Page 1

GİDEREK KARARIYOR İNSANIN İÇİNDEKİ ET PARÇASI


Günler hızlı hızlı geçerken bizlerde dördüncü yani mayıs sayısını çıkartmış olduk. Bu sayımızda Pangea Şairi, eserlerine devam ederken yanına Pangea Filozofu da eklenmiş durumda. Artık her sayıda felsefeye dair çeşitli konu başlıklarında düşünceler sizlerle olacak. Atakan Aydın ise hem şiir hem de öykü türündeki eserleriyle sizleri yine diyar diyar gezdirecek. Erdi Akbulut’un şiir türündeki eserini de okumanızı bilhassa tavsiye ederim. Medine Yağmur ise Kosmos adlı denemesiyle bildiklerinizi unutturacak. Bu ay aramıza katılan Remzi Tutak’ın Tılsım şiirini de yine baş köşeye koymanız gerekecek. Spor sayfasında ise yılın en iyi çıkış yapan kulübü olan Ajax’ı mercek altına aldık. Bir önceki sayımızın okunma sayıları için bir kez daha teşekkür eder, vakit kaybetmeden eserleri okumaya geçmenizi şiddetle tavsiye ederim. Genel Yayın Yönetmeni Muhammed Murat

1


İÇİNDEKİLER Bir Karga Bir Kuşa Sarılamaz- Atakan Aydın- Öykü

Tılsım- Remzi Tutak- Şiir

Filozofların Bilgi Görüşü- Pangea Filozofu- Felsefe

Olmaz, Olamaz-Pangea Şairi- Şiir

Kosmos- Medine Yağmur- Deneme

Parça Pinçik Edilmiş Aşk Şiirleri- Erdi Akbulut- Şiir

Rasyonel Adam- Muhammed Murat- Deneme

Siyah Portakallara İnan- Atakan Aydın- Şiir

Ajax Fabrikası Nasıl İşliyor- Spor

2


Ne zaman bir sevgili görsem içim üzülür, sigarama sarılırım… İçimde bayram sevinci gibi biriktirdiğim birkaç anı dışında hiçbir şey beni mutlu etmeye yetmemiş, hep yeis içinde bırakmıştı. Yaşımın son semalarında yol boyunca her taşı her sokağı; sanat galerisi gezer gibi saatlerce izliyor, köhne evimin yolunu tutuyorum. Bu tekerrür yaklaşık yirmi yıldır böyle devam ediyor, ben yarım bıraktığım bir aşkı; bir inanç niteliğinde durmadan arıyorum… Aylardan kasım, hava bir kâbus gibi içimi bunaltıyordu. Üniversite okumak için geldiğim bu şehir de yalnız başıma bir oda da durmadan sigara içer, dışarıda soğuğa veya rüzgâra aldırış etmeden el ele dolaşan çiftleri, sevgilileri pencere kenarından izlerdim. Bu kasabaya daha ayak basmadan önce kafamda kurduğum dünyanın şimdilerde hiçbir izi yoktu. Sadece yalnızlığımın olur olmadık tadını çıkartıyordum… Pencere kenarındaki tekli koltuğumda oturmuş, önümde izmaritten gözükmeyen küllüğü, yarım bırakılmış bir tabak makarnayı ve masanın üzerine birikmiş su birikintisi ile güneşin batışını izlerken, bir yandan da alt komşularımda çalan müziğin ne olduğunu düşünüyorum… Sonra bir sigara yakıyorum ve yarısını içip söndürüyorum… İçimi boş bir dünya ya benzetiyorum. Hayat var ama yaşayan yok… Bu oda da kaldığım üç ay boyunca; alt katta, her gün bayram havası vardı. Hayatımda duymadığım müzikleri, oyunları kızlı erkekli oynuyorlar, arada ise benimde sevdiğim havalardan açıyorlardı… İlk zamanlar kızıyordum, bazen de küfürler savuruyordum. Onlar da benim yaşlarımda ama nedense mutluydular. Onların mutluluğunu kıskanıp belki mutsuz olmalarını istiyordum sanırsam ama yalnız kaldığım şu daracık oda da bilmedikleri bir ses oldukları için onlara alıştım… Bir kargaşa sonrası neye kızdığını bilmez bir tavırla; yalnızlığıma, umutsuzluğuma ve önümde duran Salvador Dali’nin tablosuna küfürler savururken; birden kapının çalınması ile sesimi, konferansa hazırlanmakta olan bir eğitimci gibi değiştirip, lafügüzafları aramakta olduğum hayatın amacına bağladım…

3


Bir müddet kulak asmadım. İkinci defa kapıya vurduklarında, bir hızla kapıyı açıp karşımda duran mavi ceketi, uzun kumral saçları ve yüzünde çocuksu bir tebessüm ile ismini hatırlayamadığım heykelleri andıran kadına baka kaldım. Gözlerim, gözlerine değince kelimeleri toplayıp bir şey demeye çalıştı ama o kadar utandı ki; gözlerini kaçırıp sadece, “Sen şu okuldaki melankoli çocuksun” diye bilmişti… İkimizde beklenmedik bu söz karşısında gülümsedik… “İnsanlara böyle bir izlenim bıraktığımı bilmiyordum…” Elini uzattı: “Ben Liya, beni alt kattan seni davet etmem için gönderdiler.” Dedi. Parmak uçlarını avucumun içine doğru kavradıkça, elinin sıcaklığı vücudumun en derin safhalarında bir kitap aralığında unutulan, kurumuş bir gül yaprağı gibi önceleri parlak sonraları solmuş ve kurumaya yüz tutmuştu. Birkaç saniye nedeni bilinmez bir tavırla yeis içinde kaldım… Yüzünde öyle bir buhran vardı ki; bunu birkaç dakika sonra fark edebilmiştim. Gözleriyle elimizi gösterdiği vakit: “Affedersin, üzerime bir şey alıp hemen geliyorum” diye şaşkın ve telaşlı bir cevap verdim. Ben çocukluk anılarımda dâhil, hiç toplu ortamlara ayak uydurabilen biri değildim ama bu kızda beni çeken ve onun saçlarından, ellerine kadar içimi huzurla dolduran bir hali vardı. – Hani en müteessir günlerinde sevdiğiniz bir şarkının radyoda çaldığını fark edersin ya sonra yüzünüzde oluşan aptal gülümseme ile içine bir huzur bir yaşama isteği doğar, işte buydu.Şimdi odanın içinde dört dönüp ne yapacağımı düşünürken tekrardan seslendi. “Biraz çabuk olabilir misin?” Artık geri dönüşü olmadığı için üzerime hırka alıp çıkmak durumunda kaldım… Koridorda ve merdivenlerden inerken ahenk ile dans eder gibi sallanan saçlarını ve uzuvlarını bir adım arkasından gelerek takip ediyordum. Bu süreç her ne kadar bitmesini istemesem de birkaç dakika bile sürmedi. Kapıya geldiğimizde, eliyle saçlarını topladı, ceketini düzeltti ve kapıya vurması ile beraber şiddetli bir ses tonuyla; “Kapıyı açın!” diye haykırdı. Birkaç dakika öncesine kadar, nazik ve güzel görünen kadın, şimdi karşımda sinirli ve çirkin bir hal almıştı… İçerideki ses birden sustu, kapı açıldı. Meraklı bakışların kapı arkasından bana doğru baktığını gördüm. Yavaşça ayağımdaki terlikleri çıkarıp, göz ucuyla çoraplarımı kontrol ettim. “Hoş geldin” sözcükleri dört bir ağızdan üzerime doğru gelince kalbimin bir anda hızlandığını ve kızardığımı fark ettim. İçeri geçtiğimizde köşede bulunan sarı saçlı ve turuncu sakallı bir genç ayağa kalkarak elini uzattı: “Ben Hakan” dedi. Elimi çekinerek uzattım ve “Memnun oldum” diyerek köşede cam kenarında bulunan koltuğa oturdum.

4


Ortada bıraktıkları soda şişesi neden benim buraya davet edildiğimi aydınlatıyor gibiydi. Hakan söze girdi: “Biz şişe çevirmece oynuyorduk! Liya cesaret deyince, bizde seni davet etmesini istedik. Bizimle beraber oynar mısın?” Diğer iki kızda Hakanın sözlerini tekrarlayıp muhabbet açmaya çalışıyor, arada masaya getirdikleri abur cuburları bana doğru uzatıyorlardı. Cevabımı söylememe izin vermeden elimi çeken Liya ve onun derin bakışları, beni şişenin yanında yer etmemi sağlamıştı. Birkaç soru cevap sonrası nerdeyse aile bireylerime kadar öğrenmişlerdi. Soru aşk ve anlam üzerine yoğunlaşınca; karşılarında bir heykel gibi durduğumu, ilgimi ve alakamın olmadığını fark ettiler, topu bana atmayı bıraktılar ve alkol sefasına başladılar… Elime tutuşturdukları bir bardak şarap ile karşımda oturan Liya’yı izliyor, bana doğru baktığını fark ettiğimde hiçbir şey ile alakam yokmuş gibi tavanı, duvardaki tabloyu bazen de kitaplığı izliyordum. İçeride dönen muhabbetlerin hepsi bugüne kadar duymaktan kaçtığım veyahut bulunmamak için elimden gelen gayreti gösterdiğim bir hal almıştı. Buraya gelirken böyle bir şeyle karşılaşacağımı aklımın ucundan geçirdiğim halde kendime kızıyordum. İçimde o kıza duyduğum his olmasa şu pencereden tereddütsüz bırakırdım kendimi... Uzun saatler sonra herkes bir köşeye çekilmiş, kimi televizyona, kimi de elindeki telefon ile uğraşıyordu. İçimde kapı eşiğine çarpan bir ayağın aniden gelen ağrılarını taşıyor, onun yanına oturup, sızmış numarası yapmak, saçlarını okşamak istiyordum… Beni fark etmesinler diye adımlarımı parmak uçlarıma kadar indirip, salonu birkaç tur döndüm. Her ne kadar yüreğimi kandırmaya çalışsam bile, yalandan sızmış, sarhoş numarası yapacak olmama, beynim izin vermiyor, vicdanım bu yapacaklarımla, kaderimi değiştiremeyeceğimi söylüyordu. Sessiz ve düşüncesiz kapıya kadar gelip, terliklerimi giydim. İnsan her ne kadar değişeceğine inansa bile alnın ortasına kara bir kalem ile yazılmış lekeyi bir türlü çıkaramıyor, belki de çıkarmak için çaba göstermiyordu. Merdivenler öyle uzun ve yorucu geliyordu ki, sol ayağımı kaldırıp atmaya çalışırken ayağımın takılmasıyla devrildim. Yüz üstü ve bir daha da kalkmaya çalışmadım… Başımdan akan kanlar ile oynuyor bir yandan da sigara yakmaya çalışıyordum. Işıkların sönmesi ile etrafı zifiri bir karanlık kaplamıştı. Görebildiğim sigaramdan çıkan kırmızı soluk renk ve kendimi inandırmaya çalıştığım bir rüyaydı. ***

Gözlerimi açtığımda kırmızı kanepemde buldum kendimi, etrafa baktım, bir ses bir şey yoktu. Kafama dokunduğumda sargılı ve ağrılıydı. Doğrulmaya çalıştım ama üzerimde ki battaniye öyle bir sarılmış ki iki yanıma, kalkamadım. Birkaç saat yukarıya tavana doğru baktım. Sonra bir kapı açılma sesi ve o içeriye girdi. Elinde bir tabak çorba ile bacaklarımın oraya kıvrıldı. “Ne oldu bana” dedim. “Şimdi ne

5


olduğunu düşünme, sıcak çorba getirdim, hemen içmelisin” dedi. Filmlerde gördüğüm sahnelere hep imrenir sonra da kendimce “kurgu bunlar, gerçekte böyle olacak değil ya!” diye telkin ederim ama şimdi onu karşımda ve bana çorba içirmeye çalışırken görmek, hayatın daha inanılacak ve şükredilecek kısımlarının olduğunu düşünmeye bundan sonra ki zamanlar da her şeyi kadere bağlamamaya gayret edecektim… Bir müddet böyle gelip gitti. Artık daha güzel ve daha iyi uyanıyordum. İyice alışmıştım. Her sabah, kitap okuyoruz, çay demliyor beraber kahvaltı yapıyorduk. Bir kez olsun, içimden ona karşı şehvetli arzular hissetmiyor sadece onunla beraber olmayı çay içmeyi yahut yürümeyi istiyordum. Okul yolunda veya koridorlarında onu bekliyor, onu mutlu edecek ufak hediyeler düşünüyordum… Sanırım o günler hayatımın en güzel günleriydi. Hiç unutmuyorum bir keresinde; Yurdun önünden iki tane bisiklet çalıp, şehri boydan boya gezmiştik. Sonra bir evin bahçesinde gördüğüm gülleri koparmak için yakınlaşıp, evin kapı açılması ile ne yapacağımı bilmeden yere düşmüştüm. Kahkahalar eşliğinde oradan uzaklaşmıştık. -Biraz kızarmadım da değil- o gülünce ağaçlar, kuşlar herkes gülüyordu… O zamana kadar hiç yakınlaşmamız, hiç bu konuları konuşmuşluğumuz olmamıştı. Aptallık ki ne aptallık! O gün yerden kaldırmak için yardım ettikten sonra bir bank köşesine oturup uzun uzun sohbetler ettik. Ben her zaman ki gibi kendimi beğenmediğimi, çirkin olduğumu ve arada onun ne kadar güzel olduğundan bahsedip durdum. Üşümüştü, böylelikle biraz daha yakınlaşıp kolumun altına girmişti. “En sevdiğin hayvan hangisi?” dedi hafif üşümüş sesiyle. Bu zamana kadar düşünmüş değildim. Hatta ben onunla her şeyi sevmeye başlamıştım ama kendimi benzetecek olsam bir hayvana en ideal cevap bu olacaktır diye düşünüp: “Karga” dedim. Yüzüme baktı neden diye sormasına izin vermeden: “Peki ya sen?” der gibi baktım yüzüne ve o ellerimi tutup: “Kuş” dedi. Uzun müddet ikimizde sustuk. Ay öyle parlak ve sakin, hiçbir şey bu anı bozmak istemiyor gibiydi. Bu zamana kadar hep yüreğimin sesiyle bu anıları biriktirmiş olmam beni bir an huzursuz etti. Yüzüne çaktırmadan baktım. Bembeyaz yüzü, güzel saçları, masmavi gözleri vardı… Birde kendimi düşündüm, çelimsiz vücudum, çirkin suratım ve sürekli bunları aklıma takacak bir kişiliğim… Ben onu mutlu edemezdim. O hayatında daha güzel, daha muvaffak şeyleri hak ediyor, ben onu kendi kötü kaderime dâhil edip, mutsuz edemezdim… “Bir karga bir kuşa sarılamaz!” diye bağırdım. Ürktü bir an ve kolumu bıraktı. Kolumu bırakmasıyla fırladım yerimden ve arkamı dönüp gittim… Hiçbir kelime etmesine izin vermeden öylece bırakıp gittim. Şimdi aradan yirmi koca yıl sonra anladım ki aşk, kaderin müdahale etmesine izin vermezmiş…

6


BABA SEVGİSİ

BABA NEFRETİ

ZENGİNLİK

FAKİRLİK

DÜŞÜNCE

DUYGU

FEDAKARLIK

ACIMASIZLIK

SAVAŞ VE BARIŞ

SUÇ VE CEZA

7


İZLENMESİ GEREKEN FİLMLER MR. Nobody – Remzi Tutak Nocturnal Animals- Erdi Akbulut Guguk Kuşu- Muhammed Murat

OKUNMASI ŞART KİTAPLAR Çıplak ve Yalnız/Hamdi Koç- (Remzi Tutak) Burun/Nikolay Gogol- (Erdi Akbulut) Felsefece Düşünmenin Yolları/Joseph Bochenski- (Muhammed Murat)

8


9


En gerçek sözlerle kucakladığım baharı, aldım sana getirdim. Aşka düştüm, boyun eğdim, çağ atladım. Bak köklerim toprağında ne kadar da heyecanlı... Tutunmaya hazır, tutulmaya razı. Düne muhtaç kalmayan bir umut yeşerttin, Şimdi kalbimde duran bir kavanoz içinde. Kitapların sekizinci sayfasından başlar oldum okumaya, Şans herkese gülsün diye. Mutluluğum seninle taşıp gidiyordu, istedim örnek olsun güllerim diğer güllere. Yüreğini memleket bildim, geldim, girdim susamışçasına. Memleket dedim bak, bu kelimeyi ilk defa şiirde kullanıyorum. İlk defa böyle, umarım son defa ve iyi ki iyi ki... Adının geçtiği her cümle, bir dönüş çağrısı benliğime.

Reklam

Günlük çalışma süresini siz belirleyerek ek gelir kazanmak artık mümkün. İçerik yazarak aylık gelir kazanmak istiyorsanız sizleri de aramızda görmek isteriz. Freelance Çalışma Avantajıyla http://ozgunmakalem.com/

10


Artık durmuyorsa Küllüğünde son sigara… Ve uyutmuyorsa Aniden gelen düşünceler… Yazmak ses çıkarmıyorsa, Sevmek acıtmıyorsa yaşamı Bitmiyorsa zaman Tat vermiyorsa düşünmek Sonu gelmiyorsa satırların Ve durmadan aynı rüyaya uyanıyorsan… Durma! Siyah portakallar açacak inan…

11


“Tutarlı yaşanır bu hayat” diyor televizyonun içindeki kürsüden bağıran beyaz saçlı amcalar. Her yönüyle tutarlı olmalısın evlat. Mesela normal bir işin olmalı, en az devlet memurluğu kadar garantili. Birkaç yıl ilerisini görebilmelisin ya da görmeye talip olabilmelisin. Hayal kurmana filan gerekte yok aslında baktığında. Sadece patronlarını memnun etmelisin beynin ve fizik kuvvetinle amade bir şekilde. Rasyonel olunmuyor bu hayatta. En fazla sokak kedileri ya da köpekleri kadar irrasyonel yaşanır sokak insanlarının hayatları da. Tutarlı olarak geçirilen hayatın damıttıklarıyla büyümek pek de zor olmasa da. İnsanın zihni değil, yüreği ya da hayali müsaade edemez bu duruma. Bir gün bile geç kalmadan çalışanların vakitlerini nereye doldurdukları muamma. Her gün koşturarak iş görenlerin kazandıkları istisna. Mutluluk isteyenler olamıyorsa herkes gibi rasyonel adam müstesna. Pek muhterem, çok kıymetli beyefendiler değil kazananlar, kaldırım taşlarında yürüyerek işe gidenler. Çantasında pek az önemli evrak taşıyanlar ve öğlen yemeklerinde ne yiyeceğini düşünenlerdir aslında.

12


Lodosu derin ve serin bir çift gözle beraberim şimdi kalabalık çılgın boğalar gibi hırsla koştururken sağa sola ben yalpalıyorum. Biraz susuzluktan biraz huzursuzluktan ince dal parçaları kanattıkça kestikçe bileklerimi uysallaşıyorum. Başka çaresi yok mu bu sinirin? Meşhurum biranın bir kısmını üzerime dökmekle ıslak ceplerimde bulduğum son şiiri yırtmak istiyorum. sarhoş olmalı ayık olması gereken ellerim. Hadi zehrini akıtın sıyırın güneşi çivilerini hazırlayın iki yanı bozkır dört yanı yalnızlık bu şehrin.

13


Keşke görmeseydim yanaklarından akan tebessüm tanelerini. Bilmek istemezdin bu duygunun acı tarifini. Denizleri aşmış lagar at misali soluğum kesilmezdi belki de. Çaresiz gözlerle karşımda duran çocukların hıçkırıkları geliyor, duyuyorum. Bakamam şimdi senin o güzel gözlerine. Eteklerinden tutarak çekiştiren bebeklerin gözyaşları düşüyor parmak uçlarıma. Tombul ellerini hissediyorum ayaklarımda. Onları sevindirmeden dönemem senin yanına. İki kişi bir olamaz bu dünyada ağlayanların sayısı azalmadıkça. Hissiz kalan insanlardan farklı olduğumuzu söylemiştim sana da. Yıkılan binaların altındaki insanlara depremzede denilemez bu çağda. Yanarak ölen insanların yüzlerine bakarak dumanlar görülemez. Bu dünyanın kurtarılmasını bekleyenlerin ihtiyaçları sevmekle giderilemez. Bir öp beni dudağımdan da dirilsin, insanlıklar çare olamaz bize. Tahammülsüz varlıkların yaşayışlarını örnek alarak tepeler aşılamaz. Seninle kavuşabilmenin hayaliyle geçen ıssız gecelerde mutlu olunamaz.

14


Ağırlığını hissediyorum bir şeyin. Her adım atışım da biraz daha zorluyor üzerimdekiler beni. Her adım da biraz daha aşağıya çekildiğimi hissediyorum. Damla damla biriken şeyler var içimde. Her damla da yüzümü biraz daha ıslatıyor. Her damla da biraz daha içime işliyor. Ve gittikçe ağırlaşıyorum. Sırılsıklamım. Parça parça dışarı atıyorum gördüklerimi. Ve gördüklerim bana bakıyor bir şey varmış gibi... Şaşkın şaşkın saniyelerce. Sokaktayım. Renklerimin koyulaştığını görüyorum. Upuzun bir yolda hissediyorum kendimi. Her şeyin olup biteceğini yaşayıp göreceğimi hissediyorum. Ve ben bu yolu tanıyorum. Kafamı sağa çevirdiğimde gördüğüm kafeyi tanıyorum. Her kapının önünden geçişimde içerden bakan gözlüklü çocuğu tanıyorum. Ve her geçen gün bir tuğla daha konan bu inşaat. Burayı da anımsıyorum. Her yoldan geçişimde bir türkü yükselir içerden. Yanık yanık gelen bir ses, ardından kesik kesik gelen kahkahalar. Fakat farklı bir telaş içerisinde bugün insanlar. Bütün aceleciler buradalar sanki tesadüfen. Koşturuyor bütün vücutlar. Sanki her şey aynı şeyin peşinde. Bir çatının peşinde. Yine hepsi aynı dururken farklı birer hikâye. Hatırlıyorum ben bu yolu. Evimin yolu. Bildiğim güvendiğim bu yolu. Çamurlaşmış şeyler var bugün. Laçkalaşmış şeyler, her iki adımda bir birikmiş sular. Ve ben sırılsıklamım damla damla birikmişim. Damla damla ağırlaşmışım.

15


Bir zaman hissediyorum. Zamansızlık gibi. Mekân benim ve etrafımdaki hareketlenmeler. Sabitim zaman gibi... Ardından insanların yokmuşum gibi yanımdan geçip gidişi, bakışları... beynim istilaya uğramış, himaye altına girmiş bir ülke sanki. Karşıdan gelen bir ışık süzüğü ve sular. Yağmur... Her şey bu yağmurun suçu. Beni ağırlaştıran bir yağmur. Damla damla biriken bir yağmur. Yüzümü ıslatan. Gözyaşımı saklayan. Sahi ağladım ben bugün o yolda... Evimin kısa ama uzun olan o yolunda. Görmedin duymadın ve bilemedin. Koskocaman bir şey kopup gitti içimden. Hissetmedin. Bugün o yolda, bilinen o yolda, yine herkes ağladı. Tarifsiz büyük düşündüm tarifsiz büyük hissettim. Bu yüzdendir yağmuru bu denli sevişimiz. Bundandır elimize bir kupa kahve alıp camın önüne koşmaya çalışmamız. Kaçırmamamız gereken anlar vardır orada. Saf düşündüğümüz anlar. Baş başa kalıp kendimizi yaşadığımız o anlar. Ve dakikaların bitmesini asla istemediğim yolun sonunda, evimin içine girip kendimi atmak için can attığım o yolun sonundayım. Anahtarımı çevirdim ve güvendiğim yerdeyim. Bazen öyledir bilirsiniz... deli gibi bitmesini isterken, bitmemesi için canınızı vereceğiniz anlar vardır. Ortası yoktur bazı şeylerin. Seçim yapmak istemediğiniz hepsini yaşamak istediğiniz yollar. Ben bu yolu biliyorum. Sona yaklaştım görüyorum. Ben bu yolda yaşıyorum...

16


3 Mayıs Mevlâna Celaleddin Rumi, ailesiyle birlikte hayatını tamamlayacağı Konya’ya göç etti. 1228 Lord Byron, Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçmeyi başardı. 1810 “Türkiye’nin Proust’u” Abdülhak Şinasi Hisar, İstanbul’da beyin kanaması sonucu vefat etti. 1963 7 Mayıs Tiyatro aşıklarından Haldun Taner vefat etti. 1986 Alman faşist öğrenciler tarafından Yahudi yazarlarına ait olan 25.000 kitap Berlin Üniversitesi’nde yakıldı. 1933 11 Mayıs Türk öykücülerinden Sait Faik Abasıyanık vefat etti. 1954 13 Mayıs Nazım Hikmet, ünlü ressam Abidin Dino eserine dair Paris’te bir şiir kaleme aldı. 1958 15 Mayıs Arthur Rimbaud, Verlaine ve Baudelaire görüşlerine aykırı “Lettre du Voyant” isimli mektubu yazdı. 1871 17 Mayıs Ziya Paşa vefa etti. 1880 Ünlü denemeci ve edebiyatçı Nurullah Ataç öldü. 1957 17


18 Mayıs Faruk Nafiz Çamlıbel doğdu. 1898

19 Mayıs Oscar Wilde 2 yılın ardından Reading Zindanı’ndan çıktı. 1897 22 Mayıs Victor Hugo vefatı nedeniyle Fransa’da ulusal yas ilan edildi. 1885 25 Mayıs Necip Fazıl Kısakürek vefat etti. 1983 26 Mayıs Necip Fazıl Kısakürek doğdu. 1905 27 Mayıs Cemal Süreya’ya göre Edip Cansever, “Fazla şiirden öldü”. 1986

18


“Bilimsel olmayan her şeyin ortak tanımı” olarak Russel tarafından ifade edilen Felsefe, hemen herkesin en az bir kere yaptığı eylemler arasındadır. Pozitivist filozoflarının görüşlerinin haricinde felsefe Aristo’ya göre ise bilim ile eşdeğer anlam taşır. Bununla birlikte felsefede var olan soruların başında bilgi nedir, kaynağı nedir, nasıl elde edilir soruları gelir. Her filozof için bu soruların cevapları farklı olurken insanların yaşamları, hayalleri ve çevresinin de etkileri olduğu söylenebilir. Uzun bir yolculuk olan insan hayatında bilgiye ulaşma konusunda en iddialı görüşler Yunanlı Gorgias tarafından dile getirilmiştir. “Hiçbir şey yoktur, olsa da biz onu bilemeyiz, bilsek bile onu başkasına anlatamayız” diyen Gorgias, bilginin kaynağını çok net bir şekilde belirtmiştir. Her ne kadar bazı filozoflar bu görüşlerin bir tepki yani, geçerli değil de eleştiri olduğunu ifade etse de ciddi olma durumu da çok açıktır. Bochenski tarafından yapılan değerlendirmede bilginin soyut olduğu, yaşamın ise yanılsamalardan ibaret olduğu fikri ortaya çıkar. Yani, filozofların değerlendirmesiyle aslında iyikötü, eğri-doğru yoktur. İnsanların değerlendirilmesi, yargılanması, muhatap alınması söz konusu olmayacaktır. İnsanı oldukça hafifleten bu önermelerin kabulü azımsanmayacak orandadır.

Descartes ise bilgi kavramıyla ilgili olarak aslında Gorgias görüşüne yakındır. Her şeyin şüpheden ibaret olduğunu savundu. Varlıkların aslında var olup olmadıklarına dair ise şüpheciyi davranırken duyuların insanları büyük oranda aldattığını da belirtti. İleride dörtgen bir kule var, ancak insanlar uzaktan onu yuvarlak görüyorlar. İşte, bu mantıkla hiçbir şeyin net açıklanabilir olmayacağını önerdi. Peki, her şey yanılsama mı? Hayır diyor Descartes bu sorunun cevabına. Kuşku duyarak insanın varlığına ulaşması sağlanır, sonrasında gerçekler kendisinde oluşur. İnsanın öncelikle kendisini var etmesini savunur. Sonrasında düşünme eylemi gerçekleşir, bilginin bulunması da bu şekilde olur.

19


Descartes tarafından söylenen “Cogito ergo sum” (Düşünüyorum, demek ki varım), sözü de var olanların içte başladığını belirtir. Ancak burada Bochenski tarafından önemli bir eleştiri gelir Descartes’e. Çünkü aslında var olduğu bulunan şey bilgi değil, şüphedir. Şüpheciliğin olduğunun ispatı gerçekleşiyor diyor Bochenski. Var olan şeylerden kuşku duymakla gerçekliğe kavuşabilir mi insan? Peki, Sokrates ve Platon gibi filozofların belirttiği gibi bilgiye sahip insanların her zaman iyilik yapacağı fikri doğru mudur sizce? İnsanların iyi olabilmesi için mutlak bilgi şarttır diyen filozofların görüşlerine katılmak ne derece doğrudur? Kötülük yapanların tamamı bilgiden uzak cahil insanlar mıdır? Biraz düşünmeye ihtiyacımız var galiba bir sonraki sayıya kadar…

20


Geçmişten gelen futbol anlayışının yanı sıra, Şampiyonlar Ligi’nde Real Madrid’i hüsrana uğratarak çeyrek final başarısı yakalayan Ajax, bir futbol kulübünden çok daha fazlasıdır. Her ne kadar ülke futbolumuza çok uzak bir anlayışta olsa da her zaman için Ajax denilince akla ilk olarak fabrikası gelir. Her yıl düzenli olarak 17-20 yaş aralıklarındaki gençleri dünya futboluna kazandıran fabrikanın 50 yıllık serüveni de gerçekten baş döndürücü nitelikte. Peki, Ajax futbolcu fabrikası nasıl işliyor? Her zaman başarısından dem vurulan Ajax fabrikasında süreçlerin tamamında profesyoneller görev alıyor. “Ajax sayesinde yalnızca futbolu değil, hayatı da öğrendim,” diyen Johann Cruffy ile başlayan macerada bugüne kadar sayısız isimlerin ve yıldız olarak nitelendirilen futbolcuların Ajax altyapısından çıktığını söylemek yanlış olmayacak. Kupalardan çok futbolcularla bir marka haline gelen Ajax, Van Basten, Frank Rijkaard, Dennis Bergkamp, Seedorf gibi yıldız isimleri yetiştirmeye kaldığı yerden devam ediyor.

Ajax Fabrikası Kazanımları 1971 yılında kurulan Ajax altyapısı dünya futboluna 1733 futbolcu kazandırmış durumda. İlerleyen yıllarda bu sayının çok daha hızlı bir şekilde artması bekleniyor. Bununla birlikte bir açıklama yapan Ajax Yöneticisi Van der Sar, oyuncuların çok uzun süre takımda kalmamalarını istediklerini belirtti. Çünkü böyle bir durumda arkadan gelen oyuncuların yolları kapanmış oluyor. Bir fabrika olarak nitelendirilmesi de bundan dolayı zaten. Hızlı bir şekilde ürünlerin elden geçirilmesi ve hazır hale getirilmesi sağlanıyor. Sonrasında tabiri caizse paketlenerek bir yıldız olarak yüksek bonservis bedelleriyle satışları gerçekleştiriliyor. 2008 sezonundan beri kulübe giren toplam bonservis bedeli 281 milyon Euro. Bunun içinde sezon sonu Barcelona’ya gidecek olan 21 yaşındaki futbolcu Frenkie De Jong için ödenen 75 Milyon Euro da var. Bunun dışında

21


Everton’a giden Davy Klaassen için 27 Milyon Euro kazanç elde eden Ajax, Roma’ya transfer olan Justin Kluivert içinde 17. 4 Milyon Euro gelir elde etti. Devamlı olarak parlayan oyuncuların büyük kulüplere gönderilebilmesi içinde altyapıyla ilgili belirli şartlar bulunuyor. Buna göre oyuncuların 23 yaşına gelmeden transfer edilmesi planlanıyor. Ayrıca 2 yıllık sürede en az 3 oyuncunun altyapıdan A takıma dahil edilmesi de düzenli olarak gerçekleşen şartlardan. Şu an A takımda görev yapan oyuncuların tamamının yerlerine birkaç yıl sonra hangi isimlerin geleceği de belirlenmiş durumda. O bölgelere göre de altyapıda oyunculara özel antrenmanların uygulanması söz konusu. Böylelikle birkaç yıl sonrasına daha şimdiden çalışmak mümkün oluyor.

Ajax Fabrikası Futbolcu Seçimleri Ajax altyapısına oyuncu alımlarında çocukların niteliklerine ayrı ayrı bakılıyor. Teknik, hız, karakter, zekâ. Bu dört husus özelinde çocuk alımları yapılırken tekniğin zaman içinde geliştirilebilir olduğu da aktarılıyor. Bununla birlikte altyapıyla ilgili daha fazla ayrıntı görebilmek de mümkün. Her altyapı takım çerçevesinde toplamda 16 oyuncu seçimi yapılıyor. Bu oyunculardan 2 tanesi kaleci, 4 tanesi sağ ayaklı oyuncu, 4 tanesi sol ayaklı oyuncu olurken 2 tane oyuncunun 6 ve 7 numarayı oynayabilmesi gerekiyor. 3 oyuncu 3 ve 4 numaralı bölgeyi oynayabilen ve 3 oyuncu da 9 ve 10 numaralı bölgelerde oyun oynayabilen oyunculardan seçiliyor. Yani, burada önemli olan mevki değil, yapılacak iş. Tüm ayarlamalar bölgelere göre gerçekleşirken çocukların bölge oyuncusu olmaları da sağlanıyor. Bazı bölgelerdeki oyuncuların birkaç farklı seçenekle oynatılabilmesi de aranan en temel hususlardan. Kanatlarda oynayan oyuncuların teknik kazanımlardan çok hızlı olmaları isteniyor.

22


23

Profile for pangeadergim

Dergi Pangea 4.Sayı Mayıs  

Aylık Dijital Fikir Dergisi

Dergi Pangea 4.Sayı Mayıs  

Aylık Dijital Fikir Dergisi

Advertisement