Page 1


DİĞERGAM FANZİN

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı üç ev görsek bir şehir sanıyorduk üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza… TURGUT UYAR

DİGERGAM NEDİR?

Kişisel hiçbir yarar gözetmeksizin bir başkasına yarar sağlamak. “başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme” ya da “diğer insanlara maddi veya manevi kişisel çıkar gözetmeksizin yararlı olmaya çalışma ve „bencillik karşıtı hareketler ‟de bulunma” olarak tanımlanır.

BİZ KİMİZ?

Bu Fanzin, Melike Yurttadur ve Keziban Keleş‟in hayallerine ortak olan herkesin… Elimizde, bir hayal ve bir dolu umuttan başka hiçbir şey yoktu. Tek amacı “Bu hayatta unutulan değil, bir iz bırakan ol” felsefesi ile gam yükünüzü hafifletip bütün dertlerinize çiçekli bir ihtilal olmaya geldik. On yüz bin milyon kolumuz olsa, hepsiyle de size samimiyetle sarılırdık.

@digergamfanzin

Sayfa 2


DİĞERGAM FANZİN

Yorgun kalktı düşlerim Hoyratlaştı ansızın Kol gezdi ayrılık Beri gelmek şöyle Sardı her yanımı Kuşlar kaçtı yuvasından Gökyüzü gitti Tepelerde hüzün var şimdi Yollar gitti sonra Aşk denen illet bir ölümlüde yitti Yandı içimde dağlar Karardı vadilerim Ben seni bilirim Sende beni Yaşamı yaşımdan kaçırdın gideli, Adımı unuttu herkes Kimsesizliğimin ortasına bastın Yıkıp geçtin aldırmadan Yıllara karışmış cehrimden Kelebekler can verdi Duvarda saat Şehirde mızıka Vapurda giden umut Delirir gibi Kalmak gibi şen Gitmek kadar sahipsiz Sevda gibi öksüz kaldı şair. ORHAN ÖZSOY

Sayfa 3


DİĞERGAM FANZİN BASLIKSIZ Siz beni bilemezsiniz, anlayamazsınız. Sizin yıldızlarınız, Üç nokta manidarlığı koymamışlar ki geceye. Kıyamet haberleri okuyup, Ahiret hayalleri de kurmamışsınızdır. Siz beni bilemezsiniz, anlayamazsınız. İçinize göçmen bir kuş konmamış, Postunuzu yırtarcasına uçmamış ki. Sahra da güneşinizi kaybetmemişsiniz. Deryalarda, hülyalarınız batmamış. Tutuşamayan ellerin kıvılcımıyla, Tutuşmamış ki yürekleriniz. Kutuplara da baharın geleceğine, Renk renk güller gövereceğine inanmamışsınız. Yapraklarınızı dökmemişsiniz baharın koynuna. Gözünüzden düşen gönlünüze düşmemiş ki. Gölge gölge girmemişsiniz gecelerin koynuna Bir rüya uğruna, Rüya da bir Selvi uğruna, Başkaldırmamışsınız ki cellada. Kül olmuş, kor olmuş sizin sevdalarınız, Dökülmüş ıslak dudaklarınızdan. Dilinize kement vurmamış ki sevda. Sevgiliye derdinizi açmak, zül olmamış ki size. Doğru kapıyı çalacak cesaretiniz de olmamış. Ne de yanlış kapıda beklemişsiniz benim gibi. Ölümünü bir bedene, Ölümsüzlüğünü de bir bedene gömmemişsiniz kimsenin. Başkalarının mutluluğuna sevinememişsiniz ki. Dağlardan aşırıp, Denizlerde yürütmemişsiniz ki rüzgârınızı. Kasırgalara açmamışsınız göğsünüzü, Asude bir hayat için. Kırılmamış konduğunuz dallar, Budak vermemiş ki çatırdağı yerden. Siz bilemezsiniz, anlayamazsınız beni... Onun için susun. Susun lütfen konuşmayın benimle. Ama siz, konuşun, Konuşun lütfen susmayın benimle. CAN KURBAN ARSLAN

Sayfa 4


DİĞERGAM FANZİN

SIZIDAN KALBE Dedim ya kaybettiğimiz savaşların matem dolu kabullenilmişliği şu yoksunluk Direnme cesareti hangi çıkmazın mazereti olabilir? İnsan yazgısını alnında değil cebinde taşıyor Mektuplar ise okumaktan çok yakılmak için Dedim ya hayal kırıklıklarından besleniyor artık kuşlar Umuda açılan gökyüzü hangi ressamın fırçası Kanlara boyanan tuvalde çeşit çeşit insan manzaraları Sahi kanın rengi kırmızı ve tonları mıydı? Dedim ya bahşedilmiş asma bahçeleri de yok artık Babil in Yakılan onca ağıt Kral yolunu çoktan aştı Yürek de yanarken Roma da Ruhum surlarda asılı kaldı Dedim ya dememem gereken tüm mısraları İçlerinden kalem geçirilen tüm romanları Vahşetle süsledi insan saraylarını Ölümler durdurulamaz çaresizliğin yegane diğer adıydı Koptukça kopardı içlerin fırtınaları bomboş limanlarda Dedim ya karmakarışıklaşıyor yüzler artık manzaralarda Kopuk bir baş cesedini arıyor mezralarda Ölümsüz bir hazan çağında Ölümlü Bir dünyanın bakışlarında buluyorum sızımı Dedim ya kalabalık bir son bekliyor Dünyayı Torbalarda sallanıyor rüyalar Eller göğe kaldırılmış sanki Yüzler cehennemi tuzakta Dedim ya susmaktan susadığım şu gecelerde Kana kana içeceğim huzur şerbetini Yüreğime taş bağladığımda Bulacağım işte onca taştan bizar kalbini. MUSTAFA KURTBAŞ

Sayfa 5


DİĞERGAM FANZİN

EDEP AHLAK Hayatımızın kaçınılmaz bir parçası; ahlak. Lügatte huy, tabiat manalarına gelir. Şeran ise insanın nerede nasıl davranacağının ifadesidir. Ahlak, insanların hüviyetlerine bakmaksızın bütün hayat sahipleri (hayvan ve bitki dahil) için varlığı zorunlu olan bir değerdir. Çünkü hayvan ve bitkiler de bizler gibi canlı olup bizler gibi acı duyma hisleri vardır. Sevgiye ve ilgiye ihtiyaç duyarlar. Bu yüzdendir ki yeryüzündeki bütün canlılara merhametli ve şefkatli olmamız gerekir. Öyle ki insan nasıl muamele ederse öyle karşılık görür. Ahlak-i davranış nasıl oturup kalkacağımızda, nasıl konuşacağımızda, uyumamızda kısacası aklımıza gelen en ufak şeyde dahi bulunmaktadır. Bunu bilip uygulamaksa edepten geçer. Edep, her türlü hatadan kendisi ile kaçınılabilen şeyleri bilmekten ibarettir. Meselâ her insan herhangi bir şekilde oturmayı bilse de sadece adap bilen kişiler nasıl oturacağını (oturuşunda nelere dikkat edeceğini) bilir. Bu gibi örnekleri her konuda bulmak mümkündür. Canlı cansız evrendeki varlıkların hepsinin bir var oluş sebebi vardır. İnsanın dünyaya geliş sebebi ise Efendimizin (s.a.v): “Ben güzel ahlâkı (Kur’an-ı Kerim ahlâkını) tamamlamak için gönderildim.” buyurduğu ve bize getirdiği güzel ahlâkı tamamlayıp nefsini mutmainne makamına çıkarabilmektir. Bunun yolu ise yine edep tacını giymekten ve o tacı elinden geldiğince gözetmekten geçer. Çünkü uygunsuz bir davranış varsa o ancak bilinerek düzeltilebilir. Kaçınma yollarını bilir uygularsak edep; huy edinirsek ahlâk vuku bulmuş olur. Bunu başarabilmek için evvela beynimize yerleşen “Can çıkar huy çıkmaz”, “Huy değişmez” gibi putları yıkmaktan geçer. Eğer değişmeseydi; alemlerin efendisi Muhammed Mustafa (s.a.v.) “Ahlâkınızı güzelleştirin.” buyurmazdı. Bazı huyları değiştirmek çok güç olsa da imkânsız değildir. Hz. Ömer Efendimiz(r.a.) edep konusunda şöyle buyurmuştur: “Önce edebinizi güzelleştirin, sonra ilim öğrenin”. Çünkü kişi ilim öğrense lakin edebini gözetmese öğrendiği ilim aleyhine olur ve kişiye faydadan çok zarar verir. Edebi bilmeyen ve gözetmeyen bir insan dilerse vagonlar dolusu kitap okusun, ilim öğrensin okuduğu ilmin edebini ve diğer edepleri gözetmiyor ise o kişinin topluma tutunması ve kaynaşması zordur velev ki işinde muvaffak olsun. Konuyla alâkalı halk şairimiz Yunus Emre’nin bilindik bir nazmı vardır:

Sayfa 6


DİĞERGAM FANZİN

“Gezdim Halep ile Şam’ı, Eyledim ilmi talep, Meğer ilim bir hiç imiş, İlla edep illa edep.” Hz. Ali Efendimiz (k.v.) ise aile terbiyesi hususunda söyle buyurmuştur: “Onları edeplendirin (ailenizi) ve onlara ilim öğretin”. Buradan anlıyoruz ki edep her şekilde ilimden üstün. Zaten edebi gözetilmeyen bir ilim elde tutamadan rüzgâr gibi geçer gider. Yine bu konuda atalarımız şöyle demiştir: Ağaç yaş iken eğilir. Yani çocuk küçüklükten terbiye edilir. Ona adabı öğretip ahlâkı aşılamanın tam zamanıdır ve her şeyin bir zamanı vardır o zaman geçirilirse bir daha toparlamak zor olur. Üzerinden ne kadar zaman geçerse toparlaması da o denli güç olur. Bu yüzden atalarımız "Demir tavında dövülür” demişler. Meselâ en basitinden biz bir çocuğa küçükken etrafa çöp atmamayı, kötü konuşmamayı, büyüklerine saygılı olmayı, nerde nasıl oturulması gerektiğini, yalan söylememeyi, yemeğini nasıl yiyeceğini ve yemeğini bitirdikten sonra masadan nasıl ayrılması gerektiğini, helâli şiddetle arayıp; haramdan şiddetle kaçınmayı (Öyle ki bunun en zararlısı vücuda giren haram lokmadır, kalbi ifsad eder. Kişi kendini toparlamak istese dahi bunda muvaffak olamaz.) öğretirsek gelecek hayatında daha ahlâklı ve başarılı olur. İnsanlar arasında daha çok saygı görür, daha çok sevilir. Tutunması da o kadar kolay olur. Bir de aksi var tabi biz öğretmezsek ne olur? Bunun cevabını büyüklerimiz yine bize bırakmamış, şöyle buyurmuşlar: “Anne-babasının terbiye etmediği kimseyi gece ve gündüz terbiye eder". Bu da demek oluyor ki; çocuğun ilerde ne olacağı, gece ve gündüz de neler yaşadığına ve arkadaşlarının kim olduğuna bağlı. Öyle ki arkadaş konusu kişi üzerinde en etkili konulardan birisi, bu konuda Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ”Kişi arkadaşının dini üzeredir”. Bu hadis-i şerife binaen anne-babanın, çocuğunun kimlerle arkadaşlık ettiğini, çocuğunun arkadaşının nasıl bir ahlâka sahip olduğunu, alışkanlıklarının neler olduğunu takip edip çocuğunu ona göre yönlendirmesi gerekir. Nitekim atalarımız “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” demiştir. En önemlisi çocuğunu ne gece ve gündüze ne de arkadaşının ahlâkına terk etmemeli, değil doğduğu gün, anne rahmine geldiği günden itibaren terbiyeye başlamalıdır. Bu konuda anneye düşen ise helal lokmadan gayrısını mideye sokmamak için pür dikkat olmalı ve çocuğunu abdestli olarak beslemeye dikkat etmelidir. Setreder ayıbını insanın hep, Ne güzel câme imiş, sevb-i edeb. (Edep elbisesi insanın ayıbını göstermeyen ne güzel elbise imiş.) *Sümbül-Zâde

ABDULAZİZ AKTAŞ

Sayfa 7


DİĞERGAM FANZİN

ŞEHRİN UĞULTUSUNDA NEFES ALMAK "Biliyoruz ki, bazı sesler, bazı sahneler, bazı renkler ya da bazı cümleler insanın aklına mıh gibi çakılıp kalıyor." diyen Hasan Ali Toptaş, işte bu cümlesiyle aklıma mıh gibi çakılıp kaldı. Tam da bu konuları kendi içimde tartışıp dururken, bir cevap gibi yükseldi satır aralarından... Ne çok ses, ne çok görüntü, ne çok gürültü takılıp kalıyor insan belleğine… Ne çok yorgunluğa hamiliz. Sade bir dinginliği yaşamak ister istemez bir soruya dönüşüyor artık; bu görüntü ve gürültüler dünyasında sadeliğin ihtişamını sürmek ne kadar imkanlar dahilinde? Ne kadar kendimizi koruyabiliriz bu tuzaklar bombardımanından? Bir tesadüf, kendimizi ari kılsak bile, başkalarına karşı sorumluluk duygusundan kurtulabilecek miyiz? Ümit Yaşar Oğuzcan'ın, "Kime seslenirsen sağır" dediği bir çağda yaşıyoruz üstelik.. "Ne yana bakarsan bir beyaz duvar Sonra kulaklarında bu şehrin uğultusu Alabildiğine bir bezginlik yüreğinde" Şehrin uğultusunda nefes almak böyle bir şey işte; her nefeste yeniden yeşermek… Her nefeste ölüme bir adım daha… Nefes, yaşam; nefes, ölüm… Nefes, aldığımız ve olduğumuz her şey; yaşamın ta kendisi. Nefes verdiğimiz ve kaybettiğimiz çok şey; ölümün bir başka hayata açılan penceresi. Biz biraz yaşamaktan bahsedelim. Nedir yaşamak? Nefes alıp veriyor olmaktan çok daha öte bir şey bu.. Tek bir tanıma sığmayacak kadar da büyük; üstelik karışık. Ben bu karışıklığını labirente benzetiyorum biraz. İçine doğduğumuz bu labirentte, her köşe başında bir sürpriz, her adımda bir başka duvarın soğuk yüzüyle karşılaşıyoruz. Tamam, umutsuz olmayalım. "Bize sunulan hayatın gerçeğini kabullenelim sadece."

Sayfa 8


DİĞERGAM FANZİN Zaman gelecek, dar koridorlarda sıkışan kalbimiz geniş ve ferah bir alanda felah bulacak... İnişli çıkışlı olacak her şey ve biz kalbimizi sabit tutacağız tüm bu devinime karşı. Ayaklarımızı hakikate yolcu kılacağız. Herkesin farklı bir bölümünde kendi hakikatini aradığı bu labirentte, biz de kendimizi ve hakikatimizi arayacağız daima. Tamam, karanlıkta da ilerleyeceğiz ellerimizle yoklayarak duvarları, ama güneşin sıcaklığını da hissedeceğiz bazen yürürken…Tamam yorulacağız da, pes de etmek isteyeceğiz, ama bazen de geçtiğimiz yollarda daha önce yol almış adımların önderliğinde devam edeceğiz. Elimizden tutan da olacak, bir başka bölümde kaybettiğimiz yol arkadaşlarımız da.. Italo Calvino'nun dediği gibi, doğru yolu bulmak için bazen kaybolmamız da gerekecek ve kaybolacağız. Gün gelecek tek başımıza yürüyeceğiz. Gün gelecek bir "arayış" kafilesiyle beraber.. Haydutlar da çıkacak karşımıza, ücretsiz konaklayacağımız güvenilir kervansaraylar da.. Herkesin farklı bir serüveni, katettiği farklı yollar olacak.. Ama aradığımız "hakikat" ortak bir hikâyenin öznesi yapacak bizleri. Biz daima yolda olacak ve daima hakikati arayacağız. İşte labirente benzetişim bu yüzden hayatı. Tarihsel olarak da ortaya çıkış gayesine bakacak olursak bu benzerliği fark edebiliriz. Hazine gibi gizli ve kıymetli şeyleri elde etmek isteyenlerin korkutulması amacıyla yapılan bu labirentlerde, korkmadan ilerleyeceğiz. Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi "Bu labirentte kaybolup gitmem işten değil" dediğimiz zamanlar gelirse, ki gelecek; biz aradığımız "zenginliği" düşünüp korkumuzun üstesinden geleceğiz. Bu süre içerisinde Mircea Eliade'nin şu tanımlamasını unutmayıp kendimize hatırlatacağız; "Bir labirentin asıl amacı merkezi korumaktır, yani erginleme yoluyla kutsala, ölümsüzlüğe ve mutlak gerçekliğe ulaşmayı simgeler." Bu yolculuk için seçim şansımız yok ama bir ödül vadedildi bize.. Üstelik her türlü meşakkatine değecek bir ödül.. Şimdi ey yolcu, biz işte böyle bir hakikat yolculuğununda karşılaştık. Farklı şeyler yaşadık, farklı yollar katettik. Sen yolculuğunun hangi safhasındasın? Senin de nefesin tükeniyor mu?

HÜDANUR DEMİR

Sayfa 9


DİĞERGAM FANZİN

GECE / GÜNDÜZ ve BEN / BİZ Gece… Bütün olan biteni teker teker kafandan geçirdiğin karanlık vakit… Dipsiz kuyu… En çok da söylenmek isteyip de bir türlü dudaklardan dökülmeyen cümleler gelir akla ya da tek bir cümle. Boğazında bir yumru durur öyle; konuşsan bilirsin ki anında yanacak dilin, pişmanlık bedenini saracak ve kelimelerin acı feryadı ulaşacak kulaklarına ‘Söylemek zorunda değildin!’ Sustun ya rahatladım sanırsın… Kalbinin sızısına bakmadan, içindeki kıpırtıya aldırmadan diline sahip olmadaki iradene alkış tutarsın… Ama belki de tükenmez kalemle yazılan yazıyı daksille yok etmek gibiydi bu… Üstü kapatılmış, kağıdın rengine uydurulmuş basit bir kamufle. Varlığını kimse inkâr edemez… Gündüz... Kurtarıcı… Yeni telaşeler ve cesaret ve umut ve özgürlük ve mutluluk ve… Hayır! Aklımın en ücra köşesine sakladığım geceden kalma bin bir düşüncenin içinden sıyrılan ses yine kulaklarımda! ‘Söyle!’… Ne ara yine boğazımdaki yumru olmayı başardın? Ya da ‘deli cesareti’ ibaresi bende vücut buluyordu da yumru olmaktan çıkarıp kendini ayan beyan oraya döken bir cümleye dönüştürüyordu… Aklım sürekli ‘hayır’ dese de ayaklarım muhalefet edip götürdü beni söylenecek sözün sahibine… Belli ki sadece ayaklarımın işi değildi bu. Kalbim de onlara ayak uydurmuştu. İşte düşünmeden, bir anda ağızdan çıkıveren kelimeler kâinatı doldurdu: ‘Seni Seviyorum’… Sonrasında sessizlik ve o da ne? Huzur kokuyordu her yer. Çünkü sevdiğini söylemek o kadar da pişman olunacak ve dilini yakacak bir ateş değilmiş… Hatta susuzluğun doruk noktasında verilen bir bardak zemzem suyuymuş… Sadece karşı cinse değil; anneye, babaya, kardeşlere, kan bağı olmayan kardeşlere, kaybetmeye korktuğunuz herkese ‘Seni Seviyorum’ demek zor olmamalı. Dilinizi sarmalayan sarmaşıklardan kurtulun ve bu konuda utangaç, çekingen olmayın! Henüz vakit varken, daha herkes yanınızdayken, ayrılıklar sizi bulmamışken, ölüm sizi bulmamışken, henüz…

BEYZANUR KELEK

Sayfa 10


DİĞERGAM FANZİN

PORTAKAL SEVDASI Havaların gittikçe soğuduğu, mevsimlerden sonbaharın uğurlanmaya ve yağmurların kara karışıp yağmaya hazırlandığı o günlerdi... Ayaklarımda ucu açılmış, rengi solmuş sarı çarıklarım, üzerimde annenin ördüğü mavi yelek... Soğuğa inatla kaldırıma oturur geleni geçeni, uçanı kaçanı, yürüyeni koşanı seyretmekten büyük bir keyif alırdım. İnsanların koşuşturmalarına ve buna 'hayat mücadelesi' demelerine çok şaşırır, bu telaşeye karışmak hiç istemezdim.. Ağabeyim Mehmet kaldırımda oturduğumu görmüş ve gelip yanıma oturmuştu. " Ali, bu soğukta burada ne yapıyorsun? Annem çok kızacak, ıslanmışsın." Söylediklerine aldırış etmeden caddenin karşında yeni açılan manavı parmağımla işaret ettim. "Abi, baksana sence de çok güzel görünmüyorlar mı?" Ağabeyim, gösterdiğim yöne bakmış ama güzel olan ne görememiş ve bir o kadar anlamsızdı bakmıştı. Ona söz hakkı tanımadan, devam ettim: " Abi bak! İri, pas parlak portakallar, acaba tadı nasıl çok merak ediyorum." Portakalları fark edince gözlerinin içi gülmüş anlamsız bakışları yerini mahcup bir edaya bırakıp, boynunu bükmüştü. O, Aramızda bir yaş olmasına rağmen evin en olgun çocuğuydu. Bazen bir ağabey olur korur kollar bazen bir baba gibi karar verir, olmadı aklınca nasihat ederdi. Ve çokça arkadaş olurdu yalnızlığıma. Bense ele avuca sığmayan, haylaz mı haylaz, annesine-babasına illallah çektiren yaramaz bir çocuktum ya da öyle görünüyordum... Büyükler, çocuklardan her zaman bir olgunluk bir büyüklük beklerdi. Sanki hiç çocuk olmamışlardı. Çocuktum, kimseye anlatmadım kendimi, kimse de anlayamadı beni.. Portakallar beni öylesine cezbetmişti ki başka hiç bir şey düşünemez, dikkatimi çekemez olmuştu. Beş yaşında bir çocuğun dünyası ne kadar büyükse işte o kadar büyüktü dünyam... Hele ki doğunun en ücra köşelerinde dağların eteklerinde ellerinde bir parça ekmek her şeyden habersiz, babanın malî gücünün on kişilik bir aileye yetersiz kaldığı, imkânların sınırlı, çocukların mutlu olma haklarının çalındığı, istediklerinin ve isteyebileceklerinin kısıtlı kaldığı bir yerdeydin işte, umutların yeşermediği yerde… Benim ise küçücük dünyamda istediğim şeyler bir portakalla kıyası yarışıyor ve yarışı açık ara tadını ve kokusunu hiç bilmediğim portakallar kazanıyordu..

Sayfa 11


DİĞERGAM FANZİN Her gün o kaldırıma oturur uzaktan uzaktan seyre durur hiç bıkmadan tükenmeden izler dururdum. Bu tek kişilik filme, bazen ağabeyim de eşlik eder akşamüzeri eve girmeden hemen önce uzun uzun portakalların tadı hakkında tartışırdık. Ben tatlı diye tutturur ağabeyim ise ekşi diye ısrar ederdi… Kara kışın gelip çattığı o günlerde babamın işlerinin kötüye gitmeye başladığı günlerde, bize ne kadar hissettirmemeye çalışsa da biz bunu her zaman hissederdik. Bir babanın suskunluğu, asık yüzü her şeyi anlatırdı, böyle öğrenmiştik. Bu yüzden diğer çocuklar gibi “istiyorum” diye diretme hakkına sahip değildik... Babam ne zaman boynunu bükse bizim de boynumuz bükülürdü. Çocuktuk daha ama çok erken öğrenmiştik büyümeyi... Nihayet kar yağmaya başlamış havayı biraz yumuşatmıştı; çocuklar da karın tadını çıkmak için dışarıya çıkmışlardı. Ağabeyim ve ben manzarayı pencereden izlemekle yetinebilmiştik. Aklımda bir futbol topu gibi dönüp duran portakalları düşündü. Benim kış için giyecek bir çizmem bile yokken, bir portakal için canımı verebilecektim. Çarıklarımı ayağıma geçirdiğim gibi kapının önüne inmiştim. Biraz kartopu oynamış ve herkes evine dağılmadan önce boyumuzdan büyükçe bir kardan adam yapmıştık. Daha sonra karşısına geçip yaptığımız eciş bücüş adamla gurur duyduk.. Islanmıştım ve artık ayaklarımı hissetmiyordum aldırış etmedim. Ağabeyimin beni eve götürmek istemesine ayak diriyor ve gitmek istemiyordum. " Abi, ben portakal yemek istiyorum eve gitmek istemiyorum. Ben gördüm dün Meryem Nine portakal alacaktı yanında torunu Pire Hüseyin’de gelmiş, manav ikisine bir dilim kesip vermişti, belki bize de bir dilim kesip verir." " Ali, sana portakal alacağım ama ondan sonra eve gideceğiz söz mü? " Ağabeyimin yüzü ciddileşmiş ve bana kızmıştı. " Söz abi vallahi söz, bir kerecik yiyeyim bir daha hiç bir şey istemeyeceğim söz. Canım abim benim." Sevinç çığlıklarım sokakta yankılanıyordu. Ağabeyim caddede ürkek adımlarla ilerlerken gözlerimi bir an olsun üzerinden ayırmadan onu izliyordum manava varıp içeriye girdiğinde kalbimin ritmi değişmiş heyecandan yerimde duramıyor, sanki gökyüzünde kanat çırpıyordum... Ağabeyim çok geçmeden yanımda belirmiş ve elleri bomboştu, yüzünde ise kocaman bir elin beş parmağı gün gibi ortadaydı.. Canını yakmıştı, canım yanmıştı. Hiç konuşmadık, acıların insanı susturabileceğini öğrendik, feryat figan eden çocuklar değildik. Günler geçti, soğuklar yerini sıcacık bir havaya bıraktı. Güneş, gökyüzünde altın bir tepsi edasıyla parlıyordu, kadınlar kapı önlerine oturmuş, çocuklar sokakta yeniden koşuşturmaya başlamıştı. Ağabeyim de aramızda ki buzları eritmiş beni çoktan affetmişti. Biz de diğer çocuklar gibi sokağa inmiştik.. Portakallar o günlerde hâlâ tezgâhları süslüyordu. O gün ağabeyimle bir plan yapmıştık. Hem O tokadın öcünü alacak hem de manava bir ders verecektik. Manava girecek tezgâhtan elimize alabildiğimiz kadar portakal alacak mahalledeki çocuklara dağıtacaktık, böylece çatık kaşlı manavı utandıracak paylaşmanın güzelliğini öğretecektik. Masumduk ve 'Çalmak' kelimesinin anlamını öğrenecek yaşlarda değildik. Aklımızca iki portakalla zarara uğratacaktık manavı. Plânı uygulamaya koyup manava doğru yol aldık, hemen kapının yanında bulunan tezgâhtan avuçlarıma sığan büyükçe bir portakal kapmıştım, ağabeyim de aynısı yapmıştı. Hızlıca koşmaya başladık manavdan uzaklaşmış yan sokağa sapıp, saklanmıştık. Nefes nefese kalmıştık ki işte o an elimizde ki portakallarla kalakalmıştık uzunca bir incelemeden sonra neden ki aramızda uçsuz bucaksız bir uçurum oluşmuştu. Ne olursa olsun manavı çok kızdırmış ve hiç mutlu olamamıştık. İçimizde ki kin öfke nefret yerine büyük bir utanca bırakmıştı. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı bunu hissedebiliyordum. Yine de kokusunu içime çekmeden durmamıştım. Tarif edilemez bir şeydi ve bu koku hiç bir yerde hiçbir şeyde yoktu. Güneş batmak üzereyken eve döndük kapıyı annem açmıştı. Elimizde ki portakalları görür görmez telaşlanmış sonu hiç gelmeyen sorular sormaya başlamıştı.

Sayfa 12


DİĞERGAM FANZİN " Alim! Söyle bana ne olur kızmayacağım söz veriyorum söyle bana oğlum nereden buldunuz bu portakalları?" " Anne, Manav Amca bu portakalları yememiz için bize verdi.” " Mehmet sen bu deliye uyma oğlum, doğruyu söyle bana gerçekten manav amcamı verdi?" Ağabeyim bir bana bir anneme bakıyor ne söyleyeceğini bilmiyordu eve girmeden önce anlaşmış, planımıza göre manav amcanın verdiğini söyleyecektik. Annem soru sormayı bıraktığı sırada babam kapıda belirdi. İçimde ki mutluluk bir anda korkup bir köşeye saklanmıştı. Babamdan bakışlarımı kaçırıyor ayaklarım ise halıda yuvarlaklar çiziyordu. Ne kadar küçük olursak olalım yaptığımız şeyin iyi bir şey olmadığını biliyorduk. Babam, annem gibi değildi yaptığımız hatayı hemencecik anlar ve sessizce bu hatayı düzeltmemizi beklerdi. Babaydı ve babalar, bu dünyaya hayatın gizemini aramak ve çocuklarının yalanlarını ortaya çıkarmak için gönderilmişlerdi. Benim ve ağabeyimin elinden tutup bizi manava götürdü. -"Özür dileyin ve aldığınız portakalları geri verin" Tek cümlesi buydu, bu kadardı ne bir eksik ne bir fazla, konuşmamıştı daha fazla... Başımız eğik, boynumuz bükük, ellerimizde bize hınzırca gülümseyen portakallar, korkudan tadına bir kez bile bakamadığım sadece kokusunu içime çektiğim portakallar... Manava girdiğimizde; kaşları hiç değişmeyen alnının ortası bir akarsu misali iki kaşının ortasında oluşan çizgiden damlayan terler ile ağzından çıkardığı hırıltılar manavdan korkmam için birkaç sebeplerden biriydi sadece, kaşlarının çatıklığı çocukken de hiç sevilmediğini anımsatırdı. Ağabeyimle birlikte başımız ellerimizde özür dileyip portakalları uzattık. Utanmıştık ve o gün hiç büyümemeyi dilemiştim, büyümüş olsaydık eğer yerin dibine de girerdik. Caddenin karşısında babam bizi bekliyordu elimi uzattığımda, tutmamıştı. Son kez arkamı dönüp bana el sallayan portakallara gülümsedim beni hep bekleyeceklerini söylüyorlardı. Kapıyı açtı annem, onunda boynu büküktü belki ağlıyordu, göstermemişti bize hiç gözyaşlarını. İçeriye girdiğimizde babam bize dönüp, kulaklarımızı çekmiş ve birer tokat yapıştırmıştı yüzümüze, Canım yanmıştı yanıp kül olmuştu kalbim. Ağlamadım ağlamayacaktım. En azından şimdi burada su koy vermeyecektim. Annem kollarını başımıza siper etmiş koruma kalkanını bir savaşçı gibi tutmuyordu üzerimizde... Anneydi ve anneler bu dünyaya; şefkatle sarmak, kötülüklerden korumak ve çocukları ne hata yaparsa yapsın affetmek için gönderilmişlerdi. Onlar yeryüzünün meleğiydi. Kimse yaptığımız şeyin kötülüğünü anlatmamış, yine bir tokatla anlamamız beklenmişti. Yine çocukluk haklarım elimden alınmış ve yüzüme imzalanmıştı. Bir köşeye çekilmiş ve kimsenin beni ağlarken görmesini istememiştim. Çocuktum ve sadece bir portakaldı isteğim. Ertesi gün evimize ilk kez portakal girdiğinde, tadına gözyaşlarımın karıştığı bir dilim atabilmiştim ağzıma sadece. Şimdi ne zaman bir portakal yemeğe kalksam takılır boğazımda, yalnız başıma ağladığım günler gelir aklıma. Ne zaman gözlerini manava, fırına, pastahaneye dikmiş bir çocuğa rastlasam tutarım elinden. Kalbine saklanmış mutluluğu bulur, uçurtma yapar uçururum gökyüzüne... Bu dünya bir çocuğun üzülmesine sebep olacak kadar acımasız ve gözyaşlarına tanıklık edecek kadar kör olmamalıydı…

MELİKE YURTTADUR

Sayfa 13


DİĞERGAM FANZİN TOPRAKTAN YANA Bir çayın deminde yazıyorum şimdi şiirlerimi Buğulu bir cam ardında İp gibi bir yağmur tararcasına yağıyor saçlarımı Akımlar şiirlerin anlamını oluşturur Şiirler ise insanların

Hani hep poyrazlıydı hava Hani hep benden yana meltem… Toraktan yanadır tüm insanlar, ölüm ve doğum arasında Bir şiir yazıyorum bütün kırgınlıklara Ölüme ve bana!

Adını koyamam ben yazdıklarımın Başlığı yoktur hiçbir şiirimin Paltosuz dolanırlar bir akşamüzeri duygularım “Milena” değildir sevgim benim Ellerim “kafka” değil

Mecburi bir istikamettir mesafeler haller ve bu hasret Bana, Yağmur yağar topraktan yana Yağmur yağar bana, sana, aya… /lahuti/

HÜLYA KAYHAN Sayfa 14


DİĞERGAM FANZİN

KİTAP ISLAKLIĞI Geçip durdu rafın önünde. Baktı öyle gelişigüzel, hiçbir şeye odaklanmak istemeyerek. Üstelik çok da odaklanıp merakla bakmak istediği halde… Baktı sağa sola, diğer raflara yöneldi. Girişteki ayın kitaplarından başlayarak, baktı hepsine tek tek. Ya da bakıp görüyormuş gibi yaparak. İnsanlar önüne geçiyor, o başkalarının görüş açısını bozuyor farkında olmadan, başını sağdan soldan kıvırıp, bakmaya çalışmalar falan. Raf raf dizilmiş kitaplar... Bazıları çokça, bazıları ise bir kaç tane olarak duruyordu raflarında, kendisine ayrılmış katlarda. Ama birden başka bir şey düşündü ki, bu, her kitap evine gidişinde aklına ilk gelen temel soru(n)lardan biriydi: Kitapların bazıları, bir rafın en az dört beş koca sırasını kaplamış olurken, bazıları ise, adeta sadece bir dekor kıvamında, ufak bir köşede, birkaç tanecik olarak durabiliyordu. Bu ise, gerçekten o kitapların gerçek anlamda, edebî, bilgi, öğreti ve yetkinlikten kaynaklı bir öncelik miydi; yoksa tam tersi biraz daha öteki kılma hali miydi; yoksa başka bir şey miydi? Yani buradaki kıstas, tamamen edebî veya ilgili alandaki yetkinlikle ilgili bir mevzu muydu? Yoksa pazarlama, reklam, ticarî ve yayınevi başarısı veya pasifliği miydi? Bu konudaki bu temel soru, her zaman için onu meşgul etmiştir bu tür ortamlarda. Hele de onun biraz da moda ve popülizmden irite olup bundan adım adım kaçmaya çalıştığını düşünürsek. Sevmiyordu popüler olanı. Mesela “çok satan” kitaplardan özellikle kaçmak isterdi. Bu, o çok satanların hepsinin niteliksiz olduğu anlamına gelmiyordu elbette. Ama artık onların bu hali, bir muhteva niteliğinden çok; bir pazarlama ve sıradan maddi bir şeyi tüketme alışkanlığıyla aynı noktaya gelmiş olduğunu düşündürtüyordu. Sadece bir tüketim malzemesi. Evet, aynen öyle. Teknolojik bir aygıt gibi, gösterişli bir takı veya nesne gibi… Bu tür anlayışlardan da bir hayır gelmeyeceğini düşünür ve bunun için de bu tür kitaplardan kaçardı mümkün olduğunca. Sevmezdi bu halleri ki, bu konuda da kendisini, biraz da istihzai bir şekilde, “Evet, ben bu konuda yobazım işte” diye de yaftalardı. Olduğu yerde, olduğu gibi söylerdi lisan-ı münasip bir şekilde. Bunun için de onun kıstası, çok satan falanlık değil; bilakis muhtevasıydı, içeriğiydi, kendisine hitap edip etmediğiydi kitabın. Yine içeri girer girmez, hemen girişte o kocaman rafın ilk üç sırası tek bir kitaba ayrılmış olduğunu gördü. Üst üste istiflenmişlerdi. Evet, kitap popüler bir siyasetçi tarafından yazılmıştı ki yayınevi de yine popüler bir yayıneviydi. Ama gene gelip yapıştı işte o amansız soru yüreğine: Acaba bu kitap, bu üç rafı işgal edecek kadar gerçekten yetkin ve dolu dolu mu, gerçekten buna değiyor mu? Tabi işin ticari kısmını bunun dışında tutup tamamen edebi, yazınsal olarak değerlendirmek istiyordu o anı. Sayfa 15


DİĞERGAM FANZİN Ki işin ticari kısmı konusunda da, elbette makul seviyede olduğu müddetçe hak veriyordu onlara, yayınevi ve kitapevi sahiplerine. En nihayetinde bir ticarethaneydi oralar. Yetkinlikten çok; çok satılabilirliği ön plandaydı kitapevi ve yayınevi sahipleri için. İşte, tüm bu gerçek ve hak vermelere rağmen, onun canını sıkan şey de tam olarak buydu: Fikir ve düşüncenin, elma armut kıvamında satılmasıydı, bu minvalde pazarlanmaya çalışılmasıydı. Bir taraftan yayınevi ve kitapevlerine verilen doğal bir haklılık; diğer taraftan ise düşünce ve yazının, böyle bazı eli para tutanların elinde paragözlüğe ve nice haksızlığa alet edilmesi hali. Hem de yine yazı ve fikrin eliyle, onun aracılığıyla… Haksızlık yapılması, yalan söylenmesi, yanlış yazılması… Almıyordu kafası bunu bir türlü ve çıkamıyordu işin içinden. Ve bunun son bulacağı da yoktu zaten. O da biliyordu. En azından şimdilik… Çevirdi başını ve devam etti diğer raflardaki kitaplara bakarak. Ama içindeki hafif kekremsi tatla birlikte… Titrekti bakışları. Odaklanamıyordu bir türlü kitaplara. O ki, her hafta sonu kitabevine gider ve haftanın çıkan kitaplarına bakar, süreli tüm yayınları elden geçirirdi. Acaba ne çıkmış, kimler, ortalama olarak ne yazmış, hangi dergi nasıl çıkmış diye. Seviyordu bu halini. Ki onun için de, adeta bir nefes alma seansıydı bu halleri. Dünyanın onca gürültü ve kargaşasından uzak bir şekilde, tamamen kitaplarla hemhal olmuş olmak, edebiyata dokunmak, satırları incelemek… Güzel şeydi. Hele de bunun hazzına varmışsan eğer bir kere. Yine yapamadı, odaklanıp içindeki boşluğu atamadı bir türlü. Haksız da değildi aslında. Ama tam olarak bunu itiraf edemiyordu kendisine. Nasıl desin ki? O anda, bunu kendisine söyleyip söylememe konusunda zerre dahi bir düşünce yoktu zihninde. Ama sadece üzülüyordu ki, mümkün olduğunca bu üzüntüsünü bile unutmaya çalışıyordu. Bir sarmala bulanmıştı adeta. Hem de çok masum; ama bir o kadar da acı gibi. Bir süre sonra, daha bir nazlı bakmaya başladı kitaplara. Daha bir üst perdeden ve yine daha büyük anlamlar yükleyerek baktı, normal zamanlarda bakmaya bile tahammül edemediği nice kitap ve kapağa. Ama bildiği bir şey vardı ki, asıl almak istediği kitapların önünde değildi şimdi. Farkındaydı bunun. Ama o da bilerek direk oraya gitmek istemiyordu zaten. Diğer birçok kitaba bakıp onlara değdikten sonra asıl oraya gitmek istiyordu. Hem bunlar, o asıl almak istediği kitapların önsözü olmuş oluyordu sanki. Hazırlıyordu bu kitaplar onu ona. Açıp bakmak, kapak arkası yazıları okumak, konu başlıklarına bakmak, o kitap kokusunu hissetmek. Ve nihayet buldu kendisini asıl almak istediği kitapların önünde. Bakıp bakmamakta tereddüt etti ilk başta. “Ya, ya… sonra.” diyerek. Canı sıkıldı yine buna. Çokça sevdiği isim ve kitaplar ve onlara dokunamamak. Yanı başında, parmaklarının ucunda olduğu halde... Hele de son zamanlarda onlara daha da yönelip, alıp tekrar tekrar onları okumak istediği halde. İçi daraldı. Neydi bu, nedendi bu hal? Oysa bir istek, bir ihtiyaç ancak bu kadar masum ve sade olabilirdi kendisine göre. Yine yeltendi almayı düşündüğü kitaba. Yine, ama’larla, ya sonra’larla… Ama gene de bu sefer aldı eline ve baktı kitaplara. Arka kapak yazılarına, konu başlıklarına, arada bazı paragraflar okuyarak, metin başı ve sonlarına bakarak, hacimlerine göz atarak… Çakmak çakmaktı gözleri. Kafasında sorular yumağı ve kekremsi nice şeylerle birlikte. Flulaşmıştı zihni, çapaklanmıştı gözleri. Net değildi. Gülüp tebessüm etmekten çok; derin bir hüzne daha yakın duruyordu. Çünkü eline alıp bakmış olduğu kitaplar, onu daha da sarsmıştı ki, onu ilk başta bakıp bakmama konusunda tereddütte bırakan şey de buydu zaten. Bunun için daha da hüzünlenip içerlenmişti. Hem de ne içerlenip üzülme. Çünkü bu hüzün ve içerlenme hali, bir dünyalığı, bir nesneyi, bir aparat veya süs eşyasını falan alamamaktan değil; bilakis çok istediği halde, doğru ve güzel bulduğu bir fikre, bir satıra ve bir dünyaya değememekten geliyordu. Kızdı kendisine ve yine suçlamaya başladı kendisini. Öğrenmek istiyordu; ama öğrenemiyordu. Bilmek istiyordu; ama bilemiyordu. Okumak istiyordu; ama okuyamıyordu. Hele de böyle delice istediği bir dönemde. “Ama olmayınca olmuyordu işte bir türlü.” Üstelik her ne kadar kabul etmek istemese de bu teselli cümlesini. Çünkü biliyordu ki elinde poşetle çıkamayacaktı o kapıdan, o kitapçıdan. Titredi yüreği en acısından. Sonra da iki damla yaş... Yanaklarından süzülüp, elindeki kitabın kapağına düşerek, kitabı ıslatarak... Hem de o en derinden kopup gelen sımsıcak bir acıyla. Yakıp yıkmıştı adeta süzülüp geldiği her yeri. Ve sonra itiraf etti kendine, uzaklara dalıp kendi kendisiyle acı bir şekilde dalga geçerek, “Üzgünüm, bu kitapları alamazsın be! Çünkü paran yok beyefendi paraaan.” SELİM ATLIHAN Sayfa 16


DİĞERGAM FANZİN

MONA ROZA

Mona Roza, siyah güller, ak güller Geyvenin gülleri ve beyaz yatak Kanadı kırık kuş merhamet ister Ah, senin yüzünden kana batacak Mona Roza siyah güller, ak güller

Akşamları gelir incir kuşları Konar bahçenin incirlerine Kiminin rengi ak, kimisi sarı Ahh! beni vursalar bir kuş yerine Akşamları gelir incir kuşları

Ulur aya karşı kirli çakallar Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa Mona Roza, bugün bende bir hal var Yağmur iğri iğri düşer toprağa Ulur aya karşı kirli çakallar

Ki ben Mona Roza bulurum seni İncir kuşlarının bakışlarında Hayatla doldurur bu boş yelkeni O masum bakışlar su kenarında Ki ben Mona Roza bulurum seni

Açma pencereni perdeleri çek Mona Roza seni görmemeliyim Bir bakışın ölmem için yetecek Anla Mona Roza, ben bir deliyim Açma pencereni perdeleri çek...

Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza Henüz dinlemedin benden türküler Benim aşkım uymaz öyle her saza En güzel şarkıyı bir kurşun söyler Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

Zeytin ağaçları söğüt gölgesi Bende çıkar güneş aydınlığa Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi Seni hatırlatıyor her zaman bana Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi

Artık inan bana muhacir kızı Dinle ve kabul et itirafımı Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı Alev alev sardı her tarafımı Artık inan bana muhacir kızı

Zambaklar en ıssız yerlerde açar Ve vardır her vahşi çiçekte gurur Bir mumun ardında bekleyen rüzgar Işıksız ruhumu sallar da durur Zambaklar en ıssız yerlerde açar

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak Meyvalar sabırla olgunlaşırmış Bir gün gözlerimin ta içine bak Anlarsın ölüler niçin yaşarmış Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

Ellerin, ellerin ve parmakların Bir nar çiçeğini eziyor gibi Ellerinden belli oluyor bir kadın Denizin dibinde geziyor gibi Ellerin, ellerin ve parmakların

Altın bilezikler o kokulu ten Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne Bir tüy ki can verir bir gülümsesen Bir tüy ki kapalı gece ve güne Altın bilezikler o kokulu ten

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona Saat onikidir söndü lambalar Uyu da turnalar girsin rüyana Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

Mona Roza siyah güller, ak güller Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak Kanadı kırık kuş merhamet ister Aaahhh! senin yüzünden kana batacak! Mona Roza siyah güller, ak güller

SEZAİ KARAKOC Sayfa 17


DİĞERGAM FANZİN

YOL KENARINA ALELADE ATILMIŞ TABUREDE İÇİLEN TARÇINSIZ SALEPE, ESNAF LOKANTISININ KİRLİ DUVARLARINA, VE TENİNE DEĞEN GÜNEŞE, BİLİRSİN KISKANIRIM!

KEZİBAN KELEŞ

Sayfa 18


DİĞERGAM FANZİN

Sayfa 19


Diğergam Fanzin #1  

Çiçekli bir ihtilal..!

Diğergam Fanzin #1  

Çiçekli bir ihtilal..!

Advertisement