Page 1

2000-2010 ARASI ŞİİR YAYIMLAYAN DERGİLER Derya Önder Bizim dergiler tarihimiz eskidir. Bu konuda derli toplu denilebilecek çok çalışma yapılmamış, edebiyat dergisi, şiir dergisi gibi ayrımlara tam olarak gidilememiştir. Vedat Günyol’un hazırladığı “Sanat ve Edebiyatımızda Dergiler” (Alan Yay., 1986), Erdal Doğan’ın hazırladığı “Edebiyatımızda Dergiler” (Bağlam Yay., 1997) kitaplarından sonra hemen hemen en güncel çalışmayı bir dergi olarak bu yükü omuzlayan öteki-siz yapmıştır. “1980’den 2004’e şiir dergileri” özel sayısı (s. 2, yıl: 4, Ocak-Şubat 2004) neredeyse “akademik” denilecek tarzda hazırlanmıştır. İsmen tespit edilmiş irili ufaklı 400’e yakın derginin yanı sıra 168 derginin ilk sayı sunuları, çıkış yazıları, kapakları ve ulaşılabildiği kadarıyla editörlerinden istenmiş “yeniden bakış” yazılarını içerir. Bir dergiden çok kitap oylumundadır. Bu çalışmada dikkati çeken 1980’den sonra çıkan dergi sayısındaki artıştır. Bunun en önemli nedenlerinden birisi 1980’le geride bıraktığımız ve yaralarını miras aldığımız bir dönemin ardından yavaş yavaş toparlanan, toparlanırken de toplanmaya başlayan şairlerin olmasıdır. Bu sayı 1980-1990 arasında 30’ken, (çıkış tarihlerine göre) 19902000 arasında 80’lere fırlamış ve sadece 2000-2004 arasında bile (öteki-siz çalışmasına göre) 53 dergi çıkmış ve geçen 6 yılda ise bu sayı toplamda neredeyse ikiye katlanmıştır. Bu konuda yakın zamanda yapılan bir başka çalışma da Mehmet Can Doğan’ın hazırladığı Türkiye’de Şiir Dergileri: Şairler Mezarlığı olmuştur. (Hayal Yayınları, Ankara, 2008). Ancak bu çalışmanın “Şiir dergileri” ayrımına giderken baz aldığı kıstaslar dönemin pek çok dergisinin bu toplamın dışında kalmasına neden olmuştur. Eleştiriye açık bir çalışmadır. Yine de az sayıdaki kaynaktan birisi olması açısından önemlidir. Bugün yayım hayatına devam eden Varlık (1931), Dergah (1990), Hece (1997), Evrensel Kültür (1991), Damar (artık çıkmasa da, 1992), İnsancıl (1990), Berfin Bahar (1995), Yaba Edebiyat (1999, yeni dönem), Türk Dili (1987), Türk Edebiyatı(1972) gibi dergiler bu yazıda çok fazla konu edilmeyecektir. Bu dergiler içinde Varlık ve Dergah bulundukları konumda aşağı yukarı aynı işlevi yüklenmekte, iki ayrı kanatta, açılarını ve koordinatlarını çok değiştirmeden yayın hayatlarını sürdürmektedirler. Evrensel Kültür, Berfin Bahar, Damar, İnsancıl ve Yaba Edebiyat ise “toplumcu edebiyat” çizgisini devam ettirerek, şiirin de edebiyatın da salt kendisi için yapılması düşüncesine karşı çıkmaktadırlar. Ancak bunu yaparken kapalı bir sistemi benimsemeleri bir tür işlevsizliğe dönüşmekte, karşı çıkışları barındırsalar da bu, dergi çevresi dışında pek etkili olamamaktadır. İlk sayısı 1933’te çıkan Varlık’ın “Varlık Ne İçin Çıkıyor?” başlıklı sunuş yazısında “Memlekette bir tek hakiki san'at mecmuası yok. İnkılâbın, her sahada, yokluktan varlıklar yaratmak işine girişmiş olduğu bir devirde acısı hissedilen bu boşluğu doldurmak, duyulan bir ihtiyaca cevap vermek gayesiyledir ki VARLIK çıkıyor. (…) VARLIK, okuyucu avlamak için bilmeceler, merakı tahrik edici yazılar usulüne müracaat etmeyecektir. (…) VARLIĞIN bir de iddiası vardır: Mecmuamız Türk edebiyatının bugün en olgun ve erişkin devresinde olduğunu neşredeceği eserlerle ispat edecektir.” denilmektedir. Görünen o ki Varlık, 75 yıldır var olarak bu iddiasını yerine getirmiş bulunuyor. Hem de yazıda tarif ettiği yollara başvurmaksızın, yani dediğini yaparak. Bu yol Varlık’ı çoğu zaman atıl kılsa da, varoluş amacıyla durduğu yer arasında derin bir uçurum olmadığı için, söylenecek çok söz kalmıyor. Nihayetinde Varlık bir edebiyat dergisidir. Kurucusunun şair olması nedeniyle her zaman şiire açık olmuş, tarihselliği üzerinden “yolu Varlık’tan geçen” şair, çağdaşlarına göre serüvenine “1-0” önde başlamıştır. Bu tür güçlü arkaperdesi olmayan pek çok edebiyat dergisinin süreç içinde kapanacağının tahmin edilebilirliği, pek çok şairin Varlık’la ilişkilerini her zaman iyi tutmalarına neden olmuştur. “Hareket”in 1982’de kapanmasının ardından, bu derginin devamı niteliğinde düşünülen Dergah 1990’dan beri yayımlanmaktadır. Şiir görüşleri farklı olsa da aynı dünyagörüşüne yakın şairler, şiirlerinin Dergah’ta yayımlanmasıyla bir tür rüşdü ispata ulaşmış, bir süre sonra, derginin kendi hareket yönü dışında hareketlere kapalı olması nedeniyle, dergiyle ilişkilerini koparmadan kendi dergilerine ya da destekledikleri, hareket edebilecekleri diğer dergilere geçiş yapmışlardır. İlginç olan, kendi dergilerinde diledikleri gibi yazılar, şiirler yayımlayan şairlerin bu dergilere ürün gönderirken tamamen dergilerin sınırlarını zorlamayacak şekilde davranmalarıdır. Çünkü Varlık ve Dergah gibi dergiler hiçbir zaman bir kişinin temaşa alanı olmazlar ve bunu kabul etmezler. Belki de sürekliliklerinin nedeni bu tutumlarıyla kavga dövüş alanı olmamalarıdır. Dergiciliğimizin daha çok 1980’den sonra şekillendiği ve dergi sayısının artış gösterdiği ilgili herkes tarafından az çok bilinmektedir. 80 sonrası çıkan, Edebiyat Dostları, Üç Çiçek, Sombahar, Ludingirra, Defter, Broy, Papirüs, Ütopiya, Kunduz Düşleri, Şiiratı, Şairin Atölyesi, Poetika, Yeryüzü Konukları gibi dergileri 2000’lerin gerisinde bırakmakla nasıl şekilleneceği kestirilemese de zaten yeni bir dönemin oluşmaya başladığı da ortadadır.

1


Dergilerin şairleri, yazarları, okurları ve diğer dergileri bir arada tutan bir kamusal alan yarattıklarından söz edebiliriz. İleri aşamada buna “piyasa” demek de mümkün olacaktır. Böylelikle her bir dergi için “kamusal mekân” da diyebiliriz. Henüz üzerinde tam olarak anlaşamadığımız “sol”, “sağ”, “İslamcı”, “muhafazakâr” kavramları da sistematik bir ayrım yapmamıza engel olmaktadır. Yine de içinde yer aldığımız dergiler kamusal alanında iki kanat görmek mümkündür. Bunlar kendi içlerinde derece derece ayrılmakla beraber, söylemleri derin ayrılıklar içerirken, üretilen ve yayımlanan şiirler ya da şairlerin dergilerdeki sürekli ya da süreksiz duruşları aynı ayrımı netlikle yapmamıza engel olmaktadır. Görülen en belirgin şeylerden birisi bu kamusal alan içerisinde kamusal mekânların birbirleriyle dostça ya da düşmanca, komşuluk ilişkisi içinde olmadıklarıdır. Yani bu kamusal mekânlardan bazıları kendi cemaatini yaratmak istemekte, bazıları da tüm cemaatin odağı olmayı hedeflemektedir. Arapça topluluk anlamına gelen “cemaat” sözcüğü dinden ya da dini inançlardan sanıldığı kadar bağımsız değildir. “Topluluk” demek istediğimiz yerde “cemaat” sözcüğünü kullanmak niyeti hafifleştirmez. Sonuçta cemaat, dini bir sözcüktür. Bahsedilen toplanma da bir inanç ekseni üzerinde toplanılmaya kasteder. Cemaat ilişkilerinde yoğun bir “manevi” birlik vardır. Ben neredeyse kaybolmuştur. Esas amaç cemaatin varlığı ve bütünlüğünü korumaktır. Bu yönde baktığımızda olağandışı denilecek sayıda “cemaat” dergisi, “şiir, kültür, sanat” logolarını taşısalar bile, var oluşlarında asıl yatan, şiirin ya da edebiyatın “cemaati bir arada tutabilmek” için kullanışlı bir araç olarak görülmesidir. Bu tür cemaat dergileri Türkiye’nin hemen her yerindedirler. Kendi içlerinde kapalıdırlar. Bulundukları kamusal alana müdahale gibi bir istekleri yoktur. Kemikleşme güdüsü baskındır. Ve cemaat üyelerinin kendi şiir, yazı vs.’lerinin yayımı ile yaşamını sürdürüyor olmak yeterlidir. Bu dergilerin dahil oldukları alana edebiyat/şiir/sanat üzerinden bir müdahale ya da katkıda bulunma isteklerinin olmaması, var olsalar bile onları alanın dışında bırakmakta, etkisizleştirmektedir. Ayrıca bir kamusal mekânın varoluşunu bununun üzerine kurması elbette sorun edilecek bir şey değildir. Ama hal böyle olunca bizi ilgilendiren bir yanı da kalmamaktadır. Karşılaştığımız bir başka tür dergi topluluğu da “müdahaleci dergiler”dir. Bu dergiler daha ilk çıkışlarından itibaren bir tür “öfke”yi de beraberlerinde kamusal alana taşırlar. Bir niyetleri vardır ve bu niyet etrafında gelinen bir yer, alınmış bir karar olarak dergileri ortaya çıkmıştır. Ama çoğu zaman da bu tür bir derginin ilk sayısı size hiçbir şey söylemez. “Kervan yolda düzülür” misalidir belki de bu. Ama biliriz ki kervan çoğu zaman yolda düzülmez. Tesadüfler ve iyi niyetler bir yere kadar yolda kalmayı sağlasa da nihai son az çok bellidir. Benzer nedenlerle bir ya da iki sayı ancak çıkabilen dergiler epeycedir. Yanı sıra on yıllar boyu çıkmasa da etkisi on yıllar süren az sayıda dergi de mevcuttur. Dergilerin sürekliliği ve periyodunun düzenli olması önemlidir. Ancak ekonomik nedenlerle çoğu kez bu düzenlilik sağlanamamıştır. Dergilerin, bugün de olduğu gibi iki ya da üç ayda bir çıkması hem derginin yapmak istediklerini kesintiye uğratmakta, hem okurun belleğindeki izi silmekte hem de düzenli olarak şiir ve yazı yayımlamak isteyen şairlerin ilgisini başka yerlere yöneltmektedir. Bu, aylık periyotla çıkabilen dergilere itibar edilmesinin nedenlerinden birini daha oluşturmaktadır. Bu dönemde yayımlanan dergilerin çıkış yazılarına baktığımızda klasik olan “boşluk doldurma” en sık karşılaştığımız nedenlerden birisidir. Bu meseledeki en sıkıntılı nokta genellikle doldurulmaya niyet edilen bu “boşluk”un tanımlanamamış olmasıdır. İdeolojik anlamda inandığı dünyagörüşünün ekseninde bir dergi çıkarmayı ve bu yönde şiirler, yazılar yayımlamayı istemek de nedenlerden biridir. Üniversitelerin edebiyat fakültelerinin ya da topluluklarının üretimlerini sergilemek ya da yayınevlerinin ve sanat kuruluşlarının, isimlerini belirginleştirmek için dergi çıkardıkları da olmuştur. Merkez dergilerde şiir yayımlamanın güçlüğü nedeniyle kendi dergilerini çıkarmak için bir araya da gelmiştir bazen şairler. Tüm bu nedenler dergilerle ilgili yapılabilecek başka çalışmaları beklemektedir. Dergi isimlerinden, sloganlarına, boyutlarından, sayfa sayılarına, periyotlarına, çıktıkları yerlerden ele aldıkları, savundukları ya da itiraz ettikleri konulara, yayımladıkları şiirlere kadar yapılabilecek incelemeler, fark etmediğimiz, istesek de tümünü izleyemediğimiz süreçlerin yeniden ele alınması için önemli çalışmalardır. Bu tip çalışmalar, içinde hareket ettiğimiz alanın tanımlanması demektir aynı zamanda. Geçen on yıl içinde dergilerin tuttukları ana yol “dosya”lar üzerinden yaşamını sürdürmek olmuştur. Bu dosyalar çoğunlukla şiirle bağlantılı konular olduğu gibi şiirle dolaylı olarak ilişkili ya da ilişkisiz de olabilmiştir. Şairler için yapılan dosya sayılarında epeyce artış görülmüştür. Bu dosyalar daha çok Nâzım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Mehmet Akif Ersoy, Ahmet Hâşim, Yahya Kemal gibi her dönem ele alınan şairler olurken kimi zaman Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu üçgeninde dönmüş, kimi zaman bu dönemde yaşamını kaybeden (Fazıl Hüsnü Dağlarca, Attilâ İlhan, İlhan Berk ağırlıklı) bir şair için “anı-sayı” niteliğinde yapılmış, kimi zaman da yaşayan şairler için (dergilerin ilişkileri üzerinden) dosyalar oluşturulması yoluna gidilmiştir. Bunun dışında her zaman olageldiği gibi yıllıklar, ödüller, antolojiler, taşra, genç şair, gelenek, divan edebiyatı, tasavvuf; şiir ve (şehir, metafor, şiir adları, çeviri, dil, barış, dilbilim, edebi miras, eleştiri, erotizm, gelenek, gündelik hayat, metafizik, metafor, mit, mitoloji, nesneler, pathos, siyaset, taşra, zekâ, ses-ritim, simülasyon, kitsch, mastürbasyon, hayal, hakikat, rakı, postmodernizm, ); şair ve (ayakkabısı, korku, sigara, şehir, el yazısı, yalnızlığı) gibi konular

2


ele alınmıştır. Ayrıca 40’lardan başlayarak 60’lar, 70’ler, 80’ler ve 90’lar hatta 2000’lere kadar zaman zaman bu dönem şiirleri de dosya konusu edilmiştir. Ancak hangi derginin bu konuyu ele aldığına göre dosyanın işleniş şekli değişmiştir. Önceki dönemlerin aksine bu dönemde yoğunlaşan “teknoloji”, “avangard”, “deneysellik”, “görsel şiir-görsellik-görsel kültür”, “postmodernizm”, “göstergebilim” gibi konular da ayrıca işlenmiştir. Bu on yıllık dönemde tartışmaya açık olsa ve nitelik anlamında fikir birliğine varmak da ayrıca güç olacaksa bile, profesyonel yayınevleri tarafından gözde bir başlık olarak görülmeyen “günümüz şiiri”, pek çok derginin aynı zamanda şiir yayımcılığına da girişmesiyle hayat bulmuştur. Bu tür bir yayıncılık genellikle çok uzun ömürlü olmamıştır. Çünkü arz-talep dengesiyle hayat bulan ticaret işleyişi, şiirde gerçekleşememektedir. Yoğun bir okur isteği de bulunmamaktadır. Bu durum dergilerin basım adetlerinden, basım adetlerinin muhtemelen ve mütemadiyen altında kalan satış rakamlarından da bilinmektedir. Zaten kısmen, satıştan vazgeçilmiş, aşılamayan dağıtım sorunları ve “hiç olmazsa okunsun, görünsün” düşüncesiyle son zamanlarda bazı dergiler isteyen herkesin adresine de gönderilmektedir. Şimdilik bu vb. konuları bir yana koyarak bugün yayımlanmaya devam eden bazı dergilerden söz edelim. Yayın hayatına Ankara’da devam eden ve ilk sayısı 2005’te çıkan Fayrap’a ilk adım, 1971 doğumlu Hakan Arslanbenzer’in 1996’da İcabi Akçaoğlu’yla Şehrengiz’i çıkarmasıyla atılmıştır. 19961997 arasında 12 sayı çıkan dergiyi, iki yıllık bir aradan sonra H. Arslanbenzer’in Eren Safi’yle çıkardığı Atlılar, yine bir aradan sonra Eren Safi’yle birlikte 2 sayı çıkan Huruç izlemiş ve nihayetinde bugünkü Fayrap’a gelinmiştir. Bütün bu dergiler yan yana konulduğunda aslında başlangıcından beri tek bir derginin çıkarılmakta olduğu görülür. Şehrengiz’den Fayrap’a giden yolda “neo-epik” şiir tanımlaması yapılmış, “İslamcı şair” tanımlanmasına hiddetle karşı çıkılmış ancak bir dünya ve yaşamgörüşü olarak da İslam hiç eksik olmamıştır. Dergi, halkçılık-popülizm eksenine oturmuş, hatta kendisinin bir tür manifesto olarak okunmasını talep etmiştir. Başlangıcından beri “egosu yüksek” bir dergi yoludur bu. Örneğin bu tür dergilerde editörler ya da yayın yönetmenleri dergilerin kapağında kendi fotoğraflarını sergilemekten, şiirlerini yayımlamaktan imtina etmezler. Atlılar’ın ilk yılında zaten kapalı olmak, önce “kendi derdini tam anlatabilmek”, sonra yeni isimlere yer vermek öncelenmiş ve “biz buyuz, bizim gibi düşünüyorsanız buyurun” davetiyesi çıkarılmıştır. Bugün H. Arslanbenzer kendi dergisini çıkarıyor olmanın bütün avantajlarını kullanmaktadır. Dergilerin çıkma nedenlerinin başında sayılabilecek “kendi sözünü söyleme” ilkesi, beraberinde, istediği gibi ve istediği kadar, istediği tarzda söyleme özgürlüğünü de getirmektedir. Bu da zaman zaman yapılanın eleştiri olduğu söylenilse bile kantarın topuzunun kaçmasına, aynı zamanda bir yüksek gerilim hattı oluşmasına da neden olmaktadır. Bu hattaki gerilimin nedenleri de yeni değildir çoğu zaman. Nasıl ki bugün çıkan pek çok dergi geriye doğru “doğrusal” bir hatta dayanıyorsa, var olan gerilim de yine geriye doğru bir “çapraz ilişkiler” alanına dayanmaktadır. Örneğin yine bugün Karagöz’de bir arada olan Osman Özbahçe ve Hakan Şarkdemir de Atlılar döneminde dergide yer almış, Atlılar’ın kapanmasından sonra, Osman Özbahçe 2003’te Kökler’le serüvenine kaldığı yerden devam etmiştir. Kökler’de neredeyse Ali K. Metin’le birlikte iki kişilik sayıların çıktığı da olmuştur. Sözgelimi, O. Özbahçe’nin ilk sayıda Turgut Uyar şiiri üzerine yazdığı 40 sayfalık bir yazı, başka bir yazısı ve şiirinin ederi 60 sayfayı bulmaktadır. Bu tespitin önemi şudur: Bu dergiler “söyleyecek sözü” olmalarıyla yola koyulmuşlardır. Boşlukları doldurmak gibi amaçlarla değil bir hesaplaşma amacıyla yola çıktıkları için pek çok dergiye göre iç dengeleri çoğu zaman bu yolla sağlanmıştır. Neredeyse dışarıya kapalı denilebilecek kadar içeriden söz söylenmiştir. 12 sayı çıkan Kökler, gergin bir dergi olmamış (olumsuz anlamda) hatta O. Özbahçe derginin çıkış süreci boyunca ideolojik bir ayrım yapmaksızın günümüz şairleri hakkında sürekli fikir beyan etmiş, eleştirilerde bulunmuş ve sonuçta bunları da Sağlam Şiir başlığıyla bir kitapta toplamıştır. Daha önce Mizan, ardından Zinhar-Poetikhar(s) ile yine dergi deneyimi olan Serkan Işın’ın da eklemlenmesiyle Karagöz bir “Şiir ve Temaşa” dergisi olarak 2008’de Ankara’da yayımlanmaya başlamıştır. “Her hâli lâtif, elfâzı düzgün, etvârı zarif edebiyat dergisi” altbaşlığını taşıyan derginin bugüne dek ele aldığı konular “Genç Şair Geber!”, “Türk Şiirinin Tabuları”, “Şiir Kalır”, “Manifestosuz Şiirler”, “Şiir ve Teknoloji”, “Karagöz Edebiyat Ortamını Konuşuyor”, “Şiirin Millet Bağı”, “Yeni Şiirden Konu Komşuya”, “Doksanların Dokusu” olarak görülmektedir. Dergide belirgin olan ve dosya olarak da işlenen Millet, Türklük, ağırlıklı olarak İsmet Özel bahsi, bir yanıyla geleneğe sıkı sıkı tutunan (Karagöz, temaşa, derginin içindeki fasıl, kıraathane gibi başlıklara da bakınca) bir yandan da -Serkan Işın’ın etkisiyle olsa gerek- az da olsa görsel şiire yer vererek, teknoloji ya da yakın zamanda hazırladıkları “postmodernizm” gibi konulara da girerek, bir ortak görüşten çok, farklılıkların bir arada tuttuğu bir dergi gibi duruyor. Fayrap ve Karagöz arasında, özellikle Fayrap dolaylarından gelen eleştiriler ise yukarıda da değindiğim gibi bugünden çok geçmiş bir hukukun üzerinden gerçekleşiyor ve çoğu zaman da kişisel oldukları görülüyor. Pek çok dergide göze çarpan ve aslında genel olarak da altı çizilmesi gereken şey ise dergilerin bu tür geçmiş ilişkileri dışında olan bitenlere karşı muhalif bir duruş sergilenmemesidir. Birbirinin varlığını

3


kabul etmeksizin herkesin dileğini söyleyebildiği, yazabildiği bir ortamı kanıksamak üzereyiz. Artık birbirini önemsemediği için, birbiriyle derdi de kalmayan, kendi dergisinin, kendi derdinin, kendi söyleminin peşine düşmüş bir dergiler ortamı da diyebiliriz. Son aylarda göze çarpan ve sanki eleştiriymiş gibi duran ama söyleyişe bakıldığında böyle olmadığı görülen, çünkü hiçbir “neden” taşımayan bu atak, rahat hatta fütursuz söyleyiş ise rahatsızlık verecek boyutlara ulaşmaktadır. Buna sıklıkla rastladığımız dergilerden birisi Akatalpa’dır. Akatalpa daha önce söz ettiğim bazı dergiler gibi, ilk sayısı 2000’de çıkmış olmasına rağmen geçmişten gelen bir başka yol haritasının devamıdır. 1990-1993 arasında çıkan Biçem’in ardından Bursalı edebiyatçılar bir araya gelip bir şey yapmak isterler. Ancak dikkat çekici olan Bursa’nın kendi içinde bir rekabet ortamı taşımaması daha doğrusu Bursa’dan her bir dergi macerasında tek ses çıkmasıdır. Biçem’e “Yeni” ilavesi yapılarak, dergi 1999’a kadar yayımlanmaya devam eder ve 72. sayısıyla son bulur. Bu dönemde İhsan Deniz 1995-1999 arasında İpek Dili’ni, sadece 1997 yılı içerisinde Ahmet Can Akyol İstanbul’dan destek alarak Mozaik’i çıkarır. Bu rotada, kırılma olarak da nitelendirilebilecek bir kopuş yaşanır. 1997’de Yeni Biçem’den ayrılan bir grup Düşlem’i kurar. Ne var ki her iki dergi de yani Yeni Biçem de Düşlem de 1999’da, aynı yıl kapanır. İşte 2000’lerde karşımıza çıkan ve bugün çıkmaya devam eden Akatalpa’nın doğuşuna böyle gelinir. Ramis Dara, Melih Elal, Serdar Ünver, Hilmi Haşal, İhsan Üren ve Mustafa Durak bu işe önayak olanlardır ve ilk sayı yayımlanır. Geçen on yılda Akatalpa periyodunu hiç aksatmamıştır, sayfa düzenini ve biçimini hiç değiştirmemiştir. Sadece son yıllarda sayfa sayısını artırmıştır. 4 ila 8 sayfalık dergilerin kaçınılmaz sayfa düzenine sahiptir. Dergi yayın hayatı boyunca her zaman editöryal bir yazıyla çıkmıştır. Bu yazıların altında uzun zaman rumuz kullanılsa da, yazıları Ramis Dara’nın yazdığı kendisi tarafından da beyan edilmiştir. Mart 2008’de beklenmedik bir şekilde aramızdan ayrılan ve Akatalpa’ya büyük emek verenlerden birisi olan Melih Elal’ın dergide aynı zamanda bir iç denge unsuru olduğu da bu tarihten sonra hissedilir. Yaklaşık 10 yıldır yayım hayatına devam eden, zaman zaman “bir taşra dergisi” olarak küçük görülmeye, ciddiye alınmamaya ise isyan eden ve bunu editöryal yazılarında bazen hırçınca da olsa dile getiren Akatalpa’da, yıllardan beri şiir eleştirileri yazan hatta son zamanlarda kendisini günümüz şiirini en iyi takip eden ve şiir kitapları üzerine en fazla yazı yazan eleştirmen olarak da ortaya koyan Ramis Dara’nın söylemleri de biraz değişir. Dergi şiir yayımlama politikasında da değişikliğe gider ve yayımlanan şiir sayısında derginin formatına göre ciddi bir artış görülür. Ramis Dara, Aktalpa’da hemen hemen sürekli, bir yandan diğer bazı dergilerde şiir kitapları üzerine yazmaya devam eder. Derginin her yeni sayısında, gelen eleştirilere yazıyla, her seferinde de daha sert bir dille cevap verilir. Bu arada Yeni Biçem-Düşlem bölünmesi gibi 2008 yılı başlarında bir bölünmeye daha şahit olunur. Hilmi Haşal ve Nuri Demirci Akatalpa’dan ayrılır ve Eliz’i kurarlar. Eliz’in bir rakip olarak Bursa’da Akatalpa’nın karşısına çıkması, Akatalpa’da şiir yayımlayan ve yazı yazan şairlerin bir bölümünün de Eliz’e geçmesiyle editöryal yazıların şiddeti yükselir. Akatalpa kendisini bütün şairlerin odağına almasını dilediğini ve Türkiye’nin dergisi olmak istediğini altını çize çize vurgular. Dergi bir yana bırakıldığında Dara’nın şiir eleştirilerinde kullandığı dil de içeride dizginlenemeyen bir öfkenin dışavurumunu yansıtır. Örneğin Necmi Zekâ’nın şiir kitabını eleştirirken kullandığı dil “Necmi Zekâ (1963) biraz iyi eğitim görmüş, görmeye çalışmış, kendisini de iyi pazarlayan yarı efsanevi bir kişilik gibi geldi bana. (…) Kitaba Adını Veren Şiir’de kitaba adını veren şiir yok, bu pek önemli değil, ama keşke biraz şiir olsaydı. O da çok az hiç yok değilse de…” şeklindedir. Bu dilin değişik tarihlerde dergilerde yayımlanan yazılarda çok sayıda örneği vardır. Benzer söyleyişlerin günümüzün diğer dergilerindeki örnekleri de bu yazının ilgi alanı içerisindedir. Bursa’da ayrıca Şenol Yazıcı tarafından Kimse-siz (2002) ve Mavi Ada dergileri de yayımlanmıştır. Haritanın bir başka köşesinde İzmir bulunmaktadır. İzmir geçmişe doğru pek çok edebiyat-şiir dergisi çıkarsa da İzmir menşeili dergiler yeterince ilgi görmemiş, istenildiği kadar etkili olunamamıştır. Aslında İzmir’de yaşayan şair sayısı epeyce çoktur ve İzmirli şairlerin belediyelerle ilişkileri genellikle iyidir. Her yıl şiirle ilgili pek çok etkinlik de düzenlenir. Hatta İzmirli şairler İzmir’i “Şiirin Başkenti” ilan etmişlerdir. Bu koşullar altında İzmir’de hâlâ bâki kalanın Dize olması da ayrıca ilginçtir. 2000’li yıllarda 2001’de Yenibinyıl Şiir Manifestosuyla birlikte Mehmet Sarsmaz’ın çıkardığı Yenibinyıl Şiir, Alper Akdeniz’in çıkardığı Şiirkent, 2002’de Halim Yazıcı yönetiminde bir seçki olarak çıkan Akropol, 2003’de Hüseyin Karaca ve Eylül Baran’ın çıkardığı Ünlem, yine Mehmet Sarsmaz’ın “Son Kişot”a karşı çıkardığı tek sayılık Hakiki Son Kişot, Ertan Yılmaz ve Utku Özmakas’ın çıkardığı Şarapya, Ataman Avdan’ın çıkardığı Ay Edebiyat, Hasan Özkılıç’ın çıkardığı Agora, 2005’te Hüsamettin Çetinkaya’nın çıkardığı Sınırda, Hayri K. Yetik editörlüğünde İle, Mine Ömer’in çıkardığı Alaz, Ege Üniversitesi Şiir Topluluğu’nun (EŞİT) çıkardığı Ş dergisi; 2006’da, Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi’nin çıkardığı Alper Sarı editörlüğünde Telve, 2007’de Ahmet Zeki Muslu ve Tahsin Şimşek’in çıkardığı Afrodisyas Sanat, Olcay Yılmaz editörlüğünde DüşünBil; 2008’de yine EŞİT tarafından çıkarılan Sonat, Gri; 2009’da, Veysel Çolak editörlüğünde Kurşunkalem görülür. Bu dergiler arasında sürekliliğini koruyan çok fazla dergi olmamıştır. Gerek, şiirden öte entelektüel ve eleştirel bir dergi olmayı hedefleyen Sınırda, gerek öykü ağırlıklı Agora, gerekse şiir kitapları da yayımlayan İle de sürekli olamayışları

4


nedeniyle diledikleri, umdukları etkinliği gerçekleştirememiştir. Yayımlanmaya devam eden Ş şiir ve Sonat dergileri ise deneysel ve görsel şiir ağırlıklıdır. 1995’ten beri çıkan Dize ise değişmemiş, gelişmemiş, geçen yıllarla beraber kendisini tekrarlamakta olan bir dergidir. Bunu nihayet Veysel Çolak da fark etmiş olmalı ki (ve galiba Dize’nin formatını bozmamak için olsa gerek) 2009’da Kurşunkalem adlı yeni bir derginin editörlüğünü üstlenmiştir. Çok yeni olmasına rağmen Kurşunkalem’de, daha fazla sayfa kullanma imkânı olması dışında farklı bir şey yoktur. Ne yazık ki bu formattaki dergiler biçim ve içerik olarak sürekli benzerlerini üretmektedir. Müzmin dergicilerden birisi de Kayseri’de çıkan Bireylikler’in editörü Halim Şafak’tır. H. Şafak’ın dergilerle ilgili serüveni 1992’de İbrahim Berksoy’un ilk adımıyla çıkarılan Eşik’te başlar. Ardından Ankara’da 1996’da Kavram Karmaşa çıkartılmaya başlanır. Derginin, 2000 tarihli 15. sayısında “Beyhude Mücadelenin Dergisini çıkarmak” başlıklı bir yazıda Alaattin Topçu, dergiye “eş-dost” dergisi olması üzerinden gelen eleştirilere şöyle yanıt vermektedir: “Kavram Karmaşa başından itibaren “eş-dost” dergisi olma kararındaydı. (…) Anlaşılmayacak bir şey yok: “Eş-dost” değilseniz, Kavram Karmaşa’nın ön kapağının önünden bile geçmeyiniz” demektedir. “Deneme Dergisi” olarak çıkan on sayının ardından beş sayı da “sanat edebiyat-deneme” dergisi olarak çıkar. Aralık 2000 tarihli 16. sayı ise artık “Şiir ve Eleştiri” dergisi başlığını atmakta, Halim Şafak yazdığı giriş yazısında bunun gerekçelerini açıklamakta ve neden “şiir”in seçildiğine dair düşüncelerini dile getirmektedir. 2003 tarihli 30. Kavram Karmaşa “Kültür-SanatEdebiyat ve Yazı(n) Bilimleri dergisi” olarak farklı bir formatla çıkar. Bu sayıda bunun gerekçeleri açıklanmakta ve bu arada Halim Şafak adı ise ne künyede ne de içindekilerde görülmektedir. Zaten bu esnada Halim Şafak Kayseri’de İmlasız’ın ilk sayısını çıkarmıştır. H. Şafak, “Kültür Sanat Edebiyat” logolu İmlasız’ın Mayıs-Haziran 2003 tarihli bu ilk sayısında Kavram Karmaşa için şunları söyleyecektir: “… kavram karmaşa özellikle 16-28 sayıları arasında ele aldığı konularla anarşizme sanat-edebiyat dünyasında bir alan açtı. Ne var ki, dergi bir zaman sonra bir mevzii, bir özgürlük alanı olmaktan çıktı. Bizi anarşist bir dergi oluşturmaya vardıran süreç de böyle başladı. Yalnızca özgürlüğün geçerli olduğu, otoriter, totaliter, faşizan egemenlikçi tavırların dışında onları reddedene başka bir eşitlikçi biçimin olabilirliğini bir bilinç olarak kabul ediyoruz. Bu da ancak anarşist bir bakış açısıyla ve anarşizmle mümkün olabilir. Bir sivil itaatsizcinin deyimiyle ayrımlarla ve ayrılıklarla birlikte olmanın yollarını oluşturmak istiyoruz. Bunun mümkün olduğu iddiasındayız. Bu anlamda blake’in “karşıtlık hakiki dostluktur” demesi bizim için yol açıcıdır.” Bunları söylerken “imlasız başta imlanın yazı üstündeki egemenliğini ortadan kaldırmak için, imlanın dil üstündeki ve dilin ifade gücünü kısıtlayan, sınırlayan, daraltan tavrını yadsımak için…” gibi derginin çıkış gerekçeleri de sıralanacak ve adına paralel olarak derginin tamamında tüm cümleler küçük harfle başlayacaktır. İmlasız Çağrı’nın altındaki ilk İmlasızlar ise Soner Demirbaş, Özcan Erdoğan, hiçkimse, Mustafa İbakorkmaz, Özgür Küçüktekin, Selçuk Küpçük, Halim Şafak ve Murat Uyurkulak’tır. Böylece İmlasız, Kayseri’den “anarşist” bir dergi olarak ilk çağrısını da yapmış olur. Her sayının “çıkış” yazısını bir başka İmlasız yazar. 3. sayısında “feminist devrim/devrimci feminizm” başlıklı yazılar yayımlayan ve daha sonraki sayılarında da bu tür yazılara yer verecek olan İmlasız’ın birinci yıl 4. sayısı ise bir başka İmlasız olan Mustafa İbakorkmaz’ın çıkış’ıyla açılacaktır: “Sayın Baylar… unutarak hazmeden ve anımsayarak geviş getiren bir hafızamız var. Yazmak bu hayvanca sindirim sisteminin sonu. Yani düpedüz s..maktır. Tabii bu durumda okur olmak bok yemenin Arapçası, İngilizcesi ya da Fransızcası…” diye başlayan “Evet Sayın Baylar… Bu güne dek siz yazdınız biz okuduk. Siz söylediniz biz dinledik. Siz bizi dinleyecek misiniz? Siz bilirsiniz” şeklinde devam eden yazı “sayın baylar. Lütfen dikkat edin. Uzanamadığımız ciğere murdar demiyoruz. Murdar olduğu gün gibi aşikâr olan süslü püslü iğrençliklerden uzak durmayı bilinçli olarak tercih ettik. Sizin için belki de en kötüsü bu…” diye bitmektedir. Neyse ki “Sayın Baylar”a hitaben yazıldığı için biz kadın şairlerin, şair kadınların, şairelerin bu sözleri üzerimize almamız gerekmemiştir. Yine de derginin Temmuz-Ağustos 2004 tarihli 8. sayısında İmlasız yazısını Tezer Cem yazmıştır. Aynı yıl bir değişiklik yapılarak bu kez de 2004’te post-imlasız’ı çıkarır H. Şafak. Ancak burada da bir karar kılınamaz ve 2005’ten itibaren de “Bireylikler İçin Beyhude Çağrı” çıkış yazısıyla bugün hâlâ devam eden Bireylikler çıkarılmaya başlanır. H. Şafak son derece çalışkan bir şair olmasına rağmen bu dergiler hedefledikleri etkiyi yaratamamışlardır. Bir yanda anarşik bir söylem sürdürülürken bir yanda söyleyiş tarzlarıyla eleştirdiğimiz diğer günümüz dergileriyle benzerlik göstermektedir. Bireylikler’in 29. sayısında (Kasım-Aralık 2009) dip oda-dört köşesinde H. Şafak şunları yazar: “… sayelerinde şiir okuduğumdan iyiden iyiye kuşku duymaya başladığımı, hatta şiirden soğuduğumu öncelikle belirtirim. Zeki Karaaslan’ın “Ödülsüz”üyle (Hayal Yayınları, 2009), İlhan Kemal’in “Ücra Söz”ünün (Hayal Yayınları, 2009) hâlâ derin ve olumsuz etkisi altındayım! Birileri her ikisine de bu sözcüklerin birer anlamı hatta daha fazla anlamları olduğunu ve çoğunun sözlüklerde alt alta daha iyi durduğunu söylese iyi olur! Bitmedi: baştan yine Zeki Karaaslan’la İlhan Kemal olmak üzere epeyi şair her türlü sözlükten kendisini hiç olmazsa bir süreliğine uzak tutsunlar. Hatta mümkünse evlerinde hiç sözlük bulundurmasınlar.” Adı geçen şairlerin yazdıkları şiir değilse bile (birilerimize göre) kullanılan dil bu mu olmalıdır? Böyle bir eleştirel dilden bizim anlamamız gereken nedir?

5


2000’lerde çıkan dergilerden birisi de Şiiri Özlüyorum’dur. Avanos/Nevşehir’den TemmuzAğustos 2003’te “İki Aylık Şiir Postası” olarak yayın hayatına başlar Şiiri Özlüyorum. Hazırlayan ve Danışman olarak ismi görünen Fuat Çiftçi, o zaman 33 yaşındadır. İlk sayısı A-4 boyutunda 2 yaprak yani 4 sayfadır. Kademe kademe değişen boyutu ve sayfa sayısıyla bugün 52 sayfaya ulaşır. İlk sayısından itibaren uzun bir süre “görüşeceğiz” diye bitirir Fuat Çiftçi editöryal yazılarını... (Ayşegül İzmirli’nin Akatalpa günlerinden de hatırlarız bu sözcüğü…) Şimdilerde “Şiiri Özlüyorum bir müdahaledir” diyor. “Şiir gözü” diyor. Geriye doğru baktığımızda Şiiri Özlüyorum’un ele aldığı dosya konuları arasında bir yanda Ayten Mutlu, Hilmi Yavuz, Abdulkadir Budak, Birhan Keskin, Salih Mercanoğlu, Betül Tarıman, İlhan Berk, gibi isimleri (nasıl bir dizgeyle), bir yanda Avangard, şiir ve anarşizm, yaşam mı teknik mi gibi dosyaları görürüz. Şiiri Özlüyorum’un başlangıcından bugüne bir değişim çizgisi izlediği ortadadır (format vs. olarak). Ancak tekrar şu “Şiiri Özlüyorum bir müdahaledir” sözüne dönünce ister istemez bir soru oluşuyor: Neye müdahaledir? Nasıl bir müdahale şeklidir? Örneğin 2001’de çıkan Yomsanat’ın da editöryal yazılarını “Yomsanat bir müdahaledir” diye bitiriyordu İmam Demir. Yazının yazılma sürecinde pek çok derginin olduğu gibi, Yomsanat’ın da eski sayılarına dönüp baktığımda gördüğüm şu oldu. Evet, Yomsanat bir müdahale olmuş gerçekten. Ama “merkez”e müdahale. Yani bulunduğu yerden merkeze talip olmak, ama kendi bölgesinde bunu yapmak isteyerek. “Merkez”den kastımız, çoğunluğun olduğu yer olsun, herkesin bildiği olsun. Yomsanat ciddi bir çekim noktası yaratmış, güçlü bir mıknatısa dönüşmüş. Tutmuş Urfa-Konya-Adana ekseninde bir dergi, baskı kalitesini yüksek tutarak, dergisini renkli basarak, kapılarını herkese açarak yapmış bunu. Zaten derginin çıkış yazısında “Yomsanat” yayımlanan birçok edebiyat-sanat dergisi arasında kendisine de özgün bir yer bulabileceği inancıyla ve yetkin sanat üretimi-yayını ilkesiyle çıktı yola. Birbirinden bağımsız, farklı estetik kaygıları, söyleşileri, ifadeleri olan tüm sanatçılara yolda olanlara ve yola yeni çıkanlara ortak bir zemin oluşturmak…” diyor İmam Demir. Dergi bu yönde son derece başarılı olmuş. Bugünden bakalım tekrar Yomsanat sayfalarına: Ali Özgür Özkarcı, Mehmet Öztek (Heves), Baki Asiltürk (Budala), Ersun Çıplak, Cuma Duymaz (Karayazı), Hilmi Haşal (Eliz), Fuat Çiftçi (Şiiri Özlüyorum), Halim Şafak (Bireylikler), Mustafa Fırat (Mühür), İbrahim Tenekeci (Kırklar), Ercan Yılmaz (Ada), Veysel Çolak (Dize), Şeref Bilsel’den (Sonra Edebiyat) Murat Üstübal’a (Ücra), Özdemir İnce’den Hilmi Yavuz’a, Ahmet Ada’dan Abdulkadir Budak’a kadar daha pek çok şairin ama şiir, yazı ya da söyleşileriyle ama dosya konusu olarak da yer aldığı bir süreçte neye müdahale edilmiş olabilir? Dışarıda kalan ne olmuş olabilir? Kaldı ki burada eleştirdiğim derginin yapısı değil. Ama “Bir müdahaledir” sözü ne için? Dönersek, bu söylediklerim Şiiri Özlüyorum için de geçerli. Hangi tutarlılık çizgisi üzerinde ve neye müdahale edilmektedir? Son olarak burada ele alınan örnekleri birleştiren editöryal söyleme dönersek Şiiri Özlüyorum’un 33. sayısında Fuat Çiftçi’nin şu sözleri de önceki örnekleri tamamlamaktadır: “Emrah Altınok, 2048 (pan/heves kitaplığı) adlı kitabında, ışın tabancasıyla oraya buraya zaplasa da, bir hayata karşılık, bir başka hayat meselesi olduğu durumlarda geriyor şiirini. Aradaki (çınar yay., 2005) adlı şiir kitabının çıkardığı şiirsel yolculuklardan zevk alanları terk edip, yeni kitabıyla aciz ve donanımsız biçimde okurun karşısına yığılıyor. Aradaki’nden 2048’e ilik nakli yapılmalıdır!” Tekrar etmek istiyorum nasıl bir eleştiri dili bu? Dergiler konusunda her zaman gündeme gelen başlıklardan birisi de merkez-taşra-periferi; yerelulusal-evrensel; Anadolu Dergiciliği gibi kavramlardır. Son on yıllık süreçte de bu konu değişik şekillerde gündeme gelmiştir. 2000’li yıllarda bu tartışmaların çıkış noktası sayılabilecek olan şey 2000’de Erzincan’da Vadi Çiçekli ve Ahmet Bozkurt tarafından yayımlanmaya başlayan Le Poéte Traville dergisidir. Turgay Fişekçi Cumhuriyet Gazetesindeki köşesinde bunu alaycı bir dille eleştirir. (Birkaç Heveslinin bir araya gelip çıkardıkları şiir dergilerini alıp okuyun. Yayımlandıkları ülkeyle, toplumla ve dönemle bir ilişki kurabilmek olanaksız... Erzincan'da yayımlanan böylesi bir dergiyi bir süredir ilgiyle izliyorum. Derginin adı: ''Le poéte travaille'', ''Şair çalışıyor'' anlamında. İyi de neden ''Şair çalışıyor'' değil de, ''Le poéte travaille''. Fransa'da açtığınız dükkâna Türkçe bir tabela assanız, Fransız dilini korumak için çıkarılan yasalara göre ceza görürsünüz.) Tuğrul Tanyol da kendisine destek verir. Ancak Enis Batur’dan Haydar Ergülen’e, Doğan Hızlan’dan İlhan Selçuk’a pek çok şair, yazar derginin isim politikasını destekler. Herkes kendi köşesinde ya da dergisinde bu konuya değinir. Ahmet Bozkurt Kitaplık’ta “Taşrada Dergi Hazırlıkları” başlıklı bir yazı yazar. Tartışmalar pek çok dergiye yayılarak devam eder. Taşra konusu geçtiğimiz yıllarda, “Taşra Edebiyatta Merkez Çevre İlişkileri” (Kitap-lık, s. 73, 2004); “Taşrada Merkez Hazırlıkları” (Üç Nokta, s. 4, 2005); “Şiir ve Taşra” (Yasakmeyve, s. 35, 2008) başlıklarıyla dergilerde dosya konusu edilmiştir. Tabii burada görebileceğimiz şey belki zamanında anlamlı olan bu tartışmaların gitgide geçersizleşmesi. Gerek coğrafi açıdan gerekse sorunlar (ekonomik, dağıtım vs.) açısından bütün dergiler kendi çapında aynı sorunu yaşıyor. Kaldı ki “taşra dergileri” olarak anılan dergilerin çoğu, bunu baştan zaten kabul etmedikleri gibi posta adresleri taşra olsa da hem merkezi hedef-model aldılar ve merkezle sürekli flört ettiler hem de kendi merkezlerini oluşturdular. Bugün aslında bir merkezden çok merkezciklerden söz etmek daha mümkün. Kaldı ki internetin hayatımıza girmesiyle hem şairlerle iletişim

6


kurmak hem dergilerin duyurusunu yapmak noktasında herkes eşit. Konuya tekrar dönersek eskiden olduğu gibi bir merkezden söz edemeyiz. Özellikle 2000’den sonra İstanbul dışında çıkan dergilerin hem yoğunluğu, hem çıkış yerleri, hem ağırlıklı olarak bu dergileri gençlerin çıkarması ve hem de şiirdeki yeni arayışların daha çok bu dergiler üzerinden yol alması da bunda etkili olmuştur. 2000 öncesinde uç verseler de 2000’lerle birlikte ortaya çıkan ve bu dönemin ana tartışmalarından birini oluşturan “yeni şiir”, “görsel şiir”, “deneysel şiir”, “neo-epik şiir”, “çoksesli şiir”, konuları hep dergiler üzerinden şekillenmiştir. Savunmalar da saldırılar da dergiler üzerinden gerçekleşmiştir. Matbuu dergiler dışında 2000 sonrasına has olarak internet üzerindeki şiir grupları da tartışmaların yoğun bir şekilde yaşandığı ve şairlerin her türlü olaydan hızlıca haberdar olabildiği alanlar haline gelmiştir. 2000’li yıllarda öne çıkan konulardan birisi de manifestolar olmuştur. Bu dönem içerisinde Mehmet Sarsmaz’ın Yenibinyıl Şiir Bildirgesi (Yenibinyıl Şiir Eki, s. 1, Haziran 2001); Bâki Ayhan T.’nin “Soylu Şiir Manifestosu” (Budala, s. 25, Ekim 2003); Efe Murat’ın “Madde Akımı Manifestosu” (Adam Sanat, s. 98-103, Mayıs 2004); Barış Özgür, Deniz Tuncel, Serkan Işın, Şakir Özüdoğru, Volkan Çelebi’nin ortaklaşa hazırladığı bir manifesto olarak duyurulmasa da bu niteliği haiz olan “Görsel ve Somut Şiir Kılavuzu” (Zinhar, s. 3, Mart 2005 ve daha sonra isimsiz olarak www.poetikhars.com, 2005); Serkan Engin’in “İmgeci Toplumcu Şiir Manifestosu” (Şiir Ülkesi, s. 26, Eylül 2004 ve (y)önsöz ifadesi ile Berfin Bahar, s. 93, Kasım 2005; “İmgeci Toplumcu Roman Manifestosu” olarak Ekin Sanat, Ocak 2006); Ahmet Güntan’ın “Parçalı Ham” (Taşıyıcı Monolog altbaşlığıyla Kitap-lık, s. 86, s. 87, s. 88; Eylül, Ekim, Kasım 2005); Fuat Çiftçi’nin “Bağımlılık Şiir Bildirgesi” (Şiiri Özlüyorum, s. 15, Mart-Nisan 2006); Mustafa Ergin Kılıç’ın “Modern Elit Dinamik Şiir Bildirgesi” (Şiiri Özlüyorum, s. 29, Ocak-Şubat 2009); Umut Yaşar Abat’ın “Nanoist Şiir Manifestosu” olmak üzere “bireysel” manifestolar olarak dergilerde yayımlanmıştır. Yine burada “Görsel ve Somut Şiir Kılavuzu”nun bireysel olmadığını belirtmek gerekiyor. Bu manifestoların her biri kendi içerisinde şiirle bağlantılandırılmış olsalar da herhangi bir dönüşüme neden olmamış ancak dönemsel tartışmalara yol açmışlardır. Mühür, “Manifestolar” (s. 12, Ocak-Şubat 2007); Karagöz, “Manifestosuz Şiirler” (s. 4, Eylül-Ekim 2008); Karayazı, “Manifestolar Şiirimize Ne Yaptı?” (s. 2, Haziran-Temmuz 2008), Zinhar “Herkesin Hoşuna Giden Bir Manifesto Gerçek Bir Manifesto Değildir” (s. 5, Kış 2005) başlıklarıyla dosya konusu olarak manifestoları ele almıştır. Bugün yayımlanan dergilere baktığımızda bir takım öbekleşmeler de görmek mümkün. Heves, Karagöz, Karayazı, Fayrap, Ücra dergilerinin şair ve yazarlarının hem geçmiş birliktelikleri hem de yayımladıkları şiirler ve şiire bakışlarıyla diğer bir gruptan farklı oldukları görülür. Bu dergilerin bir başka özelliği ise dergileri çıkaran şairlerin yaş ortalamasının 30 ila 40 arasında olmaları itibariyle daha enerjik bir yapı ortaya koymalarıdır. Bu gruba X grubu diyelim. Diğer bir öbeğe baktığımızda ise Akatalpa, Eliz, Sincan İstasyonu, Mühür, Şiiri Özlüyorum, Dize dergileri arasında bir söylem yakınlığı, bir ortak şairler kümesinin şiirlerinin yer aldığını görürüz. Bu gruba da Y grubu diyelim. Bu arada X grubu dergilerinin, kısmen de olsa onların var oluş nedenlerini oluşturan Y grubu dergilerle normal şartlar altında negatif de olsa bir ilişki içerisinde olmaları beklenir. Ancak görülen odur ki bu öbeklerin birbirleriyle temasları neredeyse kalmamıştır. Daha çok herkes kendi bahçesine çekilmiş toprağını çapalamakta, tohumunu ekmektedir. X Grubu çoğunlukla kendi içindeki hesaplaşmalarla rakipleşir ve bu yollu atıflarda ya da internet üzerinden yazışmalarda bulunurken Y grubunda da inandırıcı olamayacak kadar samimi bir kardeşlik edası hüküm sürmektedir. Yasakmeyve benzerlerinden sıyrılarak ve editörünün Enver Ercan olması ile benzerlerinden ayrılır ve kendi kümesinde yer alır. Burada Yasakmeyve’nin aynı zamanda merkeze talip olduğu ve bir şiir dergisi olarak bu merkezde durduğu da açıkça görülür. 2003’ten beri çıkan dergi zaman zaman çok önemli konuları dosya halinde işlemekle birlikte, son birkaç yıldır daha popüler konulara yer vermekte ve ilk dönem etkilerini koruyamamaktadır. Yine de derginin dengeli bir yol izlemesinde editör olarak Enver Ercan’ın ayrıca rolü olduğu hissedilmektedir. Varlık’la birlikte düşünüldüğünde, Enver Ercan’ın yerinde olabilecek bambaşka bir yapının nelere neden olabileceği de sezilmesi güç bir şey değildir. Y Grubu dergilerinden biri olarak Akatalpa’da ilgi çekici olan başka bir yan, sanırım dergiye gelen aşırı şiir yayımlatma talebiyle bağlantılı olarak, Ramis Dara’nın Akatalpa’nın her bir santimetrekaresine aşırı değer biçmesi, Akatalpa’da şiir yayımlatmanın ne kadar kıymetli bir şey olduğunu durmadan belirtmesi, hatta bir “ilk sayfa” fenomeni yaratma çabalarıdır. Sonuçta Akatalpa Bursa’da çıkan ortalama şiirler yayımlayan (ki günümüz şiiri zaten topyekûn ortalama bir şiirdir) bir dergidir, kaldı ki o dergide şiir yayımlayan şairlerin çok rahatlıkla Sincan İstasyonu, Eliz, Mühür dergilerinde ya da Yasakmeyve’de ya da Varlık’ta da şiir yayımladıkları ortadadır. O halde Ramis Dara’nın kendi söylemi dışında Akatalpa’yı Akatalpa yapan bizim görmediğimiz başka bir şey mi vardır? Bir Akatalpa şairlerinden söz etmek mümkün müdür? (Eğer güç alınan nokta burası ise) Başka bir noktadan Sincan İstasyonu’nda da benzer şeyleri farklı derecelerde görmekteyiz. Şüphesiz şairlerimizin çoğu pek yorgun. Artık kimse öyle değişmeyeceğini düşündüğü şeyler için ya da yararısız olduğuna inanarak polemiğe girmek, uğraşmak, tartışmak filan da istemiyor. Ama bu her noktada

7


hissedilen “kendi halinde olmak” ortama ciddi bir zarar da veriyor. Sincan İstasyonu’nda Abdulkadir Budak da tıpkı Ramis Dara’nın yaptığı gibi hemen hemen her sayıda “genç şair”e bıçak fırlatıyor, geleneksel şiir yaklaşımları üzerinden “ne yapsanız boş, resmi tarih bizden yana”nın gülümsemelerini saçıyor. Kendi dergisinin Türk Şiirinin nabzını tuttuğunu ifade ediyor. Dergisi için “Türkiye’nin dergisi” diyor. Benzer bir fotoğrafı 2005’te Mustafa Fırat editörlüğünde “Mühür Yarına Dair Hasrettir” sloganıyla çıkan Mühür’de de izliyoruz. Düsturunu Hilmi Yavuz’dan alan ve ilk sayısına da “tatlı bir” Hilmi Yavuz söyleşisiyle başlatan derginin çıkış sayısında şunlar söyleniyordu: “Biz sanat aşkıyla yola çıkıyoruz. Edebiyat dünyasındaki çürümüş kimi ilişkileri, elimizin tersiyle bir kenara iterek; iyi bir edebiyat adamının olması gerektiği gibi işte öylece her şeyimizle yola çıkıyoruz. Bütün donanım ve deneyimlerimizi yüklendiğimiz kültür hamulesini sizlerle paylaşmak adına burada olduğumuzu belirtmek isteriz. Edebiyat tarihini iyi biliyoruz ve günümüz edebiyatını da en iyi şekilde takip ediyoruz. İddialıyız ve temkinliliği içimizde yaşıyoruz. İşte bu yüzden de edebiyatımıza “Mühür’ümüzü” basıyoruz.” Dergi, geçen zaman içerisinde ilk sayılarındaki acemilikle kendisine yer bulmaya çalışırken, 21. sayıda (Eylül-Ekim 2008) Celal Fedai ile yapılan bir söyleşi, aynı zamanda başka bir miladı da başlatmıştır. O güne dek kendi halinde bir görüntü çizen Mühür’ün editöryal yazıları, Celal Fedai’nin yüksek perdeden yazılarının da desteğiyle yumruğunu indiriyor ve bir yandan “günümüz şiirinin kofluğu”, “şairin yitirdiği etik” vs. gibi konulara değinirken bir yandan da “Türk Şiiri burada”, “Şiirin Nabzı Mühür’de atıyor!” diyordu. Daha sonra bir format değişikliğine de gidildi ve derginin sayfa sayısı arttı. Bugüne dek “şiirde yüzeyleşme ve düzeysizleşme”, “manifestolar”, “yıllıklar”, “şiirimizde talim var!”, “yerini yadırgamayan şairler”, “Âh tevazu nerelerdesin” gibi dosya ya da konu başlıkları ele alındı. Bu başlıkların bir kısmı derginin değişik sayılarıyla çelişkili bir tablo çiziyor. Buraya kadar örneklendirilen söylem için derginin 27. sayısından (Ekim-Kasım-Aralık 2009), artık dergide düzenli olarak yazan Celal Fedai’nin yazısından bir alıntı daha yapalım: “Dilden Korkan Şairler Derneği” başlıklı yazıda şöyle diyor Fedai: “(…) Yaşı ilerlemiş olanlardan Ahmet Güntan, Necmi Zekâ gibi isimler, milenyum kuşağı ile el ele Türk dilinde kaldırım yenileme, yollara sarı şeritler çekme nevinden işlere konsorsiyum oluşturarak imza attılar. Aralarına gençleri alarak obsesyonlarını diri tuttular. Dil cambazlığı yaparak, dilin onları götürebileceği yere gitmiş de gelmiş havası vermeye çalıştılar. Türkiye’de şiir işi de sonunda, böyle dönen bir dümen oldu sayelerinde. Tebriki hak eden bir başarı (…)” Bu dil, bu tarz, yazının bütününe de sirayet ediyor. Düşünsenize “Ah tevazu nerelerdesin?” şemsiyesi var böyle bir yazının üstünde. Ve dergiyi, derginin editörünü, derginin bakışını, derginin duruşunu bunlardan ayrı düşünemezsiniz. Bir dergide yayımlanan en ufak bir noktanın bile editörleri tarafından okunmuş, yayımlanmaya uygun görülmüş olması gerekliliği zaten yeterince net bir görüntü çiziyor. Bu ve benzeri dergilerde, bu ve benzeri söylemleri aynı ay elinize alıp okuduğunuzda oluşan tablo, umutsuz ve ürkütücü. Tüm bunlar da yazılan şiirler kadar önemli. Önemli olmalı. Buradan tekrar Veysel Çolak, Dize, Kurşunkalem ilişkisine dönersek insan sormak istiyor: Ne için? Neden yeni bir dergi daha? Her şey kendi benzerini hızla üretirken neden var olana yeni olmayan bir şey daha eklemek? Ama sanırım bu noktada masum olmayan başka bir şey de şairlerin tutumu. Çıkış nedeni, gerekçesi, nasıl bir dergi olacağı daha başından meçhulken, bizim yeni çıkan, çıkacağı duyurulan her dergiye bir şiirle “hoş geldin”e gitmemizde de ters bir şey var. Şairler dergileri sadece şiirlerini yayımlayabilecekleri yeni bir mecra olarak gördükleri sürece hiçbir şey değişmeyecek. Kaldı ki hadi işin mutfak tarafını bir yana bırakalım. Şu ana kadar adlarını saydığım dergileri birbirinden ayıran, her birini başka yapan nedir? Bu dergiler birleşip tek bir dergi haline gelseler algılayacağımız bambaşka bir şey olur mu? Neden hep aynı dergiyi okuyormuş hissini taşımak durumunda kalıyoruz? Yukarıda söz ettiğimiz X grubuna baktığımız zaman neler gördüğümüzü ise şöyle ifade edebiliriz. Evet, bugün Akatalpa’da ya da Sincan İstasyonu’nda ya da Eliz’de, Mühür’de yayımlanan şiirlerden farklı şiirlerle karşılaştığımız dergiler grubudur X grubu. Diğer gruba göre farkı daha dergilerin oluşum aşamasında bir niyet üzerine kalkışılmasıdır. Bu niyet bazılarında belirgindir ve süreklidir, bazılarında bir dergicilik alışkanlığı olarak yeni isimli bir dergiye sirayet etse de aslında bir şey değişmemektedir. Bu noktada Karagöz’ün üç ayağından birisi olan O. Özbahçe, 2003-2006 arasında Kökler’i yayımlamış, H. Şarkdemir daha önce H. Arslanbenzer’le Atlılar’ı çıkarmış, sonra yollar ayrılmış ve Karagöz’de yeni bir oluşum ortaya çıkmış. Bu üçlü içinde en ayrıksı duran isim ise Serkan Işın. S. Işın’ın ilk dergi deneyimi Mizan (1999). Daha sonra Zinhar-Poetikhar(s) ve Karagöz. Aslında bir bütün olarak Karagöz’e baktığınızda görsel şiirin ayrıksı durduğunu hissetmemek de mümkün değil. Dergide şiirleri yayımlanan şairler zaman zaman Fayrap’ta zaman zaman da Heves’te şiir yayımlayabiliyorlar. Zaten Heves’ten Mehmet Öztek, Ömer Şişman, Ali Özgür Özkarcı, Burak Acar, Erhan Altan, Osman Konuk, Emrah Altınok; Ücra’dan Murat Üstübal ve Bülent Keçeli, Karagöz’den Serkan Işın, Göçebe ve şimdiki Haşhaşi’den Osman Çakmaçı, Fayrap’tan Hakan Arslanbenzer, Ahmet Güntan; Efe Murat ve Cem Kurtuluş’un Mahfil’de bir araya geldiğini, 30 sayı süren bu toplanmanın sonunda toplanılamayacağına

8


kanaat getirilerek kendi deyimleriyle herkesin kendi dergisine/mevziisine çekilmesiyle son bulduğunu biliyoruz. Aslında söz etmek istediğim bu grup dergilerde yayımlanan şiirlerin diğer grup dergilerde yayımlanan şiirlerden farklı olmalarıyla beraber bu kez de kendi içlerinde aşırı benzeştikleri. Yani bir ana aks varsa ve bu grup dergiler bu aksın dışında bir şiiri akıtıyorlarsa bu kez de kaçınılmaz olarak kendi benzerlerini üretiyorlar. Şiirde moda diye bir şey olur mu bilmiyorum ama Karagöz’ün bir ucunda “görsel şiir”in bir ucunda “modern-muhafazakâr bakış”ın, Heves’in bir ucunda “deneysel şiir”in, Fayrap’ın bir ucunda “neo-epik” şiirin, bir yanda Hayriye Ünal tarafından Hece’de dile getirilen “çoksesli şiir”in olduğu noktada bu dergilerde yayımlanan bir şiiri alıp öteki dergiye koyduğunuzda iğreti durmayacaktır. Aynı dergi içerisinde bazen bitmemiş ya da ara başlıklarla bölünmüş bir uzun şiir okuduğunuz hissine kapılmanız da mümkün. Benim algılayışıma göre X grubu dergilerinde şiir yayımlayan şairlerin dille derdi daha bariz. Bu dert kiminde “şiirsel” olanın kaygısı taşınmadan belki de şiirin aslında hayatın her anında ve alanında mevcut bir şey olduğunu söylemek istercesine “şiir dili” dediğimiz şeyi kırmaya çalışmaları, sözcük elitistliği yapmamaları, küfür dahil şiire şiir gibi girebildikten sonra her sözcüğün hatta sesin, söyleyişin, deyimin şiire girebildiği... Sözcükleri kırmaktan, bozmaktan, dize bütünlüğünü hatta şiir bütünlüğünü zedelemekten korkmamaları. Ama bu kez de başka bir tehlike baş gösteriyor. Aslında benim “tehlike” olarak nitelediğim şey, başka bir şairde “savunu”ya da dönüşebilecek bir şey. O zaman ve o halde her şey şiir midir? Her şeyden şiir yapılabilir mi? Burada temelde karşı çıkılan şey arkaik bir şiir dili, ilk çağrışımlara dayalı bir imge düzenine karşı çıkış, hatta yer yer imgeye karşı çıkış, şiirde duygunun bütüne sirayet etmesi ya da şairin terapötik şiirler yazmasına direniş, şiirin bir boşalma aracı olarak görülmesine şiddetle itiraz, dilin sadece sözcüklerden ve sesten ve ritimden oluşmadığına dair iddialar olarak görülüyor. Ancak bu kez de Y grubu şairlerinin X grubu şairlerine yönelik itirazları yükseliyor. Aslında itiraz da sayılmaz. Onlar da şiirin bin yıldır şiir olduğunu, neden son on yılda başka türlü algılanması gerektiğini söylüyor ve hatta onları bu yolla şiire zarar vermekle de suçluyorlar. Bu grupların temalara bakışları da farklı. Örneğin Karagöz yakın zamanda bir “Doksanların dokusu” dosyası yaptı. Elbette hazırlayıcıları 90’lardan itibaren görünmeye başlayan ve bu yolda uzun bir mesai yapmış kişiler olduğunda bağlantıların böyle kurulması, Karagöz’ün kendi 90’larını tanımlaması anlaşılabilir. Ama bu 90’lar o kadar kapalı bir 90’lar ki, dergide adı geçen şairlerin 90’lardan yola çıkıp bugünü de var kılan şairler olduğunu kabul etsek bile -ki tartışmalı bir bakış açısı ve tespitler de öyle geliyor bana- bu şairlerin zamanın herhangi bir yerinde diğer her şeyden, diğer dergilerden şiir içi olaylardan, akımlardan, şairlerden, ülkeden kopuk bir şemayla karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Bireylerin olduğu gibi toplulukların da egoları vardır. Aynı şekilde dergilerin de egoları olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda Karagöz’ün “Doksanların Dokusu” egosu son derece yüksek, başka bir açıdan “düşman çatlatacak” bir sayı gibi duruyor. Neyse ki kimse artık birbiriyle ilgilenmediği için bu dosyalar yapılıyor ve kalıyor. Benzer bir dosyayı mesela Üç Nokta yaptığında Karagöz’de adı geçen şairlerin büyük çoğunluğundan hiç söz edilmemektedir. İşin ilginç tarafı Üç Nokta’daki 90’lar manzarasıyla Karagöz’ün 90’lar manzarası da başka şeyleri göstermektedir. O zaman okur konumundaki bizler bunları nasıl algılamalıyız? Bunu sadece fikir özgürlüğü ya da herhangi birilerinin bir durumu istediği gibi tespit edebileceği düşüncesiyle sessizlikle mi karşılamalıyız? Burada her koşulda benim itiraz ettiğim şey “yanlı” olduğunu düşündüğümüz “resmi tarih”e karşı çıkışsa da bunlar, bunların da son derece “yanlı” olduğudur. Belki de bu noktada doğru olmayan şey tespitlerde bulunmaktır. Yani serimi gerçekleştirip henüz içinde olmaya devam ettiğimiz bir akış için ırmağın önünü kapatmamaktan söz ediyorum. Bugün 40’lar 50’ler 60’lar hatta belki 70’ler için tespitlerde bulunmak daha kolay olabilir. Ama 90’lar henüz devam eden bir süreçtir ve bu nedenle Karagöz’ün bu konuyu ele alması değil ama ele alış şekli tartışmaya çok açıktır ve sakildir. X grubu dergilerinden bir diğeri olan Heves, aslında üç şairin aynı düşüncede kolay kolay bir araya gelemeyeceği bir ortamda birliktelik sağlamışken son dönemlerde daha ehil bir görüntü çiziyor ve açıkçası Hevessiz görünüyor. Yahut da genel çevreden aldığı olumlu karne notu üzerine biraz tembellik yapmak istiyor. İlk sayısı 2003’te “şiir ve eleştiri” dergisi olarak Adana’da çıkan Heves, Mehmet Öztek, Ali Özgür Özkarcı ve Ömer Şişman tarafından hazırlanıyor. Heves’in dergi olarak bir öncülü yok belki ama Mehmet Öztek ve Ali Özgür Özkarcı için “Yomsanat” ayrıca önemli olsa gerektir. Ömer Şişman da Heves’ten önceki dönemde son üç sayısında Ağır Ol Bay Düzyazı’nın mutfağında bulunmuştur. Öteki-siz’in dergiler sayısında Heves, “Heves Şiir Eleştirisi” dergisi, mevcut edebiyat dergilerinde beliren, şiir eleştiri metinlerini ön plana çıkarma ve Türk şiirine yeni isimler kazandırma eğilimlerini belirginleştirme amacı taşıyan bir yayın anlayışıyla varlığını sürdürmektedir. İlk sayısında çoğunlukla genç isimlerin yer aldığı “heves şiir eleştiri” dergisi, Türk şiirine, şiir ve eleştiri konusunda yetkin bir çekirdek kadro kazandırma hevesinin ürünüdür. Boşluk doldurmak, alternatif bir yapı oluşturmak iddiasından uzakta, profesyonelliğin amatör ruh taşımaktan geçtiğinin bilincinde, edebiyat kavgalarına, şiirde iktidar hırsına ve şiir dışı iltimaslara sırtını dönmüş, “meyvenin içindeki çekirdek gibi işinin içinde olan” şiir tayfaları için şiir

9


denizine açılmış bir gemi…” olarak tanımlanmaktadır editörlerinin ortak yazısıyla. Bu yazıdan da anlaşılacağı gibi aslında bir iddia değilmiş gibi görünen büyük bir “iddia” söz konusudur burada. Bir boşluğu doldurma amacı olmadığından söz edilirken aslında “Türk şiirine, şiir ve eleştiri konusunda yetkin bir çekirdek kadro kazandırma” zaten başlı başına bir boşluğa talip olmayı işaret etmektedir. Ve bir yandan da derginin böyle bir okula/ekole dönüşebileceği özgüveni okunur. Dergi 11. sayısından itibaren Pan Yayıncılık bünyesinde yayımlanır ve bir süre sonra da Heves Şiir Kitapları dizisi, yine Pan Yayıncılık başlığı altında çıkartılmaya başlanır. 12. ve 13. sayılarında “Heves Şiir Eleştiri seçkisi” olarak duyurulur dergi tanıtımlarında. Gerçekten de Heves’in yaş ortalaması ve yer verdiği şairler büyük oranda vaat ettikleri gibidir. Hemen her fırsatta yeniliklere imkân veren bir ortam yaratılmak istendiğinin altı çizilir. İlk sayısından bugüne dek şiirlerini ağırlıklı olarak Heves’te yayımlayan bir “Heves Şairleri”nden söz etmek de neredeyse mümkündür. Genç isimlerin yanı sıra başından beri Ahmet Güntan, Osman Konuk, Mehmet Mümtaz Tuzcu, dönem dönem Osman Çakmakçı, Necmi Zekâ, Birhan Keskin, Lale Müldür, sonraki dönemlerde Akif Kurtuluş isimleri de dergide yer alır. Bu dönemde eleştiri yazıları denilebilecek yazıları daha çok Ersun Çıplak ve Utku Özmakas yazar. Ki daha sonra Utku Özmakas’ın “Şiirimizin Milenyum Kuşağı” adlı kitabı (Pan, 2008) zaten yeterince tartışma yaratacaktır. Sonuçta burada uzun uzun söz edilemeyecekse de evet, Heves Şiir Eleştiri’nin kendi enerjisiyle var olduğu kesin. Ama bu işlerin kavgasız gürültüsüz olmadığı, olamadığı da… Burada belki ilginç olan, somut şiir, deneysel şiir tartışmalarının yoğun bir şekilde yaşandığı, dergide bu yönde metinler, çeviriler vs. yayımlandığı dönemde Hevesin deneysel şiire adres gösterilmesine (kendisinin de göstermesine) rağmen derginin bunu kabul etmemesi ve aslında hâlâ da “deneysel şiir”in ne olduğu konusunda kimsenin tam bir fikri olamaması. Derginin bugünlerde çıkan 24. sayısında (Ocak-Şubat-Mart 2010) editöryal yazı şöyle diyor: “2000'lerin ilk 10 yılı (2000 yılı dahil) geride kaldı. Kasım 2003'te ilk sayısını çıkaran, 24. sayısını çıkardığı bu günlerde 7. yaşına giren heves, bu on yılın büyük kısmında Türk şiirinin önemli mevzilerinden oldu. 2000'lerde Türk şiirinde ne olup bittiğini merak edenler Heves'i ilk sayısından itibaren baştan sona karıştırabilir.” Hiçbir derginin böylesi uzun bir dönemi tek başına ne taşıyabilmesi ne de resmedebilmesi mümkünken, yine sıradan bir şey söylüyormuş edasında söylenen iddialı bir söz, diyelim. Söz somut şiirden, deneysel şiirden açılmışken, bu dönem içerisinde yoğun tartışmalara neden olan başka bir konu da “görsel şiir” olmuştur. Kimilerince deneysel şiirin bir parçası görülmüş, kimilerince ayrı bir şiir türü sayılmış, kimilerince de böyle bir şey (hâlâ) yoktur. Aslında belki de demin söylediğimiz gibi “deneysel şiir”den kastın ne olduğu netleşmediği için de böyle olmuş olabilir. Bu konuda en çok mesai veren isimlerden birisi Serkan Işın’dır. Neredeyse bu konuda başı çekmiştir. Zinhar s. 1, Mayıs 2004 tarihli olarak çıkmıştır. Aynı yıl içinde Poetik Har adıyla ikinci sayı, 2005’te çıkan 3., 4. ve 5. sayılar da Poetikhar(s) adıyla yayımlanmıştır. Aslında tekno-edebiyat, teknoloji, internet vs. gibi konuların dergilerde yer bulmaya başladığı yıllar da 2004’ten itibarendir. 2004’te Yasakmeyve 10. sayısında (Eylül-Ekim 2004) “tekno-edebiyat” dosyası yapmış, bu dosyada yer alan Clemente Padin’in “Görsel Şiir: Dillerin Kavşağı” adlı yazısında (Türkçesi: Deniz Tuncel) görsel şiir şöyle tanımlanmaktadır: “Görsel şiirin en güzel tarifini belki de, Uruguaylı eleştirmen ve şair Nicterio Arganaraz, Uruguay Görsel Şiiri (Montevideo, 1986) adlı kitabında yapmıştır: [G]örsel şiir, görmeyi gerektiren bir şiirdir. Bu şiir türü geleneksel şiirin kurallarının dışında olan ve diğer sarih formlara uygun bir dizi görsel unsuru bir araya getirir. Sadece sözel olanla sınırlandırılmamıştır ve bu anlamda geleneksel şiirin olanaklarını genişletir. (…) Görsel şiir, sözcükler ve şekiller arasında kurulan ilişkileri çeşitli düzeylerde deneyimleyerek bunun sonuçlarını benzersiz bir bağlam üzerine kurar. Bu nedenle görsel şiirin dili, yapısal anlamda, ne sadece sözle ne de sadece görseldir denebilir; ancak göstergelerarası’dır (inter-semiotic)” Bu belki de görsel şiire yer verilen ilk metinlerden birisidir. Daha sonra da Siyahî (Görsel/Deneysel Şiir [Şiirde form Aşım(r)ı, s. 8, Güz 2006), Yasakmeyve (Görsel Şiir, s. 28, Eylül-Ekim 2007), Monokl (s. 2, Şubat 2007), Hayâl (Görsel ve Somut Şiir, s. 21, Nisan-Haziran 2007), Hece (Edebiyat ve Deneysellik, s. 141, Eylül 2008), Mor Taka (Şiirde Teknik ve Estetik, s. 12, Bahar 2009) bu konuyu dosya olarak işlemiş, bu yıllar içerisinde Heves, Gösteri ve Mühür dergilerinde yakın zamanda Sincan İstasyonu’nda olumlu ya da olumsuz yazılar yayımlanmıştır. 2005’te sonlandırılan Poetikhar(s)’ın ardından, ülkemizde şimdilik bu konudaki tek adres, Serkan Işın tarafından kurulan www. poetikars.com sitesidir. Sitede bugüne dek görsel şiirle ilgili yazılmış yazılar ve görsel şiir galerileri yer aldığı gibi şairler tarafından yazılan görsel şiirler de siteye eklenmekte, yani dergilerimiz ve zihniyetimiz bunu hâlâ tam olarak kabul etmiyorsa da görsel şiir de yazılan şiir gibi bir yandan kendi ürünlerini vermeye devam etmektedir. Basılı ilk görsel şiir kitabı Dada Korkut 2009’da yayımlanmıştır. (S. Işın, Ebabil Yay.) Hem matbuu olan hem de internet üzerinden izlenebilen, ilk sayısı 2008’de çıkarılan Hertz görsel şiir fanzini de yine S. Işın editörlüğünde Poetikhars şairleri tarafından 2009 yılı itibariyle 2. ve 3. sayısını çıkarmıştır. Günümüzde yayımlanmaya devam eden ve benim X grubunda saydığım iki dergiden daha söz edelim. Karayazı ve Ücra dergileri. Karayazı, Cuma Duymaz ve Ersun Çıplak tarafından Adana’da hazırlanıyor. “Edebiyat dergisi çıkarmak; şiir ve edebiyata yön vermek, genç yazarlara, şairlere mektep

10


olmak, iktidara ve popüler olana direnmek gibi büyük hedefler edinmek anlamına gelse de hemen belirtelim, bizim hedeflerimiz bu denli net değil, Türk edebiyatının Dünya edebiyatı karşısındaki durumu, dünya çapında yazar ve şairlerimizin olup olmaması, Doğu-Batı ikileminde çektiğimiz kültürel sancılar ulusal meseleler olarak son derece önemli olabilir. (…) Ancak bu inanış, bireyin şiir yazma gerekçelerini açıklamaya yetmiyor. (…) Bir algılama ve görme biçimi olarak şiir, koşullar ne olursa olsun konvansiyonel algıyı zorlamaya, insana ait önemli ayrıntıları görünür kılmaya devam ediyor. Koşulların farklılaşması insanın şiir yazma gerekçelerini ortadan kaldırmıyor. İşte Karayazı’yı da tüm bu gerçekler ve gerekçelerin farkında olarak çıkarıyoruz.” deniliyordu ilk sayıda. Ve “çünkü şiir insanın ‘karayazı’sıdır” diye tamamlanıyordu. Karayazı bugün 8. sayısını geride bıraktı. Bu sayılarda “manifestolar”, “Türk şiirinde modernleşme sendromları”, “şiirin deneyle imtihanı”, “poz ve dönüşüm”, “İkinci Yeni”, “eleştiri kapanı”, “Şiir ve yenilik algısı” gibi başlıklar altında ele alınıyor şiir. Karayazı vesilesiyle bir şeyi belirtmek gerek, bu on yılda özellikle de son beş yıl içerisinde çıkan dergilerde dahası belki de 2000’ler diyebileceğimiz bu dönem genç şairlerinin İkinci Yeni’yle kurduğu ilişki/yeniden okuma/algılama/belki dönüştürme ilgiye değer. İkinci Yeni’yle bu dönem arasında yer alan 80’lerin, çoğu zaman transit geçilerek bir adım öncesi dönüş noktası olarak alınan yerin/referansın İkinci Yeni olması da ilginç. Öyle ki bunda belki 80’lerin İkinci Yeni’yi doğru okuyamadığı hissinin bu dönemde yaygın olması da etkili olmuş olabilir. Heves konusunda da adı anıldığı gibi, bir dönem yazılarını Heves’te de yayımlayan Ersun Çıplak, Karayazı’nın tüm sayılarında eleştirel bir yazı kaleme alıyor. Bu yazılardan özellikle deneysel şiirle/deneysellikle ilgili olanlarda tespitlerde bulunurken, bu tespitlerin bir kısmının Heves ve Mehmet Öztek şiiri üzerinden yapılması, bu yazılara Heves’ten sert yanıtlar ve açıklamalar gelmesi, hepsi de Adanalı olan, aslında Yomsanat’tan beri çoğu zaman aynı dergilerde de yer alan şair arkadaşlarımızın kendi aralarındaki şiir dışı meselelerle ilgili olabileceği gibi, aksi yönde bakarsak fikir ayrılığından kaynaklanan bir durum da olabilir. 2008’de ilk sayısını veren Karayazı’daki pek çok yazı okunmaya değer. Yine iki şair tarafından 2002-2005 arasında 30 sayı olarak çıkarılan ve dört yıllık bir aradan sonra 2009’da 31. ve 32. sayıları çıkan Ücra da kendine has nitelikleri haiz. Bunların başında ise Murat Üstübal ve Bülent Keçeli’nin derginin çıktığı süre boyunca sürdürdükleri “Ücra’ça” bölümü geliyor. “Ücra’ça” Murat Üstübal ve Bülent Keçeli’nin bir tür doğaçlama da denilebilecek ama daha çok bilinçli düşünce akışı diyebileceğimiz diyaloglarından oluşuyor. İlk sayının “Ücra’ça”sında Bülent Keçeli’nin söylediği “Elbette bizi eleştirmek isteyenler farklı nedenler ileri sürebilirler. Örneğin taşrada olduğumuzu söyleyebilirler, ama biz ücradayız” cümlesi biraz da hem neden derginin adının Ücra olduğunun, hem de o dönemlerde pek çok dergi gibi sıkıntı taşıyan “taşra” konusuna bakışlarının göstergesi. Örneğin derginin altbaşlığının “atölye” olması bu haliyle çok uygun. Çünkü tam da “Ücra’ça”da anladığım, ister mevcut şiir diyelim, ister günümüz şiiri, orda ne varsa, işte onun olmayacağı bir şiirin nasıl yazılabileceğinin aranmasıdır. Bu arama ise nerede olabileceği az çok tahmin edilen yerlerde değil de aksine, tam da olmayacak yerde “onu” (ne ise) bulma arzusunu taşır. Bu noktada terk edilmesi gereken ne varsa (anlam, biçim, ses, dizge, ispat, tanım gibi) hepsi için de hazır olunmuştur. Benzer olmak neredeyse hastalık derecesinde korkunç bir şeydir. Çünkü benzer olmak aynı zamanda “birörnek” olmak, “birolmak” demektir. Bu nedenle de sözcük bozulabilir, anlam bozulabilir, dize olmayacak yerden kırılabilir ve belki de çok özel bir anlamdır hedeflenen (çok özel bir okuru da mı talep eder o zaman acaba, ya da bu tarz bir şiirde okur var mıdır, olabilir mi, şiir yazan okurun dışında). Ama bir yandan da Mehmet Mümtaz Tuzcu gibi, İ. Ramazan Macit gibi şairlerin şiirleri bu akış içerisinde yol arkadaşlığı edilebilecek şiirlerdir. O halde aslında benzersiz ve hiç olmayan bir şey de değildir–belki- aranılan. Sonuçta gerek “Ücra’ça”, gerek Bülent Keçeli’nin “Keşfeden Yazılar”ı, gerekse Murat Üstübal’ın poetik konuları içeren yazıları, 30 sayı boyunca dergide yayımlanan şiirler, bir tutarlılık içerisinde kendini ortaya koyar. Bu açıdan bakıldığında Ücra da dışarıya kapalı bir dergi olmuştur. Aslında belki bir an gelip “ücra” olamamak endişesi de buna neden olmuş olabilir. 4 yıllık bir aradan sonra Ücra’nın yeniden çıkarken “Hiçbir akış var olduğu an’ın dışında var olamaz, tekrar edilemez. (…) İlk Ücra döneminin fetişleştirmektense onu özgün bir kayıt ve birikim olarak algılayıp, tekamüllere ve etkileşimlere açık yeni bir süreci deneyimlemeyi deneyeceğiz.” demesi bana göre sağlıklı bir geri dönüştür. Örneklerini sıkça gördüğümüz birçok “yeniden aynı dergiyi çıkarma deneyimi” aradan geçen zaman, aradan geçen hayat hesaba katılmadığı ve sadece “nostalji” duygusuyla hareket edildiği için hüsranla sonuçlanmaktadır. Çünkü “kaldığımız yer” diye bir şey yoktur. Bu dönemde çıkan dergilerin her biri için ayrı ayrı söz etme imkânı yoksa da, sağlıklı okuma şekillerden birisi olarak düşünüldüğü için, şehirler üzerinden 2000-2010 arasında ilk sayısını yayımlayan dergilere topluca bakmak, bir döküm vermek de bu yazının amaçlarından birisidir. Almanya’da yaşayan ama Türkiye’deki dergilerle ilişkisini koparmayan Gültekin Emre’nin çıkardığı Şiir-lik (1994) ve Melez (2003) ile Jenan Selçuk ve Rıdvan Arifoğlu’nun çıkardığı Kıbrıs eksenli Isırgan (2005) bu dönemde çıkan yurtdışı menşeili dergilerdir. Adana’da, 2001’de Adana Edebiyatçılar Derneği tarafından çıkarılan Adana Edebiyat (A Edebiyat), 2002’de Genç İnsiyatif, Adnan Yücel ve Ozan Telli’nin çıkardığı Lül, Lül Sanat, 2003’te

11


Bahattin Avcu, Zeki Solmaz ve Cumali Başeğmez’in çıkardığı İmgelem Çocukları, 2006’da Pali Canon’un çıkardığı BH Sanat (Buddhanın Hikmeti) görülür. İmam Demir’in çıkardığı Yom Sanat da (2001), Konya adresli olsa da bir dönem için Adana adresini de taşımıştır. Ankara’da, 1991’de çıkan Patika yayımlanmaya devam ediyor. 1992’de çıkan Edebiyat ve Eleştiri bu yıl artık kapanacağını duyurdu. Ahmet Yıldız’ın editörlüğünü yaptığı dergi, Ankara’daki en etkin ve uzun soluklu dergilerden birisiydi. Ancak son yıllarda dergi sayılarındaki artış nedeniyle bir irtifa kaybı yaşadığı da izleniyordu. 1997’de ilk sayısı çıkan Hece, çıktığı ilk yıllardan beri hız kesmedi. Hazırladığı dosyalar ve özel sayılarla devam ediyor. Adnan Satıcı ve Nizamettin Uğur’un yayın yönetmenliğindeki Mecaz (2000) iki sayı çıkabildi. 2000’in ilk dergilerden olan Şiir Odası’nı Abdulkadir Budak ve Türkân Yeşilyurt çıkardı. 12 sayı çıkacağını ve bu sürecin sonunda devam edip etmeme kararı vereceğini duyuran dergi, kendine has bir özellik olarak genç şairlerden, şiirleriyle birlikte bir de “yazı yazma sözü” istedi. Her sayısında bir dosya konusu belirledi ve 12. sayının sonunda da yayın hayatına son verdi. 2001’de ODTÜ Şiir Topluluğu’nun çıkardığı Nikbinlik görüldü. Aydın Şimşek 2002-2006 arasında Kum’u, ardından Kum Öykü’yü çıkardı ve 2007’de Deliler Teknesi’ni yayımlamaya başladı. İlk sayısı 1990’da çıkan ve sonra kapanan Kül de 1998’de yeniden yayımlanmaya başladı. Zamanında eleştirel bir tavrın hâkim olduğu dergi, şimdilerde Bilal Kolbüken’in yayın yönetmenliğinde Kül Öykü, Kül Eleştiri, Kalem (2005) dergileriyle birlikte “Güncel Edebiyat ve Sanat Seçkisi” olarak devam ediyor. 2003’te sevgili Çiğdem Kotok’u kaybetmemizle 2. sayısında duran Felsefece, 2004’te Felsefeciler Derneği’nin çıkardığı Felsefe Yazın, Aletheia, Yalınayak, Otonom Yayıncılık tarafından çıkarılan Conatus Çeviri, 2005’te Pasaj, Behice Boran Sanat Vakfı’nın çıkardığı ve devam eden Ekin Sanat, Divan Kitabevi adına çıkarılan Edebiyat Otağı, ODTÜ Türkçe Topluluğu’nun çıkardığı Dil İm, Vaha; 2007’de Her Şeye Karşın, Avrasya Yazarlar Birliği’nin çıkardığı Kardeş Kalemler, 2008’de Kritik, Hacettepe Üniversitesi bünyesinde Littera, Bilkent Üniversitesi kapsamında Kanat, 20032006 arasında Osman Özbahçe’nin çıkardığı Kökler, Mehmet Can Doğan’ın editörlüğünü yaptığı Sonsuzluk ve Bir Gün, A. Kadir Paksoy’un çıkardığı Tanedebiyat da (2005-2007) Ankara’da çıkan dergiler arasındadır. Levent Özbek’in Patika’yla yolunu ayırmasından sonra çıkan Koridor (2006), Hakan Arslanbenzer ve Eren Safi tarafından çıkarılan Fayrap (2005), ilk sayısı 1997’de çıkan, 2008’de Mustafa Aydoğan’ın editörlüğünde yeniden çıkmaya başlayan Edebiyat Ortamı, Murat Ali Sever ve Dinçer Apaydın’ın editörlüğünde başlayan Hariçten Gazel, Osman Özbahçe, Hakan Şarkdemir ve Serkan Işın’ın çıkardığı Karagöz ve “ğ manifestosu” ile birlikte ilk sayısı 2009’da çıkan “ğ” dergileri ise halen Ankara’da yayımlanmaya devam etmektedirler. Antakya’da 2000’de Kerim Dönmez editörlüğünde çıkan Amik’i, 2002’de Murat Altınöz, Murathan Çarboğa ve İbrahim Çiftçi’nin çıkaracağı Karalama Edebiyat Seçkisi izler. Bu tarihten 2010’a kadar çıkmış diğer dergiler de aynı şairlerin çıkardığı dergiler olacaktır. Onur Aslan, 2006’da Mavi Yaren’i çıkarır. 2007’de daha önce “edebiyat seçkisi” eki bulunan Karalama’yı “Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi” olarak tek başına çıkarmaya başlar. Aynı yıl Onur Aslan’ı yeni bir dergiyle daha görürüz: Taflan. Murat Altınöz, 2008’de bu kez yeni bir dergi çıkarmaya başlar: Dar Sokak . Mehmet Karasu’nun çıkardığı Çağla da bu listeye eklenir. Bugünlerde duyurusu yapılan ve ilk sayısının Ocak 2010’da çıkacağı söylenen Amanos Yazıları’nda yine Onur Aslan adı geçiyor. Antalya’da 2001’de Yüksel Andız’ın çıkardığı Düş-lük, Mavi Portakal (1998-2002) Bahçe Şiir Seçkisi (1999-2001), yine Hüseyin Cahit Kerse’nin çıkardığı S’imge Şiir seçkisi (2001) görülür 2007’de tek sayı çıkabilen Kale Kapısı’nı Tuncer Çetinkaya ve Ahmet Tüzün çıkarır. 2005’te Gülümser Çankaya’nın çıkardığı Etken de 10 sayı sürer. Gülümser Çankaya Etken’in ardından 2008’de Şiirsaati‘ni çıkarmaya başlar. Aydın’da çıkan dergilerden birisi Güven Pamukçu’nun 2000’den beri Didim’e bağlı Akköy’de çıkarmayı sürdüğü Akköy’dür. Bir köy dergisi olması özelliğiyle de ilktir. Her ne kadar dergi uzun yıllar boyunca yapısını hiç değiştirmediyse de son yıllarda bu yönde olumlu değişiklikler göstermiş, ayrıca şiir etkinlikleri konusunda da bir “köy” dergisini kat kat aşmıştır. 2008’de Nazilli’de Kemalettin Bal yönetiminde çıkarılmaya başlanan Az Edebiyat da yayın hayatına devam etmektedir. Çanakkale’de 2003’te Serkan Özer ve Şenol Topçu’nun çıkardığı Yarabandı (her sayısında bir yarabandının da yapıştırıldığı), 2006’da On Sekiz Mart Üniversitesi’ne bağlı olarak çıkarılan Düş (v)e Yaz bir dönem ara verse de 2009’dan itibaren tekrar yayımlanmaya başlamıştır. Çorum’da 2006’da Kenan Yaşar editörlüğünde çıkan ve devam eden Aşkın e-hali görülür. Denizli’de 2003’ten beri Hakan Keysan tarafından çıkarılan Sunak yayın hayatına devam etmektedir. Diyarbakır’da ise Ahmet Telli ve Ahmet Çakmak’ın çıkardıkları Yakın (1992), Govend (1994), Amida (1998), Tigris (1999) dergilerinin ardından 2000’de İbrahim Yılmaz editörlüğünde Hazan, 2003’te Ahmet Çakmak editörlüğünde Yaratım (sonradan Sanatta Yaratı), yine 2003’te Yaşam Yolu ve her ikisine de Azad Ziya Eren’in editörlük yaptığı 2005’te Pitoresk ve 2009’da Palto dergileriyle karşılaşırız. Bu dergilerden Govend ve Tigris Kürtçe yayın yapmıştır. Erzincan’da Ahmet Bozkurt’un çıkardığı La Poéte Traville’i (2000) görürüz. Eskişehir’de, 2004’te Eskişehir Sanat Derneği tarafından çıkarılan Eskişehir Sanat, 2006’da Rahmi Emeç’in çıkardığı

12


Yazılıkaya Şiir Yaprağı, 2008’de Arkadaş ve Harun Atak editörlüğünde dergi-fanzin olarak nitelendirilebilecek olan Kan-dil göze çarpmaktadır. Gaziantep adresli iki dergi 2005’te Mavi ve 2009’da çıkan Hâr’dır. İstanbul’da ise 2000’de halen yayımlanan Şeref Akbaba yönetimindeki Ay Vakti, Hakan Arslanbenzer ve Eren Safi yönetiminde Atlılar, Yılmaz Yeşildağ’ın çıkardığı Edebiyat Gündemi, İhsan Tevfik Kırca tarafından 2000-2002 arasında Silivri’de çıkarılan Şiirli Çıkın; 2001’de Elçi, yine Broy’un devamı olarak Seyyid Nezir tarafından çıkarılan Eski (ki dergi 2005’te Eskibroy olarak yayımlanmaya başlamıştır), Salih Aydemir ve Derya Önder tarafından 2001-2006 arasında çıkarılan öteki-siz, Hüseyin Karaca’nın genel yayın yönetmeni olduğu Yansıma dergileri görülür. İlk sayısı 2002’de Koç Kültür Sanat A. Ş. adına çıkarılan Aries, İÜ Edebiyat Fakültesi’nin çıkardığı Deyiş ve kapanan Atlılar’ın ardından çıkarılan Huruç, Sî Yayınları tarafından Kürtçe yayımlanan Kevan, Vedat Kamer, Zafer Yalçınpınar, Özgür Macit tarafından çıkarılan Kuzey Yıldızı, Hacı Orman yönetiminde BEKSAV adına çıkarılan ve devam eden Sanat ve Hayat, 1992’de Eski’z’i de çıkaran ve 2006’da aramızdan ayrılan Cenk Koyuncu’nun çıkardığı Son Kişot (kendine has katlanma şekliyle format olarak da diğer dergilerden oldukça farklı bir dergiydi), son yıllarda sayıları arasında uzun zaman aralıkları olsa da Cenk Gündoğdu editörlüğünde yayımlanmaya devam eden Üç Nokta dergileri de bu yıl yayımlanmaya başlanır. Dergilerin farklı işlevleri olabilir. Kimi dergiler güçlerinin yettiğince, bazı konular daha önce birçok kez ele alınmış olsa da “dosya” konularını farklı açıdan ele almalarıyla edebiyat tarihine ciddi bir katkıda bulunurlar. Üç Nokta, son yıllarda periyot açısından aksayarak çıkıyorsa da bugüne dek kapsamlı şekilde ele aldığı “Taşra”, “Yıllıklar, antolojiler”, “kitapsızlar”, “toplumcu edebiyat” gibi başlıkların yanında asıl 60’lardan başlattığı (s. 6, 2006), “70’ler” (s. 7, 2006), “80’ler” (s. 8-s. 9, 2007), “90’lar” (s. 1, 2008-1), ilkini gerçekleştirdiği “2000’ler” dosyasının ilk kısmı (s. 2, 2009) ve elinizde tuttuğunuz “2000’ler”in ikinci kısmını da tamamlayarak önemli bir “tarih okuma” projesini gerçekleştirmiş oluyor. Bu tür dergilere her zaman ihtiyacımız olduğu kesin. Ne tür bir dergi çıkarıyor olursak olalım, parçası olduğumuz bir tarih var. Ve bu bizimle başlamıyor. Geleceğe sadece durduğumuz yerden bakıyor olmaktansa, durduğumuz yerin, akıp giden yolun neresinde olduğuna dönüp dönüp bakmak, bir şair için kaçınılmaz olsa gerek. 2003’te Baykuş Şiir, Edebiyat Atölyesi, Sel Yayıncılık adına çıkarılan Geceyazısı, Leman Yayın Grubu adına Aslan Özdemir tarafından çıkarılan Kaçak Yayın, ikinci dönemini yeniden başlatan İbrahim Tenekeci editörlüğünde Kırklar, Epsilon Yayınevi adına çıkarılan Picus, Kürtçe ve Türkçe olarak iki dilde yayımlanan Tiroj, ilk sayısı 1996’da çıkan 7 yıllık bir aradan sonra yeniden çıkarılan Bedrettin Aykın yönetimindeki Şiir Ülkesi ve yine bugün Komşu Yayınları adına Enver Ercan’ın editörlüğünde yayımlanmaya devam eden Yasakmeyve dergilerini görürüz. Mürsel Sönmez yönetiminde Bir Nokta, Seyfullah Aslan yönetiminde Derkenar, Edebiyat Koop. adına aynı adla çıkarılmaya başlanan ancak devamlılığı sağlanamayan Edebiyat Koop., bire bir edebiyat dergisi olmasa da Komşu Yayınları tarafından çıkarılan ve şiirle ilgili konularda dosyalar hazırlayan Siyahî, Serkan Işın editörlüğünde ilk sayısı Zinhar olarak çıkan, ikinci sayısından itibaren ismini sabitleştiren ve görsel şiiri önceleyen Poetikhar(s), Adnan Acar ve Nilgün Polat’ın çıkardığı Şair Çıkmazı da 2004 tarihini taşır. Yine ilk sayısı 1986’da yayımlanan ve 7 ortak kitap olarak çıkmış Şiiratı, Seyhan Erözçelik editörlüğünde 2004’te yeniden yayımlanmaya başlamış ancak devam etmemiştir. Hasan Güçlükaya tarafından çıkarılan Biri, kısa süreli de olsa Ayhan Şahin’in çıkardığı Cumba İstanbul, “İlk Popüler Kürt Kültürü Dergisi” sloganıyla Ferzande Kaya tarafından 12 sayı çıkarılıp ara verilen ama 2008’de tekrar çıkmaya başlayan Esmer, Mustafa Fırat yönetiminde yayımlanmaya devam eden Mühür, ilk sayılarını 2005’te verirler. 2006’da ise İlyas Şanver yönetiminde İkindi Yağmuru, Said Ercan yönetiminde Zemheri Edebiyat, Alkım Yayınları adına çıkarılan popüler edebiyat dergisi K, Gökhan Şimşek tarafından çıkarılan Otuzuncu Harf, Metin Celal editörlüğünde yayımlanmaya başlayan ve devam eden Özgür Edebiyat; Bilgi Üniversitesi tarafından yayımlanan Parşömen, Artshop Yayınları adına Oğuz Özdem tarafından kısa süre çıkarılan Sahafın Keçisi, Nikbinlik’ten kalan enerjiyi devralan ve Nâzım Hikmet Kültür Merkezi adına çıkarılan ve devam eden Sanat Cephesi, Adam Sanat’ın ardından benzer bir yapıyı sürdürmeye çalışan Turgay Fişekçi’nin editörlüğünde Sözcükler yayın hayatına başlar. 2007’de çıkan, Tozan Alkan yönetimindeki çeviri dergisi Ç. N., daha çok akademilerin yer tuttuğu ve kapalı yürüyen çeviri dergilerinden farklı olarak akademiyle güncel şiir dünyası arasındaki bağı kurmuştur. Aytekin Yılmaz yönetimindeki Mahsus Mahal, Agora Yayıncılık adına Osman Akınhay’ın çıkardığı ve devam eden Mesele, Turgay Kantürk ve Enver Topaloğlu’nun çıkardığı No:27, Artshop yayıncılık adına Şeref Bilsel tarafından çıkarılan ama uzun sürmeyen Sonra Edebiyat da bu yıl yayın hayatına başladı. 2008’de Bülent Parlak yönetiminde İzdiham, Altay Öktem yönetimindeki Karakalem, Uğur Uzunok’un çıkardığı Temrin, haftalık bir gazete şeklinde tasarlanan, Ömer Şişman ve Ahmet Güntan’ın çıkardığı Mahfil ve 2009’da ise Cenk Koyuncu’nun anısına Son Kişot’un formatıyla Cavit Mukaddes’in yayın yönetmenliğiyle çıkan Kirpi Şiir, 2007’de haftalık olarak çıkan ve yenilenen Kurtuba, daha önce Göçebe’yi çıkaran Osman Çakmakçı’nın editörlüğünde henüz bir sayısı çıkan Haşhaşi ve Yavuz Türk editörlüğünde çıkan Yeniyazı’yı görebiliriz. Bu dönemde Enis Akın

13


tarafından tasarlanan ve sadece posta yoluyla ilgililerine gönderilen periyotsuz Beyaz Manto’yu, ilk sayısı 1998’de fanzin olarak çıkan 2000’den itibaren dergi formatı taşıyan Bâki Ayhan T’nin editörlüğünü yaptığı Budala’yı, Murat Koçak’ın çıkardığı Rüzgâr’ı ve 1999’da Mesut Kara’nın editörlüğünde 12 sayı çıkan (hâlâ öyle bir tasarım yok) Uç’u da anmak gerekir. İzmit’te 2000’de Selçuk Yamen, C. Hakkı Zariç, Bayram Balcı, Reha Yünlüel ve Hasan Basri’nin çıkardığı Ağır Ol Bay Düzyazı yayım hayatı boyunca hiç düzyazıya yer vermemiştir. 2007’de Nejat Gacar editörlüğünde çıkarılan Akademi Gökyüzü, yine 2007’de Kadir Yüksel ve Hürriyet Yaşar editörlüğünde çıkarılan Yelkovan görülür. Kahramanmaraş’ta çıkan iki dergi ise 2004 tarihli Oğuz Alp Paköz editörlüğünde çıkan Alkış ve 2005 tarihli, Hayrullah Kesmegülü editörlüğünde çıkan Kuyudaki Koro dergileridir. Karabük’te Tay 2001’den beri çıkmaya devam etmektedir. Kayseri’de üçünü de Halim Şafak’ın çıkardığı İmlasız (2003), post-imlasız (2004) ve hâlâ devam eden Bireylikler’in (2005) dışında, ilk sayısı 1990’da Konya’da çıkan daha sonra iki kez ara veren ve üçüncü dönemine 1995 yılında Kayseri’de başlayan fakat 1999’da matbuu yayını sonlandıran Sayha görülmektedir. Cevat Akkanat’ın 1998’de çıkardığı Likâ Kırıkkale’de çıkmış ve 2005’e dek yayın hayatını sürdürmüştür. Konya’da çıkan en uzun süreli dergi diyebileceğimiz Çalı 1997’de Zeki Oğuz’un editörlüğünde çıkarılmaya başlanmıştı. Dergi 100. sayısıyla 2009’da yayım hayatına son verdi. Kırkbir Kere Edebiyat, Müsvedde, Fransız edebiyatı eksenli olarak Gül Çiğdem editörlüğünde çıkan ve bize La Poete Traville’yi de hemen hatırlatan La Littera, tek sayı çıkabilen Göz ardı, Hanzala, A’raf, Kavil, Perde, Sosyologos dergilerinin yanı sıra ilk sayısı 2002’de çıkan ve editörlüğünü Murat Üstübal ile Bülent Keçeli’nin üstlendiği Ücra 2009’da yeniden çıktı. Lüleburgaz’da 2002’de yayımlanmaya başlayan Wesvese kendine has içeriği ve sayfa düzeniyle belleklerde ayrı yeri olan dergilerden birisiydi. Malatya’da 2006’da çıkartılmaya başlanan İtaki’nin editörü Murat Kuruş. Dergi bir süre sonra Gaziantep’ten çıkarılmaya devam etti. Malatya-Gaziantep kaderini paylaşan bir başka dergi de 2006’da çıkan ve Zazaca yayımlanan ilk dergi olma özelliğini taşıyan Miraz. Uzun yıllardır Malatya’da çıkan bir diğer dergi de Ferda Kılınç editörlüğünde çıkan İslam eksenli Nida. 2001’de ilk sayısı Manisa’da çıkan bir dergiydi Gediz. Ara verdiği bir dönemin ardından 2008’de yeniden yayımlanmaya başladı. Yine 2008’de yayın hayatına başlayan ve Fatma Zehra’nın editörlüğünü yaptığı bir diğer dergi de Kuşluk Vakti. Mardin’de 2000’de İdris Avcı’nın yönetiminde çıkan Ütopya Türkçe yayımlanıyordu. Roza Kültürevi tarafından 2004’te birisi Türkçe Dem, diğeri de Kürtçe yayımlanmak üzere Nübin adlı iki dergi birden çıkartıldı. Mersin deyince akla ilk gelen dergilerden birisidir Islık. Celal Soycan tarafından 1998’de çıkartılmaya başlamıştır. Hem Islık’ın çıktığı dönem hem de günümüze dek “Genç Şairler”le en iyi iletişim kurabilen ve şiirsel meselelere sıhhatli ve sınırlamalar olmaksızın bakabilmiş nadir şairlerden birisidir Celal Soycan. 2002-2004 arasında çıkan Şiirin’i Mitat Çelik, Beşir Sevim ve Gürsel Keskin hazırlamıştır. 2004’te Uğur Pişmanlık’ın editörlüğünde çıkan Aratos ile 2006’da A. Uğur Olgar editörlüğünde Silifke’de çıkan Andız kendilerine has bir disiplin ve ciddiyetle çıkmışlardır. 2002’de Muğla, Ortaca’da Hasan Güneş ve Duygu Güneş’in çıkardığı İspinoz görülür. Nevşehir, Avanos’ta 2003’te Fuat Çiftçi editörlüğünde çıkan Şiiri Özlüyorum devam etmektedir. İslami eksenli Akpınar da Niğde’den seslenen tek dergi olarak görülmektedir. Ordu’da 1999’da çıkmaya başlayan Muammer Yavaş editörlüğünde Kertenkele ve Selçuk Küpçük editörlüğünde çıkan Kumyazıları’nı, 2000’de İrfan Yıldız editörlüğünde Uzak izler. Kumyazıları 2002’de sonlanır. Kertenkele ise hâlâ devam etmektedir. Uzak da daha önce Osman Çakmakçı, Hasan Öztoprak ve Birhan Keskin’le birlikte kotarılmış olan Göçebe’nin rotasından sapmamıştır. İrfan Yıldız Uzak’ı uzun yıllar tek başına her yere ulaştırmaya çalışmıştır. Rize’de 2000’de yayım hayatına başlayan Mavi Yeşil, Davut Bekar yönetiminde devam etmektedir. Safranbolu’daki tek dergi ilk sayısı 2009 sonlarında çıkan ve Hüseyin Avni Cinozoğlu tarafından yayımlanmaya başlayan Zalifre Yazıları’dır. Sakarya’da 2001’de Fahri Tuna editörlüğünde yayımlanmaya başlanan Irmak 2009’da 100. sayısıyla veda etmiştir. Sakarya Gönüllü Eğitimciler Derneği tarafından yayımlanan Değirmen ve 2008’de ilk sayısı çıkan Avantgardé halen yayımlanmaktadır. İlk sayısı 1995’te çıkan ve 2007’de kapanan Ada Samsun’daki en eski dergilerden birisidir. Ferhat Kalender editörlüğünde 1998’de yola çıkan Yolcu da devam eden dergilerden birisidir. Sivas’ta yayımlanan dergilerden birisi de Sühan’dı. 2003-2008 arasında Hasan Kaya editörlüğünde çıkan dergi ilginç dosya konularıyla zaman zaman dikkat çekiyordu. 2008’de ilk sayısı yayımlanan Buruciye Edebiyat da İslam eksenli dergilerden birisi. Alim Yıldız editörlüğünde yayımlanmaya devam ediyor. İdris Ekinci’nin editörlüğünü yaptığı Aşkar da Sivas’ta çıkan dergilerden biri.. Tekirdağ’da 2004’te çıkan Mavi’nin editörü Hasan Akarsu’ydu. Hasan Akarsu’nun hayatını kaybetmesiyle dergi durmuş oldu. “Hapishane Kültür Sanat Dergisi” olarak çıkan Eylül ise, 1 No’lu F tipi cezavi özelinde hazırlanıyor. Tokat’ta çıkan tek dergi olarak görünen Tasfiye’nin çıkış tarihi 2005’tir. Trabzon’da 2003’te Serkan Türk’ün editörlüğünde çıkan Ada, Vedat Eğilmez, Levent Şen, İsmail

14


Bektaşoğlu tarafından çıkarılan Aralık’ı, 2004’te Ercan Yılmaz’ın çıkardığı yine Ada izliyor. Birçok kez kapanıp, ara veren Kıyı da 2007’de tekrar yayımlanmaya başladı. Mor Taka ise ilk sayısını Yaşar Bedri editörlüğünde 2007’de çıkardı ve devam ediyor. Dönemin konularına ilgisiz kalmayan Mor Taka da “somut şiir, görsel şiir, internette edebiyat, postmodernizm” gibi konuları dosya konusu edinmiş nadir dergilerden birisi. Van’a baktığımızda da 2002’de çıkan Yeni Tamara, 2004-2005 arasında M. Sait Ekinci tarafından çıkarılan Aralıklar ve Müştehir Karakaya ile Vefa Taşdelen’in çıkardığı Beyaz Gemi’yi görüyoruz. Zonguldak’ta ise Devrek’te İbrahim Tığ editörlüğündeki Şehir yayımlanmaya devam ediyor. Bu konu henüz tam oturmadıysa da internet üzerinden yayımlanan Davetsiz Misafir, Yazgı, Göç Edebiyat, Edebiyat Konağı, Zemheri Edebiyat da ismen anılabilir. Buraya kadar olan kısımda irili ufaklı, etkili etkisiz, kısa ya da uzun süreli, kapanmış ya da devam eden, ideolojik olarak birbirine yakın ya da uzak, şiiri amaç ya da araç edinen gibi ayrımlara tenezzül etmeden 2000-2010 tarihleri arasında adı geçen dergilere, misyonlarına ve bakiye bırakıp bırakmadıklarına bakmadan, en azından aynı takvimi paylaştığımız için bir döküm vermiş olduk. Konumuz şiir olduğunda ve şiiri aracı edinen diğer niyetleri, bizi çok da ilgilendirmeyeceği için bir yana koyarak biraz daha günümüze dönmek istiyorum. Yukarıdaki tasnifi yaparken birkaç kez düşündüm. Aslında bir derginin nerede çıkarıldığının çok da önemli olmadığı zamanlarda yaşıyoruz. Ama tabloya yukarıdaki gibi baktığımızda, özellikle metrekaresine pek çok dergi düşen yerlere, bu bize birçok açıdan öğretici gelebilir. İşi buralara bağlamamın en önemli nedenlerinden birisi şiirli alandaki pek çok tartışmanın şiirsiz konulardan kaynaklanıyor olması. Yazı nedeniyle dergilerle yeniden haşır neşir olduğumda bu on yıllık dönemde toplamda 200’e yakın derginin çıktığını (önceki tarihlerde çıkıp bu dönemde devam eden dergiler hariç) gördüm. Bu dergileri duruşlarına, yaptıklarına, niyetlerine göre sınıflandırdığımızda ve en önemlisi günümüzde yıl içinde 70-100 arası derginin dolaşımda olmasını ve bu dergilerin hepsini izlememizin bir okur olarak mümkün olmadığını da hesaba katınca, aslında hepimizin, nasıl kendi meselemiz doğrultusunda şairler olmaya çalışıyorsak, yine kendi meselemiz doğrultusunda okurlar olmaya çalıştığımızı da görürüz. Dahası olası olanın bu olduğunu kaçınılmaz olarak da fark ederiz. Açıkçası derdi doğrudan “şiir” olmayan dergileri mesele etmek de istemiyorum. Bu dergiler arasında benim için hangi yönde olursa olsun “inanç” birliği ya da “inanç” yayma amaçlı çıkan, ayırt etmeksizin “cemaat dergileri” diyeceğim dergilere de, amacı bulundukları il ve ilçelerde ya da derneklerinde, kurumlarında insanları bir araya getirmek, onların şiirlerini değerlendirmek, çaylı pastalı toplantılar, kutlamalarla düzenli bir araya gelmek, dahası bu işi, bir sosyal ya da sosyalleştirici etkinlik olarak gören yine “cemiyet dergileri” diyeceğim dergilere de söyleyecek sözüm yok. Zaten aynı dönemde olmuş olmak dışında bir ortaklığımız da olamıyor. Elbette bu dergilerin işlevsizliğinden söz etmiyorum ama başka işlevleri oluşu nedeniyle yollarımızı ayırıyorum. Taşra ve merkez noktasında, kendisini “yerel dergi” olarak niteleyen ve bizim “amacımız bu, hedefimiz burası” diyen dergilere de sözüm yok. Satış rakamları belli bir kotanın altına düşmemesi gereken, her sayısında belli bir reklam gelirini de sağlamış olması umulan dergilere de öyle. Bu tip dergilerin en büyük zararı şiiri bir tüketim aracına dönüştürmek, dolaylı yollardan şairin kimyasını bozmak. Bir derginin iyi şiirler yazan, tutarlı bir duruşa sahip bir ya da birkaç editörü olması ne yazık ki tek başına yeterli olmuyor. Hangi dergiden söz ediyor olursak olalım o dergide yer alan şair ve yazarların tavır ve tutumları da derginin inşaasında en az bunlar kadar etkili. Daha başından niyetini ortaya koyarak yola çıkan dergiler elbette işlerini tesadüfe bırakmak istemezler. Ama bu bahsettiğim nedenlerle her zaman olası değil. Bunları, aynı zamanda Öteki-siz’i hazırlayanlardan ve işin iletişim, sayfa düzeni, matbaa, kâğıt, konu, dağıtım, tanıtım vs. gibi burada hiç bahsetmediğimiz güzel “hamallıklar”ına da yaşamış birisi olarak söylüyorum. Kaldı ki Üç nokta’nın bu sayısında öteki-siz adına yanıtlamam gereken soruları da ikinci bir metin yazmadan (Salih Aydemir’in farklı düşünebileceğini de göz önünde bulundurarak) kendi adıma burada yanıtlamak isterim. Öteki-siz’i çıkarmak istedik; çünkü memnun değildik, şikâyetçiydik. Pek çok konuda Salih Aydemir’le ortak bir tavrımız vardı. Bizim için her şeyden önce bir dergi bağımsız olmalıydı. Şiirden başka “derdi” olmamalıydı. İlişkiler üzerinden yürüyen trenlere binmek istemiyorduk ve bizim gibi düşünen başka şairlerle bir araya gelmek istiyorduk. Salih Aydemir’in daha önceden mutfağında bulunduğu dergiler vardı, bu konuda tecrübeliydi. Şiire ve dünyaya bakışımızdaki ortaklık bunu yapabileceğimiz düşüncesini doğurmuştu. “Öteki” kavramı bizim için ayrıca önemliydi. Ki derginin isim babası da Salih Aydemir’di. 2001’de bize “böyle dergi adı mı olur” diyenler, yıllar içerisinde kendilerini “öteki” üzerinden yapılandırdılar. Dergiler de çocuklar gibi düşe kalka büyüyor aslında. İlk sayılarımızda bizim de bazen düştüğümüz oldu. Mesela bir kadro dergisi olamadı öteki-siz. Ama ürün dergisi de olmadı. Onu benimseyen, şiire bakışını paylaşan ve destekleyen pek çok şair olmasına rağmen, arzuladığımız birliktelikleri yakalayamadık. Eğer ilk yıl olduğu gibi düzenli olarak aylık çıkmaya devam edebilseydik, daha farklı olurdu. Gerek, “isim mi ürün mü?” soruşturması ve bu bağlamda derginin bir sayısında tüm şiir

15


ve yazıları imzasız yayımlamamız (ki geceyazısı’nın 2003’te çıkan ilk sayısında “şairler tarafından bir övgü olarak alınacağını düşünmesek isimsiz yayımlardık her şeyi” deniyordu. Onların temenni olarak bahsettiği ve duyurduğu şeyi, biz gürültü çıkarmadan 2001’de yapmıştık bile), gerek her biri bir duruşun ifadesi olan “1980’den 2004’e Edebiyat Dergileri” özel sayısı, “Ülke Edebiyatları 1: İran Edebiyatı” (ki ilk kez “Türkiye-İran Edebiyat Günleri” düzenlenmişti oluşturulmuş bir ortak komiteyle); “Okur-YazarPoetika” sayısı, “Ülke Edebiyatları 2: Kıbrıs Edebiyatı” sayısı (bir bütün olarak Kıbrıs) ve nihayetinde ödüllere bütünüyle karşı çıktığımız için hazırladığımız, son sayımız olan “Cumhuriyetten Günümüze Şiir Ödülleri, Yarışmaları” önemli sayılardır. Bu açıdan öteki-siz’in bir edebiyat tarihçisi gibi çalıştığı görülebilir. Ne var ki, bu tür çalışmaları yapmasının yanı sıra, yılda ancak birkaç sayı çıkabildiği için kendi zamanının sıcak meselelerine yeterince müdahale edememiştir; bu yüzden de kısa vadede dönüştürücü olamamıştır. Öteki-siz’in olası kusuru buradadır. Sonuç olarak, öteki-siz’i dürüstçe, çığırtkanlık yapmadan, bir satır dahi reklam almadan, şiirden başka bir şeye dayanmadan çıkardık. Kendimizin tapınma nesnesi haline getirmedik. Kusurlarını da gördük. Artık bir şey diyemeyeceğimizi düşündüğümüz anda da son verdik. Bu uzun yazının sonuna gelirsem, sadece bir şair olarak değil okur olarak da her zaman dergileri önemsediğimi, 1980 sonrası çıkan dergilerin ulaşabildiğim tüm sayılarının peşine düştüğümü, çünkü onlardan çok şey öğrendiğimi belirtmeliyim. Bütünüyle olumsuz bir tablo çiziyormuş gibi görünen bu yazının bir amacı da, dergilerin neden bu kadar önemli olduklarını göstermektir. Yazının özellikle ilk bölümü, farklı bir çalışmada çok daha ayrıntılı olarak ve sadece tematik alıntılamalarla değil, bu dergileri ortaya çıkaran koşullar, bütünüyle içerikleri ve bakış açıları üzerinden başka türlü ele alınmaya da ihtiyaç duyuyor. Ancak bu metinde özellikle söylem üzerinden ortaklıklara dikkat çekilmek ve örneklerde de görüldüğü gibi dergilerin, bilerek ya da bilmeyerek şiire, şiir okuruna, şaire zarar da verebileceklerini göstermek esas alınmıştır. Dergilerin de dergilere eleştirel olarak bakabiliyor olmaları, şiir adına hepimiz için kazanç olacaktır. Şimdilik ümidimiz, daha sağlıklı bir dergi ortamına kavuşmak ve olası tek merkezin de “şiir”in kendisinin olması. Aralık 2009, İstanbul

16

2000-2010 Arası Şiir Yayımlayan Dergiler  

Aralık 2009'da yazılmış ve Kasım 2010'da Üç Nokta Dergisi'nin "Dergiler Özel Sayısı"nda yayımlanmış bir yazı.

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you