Issuu on Google+


dp g ’de n Söz Alınterinin Kurultayı’mızı tarihin sayfalarına yazma gururunu yaşadık. Genç işçi sınıfı devrimcileri olarak sınıfın öncü bölükleriyle kucaklaştık omuz omuza mücadele için irade beyanında bulunduk. Gençliğimizin ateşiyle, gözüpekliğimizle, devrimci proleter kararlılığımızda ORADAYDIK. Şimdi Öncü İşçi Kurultayı’mızla alınan kararları fethedecek, hedeflerimizi büyüteceğiz. Kalbimiz Fransa’da attı/ atıyor. Fransa’da öğrenci gençlikten başlayarak işçi sınıfını da içine alan neoliberal yıkım saldırılarına karşı yürütülen mücadelenin Türkiye’deki öncüsü olduk. Fransa’da korlanan ateşi Türkiye’ye taşıdık. Dilimiz bir, mücadelemiz bir, sloganımız bir: “Diplomalı İşsiz Olmayacağız!, Kölece Çalışmaya ve Kölece Yaşamaya HAYIR!”. Boykotlarımızla, eylemlerimizle, binlerce bildiri ve afişmizle sesi soluğu olduk gençliğin. Sesimizi ulaştırdık Fransa barikatlarına: “Sloganınız sloganımızdır!”

içinde kile r Siyasal gündemlere sokakta müdahale edeceğiz demiştik. Teorik olanın pratikleştiği iç sınırların, alışkanlıkların boyunduruğunu parçaladığımız bir süreçten geçiyoruz. Bu süreçte gençliğin enternasyonalist dayanışmasını niyetten çıkararak hayata geçirmeye doğru önemli adımlar attık. Söyledik ve yaptık. Kürt halkının isyanı Newroz’la yine baharın muştulayıcısı oldu. Ezilip geçildi onlarca barikat, rezil rüsva edildi cellatlar.. Şimdi, “Paralı Eğitime ve Diplomalı İşsizliğe Karşı Birleşiyoruz” kampanyamıza 1 Mayıs çalışmalarıyla ivme katacağız. Üniversiteler, liseler, emekçi semtleri, evler, kahveler, her yer, girilmedik tek bir yer bırakmayacağız, 1 Mayıs’ı kazanacağız. Şubat’ın soğuklarında mücadelenin ateşiyle ısıttık yüreklerimizi-bilinçlerimizi. Söz verdik bir kere, “Bu bayrak asla yere düşmeyecek!”

duruş yönü . . . . . . . . . .3 perspektif. . . . . . . . . . . .5 haberler. . . . . . . . . . . . . 7 Amed’in öfki. . . . . . . 14 kurultay. . . . . . . . . . . . 16 medya. . . . . . . . . . . . . . 25 orta sayfa. . . . . . . . . . . 28 röportaj. . . . . . . . . . . . .32 beyazıt meydani. . . . . 34 ykin mühendis. . . . .36 eğitim. . . . . . . . . . . . . . 38 em mil didin hev. . . . .40 meslek liseleri. . . . . . .42 paradigma. . . . . . . . . . 44 bilim. . . . . . . . . . . . . . . 46 komut satıri. . . . . . . . .48 kadrolar. . . . . . . . . . . . .50 tarih bilinci. . . . . . . . .52 üri-yorum. . . . . . . . .54 rim okumasi. . . . . . .55

Devrimci Proleter Gençlik Sayı:15 Şubat Basım Yayın Ltd. Şti. Adına İmtiyaz Sahibi: Cihan Sedefoğlu Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Yasemin Ayaz Yönetim Yeri: Katip Mustafa Çelebi Mahallesi Büyükparmakkapı Sokak No: 23/2 Beyoğlu/İSTANBUL Telefon-Fax: 0212 244 66 76 Banka Hesap No: İş Bankası 1042-30000-611255 Baskı: Ser Matbaası Yayın Türü: Yerel Süreli


duruş y ö nü

] 3

DPG

ŞİMDİ SIRA 1 MAYIS’TA! Fransa sokakları “Direniş!” sloganları ile sallanıyor. İşçi sınıfı ve emekçilerle birlikte gençliğin de üzerine her geçen gün daha fazla abanan neoliberal saldırılara karşı militan bir duruş kuşanan yüz binlerce liseli, üniversiteli, işçi ve işsiz genç Fransa sokaklarına döküldü. Yeni iş yasası CPE‘ye karşı 2006′nın başından bu yana devam eden eylemler gittikçe büyüyen ve süreklileşen bir nitelik kazandı. Fransa’da son 10 yılın en kitlesel ve militan sokak çatışmaları yaşanıyor. Öğrenci ve işçi-işsiz gençlik cephesinden bir ayağa kalkışın resmi olarak tanımlayacağımız bu durum ne tek başına bir “öğrenci hareketi”, ne de işçi ve memur sendikalarının bu hareket içerisinde yer alarak “destek” olmasıyla açıklanabilir. Emperyalist burjuvazinin neoliberal saldırı ve sosyal yıkım cehennemine karşı dünya çapında filizlenmekte olan eylem dinamikleri, giderek daha geniş toplumsal kesimleri içerisine alıyor. Önceki grev ve direnişlerden farklı olarak bugün gelişmekte olan kitle dinamikleri proleterleşme sürecine bağlı olarak işçi sınıfının alt ve genişleyen kesimlerinin dışında, mülksüzleşen orta ve alt orta sınıfları da içerisine alıyor. Fransa’da militan ve kitlesel gövde gösterisinde bulunan gençlik kesimlerinin içinde de işçi ve emekçi kökenli ailelerin çocuklarının yanında ağırlıklı bir kesimi neoliberalizmin “kayıp” kuşaklarının geçmişte toplumsal-siyasal sorunlara kayıtsız kalmış, postmodern ideolojik saldırı bombardımanından en fazla etkilenmiş gençlik kesimleri oluşturuyor. Orta sınıf çocuklarını bu kadar kitlesel ve militan bir biçimde sokağa döken kapitalizmin asıl ve gerçek yüzüdür: Toplumsal güvencesizlik, çalışma ve yaşam koşullarının kötüleşmesi, kaybedilmeye başlanan toplumsal konumlar, neoliberalizmin gümbürtüyle çökmeye başlayan vaat ediciliği... Fransa’da bugün 3 milyon katılımcıyla grevlerin örgütlenebilmesi, kitlesel ve militan sokak gösterilerinin yapılabilmesi, 84 üniversitenin neredeyse tamamında eylemlerin olması, bir çoğunda boykot, blokaj ve işgallerin yapılması asıl olarak bu nesnel gerçekliğe dayanmaktadır. Bu durum anılan gençlik kesimlerinin işçi ve emekçi çocuklarıyla

ve oradan da işçi sınıfı ve emekçi kitlelerle daha fazla yan yana gelmesi ve bunun yeni dinamiklere işaret etmesi boyutuyla önemli bir gelişmedir. Fransa’da gelişmekte olan süreç “özgün” koşulları da barındırıyor içinde. ‘68 olaylarından farklı olarak bu kez işçi sınıfını öğrenci gençlik eylemlerinin dışında tutabilen etkili bir revizyonist barikat (FKP vd) yok. 28 Mart’ta genel grev kararı alınması da dahil olmak üzere, 4 Nisan’da daha büyük bir genel grevin örgütlenmesi yönünde öğrenci sendikalarından gelen öneriler, işçi sınıfının talepleriyle öğrenci gençliğin neoliberalizm karşıtı taleplerinin aynı potada buluşma sürecini daha da pekiştiriyor. Tabii bu daha fazla militanlaşmaya başlayan sürecin reformist sendikalar cephesinden frenlenmek istenmediği anlamına gelmiyor. CGT ve CFDT gibi işçi sendikaları gelişen sürecin önünü kesmek için bugün etkili olamasalar da pusudadırlar. 28 Mart’ta yapılan genel grevde gençliğin militan öfkesine karşı Fransa polisinin yanında bu sendikalarda kurulan “güvenlik birimleri” gençlere ve özellikle de göçmen gençlere sopalarla saldırmaktan geri durmadı. Bu, hareketin iç zayıflıklarına işaret ediyor. Reformist sendikal barikatın yanında, hareketin tüm olağanüstü militanlığına karşın bütünsel bir mücadele programına sahip olmayışı bunların başında geliyor. Buna Fransa polisinin dizginsiz terörü ve sivil güçlerin harekete geçirilmeye çalışılması da eklendiğinde kırılganlık katsayısı artıyor. Fakat asıl sorun, sınıflaşma olgusunu tamamlayamamış olan alt orta sınıf kesimlerinin henüz toplumsal olarak kendini ifade ediş biçiminin gel-gitli olmasından kaynaklanıyor. Ancak ne olursa olsun bugün gelişmekte olan süreç bu hareketin içinde yer alan kesimlerin kendini sınıf ekseninde ifade etme eğilimini güçlendirecektir. Fransa’da göçmen eylemlerinin yarattığı sarsıntı henüz soğumadan ikinci bir eylem dalgasının gelişmesi, Fransa işçi sınıfında göçmen eylemlerine karşı yaratılmak istenen gerici dalgayı da

kırması boyutuyla önemlidir. Ancak daha da önemlisi gelişen yeni eylem dalgası neoliberalizm cehennemine terkedilmiş farklı coğrafyalardan işçi sınıfı-emekçi kitleler ve gençlik kesimleri için esinleyici ve tetikleyici bir rol oynamaktadır.

Fransızca konuşmak Bu açıdan gelişmekte olan bu süreci önden karşılamak ve Fransa’da neoliberalizme karşı filizlenen ve giderek daha geniş bir coğrafyayı ve kitleleri içine alacak olan yeni dalgayı Türkiye öğrenci gençliği ile buluşturmaya yönelik 28 Mart’ta Fransa’da yapılacak bir günlük genel greve destek vermek ve aynı zamanda da “Paralı Eğitime ve Diplomalı İşsizliğe Karşı Birleşiyoruz” kampanyamızı büyütmek için DPG olarak aldığımız boykot ve eylem kararı önemli bir noktada durmaktadır. Neoliberalizme karşı yeni bir öğrenci kuşağı filizleniyor. Ve bu enternasyonal eylemli dayanışma halkalarını güçlendirerek ilerliyor. Türkiye öğrenci gençlik hareketi açısından henüz oldukça cılız da olsa yeni bir öğrenci gençlik kuşağının gelişmekte olduğu söylenebilir. Buna hazırlıklı olmak ve Türkiye öğrenci gençlik hareketini uluslararası rüzgarın gücüyle ilerletmek belirleyici olacaktır. Fakat asıl iş sahada bitecek. Kampanyamız ile gelişmekte olan bu kitlesel eylem dinamiklerine birikim yaratmak ve bugünden öğrenci gençliğin en geniş kesimlerini içine alacak devrimci bir öğrenci sendikasını örgütleme perspektifimiz bir kez daha kendini en yakıcı bir biçimde ortaya koymuştur. Perspektifimiz sadece merkezi bir öğrenci sendikasının kurulmasıyla sınırlı değil, aynı zamanda neoliberalizme karşı öğrenci gençliğin işçi sınıfıyla ortaklaşmaya doğru ilerleyen taleplerini bugünden buluşturmak, bu doğrultuda tıpkı Fransa’da olduğu gibi geniş kitle platformlarını örgütleme doğrultusunda, asıl olarak yeni dinamiklerle yeni bir hareket yaratma doğrultusunda konumlanıyoruz. Oturup izlemek yerine, örgütlüyor, süreci olgunlaştırmaya doğru kampanya faaliyetlerimize hız kazandırıyoruz. Bunu söylüyoruz çünkü Türkiye öğrenci gençlik hareketinin öncüsü olma iddi-


DPG

asındaki çevreler neoliberalizme karşı gelişen yeni eylem dalgasını bırakalım görmeyi, Fransa’da öğrenci gençliğin kitlesel ve militan bir temelde ve hem de son 10 yılların en kitlesel çıkışını geliştirerek sokaklara döken süreçte kılını bile kıpırdat(a)madı. Bu vahim değil çok vahim bir durumdur. Bir kez daha: kör dehlizlerde tıkılıp kalınmaya devam edildiğinde hiçbir ihtiyaca yanıt olunamayacak, hatta giderek ayak bağı olunacaktır. Fransa süreci bu tespitimizi bir kez daha, hem de bu sefer suç üstü olacak şekilde yaşamda doğrulamıştır.

Kurultayla, Serhıldanlarla Devrimci 1 Mayıs’a! 1 Mayıs’ın ön günlerindeyiz. Dergimiz yayına girdiği sırada haber ajanslarının geçtiği yeni haberlerle dalgalandı yüreklerimiz. Diyarbakır çatışmalarda yitirdiği şehitlerini uğurlarken, her uğurlama yeni şehitleri getiriyordu. Çatışmalarda hayatını kaybeden Abdullah Duran, Mehmet Işıkçı ve Tarık Atakaya‘nın cenazelerinin toprağa verilmesi sırasında gaz bombalarıyla halka saldıran polis, kitlenin taşlarla karşılık vermesi sırasında açtığı ateşle iki kişiyi daha vurdu. Ölenlerden biri 6 yaşında bir çocuk, diğeri 22 yaşında bir genç; çok sayıda da yaralı olduğu haberleri geliyor. Şehitlerini on binlerle toprağa veren Kürt halkı, mezarlığa ulaşana kadar birçok noktada polisin ateş açtığı saldırılara uğradı. Saldırılar karşısında binlerce kişi kent merkezine doğru yürüyüşe geçerek, öfkesini direk polis merkezlerine ve diğer devlet kurumlarına yöneltti. Özgürlüğe susamış bir halk ayağa kalkmış göğsünü kurşunlara siper ederken, şimdi en büyük görev Kürt halkının antifaşist direnişini büyütmek, omuz omuza vererek birlikte dövüşmek, mevzileri birlikte kazanmaktır. Üniversiteler ve liselerde Kürt gençliğini salt yalnız bırakmamak anlayışıyla değil, asıl antifaşist kitle militanlığını büyütecek bir anlayışla, devrimci mevzileri büyütme yönünde örmeliyiz birleşik mücadeleyi. Dicle Üniversitesi’nde ve Kürdistan’ın birçok lisesinde örgütlenen boykotlar, sadece bu şehirlerle sınırlı kalmamalı, aynı zamanda Kürdistan dışındaki üniversite ve liselere de yayılmalıdır. Bu görev bizlerin omuzlarındadır. Fransa süreciyle Fransa ve Türkiye öğrenci gençlik hareketlerinin seslerini kaynaş-

4 tırıp aynı dilden konuştuysak şimdi de aynı irade ve bilinçle Kürt gençliğiyle kavgayı büyütme zamanıdır. Kürt halkına ve gençliğine yönelik yaratılmaya çalışılan düşmanlığı halkların mücadele kardeşliği bayrağını yükselterek aşacağız. “Azadiya Karkeran Azadiya Kurdan e! - İşçilerin Özgürlüğü Kürtlerin Özgürlüğüdür!”, kurultayımızda yinelenen bu perspektif çok açıktır. İşçi sınıfı ve onun devrimci proleter ideolojisi öncülüğünde Kürt halkı, öğrenci gençlik, çeşitli toplumsal sınıf, tabaka ve kesimler mücadele edebilirse kazanabilir. Kazanacaktır! Ve bu kavgada komünarlar olarak en önde olacağız.

Kararlılığımızı sınadılar Faşist saldırıların yoğunlaştığı son dönemde İstanbul Üniversitesi‘nde polis-idare-sivil faşist işbirliğinin ulaştığı boyut devrimcilerin kararlı tutumuyla

[ dur u ş y ö nü

edilerek ilerlenebileceğini ve ancak bu şekilde korunan mevzilerin büyütülebileceğini bilmeliyiz. Bugün kazandık ama yarın bir daha gelecekler. Bir kez daha devrimci dayanışmanın öneminin altını çizme gereği duyarken sadece bu tip saldırı süreçlerinde değil, devrimci faaliyetin bütününde aynı duyarlılığın gösterilmesi gerektiğini ve mücadelenin de salt antifaşizme sınırlandırılmadan başka yeni mevzilerin kazanılması doğrultusunda konumlanmak gerektiğini belirtmek istiyoruz. Gerek Kürt halkına yönelik katliamların ve şovenizmin tırmandırılmaya çalışılması ve gerekse de üniversitelerde devrimci-demokrat güçlere yönelik sivil ve resmi faşist saldırılar 1 Mayıs’ın öngünlerinde kitlelerde ve örgütlü kesimlerde yaratılmak istenen korku ve tedirginlik psikolojisiyle alakalıdır. Bunu yaracak olan devrimci kitle ça-

Kurultayımızın açtığı yoldan, Fransa öğrenci gençliğiyle dayanışma eylemlerimizden ciğerlerimize doldurduğumuz taze havayla ve Kürt halkının serhıldana yürüyen öfkesiyle 1 Mayıs alanlarına kurultayımızın iradesini, sarsıcılığını ve bir bütün olarak ruhunu taşımaya geldi sıra boşa düşürüldü. Devrimcilerin afiş asmalarına sözde izin vermeyecek olan polis 3 gün arka arkaya çevik kuvvet ekipleriyle, gaz bombalarıyla gözü dönmüşcesine saldırdı. İrademizi sınadılar ve bir kez daha gördüler vazgeçmeyeceğimizi, bir kez daha gördüler sonuna kadar bedel ödeyeceğimizi. Ve her zaman olduğu gibi bedel ödeteceğimizi de görecekler... YTÜ‘de de yapılmaya çalışılan faşist provakasyon yine devrimcilerin müdahalesiyle boşa düşürüldü ve faşistler okuldan kovuldular. Her iki üniversitede de gösterilen bu devrimci refleks, sivil ve resmi faşistlere yönelik alınan bu kararlı tutum, son dönemde devrimcilerin dayanışmayı yükseltmeleriyle püskürtülebilen süreçler oldular. İrade savaşını biz kazandık. Ancak antifaşist mücadelenin sürekliliği kadar onun devrimci kitle çalışmasıyla birlikte yürütülmesi gerektiğini gözden kaçırmadan, öğrenci gençliğin kitle dinamiklerine nüfuz

lışmasının hangi koşul altında olursa olsun süreklileştirilmesi ve kazanılan mevzilerin salt korunması anlayışıyla değil, büyütülmesi anlayışıyla hareket edilmesidir. Şimdi Öncü İşçi Kurultayı’mızın açtığı yoldan, Fransa öğrenci gençliğiyle dayanışma eylemlerimizden ciğerlerimize doldurduğumuz taze havayla ve Kürt halkının serhıldana yürüyen öfkesiyle 1 Mayıs alanlarına kurultayımızın iradesini, sarsıcılığını ve bir bütün olarak ruhunu taşımaya geldi sıra. Bulunduğumuz tüm alanlarda 1 Mayıs’ın özüne uygun bir biçimde kutlanılabilmesi asıl olarak öncesinde yapacağımız çalışmaların gücüne ve alanda politikalarımız doğrultusunda kitlelerle ne kadar buluşabileceğimize bağlı olacacaktır. Kurultayımız, Fransa barikatları ve en son Kürt halkının asla yenilmeyecek savaşım gücü; yüklenildiğinde kazanılacağına örnektir. YÜKLENELİM VE KAZANALIM O HALDE! n


pe r s pe ktif

] 5

DPG

DOĞRU PERSPEKTİF - TAKTİK ÖNDERLİK Öncü İşçi Kurultayı‘mızdan hemen sonra yaptığımız değerlendirmede “Şimdi her zamankinden daha fazla, bütünsel sınıf perspektifimizin kilit halkalarından birisi olan gençlik kampanyamıza yüklenmeli, orada yakalanılacak başarıların gençlik hareketinin yükseltilmesi ve öğrenci sendikasının oluşturulmasında belirleyici bir çıkış noktası olduğunu bilmeliyiz..” demiştik.

Bizi harekete geçiren... Kurultayın ardından, daha “ayağımızın tozuyla” Fransa’daki öğrenci gençliğin soluğunu Türkiye öğrenci gençliği ile buluşturmaya ve bu doğrultuda enternasyonal dayanışmayı yükselterek kampanya çalışmalarımıza hız kazandırmaya giriştik. Kurultay süreci bize çok şey öğretti. Bunlardan en önemlisi “normal” bir devrimci faaliyetin aslında kurultay sürecinde yakalanan hedefe kitlenme, dinamizm ve kopartıcılıkla eşdeğer olması gerektiğiydi. İçerisinden geçtiğimiz sürecin yoğunluğu önceki kampanya çalışmalarımıza, girdiğimiz dinamik süreçten bakmamıza neden oldu. “İlle de kurultay mı örgütlemek gerekiyor bu tarz bir çalışma temposuna girebilmek için!”. Bu devrimci sorgulayış, -belki klasik gelebilir ama- “devrimci yorulmaz” fikrinin de farklı bir düzlemde içselleştirilebilmesinin kapısını aralıyor ve tam da burada birçok yoldaşımız ve aktivistimiz kendi yaşam koşulları ve alışkanlıklarıyla bugün ihtiyacını duyduğumuz kadrosal düzlem arasındaki çelişkiyi açık bir biçimde yaşıyordu.

Önderlik sorumluluğu Kuşkusuz ki Fransa’da gelişen sürece Türkiye cephesinden yanıt olabilmek için en önde konumlanma refleksimiz; asıl olarak kampanyamız ile öğrenci gençlik hareketine ideolojik, siyasal ve örgütsel müdahale çabamızla ilgilidir, onun bir sonucu, göstergesi ve yönelimidir. DPG, diğer tüm gençlik çevrelerinin aksine, konu kimsenin gündeminde değilken, herkes kendi dar gündemiyle başbaşayken ve asıl kötüsü de birçoklarının arada bağ kurama-

yıp körleştiği bir ortamda, Fransa’da 28 Mart’ta yapılacak olan genel grevi Türkiye cephesinden üniversitelerde bir günlük derse girmeme boykotuyla, kitlesel basın açıklamalarıyla, yaygın ajitasyon ve propaganda faaliyetinin örülmesiyle, “okullar o gün bizim olmalı” şiarı ve bir bütün olarak sokağa çıkma kararıyla karşıladı. Hızla Fransa’da gelişen sürecin öznelerinden olan başta UNEF, UNL ve FIDL ile ve oradan da diğer işçi-emekçi memur sendikalarıyla ilişkiye geçildi. DPG olarak uluslararası dayanışma mesajımızı gönderdik ve bu doğrultuda Fransa’da 28 Mart’ta yapılacak genel greve Türkiye cephesinden boykot ve sokak eylemleriyle destek sunacağımızı ilettik. Mesajımız ve 28′inde yapacağımız eylemler UNEF ve FIDL tarafından önce belli bir şaşkınlıkla ama hemen ardından büyük bir coşkuyla karşılandı. Böylece aynı soluk borusundan nefes alıp vermeye, mücadelede aynı dili konuşmaya başladık. Türkiye öğrenci gençlik hareketini Fransa’ya, Fransa öğrenci gençlik hareketini Türkiye’ye bağladık ve bu anlamda sürecin özneleri olduk. Dedik ve yaptık! Bu karar ve aldığımız kararları uygulayabilmiş olmamız aslında bugün DPG olarak gençlik hareketine dair perspektiflerimiz, durduğumuz yer ve yapmak istediklerimiz açısından değerlendirildiğinde, olması gereken, “normal” bir durum olarak düşünülebilir. Öyledir de! Kendimizi el üstünde tutup göklere çıkartarak, küçükburjuvaziye has hastalıkların naif örneklerinden olan şişinmeciliğe düşmeyeceğiz. Biz öğrenci gençlik hareketine dair önderlik sorumluluğumuzu yerine getirdik ve yapmamız gerekeni yaptık, yapıyoruz. Bundan sonra da yapmaya devam edeceğiz.

Doğru perspektif taktik önderlik Fransa sürecine müdahalemizle kampanya faaliyetlerimizde özlemini duyduğumuz düzlemin yer yer ileri örneklerini yarattık ki, buradan bakınca

çok önemli bir eşiği de aşmaya doğru yol alıyoruz. Fakat bu başarı salt kendimizle sınırlı ve sonuçları sadece bize değil, öğrenci gençlik hareketinin bütününe yansımıştır. Aşılmaya başlanan eşik, Fransa gibi gelişen süreçlerin kendi çalışmamızla iç bağlantısını kurup doğru politik-taktik perspektifle harekete geçmektir. Kitleler açısından ne kadar geniş bir bileşeni harekete geçirebildiğimiz, bu süreçte kitlelerde yaratabildiğimiz bilinç dönüşümü ve bir bütün olarak öğrenci gençlik hareketinin siyasallaştırılması, işte bizim için asıl başarı ölçütü bu olacaktır. Dolayısıyla da bunun yapılabilmesi için öncelikle politik açıdan gelişen bu tip süreçlerde doğru bağdaştırmanın yapılması gerekir. İkincisi de bunu yaptıktan sonra örgütsel sürece en etkin ve hızlı biçimde müdahalede bulunmanız. Bu anlamda kampanyamız doğru öncüllerden çıkışını alıyor olması bakımından, siyasal ve perspektifsel doğruluğu yönüyle pratikte sınanma şansını yakaladı. Biz Fransa’da gelişen sürecin karakteri ile “kendi” kampanya politikamız açısından bir bağdaşlık durumunu kampanyanın ortaya çıktığı ilk süreçte kurduğumuz için harekete geçmekte zorlanmadık. Bizi hareket geçiren asıl olarak dönemsel taktiğimizin doğruluğu oldu. Çünkü tam da öngördüğümüz gibi, “Neoliberal saldırılar öğrenci gençlik ile işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin talep ve sloganlarını daha fazla yan yana getirmekte ve bu bağlamda, öğrenci gençliğin bugün sınıfsal bir farklılaşma içerisinde kaderi daha fazla işçi sınıfının kaderine bağlanmaktadır. Aynı zamanda olgunlaşmaya başlayan bu süreç içerisinde farklı örgütlenme ve mücadele kanalları da oluşmaya başlamaktadır”. Kampanyamız işte varolan bu nesnel gerçeklik üzerinden, gelişmekte olan bu sürece bir ön hazırlıkla girmek ve pratikte bir birikim yaratarak ilerleme perspektifiyle ortaya çıktı. İkincisi de sürece örgütsel cepheden müdahalede, aldığımız kararın 28


DPG

Mart’tan 3 gün önce olmasının yarattığı sıkışmayı da gözönünde bulundurarak toplam 10 alanda eyleme çıktık. Bir taşra üniversitesinde boykot yapabilmemiz ve çoğu yerde eylemi örgütlememiz, binlerce bildiri, afiş ve duvar gazetesi vb. ajitasyon ve propaganda materyallerini kitlelere taşımamız ciddi bir başarıdır. Merkezi olarak alınan kararın uygulanması ve sürecin başarıyı koşullayacak en yakın halkadan zorlanması önemlidir. Henüz ciddi hamlıklarımızın varlığına karşın, kampanyamızın doğru bir biçimde algılanması ve onun dönemsel olarak nereye oturduğu, kampanya ile ne yapmaya ve nasıl yapmaya çalıştığımız konuları da dahil olmak üzere gerçek bir dönüşüm süreci içindeyiz. Gerek cesaretle eylem kararı almamız ve gerekse de çok kısa bir sürede harekete geçebilmemiz ve sonuç alabilmemiz neyin göstergesidir? Bu, sürecin bize dayattığı görevleri en ileriden omuzlama sorumluluğundan ve kendimize güvenden çıkışını almaktadır. Bu, kampanyanın başarısı ile kadrosal etkinliğin bugünkü düzeyi arasında varolan açı farkının güçlerimiz tarafından artık yavaş yavaş görülüyor ve ileri doğru zorlanıyor olmasıdır. 3 gün boyunca ateşle dans ettik. Bulunduğumuz durumda Türkiye öğrenci gençlik hareketinin çürüyen uzuvlarını “doğru zamanda–doğru yerde” olmakla, siyasal-örgütsel yönlendiricilik ve aynı anlama gelmek üzere taktik önderlikle açabiliriz. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, bu henüz yeni başlamış eylem sürecinin ilk adımlarını -henüz yaygınlık kazanmamış ve kendini açıktan göstermemiş olmasına karşın- kadrosal düzeyimizin ortalama devrimci tipolojisinin üzerine çıkmaya başlamasıyla ve bu konuda katettiğimiz yol itibariyle kazandık. Kendimiz açısından değerlendirildiğinde sürece, önden ve kitle dinamikleri üzerinden müdahalede, ciddi iç sancılar yaşayarak geldik ve bugün de zaten bu sancıları atlatabilmiş değiliz. Ancak bu konuda yoğun iç tartışmalarımız sonucu olarak Boğaziçi Üniversitesi mezunu Utku Uzunay‘ın işsizlik nedeniyle ihtihar etmesi DPG’yi konuyu öğren-

6

[

p e r s pe ktif

Türkiye kiye öğrenci gençlik hareketinin çürüyen uzuvlarını “doğru zamanda-doğru yerde” olmakla ve taktik önderlikle aşabiliriz ci gençliğin gündemine sokmaya ve eylem örgütlemeye götürdü. Burada söz konusu durum veya başarı olarak addedilecek şey DPG’nin eylem yapması değil. Konunun öğrenci gençliğin gündemine taşınmaya çalışılması ve sorumluluk duygusuyla hareket edilerek insanlara ve kitlelere sahip çıkılmasıdır. Sıkça kullandığımız “Kitlelerin içinde olmalıyız ve kitle dinamiklerine nüfuz ederek gelişen siyasal-toplumsal süreçlere müdahalede bulunmalıyız” yaklaşımı doğrultusunda dönemin şartları açısından düşünüldüğünde küçük fakat devrimci çalışmada zihniyetin farklılaşması olarak önemli bir adım attık. Fransa süreci kendi cephemizden gelişmeye başlayan bu yönümüzün son ve en önemli halkası oldu.

Öğrenerek ilerliyoruz: Gerçek bir kitle çalışmasına doğru Fransa sürecine refleks müdahalemizde kendimizi gördük ve devrimci bir gençlik hareketini yaratabilme noktasında yolun nerelerden geçtiğini biraz daha yakından soluduk. Koyduğumuz boykot hedefi güçlerimiz tarafından uygulanamaz görülmedi. Fakat nasıl yapılacağına dair deneyimin neredeyse hiç olmaması daha iyi sonuçlar almamızı sınırlamıştır. Bazı fırsatlar kaçırılmıştır ve bunların bir çoğu kendi kadrosal tutukluklarımızdan, yetmezliklerimizden, deneyimsizliğimizden kaynaklanmıştır. İstanbul, Trabzon ve Muğla başta olmak üzere kitlelerle birlikte karar almak ve uygulamak noktasında ilk kez bu kadar direkt bir pozisyona girdik. Muğla’da alınan boykotun kararı kitlelerle birlikte verilmiştir. YTÜ‘de boykot, kitlelere verilen gözdağının da etkisiyle kendi darlıklarımızdan dolayı yapılamamıştır. Ciddi bir deneyimdir, moralimizi bozmayacak

hatalarımızdan öğreneceğiz. Bununla birlikte DPG olarak devrimci-demokrat ve ilerici çevreleri etkileyerek hızla gündeme dahil edilebilmelerinde sancılı bir süreç yaşadık. Ama çoğu yerde de birçok çevreyi sürece dahil etme başarısını gösterdik. Bu zaten bizim devrimci gençlik hareketi içinde gelişkin yönlerimizdendir. Kampanya hedeflerimizden olan ileri kesimleri örgütleyebilme ve/ya bu tip kesitlerde öne çıkan güçlerle ilişkilenerek, onları çalışmalarımız içerisine katma ve kurmaya doğru yol aldığımız öğrenci sendikasının aktivistleri haline getirebilme noktasında yeni güçlerle ilişki kurduk fakat bu bizim bu konuda toplamdaki zayıflığımızı gidermiyor. Fransa süreciyle gündemimize giren en önemli konulardan birisi de kitle önderlerinin nasıl yaratılabileceği oldu. Bu açıdan güçlerimizin kitlelerle doğal ve içerden ilişki kuruşunun, bu tip süreçlerin önünü açabilmek açısından hayati bir rol oynadığını kaçırdığımız fırsatlarla bir kez daha gördük. Bu çelişkiyi hızla çözeceğiz. Düzlemimiz, iç tartışma konularımız, kitle hareketine yaklaşımımız değişiyor. Ve bu doğrultuda bugün kampanya çalışmalarımız boyunca ilk kez, karmaşık görünen bu tip süreçlere hakim olabilen, taktiklerimizi kitle hareketini yönlendirmede en etkin ve yaratıcı bir biçimde kullanabilen, çokyönlü düşünme ve hızla harekete geçme yetisine sahip bir kadrosal düzeye ulaşmamız gerektiğini ayağımızın kitle çalışması itibariyle suya ermesiyle daha fazla görüyoruz. Gerek öncesinde kampanya çalışmamızda yaşadığımız sıkışmalar ve gerekse de Fransa süreci bizde bu ihtiyacı tetiklemiş, çözüm dinamiğini geliştirmiştir. Şimdi tüm bu deneyimlerle kampanya çalışmamızda bıraktığımız boşlukları doldurarak ilerleyeceğiz. n


ha b e rle r

] 7

DPG

“Katil Polis Üniversiteden Defol!” İÜ’de 23 Mart’ta faşistlerin kurduğu “Türkçe Yaşam” adlı kulübün düzenleyeceği 18 Mart Çanakkale şehitleri ile ilgili etkinlik afişlerinin Fen-Edebiyat kampüsünde bulunan devrimciler tarafından sökülmesi ve faşistlere müdahale edilerek okuldan çıkarılmasıyla başlayan gerginlik 27 Mart’a kadar devam etti. 24 Mart’ta sabah erken saatlerde Merkez Kampüs’e ve ardından da Edebiyat Fakültesi’ne giren çevik kuvvet polisleri, devrimci-demokrat öğrencilerden duvarlardaki afişleri sökmelerini istedi. Öğrencilerin afişleri sökmemesi üzerine kısa süreli bir gerginlik yaşandı. Polis öğrencileri kalkanlarıyla afişlerden zorla uzaklaştırdı. Buradan Edebiyat Fakültesi’ne giren 20 sivil polis Edebiyat kantinindeki öğrencilere de duvardaki afişlerini 1 dakika içinde sökmezlerse kendilerinin indireceğini söyledi. Devrimci-demokrat öğrenciler ise afişlerini kesinlikle indirmeyeceklerini belirterek, Edebiyat koridorundaki afişlerin önünde zincir oluşturdular. Bunun üzerine çevik kuvvet polisleri öğrencilere saldırmaya başladı. Edebiyat kantinine çekilen öğrenciler kapılara barikat kurdu ve sloganlar eşliğinde polisle çatıştı. Okul içinde sayısız gaz bombası atarak olayla ilgili olmayan örgütsüz öğrencilere de vahşice saldıran polis gözü dönmüş bir şekilde saldırıyı 10 dakika arayla yineledi ancak aldığı cevap aynı oldu. Yaralanan yaklaşık 20 öğrenciden durumu ağır olanlar hastanelere götürülürken diğerlerine Çapa Tıp Fakültesi’nden gelen öğrenciler müdahale etti. Sonrasında toparlanan öğrenciler sökülen afişlerin yerine yenilerini astılar ve yemekhane ile sınıfların bulunduğu katlarda olayı teşhir eden ajitasyon konuşmalarıyla öğrencileri yapılacak basın açıklamasına çağırdılar. Buradan suç duyurusunda bulunmak ve basın açıklamasını yapmak üzere, “Beyazıt Faşizme Mezar Olacak”, “Yaşasın Devrimci Dayanışma”, “Katil Polis, İşbirlikçi Rektör”, “Katil Polis Üniversiteden Defol!” sloganlarıyla Sultanahmet Adliyesi’ne yürüyen devrimciler girişte çevik kuvvetin engellemesiyle karşı-

laştılar. Yapılan açıklamada; “İstanbul Üniversitesi rektörü Mesut Parlak üniversitemizi sermayeye peşkeş çekmeye çalışıyor. Geçen sene hayata geçirmeye çalıştığı “paralı yaz okulu” uygulaması üniversitemiz öğrencileri ve akademisyenlerinin mücedelesi sonucu geri çekilmişti. Şimdi de her gün binlerce üniversitelinin yemek yediği yemekhanemizi patronların kar kapısı haline getirmeye çalışıyor. Ve bunu yaparken biliyor İstanbul Üniversitesi’nin değerlerini yıkmak o kadar kolay değil. Bir süredir İstanbul Üniversitesi bizzat rektörlük ve polis işbirliğiyle bir provakasyon ortamına sokuluyor. İstanbul Üniversitesi bugün yapılan saldırıları rektöre, faşizme ve polise karşı bilim için mücadeleye davet olarak görüyor. Davetleri Kabulümüzdür!” dendi. Daha sonra avukatlar ve öğrencilerden oluşturulan bir heyet yaralı öğrencilerle birlikte suç duyurusunda bulunmak üzere adliyeye girdi. Suç duyurusundan sonra dağılındı. 27 Mart sabahı yine Fen-Edebiyat Fakültesi’nde, sivil ve çevik kuvvet polislerinin saldırısı devam etti. Okulun içerisine giren çevik kuvvet polisleri ve siviller, öğrencilerden 15 dakika içinde afişleri sökmelerini, sökmezlerse müdahale edeceklerini söylediler. Bekleme esnasında dekan yardımcısı öğrencilerin yanına gelerek afişleri sökmelerini, bir gerginliğin ve müdahalenin yaşanmasını istemediklerini söyledi; fakat devrimcilerin kendi afişlerini sökmeyeceklerini bir kez daha anlayınca uyarı yapma “sorumluluğu”nu yerine getirerek oradan ayrıldı. Sonrasında ise çevik kuvvet polisleri gazlarla ve coplarla öğrencilere saldırdı. Saldırı sırasında başka bir yönde bir araya gelen yaklaşık 30 kadar öğrenci ise alkışlarla polis saldırısını protesto etti. Saldırıdan sonra polislerin geri çekilmesi üzerine devrimci öğrenciler kendi afişlerini ve ortak hazırlanan dövizleri fakültenin giriş kapısına, okulun koridorlarına ve duvarlarına yeniden astılar. DPG’li öğrenciler ise 28 Mart’ta Fransa’da yapılacak olan genel grevle dayanışmaya ve neoliberal saldırılara karşı gençliği enternasyonalist mücadeleye ve bir günlük ders boykotuna çağıran afişler yaptılar. İÜ DPG

YTÜ’de Newroz ve Faşist Cezalandırma 21 Mart Salı günü Yıldız Teknik Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü’nde faşist reisle birlikte 7 faşist cezalandırıldı. Newroz‘un içerik ve anlamı boşaltılarak “nevruz” olarak kutlanması ve faşistlerin yazdıkları bildirileri dağıtmaları üzerine 150 civarı devrimci-demokrat ve yurtsever öğrenci tarafından alternatif bir Newroz etkinliği düzenlendi ve ardından içlerinde Edirnekapı Yurdu ve bazı bölgelerin “reisi” olan Enver Mor ve YTÜ’nün kemikleşmiş faşistlerinin de bulunduğu 7 kişi cezalandırıldı. Cezalandırmalar sırasında faşist beslemelerin sustalı diye tabir edilen bıçak çektikleri görüldü. Okul polisi ve ÖGB cezalandırılan faşistleri medikoya götürdü. Devrimcileri okula almayan güvenlik okula silahlı faşistlerin girmesine göz yumdu. 3 saat süren eylem sonrası okuldan sloganlarla toplu çıkış yapıldı. Ertesi gün sabah saatlerinde okulun önüne çevik kuvvet yığınağı yapıldı. Okuldan toplu çıkış yapıldığı ve otobüslere binildiği anda faşistler yolun karşısından taşlı saldırıda bulundu. Kitle otobüsten inerek “Faşizme Karşı Omuz Omuza”, “Faşizmi Döktüğü Kanda Boğacağız” sloganlarıyla cevap verdi. YTÜ DPG


DPG

8

[ h a b e rle r

DPG:

“Sloganınız Sloganımızdır!” Fransa’daki öğrenci kardeşlerimiz ve emekçiler tarafından verilen birleşik, kitlesel, militan mücadeleden gurur duyuyoruz ve coşkulanıyoruz. Aç gözlü kapitalizmin neoliberal saldırılarına karşı sergilenen bu direnişin tarihsel önemi büyüktür. Fransa’da alınacak sonuç, sadece Fransız gençliği ve emekçilerinin geleceği açısından değil, Avrupa’nın ve dünyanın diğer yörelerindeki işçiler, emekçiler ve gençlerin mücadelelerinin geleceği açısından da belirleyici olacaktır. Türkiyeli komünistler olarak ülkemizde “Paralı Eğitime ve Diplomalı İşsizliğe”, ”Kölece Çalışmaya, Kölece Yaşamaya” karşı yürüttüğümüz kampanyalarımızı enternasyonalist dayanışma ile daha da güçlendireceğiz. Fransa’da 28 Mart’ta yapılacak olan genel greve Devrimci Proleter

Gençlik olarak bulunduğumuz tüm alanlardan ses vererek güçlendireceğiz. 28 Mart’ta Türkiye’de bulunduğumuz liselerde ve üniversitelerde bir günlük ders boykotları, basın açıklamaları, forumlar örgütleyeceğiz. Örgütleyeceğimiz bu eylemli dayanışma halkaları, dünya gençliğinde yaratacağı moral etkinin yanı sıra, neoliberal saldırılara karşı gençliğin enternasyonalist mücadelesinin önemli bir eşiği de olacaktır. Neoliberal saldırılara karşı mücadele sadece Fransa’daki, Avrupa’daki gençliğin değil bizlerin de sorumluluğundadır. Saldırıları birlikte göğüslemek ve geri püskürtmek zorundayız. Çünkü sorunlarımız ortak. Aynı saldırılarla bugün biz de karşı karşıyayız. Kaybedeceğimiz bir şey yok kazanacağımız çok şey var!

FİDL, SNESUP-FSU, UNEF:

“Enternasyonal Mücadeleyi Yükseltelim” FİDL’nin Mesajı*

SNESUP-FSU’nun Mesajı*

UNEF’in Mesajı*

Bizler, FIDL bünyesindeki öğrenciler olarak, mesajınızı ve eylem haberinizi büyük bir mutlulukla aldık. Türkiye’deki lise ve üniversitelerde yaptığınız boykot eylemiyle, CPE’ye karşı yürüttüğümüz direnişimize sunduğunuz destek bizler için çok anlamlı.

Sendikam adına, gönderdiğiniz dayanışma mesajı için yürekten teşekkürlerimi sunuyorum.

Türkiye’deki öğrenci arkadaşlarımız, Öncelikle, CPE’ye karşı yürüttüğümüz direnişe oradan boykot, basın açıklaması gibi eylemlerle destek verdiğiniz için hepinize teşekkür ederiz. Fransız devletinin öğrencilere ve işçilere uyguladığı baskılara karşı yanımızda olmanız bizi onurlandırıyor.

Bizler, burada yapılan saldırılara karşı geleceğimiz için kesintisiz bir mücadele içindeyiz. Tüm dünyada geleceği belirleyen temel güçlerden biri de gençliktir. Ancak, gençlik olarak henüz kavganın başındayız ama sizi temin ederiz ki kararlıyız! Bugün Fransız devleti CPE ile birlikte bize iki tercih sunmaktadır: “İşsizlik ya da geçici çalışma”. Biz böyle bir geleceği kabul edemeyiz, etmeyeceğiz! Bu yüzden biz tüm liseliler, öğrenciler, işçiler ve işsizler, bu saldırıya karşı çıkmak ve onurlu bir gelecek yaratmak için birleştik. Umut ederiz ki; hergün daha çok ülkenin öğrenci ve işçileri bu kavga içinde sizlerin yaptığı gibi bizlere desteklerini arttırarak sürdürürler. FIDL olarak sizlere en derin dostluk selamlarımızı sunarız. Yaşasın Halkların Kardeşliği! *Bağımsız ve Demokratik Lise Sendikası

CPE‘ye karşı yürüttüğümüz mücadelenin iki özel anlamı var: - CPE, bir süre önce çıkartılan CNE (süresiz iş aktinin feshedilmesi yasası) saldırı yasası gibi işçi ve emekçiler başta olmak üzere tüm toplumsal katmanları bölen ve parçalayan bir yasadır. Fransa işçi sınıfı ve emekçileri olarak XIX. Yüzyıldan bu yana haklarımızın gaspına yönelik yapılan onlarca saldırıyı püskürttük. - Eğitimciler olarak bizler, gençlerin geleceğini düşünmek zorundayız. Bu da ancak eğitim kalitesinin yükseltilmesi ile mümkün olabilecek bir şeydir. Biz hepimiz işçi ve öğrencilerin haklı mücadelesine güç katmalıyız ki, iktidari geri püskürtebilelim. Dostça selamlarımızı sunarız... *Jean-Paul Laihné SNESUP Sendikası Ulusal büro Ulusal Yüksek Öğrenim Öğretmenleri Sendikası

Fransız devleti CPE yasası ile gençler başta olmak üzere tüm işçi ve emekçilere saldırıyor. CPE’ye karşı direnmek ve bu yasayı geri çektirmek, gelecek açısından çok önemli. Bunun farkında olan öğrenciler, işçiler ve memurlar CPE’ye karşı direnişte birleştik. Geri çektirinceye kadar da direnmeye devam edeceğiz; kararlıyız! Farklı ülkelerde, amacı aynı olan saldırılar yapılıyor. Farklı ülkelerin öğrenci ve işçileri, bu saldırılara enternasyonal dayanışmayı yükselterek cevap vermeliler. Bu saldırıları püskürtmemizin yolu, enternasyonal dayanışmayı örmekten geçiyor. Siz bu dayanışmanın güzel ve anlamlı bir örneğini oluşturdunuz. UNEF olarak, gösterdiğiniz desteğin dünyaya örnek olmasını diliyoruz. Yaşasın Enternasyonal Dayanışma! *Viktor Vidilles

Fransa Ulusal Üniversite Öğrencileri Sendikası Ulusal Sorumlusu


Fransa Ayakta! Fransa Başbakanı Dominique Villepin’in 16 Ocak’ta açıkladığı CPE adlı özel kontrat, uzun süredir Fransa’nın gündemini kilitlemiş durumda. Kontrat; 26 yaşın altındaki gençlerin 2 yıl boyunca deneme amaçlı çalıştırılmasını öngörüyor. Bu da gencin 2 yıl boyunca her gün kovulma tehlikesi altında iş güvencesinden yoksun çalışması anlamına geliyor. 20 işçiden fazla işçi çalıştıran yerlerde yürürlüğe girecek olan bu yasa, özel şirketlere de kapıyı açmış oluyor. 8 Şubat’ta Fransa genelinde 400 bin kişinin protesto ettiği kontrat, 9 Şubat’ta parlamenterlerin oyuna dahi sunulmadan sessiz sedasız yasalaştırıldı. Nisan ayında yürürlüğe girmesi hedeflenen yasaya karşı Fransa’da işçi ve öğrenci sendikaları eylem kararı aldılar. 13 Şubat’ta 450 öğrenci ve profesör Toulous’taki Paul-Sabatier (UPS) Üniversitesi’nin girişini kapatarak ders yapılmasını engelledi. 17 Şubat’ta Rennes kentinde 12 bin kişi sokaklara döküldü. Nantes kentinde üniversite ve lise öğrencilerinin düzenlediği eylemde 4 bin, Toulous’ta 2 bin, Lyon’da bin kişi vardı. Marsilya’da ise 400 kişi “Gençlik Mücadelede” pankartıyla yürüdü. 7 Mart’ta gerçekleşen büyük eylemde Paris’te 200 bin, Fransa genelinde 800 bin kişi yürüdü. Eylemler etki alanını genişleterek liselileri de içine aldı. 8 Mart’ta Sorbonne Üniversitesi işgal edildi, üniversite içerisinde oturma eylemi yapan öğrencilere destek eylemleri gelişti. 2000 öğrenci “Sorbonne’u Özgürleştirin!” sloganıyla okula doğru yürüyüşe geçti. 11 Mart sabahı ise Sorbonne Üniversitesi’ne gerçekleşen saldırıyı öğrenciler

barikatlar kurup direnişe geçerek yanıtladılar. Eylemler, giderek daha militan bir hal almış ve sokaklara taşmaya başlamıştı. 15 Mart’ta 300 öğrenciyle Saint Michel Bulvarı’ndan Sorbonne Üniversitesi önüne gelindi. Adliyeye yüründü, anayollar kesildi. Paris Belediye Binası’na yüründü, biber gazıyla saldıran polise taşlar ve havai fişeklerle karşılık verildi. Sonrasında ise Polis Karakolu’na doğru yürüyüşe geçen kitle ”Sefalet eken öfke biçer” sloganını yükselterek polisle çatıştı. 16 Mart’ta ülke genelinde 500 bin insan sokaktaydı. Yollar trafiğe kapatıldı, polisle çatışıldı, çok sayıda gözaltı yaşandı. Sorbonne’den sonra Nancy Üniversitesi de işgal edildi. 18 Mart’ta ülke genelinde 160 noktada yapılan eylemlerde 1.5 milyon kişi sokaklardaydı, yalnızca Paris’te 350 bin kişi vardı. Nation Meydanı’nın çıkış noktalarını tutan polis barikatları gençlik tarafından taşlarla karşılandı. Polis kullandığı gaz bombalarıyla alanı boşaltıp kitleyi dağıtmaya çalışsa da çatışma beş saat boyunca sürdü. “Villepin, Sarkosy Siz Bittiniz, Gençlik Sokakta” sloganı alanı inletti, gençlik bir kez öfkelenmişti.

Fransa’da 28 Mart günü 3 milyon işçi, emekçi ve öğrenci aktı sokaklara. Okullar boykot edildi; postane, banka, kamu kurumları ve işsizlik bürolarında iş bırakıldı. Gazeteler basılmadı, radyo ve televizyon yayınları da sınırlandı. Şehirler arası tren seferlerinin yüzde 60′ı ertelendi. Paris‘te banliyö trenlerinin büyük kısmında grev yapıldı, her 10 metrodan dördü çalışmadı. Fransız kentlerinde toplu taşımanın yüzde 70′i durdu, uçuşların yüzde 35′i iptal edildi. 135′ten fazla yerde eylem yapıldı. Paris’teki yürüyüşte 700 bin, Marsilya‘da 250 bin, Bordeaux‘da 100 bin, Lille ve Toulouse‘da 80′er bin, Nantes‘de 70 bin kişi vardı. Republique (cumhuriyet) Meydanı’nda üç saat süren çatışmada 100′ün üzerinde eylemci gözaltına alınırken birçok eylemci de yaralandı. Polisin gaz bombası ve biber gazlı saldırısı; taş, şişe ve sopalarla karşılandı. Panzerler eşliğindeki saldırı, gerektiği gibi yanıtlandı. Çatışma geç saatlere kadar sürdü. Nisan ayında yürürlüğe girmesi hedeflenen CPE yasasına karşı Fransız halkının cevabı ortak: “CPE yasası geri çekilmezse eylemlerin arkası kesilmeyecek.”

Fransa’nın 67 üniversitesinde ve 313 lisesinde işgal, blokaj ve boykot eylemleri hız kazanarak devam ediyordu. Tabandan gelen basıncın etkisiyle köşeye sıkışan Villepin, bir yandan “herkesi memnun edecek değişiklikler yapacağını” açıklarken bir yandan da “geri adım atmayacağını” belirtiyordu pervasızca. Buna karşın lise sendikaları 23 Mart’ta genel boykot ve eylem kararı aldı. Fransa genelinde 450 bin kişi katıldığı eyleme asıl damgasını vuran “Genel Grev Genel Direniş” sloganıydı. Şimdi sıra 28 Mart’taki genel grevdeydi.

Türkiye’den işçi, emekçi ve öğrencilerin soluğunu Paris’e taşıyan TİKB ise yürüyüşe “Dünyayı İstiyoruz Kırıntı Değil” pankartı ile katıldı. Enternasyonal dayanışmanın önemine vurgu yapan ve Fransa’daki Genel Grevi desteklemek için bulunduğu lise ve üniversitelerde bir günlük boykot yaptığını açıklayan bildiriler, slogan ve alkışlarla karşılanan kuşlamalar... Verdikleri mücadeleyi selamlayan DPG ve DÖS-G imzalı mesajla coşan Fransız gençliği... “Sloganınız Sloganımızdır” artık... n


DPG

10

[

h a b e rle r

MUĞLA’DA BOYKOT! DPG ve ÖB çalışmalarından... Öğrenci Şenliği Yapıldı DPG’nin de bileşeni olduğu Demokratik Öğreci Platformu, Muğla Üniversitesi’nde yaşanan faşist saldırılar ve sonrasında açılan soruşturmalarla, okultan atılan, uzaklaştırılan öğrencilerin okul yönetimine açacakları davaların masraflarını karşılamak, faşizme karşı birleşik ve kitlesel mücadele vurgusunu güçlendirmek ve yeni açılan Muğla Üniversitesi Öğrenci Derneği deklerasyonunu yapmak için 25 Mart’ta bir şenlik düzenledi. Şenlikte Demokratik Öğreci Platformu ve Öğrenci Derneği adına konuşmalar yapıldıktan sonra müzik ve tiyatro grupları sahne aldı. Şiir dinletisinin de yapıldığı şenlikte siyasetlerin imzasının bulunduğu ortak bir mesaj okundu. DPG Fransa’daki genel grevi Muğla’da da selamlamak için herkesi alana çağıran bir mesaj okurken, YÖGEH de tutuklu olan öğrenci arkadaşlarını selamlayan bir mesaj okudu. Şenliğe yaklaşık 200 kişi katılım sağladı. Şenliğin yapılacağı kültür merkezindeki görevlilerin daha şenlik başlamadan, Kürtçe türkü söylenmemesi için yaptıkları baskılar boşa çıkartılarak, halkların kardeşliği vurgusu yapıldı.

Muğla ÖB’den Cezalandırma 27 Mart Pazartesi günü okulda öğle arası öncesi faşist öğerenciler ÖB’lilere sözlü tacizde bulundu. İdareden de güç alan faşistler hazırlıklı bir şekilde okul çıkışından fazla uzaklaşmadan beklemeye başladılar. Taciz olayından sonra, olası bir saldırıya karşı devrimci ve birleşik bir cevap vermek bilinciyle hızlı bir şekilde bir araya gelen 20 ÖB’li, faşistlerin olduğu caddeye doğru yürümeye başladı. 25 kişilik faşist guruh içindeki bir reisin bir ÖB‘liye hesap sormak istemesiyle çatışma başladı. Yaklaşık yarım saat süren çatışma esnasında faşistlerden sık sık “kaçın” sesleri geliyordu. Bazılarının kaçtığı, kalanların da cezalandırıldığı çatışmada bir ÖB’linin parmağı incindi, parmağı incinen ÖB’li öğle sonrası

okul girişinde aynı reisi bir kez daha cezalandırdı. Olay sonrası toplanarak değerlendirme yapan ÖB’liler, ertesi gün Fransa’yı selamlamak için yapacağımız basın açıklamasına kitlesel katılma kararı aldı.

28 Mart Boykotu ve Basın Açıklaması Muğla DPG 28 Mart’ta okulda boykot örgütleme ve basın açıklaması yapma önerilerimizi ortaklaştırmak amacıyla devrimci siyasetlerle görüştük. YÖGEH ve SGD dışındaki diğer siyasetler bu süreçte bu tip eylemlilikleri doğru bulmadıklarını, iç çalışmalarının olduğunu, vb. söyleyerek katılmayacaklarını, fakat destek vereceklerini belirttiler. Okuldaki açık kitle toplantısına ve boykota katılmayan SGD, merkezde yapacağımız basın açıklamasına yarım saat kala bizim sormamız üzerine kendi aralarında iletişim sorunu olduğunu, söyleyerek imzalarının pankarttan silinmesini istediler. Daha sonra özeleştiri vereceklerini söyleyerek eylemimize destekte bulundular. Yanlış anlaşılma ve iletişim sorunu sebebiyle YÖGEH’li arkadaşlar da boykota katılım sağlayamadı. Bu süreçte Muğla yereli için ileri bir karar olan bu eylemliliklerin çalışmalarına iki gün önceden başladık. Tüm ilişkilerimize, tanıdığımız tanımadığımız herkese ulaşarak okulda yapacağımız açık kitle toplantısı ve buradan çıkarılması gereken boykot kararı üzerine konuştuk. Fakat okul idaresinin baskıları ve soruşturma terörünün etkisi sürdüğü için okulda yapılacak herhangi bir şey, öğrenci arkadaşlarımız tarafından pek de sıcak karşılanmıyor, kaygılar öne çıkıyordu. Bu sebeple 15 kişiyle aldığımız açık kitle toplantısı bizleri çok da şaşırtmadı. Ama toplantıya gelenlerin yeni simalar olması oldukça önemli ve sevindiriciydi. 28 Mart’ta öğle arasında aldı��ımız bu toplantıda Fransa’daki öğrenci eylemlilikleri, genel grev, enternasyonel mücadelenin önemi, Türkiye’deki neoliberal saldırılar, paralı eğitim ve diplomalı işsizlik, ardından da kampanya üzerine

konuştuk. Sonra birinin ne yapmalıyız sorusunu başka birinin boykot diye yanıtlamasıyla bu öneriyi tartıştık ve karar aldık. Hemen bir işbölümü yaparak sınıflarda, öğrencilerin yoğun oldukları yerlerde ve fakültelerin hepsinde ikişerli ekipler halinde sesli ajitasyona başladık. Fransa, paralı eğitim ve diplomalı işsizlik üzerinden herkese boykot çağrısı yaptık. Boykotumuzu başlattık ve okulun bahçesinde toplu olarak oturup sohbet etmeye başladık. İdarenin baskısından ve soruşturmadan çekinen; derse girmeyeceğini, ama toplu oturulan yere de gelemeyeceğini söyleyen birçok öğrenci vardı. “Yaşasın Halkların Mücadele Kardeşliği”, “Paralı Eğitime Son”, “Diplomalı İşsiz Olmayacağız”, “Yaşasın Gençliğin Enternasyonalist Mücadelesi”, “Boykot Var” dövizlerini birlikte hazırlayarak açtık ve bahçede oturarak derslere girmedik. İlk olarak Fransa’dan gelen mesajları okuduk. Fransa’daki olayları, Türkiye’deki paralı eğitim ve diplomalı işsizliği ve devrimci bir öğrenci sendikasına olan ihtiyacımızı konuştuk. Dersler bittikten sonra toplu olarak merkeze gitmek üzere yarım günlük boykotumuzu sonlandırdık. Sınırsızlık Meydanı’nda toplanarak; “Satılık Değil Yaşamlarımız, Yaşasın Gençliğin Enternayonalist Mücadelesi-DPG VE YÖGEH” imzalı pankartımızı, boykottaki dövizlerimizi açtık. Basın metninde neoliberal yeniden yapılandırma saldırıları adı altında bu yasaların çıktığı, gençliği ucuz iş gücü olarak gören ve iş güvencesini yok ederek geleceksizleştirmeye çalışan emperyalist kapitalist sistemin dünyanın her yerinde bu çeşit yasaları çıkararak sömürüyü derinleştirdiği belirtilerek paralı eğitim ve diplomalı işsizlik vurgusu yapıldı. Yaklaşık 50 kişinin katıldığı basın açıklamasına ÖB’liler de yoğun katılım sağladı. Eylemde; “Yaşasın Gençliğin Enternasyonalist Mücadelesi”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Kahrolsun Ücretli Kölelik Düzeni”, “Diplomalı İşsiz Olmayacağız” sloganları atıldı. n


ha b e rle r

] 11

DPG

28 Mart’ta Fransa gençliğiyle aynı anda eylem alanlarındaydık:

“Qui sème la misère, récolte la colère!*” İstanbul Üniversitesi: 28 Mart sabahı Edebiyat Fakültesi yemekhane girişine “Fransa Ruhuyla 28 Mart’ta Boykota! / DPG” yazılı dev bir afiş ve Fransa eylemlerinden fotoğrafların bulunduğu bir resim panosu, Fen Fakültesi girişine de “Qui sème la misère, récolte la colère!/ DPG” (Sefalet Eken Öfke Biçer!) pankartı asıldı. Birçok yere asılan Fransa dövizleri ve yemekhane, ortabahçe ve merkez kampüste yaygın bir şekilde yapılan bildiri dağıtımlarıyla İstanbul Üniversitesi bir bütün olarak Fransa ruhuyla kuşatıldı. Saat 13:00′da yapılacak olan basın açıklaması öncesi katlar ve koridorlar sloganlarla dolaşıldı ve yemekhanede faşist saldırılar, Fransa eylemleri ve özelleştirmeler konulu konuşmalar yapıldı. 200 kişinin katıldığı eylemde “Qui sème la misère, récolte la colère!” yazılı bir pankart ve “Katil Polis Üniversiteden Defol!”, “Afiş Yaptık Yine Yaparız!” gibi dövizler taşındı. Sloganlarla Beyazıt Meydanı’na yüründü. Merkez Kampüs’ten kapıyı zorlayarak açtıran öğrenciler ile Edebiyat’tan çıkanlar, Beyazıt Meydanı’nda buluştular. Eğitim-Sen 6 nolu Şube’nin konuşmasının ardından basın metni okundu. DPG’li bir öğrenci de kısa bir konuşma yaparak Fransa öğrenci ve öğretmen sendikalarından gelen mesajları okudu ve eylem sonlandırıldı. Yıldız Teknik Üniversitesi: YTÜ’lü öğrenciler 28 Mart’ta Davutpaşa Kampüsü’nde, Fransa’ya destek olmak amacıyla bir eylem gerçekleştirdi. 27 Mart Pazartesi günü yapılan eylem hazırlıklarını terörize eden polis devrimci-demokrat öğrencilere saldırarak biri DPG’li diğeri ÖEP’li iki kişiyi gözaltına almıştı. 28 Mart sabahı tekrar YTÜ Davutpaşa Kampusü’nde bir araya gelerek “Ulaşım, Barınma, Yemekhane... Parasız, Bilimsel Eğitim Istiyoruz”, “İdare, Polis, ÖGB İşbirliğine Son!”, “Gençliğin Uluslararası Dilini Kullanıyoruz, Diplomalı İşsiz Olmayacağız!” yazılı DPG ve ÖEP imzalı pankartları okulun duvarlarına asan öğrenciler, tek tek sınıfları gezerek hazırladıkları imza metinlerini dağıttı ve saat 13:30′da yapılacak olan eylemin duyurusunu yaptı. Yemekhanedeki konuşmadaysa aynı sorunları ülkemiz gençliğinin de yaşadığını vurgulayarak paralı eğitime ve diplomalı işsizliğe karşı birleşme çağrısı yaptılar. Saat 13:30′da YTÜ Yabancı Diller

Yüksekokulu’nda bir araya gelen öğrenciler alkışlama eylemi gerçekleştirdi.

İstanbul Üniversitesi

Yıldız Teknik Üniversitesi

Kadıköy İskele Meydanı

Kandıra MYO

Bursa

Kadıköy: 28 Mart günü saat 17:30′da Kadıköy İskelesi’nde yapılan basın açıklamasıyla Fransa selamlandı. “Satılık Değil Yaşamlarımız Paralı Eğitime ve Diplomalı İşsizliğe Karşı Birleşiyoruz-DPG” pankartıyla birlikte “Yaşasın Gençliğin Enternasyonalist Mücadelesi- DPG”, “Fransa Ruhuyla Sokağa Eyleme- Yakacık Lisesi Öğrencileri” yazılı dövizler taşındı. Eyleme Yakacık Lisesi öğrencileri de destek verdi. DPG ve ÖB‘nin ortak yaptığı basın açıklamasında neoliberal saldırıları birlikte aşacağımız belirtilerek Fransız gençleri, işçi ve emekçilerinin mücadelesi selamlandı. “Bir İki Üç Daha Fazla Fransa Daha Fazla Direniş”, “Fransa Gençleri Yalnız Değildir”, “Diplomalı İşsiz Olmayacağız”, “Parasız Eğitim İstiyoruz” sloganlarının atıldığı eylem sırasında, çevredeki insanlara kampanya broşürleri de dağıtıldı. Eylem, çevredekiler tarafından ilgiyle karşılandı. Kandıra: Kandıra MYO Öğrenci Platformu 28 Mart saat 14:00′da İzmit İnsan Hakları Anıtı önünde bir basın açıklaması yaptı. Açıklamada dünya çapındaki neoliberal saldırılara ancak sınırları aşan bir mücadeleyle karşı konabileceği vurgulandı. “Yaşasın Enternasyonalist Dayanışma”, “Parasız Eğitim Parasız Sağlık”, “Diplomalı İşsiz Olmayacağız”, “Fransa’da CPE, Türkiye’de GSS, Çözüm Ortak Mücadelede” sloganlarının atıldığı eyleme yaklaşık 30 kişi katıldı. Kandıra özelinde bir ilk olması ve insanlarda moral motivasyon sağlaması anlamıyla düşünüldüğünde eylemin anlamı büyük. Bursa: 28 Mart akşamı saat 18:30′da Bursa Osmangazi Metro İstasyonu’ndan otobüs duraklarına kadar yürüyüş düzenlendi. Yaklaşık 50 kişinin katıldığı eylemde yapılan açıklamada “Saldırılar bütün Avrupa’da ortaktır ve çözümü emekçi halkların enternasyonalist mücadelesindedir.” dendi. “Daha Fazla Fransa Daha Fazla İsyan”, “Genel Grev Genel Direniş” “Kahrolsun Ücretli Kölelik Düzeni” sloganları atıldığı eylemin ön hazırlık aşamasında DPG gün boyu okulda bildiri dağıttı ve “Paralı Eğitime ve Diplomalı İşsizliğe” karşı yapılan imza kampanyasını yürüttü.


DPG Bursa Kampanya Çalışmaları Kampanya çalışmalarımız doğrultusunda Bursa’nın Esenevler semtindeydik. Kahvehanedeki insanlara kampanyamızı anlattık ve imzalarını aldık. Kalabalık olacağını tahmin ederek yöneldiğimiz kafelerden birinde müziğe kısa bir süre ara verilmesini istedik. Kampanyayı anlatan konuşma sonrası masaları dolaşıp imza topladık, iletişim adreslerini aldık. Meslek liseli ve MYO’luların bulunduğu türkü kafede ise kampanyayla da sınırlı kalmadı konuşmalarımız. Öğrenci sendikası da sohbet konularımız içerisindeydi. Karşımıza sıklıkla çıkan “Bir imzayla ne değişir ki?” sorusuna verdiğimiz yanıtların ardından insanların umutsuzluğunun kırılıp bu parıltının gözlerine yansıdığını gözlemledik. Her masada son söz “Tekrar görüşelim” oldu. Bir başka gün de Panayır Mahallesi‘ndeydik. İmza metinlerimiz ve broşürlerimizle masalarını dolaştığımız kahvehane sahibi eline bir imza metni alıp oraya gelenlerden imza almaya ve kampanyayı anlatmaya başladı. Çalışmalara dair yaptığımız değerlendirmelerde pratik anlamda deneyim kazanılması gerekliliği, çalışma zamanının iyi örgütlenebilmesi gerektiği tespitleri üzerinde ortaklaştık. MYO ve Eğitim Fakültesi’ndeki kafede, imza metinlerimiz elimizde kampanyamızı anlattık. Elimizden imza metni alıp sınıflarında, mahallelerinde toplamak istediklerini belirtenler vardı. MYO öğrencilerine sendikanın gerekliliğinden bahsederek imza föyü bıraktık. İkinci gün gittiğimizde imza toplamış olduklarını gördük ki bu sahipleniş ayrı bir motivasyon yarattı bizde. Sözleşmeli öğretmenlikten yakınan bir öğretmen adayı, mesleki temelli çalışmanın gerekliliğini hatırlattı bize. Kampanya çalışmalarına katılan insanları bir araya getirip onlarla sendikanın üstünde yükseleceği küçük platformlar kurma gerekliliği duruyor şimdi önümüzde. Yüzmek denizde öğrenilir, pratik yapmadan bu yönümüzün gelişmesinin olanağı olmadığını biliyoruz. Bursa DPG

12

[

h a b e rle r

Muğla Kampanya Çalışmaları Muğla Üniversitesi’nde kampanya çalışmalarımız hızla devam ediyor. İmza föylerimiz ve broşürlerimizle dalıyoruz üniversitemize. Paralı eğitime karşı olup imza toplamanın faydası olduğuna inanmadığını düşünenler çıksa da genelde ilgiyle karşılanıyor. Sorunlarımızın sadece attığımız imzalarla çözülebileceğini düşünmenin yanlış olduğunu, ancak güç olursak kazanabileceğimizi, kampanyanın da bizleri bir araya getirecek bir araç olduğunu anlatıyor; kampanyanın hayat bulduğu üniversitelerde somut kazanımları aktarıyor ve de tarihten örnekler vererek mücadele etmenin önemine değiniyoruz. Hocalarımız da imza atarak destek veriyor kampanyamıza. İletişime geçtiğimiz, kampanyayı anlattığımız bir çok kişi kendisinin de imza toplayacağını söyleyerek föy istiyor. Çalışmalarımız, yeni aktivistler kazanarak ilerliyor.

ÖB’liler olarak 25 liseli arkadaşımızla aldığımız toplantıdan çıkan kararla, paralı eğitim ve diplomalı işsizliğe karşı kampanyamızı başlattık. Ulaştığımız hemen herkes paralı eğitimden rahatsızdı, fakat birtakım çekinceleri vardı. Kampanyanın bizlerin birlikteliğini perçinlemesi açısından da ihtiyaç olduğunu bir kez daha gördük. Çalışmalarımızdan rahatsız olan faşistler, anti propaganda faaliyetleri ve tehditlere başladılar. Sonuç alamayacaklarını anlayınca da ÖB’li bir arkadaşımızı okuldan atmaya çalıştılar. Fakat bizim ve arkadaşımızın ailesinin ortak hareket etmesi, işin meşruluğunu savunması ve herhangi bir durumda bu işin peşinin bırakılmayacağını söylemesi faşistlerin çabalarını boşa çıkardı. Anladık ki biz beraber oldukça karşımıza çıkan her engeli, her saldıyı beraberliğimizden aldığımız güçle yenebiliriz. Muğla DPG

Mersin Kampanya Çalışmaları İmza kampanyasını yerelimizde başlatışımızın ilk günleriydi. Üniversitede final dönemi olması dolayısıyla pek yoğunlaşılamamıştı. Dershanede mezun grupları içerisinde elden ele dolaşan imza metinleri herkes tarafından ilgiyle karşılanıyor, herkes de garipsemeyle benimseme beraber gidiyordu. İmza kampanyamızla, anadilde eğitim üzerine de çokça sohbet edebiliyoruz. Özellikle konuşmalar sırasında hemen hemen herkesle elit üniversite ve kitle üniversiteleri konusunda ortaklaşıyoruz, herkes gidebileceği üniversitenin kitle üniversitesi olduğunun farkında. Dershanedeki öğretmenlerin bir kısmından da destek alıyoruz. Stajer olarak ya da düşük ücretle çalıştırılmanın zorluklarını anlatan öğretmenlerle bağ kurarak sorunlarımızın ortak olduğundan bahsediyor, imza atan bazı arkadaşlara da föylerden veriyoruz. 28 Mart’ta Mersin Üniversitesi Yenişehir Kampüsü’nde paralı eğitime karşı yürüttüğümüz kampanyamız doğrultusunda 100 imza topladık. Çalışma esnasında birçok kişi çalışmamıza çok olumlu yaklaştı. İmza toplama çalışmasından sonra çalışmamızı pekiştirmek ve insanlarla tanışma ortamını yakalayabilmek için kampüs içerisinde bir film gösterimi yaptık. Mersin DPG

Mersin’de Öğrenci Sendikası Paneli Mersin DPG olarak 26 Şubat Pazar günü Kristal-İş sendikasında “Öğrencilerin Sendikası Olur Mu?” isimli bir panel gerçekleştirdik. 30 kişinin katıldığı panel ilk olarak Adana Haber-Sen yönetiminden Yasin Aytaç‘ın KESK’in kuruluş sürecini ve deneyimlerini anlatmasıyla başladı. Fiili meşruluk sürecinin altını kalınca çizen Aytaç, kurulacak olan öğrenci sendikasının reformizmle sınırlarını net olarak belirlemesi gerekliliğine ve “kitlesel ve militan bir öğrenci sendikası”na olan ihtiyaca vurgu yaptı. Ardından DPG‘li diğer iki panelist, Demokratik Üniversite Kurultayı‘ndan bugüne kadar olan sürecin anlatımını yaparak öğrenci sendikası ihtiyacını ve öğrenci gençliğin de içerisinde bulunduğu proleterleşme dalgasını anlattı. Ardından kısa bir değerlendirme yaparak panelimizi bitirdik. Bundan sonra kampanya ve sendika çalışmalarımıza Mersin’den daha güçlü bir ses vereceğiz. Mersin DPG


ha b e rle r

] 13

Beytepe: “Kantin İstiyoruz!”

Okulumuzun Edebiyat Fakültesi’nde bulunan kantin bir süre önce kapanmıştı. Bu da yetmezmiş gibi ardından fakültenin girişinde bulunan masalarda rektörlüğün talimatıyla kaldırıldı. Bizler de aldığımız son toplantıda bu gelişmeler üzerine Edebiyat Fakültesi önünde bir etkinlik yapma kararı aldık. 22 Mart Çarşamba günü Edebiyat Fakültesi önünü “Kantin İstiyoruz” pankartları ile süsledik ve çayhanemizi açtık. Önceden görüştüğümüz 2 müzik grubu (Sokak müzik grubu ve rock müzik grubu) küçük bir konser verdiler. Bir arkadaşımız Edebiyat Fakültesi’nde toplanan arkadaşlara kantin sürecini ve yapacağımız etkinlikleri anlattı ve herkese çalışmaya destek olma çağrısında bulundu. Düzenlediğimiz etkinliğe yaklaşık 150 kişi katıldı. Etkinlikten sonra açık bir toplantı alındı ve çıkan tartışmalar sonucunda 2 görüş ortaya atıldı. Bunlardan biri kütüphane önünde çok daha büyük bir şenlik yapmaktı. Yapacağımız etkinliğe sanatçıları da çağırarak daha fazla insanı etkinliğe taşıma ve güç toplama hedefi belirlendi. İkinci öneri ise, Edebiyat Fakültesi önünde açılan büfeyi boykot etmek, sonuç alınamaması durumda başlangıçta küçük çapta ‘’1 saatlik bir ders boykotu” örgütlemek oldu. Toplantıya daha geniş bileşimle devam etmek üzere tartışma ertesi günlere bırakıldı. Hacettepe DPG

Muğla’da ÖB’liler Saldırıya Gelen Faşistleri Cezalandırdı 7 Mart’ta öğle arasında okuldan çıkmakta olan 2 Öğrenci Birliği okuruna faşist bir güruh saldırıda bulunmak istedi. Kampanya çalışmamızın son dönemde hız kazanması ve liselerde ÖB’nin liseli gençliği bir araya getirerek toparlamaya çalışması nedeniyle liselerde güç kaybı yaşayan faşistler, bir süredir ÖB’lilere sataşmalarda bulunuyordu. Olay bir ÖB’linin Ülkü Ocağı’na götürülmek istenmesi, imza kampanyasını engellemeye yönelik tehditlerde bulunulması ve üniversiteli devrimcilere küfür edilmesi üzerine başladı. 2 ÖB’liye farklı liselerden gelen 3 faşist reis ve bir üniversiteli reis saldırırken 2 faşist de olayı izledi. ÖB’liler, yapılan saldırıya faşistlerin anladıkları dilden cevap vererek 4 faşisti orada cezalandırdı. Muğla ÖB

DPG Eğitim Semineri Yapıldı 25 Şubat günü yapılan DPG iç eğitim semineri İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Bolu, Muğla, Manisa, Eskişehir, İzmit ve Kandıra’dan üniversiteli ve liseli 40 DPG’linin katılımıyla gerçekleşti. Saygı duruşuyla başlayan seminer, 3 oturum üzerinden yapıldı. 1. oturumda emperyalist-kapitalist sistemin işçi sınıfı ve emekçilerle birlikte devrimcilere kadar genişleyen ideolojik etkileri ve sosyo-kültürel çözülmeler, part-time devrimcilik ve bugünün görevleri nasıl bir komünist olmayı gerektiriyor konuları ele alındı. 2. oturum, kitle çalışmasının zorlukları ve tıkanma noktaları, gelişkin bir kitle çalışmasının koşulları ve kampanya çalışmasının değerlendirilmesi biçiminde gerçekleştirildi. üçüncü ve son oturumda ise Söz Alınterinin Kurultayı‘na az bir zaman kala gençlik cephesinden geçilmesi gereken son kademeler ele alındı. Aktif bir biçimde gerçekleştirilen seminerde katılımcılar, yaşanan temel sıkıntıları ve çözüm yollarını somut örnekler üzerinden tartıştı. Yaklaşık altı saat süren seminer boyunca tüm katılımcılar; yapılan konuşmaları büyük bir ilgi ve dikkatle dinleyerek, yer yer soruları ve birbirini tamamlayıcı konuşmalarıyla, müdahaleleriyle karşılıklı sinerjinin olduğu bir ortam yarattı. Farklı illerden ve alanlardan yoldaşlar, bir arada olmanın heyecanını yaşadı. Bu tarz seminerlerin, toplantıların daha sık olarak yapılması ve süreklileştirilmesi ihtiyacı bir kez daha dillendirildi.

“Utku’nun Katili; Kapitalizm!”

Devrimci Proleter Gençlik, geçtiğimiz günlerde yaşadığı diplomalı işsizlik yüzünden bunalıma girerek intihar eden Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği mezunu Utku Uzunay‘la ilgili olarak 7 Mart günü saat 12:30′da Galatasaray Lisesi önünde bir basın açıklaması yaptı. DPG’liler eyleme “Diplomalı İşsiz Olmayacağız”, “Satılık Değil Yaşamlarımız”, “Utku’nun Katili Kapitalizm!”, “Herkese İş Herkese Çalışma Hakkı” sloganları ve alkışlarla başladı. Basın açıklamasında; ”Yaşadığımız sorunların çözümü intiharlar değil, bir araya gelmek, birleşmek ve mücadele etmek, intiharların sorumlularından hesap sormaktır. Biz yalnız değiliz, milyonlarız; Satılık Değil Yaşamlarımız Paralı Eğitime ve Diplomalı İşsizliğe Karşı Birleşiyoruz.” dendi.


DPG

14

[

h a b e rle r

AMED’İN ÖFKESİ ÖFKEMİZDİR! Muş kırsalında düzenlenen operasyonda 2 gün süren bir direnişle karşılaşan ve buna tahammül edemeyen faşist devlet, kimyasal silahlara sarıldı. Kürt halkının 14 yiğit evladı katledildi bir Newroz sonrası. Gerillaların şehit haberleri Amed’de yeni bir isyanın habercisi oldu. Gerillasına sahip çıkan Kürt halkı 10 binlerle alanları doldurdu. 4 gerilla toprağa verilirken devlet kirli yüzünü bir kez daha gösterdi ve Amed halkına saldırdı. Öfkenin doruklarında serhildan ruhunu kuşanan Amed, polisin gaz bombalarına taşlarla karşılık verildi. Polis karakolları basıldı, bankalar ve lüks araçlar ateşe verildi, askeri birlikler 15 yıl aradan sonra şehir merkezine girdi. Van ve Batman’dan sonra ateş yakma sırası şimdi Amed’deydi. Amed halkı ayaktaydı: Yangın yerine dönen şehir bunu söylüyor, alanlardan yepyeni bir bahar şarkısı yükseliyordu. Bu yıllardır bastırılmaya çalışılan özgürlük ihtiyacının, damlaya damlaya biriken öfkesinin sel olup akmasıydı. Amed şimdi Kawa‘nın cesaretini kuşanmış demirini kızdırıyordu Newroz ateşiyle. Çok geçmeden olaylar Ofis ve Bağlar’a sıçradı, İl Jandarma Alay Komutanlığı’ndan getirilen askeri araçlarla semt çembere alındı, kimi bölgelere özel harekat timleri yerleştirildi. Diyarbakır İl Valiliği ise jandarma korumasına alındı. Halk, Bağlar’da Çarşı Polis Karakolu’nu bastığında askeri birlikler buraya doğru harekete geçti. Bağlar’daki banka şubelerden bir tanesi ve sivil araçlar ateşe verildi. Gösteri yapanlara pervasızca saldıran polisin kurşunuyla 10 yaşında bir çocuk karnından yaralandı. Ofis semtinde ise burjuva basının içinde bulunduğu Plaza 300 kişinin öfkesinden nasibini aldı. Esnaf kepenk kapatırken kepenk kapatmayan dükkanların camları kırıldı. Caddeler trafiğe kapatıldı, panzerler yakıldı. Ertesi gün 22 yaşındaki Tarık Atakaya‘nın özel harekat cellatlarının açtığı ateş sonucu sırtına ve başına isabet eden kurşunlarla öldürüldüğü, Onur Kaya‘nın ise ensesine isabet eden kurşunla ağır yaralanarak Dicle Üniver-

nı, katlederek bitiremeyeceklerini gördüler. İşte şimdi devlet yine rezil ediliyor, polis ininden çıkamıyordu.

sitesi Hastanesi’ne kaldırıldığı haberi geliyor, ama devlet bunu yalanlıyordu. Saatler ilerledikçe eylemler kitleselleşiyor ve daha da militanlaşıyordu. Devlet gittikçe derinleşen öfkeyi bastırmakta zorlanıyordu. 16. Zırhlı Tugay Komutanlığı’ndan çok sayıda zırhlı araç, İkinci Taktik Ana Jet Üst Komutanlığı ve jandarma komandoları devreye sokuldu. Yetmedi; Mardin, Batman, Elazığ, Urfa ve Malatya’dan takviye güçler getirildi. Yollar trafiğe kapatıldı, bin kişi sloganlarla Polis Okulu’na doğru yürüyüşe geçti. 10 Nisan Karakolu’nu çembere alan halka uzun namlulu silahlarla ateş açıldı. AKP il binası taşlanırken birçok lüks araç ateşe verildi. Diyarbakır Valiliği, valilik yakınındaki Ziraat Bankası şube ve ATM’si; Bağlar Beldesi’nde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü ve İş-Kur binaları taşlandı. Ofis semti üzerindeyse helikopterler turlamaya başladı.

Bağlar’da çıkan olaylar sırasında 12 yaşındaki Abdullah Duran öldürüldü. İstanbul’daysa 1 Mayıs Mahallesi’nde olayları protesto etmek üzere Sağlık Ocağı’na doğru yürüyüşe geçen 100 kişiye polis gaz bombalarıyla saldırdı. Çatışma sırasında 3 kişi yaralanırken polisin kullandığı yoğun gaz bombasından zehirlenen bir kişi yaşamını yitirdi. Amed’de önceki gün şehit düşenlerin cenazesine katılan yaklaşık 30 bin kişiye saldıran faşist devlet burada da iki kişiyi daha katletti. Böylece bu son olayla şehitlerin sayısı 5′e yükseldi. Dergimizin hazırlık sürecinde patlak veren bu olaylar sırasında en son 300′ü bulan yaralı, 200′ün üzerinde gözaltı olduğu biliniyordu. Tek başına on binlerin alana çıktığı Batman’da 30 kadar yaralı, 20 kadar gözaltı yaşanmıştı çıkan çatışmada. Ve süreç bitmiş değil henüz. Adana, Batman, Şırnak, Urfa, Van, İstanbul...gerisi gelecek. Amed’in öfkesi öfkemizdir.

Dicle Üniversitesi de dahil kentteki bütün okullarda boykota gidildi, okul çıkışlarında eylemler yapıldı. Polis öğrencilere tazyikli su sıkarken kar maskeli cellatların yakaladığı çocuklar feci şekilde dövüldü.

2005 Newroz’u ile başlayan şovenist saldırı dalgası Şemdinli’yle birlikte bambaşka bir düzleme geçmiştir: Şemdinli provakasyonuyla devleti rezil rüsva eden Kürt halkı, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi‘yle yapılmak istenen yeni katliamlara, provakasyonlara cevabını militan gerilla cenazeleri, metropollerde militan kitle gösterileri ve kitlesel Newroz’la vermiştir. Kürt emekçi halkının özlemi, özgürlük ihtiyacı, gücü ve iradesidir bu.

Tıp Fakültesi’ndeki polis bürosunun camları kırılarak içerideki eşyalar dağıtıldı. “Şehit Namırın!” diyerek fakülte önünde birikti öğrenciler. Sandalyeler defterlerle tutuşturuldu, ateşler yakıldı. Şehirde Kürt emekçilerinin durdurduğu hayat üniversitede de Kürt gençleri tarafından durduruldu. Üçüncü gün dersane öğrencileri de eylemdeki yerlerini aldılar ve boykoto gittiler. Bir kez daha gördüler Kürt gençliğinin antifaşist öfkesini bastıramayacakları-

Bugün sözün bittiği yerdir. Yerimiz, Kürt emekçilerinin ve gençliğinin yanıdır. Yerimiz sokaklar, boykotlar, eylemler ve direnişlerdir. Birlikte olmalı, birlikte büyütmeliyiz bu kavgayı. Yiğit Kürt halkının özgürlük mücadelesinin içerisinde ve önünde, yani barikat başlarında, ateşin içerisinde olmaktan başka bir yol yok bizler için. Bulunduğumuz her alanda Kürt emekçileri ve gençliğiyle Amed’de yakılan özgürlük ateşini büyüteceğiz. n


TİKB’NİN 27. YILI SELAMLANDI* Öncü Müfreze Göztepe’de

Bursa’da TİKB 27. yıl etkinliği

3 Mart Cuma günü TİKB’nin 27. kuruluş yıldönümünü işçi ve emekçilerle birlikte selamlamak için İstanbul-Göztepe bölgesinde E-5 üzerinde Devlet Malzeme Ofisi civarındaki üst geçide günün en yoğun olduğu öğlen saatlerinde 5 çarpı 2,5 metre boyutunda “YAŞASIN ÖNCÜ MÜFREZEMİZ TİKB” yazılı bomba süsü verilmiş pankart dalgalandırıldı. Pankartın zincirlenme ve açılış sırasında işçi ve emekçiler bu eyleme tanık oldular. Militanlar kayıp vermeden çekilerek eylemi bitirdiler.

Bursa’da kapalı bir mekanda TİKB‘nin 27. kuruluş yıl dönümü kutlandı. Bir dakikalık saygı duruşuyla başlayan etkinlik bir yoldaşımızın örgütümüzün tarihini anlatmasıyla devam etti. Özellikle kuruluşundan itibaren illegal örgütlenmedeki ısrar, işkencede direnişin örgüt tavrı haline getirilişi, askeri faşist darbe koşullarında uzun yıllar cezaevi dışında da çalışmanın sürdürülüşü, 90′lar ve günümüze değin önemli dönemeçlerde TİKB‘nin aldığı doğru tavırlar vurgulandı. ML’nin günümüze ve ülkemize yaratıcı uyarlanışı ve bilime hakim olmada yakalanan başarı anlatıldı. Günün görevleri ve ihtiyaç duyulan kadro yapısı hakkında serbest kürsü oluşturulan bölümde öne çıkan konu kuruculuk, partiyi devrimi birlikte örgütleme perspektifi, teorik ve pratik gelişimin iç içeliği ve yeni örgütçü tipi oldu. Kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı parça insana ve bunun devrimcilerdeki yansıması olan parttime devrimciliğe karşı alternatif olarak yaratmamız gereken çok yönlü gelişkin komünist kişilik konusu, üzerinde durulan bir diğer konu oldu. Sonrasında devrimci marşların hep bir ağızdan söylenmesiyle etkinlik son buldu.

Avcılar’da TİKB Pankartı 28 Şubat Salı günü TİKB’nin 28. kavga yılını selamlamak için, Avcılar Türksan civarındaki E-5 karayolu üzerinde bir üst geçide bomba süsü verilmiş “Yaşasın Öncü Müfrezemiz TİKB” yazılı 5 çarpı 2,5 ebatındaki pankart zincirlendi. Militanlar kayıp vermeden geri çekilerek eylemi bitirdiler. Öğlen saatlerine kadar pankart üst geçit üzerinden dalgalandı.

İstanbul Yakacık’ta Yazılamalar 23-24 Şubat tarihlerinde TİKB’nin 27. yılını selamlamak için Genç Komünarlar tarafından İstanbul-Uğur Mumcu ve Yakacık bölgesinde yapılan yazılamalarda “Yaşasın TİKB”, “28. Kavga Yılında Yaşasın Öncü Müfrezemiz TİKB”, “TİKB 27 Yaşında” ibarelerine yer verildi ve yaygın bir biçimde TİKB ve TİKB/GK yazılamaları propaganda amaçlı yapıldı. Toplam 25 noktada yapılan eylemden militanlar kayıp vermeden geri çekildiler.

İTÜ Maslak’ta Selamlama 28 Şubat tarihinde İTÜ Maslak Kampusü içerisine “27. Kavga Yılında TİKB Partiyi Devrimi Örgütlüyor”, “Selam Olsun Öncü Müfrezemize / TİKB-GK”, “Partiye, Devrime, Komsomola Bir Adım Bir Adım Daha /TİKB-GK” yazılamaları yapıldı. Ayrıca kampüsün birçok yerine TİKB-GK imzası da atıldı. Kayıp verilmeden çekilindi.

Boğaziçi’nde TİKB bayrağı Genç Komünarlarlar, TİKB‘nin 27.kavga yılını 27 Şubat Pazartesi günü Boğaziçi Üniversitesi’ne astıkları pankartla selamladı. Orak çekiç silah yıldızlı bayrağın altında TİKB-GK imzasının olduğu pankart öğle saatlerinde öğrencilerin yoğun olarak bulundukları ana bahçeye bakan Fen-Edebiyat Fakültesi’nde bir sınıfın balkonuna asıldı. Eylem kayıp verilmeden bitirildi.

Öncü Müfrezenin Soluğu Kartal’da 23 Şubat Perşembe günü, Kartal Esentepe Sağlık Ocağı, Kartal Meslek Lisesi çevresi başta olmak üzere birçok yerde TİKB selamlandı. “Yaşasın TİKB - Yaşasın Genç Komünarlar -TİKB/GK”, “27. Kavga Yılında Selam Olsun Öncü Müfrezemize - TİKB”, “Partiye Komsomola Devrime - TİKB/GK” ve yaygın bir biçimde TİKB ve TİKB/Genç Komünarlar imzalı yazılamalar yapıldı.

Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği (TİKB)’nin 27. kuruluş yıldönümü geçtiğimiz aylarda çeşitli etkinliklerle selamlandı

YTÜ Beşiktaş’ta TİKB Pankartı Genç Komünarlar, TİKB’nin 27. kavga yılını Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Beşiktaş Kampüsüne astıkları pankartla selamladılar. “Partiye Komsomola Devrime Bir Adım Daha- TİKB GK” yazılı pankart, Fen Edebiyat Fakültesi’nin okulun bahçesine bakan balkonuna zincirlerle asıldı. ÖGB’nin yoğun olduğu saatlerde gerçekleşen eylem kayıp verilmeden bitirildi.

Bursa’da TİKB-GK Yazılamaları TİKB-GK militanları tarafından, TİKB’nin 27. kuruluş yıldönümünü selamlamak için Bursa’nın Esenevler mahallesinde yazılamalar yapıldı. “TİKB’nin 27. Kavga Yılını Selamlıyoruz!” ve “27. Yılında TİKB Partiyi Devrimi Örgütlüyor!” yazılamalarında “TİKB Genç Komünarlar” imzası da atıldı.

* Elimize email yoluyla ulaşan haberleri yayınlıyoruz


DPG

16

[

kur ult a y

BİZ DE VARIZ! Herşey tastamam. Pankart ve flamalarla donatılmış bir salon. Girişinde komünist işçi önderlerinin fotoğrafları. Tarihe adını büyük harflerle yazdırmış direnişlerden kesitler. Alınterinin eski sayılarıyla donatılmış duvarlar. Yayınlarımızın olduğu uzunca bir stand, karikatür sergisi... Basın masası, kayıt masası... Ve işte hepimizi saran o “İyi ki buradayım” duygusu... Herkes meraklı bir bekleyiş içinde. Herşey tastamam dedik de gelmeyenler var yine de. Başlar yukarı doğru kalkıyor, gözler yazılanları okuyor: “İşçi Sınıfı Ya Devrimcidir Ya Hiçbir Şey”, “Kölece Çalışmaya Kölece Yaşamaya Hayır/ Devrimci Sendikal Birlik”, “Kahrolsun Ücretli Kölelik Düzeni/ Alınteri”, “Herkese İş, İnsanca Yaşanacak Ücret, İnsanca Yaşanacak Zaman”, “Ya Barbarlık İçinde Yok Oluş Ya Sosyalizm”, “Workers Of The World Unite”. Ve hemen ardından salonu izliyor gözler: İşçi, emekçi, kadın, erkek, genç, yaşlı, Türk, Kürt, Arap, göçmen; ama hepsi bu salonda. Onları aydınlığa götürecek yolda birleşmiş hepsinin yüreği. Ve işte giriş konuşmasındaki “Size hoşgeldiniz demeyeceğim, çünkü kurultayı beraber ördük.” sözünün anlamı da bu... Yurt dışı delegelerinin isimleri okunurken haykırılan “Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi” sloganının anlamı da... Yumruklar sıkılı gözler havaya dikili saygı duruşu yapılırken de, mücadelenin çeşitli kesitlerinden derlenen sinevizyon gösterimi izlenirken de kafalardan silinmeyen hep aynı cümle: “Onları en iyi mücadelemizde yaşatabiliriz.” Ve salon birden sloganlarla dolup taşıyor. Muğla ‘dan “Muğla Faşizme Mezar Olacak”, Bursa’dan “Yaşasın BPO

Direnişimiz”, Adana’dan “Kahrolsun Ücretli Kölelik Düzeni” sloganları eşliğinde akıyorlar salona. Salonda şimdi ayrı bir hava var. “Tamamız artık” anlamında kırpışan gözler...

Başlayalım o zaman Kurultayı selamlayan çeşitli mesajların okunmasından sonra Özelleştirme Karşıtı Forum (APF) temsilcisi olarak Güney Afrika’dan kurultaya katılan Richard Mokolo söz alıyor. Konuşmasına kendi dillerinde işçilerin gücü anlamına gelen “amanza” ile başlayan Mokolo, “İşçilerin gücü vardır ve bugün sizi bir araya getiren bu güçtür” diyor

alkışlar eşliğinde. THY işçisi yaptığı konuşmayı “İşçiler siz güçlüsünüz” diye bitiriyor. “Sağlık Sorunu ve Genel Sağlık Sigortası” bölümünde kürsüye hem bir sağlık emekçisi, hem de bir baba olarak çıktığını söylüyor bir başkası. Hasta çocuğu için nasıl çırpındığını anlatarak “Biz size çocuklarımızı denek olarak kullandırtmayacağız” diye haykırıyor. “Kafa Emekçileri” ve “Beyaz Yakalılar” tebliğleri sunulduktan sonra kürsüye çıkan Serna Seral grev gözcüsü, sınıf olduklarının bilincine nasıl vardıklarını anlatıyor. Anadolu yakası işçilerinin skeci coşturuyor bizi. Binbir zorlukla ördüğümüz kurultay çalışmasını onlardan izlemek öyle keyifli ki... 1′ler

2, 2′ler 3, 4, 5... oluyor sonra. İşçi korosunun söylediği devrimci marşlar, şiir grubundan dinlediğimiz şiirler, Alınteri’nden tanıdığımız Ali ile Veli. Hepsi o kadar tanıdık ki... Sıra ML-MYO tebliğine geliyor. Bu tebliğin ayrı bir anlamı var. Gençlik, kaderinin işçi sınıfının kaderiyle ortak olduğunu her geçen gün biraz daha iyi anlıyor çünkü. Karşılaştıkları emek sömürüsü, sendika-sigorta haklarının olmayışı, insanca muamele görmeyişleri tebliği hazırlayan işçi-öğrencilerin bahsettikleri sorunlardan yalnızca birkaçı. Geleceğin işçi sınıfını oluşturan bu kesim, bu sorunları nasıl aşabileceğini de koyuyor ama. Tebliğ, ilgiyle karşılanıyor. Özellikle tebliğin anlattığı meslek liseli ve MYO’lu işçi-öğrenciler tarafından. DPG adına yapılan konuşmada ise kurultaya komünarların selamı taşınıyor. Hafızalara kazınan bir de atık kağıt işçisi var. İnsan yerine konulmayışından bahsedişi kadar devrimcilerin ilgilenmeyişi de dokunuyor herkese. “İşçi Sınıfının Genişleyen Bileşenleri” bölümünde Kürt işçileri tebliği “Yaşasın İşçilerin Birliği, Halkların Kardeşliği” sloganıyla bölünüyor, kadın işçilerin sunduğu tebliğ alkışlar alıyor. Nijeryalı bir işçi, TürkKürt işçilerle göçmen işçilerin birlikte mücadele etmesi gerektiğini anlatırken genç bir işçi hepimize sosyalizm hayalini kurdurtuyor.

Ve ikinci gün... Bir günün nasıl bittiğini anlayamadan başlıyor ikinci gün. Gazi için yapılan konuşmanın ardından kurultay belgeselini izliyoruz hep birlikte. Koskoca 16 ay geçmiş ve şimdi işte buradayız. Salondakilerde yoğun bir “Biz bu görüntüleri bir yerden tanıyo-


kurult a y

] 17

ruz” duygusu. İşte bu bizim çocuğumuz, bunu kendi ellerimizle yarattık!

yaşandığının en somut göstergesi işte. Sosyalizm güncelliğini bir kez daha kanıtlıyor böylece.

İlk gün 500 iken ikinci gün 700 kişinin olduğu salonda çeşitli konuşmalar yapılıyor, 20′ye yakın tebliğ sunuluyor. 60′ın üzerinde işçi söz alıyor. Ama ille de “Grev Bizim Bayramımız” tebliği. Ardından kürsüye çıkan Meka direnişçisi 167 gün süren direnişlerine sendikanın sahip çıkmayışını anlatıyor, devrimci bir sendikaya olan özlemini dile getiriyor. Yüreğir işçisiyse işçi sınıfının ancak içerden dönüştürülebileceğini, direnişlerde ailelerin de desteğini sağlamak gerektiğini ve devrimcilere minnet borcu olduğunu söylüyor. BPO işçisi, 42. günündeki direnişlerinin soluğunu taşıyor kurultaya. İnşaat işçilerinin skeciyse tabloyu tamamlıyor.

İşte o an...

Ve tabii kurultayın enternasyonal ayağı. Kolombiya’dan Petrol İşçileri Sendikası (ECOPETROL-USO) temsilcisi Freddy Pulecio Perez, özelleştirmeye karşı verdikleri mücadeleyi anlatırken Arjantin’den Tomas Eliaschev temsilcisi olduğu İşsiz İşçiler Hareketi (MTD)’nin nasıl ortaya çıktığını, fabrika işgallerini anlatıyor ve “Bizim üretmek için patronlara ihtiyacımız yok” dediği anda alkışlar aldığı konuşmasını “Hepimiz kalbimizde yeni bir dünya taşıyoruz” diye bitiriyor. Brezilya’dan Topraksız Tarım İşçileri Hareketi (MST) temsilcisi Alipio Freire ise, neoliberalizme karşı ortak mücadele edilmesi gerektiğini, kurultayda birlikte yaratılan mücadele yöntemlerinin tüm dünya emekçilerinin kurtuluşuna giden yol olduğuna inandığını söylüyor. Yine işçi koromuz, şiir ekibimiz ve duyduklarına dayanamayıp iş bırakmak üzere arkadaşlarını örgütlemeye giden çamaşır makinesi. Bu da kurultayın son skeci işte. Bundan sonrası “Ne istiyorsunuz?” bölümü. Ama “Ne istiyorsunuz?” diye sorulan salondakiler öyle çok şey istiyor ki isteklerin sonu bir türlü gelmiyor. İşte herkes bu kadar çok şey isterken günün sonunda ücretsiz eğitim vermek üzere kürsüye çıkıyor Mokolo ve soruyor. “Siz birilerinden bir şeyleri isteyecek misiniz? Yoksa alacak mısınız?” sorusu hep bir ağızdan “Alacağız” şeklinde yanıtlanıyor. Bu nasıl bir bütünleşme

Kurultaya damgasını vuran “Emeğin Korunması, Yeni Bir Devrimci Sendikal Hareket Yaratmalıyız, Proletarya Enternasyonalizmi, Kolektif İşçi Bilinci, İşçi Sınıfı Ya Devrimcidir Ya da Hiçbir Şey, Sosyalizm Günceldir” tebliğleri... Ve kurultayın en coşkulu anı 75 öncü işçinin sahneye çıktığı o tarihsel an. Sahneyi bir anda doldurup yumruklarını havaya kaldıran 75 öncü işçi, “Biz varız” diyor, “Biz varız ve olacağız!”... “Kölece Çalışmaya, Kölece Yaşamaya Hayır” kampanyası yaygınlaştırılarak sürdürülecek, “Öncü İşçi Kurulları” oluşturulacak ve çok daha geniş bileşimde “Büyük Kurultay” gerçekleştirilecek. 75 öncü işçinin imzası var tüm bu önergelerin altında. Boğazlar düğümleniyor, gözler doluyor, yürekler bir başka çarpıyor şimdi, sloganlar daha gür atılıyor... Duvara Karşı Tiyatro Topluluğu da bizimle bu güzel günde. AB konulu oyunlarını büyük bir ilgiyle izliyor herkes. Ve ardından sonuç bildirgesi okunuyor, “Burada söylenenleri onaylıyor musunuz?” sorusu hep bir ağızdan “Evet!!!” diye yanıtlanıyor. Evet, bir tek siz değil, biz de varız bu işte. Kurultayın gençlik için anlamı da burada. Yapacaksak hep beraber yapacağız, hareketteki tıkanmayı aşacaksak bir olup aşacağız, sınıf mücadelesine biz de kan taşıyacağız. Ara kurultay ve etkinliklerde; Öncü İşçi Kurulları’nda ve de Büyük Kurultay’da, ama mutlaka. Biz de varız bu işte, çünkü bu gücü görüyoruz. Biz de varız bu işte, çünkü bu iradeye yürekten inanıyoruz. Biz de varız bu işte, çünkü biz gençliğiz ve gelecek ellerimizde... Bu kurultay bizim de çözüm kurultayımız. Ve bir kez daha: Umutsuzluğa karşı umut, geleceksizliğe karşı gelecek, güçsüzlüğe karşı güç oluyor kurultayımız... Ve sınıftan aldığı gücü yüreklere taşıyor. Büyük bir duygu seli akıyor şimdi Enternasyonal marşına. Tüm yürekler tek bir yolda, tek yumrukta birleşiyor... Yolumuz aydınlığa çıkıyor... n


DPG

18

[

kur ult a y

KURULTAY SOHBETLERİ Kurultay sırasında katılımcılara kurultaya ilişkin beklentilerini, izlenimlerini, ne beklediklerini, öncü işçi kurullarını ve bundan sonrasını sorduk... Kurultaya nereden katıldınız? Bolu: Düzce’den Teknik Eğitim Fakültesi’nden katıldım. Bir arkadaşım söyledi. Daha önce hiç gitmemiştim. Çok da memnunum. Bir ön yargım yoktu ama pek bir fikrim de yoktu. Bu kadar yoğun olacağını tahmin etmiyordum. Burada çoğu yerde konuşulamayan halkların özgürlüğü konuşulabiliyor. İşçi kardeşlerimizin sorunları yoğun olarak anlatıldı. Bundan sonra diğer insanlarımızın işçilere yaklaşımını burada gördüm. Ve bundan sonra sürekli katılacağım. Artık farklı biri oldum. Artı birler girdi buraya. Bir işçi-öğrenci olarak kurultaya nasıl bir beklenti ile geldin ve ne ile karşılaştın? Bolu: İşçiyim, öğrenciyim ve Kürdüm. TEF’i bitirdiğim zaman kendi işimi kuracağım diyemem. Çok zor bir şey. TEF’in sorunları zaten belli. Gerçekten okulu bitirdiğim zaman asgari ücretle çalışan bir işçi olacağım. İşçi olacağım da garanti değil. En azından ses getirecek güzel bir toplantıydı. İnsanlar söylemek istedikleri her şeyi açık ve net olarak söyleyebiliyorlar. Konuşmadım ama içimden gelen her şeyi döktüğümden eminim. Ses yaptığımdan eminim. Bundan sonrası için ne düşünüyorsun? Bolu: “Artı bir”lerden biriyim. Ben kurultayı kazandım. Kurultay beni kazandı. Bir çok arkadaş getireceğim. Böyle beklentileri olan ve bir çok şeyi bilmeyen insanlar çok, bu insanlara ulaşacağım. İstanbul’dan bir katılımcı: Şu ana kadar bir fikrim yoktu. Ne nedir, nasıl olcak, organizasyon nasıl? Gayet iyi buldum. İlk defa bu kadar sektörün toparlanması ve bir araya gelmesi. Ortaya hedefler koyması açısından da oldukça iyi. Burada bir birliktelik ve birşeyler yapma gerekliliği üzerine mesajlar var, bu kendini hangi kanal-

larda hangi kurumlarda ve ne biçimde ifade edecek? Yarın daha çok bu gözle dinlemeyi düşünüyorum. Trabzon’dan bir işçi: Gayet başarılı. Geçen yıl üniversite kurultayına da katılmıştım. Deneyimimiz vardı. Katılım beklediğimin üzerindeydi. Tebliğleri çok beğendim. Özellikle beyaz yakalılar bölümünü. Kurgu da çok güzel. Şiirler, işçi skeçleri, koro çok başarılıydı. Bundan sonrası buradan çıkan karara bağlı. Tabii benim de kafamda var bir düşünce. Umarım buradan kitlesel, birleşik ve militan bir sendika kararı çıkar. Bursa’dan öğrenci: Birinci gün çok güzel geçti bence. Açıkçası hayal ettiğim gibi. İşçiler sorunlarına çözüm bulmaya çalışıyor. Özellikle Afrika’dan katılan yoldaşın konuşmaları çok güzeldi. Proletarya enternasyonalizmini çok güzel gösterdi bize. Çok coşkulu geçti bence. İzmir’den öğrenci: Coşkulu, güzel. İşçi sınıfının bugünkü sorunlarına çözüm olacak nitelikteki bir kurultay. Başlarken iddialarımız belliydi. Çözüm üretmek adına bu kurultayı gerçekleştirdik. Ve buraya katılmaktan dolayı çok onurlu ve gururlu hissediyorum kendimi. Ümraniye OSB İşçi Derneği’nden bir işçi: Yani biraz organizasyon eksikliği var. Ama şimdiye kadar gördüğüm kurultaylardan çok çok güzel bir etkinlikti. Gerek katılım gerekse de içerik olarak bayağı doyurucu. Bundan sonrası için artık sınıf bilincinin farkına varılması lazım. Yüzün işçi sınıfına dönülmesi lazım. Bugün işçi sınıfı sarı sendikal ihanetin ve sendikal bürokratların eline düşmüş durumda. Bu bataktan hep beraber bütün devrimci kurumlar birleşerek çıkmak zorundayız. Kocaeli MYO’dan: Şu ana kadar iyiydi ama yabancı konuşmacılar dışında heyecan vardı. Konuşmayı etkiledi. MYO öğrencisi olarak öğrenci sendikası mücadelesinin örülmesi gerektiğini düşünüyorum. Buradan çıkacak kararlar ile bundan sonrasına bakıyor aslında.

Çorlu’dan bir işçi-öğrenci: Kurultayın işçi sınıfının kurtuluşu yolunda büyük bir adım olcağına inanyorum. MYO okudum. Tebliğde de geçen stajda sömürü konusu çok ciddi bir konu. Üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan bir tanesi. Fazla saatlerde çalıştırma. Ayak işlerinde çalıştırma. Bunlar staj yerlerinde fazlaca uygulanan bir yöntem. MYO’larda uygulanmaya çalışılan politikalar bellidir. Bunu yırtacak olan gençliktir. İşçi öğrencilerdir. İyi bir örgütlülük bunun devamını getirecektir. İzmir’den işsiz: Kurultayın öncü işçileri buluşturacağı bir sonucu getireceğini düşünüyorum. Başlangıçta söylediğimiz gibi çözüm birilerinin getirdiği çözüm önerileri değil birlikte üreteceğimiz çözümler olacak. Asıl işimiz bundan sonra başlıyor diye düşünüyorum. Kurultay, gelen insanlarda ciddi bir pozitif etki yarattı. Bunun daha iyi çalışmalarla, işçi önderlerinin örgütlenerek ve kitleselleşerek ilerlememizi sağlayacak. Bundan sonra iş yerellere düşüyor. Daha sıkı çalışmaya düşüyor. Atmosfer çok güzel. Bugünkü katılım daha iyi. Tebliğler de kapsamlı. Bursa’dan bir işçi: Doygunluk olarak iyiydi. Dolu tebliğler vardı. Sonuçlar önemli. Uzun zamandır yapılan bir çalışma sonuçta, ortaya ne koyacağız çözümleri nasıl koyacağız bunlar önemli. Çözüm için geldik kurultaya. Buradan bir örgütlenme modeli çıkmalı. Buradan çıkınca örgütlenmeyi sürdürüp kurultayı büyütmeyi düşünüyorum. Daha büyük kurultaylara.... Ankara’dan işçi: Herşeyden önce iki gün önceye gitmek gerekiyor. Uzun bir dönem nesneleştiğimiz bir süreç yaşadık. Yeniden toparlanma ve somut hedefleri olan belli bir çerçevesi olan planlar dahilinde giden bir kampanyanın finalini yaşıyorum. Kurultay sonrasını kazanmak ile ilgili birşeydi ama biz kurultayı ve önümüze koyduğumuz hedeflerin bir çoğunu kazandık. Herşeyden önce nesneleşmeden özneleşme noktasına girdiğimizi düşünüyorum. Kurultayda da bunu yaşadım, bunu gördüm. Katılım ve kolektif


kurult a y

] 19

ruh anlamında gördük ki, istediğimiz zaman başaramayacağımız herhangi bir şey yok. Kurultaydan sonra, buradan çıkacak güçlü somut ve ileriye dönük ve kitle hareketinin ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir program ve bunların hayata geçirilmesi. İşçi sınıfının sorununu ortadan kaldıracak bir parti sürecine girmeliyiz. Edirne’den öğrenci: Güzeldi. Konular güzeldi. Yalnız sağlık konusunda eksiklikler olduğunu düşünüyorum. Son çıkan yasalar daha iyi işlenebilirdi. Bunun haricinde hazırlık ve tebliğler güzeldi. Giresun’dan bir öğrenci: Kurultaydan çok verim aldım. Öncesinde “Niye gideceğiz, ne olacak, somut şeyler elimize geçecek mi?” diye düşünüyordum. Buraya geldiğimde düşüncelerim tamamen değişti. İşçilerle sohbet etmek, onları dinlemek, bizim de işçi olmamız ve ortak sorunlarımızın olması güzel. Somut şeylerin elimize geçeceğini düşünüyorum. Mutlu ve heyecanlıyım. Bunu gittiğimiz illere taşıyacağız. Ankara’dan stajer avukat: Bizim de yolumuz işçiliğe gidiyor. Bence de güzel. İşçilerin kendi sorunlarını kendilerinin dile getirmesi ve daha önce kendi yaptığı çalışmaları görmek, bir kıpırdanmayı hissetmek iyi. Ben devrimci bir sendika kuracaklarını biliyorum. Bence buradan iyi birşey çıkacak. Mutluyum. Avusturya’dan işçi: Kurultay işçilerin sorunlarını dile getirdiği bir kurultay. Coşku hissediyorum. Yarına dair bir umut kıvılcımı da var. Bunun daha ileriye taşınması için umudumu bu yönde tutuyorum. Bu burada kalmamalı. Türkiye’de olsun, dünyada olsun işçi sınıfının yeni örgütlenmelere ve yeni mücadele biçimlerine ihtiyacımız var. Bunu geliştirmek lazım. Bugüne kadar olan yılgınlık, bezginlik, teslimiyet kırılmaya başlandı. Bunun havasını yakalıyorum. İşçiler sadece işçi olarak değil aynı zamanda da devrimci işçi olarak da sahneye çıkıyor. Bu olumlu bir gelişme. Burada kalmaması daha üst aşamaya çıkması gerekiyor. Sözüyle eylemiyle bir olan bir hareketin yaratılmasını tüm yüreğimizle destekliyoruz. Trabzon’dan işçi-öğrenci: Çok güzeldi. Daha öncesinde bilgim vardı. UÇ’den olsun, internetten olsun. Tebliğleri okudum. Arkadaşlarla da

DPG tartıştık, çıkan sonuç; geleneksel sınıf hareketinden farklı şeyler söylediği. Söylemekle kalmayıp paratiğini yapmaya başladığını gösteriyor. Umduğumuzu da bulduğumuzu gördüm. Yarınlar bizim olacak. Çünkü burada o iradeyi, o ruhu ve gücü gördük. Muğla’dan öğrenci: Coşkulu ve güzel geçti. Özellikle Kürt işçilerin tebliği beni etkiledi. Herşey güzeldi. Zaten bildiğimiz sorunlar işçilerin ve işçiöğrencilerin sorunları. Onları burada kaynaştırdık. Çözüm yollarını arıyoruz, buradan bir çözümle çıkacağız. Muğla’dan işçi: İlk olarak önce birlik yoktu. Burada çok iyi sözlerde bulundular. Çok güzel şeyler aklıma geçti. Fikirlerim daha da gelişti. Bundan sonrası için belli bir güç ve dayanışma sağlamayı gerçekten istiyorum. İstanbul Esenyurt’tan işçi: Organizasyon gerçekten iyiydi. Enternasyonal çok iyiydi. Bizim de işçi komitelerimiz var. Yabancı değilim. Öncü işçi kurullarının olması çok iyi. Birilerinin birşeyleri yapması gerekiyordu. Kendiliğinden olmadığını biliyoruz. Farkında olanlar birşeyler yapmalı. Kurultaydan sonrası için, buradan anlaşılmışsa ve kendilerine düşen görevin farkındalarsa yaparlar. Birlikte hareket edebilirler. Niğde’den emekçi memur: Kurultaya dair ciddi beklentilerim vardı. Sınıfın sorunlarının aşılması ve ileriye yürünmesi noktasında iyi şeyler verdi. Organizasyon, katılım ve buradaki hava güç ve enerji verici. Burada alınan kararların salondan çıktıktan sonra yerellerde uygulanması ile başarıya

ulaşacağına inanıyorum. Salondaki hava, tebliğler bir gücün olduğunu gösterdi. Önümüzde bir yol var herkese kolay gelsin. Kurultay çalışması öncesinde yazılanlar, konuşulanlar ve çalışmalarda bir zemin hazırlanmıştı. Öncü işçiler kurulları doğru bir karar. Büyük bir kurultay kararında, hedeflerin büyütülmesi gerekliliği var. Büyük kurultay bambaşka olmalı. O zaman yüzlerce işçinin olan tebliğler olmalı ve Türkiye’ye hitap etmeli. Hayata geçmesi bize bağlı. Niğde’den eğitim emekçisi: Buradaki moral ve coşku ile birliğin ihtiyacının ne kadar somut olduğunu gördüm. Diğer yapılanlarla değerlendirdiğimizde buranın özgün bir yer olduğunu, israrcı, iddialı bir şekilde geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’ye, dünya işçi sınıfına ışık olduğunu düşünüyorum. Kurultayın aldığı ve alması gereken en önemli kararlardan bir tanesiydi öncü işçi kurulları. Kurultaydan bir şey çıkmalıydı. Dertlerini anlatmasının ötesinde. Bu da kurultayın yaşamın içine sokacak olan şeydi. Geliştirilmesi ve içerisinde yer almak gerekiyor. Mardin’den eğitim emekçisi: Güzeldi. Farklı bir ruh ardı. Yeniye alışma ve adapte olma noktasında iyiydi. Somut adımlarının olması ve bundan sonra ileriye bakma noktasında mutlaka olması gerekiyordu. İleriye doğru bir adım atılması iyiydi. İstanbul Sefaköy’den emekçi kadın: Birlik beraberlik olsun. İşçiler birbirine kilitlensin. Birlik olduğumuzda gücümüz artacak. Kimse bizi ezemeyecek. Buna inanıyorum. Biz varız...


20

[

kur ult a y

ML-MYO TEBLİĞİ

DPG olarak “Söz Alınteri’nin Kurultayı”nda okuduğumuz, Meslek Liseleri ve Meslek Yüksek Okullarının Durumu tebliğini yayınlıyoruz: Bizler, Meslek Lisesi ve Meslek Yüksekokulu’nda okuyan işçi-öğrenciler olarak bugün burada işçi sınıfının deneyimli kuşaklarıyla birlikte omuz omuza olmanın, sizlerin mücadele deneyimlerinizi paylaşmanın, geleceğimizi kazanmanın adımlarını atmış olmanın onurunu yaşıyoruz. Bizler işçi ve emekçi çocuklarıyız, babalarımız işçiydi, onların da babaları işçiydi, bizlerin de işçi olmaktan başka bir seçeneğimiz yok ve bizim çocuklarımızın da. Kuşaktan kuşağa emperyalist-kapitalist sistemin çarkları arasında iliklerimize kadar sömürülüyor, horlanıyoruz. Sizler gibi bizler de artık bu gidişata bir son vermek, sorunlarımızın çözüm yollarını ortaya koymak, birlikte karar alıp uygulamak için bugün buradayız. ML ve MYO’larda yaşadığımız sorunlarımızı ve ortaya koyduğumuz çözüm önerilerimizi paylaşacağız sizlerle. Bizler ML ve MYO’larda okuyoruz. Her birimiz benzer düşünceler ve yönlendirmelerle bu okullardayız; geleceğimizi garanti altına alalım, bir an önce bir mesleğimiz olsun, üniversiteyi bitirip işsiz güçsüz dolaşacağımıza bir fabrikada-atölyede işçi olarak çalışalım, aile bütçesine katkıda bulunalım vb. Kimimiz otomotiv, kimimiz metal, kimimiz konfeksiyon, kimimiz ise ayakkabıcılık liselerinde, yüksekokullarında okuyor-çalışıyoruz. Gittiğimiz yerlerin ismi her ne kadar lise ya da yüksekokul olsa da orada bulunduğumuz zamanın büyük çoğunluğu-

nu sizler gibi atölye ve fabrikalarda çalışarak geçiriyoruz. Haftada 2 gün ders görüyor, 3 gün ise üretim yapıyoruz. Hem öğrenciyiz hem de işçiyiz, bu yüzden kendimize işçi-öğrenciler diyoruz. Bizler çalışmaya, eğitimin ve üretimin birlikte verilmesine karşı değiliz. Karşı olduğumuz, aldığımız eğitimin niteliğinin her geçen gün daha da düşmesi, staj bahanesi adı altında emeğimizin sömürülmesi, sendikasigorta hakkımızın olmaması, diğer işçilerle aynı işi yapmamıza rağmen asgari ücretin üçte biri kadar ücret almamız, çalışma saatlerimizin uzun olması ve bununla birlikte bedensel, zihinsel ve kişilik gelişimimizi tahrip etmesi, çalıştığımız yerlerde küfüre, dayağa, tacize, aşağılanmaya maruz kalmamız ve hiçbir hakkımızın olmamasıdır. Hak gasplarından en büyüğü örgütlenme hakkımızın elimizden alınmış olmasıdır. Emperyalist-kapitalist sistem ihtiyacını duyduğu ucuz ve nitelikli işgücünü bizim üzerimizden sağlamaya çalışıyor, ihtiyacını duyduğu sektöre ilişkin okulları rahatlıkla açabiliyor. Bu yüzdendir ki okullarımızın isminin sonunda Sabacı, Koç gibi tekellerin isimlerinin bulunmadığı meslek lisesi ve yüksekokulu neredeyse yoktur. Bu okullarda aldığımız eğitimin her aşaması bugün artık paralı hale getirildi ve bu masraflar bizlere karşılatılarak daha fazla kar elde ediliyor. Bu okulları bitirdiğimizde ise sizlerin ve üniversiteli arkadaşlarımızın da yaşadığı sorun olan işsizlik bekliyor bizleri de. Okullarımız birer ticarethaneye dönüştürüldü, eğitim adı altında sermaye sınıfı kar oranını yükseltmekte ve artı-değer sömürüsünü derinleştirmektedir. Bugün ML ve MYO’lar üretim sürecinin gittikçe daha önemli bir noktasında durmaktadır. Burjuvazi buralardan büyük karlar elde etmektedir. Bizler işçi-öğrenciler olarak tıpkı işçi sınıfında olduğu gibi birbirimizle rekabete zorlanıyoruz. Bu bizim dayanışmamızı ve birlikte mücadele etme zeminimizi zayıflatan bir şeydir. Bunun önüne geçecek ve sınıf dayanışmasını ve mücadelesini yükselteceğiz. Bu doğrultuda işçi-öğrenciler olarak

üzerimize düşen en önemli görevlerden olan, yeni işçi kuşaklarının sınıf temelinde eğitilmesi ve mücadele bilincinin kazanılması doğrultusunda çalışmalarımızı hızlandıracağız. ML ve MYO’larda okuyan işçi-öğrenciler olarak, temel bir bileşeni olduğumuz işçi sınıfı ile kaderimiz ortaktır. Bu noktada: 1) Eşit ve insanca yaşanacak ücret, sendika-sigorta hakkı, çalışma yaş ve saatlerinin sınırlandırılması, çalışma koşullarının bedensel, zihinsel ve kişilik gelişimini tahrip etmeyecek biçimde iyileştirilmesi, sendikalarda ML ve MYO’lara dönük birimlerin oluşturulması, hafta sonu ve ağır işlerde çalıştırılmanın yasaklanması, her türlü fizik-psikolojik şiddet, hakaret ve tacizin sona erdirilmesi, düzenli sağlık kontrollerinin yapılması, atölyelerde ve işyerlerinde doktor ve hemşire, yanı sıra çocuk psikoloğunun bulundurulmasını istiyoruz. 2) Bu taleplerimizi dillendirebilecek, fiili, meşru bir mücadele zemininde hareket edecek ve hak alıcı bir mücadele verecek öğrenci sendikasına ihtiyacımız var. Birleşik, kitlesel, militan bir gençlik hareketi/örgütü yaratılması, devrimci bir öğrenci sendikasının kurulması yolunda hareket edeceğiz. 3) İşçi sınıfının geleceğini belirleyecek ve temsil edecek olan biz işçi-öğrenciler, emeğin korunması mücadelesinin, “Kölece Çalışmaya Kölece Yaşamaya Hayır” kampanyasının temel yürütücüleri olacağız ve bulunduğumuz her yere kampanyamızı taşıyarak genç işçilerin sistemin çarkları arasında yutulmasına izin vermeyeceğiz. 4) Kurultaydan sonra sektörel ve bölgesel düzlemde örgütlenecek olan Öncü İşçi Kurullarının temel bileşenleri arasında yer alacağız. Bu birleşik mücadelenin örülmesi ve bizden deneyimli olan öncü işçi kuşaklarının mücadele deneyimlerinin kolektifleştirilmesi, yeni Kavel’lerin, 15-16 Haziran’ların yaratılması anlamıyla yakıcı bir ihtiyaçtır. n


kurult a y

] 21

DPG

Kurultay’da Devrimci Proleter Gençlik adına yapılan konuşma Değerli konuklar, kavga dostları ve yoldaşlar, Bugün burada tarihi anları hep birlikte yaşıyoruz, coşkumuz ve onurumuz büyük ve tarif edilmez. İşçi sınıfının yepyeni bir temelde örgütlenmek için topladığı kurultayda Devrimci Proleter Gençlik olarak bulunmaktan, bu kurultayın örgütleyicileri arasında yer almaktan daha büyük bir onur duyuyoruz. Paris Komünü’nde göğün fethine çıkan komünarlardan alıyoruz ismimizi biz. Bu ne anlama gelir; bu, sınıf mücadelesini bulunduğu her alanda geliştirebilmek için tüm enerjisini ve yeteneğini bu doğrultuda kullanan, işçi hareketiyle gençlik hareketini birleşik mücadele zemininde büyüterek devrimci sosyalizm doğrultusunda konumlanmak demektir. Bu geniş gençlik kitlelerini sınıfın öncü kurmayının politika ve perspektifleriyle buluşturarak, onların sosyalist eğitimini gerçekleştiren, gençliği işçi sınıfının mücadelesine seferber eden bir anlayışla hareket ederek, militan, kitlesel bir gençlik hareketini ve örgütünü yaratmayı önüne hedef olarak koymuş olmak demektir. Biz Devrimci Proleter Gençlik olarak bugün içerisinden geçtiğimiz şu tarihsel kesitte tam da bunları yapıyor, böyle konumlanıyoruz. İşçi sınıfına karşı sorumluyuz, biz gençliğin komsomol örgütü olarak her zaman bu bilinçle hareket edecek ve sınıf mücadelesinde proleter gençler olarak üzerimize düşeni fazlasıyla yerine getireceğiz.

Kurultayımıza gençliğin diri soluğunu getirdik, size gençliğin militan mücadele özlemini ve kararlılığını getirdik. Size göğün fethine çıkmış Komünarların sarsılmaz bilincini, iradesini, coşkusunu ve proleter sözünü getirdik. Size bir kez daha söz vermek için geldik, bugün çürümeye ve yozlaşmaya terkedilmiş gençlik devrim ve sosyalizm davasına kazanılacaktır. Kazanılacaktır ve işçi sınıfımızla birlikte omuz omuza mücadele bayrağını yukarılara taşıyacağız. Kurultayımız Türkiye işçi sınıfı hareketi açısından tarihsel bir anlam ifade ediyor. Önemi büyüktür. Sorumluluğu da. Kurultayın Öncü İşçi Kurulları’nın oluşturulması yönünde atacağı adımı destekliyor ve burada sizlerin şahsında yaratılan kararlılığın her koşulda ve her yerde savunucusu olacağımızı ve alınan kararların yürütücüsü olma boyutuyla yorulmadan çalışacağımızı bir kez daha yineliyoruz. Hepinizi tekrar devrimci coşkumuz devrim ve sosyalizme olan sarsılmaz inancımız ve militanlığımızın tüm ateşiyle selamlıyoruz. YAŞASIN ÖNCÜ İŞÇİ KURULTAYIMIZ ! YAŞASIN DEVRİM VE SOSYALİZM!

DPG

Bu inşada eksik tuğla bırakmayacağız! “Devrimin habercisi kırlangıçlar” demişler bizim için zamanında. Bense bugün kendimi daha ziyade karınca ordusunun bir neferi gibi hissediyorum: doğallığında çalışkan, doğallığında kolektivist; bildiğin karınca işte. Benim gibi onlarcası var burda bu sabah. Bu sabah Kurultay sabahı! Pankartların milimetrik yamukluklarıyla uğraşıyoruz bir süre; herşey mükemmel olmalı! Elbette herşey mükemmel olmuyor ama zaman koşulların üzerine çıkma zamanı, biz de bunu yapıyoruz. Elimizden gelenin en iyisinin de en iyisini yapma gayretindeyiz. Büyük ailemizin fertleri birer ikişer onar yirmişer salona girmeye başlıyorlar. Yüzlerindeki gülümsemeden anlıyorum: iyi iş çıkarmışız. Her gün yanımda olana da, yüzünü ilk defa gördüğüme de aynı şekilde sarılıyorum. İlk günkü görevlerimin hepsi salon dışında. Bir ara güvenlikteyim, bir ara yemek ekibinde, bir ara alışverişte, bir ara çocuk odasında... En zoru çocuk odasıydı ne yalan söyleyeyim! Velhasıl ilk

günün neredeyse bütününü kaçırdım bu şekilde. Ama illa ki öncü işçi kurullarının çıkışında salonda olmalıyım, bir de sonuç bildirgesinde tabi. Bu tarihsel anlara tanıklık etmezsem ciddi anlamda çok üzülecektim. Bu ailemiz içerisinde ilk yaptığım iş değil elbette. Ama şunu düşünmeden söyleyebilirim ki bu düzeyde bir bütünleşmeyi hayal bile edemezdim bunun öncesinde. “Altı üstü bir kurultayda teknik birkaç iş yaptın” demeyin, bu başka birşey. Kesinlikle başka birşey! Tarihe tanıklık etmek de değil, basbayağı tarihi yazan olmak! Belki o yazıdaki ufacık bir virgülü atmak ama bir şekilde o yazıya dahil olmak... Öncü işçi kurullarının çıkışının başına yetişemedim ikinci gün. Salona koşturarak girdiğimde sahneye çıkmışlardı. Yumrukları kalktı havaya ve slogan atmaya başladılar. “İşte budur!” diye düşündüğüm anda yanımdakilerin bana endişeyle karışık bir bakış fırlattıklarını

farkettim. Dışımdan da söylemişim. Film şeridi misali bir geçmiş-gelecek potborisi geçiyordu zira beynimden o sıra. Ekim Devrimi’nin arefesinde tarihsel kararların alındığı anlar, Kışlık Saray yolunda silahlı işçiler, sonra sahnedeki işçiler, her biri bir bölgeye, havzaya, yüzlerce işçiden oluşan sınıf bölüklerine içerden komuta etmekte, üretim zincirinin her parçası zincirleme ses vermekte, şalterler inmekte, bilgisayarlar durmakta! “İşte bu!” değil de nedir! İşte şimdi bir yaş daha büyüdük biz, ailecek. Dedik ve yaptık. Sınıfa söz verdik, “çözüm kurultayı” dedik; yaptık. Geleneğimize söz verdik, ayaklarımızın üstüne eskisinden de güçlü bir şekilde dikileceğiz dedik; işte yapıyoruz. Parkurun zorlu kısmı şimdi başlıyor evet. Ama her birimizin kalbi aynı hızda çarpıyorsa bu koşuda tökezlemeyeceğiz, bu inşada eksik tuğla bırakmayacağız; o kadar! Daha ne denir ki, yaşasın ihtilalci komünizm; ve yaşayacak da! Kurultay aktivisti bir DPG’li


DPG

22

[

kur ult a y

LEVENT’TE BİR DÜĞÜN SALONUNDA... Bundan aşağı yukarı bir yıl önce Demokratik Üniversite Kurultayı’ndan sonra çıkan ilk sayımızda “Osmanbey’de bir düğün salonunda, İRADE, COŞKU, BECERİ ve GÜÇ vardı” demiştik. Şimdi de 11-12 Mart Öncü İşçi Kurultayımızdan sonra: “Levent’te bir düğün salonunda, İRADE, COŞKU, BECERİ ve GÜÇ vardı” demenin haklı gururunu bir kez daha yaşıyoruz. Birbirini tamamlayan ve bütünsel sınıf çalışmamızın temel parçalarından olan her bir hedefimizi tek tek kopartıp almanın ve buradan daha ileri hedeflere yelken açmanın kararlı adımlarından bir tanesini daha attık ve başardık! Ama bu adımı attığımız diğer adımlardan ayıran en temel fark, onun tüm alanlarımızın kolektif emeği, iradesi ve inancıyla örgütlenmiş olmasıdır. Adım adım, sabırla, sert olan toprağa kazmamızı her defasında daha sert vurarak, kendi iç engellerimizi aş(a)madığımızda ilerlemenin mümkün olmayacağını bilerek, tüm nesnel ve öznel olumsuzlukların üzerine çıkarak tutku ve başarıya olan susamışlığımızla... Kurultayın yarattığı/yaratacağı sonuçlar sadece kendimizi değil sınıf hareketinin bütününü ilgilendirmektedir, dolayısıyla kurultayda ortaya çıkan güç ve irade salt kendimizle açıklanamayacak bir genişlikte işçi sınıfının öncü kesimleriyle birlikte yaratılmıştır. Kurultayın gücü işte tam da buradan gelmektedir.

Kurultayın gençlik bileşimi Kurultayımız yaşlı ve genç işçi kuşaklarını bir araya getirmiş olmasıyla son dönem işçi sınıfı hareketi açısından çok önemli bir gelişmeye imzasını attı. Bileşim olarak düşünüldüğünde her iki gün açısından da salonun yarısını genç işçi ve emekçiler ve işsiz gençler oluşturuyordu. Gençlik olarak kurultaya kendi güçlerimiz de dahil 150 kişiyle katıldık. Çeşitli sektörlerde çalışanların yanında, ML’li - MYO’lu öğrenciler ve üniversitede öğrenim

görüp çalışan öğrenciler de vardı. Kurultay süresince bir çoğuyla konuşma fırsatını yakaladık. Hayatında ilk kez böyle bir etkinliğe katılan ve ilk kez slogan atan gençlerle tanıştık. “Bir gidelim görelim bakalım neler olacak” diyenler az değildi. Kendi sınıf konumlarının hiç farkında olmayan veya yeni yeni farkına varmaya başlayan kesimlerin mücadele deneyimlerinin olmaması ve sınıf bilincine olan uzaklıklarının da etkisiyle genç işçi-emekçi kesimleri kurultaya “en alt düzeyde bir beklenti ile gelmiş” kesimlerin önemli bir bileşenini oluşturuyordu. Kuşkusuz ki tek başına kurultay ile çözülemeyecek olan mücadele isteği ve sorunların çözümünün kendilerinden geçtiği fikrinin yaratılması, kurultayın başarısı açısından belirleyici bir noktada duruyordu.

malarıyla ortaya konulan tarihsel irade ile daha da somutlandı. Orada öncesinde tüm geriliğine karşın sahnede öncü işçilerle birlikte olmak isteyen genç bileşimin ileri çıkma isteği ve en önemlisi de potansiyeli vardı. Bunun görmek gerekiyor. Atılan sloganların güçlülüğü ve kurultay sonrasında bazı ML’li öğrencilerin yanımıza gelip: “Biz de oraya çıkmalıydık” ifadeleri bize çok şey anlatıyor. Yukarıda sözünü ettiğimiz fikrin gelişmeye başlamasının en önemli birinci nedeni birlik olunduğunda sorunların çözülebileceğine dair yaratılan atmosferdi. İkincisi de genç işçi kuşakları kendi duygu ve düşüncelerinin dışında, çok farklı bir dünyanın varlığına tanıklık ettiler. Bu dünyanın içinde onlarla aynı sorunları yaşayan ve mücadele eden, bu doğrultuda belli

ML-MYO ve çalışan öğrencileri kapsayan bir kurultay hedefini canlı tutarak, sadece gençlik hareketi açısından değil, sınıf hareketi açısından da ayırt edici önemde bir gelişmenin mimarları olmayı önümüze hedef olarak koymalıyız. Kendi gençlik güçlerimizi dışında tutacak olursak, kurultayın yarattığı sonuçları bakımından en çarpıcı olan, gelen gençlik kesimlerinin ağırlıklı bir bölümünün kurultaydan önceki beklentilerinin kurultay salonunda bir dönüşüme uğramasıydı. Dönüşüme uğrayan da, beklemek ve “bakalım ne olacak” fikrinin yerine, “madem ben de işçiyim o zaman çözümün bir parçası da benim” düşüncesinin belli bir kararlılıkta olmasa da alttan alta dile getirilmeye başlanmasıydı. Bu düşünce iki gün boyunca kurultayda ortaya konulan tebliğler, konuşmalar, etkinlikler ve kurultaya katılanların birbirleriyle kurdukları paylaşımcı ilişki dolayımıyla belli bir düşünmeye sevk etme üzerinden sağlanabildi. Ve en önemlisi de bu duygu ve düşünce asıl kurultayın ikinci gününde 75 öncü işçinin kurultay salonunun dört bir köşesinden sloganlarla sahneye çık-

kazanımlar elde eden veya edemeyen deneyimli, öncü ve “yaşlı” işçi kuşakları vardı. Bu dünyanın içinde işçi sınıfı mücadelesinde deneyimli ve bu uğurda tüm samimiyetini ortaya koymuş ve onlar için “bir şeyler yapan, yapmaya çalışan devrimciler” vardı. Bu dünyada sandıklarının aksine paylaşım, samimiyet ve hiç bilmedikleri, mücadele edildiğinde kazanılacağına dair olan güçlü inanç vardı. Bu dünyada ait olduğu sınıfın soluğu, nabzı vardı, bu dünyada kendisi vardı! Öğrenci gençlik açısından ise kurultay salonunda yaşananlar daha farklıydı. Özellikle de ML ve MYO’dakiler açısından ele alındığında, hiçbir mücadele deneyimi olmayan bu kesimler yalnız olmadıklarını ve en önemlisi de sınıfın bir parçası olduklarını daha net görebildiler. ML’li bir öğrenci “Sorunlarımızın çok farklı olmadığını gördüm,


kurult a y

] 23

DPG

ben hiçbir zaman işçilerle kendimi aynı görmezdim, ama şu iki günde gördüm ki, birlikte mücadele etmeliyiz, şimdi işçi olan babamı ve annemi düşünüyorum...” diyordu. Bunlar sınıf ve gençlik hareketinin birbirinden kopuk ilerlediği ve aslında birbirleriyle organik bağlarının olduğu gerçeği düşünüldüğünde önemli gelişmelerdir. Söylenenler belki küçük bir azınlık için söz konusudur ama, önü açılan sürecin ilk belirtileri olmaları bakımından çok anlamlı ve önemlidir. Sınıfın farklı bileşenlerinin tam da burada bir bütünleşme ve aynı soluk borusundan nefes almaya başladığını görmek gerekiyor. “Biz de işçiyiz!” duygu ve düşüncesi, genç işçi kuşaklarının sınıflaşma olgusunu filizlendirecek önemli bir gelişme olarak kaydedilmelidir. Beraberinde de bugüne kadar bir şeylerin değişebileceğine inanmayan veya bu konu hakkında hiçbir fikri olmayan kesimler de “artık ben de bir şey yapacağım” düşüncesi salonda bulunan işçi-emekçi gençlerin ağırlıklı bir kesiminde olan bir düşünceydi. Yaratılan bu kaynaşma sadece işçiemekçi gençlerle sınırlı değildi. Muğla’dan gelen bir öğrenci: “İşçilerin nasıl yaşadıklarını ve hayatın gerçeklerini öğrendim.” diyordu, ya da böyle bir etkinliğe ilk kez gelen Bolu TEF’ten bir öğrenci, “Ben kurultayı kazandım. Kurultay beni kazandı.” diyordu.

Aynı hatayı iki kere tekrarlamayacağız! Demokratik Üniversite Kurultayı’nda yaratılan ruh ve irade birliğinin, ortaya kampanya hedefinin konulmasına ve bunun kararının kurultayda çoğunluk kararıyla alınmasına karşın daha örgün ve pratiğe bir an önce başlayacak araç ve yöntemleri ortaya koy(a)mamış olmamızın acısını geçtiğimiz dönemde ve hala da çekiyoruz. Tarih tekerrürden ibaret değildir! Biliyoruz ki, yukarıda kısaca değinerek geçtiğimiz, kurultay salonunda yakalanılan olumlu ruh hali ve mücadele etme isteğine yönelik hava hızla etkin bir tarzda pratik faaliyete dönüştürülemediğinde büsbütün olmasa da belli bir zamandan sonra sönümlenip gide-

Bu potansiyeli sımsıkı kavrayacağız, çünkü bu potansiyelde sınıf hareketinin geleceği var! cektir. Biz bunu deneyimlerimizle biliyoruz. Kurultay salonunda tanıştığımız onlarca yeni ilişki oldu, şimdi bunları hızla etkinleştirmeli ve çalışmalarımıza dahil etmeliyiz. Kurultayımızdan sonra pratik faaliyetin hızla örgütlenmesine, yakalanılan ilişkilerin süreklileştirilmesine maksimum bir özen göstermeli, bu konuda hiç bir boşluğun doğmasına fırsat vermemeliyiz. Kurultaydan aldığımız güçle onun irade birliğine uygun bir tarzda konumlanmalıyız. Kurultayda alınan kararlar sadece işçi birimlerimizi ve/ya öncü işçileri değil aynı zamanda ve aynı şiddette biz gençliği de ilgilendirmektedir. Alınan kararların hayata geçirilmesi ve bu doğrultuda ilk örneklerinin yaratılmasında gençlik olarak fütursuzluğumuzu, girişkenliğimizi, gözüpekliğimizi kuşanmalıyız, kuşanacağız. Şimdi her zamankinden daha fazla, bütünsel sınıf perspektifimizin kilit halkalarından birisi olan gençlik kampanyamıza yüklenmeli, orada yakalanılacak başarıların gençlik hareketinin yaratılması ve öğrenci sendikasının oluşturulmasında belirleyici bir çıkış noktası olduğunu bilmeliyiz. Sınıf hareketinin önemli bir parçası olan gençlikte biz gençliğin geniş kesimlerini kampanyamız aracılığıyla örgütlemeye ve sınıf savaşımının bir parçası haline getirmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla da öğrenci gençlik hareketinin sınıfsal temelde gelişmesi aynı anlama gelmek üzere ve asıl olarak, Öncü İşçi Kurultayımızda alının kararları da güçlendirecek ve bütünsel sınıf mücadelemizin güçlenmesine olanak sağlayacaktır. Bu iç bağlantıları görerek ve bilerek ilerleyeceğiz.

İşçi, emekçi, çalışan öğrenci, ML’li ve MYO’lu öğrenciler hızla cevap olunması gereken bir arayış içindeler. Bu potansiyeli sımsıkı kavrayacağız, çünkü bu potansiyelde sınıf hareketinin geleceği var! Daha önceki kimi yazılarımızda da belirttiğimiz gibi Türkiye işçi sınıfı genç bir sınıf. Ağırlıklı kesimini henüz sınıf konumunun farkında olmayan ve hiçbir mücadele deneyimi olmayan gençlik kesimleri oluşturmaktadır. Bu bize gençliğin komsomol örgütü olarak görevlerimizin büyüklüğünü ve sınıf çalışmasında yönelimimizin profesyonelleşmesi gerektiğini gösterir. Öncü İşçi Kurultayımızın açtığı yoldan, onun kararlarını uygulamak ve hedeflerimizi büyütmek şimdi en büyük görev! Gözümüzü kurultaydan sonra bizi bekleyen daha zorlu görevlere dikerek, önümüzdeki öğrenim yılında, tam da kurultay kararlarından olan bölgesel ve sektörel kurultayların örgütlenmesinden çıkışını alarak, ML-MYO ve çalışan öğrencileri kapsayan bir kurultay hedefini canlı tutarak, bu konuda sadece gençlik hareketi açısından değil, sınıf hareketi açısından da ayırt edici önemde bir gelişmenin mimarları olmayı önümüze hedef olarak koymalıyız. Böyle bir hedef; birincisi sınıf hareketi açısından ayırt edici bir gelişme olacaktır, ikincisi de gençlik hareketinin sınıfsal bir temelde geliştirilmesinin ve gençlik hareketi ile sınıf hareketinin kaynaştırılmasının manivelası pozisyonunda olacaktır. Öncü İşçi Kurultayımızın açtığı yoldan, şimdi yaratılan motivasyon ve iradeyle daha büyük hedefler belirleme ve bunları fethetme zamanıdır. n


DPG

24

[

y o rum

Kapitalizmin sağlıkta son oyunu:

GSS VE “AİLE HEKİMLİĞİ” Aile hekimliği modeli, Cumhuriyet sonrası dönemde hükümet tabipliği olarak adlandırılan, koruyucu hizmetler yerine “tedavi edici” hizmet anlayışını benimsemiş hekimlik modelinin aynısıdır. ‘80 darbesinden sonra belli düzenlemeler yapıldıktan sonra artık, akademik camiada aile hekimliği anlayışı oturtularak, Türkiye için bir sistem haline getirilmesi ve yurt dışındaki örneklerinde olduğu gibi serbest piyasa ile ve bireysel sigorta sistemleri ile bütünleştirilmiş bir yapı kurulmasına geçildi. Tam da bu süreçte AKP’nin tek başına hükümete gelmesi emperyalist burjuvazi için kaçırılmaz bir fırsat olmuştur. Sağlıkta yeniden yapılandırma saldırılarına ve öncesinde imzalanan GATS‘ın uygulanmasına hız kazandırılmıştır. Sağlık ile birlikte kamusal alanların tasfiyesi süreci hızlandırılmıştır. Dünya Bankası 2004 Türkiye Sağlık Raporu‘nda görüldüğü üzere, “Aile Hekimliği” Türkiye’de birinci basamak sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinin en önemli adımını oluşturmaktadır. Bu nedenle emperyalistler, “Hükümete 2004 yılında 40 milyon Euro kredi verdik” demektedirler. “Sosyal Güvenlik Reformu”, işçi sınıfı ve emekçilerin kolektif mücadele kazanımlarını ortadan kaldırmayı; her bir parçayı, sağlıktan emekliliğe burjuvazinin azami karı, işçi sınıfı ve emekçilerin ise rekabet içinde birbirine kırdırılması aracına dönüştürmeyi hedefliyor.

Hedeflenen nedir? “Sağlıkta Dönüşüm Programı”, sağlık hizmetleri ile finansmanını birbirinden ayırmayı, finansman için özel bir sağlık vergisi koymayı, SSK sağlık kurumlarının Sağlık Bakanlığı’na, oradan da yerel idarelere devredilerek özelleştirilmesini, birinci basamak (koruma) sağlık hizmeti veren sağlık ocaklarının kapatılmasını ve yerine “Aile Hekimliği”nin getirilmesini, kamu hastanelerinin sağlık işletmelerine dönüştürülerek özelleştirilmesini, sağlık emekçilerinin iş güvencesinin kaldırılması ve sözleşmeli statüsüne geçirilmesini, sağlık alanında sendikal örgütlenme ve TİS

hakkının tasfiye edilmesini, emperyalist ve işbirlikçi tekellerin azami kar ve egemenliğini kuracak olan “üst kurullar”ın oluşturulmasını hedefleyen, bütünsel bir saldırıyı kapsıyor. GSS ise, sağlık ihtiyacını azami kara dönüştürüyor (“Paran kadar sağlık!”); işçi ve emekçileri kendi sağlıklarından sorumlu tutuyor (“Herkesin hastalığı kendine!”); sağlık emekçilerinin işçi ve emekçilerin sağlık ihtiyacını olanaklar çerçevesinde karşılamaya yönelik sınıfsal, kültürel dayanışmacı geleneğini kırmayı hedefliyor. Sağlıkta özelleştirme=paran kadar sağlık zihniyeti işçi sınıfı ve emekçilere “bakın artık doktorunuzu siz seçeceksiniz” gibi laflarla yutturulmaya çalışmaktadır. Kulağa güzel geliyor doktorunu kendin seçmek, tabii eğer primleriniz düzenli ödenir veya siz düzenli öderseniz. GSS, sağlıktaki bütçe fonlarını azaltıp sağlık fonlamasını işçi sınıfı ve emekçi kitlelere yüklemenin bir yoludur. Yoksulluk testinden geçen herkes sağlık hakkını alabilmek için prim ödemek zorundadır. Yani; asgari ücretin üçte birinden daha az kazanıyorsanız yoksul sayılıyorsunuz. Bunun üzerinde kazanıyorsanız, ödediğiniz primlerle alacağınız bir sağlık paketiniz oluyor. Yani 127 milyon alıyorsanız bunun 64 milyonunu prim olarak ödemeniz gerekiyor, kalan para ile de ay boyunca geçinmeniz. Hadi bir şekilde yaşamayı başardınız eğer almak istediğiniz sağlık hizmeti ödenilen primlerin daha üstünde kalıyorsa ya cebinizden ekstra olarak para ödemeniz gerekiyor ya da daha fazla prim ödeyerek sağlık paketinizin kapsamını genişletmeniz. Bu yasa sağlık çalışanlarını sırtından vurmuştur. Aile hekimliği uygulamasına göre aile hekimi ücretsiz izin kullanamaz, gebelik veya hastalık nedeniyle rapor alan aile hekimlerinin yerine sırada bekleyen hekim atanır ve rapor bitiminde işe başlamak için yeni başvuru yapması gerekir. Çeşitli nedenlerle ataması yapılamayan aile hekiminin sertifikası geçersiz kabul edilir. Üç ay süreyle kayıtlı hasta sayısı binin altında olan aile hekimlerinin sözleşmeleri iptal edilir. Sağlık hakkı piyasanın ezici çarklarına terk edil-

mektedir. Emekçilerin karşı çıkışlarını engelleyebilmek içinse sözleşmeli çalışma, yarı süreli çalışma, performansa dayalı ücretlendirme, sendikasızlaştırma gibi saldırılar ortaya konmaktadır. Yine aynı stratejiler aynı zamanda emek fiyatının düşürülmesine neden olmaktadır. Sendikasızlık işçilerin dayanışmasını azaltmakta, hak kayıplarını arttırmakta, esnek çalışma koşulları, performansa dayalı ücretlendirme ile rekabetçi bir ortam içinde itilen emekçiler bu oyunun bir parçası yapılmaya çalışılmaktadır. Yapılmaya çalışılan geniş kapsamlı sınıfsal bir saldırıdır ve bu saldırılar ancak sınıfsal bir karşı duruşla püskürtülebilir. Bu yasalar sadece sağlık emekçilerini değil tüm emekçileri, öğrencileri vuruyor.

“Hayır!”ın ötesine geçmeliyiz! GSS’ye ve aile hekimliğine hayır demeyi, işçi sınıfı ve emekçilerin sağlığa ilişkin her güncel sorununa kendini ifade etme kanalı açmakla birleştirmeliyiz. Tüm yayınlarımızda, ancak onlarla sınırlanmadan ve çok çeşitli araçları devreye sokarak, getirilmek istenen yasa bağlamında sağlık sorununu sistematik olarak ele almalı; emekçilerin sağlık ihtiyaç ve sorunlarını hem kendi ağızlarından, hem de sağlık emekçilerinin araştırmaları yoluyla ortaya koymalıyız. Üniversitelerde Mediko Sosyal, sağlık ocakları ve semt polikliniklerinin kapatılması saldırısı başladığına göre, kapatılmayı beklemeden kampanyalar örgütleyebilmeli; öğrenci gençlik ve özellikle de tıp öğrencilerini, sağlık emekçilerini bir araya getirerek, en yakıcılarından başlayarak sağlık sorunlarını gündeme getirmeli, ortaklaştırmalı, araştırma, toplantı ve kitlesel açıklamalarla talepleri ortaya koymalıyız. Örgütlenme kanallarını oluşturmak bugünün en yakıcı sorunuysa, bu mücadelede öne çıkmak ve izleyen değil müdahalede bulunan olmak da onun kadar yakıcıdır. Kölece çalışmaya ve kölece yaşamaya karşı mücadelede sağlık alanından güçlü bir karşı çıkış için gençlik mücadelesini yükseltelim. n


med ya nın s e f a l  i

] 25

DPG

YEMLENEN ORTA SINIFLAR VE

DERİNLEŞEN PARALI EĞİTİM Tekelci burjuvazi, son dönemde türlü tasarılarla yürüttüğü saldırısını; medyası aracılığıyla manipüle ederek, soslarla tatlandırarak ve bir takım süslemelerle emekçilerin gündemine sokuyor. Özel Eğitim Kurumları Yasa Tasarısı da bunlardan biri. GATS ve diğer uluslararası anlaşmalarla emperyalist burjuvazinin güvence altına aldığı “kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi” saldırısı, eğitim alanını da bir bütün olarak kesmekte; yaklaşık 20 yıldır eğitim parça parça özelleştirilmekte. Tüm özelleşen kurum ve kuruluşlar gibi eğitim kurumları da piyasaya entegre olmakta, kar edilebilirlik bu kurumlar için başat ilke haline getirilmekte. Medyanın, “büyük bir imkan”, “büyük bir fırsat” olarak çığlık çığlığa duyurduğu “özel okullara devlet desteği”, “özel okullara teşvik” , eğitimin tamamen özelleştirilmesi yönünde atılmış ciddi bir adım olmakla birlikte, hem çözülen ve konumlarını kaybeden orta sınıfların tepki dinamiklerini yumuşatmayı öngörüyor hem de fiyatlarının yüksekliğiyle sıraları boş kalan, tam kapasite çalışamayan, kar düşüşleri yaşayan özel okulların bu durumuna çözüm niyeti taşıyor. Emekçi sınıfların tepkilerini bastırmanın yolu da düşünülmüş: “Kurumlar, öğrenim gören öğrenci sayısının yüzde üçünden az olmamak üzere ücretsiz öğrenci okutmakla yükümlüdür” !!! (Özel Eğitim Kurumları Kanunu Tasarısı, Madde 13) Kitle bilincinin tahribi için özel stratejiler kullanan burjuva medya kalemşörlerinden Abbas Güçlü, orta sınıfların eriyen yapısı ve özel okul sahiplerinin çığlıklarını gözeterek “özel okullar üzerindeki vergi yükünün hafifletilmesi gerektiği” (“özel okul sahipleri için diyorsam namerdim” edasıyla) ve bunun “velilerin (!-vallahi patronların değil!) istediği yönde” yapılmasını defalarca vurguladığını söylüyor.

Tasarının yarattığı heyecana kapılıp kaleme sarılan diğer bir yazarımız Vatan gazetesinden sesleniyor: Güngör Mengi, tasarının “heyecan verici” olduğunu söylüyor ve ekliyor; “eğitimde rekabetin yolu açılacak, eğitim yaygınlaşacak”. “Yatırımcıya destek” başlığına baktığımızda ve burjuvazinin salyalarını akıtan ‘eğitim sektörü’nün reklamlarla, desteklerle, vergi muafiyetleriyle önünün açıldığı ve burjuvaziye baş döndürtecek kadar kar sağlayacağı düşünüldüğü takdirde tasarının “heyecan vericiliği” tartışılamaz elbette. (Tek sorun hangi sınıfın “heyecan”ı olduğu!) Sistemi kitlelere içselleştirmek, bunu yaparken sözde bilimsel dili kullanmakla yükümlü burjuva medya kalemşörlerinden Taha Akyol Milliyet gazetesindeki “Objektif ” (kesinlikle subjektif değil, hele bir sınıfın subjektivizmi hiç değil!) köşesinde tasarıyı değerlendirirken “özel” kavramı üzerinde duruyor. Tasarıdan da önce işin “felsefesini” yapıyor: “Özel kavramına ideolojik alerji duyan görüşler artık çağdışı kalmıştır” diyen müstesna yazarımız aslında bize tam da çağımızı anlatıyor. Akyol, özel=çağdaşlık, çağdaşlık=tepkisizlik denkleminin bozulması korkusuyla; işçi ve emekçilerden gelebilecek tepkileri şimdiden yumuşatmak, zihinlerde bir aşinalık yaratmak için kaleme sarılıyor. Burjuva medya kalemşörlerinin “özel olan güzeldir” söylemlerinin bizler için gerçek anlamını Fuat Ercan açıklıyor: “Eğer eğitim hizmetinden yararlananlar bu hizmet karşılığında gelecekte bir kazanç elde ediyorsa, gelecekte elde edeceği bireysel kazancının, bugünkü maliyetini de yüklenmesi gerekir... Eğitimi insana yapılan bir yatırım olarak tanımladığınız andan itibaren, eğitimin direkt etkisinin bireye yaşam boyu elde edeceği geliri yükselteceği yönündeki vurgulardan sonra, eğitim hizmetinin finansının/

maliyetinin de bu kazancı elde edenin yüklenmesi gerektiği yönündeki vurgu eğitim hizmetinin sermayeleştirilmesinin en önemli adımı olmuştur. Neoliberalizmin 1970’li yıllardan beri gündeme getirdiği hizmetten yararlanan öder ilkesi, böylece eğitim için de geçerli olmuştur. Eğitim bireysel bir olgu olarak tanımlandığı anda eğitim hizmetini diğer hizmetler gibi bir meta olma konumuna indirgenmiştir. Eğer eğitim hizmetinden yararlanan ödeyecekse, yani diğer metalar gibi bir karşılığı olacaksa, bu metaıın arzı da özel olmalı. Yani eğitim hizmetinin kamu tarafından arz edilmesine gerek kalmıyor.” (Fuat Ercan, Marmara Üniversitesi öğretim görevlisi, “Kapitalizm ve Eğitim”). Bu da bugün eğitim dizgesinde sınıfsal ayrışmanın derinleştirilmesini zorunlu kılıyor. Parası olana-olan parası kadar eğitim ise gündemdeki, iki ayrı sınıf için iki ayrı biçim ve içerikteki eğitimin kurumsallaşması çabasıdır o zaman bu tasarı. Bu, burjuvaziye rant sahalarını genişletme imkanı tanırken aynı zamanda sınıfsal uçlarda toplaşmayı ve derin ayrımları da eze eze körükleyecektir. Öte yandan sermayenin giderek tekelde toplanması süreci tüm bir toplum için bilgi yoksunluğu ve fakirliğini derinleştirse de aynı zamanda işçi sınıfı ve emekçiler cephesinde biriken tepki dinamiklerini de harekete geçirecektir. Çözüm herkes için parasız bilimsel eğitimin savunulmasıdır. “Satılık Değil Yaşamlarımız, Paralı Eğitime ve Diplomalı İşsizliğe Karşı Birleşiyoruz!” kampanyamız tam da bu savunu etrafında kitlelerin tepki dinamiklerini örgütlü bir biçime sokma çabasının adı ve adımıdır. Kampanyamızı süreklileştirerek ve her alanda güçlü çıkışlarla kitlelerin gündemine taşıyarak mücadele alanlarını genişlettikçe, gelecekte kazanacağımız yepyeni dünya önümüzde daha net görülebilecek. Burjuva medyanın tüm bu yalaka takımıyla işte o zaman bir daha görüşeceğiz.... n


DPG

26

[

m e ktup

Hayatın Çizgisi...

Merhaba ben Eylem. Öncelikle biraz kendimden bahsetmek istiyorum. Ben hayata kimi zaman insanların da içinde bulunduğu bir pencereden bakan, kimi zaman o pencerenin içinde yaşayan, hayatı her insan gibi acıları, sevinçleri, durgunluklarıyla yaşayan bir lise son sınıf öğrencisiyim. Ben yaşamın bir köşesinde hayatımın belki de en güzel yaşını yaşayarak her geçen gün biraz daha büyüyorum. Büyüdükçe de yaşanan herşeyi daha olgun karşılayabiliyorum. Hayatın sürüklediği yere değil de, kendi yoluma ve başarmak istediğim bütün güzelliklere ulaşmayı amaçlıyorum. Ben bir işçi kızıyım. İşte bu zor şartlar altında herşeye rağmen okumak için çabalıyorum ve gecemi gündüzüme katıyorum. Arkadaşlar; ben dershaneye gitmiyorum. Daha doğrusu gidemiyorum. Bunun nedeni ne üç kardeş olmam ne de başka bir şey. Bunun sebebi yıllardır bitmeyen bir kriz, hiç bitmeyen bir kriz. Biraz umutlanmaya başlasak hemen başka bir kriz yaratılıyor. Her hükümet, krizi bahane ederek halktan, emeğiyle zar zor geçinenlerden biraz daha fedakarlık istiyor. Her geçen gün biraz daha kemer sıkmamız isteniyor. Fedakarlık istenen günler hiç bitmiyor yıllardır. Yoksulluk, rüşvet, mafya ilişkileri sürekli gündemin birinci sırasında. Ülkede yaşanan kriz ve bu kirlenmişliksoygun-talan-mafya ilişkileri dalgalar halinde devletin tüm kılcal damarlarına yayılmış durumda. Değerli işçiler, öğrenciler, emekçiler, yoksullar, ezilen sömürülen tüm halkımız. Umarım bunlarla sizler de iç içesiniz. Emeğin faiz-

den ucuz olduğu can pazarında çok zor şartlar altında her geçen gün asgari ücretle geçinmek zorundayız. Bizler yani; öğrenciler, çocuklar, geleceğin umut ışıkları bu şartlar altında kayan yıldızlar arasına girmeyeceğiz. Bizler başımızı dik tutarak ve hiç arkamıza bakmadan yolumuzda ilerleyip parlayan yıldızlar arasına gireceğiz. Bu şartlar altında okuyanlar nereye kadar... Bizi çevreleyen bu sonsuzluğu göz önüne getiriyorum. Geçmişe dönersek; benim annem “baba açlığı”yla büyüdü, babam ise “anne açlığı”yla. Benim ailem bu topluma girmeden önce çok değişik insanlarmış. Herşeyden habersiz, ezilen insanlar arasındaymış. Daha sonra değişik bir toplum tanıyarak o topluma ayak uydurmuşlar. Şimdi ise benim ailem gerek konuşmasıyla gerek oturup kalkmasıyla ta yolda yürüyüş ve bakışlarıyla apayrı insanlar oldular. Ve biz dünyaya geldiğimizde, bu toplumdan kazandıklarıyla doğru yolu buldular. Ve bunu bizim isimlerimizle sürdürdüler... Şu anda iyi bir evimiz var. Fakat eskiden ben küçük kardeşim doysun diye karnım açken sofradan kalktığım günleri ve bayat ekmek yediğim günleri hatırlıyorum. Bu, günümüzde hala var, bunu biliyorum. Neden paylaşılacakken hisler, düşünceler, duygular derinde saklanır? Aslında içimizde büyüyen bir isimsiz veya tarifsiz sıkıntıya takılmıştır aklımız. Önümde uzun bir yol var. O iniş ve çıkışları sevdiklerimle, kimi zaman da gözyaşlarım ve kahkahalarımla sürdüreceğim. Ha-

yatta tek amacım kendime ve aileme ileride geçirebileceğimiz güzel günler sunmak ve hayatı zevk alarak yaşamak. (Tabii böyle bir düzene sahip oldukça bu imkansız ama...) Neyse. Bunun için bir Eylem olarak elimden geleni yapacağım. İnanır mısınız 6 yaşımda 1 Mayıs’ta jopla tanıştım. O küçük masum kız, o kinle böyle bir Eylem oldu. İşte böyle bir anıdan sonra nerede bir polis görsem hep kinci bir tavırla bakarım. Ve polisleri hiç sevmem. Ben sırf parası yoktu diye çok sevdiğim bir arkadaşımı beyninde ur olduğundan 2 sene önce, gencecik bir dostumu kaybettim. Halam intihar etti, dedem öldü. İşte bu acımasız hayat benden tüm sevdiklerimi tek tek aldı. İçeride yatan yoldaşlarımızı bile. Şimdi ise; bu düzen ve sistem benden kimliğimi almaya çalışıyor. Hiçbir hakkımı kullanamıyorum. Düşünce özgürlüğümü bile. Sadece insanca yaşamak için “İnsan haklarımı kullanmak istiyorum”. Sizlere daha fazla şey anlatmak isterdim fakat benim hayat hikayem bitmez. Bir DPG Okuru


y o rum

] 27

DPG

YA ÇÜRÜYECEĞİZ YA YÜRÜYECEĞİZ Liseli gençlik parçalı, durgun ve dağınık. Nesnel zeminin güçlülüğüne ve kendi iç dinamiklerine rağmen liseli gençlik bugün örgütlülükten oldukça uzaktır. Yaşanılan “paralı eğitim” kıskacına ve geleceksizliğe karşı mücadele zemininde müdahale edilemediğinde gençliğin bütününde olduğu gibi liseli gençlik içinde parçalanmışlık, durgunluk ve dağınıklık devam edecektir. Liseli gençliğin gerici müfredat sınırları dışında kendini ifade edememesi, okuldaki sivil-resmi faşist ya da idari baskıların yoğun olması, en önemlisi de mücadele geleneğinden-sürekliliğinden kopuk ve sınıf hareketiyle bağlantı noktalarının yaratılamamış olması bu dibe doğru kayışın önemli belirleyenleridir. Bu kayış beraberinde yakınındaki arkadaşına-ailesine, çevresine ve kendine yabancılaşma, kendini toplumun bir parçası olarak görmeme (dışardanlık), yaşama karşı edilgen kalma gibi etmenleri doğurmakla birlikte; çözülme ve çürümenin yansıması olarak gasp, hırsızlık, uyuşturucu kullanma ve “çeteleşme ile yaşamda kendini ifade etme” gibi bir takım sonuçları da doğurmaktadır. Fakat liseli gençlik hareketi bugün durgun sularda seyretse de sistem, liseli gençliğin taşıdığı mücadele potansiyelini bildiğinden baskı ve denetimini arttırmaktadır.

Kimi Korumak İçin?.. 20 Mart tarihli Milliyet gazetesinde yer alan haberde İstanbul Valiliği okullarda artan şiddet olaylarının önüne geçebilmek için yaklaşık 310 okulun sokağına MOBESE kameraları koyacaklarını açıklıyor. Kimi okullarda ise kamera yerine doğrudan polislerin kontrolü olacak. Haberde lise öğrencileriyle yapılan röportajlara da yer verilmiş. Bir öğrenci: “Okulda birisiyle kavga ettiğimiz zaman kendimiz uzlaşamazsak devreye büyükler girer. Onun büyükleri girerse, benim büyüklerim de girer. Kavga çıktığında bir kafa atarsın bi-

ter olay. Biz işlerimizi okul idaresiyle halletmiyoruz. Kendi işimizi kendimiz hallederiz.” İstanbul’daki bir ilköğretim okulundan bir öğrenci şunları diyor: “Can güvenliğim yok, hap kullanımı çok fazla, polis ne yapabilir ki dayarsın boğazına bıçağı...” MOBESE’lerle gözetlemeyi belleklerimizde meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Bizlerin güvenliğini falan almak değil asıl olarak bizleri denetim-gözetim altında tutmak istiyorlar. Evet denetim ve gözetim! Çünkü yukarıdaki röportajda da görüldüğü üzere liseli gençlikteki “sıkışmışlık” öylesine yoğundur ki bu burjuvaziyi rahatsız etmektedir. Burjuvazi kendi yarattığı bu çürümenin taşıdığı patlama dinamiklerinden çekinmektedir. Gençliğin ve özelde liseli gençliğin yaşadığı deformasyonun dışa vurumu kendini korkunç boyutlarda gösteriyor. Asıl olarak varolan öfke ciddi bir tepki birikiminin ifadesidir. Bu öfke birikimi akacak devrimci bir kanal bulduğunda devlet tarafından ciddi bir sorun yaratacaktır ki bu da istenmeyen ve engellenmeye çalışılan bir durumdur. Fakat asıl tehlike şudur; bu tepki birikimi devrimcilerle buluşmayıp, mücadeleye kanalize edilemediğinde daha fazla çürüyecektir. Ve asıl olarak da bu olağanüstü potansiyel düzen güçleri tarafından kullanılacaktır.

Liseli gençliği kampanyamız ile kazanacağız Bugün yapmamız gereken en önemli şey, liseli gençliğin taşıdığı mücadele potansiyelini devrimcilerle buluşturmaktır. Bu doğrultuda başta dergimiz olmak üzere, kampanya faaliyetimizin çeşitli araçlarını iyi kullanmalıyız. Liseli gençlik hızla bir araya gelerek mücadeleye girişebiliyor. Bir lisede tanıştığımız bir ilişki üzerinden birçok yeni insanla tanışabiliyoruz. Toparlayıcı olma kafasıyla gidildiğinde sonuç çok da hızlı bir biçimde alınabiliyor. Çünkü liseli gençlik devrimcilere bugün daha açıktır, yeter ki liseli gençlikteki bu ihtiyacı görelim ve ona göre

Burjuvazi kendi yarattığı bu çürümenin taşıdığı patlama dinamiklerinden çekinmektedir.

konumlanalım. Henüz yaygınlık ve süreklilik kazanamasa da son süreçte yürüttüğümüz lise çalışması liseli gençliğin hızla mücadeleye atılabildiğine çok iyi bir örnektir. Paralı eğitime karşı yürüttüğümüz imza çalışması, ulaştığımız liseli gençler içinde hızla sahiplenilmekte ve okulda çalışmasına geniş ölçekte başlanabilmektedir. Ve daha da önemlisi liseli gençlik diğer gençlik kesimlerinden farklı olarak mücadeleye atıldığında daha gözüpektir, devrimci faaliyeti daha içerden ve düzenin her türlü kurumuna karşı daha meşru bir temelde savunmaktadır. Militanlaşmaya çok açıktır. Bu dün de böyleydi bugün daha fazla böyle. Bugün asıl yapmamız gereken yakaladığımız ilişkileri süreklileştirmek, oradan daha geniş bileşenlere ulaşmak ve hızla ulaştığımız insanları kampanya çalışmasının içerisinde konumlandırmaktır. Bu bağlamda kitle toplantılarının alınması, sorunların tartışılması ve neler yapılabileceğine dair kararların birlikte alınması hayati bir noktada duruyor. Liseli gençliğin ihtiyaçlarına cevap olabilmemiz gerekiyor. Bu açıdan da bizim için çok yönlülük belirleyici bir noktada duruyor. Her ne olursa olsun kitle toplanma noktalarını yaratmada daha tereddütsüz davranalım. Bu tip toplanma noktalarını yarattığımızda ve yaygınlaştırdığımızda bu, örgütsüz liseliler için de bir çekim merkezi oluşturacaktır. Bu anlamda toplanma noktaları liseli gençlik için kendini ifade edebileceği, kültürel-sanatsal ve sportif faaliyetlerde de bulunabileceği yerler olmalıdır. n


DPG

Öncü İşçi Kurulla

Fransa Sokakları

Sıra 1 M Öğrenci gençlik hareketinin soluğu Fransa sokaklarında! Yüz binlerce lise ve üniversite öğrencisi Fransız burjuvazisinin genç işçileri kölece çalıştırmaya yönelik çıkartmaya çalıştığı CPE yasasına karşı kitlesel ve militan eylemlerle cevap veriyor. 28 Mart’ta gerçekleştirilen genel grev, 3 milyon katılımcıyla, sadece Paris’te 700 bin kişilik militan yürüyüşüyle gençlik hareketinde yeni bir dönemin muştucusu oluyor. Gerek kitlesellik, gerek yaygınlık ve gerekse de militanlık bakımından Fransa öğrenci gençlik hareketi ciddi bir yükseliş içinde. Eylemleri lise öğrencilerinin en büyük sendikası olan UNL’nin yanında diğer lise ve üniversite öğrencileri sendikalarından I’UNEF (Fransa Ulusal Öğrenci Birliği-Fransa’nın en büyük üniversite öğrencileri sendikası), FSU (Birleşik Sendikal Federasyon-Fransa’nın en büyük öğretmenler sendikası), I’UNSA (Ulusal Otonom Sendikalar Birliği) da örgütlüyor. Kitlesellik, yaygınlık ve militanlık kazanan hareketin en önemli özelliklerinden bir tanesi de CPE’ye karşı sadece öğrencilerin değil, Fransa işçi sınıfı ve emekçileriyle birleşik bir mücadelenin veriliyor olmasıdır. Eylemlerde barikatlar kuruldu, molotoflar savruldu, birçok polis barikatı kitle militanlığıyla yerle bir edildi. Sadece bu eylemde değil öncesinde de Fransa’yı Fransız polisine dar edecek yaygınlıkta kitlesel ve militan eylemler örgütlendi. Sokaklar barikatların öbür yanında yaratılan özgürlük alanlarıyla özgürleştirildi. Bırakalım yasanın geri çekilmesini, Fransa’da birçok gazete hükümetin sallandığını yazıyor! Çıkartılmaya çalışılan CPE, 20 işçiden fazla işçi çalıştıran yerlerde yürürlüğe girecek. 26 yaşın altındaki genç işçilerin 2 yıl gibi uzun bir süre, deneme sü-

resinde sayılarak güvencesiz ve düşük ücretli çalıştırılmalarının yolunu açıyor. Böylelikle Avrupa sermayesi işçilerin kazanılmış haklarına saldırarak, esnek çalışma biçimlerine mahkum etmek istiyor. Hareket yenilgiye uğrarsa, burjuvaziye azami karın yanında azami egemenliğini de pekiştirme olanağı sağlayacak. Saldırının birinci hedefinde işçi gençlik ve çalışan gençlik kesimleri dursa da, yasanın Fransa işçi hareketi açısından yakın ve uzak vadede götürüleri çok fazla.

Bizde neden olmuyor? Fransa öğrenci gençliğinin bu çıkışı Türkiye’de her birimizi coşkulandırmış ve gururlandırmıştır. “Vay beee!” dedirtecek cinsten 64 üniversitede eylemlerin, boykotların ve işgallerin yapılması, hatta bu işgallerin liselerde bile olması, 28 Mart’ta ortak talepler çerçevesinde işçi sınıfıyla örgütlenen genel grev, bizde neden olmuyor? sorusunu mutlaka sordurtmuştur her birimize. Kuşkusuz ki Fransa gençlik hareketinin koşulları ile Türkiye gençlik hareketinin koşul, sorun ve olanakları aynı değil. Fakat birbirini kesen ortak noktalar da az değil. Bunlardan en başa yazılması gerekeni, paralı eğitim, diplomalı işsizlik ve yeni işçi kuşakları-çalışan gençlik kesimlerini bekleyen kölece çalışma ve kölece yaşama koşullarının her iki ülke gençliği için de giderek derinleşen saldırı halkaları olmalarıdır. Gençlik dünyanın bir çok yerinde neoliberal politikaların tehdidi altında. Bu da dünyada öğrenci gençlik hareketlerinin yeni bir temelde ortaya çıkışına olanak sağlamakta, kapitalizme karşı devrimci-sosyalist, militan ve kitlesel temelde gelişecek devrimci gençlik hareketlerinin mayasını güçlendirmektedir. Fakat emper-

yalist-kapitalist sistemin saldırılarının yoğunluğuna ve bu dolayımda nesnel etmenlerin “olumlu” varlığına karşın hareket kendiliğinden temelde kalırsa, kitlesel ve militan bir biçimde gelişse de, uzun soluklu olamayacak, kalıcı ve güçlü örgütlülüklere dönüşemeyecektir. Kazanılan mevziler korunamayıp ileriye taşınamayacaktır. Ve daha da önemlisi devrimci sosyalist program, politika ve örgütlenmelerin yokluğunda başlangıçta ne kadar militan ve yaygın da olsa (Paris’te 2 ay önce göçmenlerin militan eylemleri hatırlansın) belli bir zamandan sonra burjuvazi durumu kendi lehine çevirecek, ya da militan muhalefet sınırlarını aşamayacaktır. Fransa’ya dönecek olursak; yüz binler sokağa kendiliğinden dökülmedi. Çıkartılmaya çalışılan yasanın aşağı


DPG

arımızı Kazandık!

ını Özgürleştirdik!

Mayıs’ta! gösterildi. Konu sadece öğrencilerle sınırlı tutulmadı. İşçi sınıfı ve emekçilere, sınıf örgütlülüklerine gidildi. Birleşik mücadelenin koşulları zorlandı ve başarıldı. Fransa’da sınıf ve öğrenci gençlik hareketinin tarihsel gelişimini, Türkiye işçi sınıfı ve öğrenci gençlik hareketi ile kıyaslandığında ileri ve/ya zayıf yönlerini tartışmayacağız, amacımız bu değil. Ne var ki, Fransa bize bir kez daha, hem de somuttan göstermiştir ki, güç olunduğunun farkına varıldığında yeri göğü inletebiliriz, saldırıları aynen sahiplerine iade eder, haklarımızı söke söke alırız.

Neoliberalizme karşı birleşik mücadele ortak talepler ekseninde pratikleşmeye başlıyor yukarı bir-bir buçuk yıllık bir mazisi var. Avrupa’daki öğrenci sendikaları konuyu gündemlerine aldıklarında geniş kitleleri, saldırının kapsamına ve ne götüreceğine dair bilgilendirdiler. Bu çalışma günlerce ve haftalarca değil aylarca sürdü. Ajitasyon ve propaganda faaliyeti ülkenin her tarafına yayıldı ve uzun soluklu bir ön hazırlık çalışması yürütüldü. Israrlı ve sabırla örgütlenen bu süreç boyunca, milyonlarca bildiri dağıtıldı, milyonlarca afiş asıldı, sokak gösterileri, paneller, forumlar, eylemler, blokajlar, yer yer kimi üniversite ve liselerde uyarı boykotları ve belli dönemlerde de kitlesel mitingler örgütlendi. UNL - UNEF ve diğer sendikalar bir araya geldiler, sayısız öğrenciye ve akademisyene ulaştılar ve örgütlülüklerini güçlendirdiler. Aynı süreçte yüzlerce yeni aktivisti çalışmalara dahil edebilme başarısı

Fransa’da gelişen süreç bir çok yönden özgünlükler içeriyor. Gelişmeler, neoliberal saldırılara karşı öğrenci gençlik ile işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin neoliberalizme karşı ortak talepler etrafında mücadele etme zemininin güçleniyor olduğuna dair yaptığımız tespitlerimizi güçlendirir nitelikte. Bu doğrultuda kampanyamızla eksen olarak ortaya koyduğumuz, öğrenci gençlik hareketinin sınıf hareketiyle birlikte, sınıfsal taleplerin birlikte dillendirilmesiyle gelişeceği ve hareketin buradan çıkış sağlayacağına dair düşüncelerimiz ve pratikte bu doğrultuda bu zemini güçlendirmeye yönelik konumlanışımız, yavaş yavaş olgunlaşmaya başlayan bir örnek olarak, 28 Mart’ta gerçekleştirilen genel grev süreciyle somuttan göstermiştir. Alınan genel grev kararı alışılagelen herhangi bir birlikteliğin sağlanması olarak değil, öncelikle sınıf hareketiyle

öğrenci gençlik hareketinin neoliberalizme karşı ortak talepler etrafında ortak mücadele hattının örülmesinin ilk ve pratik adımları olarak görülmeli. Bu anlamda yaratılan bu ileri ve yeni örnek Türkiye’de de öğrenci gençlik ile sınıf hareketi açısından etkilerini gösterecektir. Türkiye’de de bu önemli gelişmenin mücadele açısından ilk filizleri oluşmaya başlıyor. İstanbul Üniversitesi‘nde yemekhane özelleştirmelerine karşı tüm işçilerin (1200 işçi) işten atılacak olmasına ve neoliberal politikaların sadece işçi sınıfı için değil öğrenci gençlik için de yıkım getireceği gerçeğinin görülmeye başlanması ve buna karşı ortak mücadele zemininin geliştirilmesi için çeşitli sendika ve içerisinde bizim de olduğumuz gençlik örgütlerinin bir araya gelerek platform oluşturma çabası bu doğrultuda hissedilmeye başlayan ihtiyacın önümüzdeki dönemde kendini daha güçlü bir biçimde ve asıl olarak da pratikte göstereceğini de müjdeliyor.

Nasıl bakılmalı? Ajitasyon ve propagandamızın kapsamı Fransa’da gelişen süreç Türkiye öğrenci gençlik hareketi açısından salt destek eylemleri veya konunun teşhir edilmesiyle sınırlı kalmamalı. Konunun kapsamı çok daha geniş. Neoliberal saldırılar aynı içerikte ve fakat farklı varyasyonları itibariyle ülkemizde de uygulanıyor. Bu açıdan Fransa’da buna karşı geliştirilen ileri mücadele örneklerini okullarımızda açık ve yaygın kitle propaganda ve ajitasyonumuzun konusu haline getirmeliyiz. Fransa’da gelişen sürecin gerek en geniş kitleleri bilgilendirme boyutuyla taşıyıcısı olmalı ve gerekse de bu yolla da kit-


DPG lelerin birbirlerinden öğrenmelerinin önünü açarak pratik araçlar geliştirmeliyiz. Bu da eylemli destek halkalarının örgütlenmesinde aynı zamanda ve asıl olarak Türkiye’den de neoliberal politikalara karşı “Parasız Eğitim İstiyoruz, Diplomalı İşsizliğe Hayır, Kölece Çalışma ve Kölece Yaşamaya Hayır” talep ve sloganlarının daha fazla kitlelere içselleştirilmesinden geçiyor. Gelişmelerin bize sunduğu olanaklardan yararlanmalı ve mevzilerimizi genişletme doğrultusunda konumlanmalıyız. Emperyalist-kapitalist sistem neoliberal saldırılarıyla işçi sınıfı, emekçi kitleler ve öğrenci gençliğin gözünde bugün düne oranla daha fazla prestij kaybediyor. Sistemin meşruiyeti daha fazla sorgulanır durumda. Sadece Fransa burjuvazisi değil, AB’nin diğer kapitalist devletleri ve Türkiye tekelci burjuvazisi açısından durum şudur: işçi sınıfı ve emekçi kitleleri hayasızca sömürme, azami kar-azami egemenliğini pekiştirme yolunda atak üzerine atak tazelerken şimdi ayaklarındaki topu kaybettiler. Bu yolun önünü Fransa’da örgütlenen militan ve kitlesel eylem zincirleri açtı. Şimdi top bizde. Atak sırası geliştirecek ve tam da meşruiyetlerini kaybet-

30 liğe ve bizi bekleyen kölece çalışma ve yaşama koşullarına karşı, bu temel dinamikler doğrultusunda boykotların ve işgallerin yapılması, okul çıkışlarında geniş katılımlı alkışlı protestoların örgütlenmesi, basın açıklamalarının organize edilmesi ve daha birçok eylem biçimini geliştirmek, izleyen değil ses getiren olmak, bugünün en acil çıkış kapısı buralarda yatmaktadır. Fransa öğrenci gençliğini selamlayacaksak bu “kendi” taleplerimizin güçlü bir biçimde haykırılmasıyla olacaktır. Enternasyonal dayanışma asıl bu bakış açısıyla örgütlenmelidir.

Devrimci öğrenci sendikasını kuracağız! Fransa’daki öğrenci örgütlülükleri Türkiye’dekine oranla daha güçlü. Örneğin en büyük öğrenci sendikası olan UNL’nin üye sayısı 1 milyonun üzerinde. Ancak üye sayısından da önce kurulmuş olan Öğrenci Sendikası çalışmaların merkezi ve kitlesel bir temelde yürütülebilmesinin en büyük aracı oldu. Evet merkezi ve kitlesel bir öğrenci sendikası! Eylemlerin öncülüğünü yapan öğrenci sendikaları “şiddet eylemleriyle bağlantıları olma-

Okullarda paralı eğitime, diplomalı işsizliğe ve bizi bekleyen kölece çalışma ve yaşama koşullarına karşı boykotların ve işgallerin yapılması, geniş katılımlı alkışlı protestoların örgütlenmesi, basın açıklamalarının organize edilmesi ve daha bir çok eylem biçimini geliştirmek, izleyen değil ses getiren olmak: bugünün en acil çıkış kapısı buralarda yatmaktadır tikleri zemin üzerinden mevzilerimizi güçlendireceğiz. Yerel ve alansal taleplerle de birleştirerek Fransa öğrenci gençlik mücadelesini destekleyen eylemlerin örgütlenmesi önemlidir. Fransa öğrenci gençliği isyan bayrağını kuşanmış, üniversite ve liselerde boykotlar örgütleyebiliyorsa, işgallere gidebiliyorsa ve tam da Türkiye devrimci gençlik hareketinin hiç de yabancısı olmadığı eylem biçimlerini hayata geçirebiliyorsa bize düşen aynı militan ruh, kitlesellik ve gözüpeklikle isyanı buraya da sıçratmaktır. Okullarımızda paralı eğitime, diplomalı işsiz-

dığını” ve teker teker barışçıl gösteriler düzenlediklerini açıklamalarına, militan, kitlesel ve hak alıcı doğrultuda sonuç almaya doğru ilerleyen hareketin karşısında titrek bir duruş sergileyerek sendikal bilincin sınırlarına takılmalarına, asıl olarak da bu konuda ikili bir “ruh” hali içinde olmalarına karşın şu gerçek gözden kaçırılamaz niteliktedir. Fransa öğrenci gençliği bugün kitlesel ve militan eylemler örgütleyebiliyorsa ve hükümet öğrencilerin militanlığını kırabilmek için bizzat kendisi görüşme talebinde bulunuyorsa, yani diğer bir ifadeyle kendini militanlığı ve

kitleselliğiyle burjuvaziye kabul zorla kabul ettirmişse bunun en belirleyici nedenlerinden birisi Fransa öğrenci gençliğinin merkezi bir öğrenci örgütüne sahip olmalarıdır. Ancak tabii bu örgüt Fransa gençliğine gökten zembille düşmedi. Dönemin başından beri Paralı Eğitime ve Diplomalı İşsizliğe Karşı Birleşiyoruz adında bir kampanya örgütlüyoruz. Türkiye’de saldırıların kapsamı yukarıda da belirttiğimiz gibi Fransa’daki saldırılardan çok farklı değil. Türkiye öğrenci gençlik hareketinin Fransa’daki gibi kitlesel ve militan çıkışlar yapamamasının en önemli nedenlerinden biri, bugün varolan saldırılar konusunda geniş kitlelerinin bilgisiz ve mücadeleye uzak olmalarıdır. Kuşkusuz ki kitlelerdeki uzaklığın birden çok nedeni var. İkinci bir neden, yukarıda bahsettiğimiz gibi işçi sınıfı ve öğrenci gençliğin neoliberalizme karşı ortak talepler etrafında bir araya gelmelerinin nesnel zemini güçlense de bunun pratikte sınıf örgütlenmeleri ve gençlik hareketinin özneleri açısından geliştirilememesi ve hatta ondan da önce yer yer engellenmesi gerçeğidir. Bu açıdan konunun ideolojik ve perspektifsel açıdan kavranamamış olunmasının yanında, mücadelede ısrar edilen yolun artık ihtiyaçlara cevap olamıyor olduğu gerçeği de görülememekte, tarihsel bir körlük sergilenmektedir. Fakat biz kampanyamız ile işte tam da bu ihtiyacı işçi sınıfı ve emekçi kitleler içerisinde pratiğe dönüştürmeyi hedefliyoruz. Paralı eğitime karşı ilkokullardan başlayarak ve emekçi aileleri de kesen temel bir “sorun” olarak onları da kampanya çalışmalarımızın içerisine dahil etme çabamız bu doğrultuda bugünden, yakın bir gelecekte ortak talepler etrafında güçlü sınıf eylemlerinin örgütlenmesine doğru bir birikim yaratarak ilerleme amacımızın göstergesidir. Bugün geniş kitleleri içine alacak ve öğrenci gençliğin mücadele örgütü olarak saldırıları püskürterek hak alabilecek yetenekte bir öğrenci sendikasının kurulmasının geçtiği yol, diğer bir deyişle bize sendikamızı kazandıracak olan yol kampanyamızın daha geniş kitlelere duyurulmasıdır. Bizzat kampanya çalışmaları doğrultusunda


DPG

31 yeni kitle aktivistlerinin yaratılmasıyla en geniş kitleleri bir araya getirecek sendika öncesi kitle toplanma noktalarının yaratılmasına ihtiyacımız var. Öğrenci sendikasının geçtiği yol yepyeni bir temelde yeni bir gençlik hareketi yaratmaktır. Görevlerimiz büyüktür. Kampanya çalışmalarında katettiğimiz mesafe hedeflediğimizin çok gerisinde. Bugün Türkiye’de devrimci bir öğrenci sendikasının kurulmasının geçtiği yol kampanya dinamikleri temelinde bir hareket yaratmaksa, hareket yaratmanın da geçtiği yol kampanya yürütücülerinin her düzlemde çalışmalara yüklenmeleridir. Kampanyamızı kaç yeni insana taşıyabiliyor, yürüttüğümüz imza çalışmasında kendimizin toplamasının yanında kaç yeni kişiyi imza toplaması için aktif hale getirebiliyoruz. Bunu yapabilmek için nasıl bir çalışma yürütüyoruz? Kitlelerle daha içerden bir ilişki kurmada hangi yeni araçları üretebiliyoruz, kampanyamızın araçlarını etkin bir biçimde kullanabiliyor muyuz? Bu konuda ne kadar ısrarcıyız? Kampanya çalışmalarımızı hali hazırdaki yaşam biçimimize, alışkanlıklarımıza göre mi yürütüyoruz, yoksa kendimizi/yaşamımızı kampanyamızın hedeflerine göre yeniden mi örgütlüyoruz? Evet Fransa’daki kitlesel ve militan eylem hattı bir anda olmadı, bizde de bir anda olmayacak. Bu, sabırla hedefe kilitlenerek, yürüttüğümüz çalışmayla gelecekte nereye varmak istediğimizi her daim göz önünde bulundurarak olacaktır. Burada iç güçler açısından, kampanya aktivistleri olarak “Bizde neden olmuyor? sorusunu ille de soracaksak, (ki soralım) dönüp kampanyamızı kitlelere ulaştırmada, en geniş kitleleri bir araya getirecek toplanma noktalarını yaratmada her birimizin yaşamında o veya bu düzeyde buna engel olan alışkanlıklarımıza bakmamız gerekir. Bakmamız ve bunları devrimci bir temelde bizi tam da hedeflerimize yakınlaştıracak tarzda dönüştürmemiz gerekir. Fransa bize uzak değil, kilidi açacak en önemli nokta işte tam da buradadır. Yaşamlarımızı devrimci bir temelde dönüştürmek, izleyen değil eyleyen olmak... Yeni insanlarla tanışmak, kampanyanın aktivistlerini ço-

ğaltabilmek, eylemlere ve etkinliklere en iyi şekilde hazırlanmak, alanımızdaki her gelişmeye müdahale ederek kampanyamızın taleplerini en geniş kitlelerle birlikte mücadele temelinde yükseltmek, işte süreci tam da buradan yarabiliriz...

Paris sokakları da bizim, 1 Mayıs alanları da! Önümüzde 1 Mayıs var! Türkiye tekelci burjuvazisi Paris’te yaşananların Türkiye’de yaşanmayacağını sanıyorsa yanılıyor! Şimdi işçi kurultayımızdan aldığımız güç ve motivasyonla 1 Mayıs’ı kurultay Sonuç Bildirgemizin pratik hedefleri doğrultusunda örgütleyeceğiz. Sonuç Bildirgemizi öncesinde yapacağımız geniş kitle toplantılarında okuyacak, tartıştıracak ve oradaki irade ve gücü 1 Mayıs çalışmalarımızın ve 1 Mayıs’a taşıyacağımız insanların gücü ve iradesi haline getireceğiz. Ciğerlerimize işçi kurultayımızın, Fransa öğrencilerinin ve Fransa’ya destek eylemlerimizin, baharın isyancı kokusunu depoladık. Nasıl ki Söz Alınterinin Kurultayımızı kazandıysak, nasıl ki Fransa sokaklarında barikatları şiir yazar gibi oluşturduysak, Türiye’de boykotlar, eylemler ve basın açıklamalarını örgütlediysek şimdi de 2006 1 Mayıs’ını kazanmaya yürüyoruz. n

Nasıl ki Söz Alınterinin Kurultayımızı kazandıysak, nasıl ki Fransa sokaklarında barikatları şiir yazar gibi oluşturduysak, Türiye’de boykotlar, eylemler ve basın açıklamalarını örgütlediysek şimdi de 2006 1 Mayıs’ını kazanmaya yürüyoruz


DPG

32

[

r ö p o r t aj

“Biz başardık, siz de başarabilirsiniz” Fransa’da üniversiteli, liseli, işçi... tüm gençliğin seferberliği söz konusudur. Yasanın tehlikesi anlaşıldıktan sonra lise ve üniversite öğrenci sendikaları olarak televizyon, radyo ve gazete gibi medya kuruluşlarına giderek, yasanın tehlikelerini anlattık. Sokaklarda, liselerde, üniversitelerde, meydanlarda insanlarla konuştuk, bildiriler dağıttık. Tam bir seferberlik ilan ettik. CPE’ye karşı gelişen hareketin bileşenleri kimlerden oluşuyor? FİDL temsilcisi Cindy Leoni ile yaptığımız röportajı kısaltarak yayınlıyoruz: CPE’ye karşı muhalefetin arka planında (gençliğin gelecekten duyduğu kaygılar başta olmak üzere) neler var? Sizin de bildiğiniz gibi geçen Kasım ayı içerisinde Fransa’nın birçok banliyösünde isyanlar gerçekleşti. İsyandan sonra başbakan Dominique de Villepin “şansların eşitliği” adı altında yeni bir yasa çıkartmak istedi. Fransa’da bugün çıraklık yaşı 16 olarak belirlenmiştir. Ancak şimdi bu, söz konusu yasa ile birlikte 14’e düşürülmek isteniyor. Ayrıca, temel eğitim (mecburi eğitim) süresi de azaltılmak isteniyor. Biz FIDL olarak bu yasayı kabul etmiyoruz. Ocak ayında “şansların eşitliği” adı altındaki yasa tekrar ele alındı ve kapsamı daha da genişletilerek CPE olarak bize dayatıldı. Bu yasa sadece banliyö gençlerinin değil, tüm gençlerin geleceklerine ipotek konması anlamına geliyor. Biz FIDL olarak gençleri, “iyi mahallelerin” gençleri ve “banliyö” gençleri olarak ayırmıyoruz. Tek bir gençlik vardır ve gençlik bir bütündür. Dolayısıyla gençlik için bir çözüm arayışı tüm gençliği kapsamalıdır. Gençliğin bir bölümünü yok sayarak ve izole ederek, gençliğin bütününün sorunlarına çözüm bulamayız. Bizim eylemlerimizle verdiğimiz bu mesaj hükümet tarafından net olarak anlaşıldı. Eylemlerimiz, CPE yasasının 26 yaşın altındaki tüm gençliği kapsadığını deşifre etti. Gençliğin geleceğini karartan bu yasa karşısında bugün

Bence hareketin temel bileşenleri sokakta eylem yapan insanlardır. Bu ilk önce eğitim çağında olan, okula giden gençleri kapsar. Ancak, CPE’ye karşı direnen ve sokağa çıkanlar yalnızca öğrenciler değil, işçi ve memur sendikaları da bu yasaya karşı direniyorlar. 24 Ocak’ta lise, üniversite, işçi ve memur sendikaları biraraya gelerek bir çatı örgütlenmesi oluşturdular. Söz konusu tarihten bu yana grev, yürüyüş, iş durdurma gibi tüm eylemlere çağrıyı bu çatı örgütlenmesi yapıyor. Sokakta eylem yapanların çoğunluğu gençlerden oluşsa bile, hükümete karşı asıl ağırlığı oluşturan, bu eylemsellik sürecinin temel bileşeni olan Fransız halkının bütünüdür.

saldırısına karşı toplumun bir kesimi uykudan uyanıyor ve bu uyanış giderek tüm toplumu kucaklıyor. CPE, çalışanların haklarına indirilen büyük bir darbedir. CPE, güvenceli çalışmanın sonu demektir. Gençlik, yarının geleceğidir. Gençliğin geleceğini teminat altına alamazsak, yarını da güvence altına alamayız. Bunun farkında olan işçi ve memurlar CPE’ye karşı kitlesel bir şekilde seferber oluyorlar. Mayıs 1968 eylemleri veya 1994 yılında CIP’ye karşı verilen mücadele bugün verilen mücadelenin devamı niteliğindedir. Biz bugün kazanamazsak, Fransız toplumunun tamamının geleceği büyük bir tehlike altına girecektir. Eylemlerin biçimleri de dahil, zamanlaması ve kararlar nasıl belirleniyor? Hareket nasıl bir iç örgü ve örgütlenmeye sahip? Eylem biçimlerinin belirlenmesinde üç tane temel figür var. Birincisi, sendikaların oluşturduğu çatı örgütlenmesi. Söz konusu örgütlenme Fransa çapındaki lise, üniversite, işçi ve memur sendikalarını kapsıyor. Çatı örgütlenmesi, CPE’ye karşı yapılacak eylemleri merkezi düzeyde ele alıyor ve örgütlüyor. 28 Mart’ta yapacağımız

Gençliğin geleceğini karartan bu yasa karşısında bugün Fransa’da üniversiteli, liseli, işçi gençliğin seferberliği söz konusudur Hareketin bileşenleri arasında talepler, yöntemler ve ulaşılması gereken (şart görülen) hedefler yönüyle ortaklaşılan noktalar neler? Eğer toplumun belli bir kısmına saldırı yapılmışsa, bu saldırı asla o kesitle sınırlı kalmaz, giderek toplumun tamamını kapsar. Bu gerçekliğin köklerini 1789 Fransız burjuva devrimine kadar götürebiliriz. Bugün gerçekleştirilmek istenen CPE yasası, gençliğin geleceğini tehlikeye atıyor fakat, bu gençlikle sınırlı kalan bir tehlike değildir. Toplumun geri kalan kesimi için de büyük bir tehlikedir. Şu an için Fransa’da CPE

genel grev gibi. İkincisi, çeşitli sendika, parti, dernek vb. örgütlenmelerin çağrı yaptıkları ve örgütledikleri bağımsız eylemler var. Örneğin, bizim örgütlenmemiz olan FIDL’yi buna örnek olarak verebiliriz. Perşembe günü yaptığımız eyleme toplumun tüm kesimlerine katılım çağrısı yaptık. Aynı şekilde işçi ve memur sendikaları da eylemlere çağrı yapıyorlar. Üçüncü olarak öğrenci koordinasyonunu sayabiliriz. Öğrenci koordinasyonu her üniversiteden delegelerin biraraya gelerek oluşturduğu bir örgütlenmedir. Üniversitelerdeki grevleri, boykot ve işgal gibi eylemleri kararlaştırıyor ve gerçekleştiriyor. Son


öğrenci koordinasyonu Fransa çapından gelen 414 delegenin katılımıyla Dijon şehrinde toplandı. Görüldüğü üzere, eylem süreçlerini ortak amaçları CPE’ye karşı direnmek olan çeşitli sendika, parti, dernek vb. örgütlenmeler ortak şekilde örgütlüyorlar. Banliyö gençliği bu eylem sürecinin neresinde duruyor? Banliyö CPE’ye karşıdır. Ben kişisel olarak Paris’in 93. bölgesinde bulunan bir lisede banliyö gençliği ile birlikte çalışıyorum. Bu bölge banliyö isyanları sırasında oldukça duyarlı bir bölgeydi. FIDL olarak banliyö gençliği içerisinde örgütlenme faaliyetleri yürütüyoruz. İçerden konuşan biri olarak, banliyö gençliğinin tehlikenin farkında olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. “Şansların eşitliği” yasası hükümetin iki yüzlü politikalarından biridir ve banliyö gençliği bunun farkındadır. Bundan dolayı banliyö gençliği, Paris gençliği ile birlikte yürüyüşlerde yer almaktadır. Geçtiğimiz yıl yaşanan banliyö isyanları sırasında banliyö gençliği yalnız kaldı? Neden? Buna cevap vermek için banliyö eylemlerini politik olarak analiz etmek lazım. Ancak, hükümetin gençliği ikiye böldüğünü ve banliyö gençliğini dışladığını söyleyebilirim. Onlar için banliyö gençliği yardım edilmemesi gereken, banliyö dışındakiler ise yardım edilmesi ve kazanılması gereken gençlik kesimlerini oluşturuyor. Bunun için de banliyö gençliği kaderine terk edilmiş durumdadır. Bu konuda hiçbir kuşkuya yer yoktur. Bunun adına “getto” diyoruz. Bugün Fransa’da gettolaştırılmış bir gençlik söz konusudur. Banliyölere gittiğinizde devasa boyutlardaki sosyal konutları ve çevresinde de bir postane, bir tekel bayii, süper market, lise ve bir fırından başka bir şey göremezsiniz.

Oraların okullarını, diğer mahallelerin okulları ile kıyaslayamazsınız bile! İnsanlar bu kapalı devre yaşamdan bunalıyor ve dışarı açılmak istiyorlar. Fakat, iktidarın şehirleşme politikası buna engel oluyor. Çünkü iktidar, sosyal konutları kurarken hiçbir zaman toplumun çoklu kültürel yapısını dikkate almıyor. Bu şartlar altında banliyö gençliği kendisini terk edilmiş hissediyor. Lise sendikamız FIDL, 20 sene önce kuruldu. Ve biz 20 senedir banliyö ile diğer bölgelerin liseleri başta olmak üzere yaşamların ortaklaştırılmasını savunuyoruz. Ancak, hükümet politikaları buna engel oluyor. Gösteriler, boykotlar ve 1 günlük genel grevi sonuç alma yönünde yeterli görüyor musunuz? Bugüne kadar birçok eylem yapıldı ve her geçen gün eyleme katılan insan sayısı artıyor. Geçtiğimiz Cumartesi günü bir buçuk milyon eylemci sokaklardaydı. Bir buçuk milyon insan sokaktayken, bir ülkeyi yönetmek güç meseledir. Belki gelecekte bu iki milyona, dört milyona ulaşacak. Bu kadar fazla insanın sokaklarda olduğu bir dönemde ülkeyi yönettiğinizi düşünün. Genel grev, ülke ekonomisini de direkt etkileyen bir olgudur. İşçiler çalışmazsa, para akışı da durur. 24 Mart’ta işçi ve memur sendikaları başbakanla görüşecek. Sendikalar CPE’nin geri çekilmesini dayatacaklar. CPE geri çekilmediği sürece hiçbir şekilde pazarlık yapmayacağız. Bu şartlar altında hükümet geri çekilmek zorunda. Kazanana kadar eyleme devam edeceğiz. İçişleri Bakanı Sarkozy eylemci öğrencileri “kırıcılar, vandallar” olarak niteledi. Kitle şiddeti bilerek öne çıkartılırken, polisin uyguladığı şiddet gözlerden kaçırılıyor. Oysa bugün Fransa’da polisin dövdüğü iki kişi hastanede yaşam sa-

vaşı veriyor. Sarkozy’nin ve burjuva medyanın saldırıları hakkında ne diyeceksiniz? Bir içişleri bakanının bu sözleri kullanması bir skandaldır. Sarkozy bu sözlerinden dolayı yargılanmalıdır. Sarkozy’nin “ayak takımı ve züppe” olarak nitelediği banliyö gençliği bu sözleri seçimlerde ona hatırlatacak. Ben aynı zamanda FIDL’in kortej sorumlusuyum, kortejin güvenliğini ben sağlıyorum. Eylemler içerisinde şiddet olgusu dün banliyö isyanlarında da mevcuttu, bugün de mevcut. Ama bunu olağandan fazla abartmak doğru değil. Örneğin dün Paris’te 50 bin eylemci arasında şiddet uygulayan 200-300 insan vardı. Medya eylemleri sürekli manipüle etmeye çalışıyor. Onlar açısından 16 yaşındaki bir gencin araba yakan görüntüsü tirajla eş değerdir. Dolayısıyla hemen manşete taşınır. Fakat, 50 bin insanın geleceği için yaptığı eylem görülmez. Medyanın eylemlere yaklaşımına ticari kaygıları yön veriyor. Türkiye’de üniversite ve lise öğrencileri sizin burada genel grev’de olacağınız 28 Mart tarihinde Türkiye’de dersleri boykot edecekler. Süper bir şey bu! İlk başta, Türkiyeli öğrencilerin bizim direnişimizle böylesi bir dayanışma içerisinde olmalarından dolayı çok memnun olduğumu belirtmeliyim. Gençler olarak eylem yaptığımızda dünya üzerinde etkimiz artıyor. Dünyada sadece egoizm yok, dayanışma örnekleri de var. Fransa’da çok uluslu bir gençlik mevcut. Bu çok kültürlülük eylemlerin etki gücünü sadece Fransa ile sınırlamıyor, diğer uluslardan gençleri de kapsıyor. Direnişimizi zaferle taçlandırmamız; bir gençlik kuşağını korumuş olmamız anlamına gelecek ve diğer uluslardan gençlere “Biz başardık, siz de başarabilirsiniz” mesajını verecektir. n


DPG

34

[

y o rum

BEYAZIT MEYDANI* Bir ölü yatıyor, ondokuz yaşında bir delikanlı gündüzleri güneşte geceleri yıldızların altında İstanbul‘da, Beyazıt Meydanı‘nda Beyazıt Meydanı, tarihi dokusu, etrafını çevreleyen cami, medrese, külliye, çarşı ve pazarlarıyla her dönem İstanbul‘un kalbi gibidir. 372 yılında imparator Teodosyus tarafından “Boğa meydanı” (Form Tauri) olarak düzenlenen alan, birkaç kez değişikliğe uğrar. Bizans döneminde; yarışların düzenlendiği, kimi kutlama günlerinden akrobatik gösterilerin sahnelendiği meydan, Osmanlı‘nın İstanbul‘u fethiyle, süvari birliklerince, Saman Pazarı, At Meydanı olarak kullanılır. Beyazıt Meydanı Osmanlı mimarisince tekrar elden geçirilir. Meydanın paralelindeki, Mahmutpaşa, Gedikpaşa uzun yıllar hanedanlığın önde gelen eşrafınca sayfiye yerleri olarak kullanılır. Bu yıllar boyunca meydanın çevresine yeni konaklar, küçük camiler ve medreseler yaptırılır. İstanbul’un ticari önemi arttıkça, Beyazıt Meydanı da önem kazanır. Mısır Çarşısı, Kapalı

Çarşı hatta Sahaflar Sokağı şehrin alış veriş bölgesi olur. Meydan, Ordu Caddesi, Divan Yolu, Şehzadebaşı gibi ünlü caddeleri birbirine bağlayan dörtyol ağzı görevini de görmektedir. XIX. yüzyılda inşa edildi bugünkü İstanbul Üniversitesi. 19 yy. yapıları olan, üniversite girişi abidevi kapı ve Yangın Kulesi, İstanbul’un sembolü olurlar. Fakat, Beyazıt Meydanı asıl olarak; tarihi ayaklanmalar, üzerinde kurulan idam sehpaları, kitle gösterileri ve katliamları ile ünlüdür.

İlk Ayaklanma Beyazıt Meydanı’nın tanıklığı karmaşıktır. O devrimci-ilerici eylemlere de, gerici isyanlara da tanıktır. II. Mahmut döneminde, Lale devri olarak başlatılan avrupalılaşmaya tepki gösteren Yeniçeriler, İstanbul‘un kışlalarında ayaklanarak Saray’a yönelirler. Patrona Halil‘in başını çektiği isyan, II. Mahmut‘un emriyle kanla bastırılır. Daha çok hak ve yetki isteyen Yeniçeri Ordusu yenilir. Patrona Halil ve onlarca yandaşı Beyazıt Meydanı’nda kurulan sehpalarda idam edilir. Yeniçeri Ocağı

dağıtılıp ismi dahi yasaklanır. Beyazıt Meydanı tarihi boyunca; muhaliflerin, hürriyet isteyenlerin buluştuğu, bazen çatışmaların yaşandığı bazen de sessiz sedasız gelip geçenlerin uğrak yeri oldu. Ordu Caddesi üzerinde bulunan Küllük, o yıllarda bile erkan-ı harbiye mensuplarının nargile tüttürdükleri mesire yeridir. XIX. yüzyılda Harbiye nezareti olarak yaptırılan tarihi bina, yangın gözetleme kulesi, eski kestane ağacı altı kıraathaneleri ile, her dönem canlı ve cıvıl cıvıl olmuştur. İstanbul’un işgal günlerinde işgal karşıtlarının toplandığı mekan Beyazıt Meydanı’dır. Tarihi karmaşıktır. 1. Dünya Savaşı’nda, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, azınlıklara karşı yürüttüğü baskıcı politikalardan dolayı Beyazıt Meydanı’nda idam edilir. Cumhuriyetin ilanıyla Beyazıt Meydanı ve Sultanahmet Meydanı, ulusal kurtuluş savaşını destekleyenlerin dev gösterilerine ev sahipliği yaptı. Beyazıt Meydanı’nın çatışmalı yıllarında, tek partili dönemden çok partili siyasi koşullara geçildi. Bu siyasal koşullar, Demokrat Parti’yi tek başına hükümet yaptı. Türkiye‘nin Marshall yardımını kabul ettiği, NATO‘ya girdiği 1950‘li yıllarda, toplumu zapt u rapt altına almaya çalışan DP hükümeti, karşıtını da ortaya çıkaracaktı. Beyazıt Meydanı’nda biriken öğrencilere, işçilere, öğretim görevlilerine, “hürriyet” talebiyle meydanı çıkan herkese atlı polislerle saldırıldı. Onlarca öğrenci yaralandı. Turan Emeksiz demokrasi uğruna toprağa düştü. 1960‘a gelindiğinde yasaklar, sansür ve tutuklamalarla geçen günlere 27 Mayıs askeri darbesi noktayı koydu. Beyazıt Meydanı, on yıllara yayılan çalkantılı günlerden sonra, hürriyet talebi için gösterilere sahne olduğu için, meydanın adı Hürriyet Meydanı olarak değiştirildi.


y o rum

] 35

Antiemperyalist mayalanma Her hükümet dönemine göre meydanın çehresi de değişti. Meydan ‘70‘li yıllarda tekrar restorasyona uğradı. Çarşı Kapının çıkışına iliştirilen otobüs durakları, belki de meydanın en biçimsiz şeklidir. Anadolu‘dan gelen göçle; Gedikpaşa, Çemberlitaş, Laleli bekar odalarının, küçük atölyelerin, işportacıların akınına uğradı. Fakat, asıl olarak gelişen anti emperyalist istem ve özlemler Beyazıt Meydanı’nın çehresini değiştiren gelişme oldu. ‘68 gençlik hareketinin doğuşunun başlangıç noktası olan İstanbul Üniversitesi‘nin burada olması, Beyazıt Meydanı’na yeni, farklı ve dinamik bir ruh kattı. Deniz Gezmiş‘in harçlar ve sınav hakkıyla ilgili ‘’üniversite reformu’’ için herkesi protestoya çağırdığı gösteri burada yapılmıştır. “Bu meydanda cengimiz var, er olan meydana gelsin. Faşistlere hıncımız var, devrimciler safa gelsin!” Eski yıllarda; faytonlarıyla saray erkanının gezip dolaştığı, güneşli soğuk günlerde Şehzadebaşı‘nda boza içtikleri güzel günleri; Cumhuriyet sonrası, sahaflar sokağında koltuğunun altında deste deste kitaplarıyla, yaşlı kestane ağacı altında çay yudumlayan ünlü yazarların yerini; şimdi yeni devrimci kuşak almaktaydı. Şehzadebaşı Öğrenci Yurdu antiemperyalistlerin mekanı olurken, tarihi Küllük Kahvesi iktidarın toleransıyla faşistlerin kontrolüne geçti. Beyazıt Meydanı’nın uzun yıllar bölünmüşlüğü devam etti.

16 Mart katliamı 1970‘li yılların sonunda; Ordu Caddesi ve çevresinde yuvalanan faşistler, Beyazıt Meydanı’nı ele geçirmek için uzunca zaman uğraş verdiler. 1. Milliyetçi Cephe hükümeti zamanında polisin desteğiyle, meydan faşistlerin egemenliğine geçti. Bir zamanlar devrimcilerle özdeş Beyazıt Meydanı, faşistlerin cirit attığı bir alan oldu. Üniversitelerdeki sivil faşistlerle devrimciler arasındaki çatışma giderek tırmandı.

16 Mart 1978‘de polisin desteğiyle İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi‘nin çıkışında, sol görüşlü öğrencilere bombalı saldırı düzenleyen faşistler, 7 öğrenciyi katletti. Katliamdan hemen sonra Beyazıt Meydanı’na gelen 2000 civarında öğrenci İşletme Fakültesi’ni işgal ettiler. Beyazıt Meydanı’na akın eden binlerce öğrenci, sloganlarla devrimci marşlarıyla faşist saldırıyı protesto etti. Polisin bombalarla saldırdığı eylem, İstanbul’un çeşitli meydanlarında devam etti. 16 Mart günü, Beyazıt’a çöken kara bulutlar, direniş duvarına çarparak dağıtıldı. Beyazıt tekrar gösterilere yasaklandı.

Kulede dalgalanan bayrak! 1996 yılında cezaevlerinde başlayan Süresiz Açlık Grevi ve Ölüm Orucu eylemine dışarıdan da destek verildi. Sokakların tutuştuğu, meydanların hınca hınç dolduğu İstanbul‘da Beyazıt Meydanı, sanki yetim kalmışcasına suskunluğunu sürdürüyordu. Tarihi Beyazıt Kulesi, sıcak bir yaz gününde, orak, çekiç, silah, yıldızlı TİKB bayrağı ile selamladı İstanbul‘u. Tarihin dinamiti şehrin yüzünü tekrar güldürdü.

Beyazıt Meydanı’nda 8 Mart 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde çifte sömürüyü, kadına yapılan baskı ve tacizi protesto eden kadınlara vahşice saldıran polis, kadınların kahramanca direnişine, cop ve gaz bombalarıyla cevap verdi. Beyazıt Meydanı‘nı kana bulayan faşizm, çaresizlik içerisinde kalmıştı. Çünkü, emekçi kadınların zılgıtları, sloganları yine sarsıyordu meydanı. Zaten her saldırı sonrası aynı dramı yaşayan tarihi meydanda, baskı ve direniş hep ikiz kardeş olmuştur. Okul boykotları, grevci işçilerin toplandığı yer de Beyazıt’tır. Beyazıt Meydanı, bin yıllık tarihi ile direnişler, hak ve özgürlük istemiyle meydana doluşanlar için bir abidedir. O asıl olarak bununla anılmayı hak eder. “Tarih tanıktır elde edilecek zafere. Bir de Beyazıt Meydanı’nı seyreden gözleriyle”. n *Ufuk Çizgisi 35. Sayısından alınmıştır.


DPG

36

[

m esle k

“Ben yetkin olmayan mühendisi niye işe alayım ki kardeşim”! Yetkin mühendislik konusu son zamanların önemli tartışma gündemlerinden bir tanesi oldu. Yetmişli yıllardan beri zaman zaman gündeme gelen, en son 17 Ağustos depremiyle iyice hararetlenen tartışmalar bu günlerde yasal düzenlemelerin yapılmaya çalışılmasıyla farklı bir düzlemde seyrediyor. Yapılmak istenen yeni yasal düzenlemeye göre artık mühendislik fakültesi mezunu olmak mühendis olmaya yetmeyecek. Önce 5 yıl staj yapılacak sonra da yazılı sınava girilecek. Başarılı olanlar ise mülakat sınavı sonrasında “yetkin mühendis” olmaya hak kazanacaklar. Yasanın hazırlayıcıları her ne kadar aksini savunsalar da yetkin olmayan mühendisler yoğun işsizlik ortamında yaşam hakkı bulamayacaklar. Tartışmalar her ne kadar deprem sonrasında hararetlendiyse de asıl zemini son süreçte artan neoliberal saldırılar ve yaşanan proleterleşme dalgası oluşturuyor. Neoliberal saldırı politikalarının bugün geldiği noktada iki farklı sınıfın iki farklı eğitim alması olgusu artık giderek derinleşmeye başlıyor. Emekçi çocukları ile burjuva çocukları için ayrı ayrı gelecekler hazırlanmakta-

dır. İlkokuldan başlayarak mekansal olarak da ayrışan eğitim sisteminde emekçi çocukları saldırının hedefi durumunda. Emekçi çocuklarına mesleki/teknik eğitim almaktan başka yol bırakmayan ve diğer tüm eğitim kanallarının önünü kapatan burjuvazi, işçi ve emekçi çocuklarını nitelikli ve ucuz işgücü olarak konumlandırmaktadır. İşçi-emekçi çocuklarının örgütlenme ihtiyacının bastırılarak en ufak bir hak kırıntısının dahi önüne geçilmesi yaşanan saldırının büyüklüğünü, bütünlüğünü ve asıl olarak da sınıfsal karakterini gözler önüne sermektedir. İşçi-emekçi çocuklarının lisans eğitimi alabilen kesimi ise kazandığı bölüm ne olursa olsun eğitim süreci boyunca eğitim masraflarını karşılayabilmek için çalışmak zorunda bırakılmıştır. Büyük bir çoğunluğu kitle üniversitelerinde okuyan işçi ve emekçi çocukları ve proleterleşme dalgası ile konum kaybetmekte olan alt orta sınıflara mensup ailelerin çocukları mezun olduklarında ise diplomalı işsizlik gerçeği ile karşılaşıyorlar. Bu sürecin bir sonucu olarak eskinin statü sahibi ve ortalamanın üzerinde geliri olan mühendislik, mimarlık gibi meslek grupları hızla konum kaybetmektedir. Zaten 2000-2001

Meslek odalarından öğrencilere kadar konunun tüm muhataplarının bir araya gelmesi çözüm noktasında belirleyicidir

kriziyle 60 bin mühendisin işinden atıldığı da düşünüldüğünde saldırının boyutu daha net görülecektir. Üretim organizasyonlarının değişmesi kafa emeği ile kol emeğinin iç içe geçmesi, yüksek öğrenimdeki elit/kitle üniversiteleri ayrımının keskinleşmesi, diplomalı işsizliğin çığ gibi büyümesi gibi sebepler konunun belirleyeni durumundalar. Yaşanan bu sürecin sonucu olarak mühendislerin yaşam standardı giderek kötüleşmekte ve proleterleşme süreçleri hızlanmaktadır.

Nedir “yetkin mühendislik”? Yetkin mühendisliğin savunucuları “ODTÜ’den çıkan mühendisle Dicle Üniversitesi’nden çıkan bir olmaz ve aynı işi yapamaz.” buyuruyorlar. Aslında yaptıkları bir durum tespiti. İki farkı sınıf için iki farklı eğitim vardır ve iki farklı sınıfa mensup olanların duracakları konum ve yapacakları işler de farklı olmalıdır. Devam ederler: “O zaman bu mühendisleri birbirinden ayıralım ki...” ayıralım ki herkes sınıfını bilsin!. Elit üniversitelerle kitle üniversiteleri arasındaki ayrım mezun olunca da sürüyor. Bu uygulamanın hayatımıza yansımasının ise kitle üniversitelerinin mühendislik fakültelerinden mezunların ara eleman olarak konumlandırılması olacağını söylemek için kahin olmak gerekmez. Böylece emekçi ailelerin çocukları ailelerinin tüm fedakarlıkları ve belki de tüm eğitim hayatı boyunca aynı zamanda işçilik yaparak aldıkları diplomayla tezgahın başına geçecekler. Peki kitle üniversiteleri mezunlarının hiç şansı yok mu? Olmaz mı!? Kapitalizmde her zaman fırsatlar vardır. Tabii parası olanlara. Yine kurslara gidilecek, yine kuyruklarda beklenilecek, yine sınav harcı, yine para yine para... İlkokuldan başlayarak her aşaması paralı olan eğitim sisteminde mühendislik fakültesi mezunu olmanız mühendis olmanıza yetmiyor. Acı ama gerçek olan budur!

Çark nasıl işleyecek? Yasaya göre yetkin mühendislik sınavları “Yetkin Mühendislik Kurulu”


m esle k

] 37

adında bir kurul tarafından gerçekleştirilecek. Bu kurullar odalar bünyesinde muhtemelen seçimle iş başına gelecekler. Neye göre seçilecekleri ve seçimi yapan oda üyelerinin nasıl karar verecekleri ise tam bir muamma. Sınav konularında ise etik ve deneyim gibi subjektifleştirilmeye çok açık ölçülerin olması sistemin üzüm yeme derdinde olmadığını gösteriyor. Bu konuda meslek odalarının ise yekpare bir tavrı yok. TMMOB yasayı destekliyor, başta ÇMO olmak üzere bazı muhalif odalar da yasaya karşı çıkıyor. İMO ve MMO ise yasanın en hareretli savunucusu durumunda ve bu konuda tavırları “patronlar kulübünden” farksız.* Sınava girebilmek için 5 yıl “yetkin” bir mühendisin yanında staj yapmış olmak gerekiyor. Bizim dilimize çevirirsek: 5 yıl karın tokluğuna, imza yetkisi olmadan, örgütsüz, kölece çalışılacak. 5 yılda sözde seçilen konuda uzmanlaşılacak, araştırmalar yapılacak, meslek etiği edinilecek, hatta özgünlüğü olan çalışmalar yapılacak, kurslara gidilecek, sınav parası biriktirilecek...vs. vs. Staj adı altında oda veya sendikaya üye olunup olunamayacağı ise belirsiz. Ancak her ne olursa olsun, staj yapılan süreç içinde mühendis sıfatıyla değil, “ofis elemanı” olarak, her türlü sömürüye ve aşağılanmaya boyun eğmek zorunda bırakılarak çalışacağız. Bunu da savunan sözde mühendislerin örgütü konumundaki meslek odalarıdır. TMMOB’un ÖDP’li başkanı Mehmet Soğancı‘nın, “solcu” pozu takınarak yaptığı açıklama aynen şöyle: “Ben yetkin olmayan mühendisi niye işe alayım ki kardeşim”! Ortaya saçılan bu kusmuk gelinen noktada TMMOB başkanının sermayenin neoliberal politikalarına TMMOB’u nasıl da eklemlemeye çalıştığını açıkça gözler önüne seriyor. Tam da devlet ağzıdır bu! Kuşkusuz ki TMMOB’a üye bütün mimar ve mühendisler için söylemiyoruz bunu. Ancak bugünkü yönetimin niteliği artık tüm çıplaklığıyla gözler önündedir. Staj adı altında yaşamımız 5 yıl daha ertelenecek. Büyük ihtimalle de yetkin abimizin getir götür işlerini yapacak ve elimiz mecbur olduğu için çalıştığımız işyerinden hiçbir şey öğrenmeden çıkacağız. Yetkinlik belgesini alabilmek için boynumuzu büküp sesimizi çıkartmayacağız, bizden

DPG

istenen bu! Çıkartırsak ne mi olur: meslek ilkelerine ve ahlaka uygun davranmadığımız için yetki belgesini alamayacağız. Tıpkı esnek çalışma koşullarında sesini çıkarttığında kapı önüne koyulan işçi gibi.

Yetkinleşememe, Diplomalı İşsizlik, Çözüm Toplumun tümünde yaşanan proleterleşme dalgası mühendislik mesleğinde kendisini çok daha yakıcı bir şekilde hissettiriyor. Mühendislerin tümünün “yetkin” olmamasının ana nedeni aldıkları eğitimin onları “yetkinleştirmemesi” değil midir? Üniversitelerdeki sınıfsal ayrımların doğal bir sonucu olarak kitle üniversitelerinde okuyan öğrencilerin tümü ve elit üniversitelerde okumak için çalışmak (ya da çalışmak için okumak) zorunda olan dolayısıyla kendisini tümüyle eğitimine veremeyen öğrencilerin bilgi birikimleri aynı konumda olan burjuva çocuklarına oranla düşük olacaktır. Mühendislerin yetkinleşmesinin tek yolu eğitimin demokratikleşmesi, parasız ve bilimsel hale gelmesidir. Bunun dışındaki tüm çözüm önerileri emekçi çocuklarının mevcut kötü durumunu derinleştirecektir. Çığlıklaşan paralı eğitim ve diplomalı işsizlik olgusu tüm gençliğin korkulu rüyası durumundadır. Ancak korkunun da ecele faydası yok. İşsizlikten koşarak kaçılamayacağı ortadadır. Düne kadar gidilen kurslarla bulunan torpillerle bireysel olarak çözülebileceği sanılan bu sorun aldığı yeni biçimlerle (yetkin mühendislik) bireysel tüm çözümleri bir darbede soluksuz bıraktı. Çözümse sorunun sahibi ve çözümün yapıcılarının hızla bu misyonlarının farkına varmaları ve örgütlenmelerinden geçiyor. Paralı eğitim, diplomalı işsizlik ve güvencesiz, kölece (esnek) çalışma ve yaşam, burjuva çocukları hariç tüm gençliği kesen ortak bir sorundur. Gençliğin her bölüğünde farklı biçimler almakla birlikte sorunun özü birdir; tıp öğrencileri GSS-aile hekimliği, mühendislik fakültesi yetkin mühendislik, eğitim fakültesi öğrencileri sözleşmelilik... Biçimler değişse de hayatımıza etkileri ortaktır. Demek ki

çözümlerimiz de ortak olmalıdır.

Ne yapmalı? Sorun yalnızca mühendislik fakültesi sorunu olarak ele alınmamalıdır. Asıl olarak, “Paralı Eğitim ve Diplomalı İşsizlik” - “Kölece Çalışma ve Kölece Yaşam” olgusu üzerinden harekete geçmeliyiz. Öncelikle bilimsel-nitelikli eğitim, aynı anlama gelmek üzere parasız ve demokratik eğitim mücadelesinin yükseltilmesi zorunludur. Çünkü elit/kitle üniversitesi ayırımında yapılmak istenen iki farklı eğitim uygulamaktır. Bununla birlikte de konunun dar bir bileşenle ele alınması değil, meslek odalarından öğrencilere kadar konunun tüm muhataplarının bir araya gelmesi çözüm noktasında belirleyicidir. Bu konuda Fransa direnişi esinleyicidir. Diplomalı işsizliğe karşı öğrenci gençlikten başlayarak işçi sendikalarına değin uzanan hareket genel greve kadar varmıştır. “Paralı Eğitim ve Diplomalı İşsizliğe Karşı” mücadele ekseninde en geniş temelde bir araya gelmeli, sorunlarımızı tartışmalı, örgütlenme kanallarımızı kendimiz oluşturmalı ve bir güç olduğumuzun farkında olarak sürece tıpkı Fransa öğrencilerinin yaptığı gibi damgamızı vurmalıyız. Bunun için bugünden mühendis adayı öğrenciler yetkin mühendisliğin hayatlarımıza dair yıkıcı sonuçlarını ortaya koymak ve bilinçlenmenin en geniş temelde sağlanabilmesi için paneller, kitle toplantıları, forumlar ve yasaya karşı imza kampanyası örgütlemelidirler. Ve asıl olarak da mücadeleci bir anlayışı kuşanmalıyız. Kitle eylemleri bu süreçte en belirleyici noktada durmaktadır. Yüklenmeli ve haklarımızı almalıyız. n

*Konu mayıs sonunda yapılacak TMMOB Genel Kurulu’nda da ÇMO tarafından gündem yapılacak. Geçtiğimiz günlerde yetkin mühendisliği en çok savunan halihazırda uygulamaya da koyan İMO’ya bir üyesi tarafından dava açıldı. Bu İMO’nun yetkin mühendisliğe dair yönetmeliğindeki yürürlüğün durmasına neden oldu. Yaşanan bu gelişme karşısında İMO 6 ay içinde sadece “yetkin mühendislik” gündemiyle olağanüstü genel kurula gidecek.


DPG

38

[

eğ itim

EĞİTİMDE SINIFSAL AYRIŞMA DERİNLEŞİYOR Kişilerin, topluma göre biçimlendirilmesidir eğitim. Toplumun biçimlendirilmesidir. Bu nedenledir ki eğitim, ülkelerin sınıfsal-siyasal, ekonomik ve sosyo - kültürel durumlarından bağımsız değildir. Üretim ilişkilerine ve toplumsal örgütlenişe bağlı olarak eğitim de tarihin değişik evrelerinde, değişik biçimlerde ortaya çıkmıştır. Tarihsel olarak eğitim kurumlarında ilk başlarda dinin, kiliselerin, sonra ise 18. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren iktidarı ele geçiren burjuvazinin ve giderek bugün artık tekellerin baskısı ve denetimi hakimdir. Yani burada belirleyici olan egemen sınıfın karakteristiğidir. Günümüzde eğitim sistemi, işbirlikçi tekelci burjuvazinin ve onun ihtiyaçlarının karşılanmasına hizmet etmektedir, bu doğrultuda yeniden yapıladırılmaktadır. Eğitim sistemi (özellikle üniversiteler ve meslek kiseleri) bir gençlik kuşağının kaderini çizme ya da “toplumsal mühendislik” işlevinin yanında bilimsel üretimlerle, tekelci burjuvazi açısından sermaye birikimlerine katkıda bulunan aynı zamanda da bilimsel faaliyetlerin sonucunda çok çeşitli mekanizma ve yollarla üretim maaliyetlerini minimize eden ve yüksek karlar sağlayan, kendileri cephesinden yatırım yapılması gereken karlı bir alandır. Ve bu noktada da tabii ki burjuvazi kendi çıkarları doğrultusunda onu sürekli olarak denetimi altında tutmanın yollarını arar ve bulur.

Tekeller İçin Değil, İnsan İçin Bilim! Üniversite-sanayii işbirliği çerçevesinde yapılan anlaşmalar ve yatırımlarla, üniversitelerin bünyesinde kurulan teknokentlerle, ar-ge merkezleriyle, öğretim görevlileri ve öğrencilerin hazırladıkları projelerin üretime uyarlanmasıyla, tekellerin elde ettikleri karlar azımsanmayacak boyutlardadır bugün. Üniversitelerin arazisinden insanına kadar bütün olanakları sermayenin ihtiyaçlarına sunulmuştur. Bu alanda burjuvazi artı-değer sömürüsünü azamileştirmektedir. Her şey piyasa koşullarına bağlı olarak, tüm

bilimsel çalışmalar sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda kullanılmaktadır. Bilimsel faaliyetlerin kendisi bir maliyeti gerektirir ve bu maliyet oldukça da yüksektir. Emperyalist kapitalist sistemde bunun da bir çözüm formülü vardır elbette! Mali yükün sermayenin sırtından alınarak işçi ve emekçilerin sırtına yüklenmesi. Bilimin tekelleştirilmesine karşılık, mali yükün kamusal finansman yoluyla toplumsallaştırılması. Tek tek tekellerin altından kalkamayacakları yatırımlar geniş halk kesimlerinin sırtına yüklenmekte, buna karşılık üniversitelerin araştırma ve öğrenim faaliyetlerinin sonuçlarından sadece tekeller yararlanabilmektedir.

Yeni YÖK Yasasıyla öğrencilerin okulda çalıştırılmalarında görülmektedir. Buralarda okuyan öğrenciler, okudukları süre boyunca sendikasız, sigortasız, asgari ücretin üçte birine ya da hiç ücret almadan işgücü olarak çalıştırılarak tekellerin/şirketlerin karlarına kar katmaktadırlar ve aynı zamanda eğitimin her aşamasının paralı olması dolayısı ile üstüne bir de para ödemektedirler. Özellikle bu kesimler çifte sömürüyü iliklerine kadar yaşamaktadırlar. Bu açıdan da ücret bağımlılğı öğrenciler için okulu bitirditen sonra değil okul yıllarında başlamaktadır. Bu da aynı anlama gelmek üzere öğrenci gençliğin yapısal özelliklerini de değiştirmekte, öğrenci gençliğin sınıfsal olarak farklılaşmasına yol açmaktadır.

Aynılar Aynı Yerde! “...eğer eğitim hizmetinden yararlananlar bu hizmet karşılığında gelecekte bir kazanç elde ediyorsa, gelecekte elde edeceği bireysel kazancının, bu günkü maliyetini de yüklenmesi gerekir.” burjuvazi bunu diyor!

Bugün, arazisinden insanına kadar üniversitenin bütün olanakları sermayenin ihtiyaçlarına sunulmuştur.

Bilimsel faaliyetlerin genişlemesinin sermaye üzerindeki etkisi çok yönlüdür. İlk dönemlerinde, sadece aristokrat ailelerin çocuklarının aldığı eğitim hizmetlerinin, mali yükünün sermaye üzerinden alınarak kamusal finansman tarafından sağlanmasının yolu açılmıştır. Böylece burjuvazi cephesinden kamu üniversitelerinde okuyan işçi ve emekçi ailelerin olağanüstü yetenekli çocukları da ayıklanmaktadır. Öğrenim süreci boyunca öğrencilerin bilimsel üretimleri, projeleri, stajları aracılığıyla elde edilen karların yanı sıra öğrencilerin eğitim masrafları kendilerine karşılatılarak bir taşla iki kuş birden vurulmaktadır. Bunun en bariz örneği ML ve MYO’larda ve

Üretilen bilgi, onu üretenin niyetinden, kaygılarından, duyarlılığından bağımsız olmadığı için bilgiyi üretenin amacı büyük önem taşır. Eğitime, kişinin ve tekellerin gelecekteki kazancını arttırıcı bir değişken olarak, salt ekonomik kaygılarla bakıldığı andan itibaren, eğitim bir sektör halini almaya başlamış demektir. Her şeye kar odaklı bakan işbirlikçi tekelci burjuvazinin ve onun eğitim kurumlarının bilimsel, insanlık için bir eğitim verebilmesi, bilim üretebilmesi mümkün müdür? 158 yıl önce burjuvazi tarafından hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde; “Her devlet, her tür ırk, renk, cinsiyet, dil, din, politik ya da başka görüş, milliyet veya toplumsal köken, ekonomik durum ya da başka bir statüye ilişkin olarak herhangi bir ayrımcılık yapmadan eğitim hakkını güvence altına almalıdır. Her devlet, ulusal gelirinin uygun bir miktarını eğitim hakkından tam anlamıyla yararlanılabilmesini sağlamak amacıyla ayırmalıdır.” denmişse de, bu beyan-


eğ itim

] 39

namede eğitim ile ilgili söylenenler hiçbir zaman uygulan(a)mamıştır. Bu da emperyalist-kapitalist sistemin yapmak isteyip yapamamasından değil doğasından kaynaklanmaktadır. Ki aynı beyanname asıl olarak kapitalist mülkiyet ilişkilerinin güvence altına alınması amacıyla hazırlanmıştır ve eğitimde sınıfsal ayrışma (iki sınıf için farklı iki eğitim gerçeği) burjuvazi tarih sahnesine çıktığından beri olagelmiştir. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte burjuvazinin ihtiyaçları da farklılaşmış, çıkarılan yeni yasalar, anlaşmalar ile yeni formülasyonların devreye sokulması kendileri açısından ihtiyaçtan öte bir zorunluluk halini almıştır. Emperyalist kapitalist sistemin, azami karıazami egemenliğinden önce, insani, toplumsal ihtiyaçları düşünmesini ve bilimi insanlık yararına geliştirmesini beklemek saflıktan başka bir şey değildir.

Türkiye’de eğitimin özelleştirilmesi süreci 1970’lerden itibaren dünya ölçeğinde, eğitimin sosyal boyuttan uzaklaşarak bir sektöre dönüştüğü rahatlıkla söylenebilir. Türkiye’de ise ‘80′li yılların sonlarında eğitimin özelliştirilmesi süreci hız kazanmış, ‘90′lı yıllarla birlikte ise ilk özel üniversite olan Bilkent Üniversitesi’nin açılması ve özel okulların teşviki ile birlikte saldırlar daha da yükselmiştir. Eğitime ayrılan bütçe giderek düşmeye başladığı gibi özel okullara kapılar sonuna kadar açılmış, eğitim sistemindeki sınıfsal ayrışma daha da belirginleşmiştir. Aynıların aynı yere toplanmasıyla birlikte, bugün artık daha yakıcı bir şekilde yaşanan iki ayrı sınıf ve bu iki ayrı sınıf için sunulan iki ayrı eğitim derinleşmeye başlamıştır. “Her alanda olduğu gibi, eğitimde de rekabetçi bir piyasa oluşturulması kaçınılmazdır. Eğitimin artık bir özel mal olduğu, piyasada alınıp-satılabilecek bir tür mal olduğu kabul edilmelidir.” (Aktan, 1994, 204) (Kapitalizm ve Eğitim-Fuat Ercan) Devlet okullarında dahi eğitimin her aşaması bugün artık paralı hale gelmiştir. Harç/kayıt parası, transkript/ karne parası, kitap/ders notları parası,

DPG yol parası, yemek parası, yurt parası, ev kirası... Sadece bununla da sınırlı değil; eğitim süresi boyunca, ulaşım, barınma, sağlık, beslenme gibi en temel ihtiyaçlar dahi birer sektöre dönüşmüş durumda. Bir de bunun öncesi, üniversiteye gelene kadar gidilen dershaneler, alınan özel dersler var. Hal böyle iken ve sadece ilköğretim ve liselerde bulunan milyonlarca öğrencinin asalak tekelci burjuvazimizin iştahını kabartmaması mümkün müdür? Böyle bir pazarda elbette ki yemekhaneler, yurtlar özelleştirilecek, tüm ihtiyaçlar için ayrı ayrı rekabetçi piyasalar oluşturulacak, büyük tekellere/şirketlere ihaleli, ihalesiz peşkeş çekilecek!

Devrimci Bir Öğrenci Sendikası Şart! Yapılan saldırılar sınıfsaldır ve sadece bizim ülkemizle de sınırlı değildir. Neoliberal eğitim politikalarıyla birlikte dünyanın pek çok ülkesinde eşgüdümlü olarak, benzer saldırılar yaşanmaktadır. Ve tabii ki gençliğin, işçi ve emekçilerin bu saldırılara karşı verdikleri birleşik, kitlesel, militan mücadeleleri de. Fransa, Hollanda, Almanya, Kanada’daki gençlik hareketleri neoliberalizmin paralı eğitim saldırılarına karşı önemli eylemler yapmış ve bu doğrultuda militan bir kitleselleşmeyle kısmi başarılar kazanmışlardır. Benzer şekilde başta gençlik olmak üzere Fransa proletaryası da son süreçte

neredeyse bütün dünya gündemine taşınan militan eylemleri, boykotları, barikatlarıyla iş yasasına karşı sokakları ısıtmaktadır. Paralı eğitim ya da diplomalı, diplomasız işsizlik saldırılarının hedefi bellidir ve bütünseldir. Farklı mücadele deneyimlerine rağmen bu ülkeleri örnek verişimizin nedeni, emekçi sınıfların neoliberal saldırılara karşı ciddi bir direnç sergileyebilmeleri ve birleşik mücadeleyi örebilmeleridir. Türkiye cephesinden de benzer süreçler çok daha yakıcı bir biçimde yaşanmasına ve içerisinde kitle dinamikleri barındırmasına karşın, varolan tepkileri bir potada buluşturacak, birleşik mücadelenin önünü açacak, hak alıcı, militan, kitlesel bir gençlik örgütünün olmayışı süreci yavaşlatmaktadır. Avrupa’daki gençlik örgütlerinden, öğrenci sendikalarından öğreneceğimiz çok şey var, kuşkusuz ki “onların” da bizlerden. Tam da bu noktada, paralı eğitime ve diplomalı işsizliğe karşı yürüttüğümüz kampanyamızı en geniş gençlik kesimlerine taşımak ve yakalanan kitlesel, birleşik mücadele zemini üzerinden devrimci öğrenci sendikasını kurmak bugün için hayatidir. Devrimci bir öğrenci sendikası bugün için olmazsa olmaz, yakıcı bir ihtiyaçtır, bu çok net görülmelidir. Devrimci öğrenci sendikasının bir propaganda sloganından çıkarak yaşam bulması ise paralı eğitime ve diplomalı işsizliğe karşı verilecek olan mücadeleden geçmektedir. n

Neoliberal saldırılara karşı tepkileri bir potada buluşturup hak alıcı bir mücadeleye akıtacak merkezi bir örgüt... Devrimci bir öğrenci sendikası bugün için olmazsa olmaz, yakıcı bir ihtiyaçtır


DPG

40

[

e m mi l di di n hev

BİRATİ, PİŞTEVANİ, AZADİ! * Öncelikle sıcak ve sessiz bir yer bulup oturuyoruz. Adeta sınav olacakmışcasına bakıyor ve sorulan soruları bu ciddiyetle yanıtlıyor. Sonrasında yavaş yavaş ısınıyor ortam ve sohbet ediyoruz. Deyim yerindeyse herşey üzerine... Adı Emrah, 19 yaşında... Dedeleri, Dersim isyanından önce Elbistan’ın bir köyüne göç etmişler. Oradan da Emrah doğduktan hemen sonra şehir merkezine. Dersim’den göç etmelerinin sebebini sorduğumuzda; “Hani herkes göç ediyordu ya o zamanlar. Aynı zamanda bizde Alevilik de var. Yani iki güzel şeyi üzerimde toplamışım. Hem Kürdüm, hem Aleviyim ve ikisinden de gurur duyuyorum.” diyor. Kendisiyle YTÜ Davutpaşa Kampüsü‘ndeki yemekhane boykotu sürecinde tanışmıştık. Aslında ilk başlarda bize, çok içine kapalı bir yapısı var gibi gözüküyordu, hatta Kürt ve Alevi olduğunu, saz çaldığını çok sonradan öğrendik. Bunun üzerine, Kürt gençliğine dönük olarak yaptığımız anket çalışmamızdan bahsettik. Seve seve kabul etti bizimle sohbet etmeyi.

Anadilin Yasaklanması... İlk olarak yemekhane süreci ve bundan sonraki süreç üzerine sohbetimize başladık. Daha ilk sorularda ciddiyet havası kırılarak yerini sıcak bir konuşmaya bıraktı. Anadilde eğitim dediğimde, bir gülümseme geldi dudaklarına. Uzun uzun düşündü ve “Özümü anlıyorum, çünkü anadilde konuşmak demek kendi geçmişini, kültürünü konuşmak, bilmek demek. Herkesin kendi anadilini konuşabileceği eşit haklarının olduğu, özgür bir ortam istiyorum.” dedi. Hazır sohbeti anadilde eğitim ekseninde açmışken “Kürtçe biliyor musun?” diye soruyoruz. Duruyor biraz utanmışcasına, düşünüyor ve “Çok değil, konuşulduğunda anlıyorum ama ben konuşamıyorum. Ancak tabii ki öğrenmek istiyorum” diyor. Bir dönem okullarda “Kürtçe seçmeli ders olsun talebi yükseltiliyordu bunun hakkında ne düşünüyorsun?” diye soruyorum ardından “Diyelim ki Kürtçe seçmeli ders olarak verildi. Tabii ki sorunlar yine devam edecekti. Kaldı ki bence bu konuda gerekli hocalar atanmayacak yine, Türkçe mecburi bir dil haline getirilecektir. Eğer gerekli koşullar (hocalar, kitaplar, vb) sağlanırsa bu sefer de seçmeli ders olarak Kürtçeyi seçen öğrenciler üzerinde baskı yaratılacak ve onlara başka ders seçtirilecektir diye düşünüyorum.” Kürtçe’yi öğrenme, anadilinde eğitim alma gibi taleplerin yükseltilmesi anadilini konuşma noktasında yaşanan açlığın da itilimiyle bu kesimlerde çok yüksektir. Bir dönem yürütülen “Kürtçe Seçmeli Ders Olsun” kampanyaları, Kürt gençliğinin özlemini duyduğu anadilde eğitim almanın ve kendi dilini özgürce konuşabilmenin ve bu noktada verilen “Parasız, Bilimsel, Demokratik, Anadilde Eğitim” mücadelesinin çok gerisinde ve hatta karşısında bir taleptir. Çıkarılan yasa, yönetmeliklerle TV ve radyolara; haftada 4 günü, günde ise 2 saati geçmeyen Kürtçe yayın yapma izninin verilmiş olması Kürt halkının verdiği mücadeleleri ve ödediği bedelleri dü-

şündüğümüzde bir kazanım değildir. Yapılan yayınların içeriğinin bırakalım devrimci bir temelde, içerikte olmasını, çiçek-böcek tanıtımı tarzı içerikli yayınlar bile bir-iki saatle sınırlandırılıyor, çoğu kanallarda bu bile yasaklanıyor. Durum böyleyken ve Kürtçe hayatın her alanında büyük yasaklarla, engellemelerle, baskılarla karşılaşmaya devam ediyorken, bir halk kendi anadilinde okuyamıyor, yazamıyorsa... Haftada iki saat TV, radyo yayınıyla anadil sorunu çözülmüş olmaz. Burada önemli olan yapılacak olan yayınların içeriğinin hangi temelde olduğudur. Kürt ulusunun özlem ve taleplerini, ihtiyaç ve beklentilerini, mücadelelerini yansıtıp yansıtmadığıdır. Kürt ulusunun mücadele tarihinde önemli bir gün olan Newroz’un isminin telaffuzuna dahi tahammül edemeyen ve bu kelimenin kullanımını yasaklayan faşist diktatörlük rejiminde, bunun gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayal olduğu aşikardır.

Asimilasyon... Soruyoruz Emrah’a “kendi topraklarına geri dönmek istiyor musun?” diye, O da “Tabii ki de isterim ancak iş imkanları olmadığı için dönemem” diyor sinirli bir edayla. ‘80 askeri faşist darbesinden sonraki süreçle başlayan ve Kürt ulusal kurtuluş hareketinin çıkış yaptığı 90′lı yıllarla birlikte iyice yoğunlaştırılan köy yakmalar, boşaltmalar, zorunlu göç, ajanlaştırmaya, korucu olmaya zorlama vb. nedenlerle Kürt emekçilerinin bir çoğu zorla göç ettirilmiş, topraklarının dışına itilmişlerdir. Yapılan köy baskınları, gözaltında infazlar, sorgusuzca yapılan tutuklamalar, katliamlar, yakıp yıkmalar sonucunda özellikle de genç yaşlarda çocuğu olan aileler, tüm bu nedenlerden, yaşadıkları kaygı ve endişelerle, çocuklarının başına bir iş gelmesi korkusuyla (devletin, özellikle de kendisine karşı mücadele geliştirme konusunda daha baştan potansiyel suçlu olarak gördüğü daha dinamik ve genç olanları hedefine alması) kendi doğdukları


e m mil didi n hev

] 41

topraklardan ayrılarak gurbet yollarına düşmeye mahkum edilmişlerdir.

lenin çok da iyi olmadığı bu zamanda” diyor biraz da sitemle.

Aynı kaygı ve endişeler büyük şehirlere göç edildikten sonra da farklı boyutlarıyla yaşanmaya devam eder. Emekçi Kürt aileleri, bir yandan göç ettikleri mekanların yaşam biçimlerine ve kültürlerine kendilerini uyarlamaya çalışırlar, diğer yandan da yaşanan yabancılık ve zorluklar karşısında köye dönme isteğinin ama dönememenin yarattığı gerilimleri, işsizlik cenderesini yaşıyorlar. Bununla birlikte dil konusunda ise, çocuklarının gittikleri okullarda öğretmenleri ya da arkadaş çevreleri tarafından aşağılanmaması, dalga geçilmemesi, derslerinin bozulmaması gibi gerekçelerle çocuklarıyla ve kendi aralarında da zorunlu haller dışında Kürtçe çok fazla konuşulmaz. Kürtçe aile içinde zorunlu durumlar dışında (evin büyükleri arasında ve özellikle de çocuklardan gizli konuşulmak istenen durumlar, eve köyden gelen akrabaların ya da misafirlerin Türkçe bilmiyor olması halleri dışında) pek kullanılmadığı için çocuklar da Kürtçe bilmiyorlar ya da en fazla az buçuk anlıyorlar ama konuşamıyorlar. Özellikle de Kürt kimliklerine yönelik baskıya, yasaklara da birçoğu tepki gösteriyor. Mesela Kürtçe bilmemesine, anlamamasına rağmen Kürtçe şarkı söylemek, dinlemek bir çok Kürt gencini heyecanlandırıyor, çünkü her ne kadar asimile edilmeye çalışılsa da kendi dillerinden ve kültürlerinden kopulamıyor.

Evet, sorunun önemli derecede kaynağı Emrah’ın da belirttiği gibi işsizlik! Yankesicilik, kapkaç, uyuşturucu, çeteleşme, vb ise bunun sonuçları. Zorunlu olarak göç eden ailelerin ağır yaşam koşulları, zamanla özellikle de çocukların ve gençlerin aile ekonomisine katkıda bulunacak araçlar olarak görülmesini getirebiliyor beraberinde. Metropollerde, sakız, mendil satan, ayakkabı boyayan, midyecilik, simitçilik yapan çocukların ve gençlerin sayısı her geçen gün daha da artıyor.

Uyuşturucu, kapkaç, çeteleşme... Sohbetimize devam ediyor ve soruyoruz “Bir yanda asimilasyon, özünü unutturma politikası, diğer yandan uyuşturucu, yankesicilik, kapkaç, Kürt gençlerini de içine almış durumda. Bunun nedenleri sence nedir? Buna karşı ne yapmak gerekiyor?”. Emrah “Zor bir soru sordunuz” diyor. Düşünceli bir hal alıyor, belki arkadaşlarını düşünüyor o anda belki de olaylara daha önce hiç böyle bakmamıştı diye düşünüyorum içimden. Sonrasında cevaplıyor “Yoksulluk, eğitim imkanlarının kısıtlılığı, devletin Kürtler üzerinde sürekli baskı ve şiddet uygulaması bu olaylara sebep oluyor. Adam iş bulamıyor yankesicilik yapıyor. Şiddet zaten bunların hayatının içinde o yüzden çeteler daha kolay hayat buluyor hele ki devrimci mücade-

Aile yaşam koşullarının ağır cenderesiyle çalıştırmak zorunda kaldığı çocuklardan para beklerken, bu zamanla tamamen bir yabancılaşmaya ve para getiremeyen çocuklara şiddet uygulamaya da dönüşebiliyor. Kentlerde kapitalizmin kültüründen, çarpık tarzda etkilenen bu çocuklar aile ile yaşadıkları sorunlar ve yoksulluk cenderesinin de sıkıştırıcı baskısıyla evden tümüyle koparak, sokak kültürü içinde debelenip her türlü istismara açık bir kitle oluşturdular. Bu yaşamın ağırlığını kaldıramayanlarsa fiili intihar olan; baliye, uyuşturucuya vuruyorlar yaşama olan küskünlüklerini, çıkışsızlıklarını. Üniversiteyi bitiren Kürt gençlerinin durumları da çok farklı değil, onları da bekleyen yine diplomalı işsizlikten başka bir şey değil. Diplomalı ya da diplomasız işsizlik Kürt gençliği cephesinden çok daha yakıcı bir sorundur. Kimliklerinden kaynaklı, Kürt oldukları için ya çok düşük ücretlerle işe alınıyorlar ya da hiç alınmıyorlar. Bunun sonucunda da bunalım, çeteleşme, kapkaç, hırsızlık gibi emperyalist kapitalist sistemin yarattığı bataklığın içerisinde çaresizce yaşama tutunmaya çalışıyorlar.

Çözüm Ortak Mücadelede! Sonrasında konu, bu çetelere karşı mücadeleden açılıyor ve tabii en sonunda okulda yürütülen yemekhane ve parasız eğitim mücadelesine geliyor. Bunun üzerine okulunda mücadele yürüten örgütlenmelerin çalışmalarını nasıl değerlendirdiğini ve önerilerini soruyoruz. “Bazı örgütlenmeler var, ancak çalışmalarına tanık olmadım. Afiş yapmaktan ve bildiri dağıtmaktan ileri pek bir şey yapmıyorlar. Ancak ye-

Metropollerde ayakkabı boyayan, midyecilik, simitçilik yapan çocuk ve gençlerin sayısı her geçen gün artıyor mekhane eylemi güzeldi. ilk defa birlikte, hep beraber bir şeyler yapabilmek güzeldi ve işte böyle şeyler yapmak lazım” diyor. Gençliğin diğer kesimlerinde olduğu gibi Kürt gençliğinde de ortak mücadelenin verilmesi ve hak alma noktasında adım atılarak, somut sonuç elde edici mücadeleye duyulan ihtiyaç yakıcıdır. Kürt gençliği, Türk olan diğer genç kardeşleri gibi paralı eğitim, işsizlik, geleceksizlik cenderesinin yanı sıra kendi ulusal talep ve ihtiyaçlarının karşılanamamasından, baskılanmasından dolayı ikinci bir kuşatma altındadır. Sistem tarafından “istenmeyen lanetliler” olarak ilan edilip, potansiyel suçlu konumunda sayılmaktadırlar. Yapılan kimlik kontrollerinde ilk olarak nereli olduğuna bakılarak; “Diyarbakır”, “Tunceli”, “Batman” doğumlu olduğu için başka bir gerekçeye gerek kalmadan gözaltına alınanların ya da işe alınmayanların sayısı hiç de azımsanacak gibi değil. Tek başına bu tarz durumların kendisi bile, Kürt gençliğinin mücadele içerisinde gençliğin ağırlıklı bir kesimini oluşturmasını, örgütlenmeye olan açlığını ve sistem karşıtı, militan bir dinamik olmasını koşullamaktadır. Bu dinamik görülmeli ve Türk, Kürt, Arap, bir bütün olarak gençliğin ortak talepler etrafında ortak mücadelesi örülmelidir. n *Kardeşlik, Dayanışma, Özgürlük!


DPG

42

yenİ İşçİ kuşakları

kavganın ateşİnde çelİkleşecektİr!* İşçi sınıfının değişen yapısı ve genişleyen nüfusu ML’ler ve MYO’lar Kapitalizmin neoliberal dönüşümü sürecinde üretimin yeni bir temelde örgütlenişi ve yeni üretim teknolojilerinin kullanılmasıyla işçi sınıfında olduğu gibi, gerek üretim içinde oynadıkları rol, gerekse de bileşen olarak MYO ve ML’lerde bulunan öğrenciler ciddi bir dönüşüm süreci yaşamaktadırlar. Genç ve çocuk emeğinin bugün düne oranla daha fazla üretime çekilmesi, kitlesel düzeyde bu kesimlerin sömürülmesi sürecine hız kazandırmaktadır ve bu, aynı anlama gelmek üzere bu kesimlerin toplumsal konumlarında da bir değişikliğe yol açmaktadır. Proletaryanın bileşimi genişliyor. Bu kesimler toplumdaki genel proleterleşme dalgasının da etkisiyle ve asıl olarak da kapitalist üretimin genişleyen yapısı doğrultusunda üretime daha fazla çekilmeleriyle proleterleşmektedirler. Bu kesimlere, özellikle de staj sömürüsü altında olanlara, üretimin boylu boyunca içinde yer alanlara (hizmet sektörü de dahil) işçi-öğrenciler diyeceğiz. Bu süreç kontrolsüz de denilebilecek bir hızda ilerliyor. Kadın emeğinin yanında, enformal sektöreün en büyük işçi kitlesini bu kesimler oluşturuyor. Yarı vasıflı işgücü içinde işgücü fiyatının en düşük olduğu kesimler yine bu kesimlerdir ve burjuvazi dağınıklıklarından ve örgütsüzlüklerinden faydalanarak hayasızca sömürmektedir ML’lileri, MYO’luları, çocuk ve genç işçileri. Toplumsal her alan ve ilişkinin daha fazla artı-değer sömürüsü içerisine çekilmesi, okulları da bu sürecin dışında bırakmıyor. Artık okullar klasik işlevini çoktan yitirdi, ciddi bir dönüşüm süreci yaşanmaktadır. ML ve MYO’lardaki öğrenciler artık sa-

dece “müşteri” değildirler. Onlar aynı zamanda, ücret baskısıyla kırbaçlanacak, emek güçlerini zorla kapitaliste satmak zorunda bırakılan, her türlü sendikal hak ve özgürlükten mahrum bırakılacak olanlardır. Zaten gerek ders sıralarında ve gerekse de atelye ve işyerlerinde verilen eğitim, toplumsallığı dıştalayan bir bireycilik üzerine de kurulu olduğu için, birlikte hareket etme ve dayanışmanın öneminin az çok bilinmesini bir köşeye bırakalım bunlardan iyice habersizdirler. Bu zaten burjuva eğitimin temel parametrelerindendir. Nesneleştirilen bireyler, özellikle de ML ve MYO’larda basit bir üretim aracına dönüştürülmektedirler. Bu da yaşayışta bir fukaralaşmayı, asıl olarak da çıkış bulunamadığında ise, umut ve hayal arasında sıkışıp kalmayı doğrulamaktadır.

zayıflatmaktadır. Zaten tam bir işçi olunması durumundan bahsedilemez. Bu kesimler aynı zamanda öğrencidirler ve onları karakterize eden durumlardan birisi de budur. Öğrenci olmaktan kaynaklanan sorunlar da yaşanmaktadır. Onları özgün kılan ne tek başına öğrenci olmaları ne de tek başına işçi olmalarıdır. Ki buradaki işçilik bildiğimiz klasik işçilikten ve tipolojisinden farklıdır. İşçi olunmasından kaynaklı sorunlar yaşamaktadırlar. Mücadele talepleri işçi sınıfının dönemsel taleplerini kesmektedir. İşçi sınıfının değişen yapısı itibariyle, sınıfa yeni katılan kesimlerin her birisi kendi içlerinde bir “özgünlük” ve farklılık taşıyorlar. Bu durum işçi sınıfının yeni yapısını heterojen kılan en önemli etmenlerden birisidir.

ML ve MYO’luların yapısal “özgünlükleri”

ML ve MYO’dakiler işçi sınıfının bir parçasıdırlar. Üretim sürecindeki konumlandırılış biçimleri itibariyle çevre işçileri konumundadırlar diyebiliriz. ML ve MYO’luların bu durumu, sınıfa yeni katılan diğer kesimlerdeki gibi işçi sınıfının da yapısını istikrarsızlaştırmakta, birleşik eylem gücünü zayıflatmaktadır.

“Üretimin yeni bir temelde örgütlenişi, işçilerin üretim süreci içerisinde yer alış biçimlerini de ortaya çıkartan bu süreç, (...). Aynı zamanda işçi sınıfı içerisinde yeni bölünümlere yol açıyor. Sınıf içi ayrımların belirginleştiği daha heterojen bir sınıf yapısı ortaya çıkıyor.” İşçi sınıfının bileşimini farklılaştıran ve nüfusunu arttıran kesimler bu kesimlerdir aynı zamanda. ne var ki, öğrenci olunmasının da büyük etkisiyle, yarı zamanlı çalışmanın, (haftanın 3 günü çalışılmaktadır-bazıları hafta sonu da çalışmaktadır. ) esnek ve kuralsız çalışma biçimlerinin uygulanmasının getirdiği düzensizlik bu kesimlerin sınıflaşma olgusunu

Grev kırıcı olarak yetiştirilmektedirler. Ama bu ders sıralarında ve kitaplarla değil, bizzat üretim sürecinde, atelyelerde-işyerlerinde yapılmaktadır. İşçi ve emekçilerin daha fazla kontrol altında tutulabilmeleri için burjuvazinin alçakça uyguladığı açlık disiplini gibi, onlar da meslek öğrenmek ve işsiz kalmamak baskılanmasıyla staj adı altında iğrenç bir disipline tabi tutulmaktadırlar.

ML’ler ve MYO’lar sınıfın yalnızca gelecekteki mesleki-teknik bileşimini değil, siyasal-sınıfsal bileşimi, sosyo-kültürel yapı ve niteliğini de etkileyecektir


(...) Kapitalistler ML ve MYO’lara üşüşüyorlar. Tekeller arası rekabetin artan baskısıdır bu. Ucuz ve eğitimli işgücüne duyulan hayati ihtiyaçtır. Yarı vasıflı emek gücünü hem eğitmektedir (bu normal bir işçiye vasıf kazandırmaktan çok daha az maliyetlidir.) -buradaki işgücü maliyetleri daha ucuzdur- hem de mezun olanları hızla sektörlerde konumlandırabilmektedir.** Ucuz işgücünden faydalanılmaktadır. Okullarda yapılan üretimde veya öğrencilerin staj adı altında çalıştırılmasıyla burjuvazinin sağladığı en büyük avantaj, buradaki emek türlerinin, kapitalist tarafından yüksek yüksek ücret ödenerek değil, en ucuza kapatılmasıdır. Dolayısıyla üretimin maliyeti düşürülmektedir. Bu da pazarda diğer şirketlere karşı rekabet üstünlüğü sağlamaktadır. Zaten ML’lerin aynı zamanda birer üretim alanına döndürülmesi asıl olarak da bu yüzdendir. (...) Hiçbir hakkı olmayan (sendika, sigorta, TİS, vb) öğrenciler asgari ücretin de altında çalıştırılmaktadır. Fakat daha da özgün olan tarafı, normal bir işçi kendini “kendi dilediğince” kapitaliste kiralayabiliyorken ve iş bırakma “özgürlüğüne sahipken, ML ve MYO’dakilerin böyle bir şansları da yoktur. Onlar okulu bitirebilmek için belirlenen yönetmeliklere uymak zorunda bırakılmışlardır. Sömürmenin yasal dayanağı MEB-okulların yönetmelikleridir. Beraberinde aynı süreçte burjuvazi eğitimi de paralı hale getirerek, eğitim giderlerini yine öğrencilere karşılatmaktadır. Bir yandan niteliki emeğin geliştirilmesi sürecinde bunun maliyeti öğrencilere karşılatılmakta, bir yandan da normal işçiye daha yüksek ücret ödemesini gerektiren işler, asgari ücretin altında öğrencilere yaptırılmaktadır. Bu vahşi kapitalizmin iğrenç yüzüdür.

Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği Genç Komünarlar Merkezi Yayın Organı Genç Komünar’ın Şubat 2006 tarihli 11. sayısı çıktı. Elimize posta yoluyla ulaşan derginin 11. sayısında; - Örgütün Hedefleriyle Buluşabilmek - Dönemsel Kampanyamız Üzerine - Yeni İşçi Kuşakları Kavganın Ateşinde Çelikleşecektir... - Örgütümüzü Kürdistan’ın Gençlerine Taşıyacağız - Bir Mektup - Geleceğe, Partiye, Devrime Yürüyoruz başlıklı yazılar yer almakta.

(...) ML’lerde ve MYO’larda bulunan işçi-öğrenciler sınıfın ve gençliğin diğer kesimlerine göre çok daha dağınık, örgütsüz ve geri durumdadırlar. Mücadele deneyimleri hiç yoktur. Hemen hepsi işçi ve emekçikökenli ailelerin çocuklarıdır ancak, sınıf atlama hayali ve yozlaşma en fazla bu kesimlerde yaşanmaktadır. Sistemin ideo-kültürel saldırısı, yabancılaşma, bireycileşme ve marka-meta bağımlılığına karşı en savunmasız olan gençlik kesimleridir. Gençliğin büyüyen diplomalı işsizlik dağlarının en büyük kitlesini oluşturmaktadırlar. (...) ML’ler ve MYO’lar, sınıfın yalnızca gelecekteki mesleki-teknik bileşimini değil, siyasal-sınıfsal bileşimi, sosyokültürel yapı ve niteliğini de etkileyecektir. Dolayısıyla da bir kez daha, bu alanlarda çalışmak örgütümüzün sınıfa dönük bütünsel stratejisinin temel halkalarından birisi olarak algılanmalı ve bu yönüyle bizler bu alanlara dönük özel bir uzmanlaşma sağlamalıyız. (...) n * Elimize posta yoluyla ulaşan Genç Komünar dergisindeki ‘Yeni İşçi Kuşakları Kavganın Ateşinde Çelikleşecektir’ yazısını haber değeri taşıdığı için kısaltarak yayınlıyoruz. ** Bugün burjuvazi aynı zamanda Gezici Eğitim Merkezleri adı altında niteliksiz işgücüne nitelik kazandırmaya uğraşıyor. Bu doğrultuda emekçi semtlerinde, işsiz gençlere ve ev kadınlarına sertifika programları uyguluyorlar.


DPG

44

[

p a ra dig ma

Yabancılaşmaya Karşı Devrimci Sosyalist Özneleşme Üretim ilişkilerinin sonucu olarak ortaya çıkan yabancılaşma, insanın yaşamın öznesi olmaktan çıkıp yaşamın nesnesi haline gelmesidir. Kişinin ürettiğine, içinde bulunduğu ortama, kendine yabancılaşması... İnsan kendine ve topluma yabancılaşırken gelecek beklentisi yok olur, anlamsız bulduğu yaşamdan giderek uzaklaşır. Kapitalizm, işçi sınıfını kendi emeğinin ürününe yabancılaştırarak her geçen gün daha ağır sefalet koşullarına mahkum eder. Ürettiklerinden yoksun bıraktığı sınıfın sefaletiyle kendi sefahat koşullarını yaratır. “... emek zenginler için harikalar, ama işçi için yoksunluk üretir. Saraylar ama işçiler için inler üretir. Güzellik ama işçi için solup sararma üretir. Emeğin yerine makineleri geçirir, ama işçilerin bir bölümünü de makine durumuna getirir. Us ama işçi için budalalık, aptallık üretir.” (Karl Marx, Yabancılaşma) Üretim araçlarından da, ürünlerin denetiminden de yoksun durumda kalan işçi, önce ürettiği ürüne sonra da kendine yabancılaşır. Ürettiği, kendisinden bağımsız bir güç, kendisine ait olmayan bir nesne gibi durmaktadır şimdi karşısında. Kendi yarattığı ürün kendi denetiminden çıktıkça ürün artsa da insanın kendisi yoksunlaşır ve nihayet onu kendi emeğinin ürününe yabancılaştırır. Proleter yığınlar için yıkım olan, burjuvazi için zenginliktir her zaman. Yabancılaşma, ilk olarak mülk edinmenin özel biçiminin gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Kolektif üretilen ürün şimdi bireysel mülkiyet edinme temelinde büyük bir çelişki yaratmaktadır. Özel mülkiyet ile birlikte insanın hem kendiyle hem de doğayla ilişkisi de değişmiştir. Kar yasası, karşısına çıkan herşeyi yerle bir etmek üzere her zaman hazır durumdadır çünkü. O halde insan yabancılaşmasına kendi elleriyle son verirken aynı zamanda doğayla olan ilişkisini de dönüştürmüş olacaktır.

boyun eğer. Daha şimdiden umutsuzluk, güçsüzlük, çaresizlik hisleri boy vermiş durumdadır. Günün sonunda bedenen ve zihnen yıpranmış olarak uyumaktan başka hiçbir şey düşünemeyecek kadar yorgundur. Ne okumak, ne konuşmak, ne herhangi bir sosyal faaliyet...Kendine yabancılaşmış, robottan farksız bir şekilde yaşamına devam eder.

Kişinin ürettiğine, içinde bulunduğu ortama, kendine yabancılaşması...

“Dahası, yabancılaşmış emeğin özel mülkiyet ile bu ilişkisinden, toplumun özel mülkiyetten, kölelikten kurtuluşunun, işçilerin kurtuluşunun siyasal biçimi içerisinde dile getirildiği sonucu da çıkar. Bu, meselenin yalnızca onların kurtuluşu meselesi olmasından değil, onların kurtuluşunda insanlığın evrensel kurtuluşunun içerili olmasından ötürü böyledir. Bu evrenselliğin nedeni, insanın tüm köleliğinin işçinin üretimle ilişkisine bulaşmış olması ve tüm kölelik ilişkilerinin bu ilişkinin değişim geçirmiş biçimleri ve sonuçlarından başka bir şey olmamasıdır.” (Karl Marx, 1844 Elyazmaları)

Peki ya gençlik? Gençlik ise, yabancılaşmayı her geçen gün daha da artarak, farklı boyutlarda yaşamaktadır. Diplomalı ve diplomasız işsizliğin çığ gibi büyüdüğü koşullarda işsizlik korkusu, gelecek kaygısı gençleri yoğun bir çalışma temposunun içine çeker. Ucuz işgücü olarak ağır sömürü koşulları altında çalışan işçi gençlik, ev-iş arasında tekdüze bir yaşam sürer. İnsanlık dışı muamelelerle karşı karşıya kalsa da susar, işsiz kalmamak için her tür haksızlığa

Geleceğin işçi sınıfı olan gençlerin okul içerisindeki atölyelerde ve de staj dönemlerinde fabrikalarda ucuz-bedava işgücü olarak çalıştırıldıkları halde ne sendika- sigorta hakları ne de sosyal iş güvenceleri vardır. Sistemin artı-değer sömürüsünü derinleştirmek üzere ihtiyaç duyduğu niteliklerle donattığı bu kesim, yabancılaşmayı da çok daha derinden yaşamaktadır. Öğrenci gençlik, üniversiteye hazırlık yarışının içinde okul-ders arasında monoton bir yaşama boğulur, kendini dış dünyaya kapatır. Onun tek amacı vardır; kazanmak! Üniversite giriş sınavı gençlere bireyciliği, rekabeti dayatır. Rekabet ise insanları birbirine yabancılaştırır, düşmanlaştırır, tüm insani ilişkileri yok eder. Kazanmak için arkadaşlarıyla çılgın bir rekabete girerek onları ezmeye çalışan, kapitalizmin “güçlü olan kazanır” kuralına göre oynamak zorunda bırakılan ve alabildiğine bencilleşmiş bir gençlikle karşı karşıyayızdır şimdi. İşsizlik ve geleceksizlik korkusu içinde sınava hazırlanan öğrenci gençlik, topluma, yaşama ve elbette kendine yabancılaşır.

Metaların dünyasında Herşeyin alınıp satılır hale geldiği koşullarda ilişkiler de alabildiğine yapaylaşır. Gençliğin büyük bir bölümü menfaate dayalı ilişkilerden rahatsız ve birbirlerine güvensizdirler. Kapitalist sistemde bireyler arasındaki insani ilişkinin yerini çıkar ilişkisi alacak ve rekabet zorunlu hale gelecektir. Bir kez daha “Metalar dünyası büyüdükçe insanlar dünyası küçülür.” Ve kapitalist


pa ra dig ma

] 45

sistemde bir bireyin ürettiği kadar değil, ancak burjuvazi için kar sağladığı ve tükettiği kadar değeri vardır. Metaların dünyasında çıkmaza giren gençlik, ne beklemesi ve nereye bakması gerektiğini bilemez. Herşey öyle karışık bir hal almıştır ki bir türlü işin içinden çıkamaz. Buradan yaşam anlamlandırılamaz, anlamsızlaşır ve birey de aynı döngü içinde kişilik ve karakter aşınmasına da girer. Bu toplumsal hoşnutsuzluklarla da birleştiğinde farklı arayışları tetikler ve devrimci-ilerici bir kanal bulamadığında da çürümeye başlar. Tüm bunlar insanın nesneleşmesine, yabancılaşmasına yol açar. Çürüme burada asla insana ait bir nitelik olamaz ve eğer bu yaşanıyorsa özne olması gereken insan nesneleşmeye başlar. Fakat kendine ve topluma bu kadar yabancılaşan birey farklı arayışlara da girecektir. Bu arayış onun kendini toplumsal olarak var etme isteği ve ihtiyacıdır. Dolayısıyla da yabancılaşmış ve arayış içinde olan birey toplum tarafından kabul edilmez ve dışlanır. Artık o bireye, boş ve işe yaramaz olarak bakılır. Oysa hiç bir insan BOŞ ve işe yaramaz değildir. Toplumsal ve insanal varoluşun tetiklediği ihtiyaçları vardır. Fakat bu ihtiyaçları karşılama biçimi ve ihtiyacını duyduğu şeylerin niteliği körelmiştir. Yabancılaşmanın bir diğer nedeni ve göstergesi de toplumsal işbölümünün kendi alanı dışında toplumun tüm diğer alanlarına ilgisiz bireyler yaratmasıdır. Bu durum üniversite alanı için de geçerlidir. Sadece kendi uzmanlık alanından dünyaya bakanların göreceği de deniz değil, damla olacaktır elbette. Ve yalnızca damlayı görenler denizi hayal edemedikleri için, denizi yaratacak gücü hiçbir zaman kendilerinde bulamayacak ve bütün yerine parçada kalmaya devam edeceklerdir. Bilginin metalaşması ise, yabancılaşmayı derinleştiren bir diğer etmendir. Bilgi satın alınacak bir meta olarak sunulmakta, üniversiteler insanlık için değil, tekeller için bilim üretmektedir. Bilgi refah ve daha iyi bir dünya için değil, burjuvazi tarafından azami karı ve azami egemenliği için kullanılır.

DPG

Ne yapabilirim ki? Gençlerin çoğu dünya sorunlarını kendi kontrolü dışında görmektedir. Oysa değiştirip dönüştürme iddiasını kaybeden birey nesneleşir. Artık ne ihtiyaçları, özlemleri, hayalleri, beklentileri vardır ne de geleceği... Ne kendine güveni vardır ne de başkalarına. O şimdi seyircileşmiştir, olan biten hiçbir şey onu ilgilendirmez. Ve bu şekilde insan kendine yabancılaşırken tüm diğer insanlara da yabancılaşmıştır. Geçmişteki mücadele deneyimlerinden zaten yoksun durumda olan gençlik; sistemin ağır ideolojik bombardımanı altında edilgen, bireyci, hazırcı, mücadele etmeyen, örgütlenmekten korkan bir yapıda yetişir. Dağınık, parçalı, örgütsüz durumdaki gençlik bir araya gelememenin yarattığı güçsüzlük duygusu içindedir. İnsanca yaşayamamanın yarattığı gerilim içerisinde giderek öğrenilmiş çaresizliğin de etkisiyle savunma durumuna çekilerek kendiliğinden bir yaşam sürer. Bu süreç aynı zamanda bilinçsel olarak farkında olunan ile olunmayan arasında bir salınma durumudur. Ama duyduğu rahatsızlık ya da öfke ne boyutta olursa olsun bir kez devrimci bir mücadele kanalına akıtıldı mı, bunun nedenleri kafasında bir kez açıldı mı, artık onu tutmanın da imkanı yoktur.

Öyleyse... İşte şimdi o özneleşme yolunda adımlarını atmaktadır. Çünkü, değiştirip dönüştürme iddiasını gösterebilen birey özneleşir. Tüm toplumsal ilişkiler bütünü, insan faaliyetinin tarihsel sonucundan başka bir şey değildir ve işte bu yüzden onu değiştirip dönüştürecek olan da yine insanın bilinçli faaliyetidir. Ve özneleşen birey, özgürleşme yolunda adımlarını hızla atar. Bu da ancak bir araya gelerek ortak bir ruhun, kolektif bilincin, mücadele kültürünün ve dayanışmanın yaratılmasıyla gerçekleşebilir. Üretme, ürettiğini sahiplenme ve paylaşma... Sınırsız bir paylaşımla en insani ilişkileri yaratma... Sınıfsız toplumun tomurcuklarını bugünden atabilmek, hem kendimizle hem de diğer insanlarla ilişki kuruş biçimizi farklılaştırabilmek, insanı bütünden kucaklayabilmek, sosyalist insan ilişkilerini yaratabilmek.

Bunun ihtiyacını doğurabilmek. Yabancılaşan gençliğin ihtiyaçlarına devrimci-sosyalist bir temelde yanıt olabilmek. Ama ne yaparsak yapalım üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişki, sınıflı toplum var olduğu sürece ortadan kalkmayacak ve yaşamı üretenler yaşamın nesnesi olmaya devam edecektir. Bunun yolu da sınıflı toplumu ortadan kaldırmak üzere mücadeleden geçecektir. Bunun yolu, sınıf, tarih ve örgüt bilincinin yaratılmasından geçer. Ve burada bize düşen de sınıfsız bir toplumun yollarını şimdiden döşemek ve fakat parça insanın bütün insan olacağı, gerçek özgürlüğünü kazanacağı o güne kadar sosyalizm için savaşmak olacaktır. n

Sınıfsız toplumun tomurcuklarını bugünden atmak, hem kendimizle hem de diğer insanlarla ilişki kuruş biçimizi farklılaştırmak, sosyalist insan ilişkilerini yaratmak... Tıpkı Kızıl Bağbozumcuları gibi


DPG

46

[

b ilim

KAPİTALİZMİN ÖLÜM SANTRALLERİ Enerji sıkıntısını aşmak ve bol miktarda enerji elde edebilmek için “tek çare” safsatalarıyla, enerji bakımından dışa bağımlılığı azaltacak tek seçenek bahaneleriyle ve hiç de zannedildiği kadar tehlike içermediği yalanlarıyla birlikte nükleer enerji santrali yapımı için geçtiğimiz aylarda düğmeye basıldı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler‘in “Bizim tercihimiz özel sektör, rekabetci piyasa ortamını arzu ediyoruz. İletim hariç (ki oda şimdilikb.n) bütün fonksiyonların özel sektöre devrini ilke olarak kabul ediyoruz““ sözleriyle de bu süreç başlatılmış oldu.Bu açıklamalarla ağzı sulanmış tekellerden biri olan Siemens Yönetim Kurulu Başkanı ise, Türkiye’nin en az 5 reaktöre ihtiyacı olduğunu belirtip “nükleer enerji korkusunu yenmek lazım” sözleriyle karına kar katacak olmanın heyecanını duyuyor. Nükleer santralin soğuk savaş döneminde oynadığı rolü de düşündüğümüzde ve emperyalist güç dağılımında enerjinin rolüyle birlikte ele aldığımızda tekellerin bu konudaki heyecanı daha da iyi anlaşılıyor. Fakat emperyalist fikirlerin her birinde olduğu gibi yine oynanan güç oyunları asıl etkisini ve yıkımını emekçi halklar üzerinde gösteriyor. Bu muazzam enerji, kapitalist düzende halklara ya atom bombası olarak ya da sakat ve ölü doğumlar olarak geri dönüyor ve meydana gelen birçok nükleer kaza halklardan gizleniyor. Örneğin İngiltere’de meydana gelen bir nükleer kaza 25 yıl saklanmış ve bölge halkına çocuk yapmamaları konusunda telkinler verilerek üstü örtülmeye çalışılmıştı. Türkiye’nin nükleer santral geçmişi 1955’te ABD ile imzaladığı “Barış İçin Atom” anlaşmasına kadar uzanıyor. Çernobil kazasından sonra Karadeniz bölgesinde görülen kanser vakalarının sayısı binleri bulurken, her yıl 50’ye yakın kanser vakası da ölümle sonuçlanmaktadır. Türkiye’de nükleer santrallerle ilgili ilk somut adımın atılması ise 1970’li yıl-

lara rastlıyor. Akkuyu Nükleer santral projesiyle gündeme gelen bu konu, buradaki halkın tepkisiyle karşılaşmış ve sendikaların, meslek örgütlerinin bir platform kurarak başlattığı mücadeleyle bir süreliğine geri çekilmişti. Ancak bu ilk mücadele, dayandığı nesnel dinamizmi sistem karşıtlığına çevirememiş ve daha sonraları da nükleer enerjiye geçişin ertelenmesiyle yapay kazanım havası yaratılarak hareket sönümlenmiştir. Ve yıllar sonra, tam da ABD İran’a saldırı için bahaneler arayıp tüm kaynaklarını kesmeye çalıştığı bir sırada, ne hikmet ki Türkiye’yle İran arasında doğalgaz krizi baş göstermiş ve bunun sonucunda da nükleer santrallerin kurulması tekrar gündeme gelmiştir.

Nükleer Tehlike

lavradan ibaret. Kaldı ki, günümüzde dünya çapında kullanılmakta olan ve inşa edilen tüm nükleer santral reaktörleri tamamen askeri amaçla kullanılmak üzere elde edilen plutonyum üretimine göre dizayn edilmekte. Plutonyum, normalde doğada bulunmayan ve ancak insan eliyle uranyumdan üretilebilen bir madde. Dolayısıyla yeryüzünde sadece 1945’den beri bulunmakta. İlk elde edildiğinde adının ‘Plutonyum’ konulması son derece yerinde bir seçim. Yunan mitolojisinde Pluto, zenginlik ve iktidarın simgesi, aynı zamanda da cehennem ve ölüm tanrısı olarak anılırdı. Plutonyum da insanlığın kendi elleriyle ürettiği en ölümcül maddelerden biri. Her yıl ortalama 15-20 ton plutonyum nükleer tesislerde üretiliyor. Teknik olarak ortaya çıkan 5-6 kg plutonyumdan bir atom bombası yapmak pek de zor değil. Ayrıca santrallerin kendileri de yaklaşık 30-40 sene içinde ömürlerini tamamlıyor. Radyasyon nedeniyle beton duvarları bile sünger kıvamına getiren bu dev yapılar da sökülerek tuz madenlerine gömülüyor. Fakat bu gömülen atıkların ve enkazların, kaynak sularına karışma ihtimali çok yüksek. Ayrıca biliniyor ki, dünya üzerinde atıkları depolamak için yeteri miktarda yeraltı madeni bulunmamakta.

Nükleer santrallerin ve nükleer silahların iki ayrı alt başlık şeklinde ele alınabilmesi ne yazık ki imkansız. Çünkü, nükleer santrallerin kuruluş nedenleri silah üretimine dayanmakta. Propagandasının yapıldığının aksine nükleer santraller ekonomi ve enerji açısından ve çevreye yönelik etkileri, ürettikleri atık maddeler, barındırdıkları riskler açısından son derece olumsuz sonuçlara yol açıyor. Tüm hayata yönelik ölümcül sonuçları olan bu endüstrinin yıllardır devletler tarafından ısrarla kullanılmasının tek nedeni, nükleer silah üretiminde Enerji politikalarının da liberalleştikullanılmaları. Ki enerji üretiminin rildiği günümüzde eski Doğu Blok’u %78’ini nükleer santrallerden sağlayan Fransa’nın İran’ı tehdit Akkuyu Nükleer santral projesi halkın yoğun tepkisiyle ederek “gerekirse terö- karşılaşmış ve bir süreliğine geri çekilmişti. rist ülkelere karşı atom bombası kullanırız” ifadesi güncel bir kanıttır. Daha sonradan finansman sağlanamadığı için yapılmasından vazgeçilen Akkuyu Nükleer Santrali için zamanında kullanılan “barışçıl ve güvenli enerji” söylemi de dolayısıyla tamamen pa-


bilim

] 47

DPG karşılığı ekonomik düzeyi düşük olan ülkelere yollanması da işin başka bir boyutu. Nükleer enerjinin silahlanmadan başka amacının olmadığının diğer bir kanıtı da uranyum mermileridir. Seyreltilmiş uranyum mermilerinin vücuttan atılamayacak şekilde radyasyon saçması bundan on iki yıl önce I.Körfez Savaşı’ndaki radyoaktif toza maruz kalmış askerlerde tespit edildi. Bu daha sonradan Körfez Savaşı Sendromu olarak adlandırılan, kişinin etrafına da radyasyon saçarak yaşamasına, ‘sürünerek’ ölmesine ve çevresindekileri de hasta etmesine sebep olan bir durum. Şu anda da Irak halkının %80’inin bu silahlar nedeniyle öleceği öngörüsü yapılmakta. Tüm bu bilinenlere rağmen Pentagon’un ’un yayınladığı bir raporda seyreltilmiş uranyumun zararsız olduğu ve bu güne kadar tespit edilebilen herhangi bir sağlık bozukluğuna neden olmadığı yalanları iddia ediliyor.

Emperyalist kapitalizmde hiçbir şey insan ihtiyaçları için üretilmez.

ve “gelişmekte olan” ülkelere, Avrupa Birliği tarafından nükleer santral yapımı teşvik ve finanse ediliyor. Birçok AB ülkesi de elektriğini ucuza bu şekilde sınır ötesinden satın almayı tercih ediyor. Bu şekilde nükleer kaza ve atıklardan yayılan radyasyon riskinden sıyrılır ve ucuz enerjiden nasiplenirken, nükleer santralin olduğu ülkeler çürümeye yüz tutmuş santralleriyle yüksek ölüm tehlikesi altında yaşıyorlar. Bunun en iyi örneği, Çernobil’in kapatılması sırasında AB’nin, Ukrayna’ya iki yeni nükleer reaktör için 1 milyar dolar vermeyi kabul etmesiydi. Oysa bugün hala 4 milyon kişi patlamayla birlikte radyoaktif atıkla kirlenen topraklarda yaşamakta. Bununla birlikte, bir çok köy ve kent haritadan silindi. Toprak ve su yüzlerce yıl boyunca kullanılamayacak derecede radyasyona maruz kaldı. Bir nükleer santrale yakın oturuyorsanız, atıkların taşındığı bir rota üzerinde bulunuyorsanız radyasyondan etkilenebilirsiniz. Taşınma sırasında etrafa çok fazla radyasyon yayılır. Bu taşıma işlemi çeşitli örgütlerin baskıları karşısında Avrupa’da yasaklandı. Fakat atıkların taşınması, fiili olarak bu santraller kapatılmadığı sürece imkansız olduğundan artık gizlice yapılmakta. Atıkların para

İnsanlık Buna Mahkum Değildir Emperyalist kapitalizmde hiçbir şey insan ihtiyaçları için üretilmez. Herhangi bir şeyin üretimi, onun kar getirip getirmediğine göre, azami kar için ve yakın-uzak vadede getireceği avantajlar üzerinden programlanır ve uygulanır. Burada insanal ihtiyaçlar yoktur. Bununla birlikte doğada meydana getireceği tahribatların da bir önemi yoktur. İnsanı nasıl kar amacıyla sömürüyorsa, doğayı da aynı hırsla sömürür. Onun için değişmez bir tek şey vardır: O da maksimum kar maksimum sömürüdür. Bugün Türkiye’nin nükleer santral hevesleri başta ABD tarafından desteklenirken, aynı ABD İran’a nükleer çalışma yürüttüğü için saldırı hazırlıkları içindedir. Türkiye’de yapılacak nükleer santraller emperyalizmin dünya halkları üzerinde istedikleri zaman kullanabilecekleri yedek bir güç olarak duracaktır da ondan. Böylece hem daha

ucuza mal olacak hem de risklerinden etkilenmemiş olacaklardır. Onların gelecek planlarında yıkım, gözyaşı, kölelik bizleri beklemektedir. Oysa insanlık buna mahkum değildir. Sömürünün olmadığı, özgür bireylerin toplumsal, insanal, artan ihtiyaçlarının karşılanması temelinde örgütlenmiş ve doğayı yok etme değil de onu dönüştürme ve gelişkin bir uyum sağlama hedefiyle hareket eden sosyalist sistemde her şey daha farklı olacaktır kuşkusuz. Elbette ki atomun parçalanmasıyla açığa çıkan bu güç; sırtımızı dönebileceğimiz, onu yok varsayabileceğimiz ya da ondan yararlanmayacağımız bir güç değildir. Onu tehlikeli yapan kimin elinde bulunduğu ve kimin için kullanıldığıdır. Sosyalizmde bilim burjuvazinin değil toplumun emrinde bulunduğu için, sadece insana, toplumsal gelişmeye hizmet edecektir. Ve elde edilen her bilimsel gelişme ve sonuçları insanın hizmetine karşılıksız sunulacaktır. Bugün yaşadığımız kapitalist sistemde, bu enerjiyi sorunsuz bir biçimde kullanabileceğimiz teknoloji henüz gelişmemiştir. Bugün teknolojik yönden en ileride duran Japonya’da bile birçok irili-ufaklı nükleer kaza meydana gelmiştir ve gelmektedir. Kar ve rekabet güdümlü üretimin asıl sınırı, üretici güçlerin insan ve doğa yararına gelişmesinin önünde set olmasıdır. Ancak sosyalist bir sistemde bu gelişim hızlı ve ihtiyaç doğrultusunda ilerleyecektir. Sonuç olarak; nükleer enerji insanoğlunun bilimsel üretiminin bir sonucu olarak daha bir çok enerji alternatifi olarak insanlık için yani toplum için kullanıldığı oranda doğa ile çelişmeyecek, yıkımlar yaratmayacaktır. Fakat bu insana, toplumsal gereksinimlerine düşman bir sistemde mümkün olmayacaktır. İlk olarak toplum için bilimin, insanal gelişmenin, tarihsel ilerlemenin önünde büyük bir engel olarak kapitalist talanın ortadan kaldırılması hiç olmadığı kadar bu gün daha önemli ve acildir. n

Atomun tomun parçalanmasıyla açığa çıkan bu güç, yok sayabileceğimiz bir güç değildir. Onu tehlikeli yapan kimin elinde bulunduğu ve kimin için kullanıldığıdır


DPG

48

[

k o mut s atıri

ANTİLOBUN SERÜVENİ Bilgisayarla az çok ilgilenen herkesin son yıllarda gündemine girmiş olan, alakası olmayanların dahi en azından bir yerlerde duymuş olduğu bir kavramdır “özgür yazılım”. Kimimiz şüpheyle, kimimiz boşvermişlikle, kimimiz ise heyecanla baktık ona. Hakkında bir değerlendirme yapabilmek için önce bilgi sahibi olmamız gerekir düşüncesinden hareketle bu sayıda “özgür yazılım” hareketini, gerekçelerini, ilkeleri ve felsefesini inceleyeceğiz. “Özgür yazılım”ları anlayabilmek için öncelikle yazılımların tarihine kısaca bir göz atmakta fayda var.

Yazılım nedir ve nasıl “köleleşmiştir”? Bilgisayarlar bizim dilimizi anlamazlar ve yalnızca 0 ve 1′lerden oluşan binary (ikilik) dilden konuşurlar. Yazılım, insanların anlayacağı dilden olan problemleri, istekleri ve işleri bilgisayarların anlayacağı dile çeviren; aynı şekilde ondan bilgisayar diliyle gelen sonuçları da bizim anlayacağımız dile çeviren aracıdır. Bu “aracılar” olmaksızın bilgisayarımız hiçbir isteğimize karşılık veremeyen bir elektronik yığınından başka birşey değildir. İşletim sistemleri (GNU/Linux, MacOS, Windows gibi) de bilgisayar donanımını yönetmemizi, onu ihtiyaç duyduğumuz şekilde kullanmamızı sağlayan temel yazılımlar topluluğudur. Bilgisayarlar, 60′lı yılların sonlarına doğru insan hayatına girdi. İlk bilgisayarlar büyük teknoloji laboratuvarlarında ve belli başlı üniversitelerin belli başlı departmanlarında yer alıyor ve geliştiriliyordu. Başlangıçta yalnızca binary dili (0 ve 1′ce) gerçek anlamda bilen insanların -ki çok azdılar- inanılmaz bir zorlukla yaptığı işler bir süre sonra geliştirilmeye başlanan “tercüme yazılımları” compiler’lar (derleyiciler) yardımıyla daha “insani” bir şekle oturdu. İşte bu yarı tercüme edilmiş metne kaynak kodu deniyor. Kaynak kodları sayesinde programlama dili bilen insanlar bu metni okuyup anlayabilir; gerekirse kendi metnini üretip bilgisayara derdini anlatabilir. Başka

birinin yazdığı kaynak kodunu alıp ona ufak tefek değişiklikler yaparak bilgisayara derdini 0 ve 1′lerle en baştan anlatmak zorunda kalmadan kendi işini de halledebilir. Ki bu durum başlangıçta aynen böyle de oluyordu. Yazılımcılar, kaynak kodlarını kapatmayı akıllarının ucundan bile geçirmeden birlikte çalışıyor, birbirlerinin yaptıklarını geliştirerek bilişim teknolojisinde hızlı adımlar atıyorlardı. Ta ki kapitalizm bu laboratuvarlara bakıp kendi geleceğini görene kadar. Geçtiğimiz sayıda Komut Satırı köşemizi “öğrenme ve bilme ihtiyacı”na dair sorularla açmıştık. Ya toplumsal olması gereken bir bilgi birilerinin tekelinde olursa, öğrenme kanalları tıkanmışsa ne olur? Tarihin her döneminde maddi üretim araçlarının sahibi olan sınıf, düşünsel üretim araçlarının da sahibi oldu. Toplumsal üretim- özel mülkiyet çelişkisi bilişim alanında da aynı kurallarla işledi. Yazılım emekçileriyle “gizlilik sözleşmeleri” imzalayan şirketler kaynak kodlarını kapatarak bunların hiçbir şekilde paylaşılmamasını garanti altına aldılar. Sonrasında yazılım tekellerine dönüşen bu şirketler yalnızca sattıkları yazılımların kendisinden de değil; kaynak kodunun tekellerinde olmasından kaynaklı kendilerine “sürekli bir bağımlılık” içerisinde mahkum bırakılan insanlar sayesinde de karlarına kar kattılar.

“Özgür yazılımı hak ediyorsunuz!” Richard Stallman da o dönemlerde dünyanın en büyük teknoloji laboratuvarlarından biri olan Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) çalışmaktaydı. Kaynak kodlarının Xerox firması tarafından

kapatıldığına ilk kez tanık olduğunda verdiği tepki, kendisine ve diğer yazılımcı arkadaşlarına dayatılan “gizlilik/bağımlılık” sözleşmeleriyle beraber iyice büyüdü ve bu dayatmaları kabul etmeyerek işinden ayrıldı. “Bir programın bir sahibi olduğunda insanlar hayatlarının bir bölümü üzerindeki kontrolü kaybetmiş olurlar. Toplumun özgürlüğe ihtiyacı vardır.” diyen Stallman 1983 yılında ilk “özgür yazılım” projesi olan GNU‘yu (gı-nuu okunur, aynı şekilde okunan “Afrika antilobu” ise aynı zamanda GNU’nun logosudur) başlattı. Amacı, tamamen özgür yazılımların meydana getirdiği bir işletim sistemi ve programlar bütününü yaratarak, dileyen herkesin özgürce kullanabileceği, değiştirebileceği, başkalarıyla paylaşabileceği açık bir sistem oluşturmaktı. Yazılan “özgür yazılımların” bir şemsiye altında toplanması için 1985 yılında FSF kuruldu ve “özgür yazılımları” mülkiyetlerine geçirmeye çalışanlardan korumak üzere GPL (GNU Genel Kamu Lisansı) adı verilen yazılım lisansı duyuruldu. GPL, onunla lisanslanan bir “özgür yazılım”ın kaynak kodlarının herkes tarafından paylaşılmasına olanak verir ancak bu kodların herhangi bir şekilde


ko mut s atı r i

] 49

kapatılarak kullanılmasını yasaklar; bu anlamda “kötü emelli” şirketlere karşı bir “koruma” sağlar. “Özgür yazılımların” gnu.org’da tanımlanan temel özellikleri şu dörtlüdür: 1-Yazılımı kullanan kişi onu her türlü amaç için çalıştırmakta özgürdür. Özgür yazılımlar kullanıcıları kısıtlamazlar. 2-Yazılımı kullanan kişi yazılımın nasıl çalıştığını incelemekte ve kendi özel ihtiyaçlarına daha iyi cevap verebilmesi için yazılım üzerinde değişiklik yapmakta özgürdür. 3-Yazılımı kullanan kişi elindeki yazılımı dağıtmakta ve toplum ile paylaşmakta özgürdür. 4-Yazılımı kullanan kişi yazılımı geliştirmekte ve geliştirdiği yeni halini toplum ile paylaşmakta özgürdür. GNU hareketi tüm dünyaya yazılım tekellerini reddetme çağrıları yapmaya başladıktan sonraki yıllarda özellikle Linux çekirdeğinin de devreye girip GNU/Linux işletim sisteminin ciddi bir alternatif olarak anılmaya başlanmasıyla beraber artık tüm dünyada milyonlarca insan “özgür yazılımları” tercih ediyor. Bundan da önemlisi “özgür yazılımlar”ın, tüm dünyada binlerce geliştirici tarafından kolektif bir şekilde hazırlanıyor ve geliştiriliyor olması. İnsanları muhtaç ve mahrum bırakan kapalı bir kutu gibi işletim sistemlerine ve programlara karşı Stallman’ın dediği gibi “Özgür yazılımı hak ettiğine” inanan insanlar günden güne artıyor. Ancak “özgür yazılımlar” için herşey dikensiz gül bahçesi değil. Çeşitli donanım ve yazılım tekelleri bu kez gözlerini “daha fazla kar” hırsıyla, maliyet düşüklüğü ve hızlı gelişimiyle gözlerini kamaştıran “özgür yazılımlara” dikmiş durumdalar. “Özgür yazılım” tanımlamasından ziyade “açık kaynak” gibi daha “yumuşak” bir tanımlayı seven IBM, HP, Sun, Novell gibi tekeller her fırsatta “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mantığıyla desteklerini sunuyorlar. Bu durum ise “özgür yazılımların” bugünü ve geleceği açısından büyük bir tehlike oluşturuyor. Bugün, geleceği kurma iddiasında olan bizlerin “özgür yazılımları” kullanmamız bir tercih meselesini de aşmış bir zorunluluktur. Aynı şekilde “özgür yazılımları” özgürleştirmemiz de! Gelecek sayımızda bu “zorunluluğu” sebepleriyle beraber inceleyecek ve GNU/Linux‘u tanımaya başlayacağız. n

DPG

Kapınızı Kollayın! İnternet tarayıcılar hepimizin belki de en çok kullandığı programlardır. Birçoğumuz belki de sadece internette gezinebilmek için kullanırız bilgisayarları. Kullandığımız işletim sistemlerinin hemen hepsi bu nedenle beraberlerinde bir de internet tarayıcı program yüklerler bilgisayarlarımıza. İşletim sistemlerinin vazgeçilmez bir parçası haline gelen internet tarayıcılar sistem güvenliğinin de zayıf karnını oluşturan programlardandır. Dış dünyaya hizmet sunmayan bilgisayarlarımız, başka bilgisayarların sunduğu internet hizmetinden yararlanabilmek için kullandığımız tarayıcılar güvenli değilse risk altındadırlar. Kısaca açıklamaya çalışalım. Tehdit altında olduğunuzu düşündüğünüz durumlarda evinizin güvenliğini artırır, bütün pencere ve kapılarınızın, duvarlarınızın güvenliğini güçlendirirsiniz. Fakat öyle ya da böyle dışarı çıkmak ya da dışardan birilerine kapınızı açmak zorundasınızdır. Sipariş verdiğiniz ürünleri, kapınıza gelen postalarınızı ya da kargo paketlerini almak, komşu ya da arkadaşlarınız için açarsınız kapınızı. Kapınızı kendiniz açmışsınızdır. Aldığınız güvenlik önlemlerinin yapabileceği pek bir şey yoktur. Kapınızı açar açmaz içeriye birileri girebilir. Ya da postacı, kargocu diye kapınızı açtığınız insan size zarar vermek isteyen biri olabilir. İnternet tarayıcıları sizi dışarıya bağlayan kapılar olarak düşünebilirsiniz. Öncelikle sağlam bir kapı seçmek zorundasınızdır. Kilidi rahatça kırılabilen ya da anahtar mekanizması çözülebilen bir kapı ister miydiniz? Girdiğiniz internet siteleri güvenli değillerse ve tarayıcınız bunu anlayamıyorsa bilgisayarınıza sisteminizi ele geçirmelerine yarayacak program kodları gönderebilirler. Tarayıcınız üzerindeki açıkları kullanarak bu kodları çalıştırabilirler. Hatta siz bir fotoğrafa bakarken o fotoğrafın içerisine yerleştirilmiş

gizli bir kod arka tarafta bilgisayarınıza yükleniyor olabilir. Aldığınız güvenlik önlemlerinin birçoğu bu tip durumlarda geçersizdir. Girdiğiniz internet sitesinden bu veriyi isteyen sizsinizdir, yani kapıyı siz açmışsınızdır. İnternet tarayıcılarının en sık kullanılan programlar olduğunu söylemiştik. Bu nedenle en cazip yazılım ürünlerindendirler. Oldukça sık kullanılan “Tarayıcı Savaşları” kavramı piyasadaki tarayıcılar arasındaki rekabeti anlamamızı kolaylaştırır heralde. Evet kelimenin tam anlamıyla bir “tarayıcı savaşı” var. Microsoft’un Internet Explorer’ı, Mozilla Foundation’ın açık kaynak kodlu “Firefox”u, “Camino”su, Apple’ın “Safari”si, Opera Software’ın “Opera”sı ve diğerleri. Tarayıcı seçerken dikkat etmemiz gereken niteliklerin başında güvenlik geliyor. Fakat bir tarayıcıdan beklediğimiz tek şey güvenlik olamaz elbette. Hız, sağlamlık, güvenilirlik, internet standartlarına uyum gibi oldukça önemli niteliklere de sahip olmalıdır. İşletim sistemi ve diğer ürünlerinde olduğu gibi bu konuda da Microsoft ve tarayıcısı Internet Explorer’dan uzak durmak gerektiğini söylememize gerek yok ama yine de söyleyelim: Internet Explorer’dan uzak durun! Sadece güvenlik değil, yukarıda saydığımız diğer nitelikler konusunda da kötüdür IE. Mozilla Firefox ve Opera tüm bu niteliklere uyum ve güvenliğe verdikleri önemle rahatlıkla kullanabileceğimiz tarayıcılardır. Her ikisi de gerek Windows gerekse GNU/Linux’lar üzerinde çalışabiliyorlar. Kuşkusuz bu iki tarayıcıda da güvenlik açıkları çıkıyor. Fakat her ikisi de bu açıkları oldukça kısa sürelerde kapatabiliyorlar. Kullandığımız tarayıcı ne olursa olsun sitelerini sık sık ziyaret etmeli, herhangi bir güvenlik açığı duyurusu vb. olduğunda tarayıcımızı hızla güncellemeliyiz.


DPG

50

[

k ol e ktif s o r u m luluk

Sınıfın Komuta Topluluğu:

KADROLAR - II

Bolşevik kadro, önündeki tüm görev ve sorumlulukların üstesinden gelebilmek için “kaybedecek zincirinden başka şeyi” olmayanların o fütursuz feda ruhuyla ileri atılmalıdır. Bir işçinin anılarında anlattığı gibi, “Hani 8 saatlik işgünü isteyip duruyoruz ya, kendimiz çoğu zaman bunun iki misli çalışıyoruz” diyen Marks’ın kendini çalışmalarına adayışındaki sadelik ve mükemmel fedakarlık çizgisini yakalamalıdır... Komünist bir kadro için fedakarlık, bir yaşam biçimi halini almalıdır. Öyle ki, “fedakarlık” olmadan çıkıp, olağan davranış biçimine dönüşmelidir. Fedakarlık, özellikle kişisel alışkanlık ve gereksinimlerle, mücadelenin ve örgütün ihtiyaçlarının karşı karşıya geldiği koşullarda, kişisel olandan vazgeçmeyi bilmek olarak algılanmalıdır. İkisini uzlaştırmaya, ortasını bulmaya yeltenmek, nereden bakılsa, feda ruhunu zedeleyen, toplumsal olandan -küçük de olsa- çalınanın kişisel olana kurban edilmesi anlamına gelecektir. Böyle bir noktaya gelindiğinde “ne yardan ne serden” tavrı konamaz.

İnsanlığın kurtuluş yolunu açan Marks, son nefesine dek aynı yoğun tempoyla çalıştı. Teşhis konulamayan bir hastalığın ve sefaletin pençesinde kıvranarak üstelik. O, bu olağanüstü çalışmayı, üstün bir fedakarlıkla yürüttü. İçinden çıktığı aydın çevre, “Dr. Marks‘ın”, ‘orjinallikte’ herkesten fersah fersah ileride olduğunu söyler. Ancak onun bu yüksek entelektüel donanımı, “incelmiş zevkleri”, buna uygun bir yaşam ve orijinallikler peşinde koşmasını asla getirmedi. Böylelerini, hep küçümsedi. Onun yaşamında “kişisel zevk ve beğeni”nin damgasını taşıyan birşey yoktur. O dünyaya proletaryanın, sosyalizmin çıkarları açısından baktı hep. Son derece sade bir emekçinin yaşamı dışında bir yaşam tanımadı. Bu büyük dehanın 3 çocuğu sefaletin kurbanıdır. Çocuklarının ölümünden büyük bir acı duyan Marks, diğer çocuklarının geleceği için, devrimci çalışmalarına ayırdığı zamandan çalmayı düşünmedi bile. Eşi de dahil tüm ailesinin ağır bir hastalıkla pençeleştiği bir sırada Kugelmann’a yolladığı bir mektupta ilaca verecek para olmadığından doktor çağıramadığını, özel bir bakım gerekirken onları patates ve ekmekle besleyebildiğini yazar. Başlı başına bu örnek bile, fedakarlığı, arada bir uykusuz kalmak, yemeğinden 1-2 öğün vazgeçmekle sınırlayan anlayışın yanlışlığını ve güdüklüğünü göstermeye yeter. Marks’ınki gibi bir yaşamda “şu olayda şöyle bir fedakarlık yaptı” denilebilir mi? Kendini, yeteneklerini kavgaya böylesine bir feda ediş, fedakarlığı tekil olaylar olmaktan çıkarır. Marks’ta olan budur. Komünist bir kadroda olması gereken de. Alışageldiğimiz bir şeyden vazgeçmek, yeni bir alışkanlık kazanmak. İnsanı en çok zorlayacak olan şeylerden

biridir bu. Ama düşmana karşı olduğu kadar, kendi içimizdeki mücadelede de kendimize karşı tavizsiz olmayı öğrenmeliyiz. Bunun için kadronun tüm yaşamına damgasını vuracak olan proleter bir iç disipline, kendi içinde bir “proletarya diktatörlüğüne” gereksinmesi vardır. İçimizdeki her küçük burjuva başkaldırıyı ezecek, her geri çekilişi önleyecek, rehavet belirtilerini setleyecek... bir diktatörlüğe. Bolşevik kadro, çalışmalarını tek yanlılıktan kurtarmalıdır. Çok yönlü gelişim, kendi yeteneklerini bir bir ortaya çıkarma ve devrimin hizmetine sunma gayreti içinde olmalıdır. Her kadro bir sorumluluk sahibidir kuşkusuz ama o bununla yetinebilir mi? Resimden, müzikten, edebiyattan anlıyor, güzel konuşuyor olabilir. Onun örgütçü olması bunları yapmasına engel olabilir mi? Kitle ilişkilerine yatkın bir ajitatör, örgütleme yapmamazlık edebilir mi? Açığa çıkarılıp devrimin hizmetine sunulmayan her yetenek, objektif olarak partiden esirgenmiş, saklanmış, işe yaramaz hale getirilmiş olacaktır. Çocuklarının ölümünden büyük bir acı duyan Marks, diğer çocuklarının geleceği için, devrimci çalışmalarına ayırdığı zamandan çalmayı düşünmedi bile.


kole ktif so r u m lu lu k

] 51

DPG

Düşünen, üreten, harekete geçiren kadrolar, her dönem ihtiyaç duyulan kadrolardır. Bazı kadrolar iyi uygulayıcıdır. Verileni aynen yerine getirmeye çalışırlar. Ne bir eksik ama ne de bir fazla. Alan açısından bu kararların uygulanır nitelikte olup olmadığına ya da en yetkin biçimde nasıl uygulanabileceğine, nelerle beslenebileceğine bakılmaz çoğu kez. Bir eksik yapmaması takdir edilmelidir ama, bir fazlasına kafa yormaması o kadronun önemli bir eksikliğidir. Kadro, üst organla kendi birimi arasında bir iletken, bir aracı olmaktan kurtulmalıdır. Düşünen, üreten, alanına hakim olan, üst organına öneri ve eleştiriler götürebilen kadro, görevinin gerekleri üzerine kafa yoran kadrodur. Yine “Yarın Bizimdir Yoldaşlar” romanında, bunun iyi bir örneğine rastlıyoruz. İşsizler pazarında toplanan işsizleri kiralayan taşeron, ücretleri düşürür. Bunun üzerine işçi ve emekçilerden oluşan bölge komitesi toplanır. Komite üyelerinden Marquez, işçiler içindeki çalışması ve önderliğiyle öne çıkan ve bundan başı dönen biridir ve işsiz pazarının taşeronun işini kolaylaştırdığını, dağıtılması gerektiği önerisini adeta dayatır. Onun karizması, diğerlerinin fazlaca düşünmeden öneriyi onaylamalarına yol açar. Ama o kadar göz doldurmayan, genellikle sessiz, sakin görünen Fose Sagarra buna karşı çıkar. Dağılmak gücü zayıflatacakken, işsiz pazarı bir mücadele alanına çevrilebilir düşüncesindedir. Diğerinin tüm küçümseyici karşı çıkışlarına karşın o bildiğini savunur. Sonunda kesin kararı MK’nın vermesine karar verilir. MK doğru olanı, pazarların kullanılmasını onaylar. Burada sorun kişisel bir dayatma ya da aykırılık sorunu değil, partinin ve mücadelenin gereklerine en uygun olanı bulmak ve bunda ısrarlı olmak sorunudur. Her kadro kendi dalında uzmanlaşmayı, kullanılabilecek tüm olanaklarını seferber etmeyi hedeflemelidir. Var olan çalışma biçimlerini gözden geçirmeli, uygun olmayanları değiştirmede cesur olmalıdır. Kendi alanında ona tanınan esneklik ancak parti çizgisini eğip-bükmemekle, federalizme düşmemekle sınırlıdır. Yoksa her kadro alanında inisiyatif geliştirebilmelidir. Burada SSCB’deki sanayinin atılım yıllarında ortaya çıkan Stahanovist Hareket’ten söz etmeden geçemeyeceğiz. Hareketin öncüsü olan partili işçi Stahanov, işini sadece iyi yapmakla yetinmemiştir. Yerleşik teknik normları alt üst edip daha ileri bir teknik kurmuş, verim artışını hızla yükseltmiştir. Stahanov, bu davranı-

şıyla tüm ülkede ve üretimin her alanında, artık “Stahanovist Hareket” olarak anılacak olan atılımı başlatmıştır. Üstelik hiç de düz bir yoldan olmamıştır bu. Başlangıçta hem bir kısım iş arkadaşlarının alaylarını göğüslemek, hem de yönetim temsilcilerinin karşı duruşlarını kırmak zorunda kalmıştır. Onun eğitim görmüş bir mühendis değil, bir işçi olduğu düşünülürse, giriştiği işteki cesareti ve yaratıcılığı hayranlık vericidir. Onun bu başarısı teknik dehasından çok sosyalizme bağlılığıyla, onu yaşatmak ve geliştirmek için kendi sınırlarını zorlamasıyla açıklanabilir.

Bir Sovyet posteri: “Stahanov gibi çalışıyoruz!”

Hareketin ileriye doğru fırlatılması da ancak Stahanov gibi bir ruh ve yaratıcılıkla çalışmaya bağlıdır. Eldekiyle yetinmemek, hep daha ileriye doğru bakmak, kendini ve yeteneklerini sınırlamamak

Parti, taş atacak olanın elini tutmaz; elinden tutar. Hareketin ileriye doğru fırlatılması da ancak Stahanov gibi bir ruh ve yaratıcılıkla çalışmaya bağlıdır. Eldekiyle yetinmemek, hep daha ileriye doğru bakmak, kendini ve yeteneklerini sınırlamamak. Ve üstün bir cesaret! Günün önüne koyduğu görevler karşısında cesur olmalıdır kadro. Düşmanla açık çatışmalarda (gösteri, işkence, mahkeme vb.) militan bir başeğmezlik kuşkusuz komünist bir kadronun her şart altında ve mutlaka sahip olması gereken bir özelliğidir. Ama cesareti sadece bununla sınırlamak doğru olur mu? Önüne yeni bir görev konulan kadronun “ben bunu yapamam” demesi cesaretsizliğin bir itirafı değil midir aslında? Ve düşman karşısında gösterdiği cesareti, görevlerine sarılmakta göstermeyen bir kadronun sahip olduğu cesaretin tek yanlı bir cesaret olacağı açık değil mi? Bu itiraz hem proleter çalışma tarzıyla bağdaşmaz, hem de işin kolayına kaçmayı ifade eder. Çünkü, bir iş ne kadar zor olursa olsun, biz onu yapabiliyorsak, artık zor olmaktan çıkmıştır. O halde yapabileceği işi seçmek, işin kolayına kaçmak, daha zorunu yoldaşlarına yıkmak anlamına gelmeyecek mi? devam edecek...


DPG

52

[

t ari h b i lin ci

TUTKU ETE KEMİĞE BÜRÜNÜRSE* Bundan tam 27 yıl önce doğdu Türkiye Devrimi’nin, bu coğrafyanın proletarya ve emekçi halklarının Öncü Müfrezesi. Onu yaratan tarihsel, toplumsal koşullar “halkçı karakterde” de olsa devrimci bir yükseliş dönemine tekabül ediyor; ‘68’lere uzanan kökleriyle mücadelenin ateşinde pişerek yanarak çelikleşmiş, Proletarya Diktatörlüğü’nü önce kendi yaşamlarında kurmuş kadroların yaratılmasının nesnel olarak verimli toprağını oluşturuyordu.

Sancının doğumu, doğum sancıları

devrimci radikalizmin saflarını terk etmeye, özünde proletaryanın hegemonyasının inkarına dayanan “halkçılığın” her biçimine karşı sınırlarını kalın çekecek, ayrımlarını keskin koyacaktı işçi sınıfı devrimcileri. Çok da uzun ömürlü olmayan bu birlikten devrimci bir temelde dersler çıkararak çok daha deneyimli, ideolojik donanımını tesis etmiş, ve büyük bir iddianın enerjisiyle birlikte 1977’de oportünizmle yollar mücadele zemininde bir daha asla kesişmemek üzere ayrıldı.

Fakat öyle kolay olmuyordu. Olmamalıydı da zaten “Bolşevik Bir Müfreze”nin doğumu.Tarihin paslı dişlileri zorlanarak büyük bir gürültüyle dönmeliydi. Yasalarını işletmeli, önce diyeti ödenmeli ve “doğum sancıları” çekilmeliydi.

Ve doğum...

1975 yılında Halkın Kurtuluşu ile yapılan birlik, öncesinde çok belirgin olmasa da giderek ideolojik ayrımları derinleştirdi. Bu ayrışmanın en belirleyici noktaları şunlardı: İllegal temelde örgütlenme, silahlı mücadelede ısrar, Leninist Parti anlayışına sıkı sıkıya bağlılık, devrimi zaferle taçlandırma yeteneğine sahip yeryüzünün bugüne kadar gördüğü en devrimci sınıf olan proletaryaya dayanma ve onun diktatörlüğünü kuracak olan bilime yani Marksizme-Leninizme olan inanç. Elbette ki legalizme, kof büyümeye,

Biçim ve içerik olarak grup olma durumundan örgüt olma aşamasına geçişin ve beraberinde içinde taşıdığı eski alışkanlık, algılayış ve anlayışlardan köklü bir kopuşun; aynı zamanda devrimci bir iç hesaplaşmanın miladı olması anlamıyla bu günden bakıldığında o yeraltı toplantısının taşıdığı niteliği görmek biz 21. yy devrimcileri için zor olmasa gerek. Yani bugün içerisinden geçtiğimiz süreç itibariyle en fazla ihtiyaç duyulan özellik işte o toplantının mihenk taşını oluşturuyordu: “KURUCULUK”.

Ve o profesyonel devrimci çekirdek ‘79 yılının Şubat’ında İleri Militanlar Toplantısı (İMT) ile önceki tüm kaotik sürece noktayı koydu. Türkiye işçi sınıfının öncü müfrezesi Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği (TİKB) doğdu.

Bu anlamıyla İMT, sonrasında yayınlanan program niteliğindeki “PLATFORM”uyla yüzünü en baştan “proletaryanın önderliği” ve “silahlı devrim” fikrine dönmesiyle tarihte kayıtlı ve asla silinemeyecek militan devrimci pratiği yaratacak ve yaşatacaktır. Yine bugün itibariyle TDH’nin erozyona uğrayan iddia ve iradesinin gelişip serpilebileceği yegane zemin olan ”devrimci iktidar bilinci ve hedefini” en başa yazmasıyla önüne koyduğu hedeflere yönelimde bilinçli ve ısrarlı bir fethetme arzusuyla yürümesi İMT’yi İMT olmaktan çıkartıp KURUCU KONGRE düzlemine taşımıştır. Çok değil 19 ay sonra, öncünün henüz gelişip büyümeye başladığı, sınıfla olan bağlarının yeterince yaygın ve örgün bir biçim almadığı ancak kendi iç sınırlarını komünizmin ihtilalci öğretisiyle parçalayıp aştığı koşullarda karşıladı 12 Eylül askeri faşist darbesini. Karşıladı çünkü, geleceğini görmekle yetinmeyip tepeden tırnağa hazırlıklarını yapmıştı zorlu sınav günlerine. Temel ayrımlarından biri de buydu “ihtilalci” olmanın. O güne kadar kitlelerin büyük bir kısmının adını bile duymadığı “Leninist Müfreze” faşizmin kavga davetini koşulsuz kabul etmişti. Dövüşmeden yenilgiyi kabul etmenin teorisini yapanların gölgeleri bile silinmiş, yaşam çürüyeni yerin dibine bir daha kolay kolay dirilemeyecek şekilde gömerken; yeniyi, geleceği temsil edeni sahnesine davet ediyor, tarih en temiz sayfalarını direnerek büyüyenlere açmak zorunda kalıyordu. Bu gerçeklik içerisinde mayalandı, yoğruldu, şekillendi “GELECEK”. Yaşamın namlusuna sürülen ilk kurşunun adı “Osman” oluyordu. İşkencehanelerde direnişin adı “Ataman”, ölümün üzerine yürürken bile Stalingrad’da savaşmanın adı “Fatih” oluyordu, granit kalelere bundan sonra “İsmail Cüneyt” (Stalin Mehmet) denilecekti. Bitirememişler, yok edememişlerdi.TİKB yaşamakta ve savaşmaktaydı. Ne pusular yetti, ne işkenceler, ne de tankları topları yetti onların soluğunu kesmeye. Geleceğin sınıfsız toplumuna ve bugünün proletaryasının davasına adan-


t arih bilin ci

] 53

mışlıkla, koşullara, imkansızlıklara teslim olmayan her seferin de olumsuz koşulların üzerine çıkarak bir sonraki çemberi kırma hedefiyle ritm tuttular; devrimin er ya da geç gelecek olan zaferini bir gün bile geciktirmemek için her seferinde yeniden doğdular. Bu sefer Remzi olarak, bu sefer Nilgün olarak. ”Partinin oğlu” oldu kimisi ama proletaryanın bayrağı bu kavgada asla yere düşmedi, düşmeyecek de! Kimi zaman caddeleri, meydanları, fabrika önlerini, direnişleri süsledi. Kimi zaman ödenen bedeli ölümsüzleştirdi, katafalkları anıtlaştırdı... Onu farklı kılan cevher neydi? Bu cüreti nasıl kuşanmışlardı? Nasıl bir şeydi tarihi yazmak ama kendi yaptığın tarihi. İdeallerine bu kadar bağlı kalabilmenin koşulu neydi? Tüm bunlar tek başına devrimci romantizmle açıklanabilir mi? Bugünden geriye doğru bakanlar, bundan sonraki değerleri yaratacak olanlar her gün kaç kez yanıtlamalı bu soruları kendi yaşamlarında? O bütünlüklü devrimci yaşamları damıtıp bu toprakların ihtilalci komünist prototipini yaratan bilinçler nasıl becermişti bunu? 1977’den İMT’ye kadar geçen süre içinde de yine aynı işçilerdi yapının temelinde çalışanlar. Ne değişmişti ki kendileriyle birlikte bir bütün olarak kan pahasına koruduğumuz özgürlük ortamımızı ileriye doğru fırlatabilecek enerji açığa çıkmıştı? Komünist parti işçisi olmanın anlamı buralardan süzülerek kazındı belleklere. Düzen içi yaşamı ve onun alışkanlıklarını kökü ve toprağıyla birlikte söküp atan, yerine proleter devrimci yaşamı ikame eden, kaynağını işçi sınıfı ideolojisinden alan devrimci iradelerdir. İki yaşamın bir bedende çarpışmasından zaferle çıkacak olan taraf (sınıf) geleceği belirleyecek. 21.yüzyılın kadro kuşağı bunu bilecek ve bu temelden çıkışını alan hedeflere doğru yürüyecek. İkircikli, parçalı yaşamların zaman ayarlı devrimci faaliyet düzleminden komünarca bir yaşama geçiş (sıçrayış) elbet çatışmanın doğasında olan kendi iç gerilimlerini yaratacak. Bu dönemin sınıf mücadelesi koşullarında da kolay olmayacak. Olmamalı da zaten yeni bir KOMÜNARLAR kuşağının doğumu.

DPG Tarihin tekerleği yine dönmeli, gelişim yasalarını işletmeli, önce diyeti ödenmeli. “Doğum sancıları” sakınmasızca, gözüpek ve çılgınca çekilmeli... *** Öncü Müfrezemiz 27 yılını geride bıraktı. Bugün daha büyük hedeflerle ve daha güçlü bir şekilde işçi sınıfını, emekçi kitleleri ve gençliği devrim ve sosyalizm kavgasına kazanma yolunda hiç de azımsanmayacak adımlar attık. Bundan yaklaşık 2 yıl önce işçi sınıfı, emekçi kitleler ve gençliği daha ileri bir düzlemden örgütlemek ve bunu yaparken de örgütü de yepyeni bir düzlemde yeniden örgütlemek perspektifi doğrultusunda “3 Kurultay 3 Yayın” hedefini koyduk. Hedeflerimizi bir bir kopartıp alıyoruz. Önce İşçi Ön Hazırlık Kurultayımız, ardından Demokratik Üniversite Kurultayımız ve en son da Söz Alınterinin Kurultayımız ile yepyeni bir düzleme geçtik. Daha zorlu görevlere hazırlanıyor şimdi öncümüz. Söylediklerimizi, tasfiyeciliği yara yara gerçekleştirmenin bize kazandırdığı gücü daha büyük hedeflere kilitlenerek çoğaltacağız. Söylenmeyeni söyleyecek, yapılmayanı yapacak, başarılamayanı başaracağız! Nasıl ki, 27 yıllık onurlu, direşken, sorumlu ve tutkulu bir tarihe işçi sınıfı ve emekçi kitleler tüm çıplaklığıyla tanıklık ettilerse, bundan sonrasına da tanıklık edecekler. Çünkü o tutku 27 yıl önce ete kemiğe bürünmüştü. Ve ML’nin izinde tutkuyla savaşanlar asla yenilmezler. TİKB’nin tarihi bunu anlatır hepimize... n *Elimize email yoluyla ulaşan bu yazıyı haber değeri taşıdığı için yayınlıyoruz.

Söylenmeyeni söyleyecek, yapılmayanı yapacak, başarılamayanı başaracağız! Çünkü o tutku 27 yıl önce ete kemiğe büründü. ML’nin izinde tutkuyla savaşanlar asla yenilmezler. TİKB’nin tarihi bunu anlatır hepimize


DPG

54

[

t a n ıtım

ÜRETİ-YORUM SİTESİ AÇILDI: Geniş ufukları birlikte keşfedeceğiz... Canı çok sıkkındı. Sıkıntısını öfkeye dökmemek için tutuyordu soluğunu. “Böyle olmamalı, bu kadar kolay olmamalıydı” diyordu kendi kendine. Verdiği tezi, hocasının yüzeysel inceledigini ve yerinde değerlendirmediğini düşünüyordu. “Ne?” diye sordu kendisine: tezin kapağında, isminin yanında sağdan sola uzanan çizginin anlamı ne? Neydi yanlış olan tezinde, açamadığı bir konu mu kalmıştı? Yoksa bunu kabul edemezdi. “Olmaz olamaz” diye kızmaya başladı. Eksiksizdi onun açısından. Ve karar verdi, tartışmalıydı onunla neden ve niçinler üzerinden. Bilmeliydi, onun hakkıydı bu. “Bir dahaki ders” dedi “bir dahaki derse kesin...” Gördüğü anda konuşmaya, sormaya başladı: “Ama böyle değil midir?”, “Peki etkisi yok mudur?, “Ütopya mı?”... Ama yanıtsız kalmıştı soruları. Hocasının umursamaz yüzünden sertçe geri sekti suratına tüm soruları... Aşina olduğumuz bir durum değil mi, ne dersiniz? Bilim, sanat, felsefe üretiyoruz; ürettiğimizi diğer insanlarla paylaşma, kolektif bir şekilde geliştirme ihtiyacı hissediyoruz. Bunu ne kadar yapabiliyoruz? ... Bilim, sanat ve bir bütün olarak düşünsel üretim, toplumlar tarihinin başlangıcından itibaren insan gelişiminin hem sebebi hem de zorunlu bir sonucu olarak şekillendi. İnsanlar mağara duvarlarına resimler çizdiğinden beri sanat yapıyorlar, “evrenin kaynağı nedir” sorusunu sorduklarından beri felsefi düşünce üretiyorlar ve bilime ilk adımlarını atıyorlar. Ve bunun kadar net olan birşey daha: Sınıflı toplumların ortaya çıkışından beri de bilim-sanat ve tüm düşünsel üretimin niteliği egemen olan sınıfın idelojisine göre belirlendi. Günümüz kapitalist toplumunda bu durumu en üst düzeyden görebiliriz. Yalnızca sistemin ideologları ve uzmanları tarafından da değil, gündelik hayatın sıradan bir kesitinde herhangi bir insan tarafından da sürekli yeniden üretilen, “kendiliğinden düşünce sistematiği”nin kendisi haline gelmiş durumda. Elbette tarihin her döneminde olduğu gibi karşıtını yaratma potansiyellerini de bağrında taşıyor. Ve bugün henüz burjuva sanatın ve bilimin karşısına güçlü bir şekilde dikile-

Doğa bilimleri, sosyal bilimler, kültür-sanat ve bilişim alanlarında her türlü nitelikli üretimimizi paylaşabileceğimiz bir site açıldı: http://ureti-yorum.org cek bir doygunlukta olmasa da kıyıları döven dalgalar olarak anılabilecek bir çok örnek var. Akademik bilim ve sanat çevrelerinde yoğunluklu bir üretim isteği var. Ancak bu bilim insanlarının, sanatçıların ya da adaylarının üretimleri bir şekilde kapitalizmin ihtiyaçları ya da görüş alanının dışına çıktığında karşılaşılan durum ya zor yoluyla bastırma (akademik gelişimini engelleme, sürgün, -öğrenciysenot yoluyla tehdit vs) ya da “sessizlikle boğma” tarzındadır. Ve bırakalım üretimlerimizin “resmi” olarak kabul edilip edilmemesini, üretimlerimizi paylaşabileceğimiz, geliştirebileceğimiz kanallarımız tamamen tıkalıdır ve en kötüsü de budur.

Üreti-Yorum Sitesi Açıldı İşte bu kanalı yaratmak için bir adım olarak bir internet sitesi hazırlandı. Fizik, Kimya, Biyoloji-Genetik, Matematik, Psikoloji, Sosyoloji, Felsefe, Görsel

Sanatlar, Müzik, Edebiyat ve Bilgisayar Bilimleri kategorilerinin bulunduğu bu sitede yazılar ve tartışmalar giren herkes tarafından takip edilebilecek ancak yazı-yorum atmak için siteye üye olmak gerekecek. Üyelik için bir kullanıcı adı ve email adresi ile siteye kaydolmak yeterli. Doğa bilimleri, sosyal bilimler, kültürsanat ve bilişim alanlarında her türlü nitelikli üretimimizi paylaşabileceğimiz, yorumlar yazarak forumda tartışarak ürünlerimizi geliştirecek kolektif aklımızla daha üst düzeyden yeniden üreteceğiz. Tekeller ve onların karları için üretmeye mecbur bırakıldığımız bilim ve sanatı, insanlık yararına üretme bilinciyle hareket edeceğiz. Geleceğin sosyalist toplumunun düşünsel üretime bakış açısının ışığını düşüreceğiz tüm çalışmalarımıza. Burjuvazinin kültürüne, sanatına, bilimine karşı zincirlerini kırmış bir bilimi, sanatı, felsefeyi üretme gayesi ile yola çıkıyoruz. Üreti-Yorum’da buluşmak üzere..! n


rim okum a l ar i

] 55

DPG

Gittikçe dönen, döndükçe giden çizgi:

SPİRAL

Komünarca sitesindeki* “Fotoğraf Anlatıyor” bölümünde her ay iki resim yayınlıyoruz ve site ziyaretçilerimizden de bu resimlere yorumlar geliyor. Dergimizin bu sayısındaki “Resim Okumaları” bölümünde sitede yer alan Ressam David Ridley’in “Spiral”adlı eserini, gelen yorumlarla birlikte ele alarak inceleyeceğiz. Spiral: kendi içine doğru kesilmeden, gittikçe küçülen yarı çemberler çizerek giden, gittikçe dönen, döndükçe giden çizgi...

“ “ “

tarihsel bir gelişimi vardır. Bu tarihsel materyalist gelişimi (spirali) sağlayan ve devam ettiren içlerinde saklı olan özgüçtür. Tarihin öznesi İNSANDIR!

Gönderen: aysel Tarih: 2 Mart

Kırmızı “figür” ise çıkışı çok iyi biliyor ve oraya doğru hızla gitme iddiasını taşıyor. “Kitleler ve öncü” diyebilir miyiz, ne dersiniz? Kırmızı figür öncüdür (bundan ister öncü partiyi ister bir öncü işçiyi ya da doğallığında öncüleşen bir öğrenciyi anlayın), zaten kırmızı renkte olmasını da bunun “kanıtı” sayabiliriz...

Gönderen: yolaçık Tarih: 15 Ocak

Spiral aslında sistemin ta kendisi üstünde hep aynı yöne giden insanlarsa sistemi sorgulamayan başka yollar olmadığını düşünen insanlar oysa başka bir yol var...

David Ridley, “Spiral”

Gönderen: biri Tarih: 12 Ocak

İnsanların ilerlediği,üzerinde durdukları spiral yaşamı kavrarken ve ona anlam verirken durdukları nokta bence...

Gönderen: başka biri Tarih: 15 Ocak

Spiral bir çark değildir, onun için doğrudan sistem ilişkilendirmesinden çok birinin yaptığı yoruma katılıyorum...

Spiraller genel yapısı itibariyle sizlere de hareketi anlatmıyor mu? Kıvrımlarında gizli bir enerji saklı gibi her an aşağı inebilir ya da yukarı fırlayabilir. Tıpkı bir yay gibi. Resmimiz de bu potansiyeli sanki insanlara yüklemiş. Dövüş Kulübü filminden bir replik belki tanımamıza yardımcı olur. “Ezmeye çalıştığın bu insanlar, senin muhtaç olduğun herkestir. Biz senin çamaşırını yıkayan, yemeğini pişiren ve önüne getiren insanlarız. Senin yatağını biz yapıyoruz. Uykudayken seni biz koruyoruz. Ambulanslarını biz kullanıyoruz. Telefonlarını biz bağlıyoruz. Bizler aşçıyız, taksi şoförüyüz ve senin hakkında her şeyi biliyoruz. Sigorta bildirimlerini, kredi kartı ödemelerini biz takip ediyoruz. Hayatının her alanını biz denetliyoruz.” Onlar olmadan hayatın olmayacağı önemde olanlar. Onlar ezilmenin uyguladığı basınçla patlamayı bekleyen potansiyeller. Sonsuza giden spiralde her katta insanlar, yumrukları sımsıkı farklı

renklerde yerlerini almış. Spiral her burgusunda ilerliyor sonsuza kadar ilerliyor, tarih gibi. Spiralin temsil ettiği tarih desek her seferinde ileri gidişiyle de gelişen bir ilerleme; gelişim... Tarihsel Gelişim... Tarihin Materyalist Gelişimi. Resim bize değişimin nesnel bir temeli olduğunu ve bu değişimi de insanların yapabileceğini gösteriyor aslında. Bugün postmodern ideoloji: “İdeolojiler bitti, tarihin sonu geldi” diyor, bir şeylerin artık değişmeyeceğini ve kapitalizmin ebediliğini ilan ettiğini haykırıyorlar. İnsanların toplumun değişebileceğine dair algılayışını bozuma uğratmaya çalışıyorlar. “Hiç birşey değişmez, çünkü aslında bize de yokuz! Bir şeyleri değiştirmeye kalkma çünkü buna gücün yetmez! Herşey durağandır, dün olduğu gibi bugün de aynıdır.” Oysa biliyoruz ki, değişmeyen tek şey değişimdir.

Gönderen: zo-zo Tarih: 17 Ocak

Doğanın ve toplumsal yaşamın, mücadelenin, yükselerek genişleyen spiral döngüsü...

Daha önce de bahsettiğimiz insanların o ellerini sıkı sıkı sıkması onlarda saklı olan özgüçtür. Resmin bize anlattığı dünyanın, toplumun, doğanın

Resimdeki kırmızı insan kesinlikle öncüdür, hatta kendisini öyle geliştirmiş ki tarihin hangi katmanında olursa olsun o sürece uyum sağlayabilecek kadar yetkin ve kendinden de bir o kadar emin. Milliyeti, ırkı, dini, dili ve cinsiyeti yoktur resimdeki bu kişinin. Tıpkı Marx’ın dediği gibi: “Proletaryanın Vatanı Yoktur!” Sanki Paris Komünü’nde savaşmış bir komünarın, tarihi bir adım ilerletmenin mutluluğunu yaşaması gibi. O sanki dünyanın neresinde olursa olsun birinin suratına atılan haksız bir tokadı kendi suratında hissederek onun hakkını almak isteyen CHE gibi. O sanki okullarda, mahallelerde parasız eğitime ve diplomalı işsizliğe karşı insanları birleştiren ve onları geleceği kazanmaya götürecek olan, o sanki tarihin gidişatını önceden gören ve aynı zamanda kendini de değişen koşullara göre yeniden biçimlendiren ve eğiten ve ancak kitleleri değiştirebildiğinde kendisini de değiştirebileceğini bilen ve kendisi değişmediğinde kitleleri de değiştiremeyeceğini bilen bir öncü misyonunu koyan bugünün ve geleceğin örgütü, geleceğin iktidarı, o sanki tersanedeki ucu bucağı gözükmeyen eylemlerin en önündeki, o sanki bir fırça darbesiyle ön yargıları yıkan Picasso, O sanki Einstein, Darwin, Kalinin... O aslında O değil, O aslında biziz! *http://komunarca.org



DPG 15