Page 1

1  Başkanlık rejiminin şifreleri Anayasa değişikliği ile amaçlanan rejimin şifreleri, AKP’nin 15 yıllık iktidarı sürecinde serpiştirilmiş, zamana yayılmış halde vardı. Bugünkü KHK’li OHAL ise bunun yoğun� laştırılmış biçimidir.

Gündem

Başkanlık Nedir; Neden Her Hâlükârda Kazanmalıyız? Başkanlık, belirli boyutlarda keyfiyet içerse dahi son tahlilde iktidardaki tekelleşme ve artan insiyatif; dünya ölçeğinde taşların yerinden oynadığı ve yeni bir düzen tasarımının gündemde olduğu koşullarda, sermayenin çıkarlarının azami boyutta gözetilmesi ve bu amaçla olağanüstü yöntemlere başvurulması için kullanılacaktır. Yani bir kurumlaşma-resmileşme olacaksa bu, darbe koşullarının kurumlaşması-kalıcılaşması biçiminde olacaktır

Egemenlerin yönetememe krizi ka� pitalizmin kriziyle iç içe geçmiş durumda. Halkla olduğu kadar sermayenin ve iktidar odaklarının kendi içinde de bir hesaplaşma söz konusu olacağı için, Saray rejimi araç ve imkân çoğaltıyor. Anayasal çerçevesi çizilen diktatörlük, hemen tüm darbe dönemlerin� de olduğu gibi kurucu bir nitelik taşımakta� dır. 100 yıllık hesaplaşmanın bir boyutunu ira� denin Saray’a teslimi ifade ediyorsa, diğer boyutu da ideolojiktir. Bunun da ana ekseni dinselleştirmedir; toplumun dini referans� larla uyuşturularak etkisiz kılınmasıdır. Gerçekte, mevcut anayasanın “değişmez maddeleri” yerinde duruyor gibi görünse de söz konusu değişim, onları da işlevsizleş� tiriyor. Bu bağlamda 100 yıllık hesaplaşma, parantez kapama iddiaları boş değildir. Söz konusu olan şeriat değilse de siyasallaşan İs� lam’ın döneme (Türkiye’ye) özgü bir versi� yonudur. Saray rejiminin tekleşen iradesi ve işleyişi içinde daha dar, doğrudan bir Saray-Erdo� ğan çekirdeği olacak olsa da bu olgunun/ tanımın özünü değiştirmiyor. Evet, genel� de AKP, özelde (Erdoğan’ın dünürü Orhan Uzuner’in kurduğu Kardeş Kal Türkiye örgütlenmesi gibi) doğrudan Saray’a bağlı oluşumlar bir özel örgütlenmedir. Mesela özel yetkileriyle TMSF ve Varlık Fonu da Hazineye rağmen kurulmuş özel hazine iş� levi görüyor. Güvenlik bağlamında da bu


2 

türden özel yapılardan, polis-ordu içinde özelleşmiş ilişkilerden söz edilebilir. Ancak tekleşen/tekelleşen ik� tidar zaten özeldir. Bu “özel”lik, dar bağlamda Saray’ın bekasını gözetse de son tahlilde, en büyük ve iktidara en yakın sermaye kesimlerinin çıkarlarının güvencesi, düzenin bekası içindir. Kısacası, Devlet Bahçeli’nin “fiili durumun hukuki boyut ve içerik kazanması için demokratik bir sürecin işletilmesi” biçimindeki tanımı dahil, mevcut durum ve olası gelişmeler salt kişilerle/niyetlerle açıklanamaz. Veya mesele, “Cumhurbaşkanı’nın fiili durumu ana� yasaya aykırı, gelin o halde anayasal kılıf oluşturalım” biçiminde basite alınmaz. Başkanlık, belirli boyutlarda keyfiyet içerse dahi son tahlilde iktidardaki tekelleşme ve artan insiyatif; dünya ölçeğinde taşların yerinden oynadığı ve yeni bir düzen tasarımının gündemde olduğu koşullarda, sermayenin çıkarlarının azami boyutta gözetilmesi ve bu amaçla olağanüstü yöntemlere başvurulması için kullanılacak� tır. Yani bir kurumlaşma-resmileşme olacaksa bu, dar� be koşullarının kurumlaşması-kalıcılaşması biçiminde olacaktır. Gerçekte, artık askeri darbelere ihtiyaç bırakmaya� cak şekilde rejimin yeniden tesisi, 12 Eylül sonrasında

gündeme gelmiştir. Hatta o günden bugüne özellikle de AKP döneminde bu konuda çok ciddi mesafelerin alındığı, bir darbenin görevlerini yerine getirebilecek “normal” görünümlü bir düzenin tesis edildiği söylene� bilir. Bugün de yaşanmakta olan içerik itibariyle budur. 15 Temmuz özel bir durumdur. Onun başarısızlığı üze� rine daha uygun ve daha başarılı sivil bir darbe iklimi yerleştirilmektedir. Başkanlığa neden mecburlar Bu konuda öncelikle stratejik ilişkilere, nitelik belirle� yici adımlara bakmak gerekiyor. Bugün OHAL koşul� larında ne yaşanıyorsa, bütün bunların devamı ve ka� lıcılığı için başkanlık şart/zorunlu görülüyor ve bu bir anlamda savunuluyor. Mesela son günlerde bir anda ABD’yle ve Körfez ülkeleriyle trafik hızlandı. İngiltere de Brexit sonrasında eski sömürgeleri olan Körfez ülke� lerine yöneldi. Saflaşmalar ve stratejik boyutlu politika� lar devam ediyor. Bu, ekonomi için de bölgedeki savaş için de eksen tartışmaları için de tayin edicidir. Ekonomiden sorumlu devlet bakanı Mehmet Şimşek, “Bu anayasa değişikliği ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Deği� şikliğin kişisel bir takım beklentilerle falan alakası yok. Bu anayasa değişikliği yapılmazsa Türkiye ekonomisi ileride çok büyük sıkıntılar yaşar. Türkiye siyasetinde


3  çok büyük krizler oluşabilir.” (abç) dedi. Şimşek, bir yanıyla “darbe koşulları olmasa kriz olur” diyor ki bugüne kadarki grafik bunu gösteriyor. Gerçekten AKP, ekonomiyi kayıt dışı hatta karanlık paralarla kurtarıyor. Bunun için kısa bir hatırlatma yapmakta yara var. Merkez Bankası hesaplarında “net hata-noksan” diye bir kalem var. Bu, eskiden “istatis� tik hataları” olarak yorumlanır, pek de önemsenmezdi ve genellikle “sıfır”a yakın çıkardı. Ancak AKP döne� minde bu kalem, sistematik biçimde “giriş” yönünde yükselmiş, 2003-2016 arasındaki artı, 41,7 milyar doları bulmuştur. Özellikle 2011 sonrasında çarpıcı bir tırmanma söz konusudur. Irak ve Suriye savaşları, Körfez ülkeleriyle ve cihatçı çetelerle girilen ilişkiler bu konuda akla gelebilecek ilk verilerdir. Erdoğan’ın son Körfez gezisinden sonra “dolar yakında 3,50’ye inecek” demesi, söz konusu esrarengiz-karanlık girişler için so� mut bir bilgidir. Bugünün iktidarın ve sermaye güçlerinin olamasa olmazı olan KHK’ler, gerçekte yargısız infaz mekaniz� malarıdır. Bunların sürekliliği anlamına gelen ve meşru görünümlü bir işleyiş ancak başkanlıkla mümkündür. Giriş bölümünde de kısaca değindiğimiz gibi başkan� lık, bir yanıyla da dünya ve bölge özelindeki paylaşım savaşının ve yeni düzen kapışmasının Türkiye’ye izdü� şümüdür; bugüne dek izlediğimiz hukuksuzlukların, yağma ve sindirme operasyonlarının sistemlileşmiş, ka� lıcı biçimidir. Dünyada yerinden oynayan taşların dizi� limi, yani yeni düzen oluşumu sanıldığından da uzun bir süreci kapsayacak, çok enstrümanlı ve çok bileşenli bir savaşın sonunda gerçekleşecektir. İşte bu genel ne� denlerin Türkiye’ye yansıması ve 15 Temmuz dahil Türkiye’deki özel nedenler, örneğin hâlâ sermaye güç� lerinin bir kapışma ve saflaşma sürecini tamamlamamış olması, Türkiye’de başkanlığı zorunlu kılmaktadır. Bu aşamada neden “çözüm süreci” başlamaz Yukarıdaki başlık, “HDP ekseninde örgütlü Kürt halkı neden evet oyu vermez” biçiminde de olabilirdi. Bugün bir kez daha Kürt sorunu bağlamındaki somut

veriler yer yer spekülatif olanların gölgesinde kalıyor. Bu arada tekrar “çözüm süreci”nin başlayacağı, alttan alta “evet”in konuşulduğu gibi yönlendirmelerin daha önceki değişken/kaygan tüm zeminlere ve tüm yaşan� mışlıklara rağmen gerçeği yansıtmadığını görmek için, mevcut tabloya ezberden ve duyumlardan uzak biçim� de bakmak yeterlidir. Bu konuda söylenecek çok şey var. Hemen her adım, dar bağlamıyla yetinilmeyip paradigmaya (Demokra� tik Ekolojik Cinsiyet Özgürlükçü Paradigma) kadar uzanan bir kapsam içinde tartışılmalıdır. Ama yine de konu bağlamında söylersek, çözüm sürecine dönük yeni adımlar eşliğinde Kürtlerin oylarının da mevcut “evet” koalisyonuna eklenmesi olası görünmüyor. Ah�

Bugünün iktidarın ve sermaye güçlerinin olamasa olmazı olan KHK’ler, gerçekte yargısız infaz mekanizmalarıdır. Bunların sürekliliği anlamına gelen ve meşru görünümlü bir işleyiş ancak başkanlıkla mümkündür. met Türk’ün “HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş ve arkadaşlarımızın serbest bırakılması yeniden diyalogun yolunu açabilir” demiş olması çok genel bir ifadedir ve bu durumda bir şeyi değiştirmiyor. Evet paradigma, her koşulda olduğu gibi bugün de görüşme yapmaya müsait bir duruş tanımlıyor. Ancak tüm uzlaşma eği� limlerine rağmen mesele “Bırak Demitaş’ı al oyları” basitliğinde seyredemez. Sürecin MHP eşliğinde ve milliyetçilik ekseninde bugüne dek köpürtülen boyutu da söz konusu adımın kısa vadede atılmasına, istişareler olsa da sonuç verme� sine engeldir. Ne yazık ki bu tür olgular değerlendirme yapılırken çoğu kez hafife alınıyor, magazinin veya spe� külatif söylemlerin etkisine kolay giriliyor. Açılan bu yöndeki tartışmalar, coşkulu-bütünlüklü


4 

Bu süreçte “hayır” bağlamında atılan hemen her adım önemli ise de kalıcı ve örgütlü adımlar, kazanımların korunması ve daha da boyutlanacak olan mücadelenin ihtiyaçlarına yanıt olabilmek için tayin edici önemdedir. bir “hayır” çalışmasının yapılmasını olumsuz etkileye� bilir, motivasyonu düşürüp sandığa gitmeme oranını artırabilir. Olsa olsa bu amaçlanıyordur. Yoksa önce� ki çözüm-tartışma süreçlerinden de bilindiği gibi bu mesele, kamuoyu önünde edilecek üç beş lafa sığacak türden değil. Özetle, 79 belediyeye kayyum atandığı, 83 belediye eş başkanının tutuklandığı, Sadece Diyarbakır’da 969 belediye personelinin işine son verildiği; HDP sözcü� sü Baydemir’in ifadesiyle söylersek AKP’nin muhalif kesimlere düşmanlıkta ‘çığır açtığı’ koşullarda şu veya bu şekilde kurulacak temasın, uzatılacak “şeker”in Kürt halkındaki “hayır” eğilimini “evet”e çevirmesi olası gö� rünmüyor. Barzani’nin Türkiye’ye geldiği sırada Irak Kürt Böl� gesel Yönetimi bayrağının göndere çekilmesi ve Barza� ni’nin “Çözüm süreci yeniden başlamalı” diyerek Ah� met Türk’le ve Sırrı Sakık’la görüşmesi, Kürtlere bir jest bile değildir, olsa olsa ucuz bir manevradır. Devamında

Sırrı Sakık’ın belediye başkanlığından alınması, bu ma� nevranın ölü doğduğunu bizzat manevra sahiplerinin gördüğünün işaretidir. Buna, Irak’ta Şengal bölgesinde Peşmerge’nin PKK’ye saldırmasını da eklediğimizde, sürecin bırakalım Kürtlere jesti çok daha saldırgan bir istikamette gelişeceğini gösteriyor. AKP’nin MHP ile içeride ve dışarıda geliştirdiği politikaların zorunlu so� nucu da budur. Haziran Hareketi’nin süreçteki rolü Mevcut tüm veriler, referandumdan “Evet” çıkarsa, mücadelenin daha da sertleşeceğini, “hayır” çıkarsa, kesintisizlik bağlamında mücadelenin 17 Nisan’a ta� şınması gerekeceğini gösteriyor. Bu süreçte “hayır” bağlamında atılan hemen her adım önemli ise de kalıcı ve örgütlü adımlar, kazanım� ların korunması ve daha da boyutlanacak olan müca� delenin ihtiyaçlarına yanıt olabilmek için tayin edici önemdedir. Referandum çalışmaları öncesinde eve çekilmiş, kay� gıları güvenliğe kadar daralmış, gidişatı değiştirebilme� ye olan inancı zayıf düşmüş olan halk, tekrar evden çık� maya, sokakları-salonları doldurmaya, söz söylemeye başladı. 2013 Haziran’ından beri ilk kez böyle bir can� lılık ve politize olma durumu yaşanıyor. Gezi sürecin� de gündeme gelen forumların güncellenmiş biçimleri yaygınlaşıyor. Tam da bu nedenle; “Salon toplantıları”, “biz bizeyiz”, “zaten hepimiz hayırcıyız” biçiminde dışa vuran ve söz konusu çalışmaları hafife alan tutum ve


5  davranışlardan uzak durmak gerekiyor. Bu enerji, doğ� ru bir iradeyle buluştuğunda sadece 16 Nisan’ı değil geleceği de kazanmanın habercisi olur. Çokça kabul gördüğü gibi16 Nisan eğer bütünüyle durdurma değil bir frenleme ise o halde frenleme sonrasını da günde� mine alan bir kesintisiz çalışmaya ihtiyaç vardır.

karşılığı da Haziran Meclisleri’dir. Bu, hem mücadele hem de geleceği kurma aracıdır. Yani hem itiraz hem alternatiftir. Eğer sosyalizm, kötülüğün-karanlığın ik� tidarlaşmasına karşı, güzelliği ve aydınlığı ifade eden iradenin kazanması ise bu alternatif bugünden adım adım somutlanmalıdır.

Haziran Hareketi, “hayır” zeminindeki çeşitliliğe en fazla dokunabilen yapı olması itibariyle özel bir öneme/ işleve sahiptir. Gerçekte bu, Haziran’ı Haziran yapan niteliktir. Ancak yine de hareketin oturduğu ve işlevini temenni edilen boyutta yerine getirdiği söylenemez.

Alternatif iddialılar dahi eğer alternatifi araçtan ama� ca kadar her noktada somutlayamıyorsa, ister istemez karşıtına öykünür ve onun araçlarını taklit eder duru�

Bunca zamandan sonra Haziran’ın hâlâ ne olup ol� madığının tartışılabiliyor olması, bir sorun olarak kaydedilebilir. Belki de Haziran’ın olması gereken en önemli özelliği, dinamikleri kendi içinde eritmek değil, önünü açmak ve diğer dinamiklerle beraber daha güçlü biçimde var olmasını sağlamaktır. Bu niteliğin, bugün sağlanamamış ve Hazirancılarca içselleşememiş olması, hareketin önemini zayıflatmıyor. Bu tür yapılarda bir parti gibi ideolojik netlik olmaz, program olur. Bu bağlamda Haziran, hayatı kavramla� ra çekip sınırlayan değil, akıcılığına imkan tanıyan; bir gücü, bir kesimi içine alıp kendi rengine büründüren değil, onu kendi rengi ile sürece katan (bunu yapması gereken) bir harekettir. Her halükarda biz kazanmalıyız Bu süreçte tehditle, yalan ve manipülasyonlarla yol almaya çalışanlar karşısında, gücünü haklılığından alan ve hurafeleri değil gerçekliği ölçü kabul eden bir ze� minde olmak, bizleri onlardan daha güçlü kılıyor. Pablo Larrain’in No filminde bir sahnede “cesaret öz� gürlüktür” deniyor. Cesaret, aynı zamanda özgüvendir. Haziran, halkın özgüveninin büyütülmesi, yaşam alan� larındaki imkânların, potansiyellerin açığa çıkarılması� nın sağlanması, sözün-yetkinin ve kararın halkta olma� sıdır. Bunun 1917 Rusya’sındaki karşılığı Sovyetlerdir. Küba’daki karşılığı Devrimi Savunma Komiteleri’dir. 1977’deki karşılığı Direniş Komiteleri’dir. Bugünkü

Bu süreçte tehditle, yalan ve manipülasyonlarla yol almaya çalışanlar karşısında, gücünü haklılığından alan ve hurafeleri değil gerçekliği ölçü kabul eden bir zeminde olmak, bizleri onlardan daha güçlü kılıyor. ma düşer. Bu nedenle bizim alternatiften ne anladığı� mız, bunu nasıl somutladığımız büyük önem taşıyor. Alternatifin somutlanması, aynı zamanda görünür kılmasıdır. Gezi’de yakaladığımız ama kalıcı kılamadı� ğımız şeyi bugün kalıcı kılabiliriz. Bunun için, sıradan� lıktan, azla yetinmekten ve günü kurtarmaktan öte bir duruşumuz olmalı. Öyle ki aynı dava için yanımızda� kinin omzu omzumuza değdiğinde Küba kokusu ala� bilmeli, aynı kortejde Che ile göz göze gelebilmeliyiz. Özetle vaktinde Sokrates felsefeyi gökten yere indirdi. Fransız devrimi iktidarı gökten yere indirdi. Bizler de alternatifi soyuttan somuta indirmeliyiz. İnsanlar, al� ternatifin somutluğunu, sıcaklığını hissetmeli, gerçek� ten söz-yetki ve karar sahibi olmalıdır. Yaptığımız çalış� malarda ve işaret ettiğimiz umut kapsamında alternatif, uzak bir vaat veya bir reklam filmi gibi durmamalıdır. O nedenle, kazanmayı salt oy sayısı ile ölçmemeliyiz. Her hâlükârda biz kazanmalıyız.


6 

İ

Gündem

Kötülük, karanlık ve diktatörlük kaybedecek! İnsanlık, tarihinde kötülüğün olmadığı çağlardan bugüne, sınıflı toplumun basamaklarından adım adım gelmiş, her basamak kötülüğün kaynaklarını büyütüp çeşitlendirmiştir. Kapitalizm ve giderek çürüyen biçimi olan emperyalizm; kötülüğün kaynaklarının zirve yapması, ölçüsüzlüğün hemen her alana yayılarak yabancılaşma zehrinde hemen tüm değerleri tüketmesidir.

nsanlık, tarihinde kötülüğün olmadığı çağlardan bugüne, sınıflı toplumun ba� samaklarından adım adım gelmiş, her basamak kötülüğün kaynaklarını büyütüp çeşitlendirmiştir. Kapitalizm ve giderek çü� rüyen biçimi olan emperyalizm; kötülüğün kaynaklarının zirve yapması, ölçüsüzlüğün hemen her alana yayılarak yabancılaşma zehrinde hemen tüm değerleri tüketmesidir. Bugün artık sistemin kendi içinde, geçi� ci de olsa halk yararına sonuçlar üretmesi mümkün değildir. Aksine süreç hızla şeklî boyuttaki temsil araçlarını, kurumların gö� rece özerkliğini yok etmekte ve vahşi kapi� talizme özgü engelsiz, doğrudan işleyişi da� yatmaktadır. Dünya ölçeğindeki paylaşım savaşının vardığı boyut ve kullanılan ens� trümanlar da Türkiye’deki gelişmeler de bu bağlamda birbirini tamamlamakta, bütünün parçası niteliğini taşımaktadır. Türkiye’deki OHAL, KHK’ler dahil tüm nitelikleri ile nasıl bir başkanlık amaçlandı� ğının ön habercisidir. OHAL’den başkanlığa kesintisiz bir geçiş amaçlanmaktadır. 12 Ey� lül anayasası nasıl sıkıyönetim koşullarında silahların gölgesinde, içeriği tartışılmadan, bu konudaki asgari ölçüler bile çiğnenerek yapıldıysa, bugün de o anayasanın faşist karakterini daha da derinleştirecek süreç, OHAL koşullarında, konunun içeriği ile ilintisi olmayan kutuplaştırmalar üzerinden halka dayatılmaktadır. Referandumda müttefiklik, tartışmalar ve saflaşmalar Bu sürecin, sonuçları da doğrudan etkile� yecek en önemli boyutlarından biri, döne� min sorularına doğru yanıtlar verebilme ve yol gösterici rolü üstlenme potansiyeli taşı� yan solun/devrimcilerin, kendi iç tartışmala� rı dahil, araç seçiminden müttefik ilişkisine


7  kadar mücadelenin gereklerini kapsayıcı-bütünlüklü bir yaklaşımla ele alabilmesidir. Çünkü süreç, sanıldı� ğından da öte tuzaklarla doludur; öznelerin, niyetten bağımsız olarak ayrıştırıcı davranma ve iktidarın ku� tuplaştırmalarını besler duruma düşme olasılığı ne ya� zık ki zayıf değildir. Tam da bu nedenle ve konu bağlamında bir kez daha hatırlatma ihtiyacı duyuyoruz. Devrimciler, olguları doğru bir içerik kazandırarak kavramsallaştırır. Fark� ları yok sayarak toptancı, dolayısıyla da yanıltıcı ta� nımlar yapmaz. Örneğin ikisine eleştirel baksa da biri doğrudan karşı devrimin bir enstrümanı olan IŞİD ile eylemlerinin savunulacak hiçbir yanı olmasa da ezilenler adına hareket ettiği iddiasıyla yola çıkmış bir yapıyı aynılaştırmaz; tanımlarının ve değerlendirme� lerinin müttefiklik-ortaklaşma üzerinde bozucu etki yapmaması için özenli davranır. Referandum çalışmasında mümkün olan en geniş ortaklaşma, asgari bir hedef/amaç etrafında olmalı� dır. Bu, tek bir cümle de olabilir. Ama birleşik müca� dele, tek bir maddeyle ifade edilse dahi, sınıfsallığın bütünüyle baypas edildiği veya “teröre karşı olmak” gibi hegemonik güçlerce özel bir anlam kazandırılmış kavramlardan uzak durarak bir yönelim/duruş belir� lemeyi gerektiriyor. Örneğin sadece “yaşam hakkı” dediğimizde, bu tanım, şu veya bu nedenle eksik ve hatta yanlış sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle, yaşam hakkı yerine “yaşam tarzını savunmak” daha anlamlı ve mevcut saflaşmaya daha uygun olacaktır. Bu süreçte müttefiklik zemini büyütülürken, ortak� laşma konusunda içeriksiz bir tekrara ve yabancılaşma� ya düşmeden, olgunun gerektirdiği ciddiyette hareket edilmelidir; günün gerekleri bağlamında uygun-anlaşı� lır bir dil tutturmayı güçleştirecek olsa da “eşitlik, öz� gürlük, demokrasi, laiklik, cumhuriyet” gibi kavram� ların egemenin istismar araçları olmaktan çıkarılması, sınıfsal içeriğine kavuşturulması sağlanmalıdır. Otoriterleşme-tekleşme eğilimi yaygınlaşıyor Burjuva anlamda dahi en genel, en asgari ölçülerde anayasaların nasıl yapıldığı kuralına uyulacaksa; bu,

en azından halkı bilgilendirme kanallarının açık tutul� masını gerektirir. Ama bugün tersine OHAL iklimin� de insanların, kurumların, gazetecilerin susturulduğu, toplanma ve gösteri yasaklarının olduğu koşullarda, kapalı kapılar ardında yangından mal kaçırırcasına bir anayasa yapılıyor. Ve bu kapalılığa, iktidar baskısı-şid� deti eşlik ediyor.

Bugün artık sistemin kendi içinde, geçici de olsa halk yararına sonuçlar üretmesi mümkün değildir. Aksine süreç hızla şeklî boyuttaki temsil araçlarını, kurumların görece özerkliğini yok etmekte ve vahşi kapitalizme özgü engelsiz, doğrudan işleyişi dayatmaktadır. Dünya ölçeğindeki paylaşım savaşının vardığı boyut ve kullanılan enstrümanlar da Türkiye’deki gelişmeler de bu bağlamda birbirini tamamlamakta, bütünün parçası niteliğini taşımaktadır. Aslında ABD başkanlığına bir patronun seçilmesi de bir yanıyla temsil olgusunun bilinen niteliklerine kar� şı (global düzeyde) bir direnç sayılır. Fransa’da Yargı� tay’ın hükümete bağlanması gibi giderek bir otoriteleş� me-tekleşme eğilimi yaygınlaşıyor. Gerçekte parlamentonun varlığı, kuvvetler ayrılığı vb. olgular sermaye düzeni içinde birer fren sayılmaz, an� cak yine de geciktirici ve yer yer sınırlayıcı bir rolü var� dır. İşte bugün bu geciktiriciliğe dahi giderek taham� mül azalıyor. Bilinir ki sermayenin dizginsiz hareketi karşısında tarihsel tek fren işçi sınıfıdır, emekçi güçler� dir. Bugün o güçlerin de konjonktürel olarak frenleyi�


8  ciliğini yitirmiş olması, sermayeye yeni düzen koşulla� rında hoyratlığını-ölçüsüzlüğünü artırma şansı veriyor. Kaldı ki sermayenin ölçüsüz-dizginsiz saldırganlığı ilk değildir. 2. Yeniden Paylaşım Savaşı da sermayenin öl� çüsüzce kâr arayışlarının bir sonucuydu. Ve o süreçte Sovyetler Birliği olmasaydı belki de halklar adına çok daha büyük felaketler söz konusu olacaktı. Kapitaliz� min hanesine geçici de olsa sosyal devletin-hakların girmesi, sermayenin buna mecbur olması, sosyalizmin varlığının ve emekçi halkların örgütlü mücadelesinin ürünü olmuştur.

Erdoğan bir kişi değildir; Marks’ın kapitalisti kişileşmiş sermaye olarak tanımlamasına atfen söylersek, 12 Eylülden bugüne giderek kapsam büyüten neoliberalizmin kişiselleşmiş ifadesidir. Gücünü özelleştirmelerden, talan ve yağma zincirinden, savaş rantından almaktadır.

maya başladı. Bu aşamadan sonra kapitalizmin halka verebileceği olumlu hiçbir şey yoktur. Tek çözümleri hak gaspı, baskı-şiddet ve sindirerek susturmaktır. Bu� nun da yolu dinselleştirmedir, yetkilerin tek elde top� landığı otoriter rejimlerdir, faşizmdir. AKP’de dışa vuran başkanlık dahil tercih ve politika� ların kaynağında küresel boyuttaki sistemin yansıma� ları, izdüşümleri vardır. Dünya ölçeğindeki paylaşım savaşına ve belirsizliğe 15 Temmuz’un etkisi de eklen� diğinde, Türkiye’de taşlar hesap edilenden de öte yerin� den oynadı ve belirsizlik daha da derinleşti. Bu süreçte rol kapma ve çıkar damıtma bağlamında bir telaş da söz konusu. İşte başkanlık, dünya ölçeğindeki geliş� melerden kopuk olmayan böyle bir iktisadi ve siyasi zemin üzerine oturmaktadır. ABD’nin kuruluş süreci dahil başından itibaren destek verdiği AKP nasıl yoktan var olmadıysa, Erdo� ğan’ın başkanlığı da şahsi-keyfi bir mesele değil, kapi� talizmin genel boyuttaki sorunlarının yeni sömürge koşullarında kendini daha ağır biçimde hissettiren yansımalarının sonucudur; Türkiye egemenlerinin çözüm arayışıdır. Tekelci sermaye belirsizlikten rahat� sızdır, bu süreci kendi çıkarları paralelinde netleştirme derdindedir. Bu süreçte solun etkisiz olması, ezilenle� rin yedeklenebilmesini de beraberinde getirmektedir. 14 yıllık saldırının finali

İşe bugün Trump’ı başkanlığa taşıyan bir yanıyla so� lun-sosyalizmin ve emek mücadelesinin dönemsel geri düşüşüdür, açmazlarıdır; diğer yanıyla da kapitalizmin giderek derinleşen krizler eşliğinde yaşadığı tıkanma� dır. İşçi, kadın, göçmen düşmanlığının seçimde propa� ganda öğesi haline geldiği, dolayısıyla da diktatörlükle� ri koşullayan bir süreçtir bu. Sistem, bir dönem çözümü Çin’de, oradaki ucuz emekte buldu. Milyonlarca köylünün kölelik koşulla� rında proleterleştirildiği Çin, dünyanın fabrikası olarak işlev gördü. Ancak o avantajın da sonuna gelindi. Hat� ta bu çözüm, gelişmiş kapitalist ülkelerde işsizliği de ekonominin işleyişini de etkiledi. Ve giderek göçmen sorunları büyümeye, ırkçı-faşist eğilimler taraftar bul�

Elbette bugün yaşadıklarımız AKP’nin insanların yaşamına ilk müdahalesi, kazanılmış haklardan de� mokratik değerlere kadar insanlığın ilerici birikimini ifade eden duruşa ilk saldırısı değildir. Ancak bugün gelinen aşama, 14 yıl boyunca adım adım gerçekleşen saldırının finalidir; hukuksal bir çerçeveye oturtulma� sı, sistemleşmesidir. Buna karşı mücadele, başkanlaşan Erdoğan’ın bu gücü nereden aldığı sorusuna sınıfsal yanıt verebilmeyi, özelleştirmeden taşeronlaştırmaya ve giderek emeğin kölece istihdamına kadar uzanan süre� ci doğru okumayı; kişiselleşen her olgunun, insanların yaşam tarzına müdahalelerin arka planında harami� lerin saltanatının temsilcilerinin olduğu gerçekliği ile hareket etmeyi gerektiriyor.


9 

Erdoğan bir kişi değildir; Marks’ın kapitalisti kişileş� miş sermaye olarak tanımlamasına atfen söylersek, 12 Eylülden bugüne giderek kapsam büyüten neolibera� lizmin kişiselleşmiş ifadesidir. Gücünü özelleştirmeler� den, talan ve yağma zincirinden, savaş rantından al� maktadır. Bu bağlamda son zamanlarda öne çıkarılan millilik-yerlilik, bir demagojiden, algı operasyonuna malzeme olmaktan öte bir anlam ifade etmez. AKP/ Erdoğan, neoliberalizmin sürdürücüsü, hatta final oyuncusudur. Tam da bu nedenle, sınıflı toplumda her sözün, her kavramın anlamı kimin tarafından bakıldı� ğına ve içinin nasıl doldurulduğuna göre değişir. Sıkça belirttiğimiz gibi kriz ve paylaşım savaşı koşul� larında sermayenin artık kurumların görece özerkliği� ne, kuvvetlerin şekli de olsa ayrılığına tahammülü kal� mamıştır. Dünya’da ve ABD’de Trump, Türkiye’de ve (taşeronluk bağlamında) Ortadoğu’da Erdoğan, böyle bir tahammülsüzlüğün ve saldırganlığın özneleridir. Yapılmakta olan anayasa, MAİ olarak bilinen tekellerin anayasasının yerel boyutta tescillenmesidir; tüm kay� nak ve değerlerin tekellere engelsiz, gecikmesiz biçimde sunulması, talanın ve zorbalığın hukuksallaşmasıdır. Türkiye’de 15 Temmuz bu süreci aksatmamış, ancak sürecin giderek derinleşen belirsizlikler eşliğinde iler�

lemesini beraberinde getirmiştir. Bireyden topluma sermayenin beklentilerinden devlete kadar uzanan bu belirsizlik sürdürülebilir değildir. Bir şekilde aşılmak istenecektir. Bu konuda kesinlemeler yapılamasa da sürecin sert kapışmaları kaçınılmaz kıldığını, serma� ye-sermaye, emek-sermaye bağlamında çelişmelerin derinleşeceğini, böyle bir momentte mücadelesinin sınıfsal nitelikleri kavranmadan başarılı olabilmenin olası olmadığını söyleyebiliriz. Süreç, müttefik seçiminden araç ve yöntemlere kadar bütünlüklü bir kavrayışı gerektiriyor. Mesele karika� türize edilerek “viskiye, mini eteğe” indirgenmemeli ama bugün toplumun semboller üzerinden kutuplaş� tırıldığı bir süreçte, halkların yaşam tarzı kaygısı yok sayılmamalıdır. Bunun için, laiklik-cumhuriyet-de� mokrasi-eşitlik gibi kavramların, gerçekte onları boy hedefi yapmış kesimler tarafından istismarına izin vermeden, sınıfsal bağlamda neden-sonuç, öz-biçim ilişkisi kurularak mücadele hedefleri belirlenmelidir. Bu yapılabildiği oranda, sahte saflaşmalar dağıtılacak; güzelliğin-aydınlığın ve demokrasinin bileşke kuvveti karşısında kötülük, karanlık ve diktatörlük güç ve alan kaybedecektir.


10 

S

Dünya

Tekellerin Trump Yüzü Kazandı: Emperyalizm ve Savaş Devam Ediyor ABD egemenlerinin belki de Obama’yı seçtirmekten daha önemli bir diğer başarısı, dünyada önemli bir kesime bunun bir mucize, bir devrim olduğunu benimsetmiş olmasıdır.

iyaset bilimine veya devlet-hükü� met-parti ilişkisinin kapitalist sis� temde nasıl şekillendiğine, faşist rejimlerde dahi seçime neden ihtiyaç duyul� duğuna dair yeterli bilgisi olmayanların ma� gazin sayılabilecek kişisel verilere ilgi duy� ması anlaşılır bir durumdur. Ne var ki solda duran ve dün çeşitli biçimlerde kapitalist sistemin işleyişi üzerinde kafa yormuş olan kesimlerde de söz konusu eğilimin/yanılsa� manın ağırlıkta olması düşündürücüdür. Dünyanın öteki ucunda yapılan bir seçi� min sonucunu tayin edebilen, geliştirdiği ilişki ve yöntemlerle darbe yapmaya ihtiyaç duymadan pek çok ülkede tercihleri doğrul� tusunda siyasal sistemler geliştiren Amerikan egemenlerinin kendi ülkelerinde başkanlık yapacak kişiyi seçerken işi oluruna bıraka� cağını düşünmek için, kişinin ya fazlaca saf olması ya da dayatılmış düşünce kalıplarını, kanaat ve değerleri kendi bağımsız duruşu� nun ürünü sanması gerekiyor. ABD egemenlerinin belki de Obama’yı seçtirmekten daha önemli bir diğer başarı� sı, dünyada önemli bir kesime bunun bir mucize, bir devrim olduğunu benimsetmiş olmasıdır. Bilinir ki seçimlerde adayların başarısı, uygulamak üzere görev almaya hazırlandığı programı bütün bir toplumun talebi gibi yansıtma başarısından geçer. Obama bunu başardı ve sandıktan zaferle çıktı. Ancak, Obama’nın kimlerin ihtiyacı olduğu ve bu ihtiyacın hangi koşullar sebebiyle oluştuğu değerlendirilmeden, gelişmelerin doğru kav� ranması mümkün değildir.” (8 Kasım 2008, Devrimci Hareket) Yazının bu giriş bölümünü, 2008 Ka� sım’ında sevinçle, kutlamalarla ve büyük anlamlar yüklenerek karşılanan Obama için


11  yaptığımız “Obama kimin zaferi” başlıklı değerlendir� meden aktardık. Bugün de ABD seçimleri sonrasında gündeme gelen tartışmalar ve değerlendirme sorunları, bir kez daha emperyalizme, sisteme ve işleyiş yasaları� na dair temel tezlerin, “İktidar parlamentoda mıdır?” biçimindeki soruların anımsatılmasını ihtiyaç haline getiriyor. 2008’de Obama’nın siyahlık dahil kimi olumlu çağ� rışım yapan nitelikleri eşliğinde yanılmak, ABD’nin politikalarının bu başkanla değişeceğine inanmak, sü� recin ekonomi politiğini okumada bir eksikliğe tekabül etse de en azından kimileri için anlaşılabilir bir durum� dur. Ancak bu kez biri “şahinliği” ile övünürken diğeri “pervasızlığı” kimlik edinmişti. Buradan halklar adına olumluluk süzmek, umut skalasını seçim sonuçlarına bağlamak, en azından ABD’nin sınıfsal niteliklerinden haberdar olanlara yakışmadı. ABD, küresel politikalara yön veren emperyalist bir aktördür 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya sistemin� de belirleyici güç konumundaki ABD, hegemonyasını ağırlıkla iki temel olgu üzerine oturtmuştu. Birincisi,

devasa petrol kaynakları ve bu kaynakların taşınması, pazarlanması üzerinde tam ve kesin denetim kurmak; ikincisi silah teknolojisini geliştirerek ve devasa bir ordu kurarak hegemonyasını bu devasa güç aracılığıyla pekiştirmek. Sürecin bu şekilde gelişmesi, ABD politikalarında petrol ve silah tekellerini belirleyici hale getirdi. Ve te� mel eksenleri başkanın kim olduğuna, parlamentoda� ki ya da senatodaki üye dağılımına göre değişmeyen bir sistem kalıcı hale geldi. Böyle bir sistemde devletin uzun vadeli politikalarının tartışıldığı yer parlamento değildir. Parlamento güncel sorunların çözülmesi bağ� lamında sembolik kararların alındığı, dolayısıyla da iktidara meşru görünüm vermeye yarayan bir araçtır. Özellikle 1950 sonrasında ABD’de seçimler bir çe� şit nöbet değişimi biçiminde gerçekleşti. Başkanlar, Temsilciler Meclisi’ndeki ve Senato’daki dağılım de� ğişiyor ama ABD’nin politikaları kaldığı yerden de� vam ediyordu. Ancak bu kez seçim kampanyalarında alışılmışın dışında bir tablo vardı. Daha çok paranın harcandığı, yöntemlerin sertleştiği bu süreç, gerçekte dünya ölçeğinde yaşanmakta olan yeniden paylaşım ve hegemonya mücadelesinden bağımsız değildir. Baş�


12  kanlar arasındaki farklar, ABD siyasetini belirlemese de ve aradaki farklar nitelik belirleyici olmasa da tekellerin bu kez seçimleri daha fazla önemsemesi, mücadelenin daha sert geçmesi, önümüzdeki dönem dünya ölçeğin� de (sahada) yaşanacak mücadelenin sertliğinin haber� cisidir. Tam da bu bağlamda Türkiye’nin giderek derinleşen faşist rejimine etki yapan politikaların, bu süreçten (emperyalist politikalardan) bağımsız olmadığını söy� leyebiliriz. Gerçekte bu politikalar da yapısaldır ve Tür� kiye’de rejimin faşist niteliğinin 70 küsur yıldır değiş� miyor olması gibi başkana göre değişmeyen bir nitelik taşımaktadır.

Clinton’a dair örnek sıkıntısı çekenler, onun Kaddafi’nin ölüm haberi karşısında Sezar’a öykünerek “geldik, gördük, öldü” sözleri eşliğinde attığı kahkahayı anımsayabilir. Veya Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Obama’nın ardında bıraktığı Ortadoğu ve dünya sahnesine bakılarak barıştan ne anladığı görülebilir. Obama: Başkanlık ve başkan yardımcılığı hepimizden büyük olgular ABD’de, politikaların (özellikle dış politikanın) baş� kanın kimliği ile nitelik değiştirmeyeceği türden bir kurumsal tahkimat ve işleyiş, süreç içinde giderek güç� lenmiştir. Obama’nın giderayak yaptığı değerlendir� mede kullandığı “8 sene önce Bush ile benim aramda da çok büyük fark vardı. Çok profesyonel davrandılar, rahat bir geçiş sağladık. Çok çabuk fark ediyorsunuz şunu, başkanlık ve başkan yardımcılığı hepimizden büyük olgular” biçimindeki ifade, tam da bunu yansı�

tıyor. Bu bağlamda Clinton ile Trump arasındaki fark� ların da tayin edici boyutta sonuçlar doğurmayacağını söylemek mümkün. Bir seçim propagandasında, dünya ve Ortadoğu ger� çekleri “ucuz popülizm” malzemesi haline getirilebilir. Ancak bunun gerçekte karşılığının olmadığını, saha� daki güçleriyle ABD en iyi bilen aktörlerden biridir. Örneğin ABD’nin Çin’le, İran’la yapılan anlaşmaların iptali öyle meydanlarda söylendiği kadar kolay değil. Birincisi, bu ülkelerle iş yapan tekellerin önemli bir kısmı Cumhuriyetçi, ayrıca Senato’da da Temsilciler Meclisi’nde de etkili olabilecekleri bir ağırlığa sahipler. İkincisi, bugünkü dünya ve Ortadoğu tablosuna bir başkanın keyfi tutumu ile gelinmiş değildir. Tüm bu anlaşmaların, ittifak tercihlerinin, kurulan esnek veya katı ilişkilerin, ABD’nin yeni bir paylaşımı da gözeten politikalarında bir yeri/karşılığı vardır. Gerçekte farklı türde yansıtılmış veya algılattırılmış olsa da “kabalık, kibir, pervasızlık vb.” konularda bile adayların birbirine benzemesi, ABD’nin sınıf� sal niteliklerinin başkanda yansıması olarak okuna� bilir. Trump, bu niteliklerini gizlemek yerine seçim çalışmalarının bir parçası haline getirdi. Ancak bu, Clinton’ın daha ince, mütevazı vb. olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü emperyalist egemenlik “incelikle” olacak iş değil. Clinton’a dair örnek sıkıntısı çekenler, onun Kaddafi’nin ölüm haberi karşısında Sezar’a öy� künerek “geldik, gördük, öldü” sözleri eşliğinde attığı kahkahayı anımsayabilir. Veya Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Obama’nın ardında bıraktığı Ortadoğu ve dünya sahnesine bakılarak barıştan ne anladığı gö� rülebilir. Seçmenler, iki egemenden birine oy vermek üzere sandığa gitti Önceki seçimlerden ve adaylardan da bilindiği gibi Clinton da Trump da halkların değil sermaye güçleri� nin temsilcisiydi. Aradaki fark, ülke özgülünde sömü� rünün, dünya ölçeğinde emperyalist politikaların na� sıl yürütülmesi gerektiğine dair tercih/eğilim farkıdır. Aralarındaki mücadele ise, halkla onları ezen güçlerin


13  mücadelesini değil, ezenlerin kendi aralarındaki mü� cadeleyi temsil ediyordu. Yani bu yarışta ezilenlerin adayı yoktu. Ezilenler, iki egemenden birini seçmek üzere sandığa gitti veya bunun şu veya bu oranda far� kında olanlar sandığa hiç gitmedi (oy kullanmayanla� rın oranı %45,6 ). Yıllar öncesinde Marks, seçimlerin belli aralıklarla parlamentoda “halkı yönetici sınıfın hangi üyesinin ayaklar altına alacağını kararlaştırmak için” yapıldığı� nı söylemişti. Bu seçim özgülünde mücadelenin ön� cekilere oranla daha sert geçmiş olmasının, yukarıda da belirttiğimiz gibi dünya ölçeğindeki paylaşım ve hegemonya mücadelesinin geldiği aşama ile doğrudan ilintisi vardır. Amerikan tekelci sermayesinin gelenek� selleşmiş olan stratejisinin ve çıkarlarının, 2. Paylaşım Savaşı sonrasında şekillenen güç ve hegemonya den� gelerinin değişmekte olduğu bu süreç, aynı zamanda yeni bir dünya düzeninin taşlarının dizildiği bir süreç olduğu için, okumaları büyük resim içinde yapmamak gerçekliğin kimi boyutlarını ıskalamayı beraberinde getirebiliyor. Her şeye rağmen değerlendirmeyi adayların sergiledi� ği kişilik özelliklerine indirgemek, örneğin sermayenin bir çeşit “manyaklığa” ihtiyaç duyduğu için Trump’ı tercih ettiğini söylemek veya Hillary’nin sözü edilen “şahinliğini” bir kişilik tercihi/özelliği gibi algılamak, ABD politikalarını adayın şahsi niteliklerine bağlamak olur, dolayısıyla da olup biteni ve muhtemel gelişmele� ri kavramayı güçleştirir. Muhtemel değişim, tekellerin biriken sorunlarının aşılmasını gözetecektir Gelinen aşamada, Trump’la/Cumhuriyetçilerle anı� lan sermaye kesiminin, ABD’nin dönemsel politikaları üzerinde şu veya bu oranda etkili olacağını söylemek mümkün. Ancak küresel boyuttaki paylaşım ve he� gemonya savaşının sermayenin tercihleri bağlamında dayattığı zorunluluklar, muhtemel değişimin bugüne dek sermayenin önünde biriken sorunların aşılmasını gözeten çerçevede olacağını düşündürüyor. Meselenin kişisel boyutu dikkate alınarak, Trump’ın

Yıllar öncesinde Marks, seçimlerin belli aralıklarla parlamentoda “halkı yönetici sınıfın hangi üyesinin ayaklar altına alacağını kararlaştırmak için” yapıldığını söylemişti. tecrübesizliği ve cahilliği oranında daha kolay yönlen� dirilme olasılığı olduğu da söylenebilir. Ne var ki bu, ABD politikalarının bir keyfiyete veya günübirlik yön� lendirmelere bırakılacağı anlamına gelmiyor. Örneğin “Çin’in ABD’ye tecavüzüne izin vermeyeceğim” sözü seçim meydanlarında kulağa hoş/etkili gelebilir. Ancak ABD’nin bugüne kadar ki politikasında da böyle bir söylem kararlılığı olmasına rağmen, ne iktisadi boyut� ta ne de Güney Çin Denizi’ndeki gerilimlerde istenen sonuç elde edilemedi. Seçim meydanlarında verilmiş sözlerin, uygulama aşamasına gelindiğinde ne ile karşılaşılacağına bağlı olarak bir anlamının kalmayacağına dair pek çok örnek vardır. Mesela komutanlar ve uzmanlar eşliğinde Orta� doğu haritası masaya konulduğunda, Trump’ın İran’a, Rusya’ya veya IŞİD’e dair söylediklerinin sahada ne denli mümkün olduğunu kavraması veya ona kavratıl� ması zaman almayacaktır. Bu, dünya ölçeğinde yeni bir düzen tasarımı içinde olan küresel bir gücün başkanlı� ğının daha başka neleri gerektirdiğinin hızla görülmesi bağlamında da geçerlidir. Trump’ın zaferi aynı zamanda bir kriz ve değişim sömürüsüdür 2008 krizi, iktisadi alanda atılmış kimi yanlış adım� larla açıklanıp geçiştirilemeyecek, kişilere bağlanama� yacak boyutta yapısal/köklü bir krizdi. Obama’nın iki dönemine rağmen aşılamadı. Hatta bugün daha sarsıcı bir kriz beklentisi söz konusu. Bu bağlamda, umutsuzluk ve çıkışsızlığın, genelde dünyada özelde Ortadoğu’da yaşanan sıkışmanın bir değişim ihtiyacını koşulladığı, bunun seçim çalışmalarına ve sonuca etki


14  yaptığı görülüyor. Değişimin Trump’ça dillendirilmesi ise, sistemin sınıfsal hoyratlığına denk düşmüştür. Trump’ın zaferini bir anlamda kriz sağladı; ama Trump’ın krize karşı zafer kazanma ihtimali yok. Özü değişmese de elbette ABD politikalarında Trump’la kimi değişimler yaşanacak. Bu, bir anlamda onun ne� yin, nasıl bir programın adayı olduğunun ifadesidir. Örneğin, bu süreçte üretime dayalı sektörlerin destek� lenmesi, bu sektör temsilcilerinin önceki ihmal edilmiş konumlarına oranla öne çıkması beklenebilir. Ancak işin önemli tarafı, değerlendirmelerin “ya kırk katır ya kırk satır” misali iki seçenek arasında kalması, asıl seçe� nek olan emekçi sınıfların tercihlerine/iradesine pek de değinilmiyor olmasıdır. Statükonun yıkılması veya değişim, her koşulda halk� lar lehine bir olumluluk ifade etmez. Özellikle bugü� nün dünyasında, Trump’ın politikalarında ifadesini bulan değişim söylemi, ABD’nin artık kabullendiği ve bir süredir içine girmiş olduğu yeni düzen tasarımın� dan bağımsız düşünülmemeli, bu bağlamda da küresel boyuttaki yönelimden radikal sapmalar beklenmeme� lidir. Adayların arasındaki farkları, büyütmeden ve nitelik

farkı varmış gibi karşı karşıya getirmeden, bir çeşit eği� lim farkı olarak okumak gerekiyor. Örneğin Trump’ın müzakereciliği olarak yansıtılan eğilim, bölgede hiçbir tarafın zaferiyle sonuçlanmasının söz konusu olmadığı bir savaşın da itirafıdır. Dolayısıyla da salt Trump’a ait bir olgu değildir. Benzer eğilimler Obama’da da vardı. Defalarca masalar kuruldu. Ancak bölgenin Ortadoğu olması, savaşın da gerçekte bir paylaşım savaşı olma� sı, söz konusu çabaları sonuçsuz bıraktı. Bu bağlamda da Trump daha müzakereci bir eğilim taşısa da bunun Beyaz Saray’da tasarlandığı denli karşılığı olmayabilir. Emperyalist aktöre ırkçı başkan Obama’nın iki döneminde yaşanan deneyimlere rağ� men bu kez de farklı bağlamlarda da olsa seçim so� nuçlarına yani Trump’ın kazanmasına sevinenler, onu Clinton’a göre daha “olumlu” bulanlar oldu. Bu tartış� maya çokça girmeksizin söylemek gerekir ki karşımızda ırkçı, işkenceyi hoş gören, “teröristlerin” İsrailvari bi� çimde aileleriyle beraber yok edilmelerini savunan, bir ara işi “ülkeye Müslümanların girişini yasaklayacağını” söyleme noktasına vardıran, Meksikalı göçmenlere kar� şı duvar ördüreceğini ve on milyondan fazla kayıt-dışı Meksikalı işçiyi geri göndereceğini söyleyen, patronlara


15  vergi indirimleri vaat eden bir faşist var. “O değil bu seçilirse daha iyi olur” derken, bölgede halkların ve barışın yararı adına testler yaparken bir kez daha düşünmek gerekiyor. Çünkü altyapı yatırımlarını gözeten içe dönük politikalar uygulansa da bu, emper� yalistlikten vazgeçiş değil aksine küresel aktörlük için bir zemin tahkimatı olacaktır. Bu içe dönüklüğün ve altyapı yatırımlarının bir boyutunu da silah teknoloji� sinin yenilenmesi/modernizasyonu oluşturuyor. Ayrıca Dünya ölçeğinde ABD’nin dost-düşman tanımlarını, çıkarlarını daha optimum ölçeklerle ele alma eğilimi gözleniyor. Trump’ın “Muhaliflerin kim olduğunu bil� miyoruz. Onlara çokça para veriyoruz, başka şeyler ve� riyoruz, ama kim olduklarını bilmiyoruz. Gün gelir de eğer başarılı olurlarsa ki bu olmayacak çünkü, Rusya ve İran var; ama olur da Esad’ı devirirlerse ki kötü adam olduğu bir gerçek, en az onun iktidarı kadar kötü bir tabloyla karşılaşabiliriz.” biçimindeki sözleri daha opti� mum siyasetin, tercih ve ittifaklarda yansıma olasılığı� na örnektir. Yine de unutmamak gerekir ki ortada etik sınırları zorlayan söz düellosu üzerine kurulu bir seçim propagandası var. Burada söylenen her şeyi de bir icraat işareti, her sözü bir program maddesi olarak görmemek gerekiyor. Farklı bağlamlarda da olsa sık sık belirttiğimiz gibi dünya ölçeğinde bir yeniden paylaşım zemini mevcut� tur. Politikalar ona göre yapılmakta, enstrümanlar ona göre seçilmektedir. Bu bağlamda, Trump’ın içe dönük programı, militarizme sunduğu açık destekle beraber düşünülmeli ve silah tekelleriyle arasının açılmasının bir gerekçesi olarak görülmemelidir. Aynı zamanda Trump’ın Ortadoğu dahil küresel boyuttaki gerilim� li-çatışmalı zemini yok sayacağını, anti-İslam politi� kasını (iç siyasetin dışında) Ortadoğu’da uygulayabile� ceğini veya dünya ölçeğindeki paylaşım sorununu salt müzakerelerle çözeceğini sanmak saflık olur. Trump’ın öne çıkarılan veya önem atfedilen vurgula� rından biri de “Kürt güçlerinin büyük hayranıyım” de� miş olmasıdır. Halbuki daha önce de ABD Genelkur� may Başkanı Dunford, Suriye Demokratik Güçleri’ni kastederek “Onlar sahadaki  en etkili  partnerimiz”

değerlendirmesini yapmıştı. Bundan da öte ABD ile Kürt örgütlülüğü arasındaki ilişki bu cümleye sığmaya� cak boyutlar almış durumda. Tartışılacaksa, Trump’ın bu popülarize edişinden öte halkların yararı açısından sınıf ilişki ve çelişmeleri bağlamında tartışılmalıdır. Trump ve Erdoğan Avrupa’da Le Pen örneğinde veya çeşitli ırkçı adaylar� da görüldüğü gibi Trump ve hatta Erdoğan, solun al� ternatif olmadığı zeminlerde düzene karşı gelişen kimi tepkileri (çeşitli beklentilerin istismarı, değişim söyle� mi vb yöntemlerle) yedekleme şansı buluyor. Gerçekte bu, tepkinin düzen kanallarına akıtılması, sermayenin programlarının ve değişim ihtiyacının, tabandan gelen bir enerjiyle (popülist söylemler eşliğinde) desteklen� mesidir. Bu türden aktörlerin, Trump’ın seçim sloga� nının “make America great again”(Amerika’yı yeniden büyük yapmak) biçiminde olması gibi tarihsel köken, milliyetçilik, büyüklük, güçlülük gibi olguları öne çı� karması, ortak özellikleridir. Erdoğan ve Trump arasında benzerlik aranacaksa, böyle bir yöntem ve argüman benzerliğinden söz ede� biliriz. Sınıfsal kardeşlik ise zaten Clinton dahil hepsi için geçerli olan bir niteliktir. Bugün yapılması gereken, iki aday arasında nüanslar bulup bir ırkçının başkanlığına sevinmek yerine, baş çelişki gereği emperyalizme karşı halkların alternatifi� ne yoğunlaşmak, sevinci de acıyı da o bağlamlar içinde yaşamaktır. Aslında seçmenlerin yarıya yakınının sandığa gitme� diği ve Trump’ın oylarının önemli bir kısmının bu� günkü gidişat karşısında bir çeşit tepki/hoşnutsuzluk olduğu düşünülürse, mevcut tablonun devrimci bir al� ternatif için önemli bir potansiyele işaret ettiği görülür. Özetle bize, aynı sonuçlara farklı yollardan varacak emperyalist aktörler arasında tercih yapmak değil bu ilişkiyi reddetmek ve anti-emperyalizmi büyütmek dü� şer.


16 

T

Perspektif

Trump ve Erdoğan Emperyalizm ve Faşizm Tarih boyunca yaşanmış tüm zulüm örneklerinden ve 1900’lü yılların faşizm deneyimlerinden süzülmüş ve bugün fiilen uygulanma aşamasında olan diktatörlük tasarımı, bizzat Erdoğan tarafından “özgürlükçü bir rejim” olarak sunuluyor, ifade özgürlüğünden bahsediliyor ve üstelik bu, gazetecilerin müebbet hapisle yargılanacağı haberinin basına düştüğü gün yapılıyor.

rump, seçim kampanyası boyu� nca cinsiyetçi, ırkçı, ötekileştiri� ci, saldırgan ve kutuplaştırıcı bir dil kullandı; seçildikten sonra ise “bütün ABD’nin başkanı” olacağını söyledi. Bur� juva siyaset sahnesinin ikiyüzlülüğe imkân veren niteliği gereği rahatlıkla konabilen bu tavır ile Erdoğan’ın “Türkiye hiçbir dönem� de bu kadar özgür, bu kadar huzurlu, bu ka� dar rahat bir dönemi yaşamamıştır” ifadesi arasında, “Hitler’in yalan Bakanı” olarak da anılabilecek Goebbels’in niteliklerini çağrıştıracak biçimde sınıfsal duruş para� lelliği vardır. Tarih boyunca yaşanmış tüm zulüm örneklerinden ve 1900’lü yılların faşizm deneyimlerinden süzülmüş ve bugün fiilen uygulanma aşamasında olan dik� tatörlük tasarımı, bizzat Erdoğan tarafın� dan “özgürlükçü bir rejim” olarak sunuluy� or, ifade özgürlüğünden bahsediliyor ve üstelik bu, gazetecilerin müebbet hapisle yargılanacağı haberinin basına düştüğü gün yapılıyor. Düşünün ki bu tartışma, Meclis’in devre dışı bırakıldığı, ülkenin KHK’lerle yönetildiği ve açık faşizmin kalıcılaştırıl� ması yönünde -kurumsal olanı dahil- her adımın hızla atılmakta olduğu koşullarda yapılıyor. 14 yıllık AKP’li süreçte çokça karşılaştığımız, hak gasplarının veya en an� tidemokratik düzenlemenin dahi “müjde” eşliğinde yansıtılması biçimindeki tarzın de� vamıdır söz konusu olan. Böyle bir iklimin neden-nasıl oluştuğu veya bir darbecinin yapabileceklerinin azamisini yaptığı halde, Erdoğan’ın neden hâlâ önemli bir oy potansiyeline sahip olduğu belki ayrı bir çalışma-yazı konusudur. Ancak bugün içinden geçmekte olduğumuz sürecin nite� liklerinin ne olduğu, başkanlık ve anayasa tartışmaları ile OHAL uygulamasının bir� birini tamamlayan ilişkisi üzerinde durmak,


17  sınıflar mücadelesinin dönemsel gerekleri açısından ol� mazsa olmaz önemdedir. Emperyalizmin-tekellerin programı ve başkanlık OHAL koşullarında (Anayasa Mahkemesi de devre dışı bırakılarak) hızla hayata geçirilmekte olan pro� gram, Erdoğan’ı bugün için fiili başkan haline ge� tirirken aynı zamanda sermayenin birikmiş beklentile� rini veya temenni edilen hemen tüm taleplerini karşıla� mayı amaçlıyor. Bu, darbe koşullarından bildiğimiz, bir darbenin sınıfsal amacını özetleyen bir içeriktir. İşte sermayenin taleplerinin hızla ve engelsizce karşılanmasına denk darbe programı ile Erdoğan’ın fiili başkanlıktan resmi başkanlığa (Duçelik-Führerlik misali Reisliğe) geçiş adımları, sürecin birbirini tama� mlayan, hatta iç içe geçen işlevleri olarak görülmelidir. Yani Erdoğan’ın “Reisliğe” tırmanışında kişisel hırs ve hesaplarının rolü olsa da bu türden adımlar, sürecin ekonomi politiğinin dışında, emperyalizmin-tekellerin programından bağımsız değildir. ABD’de Trump nasıl ki dünyanın yeniden paylaşımı koşullarında atılacak ulusal ve uluslararası adımların gerektirdiği programın uygulayıcı öznesi olarak seçildiyse; 2005 1 Kasım’ında Erdoğan, genel-özel diyalektiği içinde emperyalizmin Türkiye’ye izdüşümü bağlamında, sermayenin 10-15 yıllık planlamaları çerçevesinde iktidara getirilmiştir. Başkanlığın sınıfsal anlamı ve “saha temizliği” Emperyalizmi bilmeden nasıl ki faşizmi bilemiyor� sak, kapitalizmden söz etmeden nasıl ki faşizmden söz edemiyorsak, sermayeden söz etmeden de başkanlığı anlatamayız. Başkanın diktatörlükle özdeşleştiği, yasa� ma-yürütme ve yargıyı tekeline aldığı bu süreç, ser� maye sınıfına emekçi halkları daha rahat ve daha derin sömürme, rant ve talan politikalarını engelsiz biçimde uygulama şansı verir; ülkeyi emperyalizmin boyundu� ruğuna daha doğrudan sokan bir ilişkilenme söz konu� su olur. Özetle başkanlık, dünya ölçeğinde yeniden pay� laşımın gerektirdiği siyasal ve iktisadi biçimlenmenin Türkiye koşullarında rejimsel tezahürüdür. Bunun si� yasal ifadesi, kararların tek elden ve hızla, tartışmasız biçimde alınması ve gecikmesiz, engelsiz biçimde

uygulanmasıdır. İktisadi alandaki karşılığı ise vahşi kapitalizmin güncellenmesi, kârın maksimizasyonu çerçevesinde rant ve talanın önündeki engellerin kaldırılması, kölelikle özdeş bir istihdamın yaygın� laştırılmasıdır. Bunun Türkiye Kürdistanı’nındaki karşılığı, özelleştirmenin kentsel boyuta taşınması, ehlileştirme ve asimilasyona askeri araçların eşlik etmesi ve kapi� talizmin (sömürü-rant-talan ilişkilerinin) ulaşmadığı, hakimiyetinin hissedilmediği hiçbir “kör nokta”nın kalmamasıdır. Kayyum atama yoluyla belediyelerin özelleştirilmesi de Cerattepe’de olduğu gibi kapital� izmin zehrini yerin altına kadar akıtması da bu kapsam� da değerlendirilmelidir. Bu bağlamda sınırlara yapılan askeri yığınağın, “dışarıya” olduğu kadar “içeriye” de bir gözdağı olduğunu söylemek mümkün. Bir çeşit olağanüstülük ve savaş hali topluma kanık� sattırıldığı oranda, bunun iktisadi ve siyasal karşılığı için de ideolojik-psikolojik zemin hazırlanmış oluyor. Salt muhalif oldukları, söz-yazı veya duruşlarıyla itiraz ettikleri için Necmiye Alpaylar, Aslı Erdoğanlar tutsak alınıyor; gazeteler, dergiler, dernekler, TV ve radyolar kapatılıyor, çalışanları hapishanelere dolduruluyor; Kürt halkının seçilmiş temsilcilerine OHAL’le baypas edilmiş Meclis’te varlık göstermek bile çok görülüyor ve onlar da 1994’ü aşan boyutta bir saldırganlık ve tut� saklıkla muhatap ediliyor. Gerçekte “darbe girişimi” bahane edilerek fiilen haya� ta geçirilen darbenin ve uygulanan cadı avının amacı, sermaye için “steril bir dünya” oluşturmak üzere saha temizliğidir; buna itiraz potansiyeli taşıyan tüm “aykırı” seslerin susturulmasıdır. Eğer başarılabilirse, anayasa değişikliği ve başkanlık, böyle bir rejimin ku� rumlaşması ve kalıcılaşması yönünde atılan en son ve en etkili hamleler olacaktır. Bu nedenle, referandum vb. adımları beklemeden bugünden söz konusu gidişa� ta “dur” demenin araç ve yöntemleri geliştirilmeli, yaratıcı saldırganlığa yaratıcı bir direnişle yanıt verilme� li, sınıfa karşı sınıf, programa karşı program bilinciyle ezilenlerin en güçlü ve en gerçekçi (uygulanabilir-işlev� sel) birlikteliğiyle, ortaklaşmış irade ve imkânlarla yanıt verilmelidir.


18 

Suriye’de Paylaşım Savaşı Dünya

Trump yönetimi, Obama sürecinden farklı olarak doğrudan ABD askeri gönderme, SDG’ye daha güçlü biçimde silahlandırma eğiliminde. Nitekim Trump’ın gelecek yılın bütçe planında savunmada 54 milyar dolarlık, bir başka deyişle yüzde 9 oranında artış isteyeceğini ve ABD’nin nükleer cephaneliğini “ciddi ölçüde geliştirmek ve artırmak” durumunda olduğu açıklaması, paylaşım savaşının boyutuna ve uzun erimli oluşuna dair ipuçları veriyor.

S

uriye’den spekülatif ve manipülatif haberler gelemeye devam ediyor. Orada olup biteni anlamak için başından beri yaptığımız gibi söylenene veya gösterilmek istenene değil Suriye’nin büyük resim yani paylaşım savaşı içindeki yerine, ak� törlerin niteliğine vb. bakmak gerekiyor. Suriye, paylaşım amacıyla saldırıya uğramış ve onurlu bir direnişle bu saldırıyı geriletmiş halde bir ülkedir; bugün bir fiili durum söz konusudur. He� men her konu gibi kuzeyde Kürt kantonlarının birleşmesi veya federasyonlaşma hamlesiyle tüm kuzeyin birleşmiş olacağı meselesi bizce erken tanım� lardır. Son olarak Astana’de kurulan masanın öncekil� er gibi sonuçsuz kalması hala sahanın belirleyiciliğini koruduğunu gösteriyor. Erdoğan’ın “Artık masada olacağız, hem arazide olacağız” sözü, masada olmak için arazide olacağız olarak da okunabilir. Ancak Su� riye’nin ne sahasında ne de masasında kazanımlar ko� lay olmuyor ve Suriye Irak’taki gelişmelerden Irak da bölgenin bütününe dair paylaşım savaşından kopuk değil. Trump’la silahlanmaya ve savaşa devam Süreç, günlük yansımalar üzerinden yapılan okuma� ları, kısa erimli dar perspektifli yaklaşımları hızla boşa düşürüyor. Türkiye’nin eksen değiştirmekte olduğu, NATO dışı arayışlara yöneldiği, bu bağlamda yüzünü Avrasya’ya döndüğü biçimindeki değerlendirmelere

sebep gelişmeler gerçekte kısa süreli, sıkışmaya dayalı konjonktürel (lokal) bir durumu yansıtıyordu. Trump başkanlığıyla beraber ABD ile kurulan ilk temasta, o kökleşmiş ilişkilere yani ana eksene dönüldü. Hatta ne Şii hilalini parçalama amacından ne Sünni aşiret� lerle ilişkilerden ne de Körfez ülkeleriyle aynı blok içinde yer almaktan vazgeçilmiş değil. Trump yönetimi, Obama sürecinden farklı olarak doğrudan ABD askeri gönderme, SDG’ye daha güçlü biçimde silahlandırma eğiliminde. Nitekim Trump’ın gelecek yılın bütçe planında savunmada 54 milyar dolarlık, bir başka deyişle yüzde 9 oranında artış ist� eyeceğini ve ABD’nin nükleer cephaneliğini “ciddi ölçüde geliştirmek ve artırmak” durumunda olduğu açıklaması, paylaşım savaşının boyutuna ve uzun er� imli oluşuna dair ipuçları veriyor. Suriye’de bugün dengeler-ilişkiler AKP iktidarının yansıttığından çok farklı ve karmaşık boyutlardadır. Birincisi TSK’nın, Rusya ve Suriye ordusunun rızası olmadan o coğrafyada ilerleme şansı yok. Zaten El Bab’a kadar bölgedeki IŞİD’lilerle de anlaşarak il� erlediği için önemli bir çatışma olmamıştır. El Bab’ta da ilkin IŞİD’e rağmen davranmayı denemiş an� cak aldığı kayıplar karşısında yine büyük olasılıkla (ayrıntılarını bilmesek de) anlaşma yoluna gitmiştir. Bölgeden yansıyan hemen tüm veriler IŞİD’ın ask� eri yöntemlerle değil bir anlaşma sonucu El Bab’ı boşalttığını gösteriyor.


19  Gerçeklik böyle iken (birbiri ile çelişse de) Menbic’e ve Rakka’ya yönelik edilen sözler büyük oranda ya iç kamuoyuna yöneliktir ya da ABD’ye kendini pazarla� ma amaçlıdır. Suriye bugün hala paylaşım savaşının en sıcak bölgesidir. Bütününe yönelik değil tek bir ken� tine yönelik dahi kesin şeyler söylemek mümkün değil. Hele ki Rakka veya Deyr ez Zor gibi stratejik öneme sahip noktalar söz konusu olursa belirsizlik daha da artıyor. “Sünnistan” hesaplarında Rakka ve Deyr ez Zor Kuzey Suriye’de çeşitli noktalarda askeri varlığı(üsleri) olan ABD, Trump’ın göreve başlamasıyla Haseke kenti� nin Til Bêder bölgesinde yeni ve diğerlerinden daha büyük bir üs için adım attı. İlkin ortamı hazırlamak üzere 800 asker gönderildi. Devamında ise 6000 ask� erin gelemsi bekleniyor. Ve bu üssün bu birliğin Rak� ka’ya ve Deyr ez Zor’a operasyon için kullanılacağı yani Sünni milislere destek vereceği söyleniyor. Gerçekte bu adımlar, Trump’ın bundan sonra aracı kullanmak yer� ine doğrudan müdahale edilecek biçiminde ki açıklam� alarıyla örtüşüyor. Ve ABD’nin bölgede fiziki varlığının artacağını haber veriyor. Trump’ın savunma bakanlığı� na Irak’ta savaşmış generallerden Mattiss’i tercih etmesi de izlenecek politikalar için bir verdir. Suriyede Rakka tartışmaları ve Deyr ez Zor etrafında durulmayan çatışmalar, Suriyenin nasıl paylaşılacağına, hangi güçlerin nereyi neden önemsediğine işaret ediy� or. Çeşitli biçimlerde Suriyenin toprak bütünlüğündne söz edilse de gerçekte ABDnin hesapları, Esad suriye� sinin nerede biteceği üzerine kurulu ve bu bir yanıyla da Şii hilalinin parçalanmasında ısrarı veya ülkede batı Irak’a dek uzanan bir “Sünnistan”ın kurulmasını içeri� yor. İşte tam da bu amaç, IŞİD’in bölgede fiziki olarak yok edilmesini değil rol-işlev değiştirmesini, aşiretler şemsiyesi altında durumun kurtarılmasını gerektiriyor. Her ne kadar Suriye’nin bugünkü durumu henüz ma� sada yapılan planlara uymuyorsa da ABD’nin yöneli� mini doğrudan veya dolaylı olarak yansıtan haberler bu amaçta kesişiyor. Bu, örneğin Rakka operasyonu denince ABD’nin neden Rusya’dan önce oraya varmak istediğine dair de bir veridir.

Henüz Rakka operasyonu başlamış değil, basına düşen haberler, bir pazarlığı veya paylaşımı olduğu kadar bir psikolojik yönlendirmeyi de içeriyor. Kaldı ki ABD’nin Rusya ve Suriye bloğundan farklı olarak IŞİD’i yenme, temizleme gibi bir amacı yok. Rakka’ya girmek denen olgu da gerçekte Rakka’nın paylaşıl� masıdır, alan tutmaktır, alanın hangi aşiretlere bırakıla� cağının tayinidir. Deyr ez Zor da söz konusu planlamada stratejik öneme sahip bir kenttir. Çünkü kent coğrafi olarak Şii hilalinin kesişim noktasında yer alıyor. Bu noktanın ele geçirilmesi, Hilalin kopması demektir. Bu aynı zaman� da İran’dan Irak Şiilerine ve Suriye’ye uzanan bölgede ABD işbirlikçisi Sünni bir yapı oluşturabilmenin de koşuludur. Deyr ez Zor’da yaşanan bunca çatışmanın ve hatta bir ara ABD uçaklarının Suriye ordusunu “ka� zayla” bombalamasının sebebi budur. Kısaca aktardığımız bu tablo, genelde Ortadoğu’da özelde Suriye veya Irak’ta yaşanan hiçbir gelişmenin dünya ölçeğindeki paylaşım savaşından kopuk ol� madığını, gösterilmek istenenin veya iç politika gereği yapılan yönlendirmelerin aksine, sürecin bir kenti/ ilçeyi kimin nasıl alacağından veya IŞİD’i geriletme� kten çok daha kapsamlı bir arka planının olduğunu gösteriyor. Referandum sürecinde kendini/amacını anlatma güçlü çeken, onun yerine kutuplaştırıcı politikaları ter� cih eden, içte ve dışta çeşitli düşmanlar yaratıp milli� yetçiliği-muhafazakâr zeminde “evet”in oranını artır� mayı amaçlayan AKP’nin tüm zorlayıcı hamlelerine rağmen, yaptıklarının bir sınırı vardır. Örneğin Men� bic’te PYD öncülüğündeki Askeri Konsey’den ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerine ve Suriye-Rusya ittifakına kadar pek çok bileşenin/gücün irade koyuyor olması yerin küçük ama öneminin büyük olduğunun kanıtıdır. Özetle bugün çeşitli biçimlerde sözü edilse de veya provokatif hamlelerle zemin hazırlanması düşünülse de hemen her aktörün kendi duruşu bağlamında önem atfettiği Menbic’i TSK’nin alması da Sincar’a girmesi de kolay görünmüyor.


20  “En büyük kötülük zorluklara karşı koy� mamak zafiyetinden gelir.” –GOETHE-

Perspektif

Kurtuluş yok tek başına’, sadece bir slogan mıydı? Soner Erdoğan Korkmak, kaygılanmak anlaşılır. Hiç kimse de suçlanamaz bunun için. Ancak korku ve kaygılarının esiri olan insana diyeceğimiz var elbette. Çünkü insan korkularının, kaygılarının üstüne giderek insan oldu. Mağaralarda yaşayan atalarımız, vahşi hayvanlardan korkup dışarı çıkmasalardı uygarlık olmazdı.

Ne kadar çoğaldılar. Geleceğini yurtdı� şında arayanlar. Bu ülkede artık yaşanmaz, çocuğumu böyle bir ülkede mi büyütece� ğim diyen? Memleketi ele geçirdiler artık, hayat bize zor bu diyarlarda diye yakınan, kurtuluşu yurt dışında arayanlar. (Söz ko� nusu olanın kurtuluş değil, olsa olsa hayatı daha çekilir kılacak bir aldanış olduğu ayrı bir yazı konusu) Nedenler çeşitli ancak hepsi mevcut iktidarın işgalci, asimilasyon� cu politikalarıyla ilişkili temelde. Kapağı dışarıya atmak için öne sürülen bütün bu nedenlerin temelsiz olduğu iddia edilemez. Tablo hiç aydınlık değil. Ülke� de adalet yok, hukuk hiç olmadığı kadar ayaklar altına alınmış, iktidarın emir eri yapılmış durumda. Muhalifseniz güvende değilsiniz, her an başınıza bir şey gelebilir, sonrasında derdi� nizi Marko Paşa’ya anlatın. O derece! AKP kendi sermayesini, medyasını, bü� rokrasisini, yargısını, polisini, ordusunu, paramiliter gücünü oluşturmuş durumda ya da oluşturma yolunda. Karşıtına hayat hakkı tanımıyor, bir kulp takıp bertaraf ediyor. Dinsel gericilik devletin bütün olanakları kullanılarak toplumsal yaşamın kılcallarına varıncaya değin sokuluyor. Kadın olmak, hele hele İslami referansla� ra uygun yaşamayan kadın olmak hiç ol� madığı kadar zor. Ama tüm bunlar ortadayken çekip git� mek, ülkeyi bu nedenlerin yaratıcısı güce teslim etmek anlamına gelmiyor mu? Ben paçamı kurtarayım, gerisini kalanlar dü� şünsün demek değil mi?


21  “Herkes onur başına!..” denecek yerde, “benden sonra tufan” demek. Kalanlar/kalmayı düşünenler için vahvahlanmak üstelik. Nedir bu? Hani hep bir ağızdan bağırıyorduk, “kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” diye. “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” sloganı ka� rarlılığımızın, mücadele azmimizin ifadesi değil miy� di? Yaşayıp yaşayacağımız bir hayat, onun kalanını da, “ellerin vatanı bize yurt oldu” türküsünü çığırarak mı geçireceğiz? Sözüm hapishanelerde çürümek tehdidi altında ya� şamak zorunda kalanlara değil şüphesiz. Ülkeden ay� rılmak zorunda bırakılanlar, sürgün hayatına itilenleri konu dışında tutmak gerek. Hele ki davasını nerede olursa olsun sürdürüyor, mücadelenin bir parçası ol� maktan geri durmuyorlarsa. Korkmak, kaygılanmak anlaşılır. Hiç kimse de suç� lanamaz bunun için. Ancak korku ve kaygılarının esi� ri olan insana diyeceğimiz var elbette. Çünkü insan korkularının, kaygılarının üstüne giderek insan oldu. Mağaralarda yaşayan atalarımız, vahşi hayvanlardan korkup dışarı çıkmasalardı uygarlık olmazdı. Bugün insanlık değerleri diye ifade ettiğimiz ne var� sa, korkularına kaygılarına teslim olmamış, onların üs� tüne cesaretle gitmiş insanların yüzü suyu hürmetine varlar. Küçük hesapları bir yana itmiş, bireysel gelecek kaygısının kendilerini kötürüm hale getirmesine izin vermemiş insanlardı onlar. Spartaküsler, Şeyh Bedret�

İnsanlık tarihinde, bu karanlık dönemde cesaretlerini yitirmeyerek, vazgeçmeyerek kavgasına, ülkesine sahip çıkanlar yer alacak. Vazgeçenler, sırt çevirenler belki yara almayacak ancak koskoca bir boşluk içinde yitip gidecekler… tinler, Nelson Mandelalar, Che Guaveralar, Mahirler, Denizler, İbolar, Mazlumlar… Bu işgalci, asimilasyoncu zorbalığa karşı yapacağımız şey şu: Hayır diyeceğiz, vazgeçmeyeceğiz, sevdamızdan, kavgamızdan, özgürlüğümüzden. Direnmek yaşamak� tır diyeceğiz. Direnmek insan olmak, insan kalmak, güzel olmak için tek yolumuz. Vazgeçmek ise teslim olmak, bencillik ve bireycilikle malul daracık bir dünyada küçülmek, insanlıktan vaz� geçmek demek aslında. Vazgeçtiğimiz gün, yenilmişiz� dir. Kavga ederek yenilmek ise başka. Hatta “sert bir çarpışmadan sonraki yenilgi, devrimci değeri kolayca kazanılmış bir zafere eşit bir olaydır” (Engels) sözünün içerdiği anlamdaki gibi başımızın üstünde yeri var de� nebilir. Ancak vazgeçmek, insanlığımıza, özgürlüğü� müze, onurumuza, sevdamıza, umudumuza sırt çevir� mek demek. İnsanın kendisine ve ait olduğu topluma ihanet etmesi bir bakıma. İnsanlık tarihinde, bu karanlık dönemde cesaretleri� ni yitirmeyerek, vazgeçmeyerek kavgasına, ülkesine sahip çıkanlar yer alacak. Vazgeçenler, sırt çevirenler belki yara almayacak ancak koskoca bir boşluk içinde yitip gidecekler… “Kendi kendimizle yarışmadayız gülüm. Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz Ya yeryüzüne inecek ölüm.” (Nazım Hikmet)


22 

Teori

169. yılında Komünist Manifesto’nun güncelliği “Proleter devrimleri, sürekli özeleştiri yapar, koşarken hep ara verir, halledilmiş görünene geri dönüp yeniden başlar. (…) Geri dönüşü imkansız kılan durum yaratılana ve bizzat koşullar ‘işte gül haydi danset’ diye seslenene dek.” (Louis Bonaparte’ın On sekiz Brumaire’i, Marks)


23  Manifesto’yu 169. yılında yeniden gündeme taşı� mak, Marksizm’in devamlılığına ve yöntemsel tu� tarlılığına işaret etmek açısından büyük önem taşır. Doğruluğu kanıtlanmış temel önemdeki önermeler dahil, fikri alandaki birikimin devamlılık zincirinde en temel halkaların koparıldığı ve dün bugün arasın� daki diyalektiğin yerini yöntemsizliğin aldığı günü� müz koşullarında Manifesto’nun önemini güncelle� mek, aynı zamanda mücadelede doğru bir hat izle� menin de gereğidir. 169 yıl önce, 1848 Şubat Devrimi’nin öngününde iki devrimci, birikimlerini, yetenek ve öngörülerini birleştirerek, sınıfsız topluma giden yolda bir meşale niteliğindeki Manifesto’yu üretti. Aynı zamanda bir önsöz niteliğindeki bu eserle, proletaryanın devrimci dönüşümdeki rolüne dikkat çekilmiş, sınıf mücade� lesi tarihin orta yerine oturtulmuştur. O artık yaşa� yan bir metindi. İlk andan itibaren ya yanılgılı ya da konjonktürel olduğuunu iddia edenler oldu. Bu bağlamda, Marksizm’i “geçersiz” ilan etme çabaları� nın Marksizm’in tarihi kadar eski olduğunu söyleye� biliriz. İşçi sınıfının ve sınıflar mücadelesinin sonunu ilan eden kesimlerin “sol”da da yaygınlaştığı günümüzde, neyin ne ifade ettiğinin güncellenmesi önemli bir ihtiyaç haline gelmiş durumda. “Proletaryanın artık kaybedecek şeyleri var” içerikli tartışmalar, ezilen kesimlerin kapsamının giderek arttığı ve insanların emeğini satamadığı, barınamadığı, kentin varoşların� dan dahi kovulduğu koşullarda yapılıyor. Sınıf müca� delesine dair birikimin reddi, bu alanın kazandırdığı muhakeme ve bilinçteki derinliğin yitirilmesini de beraberinde getiriyor ve deyim yerindeyse, sistemin üçüncü sınıf ideolojik iddialarına meydan boş bıra� kılmış oluyor. Bilindiği gibi, Sovyetlerin dağılması sonrasında hız� la devreye sokulan, sol değerlere dair itibarsızlaştırma faaliyetine, alternatif adı altında, sistemi ihtiyaca göre tahkim edecek teoriler eşlik etmiştir. Manifesto’nun alternatifiymiş gibi sunulan, gerçekte ise Marksist külliyatı hemen tüm önermeleriyle yadsıma üzerine

Ezilenler adına kimlik ve amaç tanımını, en özlü biçimde yapan Manifesto, sistemi tanıma konusunda, temel öneme sahip tezleriyle, devrimciler (komünistler) için giderek çap büyüten yanılgı ağına takılmayı önleyen bir rehber olma özelliğini koruyor. kurulu İmparatorluk kitabı, bu çalışmalardan sadece biridir. En tehlikeli yanı, cepheden saldırmak yeri� ne, koşulların değişiminin gereklerini yerine getir� mek üzere, iyi niyetli entelektüel bir çalışma olarak yansıtılmasıdır. Yazarları Negri ve Hardt’ın “Emper� yalizmden imparatorluğa geçişte, içerisiyle dışarısı arasındaki ayrım giderek silinir” diyerek sınıfsal pa� radigmayı aşılmış saydığı ve herkesi aynı “vagon”da göstermeye gayret ettiği bu çalışmanın ağırlıklı rolü, sınıfsal uzlaşmaya teorik temek oluşturmaktır. Bu yönlendirme, tarihin sonunun geldiği, sınıflar müca� delesinin ortadan kalktığı, savaşların yerini uzlaşma temelli küresel bir iyimserliğe bıraktığı; hatta serma� yenin dahi hisse senetleri aracılığıyla tabana yayıldığı, dolayısıyla sınıf farkı ve çelişmesinin miadını doldur� duğu biçimindeki tespitler üzerinden geniş bir yel� pazede yapıldı. Böylece de Marksizm’in tanımladığı dünya ve dolaysıyla o öğretinin temel teorik tezleri� nin bütünüyle aşılmış bir tarihsel döneme ait olduğu yanılsaması yaratılmak istendi. Sistem tarafından merkezi olarak organize edilen, Marksizm eksenli fikri birikimin tasfiyesinin ve al� gının yönlendirilmesinin, okuma ve düşünme etkin� liklerinin de zayıf düştüğü bir tarihsel döneme denk gelmesi bu eğilimin taraf bulma şansını arttırmıştır. Tam da bu nedenle, kapitalizmin bugünkü koşullar� da işleyişinin/işlevinin ne olduğunu vurgulamak ve öz itibariyle sınıf ilişki ve çelişkilerinin değişmediğini ortaya koymak açısından, Komünist Manifesto, ta� rihsel önemini korumaktadır.


24 

Manifesto, bakış açısındaki bulanıklığın yerini sınıfsal bir bakış açısının alması açısından da önemli bir adımdır. Örneğin “bütün insanlar kardeştir” sloganının yerini “bütün ülkelerin proleterleri bileşin!” sloganı alır. Marks’ın manifestoda öngördüğü sermayenin mer� kezileşmesi, yoğunlaşması ve giderek kârı maksimize edebilmek için sömürünün yaygınlaştırılması, bugün� kü sistemin de niteliğidir. Yaşanmakta olanlar, krizler dahil, Marks’ın öngörüleriyle örtüşmektedir. Bu bağ� lamda, genelde sistemi özelde yaşanmakta olan krizi anlamak için Manifesto, bugünün de rehber kitapla� rındandır. Konjonktürel değil, yaşayan bir eserdir. Komünist Parti Manifestosu yol göstermeye devam ediyor Ezilenler adına kimlik ve amaç tanımını, en özlü bi� çimde yapan Manifesto, sistemi tanıma konusunda, giderek çap büyüten yanılgı ağına takılmayı önleyen

bir rehber, temel öneme sahip tezleriyle, devrimciler (komünistler) için “Tüm zamanların el kitabı” olma özelliğini koruyor. Marx ve Engels, Komünistler Birliği’nin isteği üzeri� ne, çalışma masasında soyut olarak üretilen fikirlerle yetinmemiş, yaşam içerisinde üretilen ve tanımlan� ması bir ihtiyaç haline gelen verileri, programatik bir disipline kavuşturmuştur. Komünist Birliği’nin önceli olan Adiller Birliği’nin Merkez Komitesi tarafından Şubat 1847’de yayınla� nan genelgede yer alan “İnsanlık dev adımlarla ilerli� yor, bilinç ve onunla birlikte özgürlük isteği yaygınla� şıyor. Bu isteme yanıt vermeli ve insanların, ruhlarının sesine aykırı yasalara boyun eğmemeleri için teşvik et� meliyiz.” (s:11, Önsöz yerine Raul Marco) biçiminde� ki değerlendirme; bugünün toplumlarında, dayatılan esaret ve kanatılan özgürlük özlemleri sebebiyle, çok daha anlamlı ve günceldir. Devrimciler, sistemin yenil� mezmiş gibi duran görüntüsü karşısında, yol gösterici ve cesaret verici rollerini doğru oynamalı ve amaçlarını her vesileyle -net biçimde- tanımlamaktan geri dur� mamalıdır. Özgürlük istemi, demokratik haklara dair talepler her zaman somut biçimde dışa vurmaz. Bazen potansiyel haldedir. Bu potansiyelin açığa çıkarılarak mücadele ve örgütlülüğün bir parçası haline getirilmesi


25  de devrimcilerin görevleri arasındadır. Aynı genelgede “Toprakların bütün insanların or� tak malı olduğu, herkesin çalışmak yeteneklerine göre üretmek ve gücüne uygun olarak da zevk almak ve ‘tü� ketmek’ imkanına sahip olduğu bir sistemdir.” (a.g.e, s:11) biçiminde özetlenen komünizm; bugünün top� lumlarının yaşadığı ruhsal doyumsuzluk ve mutsuzlu� ğun nedenini de çözümü de içeren bir tanımdır. Bu nedenle komünizm ve ona basamak oluşturabilecek tüm toplumsal projeler, o gün olduğu gibi bugün de, “saldırı” niteliği taşıyan pek çok yakıştırma ile muha� tap edilmektedir. Bu tür saldırıların, doğru tanımla� malarla ve somutlanmış yaşam örnekleriyle aşılması her zaman mümkündür. Devrimcilerin, gelecek top� lumun nüvelerini bugünün koşullarında oluşturmak anlamına gelen ve projelerinin uygulanabilirliğine dair inandırıcılığı arttıran faaliyetleri, bu bağlamda önemli bir işleve sahiptir. Komünistlerin birliğine ve parti içerisinde birleşme gerekliliğine işaret eden Manifesto’nun, Avrupa’da açığa çıkan devrimci dalganın 1848’deki kabarışı ile taşıdığı zamandaşlık, kuşkusuz ki rastlantıdan ibaret değildir. Devrimlerin habercisi olan günlerde böyle bir hazırlığın yapılması, özellikle verili koşulları doğru ta� nımlamak ve gelişmelerin niteliğini öngörmek açısın� dan, bilimsel sosyalizmin öncülerinin sahip olduğu ni� telikleri gösteriyor; ortaya konan eser ise, komünistler için olmazsa olmaz nitelik taşıyan teori ile pratiğin bü� tünlüğüne ve programatik bir duruşa işaret ediyordu. Sınıflar mücadelesi tarihin motoru olma niteliğini koruyor Manifesto’da tanımlanan ve dünyanın dört bir yanı� na, sınıf mücadelesinin rehber nitelikleri olarak taşınan idealler, bugün artık, “Komünizm öldü” ayinlerinin düzenleyicileri ile özgürleşme mücadelelerinin ısrar� lı taşıyıcıları arasında, daha yaygın ve çeşitli biçimler alan bir kavganın konusu durumundadır. Bu ideallerin gerçekleşme imkânsızlığına işaret eden kanıtlı(!) değer� lendirmelere ve koparılan gürültülere rağmen, pek çok coğrafyada somutlanmış ön biçimlerle ve devrimcilerin

Mülksüzlerle mülk sahipleri arasındaki orandan teknolojide ve emek üretkenliğinde sağlanan gelişmelere, gerçekleşen sosyalizm ve devrim deneylerinden kaybedilen mevzilere, arada geçen dünya savaşlarından savaşların bugün aldığı biçimlere kadar pek çok gelişme/değişim yaşanmıştır. Hatta sınıfsal uzlaşma ve devrimsiz özgürlük denebilecek eğilim ve duruşlarda da önemli bir artış kaydedildi. Ne var ki burada asıl sorun, değişimin neleri neden geçersiz kılmadığını anlayabilmektir. kendi yaşamlarında hayat bulan örneklerle, söz konu� su hedeflerin bugün bile ütopya olmaktan çıkarıldığını söylemek mümkündür. Bu önemli eserde ifadesini bulan hedeflerin ve sis� tematik bakışın kavranabilmesi, ona kaynaklık eden tarihsel gelişmelerin ve ortaya çıkış koşullarının bilin� mesi ile doğrudan ilintilidir. Tarihsel akış içerisinde rol almış irili ufaklı pek çok gelişme vardır. Bunlar içeri� sinde, 20. Yüzyıl’a dek uzanan etkileriyle 1789 Fransız Devrimi özel bir yer tutar. 1800’lü yılların ilk yarısında eşzamanlı olarak yaşanan gelişmeler, karşılıklı etkide bulunma özelliğine sahipti. İngiliz Çartizmi proletar� yanın nitel ve nicel gelişiminde önemli rol oynamış, belli oranlarda da kıta üzerinde de etkisini göstermiştir. Bu süreçte özellikle Paris, sürgünlerin de etkisiyle, ade� ta devrimcilerin buluşma yeri durumundaydı. Komünizme ait taslak halindeki ön biçimlerin daha belirgin hatlarla ortaya çıktığı bu süreçte, İngi� liz Owen’cileri (Robert Owen), Fransız Fourier’cileri (Charles Fourier), Saint-Simon’culuk, vb.nin, ütop� yacı yanlarına rağmen etkisi yadsınamaz. Kendisi de


26  iş adamı olan Robert Owen için Engels, “Bu adamın kişiliğinde yücelik derecesine varan çocuksu bir yanla insanları yönetme konusunda pek az kimsede bulunan bir yetenek yan yana bulunuyor” der. Aynı zamanda Engels’in “1847 yılında sosyalizm bir orta sınıf hareke� ti iken komünizm işçi sınıfının bir hareketiydi” (sf:33) ifadesi, sürecin niteliğine dair yapılmış önemli bir ta� nımlamadır. Manifesto, bakış açısındaki bulanıklığın yerini sınıf� sal bir bakış açısının alması açısından da önemli bir adımdır. Örneğin “bütün insanlar kardeştir” sloganı� nın yerini “bütün ülkelerin proleterleri bileşin!” sloga� nı almıştır. Gerçi, “Marksist araştırmacılar Avusturyalı Grunberg ve Alman Meyer’e (Engels’in biyografisini yazan kişi) göre, Manifesto’nun yayınlanmasından bir� kaç ay önce Eylül 1847’de Adiller Birliği’nin Londra’da yayınladığı ‘Komünist Derneği’nin ‘0’ numaralı ilk (ve tek) sayısının alt başlığında, bu ünlü slogan yer alıyor� du.” (sf:20, Önsöz Yerine, Raul Marco) Komünist Manifesto’nun farklı tarihsel evrelerdeki geçerlilik oranını saptarken izlenecek yol, nerede du� rulduğu ve bakılan yerde ne görülmek istendiği ile ilişkisiz değildir. Hele ki bugün, değişen koşulların, Manifesto’yu geçersiz kıldığı iddiasında bulunanların durdukları yere özellikle bakılmalıdır. Kapitalizmin ömrünü uzatacak en güçlü etmenlerden birinin de “yı� kılmazlık fikri”ni yaygınlaştırmak olduğunu bilen ka� pitalist dünya egemenleri için, komünist fikirlerde sü� rekliliği sakatlamak son derece önemlidir. Bunun için doğrudan saldırıların yanında, tahribatlar yaratmak ve rota bozucu etkilerde bulunmak da burjuvazinin amaç�

Tarihlerinin hiçbir evresinde değişim olgusunu yadsımayan Marksistler için, bugün de değişen pek çok şey vardır. Ancak bunların saptanması, özellikle sınıflar mücadelesinin sürekliliğini zaafa uğratmadan yapılmalıdır.

ları arasındadır. Tarihlerinin hiçbir evresinde değişim olgusunu yad� sımayan Marksistler için, bugün de değişen pek çok şey vardır. Ancak bunların saptanması, özellikle sınıflar mücadelesinin sürekliliğini zaafa uğratmadan yapılma� lıdır. Mülksüzlerle mülk sahipleri arasındaki orandan teknolojide ve emek üretkenliğinde sağlanan gelişme� lere, gerçekleşen sosyalizm ve devrim deneylerinden kaybedilen mevzilere, arada geçen dünya savaşların� dan savaşların bugün aldığı biçimlere kadar pek çok gelişme/değişim yaşanmıştır. Hatta sınıfsal uzlaşma ve devrimsiz özgürlük denebilecek eğilim ve duruşlarda da önemli bir artış kaydedildi. Ne var ki burada asıl sorun, değişimin neleri neden geçersiz kılmadığını an� layabilmektir. Yazarlarının kendisinin “‘Manifesto’, üstünden de� ğişiklik yapmaya artık kendimizde hak görmediğimiz bir tarihsel belgedir” dediği böyle bir eserin; eskimiş, kadük bir hal almış olduğu iddialarının üstünü örtme� ye ve görünmez kılmaya çalıştığı şey, gerçekte asıl gö� rünmesi gereken şeydir. Kapitalizm, sınıfları ve sınıflar arasındaki savaşı kaçınılmaz kılan gerçeklerin hiç birini ortadan kaldırmamış; açlık, yoksulluk, sefalet, savaş ve yıkım kapitalizmin kaçınılmaz özellikleri/sonuçları olarak insanlığı tehdit etmeye devam etmektedir. Burjuvazinin kendi mezar kazıcılarını ürettiği ve onun yıkılması gibi proletaryanın zaferinin de kaçı� nılmaz olduğu, Manifesto’nun üzerinde oturduğu ana eksenlerden biridir. Aynı şekilde “Manifesto, Marks ve Engels’le birlikte teorik gelişimi içerisinde olağanüstü nitel bir sıçrama gerçekleştiren düşünce tarihinin iler� leyişinin ürünüdür. Manifesto, sosyalizmi belirsiz bir ölçüde bulanık bir fikirden, bir bilim düzeyine yük� selterek, ona kayda değer bir adım attırmıştır.” (Ön� söz yerine, Sf:22, Raul Marco, abç) Zanaatkarların en gelişkin sınıf olduğu ve ütopik sosyalizmden bilimsel sosyalizme geçişe tekabül eden bir dönemde yazılan Manifesto, bir şeyleri yoktan var etmiyordu. 1852’de Weydermeyer’e yazdığı bir mek� tupta Marks, şunları söyler: “bana gelince, ne modern


27  toplumdaki sınıfların varlığını, ne de bunların kendi aralarındaki savaşımı bulgulamış olmak onuru bana ait değildir. Benden çok uzun zaman önce, burjuva tarihçileri, bu sınıf savaşımının tarihsel gelişimini çiz� mişler ve burjuva iktisatçıları da bu gelişmenin ekono� mik anatomisini dile getirmişlerdi. Benim yeni olarak yaptığım şudur: 1-Sınıfların varlığının, yalnızca üreti� min belirli tarihsel gelişme aşamalarına bağlı olduğunu tanıtlamak; 2-Sınıf savaşımının, zorunlu olarak, pro� letarya diktatörlüğüne götürdüğünü tanıtlamak; 3-Bu diktatörlüğün kendisinin de, ancak, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma geçişten baş� ka bir şey olmadığını ortaya koymak.” (Bkz. Godha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sunuş, sf:12) Paris hafızası ve Taksim ufkuyla direnerek yaratma zamanı Karl Marx ve Friedrich Engels Komünist Manifes� to’yu 1848 Alman Devrimi’nin arifesinde kaleme al� mışlardı. O günden bugüne gerçekleşen devrimler veya gelişen mücadeleler, Manifestoyu doğrularken, bu ese� rin yaşayan yanı öğretmeye devam etmektedir. Bugün de halklar bir devrimsel bir arayış sürecindedir. Dola� yısıyla Manifesto’yu hayatın içinde yeniden üretmek� tedir. Nitekim Manifesto yazıldığından bugüne dek, pek çok kitaba, binlerce değerlendirmeye konu olmuş, önsöz niteliğindeki tezleri açılarak ve güncellenerek bugüne taşınmıştır. Manifesto bir devrim döneminde teorinin pratikle et� kileşimi içinde yazılmış bir metindir. Devamında yan� lışların ve yanılgıların öneminin olduğu vurgulanmış, yazılıp söylenenin bir “doğrular paketi olarak” olarak algılanmaması için çaba harcanmıştır. Marks’ın sözünü ettiği sınıf savaşımı, güncellenmiş dönemsel öznesini üretmiş, dar bağlamlı tanım ve algıları geride bırakan bir niteliğe kavuşmuştur. Bu, “kendisini eleştiren devrim” geleneğidir. Değişimi “ge� lişmenin ve hareketin dinamiği” olarak gören yönte� min diyalektiğidir. Düşülen yanılgılar veya yenilgiler, haksız olanın, kısa menzilli veya kişisel olanın barutu� nu tüketir. Ama halkların barutu tükenmez. Teorinin

yetmediği yerde pratiğin öğreticiliği devreye girer. Ve öğrenerek yapma, yaparak öğrenme diyalektiği işle� meye devam eder. Marksizm’i öldürmeye, tarihi son� landırmaya, toplumbilimin önermelerini çalımlayarak sistem kurmaya çalışanların, daha fazla gaz, daha fazla cop ve yasaklarla sonuç alabileceğine inananların anla� yamadığı budur. 2013 Gezi sürecinde Taksim Komünü’nün, saldırı sonrası düşmüş olması, bağrında taşıdığı gelecek tasa� rımının sonlandırılması anlamına gelmiyor. 1871’de de Komüncülerin Paris’i düştü; ama o deneyimin öğ� rettikleri, 140 küsur yıl sonra Taksim’de güncellendi. Paris hafızası, devletlerin yoğunlaşmış şiddetine, de� mirden ve baruttan imkanlarına rağmen silinemedi. Şimdi ülkenin dört bir yanında Gezi deneyiminden de ders alarak alternatif komünal arayışlar devam ediyor. Yer yer tıkanması veya parçalı görüntü vermesi, umut kırılmasına veya hafife alıcı değerlendirmelere sebep olmamalıdır. 2013 Haziran’ında Taksim halklaşmış, hareket sınıfsal bir nitelik kazanmıştır. Gezi’den Taksim’e, Taksim’den forumlara yayılma yaratıcılığı gösteren irade, bugün “Hayır” çalışmalarında güncelleniyor. Manifestosu ol� mayan 1830’dan veya Manifestosu henüz yazılmakta olan 1848’den çok daha kapsamlı bir birikimi arkası� na almış bir süreçten geçiyoruz. Kapitalizm, bırakalım gelişmeyi, tarihinin en büyük krizi ile boğuşma ha� lindedir. Halklar, küreselleşme eşliğinde pompalanan yalanlara aldanmamış, Arap Baharı’nın maskesini kısa sürede düşürmüş ve kendi anladığı dilden bir enter� nasyonalizm için, ezilenlerin birikimi, dili ve tarzıyla direnç noktalarını çoğaltmaya başlamıştır. Şimdi, Paris hafızasıyla ve Taksim ufkuyla, direnerek yaratma ve yaratarak direnme zamanıdır. Bu konuda devrimcilerin vaktinde çizilmiş hatları, pratik deneyimi ve teorik birikimi vardır. Bunların günün ihtiyaçlarıyla bütünleştirilip doğru değerlendirilebilmesi için, çokça neden vardır. Sözün, yetkinin ve kararın halkta olduğu yaratıcı bir çalışmada ısrar edildiğinde, görülecektir ki koşulların ‘Hic Rhodus, hic salta’ (‘işte gül haydi dan� set’) diye haykırması hiç de uzak bir olasılık değildir.


28 

İ

Politika

Bugünden 17 Nisan’a hazırlanmak Umut Özenç İstikrar adı altında dillere pelesenk olan palavraların bir kıymeti harbiyesi kalmamış ve yaldızlar dökülmeye başlamışken, referandum sürecinin içinde bulduk kendimizi. Bütünsel anlamda “Hayır Cephesi” olarak tanımlayabileceğimiz kesimler ise hummalı ve bir o kadar da anlamlı çalışmalar içerisine girmişken, egemenler cephesinde ittifak atraksiyonlarının en şaşalı biçimine tanık oluyoruz. Tehditler, karalamalar, suçlamalar, muhalefetin kılcallarına dek yürütülen operasyonlar, gerici ittifakın hedefine ulaşmada attığı pratik adımlar olarak karşımıza çıkıyor.

stikrar adı altında dillere pelesenk olan palavraların bir kıymeti harbiyesi kal� mamış ve yaldızlar dökülmeye başla� mışken, referandum sürecinin içinde bulduk kendimizi. Bütünsel anlamda “Hayır Cep� hesi” olarak tanımlayabileceğimiz kesim� ler ise hummalı ve bir o kadar da anlamlı çalışmalar içerisine girmişken, egemenler cephesinde ittifak atraksiyonlarının en şaşalı biçimine tanık oluyoruz. Tehditler, karala� malar, suçlamalar, muhalefetin kılcallarına dek yürütülen operasyonlar, gerici ittifakın hedefine ulaşmada attığı pratik adımlar ola� rak karşımıza çıkıyor. Sermaye baronları ile hükümet ilişkileri sımsıkı kenetlenir pozisyonda. Ali Koç’un Cumhurbaşkanı’nın karşısında mahsun gü� lüşleri ise tahayyül edilen baharın duygusal ambiansının şimdiden yaşanıyor oluşuna işaret ediyor. Doğan Holding’in İrfan De� ğirmenci’nin işine son vermesi ise sürecin tam anlamıyla sınıf eksenli bir çatışma oldu� ğunun ifadesi. Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu ise “2016 yılında 6.2 milyar TL yatırım yaptık. İstihdam yüzde 6.4 arttı ve aramıza 6 bin kişi daha katıldı. Konsolide ciromuz 70.9 milyar TL, net dönem kârı ise 3.5 milyar TL oldu” diyerek referandum sü� recindeki net tavrının AKP iktidarı ile omuz omuza olduğunu ifade ediyor. Tüm bu veriler ışığında, açıktır ki tekeller ve hükümet patentli sermaye çevrelerinin kol kola girdiği bir süreçten bahsedebilmek mümkün. Görülüyor ki gerici ittifak cephesi şimdiden 17 Nisan Türkiye’sine dair planla� rını hazırlamış durumda. Kanlı veya kansız. Onlar için fark eden hiçbir şey yok! Dünün sağduyucu Baron’ları (Gezi’cileri de diyebiliriz) bugün eli silahlı tehditler içe� ren referandum sürecine dair itidal çağrısın�


29 

da dahi bulunmuyor. Belli ki tezgah kurulmuş, Pazar paylaşımına dair kararlar çoktan alınmış. Bu bağlamda süreç, tek adamlık argümanının çok ötesinde, evrensel bir kutuplaşmayı içinde barındırıyor diyebiliriz. Diyebiliriz çünkü yaşanan somut pratikler ile beraber tüm olgular bir bütün halinde büyük bir krize işaret ediyor. Ve onlara göre bu krizi aşmanın en önemli çözümü kutsal ittifakta görülüyor. Nasıl mı? İşsizlik oranlarının iç karartıcı verileri ve ekonomik krizin varoluşu bu temel kamplaşmanın omurgasını oluşturuyor. Çözümler, önlemler vb. topyekün kriz ortamında yara almama ve kazançlı çıkma ihtiyacına endeksli. Bu bağlamda önümüzdeki süreç “sermayenin sermaye ile” (ki bu durum güçlenen sermaye kesim� lerinin diğerleri üzerindeki baskısı olarak okunmalı) esasında ise “sermayenin emek ile arasında büyüyen

savaşımı”nı zorunlu kılıyor. AKP’nin 14 yıllık iktidarı adeta ilmek ilmek işlenen bir inşa süreciydi. Gelinen noktada bu inşa döneminin en radikal adımı denilebilecek Anayasa ve Başkanlık dayatması ise onlar için bir ara final olarak düşünülme� lidir. Zira bu adım geride bırakılan kanunsuzlukların üzerini örtbas etmekle birlikte yeni sürecin start çizgisi anlamına da geliyor. Yani durum kimilerinin iddia et� tiği gibi son adım değil aksine büyük yıkımın başlangıç hamlesi olarak okunmalıdır. Tek adam hedefli maratonun son 100 metresi, tam da Türkiye’nin uzun zamandır iniş halinde olan eko� nomisinin iyice dar boğaza girişine denk geldi. Hatta yükselen faşizm, bir olgu olarak, Türkiye ekonomisi� ne içeride ve dışarıda güvenin sarsıldığı ve dar boğazı daha da daraltıcı etkide bulundu. Ancak bu durum, egemenler nezdinde endişe ile karşılanmak yerine faşist baskının daha da sistemli hale gelmesine neden oldu.


30  Tam da böylesi bir durumda Başkanlık kampanya� sının başladığı bir süreçte Varlık Fonu dayatması ile karşı karşıya geldik. Sebep ise kriz ateşinden etkilenen kesimlere kamu bütçesinden – yüksek bütçe açıklarını göze alarak- fonlar aktarılmaya başlanması ile sermaye� ye soluk aldırma telaşıydı. OHAL şartlarında, Merkezi bütçeye paralel olarak oluşturulan Sayıştay denetimi dışı tutulan Varlık Fonu’na, kamu banka ve şirket his� seleri aktarılarak bu fondan esas olarak mega projeleri üstlenmiş ve diğer yandaş sermayedarlara can simidi atılması, hem “Evet” cephesinin geniş tutulması, hem de bundan sonraki süreçte kutsal ittifakın önünü açan bir işlev yaratmak içindir.

Bilindiği gibi giderek bir girdap haline dönüşen Türkiye ekonomisi, su alan bir geminin batışına benziyor. Sermaye kesimleri büyürken pazarın giderek daralması ise her türlü atraksiyonu içinde barındıran bir çatışma potansiyelini de içinde barındırıyor. Benzer bir durum ise daha önce de sıkça ifade ettiğimiz gibi, Ortadoğu bağlamlı gelişen ülke politikalarının dışa vurumudur. Bilindiği gibi giderek bir girdap haline dönüşen Tür� kiye ekonomisi, su alan bir geminin batışına benziyor. Sermaye kesimleri büyürken pazarın giderek daralması ise her türlü atraksiyonu içinde barındıran bir çatışma potansiyelini de içinde barındırıyor. Benzer bir durum ise daha önce de sıkça ifade ettiğimiz gibi, Ortadoğu bağlamlı gelişen ülke politikalarının dışa vurumudur. Her ne kadar Rusya ile aranın düzeltilmesi ve rotanın

değiştirilmesi gibi adımlar atılmış olsa da, Türkiye’nin hem Suriye, hem de Ortadoğu da önüne koyduğu he� def değişmemiştir. Geçtiğimiz günlerde CİA şefi ile ya� pılan görüşmenin ardından, Suudi Arabistan ve Katar ziyaretleri de bu çerçevedeydi. Bu hedef ise emperyalist projelerin gerçekleştirilmesine odaklanmış pastadan pay alma girişimidir. İşte bu nedenle egemenlerin ittifak atraksiyonları en billur haliyle karşımıza çıkmakta, dünün çatışanları, bugünün kardeşleşmiş karakterleri olarak sahnedeki yerlerini almaktadır. Bir ülkenin sözde demokrasiye geçişinin OHAL, dolayısıyla devlet terörü ile oluştu� rulmaya çalışılmasının başka bir anlamı yoktur. Yeni süreç ve Yeni Türkiye argümanları ise öne çıkarılan hedeflerin hayata geçirilmesinin teorisidir. Bilinir ki, kapitalist sömürü ve bazı kesimlerin öteki� leştirilmesi ve dışlanması için atılan her adımın yarını hedefleyen bir karakteri içinde barındırdığı açıktır. Ve bu nedenle muktedir, kapalı kapılar ardında kendine sunulan referandum anketleri karşısında “bana olum� suzluklarla gelmeyin. B planımız da var” diyerek ka� rarlılığını da, önümüzdeki sürecin yapısal karakterini de açıkça ifade etmektedir. Bu nedenle Bahçeli iliştirilmiş siyasetçi rolüyle “ha� yır çıkarsa ülke karışır” buyuruyor. Bu yüzden Süley� man Soylu “asıl referandumdan sonra gününüzü gös� tereceğiz” diyerek fütursuz tehditler savuruyor. Tam da bu nedenle tekellerle el ele veren bir anlayışla varlık fonlarını devreye sokuyor, grevler yasaklanıyor. EVET için elinden gelen tüm zorbaca yöntemleri devreye sokan Erdoğan’ın bu duruşu sınıfsaldır. San� dıktan HAYIR çıksa dahi B planı cebindedir ve bunu açıkça gündeme getirmiştir. Ve saray borazanı Abdül� kadir Selvi’ye açıkça söylettirdiği gibi, tüm planlarını devreye sokmaya hazırdır. Kaos planları, iç savaş senar� yoları, paramiliter güçleri akla zarar algı operasyonları başvuracağı yöntemler arasındadır. Bunları reddetmi� yorlar.


31  Muktedir ve şurekası bu planların ne kadarını dev� reye sokar bilinmez ancak, referandum sonucunun ve sürecinin toplumsal anlamda bir politikleşmeye zemin hazırladığı gerekçesiyle de kaygılıdır. Dolayısıyla kor� kutarak teslim alma ilk akla gelen planıdır ve bunu açıkça yapmaktadır/yapacaktır. AKP ilçe binalarında verilen uzun namlulu silahlarla verilen pozlar bunun en önemli kanıtıdır. Devrimcilere Düşen Görev Türkiye’deki OHAL, KHK’ler dahil tüm nitelikleri ile nasıl bir başkanlık amaçlandığının ön habercisidir. OHAL’den başkanlığa kesintisiz bir geçiş amaçlanmak� tadır. 12 Eylül anayasası nasıl sıkıyönetim koşullarında silahların gölgesinde, içeriği tartışılmadan, bu konuda� ki asgari ölçüler bile çiğnenerek yapıldıysa, bugün de o anayasanın faşist karakterini daha da derinleştirecek süreç, OHAL koşullarında, konunun içeriği ile ilintisi olmayan kutuplaştırmalar üzerinden halka dayatılmak� tadır. Bu sürecin, sonuçları da doğrudan etkileyecek en önemli boyutlarından biri, dönemin sorularına doğru yanıtlar verebilme ve yol gösterici rolü üstlenme potan� siyeli taşıyan solun/devrimcilerin, kendi iç tartışmaları dahil, araç seçiminden müttefik ilişkisine kadar müca� delenin gereklerini kapsayıcı-bütünlüklü bir yaklaşım� la ele alabilmesidir. Çünkü süreç, sanıldığından da öte tuzaklarla doludur; öznelerin, niyetten bağımsız olarak ayrıştırıcı davranma ve iktidarın kutuplaştırmalarını besler duruma düşme olasılığı ne yazık ki zayıf değildir. Dolayısıyla muhalif kesimlerin tam da böylesi bir konjonktürde Tarihi bir sorumlulukla karşı karşıya ol� duklarını bilmesi gerekiyor. Ancak bu sorumluluk, salt HAYIR ile sınırlı olmayan ve 17 Nisan gerçekliğini de görebilen bir nitelik gerektiriyor. Dolayısıyla bütünsel anlamda önümüzü daha net görebilmek, adımlarımızı doğru yönde ve tereddütsüz atabilmek, günü kurtaran değil, sonuç alan bir politik hat izleyebilmek için dün� yada ve ülkede, itirazda ve alternatifte, dostla ve düş� manla ilişkide tabloyu sadeleştirmek durumundayız.

Zira cümle yaşananlar bizi şaşırtmamış, aksine Fa� şizm’i koşullayan nedenlerin ne olduğunu zihinlere mıh gibi çakılmasına neden olmuştur. Bu bağlamda yaşananlar yaşanacak olanların ön adımlarıdır ve buna hazırlıklı olmak en önemli görevdir. Ne yapacağımıza karar verirken nereye bakacağımız, neyi-kimi ölçü alacağımız, pusulamızı ve yönelimi� mizin içeriğini belirleyecektir. Dolayısıyla 17 Nisan ile beraber ya yeni bir sürecin tohumlarını atarcasına hareket halinde olunacak ya da yengi/yenilgi psikoloji ile birlikte edilgen bir sürecin yaratılmasına zemin ha� zırlayacağız.

Bu sürecin, sonuçları da doğrudan etkileyecek en önemli boyutlarından biri, dönemin sorularına doğru yanıtlar verebilme ve yol gösterici rolü üstlenme potansiyeli taşıyan solun/devrimcilerin, kendi iç tartışmaları dahil, araç seçiminden müttefik ilişkisine kadar mücadelenin gereklerini kapsayıcıbütünlüklü bir yaklaşımla ele alabilmesidir. Muktedir ve şurekası bizi çok uzun sürecek bir hesap� laşmaya çağırırken ne yapacağımız tarihin en önemli dönemeçlerinde gizlidir. Yapmamız gereken ise dün� den bugüne devralınan birçok birikimin hayata geçiri� lip geçirilmeyeceğidir. Bu noktada ise tercih tamamen bizimdir. Ya hazır olacağız. Ya da hazır olacağız.


32 

Perspektif

Sol İçi Tartışma Kültürüne Dair Bizler, söz konusu tartışmaların olumlu-yararlı bir sonuç doğuracağına olan inancımızı koruyor olsak da bir süredir yaratılmış olan ve giderek kapsama alanını büyüten sınıfsal duruş erozyonuna değinmeyi bir sorumluluk sayıyor, bu sorunun yürütülen tartışmanın yöntemine de içeriğine de etki ettiği gerçekliğine dikkat çekmek istiyoruz.

S

ınıfsal duruş erozyonu

Beşiktaş ve Kayseri’de gerçekleşen bombalamalar sonrasında solda, devrimci zeminde başlayan tartışmalar, ko� nunun daha kapsamlı, duygusallıkla malul olmayan politik bir dille ele alınmasını bir zorunluluk haline getirmiştir. Bizler, söz konusu tartışmaların olumlu-ya� rarlı bir sonuç doğuracağına olan inancımızı koruyor olsak da bir süredir yaratılmış olan ve giderek kapsama alanını büyüten sınıfsal duruş erozyonuna değinmeyi bir sorumlu� luk sayıyor, bu sorunun yürütülen tartış� manın yöntemine de içeriğine de etki ettiği gerçekliğine dikkat çekmek istiyoruz. Ne zaman sınıfsal bakış açısı yitirilir, öznel� lik öne çıkar ve sınıfsal ölçekler yerini duy� gusal-psikolojik ölçeklere bırakırsa, stratejik ufuk günübirlik hesaplarla yer değiştirirse; sapla-saman karışır, araba atın önüne geçer; sonuç nedenden, parça bütünden kopar. Devamında da ezilenlerin ve önderlik ko� numundaki devrimcilerin gücüne kaynaklık


33  eden haklılıkları, tartışma konusu edilir. Haklı olan, savunma psikolojisi ile hareket etmeye, yanlış yerlere tutunmaya, ölçülerine uygun olmayan bir terazide tartılmayı  kendine yakışık görmeye başlar. Devlet, baskı ve zor tarihsel olarak ezen sınıfın araçlarıdır

Egemen sınıfların, ezen ve haksız konumda olan kesimlerin demagoji, yalan, manipülasyon vb. ile haklı görünme, sömürü ve zulüm düzenine meşruiyet oluşturma çabası, sınıflı toplum kadar eskidir. Haksızın, zorbalığa başvurması bir çeşit sınıfsal zorunluluktur.

Egemen sınıfların, ezen ve haksız konumda olan ke� simlerin demagoji, yalan, manipülasyon vb. ile haklı görünme, sömürü ve zulüm düzenine meşruiyet oluş� turma çabası, sınıflı toplum kadar eskidir. Haksızın, zorbalığa başvurması bir çeşit sınıfsal zorunluluktur.  Devlet, baskı ve zor araçları bu ihtiyaçtan doğmuştur. şen ve en kârlı, en büyük sektörlerden biri haline gelen Gerçekliği kamufle eden araçların yetmediği yerde ege� silah da ezen sınıfların haksızlık üzerine bina edilmiş men sınıfların baskı ve zor araçlarına başvurması, sis� düzenlerinin devamı içindir. temlerinin devamı için olmazsa olmazdır. Amerikalılar tarafından Kızılderililere kurulan tuzak� Egemen sınıflar, zorla el koydukları üretim araçlarını lar ve yapılan katliamlar da bugüne kadar çeşitlenerek ve sömürü üzerine bina ettikleri düzenlerini ancak dev� gelen işkenceler de on milyonlarca insanın öldüğü let denen baskı aracı ile koruyabildikleri için, köleci� dünya savaşları, işgaller vb. de egemen güçlerin sınıfsal likten bugüne toplumsal süreçlerle beraber “güvenlik” kimliği gereği yaşanmıştır. Benzer şekilde taciz-teca� araçları ve algısı da gelişmiş, ihtiyaca bağlı olarak etkin� vüz-hırsızlık gibi adi suçlar da aynı düzenin dolayısıyla liği çeşitlenerek artmıştır. Zindanın en ilkel biçimin� da aynı sınıfsal ilişkinin ürünüdür. den F tipine uzanan tutsaklık biçimleri de kimyasal Yine tarih boyunca Mezopotamya’nın Ninova’sından olanından en spesifik olanına kadar çeşitlenerek geli�


34  Roma İmparatorluğu’na, Bedreddin’le anılan direniş� lerden 1848’e, Paris Komünü’nden Taksim Komü� nü’ne, Küba Devrimi’nden Mahirlerin pratiğine kadar ezilenlerin haklı mücadelesi ile anılabilecek tüm pra� tikler, sömürü düzeninin sahiplerinin şiddeti karşısın� da bir meşruiyet taşır; gücünü haklılığından alır. Güvenlik, kurumları ve kadrosuyla sınıfsaldır Tarih yazımları ne denli resmileşirse resmileşsin bu gerçeklik değişmez; şiddetin kaynağı, sömürücü zor� balardır. Ezilenin şiddeti, süreklilik halindeki ezenin şiddetine son vermek için bir tercih değil bir zorun� luluktur; Avusturya İşçi Marşı’nda geçen “Hazırlandık son kanlı kavgaya” ifadesi gibi deyim yerindeyse, sü� reklilik halindeki şiddeti ortadan kaldırmak için son kez başvurulan bir şiddettir. Ve başarılı olduğu ölçüde ihtiyaç olmaktan çıkacak olan, nihai amacın niteliği ile uyumlu olmayan zorunlu bir araçtır. Marksizmde (şiddetle anılan bir araç olarak) devletten “yarı-devlet”, “devlet olmayan devlet” diye söz edilmesi ve geçici bir araç olduğunun, giderek söneceğinin vurgulanması bu sebepledir. Ezilenler ve temsilcileri, amaçları itibariyle şiddetin değil sevginin insanlarıdır. Sosyalizm, sevginin top� lumsallaşmasıdır. İşte Küba’da Moncada Kışlası baskını da Granma çıkartması da bu bilinçle, şiddete kayna� ğı ile beraber giderek son verme perspektifiyle yapıl� mıştır. Castro’yu-Che’yi güzelleştiren, şiddetle-zorba�

Kimi kesitler, medya gücüyle öne çıkarıldıkları oranda ezilenin meşru savunmasını tartışmalı hale getirebilir. Bu nedenle mutlaka resim büyütülmeli ve medya karelerine o an girmeyen, egemenin şiddetine ait karelerle beraber değerlendirilmelidir. O zaman, şiddet söz konusu olduğunda akla kimlerin gelmesi gerektiği tartışmasız bir hal alır. lıkla değil barışla, insan sevgisiyle anılmalarına sebep budur. Domuzlar Körfezi Çıkartması sırasında adeta tüm halkın silahlanması, aynı meşruiyetin ve güzelli� ğin gereğidir. Hiç kimse bu silahlanmayı, faşist bir re� jimin silahlanmasıyla aynı potaya koyamaz. Böylesine insanlaşmış bir rejimin güvenlik kadrolarını, emperya� lizmle bütünleşmiş ve şiddeti kurumsallaştırmış faşist bir rejimin özel kadrolarına benzetemez; dolayısıyla da artık faşizmin özel kuvveti  haline gelmiş kurumların sınıfsal işlevi yok sayılarak  “görevi başındaki emekçi”  tanımı yapılamaz. Arada nitelik farkı vardır. Bu, aynı zamanda sistemsel-kurumsal bir durumdur.  Rejimle�


35  rin güvenlik ölçüleri, donanımları, bu alandaki uzman� laşma ve eğitimleri/ideolojileri tek tek her kadrosunda yansır. Değerlendirme yaparken, nasıl kişiselleştirilip ele alınması yerine sistemsel-kurumsal ele alınması ge� rekiyorsa, sınıfsal mücadelenin sert biçimler aldığı öz� gün karelerden yansıyan sonuçlar da kişiler üzerinden psikolojik tahlillere tabi tutulmak yerine, kurumsal-sis� temsel bir ilişkilenme içinde ele alınmalıdır. Kimi kesitler, medya gücüyle öne çıkarıldıkları oran� da ezilenin meşru savunmasını tartışmalı hale getirebi� lir. Bu nedenle mutlaka resim büyütülmeli ve medya karelerine o an girmeyen, egemenin şiddetine ait ka� relerle beraber değerlendirilmelidir. O zaman, şiddet söz konusu olduğunda akla kimlerin gelmesi gerektiği tartışmasız bir hal alır. Engels, şiddet konusunda, burjuvazi tarafından ya� pılan yönlendirme ve kara propagandadan, annesine yazdığı mektupta söz eder. “Sevgili  Anne, Sana bu kadar zamandır yazmamamın nedeni, siyasal etkinliğime ilişkin son düşüncelerine, seni kırmayacak bir biçimde yanıt vermek istememdir. (…)  [Engels, Fransız basınındaki  yalan haberlerden söz eder.-bn] Prusyalılar biçiminde kurşuna dizilen bir avuç rehine konusunda, Prusyalılar gibi ateşe verilen iki üç saray konusunda (çünkü tüm geri kalanı yalandır) çığlıklar atılıyor, ama Versailleslıların hileyle silahsızlandırdık� tan sonra toptan öldürdükleri 40.000 erkek, kadın ve çocuğa gelince, bir kişi bile bundan söz etmiyor!” (Londra, 21 Ekim 1871) Toptancı bir reddiye ayrıştırır Eğer genelde sol, özelde Haziran, değerlerini dünden bugüne uzanan birikimden alıyor; Spartaküs’ten bu� güne ezilenlerin direnişini sahipleniyorsa; Mahir-De� niz-İbo yalnızca bir isim değilse ve arka planında kıran kırana bir devrimci mücadele varsa; sınıflar mücadelesi, Gandi’nin “Şiddet karşıtlığının ürettiği güç kesinlikle insan yeteneğinin icat ettiği tüm silahların gücünden

üstündür” (Bkz. Aziz Çelik, Birgün) sözlerine sığdırı� lamaz. Olgunun adının nasıl doğru konulması gerekiyorsa, tartışma da doğru yapılmalıdır. Yoksa sınıflar savaşı� mı tarihinde meşru nitelikler taşıyan ve haklının hak� sıza, güzelliğin çirkinliğe üstün geldiği pek çok pratik savunulamaz hale gelir. Haziran’ın kendisi de bugüne kadar ki tüm devrimci değerlerin toplamı niteliğindeki yoldaşlığı da toptancı bir reddiyeyi değil, “birlik-eleş�

Olgunun adının nasıl doğru konulması gerekiyorsa, tartışma da doğru yapılmalıdır. Yoksa sınıflar savaşımı tarihinde meşru nitelikler taşıyan ve haklının haksıza, güzelliğin çirkinliğe üstün geldiği pek çok pratik savunulamaz hale gelir. Haziran’ın kendisi de bugüne kadarki tüm devrimci değerlerin toplamı niteliğindeki yoldaşlığı da toptancı bir reddiyeyi değil, “birlik-eleştiri-birlik” ilkesinden hareketle eleştirerek ele almayı, ayrışmayı değil farklara rağmen ortaklaşabilmeyi gerektirir. tiri-birlik” ilkesinden hareketle eleştirerek ele almayı, ayrışmayı değil farklara rağmen ortaklaşabilmeyi ge� rektirir. Mümkünse tek bir insanın burnu dahi kanamadan özgürleşmek en güzeli. Bunu her devrimci böyle bilir, böyle savunur. Ama sınıflar mücadelesinin bugünkü boyutu, sahibinin sesi TV kanallarından yansıtılan dra� matize edilmiş kişisel hikâyeleri çoktan aşmıştır. Unut� mamak gerekir ki “yaşamı” savunmak adına verilen ve gerçekte apolitik yanı ağır basan tepkiler, ezilen adına


36 

Her zemin ve koşul için doğru, tartışmasız bir eylem biçimi yoktur. Mesele basitçe, günlük akılla, dönemin-sürecin mücadele gerekleri dikkate alınmadan tartışılamaz. Aksi durumda eylem de eleştirisi de güçlü bir zemin üzerine oturmaz; biçimsel verilerin yarıştırıldığı, karşıtlaştırıldığı bir hal alır. yapılan eylemin yanlışlığının kavranmasına ve tekrarı� nın önlenmesine değil, onu daha fazla boğmak için her yola başvuran, hiçbir yanı tutarlı ve adil olmayan asıl terörist yapının elinin güçlenmesine hizmet ediyor. Ahlak tartışması ve sınıfsallık sınavı Gerçekte bugün sol içinde yaşanmakta olan tartışma, bir yanıyla ahlak tartışması ise de bir yanıyla da solun sınıfsallıkla sınavıdır. Doğrudur, Merdan Yanardağ’ın işaret ettiği gibi “Sol felsefi, ahlaki, tarihi, siyasi ve hukuki bakımdan savu� namayacağı; dolayısıyla halka karşı suç işlemek anla� mına gelen ve bu nedenle meşru olmayan bütün şiddet eylemleri ilkesel bakımdan ret ve mahkum etmelidir.” Ne var ki tam da bu durum, “Meşruiyet nedir, halk kimdir, halka karşı suçun ölçüsü nedir?” sorularını ihti� yaç haline getiriyor. Daha önce de gündeme getirip de� ğerlendirme konusu yaptığımız bir soruyu güncelleye� rek söylersek; “Terör nedir, terörist kimdir?” sorusuna somut-güncel bir yanıt aranıyorsa, patlamalardan önce de sonra da yapılan yağma ve linç olaylarına bakıla� bilir; hafıza, Sivas’a, Maraş’a veya Cizre bodrumlarına uzanabilir. Bilindiği gibi “terör” kavramı, on yıllardır egemen çevreler tarafından kendi dışındaki oluşum ve etkin� likleri, özellikle de muhalif kesimleri itibarsızlaştırmak

için seçilmiş ve içi keyfi olarak doldurulmuş bir kav� ramdır. Bu nedenle halk güçlerinin, devrimcilerin bu kavramı kullanırken çok daha özenli olması gereki� yor. Bu, karşıtına hizmet eder veya elmaya armut der duruma düşmemek için bir zorunluluktur. Bugün dünya ölçeğinde en büyük terörist ABD’dir. Bu içerik, işbirlikçi rejimleri de aynı tanımın içine so� kar. Bu bağlamda olgular, onların genel-özel diyalek� tiği içinde halka sistemli bir devlet terörü uyguladığı gerçekliği üzerinden atlanmadan değerlendirilmelidir. Bilinir ki yanlış sorulara doğru cevap olmaz. Bu ne� denle değerlendirme yaparken örneğin “Kürt hareketi halk saflarında bir yapı mıdır?” sorusuyla başlamak gerekiyor. Üstelik Kürt hareketi denilince yalnızca “TAK” değil, var olan yapı bir bütün halinde tüm bileşenleriyle (legal-illegal, yurtiçi-yurtdışı) anlaşılma� lıdır. Bu konuda yazılacak, söylenecek, eleştirecek çok şey var. Ama hareketin nereye oturtulduğu bilinmeden, hatta sınıfsal ölçüleri reddeden paradigma dikkate alın� madan yapılacak tartışmalar, duygusal-psikolojik dola� yısıyla da apolitik duruma düşme riskine açık olacaktır. Daha açık söyleyelim, “Kürt hareketi halk saflarında mıdır?” sorusuna “evet” yanıtı veriliyorsa (aksi durum� da seçim dahil sol kesimlerin beraber örgütlediği tüm etkinlikler bir soru işaretine dönüşür, tutarsızlık hane� sine yazılır) “halk düşmanlığı” tanımı bütünüyle yanlış hale gelir. Ve  çeşitli açılardan doğru olmayan Beşiktaş, Kayseri gibi eylemlerin, saldırgan-lümpence bir dille değil, çok sert de olsa politik bir dille eleştirilmesini gerektirir. Seferberlik ama kimlerle kime karşı ve nasıl? Her zemin ve koşul için doğru, tartışmasız bir ey� lem biçimi yoktur. Mesele basitçe, günlük akılla, dö� nemin-sürecin mücadele gerekleri dikkate alınmadan tartışılamaz. Aksi durumda eylem de eleştirisi de güçlü bir zemin üzerine oturmaz; biçimsel verilerin yarıştı� rıldığı, karşıtlaştırıldığı bir hal alır. Örneğin mesele “HDP ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ demişti. ‘Madem öyle’ dediler, ‘biz de sana siyaset yaptırmayacağız.’”(M. Pekdemir) basitliğinde, Kürt hareketinin kendi iç me�


37  selelerine indirgenerek tartışıldığında, böyle bir tartış� madan isabetli sonuç da çözüm de çıkmaz. Evet, PKK’nin TAK kod adıyla yapmış olduğu ey� lemler, kendi dışındaki yapıların siyaset yapma şansını büyük oranda zayıf düşürüyor. Bu, çok ciddi bir mese� ledir; bunun aşılmak istenmesi, devrimci-sol yapıların en doğal hakkıdır. Ancak bir yanlış bir başka yanlışla aşılmaz. Sorun daha da büyür ve sonuçta kazanan yine iktidar olur. Bu sebeple, ne denli yanlış bulsak da TAK’la ifadesini bulan Kürt hareketinin yöneli� mini önlemenin yolunu “halk düşmanlığı; demok� rasi düşmanı, emek düşmanı ve özgürlük düşmanı” tanımında değil, daha gerçekçi, dolayısıyla da daha etkili eleştirel bir zeminde aramalıyız. Velev ki Kürt hareketi ayrışmayı savunur olsun, bizler bu ayrışmayı hızlandıran “düşmanlık” tanım� ları mı yapmalıyız; yoksa ne kadar mümkünse, ayrış� tırıcılığı önlemenin derdine mi düşmeliyiz? Evet, örneğin bugün Beşiktaş, Kayseri gibi eylem� lerle “demokratik modernitenin” de “radikal de� mokrasinin” de olamayacağı, niyet ne olursa olsun bunun sonuçta “Seni Reis yaptırıyoruz” anlamına geleceği ve hatta Kürt halkının da “demokratik siya� set” zeminini ortadan kaldıracağı anlatılmalı. Ama bunun anlatılabilmesi için, anlatma ve anlaşılma ze� mini, siyasal küfre varan kavramlaştırmalarla  di� namitlenmemelidir. Eğer “Kürt siyasetindeki demokratik melekeler ve ref� lekslerin körelmediğine” inanılıyorsa, “Faşizme karşı birlikte olabilmek tek çaredir.” deniliyor, “faşizme kar� şı birliktelikte inisiyatif almaktan” söz ediliyorsa (Bkz. Melih Pekdemir), muhatabını bütünüyle karşıt zemine iten tanımlardan uzak durulmalı, bu inanca uygun bir dil kullanılmalıdır. Örneğin, “Ülke, bombaların, silah� ların, intikam kavgasının içinde adım adım etnik bir boğazlaşmaya doğru sürükleniyor. Her saldırı etnik karşıtlığı körüklüyor. Her saldırı ülkemizi emperyalist merkezlerin tezgâhında gelişen Ortadoğu’nun etnik ve mezhepsel çatışma dalgasına daha fazla yaklaştırıyor. Bu saldırı etnik ayrışmayı derinleştiren, kardeşliğimizi

vuran bir saldırıdır.” (ÖDP) çağrısı uygundur-isabet� lidir; ancak bunun devamında “AKP iktidarının so� rumlu davranmaya çağrılması” gerçekçi olmadığı gibi isabetsizdir. İktidarın sınıfsal saiklerle, emperyalizmin bölge poli� tikalarından bağımsız olmayan biçimde başlattığı halka

İktidarın sınıfsal saiklerle, emperyalizmin bölge politikalarından bağımsız olmayan biçimde başlattığı halka karşı seferberliği, ayakta karşılamak, yara alınsa da düşmemek, birbirini sahiplenmek ve birbirine tutunmak için bir karşı seferberliğe ihtiyaç vardır. Bunun içeriği de adı da ezilenlerin terminolojisinden seçilmelidir, devletin kavramlaştırmalarından da bozucu-ayrıştırıcı, lümpenliğe varan ifadelerden de kaçınılmalıdır.

karşı seferberliği, ayakta karşılamak, yara alınsa da düş� memek, birbirini sahiplenmek ve birbirine tutunmak için bir karşı seferberliğe  ihtiyaç vardır. Bunun içeriği de adı da  ezilenlerin terminolojisinden  seçilmelidir, devletin kavramlaştırmalarından da bozucu-ayrıştırıcı, lümpenliğe varan ifadelerden de kaçınılmalıdır. Darbe koşullarının kalıcılaştırılması yönünde adımla� rın atıldığı bugünkü süreçte, faşizme karşı birleşik cep� he bilincinin gereği olarak, ezilenlerin dinamiklerinin her birinin ve bir arada hepsinin dikkate alındığı kar� deşleştirici bir duruşa ihtiyaç vardır; Haziran’ın temsil ettiği değerler ve tüm ezilenleri kapsayan nitelikteki  potansiyel yoldaşlığı, bunu gerektirmektedir.


38 

Eylem, siyasetin devamıdır; sonuçları, siyasetin sınavıdır

Perspektif

Dolmabahçe’deki Patlamanın Ardından Devrimci Demokrat Kamuoyuna Birleşik mücadele, ayrıştırıcıkutuplaştırıcı adımlardan kaçınmayı, ezilenlerin birbirini gözetmesini, dinamiklerin birbirini zayıflatacak değil güçlendirecek şekilde konumlanmasını gerektiriyor. Hiçbir ezilenin, “beni ülke iklimi, bu iklimin diğer halk kesimleri üzerindeki etkisi ilgilendirmez; benim gücüm var, tek başıma karar verir uygularım, sonuçlarına herkes katlanır” deme lüksü yoktur.

Kürt sorunu, yalnızca Kürt (ezilen ulus) olmaktan kaynaklı hakların talep edilmesi ile çözülecek bir sorun değildir; çünkü Kürt halkının diğer halklar gibi aynı zamanda emeğinin sömürülmesi söz konusudur. Bu sorunlar, birinin diğerini yadsımayacağı biçimde iç içe geçmiştir. Dolayısıyla da Kürt halkı iki kez ezilmekte-sömürülmektedir. Bu durum, Kürt halkının, sınıfsal sömürü dahil tüm sorunlarının çözümü için, diğer halk kesimleriyle, toplumsal dinamiklerle mesafe oluşturmasını değil, birleşik mücadele zemi� ninde yan yana gelmesini gerektiriyor. Birleşik mücadele, ayrıştırıcı-kutuplaştırıcı adımlardan kaçınmayı, ezilenlerin birbirini gözetmesini, dinamiklerin birbirini zayı� flatacak değil güçlendirecek şekilde konum� lanmasını gerektiriyor. Hiçbir ezilenin, “beni ülke iklimi, bu iklimin diğer halk kes� imleri üzerindeki etkisi ilgilendirmez; benim gücüm var, tek başıma karar verir uygularım, sonuçlarına herkes katlanır” deme lüksü yoktur. Gerçekte böyle bir hareket tarzının sonuçları, hareket sahibinin kendisi dahil bir bütün halinde tüm ezilenlere kaybettirir. Çünkü eylem, siyasetin devamıdır; ortaya çıkan sonuçlar, siyasetin sınavıdır. Mücadelede enstrümanlar çeşitlidir HDP’nin “en sert biçimde” kınadığı, tüm halk güçlerinin artılarıyla değil negat� if sonuçlarıyla muhatap edildiği bir eylem, nasıl Kürt halkının yararına olabilir; eşitlik ve özgürlük mücadelesine ne türden ka� zanımı olabilir? Mevcut zulüm-eziyet, bin yıllardır süre� gelen sınıflı toplum ilişkilerinin devamıdır. Dolayısıyla da tek bir kesimin değil tüm ezilenlerin sorunudur. Mücadelede en�


39 

strümanlar çeşitlidir; doğru zamanda doğru biçimde kullanılabildiğinde birbirini tamamlama özelliği vardır. Dolayısıyla da ezilenlerin mücadelesi de aynı anda aynı biçimde gündeme gelmese de tamamlayıcılık özelliğine sahip olmalıdır.

zamanında işlevseldir; işlevsellik, ezberin-duygusallığın veya intikamcılığın işi değildir. Devrimciler yaratıcıdır; hele ki arkasında örgütlü bir halk desteği varsa, bu yaratıcılık, enstrüman kullanımında çeşitliliği ve ust� alığı beraberinde getirir.

Tekrarlara düşülmemesi, kayıpların durması ve be� dellerin kazanıma dönüşmesi için; öznellikle malul, uzlaşma ufuklu çizgi (müzakere için eylem çizgisi) bir an önce terk edilmeli, sınıflar mücadelesi zemininden gelen çağrılar, yöntemsel uyarılar dikkate alınmalıdır.

Koşullar ne denli zorlu olsa da Kürt halkı dahil hiçbir halk kesimi için çaresizlik tanımı yapılamaz. Yeter ki koşullar-dinamikler, güç dengeleri doğru okunabilsin, mücadele ezberle, duygusallıkla yürütülmesin ve im� kânlar öznelliğe kurban edilmeden değerlendirilebilsin.

Halklar çaresiz değildir; devrimciler yaratıcıdır Savaş ustası Giap, “Tüm halkı savaştırabilmeliyiz” diyordu. Bugün bir kez daha dönülüp bakılmalıdır. İmkânları sınırlayan, toplumu kutuplaştırmaya hizmet eden, sinme ve sokaktan çekilme etkisi olan bir eylem, tüm halkı mücadeleye katma amacına hizmet edebilir mi? Dünden bugüne devralınan tüm araçlar, yerinde

İmkânları sınırlayan, toplumu kutuplaştırmaya hizmet eden, sinme ve sokaktan çekilme etkisi olan bir eylem, tüm halkı mücadeleye katma amacına hizmet edebilir mi?

Daha önce de söylediğimiz gibi puslu hava da kut� uplaştırıcı siyaset de AKP’nin beslenme kaynaklarıdır. Devrimcilerin yapması gereken, toz-duman oranını artırmak değil bir taraftan AKP’nin ve sistemin üzerine fener tutarak gerçekliğini görünür kılarken diğer taraf� tan halkın alanları boşaltmasına değil alanlara akması� na sebep olacak politikalar geliştirmektir. Özellikle OHAL’den başkanlığa kesintisiz bir geçiş için taşların döşendiği bir dönemde, diktatörlüğe karşı mü� cadele, istismara imkan vermeyen bir çizgide, özen� le yürütülmelidir. Bu, devrimci-demokratik güçlerin birliği ve mücadelenin başarısı için olmazsa olmaz önemdedir. Tüm devrimci-demokratik güçlerin, bundan sonra atılacak her adımda, sürecin gerektird� iği hassasiyetleri ve bütünün kazanımlarını gözeterek hareket edeceğine inanmak istiyoruz.


40 

Nusaybin aynasında referandum Gündem

En büyük yatırımı güvenliğe yapan ve hemen her konuyu güvenlik kapsamına sokan AKP/Erdoğan iktidarı, Cizre-Sur duvarlarındaki yazılardan anımsadığımız PÖH ve JÖH örgütlenmesine HÖH’ü (Halk Özel Harekât) de eklemiş durumda. Çünkü aydınlığa karşı karanlığı, bilime karşı cehaleti savunup devlet eliyle yağmayı büyütmek için, gerçekleri yalanla-demagojiyle örtbas etmekten ve şiddet araçlarını büyütmekten başka yolları yok.

A

bdulkadir Selvi, Erdoğan’ın referandum çalışmalarında “hayır”ı terörizmle eşitleme biçimindeki tarzını/dilini değiştirme kararı aldığını söyledi. Bu eşitleme işinin halkta karşılık bulmadığı doğru. Ancak buna rağmen Bahçeli ile kurulan koalisyonun fıtratı gereği, başkanlık rejimi savunucularının milliyetçilikten ve terör kavramının istismarından vazgeçmeleri mümkün görünmüyor. Çünkü aynı gün basına Figen Yüksekdağ’ın vekilliği� nin düşürüldüğü, Selahattin Demirtaş’ın 5 ay ceza aldığı, İdris Baluken’in tutuklandığı ve Nusaybin’in iki mahallesinde sokağa çıkma yasağının ilan edildiği haberleri düştü. En büyük yatırımı güvenliğe yapan ve hemen her konuyu güvenlik kapsamına sokan AKP/Erdoğan iktidarı, Cizre-Sur duvarlarındaki yazılardan anım� sadığımız PÖH ve JÖH örgütlenmesine HÖH’ü (Halk Özel Harekât) de eklemiş durumda. Çünkü aydınlığa karşı karanlığı, bilime karşı cehaleti savunup devlet eliyle yağmayı büyütmek için, gerçekleri yalan� la-demagojiyle örtbas etmekten ve şiddet araçlarını büyütmekten başka yolları yok.

Özel Hareket, özelleştirmeye eşlik ediyor Yaklaşık 40 yıl öncesinde neoliberal saldırılarla be� raber yaygınlaşan özelleştirmeler, kazanılan tecrübe ve sermayenin bitmek tükenmek bilmeyen çıkar hesapları çerçevesinde giderek kamusal işletmeler� in özelleştirilmesini aşmış, sömürgelerin yeniden sömürgeleştirildiği bir dünyada belediyelerin kayyum atanarak, ilçelerin ve kentlerin önce yıkılarak sonra kentsel dönüşüm kapsamına sokularak özelleştirildiği bir aşamaya gelmiştir. Özelleştirmenin daha büyük resimdeki karşılığı re� ferandumdur. Deyim yerindeyse devleti ifade eden hemen her şeyin “özel”i oluşturuluyor. Saray nasıl ki Meclis’in özelleşmiş biçimi ise Varlık AŞ de Hazine’nin özelleşmiş biçimidir. Dünya ölçeğinde sermaye güçleri arasında kızışan paylaşım savaşı Türkiye’ye de yansıyor. Bu koşullarda varlıklarını yitirip tasfiye olmamak, öncelikle iktidara yakın olmayı gerektiriyor. İşte böyle bir süreçte, kuv� vetler ayrılığının biçimsel boyutuna bile tahammülü ol�


41  mayanlar, gücü tekleştiriyor. Devletin görece özerkliği, taraflar üstü görünümü gibi dolaylı görünümler/işley� işler yerini doğrudan bir işleyişe bırakıyor. Kamuflajlar, nispi demokratik görünümler kalkıyor. Bu da devletin özelleşmesidir. “Paralel ordu” değerlendirmelerinin yapıldığı bu süreçte Hükümet, özel güvenlik şirketlerine 2009’dan beri 5,5 milyar lira aktardı. Özel güvenlik harcamaları 2016 sonunda yüzde 50 arttı. Reina saldırısının ar� dından yayımlanan bir OHAL KHK’si ile silah kul� lanmalarına da olanak sağlanan özel güvenlik şirketler� inin kapsama alanı giderek artıyor. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün en son 2014 yılında yayımladığı verilere göre, Türkiye’de 1 milyon 17 bin 580 kişiye özel güvenlik görevlisi sertifikası, 686 bin 616 kişiye özel güvenlik görevlisi kimliği verildi. Son rakamlar� la 476 bin 678 kadro tahsis edildi. Sektörde örgütlü derneklerin yaptıkları açıklamalara göre, fiilen çalışan özel güvenlik görevlisi sayısı 350 bini aştı. Erdoğan’ın özel sektöre yönelik “istihdamı artırın” talimatları çerçevesinde bu rakamların daha da artması bekleniyor. Temsili sisteme son vermek için referandum ABD’de en zengin patronlardan biri olan Trump’ın başkan olduğu, petrol ve doğalgaz devi Exxon Mobil’in Genel Müdürü’nün dışişleri bakanı yapıldığı, Fransa’da Yargıtay’ın hükümete bağlandığı, Azerbaycan’da Cum� hurbaşkanı’nın kendi eşini yardımcısı olarak atadığı koşullarda Türkiye’de Saray rejimi için referandum yapılıyor.

cek baskı ve şiddetten başka bir şey kalmadı. Bilinir ki sistemlerini baskı, sömürü ve haksızlık üzerine inşa edenler, saltanatlarının devamı için ağırlıkla yalana, korkuya ve silaha yatırım yaparlar. Ancak bu araçlar, belirli bir sürede/konjonktürde etkili olsa da bir süre sonra “yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz” misali işlevini yitirir ve ters etkide bulunmaya başlar. Zorun rıza üretemediği bir coğrafya Öyle görünüyor ki 30 küsur yıldır yaşananlardan son� ra özellikle de Sur-Cizre deneyimiyle beraber uygula� nacak devlet zoru, rıza oluşturmaya değil “hayır” sesinin daha gür çıkmasına yarayacak. Sistemin kamuflajları eridiği ve nitelikleri görünür hale geldiği oranda, ez� ilenler arasındaki farklar giderek ikincilleşecek, örgütlü kötülüğe karşı ortak mücadele zemini büyüyecektir. Özellikle 16 Nisan sonrasında sürecin daha uzun erim� li, kesintisiz bir mücadele gerektirecek olması, birleşik mücadele zeminlerinin ve kalıcı örgütlenmenin önemi� ni artırıyor. Eğer 15 gündür haber alınamayan Nusaybin Ko� ruköy’de işkence iddialarına İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “Vatan-Millet-Sakarya” edebiyatıyla yanıt veriy� orsa ve yine aynı Bakan, “Şu referandum bitsin bakın neler olacak” diyorsa, tutsak alınmış olan Selahattin Demirtaş’tan “insan müsveddesi” diye söz ediyorsa, bu mücadelenin (Nisan’ın) 17’si daha da zorlu geçecek de� mektir.

Tarih yapıcılarına bir kez daha görev düşüyor. “Biz Temsilin ortadan kaldırıldığı, temsilcilerin tu� yaptığımız şeyiz” diyen Eduardo Galeono’dan ilhamla tuklandığı koşullarda yapılacak olan referandum� söylersek, kendimizi meydan okumada ve zorluklara da, son seçimde HDP’ye yüzde 90 civarında oy karşı çıkışımızda tanımlamalıyız. Bir halk en iyi ken� vermiş bir ilçenin kuşatılarak boğulmak istenme� di eyleminde örgütlenir. Kendi eyleminde bilinçlenip si, bu toplam veriler içinde değerlendirilmelidir. özgüven kazanır. Özgüven ve cesaret özgürlüktür. Nusaybin, Suriye sınırındadır. Halkın yerel seçimle� Sürece müdahale edip, irade koyup özgürlük yönünde rde sandıktan çıkan iradesi yok sayılarak, oyla seçilen kazanımlar sağlayan halkın kendisi de özgürleşir. Şimdi Belediye Başkanı’nın yerine Kayyum atanmıştır. Bu zorbalığa itiraz ederken, benzer zeminlerde bulunan� yaşananlar, zorbalığın sınıfsal niteliğine uygun bir larla kardeşleşme ve cesareti toplumsallaştırma zamanı; gerçekliği doğruluyor; bugüne dek mevcut sistemin Şimdi 16 Nisan’da sandıktaki muhtemel kazanımı 17 makyajlanarak güzel gösterilmesi yöntemi o kadar Nisan’a taşıma ve Haziran ülkesini kurma yönünde iti� çok kullanılıp tüketildi ki egemenin elinde halka vere� razı alternatifle buluşturma zamanı.


42 

Ö

ncü savaşı ne değildir?

Perpektif

Doğru uygulama için doğru yorum gerekiyor Bu, bildik bir tarzdır; eleştirilecek olgu önce karikatürize edilir sonra da o karikatür “bir güzel” mahkum edilir. Bunun pek çok örneği vardır. Ama bu konuda belki de ne fazla karikatürize edilmeye uğramış, yalan-yanlış biçimde tartışılmış tespitlerden biri de öncü savaşıdır. Vaktinde öncü savaşını “üç beş çakaralmazla” tüm sorunların çözülmesi veya silah sesine halkın koşup gelmesi olarak göstermeye çalışanlar da olmuştu.

Bu, bildik bir tarzdır; eleştirilecek olgu önce karikatürize edilir sonra da o ka� rikatür “bir güzel” mahkum edilir. Bunun pek çok örneği vardır. Ama bu konuda belki de ne fazla kari� katürize edilmeye uğramış, yalan-yanlış biçimde tar� tışılmış tespitlerden biri de öncü savaşıdır. Vaktinde öncü savaşını “üç beş çakaralmazla” tüm sorunların çözülmesi veya silah sesine halkın koşup gelmesi ola� rak göstermeye çalışanlar da olmuştu. Meselenin genel anlamda araç, özelde silah tartış� ması olmadığını belirterek başlayalım. Hatta belki bugün halk savaşının veya onun stratejik bir aşama� sına denk bir taktiğin ayrıntılarının konuşulmasının mücadele açısından güncel bir kazanımı da olmaya� caktır. Ne var ki durduk yerde ve tamamen temelsiz/ spekülatif biçimde “Siyasal ve örgütsel enerji açığı� nın bir öncü savaşla aşılması ve safları halkın doldur� ması çocuksu bir hayaldir.”(Aydemir Güler) dendiği zaman, ister istemez öncü savaşı da güncel tartışma konuları arasına giriyor. Halbuki süreç, 40-50 yıl öncesinin tüketilmiş tar� tışmalarını tekrar etmeyi veya o zemine atfen mesa� fe oluşturmayı değil, örneğin “suni denge” denince de “kesintisiz devrim” denince de bir şablondan öte günün ihtiyacı bağlamında güncellenmiş tanımlar eşliğinde bir duruşu gerektiriyor. Aydemir Güler, toplamda Türkiye’nin Marksizmi� ni anlatan ve bugün hâlâ aşılamamış olan Mahir’in Toplu Yazıları’ndan, temel önemde bir saptamayı tartışmıyor, ona niteliği ile alakası olmayan bir an� lam atfederek “çocuksu bir hayal” olduğu sonucuna varıyor. Öncelikle belirtelim ki öncü savaşını bu şekilde sa� vunan kimse yok. Bir tespitin böyle okunması için kişinin çarpıtma için özel bir gayret göstermesi gere� kiyor. Birincisi, Mahir’in tanımının buradaki içerik� le ilintisi bile yok. İkincisi halk savaşı, öncü savaşı, gerilla savaşı gibi olgular her tarihsel süreçte aynı biçimde hayata geçirilmez. Bu nedenle doğru uygu�


43  Marksist klasiklerden uzaklaşma, bu türden tezlerin bırakalım güncellenerek okunmasını, özünün dahi anlaşılmamasını beraberinde getiriyor. Yaklaşık 17 yıl önce yine bu konu bağlamında yaz� mış, yukarıdaki örnekte olduğu gibi mekanik algıla� yışlara, öncü savaşından veya suni dengenin kırılması denen olgudan ne anlaşılması gerektiğine değinmiş� tik. Ancak aradan geçen yıllara rağmen bu ihtiyacın varlığını koruduğunu gördüğümüz için yazının ilgili bölümünü aşağıda, Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket’in 1. sayısından özetleyerek aktarı� yoruz. Suni Denge, Bir Yeni Sömürge Ülke Olgusudur

lama için doğru yorum gerekiyor. Örneğin Che’den de Fidel’den de ve hatta Mao veya Lenin’den de (ni� yetiniz bu olursa) her şeye namlunun ucundan bakan bir insan çıkarabilirsiniz. Ama örneğin evrensel gerilla Che’nin bile gerillayı askeri değil politik kadro olarak nitelediği bilinirse çok şey değişir. Elbette “Solcu her baktığı yerde Gezi’yi görmekten vazgeçmelidir.”(agy) Ama her baktığı yere Gezi’nin öğreticiliğini-deneyi� mini taşımayı da bilmelidir. Konunun derinliğine girme ihtiyacı duymayan bu yaklaşım, öncü savaşına dair en genel kuralı dahi ıs� kalıyor. Bilinir ki eğer parti, yani örgütsel yeterlilik ve ideolojik-politik netlik yoksa zaten öncü savaşı verilemez. Dolayısıyla “Siyasal ve örgütsel enerji açı� ğının bir öncü savaşla aşılması” diye bir durum ola� maz. Bunun öncü savaşı tespiti ile bir ilgisi yok. Bu, olsa olsa “Öncü savaşı ne değildir”e örnek verilebilir. Belki yazımıza konu olan örnek, öznel bir nedene de dayanıyor olabilir. Ancak genel anlamda söyler� sek, ne yazık ki temel teorik tezlere dair bu türden şeklî veya yetersiz yaklaşımlar hiç de az değildir.

“Günümüzde kitlelerin siyasal tavır alışları çok daha karmaşık bir süreç izlemektedir. Özellikle 12 Eylül ile birlikte tüm topluma dayatılan teslimiyetçilik, bugün için siyasal tavır alışta çok daha büyük bir engeldir. Medya aracılığıyla emperyalizmin topluma dayattığı bireyci düşünce toplumu atomize ederek, sistemin karşısında tek tek bireylerin radikal tavır alışlarını olanaksız kılıyor. Emekçilerin en küçük dayanışma ve örgütlenme eğilimleri zorla engellenerek örgütsüzlük dayatılıyor. Var olan örgütlenmeler işlevsizleştiriliyor. Kitlelerin bilinç ve örgütlenme düzeyi, mücadele geleneği gibi etmenler, radikal tavır alış üzerinde rol oynayan olgulardır. Özellikle Kürt halkında ulusal bi� lincin gelişimine dayalı olarak suni dengenin yarattığı pasifizm önemli oranda kırılıyor.

Günümüzde kitlelerin siyasal tavır alışları çok daha karmaşık bir süreç izlemektedir. Özellikle 12 Eylül ile birlikte tüm topluma dayatılan teslimiyetçilik, bugün için siyasal tavır alışta çok daha büyük bir engeldir


44  çözülecek, kırılmadığında ise halk mutlak bir hareket�

Suni dengenin kırılması çok karmaşık bir süreçtir. Bu sürecin herkesi, her sınıfı ve katmanı aynı zamanda ve aynı oranda etkilemesi düşünülemez. Benzer şekilde hangi faktörlerin, eylemlerin suni dengenin kırılmasında çok etkili olduğu/ olacağı da bugünden belirlenemez. Devletin ve faşist güçlerin, toplumdaki farklı inanç gruplarından biriyle bütünleşmesi, diğer inanç grup� larında ‘inanç özgürlüğü’ temelinde radikal tavır alış� lara neden olabiliyor. Giderek yoğunlaşan faşist saldı� rılar, faşist saldırılara ve arkasındaki güçlere karşı siya� sal tavrın sertleşmesine neden oluyor. 12 Eylül öncesi ve sonrası süreçte faşist hareketin devlet ile bütünleş� mesinin giderek toplumda daha rahatlıkla görülmeye başlanması, devlete olan güveni önemli oranda sars� mış durumda. Bu da toplumun ileri unsurlarında suni dengenin etkisini aşındırıyor. Ancak, genel olarak tek tek tüm toplumsal olayları suni denge ile ilişkileri açı� sından ele almak doğru değildir. Suni denge, çok daha genel ve doğrudan devleti, emperyalist kapitalist siste� mi hedef alan tavır alışlar için geçerlidir. Suni dengenin kırılması çok karmaşık bir süreçtir. Bu sürecin herkesi, her sınıfı ve katmanı aynı zaman� da ve aynı oranda etkilemesi düşünülemez. Benzer şekilde hangi faktörlerin, eylemlerin suni dengenin kırılmasında çok etkili olduğu/olacağı da bugünden belirlenemez. Mesela bu doğrultuda, Susurluk olayı ölçü alınabilir; yaratıcı bir yaklaşımla yeni yöntem� ler geliştirilebilir. Örneğin, Susurluk’taki kamyonun yerine duyulacak bir silah sesi, en büyük propaganda olurdu. Suni dengenin yarattığı etkilerin aşılması için halk savaşı süresince mücadele edilmesi zorunludur. (Tersi halde suni denge kırıldığında karşı devrim saf� larında savaşacak kimse kalmazdı.) Eğer mesele, ‘suni denge kırıldığında tüm sorunlar

sizlik içinde bulunacak’ biçimindeki kaba kavrayışlar içinde yapay zorlamalara sokulmazsa, anlaşılma güç� lüğü çekilmeyecektir. Sonuçta bu, bir yeni sömürge ülke gerçekliğidir ve durağan bir olgu değildir. Bilin� diği gibi Che Guevara, Askeri Yazılar’ında ‘Bugün La� tin Amerika’da, oligarşik diktayla halkın baskısı ara� sında bir kararsız denge durumu gözlenmektedir’ der. (s:163, abç.) Yani ne Mahir Çayan yoldaşımız ne de biz, bir şeyleri yoktan var etmedik. Var olan bir ger� çekliğin adı konmaktadır. Devrimciler önlerini daha rahat görebilmek ve somuta uygun düşecek politika� lar üretebilmek için; yaşadıkları coğrafyaya ait sosyal, siyasal ve iktisadi verilerin taşıdığı ‘kendine ait’ nite� likleri tanımalı ve değerlendirmelerinde dikkate alma� lıdır. Aksi takdirde ezberin politikasını yapar duruma düşülecektir. Devrimci Yol geleneğinden söz edip, bu türden kav� ramları (suni denge, öncü savaşı, halk savaşı, vb.) bu� gün ihtiyaç duyulan siyasal perspektife taşıyamayanlar ve dolayısıyla bir ideolojik-politik hat oluşturamayıp bocalama süreci geçirenler gerçekte, geleneğin dışın� da farklı ve ‘orijinal şeyler’ söyleme merakına kurban gitmektedir. Örgütsüzlüğün örgütlendiği zeminler, Devrimci Yolculuğun yaşatıldığı değil, tüketildiği ze� minlerdir. Artık hayat, hiçbir olguyu salt kavramlarla yaşatma fırsatı vermiyor. Devrimciliğin toplum için� de bir çeşit kimlik edinme anlamında ucuz hesaplara alet edildiği dönem artık kendini ‘devrimcilik bedel ödemeyi göze almaktır’ gerçekliğine bırakıyor. Öz ör� gütlenmeden bir öcü gibi kaçıp salt cephesel örgütlen� menin ön biçimleri ile (sendika, halkevi vb.) yetinen� ler, kimi kavramlardan dergi sayfalarında söz etmenin Devrimci Yolculuk için yetmediğini ya öğrenecek; ya da hayat, bunun bedelini daha ağır biçimde ödetecek� tir. İşte suni denge kavramı, bunlardan sadece biridir.” (Bkz. Devrimci Hareket, s:1, Yeni Sömürgecilik)


45 

On üçüncü yılda yine aynı noktadan seslendik: Önder Babat yaşıyor! Önder’in katili olan faşizm, onu katlettiği andan itibaren burjuva medyayı da yönlendirerek bir yalan ve manipülasyon bombardımanı yaratmak istedi. Önce kafasına taş düştüğü söylendi. Bu yalan tutmayınca, serseri bir kurşunun Önder’e isabet ettiği iddia edildi. Buna rağmen, egemen kaynaklardan yayılan bilgi kirliliği gerçekliği örtemedi. Diğer bir ifadeyle, güneşi balçıkla sıvamaya kalkışan egemenler bir kez daha devrimcilerin karşısında yenildi. Bugün artık herkes tarafından Önder Babat’ın politik bir cinayet sonucu, devlet tarafından öldürüldüğü bilinmektedir. Önder Babat cinayeti ne ilktir ne de son olacaktır. Faşizmin hüküm sürdüğü ve egemenlerin ellerindeki hemen her aracı halkı sindirmek için kullandığı

ülkemizde, hergün yeni saldırılarla karşılaşıyoruz. Devrimci-demokratik kurumların temsilcilerinin, gazetecilerin, aydınların sudan sebeplerle tutuklandığı, hapishanelerdeki yoldaşlarımıza sistematik işkence yapıldığı bir süreçten geçiyoruz. Hepimiz biliyoruz ki, varlık zeminlerini halkların kanı üzerine kurmuş olan Saray için demokrasi demek; kar ve rant için istediği kadar sömürebilme ve yok edebilme özgürlüğüdür. Bundan dolayı, onların sözde 'demokrasisi' ilerledikçe halkların yaşam imkânları gerilemektedir. Saray'a karşı mücadele verenler sindirilmek istense de devrimciler baskı ve tehditlere boyun eğmeyecektir! Özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren devrimcilere ve halka karşı işlenen suçlar zaman aşımına uğramaz! Önder Babat yoldaş ölümsüzdür!


46  “Her toplumsal yaşam özünde pratiktir. Teoriyi gizemciliğe götüren bütün gizler, ussal çözümle� rini, insan pratiğinde ve bu pratiğin kavranma� sında bulur.” Karl Marx - Feuerbach Üzerine 7. Tez

Perpektif

1971 Devrimciliği ve Ulaş Bardakçı Geçmişle ilintili olarak yazmak/ konuşmak, geleceği gözeten düşünsel ve fikri sürecin bir parçası değilse, anı devşirme veya olay aktarma sınırlılığında kalıyor. Tarih yazımı, tarihi yapma sürecinin devamı, bir parçası olarak düşünülmelidir. Çalışan, yaratan, dövüşen ile yazan arasında bir devamlılık, bir içerik ve anlam bağı olmalıdır.

Geçmişle ilintili olarak yazmak/konuşmak, ge� leceği gözeten düşünsel ve fikri sürecin bir parça� sı değilse, anı devşirme veya olay aktarma sınırlı� lığında kalıyor. Tarih yazımı, tarihi yapma süre� cinin devamı, bir parçası olarak düşünülmelidir. Çalışan, yaratan, dövüşen ile yazan arasında bir devamlılık, bir içerik ve anlam bağı olmalıdır. Bir harekete önderlik etmiş bir devrimci yazıla� caksa, sahip olduğu değerlerden, fikri ve fiili du� ruşundan ve bu duruşunun şekillendiği tarihsel süreçten kopuk ele alınamaz. Bu yöntemsel ölçü Deniz, Mahir ve İbo için de geçerlidir. MDD’ci� ler arasındaki saflaşmada farklı yönelimler içinde olsalar da bu üç önderin idam sehpasında, Kı� zıldere’de ve işkencehanede öldürülmüş olması, devlet nezdinde oluşturdukları tehdit bağlamın� da benzerliklerini gösterir. 1971 Kopuşunu Hazırlayan Koşullar 1960’lı yıllar, solun fikri ve fiili gelişmesine bağlı olarak, insanların egemen düşünme kalıp� larının dışına çıktığı, öğretilmiş yanlışlar yerine doğruların arayışına girdiği yıllardı. Bunda dün� yadaki ve ülkedeki gelişmelerin doğrudan rolü vardır. Bu süreçte sosyalist siyasal zeminde ortaya çı� kan eğilimleri 3 başlık altında toplamak müm� kündür. 1. Türkiye İşçi Partisi(TİP) 2. Yön-Devrim dergisi çevresi 3. Milli Demokratik Devrim(MDD) çevresi 1961 yılında dönemin sendikacıları tarafından


47  kurulan ve parlamento eksenli bir çalışma yapan TİP, 1965 seçimlerinde yüzde 3 civarında oy alarak mecli� se 15 milletvekili sokmuştur. Gençlikten sendikacılara ve Kürt aydınlarına kadar solun önemli bir kesimini çatısı altında toplayan bu hareket, seçim başarısına rağmen, ‘65 sonrasında iç tartışmalarla başlayan ve giderek saflaşmayı, çözülmeyi beraberinde getiren bir süreç yaşamıştır. Tamamen parlamentarizm ufkuyla hareket etmesi, gençliğin dinamizmini geliştirmeyi de� ğil bu potada eritmeyi tercih etmesi, niteliğe göre de� ğil oy potansiyeline göre aday göstermesi, çözülmesini hızlandıran etmenler olmuştur. Örneğin Mehmet Ali Aybar’ın, Adıyaman’dan bir toprak ağasını milletvekili adayı olarak öne çıkarırken 10 bin oy potansiyeli ol� masını gerekçe olarak göstermesi, sahip olunan duruşu anlatan önemli bir veridir. 1960’lı yıllarda ortaya çıkan sol eğilimlerden biri de Yön-Devrim hareketidir. Kemalizm’den ideolojik et� kilenim içinde olan ve örgütlenmesini ağırlıkla ordu içinde yapan bu hareket, 1960’ta önderliğini Doğan Avcıoğlu’nun yaptığı YÖN dergisini, 69’da da benzer kadrolar tarafından Devrim dergisini çıkarmış, 9 Mart

“Her toplumsal yaşam özünde pratiktir. Teoriyi gizemciliğe götüren bütün gizler, ussal çözümlerini, insan pratiğinde ve bu pratiğin kavranmasında bulur.” 1971’de ordu içindeki ilişkileriyle kalkıştığı hareketin bastırılması ve peşinden 12 Mart Muhtırası ile büyük oranda dağılmıştır. 1960’lı yıllarda varlık gösteren üçüncü eğilim ise Mihri Belli önderliğindeki MDD hareketidir. Ağırlıkla eski TKP’lilerden oluşan bu kesim, 1967’de çıkardığı Türk Solu dergisi ile TİP’e karşı eleştirel bir duruş ser� gilemiş, süreç içinde Türkiye Devrimci Gençlik Fede� rasyonu (Dev-Genç) da MDD’ci akımın etkisi altına girmiştir. Fakat ilerleyen süreçte MDD’ci akım devrim stratejisi çerçevesinde 3 ana akıma -THKO, THKP-C, TİİKP- bölünmüş, TİİKP’ten ayrılan İbrahim Kaypak� kaya’ya tarafından da TKP/ML’yi kurulmuştur.


48 

İşte Ulaş, bu koşullarda Leninist kesintisiz devrim anlayışına göre örgütlendi. Ona göre mücadele etti. Onun devrimciliği bir yaşam biçimidir, bir kadro ve örgütlenme anlayışıdır. Leninist kesintisiz devrim anlayışının dönemsel ifadesidir.

anlayışına göre örgütlendi. Ona göre mücadele etti. Onun devrimciliği bir yaşam biçimidir, bir kadro ve örgütlenme anlayışıdır. Leninist kesintisiz devrim anla� yışının dönemsel ifadesidir. Ulaş’ın devrimciliği, bireysel değil örgütseldir; o, par� ti-birey ilişkisinde de yoldaş-yoldaş ilişkisinde de üzeri� ne düşenin azamisini yapar, tüm emeklerin bir toplam oluşturacağı bilinciyle birleşeceği hareket ederdi. Ma� hir’le aralarındaki yoldaşlık sevgisi, pratik denice akla Ulaşın gelmesi onun bu kavrayışının ürünüdür. Mahir’de özel bir yeri vardır Ulaş’ın.

Bu akımlar kendi içinde farklılık taşısa da TİP’ten ve YÖN’den farklı olarak Marksizm’i Türkiye koşullarına uyarlamaya çalışmış, salt işçi sınıfı veya salt ordu içinde değil, gençlikten köylüye tüm toplum kesimleri içinde çalışma yapmış, demokratik devrim eksenli bir prog� ramla hareket etmiştir. Gerçekte bu Leninizmdir. Ulaş, 1971 Devrimciliğidir; Leninizmdir Gerçekte o süreçte yaşanan kopuşlar, tarihsel sürecin emperyalizmle girilen ilişkilerden sermayenin gelişme� sine, sınıf ilişki ve çelişkilerinden, devlet-toplum ilişki� sine kadar kapsamlı değerlendirmelere dayanır. Bu sürecin örgütsel öznelerinden THKP-C, geçmişin içinde doğar ama içinde bulunduğu süreci reddederek değil onu aşarak bir kopuş gerçekleştirir. THKP-C’nin kodlarını/şifrelerini doğru okumak bugünkü yenilen� me arayışında önemli bir kaynaktır. Tüm dünya dene� yimleri incelenir ama Türkiye’nin Marksizmi yazılır. Onlar kendilerinden önceki pratikleri taklit etmez, dersler çıkarır. Bu bağlamda THKP-C, kendinden ön� ceki tüm birikimlerin sentezidir; sonucu, hatta özetidir. Bugün yapılan tartışmalarda yaygınlıkla yapılanın aksine THKP-C, araçlara amaçtan farklı/kopuk bir anlam yüklememiş, aksine nihai amaca bağlı olarak ve Lenin’in “yalnızca öncü ile zafer olmaz” değerlendir� mesi ışığında “Öz örgütlenme+cephesel örgütlenme” anlayışını geliştirmiştir. İşte Ulaş, bu koşullarda Leninist kesintisiz devrim

Özel bir kaynağım yok, kimse de anlatmadı ama bi� liyorum Mahir’de özel bir yeri vardır Ulaş’ın. Mahkemede yan yana oturmaları Bir prosedür gereği değil örneğin. Birbirine değdiklerinde yansıttıkları elektrik ise gör� meye değer. Yoldaşlığın nasıl olması gerektiğini anlamak için bel� gesellere düşen, Duruşma salonundaki o kucaklaşma yeter. Firarları da beraberdi, saklanmaları da sonrası da. Sizler bakmayın Ulaş’ın Arnavutköy’de çatışırken Mahir’in yanında olmadığına. Bu sadece görüntüde böyleydi. “Cevahir’i gömdüm kalbime ve döndüm hücreme” diyen Mahir’i, Ulaş’tan ne ölüm ayırabilirdi; ne Kızıldere’de düşen, 10 kişiden ibaretti. Bu nedenle süreci doğru okuyanlar; mirası “Mahir Hüseyin Ulaş”


49  Yıldönümünde Kızıldere’yi anmak, doğru ve yol gösterici dersler çıkarmayı ve o dersleri sınıflar mücadelesinin ihtiyaçları bağlamında güncelle� meyi gerektiriyor. THKP-C ve Mahir, doğma� lardan-şablonlardan uzak, öznelliğe düşmeden dünya ve ülke tahlili yapmak ve bunun gerek� lerini örgütsel-fiili bağlamda yerine getirmektir.

Perpektif

Kızıldere’nin yıldönümünde THKP-C ve Mahir Mesele, Ne ‘68’ ne de devamında ‘78’ idi. Bilimsel disiplin ve felsefe ilişkisi Hayat içinde test edildi Ve isabet isabeti besledi. Bugün bu diyalektik içinde kalarak aranmalı Günün yanıtları ve en büyük şafağa götürecek YOL’un kilometre taşları.

Mahir, yaptığı bütünlüklü değerlendirmelerde tekel öncesi Marksizmden tekelci dönem Mark� sizmine yani Leninizme uzanan üretimi ülkeye ve güne taşımış, 1965-71 sürecinde emperyaliz� min müdahalesini ve tekelci sermayenin gelişi� mini incelemiş ve sonuçta THKP-C’nin kurulu� şu ile taçlanan sürece önderlik etmiştir. ‘71’ devrimciliği, bir kopuştur; TİP tekelinin kı� rılması, DEV-GENÇ’in o yapı içinde eritilmeye itirazı ve daha da önemlisi, Marksizmin Türkiye koşullarına uyarlanması bağlamında bir çıkıştır; kavrayışın feda ile iç içe geçerek bir kimliğe dö� nüşmesidir. 1970 Aralık’ında partileşen hareket, Marksizm’i Türkiye koşullarına uyarlarken, salt işçi sınıfı veya salt ordu içinde değil, gençlikten köylüye tüm toplum kesimleri içinde çalışma yapmış, demokratik devrim eksenli bir programla ha� reket etmiştir. Gerçekte bu Leninizmdir; hem parti hem cephe bilincidir; birleşik mücadele ve kesintisiz devrim perspektifidir; dolayısıyla da bugünkü mücadelenin de başarısı için zorunlu koşuldur. Devrim yapmak için Marksizm Mahir, “Biz Marksizmi entelektüel gevezelik ve dünya devrimci hareketinin trafik polisliğini yapmak için okuyup öğrenmiyoruz. Biz dün� yayı değiştirmek için, dünyanın Türkiye’sinde devrim yapmak için Marksizmi öğreniyoruz!” değerlendirmesi ile Marksizmin bir doğma de� ğil yaşayan bir öğreti olduğu gerçekliğinin altını çizer. Yürüttüğü ideolojik mücadele, kavrayışta ve kavgada isabet oranını arttırır. Mahirlerden


50 

devralınan, devrim perspektifli sınıfsal kavrayış, bugün yaygınlıkla gözlenen sınıfsallıktan uzak, pragmatizm� le malul, günü kurtarmakla yetinen eğilim karşısında önemini-güncelliğini koruyor. THKP-C, Leninizmdir THKP-C’nin niteliklerinden biri de devrimci dina� miklerin programatik uyumudur. Emperyalizm koşul� larında gericileşen ve hiçbir demokratik talebe öncülük etme niteliği kalmayan burjuvazi karşısında atılacak her ilerici adım, her demokratik kazanım, ezilenlerin ortaklaştığı birleşik bir mücadeleyi, bir devrim prog� ramını gerektirir. Bu, ezen-ezilen saflaşmasıdır; parçalı mücadelenin yerini bütünlüklü, birleşik mücadele� ye bırakmasıdır; Kürt sorununun, kadın sorununun, inanç sorununun, doğa ve insan mücadelesinin emekçi başlığı altında toplanmasıdır; bugün-yarın diyalektiği� dir; kesintisiz mücadeledir. Demokratik kazanımların kesintisiz biçimde sosyalist bir sürece evrilmesi, bugünden yarına tüm ezilenlerin günü ıskalamayan ama nihai hedefi yani köklü çözümü de gözeten kesintisiz mücadelesini gerektirir. THKP-C, öz örgütlenme ile cephesel örgütlenme diyalektiğidir Lenin’in “Yalnızca öncü ile zafer elde edilemez” sözü,

öz örgütlenme ile cephesel örgütlenmenin yani kad� rosal örgütlenme ile halkın kendini ifade edebildiği söz-yetki ve karar sahibi olduğu örgütlenmelerin ne� den ve nasıl birbirini tamamladığını anlatır. Bu diya� lektik, Çin’de Sovyet örgütlenmesi, Küba’da Devrimi Savunma Komiteleri, Nikaragua’da Sandinist Savunma Komiteleri, Türkiye’de Direniş Komiteleri vb biçimde kendini gösterir. 2013’te Gezi’de de bugün Birleşik Ha� ziran Hareketi’nde de aynı kavrayışın izlerini görmek mümkün. Bu, aynı zamanda Kızıldere’de aynı mevzide şehit düşen THKP-C ile THKO kadrolarının miras bıraktığı yoldaşlık bilincinin güncellenmesidir. Bugün de THKP-C’li olmak, hem parti hem cephe bilinciyle hareket etmeyi gerektiriyor. Tutsak düştüğünde duvarların arasına, devrimci di� namizmi ve üretken potansiyelleri sınırlanmak isten� diğinde TİP’in kapsama alanına, Marksizm denince ezbere-şablonlara sığmayan Mahir Çayan, Kızıldere’de yoldaşları ile beraber kuşatıldığı evde kurşunlarla yok edilememiş, halkların gönlünde, devrimci bayraklarda ve kavganın bizzat içinde yol gösterici bir pusula olarak yerini almıştır. Onun adıyla özdeşleşen nitelikler, daya� nışma ve direniş kültürü, genelde ‘71’ devrimciliğinin özelde THKP-C’nin örnek alınması gereken nitelik� leridir. Kızıldere’nin 45. yılında onların şahsında tüm devrim şehitlerini saygıyla anıyoruz.


51 

Kesintisiz mücadele bilinciyle ‘Hayır ve Ötesi’ Perpektif

Füruğ Ferruhzad’ın “Ellerimi bahçeye dikiyorum. Yeşereceğim biliyorum” sözlerindeki gibi Zor bir tohumlama bu; Ama amaçsız ve umutsuz değil. Şair Nizar Kabbani, Kontrolistan şiirinde “bir acayip devlet”ten bahseder ve orada güneşin doğmasının, ho� rozun ötmesinin, çiftlerin çocuk doğurma isteğinin “karara muhtaç” olduğunu söyler. Öncesi, sonrası ve çeşitli ülkelerde farklı versiyonları var Kontrolistan’ın. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels, “Gazeteciler bir piyanonun tuşları gibi olmalı, biz o tuşa bastığımız� da istediğimiz sesi çıkarabilmeliyiz” der. Bugün Türki� ye medyasında büyük oranda bu sonuç sağlanmış du� rumda. Ancak buna rağmen rahat değiller; yalanı-ka� ranlığı- zulmü savunmak kolay değil; cehalet, bilginin karşısında zorlanıyor, karanlık ise aydınlığın ışığını bastıramıyor. Kendi hazırladıkları değişiklik paketini savunamıyorlar, “Evet”in anlamını/içeriğini anlatmak yerine, “Hayır” çalışması yapanları engellemekle veya manipülasyonla meşguller. Yeni sisteme ad koymakta bile zorlanıyorlar. Son olarak “Cumhurbaşkanlığı hü� kümet sistemi” denildi. Bu adlandırma bile değişikli� ğin özünü gizlemeye yöneliktir. Sömürü, baskı ve haksızlık üzerine bina edilen sistem� ler yalanı da hafızasızlığı da tercih eder; tarihsel süreç içerisindeki tutarsızlıkların hatırlanmasını istemez. Ör� neğin bugün yurt dışında propaganda yapmalarının engellendiğini söyleyen AKP kurmayları, bizzat kendi� lerinin sekiz yıl önce yurt dışında seçim çalışması yapıl� masını yasaklamış oldukları gerçeğinin anımsanmasını istemezler. Yasama-yürütme ve yargıyı kuklaya çeviren ve iplerini tek bir kişinin eline veren değişiklik, toplumun yararı�

naymış gibi sunuluyor. Ancak bu kez pakette “şeker” yani öne çıkarıp görüntüyü kurtarabilecekleri tek bir madde dahi yok. Anlatmakta, savunmakta zorlanı� yorlar. Erdoğan’ın “söz de karar da yetki de milletin� dir” sözleri, “Ilgaz dağını deldik, Ferhat gibiyiz” veya “iman, azim öyle bir şeydir ki tekeden bile süt çıkartır” ifadeleri bu zorlanmanın yansımasıdır. Özetle, “Evet” cephesi, yelkenlerini şişirecek rüzgâr bulmakta güçlük çekiyor. Tekrara varan ve çok da ba� şarılı olmayan milliyetçiliği köpürtme yöntemine baş� vuruluyor; ancak bu, ne içeride ne de dışarıda temenni ettikleri sonucu doğurmuyor. Buna rağmen “Hayır” zemininde rehavete sebep olacak duruş ve eğilimlerden kaçınılmalı, tablonun umut vericiliği, mücadelede ısra� ra dönüştürülmelidir. Aydınlıkla karanlığın, bilgiyle cehaletin mücadelesi AKP’nin bu başkanlık ucubesini onaylatmak için, bil� giye ve bilgilendirmeye değil manipülasyona ihtiyacı var. Paketin ayrıntılandırılarak tartışılması onların işini zorlaştırır. Bu nedenle paketi tartışmak yerine, “Hayır” diyenleri suçlamayı veya konu ile ilgisi olmayan icraat� ları öne çıkarmayı tercih ediyorlar. Alternatifi bilmek ve somutlamak için, kapitalizmi yani kötülüğün/çürümenin kaynağını bilmek gereki� yor. AKP’nin 15 yılında dinle uyuşturulmuş, çıkarla bağlanmış, popüler kültürle çürütülmüş bir taraftar tipi oluştu.


52 

“Din, çıkar, popüler kültür” deyip geçmemek gereki� yor. Din, insanları aynı tarikatta buluşturur. Onları uyuşturup teslim olmaya hazır hale getirir. Az anlayan ama çok inanan bir insan tipi ortaya çıkar. Bu, aynı zamanda tüm beklentilerin öte dünyaya ertelendiği bir biat ve itaat zeminidir. Özellikle tekelci sermayenin kurucu süreçleri sayılan darbe dönemlerinde, dinselleştirme yönünde daha ira� di hamleler gözlenir. Örneğin 12 Mart’ta imam hatip okullarına lise statüsü verildi. 12 Eylül’de hem din der� si zorunlu oldu hem de imam hatipler yaygınlaştırıldı. AKP’li dönem, bunun daha da kalıcılaşıp sistemleştiği bir dönemdir. Popüler kültüre gelince, din insanları tarikatlarda bu� luştururken popüler kültür de pazarda buluşturur. Her şeyin metalaştığı, alınıp satıldığı o zeminde değer yok� tur fiyat vardır; toplum yoktur birey vardır. Bu, aynı zamanda aydınlıkla karanlığın, bilgiyle cehaletin, bi� reycilikle toplumsallığın mücadelesidir. Onlar, “Evet” diyerek tüm kötülüklerin kaynağı ka� pitalizmin devamını istiyor. Biz “Hayır” diyerek tüm güzelliklerin toplumsallaştığı sosyalizm perspektifli bir dünya istiyoruz. Onlarda bilim yoktur hurafe vardır, toplumsal yarar yoktur bireysel çıkar vardır; onların değerleri ceplerin� de, bizim değerlerimiz ise yüreklerimizde ve beyinleri� mizde. Haziran da (alternatif de) öğrenilmesi gereken bir şeydir Haziran, bir yanıyla da araç çoğaltmaktır; halkın ol� duğu her yere gitmek, itirazda da alternatifte de halkın bizzat katılımını sağlamaktır. Onların askeri veya kül� türel, direkt veya dolaylı bir yığın aracı vardır. Ehlileş� tirmeye de asimilasyona da “tedip-tenkil ve tehcire” de başvuruyorlar. İşte Haziran, bu vb. araçlara karşı halkın özne olarak direnci büyütmesini ve alternatifi örgüt� lemesini yani sözün-yetkinin ve kararın kendilerinde olmasını sağlamaktır. Uzun aradan sonra 2013 Hazi� ran’ında Gezi’de, alternatif soyuttan somuta indi. Bu,

dünden bugüne uzanan deneyimlerin taçlanmasıdır. İlkel komünal deneyimlerden bugüne bir devamlılığın işaretidir. Hazirancılar, bir bilen insanlar topluluğu veya halkın vekilleri değildir; tersine Haziran, temsilin mümkün olduğunca en aza indirildiği, halkın kendi araçlarını geliştirdiği; üretenin yöneten olduğu bir zemindir. Oscar Wilde, “sevgi insanın kendini aşmasıdır” der. Al� ternatif de “ben”den “biz”e, bireycilikten toplumsallığa doğru, bir kendini aşma halidir. Eğer sosyalizm sevgi� nin toplumsallaşması ise, bugünden o amacın adım adım gerçekleşmesidir. Aracın amaçla yani nihai hedef� le çelişmediği, aksine ona hizmet ettiği, asgari prog� ramın ve güncel adımların azami programı besleyip kolaylaştırdığı bir örgütlenmedir. Adorno “özgürlük öğrenilmesi gereken bir şeydir” der. Bu, alternatifin de öğrenilmesi gereken bir şey olduğu� nu gösteriyor. İnsanlar, kendi deneyimleri ile öğrenir ve kurucu bir özne olarak rol alır. Bu bağlamda Haziran da öğrenilmesi gereken bir şeydir. Eluard, “hiçbir vakit tam karanlık değil gece (…) her acının sonunda açık bir pencere vardır” der. Bunu böy� le hissetmek, umudu bütünüyle yitirmemek için hal� kın bire bir içinde olduğu, öznesi olduğu mücadelelere ve örgütlenmelere ihtiyaç vardır. Ezilenlerin safında müthiş bir enerji birikmiş durum� da. Bu enerji, büyük-nitelikli sonuçlar doğurabilir. Bu, sadece oy, sadece nicelik değil niteliktir. Alternatif deyip geçmemeli. Sürekli büyüyen, derin� leşen ve anlam kazanan bir çaba, bir birikimdir alter� natif. Bu çaba, karşıtına öykünerek değil, ancak karşıt sınıfsal zemindeki üretkenlikle gelişebilir. “Hayır ve Ötesi” bir yanıyla da 16’sı ile yetinmeyip 17’sini de kazanmaktır. Sadece sandığın/oyarın değil geleceğin de güvenceye alınmasıdır. Bunun bugünkü öncelikli koşulu, kesintisiz mücadele bilinciyle hareket etmek, bu süreçte dinamik bir nitelik kazanan örgütlü araçları kalıcılaştırıp, daha büyük kazanımlar için basa� mak yapmaktır.

Devrimci Hareket 52. Sayı  

Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi

Devrimci Hareket 52. Sayı  

Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Hareket Dergisi

Advertisement