamber! Mümin kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, ... elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, hiçbir iyi işte sana karşı gelmemek konusunda sana biat etmek üzere geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”13 Görüldüğü üzere Peygamberimizin biatlarını kabul edeceği insanların söz verdikleri hususlardan biri de iffetli davranmaktır. Hz. Peygamber, ahlaksızlık, fuhuş vb. kötülüklerin yaygın olduğu bir ortamda dünyaya gelmiştir. Ancak o bu tür fenalıkların hiç birisine bulaşmamıştır. Peygamber olmadan önce de iffetin, temiz ahlakın ve güvenilirliğin sembolü olarak, içinde yaşadığı toplumda gıpta edilen birisi olmuştur. Hz. Muhammedin Peygamber olduktan sonra insanlardan talep ettiği hususlardan biri de iffetli olmalarıydı. Mekke’nin fethi sırasında Müslüman olan Ebu Süfyan, Müslüman olmadan önce Bizans Kralı Heraclius ile görüşmüştü. Bizans Kralı, Peygamberimiz hakkında birtakım sorular sormuş, o da bunlara cevap vermişti. Müslüman olduktan sonra Ebu Süfyan bu konuşmayı şöyle nakletmiştir: “Heraclius (Hirakl) Ebu Sufyan’a: ‘Ben sana Muhammed ne tavsiye ediyor? diye sordum. Sen namaz kılmayı, doğru olmayı, iffetli olmayı, ahde vefayı, emaneti yerine teslim etmeyi tavsiye ettiğini söyledin’ dedi. Ve sözünü şöyle sürdürdü: “İşte bunlar bir peygamberin özellikleridir.” (Buhari, Şehâdât, 28).

Hz. Peygamber kendisi için sık sık şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Ben senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği dilerim.” (Müslim, Zikir ve Dua ve Tevbe ve İstiğfar, 72) Yukarıdaki hadis size neler düşündürmektedir?

12 Azhab suresi, 35. ayet. 13 Mümtehine suresi, 12. ayet.

45


İffeti korumanın başlıca yollarından biri de evlenmektir. Bu nedenle Peygamberimiz Müslümanları evlenmeye teşvik etmiştir. O, evlenip mutlu bir aile yuvası kurabilmeleri için gençlere yardımcı ve destek olunmasını öğütlemiştir. Evlenip yuva kuran kimselere Allah’ın yardım edeceğini bildirmiştir. Hz. Muhammed (s.a.) iffeti korumanın imanı korumak olduğunu bildirmiştir; “Zina eden kimse zina ettiği anda mümin değildir. Hırsızlık yapan hırsızlık yaptığı an mümin değildir. İçki içen de içki içtiği an mümin değildir. ... Ancak tevbe ederse, Allah tevbeleri kabul edendir” buyurmuştur.14 Bu hadis bir Müslümanın iffetini korumasının dinî açıdan ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Peygamberimiz, başka bir hadisinde de Müslümanların kendi iffetleri kadar çevrelerindeki insanların iffetlerini korumalarını da tavsiye etmektedir.15

Hz. Peygamber bir hadisinde, “Veren el alan elden üstündür. Öncelikle geçimini sağlamakla yükümlü olduğunuz ailenizin ihtiyaçlarını karşılamalısınız. Sadakanın en iyisi (kişinin karnı tok, sırtı pek iken karşılıksız) verdiği sadakadır. Dilenmekten ve çirkin işlerden uzak durmak isteyeni Allah saygın ve onurlu kılar; Başkalarına muhtaç olmadan (kendi yağıyla kavrulmak isteyeni) Allah (kendi kendine yeter bir mali imkana) kavuşturur” (Buhari, Zekât, 18) buyurmuştur. O, insanın iffet ve onuruna yakışan davranışın, çok zorunlu olmadıkça başkalarından bir şey istememek olduğunu ifade etmiştir. Böyle davranan kimseyi Allah’ın başkalarına muhtaç etmeyeceğini, onun saygınlığına halel getirmeyeceğini belirtmiştir. Ensar'dan bazı kişiler Resululluh (s.a.)'tan (bir şeyler) istediler. O da onlara verdi. Sonra tekrar istediler yine verdi. Yanındaki tükenince: "Yanımdaki malı sizden asla gizlemem. Kim iffetli olmak isterse, Allah onu iffetli yapar. Kim de elindeki ile yetinirse, Allah onu zengin yapar. Sabretmeye gayret edene Allah sabır ihsan eder. Hiç bir kimseye sabırdan daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır" buyurdu. (Ebu Davud, Zekât, 28) Yukarıdaki hadiste anlatılmak istenen nedir? Arkadaşlarınızla konuşunuz.

14 Müslim, İman, 61 15 Tirmizi, Tefsîru’l-Kur’an, 25

46


İslam’a göre ekonomik imkânları kısıtlı da olsa insanlalrın iffetli davranmaları kendileri için daha hayırlı olacaktır. Hz. Muhammed (s.a.); “Kim başkalarına muhtaç olmak istemezse Allah o kimseyi, kimseye muhtaç etmez. İffetli kalmak isteyeni de Allah iffetli kılar. Kim ihtiyacına yetecek biçimde bir yaşantı isterse Allah da onu kimseye muhtaç etmez. Kırk dirhemi olduğu hâlde kim dilenirse o ihtiyacı olmadığı hâlde dilenmiş olur” buyurmaktadır (Nesai, Zekât, 89). Bu hadise göre insanın kanaatkâr olması, elindekiyle yetinmesi iffetin bir gereğidir. Kişi böyle davrandığı sürece Allah’ın onun iffetini korumasına yardım edeceğini vurgulayan Peygamberimiz, insanın haysiyetine yakışanın da bu olduğunu bize hatırlatmaktadır. Ömer b. Hattab (r.a.) anlatıyor: Bizler bir gün Resulullah (s.a.)’in yanında otururken bir adam geliverdi. Elbisesi bembeyaz, saçları simsiyahtı. Üzerinde yolculuk belirtileri de yoktu, bizden hiçbiri de onu tanımıyordu. O kimse Peygamberimizin yanına kadar gelip oturdu dizlerini dizlerine dayadı, ellerini dizlerinin üzerine koyarak sırasıyla İslam ve imanın ne olduğunu sordu. Efendimiz soruları cevaplayınca doğru söyledin diyerek ardından, “İhsan (iyilik) nedir? Bana onu anlat” dedi. Resulullah (s.a.): “İhsan; görüyormuşçasına Allah’a ibadet edip kulluk yapmandır. Sen onu görmüyorsan da o seni mutlaka görmektedir” buyurdular...” (Nesai, İman ve Şerâiuhû, 5). Sizce Allah tarafından sürekli görüldüğünü bilmenin insan davranışlarına ne gibi bir etkisi olabilir?

3. Allah’ın Huzurunda Olma Bilinci

Mümin hayatının her anını Allah’ın daima kendisini görüp gözettiği bilinciyle yaşamalıdır. O, günlük hayatın her alanında; yeme-içme, çalışma, alış veriş ve aile hayatı, vb. durumlarda bir gün Allah’a hesap vereceğini dikkate almalıdır. Hz. Muhammed (s.a.), hayatını bu bilinç üzere yaşamış ve bu konuda bizlere en güzel örnek olmuştur. Bu hâl ve bilinç üzere yaşamaya dinimizde ihsan adı verilir. İhsan sözlüklerde iyilik etme, iyi davranma, bağışlama, bağışta bulunma, bağışlanan şey, lütuf, inayet, atıfet gibi anlamlara gelmektedir. İhsanı Allah’ın lütuf ve inayetiyle daima iyilik üzere yaşamak şeklinde anlamak mümkündür. Hz. Muhammed’in Cibril hadisi diye meşhur olan hadiste tanımladığı şekliyle ihsan; insanın Allah’ı görüyormuşçasına ona ibadet etmesidir. İbadeti yalnızca belirli vakitlerde belirli ritüelleri yerine getirmek olarak anlamamak gerekir. İbadeti, Allah’a inanıp teslim olmuş bir kul için hayatın her

47


anını kapsayan eylemler bütünü olarak anlamak lazımdır. Buna özen gösterildiğinde ihsan mertebesine ulaşmak yani gerçek anlamda iyiliğe ermek mümkün olabilir. Rabb’imiz bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Kim “ihsan” derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabb’inin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir” (Bakara suresi, 112). Peygamber Efendimiz, insan için yalnızca inanıp iman etmenin yeterli olmadığını, kişinin kendisini her zaman Allah’ın huzurunda hissederek yaşamasının en doğru yol olduğunu hatırlatmaktadır. İnsan ruhen ve bedenen tam bir teslimiyetle Allah’a bağlanmalı ve daima bu şuurla hareket etmelidir.

“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah'ın ve Resulü'nün çağrısına uyun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, onun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfâl suresi 24). - “O, kullarının üstünde mutlak hakimiyet sahibidir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır” (En’am suresi 18). - “Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah'a mahsustur. Bütün işler ona döndürülür. Öyle ise ona kulluk et ve ona tevekkül et. Rabb’in yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Hud suresi 123) Yukarıdaki ayetleri ihsan kavramı açısından değerlendiriniz. Düşündüklerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.

Sonuç olarak ihsan, hayatımızda karşılaştığımız bütün meselelerde bir mümin sorumluluğu içerisinde hareket etmektir. İhsan, Müslümanın bütün söz ve işlerinde duyarlı davranmasıdır. Yapılan her işi sorumluluk bilinciyle güzel yapmaya çalışmak, iyilik hâli üzere olmak Müslüman için olmazsa olmaz bir değerdir.

48


İnsanlarla olan ilişkilerimizde de biricik ölçü yine ihsan olmalıdır. Yapılan iyiliklerin yalnızca Allah rızası için olmasının gerekliliğine de işaret eden Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: “İnsanlar bize iyi davranırsa onlara iyilik yaparız, şayet kötü davranırlarsa onlara kötülük yaparız diyen kimselerden olmayın. Kendinizi, insanlar iyi davranırsa onlara iyilikle mukabele etmeye, şayet kötülük yaparlarsa onlara aynıyla karşılık vermemeye alıştırın”.16 Hadiste; iyilik yapanlara iyilikle karşılık veren, ancak kendisine kötülük yapıldığında kötülük yapmaktan çekinmeyen kimselerin, Efendimiz tarafından kınandığı hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır. Kültürümüzde sıkça dile getirilen “İyiliğe karşı iyilik er kişinin kârıdır, kötülüğe karşı iyilik her kişinin kârıdır” sözü Peygamber Efendimizin bu hadisinin toplumumuzda güzel bir şekilde içselleştirilmiş olduğunun bir göstergesidir. Kur’an’da örnek gösterilen bilge bir şahsiyet olan Hz. Lokman’ın (a.s.) oğluna verdiği öğüt, iyilik yapmada, ihsana uygun davranmada bir Müslüman için temel ölçü olmalıdır: “Yavrum! Şüphesiz yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa ve bir kayanın içinde, yahut göklerde ya da yerin içinde bile olsa, Allah onu çıkarır getirir. Çünkü Allah en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır”.17 İnsanın iyilikle yapması, ihsana uygun davranışlar sergilemesi için, Allah’ın her şeyden haberdar olması yeterli bir sebeptir. İhsan kişinin Allah’ın gözetimi altında olduğunu bir an bile aklından çıkarmadan yaşamasıdır.

16 Tirmizî, Birr, 63 17 Lokman suresi, 16. ayet.

49


ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM

1- Hayâ-iman ilişkisini Hz. Muhammed’in (s.a.) sözlerinden örnekler vererek açıklayınız.

2- Dinimizin evlenmeye verdiği önemi anlatınız.

3- İffetli yaşamanın önemi nedir? Anlatınız.

4- ...............Kur’an’da hayâ ve iffetin en güzel örneklerinden biri olarak tanıtılmıştır.

5- Her an Allah’ın huzurunda olmanın bilinciyle yaşamaya............ denir.

6- Yoksul olduğu hâlde başkalarından istemekten yani dilencilikten sakınmak ................... gereğidir.

50


4. ÜNİTE: EŞİTLİK ÜNİTEMİZE HAZIRLANALIM 1. Eşitlik ve adalet kavramlarının anlamlarını bularak defterinize yazınız. 2. Takva ne demektir? Araştırınız. 3. Yaratılışta insanların eşit olmalarıyla ilgili Kur’an’dan bir ayet bularak arkadaşlarınızla paylaşınız.

Hz. Ali Peygamberimiz ile ilgili şunları söylemektedir: “Onun meclisinde herkes eşit vaziyette idi. Ancak bir kimse diğerine karşı Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile üstünlük kazanabilirdi. Herkes alçakgönüllü idi. Orada, yaşça büyük olanlara saygı gösterirler, küçüklere de merhamet ederlerdi. Toplantıdaki ihtiyaç sahiplerine öncelik tanırlar, özellikle kimsesiz olanlara ayrı bir ilgi gösterirlerdi.” (Tirmizi, Şemail, 151) Yukarıdaki hadis, Hz. Muhammed’in (s.a.) insanlara yaklaşımı hakkında size neler düşündürmektedir?

51


İslam dini, ırk ve rengine, soylu olup olmadıklarına, kadın ya da erkek olmalarına bakmaksızın bütün insanları eşitlik ilkesi içerisinde değerlendirmiştir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, ona karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır” (Hucurât suresi, 13). Yüce Allah bu ayette, bütün insanların bir anadan ve bir babadan; Hz. Âdem ile Havva'dan yaratılmış olduklarını belirtir. Bu sebeple, ırk ve soy yönünden, zenginlik ve sosyal statü bakımından insanların birbirlerinden üstün olamayacaklarını hatırlatır. Bütün insanların, Hz. Âdem ve Havva’nın çocukları olarak yaratılması, sonra da tanışıp kaynaşmaları için tarihi süreç içerisinde, farklı kabile ve milletlere ayrılmış bulunmaları, Allah’ın hikmetinin bir gereğidir. İslam’a göre insanlar, yaratılışları bakımından, insani görev ve sorumluluklar açısından eşittirler. Makam, mevki -Zenginlik, soylu bir aileye mensup olmak vb. durumlar insanlara herhangi bir ayrıcalık kazandırmaz.

1. İnsanların Eşitliği “Resulullah (s.a.), bir askerî kuvvet gönderdi ve bunların başına azat ettiği bir köle olan Zeyd’in oğlu Üsame’yi komutan olarak tayin etti. Müslümanlar onun komutanlığından pek hoşlanmadılar. Bunun üzerine Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Siz onun komutanlığından hoşlanmıyorsunuz daha önce babasının komutanlığına da dil uzatmıştınız. Allah’a yemin olsun ki babası komutanlığa gerçekten layık idi ve bana insanların en sevimlilerindendi. Kendisinden sonra bu oğlu da bana insanların en sevimlilerindendir.” (Tirmizi, Menakıb, 39) Yukarıdaki hadisten Peygamberimizin soylu bir aileden olmayan birini önemli bir göreve atadığı anlaşılmaktadır. Bu hadisten yola çıkarak, İslam’da insanların eşitliğine verilen değer konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Peygamberimiz, insanların birbirlerine karşı hiçbir ayrıcalık ve üstünlüklerinin olmadığını, aynı hak ve sorumluluklara sahip olarak dünyaya geldiklerini belirtmiştir. O, insanların eşitliğini doğuştan getirdiği bir hak olarak görmekte ve şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar tarağın dişleri gibi eşittir. Hiç kimsenin başkası üzerinde bir üstünlüğü yoktur.”1 Efendimiz, insanların çeşitli sosyal nedenlerden ötürü dünyada kazanmış oldukları statü ve makamların, malca daha zengin ya da daha güzel ve daha yakışıklı olmanın, bir üs-

1 Keşfu’l-Hafa, 2846

52


tünlük aracı olmadığını vurgulayarak şöyle buyurmaktadır: “Allah Tealâ soyunuza ve nesebinize bakmaz; bedenlerinize ve mallarınıza da bakmaz; ancak kalplerinize bakar. Kimin salih (dürüst) bir kalbi varsa, Allah ona merhamet eder. Siz ancak Âdem'in evlatlarısınız ve Allah katında en sevgiliniz, en ziyade takva sahibi olanınızdır.”2 Buradan hareketle denilebilir ki; Hz. Peygamber, hiç kimsenin dünyada herhangi bir sebepten dolayı üstünlüğünün olamayacağını açık bir şekilde ifade etmektedir. Hadiste sözü edilen takvaya dayalı üstünlük, sadece Allah katında geçerli olan bir üstünlüktür. Yalnızca Allah tarafından değerlendirmeye tabi tutulan ve sonucu da yalnızca onun tarafından takdir edilen bir özelliktir bu. Müminler, soylarındaki şereflerle, mal ve mülk çokluğu ile diğer insanlara karşı herhangi bir üstünlük iddiasında bulunamazlar. Alçakgönüllü davranmayı seçerek ve takvalı olmaya çalışarak, yeryüzünde yaşayan tüm insanlarla eşit olduklarının bilinci içerisinde hareket etmeleri gerekir. Irk, soy ve nesep aidiyetine dayanarak yapılan öğünmeler, İslam öncesi cahiliyye dönemine ait kötü âdetlerdendir. Peygamberimiz, gerek sözleri, gerekse uygulamalarıyla bu gibi çirkin âdetleri ortadan kaldırmıştır.

Bir keresinde Hz. Ebu Zer ile Hz. Bilal-i Habeşî arasında bir tartışma çıkmıştı. Tartışma ilerlediğinde Ebu Zer, gerçek niyeti öyle olmasa bile, bir anlık kızgınlıkla, Bilal-i Habeşî’ye “kara kadının oğlu” diyerek ithamda bulunmuştu. Hz. Bilal, Habeşistan kökenli siyahi bir mümindi. Kendisinin ırkından ve renginden dolayı kınanması, itham edilmesi ağırına gitmişti. Bu olaydan Peygamberimizin haberi oldu. Ebu Zer’e hitaben; “Sende cahiliyye âdetleri görüyorum” diyerek, yaptığı şeyin hatalı olduğunu ve kardeşini bu şekilde incitmemesi gerektiğini ona hatırlattı. O da Bilal’den güzel bir şekilde özür diledi. Yukarıda anlatılan olaydan ne gibi sonuç çıkarılabilir? Yazınız. Peygamberimizin insana verdiği değer hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Peygamberimiz insanlara karşı, daima alçak gönüllükle davranılması gerektiğini söylerdi. Bir hadiste; “Allah (c.c): Birbirinize karşı alçak gönüllülük ediniz ki hiç kimse hiç kimseye üstünlük taslamasın, diye bana vahyetti.”3 buyurarak, insanların birbirlerine karşı üstünlük iddiasında bulunmalarının, Allah’ın hoşuna gitmeyen bir davranış olduğunu belirtmiştir. Konuyla ilgili olarak bir başka hadiste ise müminleri şöyle uyarmıştır: “Gerçekten şeytanın tuzakları ve ağları vardır. Şeytanın tuzakları ile ağları: Allah’ın nimetleriyle azgınlık etmek, Allah’ın verdiği şeyle öğünüp büyüklük iddia etmek, Allah’ın kullarına ululuk ve üstünlük taslamak ve Allah’ın rızası dışında nefsin arzusuna uymaktır.”4 2 Buhari, Edebü’l-Müfred, 309 3 İbn Mace, Zühd, 16 4 Buhari, Edebü’l-Müfred, 194

53


Peygamberimiz, toplumsal haklar söz konusu olduğunda, toplumun en üst tabakasındaki insanlarla en alt tabakasındakiler arasında bir ayrım yapılmaması ve eşitlik ilkesine uygun davranılması gerektiğini söylemiştir.5 Zira, bu türden ayrımlar, toplumda adaletin yerine gelmesine engel teşkil eder. Birlik ve beraberlik duygularını zedeler. İnsanlar arasındaki kardeşlik ve dayanışma ruhunu yok eder. Nitekim bir keresinde Peygamberimiz, kendisini zengin olduğu için ashabın diğer kesiminden daha üstün gören birisine; “Allah bu ümmete zayıflarının duaları, namazları ve samimi olmaları yüzünden yardım eder ve etmektedir.”6 buyurmuştur. O, insanlar arasında bölünmeye yol açacak ayrımlardan ziyade, onları birlik ve bütünlüğe sevk edecek dayanışma ruhunun temellerini atmıştır. Hz. Muhammed insanların eşitliği konusundaki uygulamalarıyla bizlere en güzel örnek olmuştur. Örneğin savaş sırasında elde edilen ganimetleri yaşlı genç ayrımı yapmaksızın herkese eşit olarak taksim etmiştir.7 Bir keresinde ashabından bazı kimselerin, zor zamanlarda erzaklarını bir araya getirerek eşit bir biçimde paylaşmalarını güzel bir davranış olarak nitelendirmiş ve onları övmüştür.8 Böylelikle ümmetine kardeşçe yardımlaşma ve dayanışmanın önemini hatırlatarak, bu gibi güzel davranışların yaygınlaşmasını istemiştir.

Yazalım Hz. Peygamber, aile bireylerine karşı eşitlik ilkesi çerçevesinde davranılması gerektiğini söylemiştir. Bir babanın, çocukları arasında kız-erkek vb. hiçbir ayrım yapmaması gerektiğini, vasiyet edeceği esnada hepsine eşit davranmasının daha doğru olacağını belirterek şöyle söylemiştir: “Bu çocukların zengini, fakiri, erkeği, kadını eşittir.”9 Yine bu konuyla ilgili olarak, çocuklarından birine bir vasiyette bulunan ve buna Efendimiz’i şahit tutmak isteyen bir kimseye; “Senin başka çocuğun var mı? diye sormuş, “Evet, var” deyince; “Hepsine ona verdiğin gibi mal verdin mi?” demiş, “Hayır, vermedim” dediğinde “Bu zulümdür” buyurarak bu işe şahit olmayacağını söylemiş ve adama; “İyilik ve lütufta hepsinin eşit olmaları seni sevindirmez mi?” diye sormuş. Adam; “Evet” cevabını verince; “Sana iyilik yapmaları, senin onlar üzerindeki hakkın olduğu gibi, aralarında adaletli davranman da onların senin üzerindeki haklarıdır.” buyurarak, çocuklar arasında adaletle davranmanın önemini vurgulamıştır.10 Yukarıdaki metinden ne gibi sonuçlar çıkarılabilir? Tartışınız. Ulaştığınız sonuçları maddeler hâlinde not ediniz.

5 Ebu Davud, Menasik, 95, 96 6 Nesai, Cihad, 43 7 Ebu Davud, Cihad, 144, 145 8 Buhari, Şirket, 1 9 Darimi, Vesaya, 19 10 Ebu Davud, Büyu’ (icare), 83

54


Peygamberimiz, kendi ailesine karşı daima adaletli davranmış ve aile bireyleri arasında eşitlikle muamele etmiştir. O bu konuda sıkça şöyle dua ederdi; “Ey Allah’ım, benim elimden gelen taksimim budur. Senin gücün yetip de benim gücümün yetmediği hususlarda beni hesaba çekme.”11 Peygamberimiz, aile bireyleri arasında ayrım yapan, onlara karşı eşitlik ve adaletle davranmayan kimselerin, ahiret günü, bunun hesabıyla karşı karşıya olacakları konusunda müminleri uyarmıştır.12 Peygamberimiz, insanların hizmetlerini gördürdükleri kimselere yakınlık göstermeleri gerektiğini belirterek; “Onlar sizin din kardeşlerinizdir. Allah onları sizin elleriniz altına vermiştir. Şimdi onlara kendi yediğinizden yedirin! Kendi giydiğinizden giydirin! Onlara yapamayacakları şeyleri yüklemeyin! Şayet yüklerseniz onlara yardım edin!”13 buyurmuştur. Efendimizin şu hadisi bu konuda bir müminin sahip olması gereken hassasiyeti gözler önüne sermektedir: “Sizin birinizin hizmetçisi pişirdiği, hazırladığı yemeğin ateşine ve dumanına katlanıyorsa, o, hizmetçiyi elinden tutarak kendisiyle beraber aynı sofraya oturtsun. Eğer bunu yapamaz ise o yemekten ona da yedirsin.”14 Görüldüğü üzere Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.), insanları zengin-fakir, siyah-beyaz, kadın-erkek gibi ayrımlara tabi tutmaksızın, herkese eşit ve adaletle davranmayı emretmiştir. Kendisi de gerek ailesine, gerek komşularına ve gerekse içinde yaşadığı toplumun bütün fertlerine karşı eşit ve adaletle davranmıştır. Mümin olsun olmasın hiç kimse, onun adaletinden şüphe duymamıştır.

Yazalım “Ey insanlar! Dikkat edin, sizin Rabb’iniz birdir, babanız da birdir, Âdem'dir. Dikkat edin, hiçbir Arabın, hiçbir yabancı üzerine, hiçbir yabancının Arap üzerine, siyahın kırmızı renkli üzerine, kırmızının siyah üzerine üstünlüğü yoktur. Fazilet ve üstünlük ancak takva iledir.” (Buhari, Edebü'l-Müfred, 309) Yukarıdaki hadis göre; Rabb’imiz birdir. Atamız birdir. O da Hz. Âdem’dir.

11 12 13 14

Ebu Davud, Nikah, 37, 38 Ebu Davud, Nikah, 37, 38 Müslim, Eyman, 37 Tirmizi, Et’ime, 44

55


2. Kullukta Eşitlik “Mümin olarak, erkek veya kadın, her kim salih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisâ suresi, 124) Yukarıdaki ayet “Allah’a kulluk” konusunda size neler düşündürmektedir?

Peygamberimiz, “Her doğan İslam fıtratı üzerine doğar.”15 buyurarak, Allah’a kul olma açısından herkesin eşit olduğunu vurgulamaktadır. Bunun bilincine varmak ve kulluk görevlerini yerine getirmek, insanın, Allah’ın verdiği akıl ve iradeyi doğru kullanmasıyla ilgili bir durumdur. Hiç kimse, inançların gereği olan sorumluluklarını yerine getirmek açısından bir diğerinden daha ayrıcalıklı değildir. Peygamberimiz, çeşitli vesilelerle, Allah’a kul olmak bakımından hiç kimsenin ayrıcalık sahibi olmadığını, bilakis bütün herkesin eşit olduğunu vurgulamıştır. Bir keresinde ashaptan bir kimse Efendimizi ziyarete gelmiş ve huzuruna girince titremeye başlamıştı. Bunu gören Peygamberimiz, o kişiye; “Arkadaş, titreme! Ben kral değilim. Kureyş kabilesinden kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.”16 demişti. Hz. Muhammed, insan ve kul olma bağlamında asla kendisini diğer insanlardan ayrıcalıklı görmediği gibi kendisine böyle davranılmasından da asla hoşlanmamıştır. Ashabından hiç kimseyi de bir diğerinden daha ayrıcalıklı bir konumda değerlendirmemiştir.

ot Edelim Unutmayalım Peygamberimizin oğlu İbrahim’in vefat ettiği gün güneş tutulmuştu. Halk içinde bazı kimseler, Güneş’in İbrahim’in ölümü sebebiyle tutulduğunu söylediler. Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz; “Ay ve Güneş, Allah’ın ayetlerinden sadece iki ayettir. Bunlar, birinin ölümü veya doğumu için tutulmazlar. Onu tutulmuş gördüğünüz zaman, açılıncaya kadar Allah’a dua edin ve namaz kılın.”17 buyurarak, insanlardan hiç kimsenin, velev ki Peygamberin oğlu da olsa, kulluğun ötesinde bir değere sahip olmadığını, dolayısıyla gerçek saygının sadece Allah’a gösterilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Günün birinde Peygamberimize pişirilmiş bir koyun eti getirilmişti. O, âdeti olduğu üzere, kendisine ikram edilen yiyecekleri ashabın kimsesiz ve fakir olanlarıyla paylaşırdı. Yine öyle yaparak, fakir ve kimsesiz insanlarla birlikte aynı sofrada bu koyun etini yemekteydiler. Peygamberimiz iki dizinin üstüne oturmuş vaziyetteydi. Bu sırada çölde göçebe hayatı yaşayan bir bedevi çıkageldi. Bedevi hayretle; “Bu nasıl

15 Buhari, Cenaiz, 80, 93 16 İbn Mace, Et’ime, 30 17 Buhari, Kusûf, 15

56


oturuştur?” diyerek şaşkınlığını gizleyemedi. Çünkü diz çöküp oturmak, o zamanın töresinde, âcizlerin, miskinlerin ve yoksulların âdetiydi. Bedevi Hz. Muhammed’in, böyle oturmasına bir anlam verememişti. Bunun üzerine Peygamberimiz, ona şu cevabı verdi: “Şüphesiz ki Cenab-ı Allah beni kerem sahibi bir kul kıldı. Büyüklük taslayan bir zorba ve inatçı kılmadı.”18 “Mekke’nin ileri gelenlerinden birkaç kişi, Allah’ın Elçisine (s.a.) geldiler. Onu Bilal, Suheyb, Ammar, Habbab gibi fakir ve kimsesiz Müslümanlar arasında otururken buldular. Peygamberimize: “Bizim için bunlardan ayrı bir oturum yapmanı isteriz. Böylece Araplar, bizim bunlardan üstün olduğumuzu anlasınlar. Biliyorsun ki bize Arap kabilelerinden birtakım elçiler ve heyetler gelir. Onların bizi bu insanlarla birlikte görmelerinden utanırız. Dolayısıyla, biz gelince onları yanından uzaklaştır. Seninle işimiz bittikten sonra yine istersen onlarla ayrıca otur.”, dediler. Allah Resulü onlarla görüşme ve İslam’ı tebliğ etme fırsatını kaçırmamak için bunu kabul etti. Onlar: “Olur, demen yetmez, bizim için bunu yazılı hâle getir.” dediler. Bunun üzerine Allah’ın Resülü Hz. Ali’yi çağırdı, bir de yazmak için sayfa istedi. O sırada Cibril (a.s) geldi ve: “Sabah akşam Allah’ın rızasını dileyerek Rablerine dua edenleri sakın yanından uzaklaştırma! Sen onlardan dolayı sorumlu değilsin, onlar da senden dolayı sorumlu değiller. Eğer onları uzaklaştırırsan, zalimlerden olursun!” (En’am suresi, 52) ayet-i kerimesini getirdi. Sonra Yüce Allah, “İşte biz, insanları bu şekilde birbirleriyle imtihan ederiz. Bu yüzden Allah aramızda bula bula bunları mı lütfuna layık gördü diyecekler.” (En’am suresi 53) ayet-i kerimesini indirdi. Âlemlere rahmet olan Peygamberimiz, anlaşmayı yazmak üzere eline aldığı sayfayı derhal bir kenara bıraktı ve bizi yanına çağırdı. Yanına geldiğimizde; “Selam sizlere, Rabbi’niz rahmet ve merhameti Kendisine düstur edinmiştir.” diyordu. Ona yaklaştık; hatta o kadar yaklaştık ki dizlerimizi onun dizlerine dayadık. Bu ayetin inmesinden sonra, biz eskiden olduğu gibi Efendimizin yanında oturmaya devam ettik. Fakat o, yanımızdan kalkıp gitmek istediği zaman kalkar giderdi. Ne zaman ki:

18 Algül Hüseyin, a.g.e. s. 62-63

57


“Sabah akşam Rablerine, onun hoşnutluğunu dileyerek dua edenlerle birlikte candan sabret! Dünya hayatının süslerini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma!...” (Kehf suresi 28) ayet-i kerimesi indi, artık böyle yapmaz oldu. Bundan sonra biz daha titiz davranmaya başladık. Birlikte otururken vakit bir hayli geçince Efendimiz’in rahatça kalkıp gidebilmesi için biz erken davranır ve onun yanından kalkardık.”19

Yukarıda anlatılanlardan ne gibi sonuçlar çıkarılabilir? Arkadaşlarınızla tartışınız. Siz Peygamberimizin yaşadığı gibi bir durumla karşılaşsaydınız nasıl davranırdınız?

Hz. Peygamber, insanları yalnızca Allah’a kul olmaya davet etmiştir. İnsanların sahip olduğu dünyevi şeylerin, bir üstünlük değeri taşımadığını, hem sözleri hem de uygulamalarıyla göstermiştir. O içinde yaşadığı toplumun mütevazı bir üyesi olmayı seçmiştir, efendilik ve krallık taslamamıştır. Dışarıdan onu görmeye gelenlerin, başkalarından ayırt edemeyerek “Hanginiz Muhammed?” ya da “Kavmin efendisi hanginiz?” diye soruyor olmaları bunun en güzel kanıtıdır.

“İnsanlar, doğuştan eşittirler: kullukta, fanilikte eşitlik. Sonra, iman sayesinde yeni bir eşitlik kazanırlar, kardeş olurlar.” (Cemil Meriç) Yukarıdaki söz, size “kullukta eşitlik” hakkında neler düşündürmektedir? Tartışınız.

19 İbn Mace, Zühd, 7

58


3. Hukuk Karşısında Eşitlik “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Haklarında şahitlik ettikleriniz zengin olsun, fakir olsun, Allah onlara sizden daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın. Şahitliği eğer, büker doğru şahitlik etmez, yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız, biliniz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisâ suresi, 135.) Yukarıdaki ayet İslam’ın adalet anlayışı hakkında size neler düşündürmektedir?

Kutsal Kitabımız Kur’an-ı Kerim, hakkın yerini bulması ve adaletin gerçekleşmesi için müminleri uyarmakta ve hukuk önünde şahitlik ederken ya da karar verirken, herkesi eşit davranmaya çağırmaktadır. Kur’an müminlere, akrabalık bağlarına, zengin-fakir, kuvvetli-zayıf olma durumlarına, sevgiden kaynaklanan yakınlık veya nefrete bakmaksızın yalnızca doğru olanı söylemeyi ve adaletli olmayı emretmektedir. Konuyla ilgili olarak Kur’an’da yer alan ayetlerden ikisi şöyledir:

Yazalım “Allah size …insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa suresi, 58). “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin (düşmanlık), sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan bir davranıştır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun… .(Maide suresi, 8). “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye, size öğüt verir.” (Nahl suresi, 90.). “...Eğer karar verirsen aralarında adaletle karar ver. Çünkü Allah adil olanları sever.” (Mâide suresi, 42). Yukarıdaki ayetlerden ne gibi ilkeler çıkarılabilir? Belirleyip yazınız.

59


Hz. Muhammed (s.a.), insanlar arasında adaletle hükmetmenin önemiyle ilgili şöyle buyurmaktadır: “Adil devlet başkanı ve idareciler mahşer yerinde Allah’ın yüce lütfuna ve himayesine kavuşacak olanların öncüleridir.”20 Hukuk, insanların toplum hayatında karşılaşabilecekleri sorunların çözümünde, herkese eşit davranarak, haklı olanın haksız olandan ayrılması ve hakkın yerini bulması içindir. Çeşitli nedenlerle kimi insanların adaletten mahrum kalmaları hukuka uygun bir davranış değildir. Peygamber Efendimiz, Kur’an’da emredildiği şekilde, adaleti ayakta tutmak için çaba sarfetmiş, insanlar arasında adaletle hükmetmiştir. Bu konudaki örnek uygulamalarıyla mü’minlere yol göstermiştir. Peygamberlik görevinden önceki dönemde, sözüne güvendikleri, emaneti koruduğunu bildikleri için, ona “Muhammedü’l-Emin” demişlerdi. Genç yaşta Hz. Muhammed’e, Kâbe’nin onarımı sırasında çıkan bir anlaşmazlıkta “Kâbe hakemliği” gibi önemli bir sorumluluğun verilmiş olması ona ve adaletine duyulan güveni göstermektedir. Peygamberliğinden sonra da o, sözleri ve uygulamalarıyla adaletin en büyük timsali olmuştur. Peygamberimiz, bir gün Hz. Ali’ye, adalet konusundaki hassasiyetinden dolayı şöyle tavsiyede bulunmuştur: “İki kişi aralarında hüküm vermen için seni hakem tayin ederlerse birini dinler dinlemez hüküm verme; ikincisini de dinledikten sonra nasıl hüküm vereceğini daha iyi anlarsın.”21 Hz. Ali de Efendimizin bu uyarısını hiç aklından çıkarmadığını ve hep buna göre hüküm verdiğini ifade etmiştir.

“Yönetimi ve yetkisi altındakiler hakkında adil davrananlar, Allah katında nurdan minberler üzerinde olacaklardır.” (Müslim, İmare, 18) Yukarıdaki hadis “hukuk önünde eşitlik ve adalet” prensibi açısından size neler düşündürmektedir?

Peygamberimiz, hüküm verirken, ve cezaları uygularken, hiç kimseye aldırmadan doğru ve adil olan neyse onun yapılmasını isterdi.22 Mekke’nin fethi sırasında onun, bu konuda örnek olabilecek şöyle bir uygulaması söz konusudur: Mekke fethi seferinde Mahzum kabilesinden bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kadına hırsızlık cezasının uygulanma ihtimali Kureyş mensuplarının zoruna gitmiş ve çare aramaya koyulmuşlardı. Hz. Muhammed’in (s.a.) çok sevdiğini bildikleri Üsame b. Zeyd’i aracı kıldılar. Üsame, Resülullah’tan, cezayı uygulamamasını isteyince, Allah Resulünün yüz hatları gerilmiş ve Üsame’ye “Allah’ın koyduğu bir cezayı uygulamayayım diye aracılık mı ediyorsun?” diyerek serzenişte bulunmuştu. Efendimiz, konunun önemine binaen, insanları toplayarak onlara şunları söyledi: “Sizden öncekilerin helâk olup gitmelerine sebep ancak şudur ki, içlerinden asalet sahibi birisi hırsızlık ederse ona dokunmaz, serbest bırakırlardı. Zayıf birisi hırsızlık 20 Buhari, Edep, 36 21 Tirmizi, Ahkam, 5 22 İbn Mâce, Hudûd, 3

60


ederse onu cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki eğer Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık etseydi, onu da aynı şekilde cezalandırırdım.” Sonuç olarak Hz. Peygamber, insanların hukuk önünde eşit oldukları” prensibini getirmiş, bunu canlı bir şekilde ortaya koymuştur. O, insanlarına soyuna, zenginliğine veya gücüne göre değil, eşitlik ilkesine göre davranmıştır. “Mü’minlerin kanları eşittir”23 buyurarak, Hak ve adaleti gerçekleştirme konusunda, toplumun hiçbir ferdini diğerinden daha üstün tutmamıştır.

Kıyamet gününde insanların Allah’a en sevgili ve en yakın olanı, adaletli devlet başkanıdır.” (Tirmizi, Ahkam, 4) Yukarıdaki hadis, “adalet ve eşitliğin önemi” hakkında size neler düşündürmektedir? Tartışınız.

4. Eşitlik Anlayışını Korumanın Önemi “Resulullah (s.a.), Mekke’nin fethi günü insanlara bir hutbe vererek şöyle buyurdu: “Ey İnsanlar! Allah cahiliyye gururunu ve atalarla övünmeyi sizden kaldırmıştır. İnsanlar iki gruptur; Allah katında değerli, doğru, Müslüman kişi ve Allah tarafından hor görülen isyankâr ve inanmayan kişi. Bütün insanlar Âdemoğullarındandır. Allah da Âdem’i topraktan yaratmıştır. Ve Allah şöyle buyurmaktadır: (Hucurat suresinin 13. ayetini okudu): “Ey insanlar! Bakın biz sizi, bir erkek ve bir kadından yarattık. Sizi, birbirinizi tanıyasınız diye, milletlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah katında şerefli ve itibarlı olanınız, yaşantısını, yolunu, yordamını Allah’ın kitabıyla bulmaya çalışanlarınızdır. Çünkü Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.”24

Hucurât suresinin 13. ayeti size neler düşündürmektedir?

23 Nesai, Kasame, 13-14 24 Tirmizi,Tefsîru’l-Kur’ân, 49

61


Peygamber Efendimiz, insanın atalarıyla övünmesinin, diğer insanlara hor bakmasının yanlışlığından bahsederek; bütün bunların, İslam öncesi cahiliyye dönemine ait anlamsız bir gururdan kaynaklanan olumsuz düşünceler olduğunu belirtmektedir. Peygamberimizin insana bakışını ve onlara hangi ölçüye göre değer verdiğini göstermesi bakımından şu rivayet oldukça önemlidir: “Resulullah misafir kabul ettiğinde, onlara ayırdığı zaman, misafirlerinin soy sop durumlarına göre değil, dindeki üstünlüklerine göre olurdu… Onun nezdinde bütün insanlar, hiç birisi arasında hak ayırımı yapılmayan aynı seviyedeki evlâtlar gibiydi... Hz. Peygamber’in huzurunda ses yükseltilmez, hiç kimsenin mahremiyeti konuşulmaz, orada meydana gelen küçük yanlışlar dışarı sızdırılmazdı. Onun meclisinde herkes eşit vaziyette idi. Ancak bir diğerine karşı takva ile üstünlük kazanılabilirdi. Orada, yaşça büyük olanlara saygı gösterilir, küçüklere de merhamet edilirdi…” 25

“Resulullah (s.a.)’in ashabına ondan daha sevimli bir kimse yoktu. Fakat buna rağmen gördükleri zaman onun, kendisi için ayağa kalkılmasından hoşlanmadığını bildikleri için ayağa kalkmazlardı.” (Tirmizi, Edeb, 13) Yukarıdaki hadiste verilmek istenen mesaj nedir? Arkadaşlarınızla konuşunuz.

Hz. Peygamberin yanında herkesin eşit haklara sahip olması, onun insanlara verdiği değeri göstermektedir. Peygamberimiz, insanlar arasında eşitliğin korunması için bütün müminleri alçakgönüllü olmaya davet etmektedir. Çünkü insan ancak bu yolla kibir, gurur ve kıskançlık gibi, kendisini üstünlük taslamaya sevk eden kötü duygulardan arınabilir. Efendimiz bu konuyla ilgili şöyle söylemektedir: “Allah Teala ‘Birbirinize karşı alçak gönüllülük ediniz ki hiç kimse hiç kimseye üstünlük taslamasın.’ diye bana vahyetti.”26 İnsanlar arasında eşitlik düşüncesinin yerleşip gelişmesi ancak diğerkâmlık duygusu ile mümkündür. Efendimiz, yalnız kendisini değil yanı başındaki komşusunu da düşünmeyi emreden sözleriyle, müminleri bir tarağın dişleri gibi eşit olmaya davet etmektedir. Günümüzde çok yaygın olarak kullanılan empati kavramını da içine alan bu yaklaşım, müminler arasında kardeşlik hukuku meydana getirmekte ve herkesin eşitlendiği bir sosyal hayat ortamı oluşturmayı amaçlamaktadır. Peygamberimiz bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

25 Tirmizi, Şemail, 151 26 İbn Mâce, Zühd, 16

62


“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, hiçbir kul kendisi için dilediğini komşusu için yahut din kardeşi için de dilemedikçe tam anlamıyla iman etmiş olmaz”27 “Hiçbiriniz, kendiniz için arzu ettiğinizi kardeşiniz için arzu etmedikçe, kemaliyle iman etmiş olmazsınız.”28 Peygamberimizin ortaya koyduğu kardeşlik hukuku, müminlerin birbirlerine saygılı olmalarını, kimseyi hor görmeden birlikte yaşama kültürü meydana getirmelerini sağlamıştır. Her ırktan, her milletten, her soydan ve her sosyal statüden müminler, geçmişten günümüze bir arada eşit şartlarda yaşamanın en güzel örneklerini ortaya koymuşlardır.

“Çekememezlik etmeyin, haksız rekabette bulunmayın, birbirinize darılmayın, sırt çevirmeyin, birbirinizin akitlerini bozmayın ve Allah'ın kulu kardeşler olun. Müslüman Müslümanın kardeşidir; ona haksızlık etmez, yüzüstü bırakmaz, onu küçümsemez. ...” (Müslim, Birr, 32.) Yukarıdaki hadis size, “müminlerin kardeşliği ve sosyal hayatta eşit olmaları” konusunda neler düşündürmektedir? Tartışınız.

27 Müslim, İman, 72 28 Buhari, İman, 7

63


ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM 1- İnsanların yaratılış bakımından eşit olduklarını ayet ve hadislerden örnekler vererek açıklayınız. 2- Kullukta eşit olmak ne demektir? Açıklayınız. 3- Hz. Muhammed’in (s.a.) tüm insanları hukuk karşısında eşit olarak değerlendirdiğini, onun sözleri ve uygulamalarından örnekler vererek açıklayınız. Boşlukları doldurunuz. 4- “İnsanlar bir ........................................... dişleri gibi eşittir. 5- Hz. Muhammed’e (s.a.) peygamber olmadan önce doğru sözlü ve güvenilir olduğu için ......................... denilmiştir. 6- “Her doğan .....................................üzere doğar.”

64


5. ÜNİTE: AİLESİZLERE AİLE ÜNİTEMİZE HAZIRLANALIM 1. Öksüz ve yetimlerle ilgili bir ayet bularak mealini defterlerinize yazınız. 2. Ülkemizde kimsesiz çocuklarla ilgili ne gibi çalışmalar yapılmaktadır? Araştırınız. 3. Evlenip yuva kurmanın önemiyle ilgili hadisler bularak arkadaşlarınızla paylaşınız.

“Her kim yalnız Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa elinin değdiği her saç teli hatırına sayısız sevap kazanır. Kim yetim kalmış bir kız veya erkek çocuğu yanına alıp iyilik ve güzellikle bakarsa ben ve o cennette şu iki parmak gibi yan yanayız.” O bu sözleri söylerken işaret parmağıyla orta parmağını gösteriyordu. (İbn Hanbel, V, 250) Yukarıdaki hadis öksüz ve yetimlere sahip çıkılmanın önemi hakkında size nasıl bir fikir vermektedir?

65


Kendisi bir yetim olarak dünyaya gelen ve henüz altı yaşındayken annesini de kaybederek bir de öksüz kalmış olan sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.), kimsesizlerin ve yetimlerin korunması, onların haklarına sahip çıkılması hususuna büyük bir önem vermiştir.

1. Öksüz ve Yetimlere Sahip Çıkmak “Geriye eli ermez, gücü yetmez çocuklar bıraktıkları takdirde hâlleri ne olur diye korkacak olanlar yetimlere haksızlık etmekten korkup titresinler; Allah'tan sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.” (Nisa, suresi 9.) Yukarıdaki ayet kimsesizlerin korunup gözetilmesi, onların haklarının korunması hususunda size neler düşündürmektedir?

Yetimlere sahip çıkmak, onlara en güzel şekilde bakmak, mü’minler için önemli bir sorumluluktur. Hz. Peygamber, “...Yetimlerin ihtiyacına koşan, Allah yolunda savaşa giden askerlerle, gündüzün oruç tutup, geceyi ibadetle geçiren gibidir.” (Buhari, Edebü'l-Müfred, 59.) buyurmuştur. Nitekim Peygamber Efendimizin mübarek eşi Hz. Aişe evinde kardeşinin yetimlerine bakmıştır.1 Efendimizin evi yetimlerin ve kimsesizlerin bakıldığı, doyurulduğu, ihtiyaçlarının giderildiği bir yer olmuştur. O, yetimlere bakmanın bağışlanmaya ve cennete girmeye vesile olacağını belirterek; “Her kim Müslümanlar arasında bir yetimi tutar, götürür, yiyecek ve içeceğine onu ortak ederse Allah onu mutlaka cennete koyacaktır...” (Tirmizi, Birr ve Sıla, 14) buyurmuştur. Sevgili Peygamberimizin amcasının oğlu Cafer b. Ebî Talib Mûte Savaşı’nda şehit düşmüştü. Peygamberimiz, bunu duyar duymaz hemen onun evine koşmuş, gözyaşları içinde çocuklarını bağrına basıp koklamıştı. Ardından yasları sebebiyle Cafer’in ailesine yemek hazırlanmasını emretmişti. (İbn Hişam, III, 436) Peygamberimiz daha sonra da bu aileyle yakından ilgilendi. Cafer’in oğlu Abdullah, Allah’ın elçisinin 1 Muvatta, Zekat, 5

66


kendileriyle yakından ilgilendiğini şöyle nakletmektedir: “İyi hatırlıyorum, ben ve Hz. Abbas'ın iki oğlu Kusem ile Ubeydullah çocukken bir gün sokakta oynuyorduk. Allah Resulü bir binekle yanımıza geldi. Beni göstererek: “ Şunu bana kaldırın!” dedi ve beni ön tarafına oturttu. Kusem'i de göstererek: “Şunu da kaldırın!" dedi. Onu da terkisine aldı. Efendimizin amcası olan Abbas Kusem'den çok Ubeydullah'ı severdi. Buna rağmen Resulullah Efendimiz amcasından çekinmedi ve terkisine Kusem'i bindirdi. Sonra üç defa başımı okşadı ve her okşayışında: “Allah’ım! Cafer'in evlatlarına sen sahip çık!” diye dua etti. (İbn Hanbel, I, 205) Peygamber Efendimiz yetimlere bakmanın ve onların ihtiyaçlarını gidermenin müminler için bir sadaka olacağını haber vermektedir: “Abdullah bin Mesud’un karısı Zeyneb şöyle demiştir: Ben, Resulullah’a; kocama ve yakınlarımdan korumam altında bulunan birkaç yetime verdiğim nafaka benim için sadaka yerine kifayet eder mi? diye sordum. Resulullah: Söylediğin nafakadan dolayı (yani bu nafakayı veren kadın için) iki ecir vardır: Sadaka ecri ve akrabalık ecri.” buyurdu. (İbn Mace, Zekât, 24) Dinimiz İslam, yetimlerin gözetilmesini istemiş, onların mallarının haksız bir biçimde ellerinden alınmasını şiddetle yasaklamıştır. Kur’an’da, “Ergenlik çağına erişinceye kadar yetimin malına onun iyiliği için olmadıkça dokunmayın” (En’âm suresi,152) buyrulmaktadır. Hz. Muhammed (s.a.) de bu konuda son derece hassas davranmış, birçok kez bu konu üzerinde durmuştur. O, bir hadisinde; “Helak edici olan yedi şeyden çekininiz!” buyurmuş da kendisine! “Ey Allah’ın Resulü onlar nedir?” diye sorulmuş, Hz. Peygamber de: Allah’a şirk koşmak, sihir yapmak, haklı bir sebep olmaksızın Allah’ın haram kıldığı bir cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, düşmana hücum gününde kaçmak, iffetli kadınlara zina iftirasında bulunmak.” cevabını vermiştir” (Ebu Davud, Vesaya, 10). İnsanları helake sürükleyecek şeylerden biri olarak yetimlerin mallarını yemeyi zikreden Peygamberimiz, bu kötü davranıştan müminlerin şiddetle kaçınmalarını istemiştir. Hz. Muhammed’in yetimlerle ilgilenmesi ve onların haklarıyla ilgili düzenlemelerde bulunması peygamberliğinin ilk yıllarından itibaren başlar. İslam tarihinde ilk hicret Habeşistan’a yapılmıştı. Habeşistan’a giden muhacirlerin başkanı Cafer b. Ebi Talip, Habeşistan Kralı Necaşi’nin huzurunda İslam’ı ve Müslümanları, anlatmak için yaptığı konuşmada; Cahiliye döneminde kuvvetlilerin zayıfları ezdiğini, Hz. Peygamberin ise güçsüzlerin yanında yer alarak onların haklarına sahip çıktığını ve “yetim malını yemeyi” yasakladığını belirtmiştir.2 Anne-babasından kendisine miras kalmış olduğu hâlde, yaşları küçük olduğu için kendi mallarına sahip çıkamayacak durumda olan yetimlerin malları, bakımlarını üstlenmiş olan velilerine emanet edilmiştir. Bu kimseler eğer zengin iseler, yetimlerin mallarını yemekten men edilmişlerdir. Fakir kimselere ise yetimler olgunluk çağına gelinceye kadar, onlara bakıyor olmalarının bir karşılığı olarak, onların mallarından, aşırıya kaçmamak yoluyla harcamalarına izin verilmiştir. Bu konuda Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri gözetip deneyin, eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz 2 İbn Hişam, I, 359

67


hemen mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler de geri alacaklar diye o malları israf ile ve tez elden yemeyin. Zengin olan veli iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da ihtiyaç ve emeğine uygun olarak yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun. Hesap sorucu olarak da Allah yeter” (Nisâ suresi, 6 ). Peygamberimiz de fakir olan kimselerin, meşru ölçüler içerisinde, bakımını üstlendikleri yetimlerin mallarından yiyebileceklerini beyan etmektedir: “Bir adam Peygamber (s.a.)’e gelerek: “Ben fakirim, benim hiçbir şeyim yok, ancak zengin bir yetimim var; onun malından yiyebilir miyim?” dedi. Hz. Peygamber de : “İsraf etmeyerek (buluğ çağına girmeden fırsatı ganimet bilerek harcayıp yararlanmak gibi bir gaye gütmeden, harcamada acele etmeyerek ve onun malının ticaretini sana ait bir sermaye edinmeyerek yetimin malından yiyebilirsin.” buyurdu. (Ebu Davud, Vesaya, 8). “Bir kimse sırf Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç teline karşılık ona sevap vardır...” (İbn Hanbel, V, 250) buyuran Peygamber Efendimizin Ashabı, bu müjdeye ulaşmak, İslam dininin emirlerine uymak ve yetimleri gözetmek konusunda âdeta yarış ederlerdi. Hazret-i Ömer’in oğlu, sofrasında bir yetim bulunmadan yemek yemezdi. Yolculukta bile, bir yetim bulur, yemeğe öyle başlardı. Şu rivayet onun bu konudaki hassasiyetini göstermektedir: “Hasan’dan rivayet edildiğine göre: “ Bir yetim, İbn Ömer’in yemeğinde hazır bulunurdu. Bir gün İbn Ömer bir yemek isteyip getirtti de yetimini aradı; fakat onu bulamadı. Nihayet İbn Ömer, yemeğini bitirdikten sonra, yetim geldi. İbn Ömer, onun için bir yemek getirilmesini istedi, fakat evlerinde yemek yoktu. Bunun üzerine İbn Ömer, kavrulmuş un ve bal getirdi de yetime şöyle dedi: “Bunu al! Vallahi sen aldanmadın. Benim yediğimden daha iyisine sahip oldun.” Hasan şöyle demiştir: “ Vallahi, İbn Ömer de aldanmadı, çünkü büyük bir sevaba nail oldu. (Buhari, Edebü’l-Müfred, 60). Dinimiz, aile içinde bakılıp büyütülen yetimlerin, her ne kadar hukuken hak sahibi olmasalar da mirastan onlara da pay verilmesini tavsiye etmiştir. Bu yaklaşım onların yetimliklerinden dolayıdır. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Miras taksiminde kendilerine pay düşmeyen akrabalar, yetimler ve fakirler hazır bulunurlarsa, onlara da maldan bir şeyler verin ve onlara gönüllerini alacak güzel sözler söyleyin”. (Nisâ suresi, 8).

68


Kendisi de bir yetim olan ve onların hassasiyetini çok iyi bilen Peygamberimiz, “Kendisinin ya da başkasının yetimine bakıp, onun işlerini yürüten kimse, haksızlıktan sakındığı takdirde, cennette benimle şöyle yan yanadır.” (Muvatta, Şa’r, 1) buyurmuştur. Böylece o yetim, yoksul ve kimsesizlere yardım etmenin Allah katında çok değerli bir davranış olduğuna dikkat çekmiştir.

“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.” (İnsan suresi, 8) “Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan fakiri doyur, yetimin başını okşa!” (İbn Hanbel, II, 263, 387) Sizce müminler, yetimler konusunda nasıl bir hassasiyete sahip olmalıdırlar? Yukarıdaki ayet ve hadis ışığında fikirlerinizi söyleyiniz.

2. Kimsesizlere Yardım “...Şu dünya malı gerçekten çekici ve tatlıdır. Buna bir Müslümanın sahip olması ne kadar güzeldir! Yeter ki, ondan fakire, yetime ve yolcuya versin.” (Müslim, Zekât, 122) “Zenginlerin davet edilip fakirlerin çağırılmadığı düğün yemeği ne fena bir yemektir.” (Müslim, Nikâh, 107) Yukarıdaki hadisler fakir, kimsesiz ve korunmaya muhtaç kimselere yardım konusunda size nasıl bir fikir vermektedir? Düşüncelerinizi ifade ediniz.

Hz. Muhammed (s.a.), hayatının her aşamasında fakir ve kimsesizlerle yakından ilgilenmişti. Onun bu güzel tavrı başta sevgili eşi Hz. Hatice olmak üzere bütün Mekkeliler tarafından takdir edilmekteydi. Hira Mağarası’nda kendisine ilk vahiy geldiğinde, Efendimiz telaşa kapılmıştı. Hz. Hatice “Üzülme, sen fakiri doyurur ve akrabaya yardım edersin. Allah seni utandırmaz!” diyerek Peygamberimizi sakinleştir-

69


mişti.3 Efendimiz, peygamberlikle görevlendirildikten sonra da fakir ve kimsesizlerin en büyük yardımcısı olmuştu. Onun konuyla ilgili pek çok hadisi, müminleri kimsesizlere yardım etmeye teşvik etmektedir. O bir hadiste şöyle buyurmaktadır: “Zayıf, kimsesiz ve fakirleriniz arasında beni arayın, beni ancak onların yanında bulursunuz, çünkü sizler o fakir ve zayıf insanlar yüzünden rızıklandırılıyor ve Allah tarafından yardım görüyorsunuz” (Tirmizi, Cihad, 24). Peygamberimiz, fakir ve kimsesizlerin Allah katında değerli olduklarını şöyle ifade etmektedir: “Ey insanlar! İyi dinleyin, düşünün ve şunu bilin ki izzet ve celâl sahibi Allah’ın, Peygamber ya da şehit olmayan bazı özel kulları vardır. Onların meclislerine ve Allah’a olan yakınlıklarına Peygamberler ve şehitler bile gıpta ederler.” (İbn Hanbel, V, 344) “Kimsesiz kadınların ve fakirlerin yardımına koşan Müslüman, Allah için namaz kılan ve gündüz oruç tutan âbid gibidir.” (Buhari, Nafakat, 1) buyuran Efendimiz, fakirlere ve korunmaya muhtaç kimselere yardım etmenin önemini vurgulamaktadır. Peygamberimizin böyle kimselere yardım etmek için bazen aç kaldığını belirten Ebu Hureyre ; “Efendimizin aç kalması, etrafını saran fakir kimselerin ve misafirlerinin çokluğundan kaynaklanıyordu.” Zîrâ Resulullah beraberinde bir kısım ashabı ve mescitteki ihtiyaç sahipleri olmadan asla yemek yemezdi.” demektedir. (İbn Sa’d, I, 409). Ebu Hureyre’nin sözünü ettiği fakir ve kimsesizlerin büyük çoğunluğunu, Mescid-i Nebevi’de bulunan ve kendilerine Ashab-ı Suffa adı verilen kimseler oluşturuyordu. Bu kimseler kendilerini ilim yoluna vakfetmiş, kimi kimsesi olmayanlardı.

OKUMA METNİ Ebu Hureyre anlatıyor: “Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki, ben bazen açlıktan karnımı yere dayar, bazen de mideme taş bağlardım. Bir gün sahabilerin geçtikleri yol üzerine oturmuştum... Resulullah (s.a.) benim yanımdan geçti ve beni görünce gülümsedi. Kalbimden geçeni yüzümden anladı ve: “ Ebu Hureyre!” dedi. Ben: Buyurunuz, yâ Resulallah, dedim. Resul-i Ekrem: “ Beni takip et” buyurdu ve yoluna devam etti. Ben de peşinden yürüdüm. Hz. Peygamber evine girdi, ben de girmek için izin istedim, izin verdi, içeri girdim. Bir kap içinde süt buldu ve: “Bu süt nereden geldi?” diye sordu. “Falan erkek veya falan kadın onu size hediye etti” dediler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem: “Ebu Hureyre!” diye seslendi. Hz. Muhammed, toplum yâ içinde yoksul, kimsesiz Ben: “Buyurunuz, Resulallah” dedim. olanların itilip kakılmasını, zengin ve güçlü olanlara 3 Buhari, Bedü’l-vahy, 3

70


“Suffe ehline git, onları bana çağır” buyurdu. Kende kendime; “Suffe ehli İslam’ın misafirleriydi. Onların ne sığınacak aileleri, ne malları, ne de bir kimseleri vardı. Peygambere bir sadaka geldiğinde onlara gönderir, kendisi ondan hiçbir şey almazdı. Şayet bir hediye gelmişse ondan bir parça alır, kalanını onlara gönderir, böylece gelen hediyeyi onlarla paylaşmış olurdu. Hz. Peygamberin Suffe ehlini davet etmesi hoşuma gitmedi. Kendi kendime: “Bu süt, Suffe ehli arasında kime yetecek ki! O sütü içmek suretiyle kuvvetlenmeye ben daha çok hak sahibiyim. Oysa onlar geldiğinde Resulullah bana emreder, ben de onlara veririm; belki de o sütten bana kalmaz. Fakat Allah’ın ve Resulü’nün emrine itaat etmemek de olmaz.” dedim. Neticede gittim ve kendilerini davet ettim. Onlar bu daveti kabul ettiler ve girmek için izin istediler. İzin verildi, içeri girip oturdular. Hz. Peygamber: “Ebu Hureyre!” diye seslendi. Ben: “Buyurunuz, yâ Resulallah” dedim. “Al, onlara ver!” buyurdu. Ben de süt kabını aldım ve gelenlere onu sırayla vermeye başladım. Kabı alan kanıncaya kadar içiyor, sonra geri veriyor, ben bir başkasına veriyordum; o da kanıncaya kadar içiyor sonra geri veriyordu. En sonunda kabı Nebî’ye verdim. Topluluğun hepsi süte kanmışlardı. Resülullah kabı alıp elinde tuttu ve bana bakıp gülümsedi. Sonra: “Ebu Hureyre!” dedi. “Buyurunuz, yâ Resulallah!” dedim. “Bir ben kaldım, bir de sen” buyurdu. “Doğru söylediniz, yâ Resulallah” dedim. “Otur da iç.” buyurdular. Ben de oturdum ve içtim. Sonra yine: “İç, iç.” buyurdu. Yine oturdum ve içtim. Resûl-i Ekrem durmadan: “İç, iç” buyuruyordu. Sonunda ben: “Hayır. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, artık içecek yerim kalmadı” dedim. “Bana ver” buyurdu. Kabı Resul-i Ekrem’e verdim, Allah Teâlâ’ya hamdetti, besmele çekti ve kalan sütü kendisi içti. (Buhari, Rikak, 17) Sahabeden Mikdad el-Esved, Hz. Peygamberin fakir ve kimsesizlere karşı ne kadar merhametli olduğu konusunda şöyle bir olay anlattı: “İki arkadaşımla birlikte gelmiştim. Yorgunluk ve açlıktan neredeyse kulaklarımız duymaz, gözlerimiz görmez hâle gelmişti. Durumumuzu Peygamber Efendimizin ashabına anlatmamıza rağmen hiç kimse bizi kabul etmedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimize geldik. Bize evini açtı. Evde üç keçi görmemiz bize sürpriz oldu. Peygamber Efendimiz, “Bu keçileri sağın.” dedi. Günler günleri kovalarken keçileri sağıyor ve her birimiz kendi nasibimize düşen sütü içiyorduk. Allah’ın Resulüne de kendi payını ayırıyorduk. Allah’ın Resulü eve geceleyin geliyor, bize selam verip, uyuyanı uyandırmadan, uyanığa ses etmeden usulca mescide geçiyor, namazını kıldıktan sonra sütünü içiyordu.” (Tirmizi, İsti’zan ve Adab, 26)

71


Hz. Muhammed, toplum içinde yoksul, kimsesiz olanların itilip kakılmasını, zengin ve güçlü olanlara ayrıcalık tanınmasını asla tasvip etmemiştir. Müslümanları bu konuda dikkatli olmaya davet eden Peygamberimiz, toplumları fesada uğratacak, insanlar arasında bölünmeye ve parçalanmaya yol açacak bu türden yaklaşımları kesinlikle yasaklamıştır. Fakir ve kimsesizlerin, kendilerini savunacak kimseleri olmadığı için adaletten mahrum edilmeleri ve zenginlerin de kayırılarak cezadan muaf tutulmaları, Hz. Muhammed tarafından hiçbir zaman uygun görülmemiştir. Efendimiz bazı hadis-i şeriflerinde fakirlerin manevî derecelerinden bahsetmiş, ahirette kurtuluşa erenlerin çoğunun öncelikle fakirlerden olacağını bildirmiştir. Zayıf, güçsüz ve kimsesiz olanları; bu dünyada karşılaştıkları zorlu imtihan karşısında, sabretmelerinin bir mükâfatı olarak, Allah’ın cennetle ödüllendireceğini müjdelemiştir. Efendimiz konuyla ilgili bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Size cennetlikleri bildireyim mi? Onlar hem zayıf oldukları hem de halk tarafından zayıf görüldükleri için kimsenin önemsemediği, fakat şöyle olacak diye yemin etseler, Allah’ın isteklerini geri çevirmeyeceği kimselerdir. Size cehennemliklerin kimler olduğunu söyleyeyim mi? Katı kalpli, kaba, cimri ve kurularak yürüyen kibirli kimselerdir.” (Buhari, Eyman, 9)

3. Mağdurlara Yardım Her toplumda çeşitli nedenlerden dolayı mağdur olmuş kimseler bulunabilir. Mağduriyet, insanlar tarafından haksızlık ve zulme uğratılmak suretiyle meydana gelmiş olabilir. İşini yahut sahip olduğu şeyleri kaybetmek suretiyle de olabilir. Yaşlılık, dul, yetim, öksüz kalmak gibi durumlar sebebiyle de bir mağduriyet durumu meydana gelebilir. Kişinin gerek doğuştan, gerekse sonradan başına gelen kazalar sebebiyle, bedensel ve zihinsel engelli olmasından kaynaklanan mağduriyetler olabilir. Hangi nedenle olursa olsun yardıma ihtiyacı olan

72


mağdurlara yardım etmek, Peygamberimizin önem verdiği hususlardandır. Onun bu konuda örnek alınması gereken pek çok uygulaması vardır. Hz. Muhammed (s.a.), henüz gençlik yıllarındayken, haksızlığa uğrayan insanların haklarını korumak amacıyla kurulan ve işlevi itibariyle bugünkü sivil toplum örgütlerinin bir benzeri olan “Hılfu’l-Fudul” teşkilatına üye olmuştur. Bu teşkilat, o günün şartlarında zulme ve haksızlığa uğramış insanlara hiçbir karşılık beklemeksizin yardım ediyordu. Hz. Muhammed, Yüce Allah tarafından peygamber olarak görevlendirildikten sonra da bu teşkilattan övgüyle söz etmiştir. Hz. Peygamber zulme uğrayan insanlara yardım edilmesi ve zulmün ortadan kaldırılması için çaba sarfedilmesi gerektiğini emretmiştir. Bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: “Kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa ona yardım et. Bunun üzerine biz Ey Allah’ın Resulü! Mazluma yardım etmeyi bildik ama zalime niçin ve nasıl yardım edeceğiz? Buyurdular ki: Ona zulümden el çektirirsin, ona yapacağın yardım işte budur” (Tirmizi, Fiten, 68). İnsanlara haksızlık ve eziyet eden kimsenin bu davranışına engel olmak, onu kötü bir işten uzaklaştıracağı için hem ona iyilik etmek hem de haksızlığa uğrayana iyilik etmek anlamına gelir. Siz hiç mağdur bir kimseye yardım ettiniz mi? Neler hissettiniz? Düşüncelerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.

Hz. Peygamber, zorda kalıp yardım isteyenlerin yardımına koşmanın, Allah’ın rızasını kazanmak için gerekli olduğunu belirtmiştir. Şu hadis bu konunun önemini göstermektedir: “Şüphesiz Allah kıyamet gününde: “Ey Âdemoğlu! Ben hasta oldum da, sen beni dolaşmadın! diyecek. Âdemoğlu: Ya Rabbi! Ben seni nasıl dolaşabilirim. Sen âlemlerin Rabb’isin! cevabını verecek. Yüce Allah: Bilmez miydin ki, filan kulum hasta oldu. Sen onu dolaşmadın. Bilmez miydin ki, onu dolaşmış olsan, beni onun yanında bulurdun, buyuracak. Ey Âdemoğlu! Senden yiyecek istedim; beni doyurmadın! diyecek. Âdemoğlu: Rabb’im Seni nasıl doyurabilirim ki! Sen âlemlerin Rabb’isin! diyecek. Yüce Allah, “Bilmez misin ki, filan kulum senden yiyecek istedi, sen onu doyurmadın. Bilmez miydin ki, onu doyurmuş olsan; bunu benim nezdimde bulacaktın!” buyuracak. Ey Âdemoğlu! Senden su istedim; bana su vermedin! diyecek. Âdemoğlu: Rabb’im! Ben sana nasıl su verebilirim! Sen âlemlerin Rabb’isin! cevabını verecek. Yüce Allah: Filan kulum senden su istedi; ona su vermedin! Onu sulamış olsaydın bunun karşılığını benim nezdimde bulurdun! buyuracaktır.” (Müslim, Birr ve Sıla, 43).

73


Hz. Peygamber, dilenciliği hoş görmemiş ve çok zorda kalınmadıkça bu işe kalkışılmaması gerektiğini belirtmiştir. Bununla birlikte isteyen bir kimsenin boş çevrilmesini de hoş karşılamamıştır. Allah adına yardım isteyene yardım elinin uzatılması, herhangi bir tehlikeye maruz kalanın yardımına koşulması gerektiğini vurgulamıştır. Efendimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Allah adına size sığınana yardım edip sığındırın, Allah adını anarak isteyene verin, Allah rızası için düştüğü tehlikeli durumdan yardım isteyene yardım edin. Size iyilik yapanı mükâfatlandırın mükâfatlandıracak bir şey bulamaz iseniz razı ettiğinize inanıncaya kadar ona dua ediniz.” (Nesai, Zekât, 72). “Dul kadın, yoksul, yetim kimselerle ilgilenmek için gayret edip koşturan kişi gündüzü oruçla geceyi namazla geçiren kimse gibi sevap kazanır.” (Tirmizi, Birr ve Sıla, 44) buyuran Peygamberimiz, korunmaya muhtaç olan kimselere sahip çıkmayı dinî açıdan büyük bir sorumluluk görmüştür. Böylece o, Müslüman toplumunda eşsiz bir dayanışma ahlakının da temellerini atmıştır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.), Medine’ye hicretten sonra, durumları iyi olan Ensar ile, sahip oldukları her şeyi bırakıp Allah rızası için hicret eden Muhacirleri kardeş ilan ederek, örnek bir uygulama gerçekleştirmiştir. Muhacir kardeşleriyle evlerini, kazançlarını, yemeklerini paylaşan Medineli müminler, Peygamberimizin önderliğinde, toplumsal dayanışma ve yardımlaşmanın en güzel örneğini sergilemiş oldular. Ensarın bu konudaki duyarlılığı şu hadisten de anlaşılmaktadır: “Peygamber (s.a.)’e bir adam geldi, açlığından şikâyet ediyordu. Peygamber ikramda bulunmaları için hanımlarına haber gönderdi. Onlar dediler ki, bizde sudan başka ikram edilebilecek hiçbir şey yoktur. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Bu adamı kim misafir edecek?” buyurdu. Ensar’dan bir adam: Ben, dedi. Hemen onu evine götürüp hanımına dedi ki, Peygamberin misafirine ikram et. Hanım şöyle dedi: Çocuklar için olan azıktan başka yiyecek bir şeyimiz yoktur. Adam hanımına: Mevcut yemeğini hazırla, lambanı yak ve çocukların akşam yemeği istedikleri zaman onları uyut, dedi. Hanım yemeğini hazırladı, lambasını yaktı ve çocuklarını uyuttu. Sonra kadıncağız kalkıp lambasını düzeltir gibi yaparak onu söndürdü ve karı-koca her ikisi, misafire, yiyorlarmış gibi kendilerini göstermeye başladılar. Böylece her ikisi geceyi aç geçirdiler. Sabah olunca, misafiri ağırlayan adam, Hz. Peygamber’e gitti. Hz. Peygamber şöyle buyurdu : “Sizin, hanımınla senin davranışınızdan Allah hoşnut oldu ve şu ayeti indirdi: “Kendilerinde ihtiyaç olsa bile, (kardeşlerini) nefisleri üzerine tercih ederler. Kim de nefsinin hırsından korunursa, işte bunlar azaptan kurtulanlardır.” (Haşr suresi, 9) (Buhari, Edebü’l-Müfred, 258). Zor durumda kalmış misafiri kendilerine ve hatta çocuklarına tercih eden bu sahabi, hem Peygamberimizi memnun etmiş hem de Allah’ın hoşnutluğunu kazanmıştır. Efendimiz insanlara yardım elini uzatırken hiçbir şeyi küçük ve önemsiz görmemek gerektiğini belirtmektedir. Zira iyiliğin küçüğü–büyüğü olmaz. Kişinin niyeti, yapılan yardımın mahiyetinden daha önemlidir. Efendimiz bu konuda şöyle söyle-

74


mektedir: “Kovandan din kardeşinin kovasına su boşaltman bir sadakadır. İyilikle emretmen ve kötülükten alıkoyman bir sadakadır. Kardeşinin yüzüne karşı güler yüzlü olman bir sadakadır. İnsanların yolundan taş, diken ve kemik gibi engel teşkil eden şeyleri kaldırıp gidermen senin için bir sadakadır (sevaptır). Bir de yolu belli olmayan bir yerde insanlara yol göstermen bir sadakadır.” (Buhari, Edebü’l-Müfred, 307). Görüldüğü üzere yapılan küçücük iyilikleri ve hatta tebessüm etmeyi bile sadaka olarak değerlendiren Peygamberimiz, iyilik adına karşımıza çıkan hiçbir fırsatı boşa harcamamak gerektiğini bizlere hatırlatmaktadır. Peygamberimiz bir toplumda zayıf, güçsüz ve yardıma muhtaç insanların olmasının, o toplum için bir imtihan vesilesi olduğunu hatırlatır, Allah’ın yardım ve rahmetinin o topluma böyle kimseler vasıtasıyla gönderildiğini belirtir. O, bu konuyla ilgili bir hadisinde şöyle buyurur: “Bana zayıf ve fakirlerinizi getirin de onlara yardım edip iyi muamele edeyim. Çünkü sizler zayıflarınız vasıtası ile rızıklanır ve yardım görürsünüz” (Nesai, Cihad, 43). Böylece o, Müslümanları muhtaç durumda olanlara yardım etmeye yönlendirir.

“Bir mümin, aç bir mümini doyurursa Allah o kimseyi cennet meyveleriyle doyuracaktır, Yine bir mümin, susuz kalan bir mümine bir şeyler içirip susuzluğunu giderirse Allah kıyamet günü ona en güzel meşrubattan içirecektir. Yine bir mümin, elbiseye ihtiyacı olan bir mümini giydirirse Allah da ona cennetin yemyeşil elbiselerinden giydirecektir.” (Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyame, 18) Yukarıdaki hadisten ne gibi sonuçlar çıkarılabilir? Yazınız. • ..................................................................................................................................... • ..................................................................................................................................... • ..................................................................................................................................... • ..................................................................................................................................... • ..................................................................................................................................... • .....................................................................................................................................

75


Peygamberimiz, çeşitli sebeplerle engelli duruma düşmüş insanları asla toplumdan soyutlamamıştır. Hatta onlarla yakından ilgilenmiştir. Onlardan birisi Abdullah b. Ümmi Mektum’dur. Bu sahabinin her iki gözü de görmüyordu. Abese suresinin ilk on ayeti bu sahabi hakkında nazil olmuştur ve bu ayetlerde şu ifadeler yer alır. “Peygamber, yüzünü ekşitti ve geri döndü. Âmânın kendisine gelmesinden ötürü. Belki o temizlenecek yahut öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek. Kendini sana muhtaç görmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun, Oysaki onun temizlenip arınmasından sen sorumlu değilsin. Fakat koşarak sana gelen ve Allah’tan korkarak gelenle, sen onunla ilgilenmiyorsun.4 Bu ayetlerin indirilmesinin sebebi olarak şöyle bir rivayet aktarılmaktadır: “Hz. Peygamber bir gün Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Utbe b. Rebia, Ebu Cehil, Ümeyye b. Halef gibi kimselerle konuşuyordu. Onların Müslüman olmalarını istiyor ve bu konuda gayret gösteriyordu. O esnada âmâ bir sahabi olan Abdullah b. Ümmi Mektum gelerek Hz. Peygambere: “Yâ Resulallah! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret.” dedi. Hatta onun başkalarıyla meşgul olduğunu fark etmediğinden bu sözünü birkaç defa tekrarladı. Konuşmasının kesilmesinden dolayı canı sıkılan, hoşnutsuzluğunu yüz ifadeleriyle açığa vuran Peygamber Efendimiz, onunla ilgilenmeyerek yanındakilere döndü ve konuşmasını sürdürdü. Kendilerini Mekke’nin ileri gelenleri olarak gören bu kibirli insanlar, aslında kendilerine özel muamele edilmesini istiyorlardı. Efendimiz konuşmasını bitirip kalkacağı sırada yukarıda yer alan ayetler nazil oldu. Bundan sonra Hz. Peygamber İbn Ümmi Mektum’a iltifat ve ikramda bulunup hâlini hatırını sormuş ve zaman zaman ona: “Ey kendisinden dolayı Rabb’imin beni uyardığı zat, merhaba!” diye hitap etmiştir.5 Hz. Muhammed (s.a.), Mekke’de ilk iman edenlerden biri olan bu görme engelli zatı, Medine’ye, halka Kur’an öğretmesi için göndermiştir. Medineli Bera bin Aiz diyor ki: “Bize ilk hicret eden kimseler Musab bin Umeyr ile İbn Ümmi Mektum’dur. Bunlar Medine’de halka Kur’an öğretiyorlardı.” (Buhari, Menakıbu’l-Ensar, 46). İslam tarihindeki ilk öğretmenlerden biri olma şerefini Peygamberimiz ona vermişti. Bunun dışında Abdullah b. Ümmi Mektum’a Efendimiz tarafından iki önemli görev daha verilmişti. Bunlardan ilki müezzinliktir. Peygamberimizin iki müezzini 4 Abese Suresi 1-10. Ayetler 5 Sahih-i Buhari Tecrid- Sarih Tercemesi, 2: 580.

76


vardı. Biri Mekkelilerin işkenceleri altında can vermek üzereyken Hz. Ebu Bekir tarafından satın alınarak azad edilen eski bir köle olan Hz. Bilal-i Habeşi, diğeri de Abdullah b. Ümmi Mektum’dur.6 Bu zat bir gün Peygamberimize gelerek, evinin mescide çok uzak olduğunu, gözleri görmediği için kendi başına gitmekte zorlandığını ve yardım edecek kimsesi de olmadığını söyleyerek, namazlarını evinde kılmak için izin istemişti. Efendimiz de ona: “Sen namaz için ezan okunduğunu işitiyor musun?” diye sordu. O evet, cevabını verdi. Peygamber: “O hâlde davete icabet et, cemaate gel.” diye buyurdu. (Müslim, Mesacid, 255). Burada Peygamberimiz, Abdullah b. Ümmi Mektum’a cemaatle namazın önemini hatırlatmakla birlikte, aslında onu toplum hayatından uzaklaştırmamış da oluyordu. Ümmi Mektum’a verilen diğer önemli bir görev ise imamlıktır. Peygamberimiz bu kişiyi, kendisi Medine dışında olduğu zamanlarda, Müslümanlara imam tayin ederek namaz kıldırmakla görevlendirmiştir. Bu şerefli görevi ona tam on üç kez verdiği rivayet edilmektedir.7 Peygamberimiz, engelli kimseleri toplumsal hayatın içinde tutmuş ve onlara yapabilecekleri türden görevler vermiştir. Böyle kimseleri kendilerinin güç yetiremeyeceği şeylerden de muaf tutmuştur. Mesela engelli olanları savaşa katılmaktan muaf tutmuştur. Bununla birlikte, katılmak için özellikle ısrar edenlere de müsamaha göstermiştir. Resulullah şöyle buyurdu: “Üzerinde bir din kardeşinin nefsine yahut malına tecavüzden doğmuş bir hak bulunan kimse, dinar ve dirhem bulunmayacak kıyamet gününden evvel, bugün dünyada mazlumdan o hakkı bağışlamasını istesin. Helâlleşilmediği takdirde zalimin salih ameli bulunursa, ondan zalimin zulmü miktarı alınır da mazluma verilir. Eğer zalimin sevapları bulunmazsa, mazlumun günahlarından alınıp zalim üzerine yükletilir.” (Buhari, Mezalim, 10) Yukarıdaki hadis, insanları mağdur etmenin sonuçları hakkında size neler düşündürmektedir? Arkadaşlarınızla tartışınız.

6 İbn Sa’d, IV, 207 7 İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, IV, 264

77


4. Ailesizlerin Aile Kurmasına Yardım

Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’ye hitaben söylediği şu söz, evliliğin, aile kurmanın önemini gözler önüne sermektedir: “Ey Ali! Üç şey var ki onları geciktirme: Vakti geldiğinde namazı, hazır olduğunda cenazeyi, bekâr biri kendisine denk bir eş bulduğunda evlenmeyi.” (İbn Hanbel, I, 105).

Dinimiz aile kurumuna büyük önem vermiştir. Toplumun temel taşı olan aile, bireylerin mutluluğu için sıcak bir yuva ortamı sunmasının yanında, gelecek nesillerin yetişmesinde bir ilk mektep vazifesi görmesiyle de çok önemli bir işleve sahiptir. Hz. Muhammed de evlenmenin tüm peygamberlerin sünneti olduğunu beyan ederek, müminleri evlenmeye ve aile kurmaya teşvik etmiştir.8 Hz. Peygamber bekârların evlendirilmesinin önemini sıklıkla dile getirirdi. Bekârlar içinde maddi imkânlar açısından evlenmeye gücü yetmeyenleri bizzat kendisi evlendirir ve müminlere de böyle yapmalarını tavsiye ederdi. Şu rivayet onun bu konudaki tavrını net bir şekilde ortaya koymaktadır: “Muğire’den rivayet edilmiştir, o demiştir ki: Ömer b. Abdülaziz, halife seçildiği zaman, Hz. Peygamberin mülkü olan toprakları ellerinde bulunduran, Mervan oğullarını toplayıp onlara (şöyle) dedi: “Şüphe yok ki Fedek arazisi Resulullah’ındı. Onun bir kısmını kendi ailesine infak ederdi. Bir kısmını da Haşimoğullarının küçüklerine ihsan ederdi. Bir kısmıyla da bekârları evlendirirdi” (Ebu Davud, Fey ve İmare, 18, 19). Peygamberimizin araziden elde ettiği gelirin bir bölümünü bekâr olanları evlendirmek için kullanması onun aile kurumuna ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Sevgili Peygamberimiz şartları uygun olan kimselerin evlenmesini istemiştir. Kur’an-ı Kerim’de, “Şüphesiz senden önce de Peygamberler gönderdik, onlara eşler ve çocuklar verdik.” (Ra’d suresi, 38) buyrulmuştur. Efendimiz, Allah’ın bir emri olan evlenmeyi, kişinin imanının olgunluğa ermesinin vasıtalarından biri saymıştır. “Kim Allah için verir ve Allah için engel çıkarırsa, Allah için sever ve Allah için buğz ederse

8 Tirmizi, Nikâh, 1.

78


ve Allah için nikâhlanıp evlenirse o kimsenin imanı olgunluğa ermiştir.” (Nesâi, Nikâh 4) diye buyuran Peygamber Efendimiz, insanın evlilik sayesinde günahlardan korunacağını ve imanının olgunluğa erişeceğini belirtmiştir.

Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Dinini ve ahlakını beğendiğiniz bir kimse size dünür olarak gelirse kızınızı (görüşünü de alarak) ona nikâhlayın. Böyle yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve bozgunculuk olacaktır.” Ey Allah’ın Resulü! dediler: “Eğer o kimsede mal ve denklik olarak bir eksiklik olursa ne olacak? Buyurdular ki: (Üç kere) “Dinini ve ahlakını beğendiğiniz size gelirse kızınızı onunla mutlaka nikâhlayın.” (Tirmizi, Nikâh, 3) Yukarıdaki hadiste verilmek istenen mesaj nedir? Arkadaşlarınızla yorumlayınız.

Peygamberimiz evlilik yaparken dikkat edilen birtakım ölçüler olduğundan bahsederek şöyle buyurmaktadır: “Bir kadınla üç özelliğinden dolayı evlenilir; dini, malı, ve güzelliği. Sen dindar olanı seç ki devamlı bereketler içerisinde olasın.” (Tirmizi, Nikâh, 4). Hadiste zikredilen özellikler içinde Hz. Peygamberin dindarlığı öne çıkarması, dinî, ahlaki değerlere bağlılığın önemini ortaya koymaktadır.

79


ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM

1. Hz. Muhammed’in (s.a.) öksüz ve yetimlere sahip çıkmakla ilgili sözlerinden örnekler veriniz. 2. Hz. Muhammed’in (s.a.) toplumsal yardımlaşma ve dayanışmaya verdiği önemi, onun sözlerinden örnekler vererek anlatınız. 3. Ashab-ı suffa hakkında bilgi veriniz. 4. Hz. Muhammed’in (s.a.) mağdurlara yardım konusuna verdiği önemi anlatınız. 5. Hz. Muhammed’in (s.a.) evlenmeye gücü yetmeyenleri evlendirmek konusundaki teşvik ve uygulamaları nelerdir? Bilgi veriniz.

80


6. ÜNİTE: İSTİŞARE ÜNİTEMİZE HAZIRLANALIM 1. İstişare kavramının anlamıyla ilgili bir araştırma yapınız. 2. İstişare ile ilgili bir ayet bularak defterinize yazınız.

Peygamber Efendimiz; “Müslümanın Müslüman üzerindeki hakkı altıdır.” buyurmuş. Kendisine, Nedir onlar ya Resulallah? denilmiş: “Ona rastladığın zaman selam ver, seni çağırırsa davetine icabet et, senden nasihat isterse ona nasihat et, aksırır da Allah'a hamdederse ona teşmit et (Yerhamükellah de!), hastalanırsa onu ziyaret et, öldüğü vakit de arkasından git.” buyurdu. (Müslim, Selam, 5) Yukarıdaki hadiste bir Müslümanın diğer Müslüman üzerindeki haklarından birinin de ona “nasihat etmek” olduğu belirtilmektedir. Sizce birine nasihat etmek niçin önemlidir?

81


İstişare, bir işe başlamadan önce, bilgisine, tecrübesine ve ahlakına güvenilen kimselerle fikir alışverişinde bulunmak, onlara danışmak demektir. Kutsal kitabımız, istişare konusuna önem vermiş ve Peygamberimize, yapacağı işlerde istişare etmesini emretmiştir. Konu ile ilgili olarak Âli İmrân suresinin 159. ayetinde şöyle buyurmuştur: “…Yapacağın işlerde onlarla, müminlerle istişare et. Bir işe azmettiğin zaman da artık Allah’a tevekkül et. Muhakkak ki Allah, kendine tevekkül edenleri sever.” Hz. Muhammed (s.a.), Allah’tan vahiy alan bir peygamber olduğu hâlde, müminlerle istişare etmekle emrolunmuştur. İstişare, yapılacak işin karar aşamasına konuyla ilgili olan insanları dahil ederek bir sinerji oluşturulmasına vesile olmaktadır. Peygamberimiz istişare ederek, müminleri ilgilendiren pek çok meseleyi onların katkılarıyla çözüme kavuşturmuştur. Bununla birlikte, müminlerin kendi aralarında sorunlarını çözmede nasıl davranmaları gerektiği konusunda güzel bir örnek olmuştur. Demek ki istişare, Müslümanlarda olması gereken önemli vasıflardan biridir. Nitekim Şûrâ suresinin 38. ayetinde mümin olan, iyi (salih) kimselerin özellikleri anlatılırken “…Onların işleri, kendi aralarında istişare iledir…” denilmektedir. Peygamberimizin hayatında, istişarenin önemli bir yer tuttuğunu ve onun pek çok işinde istişare ettiğini görmekteyiz. Ebu Hureyre, Peygamberimizin istişare etmesi ile ilgili şöyle demektedir: “Resulullah’tan daha fazla dostlarıyla istişare eden bir kims görmedim.” 1

1. İstişarenin Önemi “Kendisiyle istişare edilen kimse, güvenilir olmalıdır.” (Ebu Davud, Edeb, 113, 114) Yukarıdaki hadis size istişare konusunda neler düşündürmektedir?

Peygamberimizin önem verdiği konulardan biri de istişaredir. “Biriniz din kardeşine danıştığı zaman, danışılan adam ona yararlı gördüğü görüşünü belirtsin.”2 buyuran Efendimiz, insanların bir araya gelerek görüş ve düşüncelerini ortaya koymalarını, bu yolla bir sinerji ve ortak akıl oluşturmalarını amaçlamıştır. Zira insanların istişare ve ortak akıl ile iş yapmaları, hem yapılan işin o toplulukta geniş bir kesim tarafından benimsenmesini kolaylaştırır hem de yanılma payını en aza indirir.

1 Tirmizî, Cihad, 35

2 İbn Mace, Edeb, 37

82


Peygamberimiz, müminleri ilgilendiren pek çok konuda ashabıyla istişare etmiştir. Örneğin, Bedir Savaşı’nda, kendilerine en yakın kuyunun başında durmuş ve orayı karargâh yapmak istemişti. Bu sırada ashaptan Hubab, Peygamberimize, “Ya Resulallah! Burayı, Allah’ın seni yerleştirmiş olduğu ve bizim ileri geri gitmeye yetkimiz olmayan bir yer olarak mı seçtin? Yoksa bu, bir görüş, bir savaş taktiği midir?” diye sordu. Peygamber Efendimiz, “Hayır, bu bir görüş ve bir savaş taktiğidir” dedi. O zaman sahabi; “O hâlde Ya Resulallah! Burası uygun bir yer değil, orduyu kaldır. Düşmana en yakın kuyuya gidelim. Orada bir havuz yapıp içine su dolduralım. Geride kalan kuyuları kapatalım, düşman istifade edemesin.” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Sen güzel bir fikre işaret ettin.” buyurdu ve sahabinin dediği şekilde hareket etti. Peygamberimiz, Bedir Savaşı’nda ele geçirilen esirler konusunda da ne yapılması gerektiğini, savaşa katılan ashabıyla istişare etmişti. Putperestlerin kendilerine yaptıklarını affedemeyen bazı kızgın kimseler, onların hepsinin şiddetle cezalandırılmasını önerdi. Peygamberimiz bu görüşü beğenmedi. Affedici olanlar: “Ey Allah’ın elçisi! Bunlar bizim ne de olsa akrabalarımız, serbest bırakalım.” dediler. Peygamberimiz bunu da uygun görmedi. Öyle ya, yaptıklarının bir bedeli olmalıydı. Diğer fikirler de dinlendi ve sonunda Peygamberimiz şöyle karar verdi: Müşriklerden okuma yazma bilenlerin her biri on kişiye okuma yazma öğretirse serbest bırakılacaktı. Okuma yazma bilmeyen müşrikler ise fidye (tazminat) vereceklerdi. Bu isabetli karar sayesinde pek çok Müslüman okuma yazma öğrenmiştir. İstişare konusunda örnek olabilecek başka bir durum da Hendek Savaşı’nda yaşanmıştı. Hendek Savaşı’nda, Medine’yi savunmak için şehrin etrafına hendek kazılması fikrini, yapılan istişare sırasında Selman-ı Farisi’nin verdiği ve bu fikrin uygulamaya konulduğu bilinen bir gerçektir. Efendimiz, bazen kendi görüşüne uygun düşmese de istişare sonucu alınan kararları uygulamaya koymuştur. Uhud Savaşı’nda kendisi Medine’de kalarak savunma savaşı yapmak taraftarı olduğu hâlde, ashabının meydan savaşı yapma konusunda ısrarcı olduklarını görünce, onların düşüncesine uygun davranarak, ordusuyla birlikte Uhud Dağı’nın eteklerine doğru hareket etmiştir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.), istişarenin önemiyle ilgili olarak “Allah’a yemin ederim ki istişare eden kimseler muhakkak önlerindeki tercihlerin en iyisine yönlendirilirler.”3 buyurmuştur. Bir kimse, tek başına düşündüğünde aklına getiremediği ihtimalleri, istişare yoluyla görme imkânına kavuşabilir. Bu sayede en iyi seçenek hangisiyse o yönde karar verebilmesi mümkün olur. Hz. Mevlâna şöyle demektedir: “Her şeyi anlayan, idrak eden akıl bile dostların ayrılığı ile yayı kırılmış okçu gibi şaşırır kalır.” O hâlde kişi, ne kadar akıllı olursa olsun, her şeyi bilmesi ve anlaması imkânsız olduğu için karşılaştığı meselelerde, işin erbabı olan birisine danışmadan karar vermemelidir. İnsan için pek çok doğru olabilir. İstişare sadece doğruyu bulmak için yapılmaz. Günün şartlarına göre, doğrular içinden en uygun olanı bulup ortaya çıkarmak için de insanların ortak akıllarına ihtiyaç vardır. Bununla birlikte işin ehli olan kimselerin, bilgi, birikim ve tecrübelerine başvurulması, en güzel ve en doğru olan şeye ulaşmak konusunda büyük yararlar sağlar.

3 Buhârî, Edebü’l-Müfred, 258

83


İstişare ederken göz önünde bulundurulması gereken en önemli noktalardan biri, kime veya kimlere danışılacağı konusudur. Bu husus, yapılacak olan işin hayırlı bir şekilde neticelenmesine önemli derecede etki eder. Nitekim Peygamberimiz; “İstişare edilen kimse güvenilen kimse olmalıdır.”4 buyurmaktadır. Efendimizin bu uyarısını dikkate alarak, danışılacak kişinin, akıl ve tecrübe sahibi olmasına önem verilmelidir. Ayrıca bu kişinin dinî konularda bilgi sahibi olması, erdemli, samimi, sağlam fikirli ve keskin görüşlü olması da bu konuda dikkate alınmalıdır. İstişare edilecek kişinin insan psikolojisinden anlamasına, doğruluk ve güvenilirlik gibi değerlere sahip olmasına da dikkat edilmelidir. Öte yandan, kapsamlı düşünemeyen, ahlaki zafiyetleri olan, gururlu ve kibirli kimselere görüş danışmanın, kişiye hiçbir yarar sağlamayacağı da iyi bilinmelidir. Görüşlerinde ve düşüncelerinde isabet eden kimseler bile bir iş yapmaya niyet ettiklerinde, başkalarıyla istişare ederler. Çünkü böyle kimseler, istişare ederek, kendi görüşlerini yoklama, zeka ve anlayışlarını deneme fırsatı bulurlar. Bu şekilde hareket etmekle düşüncelerini zinde tutarlar. Herhangi bir konuda istişare etmek gerektiğinde, şu iki yöntemden biri kullanılabilir. Birincisi, birkaç kişiyle ayrı ayrı görüşülür, onların düşünceleri alınır; düşünceler hangi noktada daha çok birleşiyorsa, o uygulanır. İkincisi ise birkaç kişi toplanıp görüşleri sorulduğu zaman, her biri düşüncelerini söyler. Daha sonra herkesin görüşü tek tek incelenir ve en uygun görüşte karar kılınır. Kendilerini beğenen, başkalarının görüş ve düşüncelerine değer vermeyen insanlar, genellikle kimseye danışmazlar. İşlerini kendi düşünceleri doğrultusunda yapmaya çalışırlar. Bu şekilde davranmak çoğu zaman yanlışlıklara sebep olur. Yapılan işlerden fayda yerine zarar elde edilir. Peygamber Efendimiz; “Danışıp, istişare ettikten sonra, kimse zarara uğramaz.”5 buyurarak istişarenin başarıya ulaşmak ve hataları en aza indirmek için gerekli olduğunu hatırlatmaktadır. Atalarımız, “Akıl akıldan üstündür!” diyerek istişarenin önemine işaret etmişlerdir. İstişare kişiye, henüz işin başındayken, işin nasıl yapılacağına dair iyi bir yol haritası hazırlama imkânı sunar. İstişare, hem Kutsal Kitabımız’ın emri hem de Hz. Peygamberin sünnetidir. Mümin bir kimse yapacağı işlerden önce istişare etmeyi ihmal etmemelidir. “Danışıp istişare etmekten daha sağlam bir destek olamaz.” (Müsned-i Şihab, 620) “Danışan/istişare eden bir kul, kesinlikle kaybetmez/yoldan ayrılıp perişan olmaz. Görüş sormaya tenezzül etmeyen de mutlu olamaz. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurdu; “işinde onlarla istişare et” yine Yüce Allah şöyle buyurdu: “Onların kendi aralarındaki uygulamaları istişare iledir.” (Müsned-i Şihab, 720) “Danışan dağları aşmış, danışmayan düz ovada yolunu şaşmış.” (Atasözü) Yukarıdaki hadisleri ve atasözünü dikkate alarak istişarenin önemi hakkında neler söyleyebilirsiniz? Maddeler hâlinde yazınız. • • • • • •

.............................................................................................................................................. .............................................................................................................................................. .............................................................................................................................................. .............................................................................................................................................. .............................................................................................................................................. ..............................................................................................................................................

4 Tirmizi, Edeb, 57 5 Müsned-i Şihab, 669

84


2. İstişarenin Yararları “Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Aza şükretmeyen çoğa şükretmez. İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a şükretmez. Allah'ın nimetini hatırlayıp konuşmak şükürdür. Nimeti anmamak nankörlüktür. Birlik hâlinde hareket etmek rahmettir. Ayrı hareket etmek ve bölünmek azaptır.” (İbn Hanbel, IV, 277) Yukarıdaki hadis size neler düşündürmektedir?

Müslüman toplumlar, insanın tecrübesi, bilgi ve birikimine büyük önem vermişlerdir. Kültürümüzde “bir bilene sormak” veya “ehline sormak” gibi ifadeler sıkça kullanılır. Bu sözlerle anlatılmak istenen, yapacağımız işleri bir bilenin rehberliğinde yürütmek, istişare ile ortak akıldan faydalanmaktır. İnsanın her şeyi bilmesi mümkün değildir. Ne kadar bilgili olursa olsun, bir insanın, her konuda her şeyi bilmesi imkân dışıdır. Akla uygun olan tavır, işleri ehline teslim etmek ya da ehli olan kimselerin düşüncelerinden faydalanmaktır. Ayrıca kişinin kendi yetersizliğinin farkında olması ve iş hakkında kendisinden daha liyakatli kimselerin önerilerine kulak vermesi büyük bir ahlaki olgunluktur. Bilmediği hâlde biliyor iddiasında olmak, herkese akıl verip kimseden fikir sormamak doğru bir davranış değildir. Günümüzde bu yaygın bir olumsuzluktur. Zaman zaman insanlar işlerinde bir sorun olduğunu fark etseler bile, kendi liyakatsizliklerini, bilgilerini, düşüncelerini tartışmak istememektedirler. Bu yaklaşım sorunu çözmek için asıl teşhisi koymayı zorlaştırmakta ve işleri içinden çıkılmaz bir hâle sokmaktadır. İnsan kendisinin kusurlarını her zaman görememekte, buna rağmen gösterene de öfkelenmektedir. Onun için hataları tamir etmek güçleşmektedir. Kur’an’ın ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’in öğütlediği gibi, kişisel egolarımızdan sıyrılarak başkalarının görüşlerine de kulak vermek gerekir. Peygamber Efendimiz, istişarenin yararıyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “Bir millet istişare ettiği müddetçe zillete düşmez.”6 İşlerini istişare ile gören bir topluluğun, yanlış üzerinde görüş birliğine varmaları pek de olası bir şey değildir. İstişarenin oluşturduğu ortak akıl ve sinerji, yapılması muhtemel kimi yanlışların, daha baştan ortadan kaldırılması imkânını sunar. Hata yapma payını istişare yoluyla en aza indirmiş olan toplumlar, hedefe daha çabuk ulaşırlar. Bir hadiste, müminlerin yanlış işler üzerinde ittifak edip birleşmelerinin mümkün olamayacağı şöyle belirtilir: “Muhakkak ki Allah, benim ümmetimi dalalet (sapıklık) üzere bir araya getirmez. Allah’ın eli cemaatin (topluluğun) üzerindedir.”7

6 Buhari, İkrah, 3 7 Tirmizi, 2255

85


İstişare müminlerin uyumlu bir şekilde çalışmasını sağlamaya yardımcı olur. İnsanların gönüllerini birbirine bağlar ve aralarında muhabbet oluşmasını sağlar. Çünkü herkes kendisine ve fikirlerine değer verilmesinden hoşlanır. İstişare kişiyi başarıya taşır. Zira ne kadar çok kişinin fikri alınırsa bakış açısı o kadar zenginleşir. Bir anda fark edilmeyen, akla gelmeyen noktalar daha iyi anlaşılır. İstişare kişileri, ‘en iyisini kendilerinin bildiği’ zannından kurtarır. İstişare sayesinde kibir ve gurur duyguları yerini, alçakgönüllülüğe bırakır. İnsan daha sosyal ve daha paylaşımcı olur. “Küçüğümüze acımayan ve büyüğümüzün hakkını tanımayan, bizden değildir.” (Buhari, Edebü'l-Müfred, 129) Yukarıdaki hadiste sözü edilen “büyüğün hakkını tanımak” ne demektir? Düşüncelerinizi paylaşınız.

Peygamberimiz, kendileriyle istişare edilecek kimselerin dürüst ve güvenilir olması gerektiğini vurgulamıştır. Güvenilmeyen kimselerle istişare etmenin kişiye yarar yerine zarar getireceği açıktır. Bir kimse kendi fikri sorulmadan da mümin kardeşinin yararına olacak konularda görüşünü söylemelidir. Görüşüne itibar edilip edilmemesinden çekinmemeli ve samimi bir şekilde bilgi ve tecrübesini paylaşmalıdır. Bu konuda şu hadis bize yol göstermektedir: “Abdullah bin Ömer, suyu az olan bir yerde, bir çobanla bir miktar koyun gördü. Bir de bu yerden daha uzakta ancak suyu daha bol güzel bir yer gördü. Bundan dolayı çobana şöyle dedi: Yazık sana, ey çoban! Koyunları şu suyu bol tarafa çevir. Zira ben Resulullah’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Her çoban, sürüsünden sorumludur.” 8 Müslümanlar daima iyiyi ve doğru yolu birbirlerine göstermekle yükümlüdürler. Kendilerine danışılmadan da bu yapılmalıdır. Ancak kişi, bu konuda aşırıya kaçmaktan çekinmeli ve her konuda bilip bilmeden konuşma hatasına düşmemelidir.

“Sizden biriniz iş başına geçer ve Allah onun hayrını isterse, Allah ona salih kimseyi yardımcı kılar ve kendisine unuttuğu şeyi hatırlatır ve işlerinde yardımcı olur.” (Nesai, Biat, 33) Yukarıdaki hadisi arkadaşlarınızla yorumlayınız.

8 Buhari, Edebü’l-Müfred, 150

86


3. Bireysel Konularda İstişare “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.” (Yusuf suresi, 76) “Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.” (Nahl suresi, 43, Enbiya suresi, 7) Yukarıdaki ayetlerden yola çıkarak, istişarenin gerekliliği hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Hz. Muhammed (s.a.), gerek kendisini, gerekse ailesini ilgilendiren konularda, istişare yapmaya özen göstermiştir. O, kendisini üzen sıkıntılı bir durum olduğunda ve önemli kararlar alacağı zamanlarda, daima çevresindeki güvendiği kimselerle istişare etmiştir. Ashabı da Peygamberimizi örnek alarak, kendileri ve aileleriyle ilgili önemli meselelerde özellikle Hz. Peygamberle istişare etmeden karar vermemeye dikkat etmişlerdir. Peygamberimize ilk vahiy geldiğinde, o, büyük bir korku ve endişeye kapılmıştı. Kendisine vahyedilen ilk ayetleri aldıktan sonra, telaş içinde ve titreyerek evine döndü. Eşi Hz. Hatice onu kapıda karşılamıştı. Hâlinden anladı ki, Efendimizi telaşa düşüren bir şeyler yaşanmıştı. Hiçbir şey sormadı. Efendimiz ona hitaben: “Beni örtünüz, beni örtünüz!” dedi. Onun üzerini örtüp yatırdılar. Nihayet o, bir süre sonra sakinleşti. Allah’ın Resülü kendisine gelince, başından geçenleri Hatice annemize anlattı: “Kendimden endişe ettim” dedi. Hz. Hatice: “Öyle söyleme; Allah’a yemin ederim ki, Allah hiçbir zaman seni utandırmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın. İşini görmekten âciz olanların ağırlığını yüklenirsin. Yoksula kazanç kapısı sağlarsın. Misafiri ağırlarsın. İyi işlerde karşılaşılan sıkıntıları aşmaları için insanlara yardım edersin.” diyerek onu teselli etti. Hz. Hatice, Peygamberimizi yanına alarak, Mekke’nin en bilge kişilerinden olan, amcasının oğlu Varaka b. Nevfel’e götürdü.9 Peygamber Efendimiz, Varaka’ya da başından geçenleri anlattı. Bir kez de Varaka ile istişare eden Efendimiz, onun kendisine verilen görevin peygamberlik olduğunu müjdeleyen sözleriyle iyice rahatladı.

9 Buhari, Bed’ü’l-vahy, 1

87


Hz. Muhammed’in, henüz peygamberlik görevinin başında istişare etme yoluna başvurması, onun çevresinde güvendiği kimselerin görüş ve düşüncelerine önem verdiğini ve sık sık bunlardan yararlandığını göstermektedir.

OKUMA METNİ …Peygamberimiz, Hudeybiye Barış Antlaşması’nın yazımı ve imzası tamamlandığında, ashabına: “Haydi artık kalkın, kurbanlarınızı kesip başlarınızı tıraş edin yani ihramdan çıkın!” buyurdu. Ancak orada bulunanlardan hiç kimsenin eli bu işe varmıyordu. Çünkü Kâbe’yi haccetmek için ta buralara kadar gelmiş olmalarına karşın, bu görevi yapamadan Medine’ye geri dönmek zorunda kalmışlardı. Bir kişi bile yerinden kalkmadı. Hatta Efendimiz, bu emri üç kez tekrarladı. Ancak yine hiç kimse yerinden kımıldamadı. Peygamber Efendimiz, eşi Ümmü Seleme’nin yanına girdi ve ashabından gördüğü kayıtsızlığı ona söyledi. Ümmü Seleme: “Ey Allah’ın Peygamberi! Sen bu emrin yerine getirilmesini istiyor musun? O hâlde şimdi dışarı çık. Sonra da kurbanlık develerini kesinceye ve berberini çağırıp o seni tıraş edinceye kadar ashabından hiçbirisine bir kelime bile söyleme!” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz, Ümmü Seleme’nin yanından çıktı ve hiç kimseyle konuşmadan, kurbanlık develerini kesti ve berberini çağırıp tıraş oldu. Sahabiler Peygamber’imizi bu hâlde görünce, onlar da hemen kalkarak kurbanlarını kestiler, birbirlerini tıraş etmeye başladılar.10 Burada, Hz. Muhammed’in Hz. Ümmü Seleme’nin görüşüne uyarak bir problemi çözdüğünü görmekteyiz. Esasen Peygamberimizin ashabı hiçbir zaman ona itaatsizlik etmek gibi bir düşünceye sahip olmamıştır. Kâbe’ye bu kadar yaklaşmışken vazgeçmek zorunda olmak, onları derinden etkilemişti. Peygamberimizin eşi Hz. Aişe’ye münafıklar tarafından iftira atıldığında, kendisini bir hayli üzen bu mesele hakkında, Hz. Ali ve Hz.Üsame b. Zeyd’le istişarede bulunmuştur. İslam tarihinde ‘ifk hadisesi’ olarak anılan bu olayda, Efendimiz, Hz. Ali’nin önerisiyle Hz. Aişe’nin hizmetçisi olan Berire’nin de görüşüne başvurmuş ve onlardan edindiği izlenimler sayesinde gönlü sükunete ermiştir.11 Böylece Peygamberimiz, kendisini sıkıntıya düşüren bu önemli hadisenin yükünü, istişare ederek bir nebze olsun hafifletme imkânına kavuşmuştur.

10 Buhari, Şurut, 15 11 Buhari, Şehadat, 15

88


Hz. Ömer’in oğlu Abdullah, babasının Peygamberimiz ile kendi şahsını ilgilendiren bir konudaki istişaresini şöyle anlatmaktadır: “Babam Ömer, Hayber’de bir araziye sahip olmuştu. O arazi hakkında istişarede bulunmak üzere Resulullah’a (s.a.) geldi. “Bu güne kadar elde etmediğim kıymetli bir arazim var. Ne yapmamı emredersiniz?” diye sordu. Resülullah da (s.a.); “İstersen aslını vakfeder mahsulünü de sadaka olarak verirsin.” buyurdu. Babam Ömer, “Aslını alınıp satılmamak, hibe edilmemek, miras olunmamak üzere vakfettim. Mahsulü de fakirlere, yakın akrabalara, kölelikten kurtulacak kimselere, Allah yolundaki tüm işlere, misafirlere, yolda kalmış kimselere sadaka olarak verilecektir.” dedi. Arazinin idaresini üzerine alan kimse için de; “İhtiyacından fazla olmamak şartıyla, örfe uygun biçimde yemesinde ve başkalarına da yedirmesinde bir sakınca yoktur.” şeklinde karar aldı.12 Hz. Ebu Bekir’in kızı Hz. Esma, Peygamberimiz ile annesi hakkında yaptığı istişareyi şöyle anlatmaktadır: “Kureyş ile Hudeybiye Antlaşması yapıldığı sırada annem, bir putperestti. Geçim sıkıntısı içinde bana geldi. Ne yapmam gerektiğini Allah’ın Resulüne danıştım: “Ey Allah’ın Resulü! Annem putperest, fakat geçim sıkıntısı içinde yanıma geldi. Onunla ilgileneyim mi?” diye sordum. Efendimiz: “Tabi ki, annenle ilgilen” buyurdu.13

“Din ve dünya işlerinde güvenilen ve danışılan biri olmak, kişiye mutluluk olarak yeter.” (Müsned-i Şihab, 554) Yukarıdaki hadis size neler düşündürmektedir? Peygamber Efendimiz ve ashabı kendilerini ve ailelerini ilgilendiren konularda, gerek konunun muhatabı olan, gerekse görüş ve düşüncelerine değer verdikleri kimselerle istişare etmişlerdir. Peygamber Efendimiz, müminlere, hemen her konuda istişare etmelerini emir ve tavsiye etmiştir. Kendisi de daima istişare ederek ümmetine güzel bir örnek olmuştur. Bütün bunlar bireysel konularda başkalarının görüşlerini almanın son derece önemli ve faydalı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. 12 Nesai, Ehbas, 2 13 Buhari, Hibe, 29

89


“İstişare” ve “beyin fırtınası” kavramlarını karşılaştırınız. Sizce bu iki kavramın benzer ve farklı yönleri nelerdir? Tartışınız.

4. Toplumsal Konularda İstişare Medine'de Müslümanlar çoğalınca, insanlar camiye geldiğinde kalabalık yüzünden Allah Resulü’nün (s.a.) konuşmasını neredeyse işitemez olmuşlardı. Bu nedenle de bazıları caminin yanından geri dönmeye başlamışlardı. Bunun üzerine cemaat Peygamberimize; “Ya Resulallah, demişlerdi. “Gerçekten Müslümanlar çoğaldı. Gelen kimse geliyor ancak kalabalık yüzünden senin konuşmanı pek çok kişi işitemiyor!” Peygamberimiz: “Peki, ne yapmamı istersiniz?” buyurmuştu. Hz. Peygamberin onlarla istişaresinin sonunda, Ensardan bir kadının marangoz olan bir yardımcısına ve Gâbe'nin ılgın ağaçlarına adamlar gönderilmiş, bu kimseler, bu ağaçlardan iki veya üç basamaklı bir minber yapmışlardı. Bundan sonra Resulullah (s.a.), onun üzerinde oturur ve üzerinde hutbe irad ederdi. (Darimi, Salat, 202) Yukarıdaki olay istişare etmenin faydaları hakkında size neler düşündürmektedir?

Peygamber Efendimiz, toplumu ilgilendiren konularda, mümkün olduğunca o toplumu oluşturan bütün paydaşların görüşlerini almaya gayret eder ve kararlarını ondan sonra verirdi. Efendimizin, yüzyıllar öncesinde ortaya koyduğu bu anlayış, günümüzde ‘toplam kalite yönetimi’ şeklinde idealize edilen ve yaygınlaştırılması için çaba gösterilen kurumsal sistemin, âdeta ilk örneklerinden biri gibidir. Bu yaklaşım, toplumu oluşturan bireylerin ortak rızasıyla hareket etmeyi ve kolektif akılla ya da bir başka deyişle ortak akılla, hedefe daha kolay ve daha kesin bir biçimde ulaşmayı sağlamaktadır. İstişarede ben değil biz duygusu ve yaklaşımı esastır. Görüş ve bilgi paylaşımı etken unsurdur. Çünkü bilgi ve birikim, tıpkı sevgi gibi paylaşıldıkça çoğalır. İyice düşünülmeden, konuyla alakalı kişilerin düşünce ve eleştirileri alınmadan, yani istişare edilmeden alınan kararlar çoğu zaman hatayı da beraberinde getirir. Yaptığı işlerde ve planlamalarında kendi tecrübe ve fikirleriyle yetinen, hatta onları diğer insanlara da kabul ettirmeye çalışanlar, toplumsal dinamizmi elden kaçırdıkları gibi, kendi çevrelerinde sürekli dışlanma riskiyle karşı karşıya kalırlar. Çünkü ne kadar zeki olursa olsun başkalarının fikirlerine kapalı bir kimse, düşüncesini ortak akla sunan, yani istişare eden ortalama bir insana göre daha çok hataya düşer.

90


Hz. Muhammed (s.a.), Allah’ın kendisine vahiy gönderdiği bir peygamber olmasına ve müminler de her konuda onun emir ve görüşlerine itaat ediyor olmalarına rağmen, sürekli ashabıyla istişare etmiş, onların görüş ve düşüncelerine değer vermiştir. Böylelikle toplum hayatının, tüm bireylerin aktif katılım gösterdiği dinamik bir süreç olarak sürdürülmesine öncülük etmiştir. İnsanlar, çok defa işi kendi başlarına yürütmek istemektedirler. Bu da çeşitli hataları beraberinde getirmektedir. Hatalardan tümüyle kurtulmak imkânsızdır. Çünkü hatadan uzak olan sadece Allah’tır. Ancak meselelerin çözümünde birçok fikir bir araya gelirse, mükemmel veya nispeten daha doğru bir çözüm elde edilebilir. Bu şekilde sorumlu kimselerin üzerindeki sorumluluk yükü de hafifler ve sorumluluk paylaşılmış olur.

“... İşleriniz aranızda istişare ile yürütüldüğü durumda yeryüzünde yaşamanız toprak altına gitmenizden daha hayırlıdır.” (Tirmizi, Fiten, 78) Yukarıdaki hadisten ne gibi mesajlar çıkarılabilir? Arkadaşlarınızla yorumlayınız.

Hz. Ömer Peygamberimizin sık sık ashabıyla istişare ettiğini şöyle anlatmaktadır: “Resulullah (s.a.), Müslümanları ilgilendiren meselelerde geceleri konuşmalar yapardı, ben de onlarla beraber olurdum.”14 Peygamber Efendimiz, vahyin inmediği konularda, daima önce ashabıyla istişare eder, sonra karar alırdı. Daha önce de belirtildiği gibi Peygamber Efendimiz, Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında ashabıyla istişare etmiştir. Bedir Savaşı’nda hem muhacir hem de ensarın ayrı ayrı görüşünü almış, onlarla mutabakat sağladıktan sonra Mekke’den yola çıkan kervan üzerine seferler düzenlenmesi talimatını vermiştir. Hendek Savaşı’nda da istişare yapılmış, Selman-ı Farisi’nin teklifi olan, şehrin zayıf ve açık yerlerini korumak için Medine’nin etrafına hendek kazılması fikri kabul edilmiş ve savunma buna göre yapılmıştır. Efendimizin savaş çıkma ihtimali gibi kritik bir durumla karşılaşıldığında, ashabıyla nasıl istişare ettiğini, şu rivayet güzel bir biçimde ortaya koymaktadır: “Peygamber (s.a.) Hudeybiye Antlaşması’nın yapıldığı yılda, sahabilerinden yüzer kişilik on kadar bölükle Kâbe’yi ziyaret etmek için yolculuğa çıktı. Medinelilerin ihrama girme yeri olan Zu’l-Huleyfe’ye geldiği zaman kurbanlık develerin boyunlarına kurban nişanesi olan gerdanlıklarını taktı, hörgüçlerini de çizip onları işaretledi. Buradan itibaren umre niyetiyle ihrama girdi. Resulullah, Huzâa kabilesinden Busr bin Sufyan adlı bir gözcüsünü de keşif için ileri gönderdi. Kendisi de yanındakilerle beraber yürüdü.

14 Tirmizi, Salat, 12

91


Gadîru’l-Eştât mevkiine kadar ilerledi. Burada gözcüsü geldi ve şu haberleri söyledi: “Ya Resûlallah! Kureyş senin aleyhinde birçok insan toplamış ve Ehâbiş denilen toplulukları da aleyhinde kendi ittifakına almış. Müşrikler seninle muhakkak ki savaş edecekler ve Kâbe’yi ziyaretten seni men edecekler. Mekke’ye girmene engel olacaklar.” dedi. Bu haber üzerine Resulullah istişare için sahabilerini toplayıp onlara: “Ey insanlar! Bana fikrinizi söyleyiniz. Bizi Kâbe’yi ziyaretten men etmek isteyen şu müşriklerin üzerine akın etmemi uygun buluyor musunuz? Eğer bu sırada müşrikler bize karşı gelirlerse onlarla savaşır ve onları yeneriz. Çünkü Aziz ve Celil olan Allah, müşriklerden bir gözü kesmiştir yani gözcülük için giden bir casusumuzu müşriklerin gözünden korumuştur... buyurdu. Bunun üzerine Ebu Bekir: “Ya Resûlallah! Sen şu Beyt’i Kâbe’yi ziyaret kastıyla yola çıktın. Bir kimseyi öldürmek ve bir kimse ile savaşmak istemezsin. Şu hâlde Kâbe’ye doğru yürü. Her kim bizi Kâbe’yi ziyaretten menederse, onunla vuruşuruz!” dedi. Bunun üzerine Resulullah: “Allah’ın ismi üzere yürümeğe devam edin!” buyurdu.”15 Peygamber Efendimiz, Taif Savaşı sırasında da savaşı sürdürüp sürdürmeme konusunda orada bulunan müminlerle istişare etmiş ve çoğunluğun görüşüne uyarak savaşı bir gün daha sürdürmüştür.16

OKUMA METNİ Peygamberimiz, Medine’ye hicretinden sonra ilk iş olarak bütün müminleri bir araya toplayacak bir mescit yaptırmıştı. Namaz vakitlerinde ve bazı önemli kararların alınacağı zaman, müminler burada toplanmaktaydı. Ancak, insanları mescide davet edecek bir çağrıya ihtiyaç vardı. Bir gün bu mesele hakkında Efendimiz ve müminler istişare ettiler. Sahabeden bazı kimseler: “Hıristiyanların çanı gibi çan kullanalım” dedi. Bazıları da: “Yahudilerin borusu gibi boru kullanalım” dedi. Hz. Ömer de şöyle dedi: “Namaz için nida edecek, çağrı yapacak bir kişi göndermemiz (daha uygun) olmaz mı?” dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu:

15 Buhari, Megâzî, 36

92


“Kalk ey Bilal! Namaz için nida et!”16 Ezan’ın sözleri sahabeden Abdullah bin Zeyd’e rüyasında öğretilmişti.17 Benzer bir rüyayı da Hz. Ömer görmüştü. Yapılan istişare sonucunda Hz. Bilal-ı Habeşi, Efendimiz tarafından müezzin tayin edildi ve böylece namaza çağrı için ezan okunmasına başlanmış oldu. Peygamberimizin ashabı, anlaşmazlığa düştükleri konularda eğer çözümü kendi aralarında bulamazlarsa Efendimize gelerek istişare ederlerdi. Örneğin, Medine’de meyveleri henüz olgunlaşmadan ağacındayken satmak gibi ticari bir gelenek vardı. Meyvelerin olgunlaşma süreci bazen istenildiği gibi olmuyor, verim ve kalite düşük olabiliyordu. Bu da, alım satım yapanlar arasında bazı anlaşmazlıkların çıkmasına sebep oluyordu. Konuyla ilgili şikâyetler artınca Peygamber Efendimiz, bir istişare olarak onlara; “Eğer bu tür alışverişi ağacın üzerindeki meyveyi satmayı bırakmayacaksanız, o zaman salahı görünmedikçe, meyve olgunlaşmadıkça, afetten zarar görmez hâle gelmedikçe meyveyi satmayınız.”18 buyurdu. Hevazin kabilesi ile bir savaş yapılmıştı. Savaştan sonra bu kabile Müslüman olmuş ve Efendimize gelerek, elde edilen ganimetleri ve esirleri geri almayı talep etmişlerdi. Peygamberimiz bu konu hakkında ashabıyla şöyle istişare etmiştir: “Resûlullah (s.a.) Hevazin kabilesi elçileri Müslümanlığı kabul ederek kendisine gelip de mallarının kendilerine geri verilmesini istedikleri zaman onlara şöyle konuştu: “Benim yanımda şu gördüğünüz askerler vardır. Onların hepsinin de bu mallarda hakkı vardır... Ya esirlerinizi tercih ediniz ya da mallarınızı!” Bunun üzerine Hevazin elçileri: “Biz esirlerimizi tercih ediyoruz.” dediler. Resulullah (s.a.) ayağa kalktı Allah’a hamd-ü senada bulunduktan sonra ashabına dedi ki: “...Sizin şu Hevazinli kardeşleriniz Müslümanlığı kabul edip tövbe ederek geldiler. Ben onlara esirlerini karşılıksız olarak geri vermeyi uygun görüyorum. Sizden kim kendi arzusuyla bunu yapmayı istiyorsa bunu yapsın. Kim de bizim kendisine Allah’ın bize vereceği ilk feyden biraz mal vermemize kadar esirler üzerindeki hakkını elinde tutmak istiyorsa o da bunu yapsın.” Orada bulunan halk:

16 İbn Hanbel, II, 148 17 İbn Hanbel, IV, 43 18 Ebu Davud, Büyu’, 22

93


“Ey Allah’ın Resulu! Biz kendi gönlümüzle bu esirleri onlara (karşılıksız olarak) veriyoruz.” dediler. 20 Bu örneklerden başka Efendimizin hayatında, istişare konusu ile ilgili pek çok güzel örnek bulmak mümkündür. Doğal olarak Müslümanlar da istişare konusunda, Peygamberimizi örnek alarak, bu uygulamaya her zaman önem vermelidirler. Peygamberimiz vefat ettikten sonra Müslümanlar halifelerini belirlemek için vakit kaybetmeden istişare yoluna başvurmuşlardır. Konuyla ilgili olarak şöyle bir rivayet aktarılmaktadır: “Resulullah’ın vefatı üzerine muhacirler, halife tayini konusunu istişare etmek üzere toplandılar ve Hz. Ebu Bekir’e: “Bizi, Ensar kardeşlerimizin yanına götür. Halife tayini hususunda gerçekleştireceğimiz toplantıya onları da dahil edelim.” dediler. Ensar ve muhacirler birlikte toplanıp halife seçimi konusunda konuşmaya başladılar, çeşitli görüşler ileri sürüldü. En sonunda, Hz. Ebu Bekir’in halife olarak tayin edilmesinde ortak bir karara varıldı.19

OKUMA METNİ Peygamberimizin vefatından sonra, Kur’an’ı Kerim’in toplanarak bir kitap hâline getirilmesi konusunda, Hz. Ömer’in, müminlerin halifesi Hz. Ebu Bekir ile istişare ettiğine tanık olmaktayız. Konu vahiy katiplerinden ve hafızlardan biri olan Zeyd bin Sabit’le de istişare edilmiş ve çözüme kavuşturulmuştur. Rivayete göre olay şöyle gelişmiştir: Zeyd bin Sabit anlatıyor: “Ebu Bekir, Yemame Savaşı’nda şehit olanların durumunu öğrendikten sonra beni çağırdı. Yanında Ömer de bulunuyordu. Ebu Bekir bana şunları söyledi: “Ömer bana geldi ve Yemame gününde insanların öldürülmesi çok şiddetli oldu. Ben diğer savaş alanlarında da savaşın şiddetli olup Kur’an hafızlarının şehit edilmelerinden, bu sebeple de Kur’an’dan büyükçe bir kısmın kaybolup gitmesinden endişe ediyorum, ancak Kur’an’ı toplamanız hâlinde bu gitme olmaz. Binaenaleyh ben senin muhakkak Kur’an’ı toplamanı düşünüyorum.” dedi. Ben de Ömer’e: “Resulullah’ın yapmadığı şeyi ben nasıl yaparım?” dedim. Ömer: “Vallahi bu hayırdır.” dedi ve bana bu hususta ısrardan vazgeçmedi. Nihayet Allah benim göğsümü bu iş için açtı ve ben de Ömer’in düşündüğünü düşündüm. Zeyd bin Sabit: Ömer, onun yanında konuşmadan oturduğu hâlde Ebu Bekir bana hitaben şöyle demeye devam etti: “Şübhesiz sen genç ve akıllı bir adamsın. Biz seni hiçbir kusurla itham etmiyoruz. Sen Resulullah (s.a.) için vahyi yazıyordun. Bu sebeple sen Kur’an’ı iyice araştır ve onu bir araya topla!” Vallahi eğer bana dağlardan bir dağın nakledilmesini emretmiş olsaydı, o iş benim üzerime, Ebu Bekir’in bana emrettiği bu, Kur’an’ı toplama işinden daha ağır olmazdı.” Ben:

19 Tirmizi, Şemail, 182

94


“Sizler, Peygamber’in yapmadığı bir işi nasıl yapıyorsunuz?” dedim. Ebu Bekir: “Allah’a yemin ederim ki, bu hayırlı bir iştir.” dedi. Ben bu itirazımı tekrar tekrar ona döndürmekte devam ettim. Nihayet Allah, Ebu Bekir’le Ömer’in akıllarını yatırdığı ve göğüslerini ferahlandırdığı bu işe, benim de aklımı açtı. Bu işi üstlendim, Kur’an’ın ardına düşüp gereği gibi araştırdım ve onu, yazılı bulunduğu deri parçalarından, kürek kemiklerinden, hurma dallarından ve hafızların ezberlerinden bir yere topladım… Neticede içlerinde Kur’an toplanılan bu sahifeler, Allah kendisini vefat ettirinceye kadar Ebu Bekir’in yanında kaldı. Sonra Allah kendisini vefat ettirinceye kadar Ömer’in yanında kaldı. Bundan sonra da Ömer’in kızı Hafsa’nın yanında kaldı.” 20 Toplumsal konularda istişarenin önemiyle ilgili başka bir örnek de şudur. Hz. Ömer, Şam yolculuğu sırasında bir beldede veba salgınıyla karşılaşır ve konuyu etraflıca istişare eder. Olay şöyle anlatılır: “Ömer bin Hattab, Şam’a doğru yola çıktı. Nihayet Yermük yakınında bir köy olan Serğ köyüne vardığı zaman, ordu kumandanı Ebu Ubeyde bin Cerrah ve arkadaşları kendisini karşıladılar ve Şam yöresinde veba hastalığı meydana çıktığını ona haber verdiler. İbn Abbas anlatıyor: Ömer: “İlk muhacirleri bana çağır.” dedi. Onları çağırdı da onlarla istişare etti ve onlara Şam’da veba hastalığı olduğunu haber verdi. Onlar gitmek veya geri dönmek hususunda kararsız kaldılar. Bazısı: “Bir iş için çıkmışsın, o işten geri dönmeni doğru bulmayız.” Bazısı da: “...Resulullah’ın arkadaşları seninle beraberdirler. Onları şu veba üzerine götürmeni doğru görmeyiz.” dediler. Ömer onlara: “Yanımdan çıkın!” dedi. Sonra: “Ensar’ı bana çağır.” dedi. Ben onları da Ömer’in yanına davet ettim. Ömer onlarla da istişare etti. Onlar da Muhacirler gibi davrandılar ve onların ihtilafları gibi ihtilaf ettiler. Bunun üzerine Ömer onlara da: “Yanımdan çıkın!” dedi. Sonra: “Kureyş ihtiyarlarından, fetih Muhacirlerinden burada bulunanları bana çağır.” dedi. Ben onları çağırdım. Onlardan ikisi bile Ömer’e karşı ihtilaf etmedi. Onlar: “İnsanları geriye döndürmeni ve halkı şu veba üstüne götürmemeni doğru görürüz.” dediler. Bunun üzerine Ömer, insanlar arasında şöyle ilan ettirdi: “Ben sabahleyin bineğime binip geri döneceğim. Siz de buna göre (hazırlanıp) sabahlayın.” dedi… İbn Abbas: “Abdurrahman bin Avf, ortalıkta yokken bu sırada çıkageldi ve şöyle dedi: 20 Buhari, Tefsir, (Tevbe) 20

95


“Bu hususta bende bir bilgi vardır ki, ben onu Resulullah’tan (s.a.) işittim, şöyle buyuruyordu: “Bu hastalığın bir yerde çıktığını işittiğiniz zaman oraya gitmeyiniz. Hastalık sizin bulunduğunuz yerde vaki olursa, ondan kaçmak için sakın o yerden dışarı çıkmayınız!” İbn Abbas: “Bunun üzerine Ömer, Allah’a hamdetti, sonra oradan ayrıldı.”21 Bütün bu örnekler gerek Hz. Muhammed’in (s.a.), gerekse ashabının, kendilerini ve toplumlarını ilgilendiren konularda istişare ettiklerini göstermektedir. O hâlde günümüzde Müslümanların, Efendimizin bu sünnetini dikkate alarak, karşılaştıkları sorunları çözme konusunda, çevrelerindeki güvenilir kimselerle istişare etmeleri ve ortak aklın oluşturacağı sinerjiden yararlanmaları en güzel yoldur.

“Sahabe-i kiram, başlarına, hakkında, Resulullah'tan (s.a.) nakledilen bir haberin veya bilginin bulunmadığı bir mesele geldiğinde, bunun için toplanır ve ortak görüşe varırlardı. Artık hak onların vardıkları görüştedir.” (Darimi, Mukaddime, 17) “Şifa Hanım, Hicretten önce Müslüman oldu. Hanımların en akıllılarından ve en faziletlilerindendi. Hz. Peygamber (s.a.) onu, bu büyük hasletlerinden dolayı ziyaret ederdi. Medine'de Peygamber (s.a.) ona bir arazi verdi. O da oğlu Süleyman ile orada ikamet etti. Hz. Ömer onun fikirlerine danışır ve onun faziletini takdir ederdi. Hatta çarşı idaresi işlerinde onu görevlendirdiği rivayet edilmektedir.” (Buhari, Edebü'l-Müfred, 353) Yukarıdaki rivayetler ve öğrendiğiniz bilgiler ışığında, toplumsal konularda istişarenin önemini sınıfınızda tartışınız.

21 Buhari, Tıp, 30

96


ÜNİTEMİZİ DEĞERLENDİRELİM

1- Hz. Muhammed’in (s.a.) istişareye verdiği önemi örneklerle anlatınız.

2- Toplumsal konularda ortak akılla hareket etmenin yararlarını örneklerle açıklayınız.

3- Ailevi konularda istişare etmenin önemini anlatınız.

4- Günümüzde kurumların yönetiminde toplam kalite anlayışı öne çıkmaktadır. Toplam kalite yönetimi ile istişare arasında ne gibi benzerlikler olabilir? Tartışınız.

5- Bireysel konularda istişare etmenin yararları nelerdir? Anlatınız.

97


SÖZLÜK A âdet: 1. Görenek. 2. Topluluk içinde eskiden beri uyulan kural, töre. ahlak: Belli bir dönemde belli insan topluluklarınca benimsenmiş olan, bireylerin birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen törel davranış kurallarının, yasalarının, ilkelerinin toplamı. amel: 1. Yapılan iş, edim, fiil. 2. Bir kimsenin dinin buyruklarını yerine getirmek için yaptıkları. ayet: Kur'an surelerini oluşturan kısımlardan her biri. aziz: 1. Ermiş, eren. 2. sf. Sevgide üstün tutulan, muazzez. 3. Mutlak manada üstün olan. B bilinç: 1. İnsanın kendisini ve çevresini tanıma yeteneği, şuur. 2. Bir toplumdaki ruhsal etkinliklerin veya ruhsal durumların bütünü. 3. Dimağ. 4. Temel bilgi, temel görüş. 5. Algı ve bilgilerin zihinde duru ve aydınlık olarak izlenme süreci, şuur. C celil: Çok büyük, ulu. Ç çaba: Herhangi bir işi yapmak için ortaya konan güç, zorlu, sürekli çalışma, gayret, ceht, efor. D davet: Çağrı, çağırma. diğerkamlık: Özgecilik. dilenmek: 1.Sadaka istemek. 2. Kendisini acındırarak bir kimseden bir şey istemek. E ehliyet: Ustalık, uzluk. empati: Kişinin kendisini başka bir bilincin yerine koyarak söz konusu bilincin duygularını, isteklerini ve düşüncelerini, denemeksizin anlayabilmesi becerisi. erdem: 1. Ahlakın övdüğü iyi olma, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk vb. niteliklerin genel adı, fazilet. 2. İnsanın ruhsal olgunluğu. F fakir: Geçimini güçlükle sağlayan, yoksul, fukara. fazilet: İnsan yaradılışındaki bütün iyi huylar, erdem. G gazve: savaş. H hadis: 1. Hz. Muhammed'in söz ve davranışları. 2. Bu söz ve davranışları inceleyen bilim.

98


hikmet: 1. Bilgelik. 2. Neden, gizli neden. 3. Allah'ın insanlarca anlaşılamayan amacı. 4. Özlü söz, vecize. hukuk: Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünü, tüze. I ısrar etmek: 1. Bir konuda, bir düşüncede sürekli direnmek, ayak diremek. 2. Çok istemek. İ iffet: 1. Ahlak kurallarına bağlılık, sililik. 2. Namus. 3. Temizlik. ihsan: 1. İyilik etme, iyi davranma. 2. Bağışlama, bağışta bulunma. 3. Bağışlanan şey, kayra, lütuf, inayet, atıfet. 4. Karşılık beklemeden yapılan yardım, iyilik. istişare: 1. Danışma. 2. Konsültasyon. K kalite: 1. Nitelik. 2. Bir ürünün bilinen en iyi özellikleri bünyesinde taşıması durumu. kamil: 1. Olgun, yetkin kimse. 2. Kültürlü, bilgili, bilgin. 3. Bütün, tam, eksiksiz. kına: Kına ağacının kurutulmuş yapraklarından elde edilen, saç ve elleri boyamakta kullanılan toz. kibir: Kendini beğenme, başkalarından üstün tutma, büyüklenme, benlik, gurur. kul: Tanrı'ya göre insan. kutsal: 1. Güçlü bir dinî saygı uyandıran veya uyandırması gereken, kutsi, mukaddes. 2. Tapınılacak veya yolunda can verilecek derecede sevilen, kutsi, mukaddes, lahut. L liyakat: 1. Bir kimsenin, kendisine iş verilmeye uygunluk, yaraşırlık durumu. 2. Kifayet. lütuf: Önem verilen, sayılan birinden gelen iyilik, yardım, ihsan, inayet, atıfet. M mağdur: 1. Haksızlığa uğramış (kimse), kıygın. 2. Bakımsız; çaresiz; yoksul. mazlum: 1. Zulüm görmüş, kendisine zulmedilmiş. 2. Haksızlığa uğramış. 3. Sessiz ve uysal, boynu bükük. medeniyet: Uygarlık. mensup: Bir yerle veya bir kimseyle bağlantısı olan, ilişkili. miras: Birine, ölen bir yakınından kalan mal mülk, para veya servet, kalıt, bırakıt, tereke. mümin: 1. İnanan, inançlı, imanlı, mutekit. 2. Müslüman. müşrik: Tanrı'ya ortak koşan. N nefis: Öz varlık, kişilik. nimet: 1. İyilik, lütuf, ihsan. 2. Yaşamak için gerekli her şey. O olgun: Bilgi, görgü ve hoşgörüsü gereği kadar gelişmiş, ağırbaşlı (kimse), kâmil.

99


Ö öfke: Engelleme, incinme veya gözdağı karşısında gösterilen saldırganlık tepkisi, kızgınlık, hışım, hiddet, gazap. öksüz: Anası veya hem anası hem babası ölmüş olan (çocuk). örf: Yasalarla belirlenmeyen, halkın kendiliğinden uyduğu gelenek. P peygamber: İnsanlara Allah’ın buyruklarını bildiren, onları Allah yoluna, dine çağıran kimse, yalvaç, elçi. R rahmet: 1. Birinin suçunu bağışlama, yarlıgama, merhamet etme. 2. Acıma, esirgeme, koruma. resul: 1. Elçi. 2. Peygamber. rüşt: Erginlik. S sohbet: Dostça, arkadaşça konuşarak hoş bir vakit geçirme, söyleşi, yârenlik, hasbihâl. sürme: Kirpik diplerine sürülen siyah boya, sürme. Ş şefkat: Sevecenlik, acıma ve sevgi duygusu. T takva: 1. Allah'tan korkma. 2. Dinin yasak ettiği şeylerden sakınıp buyurduklarını yerine getirme, züht. 3. Allah’a karşı sorumluluğun bilincinde olma durumu. tebliğ: 1. Bildirme. 2. Haber verme. 3. Bildiri. teslimiyet: Teslim olma, kendini verme, boyun eğme. töre: 1. Bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, görenek ve geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü, âdet. 2. Bir toplumdaki ahlaki davranış biçimleri, adap. U uyum: 1. Bir bütünün parçaları arasında bulunan uygunluk, ahenk. 2. Toplumsal çevreye veya bir duruma uyma, uyum sağlama, intibak, entegrasyon. Ü ümmet: Hz. Muhammed'e inanarak, onun yaptıklarını ve söylediklerini uygulayarak çevresinde toplanan Müslümanların tümü. V vahiy: 1. Bir buyruk veya düşüncenin Tanrı tarafından peygamberlere bildirilmesi. 2. Bu biçimde bildirilen buyruk. vasiyet: Bir kimsenin ölümünden sonra yapılmasını istediği şey. Y yetim: Babası ölmüş olan (çocuk), babasız. Z zalim: Acımasız ve haksız davranan, zulmeden.

100


KAYNAKÇA

Abdürrezzâk b. Hemmâm es-San’ânî (ö. 211/826), Musannef, thk. Habîbürrahman el-A’zamî, Beyrut 1403, I-XI. Aclûnî, İsmail b. Muhammed (ö. 1162/1748), Keşfu’l-Hafâ ve Muzîlu’l-İlbâs amme’ş-Tehera mine’l-Ehâdîsi alâ Elsineti’n-Nâs, tlk. Ahmed el-Kallâş, VI. bs. Beyrut 1996, I-II. Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Müsned, thk. Ahmed Muhammed Şâkir-Hamza Ahmed ez-Zeyn, Dâru’l-Hadîs, I. bs. Kahire 1995, I-XX. Ahmed Naim (ö. 1934), Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Ankara 1984, I-XII. Alâüddîn Ali el-Muttakî el-Hindî (ö. 975/1567), Kenzü’l-Ummâl fî Süneni’l-Akvâl ve’l-Ef’âl, hzl. Bekirî Hayyânî-Safvet es-Sakâ, Müessesetü’r-Risâle, V. bs. Beyrut 1985, I-XVIII. Beyhakî, Ebû Bekir Ahmed b. el-Hüseyn (ö. 458/1065), el-Câmi’ li Şuabi’l-Îmân, thk. Abdulalî Abdulhamîd Hâmid, I. bs. Riyad 2003, I-XIV. Buhârî, Ebû Abdullah Muhammed b. İsmail (ö. 256/869), el-Câmiu’s-Sahîhi’l-Muhtasar, thk. Mustafa Dîb el-Buğâ, Dâru İbn Kesîr, III. bs. Beyrut 1987, I-VI. ------ Sahih-i Buhari ve Tercemesi, çev. Mehmed Sofuoğlu, Ötüken Yayınları, I-XVII. ------ el-Edebü’l-Müfred, çev.ve şerh, A. Fikri Yavuz, Sönmez Neşriyat, 1979, I-II. Dârimî, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdirrahman (ö. 255/868), Sünen-i Dârimî, çev. thk. Abdullah Aydınlı, Madve Yayınları, İstanbul 1994, I-VI. Davudoğlu, Ahmed (ö. 1983), Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Neşriyat, İstanbul 1983, I-XII. Deylemî, Ebû Şuca’ Şeyrûye b. Şehridâr el-Hemedânî, (ö. 509/1115), el-Firdevs bi Me’sûri’l-Hıtâb, thk. es-Saîd b. Besyûnî Za’lûl, I. bs. Beyrut 1986, I-V. Ebû Avâne Yakub b. İshak en-Nîsâbûrî (ö. 316/928), Müsned, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut ts. I-V. Ebû Dâvûd, Süleyman b. el-Eş’as es-Sicistânî (ö. 275/888), es-Sünen, İstanbul 1981, I-V. ------ Sünen-i Ebû Dâvûd Terceme ve Şerhi, çev. Necati Yeniel, Hüseyin Kayapınar, Şamil Yayınevi, İstanbul, 1987-2003, I-XVI. Ebû Nuaym, Ahmed b. Abdillah el-İsbehânî (ö. 430/1038), Hilyetü’l-Evliya ve Tabakâtü’l-Esfiya, Beyrut 1405, I-X. Heysemî, Nûruddîn Ali b. Ebî Bekir (ö. 807/1404), Mecmau’z-Zevâid ve Menba’u’l-Fevâid, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1412, I-X. (Şamile: 3.15) ----- Mecmau’z-Zevâid ve Menbau’l-Fevâid, çev. Adem Yerinde, Ocak Yayıncılık, İstanbul 2011, I-XII. İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekir Abdullah el-Kûfî (ö. 235/849), el-Musannef fî’l-Ehâdîs ve’l-Âsâr, thk. Kemal Yusuf el-Hût, Mektebetü’r-Rüşd, I. bs. Riyad 1409, I-VII. ------ Musannef, çev. Komisyon, Ocak Yayıncılık, İstanbul, I-XVI. İbnü’l-Esîr, Ebu’s-Seâdât Mecduddîn (ö. 606/1209), Câmiu’l-Usûl, çev. ve şerh. S. Kemal Sandıkçı, bazı ciltlerde Muhsin Koçak, Ensar Neşriyat, I. bs. İstanbul 2008, I-XIX.

101


İbn Hacer el-Askalânî (853/1449), el-Metâlib ul-Aliye fî zevâîd il-Mesânîd is-Semâniye, çev. Komisyon, Ocak Yayıncılık, İstanbul 2006, I-V. İbn Hibbân, Ebû Hâtim el-Büstî (ö. 354/965), Sahîhu İbn Hibbân bi Tertîbi İbn Belebân, thk. Şuyab el-Arnavut, Müessesetü’r-Risâle, II. bs. Beyrut 1993, I-XVIII. İbn Mâce, Ebû Abdullah Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî (ö. 275/888), es-Sünen, İstanbul 1981, I-II. ------- Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, çev. Haydar Hatipoğlu, Kahraman Yayınları, İstanbul 1982, I-X. İbn Sa’d, Muhammed b. Sa’d Ebû Abdillah el-Basrî (ö. 230/844), et-Tabakâtü’l-Kübrâ, Dâru’s-Sadr, Beyrut 1968, I-VIII. Kuzâî, Muhammed b. Sellâme (ö. 454/1062), Müsnedü’ş-Şihâb, thk. Hamdî b. Abdilmecîd es-Silefî, II. bs. Müessesetü’r-Risâle, Beyrut 1986, I-II. ----- Müsned-i Şihâb, çev. Ali Akar, Yediveren Yayınları , Konya 2005. Mâlik b. Enes Ebû Abdillah (ö. 179/795) Muvatta’, (Yahyâ el-Leysî rivâyeti), thk. Muhammed Fuat Abdulbâkî, Mısır ts. I-II. ------- Muvatta’, çev. A. Muhtar Büyükçınar, Vecdi akyüz vd. Beyan Yayınları, İstanbul 1994, I-IV. Münâvî, Muhammed Abdurraûf (ö. 1031/1622), Feyzu’l-Kadîr Şerhu’l-Câmi’i’s-Sağîr, Mısır 1356, I-VI. Müslim, Ebu’l-Füseyin Müslim İbnü’l-Haccâc (ö. 261/874), el-Câmiu’s-Sahîh, thk. Muhammed Fuad Abdulbâkî, İstanbul 1982, I-III. Nesâî, Ebû Abdirrahmân Ahmed b. Şuayb b. Ali (ö. 303/915), es-Sünen, thk. Abdülfettah Ebû Ğudde, IV. bs. Beyrut 1994, I-IX. ------ Sünen’ün-Neseî, çev. A. Muhtar Büyükçınar, Ahmet Tekin, vd. Kalem Yayıncılık, İstanbul 1981, I-VIII. Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Muhyiddin Yahya eş-Şâfiî (ö. 676/1277) Riyâzü’s-Sâlihîn, çev. şerh. M. Yaşar Kandemir, İ. Lütfi Çakan, Raşit Küçük, Erkam Yayınları, İstanbul 2005 I-VIII. Rûdânî, Muhammed b. Muhammed, Cem’ul-Fevâid min Câmi’il-Usûl ve Mecma’iz-Zevâid, çev. Naim Erdoğan, 2K Yayıncılık, I-V. Suyûtî, Celâlüddîn Ebu’l-Fadl Abdurrahman b. Ebî Bekir (ö. 911/1505), el-Câmiu’s-Sağîr fî Ehâdîsi’l-Beşîri’n-Nezîr, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, III. bs. Beyrut 2006, I-II birlikte. Taberânî Ebu’l-Kâsım Süleyman b. Ahmed (ö. 360/970), el-Mu’cemü’l-Kebîr, thk. thr. Hamdi Abdülmecîd es-Selefî, II. bs. Musul 1983, I-XXV. ----- el-Mu’cemü’l-Evsat, thk. Târık b. Ivadullah b. Muhammed, Abdulmuhsin b. İbrahim el-Huseynî, Kahire 1415, I-X. ----- el-Mu’cemü’s-Sağîr, thk. Muhammed Şekûr-Mahmûd el-Hâc Emîr, el-Mektebü’l-İslâmî, I. bs. Beyrut-Amman 1985, I-II. Tirmizî, Ebû İsa Muhammed b. İsa b. Sevra (ö. 279/892), es-Sünen, Çağrı Yayınları, İstanbul 1981, I-V. ----- Sünen-i Tirmizî Tercemesi, çev. Osman Z. Mollamehmetoğlu, Yunus Emre Yayınevi, İstanbul, I-VI. Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlük, http://tdkterim.gov.tr/ el-Mektebetü’ş-Şâmile, sürüm: 3.47. http://www.hikem.net/arama.asp

102

Hzmuhammedinhayati 9  
Advertisement