Page 1

1

HACİVAT-KARAGÖZ NEDEN YÜZLERCE YILDIR SEVİLEN BİR OYUN OLDU?

HACİVAT KARAGÖZ OYUNU 2. PERDE

Prof. Dr. Ali Demirsoy,Hacettepe Üniversitesi, 04.05.2008

Bildiğini bilenin arkasından gidiniz, Bildiğini bilmeyeni uyandırınız, Bilmediğini bilene öğretiniz, Bilmediğini bilmeyenden kaçınız. (Konfüçyüs)

Bitmeyen oyunlar; korkarım son sahneleri oynuyoruz! 22 ve 27 Nisan 2007 tarihlerinde Genel Kurmay Başkanlığından yeni cumhurbaşkanı için bazı özelliklerin taşınması dileği dile getirildi. Bunların başında bugün ve geçmişte cumhuriyet ilkelerine sözde değil özde bağlılık olması koşulu isteniyordu. Neden Genel Kurmay Başkanlığı böyle bir uyarıya gerek duymuştu? Çünkü dile getirilen bu husus, 57 İslam Ülkesinde demokrasiyi batı standartlarında yaşatan tek ülke kimliği taşıyan Türkiye’nin geleceği için çok önemliydi ve cumhuriyeti kollama görevi anayasayla kendilerine verilmiş bir kurum için de böyle bir uyarı, bir görevdi, hatta zorunluluktu. Her ne kadar içten ve dıştan bazı çevreler bu kuruma verilmiş yasayı görmemezlikten gelerek tenkit etse de, Sayın Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt görevini bu kapsamda yerine getirdi. O gün ileriye sürülen ya da önerilen cumhurbaşkanı adayı için, geçmişte, doğru ya da yanlış (hukuken aklanmadığı, siyaseten aklandığı için bilemiyoruz) yansımış olsa da cumhuriyetin ilkelerine ters düşen çok sayıda sözlü ya da yazılı beyanlarına ilişkin belgeyi birçok basın kuruluşu


2

gibi

cumhuriyeti

korumakla

görevlendirilmiş

kurumlar

arşivlerinde

bulunduruyorlar olmalıydılar. Nitekim yasal olarak cumhuriyeti korumakla yükümlü olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da bu biriken belgelere dayanarak iki partinin kapatılması için yasal girişimde bulunmuştur. Böyle bir uyarı, cumhuriyetle kavgayı (gizli de olsa) amaç edinmiş malum çevrelerce ve Türkiye’yi bölüp parçalamaya yemin etmiş iç ve dış güçlerce, demokrasiye müdahale olarak sunuldu ve bu çevrelerin maşaları olan bir kısım basın çevresi ve mensubunca yaygara koparıldı. Türk adaletinden kuşku mu duyuyorsunuz? Eğer yasalara göre suç unsuru bulunamaz ise doğal olarak berat ettirilecek, suçlu ise gereği yapılacaktır. Bütün uyarılar zamanında yapıldı; hatta el altından gelen haberlere göre, kapatılması istenen bir partinin, önde gelen ve kurucusu olan (daha sonra kendi rızası ile milletvekilliğine aday olmayan) bir üyesi, bu eylemlerin kapatılma davasına neden olabileceği uyarısını yapmasına karşın, uyarıya dikkate alan olmadı. Hacivat-Karagöz içimizde nasıl yaşayacaktı? Böyle. Cumhurbaşkanı seçimi çeşitli nedenlerle yapılamayınca, Millet Meclisi’nce erken seçim kararı ve Cumhurbaşkanı seçiminin halk tarafından yapılıp yapılamama hususunun halkoyuna sunulması kararı alındı. On birinci cumhurbaşkanının hal oyu ile seçilmesi kararı alındı. Seçim yapıldı, meydanlarda okuyup yazma bildikleri bile çok kuşkulu olan, hayatları boyunca büyük bir olasılıkla uygar bir adamın yapması gereken hususların birini bile yapmamış, giyimi kuşamı yüzlerce yıl öncesininki gibi bir grup insan, demokrasi demokrasi diye bağırarak, gönüllerinde yatan cumhurbaşkanın adını bağırıyorlardı. Cumhuriyetle hesaplaşmak için bu ad gerekliydi. Sonuçta çeşitli etkiler vs. altında da olduğu söylense bile, belirli bir parti ezici bir çoğunluk kazanarak yeniden siyasi erki eline geçirmek için yasal olanağa kavuşmuş oldu. Daha önce öne sürdüğü cumhurbaşkanı adayını, 11. cumhurbaşkanının halkoyu ile


3

seçilmesini onaylayan halkın kararını göz ardı ederek, yeniden Millet Meclisine sundu. Seçebilir mi? Hukuken seçip seçememesi konusunda tartışma sürüyor. Seçildiğine göre, biz muz cumhuriyeti olmadığımıza göre, demek ki seçebilir. Seçmeli miydi? Aklı başında olan ve bir ülkenin yasalara göre idare edilmesine inanmış bir kişinin buna evet diyeceğini düşünemiyorum. On birinci cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kararı alınmasına ve seçim tarihi bile saptanmış olmasına karşın, yayın gerilmesi pahasına, Büyük Millet Meclisi’nin böyle bir girişime alet olması tarihi bir hata olabilirdi; oldu da. Ancak uzlaşma kültürünün ne olduğunu bilmeyenler, böyle bir kurumsal çekişmeye girebilir. En önemli ve kritik anlarda başkomutanlığı yüklenecek –bire bir muhatap kurum tarafından istenmeyen- bir kişinin dayatılması basit bir mantıkla açıklanamaz. Aynı hatayı 50 yıl önce birileri de yaptı: Odunu da koysam bu millet seçer; meydanlarda siz isterseniz şeriatı bile getirirsiniz şeklindeki yaklaşımları sadece kendilerinin değil bu ülkenin demokrasi tarihinde de büyük yaralar açmıştır. Esasında bu açıklamalar ve diretmeler çarpık bir mantığın yansımasıydı. Ancak bu çarpık mantık sadece onları yok etmeyle kalmadı, Türk Milletini de uygarlaşmada sekteye uğrattı. O dönemde de bu dogmatik kafalar defalarca çeşitli çevrelerce uyarılmışlardı. Niye

anlayamadılar? Hacivat-Karagöz’ün

torunları oldukları için. Kurtuluş Savaşını yapan, 57 İslam ülkesi arasında bin bir zorlukla laik

devlet

yapısını

yerleştirmeye

çalışan

bu

milletin

ve

onun

koruyuculuğu –yasal olarak da- yüklenmiş olan kurumların, kömür, pirinç, ayakkabı, oyuncak, yağ, şeker ile oyunu ve vicdanını satarak meydanlarda “ne anlama geldiğini bilmeden demokrasi diye bağıran, yeri geldiğinde bölücülük yapan” grupların oylarına sessiz sedasız teslim olacaklarını zannediyorlarsa yanıldıklarını er ya da geç anlayacaklardır. İslam ve diğer dinlerin bağnaz din ilkelerinin önde oldukları ülkelerde,


4

laikliğin, kitle oylarının idaresi olarak tanımlayabileceğimiz demokrasiden çok daha önemli olduğunu ve öncelikle bu laik yapının korunması gerektiğini biraz tarih biraz sosyoloji bilen herkes çok iyi anlayacaktır. Bir toplumun ya da yöneticinin ilk olarak Genelkurmay başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın sözüyle, laikliğe ve demokrasiye özde inanması gerekir. 18 Ağustos 2007 tarihinde, Milliyet Gazetesi’nde verilen bir haberde, 22 Haziran 2007 tarihinden yapılmış olan seçimden hemen sonraki günlerde yapılan bir anketteki sonuçlar, bu toplumun laiklik ve dünya işlerine bakışını açıkça vermektedir. Laik ve demokratik olmayan bir toplum yapısı, laik ve demokratik görüşlü yöneticileri seçiyor… Demokrasi amaç değil araçtır diyen yöneticilerimizin kulakları çınlasın… Yapılan anketin 18 Ağustos 2007 tarihli Milliyet gazetesinde verilen sonuçları;


5

22

Temmuz

2007

tarihinde

yapılan

seçim,

demokrasinin

tartışmasız tecellisi olmuştur denmektedir. Çoğu bağımsız adayın, uzun seçim

listesinde,

seçmenlerin

aday

olan

kişinin

listedeki

yerini

bulabilmesi için, demokrasi tarihi açısından kayda geçecek çok ilginç bir yöntem bulunmuştur. Bu demokrasi havarileri (!) okuma yazma


6

bilmedikleri, oy verecekleri kişiyi, şekil olarak bile tanımadıkları ancak şer odaklarından aldıkları talimat gereği seçecekleri için, listede buyrulan adayın üzerine damga vurulabilmesi için, iki tarafına uygun ilmek atılmış bir ip dağıtılmıştır. Seçmen, düğümün birini listenin başına dayayarak, ikinci düğüm nereye geliyorsa oraya damgasını basmak suretiyle geleceği şekillendirecek değerli yöneticisini ve demokrasi havarisini seçmiştir. Bu sistemin adı demokrasidir… Hiç kimse çıkıp da 22 Temmuzda oy kullananların sosyolojik analizini çıkarmamıştır. Acaba hangi partiye oy verenler, aynı zamanda vergi mükellefi olarak görülmektedir. Yoksa sadece çocuk yapıp devletten

–bize

yardım

edin-

diyen

bir

g…

mu

geleceğimizi

şekillendirmiştir? Hangi partinin sempatizanları daha çok yeşil kart kullanmaktadır? Hangi partinin koşulsuz sevenleri daha çok kaçak su, elektrik kullanmakta; devletin arazilerini işgal ederek gecekondu kurmaktadır. Tüm yaşam felsefesi (felsefe de denmez, olsa olsa ahlaksızlığı

denebilir)

sadece

devletin

kaynaklarını

kullanmaya

kilitlenmiş, devletten karşılıksız olarak yardım bekleyen bu g…un demokratik hakkını kim savunabilir? Bir adamın bir ülkede demokratik hakkını kullanabilmesi için ilk olarak –sadece o ülkenin nüfus cüzdanını taşımasının ötesinde- belirli görevlerini yerine getirmiş bir vatandaş olması gerekir; paraziti değil… Düşünmek zordur. Çoğu kişi bu nedenle yargılamayı tercih eder (Carl Gustav Jung)

Geldik 2008 yılına, bir bayan sunucu: Vergi vermeyen, çalışmayan …. etmeyen dağdaki çobanın oyu ile benimki aynı olmamalıdır diye, özü doğru; ancak ifade tarzı ve söyleyiş biçimi özenle seçilmemiş bir laf etti. Kıyamet koptu, görsel ve yazılı basından, siyaset kürsülerine kadar her yerde konuşuldu, konuşuldu. Özünde bu yaklaşım yaklaşık 2300 yıldır


7

konuşuluyor.

Her

neyse,

başbakanımız

Tayip

Erdoğan’da

bu

konuşmadan çok rahatsız olmuş olacak ki, 20.04.2008 tarihinde İstanbul’daki parti kongresinde bu konuyla ilgili bakın hangi yorumu yaptı: “Efendim birileri çıkmış, bu ülke için çalışan, vergisini veren, askere giden vatandaşıma senin oy hakkın sınırlıdır diyor; bunlar demokrasiyi içine sindiremeyen insanlardır. Bu aziz vatandaşlarımızın yönetime gelmesini içlerine sindiremiyorlar; esas demokrasinin haklarına bunlar sahiptir” mealinde büyük bir hiddetle salondakilere hitap etti. Ancak çok garip bir rastlantı olarak aynı gün, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Gürer bir açıklama yaparak, “2008 yılında 2.3 katrilyonluk kaçak elektrik kullanılmıştır ve bunun faturası namuslu ve onurlu vatandaşların faturasına %14 zamla yansıtılmıştır” dedi. Daha önce de bir o kadar kaçak su kullanıldığı ve onun da faturasının namuslu ve onurlu vatandaşların faturasına eklendiği belirtilmişti. Belli ki birileri, kaçak elektrik kaçak su kullanıyor, devlet arazilerini işgal ederek ev yapıyor, yeşil kart kullanıyor hacca gidiyor, evde oturup çocuk yapıyor; başbakanının valilerine verdiği talimatla besin paketleri ve kömür alıyor; neyin karşılığında 5 yılda bir oyunu birilerine vermek için. HacivatKaragöz’ün torunları söylenenleri doğru anlayın! Benim 1994 yılında yazmış olduğum, şu anda 8-9. baskısı yapılan “Son İmparatora Öğütler- Bilim Toplumu” kitabımda bütün bunlar açık açık yazılmış olmasına karşın, geçen bu kadar zaman içinde, okuma kültürü olmayan, büyük bir olasılıkla da okuduğunu anlayamayan büyük bir kitle, kitapta nelerin anlatılmaya çalışıldığının farkında bile olamamıştır. Neyse ki güzel bir sunucu, farklı bir tarzla konuyu görsel basına taşıyınca, bu tarihsel sorun üzerindeki tartışma Türkiye’nin gündemine yeniden taşındı. Gerçi bir parti başkanımız 06.05.2008 tarihinde seçmenleri ile ilgili

çarpıcı

bir

açıklama

yaptı:

Bizim

seçmenimiz

orta

halli

vatandaşlardan oluşmuştur, dedi. Biliyor musunuz? Bazen konuşma


8

sırasında ben orta zekâlıyım, bu nedenle söyleneni anlamadım diyerek, kusurumuzu örtmeye çalışırız. Burada kast edilen ortanın, esasında ne anlama geldiği çoğumuz tarafından bilinir. Bir dâhi, zamanının 100 yıl ilerisinde değildir, sadece ortalama insan onun yüzyıl gerisindedir (Alman yazar Robert Musil)

Her yazımızda özellikle vurguladığımız analistik düşünceyi bu tartışmada bir daha gündeme sokalım.

Herkes oy hakkına sahip

olmamalıdır dendiğinde, vergisini veren, askere giden, kaçak elektrik, su kullanmayan, yeşil kart aldığında Hacca gitmeyi haram sayan, son baharda valinin evine kömür getirmesini beklemeyen, yetiştirebileceği kadar çocuk yapan, oyunu da kendi iradesi ile irdeleyip kullanan insanlar mı kast edilmiştir; yoksa bütün bunları yapan ahlaksız kesim mi kast edilmiştir. Hacivat Karagöz’ün torunları söyleneni niye anlamıyorsunuz? Demokrasiden

fakirlik

edebiyatı

arkasına

sığınmış

ahlaksızlar

cumhuriyetini mi anlıyorsunuz, yoksa bu ülkenin kalkınmasında elini taşın altına koymuş, uygar insanların belirlediği cumhuriyeti mi anlıyorsunuz? Analistik düşünceye devam edelim. Bakın bir anket yapalım! Sonuçları doğru okuyalım! Acaba bütün bu ahlaksızlıkları yapanlar oylarını çoğunlukla kime vermişlerdir? Sanatı, bilimi, ahlakı, onuru, ülke sevgisini vs. ön planda tutanlara mı; yoksa ülkenin olanaklarını peşkeş çekenlere mi? Böyle bir araştırmanın çok çarpıcı sonucu olmayacaktır. Çünkü boktan terazinin tezekten olur dirhemi diye bir atasözümüz vardır. Demokrasi, şimdilik kim oy versin kim vermesin tartışmasını bir tarafa bıraksa da, her zaman elit insanların sağlıklı yürütebileceği bir sistem olduğunu anlamamız gerekir. Bugünkü siyasilerimizin anlamadığına (daha doğrusu anlamaktan kaçınmaya çalıştıklarına) bakmayın, kim bilir, Hacivat Karagöz, bugün yaşamış olsaydı bu söylenenleri onlar bile anlamış olabilirlerdi.


9

Bir şeyi anlamakta zorluk çekiyoruz. Dogmatikler, doğrularını yanlışlar üzerine oturttukları için, hiçbir zaman kendilerini düzeltemezler; bu nedenle bunların analistik düşünceye yönetilme çabaları hep başarısız kalıyor; kalacak da. Konya Taşkent beldesinde, 01.08.200 Tarihinde, Devletin Kuran Kursu’nun birkaç on metre yakınında, belli ki vakıf adı altında yasa dışı bir tarikatın çevrede topladığı yaklaşık 50 kadar kız öğrenciyi kuran kursu yapıyoruz (niye devletin kuran kursuna gitmiyorlar bu da belli değil) adı altında yatılı olarak kendi yönlerinde eğitirken meydana gelen bir patlama-çökme ile 18 kız çocuğumuz yaşamını yitirmiş, çok sayıda çocuğumuz ise ağır bir şekilde yaralanmıştır. Pekala, Gölcük-Adapazarı depremini buralarda içki içilmesine bağlayan dogmatik kesim, Tanrı adına

eğitime

alındığı

söylenen

bu

çocukların

ölümünü

neye

bağlayacaklar? Tanrının, kendine tapınmak için buraya toplanmış bu insanları niye korumadığını niye merak etmezler? Kaldı ki bırakın merak etmeyi; çocukları ölen ailelerin hiç biri, ihmali ya da bozuk yapı tasarımını bile merak etmemiş; hiç biri yasal başvuruda bile bulunmamıştır. Sorulan soruları ise “takdiri ilahi” diyerek geçiştirmiş; kızlarımız barda, sazda, gece kulüplerinde ölmediler ki, onlar şehit oldular diye tüyler ürpertici bir vurdumduymazlığı sergilediler. Karagöz-Hacivat dahi yaşasaydılar daha duyarlı olabilirlerdi. Bir gün önce laiklik düşmanlığının odağı olduğu gerekçesiyle para cezasına çarptırılan AKP partisinin (hükümetinin) güvenlik güçleri (!) devletin resmi kuran kursunun yanında herkesin gözü önünde hem de yatılı olan bu kız öğrencileri neden merak etmemiş dersiniz? Bu nasıl güvenlik? Demokratik-laik Türkiye Cumhuriyeti, uygar yapısını bu kurslarla ve yapılanmalar ile yitirecektir. Türban defileleri yapan bir tüccarın, 26 Nisan 2008 tarihinde yasalar yasaklamasına karşın, göğsünü gere gere, hatta yaptıklarını yadırgayanları tersleye tersleye, üç eşi olduğunu (herhalde biri resmi ikisi


10

hoca nikahı olmalı) ve üçünden de üzerine kayıtlı çocuğu olduğunu, hepsinin ayrı ayrı evlerde yaşadığını açık açık gururla söylüyor.

Prof.

Dr. Mehmet Akif Aydın, Diyanet Sitesindeki İlmihal kısmında 29.04.2008 tarihinde, Müslümanlar birden fazla kadınla evlenebilir diye, halkının %99’u Müslüman olduğu bilinen bir topluma –yasalar yasaklamış olmasına karşın- resmi kanallarca yol gösteriyor; yasaları korumakla yükümlü olanlar da bir kenarda kıs kıs gülüyor. Bırakalım belirli fikirlere saplanmış politikacıları, pekala, her üniversitede Atatürk İnkılaplarını halka anlatmak için kurulmuş olan (kurulması yasal olarak mecburi kılınmıştır) Atatürk İnkılapları Enstitülerinde çalışan sözüm ona bilim adamı kadrosundan maaş alan adamlar niye susuyor…? Sizin orada bulunma nedeniniz, bu devrimleri anlatma, gerektiğinde tepki koyma değil midir? Yoksa inanmadığınız bir işi mi yapıyorsunuz? Başka görüşten olanlardan korkmak gerekmez, asıl korkulması gerekenler, kendi görüşlerini söyleyecek cesareti olmayanlardır (Napoleon Bonaparte)

Bir zamanlar (1991 yılı) gazeteci-yayıncı Hulki Cevizoğlu’nun hazırladığı Cevizkabuğu programında evrim tartışmasına katılmıştım. Sonradan öğrendiğim kadarıyla, kendi düşüncelerine uygun olmayan yazılar yazan Ahmet Emin Yalman’ı 1952 yılında 6 kurşunla yaralayan ve bu nedenle 10 yıl hapis yatan; daha sonra Turgut Özal döneminde Sağlık Bakanlığı müşavirliğine getirilen, daha sonra Milliyetçi Çalışma Partisi Başkanlığına adaylığını koyan; uzun yıllar sağcı-tutucu olarak bilinen gazetelerde

İslam’ın

Kılıcı

olarak

gelen

geçen

(bana

göre

vatanseverlere) esip savuran, Hüseyin Üzmez adındaki bir hukukçugazeteci telefonla programa bağlanarak, bana yönelik bir hitapla, evrimcilerin dinsiz, ahlaksız vs vs olacağını söyledi de söyledi. Evrime uğraşanlar ya da inanlar, inançsız, ahlaksız, saygısız vs insanlar oluyormuş gibi bir anlam çıktı. Yıllar geçti, 28.04.2008 tarihinde, tutucu


11

kesimin bu saygın gazetecisi, basından öğrendiğimiz kadarıyla, bir arkadaşının

gelinine

ve

onun

14

yaşındaki

kızına

tecavüzden

tutuklanarak yargılanmaya başlanmış. Ne beklersiniz? Saç telinin görünmesini bile günah sayan kesimin ayağa kalkmasını ya da hicap etmesini. Ne gezer? Bu tarihte çıkan tutucu gazetelerin bir kısmı daha haber duyulur duyulmaz, sanki Hüseyin Üzmez bu işi yaparken yanındaymışlar gibi, bu bir komplodur diye halkı yanıltmaya, bir kısmı da hiçbir bilgi vermeden ya da iç sayfalarda, bir ilan çerçevesinin altına sıkıştırılmış önemsiz bir haber gibi vererek geçiştirmeyi yeğlemişlerdir. Dini, imanı, ahlakı hiç ağzından düşürmeyen dini kesimin önde sözcülerinden gazeteci Abdurrahman Dilipak, bu olay karşısında, basından öğrendiğimiz kadarıyla, "Belki kıza nikah yapmıştır" (resmi nikah olamayacağına göre, muta ya da imam nikahını kast etmiş olmalı) diyerek, bu aşağılık eylemi kendi mantığınca aklamaya çalışmaktadır. Ne güzel çağır bir imam, yapacağını yap ve iyi bir Müslüman ol… Bu gazeteler utanmadan bir de Hüseyin Üzmez’i mazur göstermek için, Hüseyin Üzmez’in kayınpederinin (nikahlı eşinin babası) bir açıklamasını sütunlarına yansıttılar: Başlangıçta karşı koymuştum ama Peygamber Efendimiz de Ayşe Anamızla evlendiğinde, Ayşe Anamız 9 yaşındaydı onun için hoş gördüm, gibi bir açıklamayla bu rezaleti gölgelemeye çalışıyorlar. Daha önce, bir gece yaşını başını almış olan bir bayanın evine “çiçekleri sulama amacıyla” uğradığını söyleyen bir milletvekilimizi yıllarca diline dolayan ahlakı değerlere duyarlı (!) bu güzide (!) basınımız Hüseyin Üzmez’in evinde müridiyle (Fadima Şahin’le) basıldığı bilinen (basına göre) Müslüm Gündüz’ün, bu yatma eylemini büyü bozma maksadıyla yaptığını ve tezgahın ise 28 şubatçıların komplosu olduğunu gazetelerinde

yazmaktan

çekinmemişlerdir.

Bu

kadar

ahlaktan,

doğruluktan, dinden, imandan, onurdan, sevaptan bahseden bu kesimin,


12

bu rezilliğini gördükçe, Hacivat-Karagöz’ün neden 600 yıldan beri sevildiğini çok daha iyi anlıyoruz… Hacivat-Karagöz, esasında bizi oynuyorlarmış da haberimiz yokmuş… Hani çorbacının çırağı ile fırıncının çırağı, bir gün aralarında konuşurken, bu tiyatro da ne ola ula diyorlar. Aralarında anlaşıyorlar, para biriktirecekler, kura çekecekler; kura kime çıkarsa o tiyatroya gidecek, daha sonra da gördüklerini diğerine anlatacak. Kura çorbacının çırağına çıkıyor, çırak tiyatroya gidiyor, oyunu şaşkınlıkla seyrediyor. İkinci gün, fırıncının çırağı: Yahu ne gördün diyor. Çorbacının çırağı: Biliyor musun? Orada seninle beni oynadılar. Herkes oyunun bazı yerlerinde hüngür hüngür ağladı, bazı yerlerinde de kahkahayla güldüler. Hâlbuki günlük hayatımızda bize bakıp ağlayan da yok gülen de… Toplum olarak ne kadar ağlanacak ve gülünecek hale düştüğünüzün farkında mısınız Hacivat’ın-Karagöz’ün torunları…? Bir ülkede dalkavukluğun sağladığı çıkar, dürüstlüğün sağladığı çıkardan daha fazlaysa, o ülke batar... (Montesquieu)

Demokrasinin yeniden tanımını yazdığımda, çok kişi, biyo ya da sosyal faşistsin diye beni itham etti. Esasında ben sadece bunları – olacakları-yazmıştım... Bu toplumu ne yaparsanız yapın, kısa vadeli çıkarına dokunmadığınız ve kışkırtmadığınız sürece, kendi mantığını kullanarak toplumsal bir tepki gösteremeyecektir; en rezil olaylara bile suskun

kalacaktır.

Kendi

mantığını

kullanamayan

bir

toplumun

katmanları kendini toplumsal bir yapının içindeymiş gibi güvende hissedebilmesi için ne yapacaktır ya ağanın ya şeyhin kuyruğunda dolaşacaktır. Tanrı katında başlayan kulluk, ağalık ve şeyhlik katında, son zamanlarda da daha organize olarak politikacı katmanında sürdürülmeye başlamıştır. Bilmem ne aşiretinin toptan bilmem hangi


13

partiye, bilmem ne tarikatı üyelerinin bilmem ne partisine toptan oy vermeleri bu kulluk öğretisinin en önemli sonucunu oluşturmaya başlamıştır. Hele bu birliktelikten taraflar –ülkenin zararına da olsa- hakkı olmayan paylar elde ediyorsa, örneğin kömürü, pirinci, yağı, evinin kapısına geliyorsa, bu simbiyozisi yıkmak kolay olmayacaktır. Eleştiri ve yorum yeteneğini yitirmiş bir toplumu –kısa vadeli çıkarlarda ve süreçlerde- yönetmek en kolay olduğu için, siyasiler bu altın anahtarı ellerinden bir türlü bırakmak istemiyorlar. Çok kişi böyle bir dogmatikliğin içine

batmış

bir

toplumu,

doğruları

söylemeyle,

göstermeyle,

belgelemeyle, kusurları ortaya dökmeyle, onların gözünü açacaklarını, düzelteceklerine, doğruyu bulmalarına yardım edeceklerine, onların fikrini değiştireceklerine inanıyorlar. Esas yanılgı burada yatar. Dogmatikler ne yaparsanız yapın fikirlerini değiştirmezler. Çünkü yıldırımın çarptığı kişi, gök gürültüsünü duyamaz (Macar atasözü). Laik düzenin düşmanı olduğu gerekçesiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının tek başına iktidara gelmiş olan AKP’nin, Anayasa Mahkemesine –kapatılması önerisiyle- başvurusu çok çeşitli çevrelerde farklı yorumlandı. Sonunda Anayasa Mahkemesi Başkanı, 28.07.2008 tarihinde laiklik düşmanlığının odağı olduğu gerekçesiyle, 11 üyenin 10’nun oyuyla (6’tısı da kapatılması için oy kullanmış), partilerin almış oldukları devlet yardımının yarısını kesme cezası vererek önemli bir ihtar cezası verdiklerini açıkladı (suçu olmayana ceza da verilmez, ihtar da çekilmez). Bu tartışmasız AKP’nin suçlu bulunduğunu; cezanın ise bir tercih meselesi olduğunu dolaylı olarak açıklamış oldular (stratejik dostlarımızın hepsinin ve ekonomiyi her değerin üstünde görenlerin baskısı göz ardı edilmemelidir). Aklanması için lehte tek oy veren de AKP iktidarının seçmiş olduğu cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak atadığı Haşim Kılıç olmuş. İşin ilginç tarafı, bu açıklamayı yapan Sayın Haşim Kılıç’ın adalet gibi çok önemli bir kurumda, arkadaş


14

ile meslektaş arasındaki çok önemli farkı bile görmezlikten gelerek, açıklaması sırasında Anayasa Mahkemesinin diğer üyelerini defalarca arkadaşlarım olarak tanıtmış olmasıydı. Bu üyeler sayın başkanın özelde arkadaşları olabilir; ancak resmi açıklamada meslektaşlarıdır. Çünkü arkadaşlıkta her zaman duygusallık, kadir bilirlik, özveri vardır. Bu üçünün de hukukta yeri yoktur. Bu açıdan bakıldığında Cumhurbaşkanı ya da Başbakan ile sayın anayasa Mahkemesi başkanının arkadaş olması beklenir; ancak üyelerle asla… Karar böyle açıklanınca aklıyla hareket eden her toplumda olduğu gibi herkesin kendine düşen payı alması ve gerekli önlemleri alması beklenir. Ama Karagöz-Hacivat’ın torunları öyle yapmadı. AKP merkezinden, kararın açıklanmasından birkaç on dakika sonra yapılan açıklamada, partimiz aklanmıştır ve aynen (yani hiçbir düzeltmeye gitmeyeceğim anlamında) yola devam denmiştir… Daha sonra kendisi de bir hukukçu olan ve Büyük Millet Meclisi başkanlığı yapmış olan bir zat da bu açıklamaları perçinliyormuş gibi, AKP’nin ve halkın % 40’nın düşüncesinin aklandığını söylemiştir. Anayasa Mahkemesinin para cezası vermekle (1/10 oyla) büyük bir hata yaptığını da eklemekten kaçınmamıştır; bu cezayı da görmemezlikten gelmiştir. Sanki bu ceza kendilerine değil de bana verilmiş gibi. Değişmekten kaçınan bir toplum, değişen dünyaya uyum yapamaz, Bu kesimin büyük bir kısmı da evrimci düşmanıdır. Çünkü değişmeyi öneren kişilere karşı düşmandırlar. Bu anlatımdan çıkan önemli sonuç şudur: Aklıselim insanlar özellikle siyasette birilerinin yolsuzluğunu, sahtekârlığını, soygununu, düzenbazlığını eğer bulup açıklarlarsa, arkalarındaki toplum desteğinin çekileceğini varsayarlar. Bu nedenle gün geçmiyor ki, yönetimde yer alan birilerinin ya da onların akrabalarının birinin yolsuzluk yaptığı iddiası gündeme getirilmemiş olsun. Batı ülkelerinde bizimkinin onda biri büyüklüğünde bir skandalın, yolsuzluğun vs.nin ortaya çıkmasında bakanların istifaya zorlanması,


15

hükümetlerin düşmesi gözlene gözlene, bizimkilere halk kurbanlar kesmektedir. 1950 yılından bu yana bir düşünün hangi politikacı ya da parti hakkında bu tip haber çıktıysa, o kişinin ya da partinin oy oranı yükseldi. Bu bir değil, iki değil, üç değil, defalarca tekrarlanan bir oyun oldu… Bu gidişle Karagöz-Hacivat oyunlarının rekorunu kıracağa benziyoruz. Düşünceleriniz ne ise, hayatınız da odur. Hayatınızın gidişini değiştirmek istiyorsanız, düşüncelerinizi değiştirin (Marcus Aurelius)

En önemli makamlardan biri olan Cumhurbaşkanlığı seçiminde, 17.08.2007 tarihinde Başbakanımız, aynı tarihte “biz söyleyeceklerimizi 22 ve 27 Nisanda söyledik, uyarımızı yaptık ve dükkânı kapattık” diyerek anlamlı bir açıklama yapan Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın sözlerini duymamazlıktan gelen ve cumhurbaşkanlığına önerdikleri kişinin, basına düşmüş (doğru ya da yanlış) geçmişteki sözlü ve yazılı beyanlarını, yolsuzluk ve usulsüzlükleriyle ilgili hukuken karara bağlanmamış (sadece siyaseten geçiştirilmiş) dosyalarını görmezden gelerek “adayımızın özü de sözü de birdir” demek suretiyle, yine Hacivat Karagöz atışmasındaki kurnazlıklara bürünmenin ne sonuçlar getireceğini (esasında gelmeye de başladı) yaşayarak göreceğiz. Hükümet etme sanatı, halkı devamlı meşgul edecek sorunlar yaratma sanatına dönüşmüştür. Son 50 yıldır geriye bir bakın, her sabah haberlerde halkı hop kaldırıp hop oturtacak bir uygulama piyasaya sürülüyor; biraz düşünenler akşama kadar onun – kendi

çıkarı

açısından-

yorumunu

yaparak

enerjisini

tüketiyor;

düşünmeyenler ise trene bakıyor. Toplum bir şeyi artık anlamalıdır: Düz yolda (yani ahlaklı-bilimsel mantıkta) kaybolan hiçbir insan olmamıştır (Hint Atasözü). Bilim ve bilgelik, yetkin yöneticilik ve idarecilik, yaşayarak öğrenmenin adı değil, önceden olacakları tahmin etmenin ve gerekli


16

önlemleri almanın adıdır. Bulursanız, görürseniz, duyarsanız bana da haber verin… -Rüyalarını gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır-

Prof. Dr. Ali Demirsoy Hacettepe Üniversitesi 011.05.2008

Karagöz hacivat 2 perde 04 05 2008 ad  

Sevgili Kardeşim Çoğunlukla devletin en başından aşağı herkes, söylenen bir şeyi anlamazlıktan gelmeyi bir marifet olarak bilir. Söyleneni a...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you