Issuu on Google+

KIZILDERE’NİN YILDÖNÜMÜNDE GÜNCEL SİYASET ÜZERİNE NOTLAR 30 Mart 1972, devrimci hareketin tarihinde bir son değil, başlangıçtı. 60’lı yıllarda gelişen toplumsal uyanış dalgasının içerisinde ve onun uç noktası olarak şekillenen devrimci hareket, Türkiye solunda o zamana kadar etkin olan her tür sağ akımla kopuş içerisinde devrimci bir siyaset mecrasını inşa etti. Mahir Çayan, bu hareketin teorik ve pratik önderiydi. Büyük güçlere yaslanmadan kendi öz gücüne dayanarak siyaset yapmak, mücadelenin bütün alanlarının diyalektik bir bütün içerisinde ele alabilme ve ülkenin özgün koşullarının tahlili ışığında gelişen devrimci hareket Kızıldere sonrasında, 74’lerle birlikte başlayan yeni tarihsel sürecin de kaynağı oldu. Devrimci Yol, geçmiş devrimci hareketi sahiplenerek somut gelişmeler ışığında yenileyip aşarak Türkiye tarihine damgasını vurdu. Bugün, Kızıldere’de katledilen yoldaşlarımızı ve hareketimizin önderi Mahir Çayan’ı anmak bu anlamda geçmişi savunmak bizim için geleceği savunmaktır. ON’ların ve Türkiye halklarının devrimci yolunda düşünlerin ideallerini sahiplenmek her şeyden önce bugün devrim ve sosyalizm mücadelesini geliştirip güçlendirmeye dayanan bir anlayışla yapılabilir. Ülkemiz bugün önemli bir alt üst oluş sürecinden geçiyor. Emperyalizme bağımlı gerici güçler eliyle yeni-

lenen sömürü düzeni içerisinde emekçi halk ezilirken, ülkemiz emperyalizmin bölge politikaları temelinde kirli savaşın merkez üssü olarak konumlandırılıyor. Reel sosyalizmin yenilgisinin ardından sağ eğilimlerin etkinliği içerisinde gelişen ‘lanetli tarihin’ yarattığı olumsuzlukların aşılamamış olmasından kaynaklanan güçsüzlük -kimi noktalarda aşılmaya başlansa dahihenüz ortadan kaldırılabilmiş değil. Emperyalizmin yeni kriz dalgası ile başlayan yeni dönemle birlikte, gelişen direniş hareketlerinin de etkisiyle 21. yüzyılda devrim ve sosyalizm mücadelesinin önünü açan tarihsel bir süreç başlıyor. Bu koşullarda, ülkenin ve emekçi halkın kaderine sahip çıkma iradesi ile donanmış, her tür sağ eğilimle hesaplaşarak gelişen devrimci bir siyaset çizgisinin emekçi kesimler içerisinde geliştirilmesi, halkın örgütlü muhalefetinin yaratılması en temel görev olarak önümüzde duruyor. Kızıldere’nin devrim ve sosyalizm çağrısı ancak böyle bir mücadeleyi daha büyük bir güçle sürdürerek, ülkenin kaderini gericilerin, işbirlikçilerin ve sömürücülerin elinde alma kavgasında büyütülebilir. Bu anlayış temelinde ülkemiz ve dünyanın içinde bulunduğu durum ve mücadelemiz üzerine bazı tartışma başlıkları başlıklarını ifade ettiğimiz bu metin önümüzdeki dönem mücadelemizin de temel noktalarını işaret etmektidir.


emperyalİzmİn krİzİ ve yenİ olanaklar

derinleştirmektedir. Emperyalizmin krizi kendisini yenileyerek aşma dinamiklerinin oldukça zedelenmiş olduğu böylesi bir dönemde, krizin aşılabilmesi ancak kimi alt üst oluşlarla birlikte gerçekleşebilecektir.

Kriz karşısında önemli direniş hareketleri gelişmekte, bu yolla sağın gelişmesinin önüne kısmı bir barikat çekilmesi sağlanabilmekte ve bununla birlikte bu hareketlerin içinde taşıdığı ve genel olarak sosyalizmin yenilgi döneminin içinde biriken ideolojik bunalımın bir sonucu olan olumsuzluklar aşılmadan bu hareketlerin gelecek hakkında söz sahibi olabilmesi de güçtür.

Bu tür bir yönelim içerisinde öncelikle küreselleşme doğrultusunda oluşmuş olan emperyalist dünya düzeni yerine, AB içerisinde ortaya çıkmaya başlayan gelişmelerde de kendini gösterdiği şekilde, bloklar halinde yeni parçalar/güç odaklarının oluşmasına yol açmaktadır. Bu tür geçişler de pek çok yerde gerici-faşist sağ akımların iktidarı altında, emekçi sınıflara yönelik artan sömürü ve baskıyla birlikte sağlanacaktır.

Emperyalizmin yeni bir bunalıma doğru gelişen kriziyle ‘küreselleşme çağının’ temel paradigmalarının çökmeye başladığı bir ‘geçiş döneminin’ içindeyiz.

yönelik ABD önderliğindeki emperyalist güçlerin müdahale çabası ile birlikte Rusya ve Çin merkezli karşı çıkış yeni dönemin soğuk savaşının nasıl şekilleneceğini de gösteriyor.

Emperyalistler arasındaki hegemonya mücadelesinin işaretlerinin geliştiği adı konulmamış ‘paylaşım savaşının’ yarattığı parçalanma zeminleri kriz derinleştikçe daha da belirgin ve sert bir kutuplaşmayla kendini gösterecektir. Suriye’ye

Emperyalizmin krizi, 1970’li yıllarla birlikte geliştirilen neoliberal küreselleşme sürecinin bir krizi olmakla birlikte, kapitalizmin yapısal bir krizi olarak da gerek egemen sınıf kesimleri arasındaki çelişkileri arttırmakta gerekse de sınıf çelişkilerini

Bugün ki mevcut askeri-ekonomik-siyasi ve kültürel hegemonyası ile emperyalizmin merkezi olan ABD’nin hegemonyasının kısa süre içerisinde ortadan kalkacağını beklemek doğru olmasa da, mevcut durumun da aynı şekilde sürmeyeceği de aşikardır. Bu bakımdan içinde bulunduğumuz dönem ABD’nin hegemonyasını sürdürmeye dönük hamleleri ile bugünkü güç denge-


3

leri arasındaki paylaşım mücadelesi içerisinde şekillenen çelişkilerin yoğunlaştığı bir süreç olacaktır. Öte yandan kriz karşısında önemli direniş hareketleri gelişmekte, bu yolla sağın gelişmesinin önüne kısmı bir barikat çekilmesi sağlanabilmekle birlikte bu hareketlerin içinde taşıdığı ve genel olarak sosyalizmin yenilgi döneminin içinde biriken ideolojik bunalımın bir sonucu olan olumsuzluklar aşılmadan bu hareketlerin gelecek hakkında söz sahibi olabilmesi de güçtür. Bu nedenle kuşkusuz bu direniş hareketlerinin yarattığı umut ikliminin içinde, onların ortaya çıkardığı kitlelerin kaderine sahip çıkma gücünü arkasına alan aynı zamanda bu hareketlerin de içinde taşıdığı zaafları da görerek, devrim ve sosyalizm mücadelesini güçlendirmeye dönük ideolojik-politik ve pratik bir mücadele stratejisinin bütünlüklü olarak sürdürülmesine ihtiyaç vardır. Bu genel yaklaşımdan hareketle, yaşanan gelişmeler karşısında nasıl bir yol izleneceğine ilişkin son dönemde solda gelişen kimi algıları ele alarak yanıt aranmalıdır. 1) Emperyalizmin krizi ile birlikte düzenin kolayca yıkılabileceğini

bekleyen bu anlamda krizin yarattığı umut iklimini gerçeklikten uzaklaştırarak yorumlayan yaklaşımlardan söz edilebilir. Yine benzer şekilde ABD’nin güç kaybı karşısında özellikle Çin merkezli yeni bir odağın gelişmesi kolayca dün-

Emperyalistler arasındaki hegemonya mücadelesinin işaretlerinin geliştiği adı konulmamış ‘paylaşım savaşının’ yarattığı parçalanma zeminleri kriz derinleştikçe daha da belirgin ve sert bir kutuplaşmayla kendini gösterecektir. yanın güç merkezinin Çin’e kaydığı ya da ABD hegemonyasının sonuna gelindiği türden yorumlara neden olmaktadır. Oysa, bugün elbette yeni dönemin hegemonya mücadelesinin izleri ve kutuplaşmaları ortaya çıkmakla birlikte bunun nihai olarak tespit edilecek şekilde keskinleşmediği geçiş döneminin mücadelelerinin keskinleştiği gelişmeler yaşanmaktadır. Ayrıca ABD’nin halen en büyük askeri güç olarak varlığını koruması, Rusya ve Çin gibi güçlerin ise askeri bakımdan

ABD karşısında oldukça yetersiz olduğu aynı zamanda ABD ve Batı merkezli kültürel hegemonyanın etkinliğini varlığını korumaktadır. Bu güçler dengesi içerisinde bugünkü ağırlık merkezinin henüz değişmemiş, ABD’nin bir ittifak içerisinde emperyalist yönelimlerin önderliğini yürüttüğü ve zayıflayan hegemonyasını güçlendirecek yeni askeri adımlara yönelmesi çerçevesinde şekillenmektedir. 2) Bu tür aceleciliğin bir diğer sonucu da gelişen direniş hareketlerinin abartılması şeklinde tezahür etmektedir. Bu yorumlara bakıldığında sosyalist dünya devriminin eşiğinde olduğumuz sanılabilir! Mısır ve Tunus’tan başlayarak Wall Street’e ve Yunanistan’a uzanan süreç solun bir bölümü tarafından böyle yorumlanmaya çalışıldı. Her biri içerisinde farklılıklar taşıyan bu hareketler emekçi ve ezilen kesimlerin kendi kaderine sahip çıkma iradesinin güç kazandığı ve çıkışı daha fazla solda aramaya yöneldiğinin bir kanıtıdır elbette. Ancak, bugünkü gelişmeler –ki özellikle Ortadoğu’da yaşananların da gösterdiği üzere- bir devrimci durum içerisinde ele alınamaz. Sosyalizmin ideolojik krizinin aşılamadığı bu anlamda emekçi halk sınıflarına alternatif olabilme kapasitesine sahip olmadığı da aşikar. Bu bakımdan, evet Yunanistan’da olduğu üzere yönetenlerin eskisi yönetmekte zorlandığı yönetilenlerin ise eskisi gibi yönetilmek istemediği bu anlamda devrimci bir durumun kimi niteliklerini içinde taşıyan gelişmeler olmakla beraber buna paralel şekilde bunalımı devrimci bir dönüşüm doğrultusunda geliştirecek örgütsel ve ideolojik önderliğinin ise yeterin-


ce gelişmediği bir dönemdeyiz. 3) Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler de sol kafa karışıklığının özetlendiği bir süreç olarak yaşandı. Pek çok kez de üzerinde durduğumuz üzere Ortadoğu’daki kitle ayaklanmalarının olumluluğundan yola çıkarak bunun içindeki güçsüzlükleri ve çelişkileri görmeden yani yaşananları bütün yönleriyle ela almadan yapılan değerlendirmeler gün be gün çuvalladı. Öyle ki bu yanlış tutum alışın derinleştirilmesi solun bir kesimini objektif olarak emperyalist kampta konumlanan bir pozisyona da –farkında olarak ya da olmayarak- sürükledi. Burada yanılgının en önemli iki nedeninden birisi kitle hareketini fetişleştiren, kitlelerin hareket etmesini devrimci muhteva için yeterli sayan yaklaşımdır. İkincisi ise 90’lardan itibaren solu da içine alan yeni dünya düzeninin ‘demokrasi paradigması’dır. Soğuk savaşın ardından, soğuk savaşa uygun olarak şekillenmiş dünyanın yeni küresel dünya düzeni etrafında biçimlendirilmesi çabası ‘demokrasi’ olarak gösterilerek, neoliberal dönüşüm bunun içerisinde anlam-

landırıldı. Bunun bir neticesi olarak eski ile yeni düzen arasındaki değişim, statüko-demokrasi ikilemi içerisine sıkıştırılabildi. Ortadoğu’da ‘diktatör-demokrasi’ ikilemi içerisindeki bir algıyla yönetilen süreç, bölgede emperyalizmin oynadığı rolü ve isyan dalgası içerisindeki emekçi kitlelerin neoliberal politikalar karşısındaki sınıfsal taleplerini silikleştirdi. 4) Bir tür geçiş döneminin muğlaklarını içinde taşıyan bu tür ge-

Ortadoğu’da ‘diktatör-demokrasi’ ikilemi içerisindeki bir algıyla yönetilen süreç, bölgede emperyalizmin oynadığı rolü ve isyan dalgası içerisindeki emekçi kitlelerin neoliberal politikalar karşısındaki sınıfsal taleplerini silikleştirdi.

lişmeler önümüzdeki dönemde yaşanmaya devam edecektir. Büyük güçler arasındaki hegemonya mücadelesi bir yana aynı zamanda ezenler ve ezilenler arasındaki ayrışmanın da derinleşeceği devrimci bir krizin dinamikleri de gelişmeye devam edecektir. Ancak, bu sürecin kolayca emekçilerin lehine dönmesi mümkün değildir. Ötesinde solun bir önceki döneminin zaaflarının damga vurmaya devam edeceği, yeni dönemin mücadele ihtiyaçları ile eski dönem arasındaki çelişkinin süreceği bir dönem olacaktır. Bu anlamda özellikle Avrupa merkezli sol gelişmelerin yaşanmaya başlayan birinci döneminin kırılmalarla ilerleyeceği de -hareketin kısa dönemde geri çekilmesi ile de görüldüğü üzere- şimdiden söylenebilir. Kuşkusuz böylesi gelişmeler içerisinde yeni dönemin devrimci mücadelesi ve devrimci teorisi şekillenecektir. Ve devrimci hareketin zeminleri de bu deneyimler ve kırılmalar içerisinde şekillenecektir.


5 dizayn edilmesinde üstlendiği açık rolle birlikte, istikrarsız olan bölge yapısının da parçası haline gelmiştir. İçinden geçtiğimiz dönemin çelişkili doğasının da sonucu olarak Türkiye açısından da gelecek belirsizliklerle doludur.

TÜRKİYE’NİN YENİ DÜZENİ VE DEVRİMCİ MÜCADELE AKP’nin neoliberal yeniden yapılanma sürecinin parçası olarak sürdürdüğü politikalar ekseninde ülkemizde yeni bir rejim tesis edildi. Bugün de bu rejimin üst yapıda kurumsalaştırılarak geliştirilme çabası sürdürülüyor. AKP’nin, emperyalizme bağımlı sömürü ve soygun politikaları ile birlikte Ortadoğu’da üstlendiği taşeronluk ilişkisi temelinde ülkemizin geleceği ve kaderi çizilmeye çalışılıyor. Türkiye, AKP eliyle emperyalizme bağımlı yukarıdan aşağıya yeniden yapılanma sürecini tamamlamış, bu süreçte AKP’nin temsil ettiği egemen sınıfların güçlenerek kendi etraflarında yeni bir iktidar bloku oluşturduğu bir dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Bu dönüşümün özü de neoliberalizmin İslami bir otoriterlik temelinde kurumsallaşması, küreselleşme ile birlikte gelişerek büyüyen yeni sermaye sınıfının oligarşi içinde güç kazanmasıdır. Türkiye’de önemli bütün dönüşümler, darbeler emperyalizmin politikaları doğrultusunda ve kapitalistleşme süreçlerinin ortaya çıkardığı egemen sınıf ilişkileri temelinde gerçekleşmiştir.

Bugün yaşananlar da ancak bu şekilde anlaşılabilir. AKP’nin bugünkü iktidarı her anlamda güçlü temellere dayanıyor görünse de emperyalizmin genel krizinden ve ülkemizin egemen sınıf ilişkilerinin çelişkili yapısının bir sonucu olarak uzun süre istikrarın korunamayacağı bir gerçektir. Öte yandan dünyada gelişen direniş dalgası henüz ülkemizde kendisini güçlü bir biçimde hissettirmese bile nüve halinde ortaya çıkan direniş noktalarının bastırılmasına dönük gündeme gelen baskılarla AKP, asıl olarak krize karşı şimdiden ‘önleyici müdahaleleri’ devreye sokmaktadır. Zira, Türkiye aynı zamanda Ortadoğu’nun emperyalizmin eliyle

Ülkemizdeki temel kriz dinamiği de, emperyalizmin genel krizinin parçası olarak egemen sınıf ilişkilerindeki çelişkilerde ve egemen sınıflarla emekçi halk sınıflarının derinleşen çelişkisinin içinden gerçekleşecektir. Bir tür devrimci mücadelenin imkanlarını çoğaltan gelişmeler yaşanmakla birlikte devrimci hareketin güçsüzlüğü nedeniyle, düzenin kendini yenilemesi ya da daha gerici-faşist bir yöne doğru evrilmesinin önüne de geçilememekte ve geçilemeyecektir. O yüzden bugün ülkenin kaderinde söz sahibi olma ve değiştirme iddiasıyla donanmış bir hareketin kitlesel tabanını güçlendirmeye dönük mücadele zeminlerinin inşası ile birlikte bütün alanlarad birikimini arttırarak geleceğe hızla hazırlanan bir stratejik gelişim çizgisi en önemli ihtiyaçtır. 1)Bugün en önemli mesele kuşkusuz AKP iktidarının pervasızca gidişatının yarattığı karamsarlık karşısında bir direniş umudunun eksiltilmemesidir. AKP karşısında hiç de azımsanmayacak bir tepkiden söz etmek mümkündür. Ancak bu tepkilerin bir etkili bir muhalefet gücüne dönüştürebildiğini söylemek de mümkün değildir. Öte yandan AKP karşısındaki tepki birikmesi -devrimci bir siyasetin yeterinci güçlü olmadığı koşullarda- tersten ondan kurtulmanın yolu


olarak başka düzen güçlerine bel bağlama eğilimlerini kuvvetlendirmektedir. 2) AKP karşısındaki mücadelenin düzleminin düzen değişikliğini önüne koyan, köklü bir dönüşüm doğrultusunda geliştirilmesi ortaya çıkan bütün direniş ve mücadele alanlarını da bu doğrultuda güçlendirme arayışını içermesi gereklidir. Yoksa, bugün kimi analizlerde ortaya çıktığı üzere ‘ikinci cumhuriyet’ karşısında ‘birinci cumhuriyet’i savunmayı esas alan yaklaşımlar son kertede düzenin eski ve yeni formları arasında bir tercih yapmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir. Tarihsel olarak görece -bugünkü gelişmeleren nazaran- ilerici olan unsurların savunulması da ancak bütün bunların düzen karşıtı bir çizgide yeniden anlamlandırılması ile mümkündür. Ötesinde ülkemizde yaşanan resterasyon sürecini sadece üst yapıdaki değişimlere odaklanarak büyük bir kırılma içerisinde algılanması, sömürü düzeninin sürekliliğini ve eski rejiminin yeni rejim içerisindeki kırılma ve süreklilik taşıyan yanları da anlamaktan uzak kalır. Ülkemizde yaşanan

süreç, emperyalizmin yeni sömürü politikalarının İslami bir doğrultuda geliştirilerek rejimin yenilenmesini esas alan bir muhteva taşır. O yüzden salt rejim tartışmaları ile sınırlı olmayan düzenin köklü değişimi ile Türkiye’nin yeniden kurulmasını esas alan bu anlamda emekçi sınıfların kurtuluşunun, ülkemizde bağımsızlık, demokrasi ve özgürlüklerin gelişmesinin tek yolu devrimdir. Devrimci mücadele, bugün AKP iktidarıyla yenilenen sömürü düzeni karşısında yeni bu temelde sürdürülmelidir. 3) Son dönemde AKP konusundaki tartışmalardan birisi de onun niteliğine ilişkindir. AKP iktidarı boyunca bitmeyen bu tartışmanın ilk evresinde AKP’nin klasik bir neoliberal piyasacı Parti olduğu yönündeki fikirlerdi. Bu şekilde AKP’nin gerici politikalarına karşı mücadelenin anlamsızlığı, AKP’nin RP olmadığı değerlendirmesi üzerinden yapılıyordu. Kuşkusuz AKP klasik anlamda bir şeriatçı Parti değildi, ancak ılımlı İslamcılık –ki bu da İslamın ılımlılığı değil, piyasa ve düzenle kısmi çelişkilerinin ortadan kalkması anlamındaki bir ılımlıktır- temelinde

toplumu adım adım muhafazakarlaştıran bir politikayı cemaat ittifakı ile birlikte geliştirmiştir. AKP, güç kazandığı her noktada ise gericiliği devlet eliyle geliştiren bir mevzi savaşı sürdürmektedir. Bu durum bugün daha net olarak görülmektedir. Bu anlamda AKP’nin gerici politikaları doğrultusunda sürdürdüğü mevzi savaşının her noktasında özgürlükleri ve laikliği savunma temelinde karşı çıkılması en önemli konulardan birisi olarak görülmelidir. 4) AKP konusundaki kafa karışıklarından birisi de ‘demokrasi ve faşizm’ arasındaki ters salınımdır. Liberal kesim uzunca zaman –ki halen de utangaç olarak- AKP’nin Türkiye’yi demokratikleştirecek bir özne olarak görerek desteklediler. Buna sadece liberaller değil, soldan da doğrudan ya da dolaylı / açık ya da gizli biçimde bu yönde tutum alanlar ya da en azından AKP karşısında hayır hah bir tutum takınanlar da az olmadı. Kimileri bunu AKP’ye karşı değil sermayeye ya da devlete karşı mücadele esastır türünden sözde devrimci diskurlarla yapmaya çalıştı. Bugün bu tezin


7

açıktan savunabilecek cesarette kimse kalmamış durumda. AKP’ye ilişkin bir diğer tartışma da faşizm üzerine yoğunlaşmaktadır. AKP’nin pek çok konuda faşizan yöntemlere başvurması, bir tür fiili olağanüstü hal rejimi inşa ettiği bir gerçek. AKP bu yönüyle faşist yöntemlere başvuran, faşizan nitelikleri içerisinde barından bir Partidir. Ancak kimileri bu tür değerlendirmelerden, ‘faşist AKP’ sloganından yola çıkarak bir faşizm tartışması türeterek aslında AKP’nin faşist olmadığını ispat etmeye çalışmaya koyuluyor. Bir tür abesle iştigal bu laf ebeliği ile Avrupa’da gelişen faşizmin niteliklerini sıralayarak Türkiye’de aslında faşizm olmadığını ispat etmeye çalışan bu tür yaklaşımların sözde enternasyonalizm ve onun şablonları adına ülke gerçekliğinden nasıl bir haber olduğu da böyle ortaya çıkıyor. Türkiye’de faşizm tartışması devletten bağımsız ele alınamaz. Kapitalist ülkelerde bunalım dönemlerinde aşağıdan kitle hareketine dayanarak gelişerek iktidara gelen faşizmi Türkiye’de faşizm var mı yok munun terazisi saymak bir analiz olmasa gerek. Ülkemizde faşizm, kapitalizmin çarpık ve tepeden gelişmesinin ve bağımlı yapısının bir sonucu olarak devlete ait bir niteliktir. Bu da demokrasi ile

faşizmin bir arada olduğu baskıcı yönü ağırlıklı olan bir devlet yapılanması olarak özetlenebilir. Bugün de AKP’ye has olmaktan ziyade, AKP’nin de geliştirerek güçlendirdiği, devletin faşist karakterinden söz etmek mümkündür. AKP, bugün devletin bu anlamdak baskıcı gücünü yoğunlaştıran, rejimi ‘tek adam tek parti’ diktası içerisinde daha otoriterleştiren bir yönelim içerisindedir. Fiilen inşa edilen sivil diktatörlüğün, yeni bir anayasa ile kurumsal sivil diktatörlüğe dönüştürülmesi arayışı ve bunun parçası olarak tüm muhalefet dinamiklerine karşı yürütülen saldırıları ortadayken söylenebilecek tek söz, buna karşı direnmektir! 5) Bir diğer konu da kuşkusuz emperyalizm ve anti-emperyalist mücadeledir. Kimi kesimler emperyalizm çağının artık kapandığını söyleyerek buna yönelik itirazlarını dile getiriyorlar ya da kimileri emperyalizmi yalnızca açık işgallerden ibaret görmeye, buna karşı çıkmanın anti-emperyalist bir tutum için yeterli olacağını savunuyor. Açık işgaller emperyalizme özgü olmaktan ziyade, emperyalizme da ait sömürgeci bir yöntemdir. Ancak emperyalizm bunun ötesinde kapitalizmin sermaye birikiminin yo-

ğunlaşması ve tekelleşmesinin bir sonucu olarak kendi dışına doğru yayılan sömürü ilişkilerine dairdir. Küreselleşme ile birlikte emperyalizmin sonu gelmesi bir yana bu daha da derinleşmiştir. Açık işgaller, üsler ve paylaşım mücadeleleri bunun bir sonucu olarak gelişmektedir. Öte yandan ülkemiz açısından da bağımsızlık mücadelesinin bir tür ulusalcılıkla özdeşleştiren yaklaşımlar da aynı tezlerden beslenmektedir. Ülkemizin bugün ekonomisinin sıcak paraya olan bağımlılığı bir yana, bütün yer üstü ve yer altı zenginlikleri emperyalist tekellere devrilmekte, Türkiye siyaseten de ABD politikalarına bağlı olarak özellikle Ortadoğu’da taşeronluk rolü üstlenmektedir. Böyle bir ülkede bağımsızlık mücadelesinin tartışma konusu haline getirilmesi dahi abesle iştigal görülmelidir. Ancak buna ilişkin bir tartışma özellikle emperyalizmi dışarıdan ulus-devlete yönelik bir saldırı olarak gören ve bunun karşısında milli devlete sahip çıkmayı esas alan yaklaşımlar veya kimi radikal İslamcı akımların Batı karşıtlığına dayandırdığı sözde anti-emperyalistliği ile devrimcilerin anti-emperyalist mücadelesi arasındaki ayrım üzerinde durulabilir ki bu da ‘emperyalizmin içsel bir olgu’ olması tespitindeki ayrımla ilgilidir. Emperyalizmin içsel bir olgu olması, antiemperyalist mücadelenin aynı zamanda sömürüye karşı mücadele ile birlikte sürdürülmesini işaret eder. Bu şekilde emperyalizm dışarıdan içeriye yönelen değil, içerinin –oligarşinin parçası olan- bir gerçeklik olarak görülerek ona karşı mücadele edilir. O nedenle önümüzdeki dönemde bağımsızlık konusunda hiçbir tereddütü yer vermeksizin doğru bir mücadele


çizgisinin geliştirilmesi, özellikle Ortadoğu konusunda alınan işbirlikçi tutum karşısında aktif ve militan bir mücadelenin yürütülmesi esas alınmalıdır. 6) Bu konuda vurgulanması gereken noktalardan birisi de, AKP’nin Ortadoğu konusundaki ‘yeni-Osmanlıcılık / bölgesel aktif dış politika’ tanımlamasındaki vurgularla da benzeşir şekilde emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin ötesine geçen alt-emperyal bir niteliğe bürünmeye başladığı ya da ekonomik gelişkinliği –G-20 üyesi olması vasfıyla- ile bağımlılık ilişkilerinden söz edilemeyeceği türünden yaklaşımlar da var. Öncelikle söylenmesi gerekir ki emperyalizme bağımlılık bir emir komuta zinciri olarak görülmemeli aksine çelişkili olmakla birlikte emperyalizmin son kertedeki belirleyiciliği çerçevesinde görülmelidir. Bu da içsel dinamiklerin etkisine ilişkindir. Ancak emperyalizme olan ekonomik-siyasi-askeri bağımlılık son kertede belirleyicidir. Ortadoğu konusuna gelince, AKP’nin buradaki rolü öncelikle ABD’nin Ortadoğu politikalarına bağımlı olarak şekillenmekte ancak bunun içinde ve bununla çelişmeyecek şekilde bölgede inisiyatif almaya çalışmaktadır. Öyle ki ekonomisinin sıcak paraya hatta Katar’dan ve Arap ülkelerinden –dış politikasının satışına karşılık- gelen gizli paralara dayanan bir ülkenin, bağımlılık zincirlerini kıran bir ekonomik gelişme içinde olduğunun iddia edilmesinin dayanakları nelerdir gerçekten merak uyandırıcıdır! Öte yandan müstakil bir Türkiye sermayesinden söz etmek ne kadar mümkündür ki Ortadoğu’ya yönelik saldırgan politikaların gerekçesini sermayenin

yayılmacılık arayışı içerisinde aranmalıdır. Ülkemizde burjuvazinin gelişimi emperyalizme bağımlı, uluslar arası tekellerle birleşmelerle gelişmiştir. Bugün de müstakil bir sermayeden çok uluslar arası tekellerin parçası durumundadır. AKP’nin ve sermayenin aldığı temel pozisyon ise emperyalizmin bölge üzerindeki hakimiyet arayışında pay kapma arayışı olarak görülebilir. 7) Ülkemizdeki en önemli konulardan bir tanesi de kuşkusuz Kürt sorunudur. Kürt sorununda yeni girilen evre kuşkusuz çatışmaların sona ermesi ve uzun yıllardır emekçileri

AKP, Kürtlerle ‘barış’ ekseninde bölgede nispi bir denge sağlamaya yöneldi. Bu yüzden ‘barış’tan çok ‘Büyük Türkiye’nin kurulması iddiasıyla bu sürecin yürütüldüğü de görülüyor. birbirine düşman eden gelişmelerin ortadan kalkması bakımından önemlidir. Kürt sorunu, Türkiye’nin burjuva demokratik devriminin yarım kalmasının sonucu olarak ortaya çıkan tarihsel bir sorundur. Ve Kürt halkının kültür-kimlik haklarının tanınması yönüyle de düzen için bir sorundur. Bugün -başkaca pek çok nedenle yapılan ve burjuva anlamda dahi gerçek bir demokratikleşme perspektifini taşımayanadımlar bu sorunun özellikle otuz yıldır savaşla birlikte farklı bir boyut kazanan kimi yönlerini ortadan kaldırması, Kürt halkının kısmı demokratik haklara kavuşması bakımından önemlidir. Ancak bu süre-

cin ‘sadece bir barış’ süreci olarak değil, iktidarın farklı arayışlarının parçası olarak da gündeme getirildiği malum. O yüzden bugünkü sürecin bir mücadele süreci olarak görülerek, iktidarın bölgeye dönük -emperyalizm güdümlü- savaş arayışının ve kurumsal sivil diktatörlüğe geçişte manivala hale getirilmesine karşı durulmasını gerekli kılar. AKP’nin Ortadoğu’ya yönelen hamlesinin özellikle Suriye’deki tıkanma ile birlikte krize dönüşmesi karşısında bölgede Kürtlerle ‘barış’ ekseninde bölgede nispi bir denge sağlamaya yöneldi. Bu yüzden ‘barış’tan çok ‘Büyük Türkiye’nin kurulması iddiasıyla bu sürecin yürütüldüğü de görülüyor. Yine AKP, bu süreçte -Başkanlık Sistemi ile ya da Başkanlık Sistemi olmaksızın- yeni anayasa ile birlikte neoliberal sömürü düzenini üst yapıda kurumsallaştırma ve sivil diktatörlüğünü kurumsal sivil diktatörlüğe dönüştürme çabasını da gündemde tutuyor. Bu noktada Kürt hareketi de gelecekte ülkenin devrim-demokratik bir gücü olarak mı yer alacağı yoksa egemen siyaset çerçevesinde mi konumlanacağı hususunda bir yol ayrımına gelmiş durumdadır. Bu yeni süreçte de, Kürt hareketinin -kimi temscilcilerin farklı ifadeleri olmakla birlikte- AKP’nin bölge politikalarıyla uyumlu bir çerçevede, ‘bölgesel güç olma temelindeki’ ifadeleri yalnızca ‘müzakere taktiği’ olarak değerlendirelerek geçiştirilemeyecek denli önemlidir. Misak-ı Milli’yi Osmanlı bakiyesi üzerinden yeniden tanımlayan, Musul ve Kerkük merkezli bir yeni güç merkezi çizen yaklaşımla ‘yeni-Osmanlıcı’ yaklaşımın paralelliği ortadadır. Öte yandan yine İslam kardeşliği ifade edilen yaklaşımlar da emperyalizm


9 eliyle kurulan ‘yeni Ortadoğu düzeni’ içerisindeki yeri de ortadadır. Bütün bunlara karşı çıkılmasızın ülkemizde ve bölgemizde gerçek bir barışın sağlanamayacağı ortadadır. Öte yandan Kürt sorunu yalnızca düzen sınırları içerisindeki kültürel haklar temelindeki bir sorun olmaktan öte sınıfsal temeldeki bir sorundur. Sorunun bu yönünün bugünkü süreçte ve elbette düzen içinde çözülmesi de mümkün değildir. O yüzden Kürt sorununu da kalıcı çözümünü mümkün kılacak köklü bir dönüşüm doğrultusunda emekçilerin ortak mücadele zeminlerini inşa etmeyi ve bölgedeki emperyalist müdahaleler karşısında devrimci-demokratik bir mücadele zeminlerini geliştirmeyi esas alan bir çizgi temelinde bugünkü gelişmelere müdahale edecek aktif bir siyaset yürütülmelidir. Ve Mücadele Ülkemizde bugün yaşanan bütün gelişmeler karşısında en olumsuz durum kuşkusuz güçlü bir devrimci hareketin olmamasının yarattığı sorunlardan kaynaklanmaktadır. Oysa hiç de azımsanmayacak bir muhalefet dinamiğinin varlığı ile birlikte neoliberal yıkım karşısında gelişen emekçi sınıf tepkilerinin açığa çıkmaya başladığı bu dönemde yapılması gereken devrimci siyasetin sınıfsal/toplumsal zeminlerdeki gücünü arttırmaya yönelen bir iradenin geliştirilmesinden başka bir şey değildir. Emperyalizme bağımlılık içerisinde yapılanan ülkemizde emekçi sınıflar da giderek daha büyük bir sömürüye maruz bırakılmakta, güvencesiz ve taşeron çalışma içerisinde adeta

19. yüzyılın ilkel koşulları dayatılmaya çalışılmaktadır. Öte yandan doğanın ve kentlerin yağmalanarak sermayenin yeni birikim alanına dönüştürülmesinin sonucu olarak emekçi yoksul halk kesimlerin şehir merkezlerinden sürüldüğü yeni bir yıkım politikası hayata geçirilmektedir. Bunun bir sonucu olarak köylülüğün de tamamen ortadan kaldırılmasının sonucu giderek büyüyen bir işsizlik ya da yarı işsizlik hakim olmaktadır. Bu sömürü politikaları, İslamcılık doğrultusunda geliştirilen tevekkülcülükle ve yeni baskı politikaları ile hayata geçirilirken bu temelde yeni bir toplum da inşa edilmeye çalışılmaktadır. Otuz yıllık neoliberal resterasyon süreci için, AKP eliyle geliştirilerek sermayenin sınırsız politikası ve taşeronlaşma doğrultusunda geliştirilmesi noktasında rejimin yenilenmesi de tamamlanmaktadır. Bu noktada gündeme gelen merkezi ulus-devlet yapısından, esnek uluslaşma süreci geçiş içerisinde eskinin yenilenmesi temelinde değişim süreci sürdürülmektedir. Sömürü düzeninin ihtiyaçları ve yeni Ortadoğu düzeni çerçevesindeki bu resterasyon karşısında devrimci muhalefet de kuşkusuz kendisini yenileyerek düzeni değiştirecek bir doğrultuda ülke ve bölge düzlemindeki yeniden konumlanacaktır. Bu düzlemde önümüzdeki dönemde kuşkusuz emekçi yoksul halkın içerisinde örgütlenmeyi esas alan, emperyalizme karşı bağımsızlık ve İslami despotizm karşısında özgürlük mücadelesini omuzlayan bütünlüklü devrimci bir siyasetin her alanda geliştirilmesine ihtiyaç var.

Bu mücadele aynı zamanda kurucu bir iradenin şekillendirilmesi doğrultusunda, emekçi sınıfların söz ve karar sahibici karşı iktidar alanlarını yaratma doğrultusunda mevzilenmeleri inşa ederek, mücadelenin bütün farklı alanlarını ortak politik perspektif doğrultusunda geliştirecek bir irade ile şekillendirelecektir. Ancak bu devrimci anlayışla bugüne müdahale ederek geleceği kurma mücadelesinin önü açılabilir. Gençlik ve emekçi halk sınıfları içerisinde yürüteceğimiz devrimci mücadele ile demokratik mevziler kazanarak daha büyük adımlar atmaya hazırlanabiliriz. Emperyalizmin hegemonyasından ve faşizmin kıskacından en geniş gençlik ve halk kitleleri örgütlenerek dağıtılabileceği gerçeği unutulmamalıdır. Kızıldere’den Devrimci Yol’a ve bugüne uzanan bitmeyen yolculuğumuzda geçmişimizin ayak izlerini sürmek işte böylesi bir mücadele sürecinin gereklerini yerine getirmek için örgütlenmek ve mücadele etmektir. Kızıldere’nin bugünkü çağrısı da budur. Devrimci Gençler, burada genel hatlarıyla ortaya koymaya çalıştığımız siyaset temelinde, bağımsızlık, devrim ve sosyalizm yolunda mücadele edecek ve 21. Yüzyılın devrimci yolunu bu mücadele içinde yaratacaktır. Türkiye’yi devrimci bir anlayışla yeniden kurma iradesiyle, Kızıldere’nin Devrimci Yol’unda KURTULUŞA KADAR SAVAŞACAĞIZ


THKP-C’DEN DEVRİMCİ YOL’A DEVRİMCİ SİYASET VE GÜNÜMÜZ DEVRİMCİLİĞİ ÜZERİNE 30 Mart 1972’de Kızıldere’de Mahir Çayan ve dokuz yoldaşı oligarşi tarafından katledildi. Kızıldere, inandıkları uğruna ölüme göze alarak mücadele etmenin, devrimci dayanışmanın, yoldaşlığın manifestosu oldu. Kızıldere’de katledilenler yıllar boyunca unutulmadı. ON’ların mücadelesinin izinde Kızıldere’den bugüne uzanan bitmeyen devrimci yolculuk sürdü. Kızıldere’de katledilen arkadaşlarımızı anmak ON’ları katlederek yok edeceğini sanan oligarşinin kanlı katillerine bir yanıt olduğu gibi bugünün ve geleceğin devrimci yol arayışında bir kök, devrimci bir uğraktır. Son yıllarda egemenlerin devrimci harekete yönelik geliştirdiği saldırılar temelde bugünün devrimcilik arayışının önüne geçmek için başvurulan bir yöntemdir. Egemenler kimi zaman geçmişin devrimci önderlerine saldırarak ya da onları yalnızca bir kahraman olarak su-

narak gerçek özünden kopararak yok etmeye çalışır. Bugün bu yöndeki sistemli karalama kampanyası soldan da devşirilenlerin ‘itirafları’ eşliğinde sürdürülüyor. Bu saldırılar karşısında geçmişi savunmak asıl olarak geçmişi bugünün devrimci mücadelesi içerisinde geliştirmeye çalışmaktır. Geçmişi savunmak adına solda da ülke ve dünya meseleleri üzerine tek bir anlamlı söz edemeden geçmişi bir tür ‘kahramanlık destanından’ ibaret görerek onun fikri-teorik temellerini bir ‘ajitasyona ve şablona’ indirgeyen yaklaşımlar da geliştiriliyor. Geçmiş hareketimiz teorik-pratik birikimi bugünün devrim ve devrimcilik çağrısının içerisinde yaratıcı bir tarzda ele alınarak geleceği kazanma anlayışı temelinde savunulmalıdır. Kuşkusuz böylesi bir gelişme de ancak mücadelenin gelişen seyri içerisinde, onun bir parçası olarak sağlanabilecektir. THKP-C hareketi günümüzde pek

Kızıldere, inandıkları uğruna ölüme göze alarak mücadele etmenin, devrimci dayanışmanın, yoldaşlığın manifestosu oldu. Kızıldere’de katledilen arkadaşlarımızı anmak ON’ları katlederek yok edeceğini sanan oligarşinin kanlı katillerine bir yanıt olduğu gibi bugünün ve geleceğin devrimci yol arayışında bir kök, devrimci bir uğraktır.

çok çevre tarafından 12 Mart sonrası geliştirdiği silahlı direniş hareketi ile sınırlı olarak algılanmakta, bu süreç kendisinden önceki süreçten tamamen ayrıştırılmaktadır. Bu eksik ve yanlış değerlendirmedir. THKP-C hareketi de dönemin diğer devrimci akımları da 60’lı yıllarda başlayan toplumsal uyanış dalgasının içinde, onun bir parçası olarak gelişti. Bu sürecin uç noktası olarak şekillenen THKP-C hareketi toplumsal mücadelelerinin bir ürünü olmakla birlikte onun kopuşu kendisinden önceki sağ tezlerle ve o dönem içerisinde sol içinde ortaya çıkan eğilimlerle mücadele içinde olmuştur.. Kuşkusuz bu tartışmalar yeni değildir. 70’li yılların ortasında geçmiş devrimci harekete yönelik yapılan tartışmalar içerisinde de bu eğilimler gelişmiştir. Devrimci Yol bu


tartışmalara yanıt olarak hareketin gelişimini şöyle özetlemekteydi, ‘THKP-C hareketi ne 12 Mart faşist darbesi ile başlamıştır ne de 12 Mart yenilgisine karşı tepki olarak ortaya konulan eylemler olarak. Devrimci Hareket 1971 öncesi Türkiye solu içerisinde yaşanan ayrışmalar içerisinde gelişmiş, çeşitli dönemlerde ortaya çıkan, TİP, PDA ve ASD oportünizmlerine karşı mücadele içinde büyük ölçüde kendiliğinden nitelikli bir sürecin sonucunda 1970 sonlarında partileşmiştir.’ Devrimci hareketi doğru anlayabilmek ancak içinde geliştiği toplumsal koşulların ve sol içerisinde yaşanan tartışma-ayrışma süreçlerinin değerlendirmesi ile mümkündür. DP Dönemi ve Sömürge Tipi Kapitalistleşme Türkiye solunun asıl gelişim süreci 1960’lardan itibarendir. 60 öncesinde bir tür aydın hareketi olarak var olan TKP çizgisi politik bakımından –Sovyetler Birliği’nin politikalarına bağlı olarak- Kemalist iktidarı destekleyen bir pozisyon almış, toplumsal anlamda bir etkinlik kazanmamıştır. 1945 sonrasın DP’yi destekleyen bir siyaset izlendi. DP iktidara geldikten sonra ise 1951’te gerçekleşen tutuklamaların ardından 27 Mayıs’a kadar sol bir hareket gelişmedi. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra kimi zaman açık kimi zaman gizli kimi zaman da faaliyetleri dondurarak da olsa 51’e kadar faaliyet yürüten TKP’den solun asıl gelişeceği 60’lı yıllara sol içinde bir dönem etkili olacak ‘eski tüfeklerden’ başka bir birikim kalmamıştır.

Türkiye solunun asıl gelişimi 60 sonrasıdır. 1961 anayasasının getirdiği kısmi özgürlük ortamında örgütlenmenin önünün açılması, Marksist-Leninist klasiklerin çevrilmeye başlaması Marksist düşüncenin giderek –özellikle üniversitelerde- yaygınlaşmasını sağlamıştır. 60’lı yularda ise sol hareket 27 Mayıs’ın etkisi altında gelişmiştir. Türkiye solunun o dönem içerisindeki düşünce yapısını ve bazı yönelimle-

Devrimci hareketi doğru anlayabilmek ancak içinde geliştiği toplumsal koşulların ve sol içerisinde yaşanan tartışma-ayrışma süreçlerinin değerlendirmesi ile mümkündür. rini anlamak bakımından 27 Mayıs öncesi ve sonrası gelişmeleri dikkate almak gerekir. DP döneminde, ülkemizin emperyalizmin yeni sömürgecilik metotları çerçevesinde bağımlılık ilişkilerinin gelişmeye başlamıştır. Bu dönemde yukarıdan aşağıya kapitalistleşme süreci hızlandı, kırsal bölgeler pazara açıldı ve toplumsal yapıda önemli değişimler açığa çıkmaya başladı. Bu şekilde sömürge tipi kapitalizmin yer aldığı ve bunun kaçınılmaz olarak ekonomik-siyasal krizle noktalandığı bir süreç yaşandı. Bu dönem, siyasal anlamda da ABD’nin politikaları içinde gelişti. ABD ile ekonomik-siyasi-askeri anlamda ikili anlaşmalar imzalandı. Türkiye NATO üyesi olarak emperyalizmin jandarmalığı görevini üst-

lendi. Kore’ye ABD için savaşmak için asker gönderildi. İkili anlaşmalarla ABD’nin Türkiye’nin iç işlerine karşıma hakkı tanındı. Türkiye bu dönemde her anlamda emperyalizmin tahakkümü altına sokuldu. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren devlet eliyle geliştirilen sermaye birikim sürecinde oluşturulan burjuvazi bu dönemde kapitalist gelişme ile sanayiye yönlendirildi. Sanayi burjuvazisi geliştikçe iktidardaki kontrolü de ele geçirmek istedi. Bu gelişmeler doğrultusunda –askerin da bastırmasıyla- iktidar içinde çelişki ve çatışmalar gündeme geldi. 27 Mayıs bu çelişkilerin üzerine oturdu. DP dönemiyle, siyasal ve ekonomik yapıda, sınıfların mevzilenmesinde köklü değişimler meydana geldi. Siyasal iktidarın sınıf bileşimi farklılaştı. Sanayileşme ile birlikte güçlenen burjuvazi etkin konuma gelirken bununla bütünleşen gerici hakim sınıf iktidara el koydu. Küçük burjuvazinin diktatörlüğü olarak kurulan ve gelişen Cumhuriyet’in ilk yıllarında burjuvazi de buna bağlı olarak bir tür milli kapitalizm denilebilecek bir doğrultuda geliştirilmeye çalışılıyordu. Ancak başından beri işbirlikçi bir temelde gelişen burjuvazi 50’lerle birlikte yaşanan gelişmelere ve emperyalizme bütünleşmeye bağlı olarak –tefeci tüccarlar ve toprak ağaları ile ittifakla- güç kazanarak iktidara el koydu. DP’nin kapitalistleşme yönündeki politikaları başlangıçta nispi bir refah ortamı da oluşturmakla birlikte


13 giderek kaçınılmaz bir krizle yüz yüze kaldı. İthal ikameci sanayileşme modeli çerçevesinde küçük ve orta ölçekli sanayi gelişimi gerçekleşirken montaj, araç-gereç konusu dışa bağımlılık içinde oldu. Bu da sürekli bir döviz ihtiyacını gündeme getirerek krizleri gündeme getirdi. Öte yandan DP’nin etrafındaki gerici koalisyonun bir tür ‘karşı devrim’ olarak nitelenen politikalarına ve artan baskılara karşı aydınlar ve gençler içerisinde önemli bir direnç gelişti. 27 Mayıs İhtilali bir yanıyla egemen sınıflar arasındaki çelişkilerin diğer yanıyla da gelişen özgürlük mücadelesinin üzerinde oturmuştur. 27 Mayıs ile küçük burjuvazi iktidar içinde kendi konumunu güçlendirerek hakim sınıflarla ittifak içinde kurumsallaştırmaya çalışmıştır. Hazırlanan yeni anayasa bir yönüyle kısmi bir özgürlük ortamını getirirken asıl olarak kapitalizmin ihtiyaçlarına yanıt üretecek bir niteliğe sahipti. 27 Mayıs sonrasında oluşan ortam solun gelişmesine de belirli ölçülerde imkan tanıyordu. Bu dönem içerisinde solun şekillenmesinde 27 Mayıs’ın bir tür ilerici yönleri nedeniyle sol içinde askere yönelik olumlu yaklaşımların temelini oluşturdu. 27 Mayıs öncesinde küçük-burjuva nitelikteki öğrenci hareketleri bakımından ise 27 Mayıs’ın hemen ardından açıklanan NATO’ya bağlılık sözü bir tür bilinç sıçraması olmasına vesile olurken, gençlik mücadelesi giderek düzen karşıtı bir noktaya doğru yöneldi. Soldaki İlk Ayrışmanın Temeli SDMDD Tartışmaları

60’lı yıllarda bu ortam içerisinde kitlesel bir güce kavuşan işçi sınıfı ve gençlik içerisinde bir sosyal uyanış ve hareketlilik ortaya çıkmaya

Bir üniversite sisteminde çeşitlilikten anlaşılması gereken, toplumun ve bilimin ihtiyaçları doğrultusunda kurumların ortaya çıkmasının yarattığı bir çeşitlilik olmalıdır. başladı. Üniversitelerde Fikir Kulüpleri kurularak buralarda gençlik içinde yoğun tartışmalar yaşanmaya başladı. 60’lı yılların ikinci yarısında kurulan TİP bu dönemdeki gelişmelerde önemli bir rol oynadı. Sosyalizm düşüncesi ilk kez bu dönemde toplum içerisinde yaygınlaşmaya başladı. TİP aynı zamanda sol içi tartışmaların ilk yaşanmaya başladığı mecra oldu. Doğan Avcıoğlu ve çevresinin çıkardığı YÖN dergisinde TKP kökenliler de yazıyordu. Bu görüş ayrılıkları daha sonra giderek kendisini ‘sosyalist devrim’ ve ‘milli demokratik devrim’ tezleri etrafındaki tartışmaların da başlangıcı oldu. Komitern ülkelerin gelişkinlik durumuna ‘burjuva demokratik devrimini yapmış ülkelerde işçi sınıfının iktidarı alarak üretim araçlarına el koyması ile sosyalizmin kurulması; burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkelerde ise işçi sınıfının yoksul köylülerle ittifakı temelinde burjuva demokratik devrimini gerçekleştirmesi ardından sosyalist

devrime geçilmesi’ şeklinde bir şablon belirlemişti. Sosyalist devrim ve milli demokratik devrim tartışması da büyük ölçüde Sovyetik devrim modelleri çerçevesinde kalan, Türkiye’nin hangi şablona uygun olduğu üzerine yürütülen bir tartışmaydı. Bu tartışmalar içerinde önümüzdeki adım ‘demokratik devrim mi sosyalist devrim mi’ tartışmasına yanıt vermek için Türkiye’nin toplumsal-sınıfsal yapısı geniş bir biçimde incelenerek tartışma konusu haline getirildi. Sosyalist devrim görüşünü savunanlar Türkiye’nin artık kapitalist bir ülke olduğu, bu yüzden önündeki devrimci adımın sosyalist devrim olduğunu ileri sürdüler. Mihri Belli’nin önderliğini yaptığı MDD tüze ise, Mustafa Kemal ile başlamış olan demokratik devrim sürecinin tamamlanmadığı, 1946 yılında DP’nin iktidara gelmesi ile emperyalizme bağımlılığın geliştiği bu nedenle demokratik bir devrimin öncelikli adım olduğu savunuluyordu. Kabaca bu şekilde özetlenecek görüşler etrafında yaşanan tartışmalar sol içerisindeki farklı iki temel eğilimi ortaya çıkarmakla birlikte devrimci hareketin asıl şekillenme süreci bu şablonların ötesine geçen hem TİP’in pasifist-parlamenterist ve sosyalizmin gelişimini kapitalizmin doğal bir sonucu olarak gören yaklaşımlara hem de –içinde kimi olumlu nitelikler taşımakla birliktedevrimi ‘asker-sivil zümreye’ havale eden Mihri Belli’nin önderliğindeki MDD tezleriyle bir kopuş içerisinde şekillendi. THKP-C hareketi bu şablonlar etrafındaki tartışmayı bozabildiği, Sovyet ve Çin akımların


etkisinin ötesinde ülke gerçekliğinin somut tahliline dayanan devrimci bir teori yaratabildiği oranda bir kopuşu gerçekleştirmiştir. Türkiye solunun bütün ayrılığını SD-MDD arasındaki tartışma olarak görmek yanlıştır. Bu belki de ilk ayrılığın gerekçesi olan bir tartışma olmakla birlikte devrimci hareketin gelişimi sonrasında MDD içerisindeki tartışmalar ve kopuşlarla gerçekleşmiştir. Devrimci Gençler, SD-MDD ayrılığında MDD çizgisinin aktif-militan çizgisinden dolayı ve gençliğin yükselen anti-emperyalist mücadelesi kavrayan yanlarıyla onu sahiplenmiş ancak sonrasında devrim-çalışma tarzı ve örgüt anlayışları konusundaki tartışmalarla onun ‘asker-sivil zümre önderliğindeki’ yukarıdan devrim olarak ifade ettiği darbeci anlayışından ve Kemalizmle kurduğu fikri bağlardan kopmuştur. Bütün bu gelişmeler kuşkusuz büyük bir toplumsal mücadele içerisinde onun ortaya çıkardığı sonuçlar etrafında ortaya çıkmıştır. Özellikle 67-71 yılı arasında toplumsal uya-

nış dalgasının üst boyutlara ulaştığı bir dönem olmuştur. Yükselen Toplumsal Uyanış Dalgası ve DEV-GENÇ 67-71 yılları arasında Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar radikal bir biçimde köylü ayaklanmaları gerçekleşmiştir. Topraksız yoksul köylülerin ve küçük üreticilerin eylemleri toprak talebi ve tefeci-tüccar karşısında adil değişim talebini içeriyordu. Köylülerin bu mücadelesine en aktif destek devrimci gençlerden geldi. Zaman içinde nerede bir köyüler miting yapmak için devrimci gençleri yardıma çağırdı. Bu dönem içerisinde ilk büyük çaplı üretici mitingi Aksihar’da düzenlendi ardından da Ege’den Karadeniz’e ve Doğu’ya her yerde köylü ayaklanmaları birbirini izledi. Bu mücadeleler içerisinde köylüler giderek politik bir bilinç de kazanarak mücadeleyi anti-emperyalist siyasal bir içerikle sürdürdüler. Bu dönem aynı zamanda yoğun işçi mücadelelerin de gerçekleştiği bir dönem oldu. Yalnızca ekonomik ta-

leplerle değil siyasal taleplerle meydana çıkan işçiler, 1963 Kavel direnişinin ardından 69-71 arasında yeni bir işgal, grev ve direniş dalgası başlattı. 1968’de ilk kez Derby Lastik Fabrikası işgal edildi. 69’da Demir-Döküm işgali gerçekleştirildi. Ardından Türk-İş’e bağlı Harb-İş sendikası Amerikalılara ait 7 işlerinde grev başlattı. Bu direnişler 1516 Haziran büyük direnişinin işareti oldu. 15-16 Haziran’da yeni sendika kanunu ile DİSK’in kapatmaya çalışan iktidara karşı büyük bir işçi direnişi oldu. Bu direniş ve askerin işçilere müdahalesi sol içerisinde de devrimde işçilerin rolü tartışması açısından somut bir durum ortaya çıkarırken M.Belli’nin tezlerini büyük oranda ortadan kaldırıyordu. Bu dönem içinde 60’lı yıllarda anti-emperyalist bir nitelikle gelişmeye başlayan gençlik hareketi de FKF’den DEV-GENÇ’e evrilirken işçi ve köylü mücadelelerine de yol gösterecek olan boykot ve işgaller üniversitelerden başlatıldı. Üniversitelerde süren mücadele zamanla sokağa da taşarak 6. Filo Defol eylemleri gibi kitlesel ve sarsıcı an-


15 ti-emperyalist direnişler gerçekleştirildi. Devrimci gençlerin yükselen mücadelesine karşı aynı dönemde ABD’nin soğuk savaş politikalarına bağlı olarak CIA eliyle sivil faşist örgütlenmeler ve derin devlet yapılanması da oluşturulmaya başlandı. Gençliğin mücadelesinin karşısında artık her yerde onlara saldıran gerici-faşist güruh ve polis yer alıyordu. Devrimci gençlerin mücadelesi bu saldırılar karşısında anti-faşist temelde militanlaşırken aynı zamanda işçi ve köylü direnişleriyle kurduğu dayanışma temelinde de toplumun genelini etkilemeye başladı.

köşe taşları yer almıştır. Mahir Çayan, Şahin Alpay’ın ‘proletaryanın milli demokratik devrimde önderliğinin objektif koşulları oluşmamıştır’ şeklinde ifade ettiği askere dayanan yukarıdan bir darbe ile demokratik devrim sürecine girileceği yönündeki fikirleri karşısında; bunun bir sağ sapmaya işaret ettiğini dile getirdiği konuşmasında; ‘sosyalist hareketin Kemalizmden ideolojik ve örgütsel olarak uzaklaşması gerektiğini, proleteryanın bir sınıf partisi olmaksızın Kemalistlerle Milli Cephe kurmanın hareketi Kemalizmin kuyruğuna takmak olacağını’ ifade etmiştir.

maktadır. Ancak gözden kaçırılan gerçek özellikle gençliğin mücadelesinin giderek kendi bağımsız devrimi siyasetini yaratma doğrultusunda gelişimi ile her tür düzen içi sağ eğilimle birlikte Kemalizmle de köklü bir kopuşun gerçekleştirilmiş olmasıdır. Burası görülmeden iki de bir solun geçmişinde darbecilik aranmasının, devrimci hareketin MDD tezleri içerisinde ele alınması iyi niyetli olmayan bir yaklaşımın sonucudur. THKP-C hareketi bu tarihsel toplumsal gelişim süreci içerisinde oluşmuştur. THKP-C’nin Devrimci Çizgisi

Sol içerisinde SD-MDD arasındaki saflaşmanın ayrılıkla sonuçlanan kısmı asıl olarak gençliğin yükselen bu mücadelesi etrafında şekillendi. Gençliğin militan mücadelesini kavrayamayan ve ona eleştiren bakan TİP parlamentarizmin bataklığına saplanıp kalmıştır. Anti-emperyalist yönü ağır basan ve gençliğin militan devrimci ruhuna uygun olan MDD tezleri gençlik içerisinde etkili olmuş, devrimci gençler TİP içindeki ayrışmada MDD saflarında yer almıştır. Türkiye solunun gelişimi belirleyici olan kritik dönemeçlerden birisi ise FKF’nin DEV-GENÇ’e dönüştüğü 1969 Kongresi olmuştur. TİP yanlılarının ‘oportünistler dışarı’ diyerek etkisizleştirildiği bu kongrede aynı zamanda MDD içindeki ayrışmanın da ilk işaretleri oluşmuştur. Mahir Çayan’ın ünlü dört saatlik konuşmasının yaptığı Kongre’de MDD’nin sağ çizgisine karşı devrim-örgüt ve çalışma tarzı bakımından sonrasında THKP-C’yi oluşturacak tezlerin

Türkiye solunun gelişimi belirleyici olan kritik dönemeçlerden birisi ise -TİP yanlılarının ‘oportinistler dışarı’ sloganı ile etkisizleştirildiğiFKF’nin DEV-GENÇ’e dönüştüğü 1969 Kongresi olmuştur. Bu kongrede aynı zamanda MDD içindeki ayrışmanın da ilk işaretleri oluşmuştur.

Mahir Çayan’ın bu konuşması sonrasında THKP-C çizgisini oluşturacak olan ‘bağımsız devrimci bir siyaset’ iddiasını ifade etmektedir. Türkiye sol tarihi üzerine yapılan tartışmalarda sık sık Kemalizm etkisinden söz edilir. Kuşkusuz 60’lı yıllarda gelişmeye başlayan mücadelenin başlangıç evresinde Kemalizm etkisi yoğun olarak bulun-

THKP-C, sol içerisinde şablonculukla ele alınan devrim anlayışları ve bu çerçevede düzenle kurulan ideolojik-örgütsel düzeydeki ilişkileri reddederek ülkenin somut durumunun analizi çerçevesinde ortaya çıkartılan devrimci bir yol içinde şekillendi. Mahir Çayan, Sovyet ve Çin merkezli aktarmaların ve her tür şablonculuğun dışında, Marksizm-Leninizmin ilkeleri doğrultusunda ülkemizin somut durumunu çözümleyerek kendi kavramları-dili ile konuşmuştur. Mahir Çayan, -yukarıda DP dönemi ile ilgili ifade ettiğimiz gelişmeleriemperyalizmin ‘üçüncü bunalım dönemi’ tahlili içerisinde ele alarak yeni sömürgeci metotlarla ülkemizde emperyalizmin içsel bir olgu haline geldiği tespitini yapmıştır. İkinci paylaşım savaşının ardından ABD emperyalist-kapitalist düzenin temel gücü haline gelmiştir. Emperyalizm bu dönemde teknoloji-


deki gelişmelerle birlikte aşırı üretim ve –dünya pazarının sosyalist blok ve bağımsızlıkçı hareketlerin sonucu olarak- daralması sonucu bir kriz içerisine girmiştir. Emperyalistler arasındaki yeni bir savaşın –nükleer güç dengesi ve bu dengede Sovyetlerin büyük gücü nedeniyle- imkansızlaşması sonucunda ABD bir yandan ekonomisini askerileştirirken diğer yandan da açık işgale dayanmayan yeni sömürgeci metotları devreye sokmuştur. Ekonominin daha fazla askerileşmesini Mahir Çayan ‘emperyalizmin stratejik planda çökerken, taktik planda gücünü ve saldırısını arttırması’ olarak analiz etmiştir; ‘Sermayenin olağanüstü yoğunlaşması ve temerküzü, tekelci kapitalizm gerçek anlamı ile tekelci devlet kapitalizmine dönüştürmüştür. Bu da tekellerin gücüyle, devletin gücünün iç içe girmesi, tek bir mekanizma haline dönüşmesi demektir. (…) Ekonomisini olağanüstü derecede militarize etmiş olan Yankee emperyalizmi, bu durumun doğal sonucu olarak, dünya çapında saldırganlığını, kudurganlığını korkunç seviyede arttırmış, Pentagon bir yandan CIA’nın komploları ile sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde temsili demokrasileri rafa kaldırtarak, militarist rejimlerin kurulmasını sağlarken, öte yandan, milli kurtuluş savaşları-

nın yürütüldüğü ülkeleri cehenneme çevirmek için bütün güçlerini seferber etmiştir’

demokrasinin dahi olmadığı açık ve gizli faşizmi içeren ‘sömürge tipi faşist’ bir yapı olarak tanımlamıştır.

Açık işgale dayanan sömürgeci metotların yerine ekonomik-siyasi-askeri bağımlılık temelinde gelişen yeni sömürgeci metotlar çerçevesinde ülkemizde de emperyalizme bağımlı yukarıdan aşağıyla bir kapitalistleşme süreci yaşanmıştır. Emperyalizme bütünleşmiş bir burjuvazinin ithal ikamecilik çerçevesinde geliştirdiği ekonomik ilişkiler dışa bağımlılığı üretirken, ABD bu dönemde Marshall Planı çerçevesindeki yardımlar ve –askeri ve ekonomik anlamdaki- ikili anlaşmalarla sözde bağımsız ülkeler yaratmıştır. Türkiye’de DP ile birlikte böylesi bir yapılanmanın parçası olmuştur. Yeni sömürgeci metotlar çerçevesinde gelişen bu yapı, ‘sömürge ülkelerde meta pazarının genişletilmesi, yukarıdan aşağıya kapitalizmin hâkim üretim biçimi olması, merkezi güçlü otoritenin egemen olması sonucunu doğurmuştur’.

Mahir Çayan, sömürge tipi faşist devlet yapılanması karşısında devrimci bir teorik ve pratik geliştirmiş, THKP-C bunun üzerine kurulmuştur. Mahir Çayan, Türkiye’nin emperyalizme bağımlı yapısından kaynaklı olarak ‘olgunlaşmamış milli kriz’ içerisinde olduğunu bunun bir sonucu olarak da ‘sürekli devrimci durumun’ yaşandığını ifade ederek devrimin iradeci/volantarist yanına vurgu yapmıştır. ‘Evrim-devrim aşamalarının iç içeliği’, ‘suni denge-öncü savaşı’ ve halk savaşı stratejisi bu temel tespitler üzerinden yükselmiştir. THKP-C, böylesi bir mücadelenin farklı alanlardaki çalışmaların diyalektik, bütünsel bir organizasyonuna, birbirisini tamamlayan bir uyumluluk içerisinde –elbette silahlı mücadele temelinde- ML bir parti tarafından yönetilmesini esas alır. THKP-C bu yönüyle dönemin fokocu-gerilla tarzından da kendisini ayırmıştır. Fokocu eğilimler farklı alanlardaki kitlesel çalışmalar ve onu yönetecek ML bir parti olmaksızın silahlı ‘öncü’ mücadelelerin kitleleri kendiliğinden harekete geçireceğini savunmuştur.

Sömürge tipi çarpık kapitalistleşme sürecinde devlet yapılanması da ABD’nin ekonominin askerileştirilmesi ve soğuk savaş politikaları temelinde –NATO ve CIA eliyle geliştirilen- ‘oligarşik dikta’ olarak şekillenmiştir. Mahir Çayan bu devlet yapılanmasını burjuva anlamdaki bir


17 12 Mart Faşist Darbesi ve Mücadele Toplumsal uyanış dalgasının yayılarak büyümesi karşısında egemenler bunu önleyecek tedbirleri öncelikle CIA eliyle örgütlenen kontrgerilla ve gerici-faşistlerin saldırılarını örgütlemeye başladılar. Bunun yetmediği, Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın tanımıyla‘toplumsal uyanış ekonomik gelişmeyi aşması’ karşısında ise 12 Mart faşist darbesi gerçekleştirildi. Son dönemde AKP’nin ‘sözde darbelerle hesaplaşma’ gündemi doğrultusunda sık sık konu edilen ülkemizin darbeler tarihinde gözden kaçırılmaya çalışılan gerçek darbelerin gelişen toplumsal muhalefete ve sola yönelik yapıldığıdır. Bununla birlikte gizlenmeye çalışılan bir diğer yönü ise darbelerin ABD’nin bilgisi ve izni dahilinde sermayenin yönelimlerine uygun olarak yaşandı gerçeğidir. 12 Mart da böyle gerçekleşmiştir. DP’nin yaşanan kriz karşısında geliştirdiği ekonomik ve siyasi tedbirlerin yetersiz kalması neticesinde 27 Mayıs’la birlikte ortadan kalkmasının ardından bu boşluk AP (Adalet Partisi) tarafından doldurulmuştur. Süleyman Demirel’in AP’si sömürge tipi kapitalistleşme sürecini sürdürmeyi esas alan ve hakim sınıflar içerisindeki çelişkileri idare etmeye çalışan bir politika izlemiştir. Ülkemizin tam anlamıyla ABD hegemonyası altına sokulduğu, CIA ve NATO kapsamında devlet yapısının faşistleştirildiği, sokaklarda gerici-faşist güçlerin örgütlendiği öte yandan ekonomide azgın bir sömürünün uygulanmaya konulduğu bu dönem –yukarıda özetlemeye çalış-

tığımız- büyük bir halk tepkisi ile de karşılaşmıştı. 12 Mart bütün bu gelişmeler karşısında toplumsal muhalefeti sindirmek ve kapitalizmin hızlı gelişmesi ile hakim sınıf ilişkilerinde ortaya çıkan değişiklik ve gerilimlerin de keskinleşmesine tekelci burjuvazi lehine bir girişimdir. ‘Tekelci burjuvazinin AP politikaları üzerindeki etkinliği ve ekonomik

Taslağın temel ilkelerinde yer alan ‘akademik ve bilimsel özgürlük’ , ‘kurumsal özerklik’ gibi kavramları YÖK ün, değil kullanması düşünebilmesi bile olanaksızdır krizin giderek derinleşmesi karşısında getirilen önlemlerin, hakim sınıflar içindeki tekel dışı unsurların aleyhine ve tekelci kesim lehine özellikler taşıması, AP içerisinde ittifak halinde bulunan kesimler arasında çelişmelerin ortaya çıkmasına yol açarken tekel dışı kesimlerin 1969 seçimlerinden sonra AP’den ayrılmalarına neden oldu. (…) Tekelci burjuvazi, o zamana kadar ABD ile kendisi gibi doğrudan bir çıkar ilişkisi içinde bulunmayan tekel dışı sermaye kesimleri ve toprak ağalarıyla bir ittifak içinde iktidar olma olanağını elinde tutabiliyordu. Özellikle kırsal kesimlerde ya da taşrada halk üzerinde daha çok tekel dışı kesimlerin etkinliği vardır ve bu ittifakın kopmasıyla, bu ilişkiler yoluyla elde edilen iktidar etkinliğini kaybetme durumunun ortaya çıkması, tekelci burjuva kesimlerini

askeri darbe tercihine yöneltiyordu. Tekelci burjuvazinin bu darbe eğilimi işbirliği içinde bulunduğu emperyalist tekellerin ve ABD emperyalizminin tercihi ile birleşerek 12 Mart’ı gündeme getiren en önemli etkenlerden birini oluşturmaktadır.’ (Devrimci Yol Savunması) ‘Hareketin Hareket Halindeki Doktrinidir Marksizm’ 12 Mart faşist darbesinin ana hedefi gelişen devrimci hareket oldu. Büyük bir operasyonla devrimci hareketin üzerine saldıran oligarşi giriştiği katliamlarla devrimci hareketin önderlerini yok etmeye ve gelişen devrimci mücadeleyi ezmeye çalıştı. THKP-C bu dönemde gelişen saldırılar karşısında silahlı bir mücadele çizgisi izleyerek darbenin etkisini kıracak, halkı harekete geçirecek bir siyaset izlemeye çalıştı. Elrom’un kaçırılarak öldürülmesi ve ardından artan baskılar, tutuklamalar ve öldürmeler süreci yaşandı. Bu süreç içerisinde THKP-C hareketi merkezi içinde beliren ihanet çizgisinin de dağıtıcı etkisi yaşandı. Türkiye solunun kendisinden sonraki döneminde de açık ya da gizli biçimde etkisini sürdürecek olan bu çizgi THKP-C’nin temel tezlerini reddederek girdikleri yolda mahkeme salonlarında Demirel’in vatansever ilan etme noktasına kadar vardırdılar. Kızıldere’ye giden süreç bu Denizlerin idamı engellemek amacını taşırken özünde Mahir Çayan’ın, ayaklanmayı sonuna kadar sürdürme yönündeki irade ve kararlığı vardır. Kızıldere böylesi bir kararlığın izin-


de gelişen devrim ve devrimcilik manifestosudur. Ardında savunduğu fikirler uğruna ölümü göze alarak yürümenin inancı vardır. Teslim olmayı reddetme vardır. THKP-C bütün bu yönleriyle sol içinde kendisinden önce var olan her tür sağ eğilimle, revizyonist-oportünist akımlardan bir kopuşu gerçekleştirmiştir. THKP-C’nin önder kadrolarının 12 Mart sonrası başlayan operasyonlarla katledilmesi ile bir dönem sona ererken, THKP-C’nin fikirleri ve mücadelesi 70’lerin ikinci yarısında gelişen devrimci mücadele sürecini de büyük oranda belirledi. 70’lerde gelişen hareketler açısından en önemli konulardan birisini geçmişe bakış oluşturdu. Bu süreçte yenilginin de etkisiyle geçmiş devrimci hareketi doğrudan ya da dolaylı olarak reddeden çizgilerle birlikte bunun karşısında hareketi aynen tekrar etmeye çalışan eğilimler bir dönem etkili oldu. Bunların uzantıları günümüze kadar da gelmiştir. Devrimci Yol bu süreçte THKP-C hareketinin kendi tarihsel gelişimi içerisinde devrimci bir eleştiri ışığında ele alıp onu savunarak aşmaya çalışan bir hareket olarak bu çizgiyi sürdürmüş ve geliştirmiştir. ‘Fatsa, Kızıldere’nin devamı ve eleştirisidir’ sözünde ifade edilen bu çok yönlü diyalektik bağ THKP-C’nin tarihsel çizgisinin de özünü oluşturmuştur. 12 Mart’ta oligarşinin saldırılara karşısında sinen ve oligarşiden seçime gidilmesi talebinden başka bir şey istemeyen ve yapmayan çevreler THKP-C’nin ‘yenilgisi’ üzerinden kendi oportünist tutumlarının ve

korkaklıklarının üzerini kapatmaya çalıştı. Kimileri de THKP-C’nin içinde gelişen ihanet çizgisinin fikri takibiyle sözde geçmişi savunur görünerek reddetti. Devrimci Yol, geçmiş hareketi tereddütsüz bir sahiplenme ve devrimci bir eleştiri ile geliştirme yönünde bir siyasetle o gün içinde solda gelişen sağ çizgilerle hesaplaşmış ve sonrasında da bütün ülke çapında örgütlenen büyük halk hareketini yaratabilmiştir. Devrimci Yol, o gün yaşanan gelişmeler karşısında şabloncu-ezberci eğilimlerin ötesinde somut durumun somut tahliline dayanan Marksist yöntemle THKP-C çizgisini ODTÜ-ÖTK, Direniş Komiteleri ve Fatsa deneyleri gibi kitlesel yönü belirleyici örgütlenme ve mücadele anlayışının yanı sıra kırlarda ve şehirlerde militan devrimci mücadeleyi de hayata geçirerek geçmişi aşabilmiş ve geliştirmiştir. Bugün geçmişin nasıl ele alınacağı sorusu da bu bütünlük içinde kavranmalıdır. Yeni bir devrimci hareket ancak geçmişin devrimci temelleri üzerine inşa edilebilir, köksüz ve geçmişi olmayan bir hareketin geleceği kurması da mümkün değildir. Ancak bunu bir tür şablonculukla geçmişin kavramlarının bugünkü karşılıklarını arayarak yapmak mümkün değildir. Burada asıl tartışma konusu teorik-pratik ilişkisinin kavranmasına ilişkindir. Hiçbir teori devrimci mücadelenin somut-güncel görevlerinin nasıl yürütüleceğini önceden belirleyemez. Aksi zaten teoriyi dogmalaştırmak olur. Devrimci teori, yani Marksizm, yaratıcı bir anlayışla kavranılmalıdır. Bu anlamda, ne kadar doğru olursa olsun bir

teori her zaman yeniden üretilmek zorundadır. Bu yüzden devrimci bir siyasi hareketin başarıya ulaşmasında temel yaklaşımlarının doğruluğu kadar, yaşanan somut tarihsel gelişmelere uygun, (doğru) siyasetler, mücadele ve örgüt biçimleri geliştirip geliştirememesi de tayin edici bir rol oynar. Devrimci Yol geçmiş hareketi böyle kavradığı oranda onun bir devamı olduğu kadar eleştirisi de olabildiğinden onu aşan özellikler ortaya çıkarabilmiştir. Kızıldere Devrimcilik Çağrısıdır 12 Eylül faşist darbesinin ve reel sosyalizmin yıkılışının artından gelişen inançsızlık dalgası sol içinde izleri halen devam eden büyük bir olumsuzluk yarattı. Bu dönemin temel eğilimi örgütlü mücadeleden kaçınma, devrim ve sosyalizm mücadelesine ilişkin bir inanç kaybı olarak gelişti. Bireyciliğin ve konformizmin her türünün geliştiği, liberal ve postmodern akımların sol içerisinde etkinleştiği bu dönem sol içerisinde uzunca dönem belirgin bir etkinlik kazandı. Dünya ve ülkedeki gelişmeler karşısında devrimci bir yenilenme doğrultusunda gelişen çabalar –önemli birikimler ortaya çıkarmakla birlikte- bu dönemin olumsuzluklarını aşabilecek bir teorik-pratik gelişim süreci de gösteremedi. Bütün bunların bir sonucu olarak dünya ölçeğinde sosyalist hareket içerisinde yaşanmaya başlayan ideolojik karmaşa bugün de pek çok yönüyle halen sürüyor. Son yıllarda özellikle kapitalizmin yaşadığı


19 ekonomik kriz ve dünya ölçeğinde toplumsal muhalefet hareketlerinin gelişmesi, sol deneylerin açığa çıkması ile birlikte fikri planda da bu olumsuzlukları aşmaya dönük tartışmalar yaşanmaya başladı. İçinde bulunduğumuz dönemin en önemli yanı budur. 21. yüzyılın devrim ve sosyalizm mücadelesinin yoluna ilişkin işaretler bu mücadeleler içerisinde belirlemektedir. Her şeyden önce gençlerin, emekçilerin kendi kaderini ellerine alma cesareti kazandığı bugünkü mücadeleler yeni bir çağın kapısını aralamaktadır. Bu dönemde yapılması gereken ideolojik-örgütsel düzeyde ileri adım atabilmektir. Ancak böylesi bir mücadele içerisinde sol içerisindeki yanlış fikirlerle mücadele edilerek, ideolojik planda yaşanan karmaşadan kaynaklanan güç kaybının önüne geçilebilir. Kızıldere’nin bugünkü çağrısı yeniden harekete geçen tarihi devrim ve sosyalizm mücadelesine yönlendirecek bir aklın ve iradenin geliştirilip, güçlendirilmesidir. Mahir Çayan bunu şöyle ifade etmiştir; ‘Bütün ideolojik ayrılıkların temeli devrim isteyip istememeye değil, -çünkü sosyalist geçinen herkesin sübjektif niyeti genellikle devrimin olması doğrultusundadır- devrim yapmak için yola çıkmaya, savaşmaya cesaret edip edememeye dayanır. İşte bu yüzden devrim için savaşmayana sosyalist denmez’ ***

GEÇMİŞTEN GELECEĞE BİR UMUT İLKESİ OLARAK KIZILDERE Geçmiş her daim gelecek üzerinde belirleyicidir. Bugünün dünyası yalnızca bugünden ibaret olmadığı,  geçmişin ağır yükünü taşıdığı gibi; bugünün devrimci mücadelesi de benzer şekilde geçmiş  mücadelelerin ağır yükünü taşır. Bugün, geçmişle olan çelişkili ve çatışmalı ilişkisinin de etkisiyle  biçimlenir. Gençliğin kurduğu bağın duygusal tonu belirgindir. Bu bağ kimi zaman politika dışı bulunarak eleştiri  konusu haline de gelmektedir. Devrimci siyasette duygular politika dışı değildir, aksine onu klasik burjuva  siyasetinden ayıran temel nitelik budur.  Bugün duygularla siyaset yapmaya kalkmak aynı zamanda, liberal yeni zamane solculuğuna da karşıtlığı  içerir. Yeni zaman solculuğu, duygularla kurulan her tür bağı arka-

ik ve ahmakça bulurken; siyaseti iş  bitirme, hedefe varmak için en kestirme yol ne ise nasıl olduğuna bakmadan onu seçmeye dayanır.  Kızıldere böylesi bir var oluş zeminin en güçlü değeridir. Bugünkü var oluşun kaynağı olarak, Kızıldere  çağımızda da devrimci mücadelenin umut ilkesi olma özelliğini sürdürür.  BİR KIRILMA NOKTASI OLARAK12 EYLÜL

 

Türkiye’de ilk defa gelişen devrimci kalkışmanın öncüleri olarak ortaya çıkan devrimci gençler; 12 Mart  darbesinin ardından büyük bir saldırı sonucu öldürülürken bu kalkışma geriye devrim için mücadele  geleneği, yöntemi ve ruhu bırakmıştır. 70’lerin ikinci yarısındaki büyük devrimci kalkışma da bu mirasın  izleri ve etkileri üzerinden şekillenebilmiştir.  12 Eylül sonrasında, 71 ve sonrasında kurulan sürekliliğin sağlanması mümkün olmamıştır. Türkiye dünya  ölçeğinde yeni liberal dönüşüm dalgası içerisinde hızlı bir dönüşüm sürecine girmiştir. Solun örgütsel  yapısının dağıldığı, fikri koordinatlarının bulanıklaştığı bu dönemde; toplumsal ve siyasal yaşamı kuşatan liberal saldırıya karşı bütünlüklü bir direniş ortaya koyulması mümkün olamamıştır. 


Yaşanan bu kırılmalar, mücadelenin sürekliliğinin sağlanmasının, geçmişin değerlerinin süreklilik  içerisinde yenilenerek mücadelenin içerisine taşınmasına engel olmuştur. 80 sonrası mücadeleye dahil  olan gençler bu koşullar altında siyaset yapmaya, devrimciliklerini bu mücadele içerisinde inşa etmeye  çalışmıştır. 

Devrimci gençler açısından bugün oluş içinde olan zamanlardır, büyük bir kalkışmanın ve toplumsal  etkinin yokluğunda, onu var edecek fikri, örgütsel zeminlerin inşasına yönelik kesintisiz mücadele ile  bunun içerisinde devrimciliği bir kültür, ahlak ve yaşam biçimi olarak yeniden üretilme çabası.  “İçinde bir şeyler saklı olduğunu hisseden genç bir insan bilir buBu dönem gençlerin aynı zamanda nun ne anlama geldiğini; bekleneni,  12 Eylül faşist darbesinin baskıları yarının sesini. İçinde dönenen, ile yüz yüze geldiği ve kapitalizmin  kendi tazeliği içinde kıpırdayeni yaşam biçimi ve kültürünün yan ve şimdiye dek olmuş olaetkisi altında olduğu dönemdir. Bü- nı, erişkinlerin  dünyasını aşan tün bu zorluklar ve çağın nitelikleri  bir şeylere çağrıldığını hisseder.”  gençleri belirleyen ve aynı zamanda gençlerin karşıtlığını da KIZILDEREYARINDIR   kurduğu odaklardan olmuştur.  Bugün mücadele eden genç- “Gençlik doğası gereği atılgandır, leri bu etkilenme ve karşıtlık içe- coşkuludur ve yüreklidir. Her türlü risinde ele almak gerekmektedir.  çıkar duygusundan ve art niyetten  uzaktır. Ve toplumun en bozulmaYENİDEN DEVRİMCİ OLMAK   mış tabakasını oluşturur.” Mahir Çayan’a ait olan bu sözler, solu büyük  Kapitalizmin yaşam biçimine karşı oranda saran ruhsuzluk, korkakbir direniş anlamını taşıyan muha- lık, çıkarlar ve kişisel hesaplar üzelif nitelik aynı zamanda bunun sol  rine kurulu siyasi hayat karşısında  içerisinde hissedilen etkilerine kar- gençliğin yıkıcı olabilecek roşıtlığı da içerir. Bugün her an- lüne işaret edilmektedir.  lamda açığa çıkmamış henüz  Bugün de coşku ve cesaretle yalkeskinleşmemiş olsa da, var oldu- nızca devrim için harekete geçmiş, ğu kadarıyla, gelişen gençlik mu- onun için yaşamını ve hayatın her  halefetinin bir yönünün de burası  alanını düzenleyen; bu uğurda bedel olduğu söylenebilir.   ödemeyi de göze alabilen, yürekli ve coşkulu devrimci bir kalkışma  Solun yeniden ayağa kalkması, solun yeniden varoluşunu mümbir kültür ve yaşam biçimi ve ge- kün kılacak yegâne yoldur.  lecek umudu olarak kendisini inşa  “İyi gençlik kanatlarının olduğuna edebilmesinde kuşkusuz bu hesap- ve hak olan her şeyin onun gürleyelaşmanın önemli bir rolü olacaktır. rek gelişini beklediğine, hatta hakkı  Solun yaşadığı duygu kaybı ve de- olanı zaten kendisinin kuracağına, ğer yitimi; onun varoluş koşullarının en azından hakkın kurtuluşunun gelişmesinin önündeki temel en- kendisi tarafından sağlanacağına  gellerden birisini oluşturmaktadır.  inanır.”  Bugün var olan ancak bilincine henüz Bugünden bakıldığında Kızıldevarılmamış bir sezgi olarak mücade- re’nin, Mahir Çayan’ın ve yitirilen lenin içerisinde gelişen, kendini his- onca güzel insanın mücadelesinin settiren durum bir başkaldırı ve kendi anlamı budur. Onların adlarını haygerçekliğini yeniden inşa çabasıdır.  kırmanın, pankartlarını taşımanın onuru devrimci mücadelenin, onla70’lerdeki devrimci mücadeledee- rın devrimci kalkışmasının izleri üzesasolarakbu sezgiyekaynaklıkeden- rinden yeniden kurulmasına dönük kökveruhtur.  bir çabanın sezgisel var oluşudur. 

Onlar; Dünya’nın ve Türkiye’nin içerisinden geçtiği tarihsel koşullarda; emekçi halkın kurtuluşu doğrultusundaki çözümler, onu gerçekleştirmek için geliştirdikleri örgütlenmeler ve gerçekleştirilen eylemler; buna uygun olarak var ettikleri kültür ve ahlak anlayışı ile sol içerisindeki her türlü revizyonist oportünist akımın etkisini kırarak,Türkiye’demücadelenin devrimci yolunu yarattılar.  Bunu yaparken devrimciliğin kerteriz noktasının, Mahir Çayan’ın ifadesiyle ‘kendi özgücüne güvenerek devrim için yolaçıkmayacesaret edip edememek’ olduğunu dapratikleri ileortayakoydular. Kızıldere bugün de bu cesaretin adıdır. O nedenle Kızıldere dün olmaktan çok yarındır, çünkü geçmiş halen aynı coşkunlukla tarihi hareket ettirmeye devam ediyor.


Devrimci Genç