Page 1

HM


.ri»;af)fifc komedinııvpcınfeekt;ahçesi vefa enver’den put; seni sevmiyorum

/:;!■; W0 $ğîğ^mi^^^^

wfft,-ett>fifr‘mî 4'itm rommlarinda aSdttğsu gibi bu kitapta da eğlenceli bir çifti

hazır ote k ■ Îİ kB; •!! tafoiiokitap birtik wn:«t>n® da- baş:la.rıita neler geldiğinimerak edeceğiniz il arkadaşlarını m -d^^@n:^yıl5pm;Â0i^^ derler ya?:eÎ3İçi0 de durum aynen buydu? stkıât^teil^İ03brtulııit|^^ yoluzeigm ev arkadaşı gözde nin eşcms« i ■,ku^ni::fle ^aşinato^ililik yapmaktı, kulağa çok kolay geliyor değil mı? #na b# âanm tıkır tıkır iperaesinriki eîşgi^ vardı, ilki damadın kuzeni efe. i l i l İkincisi damâdm ta kendi#.,.

^||na^!eşcinjwl^Quuhgıtu keşfetmek efe’ye âşık oltfeğunu keşfetmesinde § daha sancılı olduysa da maalesef her iki konuda da eli kolu bağlıydı. o da f l mecburen çözümü kaçmakta buldu! düğiin gecesi, nikâhtan tam önce! neredeyse başarıyorda :da„, tabii eğer efe’nin arabası ona çarpmış olmasaydı sonra ne mi oldu'?

öğrenmek için okumalısınız! olaylar anlattığımızdan daha karışık değil, ama kesinlikle daha komik oku k. ı| 'Xyv:;' ' eğleneceksiniz, orası kesin! ama siz siz olun sevgilinize ondan ayrıldığınızı bir post it ile söylemeyin!


b i r i n c i b ö lü n *

Siz hiç sevgilinizden bir mesaj, e-posta ya da daha kötüsü bir post-it ile ayrıldınız mı? Ben az önce yap­ tım! Üstelik üstümdeki giysiye rağmen. Ne mi giyiyo­ rum? Gelinlik! Ah evet doğru duydunuz ben az önce nişanlıma bir post-it üzerinde ondan ayrıldığımı ilan ettim. Şimdi düşünüyorum da belki daha duyarlı birkaç söz yazabilirdim. Özellikle de aşağıda bekleyen yakla­ şık bin kişiye gelinin onu yüzüstü bıraktığını açıklamak zorunda kalacağı, daha doğrusu açıklayamayacağı dü­ şünülürse... Peki ben ne yaptım? “Üzgünüm, yapamayacağım. Umarım bir gi'm beni bağışlarsın... Not: Seni sevmiyorum! ” Aman Allah’ım ne düşünüyordum ki? Neyse tamam şimdi bunun için endişelenemem. Ortadan kayboldu­ ğumu diğerleri fark etmeden bir şekilde buradan uzaklaşmalıyım. Hem de olabildiğince uzağa gitmeliyim! ••


Topuklu ayakkabılarımın koşmaya pek de elverişli olmadığını fark edince bir çırpıda eğilip ayakkabıları­ mı çıkarıyorum. Elbette elverişli değil! Çünkü gelinin düğünden koşarak uzaklaşması için tasarlanmadılar. ‘Nişanlının kolunda zarifçe merdivenlerden inmen için giydin onları hatırladın mı?’ diye çemkiriyor beyni­ min bir köşesinde bir süredir bana hiç huzur vermeyen o tanıdık ses. Arkadaşım Esin onun vicdanım olduğunu iddia etse de ben kalması gerektiği yerde kalmayı be­ ceremeyen -yani bilincimin ta en derinlerinde- bilinçal­ tını olduğuna inanıyorum. Bir zamanlar bir şeyi yanlış yapmış olmalıyım ve kafayı cidden buna takmış olma­ lıyım ki kendimi acımasızca eleştirip duruyorum. Oysa onu defalarca bilincimin en dipsiz derinliğine yolladı­ ğımdan eminim. Her neyse şimdi bunu da düşünmeme­ liyim. Kafamdaki sesi susturduktan sonra ayakkabıla­ rımı tek elimde taşımaya karar veriyorum. “Bu kadar uzun duvak seçerken aklımdan ne geçiyordu hiç bil­ miyorum!” diye söylenerek beş metrelik duvağı diğer koluma dolamaya başlıyorum. Ah doğru ya bu duvağı ben seçmedim! Kayınvalidemin eşsiz zevkinin başka bir ürünü. Bir elimde duvağım diğerinde ayakkabılarım bir an nereye gideceğimi ne yapacağımı kestiremez bir biçimde duruyorum. Heyecandan kalbim küt küt atar vaziyette bir sağa bir sola baktıktan sonra otelden gelen seslerle irkiliyor, adeta nefessiz kalıyorum. “Henüz değil...” diye fısıldıyorum kendi kendime. “Henüz fark etmiş olamazlar.” Kendimi otelin sınırla­ rı dışına atmak için can havliyle koşmaya başlıyorum.


Nihayet yola vardığımda Ortaköy trafiğinin kilitlenmiş olduğunu fark ediyorum. Yaz ve Cumartesi olması ne­ deniyle herkes arabalara doluşmuş eğlenmeye bir yer­ lere gidiyor. Tıpkı normal insanların yapacağı gibi... Normal şartlar altında tıpkı şu an benim de yapıyor olacağım gibi... Allah’ım son derece sıradan bir hayat­ tan nasıl bu denli karmaşık bir dünyaya geçiş yaptım? Ben kim evlenmek kim? Hem de sosyetenin en tepele­ rindeki ailelerden birinin pek kıymetli küçük oğluyla! Sevmediğim ve asla sevmeyeceğim oğluyla! Üstelik bu işe girerken onun eşcinsel olduğuna yemin edebilirdim. Yani ikimiz de kendi hayatlarımızı yaşayacaktık. Oysa müstakbel nişanlım bir kaç hafta önce bana saldırmaya kalkıştığında eşcinsel olmadığını çok net ispatladı. “Bunu yapamazsın! Doğana aykırı!” diye haykırdı­ ğımda hayret dolu gözlerle bana bakıp şöyle dedi: “Karım olacak kadınla birlikte olmam neden doğa­ ya aykırı olsun?” O zaman iki kez güçlüce yutkunup ilk kez gerçe­ ği yüksek sesle dile getirdim. “Çünkü... çünkü sen gay’sin!” En azından ben gerçeğin böyle olduğunu sanıyor­ dum. Müstakbel nişanlımın arka arkaya attığı kahkaha­ lardan çok eğlendiği anlaşılıyordu. “Ben neyim?” diye tekrarladı nihayet gülmeye ara verdiğinde. Hayır, yani bunda bu kadar komik olan ne­ dir hiç anlamıyorum. Sonuçta kadın kıyafetleri ile gece gece, zil zuma sarhoş kampusta turlayan o değil miydi?


Hem de kaç kez! Herkes onun öyle olduğunu düşünü­ yordu. Kimse açıkça itiraf etmese de... Serkan tam anlamıyla erkek olduğunu ispatlamaya hazır bir kararlılıkla üzerime gelirken geri geri kaçtı­ ğımı hatırlıyorum. Sonunda sırtım kapıya dayanıp da ben el yordamıyla kapı kolunu aramaya başladığımda Serkan burnumun dibinde bitivermişti. Aramızda yaşa­ nan itiş kakış, bağırış çağırış esnasında beni kurtaran Efe’nin beklenmedik ziyareti oldu. Kapıyı ısrarla vuru­ şu ve her şey yolunda mı diye sorması sonucu Serkan pes etmek zorunda kaldı. Aslında Serkan başka bir kız için harika bir koca adayı olabilir. Hatta düşünüyorum da herhangi bir kız için harika bir eş tanımına uyuyor. Sosyal statüsü hari­ cinde oldukça yakışıklı bir erkek. Uzun boylu, esmer... Bilirsiniz işte klasik yağız Türk erkeği tiplemesine uyan. Ama sorun şu ki benim için doğru kişi değil! Onu gördüğümde midemde kelebekler falan uçuşmuyor. Bi­ liyorum çok klişe bir benzetme ama ben de klişe bir romantiğim zaten. İşte bu yüzden aşk evliliği yapma­ lıyım. Evlendikten kısa süre sonra büyük olasılıkla beni aldatmaya başlayacak, ama şu an beni delicesine arzu­ luyor görünen azgın bir erkeği benim aşk tanımımın hiçbir yerine oturtamıyorum. Yine de bu şekilde terk edilmeyi hak etmiyordu... Yani hiç kimse bu tür bir aşağılanmayı hak etmez, de­ ğil mi? Of yine başlıyor işte vicdan azabı. Bir an önce buradan uzaklaşmazsam pişman olup geri dönmem an


meselesi diye düşünürken dikkatsizce yola fırlamamla acı bir fren sesi duymam ve ardından baldırlarımda hafif bir dürtülme hissederek dengemi kaybedip düşmem bir oluyor. Az önce de insanlar bana tuhaf tuhaf bakıyordu, ama şu anda tam anlamıyla ilgi odağı haline geldim! Bravo doğrusu Ela... bundan daha başarısız bir sıvış­ ma operasyonu gerçekleştiremezdin! Arabanın şoförü telaşla yanıma gelip eğilirken başıma toplanan insanla­ rın hararetli konuşmaları arasında ambulans, polis gibi kelimeler duyarak kendime geliyorum. “Ben iyiyim,” diyerek toparlanmaya çalışsam da onlar kalkmamam konusunda ısrarlı. Tam o sırada arabanın şoförünün kim olduğu gizemi de çözülüveriyor. Efe! Yine isteme­ diğim bir duruma balıklama atlamış bulunuyorum. “Ela iyi misin? Bir yerin acıyor mu? Hareket etme sakın!” dedikten kısa süre sonra olayın tuhaflığını fark ederek kaşlarını çatıyor. “Senin yolun ortasında ne işin vardı?” Şimdi ayvayı yedim işte! Düğünden kaçmam ayrı bir fiyasko, kaçarken nişanlımın kuzeni tarafından araba ile ezilmem -her ne kadar mübalağalı bir yaklaşım olsa da- ayrı bir fiyasko! Görüyorsunuz işte benim hayatımı tek kelimeyle özetleyecek olsak en uygun kelime fiyas­ ko olurdu. Ona mantıklı bir şeyler söylemeliyim... ya da beyin sarsıntısı geçiriyormuş numarası yaparak ken­ dimden geçebilirim. Hastaneye kadar zaman kazanmış olurum. Nasılsa ambulansta aklıma bir şeyler gelir. Biri ambulansın yolda olduğunu söylerken Efe en­ dişeli ve meraklı gözlerle bana bakmaya devam ediyor.


Endişeli, çünkü gelinin ölüp ölmeyeceğini bilmiyor. Gerçi biraz abartmış olabilirim, kanayan bir yanım yok ama katamı fena halde çarpmışımdır belki kim bilebilir ki? Tabii aynı zamanda merak içerisinde, çünkü geli­ nin yolun ortasında çıplak ayaklarla ne yaptığını kestiremiyor. Ve korktuğum üzere cep telefonunu çıkarıp Serkan’ı arıyor. Kısaca durumu anlattıktan sonra tekrar bana dönüyor. “Ela sen n’apıyordun böyle?” Düşün! Çabuk mantıklı bir açıklama düşün! Ta­ mam... “Aniden regl oldum ve tampon almaya çık­ tım,” diyebilirim mesela. Bunu birinden isteyemeyecek kadar muhafazakârım. Yok yeterince inandırıcı olmaz. Çıkıp temiz hava almak istemiş olsam mesela. Evlilik stresi panik atak geçirmeme neden oldu ve bir an ken­ dimi kaybedip... Buldum! Nasıl daha önce düşüneme­ dim! “Bana neden böyle sesleniyorsunuz... siz kimsi­ niz?” diyorum ürkmüş bir ifade takınarak. Doğrusunu söylemek gerekirse bu yaratıcı fikirden dolayı kendim­ le gurur duyuyorum. Şu dakika korkmuş, çaresiz ve za­ vallı numarası yapmam gerekmese kahkahalarla güler­ dim. Düşünsenize hangi evlendirme memuru hafızasını yitirmiş bir gelinin ‘evet’ini kabul eder ki? Efe kaşlarını çatarak bana bir süre bakıyor. “Ne de­ mek istediğini anlamıyorum,” diyebiliyor sonunda. “Ben de sizin ne demek istediğinizi anlamıyorum.” Ona siz diyerek özellikle aramıza mesafe koyuyorum. Anlarsınız ya... onu tanımıyorum, o bakımdan. “Hadi ama Ela, hafifçe dokundum. Zaten bu trafik­


te saatte otuz kırk kilometreden hızlı gitmek mümkün mü? Beyin sarsıntısı falan geçirmiş olamazsın!” “Lütfen bana Ela deyip durmayın. Ben Sıla oldu­ ğumdan eminim.” Bu da iyi! Hayır bu isme özel ilgim yok, ama bir ara şu dizi nedeniyle herkesin dilinde dolanıyordu. Orjinal olur diye düşündüm. Efe boş gözlerle bana bakmaya devam ederken önemli bir şey keşfetmiş gibi heyecanla atılıyorum. “Ah yoksa?” Üzerimdeki gelinliğe sonra da Efe’ye bakıyorum. “Yoksa siz benim nişanlım mısınız? Ben sizinle mi evlenecektim?” Böceğe dokunsa ancak bu kadar hızla elini çekerdi herhalde. Kendimi böcek gibi hissediyorum. Benden uzaklaşmaya çabalasa da beni yaraladığı düşüncesiyle vicdan azabı duyuyor farkındayım. Bu yüzden yanım­ dan ayrılamıyor. Ben de bu durumu sonuna kadar kul­ lanmaya kararlıyım. Hafifçe doğrulup tekrar ellerine yapışıyorum. “Öyle değil mi? Seni hatırlayamadığım için bana kızgınsın ama lütfen, lütfen bana kızma...” diye yalva­ rırken harika bir performans sergilediğimi itiraf etme­ liyim. Belki de dizilerde falan oynarım, tabii hafızamı geri kazanıp şu evlilik işinden paçayı sıyırdığımda. Efe ağzı bir karış halde bana öylece bakarken karar veremediğini anlıyorum. Gerçekleri o mu yoksa müs­ takbel nişanlım mı söylemeli diye... Ya da belki de ne denli ciddi yaralandığımı ve bu durumdan paçayı nasıl kurtaracağını hesaplamaya çalışıyordun Zaten onun


cevap vermesine fırsat kalmadan Serkan olay yerinde beliriveriyor. Bana doğru eğilirken Efe’nin elini öyle­ sine sıkmışım ki tırnaklarımı etine geçirmiş olabilirim, o da yüzünü buruşturuyor. “Ah zavallı bebeğim!” diye başlayan Serkan en­ dişesini gösteren bir yığın kelime söyleyerek üstüme doğru geldikçe ben geri kaçıyor ve gözlerimde panik ifadesiyle bir şeyler yap dercesine Efe’ye bakıyorum. Yüzünde beliren anlık tereddütten sonra Efe Serkan’ın koluna hafifçe dokunup sözde durumumu mırıldanarak anlatıyor. Serkan çatılmış kaşlarla Efe’ye önce bana çarptığı sonra da sözde nişanlısı rolüne itiraz etmediği için çı­ kışıyor. “Fırsatım olmadı ki? Ben de sen gelmeden birkaç saniye önce öğrendim beni nişanlısı sandığını,” deyin­ ce Serkan ilk başta akima gelmiş olması gereken soru­ yu nihayet soruyor. “Peki burada ne işi varmış?” Kendi kendime her şeyin yolunda olduğunu hatır­ latıyorum. Bilmediğim bir şeyi anlatmaya kimse beni zorlayamaz değil mi? Burada ne işim olduğunu gize­ mini koruyacak yani. Ayrıca Serkan T onca konuğun önünde rezil olmaktan kurtardım, bana teşekkür etme­ li. Ah tabii ilk başta onu bu duruma sokan da bendim, ama ne demişler her işte bir hayır vardır ve belli ki bu evlilikte keramet yokmuş. Yine de işimi sağlama almak için ona bir iki kelime edeceğim. Ağır yaralanmış olma ihtimalime karşı kalkmama izin vermedikleri yerden


hafifçe doğrulup bütün olan bitenler karşısında hassas bünyem ziyadesiyle etkilenmiş havası yaratarak elimi dramatik bir zarafetle ona uzatıyorum. “Merhaba ben Sıla,” diyorum ve hatırlamak için kendimi zorluyormuş gibi kaşlarımı çatıp ekliyorum. “Siz nişanlımın akrabasısınız sanırım. Ya da benim ak­ rabam mı acaba?... Abim olabilirsiniz aslında. Saçları­ mız benziyor.” Bunu duyan Serkan’ın yüzündeki dehşet ifadesini görünce gülmemi zor bastırıyorum. Aslında onun için biraz üzülüyorum. Düşünsenize az önce onca davetli­ nin önünde benimle evlenecekken şimdi hayatımda bir yabancıdan ibaret. Düzeltiyorum abim olduğunu var­ saydığım bir yabancı... Oh olsun ona! Beni oyuna geti­ rip sözünü tutmadığı için. Neyse ki ambulans geliyor da konuşmaya ara ver­ mek zorunda kalıyoruz. Bu arada söylemeden edeme­ yeceğim, ambulans da gelmek bilmedi. Hani yani iyi ki gerçekten yaralı falan değilim. Hele bir hastaneye gideyim ve şu karmaşadan uzaklaşayım o zaman rahat bir nefes alacağımdan eminim. Ve eğer yalnız kalabi­ lirsem hayatımın bu noktaya nasıl geldiğini detaylıca düşüneceğime dair kendi kendime söz veriyorum.


i k i n c i b ö lü n *

Bazı sorular vardır cevap vermeden önce çok iyi düşünmeniz gereken... Ama sorun şu ki ben hiçbir şeyi detaylıca düşünmem ve o an için bu harika bir fikir gibi görünmüştü. Bütün sorunlarım sihirli bir değnek dokunmuş gibi çözümlenecek, üstüne üstlük eğlenceli zaman da geçi­ recektim. Ne yazık ki her şey tam anlamıyla bir kâbusa dönüştü ve işin içinden nasıl çıkacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Belki de size en başından anlatsam daha iyi olur. Yine de uyarmalıyım ki başından ya da sonundan fark etmez, hangi açıdan bakarsanız bakın mantıklı bir açık­ lama bulamayacaksınız. Zaten öyle bir açıklaması da yok. Her şey Brad Pitt’in yüzünden. Evet, doğru duydu­ nuz. Bütün olan bitenlerden o sorumlu. Daha küçücük bir kızken Fight Club’ı izlemiş ve kendi kendime ye­


min etmiştim. İlk fırsatta Amerika’ya gidip kendi Brad Pitt’imi bulacaktım. Yıllar içerisinde Brad Pitt yerini çeşitli aktörlere bıraktı, hayranlık duyduğum isimler sürekli değişti. Değişmeyen tek şey Amerika’ya gitme konusundaki kararlılığımdı. Ben doğuştan şanslı tip­ lerden değilim. Ailemin öyle çok parası olmadığının farkındaydım ve bu yüzden çok çalıştım. Öğrencilik yıllarım çok başarılı geçti. En iyilerinden biri değil, en iyisi oldum. Herkes okulu dershaneyi kırıp, sinemaya kafeye giderken ben oturup ders çalıştım. Okul birincisi ola­ rak mezun olduğumda hedefe giden yolda büyük bir adım atmıştım. Bundan sonrasının çantada keklik ol­ duğunu düşünüyordum. Öyle olmadığını söylememi beklediğinizi biliyorum ama hayır aynen öyle oldu. Önce Türkiye’nin en iyi üniversitesine girdim sonra da öğrenci değişim programına katılıp son senemde Amerika’ya kapağı attım. Harika değil mi? İnsan benim kadar kararlı, ne iste­ diğini bilen ve zeki olunca hayat istediği her şeyi önüne sunuyor. Orada kalabilmek için master yapabilmem ve bir şekilde burs kapmam gerekiyordu. İşte bu noktada ailem devreye girip master’m ilk yılı için gerekli olan parayı sağladı. Çalışıp didinip benim için bir süredir para biriktiriyorlarmış. Şimdi burada fazla duygusal­ laşıp onların fedakârlıklarına değinmek istemiyorum çünkü konudan ve amacımdan sapmamalıyım. Size anlatmam gereken çok şey var ve gözyaşı dökülecekse bunun için bol bol fırsatınız olacağına bahse girerim.


Hayır, burada lıii/.ün dolu bir hikâye anlatmıyorum ama ister inanın ister inanmayın komedinin bile hüzün­ lü bir yanı vardır. Ve işin aslı ben yaşamakta olduğum sözüm ona romantizmin komik yanını görmek için cidden çok uğraşıyorum. Bir yerlerde yüzümün güle­ ceğine olan inancımı hiç kaybetmesem de, bazı günler çıldırma noktasına çok yaklaşıyorum. Çok tehlikeli bir biçimde hem de! Bir keresinde Canan’ın, eltim olacak kasıntı kadının saçını başını yolmamak için kendimi zor tuttum. Kendisi kıskanç cadalozun teki. Her şeyi en iyi bildiğini sanan ama hayat görüşü yıllar boyunca bir arpa boyu yol kat etmemiş bir kadın. Görüntüsüne değinmiyorum bile... O da en az fikirleri kadar sıkıcı, modası geçmiş ve iç bayıcı. Yakın zamanda eltim ola­ cak olması bile nişanı atmam için geçerli bir sebepti. Neden mi nişanı bozmadım? Nedenini anlatmadan önce nasıl nişanlandığımdan bahsetmem gerekir değil mi? Tamam konuyu dağıttım biraz. O halde ınaster yıl­ larıma dönelim. Ailemin desteği ve teşvikiyle başlamış olduğum master’da şunu fark ettim. Çok hızlı koşmuş­ tum ve cidden çabuk yorulmuştum. Yani ne öyle kaç senedir çalış çalış çalış başka bir şey yapma... Hayır efendim, kesinlikle bahane üretmeye çalışmıyorum, söylemeye çalıştığım; herkesin zaman zaman eğlenme­ ye ihtiyacı vardır. Farz edelim ki ben yılların birikmiş eğlencesini bir anda yaşamaya karar verdim. lamam... farz etmeyelim resmen öyle yaptım. Amerika’nın ne kadar keyifli bir ülke olduğunu keşfet­ tiğim zaman master’ın ilk yılındaydım. Birkaç partiye %


katılmanın ve birkaç dersi asmanın sorun olmayaca­ ğına inanıyordum. Aman yani düşünsenize ben liseyi birincilikle bitirmiş, üniversiteden üstün onur derece­ si ile mezun olmuş bir dehayım. Arkadaşım “Kitaptan öğrendiklerin yeter. Artık hayata karışıp biraz da yaşa­ yarak öğrenmenin vakti geldi,” dediğinde bu sözlerin arkasında yatan mantık bana oldukça gerçek göründü. Bu sözleri söyleyen ev arkadaşım Gözde hayatınız­ da tanıyabileceğiniz en sıra dışı varlıktır. Saçları Paris Hilton’ınki kadar sarı ve parlaktır. Zaten idolünün o ol­ duğundan şüpheleniyorum. En açık saçık ya da göze batan giysileri rahatlıkla giyer. İnsanlarda merak ve hayranlık uyandıran bir havası var. Olmasa şaşardım zaten. Babası o kadar zengin ki söylentilere göre şu an emekliye ayrılsa bile serveti yedi kuşak sonrasına ye­ tecek kadar çokmuş. Gözde’nin neşeli ve hayat dolu kişiliğinin yanında en belirgin özelliği tam bir baş be­ lası olması. Hayırdan anlamaz ve sorunlarımın ikinci sorumlusu da o. “Ela biliyor musun, azıcık kendine baksan olduk­ ça hoş görünebilirsin,” dedi bir akşam beni uzun uzun süzdükten sonra. Anlaşılan Gözde’nin yeni hobisi ol­ muştum ve hevesini alana kadar beni rahat bırakma­ ya niyeti yoktu. İçerisinde cımbız, çeşit çeşit makyaj malzemeleri ve manikür takımı olan alet çantasını gü­ rültülü bir biçimde masanın üzerine bıraktıktan sonra patlaması an meselesi olan bir bombayı imha etmeye hazırlanan bomba imha görevlisi edasıyla kutunun ka­ pağını açtı.


Bu haline daha önce de tanık olmuştum. Mesela tarot kartlan okumaya heveslendiği dönemlerde sık sık aynı esrarengiz ifadeyi takınarak olabildiğince ciddi bir şekilde kendini yaptığı işe verirdi. Beni alıkoyar ve tutturana kadar defalarca falıma bakardı. Tarot merakı yerini yogaya bıraktığında ben de rahat bir nefes almış­ tım. Gerçi hâlâ tütsülerden kurtulamamıştım ama en azından beni dahil etmediği ve sessizliğin hâkim oldu­ ğu bir uğraş bulması mutluluk vericiydi. Ne kadar da umutlanmıştım belki arayışı yoga ile son bulmuştur diye. Ama söz konusu Gözde olunca arayışın sonu gelmezdi. Bir gün parti kızı havasına bürünürken iki gün sonra hayatın gizemini çözmeye çalışan spiritüel bir kişiliğe dönüşürdü. Görünen o ki kendi ile denemelerinden bıkmış şimdi bana el atmaya hazırlanıyordu. Tüm itirazlarımı, direnişlerimi ve acı içerisinde sızlanışlarımı duymazdan gelerek başladığı işi bitirmeye ant içmiş bir biçimde bildiğini okudu. Kaş almanın en acı verici bölüm olduğunu sananlara şunu söylemek istiyorum: Aynada yeni saç rengimi gördü­ ğümde kalbimde hissettiğim sızının yanında hiç kalırdı kaş acısı. Ömrüm boyunca boya değmemiş saçlarım bir gecede kızıla dönüşmüştü. Benim ten rengim ile kızı­ lın uymayacağını söylemeye gerek yok herhalde. Zaten Gözde’nin de umurunda değildi. O kızılı seviyordu ve önemli olan da buydu. “O kadar da kötü olmadı bence abartıyorsun. Göz­ lerin alışana kadar bekle. Sonra sana yeni giysiler de alırız.” ••


“İstemiyorum!” diye azimle haykırdım. Belki ye­ terince yüksek sesle söylersem sağır kulakları beni ve itirazlarımı işitir diye umuyordum. “Biliyor musun çok nankörsün!” dedi kısılmış göz­ leriyle bana bakarak. “Seni pespaye bir halde alıp tüm erkeklerin dikkatini çekecek bir güzelliğe dönüştürü­ yorum ama takdir bile etmiyorsun. Beni çok kırdın.” Haklıydı, bütün erkeklerin dikkatini çekmeye başla­ mıştım. Sadece erkeklerin değil, kadınların, çocukların, köpeklerin ve hatta gözü doğru dürüst görmeyen yaşlı­ ların bile! Çünkü güneşin altında kafam alev almış gibi görünüyordu. Hatta bir boğa ile karşılaşırsam ne yapa­ rım diye endişelendiğimi bile hatırlıyorum. Amerika’da sokaklarda boğalar olduğundan değil elbette ama işte yatağınıza yatıp korkunç senaryolar üretmeye başla­ dığınızda bir bakıyorsunuz ki her şey kontrolünüzden çıkmış. Her neyse sonunda hatanın onda değil benim ten rengimde olduğunu söyleyerek gönlünü aldım. “Bak Gözde’cim biliyorum harika bir iş çıkardın. Ama görüyorsun ben esmerim. Beyaz olsaydım kızıl saç bende çok etkileyici durabilirdi. Düşünüyorum da belki saçımı eski haline döndürmeliyiz.” Biraz mırın kırın ettikten sonra bana hak verdi. “Haklısın Ela, çingene kadar karasın. Bu rengi taşıya­ cak kişinin asil bir beyazlığı olması gerek,” dediğin­ de rahatlamıştım. Biliyorum size hakaret gibi gelebi­ lir ama Gözde fazlasıyla açık sözlü ve patavatsız biri olduğundan ben bu tür yorumlarına alışmıştım. “Ama yine de seninle işim bitmedi. Doğru makeover’ı bulana kadar deneyeceğim.”


Kanepede oturmuş sarıldığım yastığı dişlememek için kendimi zor tutuyordum. Gözde pes etmeyecekti. Onun bir amacı, bir davası vardı ve bu yola baş koy­ muştu. ‘Eh napalım en azından kızıl saçı eledik,’ diye düşünüyordum. Birkaç gün bana bulaşmadığında ise bu işten sıkıldığını düşünmeye başlamıştım ki bir akşa­ müzeri neşeyle odama daldı. “Haydi kalk! Hazırlanmamız gerek.” Gözde böyleydi. Asla yeterli bilgi vermezdi ve konuya hep sonundan girerdi. Olayı çözmek Agatha Christie romanlarındaki cinayeti çözmek gibi ustalık isterdi. “Neden hazırlanmamız gerek?” diye sordum elim­ deki kitaptan başımı kaldırmadan. “Parti için elbette!” “Ne partisi?” Yeterince ilgili ve heyecanlı görünme­ miş olmalıyım ki Gözde yanıma gelip kitabı parmakla­ rımın arasından çekip komodinin üzerine fırlattı. “Son zamanların en heyecan verici partisi. Bir sürü genç, yakışıklı ve zengin erkek olacak. Sana da bir tane bulacağımızdan eminim.” Derin bir nefes alıp verdikten sonra beş yaşında bir çocukla konuşuyormuşçasına sabırla konuşmaya baş­ ladım. “Gözde’cim ben genç, yakışıklı ve zengin birini aramıyorum. Çünkü onlar can sıkıcı, kibirli ve çoğun­ luk da boş kafalı oluyorlar.” Gözde kaşlarını çatıp bana tepeden bakarak karşılık verdi. “Benim hakkımda da mı böyle düşünüyorsun?” Gözde’nin alındığı nadir anlardan birini yaşıyorduk


ve bu durum ustalıkla kontrol edilmediği takdirde fela­ ketle sonuçlanabilirdi. Yüzümde şirin bir gülümseme ile elimi havada rastgele salladım. “Elbette hayır! Sen genç, zengin ve güzelsin. Ben yakışıklı olanlardan bahsediyorum. Aman zaten erkek­ lerin çoğu boş kafalı. Neyi tartışıyoruz ki?” Gözde beni bir süre dik dik süzdükten sonra niha­ yet yüz hatları yumuşayıp umursamaz bir ifade ile aydınlandı. “Haklısın hepsi salak, işte bu yüzden akıllı kadınlar, yani senin ve benim gibiler, onları yönetiyor. Haydi kalk hazırlanalım.” Ve tekrar başa döndük. “Ben gelmesem... Hem par­ tiye davetli bile değilim.” “Saçmalık! Ben davetliyim sen de öyle!” O an şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: Asla Fight Club’ı seyretmemeliydim. Asla Brad Pitt’e âşık olmanialıydım, işin aslı o zamanlar muhteşem Jennifer Aniston’a ihanet ederek o erkek avcısı Angelina’mn oyuncağı haline geleceğini bilseydim ona başından hiç âşık olmazdım. Ve Amerika’ya gelmezdim değil mi? Sonuçta Türkiye’de iyi bir üniversiteden üstün onur derecesi ile mezun olmuş biri olarak dolgun maaşlı bir iş bulmam zor olmasa gerekti. Ama yıllar yılı o kadar çok odaklandım ki şu Amerika olayına... Yapmam şart­ tı bir bakıma. Şimdiyse burada ne aradığımdan emin değildim ama Brad Pitt olmadığı kesindi. Bir an önce master’ı bitirip geri dönmeliydim. Sonunda pes etmiş bir biçimde isteksizce yatak­ tan kalkıp ayaklarımı sürüyerek Gözde’yi takip ettim.


Burası onun eviydi. Çünkü o böylesinin eğlenceli ola­ cağına karar vermişti. Amerika’ya ilk geldiğimde ben kalacak bir yer arıyordum ve Gözde de kendine eşlik edecek bir ev arkadaşı. İlan panosunun önünde karşı­ laştığımızda birbirimizin Türk olduğunu keşfedince sıcak bir sohbet başladı aramızda. Gözde’nin çantası­ nın köşesinden başını çıkaran miniminnacık köpeğinin başını okşadım ve şöyle dedim. “Ne şirin şey!” Gözde de aynı anda benim ‘şirin şey’ olduğumu dü­ şünüyor olmalıydı ki kendisini eğlendirmem için mut­ laka evinde kalmam gerektiğine karar vermişti. “Ah hayır ben o kadar para veremem. Çok daha ucuz bir yer bulmalıyım. Part time işimden alacağım paranın yeteceği, küçük bir daireyi paylaşabilirim mesela.” Gözde gözlerini birkaç kez kırpıştırdıktan sonra ke­ limeleri yayarak konuşmaya başladı. “Part time iş mi? Ah ne şirinsin sen. Kesinlikle benimle kalıyorsun itiraz istemem. Bu yabancı ülkede bilmediğim bir Amerika­ lıyı evime alacak değilim. Türk çok daha iyi olur. Hem bana ödeme yapmana gerek yok. Mutfak giderlerine katkıda bulunman yeterli.” Bu anlaşmayı kabul ederken normal bir insanın mut­ fak giderlerini hesap ettiğimi itiraf etmeliyim. Ama söz konusu Gözde olunca mutfak giderlerinin kiradan bile fazla olacağını nereden bilebilirdim. Pahalı zevkleri ol­ duğu çok açık! Zorlandığımı fark eden Gözde sonunda her ay benden minik miktarda bir para almayı kabul etti ve böylece kiramın adını koymuş olduk. Bu minik miktar ile manikür giderlerini karşılıyor ve manikür


yaptırdıktan sonra bana gelip ellerini yüzüme sokarak “Teşekkürler, sayende...” diyor. Kendince iyi bir şey yaptığının farkındayım ve ver­ diğim parayı küçümsemek gibi bir amacı olmadığın­ dan eminim. Görüyorsunuz ya Gözde’yi anlayabilmek için onu iyi tanımak gerekiyor. Gözde’nin hayatında­ ki herkesi ve her şeyi sahiplenmek gibi bir huyu var. Bu nedenle de ona bir konuda karşı çıktığım zaman gerçekten çok şaşırıyor ve aklı karışıyor. Tıpkı o gece olduğu gibi. Sonunda beni zorla ikna ettiğinde kendi giysilerinden birini vereceğini söyleyerek benden onu takip etmemi istedi. Yaklaşık bir saat boyunca gardı­ roptaki neredeyse her şeyi denedikten sonra bir gerçeği fark ettim. Gözde’nin gardırobundaki parçaların topla­ mı Türkiye’de asgari ücretle geçinen on ailenin yıllık gelirine denk. Bu kız cidden çok ama çok zengin. “Tamam işte bulduk! Bu harika! Rengi seni açtı. Kesinlikle bunu giymelisin!” Pekala, onun kalbini kırmak istemiyordum. Muhte­ melen çok pahalı bir elbiseydi bana önerdiği ama bu kırmızı elbiseyi giydiğim takdirde fahişe gibi görüne­ cektim. Pahalı bir fahişe çünkü hâlâ etiketi üzerinde duran hiç giyilmemiş elbisenin fiyatını gördüğümde az kalsın gözlerim yuvalarından çıkıyordu. Bir insan ken­ disini fahişe gibi gösteren bir elbiseye bu kadar para verebilir miydi gerçekten? “Bence onu sen giymelisin sarı saçlarına çok yakı­ şır,” dedim ustaca bir manevrayla. Gözde ile yaşıyor-


sanız reddetmenin kurallarını bilmeliydiniz. Ne de olsa reddedilmeye alışık olmayan bir kişiydi... “Hmm öyle mi dersin?” dedi elimden elbiseyi alın üstüne tutarak. “Harika görünüyorsun! Işık saçıyorsun,” dedim daha da cesaretlendirerek. Gardırobun köşesinde fark edilmeyi bekleyen sade ama bir o kadar da göz alıcı leylak rengi elbiseye uzandım. Birbirimizi ilk görüşte sevmiştik. Esmer ve leylak arasında sarsılmaz bir bağ vardı yüzyıllardır süregelen. Onu istiyordum. “Bunu alabilir miyim?” diye sordum çekimser bir şekilde. Başını yan eğmiş aynada kendini ve kırmızı elbiseyi süzen Gözde bana bakmadan geçiştirdi. “Evet tamam istediğini al.” Böylelikle hayatımı değiştiren partiye gitmiş oldum. • Neden değiştirdiğini merak ediyorsanız tek cümle ile özetleyeyim: Hayatın eğlenceli yanını keşfettim. Matt yani hayatın eğlenceli yanı şimdiye kadar gördüğüm Brad Pitt’e en yakın şeydi. Şanslıydım çünkü beni ki­ taplarımdan çekip koparan şahsiyet çevresindeki insan­ ların duygularına zerre kadar önem vermeyen, şımarık ve zengin bir züppeden çok daha fazlasıydı. Tek sorun onun öğrenci olmayışıydı. Amerika kazan ben kepçe dolaşıp durdum Matt ile. Her şey öylesine harika ve baş döndürücü bir şekilde gelişiyordu ki. Borsada büyük yatırımlar yapan, olağanüstü zeki, yakışıklı ve zengin bir sevgilim vardı. Şikâyet ede­ cek ne olabilirdi değil mi? Ben de öyle dü


Amerika’ya yerleşme fikrine ısınmaya başlıyordum ki Matt ile ilgili minik bir detayı öğrenmiş oldum. Benim onunla evlenmem mümkün değildi çünkü kendisi za­ ten nişanlıydı! Başta söylediğim her şeyi unutun. Matt bildiğiniz çevresi dışındakileri önemsemeyen, şımarık ve zengin züppenin ta kendisi. Üstelik yüzsüz de! Her şeye rağmen peşimi bırakmama konusunda o kadar ıs­ rarcı davrandı ki bir süre başka bir arkadaşımın evine sığınmak zorunda kaldım. Olayları hızlı geçtiğimin farkındayım ama işin açıkçası M att’ten yediğim kazı­ ğı unutmak göründüğü kadar kolay ve çabuk olmadı. Her neyse o meseleyi geride bıraktığımda ders notlarım dibe vurmuş ve ben bursumu kaybetmiştim. İki gözüm iki çeşme, arpacık kumrusu gibi ne yapacağımı düşü­ nürken çalışabileceğim işlerin listesini çıkarmaya baş­ ladım. Pizzacıda çalışabilirdim ya da benzin istasyo­ nunda. Ama okul parasını denkleştirmem imkânsızdı. Aileme bu sorumsuzluğumu nasıl açıklayacağımı bile­ mez bir halde ve tamamıyla dibe battığımı hissettiğim o akşamüstü Gözde heyecanla eve gelip “Sana haber­ lerim var!” dedi. “Bunu yapamam! Kuzeninle evlenemem.” Gözde taviz vermez bir ifadeyle beni baştan aşağıya ters ters süzdü. “Çaresiz ama gururlu. Bugünkü rolün bu mu?” Ağlamak ve ona rol yapmadığımı haykırmak isti­ yordum ama Gözde aklına koymuştu bir kere. “Sana yardımcı olmaya çalışıyorum. Serkan’m çok parası var seninse hiç yok! Bana öyle bakma niyetim seni aşağıla-


mak değil ama gerçekleri görmende fayda var. Babası Serkan’ı bir arkadaşının kızı ile evlenmeye zorluyor ve Serkan’ın tek kaçış yolu zaten evli olduğunu söyle­ mek. Aksi takdirde babası onu cezalandırmak için bü­ tün kaynaklarını kesecek. Ve amcamı tanıyorsam bunu yapar!” Sıkıntıyla alnımı ovuşturarak ona tekrar anlatmaya çalıştım. “Anlamıyorsun sırf bu işten kurtulmak için sevmediğim dahası tanımadığım biriyle evlenecek de­ ğilim. Özellikle de damadın babası dediğin kadar kor­ kunçsa!” Gözde yanıma gelip oturdu ve omzuyla hafifçe om­ zuma vurdu. “Gerçekten evlenmeyeceksin şaşkın! Sa­ dece evlenmiş numarası yapacaksın. Karşılığında da burs kazanmış olacaksın. Serkan vakfının bursunu,” diyerek kıkırdadı. Kafam karışmış, çaresizlik bütün bünyemi etkisi al­ tına almış, düşünme yetimi zayıflatmıştı. “Ee ne diyorsun? Yapacak mısın?” Daha önce de söylediğim gibi bazı sorular vardır ki cevap vermeden önce çok iyi düşünülmesi gerekir. Ama ben hiçbir şeyi detaylıca düşünmem ve o an için tek çanem bu gibi gözükmüştü. Seslice nefes alıp verdikten sonra pes etmiş bir şe­ kilde başımı salladım. “Tamam.”

Sonra her şey çok hızlı gelişti. Müstakbel sahte ni-


şanlım benimle tanışmak için geldi. Hayatımda gördü­ ğüm en yakışıklı erkeklerden biri olmasına karşın zerre kadar ilgimi çekmedi. Çünkü bu olaydan birkaç gün önce onun hakkında detaylıca araştırma yapmış ve gay olduğunu öğrenmiştim. Görünüşe göre kendisi gizli gay’lerdendi. Ailesinden sır gibi sakladığı bu konunun açığa çıkmaması için beni kullandığını daha net anla­ mıştım. Düşünsenize gay bir erkeğin babası tarafından evlenmeye zorlanması ne sıkıcı bir durumdu. Açık söy­ lemek gerekirse onun bu durumu benim için rahatlatıcı bir unsurdu. Türkiye’ye dönüp büyük haberi vermeden önce bir­ birimizi daha yakından tanımak amacıyla daha fazla beraber zaman geçirmeye karar verdik. Ne de olsa Las Vegas’ta Türk konsolosluğunda evlendiğimiz yalanını söyleyeceksek birbirimiz hakkında ufak tefek şeyleri de bilmemiz gerekirdi. Böylelikle sık sık pijama parti­ si düzenleyerek patlamış mısır, pizza ve kola eşliğinde sohbet eder olduk. Onunla zaman geçirdikçe ne kadar eğlenceli olduğunu keşfediyor, kendimi ona daha yakın hissediyordum. Bir keresinde tekila içmemizi önerdiğinde hiç tered­ dütsüz kabul ettim. Gecenin ilerleyen saatlerinde ona Matt’i ve bana attığı kazığı anlatıp salya sümük ağlar­ ken buldum kendimi. Ama insan kocasından çekinme­ meli değil mi? O da aynısını söyleyerek saçlarımı ok­ şadı ve beni teselli etti. Aslında geriye bakıp düşününce aramızda geçen iki olay dışında bana karşı tamamıyla gay yaklaşımlar içerisinde olduğunu kesinlikle söyle­


yebilirim. Onlar da M att’in beni kaybettiği için aptal olduğunu söylediği ve beraberce sutyen almaya gittiği­ mizde fikrini almak için onu soyunma kabinine çağır­ dığım zamanlardı. Siyah dantelleri olan pembe sutyene bakarken yüzünün beliren ifadeyi yanlış anlayarak is­ terse kendi için de bir tane alabileceğimizi söylemiş­ tim. Ne kadar aptalmışım! Tekrar söylüyorum hayatım tam bir fiyasko! Şimdi az çok biliyorsunuz bu noktaya nasıl geldi­ ğimizi. Bilmediğiniz Türkiye’ye döndüğümüzde yaşa­ dıklarımız. Ben Serkan’m bu denli ilgi göreceğinden tamamıyla habersiz dönüşümü ailemden gizlerken havaalanında gazeteci ordusu tarafından karşılanınca neye uğradığımı şaşırdım. Bu adamın ailesi cidden çok ama çok önemli olmalı diye düşünüyordum. “Çıldırdın mı?” diye çığlık attı en yakın arkadaşım Esin haberleri ilk duyduğunda. “Tanımadığın bir adam­ la mı evlendin? Hem de onun gerçekte ne kadar tanın­ mış olduğunu bilmeden!” Düşününce anlıyorum ki Esin’in tepkisi hiç de abar­ tılı değilmiş. Ailesi benden ilk görüşte nefret etti. An­ nesi “Bu ne tür bir rezalet!” diyerek bayıldı, babası ‘bu işi’ detaylıca görüşmek üzere oğlunu çalışma odasına çağırdı. Eltim olacak cadı tepeden bakışlarla domuz gibi beni uzun uzun süzerken tek eğleniyor görünen Gözde’ydi. Ona öldürücü bir bakış fırlatınca oturduğu koltuğa sinip kaldı elbette. Yapılan uzun toplantılardan sonra şu karara varıldı. Serkan bana delicesine âşıktı ve ben bir servet avcısıydım. Tek düşündüğüm Serkan’m


parasıydı. Ah ne kadar doğru olduğunu bir bilseler za­ vallı oğulları için üzülmezlerdi. Tek düşündüğüm okul parasını çıkarmaktı ama şu anda onu bile istediğimden emin değilim. Medyanın ilgisi bu denli üzerimizdeyken boşanmak büyük dedikodulara yol açardı. Biraz bek­ leyecek sonra yürümediğini söyleyerek boşanacaktık. Yine de şu an evli olduğumuza göre Serkan’ın ailesinin adına yaraşır bir düğün yapılması şarttı. Hiç kimsenin hatırı için olmasa şirketin borsada düşüşe geçen hisse­ leri için olmalıydı bu. Kendimi saçma sapan bir koşturmacanm içinde bul­ dum. Ailem onlardan habersiz evlendiğim için bana fena halde kızgınlardı, ama en azından Amerika’dan bitli bir Amerikalı bulup getirmek yerine Türkiye’nin en zengin ailelerinden birinin oğlunu getirdiğim için takdir etmiyor değillerdi. Annem ve sözde kayınvali­ dem ilk görüşte birbirlerinden hoşlanmadılar. Kayın­ validem bildiğiniz orasını burasını gerdirmiş botokslu sosyetik tiplerden. Annem ilkokul öğretmeni, aklı ba­ şında ne konuştuğunu bilen son derece akıllı bir kadın. Görüyorsunuz ya ortak yanları hiç yok!


n ft a t ht h u ç u n c u b o lım

Bir yerlerden duymuştum: ‘Herkes hata yapar ama ancak ahmaklar hatalarında direnirler’ diyordu. Bu beni ahmak yapıyor sanırım. Yine de şunu kendi ken­ dime hatırlatmamda fayda var. Bazen şartlar ani karar­ lar vermenizi engelliyor ve bir bakmışsınız ki olaylar birbiri üstüne eklenmiş ve siz az sonra koca bir davetli topluluğu önünde nikâh defterine imza atmaya hazır­ lanıyorsunuz. İşte o noktada aldığınız ani gibi görünen karar aslında haftalardır içinizde biriktirdiğiniz duygu­ ların bir patlaması. Hayır, gerçekten kendimi haklı göstermeye ça­ lışmıyorum, ama lütfen siz de beni anlamaya çalışın. Serkan’ı hayatımdan çıkarabilmem için öncelikle haya­ tıma sokmam gerekiyordu. Ben de aynen öyle yaptım. Ailesini tanıdım, kendi ailemle kaynaştırdım ve hatta onları sevmeye bile çalıştım. Ciddiyim! Bazı geceler yatağıma yatıp eltimin iyi yanlarını bulmaya zorladı­


ğım oluyordu kendimi. Zorlu bir görevdi ve pek başarı­ lı olamadım ama en azından Efe’yi sevmiştim. Ah evet sanırım ikinci sahte nişanlım Efe’den bah­ setme zamanı geldi. Serkan’ın teyzesinin oğlu olan Efe’nin bir tur acentası var. Onu başka bir işte düşüne­ miyorum zaten. Gezmeyi çok seven, yerinde durama­ yan maceraperestlerden. Serkan neyse Efe tersi. Aklı başında, ayakları yere basan, ukalalıktan çok uzak ama bir o kadar da kültürlü. Üstelik sarışın! Hani nerdeyse üvey kuzen olduklarım düşünür insan. Gülünce orta­ ya çıkan harika gamzeleri var ve gözleri de koyu yeşil. Saçları her maceraperest erkekten bekleneceği üzere hafif uzun ve yer yer güneşten açılmış. Kayınvalidem ile yaşadığımız davetli listesi, menü­ deki adını bile okuyamadığım yiyecekler ve tabii du­ vağımın uzunluğu ile ilgili sürtüşmelerden çıldırmak üzereyken bir gün Efe çıkageldi ve “Senin iyi bir tatile ihtiyacın var,” dedi. Cevap Serkan’dan gelmişti. “Onun iyi bir balayma ihtiyacı var.” Bunu duyan Gözde atıldı. “Ve hatta belki de önbalayı. Biliyorsunuz Amerika’da çok moda.” Benim dışımda herkes bir şeyler söylüyordu ve ben bir an için bile olsa buralardan uzaklaşmanın harika bir fikir olduğunu düşünerek fikre hemen ısınıverdim. Efe’nin bizim için ayarladığı güneyde yeni açılan muh­ teşem oteldeki önbalayı aynı zamanda Serkan’m gay olmadığını keşfetmemi sağladı. Artık emindim onunla evlenerek, evlenmeden boşanmaya kadar geçecek sii-


rede kendimi onun pençelerinden korumak için müca­ dele edecek değildim. işte artık tüm hikâyeyi biliyorsunuz. Bilmediğiniz doktorların ben hastanedeyken işimi ne denli kolaylaştırdığı. Tuhaf bir biçimde Serkan’a bı­ raktığım not hiç gündeme gelmedi. Tahminimce ondan önce ya annem ya da Gözde bulmuş olmalıydı çünkü her ikisi de bana ve sözde hafıza kaybıma şüpheyle bakıyorlardı. Yine de yaşadığım travmatik tecrübe ve evlilik stresinin narin bünyemin kaldırabileceğinden çok fazla olması nedeniyle, doktor tavsiyesi üzerine bir süre huyuma suyuma gideceklerdi. Serkan beklediğimden olgun karşıladı bu durumu. Kayınvalidem arka arkaya fenalık geçirme rekoru kır­ dı, Gözde bunu eğlenceli bularak bana sürekli geçmişle alakalı sorular sormaya başladı. Annem ve babam ger­ çekten endişelenmiş görünüyorlardı. Esin gerçek bir dost gibi her koşulda yanımda olacağını hissettirirken Efe ne yapacağını bilemez halde bir köşeye sinip kal­ mıştı. Zavallı Efe! “Evet, seni evine yerleştirdiğimize göre ben artık gidebilirim,” diyor Efe elini kolunu nereye koyacağı­ nı bilemez halde tedirgin bir şekilde. Onu salıvermem ve bu oyuna bir başıma devam etm em gerek biliyorum ama yalnız kalırsam annemin üzerim e gelm esinden ve gerçekleri ağzımdan kaçırmaktan korkuyorum. “Biraz daha kalsana,” diye atılıyorum . Efe dehşet dolu gözlerle bir bana, bir anneme bir *

de Esin’e bakıyor ve nihayet “E e olur bir çay içey1,Tl


bari,” diyor. Gülmemek için kendimi zor tutuyorum. O çay içen tiplerden değil. Bilirsiniz işte oturup çay muhabbeti çevirmez. Yine de onu tanıdığımı belli et­ memek adına harika fikir diyerek anneme bakıyorum. Esin şüpheli bakışlarla beni süzdükten sonra anneme yardım etme bahanesiyle içeri mutfağa gidiyor. İşte o an eğilip Efe’ye alçak sesle itiraf ediyorum. “Efe ben bunların hiçbirini hatırlamıyorum ve ken­ dimi yanlarında yabancı gibi hissediyorum. Bir tek sen varsın yanında rahat ettiğim. Lütfen beni bırakma. Hat­ ta neden ben de seninle gelmiyorum?” Efe yaydan fırlayan bir ok misali aniden yerinden kalkıp “Olmaz!” deyiveriyor. Ben de ayağa kalkıp ona doğru ilerliyorum ama irkilerek bir adım geriliyor. O f ya... düşündüğümden zor olacak gibi. Yardımsız işin içinden çıkamayacağımı anlıyorum. O an fazla üstüne gitmemeye karar veriyo­ rum. Ama bu gece oturup etraflıca düşünmem, akıllıca bir plan yapmam gerektiğini anlıyorum. Akşam odamda baş başa kaldığımızda Esin’e konu­ yu açıyorum. “Ne?!” diye çığlık atıyor Esin gerçekleri duyunca. “Bir haltlar çevirdiğini anlamalıydım. Once sahte ev­ lilik şimdi de sahte hafıza kaybı. Sen sahtekârlık yo­ lunda emin adımlarla ilerliyorsun Ela. Keşke okuyarak zaman harcamasaydın bak mesleğini seçmişsin bile!” diye çıkışıyor. “O f Esin ya! Ayda yılda bir iyilik yapacaksın bur­ numdan getirme.” «•


“Ne yapacakmışım? Ben sana hiçbir söz verme­ dim.” Ona iyice yaklaşıp tüm şirinliğimi takınarak gülüm­ süyorum. “Benim Efe ile bir yerlere gitmemi ayarlar mısın?” “Delirdin mi sen? Çıkabilecek dedikoduları düşüne­ biliyor musun? Olmaz! Hayatta olmaz!” “Ya iyi de böyle de annem gözü önünden ayırmıyor. Hafızam geri gelene kadar hapis kalacağımı hiç düşün­ memiştim. Bilseydim başka yalan uydururdum.” “Tabii ne de olsa sen de yalan çok!” “Yargılama Esin yargılama. Gün gelir senin de işin düşer!” “Yok ama ben senin kadar yaratıcı olabileceğimi sanmam.” Düşünmeliyim. Onu ikna edecek bir şeyler düşün­ meliyim. Keşke elimde bir kozum olsaydı. “Esin yalvarıyorum en azından sen ben ve Efe bera­ ber gidebilsek. Burada çıldıracak gibi oluyorum. Hatta Efe gelmese bile olur. Sen ve ben ne dersin?” “Unut derim! Seni bu halde bir yere bırakmazlar.” “Haklısın,” diyorum aklımda türlü türlü tilkiler do­ lanarak. Ve o zaman anlıyorum ki hafızamın bir kısmı­ nı acilen geri kazanmalıyım. “Nasıl yani?” diye soruyor Serkan kaşlarını çatmış bir halde iki gün sonra onların evinde toplandığımızda. “Amerika’yı, master’ı, Gözde’yi ve hatta onun sevim­ siz köpeğini bile hatırlıyorsun, ama bir hatırlamadığın benim öyle mi? Daha doğrusu benim yerime Efe ile evleneceğini hatırlıyorsun.”


Ellerimi kucağımda birleştirmiş masum masum otu­ rurken ürkmüş bir ifade takınıyorum. Gözde gözlerini deviriyor. “O f Serkan çok ısrarcısın. Gören de âşık ol­ dun falan sanır. Bırak kızı hatırlamıyorsa hatırlamıyor. Tamam işte sen de hayatını yaşa o zaman. Zaten tüm derdin babanın zorla evlendirmesi değil miydi?” Efe merakla kaşlarını kaldırıyor. “Burada neler dö­ nüyor? Ela’nın bundan haberi var mı?” diyor kendini kontrol etmek için olağanüstü çaba sarf ederek. Olan bitenden haberi olmayan, kafası karışık ve hafızasını kaybetmiş her kızın yapacağını yapıyorum. Orda oturup boş boş bakıyorum. Biliyorum pek de bir önemi yok ama sırf konuya dahil olmak için hafifçe öksürüp “Sıla...” diye düzeltiyorum. Aslında amacım daha çok konuyu dağıtmak çünkü Serkan ile ilgili ger­ çeği Sıla duymak istemiyor. O zaman benim varlığımı ve doktorun uyarılarını hatırlayarak fazla heyecanlan­ mamam için şifreli konuşmaya başlıyorlar. Gözde gözlerini kocaman açıp Serkan’a imalı imalı bakıyor. “Onu taktın kafaya değil mi? İlla ki tanıdığın her kadınla final aynı olmalı. Bitiş yatakta yaşanma­ lı. Demek El... yani Elle hani şu Amerika’daki kızdan bahsediyorum. Sarı saçları ve oldukça beyaz teni olan. Ela’nın tam tersi yani...” Serkan kafasını ters ters sallıyor. “Gözde bazen aynı aileden olduğumuza inanamıyorum.” Serkan’m bu yorumuna katılmamak elde değil, ama asıl şaşırtıcı olan Efe’nin sözleri. “Sana inanamıyorum


Serkan. Senin bile yapmayacağın şeyler olduğunu dü­ şünürdüm ama belli ki ben de seni yanlış tanımışım.” N e olduğunu anlayamadan koluma dokunup “Haydi seni eve götüreyim.. dedikten sonra yumuşak bir bi­ çimde ekliyor

. .Sıla.”

Efe hakkında sizi düşüncelerle baş başa bırakıyo­ rum. Ben olayları tarafsız bir gözle anlatmaya çalışı­ yorum. Kendi duygularımı katmadan. Tıpkı gördüğü her şeyi olduğu gibi kaydeden bir kamera gibi. O f kimi kandırıyorum? O gün ve ondan sonra beraber geçirdi­ ğimiz her an içimde oluşan Efe hayranlığı kat kat arta­ rak büyüdü. Şimdilerde aklım fikrim onu kendime nasıl âşık ederimde... “Bu oyun fazla uzadı,” diye keyfimi kaçırıyor kro­ nik baş ağrım Esin. Oysa ben akşam baş başa yiyeceği­ miz yemek için hazırlanmakla meşgulüm. Dudaklarıma ruj sürdüğümü bahane ederek cevap vermiyorum ama Esin işin peşini bırakacak gibi değil. “Daha ne kadar devam edeceksin buna?” Oturduğum puftan ayağa kalkıp kendimi parfüme buluyorum. Aynadaki yansımama bakarken hülyalı gözlerle dalıp gidiyorum. Efe’nin kollarında ustalıkla dans ettiğimizi ve onun gözlerimin içine bakıp bana âşık olduğunu itiraf edişini hayal ediyorum. “Danslı bir davete katılmıyorsunuz sadece yemeğe gidiyorsunuz. Üstelik yemekte müstakbel kocan, Gözde


ve ben de olacağız unutluıı mıı? Yani sana âşık olsaydı bile -ki âşık olduğunu hiç sanmıyorum çünkü seni her gördüğünde kabızlık sorunu çekiyormuş gibi bir ifade takmıyor- duygularını itiraf edecek fırsatı olmazdı.” Sözde kocamın varlığını hatırlayınca yüzümü bu­ ruşturuyorum. Onun da ne düşündüğünün de canı ce­ henneme. Bunca zaman beni aptal yerine koydu. Ben onun gay olduğunu düşünerek içimi dışımı gizlemeksizin ortaya döktüm. Üstelik mecazi anlamda konuşmu­ yorum. Gerçekten beni sutyenliyken gördü, regl sancısı çektiğimde daha iyi hissetmem için dondurma alıp evi­ me getirdi. Eminim bu arada bana eşcinsel olmadığını söyleyecek birkaç fırsatı olmuştur. Ama o ne yaptı? Bu oyuna devam etti. “Ne bekliyordun ki? Adamın hayatı oyun dalavere. Sen de ondan farklı değilsin yani,” Bu sözler üzerine burun kıvırmakla yetiniyorum. Esin uyaran bir ifadeyle kolumdan tutuyor. “Efe’yi elde etmene olanak yok.En azından Serkan’ı ve kendi­ ni rezil etmeden. Ayrıca ben o adamın seninle ilgilendi­ ğini bile düşünmüyorum.” Yatağın üzerindeki küçük gece çantasına uzanıp alı­ yor sonra da havalı bir biçimde kolumun altına sıkış­ tırıyorum. “Onu göreceğiz,” derken pembe dizilerdeki tehlikeli kadın ifadesi takınarak tek kaşımı kaldırıyo­ rum. Feride görseydi eminim kıskançlıktan çatlardı! Dizi filmlerde oynamayı gerçekten düşünmeliyim ben­ ce...


Ve işte Boğaz’a karşı oturmuş yemeklerimizi yiyjp içkimizi yudumlarken tüm yaratıcılığımı, enerjimi ve içimde gittikçe büyüyen aşkı seferber ederek Efe’nin aklını başından alacak bir plan uyguluyorum. Her plan­ da olduğu gibi benimkinde de zayıf noktalar yok değil. Daha önceden hesaba katmış olmam gereken ama kat­ madığım Esin faktörü. Ben Efe’ye ışıltılı hayran gözlerle bakıp, ağzından çıkan her şeyi can kulağıyla dinliyorken Esin sürekli araya münasebetsiz bir yorum katmasa olmaz sanki! Tam da şu anda olduğu gibi. Efe işini öyle bir coşkuyla anlatıyor ki şimdiden onunla beraber dünyayı gezdi­ ğimizi hayal edebiliyorum. Daha önceki sözlerim bir kez daha gerçekliğini ortaya seriyor. Bu adamı tur ve seyahat işi dışında yaparken düşünebileceğim bir iş daha varsa o da arama kurtarma. Onu dağda karların arasında kaybolan insanları bulup, enkazın altından bir yavru köpeği kurtarırken hayal ediyorum ve göğsüm gururla kabarıyor. Yine de o işin ne denli riskli olduğu­ nu tekrar düşününce âşık olduğum erkeğin bu güvenli meslekte karar kılmış olmasının büyük şans olduğunu anlıyorum. Ah az önce ona âşık olduğumu itiraf ettim değil mi? İnanın en az sizin kadar ben de şaşırıyorum son zaman­ larda yaşadığım baş döndürücü hızdaki gelişmelere. Efe yakında Uzakdoğu’ya gideceğini anlatıyor. Oranın spiritüel kültüründen çok etkilendiğinden bahsediyor


“Ne harika,” diyorum. “Benim de çok ilgimi çekiyor Uzakdoğu.” “Saçmalama sen seyahat etmekten nefret edersin. Özellikle de uzak yerlere ve sırt çantasıyla!” diye araya giriyor münasebetsiz Esin. O anda masanın altında aya­ ğına okkalı bir tekme atıyorum. Kaşlarını çatmış bana bakarken çıtını çıkaramıyor çünkü ona resmen meydan okuduğumu anlamış durumda. Bundan sonra çıkacak rezaletten ben sorumlu değilim dercesine gözdağı ve­ riyorum. Aba altından sopa dedikleri türden. Neyse ki her şeyden habersiz Gözde konuşmaya giriyor. “Açıkçası ben de konforlu olmayan gezilerden hoş­ lanmam. Yine de Budizm hakkında detalıca fikir edin­ mek güzel olurdu.” “Yazın sıcaklarda gezmek zor olur düşüncesiyle sonbaharda gitmeyi planlıyorum. Okulun olmasay­ dı sen de gelebilirdin, ama sanırım o zamanlarda sen Amerika’ya dönmüş olursun.” Gözde umursamaz biçimde omuzlarını kaldırıp in­ diriyor. “Okula dönmek isteyip istemediğimden emin değilim. Hayattan beklentilerimi sorgulamaya başladı­ ğım şu dönemde kimliğimi bulma amaçlı bir gezi iyi olurdu doğrusu.” Bunun ne denli boş bir arayış olduğunu düşünüyo­ rum. İnsan olmayan bir şeyi bulamaz değil mi? Gözde ve kayıp kimliğini boş verip muhabbete dahil olmaya çalışıyorum. “Ben de Gözde’ye katılıyorum. O halde hep birlikte gidelim!” diye atılıyorum. O ana kadar sohbette göz­ ••


lemci olmayı tercih eden Serkan da hiç merak etmedi­ ğim fikrini belirtiyor. “Bana da uyar...”

“Çok fark ederdi sanki,” diye mırıldandığımda Serkan'ın duymasını engellemek amacıyla Esin aniden sesini yükseltiyor. “Harika o halde beni de dahil edebilirsiniz bu ge­ ziye.” “Neden bağırıyorsun ki?” diyorum onu gıcık etmek için. Harika ya! İnsan nişanlısıyla baş başa kalamayacak mı? Her planımızı beş kişilik mi yapmalıyız? Hemen aklıma beş kişilik olmayan bir fikir geliyor. “Bu şarkıya bayılırım. Bizim şarkımız değil mi? Hadi dans edelim!” diye ayağa fırlıyorum Efe’nin elini çekiştirerek. Efe’nin yine kararsızlığı tutuyor. Çekim­ ser bir şekilde Sekan’a bakıyor ve o anda kuzeninin çelik gibi ifadesini fark ederek geri adım atıyor. “Ela... şey yani Sıla henüz kimse dans etmiyor. Bence şimdi dans etmek iyi bir fikir değil.” Hayal kırıklığı ile omuzlarını düşüyor ve seslice ne­ fes alıp veriyorum. “Peki,” diyerek yerime otururken Serkan yanımda bitiveriyor. “Boş ver kim ne derse desin. Madem dans etmek istiyorsun...” diyor elini uzatarak. Serhan’dan kaçma üzerine yaptığım her girişim gibi bu da başarısızlıkla sonuçlanıyor. Az sonra onun kollarında isteksizce sal­ lanıp dururken bana sorduğu soru ile kendime geliyo­ rum.


“Ela buna daha ne kadar devanı edeceksin?” “Benim adım Sıla!” diyorum inatla. “Ailen ve çevrendeki herkes aksini söylese bile mi? Bak bana kızgın olduğunu ve ders vermek istediğini tahmin edebiliyorum ama sence bu doğru bir yöntem mi? Efe’yi kullanmak...” Duyduklarıma inanamıyorum. Serkan oynadığım oyunu çözmüş bile! Ama elbette sonuna kadar inkâr prensibine sadık kalacağım. “Neden bahsettiğini bilmiyorum ama kuzeninin ni­ şanlısına sarkıntılık ettiğini hatırlatırım. Bu ne derece onurlu bir davranış sence... hmm?” Serkan’ın dudaklarında alaycı bir tebessüm beliri­ yor. “Kuzenim benim nişanlımla evcilik oynamaya kal­ kışırken mi? Sanırım onur bu durumda pek de sorgula­ nacak bir meziyet değil. Özellikle de senin çevirdiğin dolaplar düşünülürse.” Neden bahsediyor bu adam? “Neden bahsediyorsun?” diye soruyorum hırçınla­ şarak. Serkan belimdeki elinin baskısını arttırıp beni ken­ dine çekiyor ve kulağıma fısıldıyor. “Bana bıraktığın nottan bahsediyorum.” O an kollarında kaskatı kesiliyorum. O notu ta­ mamıyla unutmuştum. Daha doğrusu annemin ya da Esin’in eline geçmiş olabileceğini düşünmüştüm. On­ lar da bir şey söylemeyince bu olay hiç olmamış gibi geride bırakmaya karar vermiştim. Peki bunca zaman­ dır neden bir şey belli etmedi ki?


Ben sormadan anlatmaya devam ediyor. “Serkan o notu bulduğunda getirdiğinde senin çıplak ayaklar­ la Ortaköy trafiğinde ne halt yediğini çok iyi anlamış oldum. Beni terk ediyordun, hem de düğün gecesinde ve onca davetli aşağıda bizi beklerken. Sence nasıl his­ settim?” derken dudakları kulaklarıma değiyor, öfke­ li nefesi ensemdeki ince saçları uçuşturuyor. Sıktığı dişlerinin arasından eklemeyi ihmal etmiyor. “İşte bu nedenle rol yapmaya son verebilirsin, çünkü her şeyi biliyorum.” Panik dalga dalga vücuduma yayılırken sinirlerim iyice geriliyor, çaresizlik tüm benliğimi sarıyor. O an köşeye sıkışmış her canlının yapacağını yaparak son çare saldırıya geçiyorum. “Hayatı yalan dolan üzerine kurulu birinin bana ah­ lak dersi verdiğine inanamıyorum. Ailene evlendiğin yalanını söyleyen sen değilmişsin gibi.” Serkan soğukkanlılığından ödün vermeden gülüyor. “Ve bu oyuna ortak olan sen değilmişsin gibi.” Ne diyeceğimi bilemez halde kelimeleri ağzımda geveliyorum bir süre. Nihayet çıkış noktasını buluyo­ rum. “Ben mecburdum! Paraya ihtiyacım vardı. Şimdi aklım olsa para için bile yapmazdım ama ya sen? Sırf şımarıklığın yüzünden... Sanki açıkça ailene söylesen seni zincirleyip zindana atarlarmış gibi... Tek yapman gereken evlenmek istemediğini söylemekti. Hem bu işe girerken bazı konularda yanlış bilgilendirildiğimi bil­ miyordum bile!” diyorum başımı dikleştirerek. Neyse ki yine Serkan’dan daha iyi insan konumuna geçtim.


Serkan hafifçe geri çekilip buz gibi bir ifadeyle beni süzüyor. “Hangi konuda yanlış bilgilendirildiğini me­ rak ediyorum. Bildiğim kadarıyla Gözde her şeyi de­ taylıca anlatmıştı.” “Neredeyse her şeyi. Bir tek şey hariç! O da senin gay olmadığın kısmı. Ben bu işe girerken senin güvenli olduğunu sanıyordum,” diyorum çocukça bir inatla. İti­ raf etmeliyim ki kelimler ağzımdan çıkar çıkmaz bana bile anlamsız geliyor. Yine de saçma sapan da olsa şu an tutunabileceğim tek gerekçe bu ve elimden kayıp gitmesine izin verecek değilim. Serkan şaşırtıcı bir biçimde beni kendine çekip daha sıkı tutuyor. Aramızda bir yumurta olsa çoktan çatlayıp kırılmıştı. Neden mi bahsediyorum? Bir erkekle dans etme kuralından. Bir yerlerde okumuştum. Gerçi güve­ nilir bir kaynak olduğu söylenemez. Yani öyle adab-ı muaşeret kurallarının anlatıldığı bir kitap falan değildi. Fazla yakın dans etmenin hoş bir görüntü olmayaca­ ğından bahsederken yumurta örneğini kullanıyordu. Ama bizimkisi bir yumurtayı bile kıracak kadar yakın olmaya başladı. Rahatsızca kıpırdanıyorum. Serkan ise kasıtlı biçimde bedenini bana yaslamaya devam ediyor. Bunu neden yaptığını anlamak zor değil. Sabrımı zorla­ maya çalışıyor. Sınırlarımı merak ediyor. Beni ne kadar sindireceğini görmek istiyor ve nihayet bunu sözlerine de yansıtıyor. “Seni arzuladığım ya da gay olmadığım için özür dileyecek deği lim. Bu işe girerken ben de oyundan baş­ ka bir şey düşünmüyordum, ama sonra seninle beta-


ber geçirdiğimiz zaman sonunda duygularım değişmeye başladı. Gerçi bana attığın son kazıktan sonra senden hoşlandığımı bile söyleyemeyeceğim. Duygularımı ifa­ de edecek kelime tiksinti olurdu ancak.” Aman ne kayıp doğrusu! O da ne? Serkan yüzünü saçlarıma gömüyor Efe’nin koklayacağı umuduyla sür­ düğüm parfümü derin derin içine çekiyor. Tamam, bu kadarı da fazla artık! “O halde beni rahat bırakmaya ne dersin?” diyorum onu sertçe iterek ama elde edebildiğim tek başarı ara­ mızdaki yumurtayı yine güvenli bir konuma yerleştir­ mek oluyor. Yine de yumurta bile yeterince boşluk sağ­ lamıyor. “Seni bırakacağımdan emin olabilirsin Ela. Ama bana verdiğin sözü yerine getirip karım olduktan sonra. Ayrıca hiçbir şekilde Efe ile birlikte olamayacağının farkmdasın değil mi? İnsanlar hakkınızda ne düşünür? Beni düşüreceğiniz kurban rolünü sevmesem de itiraf etmeli­ yim ki toplumun nefretini kazanmak yerine sempatisini üstümde toplamak daha cazip geliyor. Beni teselli etmek için sıraya girecek onca kadım düşünsene...” Hayatımda Serkan’dan daha çıkarcı ve düzenbaz bi­ rini görmedim. “Beni hiçbir şey yapmaya zorlayamaz­ sın.” “Ama en azından Efe’nin gözünden düşmeni sağla­ yabilirim,” diyerek göz kırpıyor Serkan. Başımı kaldırıp tiikürürcesine tiksintiyle karşılık ve­ riyorum. “Yapamazsın o zaman senin oyunun da ortaya çıkar.”


Serkan’ın dudaklarında sinsi bir gülüş beliriyor. “Ama ailem seninle hiç evlenmemiş olduğumu du­ yunca bırak bana kızmayı mutlu bile olur. Sen ise çev­ rendeki itibarım kaybedersin... Efe ile birlikte tabii ki. Üstelik ailen daha bursunun elinden alındığını bile bil­ miyor. O kadar uğraşıp didinsinler, parayı denkleştirip seni Amerika’ya yollasınlar sen bir bursa sahip çıkama. Olacak iş mi?” diyor bir yandan diliyle cık cık ses çı­ kararak. Bir konuda haklı. Benim yüzleşmem gereken daha fazla yalan var. Serkan için olay münasebetsiz bir şa­ kadan ibaret algılanabilir ya da geçici bir heves. Gerçi bunu düğüne kadar götürmüş olması büyük olay yara­ tacaktır. Ama o işin içinden de bana âşık olduğunu ve benimle gerçekten evlenmek istediğini söyleyerek sıyrılacaktır. Ben ise nişanlısına âşık harika koca adayını terk edip onun kuzenine koşan ikiyüzlü sürtük, ahlaksız kadın olarak nam salacağım. Uzun süre başka erkeğin yanıma yanaşmaya cesaret bile edebileceğini sanmam. Kısacası gördüğünüz üzere bir kez daha ayvayı ye­ miş durumdayım. Çenemi dikleştirip dişlerimin arasın­ dan karşılık veriyorum. “Senden iğreniyorum. Sırf sevdiklerimi üzmemek için önerini kabul ediyorum ama bir şartla.” Serkan şu anda hiç bir şart öne süremeyeceğimi bel­ li etmek istercesine imalı biçimde gülümsüyor. “Ney­ miş o?” “Evlilik öncesi sözleşmesi,” diyorum soğuk bir ifadeyle. Serkan bunu ilginç bulduğunu söylüyor. Bu


olaydan yaklaşık üç gün sonra onun avukatının hazırla­ dığı gizli anlaşmanın üzerinden geçerken adam bir kez daha şaşkınlığını dile getirmeden edemiyor. “Daha önceden böyle bir şeyi ne duydum ne de gör­ düm. İnsanlar mal varlıkları üzerine anlaşma yaparlar ama sizinki boşanmayı garantilemek üzerine. Evlen­ dikten kısa süre sonra hiçbir talebiniz olmaksızın ay­ rılmak istediğinizi belirtiyorsunuz. Bu durumda neden evlendiğinizi sorabilir miyim?” Ben adama ters bir bakış atıp başımı tekrar elimdeki kâğıdı okumak için eğerken Serkan zevkle kahvesini höpürdetiyor. “Çünkü Barış Ela Hanım benimle ev­ lenmeyi aslında hiç istemiyor. Kendisi kuzenime âşık da...” Genç avukatın gözleri fal taşı gibi açılırken ben elimde olmadan sertçe mırıldanıyorum. “Kes şunu!” Ama Serkan sesini kesiyor mu? Tabii ki hayır! Biliyor musunuz bir şey fark ettim. İnsanların ger­ çekten çok ama çok parası olunca hayattan beklentileri kalmıyor. Bir anda ne yapacaklarını bilemez halde boş­ lukta hissedince ister istemez kendilerine tuhaf eğlen­ celer buluyorlar. Mesela SerkanTn geçim sıkıntısı ol­ saydı, her ay faturaları nasıl ödeyeceğini ya da parasını bir ay boyunca nasıl idare edeceğini düşünüyor olsaydı bu tip hastalıklı oyunlar oynayacak zamanı olmazdı de­ ğil mi? “Barış unutma ki nişanlım tüm bunların gizli kalma­ sını istiyor. Biliyorsun düşünmesi gereken bir şöhreti var.” Benimle inceden inceye dalga geçtiğine inanamı-


yorum. Daha en baştan tüm bunlar onun fikri değilmiş gibi! Düşüncelerimi elimdeki kâğıda odaklamaya çalışı­ yorum ama Serkan münasebetsiz laflar ederken pek de kolay olmuyor. Nihayet sonlara doğru yaklaşırken iki madde dikkatimi çekiyor. Kaşlarımı çatıyor ve sabrı­ mı korumak için insanüstü bir çaba sarf ederek Barış’a soruyorum. “Kocama karılık vazifelerimi yapmam da ne demek oluyor?” Barış bu sorudan tedirginlik duyduğunu belli eder­ cesine hafifçe boğazını temizleyerek Serkan’a bakıyor. Serkan rahatça yaslandığı koltuğundan beni keyifle sü­ zerek açıklıyor. “Bilirsin işte toplum içerisinde beraberce boy gös­ termek. Yani yeni evli bir çift olarak insanların arasına karışmak ve biraz görüntü vermek.” Bu sözlerden ne anlam çıkarmam gerektiğini bile­ mesem de bir nebze olsun rahatlıyorum. Yine de emin olmak istercesine soruyorum. “Yani bu şey demek olmuyor değil mi? Ben de bir an öyle bir şey sanmıştım.” Serkan Barış’a dönüp göz kırpıyor. “Benim aklım­ dan böyle bir şey geçmemişti ama sen çok istiyorsan o konuyu da anlaşmaya eklemekten mutluluk duyarım.” Öfke ve utançla kızarmış bir halde yerimden fırlıyo­ rum. “Ne münasebet! Ben demek istediğinin o olmadı­ ğından emin olmak için söylemiştim.”


Serkan masum masum gülümsüyor. “Aklımın ucun­ dan bile geçmedi.” Eminim geçmemiştir ama bunu uzatacak değilim elbette. “Senin evinde kalmam da nereden çıktı şimdi?” “Bir süre bütün gözler üzerimizde olacak, ikimizin ayrı kalması nasıl yorumlanır sence?” “İyi ama zaten altı ay sonra boşanacaksak aramızın pek iyi olmaması normal değil mi?” diye soruyorum safça. Barış araya girerek düzeltme ihtiyacı duyuyor. “O da ayrı bir konu. Bu süreyi bir yıla çıkardık. Altı ay izah edilebilecek gibi değil. Tıpkı sizin de ifade etti­ ğiniz gibi yeni evli ve mutlu bir çiftten mutsuz bir çifte geçişiniz şüphe çekmeden olmalı.” Keçileri kaçırmış bir kişinin yapacağı gibi odanın içinde öfkeyle bir aşağı bir yukarı dolanırken elimdeki kâğıtları savurup duruyorum. “Çıldırdın mı sen? Bir sene senin evinde tıkılıp ka­ lacağım, kendi hayatımı yaşayamayacağım. Sonra da sırf sen keyifli hayatına devam edesin diye sessiz se­ dasız boşanıp hiç bir şey olmamış gibi kendi yoluma gideceğim! Her şey senin iyiliğin için! Ya ben ne ola­ cağım? Benim bundan çıkarım ne ki?” derken sesim kontrolden çıkmış bir halde avaz avaz bağırıyorum. Serkan yerinden kalkıp masasının çevresinde dola­ nıyor ve avukatın oturduğu koltuğun başında dikilerek adamın elinde tuttuğu kâğıda bakıyor. “Ben de tam bunu düşünerek anlaşmaya boşanırken *


verilmek üzere küçük bir miktar nafaka eklenmesini söylemiştim. Unuttun mu Barış?” Genç olmasına rağmen kısa sürede çok büyük bir hukuk firmasında kabul görmüş olan Barış, Serkan’ın güvendiği çok az kişiden biriymiş, bunu sonradan öğ­ reniyorum tabii. Aslında uzmanlık alanı şirket hukuku olsa da, Serkan gizlil ik konusunda başkasına güvenme­ diği için bu konuda da ondan yardım almış. Bana ödenmesi kararlaştırılan beş yüz bin lirayı du­ yunca başımın döndüğünü hissediyorum. Karmakarı­ şık duygular arasında gidip geliyorum. Olumlu, olum­ suz pek çok düşünce aklımdan geçiyorsa da ben en çok olumsuzlara takılıyorum. “Beni paranla satın alabileceğini mi sanıyorsun?” diye ucuz bir film repliği söylerken buluyorum kendi­ mi. Ama hissettiklerim bundan daha derin. Düşünse­ niz hayatımın bir yılmı alacak, Efe ile arama engeller koyacak, mutlu olma şansımı yok edecek ve sonunda bana beş yüz bin lira ödeyerek vicdanını rahatlatacak. Aptal olduğumu düşünebilirsiniz, büyük ihtimalle de öyleyim ama bu parayı istemiyorum. Çünkü bu parayı alırsam Serkan’dan bir farkım kalmayacak. Baştaki nedenlerim ile şimdikiler arasında dağ­ lar var. Artık onun hiçbir şeyini istemiyorum. Buna Allah’ın cezası soyadı da dahil! Son cümleyi yüksek sesle söylemiş olmalıyım ki Serkan’m yüz ifadesi geri­ liyor ve çıkması için Barış’a işaret ediyor. Daha sonra oturduğum koltuğa yaklaşıp ellerini eki yana dayıyor ve tehditkâr bir ifade ile beni baştan aşağıya süzüyor.


“Şimdi beni iyi dinle Ela. Senin bu rezil oyununu insanlara açıklamadığım için teşekkür edeceğine bir de bana üstünlük taslamaya kalkıyorsun. Dilersen bugün E fe’ye her şeyi anlatır ve sonra da gazetecileri arayarak bir basın açıklaması yaparız. Ya da anlaşmada belirtil­ diği gibi daha yumuşak bir yöntemle içine battığımız bu rezillikten sıyrılırız. Bu işi en başından kabul et­ memeliydim. Gözde her şeyin çok kolay olacağını ve senin paraya ihtiyacın olduğunu söylediğinde ona inan­ dım. Ama şimdi düşünüyorum da en başından babamın istediği kişiyle evlenseydim her şeye çok daha kolay çözüm bulabilirdim.” “Evlenseydin o zaman! Sakın bana laf kalabalığı yapma çünkü yaptıklarını mazur gösterecek hiçbir şey yok! Neden o kızı istemediğini söylemedin?” Serkan bana laf anlatmaktan bıkmış bir halde gözle­ rini kapatıp mırıldanıyor. “Çünkü o kızın babası büyük bir iş çeviriyor ve ona güvenmiyorum. Yakında hepimizin sonu olabilir. Zaman kazanmaya çalışıyordum. Bunca zaman onun­ la gezip tozmamın çok geçerli bir nedeni vardı. O da onunla evlenmemek. Şirketin mali tablosu pek iç açıcı değil ve babam durumu kurtarmak için benim acilen evlenmemi istiyordu. Oysa ben uzun süredir gizlice sürdürdüğüm araştırmaların sonuna çok yaklaştım. Yakında her şeyi tersine çevirecek bir planım var. Bu yüzden evlenmeye niyetim yok. Özellikle de bizim şir­ ketin kuyusunu kazan birinin kızı ile. Yine de sert bir çıkış yapılamayacak hassas dönemlerden birimleyiz. İş ♦


için Amerika’ya gittiğimde Gözde bir planı olduğunu söyleyerek beni çağırdı.” Boş gözlerle ona bakıp anlamaya çalışıyorum. “Amerika’ya iş için gittiğinde Gözde seni mi çağırdı? Sen Amerika’da yaşamıyor muydun?” Serkan’ın dudakları alayla kıvrılıyor. “Hayır yaşa­ mıyordum. Matt’in kalbinde açtığı derin yarayı anlat­ tığın geceler boyunca bir fırsatım yakalayıp açıklamak istedim ama sen beni tanıma konusunda pek hevesli görünmüyordun.” Birden utançla kızarıyorum. Gerçekten de Serkan’ı hiç tanımıyor olmam mümkün mü? Bunca zaman ken­ di derdimi mi anlatıp durmuştum. Durun bir dakika... “O halde kampusta kadın kıyafetleri ile ne arıyor­ dun? Neden herkes gay olduğunu söyleyip duruyor?” Serkan sabrını kaybettiğini açıkça gösterir şekilde seslice nefes alıp verdi “Neden bahsettiğin hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Başka bir Serkan varsa bileme­ yeceğim, ama ben kampusta kadın kılığıyla gezinemeyecek kadar uzaktaydım oralardan.” Tam anlamıyla afallamış haldeyim. Anlamaya çalı­ şıyorum. O halde onun gay olduğunu kimden ve nasıl duydum? Birden beynimde bir şimşek çakıyor! Pek çok sahne canlanıyor hafızamda ve hepsi Gözde’nin bana Serkan hakkında bilgi verdiği sahneler. Gözde’yi öldürebilirim! Ben araştırma falan yapmadım. Edindi­ ğim tüm bilgilerin kaynağı Gözde! “Bu durumda ben sana iyilik yapmış olmuyorum. Daha çok...”


Serkan nihayet kendini karşımdaki koltuğa bırakıp kravatını gevşetiyor. “Daha çok kendini bir süredir devam eden olaylar zincirinin orta yerine sürüklemiş bulunuyorsun.” Bir süre sessizliğe gömülüp düşünmeye çalışıyo­ rum. Gözde ile konuşup gerçekleri öğrenmeliyim. Bir nedenden dolayı Gözde beni bu işin orta yerine itti. An­ sızın aklıma geliyor. “Sen kaç yaşındasın?” diye soruyorum cevap san­ ki içinde bulunduğumuz durumda fark yaratabilirmiş gibi. Serkan koltuğun arka kısmına dayadığı başını kal­ dırıp bana bakıyor ve sonra tanıştığımızdan bu yana ilk kez onu gerçek bir insanmış gibi görmemi sağlayan iç­ ten bir gülümseme ile cevaplıyor. “Yirmi dokuz.” Tamam bütün bu olanların mantıklı bir açıklaması var. Ben bir kaza geçirdim ve ağır ağrıkesicilerin etki­ siyle halüsinasyonlar görüyorum. Aksi halde hayatım bir iki ay içerisinde bu noktaya gelmez, ben de hak­ kında tek bir doğru bilgiye bile sahip olmadığım bir adamla böyle bir oyuna kalkışmazdım. “Neden bunları daha önceden söylemedin!?” Yüzüne kapattığı iki elinin arasından cevap veriyor. “Bilmiyorum. Başlarda Gözde fazla üstüne gitmeme­ mi söyledi. Akıllıca olanın daha çok seni tanımak ol­ duğunu da... Aslına bakarsan Ela bu saçma sapan fikri duyduğumda karşı çıkmalıydım. Bir bakıma öyle de yaptım. Ertesi gün Gözde ile konuşmaya gittiğimde seıı


oradaydın ve... ve ben belki de o kadar da kötü bir plan değildir diye düşündüm. Sonra seni tanıyana kadar ka­ rar vermeyeceğimi söyledim kendime. Seni tanıyınca böyle bir çılgınlık yapacaksam kesinlikle en doğru ki­ şinin sen olacağını anladım. ” “îyi ama neden?” Serkan bir an duraksıyor. Sanki söyleyip söyleme­ me arasında gidip geliyormuş gibi. Nihayet açıklama­ ya karar verdiğinde ben de nefesimi tutmuş olduğumu fark ediyorum. “Diğerlerinden farklısın gibi klişe bir söz söylemek istemesem de gerçek bu. O kadar başına buyruk, anı yaşayan biri gibi göründün ki gözüme, bu bana inanıl­ maz çekici geldi.” Doğru söze ne denir! Başına buyruk ve anı yaşayan! Düşünmeden hareket eden, tedbirsiz ve şapşalı söyle­ meme nezaketinde bulunduğu için ona hafif bir sempati duyar gibi oluyorum ama sonra aklıma burada kim ve hangi amaç için bulunduğum gelince hafifçe geriliyo­ rum. “Yine de ben seninle evlenmekten vazgeçtim,” diye kestirip atıyorum. Öylece sıradan bir olaymış gibi. Sanki daha önceden bir not ile ayrıldığım yetmezmiş gibi. Serkan ile aramızda geçen konuşmanın devamı da üç aşağı beş yukarı aynıydı. Benim itirazlarım ve onun tehditleri arasında yaşanan gel gitlerden sonra nihayet direncim kırıldı ve onunla bir sene sonra boşanmak üzere evlenmeye razı oldum. Pekâlâ, bunu yapabilmem için bilincim yerinde olmalı farkındasınız değil mi? O


halde bundan sonra Ete’ye nişanl,mml> gibi vaUav nıayacağım ortada. Acilen bir plan yautabymr. Serkt beni tena halde köşeye sıkıştırdı.


1 #»

t II

n

I

H t H

AorAunou bol um

“Acilen bir plan yapmalıyım,” diyorum nikâhtan tam bir gece önce odamda bir aşağı bir yukarı volta atarken. Esin yine dalgasını geçiyor. “Ah nikâh öncesi ger­ gin olman çok normal. Tıpkı her gelin gibi, diyeceğim ama dur bir dakika sen evleneceğin için değil nişanlı­ nın kuzenini elde edemediğin için gerginsin!” Aniden durup hışımla ona dönüyorum. “Biliyor musun bana annelik taslamandan bıktım. Adam gibi arkadaşlık yapmayacaksan aramızdaki ilişkiyi gözden geçirmem gerekebilir.” Tamam saçmaladığımın farkın­ dayım ama sinirlerime hâkim olamıyorum n’apim? Esin soğuk bir yüz ifadesiyle beni süzüyor. “Tabii neden olmasın, kuzenime kancayı takabilirsin. Kuzen­ lere olan merakın malum. Tam istediğin gibi bir arka­ daş olacağından eminim. Her türlü dalaverede seve seve suç ortaklığı yapacaktır.”


Gidip sıkıntıyla kendimi onun yanına, yatağın üzerine bırakıyorum. “Off Esin deli olacağım. Bu iş­ ten kurtulamıyorum bir türlü. Efe’ye âşığım. Gülünce gözlerinin kenarlarında beliren çizgilerin sayısını bile biliyorum! Alnının üstünde saçma yakın bir yerde sörf kazasından kalan minik dikiş izini seviyorum. Güneşin sağlıklı, bronz teninde parlayışını... kollarının üzerin­ deki sarı tüyleri, tembel tembel sırıttığında ortaya çıkan bembeyaz dişlerini, sol yanağındaki minik gamzeyi...”

“Tamam! Yeter! Anladım!” diye sözümü kesiyor Esin. Tekrar konuşmaya başladığında ses tonu daha yumuşak, daha anlayışlı bir hal alıyor. “Ela imkânsız bir aşkın kucağına düştün. Sadece bir an için şu kör kütük âşık ruh halinden sıyrılıp gerçekleri benim gözlerimle görebilsen... Elacım neler yaptığına bir bak. Once tanımadığın bir erkekle evlilik oyunu oynuyor, sonra onunla evlenmek istemediğine karar vererek düğün­ den kaçmaya çalışıyor, onu beceremeyip yakalanınca hafızasını kaybetmiş numarası yapıyorsun. Hadi onu da geçtim tüm bu kargaşada bir de âşık olacak zamanı buluyorsun. Kocan olacak adamın kuzenine! Bu anlat­ tıklarımda mantıklı tek bir şey bul alkışlayacağım seni! Artık büyümek zorundasın! Dünyanın merkezine ken­ dini ve isteklerini koyup diğer insanları yok sayamaz­ sın! Ailenin ne kadar endişelendiğinin, senin yüzünden kaç gece uykusuz kaldığının farkında mısın? Serkan’ı tanımaya çalışmak yerine Efe’nin yara izlerini ezberli­ yorsun!” «•


“SerkanT sevmiyorum n’apim?!” diye itiraz ediyo­ rum yüksek sesle. “Sevme o zaman! Bir sene onunla dostça geçinmeye çalış yeter. İlk başta bu işe evet derken aklından ge­ çen de tam olarak bu değil miydi? Efe’den uzak dur!” “Demesi yapmasından kolay...” diye mırıldanınca Esin omuzlarımdan sıkıca kavrayıp beni kendine doğru çeviriyor. “Lütfen durumu olduğundan da zorlaştırma. Sadece bir sene! Üstelik onun güvenini kazanırsan Amerika’ya dönüp okuluna devam edebilirsin bile. Bu işin sonun­ da kazanacaklarına karşın tek yapman gereken bir sene onunla iyi geçinip kuzeninden uzak durmak. Gerçekten Ela, adam senden çok şey mi istiyor?” İtiraf etmek gerekirse Esin haklı. Sanırım bir süre Efe’den uzak kalmam gerekecek. Ote yandan onunla da arkadaş olmamı engelleyecek bir neden yok. Yani aşkımı kalbimin derinliklerine ittikten sonra neden be­ raber zaman geçirmeyelim, değil mi? • •

“Balayı mı?” diye ciyaklıyorum aile arasında Serkan’m evinde -ki bu andan itibaren bir sene boyun­ ca benim de evim olacak- yapılan mütevazı nikâhın bitiminde. Serkan tam da karısına âşık bir erkeğin yapacağı gibi beni tutup sevgiyle kendine çekiyor. Bu numarayı ben ve Esin dışında herkes yutmuş olmalı. Özellikle de


Serkan’ın ailesi. Annesi yanlışlıkla sinek yutmuş gibi bir ifade takınırken cadaloz eltim hoşnutsuzlukla ho­ murdanıp kocasına dik bir bakış atıyor. Ah bu kadın ve dik bakışları yok mu? Bir insanı bakışlarla öldürmek mümkün olsaydı bu kadın sayısız cinayet işlerdi. “Elbette sevgilim. Doğru dürüst bir düğün yaşaya­ madık ama seni balaymdan da mahrum edeceğimi dü­ şünmedin herhalde. Biricik karım için en iyisini planla­ dım.” Üzerime çöreklenen sıkıntıdan kurtuluşu şarapta ararcasına kafama dikiyorum kadehi ve okkalı bir yu­ dum alıyorum. “Kim bilir belki harika bir balaymdan harika bir sürprizle döneriz. Mesela bir bebek...” dediği an ağ­ zımdaki şarap boğazıma kaçıyor ve ben etrafa tükürük­ ler saça saça öksürmeye başlıyorum. Serkan’m annesi ile babası benden önce atılıyor. “Bebek için erken değil mi oğlum? Önce birbirinizi tanısaydmız biraz...” Serkan yine beni tutup sıkıca kendine yaslarken ben oraya buraya çekiştirilen bir kukladan farksız ruhsuz biçimde itaat ediyorum. Ama tam o sırada Esin’in “sa­ kin ol” bakışını yakalamayı başarıyorum. Annem Serkan’ın ailesinin verdiği tepkiye bozul­ muş olmalı ki o da aşağı kalmamak için bir iki çift laf etme ihtiyacı duyuyor. “Elbette Ela’cim aceleye hiç gerek yok. Senin gibi zeki ve kültürlü bir kızın evlilik konusunda bu denli aceleci davranmış olması bile yeterince şaşırttı bizi. Bı­ rakın da önce bunu sindirelim değil mi?” diyor zoraki


bir tebessümle. Ona müstakbel kayınvalidem de ka­ tılmaya çalışıyor, botokslu yüzünün elverdiği ölçüde. Samimiyetsiz gülüşmeler son bulduğunda Serkan son bombayı da patlatıyor. “Keyifli bir gece oldu ama biz artık müsaadenizi isteyip hazırlanmaya başlamalıyız. Ne de olsa yarın sabah erken halayına çıkacağız. Ela da daha önceden bilmediğine göre onun da toparlanmak için zamana ih­ tiyacı olacaktır. Ama öncesinde dışarıda bekleyen basın mensuplarına bir iki mutlu poz verelim değil mi?” Serkan’a öldürücü bir bakış fırlattıktan sonra itiraza yelteniyorum ki eğilip kulağıma fısıldıyor. “Evlilik ön­ cesi sözleşme şartlarını unutma sevgilim.” O beni ustalıkla kapıya doğru yönlendirirken ben de alçak sesle söylenmeye başlıyorum. “Balayma çıkaca­ ğımızdan bahsetmemiştin ama.” “Hepsi basma mutlu bir tablo çizmek için tatlım. Yoksa inan bana ben de senin gibi ruh halleri sürekli değişen biri ile bir ay dip dibe zaman geçirme meraklısı değilim.” Ansızın durunca o da benimle beraber duruyor. “Bir ay mı?” diyorum nefes almakta zorlanarak adeta fısıl­ tıyla. “Evet tabii bizim camiada balayı dedin mi bir ay­ dan az olmamalı. Yoksa damadı cimrilikle ya da işini karısından daha fazla önemsemekle suçlarlar,” diyor sırıtarak. Allah’ım o sırıtışı suratından silmek için sağlam bir tokat atmamak için kendimi zor tutuyorum. Bir süre


ben öfkeden ne diyeceğimi bilemez halde karşılıklı bir­ birimize bakakalıyoruz ki, tam o sırada sokak kapısı açılıyor ve flaşlar patlamaya başlıyor. Serkan da bir çır­ pıda beni kendine çekip sözüm ona âşık bir koca gibi tutku dolu bir öpücük yapıştırıyor. Ben daha ne oldu­ ğunu anlayamadan sersemlemiş biçimde içinde bulun­ duğumuz anı kavramaya çalışırken bakıyorum Serkan çoktan sorulara cevap vermeye başlamış bile. Üstelik o kadar rahat ve kendinden emin görünüyor ki... Be­ nim dışımda orada bulunan herkesi etkilediğinden hiç şüphem yok. Ben tüm bunları düşünürken bir yandan onu izlediğimin farkında değilim tabii. Bana sorulan bir soru ile kendime geldiğimde ancak sonunu yakala­ yabiliyorum. “... siz bu konuda ne düşünüyorsunuz Ela Hanım?” Tam o anda Serkan da başını çevirip bir iki saniye beklenti dolu bakışlarla bana bakıyor. Neyse ki beni kem küm etmem ve lafı gevelememe fazla fırsat ver­ meden “Çok açık değil mi? Ela Hanım mutluluk sarho­ şu,” dedikten sonra göz kırparak eklemeyi ihmal etmi­ yor. “Ve belki biraz da şampanyadan...” Medya mensuplarının bu espriye gülmesi neden bu kadar sinirlerime dokunuyor bilmiyorum ama ansızın kaşlarımı çatıp okkalı bir cevap vermeye hazırlanıyo­ rum. Tabii Serkan durumu fark ederek benden önce ha­ rekete geçiyor. Bir kere daha anlamsızca sıkı biçimde beni kendine çekip boynuma ıslak bir öpücük konduruyor. Elimin tersi ile ovuşturmamak için kendimi zor tutuyorum.


“Şaka bir yana biliyorsunuz karını yaşadığı kazadan yeni yeni toparlanıyor. Onu daha fazla yormamak için aile arasında küçük bir kutlama yamayı tercih ettik. Bü­ yük bir düğünü bekleyemeyecek kadar âşığız birbiri­ mize,” derken sözlerini ispatlamak istercesine bana aşk dolu gözlerle bakıyor. “Hepinize iyi geceler. Balayı sonrasında görüş­ mek üzere...” diyerek beni getirdiği gibi geri götürü­ yor. Sanki bezden bir bebekmişçesine elimin kolumun kontrolü bana ait değilmiş de tutup nereye çekilirsem oraya gidecekmişim gibi hissediyorum. Bu duygularım ertesi gün biz uçağa binip ülke sınırlarını aşana kadar devam ediyor. Yan yana koltuklarda yolculuk ederken ikimiz de iki yabancıdan farksızız. Bunu görmek içimi rahatlatıyor. Demek gerçekten formalite evliliği yapmışız ve her şey bir gösteriden ibaret. Otelimize vardığımızda neredeyse umut doluyum bile diyebilirim. Şehri gezip alışveriş yapabilir son za­ manların stresini üzerimden atabilirim. Ah düşünüyo­ rum da balayı fikri hiç fena değilmiş! Serkan ile mec­ bur kalmadıkça konuşmuyor olmamız harika değil mi? Bu pozitif ruh halim resepsiyon görevlisinin “Otelimi­ ze tekrar hoş geldiniz. Balayı süitini sizin için hazırlat­ tık,” demesiyle son buluyor. “Bu suit iki ayrı yatak odasından oluşuyor değil mi?” diye atıldığımda Serkan kolunu omzuma atıp sıuKarım çok esprilidir.”


“N e esprisi? Ben ciddiyim seninle aynı odada kala­ cak değilim! Burada bizi tanıyan yok rol falan yapma­ mıza da gerek yok!” Kısa süre sonra Serkan ile aynı odada kalma ko­ nusunda gereksiz bir endişe yaşadığımı fark ettiysem de tuhaf bir biçimde bu durum benim için rahatlatıcı olmaktan çok uzak. Onu o kadar az görüyorum ki nere­ deyse buraya arkadaş grubu ile geldiğinden şüphelene­ ceğim. Durun bir dakika! Ya da belki de bir arkadaşla... özel bir arkadaş. St Tropez’e gelişimizin üçüncü gününde de ak­ şam yemeğine gitmek üzere öküz kocamın gelmesini beklerken birden kafama dank ediyor. O gününü gün ederken ben sözüm ona edilmiş sadakat yeminine bağlı kalıyorum. Onunla sadece yemeklerde bir araya geli­ yoruz. Bunun dışında kalan zamanlarda ne haltlar ka­ rıştırdığı hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen özellikle akşamları hazırlanışma bakılırsa işin içinde bir kadın var. “Demek beni boynuzluyorsun,” diye mırıldanıyo­ rum kollarım göğsümde kavuşturulmuş bir biçimde odanın ortasında sinirle volta atarken. “Bakalım ben seni suçüstü yakalayıp kare kare fotoğraflarını çekti­ ğimde anlaşma şartlarını ihlal ettiğin için beni seninle evli kalmaya zorlayabilecek misin?” Boşanma ihtimali aklıma Efe’yi ve düğünde hep birlikte çekilmiş olan resmimizi getiriyor. Bir solukta gidip valizin altına özenle sakladığım resmi alıyorum. Acaba şu anda ne yapıyor diye merakıma engel ola-


mıyorum. Çantamdan telefonumu çıkarıp numarasını tuşlarken adeta nefesimi tutuyorum. Şu dakika Serkan içeri dalarsa hiç şüphesiz telefonu Efe’nin suratına ka­ patmak zorunda kalırım. Ama korktuğum gibi olmu­ yor; ne içeri Serkan giriyor ne de Efe telefona cevap veriyor. Onu kaybediyor olabilir miyim endişesiyle kendimi yatağın üzerine bırakıyorum. Şu anda Esin burada ol­ saydı muhtemelen ilk söyleyeceği şey “Ona hiç sahip olmuş muydun ki?” olurdu. Kendi kendime “Oyunbozan!” diyerek yüzümü buruşturuyorum. Esin ile eğlenceli bir şey yapmanın imkânı yok. Onunlayken kendimi Bay Yanlış gibi his­ sediyorum. Bay Yanlış ile Doğru Ahmet’i hatırlayınca havaalanından aldığım Mevzu Derin isimli kitap aklı­ ma geliyor. Sıkıntımı bundan daha iyi dağıtacak bir yol olamazdı diye düşünerek açıp okumaya başlıyorum. Kendimi kitaba kaptırmış halde ne kadar zaman geçti­ ğini bilmiyorum ama ansızın oda kapısının açılmasıyla irkiliyorum. İlgisiz görünmeye özen göstererek bakış­ larımı kitaptan ayırmadan imalı bir biçimde “Nihayet!” diye mırıldanıyorum. Serkan, bütün gün plajda sevgilisi ile fingirdeşmekten olacak, her zamankinden de bronzlaşmış bir biçim­ de karşımda dikilip bembeyaz dişlerini göstere göstere sırıtıyor. “Yoksa sevgilim beni mi özlemiş?” “Ah bilmem bu soruyu sevgiline sormalısın sanı­ rım ” diyorum ukala bir tavırla. Deniz suyundan kaskatı kesilmiş hafif dalgalı saç-


lanın eliyle gereksiz bir çabayla geriye tararken neşe­ li bir biçimde gülüyor. Onun neşeli olmasından nefret ediyorum. Bu benim onun hayatını sefil ve mutsuz hale dönüştürme planımda hiç başarılı olamadığımı gösteri­ yor. Oysa o benim hayatım üzerinde çok güçlü bir ne­ gatif etkiye sahip. Bu hiç adil değil! “Bugün yine bal dudaklarından zehir akıyor karıcı­ ğım. Yanılıp o dudaklardan öpecek kişinin haline acı­ yorum doğrusu.” Tek kaşımı kaldırıp imalı bir şekilde karşılık veriyo­ rum. “Neden ki kocacığım, görünüşe göre sana bir şey olmamış. Beni kaç kez zorla öptüğüne göre. Ah elbette kötülere bir şey olmaz zaten değil mi?” Buna karşılık olarak Seıkan yatağa doğru eğilip iki eliyle destek alarak burnumun dibine kadar yaklaşıyor. “Onların hepsi roldü. Seni gerçekten öptüğümü fa­ lan mı sandın?” Beni tedirgin ederek asıl konudan sapabileceğini sanıyorsa yanılıyor. “Bütün gün nerdeydin sen?" diyo­ rum başımı diğer tarafa çevirirken. O da doğrulup yatağın çevresinde yarım tur attık­ tan sonra kendini boş olan kısma fırlatıyor. Ağrılığı ile yatak hareketlenince rahatım kaçmış biçimde kaşlarımı çatıyorum. Sanırım bunu yanlış anlayıp onu kıskandı­ ğımı falan sanıyor, kendini beğenmiş maymun. “Ne o çok mu meraklandın?” “Ah köpekbalıklarına yem olsan umurumda olmaz­ dı, sadece ben anlaşmanın kendi payıma düşen kısmına


uyarken sen ne haltlar karıştırıyorsun, merak ediyo­ rum.” “ Elbette umurunda olmazdı ama merak edecek bir şey yok. Sadece burada köpekbalığı olmadığı için de değil, aynı zamanda anlaşmayı bozacak bir şeyler yap­ madığım için de...” diyerek yüzsüzce sırıtıyor. “Pissin ve yatağı kirletiyorsun, lütfen bir an önce duş alır mısın? Yemeğe gitmek için seni daha fazla bek­ leyeceğimi sanmıyorum, iyice acıktım. Hem sen zaten orda burda tek başına görünmekten çekinmezken be­ nim yalnız yemek...” “Haklısın! Nasıl da düşünemedim! Ela biraz bera­ ber görünsek fena olmaz. Bu akşam yemekten sonra beraber gece kulübüne gidelim.” Benim bir şey söylememe fırsat bırakmadan kalkıp duşa gidiyor. Ne yalan söyleyeyim son zamanlarda ya­ şadığım bunaltıcı ve baskı altındaki hayattan sonra gece kulübüne gidip biraz kafa dağıtmak fikri cazip geliyor. Tek sorun birlikte gideceğim kişinin Efe olmayışı, ama bu düşünceyle canımı sıkmak yerine bol bol içip dans ederek kendimi eğlenceye kaptırmaya kararlıyım. Hemen soluğu gardırobun başında alıyorum. Rahat bir şeyler giymeyi düşünüyorum. Hem kolay hareket edebileceğim hem de sahil ruhuna uygun. Mini bir kot şort ile strapless bir üstte karar kılıyorum. Saçlarımı açık bırakabilirim ama bu beni terletip bunaltmaktan başka bir işe yaramaz. O nedenle tepede sıkı topuz ya­ pıyor dudaklarıma da parlatıcı sürüyorum ve işte hazı-


Yaklaşık kırk beş dakika sonra midemin duvarları açlıktan birbirine yapışmış halde sinirle tırnaklarımı kemirirken Serkan nihayet banyodan çıkıp hazır oldu­ ğunu haber veriyor. Bu adamı sevmesem de bir konuda hakkını yememek lazım. Giyim konusunda bir erkeğe göre oldukça becerikli. Zaten bu da bana başlarda onun gay olduğunu düşündürten en önemli detaylardan biri değil miydi? Yanık tenini ihtişamlı bir salaşlıkla ortaya seren be­ yaz bol keten gömleğine ve pantolonuna şöyle bir bak­ tıktan sonra gözlerim boynundaki kolyeye takılıyor. “Nihayet! Her halde hangi kolyeyi takacağına karar vermen uzun sürdü,” diyorum sesime alaylı bir ifade katarak. “Hayır aslında daha çok bacaklarımı tıraş ederken zaman harcadım,” dediğinde gözlerim dehşetle açılı­ yor. Bu durum onu eğlendirmiş olmalı ki yüksek sesli bir kahkaha atıyor. “Şaka yapıyordum. Sen de iyi görü­ nüyorsun,” diye eklemeyi ihmal etmiyor göz kırparak. Ona iyi göründüğümü söylediğimi hiç hatırlamıyo­ rum ama bu odada kalışımızı bir saniye daha uzatacak herhangi bir polemiğe girmeme konusunda kararlıyım. Yemekte fazla konuşmuyoruz. Bunun en önemli ne­ denlerinden biri konuşacak fazla bir konumuz olmama­ sı ise diğer nedeni benim yemeklere saldırıyor olmam. Serkan kadehini dudaklarına götürürken beni dikkatli­ ce ız “İştahı yerinde bir kadınsın." “Senin için mahsuru yoksa..." diye tersliyorum oıııı


tereyağında özenle pişirilmiş harika jumbo karidese ça­ talımı batırıp sonra da ağzıma atarken. Serkan muzip bir ifadeyle sırıtıyor. “Tam tersine iştahlı kadınları severim. Yaşamın zevklerine hep aynı İştahla karşılık verdiklerini düşünürüm.” “Aniden iştahım kaçtı,” diyerek önümdeki tabağı itiyorum. Zaten doymuştum son lokmaları, açgözlülü­ ğümden yiyordum ne yalan söyleyeyim. “O halde hesabı isteyelim. Yediklerini yakmak için bu gece epey dans etmen gerekecek gibi. Hemen başlasan fena olmaz.” Yanaklarımın kızardığını hissediyorum ama daha çok öfkeden mi utançtan mı karar veremiyorum. He­ men dikleniyorum tabii. “Benim kilo sorunum yok! Yediklerimi güzelce ya­ kıyorum.” İşte o zaman Serkan ilk kez kendimi çırılçıplak his­ sedip utanmama neden olacak bir ifadeyle beni yavaş yavaş baştan aşağıya süzüyor. “Fark ettim...” ‘Yakında başka şeyleri de fark edeceksin,’ diye geçiriyorum içimden. Mesela sağ yumruğumun ya da dizimin ne kadar güçlü olduğunu. Yine de susuyorum, önceden bahsetmek yerine onu hazırlıksız yakalamayı tercih ederim doğrusu.

Gece kulübü ile ilgili bilmeniz gereken en önem­ li şey: Sahil ruhuna hiç de uymadığı. Yani cidden tüm


bu kadınların pullu, işlemeli, payetli dekoltesi bol mini elbiselerle buraya geldiklerine inanamıyorum. Ya saç­ lara ne demeli? Kendimi aşırı derecede sönük buluvor, ama bu durumdan da olumlu bir nokta çıkarmaya ça­ lışarak ‘İyi ki Efe yanımda değilmiş,’ diye düşünüyo­ rum. Daha adımtmı/ı atmamızla insanların Serkan’ın çevresini sarması bir oluyor. Sanki StTropez’de değil de Çeşme’deyiz. Pes doğrusu, gösteriş meraklısı züpAnsızın karşımıza çıkan bir kadın “Serkan bebe­ ğim! Burada olduğunu söylemişlerdi de görmeden inanmam demiştim. Nihayet işleri bırakıp gelmişsin,” diye yaklaşıp vantuz gibi yapışıyor Serkan’a. Fazlasıy­ la zayıf, sarışın ve esmer tenli olan bu kadını ilk gö­ rüşte sevmediğime karar veriyorum. Onunla ve onun yanındaki diğer iki kadınla Öpüşüp koklaşması bitince sevgili kocam nihayet varlığımı hatırlıyor. “Balayı için geldik biz de. Karımı tanıştırayım,” diyor kolunu om­ zuma atarak. “Ah demek kaçak gelini nihayet nikâh masasına oturttun ha?” Sözlerini iğrenç bir kahkaha takip ederken Serkan’ın biraz gerildiğini hissediyorum. Az sonra yapacağını şeyi yapmaya neden ve ne zaman karar verdim, bilmi­ yorum ama sonradan bir koz olarak kullanabileceğime inanıyorum. Serkan’ın kolunun altına cilveli biçimde kıvrılııken kollarımı beline doluyorum. O kadar uzun boylu ki ba­ şım göğüs hizasında bir yerlerde kalıyor.


"Bir kadının Serkan gibi bir erkekle evlenmekten kaçması için aklını yitirmiş olması gerek. Ben aklımı değilse de hafızamı kaybetmiştim şüphesiz. Neyse ki her şey yerine oturdu ve gördüğünüz gibi ben onun ka­ rışıyım artık,” dedikten sonra sol elimi uzatıp koskoca­ man taşlı yüzüğümü gözlerine sokuyorum. Kadınlardan başka biri işin peşini bırakacak gibi değil. Yılan kadar sinsi bir şey. "Peki tam nikâh vakti işlek caddenin orta yerinde ne işin vardı şekerim?” Ne yalan söyleyeyim ilk kez o zaman Serkan’ı içi­ ne sürüklediğim sevimsiz pozisyonu fark ederek biraz suçluluk duyuyorum. Serkan konuyu geçiştirmeye ça­ lışırken ben ortaya atılıyorum. "Ah hayır sevgilim utanacak bir şey yok, bence ger­ çekleri arkadaşlarına itiraf edebiliriz. Yani onlardan laf çıkacağını sanmam.” Serkan şüpheyle kısılmış gözlerini bana dikerek mı­ rıldanıyor. "Öyle mi?” Bunun üzerine mahcup bir gülümseyiş ile elimi alnıma götürüyorum. Yalnız cidden rol yapma konusun­ da kendimi aşmaya başladığımı fark etmişsinizdir. “Ah hepsi o aptal resim yüzünden. Aslında bece­ riksizliğimden dolayı utanıyorum da... Benim Ame­ rika’daki evimde Sex and the City’niıı film afişi var. Carrie eteklerini toplamış gelinlikle yolda koşarken oldukça dramatik bir manzara oluşturmuş ve Serkan da bunu çok beğendiğini söylemişti. Fotoğraf çekimleri ta­ mamlanıp da nikâh için aşağıya inme vakti geldiğinde fotoğrafçıyı son bir poz için kandırmıştım. Siyah beyaz


olarak çerçeveletip kocamın çalışma odasına asacaktım Ama pozu çekemeden araba çarptı ve sonra her şey bir kâbusa dönüştü!” Kadınlar beni şüpheyle süzerken Serkan’ın gözle­ rindeki ışıltı hayranlık olmalı diye düşünüyorum. Niha­ yet diğerleri gidip de yalnız kaldığımızda beni kendine iyice çekip kulağıma fısıldıyor. “Yalan söyleme becerin ve hayal gücün ayakta alkışlanacak düzeye erişti.” Dirseğimi midesine geçirirken “Nankör köpek!” diye tıslıyorum. “Bir daha sana iyilik yaparsam...” “Ah lütfen yap, izlemesi çok keyifli oluyor,” dedik­ ten sonra ikinci kez dirsek yememek için aniden ben­ den uzaklaşıyor. Az sonra elinde içkilerle döndüğünde yanında bu sefer oldukça göz alıcı bir esmer görmek nedense beni şaşırtmıyor. ‘Kadın moda dergilerinden fırlamış,’ diye düşünürken Serkan onu bana İngilizce takdim ediyor. “Janette çok eski bir arkadaşım. Mankendir.” Çok eski arkadaş lafına kadın imalı bir biçimde gü­ lümsüyor ve bu durum nedense benim canımı sıkıyor. ‘Serkan doğma büyüme St.Tropezli falan mı?' diye düşünmüyor değilim. Az sonra kendimi sayısız Cos­ mopolitan ile yeterince avuttuktan sonra nihayet dans pistine atıveriyorum. Çılgınlar gibi dans ederken tek amacım düşünemeyecek kadar yorgun düşmek. Az ile­ ride saçları yer yer sararmış kumral bir erkek görünce bir an kalbim yerinden fırlayacak gibi oluyor. Gözleri­ mi dikmiş o mu değil mi diye anlamaya çalışırken Ser-


kan sessizce yaklaşıp omuzlanırım üzerinden baktığım noktaya bakıyor. “Ne işi var bu adamın burada?” diyor keyfi kaçmış bir şekilde. O zaman anlıyorum ki o Efe ve ben giysile­ rimin gösterişsizliği ile saçlarımın özensizliğinden uta­ nıyorum. Yanındaki kadın öylesine göz alıcı ve ışıltılı ki... Bir saniye ya... Bu Gözde! Onlar da bizi fark etmiş gibi heyecanla el sallamaya başlıyorlar. Serkan’ın ağzından çıkan okkalı küfür ensemdeki ince saçları adeta havalandırıyor. Ama umurumda de­ ğil, çok mutluyum! “Ah selam çocuklaaar! Düşündüm ki siz iki aşk bö­ ceği için üç gün yetmiş de artmıştır bile. Ben de Efe’ye dedim ki kalk gidelim de bu ikisi birbirinin canına oku­ madan duruma müdahale edelim.” Serkan huysuzca söyleniyor. “Gözde sen ne zaman düşünmeye ara vereceksin güzelim. Düşünmek sana iyi gelmiyor...” “Çok komiksin Serkan, gören de... Ah durun bir da­ kika! Siz gerçekten de karı koca falan olmadınız değil mi? Yoksa yaptınız mı?” “Ne münasebet!” diye atılıyorum Efe varken bu tür konuşmalar yapıyor olmaktan rahatsız olarak. Serkan ise daha olgun bir tavır takınıyor. “Ben söz­ lerime sadığımdır Gözde. Başkalarının aksine... Ne için anlaştıysak o!” Efe sırıtıyor. “Biz de sizi böyle eğlenirken görün­ ce...” Serkan dik bakışlarla kuzenini süzerken adeta hesap soruyor.


“Ben asıl Gözde’nin aklına uyup senin gelmene şa­ şırdım.” “Ya ben zaten bir otel ile anlaşmak için bir arkada­ şımla gelecektim Gözde kendini plana dahil etti. Bizim niyetimiz size görünmeden işi halledip dönmekti,” di­ yor özür dilercesine. Bir dakika ya benim için gelmemiş mi? Hem arka­ daş derken kimden bahsediyor? Bize görünmeden iş­ lerini halletmek de neyin nesi? Panik tüm vücuduma yayılırken güzel sıfatının tanımlamak için yetersiz ka­ lacağı harikulade kumral bir varlık yanımıza yanaşıyor. Allah’ım Efe ile öylesine uyumlular ki ağlamak isti­ yorum. Saçlarından tutun, gözlerinin ya da tenlerinin rengine kadar. Bu durumumu fark eden Serkan neşeyle atılıyor. “Yok canım iyi ki görünmeden gitmemişsiniz, varlığı­ nız bize keyif verir değil mi Ela?” diye dürterken sade­ ce benim duyabileceğim bir şekilde ekliyor. “Ve belki de bazılarının gerçeklerle yüzleşmesini sağlar.” Adeta hipnotize olmuş bir şekilde elimi uzatıp ka­ dınla el sıkışırken hayatımın en berbat gecesini sonlan­ dırmak için dayanılmaz bir istek duymaya başlıyorum içimde. Ama ne yazık ki şu an ansızın gitmemi gerekti­ recek geçerli bir gerekçem yok. Gerçi çaktırmadan or­ tadan kaybolabilirim, ama kaçma konusunda ne kadar becerikli olduğum tartışılır. Gözde sahnede çılgınca dans ederken ben de gözle­ rimi dikmiş adeta nefes almadan Efe ve Berrak’ı izliyo­ rum. O kadının uzun kumral saçlarındaki sarı balyajları


yolmak istiyorum. Tam o sırada burnumun ucunda bir tekila shot bardağı beliriyor. “Gözlerini dikip yiyecekmiş gibi bakma. İç hadi,” diyor Serkan. Tekila shottan nefret ederim. Şu an içinde bulunduğumuz durumdan da nefret ediyorum. Dolayı­ sıyla böyle tatsız bir anıyı en sevdiğim Cosmopolitan ile özdeşleştirecek değilim. Hayır, sevmediğim bir ge­ ceyi hatırlarken hatıralara sevmediğim bir içkinin eşlik etmesi çok yerinde olur. Hiç itiraz etmeden içkiyi alıp kafama dikiyorum, sonra da limon dilimini dişlemeye başlıyorum. Tüm bunları yaparken gözlerim bir saniye olsun onlardan ayrılmıyor. İkinci shot kadehi burnumun dibinde be­ lirdiğinde yine aynı hareketleri sırasıyla tekrarlıyorum. Üçüneüden sonra artık Serkan ile oturmuş sızlanma faslına geçmiş bulunuyorum. İçki insanların ağzının vidalarını gevşetiyorsa gerçekten, bendeki tüm vidaları yerinden çıkarıyor kesinlikle. Şanssızlığımdan, bahtsızlığımdan ve çektiğim acı­ dan dem vururken kime dert yandığımın zerre kadar önemi yok. Serkan kalkıp yerine kapıdaki Türkçe bil­ meyen bodyguard’ı oturtsa aynı gayretle konuşmaya devam ederim. Ama Serkan’ın aynı hevesle dinlemek istemeyeceği aklımın ucundan geçmiyor tabii o anda. Nihayet Serkan ansızın ayağa kalkıyor, elimden tutup beni de çekiyor. “Hadi dans edelim.” * “istemiyorum.”


“Biliyorum ama burada somurtup bunalıma girmen seni hiç çekici kılmıyor farkındasın değil mi?” “Yani Efe açısından mı?” Beni tutup iyice kendine çektikten sonra kulağım ve boynum arasında bir yerlere nefesini bırakarak cevap veriyor. “Efe'den bahseden kim?” Tüylerim ürperiyor. Nedenini sorgulayamayacak kadar kafam iyi. Tek düşünebildiğim piste çıkıp eğlen­ mek ve bu arada Efe’ye neler kaçırdığını göstermek. Keşke daha iddialı bir şeyler giyseydim diye hayıflanı­ yorum. En azından saçlarımı açabilirim diye düşünerek topuzumu bozuyor ve saçlarımı serbest bırakıp başımı iki yana sallıyorum. Bu hareketim Serkan’da tuhaf bir etki yaratıyor olmalı ki dişlerini sıkınca çenesi gerili­ yor. Beni biraz fazla sıkı bir biçimde kolumdan tutup piste yönlendirdiğinde az sonra aklımdaki son şeyin Efe olacağından habersiz son bir kez onun bulunduğu tarafa bir bakış atıyorum. Dans ederken iki şey düşünüyorum: Birincisi teki­ la cidden çok ama çok etkili bir unutma ilacı. İkincisi dans pistini sallayan özel bir mekanizma mı kurulmuş buraya nedir? Hafif dengemi kaybediyorken Serkan belimden tu­ tup bana destek oluyor. Ben de başımı ona dayamaya karar veriyorum. Kısa süre için. Yani bilirsiniz işte ken­ dimi biraz toparlayana kadar. Birbirimize fazlasıyla ya­ kın bir biçimde ve hiç de slow olmayan bir şarkıda dans ederken kalçamda onun ellerini hissedince içimi tuhai


bir sıcaklık kaplıyor. İtiraz etmeye enerjim yok, ama olsaydı bile eder miydim şüpheliyim. Ne de olsa Efe’ye çok kızgınım ona bir ders vermek iyi olacaktır. Kocamın cesaret kazanan elleri sırtımda boylu bo­ yunca ilerleyip sonra yine aşağılara inerken başımı kaldırıp gözlerinin içine bakıyorum. Daha önceden arzu ile böylesine koyulaşmış bakışlara rastladığımı hatırlamıyorum. Dipsiz kuyu gibi derin ve karanlık gözlere daha fazla karşı koyamayacağımı fark ederek göz kapaklarımı kapatıyorum. İşte o an onun tarafın­ dan “gerçekten” öpülmenin ne olduğunu öğreniyorum. Dudaklarının yakıcılığı altında ezilen dudaklarım daha önce hiç öpülmemişçesine tecrübesiz ve acemice hare­ ket ediyor. Ama hiç sorun değil, o sabırlı ve öğretmeye hevesli görünüyor. ‘Bir öpücük bundan daha baştan çı­ karıcı olamaz,’ diye düşünürken dilini hissetmek dizle­ rimin bağını çözüyor, ayakta durmak işkence oluyor. “Ooo siz rolünüze basbayağı kapılmışsınız,” diye heyecanla atılıyor Gözde sırıtarak. O an gerçeğe dö­ nüyor ve kiminle öpüştüğümü hatırlıyorum. Efe değil Serkan o! Ansızın ondan uzaklaşıp rahatsız olmuş bir şekilde soğuk bir ses tonuyla “Artık otele dönmek istiyorum,” diyorum. Otele dönmek istememin Gözde’ııin sandığı nedenden olmadığını Gözde dahil herkesin anlayacağı şekilde aksileşiyor tavırlarım. Serkan’ın sükunetinin altında yatan öfke, ateş saçan gözlerinden çok net oku­ nuyor. Gözde bile ürkmüş bir biçimde çabucak vedala­ şıp yanımızdan uzaklaşıyor. ♦


Otele varana kadar ikimiz de konuşmuyoruz. Oda­ nın kapısını açıp içeri adımımızı attığımızda ışığı aç­ mak için uzanan elim Serkan tarafından engelleniyor. Beni kararlı bir biçimde tutup sertçe kendine çekiyor. Öpücükleri bu sefer nazik ya da ikna edici olma kay­ gısından çok uzak. Asıl derdi bana bir şeyleri anlatmak ya da belki de bir ders vermek gibi. Tuhaf bir şekilde ellerimi direnmek yerine onun boynuna dolamak için kullanıyorum. Parmaklarımı saçlarının arasında gezdi­ rirken başımı hafifçe geriye atıyorum ki dudakları hiç zorlanmadan boynuma ulaşabilsin. Kulaklarımın ve boynumun sabırsızca tadına bakan dili göğsüme ulaş­ tığında yavaşlıyor, tam da ben hızlanmasını dilerken. Sonra ansızın duruyor ve benimle arasına soğuk bir mesafe, tatsız bir boşluk koyuyor. Uzanıp ışığı açtığın­ da ise kendimi yerin dibine girmiş gibi hissediyorum. “Belki fark etmemişsindir diye söylüyorum, ben Efe değilim. Kulübe geri dönüyorum sana iyi geceler,” diyerek kapıdan çıkarken benden gelen karşılık “Allah cezanı versin. Geri dönme!” oluyor. Neden mi? Ben de bilmiyorum...


{? e § (f t £ İ b ö lü m

Ertesi gün öğle saatlerinde uyandığımda acıyanın başımdan çok gururum olduğunu bilerek bir türlü ken­ dimi yataktan kaldıramıyorum. Bu durumun değişme­ sine iki şey neden oluyor. Açlığım ve Gözde’den gelen telefon. “Uykucu tembel, hadi gelsene. Efe ile ben kaç saat­ tir plajdayız.” “Efe ve senden başka kimse yok mu?” “Ah Berrak da buradaydı ama biraz dinlenmek için odasına gitti. Çok mızmız bi’şey güneş cildini yıpratıyormuş falan filan...” Efe’nin sesi duyuluyor. “Gözde seni duyabiliyo­ rum,” dediğinde Gözde de dönüp ona doğrudan cevap veriyor “Yalan mı Efe? Ondan daha şımarık, oyunbozan, kendini dünyanın merkezi sanan bir kadın tanıdın mı sen?”


“Sen...” dememek için kendimi zor tutarken Berrak’ı kötüledi diye Gözde’ye için için dua ediyo­ rum. Birden kendimi yataktan çıkıp onların arasına karışmaya hazır hissetmemi sağladı. Serkan’ı sormak dilimin ucuna kadar gelse de belki oradadır ve duyar düşüncesiyle vazgeçiyorum. Hem zaten ben Efe ile bol bol sohbet edip onu yok saydığımda ağzının payını alacağından kuşkum yok. Geldiğimizden beri ilk kez Serkan ile gündüz vakit geçireceğimiz için gerginim de aslında, ama şükürler olsun ki bu süreçte yalnız olma­ yacağız. Bu adamın beni neden bu kadar gerdiğini hiç bilmiyorum. Şu bir seneyi neden dostça geçiremediğimizi düşünüyorum bikinimi giyerken. Sonra aklıma dün gece yaptıkları geliyor ve nedense parmaklarım beceriksizleşiyor bir türlü bikinimin iplerini bağlaya­ mıyorum. Okkalı bir küfür ağzımdan savrulduğu anda Serkan da kapıdan içeri giriyor. “Ne güzel bir karşılama. Sanırım birinin öfkesi geç­ memiş hâlâ,” diyor ukala ve rahat bir tavırla. Hâlâ dün gece giydiklerinin üstünde olduğuna inanabiliyor mu­ sunuz? Kim bilir hangi kadınla fingirdeşme işini daha yeni bitirmiş. İçinde bulunduğumuz adaletsizlik o denli sinir bozucu ve can yakıcı ki bikinimin üst kısmını he­ nüz tam olarak bağlayamadığımı unutarak ona doğru hışımla dönüyorum. Bunu anlamam kocamın yüzünde birbiri ardına değişen ifadeler sayesinde oluyor. Göz­ lerindeki alaycı bakışlar yerini önce şaşkın, sonra ilgili ve nihayet tahrik olmuş bir ifadeye bırakınca benim de başımı eğip göğsüme bakmak aklıma geliyor. Utanç ve


kızgınlık bir kez daha beni esir alırken arkamı dönüp ip­ lerle mücadeleye başlıyorum. “Öküz gibi bakmasana. Hem ne diye geldin ki? Bü­ tün gece nerdeysen orada kalsaydın!” “Tüm bu öfkenin altında yatan dün gece hevesinin kursağında kalmış olması olabilir mi acaba?” “Ah öyle mi sanıyorsun? Sence senin nerede, kiminle ne yaptığın zerre kadar umurumda mı? Ama bilesin ki madem açık ve modem bir evliliğimiz var bundan sonra bir sene boyunca ben de aynı prensibe uygun yaşayacagım. “O ne demek oluyor?” diye sorarken ses tonundan duyduklarından hoşlanmadığını anlıyorum. Nihayet bikinimi bağlayıp üzerime de mini askılı bir bluz geçirdikten sonra ona dönüyorum. “Benim de sev­ gililerim olacak demek oluyor.” Serkan kolumu tutup dişlerinin arasından anlamsız bir tehdit savuruyor. Cidden yani bu hareketlerle beni sindirebileceğini mi sanıyor? “Aklından bile geçirme!” “Ama sen görünüşe göre aklından geçirmekle kalmı­ yorsun,” diyorum dün geceden kalma giysilerine tiksinti ile bakarken. “Hiçbir şey sandığın gibi değil...” diye kestirip atı­ yor. “Oldu! Sen öyle diyorsan... Lütfen şu ağalı diziler­ den kaptığın doğulu erkek triplerini de benim üzerimde uygulama. Birincisi işe yaramıyor, İkincisi seninki kadar batılı bir aileden gelen bir erkekte çok eğreti duruyor.” w

if


Beni hafifçe iterek serbest bırakırken hiç moralim bozulmuyor, çünkü onun sinirleri üzerinde ciddi bir tahribat yaptım. Aferin Ela, az önce iyi bir gol attın. Saçlarımı birkaç kez fırçaladıktan sonra gözlüklerimi başıma takıyor ve plaj çantamı koluma asıp gitmeye hazır olduğumu gösteriyorum. “Nereye gidiyorsun?” “Tiyatroya... Sence nereye sivri zekâlı?” “Doğru konuş Ela! Karşında görmeye alışık oldu­ ğun sünepe erkeklerden yok!” “Haklısın, karşımda görmeye alışık olmadığım ah­ laksız bir erkek tipi var...” Ya sabır çektikten sonra sakin olmaya çalışarak tek­ rar soruyor. “Yalnız mı olacaksın?” “Yalnız başlayıp sonra şansım varsa bir Fransız er­ kekle birlikte devam etmeyi düşünüyorum.” “Tam dayaklıksın biliyor musun?” derken hiç de şaka yapıyor gibi değil. Umursamaz görünmeye çalışı­ yorum ama daha fazla oyalanmadan bu odadan çıksam iyi olur. “Sakın teşebbüs edeyim deme, seni mahkemelerde süründürürüm. Suratında gerilim filmlerindeki sapıkları aratmaya­ cak türden bir sakin bir sırıtış beliriyor. “Hapis yatsam bile seni döverken alacağım hazzın her saniyesine de­ ğeceğinden eminim.” Hemen oda kapısını açıp kendimi koridora atmadan önce “Ruh hastası sapık!” demeyi ihmal etmiyorum. ••

•♦

1 •«

••

mm


Serkan ile aram ızda geçen konuşm alar kafamı epey bir meşgul ediyor ne yalan söyleyeyim. Onun kadar dengesiz ve güvenilm ez bir erkeğin nasıl kadınlar ta­ rafından bu denli beğenildiğini anlam ak zor. Belli ki hiç kim seye gerçek yüzünü göstermiyor. O halde bana neden böyle davranıyor? Sanırım içindeki canavarı tetikliyorum . E sin’in de dediği gibi önce konuşup sonra düşünmek, daha doğrusu pişman olmak eylemlerinin sırasını gözden geçirm em de fayda var sanırım. “Nihayet! Saat bir oldu Ela amma tembel oldun sen de ama ya... A m erika’daki hevesli çalışkan öğrenci ile senin aynı kişi olmadığından şüpheleniyorum.” “Tam çıkarken Serkan gelip bir sürü gereksiz laf etti ondan geç kaldım. Selam E fe ...” diyorum tüm yüzümü kaplayan mutlu bir tebessümle. Onun da yüzünde şahane yamuk bir gülüş belir­ diğinde aklımdaki tüm olum suzluklar silinip gidiyor. Havlumu özenle şezlonga serip üzerimdeki bluzu ve şortu çıkardığımda Gözde hayretle bağırıyor. “Aman Allah’ım ne kadar zayıflamışsın. Hep kunı bi şeydin zaten ama Ela yoksa yeni bir rejim mi keş­ fettin? Öyleyse hemen bana da söylüyorsun, çünkü bu aralar domuz gibi yemeğe başladım ve şimdiden yarım kilo aldım.” Onun bu aşırı ilgisi Efe’nin de dikkatini çekiyor ol­ malı ki bakışları beni tepeden tırnağa ilgi ile süzüyor. Ve belki de biraz hayranlık mı ne?


“Aman Gözde zayıflamak için herhangi bir yönte­ me ihtiyacım yok, unutma ki sinir bozucu kuzeninle evliyim,” dediğim an tuhaf bir sessizdik oluyor ve ar­ kamdan gelen tok sesle irkiliyorum. “Gözde karımı kilo almaması için yeterince meşgul ettiğimden emin olabilirsin.” O da ne demek şimdi? Sanki ikimiz zırt pırt şey yapıyormuşuz gibi....Hem nerden çıktı yine bu adam ya? Bir rahat nefes alamayacak mıyım? Sinirle şezlonga uzanıp gözlüklerimi gözlerime in­ dirince karşımda tişörtünü çıkaran Serkan ile göz göze geliyorum. Onun uyarıcı bakışlarının yanında başka bir şey var üzerimde tuhaf etki bırakan... ‘Tamam iyi bir vücudu olabilir ama tüm o olumsuz özelliklerin yanın­ da bir artı nedir ki?’ diye düşünürken Gözde’nin sorusu ile kendime geliyorum. “Akşamüzeri alışverişe çıkalım mı?” “Alışveriş yapasım yok,” diyorum St. Tropez’de alışveriş yapacak param da olmadığı gibi... “Ah saçmalama Ela ya ne demek alışveriş yapa­ sım yok. Şu modası geçmiş giysilerle mi dolanacaksın hep?” Bir kez daha yerin dibine geçiyorum ama Gözde'nin başlamışken durmaya niyeti yok. “Serkan cimrilik etmeyip versene kredi kartını. Bak demedi deme yakında moda polisi karının giyim tarzı­ na takacak ve bilirsin ki o kadın bir kez rüküş sınıfına soktu mu artık oradan çıkış yoktur.” Serkan’ın yüzünde alaycı bir gülüş beliriyor. “Aman


Allah korusun. Bundan daha kötü ne olabilir ki hayatta r “Sen geç dalganı ama ben gayet ciddiyim. Şimdi verecek misin şu kredi kartım?” “Ah lütfen bu saçma konuyu kapatabilir miyiz? Cid­ den yeni giysilere ihtiyacım yok,” diye araya giriyorum çünkü daha fazla aşağılanmaya dayanabileceğimi san­ mıyorum. Serkan yanıma çektiği şezlonga uzanırken “Tam tersine Serkan Kandemir’in karısını ne kadar sevip şı­ marttığını herkesin görmesini istiyorum. Çıkıp bol bol para harcayın.” Gözde neşeyle ellerini çırparken ben hafifçe doğru­ lup güneş yağma uzanırken küçümser bir şekilde hafif­ çe mırıldanıyorum “Demek sizin hayatınızda her şey yalandan ibaret.” Ne olduğunu anlamadan Serkan beni çekip kucağı­ na oturtuyor. “Aynen öyle,” diye karşılık veriyor. Ben itiraz etmeye niyetlenirken “Hemen dönüp bakma, ama az ileride bir paparazzi var. Mutlu çift görüntüsü vere­ lim biraz,” diyor. Güneş yağını elimden alıp ancak Banu Alkan film­ lerinde görülebilecek kadar erotik hareketlerle sırtıma sürerken yüzümü koca gözlüklerimin arkasına gizledi­ ğim için mutluyum, çünkü itiraf etmekten nefret etsem de şu an tuhaf şeyler hissediyorum. Güneş yağı ile iyice kayganlaşan eli omuzlarıma çı­ kıp oradan göğüslerimin arasına doğru inerken nefes alışlarımın sıklaştığını fark ederek utanıyorum. Gay-


riihtiyari dişimi geçirdiğim alt dudağım dikkatini çek­ miş olmalı ki beklenmedik derecede yoğun ve uzun bir öpücük alıyorum ondan. Saniyeler sonra Gözde’nin kıkırdaması ile kendime geldiğimde ilk düşüncem Efe oluyor ve ona bakıyo­ rum. Gözlerinde yakaladığım ifadeyi çözmeye çalışır­ ken Serkan’ın ellerini kendimden uzaklaştırmak için aceleyle kucağından kalkıyorum. “Nerede bu paparazzi?” diye soruyorum adeta az önce olanları Efe’ye açıklamak istercesine. Serkan arkamda bir noktaya bakıp gülüyor. “Gitmiş olmalı, az önce orada olduğuna yemin ede­ bilirdim oysa ki...” Ona öldürücü bir bakış attıktan sonra tekrar şezlon­ guma yerleşip dergimi açıyor okumaya başlıyorum. Serkan da başını uzatıp fısıldıyor. “İtiraf et, hoşuna gitti.” ‘Asla!” ‘İyi bir daha yapmam o zaman.” “Yapma!” Elini uzatıp yanağımı kavrıyor ve beni kendine çe­ kip öpüyor. Onu hışımla itiyorum. “Ne yüzsüz adamsın sen ya! Hani öpmeyecektin.” ‘Ne kadar kararlı olduğundan emin olmak istedim ve... “Ne?” “Kararlıymışsın cidden. Demek ki bundan sonra öpülmek istiyorsan sen ilk adımı atacaksın.” “Rüyanda görürsün.”


“Rüyamda gördüklerin o kadar masum değil aş­ kım.” “Hiç utanman yok mu senin? Bana ne senin fantazilerinden hem!” dedikten sonra denize girmek üzere ayağa kalkıyorum ama öncesinde Efe’ye dönüp tüm tatlılığımla gülümsüyorum. “Yüzelim mi?” Gözde yattığı şezlongdan güneş batana kadar kalk­ mayacağına göre Efe ve ben denizin tadını çıkarabili­ riz. “Berrak nerde Efe?” diye soruyor Serkan adeta üstü kapalı tehdit edercesine. Efe mesajı alıyor olmalı ki “Ona bir baksam fena olmayacak.” diyerek yerinden kalkıyor. Somurtarak denize doğru giderken tam da ondan bekleneceği üzere kocam bana yetişiyor. “Ben de bu­ nalmıştım yüzmek iyi gelir.” Aniden durup hışımla ona dönüyorum. “Beni bo­ ğuyorsun! Hayatımı dört bir yandan ablukaya aldın ve sanki senden izinsiz tek bir adım bile atamıyorum. Bu şekilde devam edersen bir seneye kalmadan ikimizden biri ölecek ve inan bana bu doğal yollarla olmayacak! Cinnet geçirmeme az kaldı. Sana dayanamıyorum, ne­ den uzak durmuvorsun benden?” işte o an Serkan onunla tanıştığımızdan beri belki de ilk kez tüm ciddiyeti ile karşılık veriyor. “Çünkü ya­ pamıyorum... Ben de senden en az senin benden nefret ettiğin kadar nefret ediyorum, ama senden uzak kala­ mıyorum. Seni istiyorum!” Tokat yemişçesine irkiliyorum. Tamam, kabul et­ W


mem gerekirse o soruyu sorarken almayı beklediğim cevap bu değildi. “Seni sinirlendirmek hoşuma gidi­ yor,” ya da “Düğünde bana kazık atmasaydın bunlar olmazdı,” gibi bir açıklama da iş görürdü. Şimdi bu şartlar altında benim yerimde siz olsanız ne yapardınız? Ben her mantıklı insanın yapacağını yapıp söylediğini duymazdan gelerek arkamı dönüyor ve neredeyse ko­ şarcasına denize giriyorum. Yeterince suyun altında ka­ lırsam başka bir itiraf duymak zorunda kalmayacağım gibi bir düşünceye sahibim nedense. Aslında planım fena gitmiyor, ta ki bir şey ayak bi­ leğimden kavrayıp beni çekene kadar. Panik bir halde ilk aklıma gelen düşünce köpekbalığı oluyor ki bu da fena halde debelenip su yutmama neden oluyor. Niha­ yet suyun yüzeyine çıktığımda diğer felaket ile karşıla­ şıyorum: Serkan. “Öldürmeye mi çalışıyorsun beni? Manyak mısın sen?!” diye haykırıyorum bir yandan yuttuğum tuzlu suları öksürerek ciğerlerimden dışarı atmaya çalışır­ ken. “Ben seni öldürmesem de bu kadar fazla suyun altında kalarak nihayetinde sen kendini öldürecektin. Cidden Ela her durumda başvurduğun tek yol bu mu? Yani kaçmak!” “Hayır, seninle ilgili her konuda başvurduğum yol bu ama nasıl oluyorsa her seferinde sana yakalanıyo­ rum. Belki de bu sana bir şeyler anlatmalı...”


“Haklısın, mesela kaçışımı daha iyi planlamam ge­ rektiği gibi değil mi?” Birkaç saniye sustuktan sonra dayanamayıp tekrar konuşuyorum. “Bak sen aslında iyi bir insansın belki de... Ama biz nasıl derler uyumsuzuz ve en başından her şeye yanlış başladık. Senin gay olman ve benim­ le Esin ile yaptığım türden muhabbetler yapman gere­ kiyordu. Böyle eğlenerek ve özgürce geçecek bir yıl sonunda ikimiz de kendi hayatlarımızı yaşayacaktık ama şu hale bak! Kapana kısıldım ve bir sene boyunca kaçışım yok! Beni aldattın ve bu yüzden seni affedemi­ yorum işte! Yapamıyorum!” “Madem kaçışın yok neden tadını çıkarmıyorsun? Senin çok güzel zaman geçirmeni sağlayabilirim.” Sanki duvara konuşuyorum. “Ya dediklerimi anla­ mıyor musun sen? Ya da belki de duymuyorsun... Sen­ den gelecek hiçbir şey ilgimi çekmiyor. Buna cazip tek­ liflerin de dahil,” dedikten sonra denizden çıkmak için sahile doğru yüzmeye başlıyorum.


“Ela bunu kesinlikle almalısın!” diyor Gözde de­ nizde yaşananlardan yaklaşık dört saat sonra çıktığımız alışverişte. Serkan’ın kredi kartını kullanma fikri içime sinmiyor nedense. Üstelik elbisenin fiyatını görünce gözlerim yuvalarından fırlıyor neredeyse. “Çıldırdın mı sen? Bu çok pahalı!” diyorum alçak sesle. Gözde etrafına hızlıca göz atıp daha alçak sesle kar­ şılık veriyor. “Asla ama asla bu şekilde konuşma! Biri duyabilir.” “Neyi duyabilir?” diye soruyorum anlamış bir şe­ kilde. Gözde sıkılmış bir biçimde gözlerini deviriyor. “Se­ nin burslu okuduğuna inanmak çok zor Ela. Elbette etiket fiyatlarından bahsediyorum. Serkan’ın itibarını iki paralık edebilirsin, eğer biri bir elbise için pahalı dediğini duyarsa.”


SerkatıTn itibarım iki paralık etme fikri çok cazip gelse de şimdilik pas geçiyorum. Elbiseyi bir kez daha üstüme tutuyorum. “Bilmiyorum Gözde fazla iddia­ lı gibi. Yani şarap rengi benim rengim mi ondan bile emin değilim... Hem çok kısa değil mi?” "Saçmalama Ela! Eğer kendine daha fazla özen göstermezsen kocanı kısa sürede başka kadına kaptırabilirsin. Etraftaki kadınların ne kadar alımlı olduğuna dikkat etmedin mi? Neydi Allah aşkına o dün gece giy­ diğin kot şort? Ortaokul gezisinde, sahilde gitar çalıp eğlenen bir grup gencin yanından geliyor gibiydin.” Bi dakika ya St Tropez’e gezi düzenleyen ortaokul­ lar da mı var? Ayrıca kocamı başka bir kadına kaptırmak fikrinin beni rahatsız edeceğini de nerden çıkarıyor bu kız? Evliliğimizin oyundan ibaret olduğunu bilmiyor sanki... Cidden ben bu kadar umutsuz mu görünüyo­ rum? Efe’nin bana bakmamasına şaşırmamak gerek. "Bu elbise ile sokak kadınına benzemeyeceğimden emin misin?” Allah’ım soruyu kime soruyorum ki? “Hayır! Tam tersine bütün bakışlar sana yönelecek. Saçlarını omuzlarından aşağı serbest bıraktığında elbi­ senin gösterişini dengelemiş olursun. Sakın yine o iğ­ renç topuzu yapma! Ayakkabı da almalıyız sana...” iki saat sonunda ellerimiz kollarımız poşetlerle dolu vaziyette kendimizi sokağa attığımızda merakıma en­ gel olamayıp soruyorum. "Neden?” “Ne neden?” "Neden bu kadar umurunda nasıl göründüğüm?” “Çünkü benim yanımda dolaşacaksan bana yakış-


malısın,” dediğinde her şeyin yolunda olduğunu fark ederek rahat bir nefes alsam da Gözde’nin dudaklarının kenarlarındaki sinsi kıvrılış gözümden kaçmıyor. Bu kız kesin yine bir işler çeviriyor... Bu sefer hazırlanma faslını merasime dönüştüren ben oluyorum. Ne yalan söyleyeyim onun dışarıda bekledi­ ğini bilmek saatlerce banyoda kalma isteği doğuruyor içimde. Ama daha fazla oyalanamam bir an önce kulübe gidip yeni elbisemin etkilerini Efe üzerinde test etmeli­ yim. Saçlarımı son kez fırçalayıp önce öne sonra geriye atıyorum. En az reklamlardaki kadar hacimli görünüyor. Sevdim bu görüntüyü. Biraz geri çekilip kendimi aynada süzüyorum. Bir gece önce bir ton laf ettiğim kokoş kızlara benziyorum. Eh demek ki doğru yoldayım, ne de olsa da Berrak da onlardan biri. Serkan’ın da konuştuğu her kız fazlasıy­ la dekolte ve şatafatlı giymişti. Hazır olduğuma kanaat getirerek banyodan dışarı çıktığımda Serkan oturduğu koltuktan bir çırpıda kalkıp “Nihayet! Sen de bir türlü kolye seçemedin herhalde,” diyerek odadan çıkmak üze­ re kapıya doğru ilerlerken yıldırım düşmüşçesine aniden durup bana bakma ihtiyacı duyuyor. Ne düşündüğü zer­ re kadar umurumda olmasa da içimi bir tedirginlik kap­ lıyor. Ya beğenmezse, ne de olsa onun parasıyla aldım değil mi? Hiç acele etmeden bakışlarını üzerimde yavaş yavaş gezdirirken yüzünden ne düşündüğünü anlamak zor. Nihayet göz göze geldiğimizde tek kaşı imalı biçimde havaya kalkıyor.


“İlginç bir seçim. Senin tarzının çok dışında.” Beğenmediği düşüncesi nedense asabileşmeme ne­ den oluyor. “Sen beni ne kadar tanıyorsun ki tarzımı bilesin?” diye dikleniyorum. Çevremde bir tur attıktan sonra önümde durup sı­ rıtıyor. “Kırmızı giymeyeceğini bilecek kadar tanıyo­ rum.” “İnsanlar değişebilir.” Kulağıma doğru eğilip sinir bozucu bir ses tonu ile karşılık veriyor. “Bir günde mi? Söylesene Ela, bu baş­ tan çıkarıcı görüntünün altında ne gibi hinlikler yatıyor yine?” Baştan çıkarıcı görünüyorum demek! Harika! He­ men gidip Efe’yi baştan çıkarmak için sabırsızlanıyo­ rum... Bu gece benim gecem olacak, hissediyorum. Zaten bu sabah plajdaki bakışları da her zamankinden farklı bir ışık yansıtıyordu sanki. “Hiçbir şey planladığım yok, bence sen bu mesele­ ye fazla kafanı takmışsın. Anlaşma şartlarına uyduğum sürece gerisi seni ilgilendirmez.” Serkan bu sefer de arkama geçip yüzünü saçlarıma yaklaştırdığında çektiği nefes ile adeta içimden bir şey­ leri daha kendine çekiyor. Tuhaf bir kıpırdanma hisse­ diyorum vücudumda. “Ne kadar yanıldığını bilmiyorsun.” Ok gibi öne fırlayıp onun etki alanından çıkmaya çabalarken ayağımdaki yüksek ökçeli ayakkabılar pek


de yardımcı olmuyor. Hafifçe tökezlediğimde Serkan koluma girip doğrulmama yardım ediyor. “Dikkatli olmalısın Ela her tökezlediğinde seni tutup kaldıramayabilirim,” diyor imalı bir ses tonuyla. Ben de aynı şekilde karşılık veriyorum. “Gerek yok, tek başıma gayet iyi idare ediyorum." İtiraf etmeliyim ki az sonra gece kulübünden içe­ ri girerken geçen seferden daha çok kendimden emin hissediyorum. Amma da kokoş ruhluymuşum bir gece­ de düşüncelerimi ters yüz ettim. Ama bunun için endi­ şelenmek yerine kalçalarımı sımsıkı saran şarap rengi göz alıcı elbisem içerisinde kıvırtarak Efe’ye doğru ilerlemeyi tercih ederim doğrusu. “Selam,” diyorum “bakın artık ben de göz alıcı ve seksiyim” ses tonumla. Herkesten önce atılan yine Gözde tabii. “Demiştim sana Ela bu elbise senin sıska vücudunu bile olduğundan kıvrımlı gösterecek diye. Süper olmuş!” Pes yani! Bu kız aynı cümle içerisinde birini hem yüceltip hem de yerin dibine sokma becerisine sahip nadir insanlardan. Yüzümün rengi elbisem ile uyumlu hale gelirken Berrak da vuruşunu yapıyor. “Ne... hoş bir elbise. Gerçi biraz fazla gösterişli ama...” Hayret bi şey ya! Sanki dün defileden çıkıp gelmiş gibi görünen kendi değildi. Omuzlarımın eskisi kadar dik olmadığını hissedebiliyorum. Efe'ye bakacak cesa­ retim bile yok ama elbette dediklerini duymamı engel­ leyecek bir yol da yok.


“Ela harika görünüyorsun!” dediği zaman koşup boynuna atılmamak için epey bir çaba sarf ediyorum doğrusu. “Aslında itiraf etmeliyim Gözde zorla aldırdı bu el­ biseyi.” Efe gözlerinde samimi bir ifadeyle bakıp bir kez daha hayranlığını dile getiriyor. “İyi ki de aldırmış. Bu elbiseyi bu kadar güzel taşıyabilecek kadın azdır.” Serkan münasebetsizi hemen araya giriyor. “Bir ka­ dına beğenisini yanında kocası varken bu kadar rahatça itiraf edebilecek erkek sayısı da azdır Efe, değil mi?” İkisi arasında gözle görülür bir soğukluk yaşanınca Gözde duruma müdahale ediyor. “Aman canım biz ar­ tık aileyiz. Aile arasında utanmaya ne gerek var değil mi?” Şu anda keyfimi hiçbir şey bozamaz, çünkü Efe ilk kez bana karşı olan beğenisini açıkça ortaya koydu. Elimdeki içkiden koca bir yudum alıyor ve içimden “Gece daha yeni başlıyor,” diye geçiriyorum. Hissedi­ yorum çok büyük şeylere gebe bu gece... iki saat sonra içtiğim içkilerin hesabını tutmayı bırakmış kendimi müziğe kaptırmış bir biçimde dans ediyorken Efe’nin bir köşede yalnız oturduğunu fark ediyorum. Tek fark ettiğim bu değil elbette. Serkan da görünürlerde yok... Aman ne iyi! Hemen yorulmuş nu­ marası yaparak kendimi Efe’nin yanına bırakıveriyo­ rum. “Canın mı sıkkın? Neden dans etmiyorsun?” Efe bana gülümseyip etkileyici bir sakinlikle cevap W*


veriyor. “Dans edenleri izliyorum. Böylesi daha keyifli. Özellikle kırmızı elbiseli biri var etrafına ışık saçıyor.” Bu beklenmedik iltifat karşısında hem şaşırıyor hem heyecanlanıyor ve böyle durumlarda hep olduğu gibi saçmalıyorum. Tek elimi gayriihtiyarî saçıma götürüp elimle geriye atarken “Benim elbisem şarap rengi oldu­ ğuna göre benden bahsetmiyorsun,” diyorum cilveli bir kahkaha atarak. “Elbisenin rengi çok fark etmiyor aslında ışık saçan sensin,” diyor kadehini dudaklarına götürmeden önce beni süzerek. Neyim var bilmiyorum ama onun yoğun bakışları altında etkilenmekten çok eziliyorum sanki. Gayriihtiyarî gözlerimi kaçırdığımda ileride kuytu bir köşede yanındaki adamın dediklerini dinlemediği sert yüz ifadesinden açıkça okunan Serkan ile göz göze geliyorum, işte bu bakışlar beni fena halde etkiliyor. Hayatımda ilk kez korkudan ensemdeki tüylerin ürper­ diğini fark ediyorum. Telaşla Efe’nin yanından kalkıp Gözde’yi bulmaya ya da en kötü ihtimal kendimi gece kulübünden dışarı atmaya karar veriyorum. Odaya on­ dan önce varıp kapıyı kilitlersem içeri girip bana zarar vermesini engelleyebilirim. Cidden Ela planın bu mu? Adamı kızdırdığın yetmi­ yormuş gibi bir de bütün gece dışarıda mı bırakacaksın? iyice kudursun diye! ‘Tamam tamam sakin olmalıyım alt tarafı Serkan’dan bahsediyorum seri katilden değilNe kadar kızmış olabilir ki?’ diye düşünürken kolumu sıkı biçimde kavrayan el olduğum yere çakılmamı sağ­ lıyor. •


“Acelen ne? Efe ile flörtleşmeıı ne çabuk bitli?” Sesi 0 kadar sert ki içimden bir his bu sefer alttan almamı söylüyor. “Kimseyle flörtleşmiyorum ben. Hem çeker inisin pençelerini üstümden canımı acıtıyorsun.” Tabii artık biliyorsunuz ki ben hislerime pek kulak vermem. Serkan öteki kolumu da tutup beni kendine çekiyor ve dişlerinin arasından kaba bir şekilde buyuruyor. “Gece bitti, otele dönüyorsun benimle!” Tam ağzımı açıp itiraz edecekken ekliyor. “Ela şu an tamamıyla sessiz olman gereken nadir anlardan biri.” Hevesim kursağımda kalmış bir biçimde siniyorum. Yolda başıma gelebileceklerin listesini çıkarırken belki beni boşar diye düşünüyorsam da nedense bu fikir de eskisi kadar heyecan vermiyor. Ne de olsa yeni evlen­ dik, ailemi zor duruma sokacak bir şey yapmam hoş kaçmaz değil mi? Otele vardığımızda ilk önce benim odaya girmemi bekliyor, sonra da kendisi girip arkasından kapıyı ka­ patıyor. Işığı açıp bana döndüğünde suratı tamamıyla ifadesizleşmiş bir adamla karşı karşıya olduğumu gö­ rüyorum. Çelik gibi soğuk ve sert... aynı zamanda ür1 kutucu. “Şu elbise...” diyor başıyla işaret ederek. “Bir yığın para ödeyip sana hediye etmiş olduğum bu elbiseyi ku­ zenimi baştan çıkarmak için mi giydin?” “Hayır tabii ki! Saçmalama lütfen ne alakası var?” “Var Ela var. Her şeyin Efe ile alakası var,” diyor sakin bir şekilde bana doğru ilerlerken. “Ben biraz ol­ »•

i

H

•«


sun aklının başına geleceğini düşünürken sen Efe’nin de aklını başından aldın. Sana nasıl baktığını gördüm! Bütün gece aç gözlerini senin üzerinden ayırmadı!” Son sözleri söylerken aniden yükselen sesi irkilmeme neden oluyor. O bana yaklaşırken ben de geri geri git­ meye başlıyorum. “Yanılıyorsun! O Berrak’tan başkasına bakmı­ yor...” “Ah ne yazık! Demek onu o kadar dikkatlice ince­ liyorsun ki...” “Hayır! Ben... ben sadece ilgilendiği ben değilim demek istedim.” “Oysa sen ilgilendiği sen olasın diye bu kadar ça­ balamış, vücudunu tamamıyla onun gözleri önüne ser­ mişken.” Bu sözlerle ifade edildiğinde ne kadar basit ve mide bulandırıcı geliyor. Benim yaptığım bu değildi, sadece güzel olmak istedim, demek istiyorum ama gururum engel oluyor. “Sana ne? Sen kimsin ki?!” çıkıveriyor ağzımdan. O an Serkan beni aynı anda hem çileden çıkaracak hem de korkudan titretecek bir ölke ile kim olduğunu hatır­ latıyor ve elbisemi tuttuğu gibi çekip boylu boyunca yırtıyor. “Senin kocan! Fahişe gibi giyinip Efe’yi baştan çı­ karasın diye almadım bu elbiseyi sana!” Sözlerinin beni ne kadar derinden yaraladığının farkında mı acaba bu öküz? Yaşlar gözlerimi yakarken dışarıdan bakan birinin yüzümde gördüğü katıksız öfke


olabilir ancak. Sıkılmış dişlerimin arasında dışarı sav­ rulan pervasız küfürler eşliğinde gidip onun gömleğini tutup hışımla iki yana ayırdığımda bütün düğmeler yer­ lere savruluyor. “Sen çevrendeki bütün fahişeler için giyiniyorsun ama her gece!” dedikten sonra hızımı alamayıp suratı­ na tükürüyorum. Arkamı dönüp gidecekken kolumdan tutup beni hızla kendine çeviriyor. “Türkiye'ye döndüğümden itibaren bu zamana ka­ dar seni kimseyle aldatmadım! Kimseyle flört bile et­ medim. Üstelik her saniye senin dişi köpek gibi kuze­ nime kuyruk sallayışını görmeme rağmen!” “Ben kuyruk sallamıyorum!” derken artık avaz avaz bağırıyorum. Artık Serkan da sesine hâkim olmayı bir kenara bı­ rakıyor. “Efe’yi elde etmek için uğraşmıyorsun yani öyle mi? Düğünden kaçmanın amacı da bu değildi za­ ten. Sen beni ne tür bir geri zekâlı sanıyorsun?” “Katıksız olanından! Sen sadece geri zekâlı değil aynı zamanda katır gibi inatçısın da! Neden olmaya­ cak bir şeyi oldurmak için uğraşıyorsun? Anlamıyor musun? BEN SENİN KARIN OLMAK İSTEMİYO­ RUM!” Aynı çelik perde iniyor ve buz gibi bir ifadesizlik kaplıyor yüzünü. Bakışları dediklerimin doğruluğunu ölçmek istercesine önce gözlerimde, dudaklarımda, yüzümün her santiminde dolaştıktan sonra boynuma ve oradan da yırtılmış elbisemden dışarı fırlamış olan göğüslerime kayıyor. Çatılmış kaşlarının altından son


bir kez daha gözlerimin derinliklerine baktığında güçlü durmaya çalışıyorum. Nihayet beni hızla geri itip salı­ veriyor. Hislerimi adlandırmak için harcadığım kısa bir kaç saniyede benim anladığımı o da anlamış olmalı ki beni tekrar tutup kendine çekiyor. Dudakları dudaklarımı bulduğunda hiç tereddütsüz karşılık veriyorum. O kadar aç bir biçimde öpüşüyoruz ki sanki hiç doymayacakmış gibi. Ondan nefret ettiğimi biliyorum. Az önce hisset­ tirdikleri yüzünden tutmakta zorlandığım gözyaşlarını akmaya başladığında onun göğsünü yumruklamaya baş­ lıyorum. Mümkün olsa kendimi de yumruklardım. Bana bu sözleri söyleyen biri ile bu şekilde tutkuyla öpüşebil­ diğim için hiç şüphesiz... Gözyaşlarıtnın nedenlerini o kadar iyi biliyor ki... Yine de beni affettiğinden ya da bana sempati bile duy­ duğundan şüpheliyim şu anda. Aynı öfke ile karşılık ver­ mek istercesine elini saçlarımın arasından geçirip başımı sertçe geriye çekiyor. Canım biraz yanıyor ama bunun olması gerektiğinin farkındayım, çünkü biz şu an hâlâ kavga ediyoruz. Sadece silahlarımız ve yöntemlerimiz değişti. Bu kesinlikle barış değil, teslimiyet değil... Hâlâ birbirimize üstünlük taslıyorken yaptığımız aşk değil. Hayır bu savaşın ta kendisi... Dudaklarının arasından çıkan sözler en az nefesi ka­ dar yakıcı izler bırakıyor boynumda. “Karım olmak iste­ mediğine göre neyim olmak istiyorsun Ela?” Gözlerimi kapatıp bu soruyu düşünürken cevabı ken­ dimin de bilmediğimi fark ediyorum. “Bilmiyorum.”


“Sana dokunmanı ya da böyle okşamamda sorun yok...” diyor elini aşağılara kaydırıp kalçamı kavrar­ ken. “Ya da belki de bunu yapmamda...” Bu sefer öpü­ cükleri göğsüme kayıyor. Sonra ansızın duruyor alaycı bir şekilde ekliyor. “Ama kocan olmamda ya da sana değer vermemde sorun var.” Susuyorum. “Konuşsana!” Öne eğdiğim başımı dikleştirip gözlerinin içine meydan okurcasına bakıyorum. “Diyelim ki öyle... Şu an çekip gidecek gücün var mı?” Daha önceden hiç fark etmediğim çarpıcı bir yamuk gülüş beliriyor dudaklarında. Bu adam çok çekici ola­ biliyor. “Beni zorlama Ela...” O an ne istediğimi her şeyden çok iyi biliyorum. Hayatımda ilk kez neyi neden yaptığımdan ya da ne­ den yapmam gerektiğinden bu denli eminim. Karşı koyamıyorum, çünkü asıl buna direnecek ya da çekip gidecek gücü olmayan benim! Kollarımı onun boynuna dolayıp başını kendime doğru çekiyorum. “Seni istiyorum,” diye fısıldıyorum. “Bu yüzden ya­ rın hem kendimden hem de senden nefret edecek olsam da şu an senden başka bir şey istemediğimi biliyorum. Bunu daha fazla sorgulamama neden olma.” Ayağımı yerden kesen sadece onun tarafından ku­ caklanmış olmak değil. Gözlerindeki bir şey bana cen­ neti vaat ediyor. Ya da belki de cehennemi... Beni yata­ ğa götürüp yavaşça bırakırken aradaki farkı anlayacak durumda değilim ya...


cesinden çok sesinin tonu hoşuma giden... Daha önce sayısız kadınla birlikte olduğuna şüphe bırakmayacak kadar becerikli elleri vücudumu küstah bir pervasızlıkla tanırken ne yaptığından çok bana nasıl hissettirdiği umurumda olan... İnsanın nefret ettiği biri sayesinde bu denli iyi his­ setmesi mümkün mü diye geçirirken içimden düşün­ düğüm son şey de bu oluyor. Beynimi daha fazla kul­ lanamayacak kadar duygularım tarafından esir alınmış durumdayım. Ona karşı neden bunca zaman direndi­ ğimi sorgulayacak kadar kapılıyorum aramızdaki tut­ kuya. Unutulmaya hazır bir hınçla son bir kez canını yakmak istiyorum. Onun alt dudağını kavrayıp hafif­ çe kanatıyor dişlerim. Altta kalmayacağını biliyorum. Başından beri hiç geri adım atmadı zaten, değil mi? Diliyle dudağındaki zedelenmiş yere değdikten sonra arzuyla daha da koyulaşıyor sanki gözleri. “Hayatımda senden daha vahşi birini görmedim Ela ama yola geleceksin...” diyor tam da en vurucu darbe­ sini yapmadan önce. Hafifçe gerilen vücudum yüzünde zafer dolu bir gülümsemeye neden olduğunda tırnakla­ rımı sırtına geçiriyorum. “O kadar emin olma...”


§tAiw bölım Perdenin arasından süzülen güneş ışığı yüzüme vurunca neden olduğunu anımsayamadığım bir mutlu­ lukla tembelce geriniyorum. Bacaklarımı iyice esnetti­ ğimde ayaklarım başka bir ayağa değince nedenini ha­ tırlayarak aniden arkamı dönüyorum. Karman çorman olmuş saçlarım yüzümün yarısını kapatmış halde ne yapacağımı bilemeden, şaşkın bir şekilde birkaç saniye duraksadıktan sonra bu durumda olabilecek en uygun davranışı sergiliyorum, yani kaçmaya yelteniyorum. mm Örtünün altından hafifçe süzülüp sessizce önce sağ ayak parmaklarımı yere değirdikten sonra tam sol bacağımı da sarkıtmak için bir hamle yapacak­ ken bir kol darbesi ile sırtüstü devriliyorum. Nefesimi tutmuş biçimde hareket etmeye çekinerek gözlerimi yuvalarında olabilecek en sol noktaya kadar döndü­ rüp kocamın uyanıp uyanmadığını kontrol ediyorum.


Neyse ki birkaç homurtudan sonra kendinden geç­ miş vaziyette uyumaya devam ediyor. Elimle göğsü­ mün üzerine atılı olan kolunu tutup dikkatlice kaldırı­ yorum sonuca çok yakın olduğum bir sırada beni daha da sıkı avuçlayıp hareketsiz bırakırken yüzü yastığa gömülü halde mırıldanıyor. “Acelen mi var? Yoksa post it aramaya mı gidiyor­ sun? Hani benden ayrılmak için...” “Ne fark eder ki? Nasılsa her kaçışımda sana yaka­ lanıyorum.” Fark ettim de onunla doğru düzgün konu­ şamıyorum. Yine hırçınlaşmaya başladım işte... Beni kendine çekip sırtımı okşamaya başlıyor. “Ka­ sıtlı yakalandığını düşünmeye başlıyorum,” diyor sırı­ tarak. Onunla ilgili duygularımı daha kendim bile tam an­ lamıyla çözememişken ona herhangi bir itirafta bulu­ nacak değilim. Yine de dün gecenin düşüncesiyle bile vücudumun ısındığını kabul etmek zorundayım. Dokunuşlarına isteğim dışında karşılık veren be­ denime de içerliyorum bu arada. Oysa daha kararlı durabilirdim karşısında. En azından sözlerimle bunu yapabilirim diye düşünerek mağrur bir şekilde karşılık veriyorum. “Dün gece olanlar kontrolüm dışında geliş­ ti. Bir hata yaptığımı kabul etmeliyim.” Sırıtma Serkan’ın tüm yüzüne yayılırken sinir bozu­ cu bir rahatlıkla konuşuyor. “Hatalarını tekrarlayarak mı onlardan ders çıkarıyorsun? Çünkü hatırladığım ka­ darıyla o hatayı gönüllü biçimde üç kez...” “Tamam! Anlaşıldı uzatmaya gerek yok,” diyorum


elimi kaldırıp sö/iinü keserek. “Belli ki aramızda bir çekim var. Bu konuda ne yapacağımızı konuşmalıyız.” Beni kollarına arasına alıp baştan çıkarıcı bir biçim­ de öperken bir an durup cevap veriyor. “Ben böyle bir şey yaparız diye düşünüyordum.” Aslında benim aklımdan geçen daha farklıydı ama bu da bir yöntem tabii. Birbirimize olan ilgi ve isteği­ mizi bol bol birlikte olarak azaltıp nihayetinde yok et­ mek. Belki diye düşünüyorum bu bir seneyi sıkılmadan geçirmenin bir yolunu bulmuşuzdur. Onun öpücükleri­ ne karşılık verdiğimi görünce “Sanırım senin de çözü­ mün bu,” diyor gülerek. Onun daha fazla konuşmasına fırsat vermeden başı­ nı avuçlarımın arasına alıp kendime doğru çekiyorum. Bir hata yapmak başka şey, bir de bunun üzerine uzun uzadıya konuşup utancı katlamak başka şey. ille de bu işe kalkışacaksak sessiz olmasını tercih ederim. Zaten onun da konuşma için çok hevesli olmadığını bilerek kendimi bir kez daha yanlışın dayanılmaz cazibesine bırakıyorum. ♦

İki saat sonra nihayet odadan çıkmayı başarabildiğimizde öğle yemeğine ancak yetişebiliyoruz. Gece kulübe gidip içtiğimiz için geç uyanmamızın dikkat çekmeyeceğini düşünerek gayet rahat bir şekilde sahile vardığımızda Gözde muzip bir gülüş ile bizi süzüyor. Berrak umurunda olmadığımızı açıkça gösteren bir şe­


kilde başını kaldırmaya bile tenezzül etmeden elindeki dergilerin şayialarını çeviriyor. Efe’nin duygularını anlamak daha zor oluyor, çünkü karmaşık sinyaller gönderiyor. Merak ve hoşnutsuzluk karışımı bakışları ses tonundaki zoraki samimiyet ile birleşince rahatsız edici bir kaç saniye yaşanıyor ara­ mızda. "Gün bitmeden gelebildiniz,” diyor imalı bir şekil­ de. Serkan fırsatı kaçırır mı hiç? “Bizim balayında ol­ duğumuzu unutuyorsun herhalde Efe. Yeni evli bir çif­ tin geç kalkmasından daha normal bir şey olabilir mi?” dedikten sonra beni kolunun altına çekip sahiplenircesine iyice kendine yaslıyor Efe onun sözlerinin doğruluğunu anlamak istercesi­ ne bakışlarını bana çeviriyor. Dünden farklı olarak bu sefer Serkan’ın sözlerinin doğruluğu nedeniyle bakış­ larımı kaçırıyorum. Bu durum Efe’nin soğuklaşmasına neden oluyor sanki. Zaten az sonra bir bahane bulup Berrak ile yanımızdan ayrılıyorlar ve günün geri kala­ nında onları görmüyoruz bile. Aslında iyi de oluyor çünkü onların gitmesi rahatla­ mamı sağlıyor ve Serkan’m fazlasıyla samimi hareket­ leri yüzünden utanıp sıkılmamış oluyorum. “Bu gece otel dışında yiyelim,” diye teklif ediyor beklenmedik bir anda. “Nasıl istersen...” Nasıl istersen mi? Ne zamandan beri bu kadar uyumluyum?


Bunun üzerine uzandığı şezlongda doğrulup bana dönüyor ve hayır dememe olanak vermeyecek bir ses tonuyla ekliyor. “Ve bu gece Ela benim için hazırlan­ manı istiyorum. Umarım kırmızı elbise dışında başka bir şeyler de almışsındır dün.” Onun için hazırlanma fikri içimde tuhaf bir dalga­ lanmaya neden oluyor. Özellikle bir gece önce giysile­ rimi nasıl yırtıp attığını hatırlayınca. Hafifçe yutkunup alçak sesle karşılık veriyorum. “Başkası için hazırlan­ dığımı da nerden çıkarıyorsun?” Cevap vermeden önce gözleri beni uzun uzun in­ celeyip tartıyor “Şimdiye kadar yapmadıysan bile bu gece benim için yapacağından eminim.” “Nasıl? Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” Elini kaldırıp işaretparmağı ile dudağındaki kabuk tut­ maya başlamış küçük zedeli kısma dokunup, gülüyor. “İçgüdülerim öyle diyor...”

Bu adamın içgüdüleri de kendi kadar tuhaf ama haklı olduğu bir nokta varsa o da saatler sonra duş alıp üstümü giyerken tüm benliğimi kaplayan heyecan ve beğenilme arzusu. Neler olduğunu sorgulamaktan çok olanlara şaşırmakla meşgulüm şu an. Şaşkınım, çünkü ne zaman onun düşüncelerini bu kadar umursamaya başladığımı hiç bilmiyorum! Su yeşili, boyundan kalın bir kumaş parçası ile bağ­ lanan ve sırtı komple açıkta bırakan ipekli elbisem içe-


risinde kendimi dün kırmızı elbise içinde olduğundan çok daha rahat ve klas hissettiğimi itiraf etmeliyim. Kırmızı elbiseyi alırken ruhum Gözde tarafından esir alınmıştı ve o Serkatı elbisenin beni yansıtmadığını söylerken haklıydı. Bileğime iki kalın kemik bilezik geçirip saçlarımı fırçalamaya başlıyorum. Yeşilin farklı tonlarını kullandığım göz makya­ jım esmer tenime ışıltılı bir görünüm katıyor ve ben bundan hoşlanıyorum. Dudaklarıma uçuk pembe bir parlatıcı sürdükten sonra parfümümü sıkıp banyodan çıkıyorum. Kocamı beni beklerken bulamamak ne­ dense hayal kırıklığı yaşamama neden oluyor. Odanın içinde birkaç adım atıp kendimi yatağın üzerine bıra­ kıyorum. Aptalım işte aptal! Onun için hazırlanırken ak­ lımdan ne geçiyordu ki? Sanki birbirimizi gerçekten umursuyormuşuz gibi... Öfkeyle yanmaya başlayan gözlerimden yanlışlıkla bir damla akmasına taham­ mülüm olmayacağını bilerek kendimi iyice sıkıyor birkaç kez güçlüce yutkunuyorum. Tam o sırada kapı açılıyor ve o kapıda o beliriyor... Hem de görür görmez heyecandan ağzımın kuruması­ na neden olacak kadar yakışıklı bir şekilde. “Üzgünüm geciktim,” diyor gerçekten üzgün oldu­ ğunu belli eden içten bir gülümsemeyle. Ayağa kalkıyorum. “Önemli değil ben de zaten yeni hazırlandım.” Hayranlık dolu bakışları beni baştan aşağıya sü­ »»


zerken keyifle mırıldanıyor. “İşte bu sensin! Çok gü­ zel görünüyorsun...“ Bu gibi durumlarda ne denileceğini çok iyi bilen biri olmadığım için bir an duraksıyorum. Nihayet “Bu sefer elbisemi yırtmayacağın sonucunu çıkarabilirim o halde,” diyorum. Bunu duyunca yüksek sesli bir kahkaha atıyor. “O kadar emin olma.” “Çıkalım mı artık?” Onunla bir gece önce ya da bu sabah ne kadar yakınlaştığımızın ve hatta evli olma­ mızın hiçbir önemi yok. Hâlâ birbirimiz için yabancı sayılırız ve bu gibi özel konuları konuşmak beni utan­ dırıyor. “Önce sana şunu vermek istiyorum,” diyerek ce­ binden bir yüzük kutusu çıkarıyor. Mücevherleri faz­ la önemseyen biri değilim ama ondan gelen bu hediye kalbimin heyecanla küt küt atmasına neden oluyor. Ka­ pağı açtığında aklıma ilk gelen hayatımda bundan daha muhteşem bir yüzük görmediğim oluyor. Etrafı pırlanta ile çevrili son derece modern tasarımlı zümrüt yüzüğü parmağıma taktığında sanki ilk kez birbirimize bağlanıyormuşuz gibi tuhaf bir hisse kapılıyorum. Gözle­ rimin dolması beni utandırdığı için çabucak teşekkür edip arkamı dönmeye yeltendiğimde beni kolumdan tutup kendine çeviriyor. “Kocan sana böyle hediyeler verdiğinde minnet dolu bir iki öpücük fena olmaz,” diyerek beni uzun uzun öpüyor. Sonra da bana takılmayı ihmal etmiyor.


“Hatta belki bir iki damla sevinç gözyaşı bile ekleye­ bilirsin.” Az sonra yemek için seçtiği lokantada denize karşı oturmuş içkilerimizi yudumlarken buraya ilk gelişimi hatırlayıp elimde olmadan gülüyorum. “Benimle olduğun zamanlarda seni pek gülerken görmüyorum. Şimdi burada olmaktan mutlu olduğunu varsayabilir miyim?” “Aslına bakarsan evet, şu an burada olmaktan mut­ luyum ve tuhaf bir biçimde huzurluyum...” “Neden tuhaf olsun ki?” Pipetle içkimi karıştırırken alaycı bir ses çıkarıyo­ rum. “Yapma Serkan, seninle anlaşamadığımızı bilme­ yen yok.” “Bense tam tersine seninle çok iyi anlaşabileceği­ mizi düşünüyorum. Sadece şu önyargılarını bir kenara atabilsem..” “Seninle anlaşabildiğimiz tek durum...” derken ani­ den susuyorum. Ama o ne demek istediğimi anlıyor ve sırıtıyor. “Haklısın oradaki uyumumuz şaşırtıcı derecede iyi. Özellikle diğer zamanlarda birbirimizin kafasını vediğimiz düşünülürse...” Bu soruyu sormadan duramayacağımı biliyorum, ama merak ettiğim şeyi kelimelere dökmek de hiç ko­ lay değil. Bu yüzden tutuk bir biçimde konuşmaya baş­ lıyorum. “Peki... sen bu konuda... yani içinde bulun­ duğumuz bu durum hakkında daha doğrusu... bundan sonra ne olacağı ile ilgili ne düşünüyorsun?”


Arkasına yaslanıp kendinden emin bir dinginlikle beni izliyor. “Bilmem, sen bundan sonra ne olmasını isterdin?” “Ne yani, her şey benim ne istediğime mi bağlı?” “Mantıklı olduğu sürece...” İçkisini dudaklarına gö__ türüyor ve içmeden önce duraksıyor, “içinde Efe olma­ dığı müddetçe.” Hiç düşünmeden omuz silkiyorum. “Efe ile olma­ yacağını biliyorum. Zaten artık umursadığımı da san­ mıyorum.” Gözleri ilgi ve merak ile parlıyor... Ve belki de biraz heyecanla. “Efe’ye olan ilgini ansızın kaybettin yani öyle mi?” “Ansızın mı değil mi bilmiyorum ama tek bildiğim dün bana hayranlık dolu bakışları karşısında heyecan­ lanmaktan çok rahatsız olduğum.” Serkan’ın sıkılmış dişleri çene kasının seğirmesine neden olduğunda fazla detaya girdiğimi anlıyorum. “Niyetim bunları anlatıp keyfini kaçırmak değil. Sa­ dece Efe ile ilgili üstüme gelip durma diye söyledim. Hem belki de ben her şeyi yanlış anladım. Efe hiçbir şeyin farkında olmayabilir bile...” “Ela sus,” diyor ürkütücü bir sakinlikle. “Karşın­ da bu konuyu rahatça konuşabileceğin biri olmadığı­ nın farkına varmanı istiyorum. Bugünden itibaren ne Efe’nin ne de başkasının sana olan bakışlarını, ilgisini ve hayranlığım duymak istiyorum. Hatta senin bunların farkında olmanı bile istemiyorum. Anlaşıldı mı?” Kendimi bile şaşırtacak bir uysallıkla başımı sallı­ •


yorum yine de ağzımdan çıkan kelimeleri kontrol ede­ bildiğim söylenemez. “O halde aslında bundan sonra ne olacağı benim is­ teğime bağlı değil. Sen her şeyi kendince planlamışsın bile.” “Her şey sözleşmede çok net ifade edilmişti. Bir sene boyunca tüm sadakatin, ilgin ve sorumluluğun bana karşı olacak.” ‘Peki bir sene sonunda ne olacak? Sözleşme şartları dışında yaşananlara ne demeli?’ diye sormak geliyor içimden ama gururum engel oluyor. Onun yerine kırgın bir şekilde mırıldanıyorum. “Peki dediğin gibi olsun.” Serkan tek kaşını kaldırıp dikkatlice beni ve tepkile­ rimi izliyor. “O kadar mı yani? Herhangi bir diklenme ya da itirazın olmayacak mı?” “Hayır. Her şey sözleşmeye uygun olacak.” “Ve sözleşmenin dışında yaşananlar?” Bu soruyu sorarken merakla kalkan kaşları bir bek­ lenti içerisinde olduğunu düşünmeme neden oluyor. Herhalde sonrasında ayak bağı olmayacağımdan emin olmak istiyor. Kendimden emin ve biraz da mesafeli bir şekilde karşılık veriyorum ama içimde bir şeylerin parçalandığını hissediyorum. “Onlar da bir sene sonunda yanımıza kâr kalır.”


Gösterişten uzak bu sevimli lokantada yediğimiz yemek son derece huzur verici görünse de yemeğin ba­ şında konuşulanları aklımdan söküp atmakta zorlanı­ yorum. Anlaşma şartlarına bu denli sadık olması ve en başında verdiği sözü tutacak olması aslında beni mut­ lu etmeli. Ama nedense bir gece önce yaşananlardan sonra bulanıklaşan zihnim bir türlü durulmuyor, gerçek hislerimin netleşmesine olanak sağlamıyor. Belki de tüm mesele gururumdur. Her kadın gibi vazgeçilen değil vazgeçen olmak istiyorum. Vazgeçer­ ken de onun hayatında derin izler bırakarak gittiğimden emin olmak istiyorum. Belki de çok şey istiyorum kim bilir? Elimi çeneme dayayıp başımı denize doğru çevi­ riyor ve esintinin tatlı okşayışları ile teselli bulmayı di­ liyorum. İçkinin rahatlatıcı etkisi midir vücuduma tesir eden, yoksa Edith Piai'f m güzel sesi mi bilmiyorum, ama uzun zamandan beri ilk kez kendimi bu denli ke­ yifli hissediyorum.


Bir yılın sonunda biteceğini bile bile onunla bura­ da olmak hoşuma gidiyor. İlk kez olacaklar karşısında korunmasız olduğumu fark edince yüzümde buruk bir tebessüm belirip kayboluyor. Gözlerimi kapatıp derin bir iç çektiğimde beni bir süredir ilgiyle izleyen Serkan nihayet konuşmaya başlıyor. “Bu derin iç çekişin sebebi nedir diye sormaya kor­ kuyorum... Aklın başka bir yerde mi kaldı?” Onun sesiyle kendime gelip gözlerimi açıyor ve şaşkın bir biçimde bakıyorum. “Hayır. Aslına bakarsan son bi kaç aydır şu an olduğumdan daha huzurlu oldum mu bilmiyorum. İtiraf etmeliyim bu gece böyle bir yere geleceğimizi tahmin etmemiştim. Yine gösterişli bir mekâna gideriz sanıyordum.” “Böylesi daha rahat olur diye düşündüm,” diyor imalı bir biçimde tek kaşını kaldırarak. “Dikkatimizi dağıtacak başka kişiler olmadan, sadece ikimiz...” Kendime daha fazla hâkim olamıyorum ve içimdekileri dökmeye başlıyorum. “Biliyor musun bir sene sonra ayrılacağın birini gereğinden fazla sahiplenip, kıskandığını düşünüyorum.” Duygularına benden daha fazla hâkim olabildiği bir gerçek. Yüzünden ne düşündüğünü anlamak zor olu­ yor. “Sonunda ne olacağı fark etmez. Önemli olan şu an benimle evli olduğun gerçeği.” “O halde ben uygunsuz bir harekette bulunmadığım sürece aklımda ya da kalbimde kimin olduğu seni ilgi­ lendirmez,” dedikten sonra bilinçli olarak üsteliyorum. “Değil mi?” Madem o beni bu kadar kolay gözden çı­


karıyor ben de en azından kalbim ona ait değilmiş gibi davranarak gururumdan geriye kalanı kurtarabilirim. Artık geriye ne kaldıysa... “Doğru, ama sen aklindakini de kalbindekini de saklamayı becerebilen biri değilsin. Kendini kolayca ele verdiğin için en iyisi hiç düşünme.” Şaka mı bu? Bir an hayatında daha önceden hiçbir kadına âşık olmamış gibi beni tutkuyla kollarına alıp öpen adam oluyor sonra da bir iş sözleşmesinin taraf­ larından biri olmaktan öte hissetmeyeceğim sözler sarf ediyor. “Sözlerinin hiçbir anlamı ya da mantığı yok. Ne hissedip hissetmeyeceğime sen karar veremezsin!” di­ yorum hışımla ayağa kalkarken. “Nereye gittiğini sanıyorsun?” Masanın kenarında duran çantamı da alıp gitmeden önce abartılı sayılabi­ lecek bir öfkeyle karşılık veriyorum. “Mahsuru yoksa tuvalete. Görünüşe göre özgürce düşünüp hissedebileceğim tek yer orası!” Bu sözlerimin onu kızdırmaktan çok eğlendirmesi beni daha da çileden çıkarıyor. Tuvalette geçirdiğim uzun sürede gidip gitmeme konusunda içimde bir sa­ vaş veriyorum. Onu öylece masada tek başına bırakıp otele dön­ mek için içimde dayanılmaz bir arzu duyuyorum, ama açıkçası yaşanan onca şeyden sonra nereye kadar kaça­ bileceğimi de kestiremiyorum. Hiçbir şey olmasa bile onu öfkeden kudurtacağımı düşünerek keyifleniyorum. Nihayet kararımı vermiş tuvaletten çıktığımda kapıda onu bekler vaziyette buluyorum.


“Kaçmadığından emin olmak istedim,” diyor sırıta­ rak. Saçlarımı elimin tersi ile omzumdan geri atıp söyle­ nerek yanından geçip gidiyorum. “Hayret bi şey, sen de beni amma çocuk yaptın! Aklımdan bile geçirmedim...” Tamam yalan ama herkes zaman zaman yalan söyler, değil mi ? Masaya tekrar oturduğumuzda son bir içki içip kalk­ maya karar veriyoruz. Aramızdaki iletişim iyice kopma­ dan geceyi bitirsek fena olmaz.“Buradan sonra bir yere gidecek miyiz?” diyorum gayet sıradan bir biçimde. Karı koca gibi yemek yedikten sonra odamıza beraberce dönme fikri tuhaf geliyor da... Genelde birbirimize türlü türlü hakaretler ettikten sonra ben odaya dönerim, o da geceyi bilmem nerede kiminle geçirir. Yani düne kadar öyleydi... “Efe Terin yanma gitmeyi düşünmüyorum, ama sen ille de onu görmeden uyuyamam diyorsan o başka...” “Ben bunu kastetmemiştim. Sürekli bana saldırmak zorunda mısın sen?” “Sen fırsat verdiğin müddetçe değerlendirmekten çe­ kinmem.” Gözlerimi onun gözlerine dikip kelimelerin üstüne basa basa karşılık veriyorum. “O kadar saldırgansın ki güzel başlayan bir gece sayende kötü bitmek üzere.” O da bakışlarını ayırmadan masanın üzerinden elini uzatıp benim elimin üstüne koyduğunda hafifçe ürperiyorum. “Gecenin bittiğini kim söyledi? Hem kim bilir belki ben senin kızgın halini daha çekici buluyorum.”


Beni çekici bulduğunu itiraf etmesi tuhaf biçimde heyecanlanmama sonra da böyle hissettiğim için utan­ mama neden oluyor. Yine dayanamayıp aynı meseleye dönüyorum.“O halde sadece bir sene evli kalacak ol­ mamız iyi yoksa bütün ömrümü sana kızarak geçirir­ dim." Yüzünde yamuk bir gülüş beliriyor. "Ve barışarak... unutma ardından gelen barışma asıl tüm bu didişmeleri keyifli kılan.” “Hastasın sen biliyor musun? Sırf eğlencesine kav­ ga çıkardığına göre normal olamazsın..." “Senin de bu konuda bana çok yardımcı olduğunu unutmamak gerek. Bana kalırsa sen de seviyorsun tar­ tışmayı.” Başımı iki yana sallarken gözlerimi deviriyorum. “Tabii ne demezsin hayatım renklendi sayende.” “Ne istiyorsun?” diye aniden sorunca donup kalı­ yorum. “Ela aklındaki ne? Sen söylemezsen ben bile­ mem...” Gerçekten ben ne istiyorum? Efe’yi artık istemedi­ ğimi daha doğrusu isteyemeyeceğini i biliyorum. Ma­ dem Efe olmuyor o halde n’apalım bari Serkan olsun diye düşünmediğimi de biliyorum ama bildiklerim bunlarla sınırlı. “Mutlu olmak,” diyorum kısaca bu konuda hiç kafa yormuyormuşum gibi. Ama tabii kocam bu kadarı ile yetinecek değil. “Tamam o halde seni ne mutlu eder söyle bana...”


Omuz silkiyorum. “Çok şey var.” "Mesela? Şu an ne yapıyor olsaydın çok mutlu olur­ dun?”

Dilimin ucuna kadar geliyor ama söylemeye cesaret edemiyorum. Şu an başka bir şey yapıyor olmak iste­ mezdim... Bu da ne demek oluyor şimdi? “Bilmem şu an gayet rahatını aslında,” diye geçiştirsem de bu mesele kafamı haddinden fazla kurcalıyor. Neden burası dışında bir yerde olmayı hayal edemiyo­ rum? Serkan içkisinden bir yudum alıp bir iki saniye dü­ şünüyor. “Hiç yardımcı olmuyorsun ama... O zaman şöyle yapalım... Seni mutsuz eden şeyleri anlat.” Burada onunla olmak isterken aynı zamanda neden mutsuz hissettiğimi sorguluyorum. Anında bir şimşek çakıyor beynimde ve yemeğin başındaki konuşmamız aklıma geliyor. Ben bu kadar yakınlaştıktan sonra bir sene ile sınırlı kalmak istemiyorum. Daha doğrusu bir sene sonra biteceğini bilerek aynı şeyleri yaşayamaya­ cağımı fark ediyorum. Oysa daha bir iki saat önce öz­ gür kız edalarıyla “Yaşadıklarımız yanımıza kâr kalır,” diyordum havalı havalı. Ah ne kadar salağım? Şimdi bu gece tükürdüğümü yalamam ve ondan köşe bucak kaçmam gerekecek. “Cevabını bekliyorum...” diye hatırlattığında kendi­ me geliyorum ve düşüncelerimle alakasız bir açıklama yapıyorum. “Özgürlüğümün kısıtlanması beni mutsuz eder.” • •


"Seni kısıtladığımı mı düşünüyorsun? Canını sıkan hu mu?" Hayır aptal! Beni bir sene sonra ö/gür bırakacak ol­ man canımı sıkan... İçimde yaşadığım karmaşa ve yeni keşfettiğim tüm bu duygular beni esir alıyor, adeta ne­ fes almamı güçleştiriyor. İçkimden koca bir yudum alıp sakinleşmeye çalışıyorum. "Evet... yani hayır... kısmen.” Muzip bir ifade ile gülüyor. “Hangisi?” “Neden beni sorguladığını anlamıyorum. Sen de çoğu zaman şikâyet edip duruyorsun. Biraz da senden bahsedelim. Ne isteyip ne istemediğinden.” İmalı bakışlarını üstümde gezdirirken hiç acele et­ miyor. Nihayet gözleri gözlerimi bulduğunda sözleri içime işliyor. “Seni istiyorum ve kuzenimle flörtleşmeni istemi­ yorum. Bu kadar basit ve net.” Gerçekten de öyleymiş. “Peki ya sözleşme?” “Ne olmuş sözleşmeye?” ‘O konuda kafanda soru işaretleri yok mu?” ‘Neden olsun ki? Her şey çok açıkça ifade edili­ yor.” “Tabii neden olsun ki?” diye mırıldanıyorum ben de... Senin şüphelerin mi var yoksa?” Benim mi? Yok hayır hem hangi konuda olabilir ki?” “Bilmem belki bir yıl sonunda neler olacağı ile il­ gili...”


Gururumu bir kenara atabilsem şu dakika ona bir yıl sonra neler olacağını açıkça sorardım. Ama onun yeri­ ne umursamazlık maskesi ardına sığınarak olabildiğin­ ce sıradan biçimde onun lafını kesiyorum. “Hayır hayır daha önce de konuştuğumuz gibi. Ge­ zip tozup eğlenip bir yılın tadım çıkaracak sonra da dostça ayrılacağız.” Dostça lafı hiç bundan daha rahat­ sız edici olmuş muydu diye düşünüyorum. Şüpheyle gölgelenmiş yüzü keyifle aydınlanıyor ve elimi tutup dudaklarına götürüyor. “O zaman daha fazla vakit kaybetmeden planımızı uygulamaya başlayalım. Türkiye’ye dönmeden önce Paris’e geçebiliriz istersen.” Eyfel Kulesi inşa edildiğinden bu yana her insanın istediği gibi ben de Paris’i görmek istemişimdir. Bir anda kendimi bile şaşırtacak derecede heyecanlanıyo­ rum. “Harika olur!” “O halde yarın sabah sekreterimi arayayım bizim için rezervasyonları ayarlasın. Kalkalım mı?” diye so­ rarken beklenti gözlerinden açıkça okunuyor ve benim hafifçe kızarmama neden oluyor. “Daha erken değil mi?” Elini kaldırıp gelmesi için garsona işaret ederken “Geç bile,” diyor imalı bir ses tonuyla. Otele dönmek için arabaya bindiğimiz an kolu­ nu omzuma atıp beni kendine çekiyor ve az öncesine kadar aklımda olan tüm olumsuzluklar bir anda uçup gidiyor. O yine âşık erkek rolünü başarıyla oynamaya


başlıyor ve ben bir kez daha ona inanmaya hazır bulu­ yorum kendimi. Başımı ona dayayışım kadar açık hissettiğim tesli­ miyet. O da farkında... Yine de çekip alamıyorum ken­ dimi kapana kısılmışlıktan. Onun merhametine bırakır­ ken kalbimi acı dışında ne umuyorum bu birliktelikten hiç bilmiyorum. Bugün yaşanan tüm güzelliklerin di­ yetini bir yıl sonra gözyaşlarımla ödeyeceğimi bilerek atıveriyorum bir kez daha kendimi ateşe. Gönüllü yanı­ yorum onun dokunuşlarıyla. Odaya girdiğimiz an kapıdan bir adım öteye geçemiyorken tek yapabildiğimiz duvardan destek almak oluyor. Kelimelerin anlamsızlaştığı bir anda neden bir şeyler duymak bu denli önemli oluyor birden an­ lamıyorum. Yüzünü göremediğim karanlıkta ruhunu görmek istemem çok mu tuhaf bilmiyorum ama “Bir şeyler söyle,” diye mırıldanıyorum o beni sayısız kere öperken. Önce dediğimi duymuyor sanıyorum ve onu dur­ durmak istiyorum o an nasıl oluyorsa beni daha sıkı tutup kulağıma sihirli sözleri fısıldıyor. “Pişman olma­ yacaksın.” Çok güzelsin ya da beni deli ediyorsun değil... Bir sevişme anında söylenecek onlarca sözlerden hiçbiri değil. Ne duymaya ihtiyacım varsa onu bilip ruhuma işliyor. O an anlıyorum ki daha önce dedikleri doğru. Aklımdan ya da kalbimden geçenler bir sır değil, yü­ zümden açıkça okunuyor. Benim kendime bile itiraf edemediğim gerçeği çoktan ona itiraf ettiğimi keşfede-


rek hem utanıyor hem de rahatlıyorum. Bir senenin so­ nunda ne olacağının önemi daha da artıyor, çünkü artık biliyorum... Ona âşık oluyorum... Bir gece öncesinden farklı olarak sabırla ve özenle seviyor beni bu sefer. Sanki pişman olmayacağıma dair verdiği sözünün altını çizercesine. Bir gece yaşadığımız sıradan tutkuysa bu daha sıra dışı, nerdeyse mükemmellik gibi geliyor. Dün gece cehennemde yandıysak bu gece cenneti tadıyoruz sanki. Ve bittiğinde ondan kaçmayı ya da uzaklaşma­ yı düşünmüyorum, tam tersine sıkıca sarılıp göğsünde uykuya dalıyorum. Sabah güneşin bizim için umutla parlayacağını hayal ederek uykuya dalıyorum.

Uyandığımda aralık balkon kapısından içeri güneşle birlikte bir oda dolusu umudun dolduğunu hissederek kollarımı iyice açıp keyifle geriniyorum. Gözlerimi kamaştıran ışık kapıda beliren siluetle kesilince benim de nefesim kesiliyor. Biliyorum ki ilerde bana ona âşık olduğumu tam olarak ilk ne zaman anladığımı sorduk­ larında bu anı hatırlayacağım. Arkasından vuran ışık nedeniyle yüzünü çok net göremesem de bana gülüm­ sediğini hissedebiliyorum. O böyle karşımda pırıl pırıl parlıyorken içinde bulunduğumuz an gerçek olmaktan uzaklaşıyor ve sanki bir çeşit rüyada gibi hissediyorum. Ta ki o konuşmaya başlayana kadar... “Hadi kalk uykucu, bugün yapacak çok işimiz var.”


Yüzüstü dönüp ellerimi yastığın altında birleştirir­ ken hülyalı gözlerle ona bakıp gülümsüyorum. “İş yap­ mak tatil tanımına uymuyor. Bense bütün gün yatmayı düşünüyordum çok miskin hissediyorum.” Yanıma gelip oturduğunda yatak ağırlığı ile hafif­ çe sallanıyor. “Bunu bir iltifat olarak kabul ediyorum,” derken burnunu boynuma sürtüyor. Elimde olmadan kıkırdıyorum. “Seninle ne alakası var ki?” Birden eli üstünde doğrulup tek kaşını kaldırıyor. “Belki de bağlantıyı daha net kurman için üstünden bir kez daha geçmekte fayda var.” Beni tutup gıdıklamaya başlayınca gülme krizine giriyorum. “Senin gibi yerinde duramayan, her an patlamaya hazır bir deli fişeğin hızını kesmiş olmaktan dolayı haklı bir gurur yaşıyorum. Yine de diğer ihtiyaçlarımızı da gidermeliyiz...” Dirseğimde destek alıp yatak başına dayanıyorum. “Öyle mi, ne gibi?” “Yemek yemek, sosyalleşmek... Bilirsin işte... Göz­ de iki yüz kere falan aramış. Ne zaman insan içine ka­ rışacağımızı soruyor.” Hiç umurumda olmadığını gösterircesine omuz sil­ kip burun kıvırıyorum. “Ya da oda servisinden sipariş verebilir, balkonumuzda güneşlenebiliriz...” Gözlerini kısıp durumu analiz etmeye başlıyor. “Se­ nin odaya kapanma konusundaki istekliliğin egomu yüceltiyor olsa da birilerine görünmemeye çalışıyor


olabileceğin ihtimalini tamamıyla bir kenara atamıyo­ rum nedense.” Ete’den bahsettiğini anlayınca hafitçe gülüyorum. Şu an Efe’nin aklımdaki son şey bile olmadığım an­ lamasını o kadar çok isterdim ki... Bunu bağıra bağıra söylesem bile bir şey değişmeyeceğini biliyorum, çün­ kü onun güvenini sarsacak çok fazla yanlış yaptım. Ar­ tık pek çok şeyi daha net anlamış bulunuyorum. Bu ne­ denle itiraz edip ters bir çıkış yapmak yerine ona doğru eğilip yüzünü ellerimin arasına alıyor kendime doğru çekiyorum. Öpmeden önce sırıtıyorum. “Haklısın, dışarı çıkıp herkesin gözüne sokalım. Böylece peşinden ayrılmayan tüm o kaşarlanmış ka­ dınlar da bana ait olduğunu anlar.” Yüzü keyifle aydınlanıyor ve her zamanki umursa­ maz tavrı ile bir kez daha beni baştan çıkarıyor. “Hangi kadınlar?”

Yaklaşık yarım saat sonra aşağıya indimizde bu sefer öncekilerden çok farklı hissettiğimi itiraf etme­ liyim. Ne bir tereddüt ne de bir tedirginlik var içimde. Serkan’ın elimi sıkı sıkı tutan eli rahatsızlık değil keyif veriyor. Beklenmedik anlarda beni kendine çekip en­ semden ya da boynumdan öpmesi de öyle... Kahvaltı­ da uzun uzun sohbet edip her anın tadını çıkarıyoruz. Nihayet bittiğinde sahile gitmek için hiç acelem yok nedense.


‘'Bugün yapacak çok iş var demiştin. Aklında ne var?" diyorum daha önceki konuşmayı hatırlayarak. "Tekneyle açılalım diyorum, ne dersin?” "Harika!” Onunla denizin ortasında baş başa kalma fikri içimi ısıtıyor. "Gözdelere haber verelim o zaman.” "Gözdelere mi? Ben baş başa oluruz sanmıştım.” "Baş başa olacağız zaten büyük bir tekne kirala­ dım.” "Yine de...” “İstersek dinlenebileceğimiz bize ait güzel bir ka­ marası da var,” diyor beni ikna etmek için sesine etki­ leyici bir ton katarak. “Hatta düşündüm de yanımıza birkaç parça eşya alıp geceyi de orada geçirebiliriz. Ay ışığının altında içkilerimizi yudumlamak hoş olmaz mı?” ‘Elbette olur ama Gözde münasebetsiz laflar eder­ ken tüm romantizmi bozacak,’ demek istiyorum ama konuyu yine Efe’ye bağlar diye çekiniyorum. “Tamam nasıl istersen...” Böylece tekne maceramız başlamış oluyor.


AokUM M U

bölım

Endişelerimin yersiz olduğunu anladığım an gev­ şeyip anın tadını çıkarabiliyorum. Gerçi farkındayım Gözde olan bitenleri öğrenmek için çıldırıyor. Yüzünde her şeyi biliyorum ifadesine bakan aslında sormasına bile gerek olmadığını anlar. Ama Gözde işte illa ki her şeyi en ince detayına kadar öğrenmeden bırakmaz işin peşini. Erkekler denize girince hemen yanıma gelip Serkan’ın havlusunu iteleyiveriyor ve kendininkini bir güzel yayıyor. “Anlatbakalım. Acele et fazla vaktimiz yok,” diyor, itiraza ya da anlamamış numarasına yatmama olanak vermeyecek biçimde. Gözlerimi kapatıp yüzümü güneşe doğru kaldırır­ ken olağan davranmaya çalışıyorum. “Anlatacak bir şey yok. Sanki bilmiyorsun...” “Laf kalabalığı ile zamanımı harcama Ela. Kuzenim sana fena halde âşık görünüyor ve anladığım kadarıyla


bu aşkı da karşılıksız değil. Bu oldu mu dernek olu­ yor?” “Ne oldu mu Gözde?” “Anlarsın işte mercimeği fırına verdiniz mi? Yarım işi bitirip daha samimi bir hale geldiniz mi? Anlaşmaz­ lıkları çözüp viicut diline geçtiniz mi?” Gözlüklerimin arkasından ona sözde şaşırmış gibi bakıyorum. “İnanamıyorum ya, sende hiç utanma yok mu?” Oyalamalarım Gözde’yi oyalamaktan çok sinirlen­ diriyor. Kolumu tutup tehditkâr bir ifadeyle soruyor. “Adam gibi cevap ver uğraştırma beni yoksa Serkan’a soracağım bilesin... Hem de diğerlerinin önünde!” Bu düşünce ile anında kendime geliyorum. “Tamam tamam söyleyeceğim. Sakın öyle bir münasebetsizlik yapıp utandırma beni. Evet, resmen karı koca olduk. Rahatladın mı?” Kolumdaki eli gevşerken yüzünü tembel bir sırıtma kaplıyor. “Vaaay demek sonunda âşık etti seni de ken­ dine. Ama kabul et benim de epey faydam oldu.” Gözlüklerimi hafifçe kaldırıp ona dik dik bakıyo­ rum. “Öyle mi? Nasıl oldu o iş?” “Kesin kırmızı elbiseli haline daha fazla karşı koya­ mamıştır. Dedim sana bunu almalısın diye. Bayılacağı­ nı biliyordum!” Gözlüklerimi gözüme yerleştirip tekrar havlumun üstüne uzanıyorum. “Aslına bakarsan o elbiseden nef­ ret etti. Hatta o kadar nefret etti ki elleri ile parçaladı.” Gözde önce hayretle gözlerini açıp abartılı şekilde


Inanmıyoruııuuum!” dedikten sonra muzipçe kıkırda­ dı. “Çok ateşli.” O geceyi düşünmenin beni de epeyce ısıttığım itiraf etmeliyim. Gerçi altında yattığımız kızgın güneşin de etkisi var. “Eh yardımın olmadı diyemem ama düşün­ düğün şekilde değil.” “Vay canına Serkan’ın bu kadar kıskanç olduğunu bilmezdim,” diyor gözlerini uzakta bir noktaya dikip. “Çok ateşli kesinlikle.” Tam o sırada erkekler denizden çıkmış yanımıza geliyorlar. “Nedir o ateşli olan?” diye soruyor kocam eğilip dudaklarıma bir öpücük bırakırken. Efe rahatsız olduğunu belli edercesine bakışlarım kaçırıyor. Gözde kıkırdıyor “Şensin tabii... Ama şimdi detay­ lara girmeyeceğim çünkü Ela çok utanıyor.” Bu patavatsızlık beni yerin dibine sokarken nedense kocamın pek hoşuna gidiyor. “Gözde’ye beni mi an­ latıyorsun?” diye fısıldayınca kulağıma ben de koluna hafifçe vuruyorum. “Berrak nerde?” diye soruyor Efe ansızın çattalı biı ses tonuyla. “Aman senin sevgilin kadar asosyal birini tanımadım Efe. İlk fırsatta at başından şu kızı. Biraz dinlene­ cekmiş, fazla güneş hassas cildini olumsuz etkiliyormuş. Kaynaşmamak için her türlü yalanı uydurur bu kız. Madem güneş bu kadar rahatsız ediyor nasıl zenci kıvamına gelene kadar güneşlenmiş merak ediyorum doğrusu.” “Gözde kendi işine bak,” dedikten sonra Efe yanı­ •


mı/dan ayrılıp sevgilisine bakmaya gidiyor. Ama mis­ kin miskin yatarak ve müstakbel kocam ile -bu koca kelimesi her geçen gün daha hoş bir tat bırakıyor ağ­ zımda sanki- flörtleşerek geçen bir gün boyunca sık sık Efe'nin meraklı bakışlarına maruz kalıyorum. Nihayet akşam olduğunda duş alıp üstümüzü de­ ğiştiriyor ve yemek için hazır hale geliyoruz. Şarap eş­ liğinde yediğimiz balık ve birkaç hafif meze hayatım­ da tattığım en güzel yemeklermiş gibi geliyor. Günün yorgunluğu ve içkinin verdiği rehavet ile gökyüzünde asılı duran muhteşem ay birleşince kendimi yarı uyku­ da yarı uyanık hissediyorum. “Şimdiden uyumayacaksın değil mi Ela?” diyor Gözde gözlerini üstüme dikerek. Başımı Serkan’ın om­ zundan kaldırmadan gülüyorum. “Diyelim ki uyuyacağım, itirazın mı var?” “Tabii ki var! Bütün gece siz çifte kumruların ara­ sında böyle sap gibi oturacak değilim. En azından kâğıt oynayabiliriz.” Efe’nin şezlongunun yanma ilişmiş olan Berrak bu­ run kıvırıyor. “Ben kâğıt oynamayı sevmem.” “Nedense hiç şaşırmadım,” diye lafı yapıştırıyor Gözde. Berrak kısılmış gözlerle ona ters ters bakarken Efe araya giriyor. “Senin aklında bir şey var mı sevgilim?” Genç kadın omuz silkip “Hayır,” deyince Gözde yine kendini tutamıyor. “Bak yine şaşırmadım.”


Sonunda Berrak da karşdık verince atışına başlamış oluyor. “Ne anlama geliyor bu şimdi?” “Senin insanlarla kaynaşmayan, hayattan zevk al­ mayan, somurtkan bir asosyal olduğun anlamına geli­ yor.” “Efe ne diyor bu kız? Akraban diye tutuyorum ken­ dimi kaç gündür ama artık senin hatırın bile durdura­ mayacak beni bilesin. Söyle şu patavatsıza kendine gelsin. Benim sevmediğim ve kaynaşmak istemediğim kendisi!” Gözde hayretle nefesini tutarken anlık bir durak­ sama yaşasa da çabuk üstünden atıyor tutulmuşluğu. “Sen kimsin de beni beğenmiyorsun? Zengin sevgiliye kendini yamamaya çalışan dışı güzel içi tıntm boş bir kenar mahalle dilberinden başka bi şey değilsin!” Efe sert biçimde araya girse de iki kadın da çok­ tan alev aldığı için yangını söndürmek o kadar kolay olmuyor. “Gözde saçmalama! Ne biçim laflar o? Hem Berrak kenar mahalle güzeli değil. Babası da annesi de avukat.” “Gözde para insanı adam etmiyor lafının en açık ka­ nıtısın sen!” “Aman annesi babası avukat olsa ne yazar, kızları tıntm işte tıntm!” Berrak hışımla yerinden kalkınca Efe de gayri ihti­ yari yerinden kalkıp Gözde ile aralarında oluşabilecek fiziksel mücadelenin önünü kesmeye çalışıyor ama iki kadın da manikürlü tırnaklarına ya da saçlarına zarar verecek herhangi bir girişimde bulunmaya istekli de­


ğiller. Olanları ben dumur olmuş Serkan ise eğlenerek izlerken can sıkıcı olaya müdahale yine zavallı Efe’ye düşüyor. Berrak’ı alıp kamaralarına götürürken Gözde bir süre daha arkalarından söylenmeye devam ediyor. “Eh kâğıt oyunu da yattı,” diyorum Gözde’ye takı­ larak. “Ben de erken yatarım bu gece.” “Aman zaten gidin hepiniz bir an önce kamaranıza. Bir daha da çiftlerle tatile çıkarsam...” Serkan’m kamını dirseğimle hafifçe dürtünce o da isteksiz biçimde girişimde bulunuyor. “Üzülme Göz­ de biz de seninle bir film koyup seyrederiz. Benim Ela gibi uykum gelmedi daha...” Böylece ben yatmaya onlar film izlemeye hazırla­ nırken güzel başlayan gece fiyaskoyla sona eriyor. Ama bu durum benim neşeli ruh halimi zerre kadar etkilemi­ yor, çünkü biliyorum ki iki saat sonra sevdiğim erkeğin kollarında olacağım. Hayal ederek daldığım uykudan onun öpüş ve okşayışları ile uyandığımda kendime gel­ mem fazla zaman almıyor. “Bu gece bana zorla yaptırdığın iyilik yüzünden borçlusun biliyorsun değil mi?” diye fısıldıyor kulağı­ ma. “Borçlu kalmayı hiç sevmem,” diyorum sahte bir ciddiyetle ve ödemek için ne kadar can attığımı gizle­ miyorum. Yaşadığımız harika tecrübelere bir yenisini daha ekledikten sonra o keyifle uykuya dalarken bu se­ fer benim uykum tamamen açılmış oluyor. Yatakta bir sağa bir sola dönüyorum ama hiç faydası olmayacağını


anlayarak nihayet kalkıp hava almak için dışarı çıkma­ ya karar veriyorum. fi ■V.

u \ Güzel bir yaz gecesi deniz de hava gibi durgun ve ay tüm ihtişamıyla gökyüzünde asılı dururken sanki bi­ raz da meraklı bir hali var gibi. Kim bilir belki de onun­ la aramızda olup bitenleri merak ediyordur. Düşüncesi yüzümde bir tebessüme neden oluyor. Hani utanmasam “Merak etme her şey harika, hayat bundan daha güzel olamazdı!” diye haykıracağım. Aslında utanmaktan çok insanları uyandırmak çekindiğim. Etraf yeni du­ rulmuşken yeni bir vukuat olsun hiç istemem doğru­ su. Sahi Berrak da amma dişliymiş yahu, kim derdi o soğuk nevale Gözde’ye ağzının payını versin. Efe ile nasıl anlaştıklarına şaşırıyorum doğrusu. “Uyku tutmadı mı?” Arkamdan gelen ses ile irkili­ yorum. Efe’nin sesini tamsam da kendisini göremiyo­ rum. Gözlerimi kısıp teknenin karanlık bir köşesine ba­ kıyor ve aslında cevabı bariz olan soruyu soruyorum. “Efe sen misin?” Efe tahminimce yerinden kalkıp ışığa doğru birkaç adım attığında elindeki içki kadehini fark ediyorum. İçtiği için onu suçlayamam, pek de harika bir tatil ge­ çirdiği söylenemez doğrusu. “Bravo doğru tahmin,” diyor alayla karışık. "Ama sen zaten sesim dışında benimle ilgili pek çok şeyi çok iyi tanıyorsun değil mi Ela?”


Nedense bu yorum tüm keyfimi kaçırıyor. Yakın zamana kadar ondan hoşlanmış olabilirim. Düzeltiyo­ rum, yakın zamana kadar ondan hoşlandığımı sanmış olabilirim ama şimdi kocama ne denli âşık olduğumu keşfetmişken bu konunun gündeme gelmesi hoş bir du­ rum değil. “Sandığın kadar iyi tanımıyorum seni,” diye kestirip atıyorum. Bu arada izin isteyip yanından ayrılmak için fırsat kolluyorum, çünkü Efe’nin rahat tavırlarından anladığım kadarıyla içkiyi fazla kaçırmış. Bana iyice yaklaşıp gözlerinde derin bir hayranlık ile baştan aşa­ ğıya süzüyor. Ya da belki de özlem mi demeliyim bile­ miyorum, ama her iki şekilde de rahatsız hissetmeme neden oluyor ve bir adım geriliyorum. Bu hareketim yüzünde alaycı bir tebessüme neden oluyor. “Benden kaçmayacaksın herhalde. Özellikle de o kadar peşimden koştuğun düşünülürse. Söylesene Ela, Serkan ile aranızda neler oluyor? Bu evliliğin bir oyun­ dan ibaret olduğunu biliyorum ama son zamanlarda ro­ lüne fazlasıyla kaptırmış gibisiniz ikiniz de...” Tekrar bana doğru yaklaşıp yavaşça kaldırdığı elinin tersi ile yanağıma hafifçe dokunuyor. “Gerçi bunun için Serkan’ı suçlayamam. Senin ka­ dar özel bir kadına rastlamak kolay değil. Senden uzak durarak aptallık eden benim.” Duyduklarımın etkisi ile yaşadığım şok bir an için hareket etmemi, hatta nefes almamı bile engelliyor. Bundan sonra söyleyeceklerinden korkuyorum ama yere çakılmış gibi öylece durmaktan başka bir şey yaW


pamıyorum. Efe'niıı sesi fısıltıya dönüşürken eli kolu­ mu sıkıca kavrıyor. “Ama hiçbir şey için geç değil Ela. Bana vermek istediğini korkaklık edip daha önce almadığım için ne kadar pişmansam bunu telafi etmek için o kadar istek­ liyim.” Başı bana doğru eğilirken de, dudakları dudaklarımı bulurken de gözlerimi bir an olsun kırpmadan hayretle ona bakıyorum. İçki kokan nefesini yüzümde hissetti­ ğim an onu itip kendimden uzaklaştırmak için sert bir hamle yapıyorum ama o beni daha sıkı kavrayıp hare­ ketsiz hale getiriyor. Başımı bir eliyle kavrayıp geriye doğru yatırıyor ve gittikçe artan bir şiddetle öpmeye de­ vam ediyor. Efe tarafından öpülmekten çok sarhoş bir adam tarafından tacize uğruyor gibi hissederek panik ve tiksinti karışımı bir hisle kendimi kurtarmaya çalışı­ yorum ama onu durduran birkaç saniye sonra Serkan’ın havada kırbaç etkisi yaratan öfke dolu sesi oluyor. “Efe karımı derhal bırak!” dedikten sonra vücudu­ nun iki yanında sıkılmış yumruklan ile öne atılmaya hazır bir panter gibi gözlerini avının üstüne dikiyor. Ben dehşetle Efe'den olabildiğince uzağa kaçarken bana yatağa dönmemi emrediyor. Kalıp ikisinin bir­ birinin canına okumayacağından emin olmak istesem de ona karşı gelmeye cesaret edemiyorum. Yatağımda endişeli biçimde onun gelmesini beklerken kulak ka­ bartmış dışarıda olan biteni duymaya çalışıyorum. Ara­ da ne olduğu anlaşılmayan sert çıkışlar olsa da genel olarak oldukça sessiz olmaları beni şaşırtıyor. Konuş­


maları ne kadar sürüyor hiç bilmiyorum. Tek bildiğim Serkan’ın o gece yanıma gelmediği ve bunun hiç de iyi bir gelişme olmadığı.


oı/Luı/iou bölüm

Sabah çok erken saatte motorun çalışması ve tek­ nenin hareketi ile uyanıyoruz. Marinaya ulaştığımızda nihayet Serkan kamaraya gelip eşyalarını toplamaya başlıyor. Konuya nasıl gireceğimi bilemiyorum, ama bir şekilde ona içimden geçenleri aktarmam gerektiğini hissediyorum. Tanık olduğu sahnenin benim isteğim ve kontrolüm dışında gerçekleştiğini anlatmalıyım. Ayrıca onu umursadığımı, onu kaybetmek istemediğimi hatta ona âşık olduğumu da... “Ete ilk uçakla İstanbul'a dönüyor. Biz de yarın dö­ neceğiz bu arada sen de toparlanırsın,” diyor kuru bir ses tonuyla. “Serkan ben...” diye başlıyorum ve dün geceye de­ ğinecek gücü toparlamak için derin bir nefes alıyorum. Ama daha konuşmaya başlamadan Serkan araya giri­ yor. “Boş ver Ela açıklamaya çalışma. Sen defalarca


anlattın ama Efe'ye olan ilginin basit bir hoşlanma­ dan ibaret olduğu konusunda inatçı davranan bendim. Demek ki hayatta hiçbir şey zorlamakla olmuyormuş. Bundan sonra sana yaklaşımlarımda bııııu hesaba ka­ tacağım.” Bu da ne demek oluvor şimdi? “Ne demek istiyorsun sen? Beni bir şeye zorladığın yok, seninle birlikte olmak isteyen bendim! Hâlâ da is­ tiyorum!" “Evet, aynı zamanda Efe’yi de istiyorsun. Üzgünüm ama ben onun gibi açık görüşlü olamayacağım. O seni benimle paylaşma konusuna sıcak bakıyor olabilir ama ben karımın başka bir erkekle -özellikle de kuzenim­ le- düşüp kalkmasına göz yumabilecek karakterde biri değilim. “Düşüp kalkmak mı?” diye mırıldanıyorum şok ol­ muş bir biçimde. “Benim hakkımdaki düşünce bu mu?” Sesim yükselmeye başlıyor. Dalga geçercesine gülüyor. “İnan bana Ela, senin hakkındaki düşüncemi duymak istemezsin.” “Hayır istiyorum! Böylece beni ne kadar kolay göz­ den çıkardığım daha iyi kavramış olur senin için üzül­ mem. Çünkü eğer hakkımdaki düşüncelerin buysa se­ nin için bir an bile pişmanlık duymayacağımdan emin olabilirsin!” “Ah sanki böyle bir ihtimal hiç olmuş gibi...” “Bu da ne demek oluyor?” derken ona saldırmamak için kendimi zor tutuyorum. Birkaç parça eşyasını çantaya rastgele atarken siI

w • | *

M


nir bozucu bir rahatlıkla karşılık veriyor. “Lütfen Ela anlamıyormuş numarası yapma. En başından beri beni de duygularımı da zerre kadar umursamadın. Sürekli benden kaçmaya ve Efe’yi baştan çıkarmaya çalıştın. Bunlar kocasını kaybetmeyi umursayan bir kadının ha­ reketleri değil, yanılıyor muyum? Şimdi bunun nedeni benmişim gibi gösterme.” Haklı olduğunu biliyorum. Çok hata yaptım, dü­ şüncesizce davrandım. Lütfen beni affet, diye kollarına atılsam bir şey değişir mi bilmiyorum. Yine de guru­ rum bu kadar açık davranmama engel oluyor. “Hiçbir şey bilmiyorsun! Sana göre son birkaç gün­ dür aramızda yaşananlar bir yalandan ibaret. O halde Serkan, sorabilir miyim nasıl oluyor da bir yalanı yaşa­ maya bu denli istekli olabildin? Biliyor musun, benim ne düşündüğümün ya da hissettiğimin önemi olmadığı­ nı düşünüyorum. Tek umurunda olan beni elde etmekti ve bu uğurda ne yapman gerekiyorsa yaptın. İlgili ve sevgi dolu bir koca gibi davranman gerektiyse sen de rolüne uygun hareket ettin ama işin aslı sen de benden farklı değilsin! İkiyüzlü, çıkarcı ve sahtesin!” Serkan elini kaldırıp işaretparmağını doğrultarak bana doğru bir adım atıyor. Sıkılmış dişlerinden ve seğiren çenesinden kendini tutmakta ne denli zorlan­ dığını anlayabiliyorum. Ama şaşırtıcı bir biçimde bir şeyler söylemekten vazgeçtiğini belli edercesine başını iki yana sallayıp çantasını aldığı gibi odadan çıkıyor. Yatağın üstüne çöküp başımı ellerimin arasına alırken düşünmeye çabalıyorum. Bundan sonra ne yapacağı-


mı, nereye gideceğimi... Tek düşünebildiğim az önceki konuşmamız ve onun kapıdan çıkıp gidişi. Gözlerimden süzülen birkaç damla yaşı elimin tersi ile silerken öfkey­ le fısıldıyorum. “Senin için gözyaşı dökmeyeceğim!”

Kendi kendime verdiğim sözlere sadık kalamadığım bir gerçek. Tıpkı ağlamayacağım dediğim halde son bir saattir gözlerimde yaş kalmayana kadar salya sümük ağlıyor oluşum gibi. Ne mi oldu? Aslında dünden bu yana hiçbir şey ve belki de çok şey! Anlamlı gelmi­ yor dediklerim değil mi? O halde dünden başlayarak anlatayım. Tekneden sonra odaya kapandım. Onu bek­ lemeyeceğimi söyleyip durduysam da dışarı çıkıp ha­ yatın içine karışacak enerjiyi de kendimde bulamadım. Akşam olup da karanlık bastırdığında onun döneceğine dair umutlarım da tükenmeye başladı. Gözde aradığın­ da sabahtan beri tek lokma yemediğimi şaşırarak fark ettim. Kalkıp hazırlandım ve isteksizce ona katıldım. Neyse ki konu Serkan’dan çok Berrak üzerinde yoğun­ laştı. Efe’nin Berrak ile ani dönüşü Gözde’yi şaşırttıysa da mutlu etmemişti, çünkü henüz Berrak’ın ağzının payını verememişti. “Ben de dönerim belki İstanbul’a...” dedi kolasın­ dan bir yudum alırken. “Bu tatilin tadı kaçtı. Hem zaten SerkanTa sen de aşk böcekleri gibi dolanıyorsunuz or­ talıkta. Canım sıkılıyor. Sahi o nerde?” “Sandığın gibi aşk böcekleri değiliz demek ki, ne­


rede olduğunu bilmediğime göre,” dedim işi şakaya vurmaya çalışarak. Gözde şüphe ile beni süzüp, birkaç soru daha sorduktan sonra doğru dürüst cevap alama­ yacağını anlayarak işin peşini bıraktı. Kendimi yorgun hissettiğim bahanesiyle erkenden odaya döndüğümde “ne ekersen onu biçersin" sözünün ne denli doğru ol­ duğunu acı bir şekilde öğrenmiş oldum. Serkan’a ait ne varsa ortadan yok olmuş, geriye bir post-it üzerinde yazılı kısacık bir not kalmıştı. “Daha fazla aynı ortamda kalmak istemiyorum, ben İstanbul’a dönüyorum. Not: Üzgünüm.” Bütün gece gözümü kırpmadığım yetmiyormuş gibi bu sabah itibariyle ağlama krizine tekrar girmiş bulunmaktayım. Bir anda kendimi öylesine yalnız ve kapana kısılmış hissediyorum ki adeta nefes alamıyo­ rum. Buradan bir an önce gitmeliyim, kalkıp eşyalarımı toparlamalı ve bulduğum ilk uçakta yer ayırtmalıyım, ama tek yapabildiğim ağlamak. Telefonum çaldığında kalbim büyük bir umut ve heyecanla atıyor. Tıpkı ara­ yanın Gözde olduğunu gördüğümde neredeyse durma noktasına geldiği gibi. Çaresiz telefonu açıyorum, çün­ kü buradan tek başıma gidecek gücüm de, cesaretim de yok. “Ela iyi misin?” diye soruyor Gözde merakla sesimi duyar duymaz. “Hayır Gözde hiç iyi değilim, buraya gelebilir mi­ sin?”


Gözde bazı durumlarda insanı gerçekten çok şaşır­ tabiliyor. Olan biteni anlattığımda büyük bir olgunlukla karşıladı ve zaten St. Tropez’in can sıkıcı olmaya baş­ ladığını söyleyerek hemen uçak rezervasyonu işini ele aldı. Üzerime fazla gelmediği ya da beni sorulara boğ­ madığı için ona ne kadar minnettar olduğumu tahmin edersiniz. Eşyalarımızı toplamamızdan uçağa binmemize ka­ dar geçen sürede rüyada daha doğrusu kâbusta gibiyim. Zaman bazı açılardan çok yavaş bazı açılardan çok hız­ lı ilerliyor. Burada bir dakika daha kalmaya tahammü­ lüm yokken uçağa bindiğimde ise evde beni bekleyen bilinmezlik ürkütücü gelmeye başlıyor. Yolculuk hiç bitmesin istiyorum sanki... Şimdi kapının önünde dur­ muş zile basmadan önce kafamı ve enerjimi toplamaya çalışırken onun işten dönmüş olup olmadığını tahmin etmeye çalışıyorum ama hiçbir fikrim yok. Çünkü ben onunla ilgili hiçbir şeyi bilmiyorum! Evet onu tanımak için zerre kadar istek duymadım çaba sarf etmedim. Oysa şimdi tek istediğim onun ya­ nından bir saniye olsun ayrılmamak. Yine de tüm olup bitenden sonra bu artık mümkün görünmüyor. O halde bu bir yıl nasıl geçecek? Onunla aramızda uçurumlar varken nasıl olup da yan yana duracağız? İçeri girdi­ ğimde onunla karşılaştığımda bana nasıl davranacak? Ya peki ben ona nasıl davranacağım? Tüm bu sorular aklımı kurcalayadursun elimi kal­


dırıp isteksizce zile doğru uzanıyorum. Bundan kaçış olmadığının farkındayım. Özellikle post-it üzerine bı­ raktığı o notu okuduğumda hissettiğim derin hayal kı­ rıklığı ve boşluktan sonra... Ona neler yaşattığımı, üs­ telik düğün gününde, daha iyi anlıyorum. Ve tabii tüm olanlara rağmen bana gösterdiği anlayış ve sevgiyi de... Kısacası sahip olduğumu fark etmediğim ancak yitir­ dikten sonra değerini anladığım tüm ayrıcalıkları... Zili çalıp kapının açılmasını beklerken ona koşup kollarına atılmak ve beni affedene kadar yüzlerce kez ondan özür dilemeyi geçiriyorum içimden. Belki de yaparım kim bilir? Hizmetçi kapıyı açtığında çekimser bir ifade ile gülümseyip çantamı uzatıyorum. İçeri girer girmez merakla etrafıma bakınıyorum ama evde hiçbir hareket olmadığını fark ediyorum. Kadın özür dileye­ rek bugün döneceğimi bilmedikleri için akşam yemeği hazırlanmadığını söylüyor. O zaman anlıyorum ki Serkan gelmeyecek. “Ee peki Serkan Bey?” diye soruyorum fazla bo­ zuntuya vermemeye çalışarak. “İş gezisi için yurt dışına gideceğini belirtti, uzun bir süre dönmeyecekmiş.” Bu iş gezisinin uydurulmuş bir bahane olduğunu tüm benliğimde hissediyorum ama asıl yaralayıcı olan uzun süre dönmeyeceğini öğrenmek... Hem de hizmet­ çiden! “Benim için bir şey hazırlamanıza gerek yok... Ai­ lemin evinde yiyeceğim,” diyorum kırılmış gururumun elverdiği ölçüde vakur bir şekilde. Şu an ihtiyacım olan


tek şey ailemin yanında olmak ve belki de Esin’le ko­ nuşmak. Serkan konusunda ne yapacağıma sonra karar veririm. Odamda, yatağımda, örtünün altında yeterince uzun süre saklandıktan sonra. Keşke bir sene saklanabilsem...


oh.

b ir in c i b ö lu M

Balaymdan döndüğümden bu yana, yani son üç gün­ dür ailemin evinde kalıyorum. Aslında ailemin evinde saklanıyorum demek daha yerinde olur belki de. Ya­ tağın üstünde yüzüstü uzanmış vaziyette dirseklerim üzerinde doğruluyorum. Son üç gündür yaptığım gibi yine Esin’e ondan bahsediyorum. Efe’den bahsettiğim günlerde bile onun bu denli sıkıldığım hatırlamıyorum. Bunun en önemli nedeni benim sızlanıp durmam değil onun dediklerinde haklı çıkmış olması elbette. Burnumun dikine giderek başımı soktuğum beladan tek başıma çıkamıyor olmam şaşırtıcı değil. Onun des­ teğine hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyor olmam da... Yanımda olacak ve benim toparlanmama yardım ede­ cek, biliyorum. Bundan fazlası onun elinden gelmez zaten. İyi hatta belki de sadece daha iyi hissedebilmem Serkan’ın geri gelmesine bağlı, ama bunun da yakın zamanda olacağından şüpheliyim. Onu bu kadar çok


¿izleyeceğimi hiç düşünmemiştim. Gece yatağa yattı­ ğımda zihnim ve kalbim o kadar onunla meşgul oluyor ki ruhum mengene arasında kıstırılmışçasına nefessiz kaldığımı hissediyorum. O zaman kalkıp pencereyi açı­ yorum ve derin derin içime çekiyorum gecenin umut­ suz sessizliğini. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda aklımda tek bir soru var: “Acaba şu an ne yapıyor?” Benim gibi çaresizlik içerisinde yatağında dönüp duruyor mu yoksa kolunda başka bir kadınla hayatı­ na kaldığı yerden devam mı ediyor? İkinci ihtimal tüm benliğimin acı içerisinde sızlamasına neden olsa da ya­ pabileceğim hiçbir şey olmadığının farkındayım. Olay­ ların bu noktaya gelmesine asla izin vermemeliydim. “Sızlanıp durmaktan vazgeç kendin ettin kendin buldun,” diyor Esin taviz vermeyen bir katılıkla. “Biliyorum ve çok pişmanım ama Esin anlamıyor musun çok acı çekiyorum... Beni dinlemedi bile!” Esin kollarını göğsünde kavuşturup tek kaşını kaldı­ rarak başını hafifçe geriye atıyor. “Öyle mi? Peki söyler misin Ela sen aynı şeyleri ona yaparken onun ne kadar kırılacağını hiç düşünmedin mi?” “O zamanlar ne yaptığımın ya da ne hissettiğimin farkında değildim,” diyorum suçlu bir ifadeyle başı­ mı öne eğerken ama Esin zerre kadar etkilenmediğini açıkça gösteriyor. “Üzgünüm bilmiyordum demekle sorunları çözebi­ leceğini mi sanıyorsun? Yapılan hataları telafi edeceği­ ni, zamanı geri çevirebileceğini...” Biraz sinirlenmiş biçimde hızla başımı kaldırıyo­


rum. “Evet, haklısın bencilce ve akılsız davrandım. Çok hata yaptım ve pişmanım. Gerçekten onu sevdi­ ğime seni inandıramazken onu nasıl inandırabilirim? Onu geri kazanmak için ne yapabilirim bilmiyorum! Bir de biraz olsun merhamet edebilmen için çünkü Esin yemin ediyorum hayatımda senin kadar duygusuz biri­ ni tanımadım!” Esin hiç umurunda değilmişçesine omuz silkiyor. “İşler istediğin gibi gitmediğinde hemen suçlayacak birini buluyorsun değil mi? Şimdi de sıra bende...” “Hiç de bile! Senden biraz anlayış ve belki de biraz destek bekliyorum hepsi bu! Çok şey mi Allah aşkına? Olayları konuşabildiğim başka kimse yok! Ailemden bile gizlemek zorundayım onun ani gidişinin altında yatan asıl nedeni... Çok yalnız ve çaresizim...” derken gözyaşları gözpınarlarımda birikmeye başlıyor bile. Esin nihayet pes etmiş bir biçimde derin bir nefes alıp veriyor ve kendini yatağa, hemen yanıma bırakıve­ riyor. “Başını derde sokma konusunda çok iyisin değil mi? Tamam sana yardım edeceğim her ne kadar benim faydam dokunabileceğinden şüpheliysem de... Serkan nerede olabilir önce onu öğrenmeye çalışalım bence. Sekreterine ulaşmayı denedin mi?” Başımı iki yana sallıyorum. “Kocamdan haberim yokmuş gibi görünme fikrinden nefret ediyorum. Ha­ yatta açıp soramam.” Esin düşünceli biçimde alt dudağına dokunuyor. “Haklısın bu açıdan düşünmedim. O halde ben araya­ bilirim. Başka bir isimle onunla önceden kararlaştırdı­


ğımız bir görüşme olduğunu söyler halayından dönüp dönmediğini sorarım. Bu arada bilgi almaya çalışırım. Bu arada sen de Serkan’ın karısı gibi davranmaya başlasan fena olmaz.” Merakla kaşlarımı kaldırıyorum. “Bu tam olarak ne demek oluyor?” “Saklandığın baba ocağından çıkıp evli bir kadın gibi evinin yolunu tut demek oluyor. Ayrıca unutma ki bundan sonra bir süre için tüm dikkatler üzerinde olacak. Yeni evli ve mutlu bir kadın gibi görünmeye özen göstermelisin. Aksi takdirde hemen dedikodular başlayacaktır. Her zaman bakımlı olmalısın. İşe şu saç­ larının ucundan biraz kestirerek başlayabilirsin. Güneş ve deniz suyu epey yıpranmasına neden olmuş.” O bir yandan konuşmaya devam ederken ben saçı­ mın ucunu tutup inceliyorum. “Gerçekten bakımsız mı görünüyorum? Serkan görmedikten sonra bakımlı ol­ manın ne anlamı var ki hem...” “Onun görmediğini nereden biliyorsun? Bana ka­ lırsa Ela o hâlâ her adımım takip ediyor, yaptıkların, gittiğin yerler hakkında bilgi alıyor.” Gözlerim de ağzım gibi hayretle açılıyor. “Ciddi misin? Nasıl biliyorsun sen peki?” “Bilmiyorum, sadece tahmin ediyorum. İkiniz yan yanayken sana nasıl baktığını görseydin böyle bir tut­ kunun bir günde yok olmayacağını da bilirdin. Bunu söylemekten nefret ediyorum ama o adam sana gerçek­ ten âşık ve senin bu aşkı hak ettiğinden bile şüpheli­ yim.”


Alıngan bir tavırla somurtuyorum. “İyi ki onun de­ ğil de benim arkadaşımsın,” diye sitem ediyorum. “Üzgünüm ama gerçekleri söylemezsem ne tür bir dost olabilirim ki?" Acıyı söyleyen bir dost olduğu şüphesiz ama haya­ tımda ilk kez bu yüzden şikâyet etmek yerine bunu bir avantaja çevirmeye kararlıyım. Esin’in çok keskin göz­ lemleri vardır. Eğer kocamın bana âşık olduğunu söy­ lüyorsa belki de hâlâ bir şansım vardır diye düşünüyo­ rum. Gözlerim kafamda kurduğum planların etkisiyle iyice kısıldığında Esin şüpheli bakışlarla beni süzmeye başlıyor. “Bu ifadeyi tanırım. Yine haltlar karıştırmayı plan­ lıyorsun Ela?” Birden kendime gelip toparlanıveriyorum. “Ben mi? Hiiiç sadece dediklerini düşünüyorum. Bir an önce uygulamak için sabırsızlanıyorum.” Elbette onun söz­ lerini dikkate alacağım ama tabii kendimden de birkaç fikir ekleyerek. • *

Oldukça pahalı restoranın önüne arabamız yanaştı­ ğında vale kapımı açıyor ve ben mini elbisemle frikik vermemek için olağanüstü çaba sarf ederek iniyorum. Flaşlar patlamaya başladığında Esin koluma girip ters ters söyleniyor. “Bravo Ela, ben kocanı kazanmandan bahsettim se­ nin anladığın onu büsbütün çileden çıkarmakmış.”


“Neden ne yaptım ki?” diye soruyorum yeni kua­ förümün becerikli ellerinin dalga dalga şekle soktuğu saçlarımı omuzlarımdan geriye atarken. Esin “Ne mi yaptın? Hangisinden başlasam bilemi­ yorum...” derken gazetecilerden biri atılıyor. “Ela Hanım Serkan Bey nerde? Bu gece size katıl­ mayacak mı?” Yıllardır basınla haşır neşirmiş gibi bir havayla ra­ hat bir biçimde gülümseyip kendimden emin bir tavırla cevap veriyorum. “Kendisinin yurtdışında önemli bir toplantıya katılması gerekti, ama yakında dönecek.” Esin daha fazla konuşmamam konusunda uyarırcasına kolumu sıkıp beni restorandan içeri sürüklüyor adeta. Giydiğim topuklu ayakkabılar ile düşmem son derece olası olduğu için itiraz edip söyleniyorum. “Çekiştirmesene düşüreceksin beni!” “İyi belki kafanı çarparsın da akim başına gelir. Sen ne yaptığını sanıyorsun?” diye fısıldıyor dişlerinin ara­ sından. “Serkan’ı gizlendiği delikten çıkarmaya çalışıyo­ rum. Sen dedin yurtdışına gitmedi diye...” “Ben öyle bir şey demedim. Sadece sekreterinin bu bilgiyi duyunca şaşırdığını söyleyip böyle bir tahminde bulundum. Ama yüzde yüz emin olamayız.” Adımıza rezerve edilmiş masada garsonun benim 0 için çektiği sandalyeye yerleşirken sessiziliğimi koru­ yor ancak o yanımızdan ayrılınca Esin'e karşılık veri­ yorum. “Ben gayet eminim. Biraz detaylıca düşününce St.Tropez’den döner dönmez ertesi gün tekrar yurtdı#


şına gitmiş olmasının ne denli anlamsız olduğunu fark etmiş bulunuyorum.” “Diyelim ki haklısın, yine de bu yaptığın ile ne elde etmeyi umuyorsun?” “Onu kızdırıp saklandığı delikten çıkartmayı. Eğer gazetelerde yeterince boy gösterirsem sırf adını kurtar­ mak için yanımda yer almak zorunda kalacak ve saçma iş gezisi de son bulacak.” “Bence yanılıyor, daha da önemlisi tehlikeli bir oyun oynuyorsun.” Gözlerimi dikip Esin’e bakarken ne denli kararlı ol­ duğumu anlaması için kılımı kımıldatmıyorum. “Hak­ lısın, bu bir kumar her şeyimi ortaya sürdüm, hamlemi yaptım bekliyorum. Ya hepsini kaybedeceğim ya da her şeyi geri kazanacağım. Bu da benim göze aldığım bir risk. Şimdi lütfen bir şeyler yiyebilir miyiz? Buraya gerçekten yemek yemeğe geldim.” Esin ikna olmamış bir tavırla başını iki yana salla­ yarak menüyü açıp okumaya başlıyor. “Seçtiğin yönte­ min sonuç vereceğini düşünmüyorum.” Esin’e yanıldığını ve bekleyip görmesini söylüyo­ rum.


O K İk İK £ İ b o l Û M

Esin’e yanıldığını söylediğim günden tam dört gün sonra öğle üzeri ansızın kapı çalınıyor ve Serkan ma­ lum iş gezisinden dönmüş oluyor. Salona girdiği an beklenmedik karşılaşma nedeniyle öylece kalıyorum. Alaycı bir ifade ile ilk konuşan o oluyor. “Ne o kocanı gördüğüne sevinmedin mi? Yoksa gezmelerin sekteye uğrayacak diye mi endişelisin?” Zoraki tebessümümün nedeni onu görmekten duy­ duğum hoşnutsuzluk değil. Allah da biliyor ya şu an heyecandan kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyor. Tek sorun nasıl tepki vereceğimi kestirememiş olmam. “Evine hoş geldin. Seni görmek güzel,” diyorum ni­ hayet temkinli bir nezaketle. “Keşke ben de aynı şeyi senin için söyleyebilseydim ama seni her gün gazetelerde görmek hiç de güzel olmadı benim için.” Sakinliğinin yanıltıcı olduğu, öf­ kesini kontrol altında tutmak için alaycılığın arkasına


saklandığı gözlerinden açıkça okunuyor. Onu kışkırt­ mak, öfkesini salıvermesini, benimle kavga etmesini sağlamak için dayanılmaz bir arzu duyuyorum içimde. Belki o zaman iki normal insan gibi duygularımızı aça­ biliriz bu şekilde kaçıp durmak yerine. Tek kaşımı kaldırıp imalı bir şekilde karşılık ve­ riyorum. “Ya demek yurtdışında Türk gazetelerini ve özellikle dedikodu sütunlarını takip etmeyi ihmal etmi­ yordun.” “Saçmalama Ela. Elbette ki bu tarz şeyleri benim adıma takip eden kişiler var. Onlardan alıyordum ha­ beri.” Umursamaz bir tavırla omuz silkiyorum. “Yanlış bir şey yapmadım ben.” “Ah elbette yapmadın, sen zaten ne zaman yanlış bir şey yaptın ki?” Benimle iğneleyici bir tonla konuşması canımı sıkı­ yor. “Açıklamama izin versen gerçekten yanlış bir şey yapmadığımı anlardın ama önyargıltsın.” “Elbette önyargılıyım. Öyle olmasam Not:Seni Sev­ miyorum! yazan bir post-it hakkında olumsuz fikirler edinebilir miydim ki?” “O çok başlardaydı! Henüz seni tanımıyordum!” diye haykırıyorum sabrım taşmış bir şekilde. Onun umurunda bile değil. “Tanıdıktan sonra çok şey fark etti sanki... Her neyse bunları konuşmanın an­ lamı yok. Madem şu an evli kalmak durumundayız, o halde soyadıma yakışır davranacağından emin olmalı­ yım. Bensiz dışarı çıkman son derece tedbirsiz bir ha-


reketti. Dedikodular çoktan başlamıştır bile. Bu yüz­ den bu gece çıkıp birlikte görüntü vermemiz gerekiyor. Saat sekizde hazır ol.” “Nereye gideceğiz? Ne giymeliyim?” “Fark etmez, yeter ki geçen seferki gibi elbise giy­ meyi unutma. Cidden Ela o kadar kısa giyerken aklın­ dan ne geçiyordu?” Tam ağzımı açıp cevap vermeye hazırlanırken ar­ kasını dönüp odayı terk ediyor ve ben öylece kalıyo­ rum. Sinirden kudurmuş halde... Ama sonra planımın işe yaradığını ve onu geri getirdiğini fark ederek neşem yerine geliyor.

Ömrüm boyunca hiçbir gece için bu kadar heyecan­ landığımı hatırlamıyorum. Hazırlanırken resmen elim ayağıma dolanıyor. Saçlarımı açık bırakmayı düşünü­ yorum ama sonra bana daha vakur bir ifade katacağına inanarak topuz yaptırıyorum. Bu gece romantik, kırıl­ gan ya da kararsız görünmek istemiyorum. Olgun, ne istediğini bilen ve belki de biraz ulaşılmaz... Bundan sonra ben istemedikçe kimsenin bana ulaşamayacağı­ nı anlatmak istiyorum ona. Ne Efe ne de başkası... Ve sonra gözlerinin içine bakıp ruhuna fısıldamak geliyor içimden “Sadece senin için açacağım kalbimi,” diye. Vakit geçtiğinde oturduğum puftan kalkıp hafifçe geri gidiyor aynada kendimi uzun uzun inceliyorum. Etekleri uçuşan, dekoltesi basitliğe kaçmadan dikkat


çekici olan, türkuaz rengi yazlık elbisem içerisinde ke­ sinlikle hayat dolu görünüyorum. Topuzum doğal ama bir o kadar da özenle taranmış. Zarif sallantılı küpeler ve kolyeden oluşan türkuaz ve pırlanta karışımı seti de taktıktan sonra hazır olduğuma kanaat getiriyorum. Beni gördüğünde çok ama çok beğenmesini ve bir an için olsa da öfkesini bir kenara bırakıp bana hayranlık dolu gözlerle bakmasını umarak odamdan çıkıyor sa­ lona gidiyorum. Arkası kapıya dönük vaziyette camın önünde durmuş bir eli cebinde sabırsızca beklerken bu­ luyorum onu. Geldiğimi fark edince arkasını dönüyor. “Nihayet hazırlanabildin. Düğün için bile bu kadar uğraşmamıştın Ela. Tabii ya hep unutuyorum zaten düğünden kaçacaktın değil mi?” Bana doğru dürüst bakmadan tüm zehrini akıtıp kapıya doğru yürümeye başladığında üstüme hayal kırıklığı ve üzüntünün çök­ tüğünü hissediyorum. Onun beni hâlâ sevdiğini düşün­ mek aptallıktan başka bir şey değildi, anlıyorum. Ya peki beğeneceğini ummak? Yüzüme bile bakmadı... Arabada ben suskun o ise umursamaz tavırlarına devam ediyor. Sevdiği bir müziği ayarladıktan sonra konuşmak istemediğini daha da net ifade etmek ister­ cesine sesini sonuna kadar açıyor. Başımı cama doğru çevirip kırgınlığımı gizlemeye çalışırken tek düşüne­ bildiğim tüm geceyi konuşmadan nasıl geçireceğimiz. Mümkün olsa koşa koşa eve dönüp odama kapanır ve gözlerimde yaş kalmayana kadar ağlarım. Ama gece o istediğinde sona erecek biliyorum ve buna itiraz etme'


ye bile hakkım yok. Gideceğimiz yere yaklaştığımızda müziğin sesini kısıp bana talimatlar vermeye başlıyor. “Arabadan indiğimizde mutlu, yeni evli çift görün­ tüsü vereceğiz. Biraz gülümsemenin kimseye zararı olmaz. Yemekten sonra, gece kulübü bölümünde biraz zaman geçirip vakitlice eve döneriz. Kimsenin sorusu­ na cevap vermeni istemiyorum. Hatta mümkünse hiç konuşma. Sadece gülümse. Bu arada Ela az sonra ola­ cakların seni yanıltmasına izin verme. Anlaşma şart­ larına sadık kalıyoruz ve süre bittiğinde boşanmamız da tek celsede sonuçlanmış olacak. Hafta başı ofisime gelirsen avukat ile bazı maddelerin üstünden geçebili­ riz.” Hafifçe yutkunup, kendime hâkim olmaya çabala­ yarak soruyorum. “Ne gibi maddeler?” Arabayı mekânın kapısına yanaştırırken “Evlilik sü­ remizin kısaltılması gibi...” diye kestirip atıyor. Kapısı­ nı açan valeye anahtarı teslim ettikten sonra benim tara­ fıma gelip inmeme yardım ediyor. Ben az önce aldığım haberi henüz hazmedemişken o gazetecilere gülüm­ seyip boynuma sıcacık bir öpücük kondurarak rolüne hemen ısınmış görünüyor. Yaşlar gözlerimi yakarken zoraki bir tebessüm yerleştiriyorum yüzüme ve onun bir gazetecinin sorusunu cevapladığını işitiyorum. “Evet karımdan daha fazla ayrı kalmaya dayana­ madığını için iş gezisinden erken döndüm. Şimdi izin verirseniz güzel eşimle baş başa bir yemek yiyip hasret gidereceğiz...”


Onun beni kapıya doğru götürmesine izin verirken hayatın ne kadar acımasız olduğunu düşünerek kalbi­ min ezildiğini hissediyorum.

Yemek boyunca ilgisini bir an olsun üstümden çek­ miyor. Ona, gözlerindeki aşk dolu ifadeye bakan herkes karısı için yanıp tutuşan bir erkek görebilir ama gerçeği biliyor olmak beni o yoğun bakışların altında çaresiz, nefessiz bırakıyor. Ruhumun benden sökülüp koparıl­ dığını hissederken gülümsemek için sarf ettiğim çaba bir bebeğin ilk adımlarını atmak için sarf ettiği çaba kadar yorucu sanki. Sözlerini duymuyorum zaten önemi de yok nasılsa hiçbiri gerçek değil. Hayır, aslında bazıları gerçek kal­ bime diken gibi batan, canımdan can söküp alan acıma­ sız ve haksız sözlerinin hepsi doğru, ama onları da duy­ mak istemiyorum. Tek istediğim şu an çalan şarkının çaresizlik haykıran sözlerine odaklanıp bu dünyada bu acıyı yaşamış ya da yaşayacak olan tek kişi olmadığı­ na, bunun geçeceğine ve her şeyin eskisi gibi olacağına inanmaya çalışmak. Başımı denize, esintiye doğru çevirip karanlığı ay­ dınlatarak geçen ışıl ışıl tekneye bakıyorum. Benim karanlığımı da aydınlatan bir ışık olsaydı keşke, diye geçiriyorum içimden farkında olmaksızın hüzün dolu derin bir nefes çekerek. Serkan beni dikkatle süzerken


canımı yakacak sözler söylemeye hazırlanıyor biliyo­ rum, ama tam o anda beklenmedik bir şey oluyor ve masamıza iki kişi yaklaşıyor. İsteksizce dönüp gelenle­ re bakarken kadının baştan çıkarıcı güzellikte olduğunu fark ediyorum. Serkatı ile konuşurken sesine yansıyan cilve, tavırlarındaki samimiyet keyfimi daha da kaçırı­ yor tabii böyle bir şey mümkünse... Yanındaki erkeğin de en az benim kadar rahatsız olduğunu fark ettiğimde anlayış dolu bir tebessüm be­ liriyor dudaklarımda. Bunu fark etmiş olmalı ki aynı karşılığı alıyorum ondan da. Bu adama karşı sempati duyuyorum içimde, çünkü içimden bir ses onun da tıp­ kı benim gibi karşılıksız bir aşk yaşadığım, sevdiği ka­ dar sevilmediğini, yakında yitireceğini söylüyor. İnsan kalabalık içerisinde yalnızlığını daha fazla hissedermiş ya, ben de şu an öyle hissediyorum. Buradan kaçıp kur­ tulmak, nefes almak istiyorum. Mutsuzum ya herkesin mutluluğu bana batıyor... Kahkahalara tahammülüm yok özellikle de gülen Serkan ve onu neşelendiren baş­ ka bir kadının sözleri ise... “Biz de birazdan katılırız size,” diyor Serkan kadın sevgilisi ile yanımızdan ayrılmaya hazırlanırken. Onlar gidince sıkıntıyla elimi alnıma götürüyorum. insanlar merdivenleri inerken ‘Burası ne kadar kala­ balık,’ diye düşünüyorum. Daha fazla insan almasalar keşke içeriye. Gözlerimi kapatıp kalp atışlarımın ya­ vaşlamasını bekliyorum ama kıstırılmışlık duygusu ruhumu esir almaya devam ederken sadece nabzımın artışı değil beni zorlayan. Aynı zamanda nefes de ala•


maz oluyorum sanki. İçime kısa kısa çektiğim hava yetmiyor yeterli oksijeni taşımaya. Elimi gayriihtiyarî kalbimin üstüne koyduğumda Serkan’ın iyi olup olma­ dığımı sorduğunu işitiyorum hayal meyal. Ter boşanır­ ken tüm vücudumdan başımın döndüğünü fark ederek tek elimle masadan destek almaya çalışıyorum. Serkan aceleyle kalkıp yanımdaki sandalyeye otu­ rurken iyi olup olmadığımı sormaya devam ediyor. Yaşlar gözlerimi yakarken “Hayır iyi değilim!” diye haykırmak geliyor içimden. Ama alçak sesle karşılık vermeyi yeğliyorum. “Tansiyonum düşmüş olmalı, başım dönüyor. Ken­ dimi iyi hissetmiyorum. Senin için mahzuru yoksa eve dönmek istiyorum.” “Başka bir sorun olmadığına emin misin? Nefes alamıyor gibisin...” “Buradan çıkarsam kendime geleceğimden eminim. Lütfen... çok kalabalık burası... boğuluyorum.” diyo­ rum panik olmuş bir halde. Elini sırtımda, giysimin açıkta bıraktığı tenimde hissettiğim an içime o bilindik sıcaklık yayılıyor. “Tamam sakin ol. Hemen hesabı istiyorum,” diye karşılık veriyor güven verici bir yumuşaklıkla. Hep hasta olsam keşke diye düşünmeden edemiyorum onun insanı sarıp sarmalayan ilgisi karşısında bir kez daha neden mahrum kaldığımı anımsayarak. Hesabı ödeyişimizi, mekândan ayrılışımızı ya da arabaya binişimizi doğru dürüst anımsamazken aklım­ daki tek şey onun belimi sıkıca kavrayışı ve başımı ha-


lifçe kendine yaslayışı. Biliyorum arabada yine soğuk ve mesafeli duruşuna dönecek ama ondan çaldığım bu kısacık anlar bile içimin huzurla dolmasına ve sakinleş­ meme neden oluyor. Gözlerimi kapatıp koltukta iyice geriye yaslanırken “Daha iyi misin?” diye soruyor samimi bir ilgiyle. “Evet. Geceyi erken bitirmek zorunda kaldığımız için üzgünüm.” “Boş ver zaten yeterince görüntü verdik. Ben de sı­ kılmıştım...” Şu an onunla konuşmak için uygun bir zaman oldu­ ğunu hissederek sohbet konusu açmaya çalışıyorum. “Yanımıza gelenler kimdi?” diye öylesine sordu­ ğumda aldığım “Eski sevgilim,” cevabı yumruk gibi mideme iniyor. Biliyorum, hakkım yok bozulmaya ama elimde ol­ madan sitem ediyorum. “Bizi tanıştirma gereği duyma­ dın.” O an “Gerek görmedim,” diye kestirip attığında ara­ mızda açılan kapı kapanıyor ve ben yine dışarıda kalı­ yorum. “Gerek görmüyorsan bunca şov, bunca oyun niye?” diye çıkışıyorum kendime daha fazla hâkim olamayarak. “Hemen bitirelim bu saçmalığı ikimiz de rahat edelim!” O an gözlerini birkaç saniyeliğine yoldan ayırıp beni dik dik süzüyor. “Böylece sen de özgürlüğünü geri kazanıp istediğin erkeğin kollarına koşabilesin de­ ğil mi?”


“Katır kadar inatçı aptalın tekisin! İstediğimin yal­ nızca sen olduğunu anlamak neden bu kadar zor ki? Nasıl bir çocukluk geçirdin ki bu denli sorunlu bir ki­ şiliğe dönüştün?” Ah tamam sözlerim biraz amacını aşmış olabilir... “Gayet normal bir çocukluk geçirdim Ela. Daha doğrusu benim ailemin kim olduğu göz önünde bulun­ durulunca normale en yakın şeyi yaşadım diyebiliriz. İlgi, şefkat ve sevgi için yeterince zamanı olmayan hep ulaşılması gereken daha büyük hedefler için tüm ener­ jisini harcayan bir ailenin her şeye ve daha fazlasına sahip mutlu çocuğuydum. Her zaman beni istediğim yere götürecek bir arabam ve şoförüm vardı. Sen daha arkadaşlarınla seksek oynarken bile... Yine de bunların hiçbirini ben istemedim! Hepsi zaten ordaydı, vardı ve benim olacaktı. İstesem de istemesem de... Asla nor­ mal olmadı hiçbir şey. Ama o anormallikler içerisinde kendime has bir şeyleri korumayı başardım. Duyuyor musun? Hayatımda kendim için tek bir şey istedim Ela o da şendin!” Koltuğumda yan dönüp yalvaran bir ifadeyle ona bakıyorum “Hâlâ isteyebilirsin, neden bu kadar zor bunu kabullenmek'?” “Mesele seni isteyip istememek, elde edip etmemek değil... Bu gece, yarın ya da sonsuza kadar benim ol­ manı sağlayabilirim.” “O zaman sorun ne anlamıyorum... Lütfen anlat an­ lamıyorum çünkü...” Daha fazla konuşmak istem ed iğin i belli edercesine


derin bir nefes alıp verdikten sonra uzanıp müziği aç­ tığında kendimi öfkeden çıldıracak gibi hissediyorum. Bu gerçek olamaz. İki insanın konuşup halledebileceği bir sorun hayatlarının önünde böylesine büyük bir en­ gel olamaz. Uzanıp müziği kapatıyor ve cevap alana kadar pes etmeyeceğimi belli edercesine ona dik dik bakıyorum. “Sorun senin sevdiğim kadın olmayışın. Ben seni gözümde farklı bir yere koydum sanırım, ama işin aslı sen hayalimde oluşturduğum Ela değilsin ve olmaya­ caksın. Sen düğün günü nişanlısını duygusuz bir post-it mesajıyla terk eden kadınsın Ela. Nişanlısının kuzenine âşık olan, onunla gizli bir ilişki yaşamayı bile göze ala­ cak kadar beni umursamayan kadınsın. Sen benim ku­ sursuz gibi görünen hayatımdaki tüm kusurlara sahip, her zaman kaçtığım, asla beraber olmak istemediğim önceliği kendi ve zaafları olan bencil kadınsın...” Ben ne diyeceğimi bilemez halde hayretle açılmış gözlerle onu dinlerken son sözünü de söylüyor “Sen annemsin Ela... Ve ben yıllar önce babam olmamaya söz ver­ dim.” Duyduklarımı hazmetmek için sessizliğimi korur­ ken ona aksini ispatlayacak ne diyebilirim, bilmiyo­ rum. Dediği şeylerin çoğunu yaptım ve tek mazeretim o zamanlar ona âşık olduğumun farkında olmayışımdı. Hani bazı zamanlar vardır ya karşınızdaki insana yanıldığını haykırmak, ona sarılıp her şeyin iyi olaca­ ğını ve onu sevip umursadığınızı söylemek istersiniz ama boğazınızda bir şeyler düğümlenir sesiniz çıkmaz, *


eliniz kolunuz bağlanır hareket edemezsiniz. Çünkü kalbinizin derinliklerinde bilirsiniz ki açtığınız yara öylesine büyüktür ki birkaç tatlı söz ve bir sarılma ile iyileşmeyecektir. Onu umursadığınızı göstermenin daha anlamlı ve incelikli bir yolunu bulmanız gerekir, aksi halde elleriniz arasından kayıp gidecektir. İşte ben de o noktadayım. Koltuğuma gömülüp başımı önüme eğerken “Üz­ günüm... Böyle hissettirdiğim için... Sana olan aşkımı daha önce göremediğim için...” diyorum neredeyse fısıldarcasına. “Daha fazla büyütmenin anlamı yok. Sen ve ben za­ manla farklılıklarımızı aşarız sanıyordum ama seni değiştiremem, ben de beklentilerimi değiştiremem değil mi? Yakında üniversite için Amerika’ya geri dönecek­ sin. Biraz ayrı kaldıktan sonra uzaktan yürümediğini söyleyebiliriz mesela...” Başımı onaylar gibi sallarken kendime daha fazla engel olamayarak sessizce ağlamaya başlıyorum.


on u ç u m u bolum O gece arabada aramızda geçen konuşmanın ardın­ dan geçen günlerde hareketleriyle sözlerinde ne denli ciddi olduğunu bir kez daha anlamamı sağlıyor. Aynı evde yaşıyor olmamıza rağmen neredeyse birbirimizi hiç görmüyoruz. Sabah uyandığımda o çoktan işe git­ miş oluyor geceleri ise ben yatmadan eve dönmüyor. Başlarda bu durum gururumu kırdığı için önemsememeye çalışıyorum ama zamanla ona olan özlemim ağır basıyor ve geriye ne gurur ne kırgınlık ne de kızgınlık bırakıyor. Tek hissedebildiğim dayanılmaz bir hasret, öyle ki adeta kemiklerimi sızlatıyor. Onu kalbimin derinlerine kazıyan olayları bir bir aklımdan geçirirken umutsuz ve perişan bir ruh hali içerisinde geziniyorum. İnsanların meraklı bakışları ile başa çıkabileceğime ihtimal vermediğim için evden dışarı adımımı bile atmıyorum. Ağzıma tek lokma koy­ madığımın farkında bile değilim, çünkü yemek yemem gerektiğini hatırlamıyorum. Vücudumun hissettiği di-


ger ihtiyaçlar ve acılar öyle baskın ki açlığın fikri bile geçmiyor aklımdan. Ailemi yeni evli olma bahanesiyle kendimden uzak tutsam da her şeyin farkında olan Esin hemen her gün yanımda... işitmeyen kulaklarıma fısıldadığı teselli sözlerinin hiçbir tesiri olmadığı donuk bakışlarımdan anlaşılıyor olmalı ki onun bile umudu kırılıyor zaman­ la. Nihayet bir gün dayanamayıp patlayıveriyor ve ben biliyorum ki bu isyanın altında yatan öfkeden çok en­ dişe. “Yeter artık Ela kendini öldürmek mi niyetin? Bu şekilde devam edemezsin. İmkânsız bir aşkın pençesine düşmüş kaderine razı bir zavallı gibi devam edemezsin. Onu ikna etmeye çalış, seni dinlemesini sağla, işe yara­ mıyorsa git suratına haykır, onunla kavga et ama lütfen bir tepki ver! Bu sen değilsin! Bir an önce yapsan iyi olur çünkü sen yapmazsan ben yapacağım!” Dalgın dalgın mırıldanıyorum “Hı ne dedin?” Yanıma gelip beni omuzlarımda tutup hafifçe sarsı­ yor. “Ela dediklerimin tek kelimesini dinlemedin değil mi?” Gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıyorum. “Ne ya­ pabilirim ki Esin?” “Savaşabilirsin mesela... Böyle sessizce geri çekil­ mek yerine onu umursadığını gösterebilir, onu tekrar elde edebilir ya da en azından deneyebilirsin. D u y u y o r musun? De-ne-ye-bi-lir-sin!” Denemek? Düşüncesi bile yorucu geliyor bana şu


an... Ust üste kaç hayal kırıklığını daha kaldırabilirim bilmiyorum. O gün Esin gidene kadar bir daha bu ko­ nuyu düşünmüyorum, ta ki gece geç bir saatte onun eve gelip odasına girişini duyana kadar. O an anlıyorum ki benim asıl kaldıramayacağım bu... Eler gece bu kadar yakınımda olup bir o kadar da uzak olması... Asıl hayalkırıklığı bu! Beni bitiren, tü­ keten... Esin’in sözleri aklıma geliyor. Onu tanımakla başlamak istiyorum her şeye. En başında olması gerek­ tiği gibi. Ertesi gün o gittikten sonra gizlice odasına gi­ rip etrafıma bakınmaya karar veriyorum. İçimi heyecan karışık bir korku sarıyor. Onun hakkında öğrenecekle­ rime hazır mıyım, bilmiyorum yine de onun eşyalarına yakın olmak bile nefesimin kesilmesine neden oluyor. İçeriye sinmiş olan losyonun kokusunu içime çekerken yatağa uzanıp yastığa sımsıkı sarılmak geliyor içim­ den. Ama neden orada olduğumu hatırlayarak aynanın bulunduğu tarafa ilerliyorum. Masanın üstünde duran çerçeveyi elime alıp resmi sevgiyle okşuyorum. Nere­ de, kiminleyken çekildiği belli olmayan bu fotoğraf o kadar yakından çekilmiş ki gülerken gözlerinin kena­ rında beliren küçük kırışıklıklar belli oluyor. Çok mutlu görünüyor ve ben onu ne denli mutsuz ettiğimi bilerek onu mutlu eden kişiyi kıskanıyorum. Başka bir resim duruyor masanın diğer ucunda. Abisinin düğününde çekilmiş bu resimde daha mesafe­ li daha kontrollü duruyor. Aile içerisinde çok da rahat görünmüyor gibi. Birden ailesini de tanımadığımı fark


ediyorum. Ne kadar yabancıyız birbirimize? Ya da bel­ ki de ona yabancı olan benim.. Çekmecelerden birini çektiğimde içinde gazeteden kesilmiş kâğıtlar buluyorum -ki bu da kalbimin küt küt atmasına neden oluyor. Onunla tatilde çekilmiş bir resmimiz ve basında çıkan başka haberler var. Bunları okurken neler hissettiğini ya da neden orada olduklarını düşünmeye çalışıyorum. Kararlı bir şekilde çekmeceyi kapatıp odadan dışarı çıkıyor ve evde çalışanlardan bi­ rini bulmaya gidiyorum. “Bir şey soracaktım,” diyorum içlerinde en genç olanı yalnız yakaladığımda. “Buyrun.” “Fotoğraf albümlerine bakmak istiyorum ama nere­ de oldukları hakkında bir fikrim yok. Bana yardımcı olabilir misin?” Kız boş gözlerle bana bakarken başını iki yana sal­ lıyor. “Ben de bilmiyorum nerede olduklarım hiç rast­ lamadım.” Aldığım cevap beni çok şaşırtmıyor çünkü bekar bir erkeğin düzenli fotoğraf albümü tutmasını beklemiyo­ rum zaten. Yine de annesinden bunu İşleyemeyeceğimi de biliyorum. Bilgisayarın başına geçip onunla ilgili araştırma yapmaya karar versem de az sonra bundan da fazla bir şey çıkmayacağını anlıyorum. Benim daha özel anılara, bilgilere erişmem gerek. Ama nasıl? Tam o sırada gözüm bilgisayar ekranındaki bir res­ me takılınca heyecanla yerimden fırlıyorum. Cep tele­ fonumu alıp numarayı tuşluyorum.


“Ne var?” diye uyku mahmuru bir sesle telefonu açı­ yor Gözde. “Sabahın köründe ne istiyorsun Ela ya?” “On bir sabahın körü değildir ve acilen yardımına ihtiyacım var,” diyorum taviz vermez bir şekilde. “Bu şaşırtıcı değil asıl şaşırtıcı olan bu kadar süre beklemiş olman.” “Ne? Nasıl yani sen bekliyor muydun bunu?” Neyse ki mahmurluğu üzerinden çabuk atanlardan Gözde. Hemen bilindik performansını sergilemeye başlıyor. “Ela bunu görmemek için aptal olmak lazım ve sence ben aptal mıyım bebeğim?” Elimde olmadan gülüyorum “Hayır Gözde kesinlik­ le değilsin! Öyle görünmeye çabalıyor olsan da...” “Saçmalık! Hepsi sarı saç hakkındaki önyargılar yüzünden. Siz esmerler kendinizi çok zeki sanıyorsu­ nuz ama gördüğün gibi burnun beladan kurtulmuyor. Nerdesin sen?” “Evde...Serkan’m evinde” “İyi, bekle gelirim iki saate...” “İki saat mi? Ama bu çok uzun!” diye sızlanıyo­ rum. “Eh sen de yardım istemek için bu kadar beklemeseydin. Hadi oyalama beni hazırlanmam gerek,” dedik­ ten sonra telefonu suratıma kapatıyor. Onu beklerken zaman geçmek bilmiyor. Nihayet sa­ londaki rahat kanepede yan yana oturduğumuzda ben daha fazla dayanamayarak konuya giriyorum. “Serkan’ı tanımak istiyorum. Onunla ilgili her şeyi


bilmek istiyorum ama bana yardımcı olabilecek kimse yok. Sen kuzeni olarak...” “Yo yo yo beni bu işe karıştırma. Kocanı kendin tanı şekerim. Ben işin keyifli kısmında sana yardımcı olaca­ ğım. Kocan ile ilgili bilmen gereken en önemli şey onu tanıyan ve onunla yakınlaşma fırsatı bulan her kadının ona âşık olduğudur. Görünüşe göre bu senin de başına gelmiş,” diyor başım hafifçe yana eğip beni dikkatlice süzerek. Biliyorum ki artık inkâr etmenin anlamı yok o yüzden bakışlarımı yere indirip başımı sallıyorum. “Ah Ela ne kalın kafalı şeysin sen! Bunu kabullen­ men neden bu kadar uzun sürdü. Hep bekledim fark etmeni...” 4 4 \|.

T f 'O ”

“Sana ne kadar âşık olduğunu...” “Bana kalırsa sandığın kadar âşık değil bana, yoksa bu kadar kolay söküp atamazdı kalbinden beni...” “Bütün kadınlar neden ona âşık olur biliyor musun Ela? Çünkü biriyle çıkarken onu dünyanın en güzel ka­ dını gibi hissettirir. Ama senin yanmdayken onun göz­ lerine bakan herkes senin Serkan için sadece dünyanın en güzel değil aynı zamanda tek kadını olduğunu göre­ bilirdi. Bunu Efe bile gördü! Bir tek sen göremedin!" Pişmanlıkla derin bir iç çekip gözlerimi kapatıyo­ rum. “Ben Efe’den hoşlandığımı sanıyordum ama öyle olmadığını anladığımda zerre kadar ilgi duymamaya başladığımda beni gafil avlayıp içinden çıkılmayacak bir duruma sürükledi. Çok pişmanım başlarda yaptığını


her şey için, ama anlaşana Gözde o öpücük benim iste­ diğim bir şey değildi. Karşı koymak için çok uğraştım ama Serkan’ııı ne gördüğünü, nasıl yorumladığını bil­ miyorum çünkü benimle konuşmuyor! Kendimi açıkla­ yamıyorum bile!” “Onu suçlayabilir misin Ela? Adamın duygularıyla oynayıp durdun her fırsatta onu istemediğini söyledin ama o yine de senden vazgeçmedi.” “Neden? Neden o zaman vazgeçmezken şimdi vaz­ geçti?” “Çünkü Ela, belki de inancını kaybetti. Bana en yakın olan kuzenim o ama hiçbir zaman duyguları­ nı açan biri olmadı. Yine de onun aşka inanmadığını bilecek kadar yakındık birbirimize. İlk âşık olduğum erkeğin beni aldattığını gazetelerden okuyup da ken­ dimi terk edilmiş ve aşağılanmış hissettiğim gün bana şöyle demişti: ‘Ona âşık olduğunu sanıyorsun biliyorum ufaklık, ama kırılan kalbinden çok guru­ run aslında. Zamanla anlayacaksın ki aşk diye bir şey yoktur ve eğer gururu kırılan olmak istemiyorsan kimseye hak ettiğinden fazla değer vermeyeceksin.’ ” Kaşlarımı çatıp bu sözleri düşünürken işaretparmağımı dalgın biçimde çenemde gezdiriyorum. “Ama bu son derece karamsar bir tavsiye.” Gözde inanmayan bir ifade ile gözlerini önce açıp sonra iç geçiriyor. “Bir de zeki olan sen aklı bir karış havada olan ben sanıyordum. Elbette karamsar bir tav-


siye çünkü adanı aşk konusunda karamsarın teki Ela! Ama sana inandı aşka olmasa bile sana inanıyordu. Sen de onu hayal kırıklığına uğrattın bundan sonra kalbi hiç düzelir mi bilmiyorum.” Gözde'ııin elini ellerimin atasına alıp tüm içtenli­ ğimle “Bana vardım et. Onıın inancını tekrar kazanmam için yardım et,” diyorum. Az önceki sözlerin sahibi değilmişçesine Gözde yine umursamaz Gözde oluveriyor. “Neden yapacak­ mışım ki? Sen benim fikirlerimi zerre kadar önemse­ mezsin. Esin neden yardım etmiyor ki sana hem?” Onun Esiıı’i kıskandığını fark etmek hafifçe gülüm­ sememe neden oluyor. Bunun olacağını asla tahmin etmezdim, ama sanırım bu ailedeki herkes beni önem­ siyor. Şey yani... en azından genç olanlar. “Sana böyle hissettirdiysem üzgünüm ama benim için düşüncelerin çok önemli. Gittikçe de daha fazla önem kazanıyor. Ben aptalın tekiymişim. Her şeyi bil­ diğini sanan ama aslında hiçbir şey bilmeyen budala... Şimdiyse sana hiç olmadığı kadar ihtiyacım var. Koca­ mı en iyi tanıyanlardan birisin ve onu geri kazanmak için senin tavsiyene ihtiyacım var. Onu daha fazla incit­ mek istemiyorum. Lütfen bana yol göster...” Gözde kararsızlık içerisinde bir süre bana öylece bakıyor sonra heyecanla ellerini kaldırıp gözlerinde hain pırıltılarla karşılık verdiğinde onun geri geldiğini anlıyorum. "Onu ölesiye kıskandırmalısın!”


“Ne?" diye hafif bir çığlık atıyorum. “Onun güve­ nini onu kıskandırarak kazanacağımı söyleme bana! Adamı daha fazla incitmek istemediğimi söylüyorum sense kalkmış..." Sözümü bitirmeme fırsat bırakmadan Gözde ayağa kalkıp odada dolanmaya başlıyor. Nedense şu çöpçatan­ lık meseleleri onu her zaman gereğinden fazla işgüzar yapıyor. Neredeyse ona sorduğum için delirmiş olduğu­ mu düşünmeye başlayacakken sonradan tuhaf bir biçim­ de kafama yatacak bir açıklama yapıyor bana. “Kuzenim hakkında bildiğim tek bir şey varsa o da hayatına giren hiçbir kadını gerçek anlamda sahiplenmediğidir. Hiçbirine kırmızı elbisen ile seni gördüğünde verdiği tepkiyi vermedi. Seni kıskanıyorsa bunun bir an­ lamı olmalı. Burada oturmuş sen kendi kendini suçlayıp her geçen gün eriyip giderken -ah bu arada anoreksik gö­ rüntünün modası geçeli çok oldu, Ela acınası görünüyor­ sun biraz yemelisin- o daha da kararlı bir hale geliyor. Yapman gereken ortalıkta dolaşıp kafasını karıştırmak. Seni fark etmesini ve düşünmesini sağlamak. Senden kaçarak geçirdiği her gün iradesi güçleniyor. İradesini zayıf düşürmelisin!” diyor nihayet kollarını göğsünde kavuşturup kendinden hoşnut bir biçimde sözlerini bi­ tirirken. “Bilemiyorum Gözde bunu nasıl başarabileceğimden emin değilim. Yani dediğin gibi benden sürekli kaçarken varlığımı nasıl onun gözüne sokabilirim ki?" Gözde'nin yüzünde beliren hınzır ifade ve şeytani


tebessümden bunu kafasında çoktan planladığını anlı­ yorum. Allah yardımcım olsun ama zaten tüm bunlar benim onun aklına uymam ile başlamadı mı zaten? O ve planlarından nasıl bir hayır beklediğimi bilmesem de madem bu denize düştüm diye düşünüyorum o hal­ de yılana sarılmaktan başka yapabileceğim bir şey kal­ madı.

Ertesi akşam salonda oturmuş sakin görünmeye ça­ balayarak tek kelimesini dinlemediğim, tek sahnesini bile izlemediğim televizyon programına dikiyorum gözlerimi. Her an şu kapıdan içeri girebilir ve Gözde ile yaptığımız plana göre benim umursamaz ve hayat dolu Mr şekilde onu selamlayıp planın ilk aşamasını hayata geçirmem gerekiyor. Ah kapıdan gireceğini nerden mi biliyorum? Çünkü ona sabah mesaj atıp konuşmamız gereken önemli bir mesele olduğunu ve akşam eve her zamankinden erken gelirse mutlu olacağımı bildirdim. “Bakarız,” gibi üstünkörü bir cevap vermiş olsa da içimden bir ses merakına yenileceğini söylüyor. Tam da tahmin ettiğim gibi az sonra gayet ciddi bir ifade ile içeri girip “Selam,” dediğinde kalbim yerinden fırlaya­ cak gibi atmaya başlıyor. Ben iyi numara yapabilen biri değilim, bu belli oldu ve umarım bu durumda da açık vermem. “Ah gelebilmene çok sevindim,” diyorum izlediğim şeyi çok umursuyormuşum gibi bir hava takınarak göz-


lerimi televizyondan birkaç saniye geç ayırıp ona tatlı tatlı gülümserken. Benim rahatlığımın onu rahatsız ettiğini fark edince sahne heyecanım uçup gidiyor kendimi rolüme kaptırı­ yorum. “Önemli olduğunu söyledin değil mi? O kadar önem­ liyse bir an önce konuşmamız gerektiğini düşündüm,” diyor sabırsızca kendini koltuğa bırakırken. Bağdaş kur­ duğum ayaklarımı koltuktan sarkıtıp yerimden kalkıyor, elimde bardağım yalınayak içkilerin bulunduğu dolaba giderken bir yandan da ona cevap veriyorum. “Çok dü­ şüncelisin. Yoğun programında seni bu şekilde alıkoy­ mak istemezdim ama...” “Sen içki mi içiyorsun?” diye sorduğunda arkamı dö­ nüp ona kaçamak bir bakış atıyorum. Kaşlarının çatılmış olması içimdeki yaramaz çocuğu harekete geçiriyor. “Ah akşamlan bir kadeh içiyorum işte. Bilirsin tele­ vizyon seyrederken...” Şüpheyle soruyor. “Ve bu ilk kadehin öyle mi?” “Bir ya da iki ne önemi var camın?” diyerek işi şaka­ ya vurmaya çalışıyorum o da üstelemeye devam ediyor. “İçki içmeyi sevmezdin sen.” “Eh değişiyorum demek ki... Hem evde canım sıkılı­ yor. Akşamları geçmek bilmiyor gündüzleri ise yapacak fazla bir şey yok. Her yer magazincilerle dolu ve gö­ rünüşe göre bu aralar en çok ilgi çeken yüzlerden biri­ yim." “Arkadaşlarınla görüşebilirsin.”


Bu çok harika bir fikirmiş gibi hızla arkamı dönüp ona parlak bir gülümseme ile karşılık veriyorum. “Ben de seninle bunu konuşmak istiyordum. Geceleri dışarı eğlenmeye çıkamadığıma göre neden eğlenceyi eve ge­ tirmiyorum?" Serkan niyetimin ne olduğunu anlamak istercesine başını hafifçe yana eğip beni enine boyuna süzüyor. “Bu ne anlama geliyor?” “Parti!” diyorum tek elimi abartılı bir şekilde havada sallarken. “Bir parti vermek istiyorum ve tüm arkadaş­ larımı davet edeceğim. Senin için de mahsuru yoksa yani... İstersen sen de arkadaşlarını çağırabilirsin.” Bu fikirden hoşlanmadığını gizleme gereği duyma­ dan asık bir yüz ifadesiyle ters ters konuşuyor. “Bir parti vermek istediğimi sanmıyorum. Evime insanların doluşup sarhoş olması sonra da kendilerini kaybedip taşkın hareketlerde bulunması fikrinden hazzetmedi­ ğim gibi ortada kutlanacak bir olay da göremiyorum.” Neşemden ödün vermemeye çabalayarak tekrar ka­ nepeye oturup ayağımı altımda kıvırıyorum. “Aman canım sadece eğlenmek için... Her partinin bir nedeni olmak zorunda değil. Hem ben evde çok sıkıldım. Ai­ lemle kalmam laf olur diyorsun, her gece sen geç geli­ yorsun, tek başıma da dışarı çıkamıyorum... Biliyorum bir anlaşma imzaladık ama bunu yaparken bir tutsak gibi yaşamam gerektiğini bilmiyordum.” Son cümleyi söylerken dudaklarımı büzüp, sitem etmeyi de ihmal etmiyorum. Sözlerim yavaş yavaş te­ sir etmeye başlıyor olacak ki Serkan yorgun bir tavırla


gözlerini ovarken “Pekâlâ parti yapabilirsin,” diyor. Heyecandan boynuna atılmamak için kendimi zor tu­ tarken beklenmedik darbeyi vuruyor. “Bu senin veda partin olabilir aslında. Amerika'ya biraz erken dönüp, okul başlamadan alışveriş yapmak istediğini söyleyebilirsin. Böylece gitmeden herkesi bir araya toplamanın bir anlamı olur.” Boğazımda düğümlenen hayal kırıklığını yutkuna­ rak geçiremeyeceğimi bilsem de cevap vermeden önce elimde olmaksızın iki kez yutkunuyorum. “O kadar ça­ buk mu gideceğim?” diyebiliyorum sonunda. Yerinden kalkıp salonu terk etmeden önce bıkkın M bir biçimde mırıldanıyor. “Geç bile kaldın aslında • • •


on AorAhHcu bolum

Gözde ile telefonda konuşurken ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. “Keşke şu uğursuz partiye hiç kalkışmasaydım! Tek elime geçen daha erken tarihli bir Amerika bileti oldu... Gözde bu adam ya katır kadar inatçı ya da bir taş kadar ruhsuz ve her iki koşulda da benim yapabileceğim bir şey yok. Belki de denemekten vazgeçmeliyim...” “Asla! Her şey yoluna girecek, güven bana. Aslında bir bakıma Amerika’ya gitmen iyi olacak,” dediğinde avazım çıktığı kadar “Sen neden bahsediyorsun be ka­ dın?!” diye bağırmamak için kendimi zor tutuyorum. Ama onun yerine ilk fırsatta Esin Te birlikte hep be­ raber bir kafede buluşup bu konuyu detaylıca konuşa­ cağımıza dair anlaşarak telefonu kapatıyoruz. Esin'i yanımda istememin nedeni Gözde tarafından kışkır­ tılmaya hazır ruhumun kontrol altında tutulacağından


emin olmak. Esin ve Gözde fren ve gaz pedalım anım­ satıyorlar bana. Biri beni sürekli yavaşlatırken diğeri kontrolsüzce hızlandırıyor. Son zamanlarda keşfetmiş bulunuyorum ki ikisi beraberken fena değilse de ayrıy­ ken destek değil köstek oluyorlar. Ertesi gün hoş ve sakin bir kafede oturmuş -ki bu yer kesinlikle Gözde’nin seçimi değil- konuşurken Gözde Amerika konusuna açıklık getiriyor. “Ona seni unutamayacağı bir gece yaşattıktan sonra Amerika’ya gittiğini düşünsene, seni düşünmekten aklını kaçıracak noktaya gelir gelmez soluğu yanında alacaktır.” “Ya da...” diye araya giriyor Esin “bu geceden son­ ra senden uzak durmanın en akıllıca hareket olduğunda karar verecek ve bir sene bitene kadar köşe bucak ka­ çacaktır.” Gözde’nin bakışları Esin’i oyunbozan olarak ilan ederken kolları inatçı bir biçimde göğsünde birleşiyor. “Öyle mi? Peki bu sonuca nerden vardığını sorabilir miyim?” Esin pipetiyle limonatasından büyük yudumlar çe­ kerken omuz silkiyor. “Basit, senden aldığı geçmiş tav­ siyelere ve sonuçlarına bakarak. Bir tek işe yarar planın oldu mu senin?” Gözde gözlerini tehlikeli biçimde kısmış avının üstüne atlamaya hazırlanan bir kaplan misali onu dik dik süzerken, Esin’in umurunda olmadığı açık. İkisinin birbirinden ne denli farklı olduğunu bilerek araya gir­ me ihtiyacı duyuyorum.


“Peki o halde senin fikrin nedir Esin?’" “Ah bilmem, genelde her şeyi berbat ettikten sonra bana sorma ihtiyacı duyduğun için benim de önerebile­ ceğim pek bir şey kalmıyor açıkçası." Bu sözlerin açık ve net bir şekilde sitem içerdiğini fark ettiğimde bu ikisi­ nin birbirini gerçekten kıskandığı için geçinemediklerini düşünmeye başlıyorum. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldıktan sonra ak­ limdakileri açıklıyorum. “Olan oldu ve geriye tek bir şansım kaldı. Açıkçası ben de parti gecesi onunla konuş­ ma fırsatı yakalamak, hafızasında uzun süre kalacak bir etki yaratmak için çabalamam gerektiğini düşünüyorum. Nasılsa her şekilde kaybettim, değil mi? Belki mucizevi bir şekilde..." Gözde heyecanla ellerini çırpıyor “Sihir yapacağız yani! Mucizelere inanırım...” “Ben inanmam,” diye kestirip atıyor Esin. “Kendini fazla kaptırıp sonradan hayal kırıklığına uğraman hoşu­ ma gitmiyor. Belki de...” “Sus lütfen! Buna dayanamıyorum. Senin acımasız­ lık derecesinde gerçekçi olman canımı acıtıyor. Benim için umut edemeyeceksen bile en azından bunu içinde sakla lütfen Esin,” diyorum çaresiz bir ifadeyle. Halim öylesine dokunaklı olmalı ki ne Gözde Esin’e “Sana demiştim,” demeye cesaret edebiliyor ne de Esin daha fazla üsteliyor. Onun yerine kolunu omzuma atıp beni kendine çekiyor. “Ben sadece seni her ihtimale ha­ zırlamaya çalışıyordum, ama haklısın galiba biraz fazla ileri gittim. Yanındayım. Her ne olursa olsun.”


Gözde bu dokunaklı ana son vermek istercesine ara­ ya giriyor. “O halde öncelikle sana bir elbise bakmalı­ yız." "Tamam ama kırmızı elbise gibi olmasın...” diyo­ rum hafifçe gülerek. "Tam tersine tıpkı onun gibi olmalı!" Esin “bu kız hiç akıllanmayacak" dercesine başını iki yana sallarken ben kırmızı elbiseyi giydiğim gece­ nin finalini hatırlayarak elimde olmadan heyecanlanı­ yorum. Kim bilir belki çok da kötü bir fikir değildir... Her düşündüğümde heyecandan mideme kramplar girmesine neden olan parti gecesi nihayet gelip çatı­ yor. Konuklar çoktan gelmeye başladığı halde kocamın evindeki partiye henüz teşrif etmemiş olması üzerimde korkunç bir gerilime neden oluyor. Partinin organizas­ yonu ile ilgili olarak parmağımı bile kımıldatmama ge­ rek kalmayacak şekilde her şeyi sessiz ve adeta sihirli bir değnekle halleden Gözde’ye minnettarım. Üstelik şimdi salona göz gezdirdiğimde onun organizasyon yeteneğinin boyutlarını bir kez daha anlamış ve takdir etmiş bulunuyorum. Yine de tüm bu şatafatın tek bir anlamı ve amacı var ki kendisi henüz partiyi onurlan­ dırmadı. Elimde öylesine tuttuğum içki kadehi ile sa­ lonun bir köşesinde dikilirken ev sahibi olmaktan çok davetsiz bir misafir gibiyim. "Allah aşkına az sonra kusacakmış gibi durma ve ayağını da sallamayı bırak. İnsan içine karış ve gülüm­ se!" diye eklemeyi de ihmal etmiyor Gözde beni ar­ kamdan iteklerken. ♦


«

Başımı çevirip itiraz ediyorum, “itip durmasana şa­ rap üzerime dökülecek.” Önüme döndüğüm an Serkan ile burun buruna ge­ liyorum. Hazırlıksız yakalanmış olmanın en iyi yanı heyecanlanacak fırsat bulamamak yanında tabii aptal gibi görünmenizin makul bir açıklaması olması. Beni baştan aşağıya süzerken hoşnutsuz ifadesiyle çelişen alaycı bir tebessüm beliriyor dudaklarında. “Görüyorum ki yine kırmızıyı tercih etmişsin. Ama artık şaşırmıyorum çünkü başından beri senin rengini yanlış tahmin eden bendim belli ki...” Bu gece için ne kadar süre hazırlandığımı, her şeyi onu geri kazanmak için yaptığımı düşündükçe şu söy­ lediği sözler içimde uzun süredir bastırdığım bir volka­ nın patlamasına neden oluyor sanki. Her girişimim bir hayal kırıklığı, onun tarafından yapılan bir aşağılama ile karşılanıyor. Yüzüme düşen saçlarımı omuzlarım­ dan itmek içen başımı çalımla geri atıp küçümser bir tavır takınıyorum. “Benim hakkımdaki tek yanlış tah­ minin bu değil, ama önemi yok yakında birbirimizden kurtulacağımıza göre ben de hakkımda doğru tahmin­ lerde bulunacak birini bulabilirim.” Yanından geçip gitmek isterken kolumdan yakala­ yıp hafifçe sıkıyor. “Ne demek oluyor bu?” diye fısıldı­ yor zor zapt ettiği açıkça okunan bir öfkeyle. “Ben Amerika’ya gidince ve peşimde meraklı ga­ zeteciler olmayınca hayatımı yaşayacağını dernek olu­ yor,” diye karşılık veriyorum umursamaz bir şekilde.


“Aklından bile geçirme! Boşanana kadar beklemez­ sen benden tek kuruş alamazsın!” dediği an kan beyni­ me sıçrıyor. Dalga geçer bir şekilde gülerek onu baştan aşağıya süzüp, kelimelerin üstüne basa basa cevap ve­ riyorum. “Sanki çok umurumdaydı!” Tam arkamı dönüp git­ mek için bir hamle yaptığımda beni tutup tekrar kendi­ ne çeviriyor ve saçlarım savruluyor. Bir şeyler söyle­ mek istediği açık ama dudakları yerine gözleri oluyor konuşan. Bakışları avını yok etmeye niyetli vahşi bir hayvanınki kadar sert ve sabit. Sıkılmış dişlerinin etki­ siyle çene kasları gerilmiş. Gururuma yedirebilseydim ondan korktuğumu kabul eder geri adım atardım, ama şimdiye kadar yeterince çabaladığımı düşünüyorum. Bu evliliği bitirmeye kararlıysa en azından onun da ca­ nının benimki kadar yanacağından emin olmak istiyo­ rum. Yine de bir şey yapmama gerek kalmıyor çünkü Gözde olaya müdahale ediyor. “Ah ateşiniz hepimizi yakıp kül etmeden önce du­ run lütfen,” diyor tam ona yakışır bir patavatsızlık ve umursamazlıkla. Sonra daha ciddi bir ifadeyle ekliyor. “Herkes size bakıyor, kavga edecekseniz herkesin git­ mesini bekleyin bari!” Tam o sırada Serkan’ın arkadaşlarından biri -en sev­ mediği ve kesinlikle davet etmediğinden emin olduğukolunda sevgilisi ile yanımızda bitiverince ikimiz de mecburen sakinleşmek zorunda kalıyoruz. “Ah işte yeni evliler buradaymış! Biz de nerede sak­


lanıyorsunuz diye merak ediyorduk. Oğlum senin bu kadar kıskanç olduğunu bilmezdik...” Serkan sıkılmış dişlerinin arasından zoraki bir gü­ lümseme ile karşılık veriyor. “Sinan seni burada, evim­ de görmek ne güzel!” derken bir yandan da bana dik dik bakıyor. “Kıskanç olduğumu da nerden çıkarıyorsun?” Sinan sinir bozucu gürültülü bir kahkaha attıktan sonra Serkan'ı çileden çıkarmaya devam ediyor. “E baksana karını kapatmışsın eve kimseye gösterdiğin yok. Bu arada ben Sinan Korkut,” diyor bana elini uza­ tırken. “Ve söylendiği kadar güzelmişsin.” Bu sözlerden zerre kadar etkilenmediysem de sırf Serkan’a inat tatlı bir tebessümle karşımdaki erkeği ödüllendiriyorum. “Kim demişse abartmış.” Sinan’ın sevgilisi de rahatsız olmuş bir biçimde bu uygunsuz duruma son vermek için elini uzatıp hiç de umurumda olmadığı halde kendini tanıtıyor, ama adı­ nı duyduğum falan yok. Sinan’ın lafı uzatacağını bilen Serkan ileride başka bir arkadaşına işaret ederken “Gel sevgilim seni Hakan ile tanıştırayım,” diyor. Cevap ver­ meme fırsat kalmadan beni adeta sürüklercesine Sinan ve sevgilisinin yanından uzaklaştırıp terasa çıkarıyor. “Şu üzerindeki elbise ile üç kuruşluk fahişelere benzediğin yetmiyormuş gibi bir de yeni evli bir kadın olarak önüne çıkan erkekle flört etmiyor musun? Sende hiç utanma yok mu?” Ondan duyduğum bu aşağılayıcı sözler tüm vücudu­


mun öfke, utanç ve hayal kırıklığı ile yanmasına neden oluyor. Serkan belden aşağı vuruyor ve bunu yaparken hiç de adil olmayan bir şekilde beni acımasızca eleşti­ riyor. “Ne düşündüğün umurumda değil! Tüm bu sözler senin hastalıklı ruh halinin ürünü ve hiçbirini ciddiye almıyorum. Şimdi izin verirsen ev sahipliği yapmam gereken bir parti var.” Gidişimi izlerken kırmızı elbisemin onun kalbinde söndürülmesi zor bir ateş yaktığının farkındayım ama bunun tutkudan mı yoksa nefretten mi kaynaklandığını kestiremiyorum.

Gecenin devamında yan yana gelmemeye özen gösteriyoruz. Bana karşı duyduğu öfke yanımda du­ rup âşık koca rolü oynamasına bile engel oluyor. Yine de birbirimizden uzak kalmamız, onun beni göz hapsinde tutmasına engel olmuyor. Biliyorum saldırmak için bir fırsat, bir açığımı kolluyor. Müm­ kün olduğunca onunla göz göze gelmemeye ve par­ tinin tadını çıkarıyormuş izlenimi vermeye çalışsam da, bu partinin asıl amacı göz önünde bulundurul­ duğunda bunda ne denli başarılı olduğum tartışılır. “Her şey harika değil mi?” diye soruyor Gözde elini omzuma atıp etrafa bakınırken. Ters ters mırıldanıyorum. “Ne demezsin?”


“Serkan'ın sana nasıl baktığını gördün mü? Bence oldukça başarılı bir parti oluyor. Yine de belki rujunu tazelemende tayda olabilir. Biraz sönük görünüyorsun sanki...'’ “Kocası tarafından reddedilen ve yerin dibine sokul­ muş kadın görüntüsü diyoruz biz buna," diye karşılık veriyorum aksi bir şekilde. Cidden yani şimdi sanki en önemli şey benim rujummuş gibi. Özellikle aşırı dekolte kırmızı elbisem yeterince dikkat çekiyorken kırmızı ru­ jum silinmiş olsa ne lark eder? “Bana ukalalık taslama Ela. Ayrıca nankörsün de..." Tam o sırada Esin yanımıza geliyor. “Eee nasıl gidi­ yor?" Gözde ile aynı anda karşılık veriyoruz. “Berbat!" “Harika!" Esin sinir bozucu bir şekilde sırıtıyor. “Oysa ben iki farklı dünyanın insanı olduğunuzu düşünmüştüm. Şu hale bakın ne kadar uyumlusunuz. Sorun ne?" “Sorun şu ki Serkan ben yokmuşum gibi davranıyor. Ayrıca ilk geldiğinde söylediği sözleri de henüz hazme­ debilmiş değilim." Gözde bıkkın bir ifadeyle gözlerini deviriyor. “Siz ikiniz tencere kapak gibisiniz. Ne erkeklerden ne ilişki­ lerden anlıyorsunuz. Her şey olması gerektiği gibi. Ya­ kında ne demek istediğimi anlarsınız?" Esin ona dik dik bakarken hiç de ikna olmuş gibi gö­ rünmüyor. “Ne demek istiyorsun?” “Sevgili kuzenim şu an içinde biriktirmekle meşgul ama eninde sonunda patlayacaktır." • •


“Ve bu nasıl iyi bir şey oluyor anlamadım,” diye so­ ruyor Esin. Gözde cevap vermeden önce bana imalı bir bakış atıyor. “Tabii sen bu ikisinin patlamasının nelere yol açtığını bilmiyorsun. Eh onu da sevgili arkadaşın an­ latsın,” deyip yanımızdan ayrılmaya hazırlanırken ben kulaklarıma kadar kızardığımı hissediyorum. Tam o an Efe’nin salona girdiğini görünce büyük bir panik dal­ gası ile sarsılıyorum. Gözde’nin koluna yapışıp onu durduruyorum. “Onun burda ne işi var?” derken göz ucuyla Serkan’ı yokluyorum ve çatılan kaşlarından onun da Efe’yi fark ettiğini anlıyorum. “Şimdi benim davet ettiğimi sana­ cak. Delirdin mi sen?” Gözde kolunu çekip elimden kurtarırken ukala bi­ çimde karşılık veriyor. “Hayır delirmedim ama kocan delirecek ve o çekildiği köşede daha fazla duramaya­ cak. Zaten içkileri peş peşe yuvarlıyor... bana kalırsa daha fazla sakin kalamayacak.” “Ve muhtemelen Ela’yı dövecek. Sarhoş bir adamı kışkırtmanın ne aptalca olduğunu göremiyor musun?” diye azarlıyor onu Esin. Gözde saçlarını geriye atıp mesafeli bir duruş sergi­ lerken Esin’e tepeden bakıyor. “Kuzenim sarhoş olmaz ve bir kadına el kaldırmaz. Onu senden daha uzun sü­ redir tanıyorum. Hem dövecek olsaydı şimdiye kadar çoktan dövmüş olması gerekirdi, çünkü Ela bazen tam dayaklık oluyor.”


Esin Ela'nm üzerine yürüyecek gibi diklenince ara­ ya giriyorum. “Kesin artık! İkiniz beni deli ediyorsu­ nuz! Bunca derdin arasında bir de sizinle uğraşamayacağırn. Gözde git Efe ile ilgilen yanıma gelmesin.” Gözde omuz silkerek yanımızdan ayrılırken neden­ se onun dediğimi yapmayacağını adım gibi biliyorum. Nitekim yaklaşık on dakika sonra Gözde ortadan kay­ bolduğunda ve Esin tuvalete gittiğinde beklenmedik bir biçimde Efe arkamda bitiveriyor. O kadar diken üs­ tündeyim ki onun “Selam,” deyişiyle adeta yerimden zıplıyorum. Yan dönüp çekimser bir gülümseme ile “Selam,” dedikten sonra yüzümü tekrar salona çeviriyorum. “Ela biraz konuşabilir miyiz?” dediğinde ise daha fazla kendime hâkim olamayarak nezaketi bir yana bı­ rakıyor onunla açıkça konuşmaya karar veriyorum. “Efe seninle konuşamam. Zaten son konuştuğu­ muzdan sonra hayatım tepetaklak oldu. Lütfen rica ediyorum yanımda bile durma... Zaten Serkan ters ters bakıyor...” “Ben de aslında o gece hakkında konuşacaktım... çok ileri gittim saçmaladım, özür dilerim. Gerçekten kendimde değildim.” Dayanamayıp arkamı dönüyorum. “O gece kendin­ de değil idiysen bu gece de mi kendinde değilsin Efe? Ne cesaretle gelirsin buraya? Bak kocamla aranızda ne geçti bilmiyorum, bana anlatmadı. Ama sanıyorum ki o gece yaptığından dolayı sana aferin dememiştir.”


Neden vazgeçmediğini çekip gitmediğini anlamı­ yorum ama Efe ısrarla açıklamaya devam ediyor. “O gece Serkan daha önce hiç görmediğim kadar sinirliydi ve onu durduran tek şey sanırım benim içkili onunsa ayık olmasıydı. Daha sonra ona da açıklamak istedim ama bana hiç şans tanımadı. Ben aranızdaki evliliğin tamamıyla formaliteden ibaret olduğunu sanıyordum ve sen bana öyle ilgi gösterince... bilirsin işte bir takım sinyaller gönderince... sandım ki... ben..." “Ne satıdm?" Serkan son derece sert ve mesafeli bir tonla araya girdiğinde irkiliyorum. Arkam dönük oldu­ ğu için gelişini göremiyor, ortamdan vaktinde uzakla­ şamıyorum ne yazık ki... “Serkan sana da açıklamak...” “Gerek yok Efe!” diye kestirip atıyor. “O gece çok net ifade ettiğimi sanıyordum ama belki de daha açıkla­ yıcı bir dil kullanmalıydım! Seni bir daha karımın yakı­ nında görürsem sakinliğimi koruyamayabilirim demiş­ tim hatırlarsan. Teyzemin hatırına yüzünü dağıtmadım o gece. Onu ne denli sevdiğimi bilirsin, bana çok emeği geçti ama ona olan saygımın bile beni durduramayaca­ ğı bir noktaya geliyorum. Misafirlerin varlığına şükret ve evimi derhal terk et!” “Ama o benim misafirim onu ben davet ettim,” diye araya giriyor Gözde. Geç kaldın deıcesine gözlerimi kısıp ona hesap soruyorum. Serkan taviz vermez bir katılıkla karşılık veriyor. “O zaman Gözde misafirinle beraber sen de gidebilirsin.” “Ayıp ediyorsun ama Serkan...”


“Sorun değil Gözde, ben de daha fazla gerilime yol açmak istemiyorum. Ela’ya iyi yolculuklar dilemek istemiştim sadece...” diyerek Efe geri çekiliyor. Onun gidişi beni bir nebze rahatlatsa da Serkan’ın kolumu kavrayan eli ile yine midem allak bullak oluyor. “Benimle içeri geliyorsun,” dedikten sonra cevabı­ mı beklemeden beni sürüklemeye başladığında insan­ ların dikkatini çekip çekmediğini anlamak için etrafı­ ma bakınıyorum. Neyse ki herkes oldukça iyi zaman geçiriyor görünüyor. Odamın kapısını açıp beni içeri ittiğinde hafifçe sendeliyorum. Serkan’ın bir kadına el kaldırmayacağı konusunda Gözde’nin yanılmamış ol­ masını diliyorum. “Bu partiden sıkıldım, artık bitirmeni istiyorum. Sonra da sen ve ben oturup konuşacağız.” “İnsanlar eğleniyorken parti bitti hadi evinize gidin diyemem herhalde.” “O halde ben derim!” dedikten sonra kapıya yönel­ diğinde kolundan tutup durduruyorum onu. “Lütfen mantıklı ol. Böyle bir şey yaparsan herkes bir sorun olduğunu düşünecek dedikodu olacak.” “Zaten bir sorun var Ela! O da senin beni anlamıyor olman...” “Oyle mi? Ben de aynı şeyi senin için düşünüyo­ rum! Bozuk plak gibi aynı sözleri söyleyip duruyorsun, ama benim söylediklerimin tek kelimesini dinlemiyor­ sun.” “Yalan duymak isteseydim dinlerdim...” • •


“Yalan mı? Aramızda geçen her şeye bakış açın bu mu? O halde en büyük kazığı sen bana atmışsın da haberim yok!” dedikten sonra hışımla yanından geçip gidecekken kapının önünde kolumdan tutup beni sertçe kendine çekiyor. “Bu ne demek oluyor?” diye soruyor dişlerinin ara­ sından fısıltıyla. Kolumu kurtarmak için boş bir çaba gösterirken “İstediğini alana kadar bana âşık numarası yaptın, işin bittikten sonra...” Sözümü bitirmeme fırsat kalmadan araya giriyor ve bunu yaparken de diğer kolumu sımsıkı kavrayıp beni iyice kendine yaklaştırıyor. Oyle yakınız ki o konuştuk­ ça içki kokan ılık nefesi yanaklarıma değiyor. “Daha fazla dibe vurmadan sus Ela!” diyor alçak ama ürperti­ ci derecede soğuk bir ses tonuyla. “Ben yaptığım hiçbir şeyi seni kullanmak için yapmadım. Buna evlenmek de dahil. Üstelik senin beni kullandığını bile bile... Ama sana kızmıyorum, çünkü kârlı bir anlaşma öneren ben­ dim. Senin tek istediğin...” derken aniden susuyor. Şu an susmasına tahammül edemem. Nihayet ko­ nuşmaya başlamışken içinde ne varsa ortaya dökmesini istiyorum. “Ne? Tek istediğim neymiş?” Bilinçli mi yoksa elinde olmadan mı yapıyor bilmi­ yorum ama cevap verirken kollarımı biraz daha sıkıyor. Yarına moraracağından hiç şüphem yok, ama önemli değil onu kaybetmenin yanında ödenmesi gereken çok küçük bir bedel. • •


Kelimeler ağzını kirletiyormuşçasma tiksintiyle de­ vam ediyor konuşmaya. “Efe’ye yakın olmak onu ede etmek...” “Ah evet ona o kadar aşığım ki günlerce, haftalar­ ca onunla değil SENİNLE konuşabilmek için çırpınıp durdum! Onu o kadar çok istiyorum ki uykusuz geceler boyu yatağımda hep SENİ hayal ediyorum! Bana dokunuşunu, sesini, balayında yaşadıklarımızı... Ona o kadar kafamı taktım ki sen işe gittikten sonra sırf oda­ ya sinen losyonunu koklayabilmek için SENİN odana gizlice giriyorum! Ama şimdi anlıyorum ki ben bir ha­ yalin peşinden koşuyormuşum. Benim âşık olduğumu sandığım adam sen değilmişsin Serkan. Evet sen nasıl bana değil başka bir Ela’ya âşık oldun ben de sana de­ ğil başka bir Serkan’a âşık olmuşum belli ki... Bu gece son deneyişimdi. Şunu bil ki sen az önce aramızda her ne var idiyse ellerinle yakıp yıktın, bundan sonra tüm enerjimi seni unutmak için harcayacağım!” Tadı dudaklarıma değene kadar gözyaşlarımm ak­ maya başladığını bile fark etmiyorum. O kadar kırılmış, incinmiş ama aynı zamanda hırslanmış durumdayım ki tek düşünebildiğim o odadan bir an önce çıkmak. Sözlerimin onun üzerinde nasıl bir etki bıraktığını bile umursamayacak kadar yorgun hissediyorum kendimi. Muhtemelen yine beni aşağılayacak ve haksız itham­ larda bulunacak. Ama artık savaşmayacağımı kendimi olayların gidişatına bırakıp hayatın getirdiklerini ol­ gunlukla kabullenebileceğimi biliyorum.


Ben tüm bunları düşünürken o beklenmedik biçim­ de yüzümü elleri arasına alıp sertçe kendine çekiyor. Dudakları dudaklarımı bulduğunda ben hâlâ şaşkınlığı üzerimden atabilmiş değilim. Dilinin söyleyemedikle­ rini dudakları ile anlatmaya çalışırcasına beni nefessiz bırakana kadar uzun uzun öpüyor. Bu bir öpücükten çok fazlası hissediyorum... Ölke, özlem, aşk, nefret, tutku ve çaresizlik akıyor dudaklarından dudaklarıma. Elleri özensizce bedenimde dolanırken en az öpüşleri kadar sert ve hoyrat. Once parmakları ile dokunduğu boy­ numu sonra tüm eliyle kavrayıp hafifçe sıkarken biraz geri çekilip gözlerimin içine bakıyor. O an ilk kez fark ediyorum ki oda bahçeden içeri dolan loş ışık dışında karanlık. Gölgeler dans ediyor yüzünde, gözlerinde... Kararsız bir erkeğin huzursuzluğu var bakışlarında. Beni öldürsün mü yoksa ölesiye sevsin mi bilemiyor gibi... Sanki hiçbirini layıkıyla yapamayacağından endişe eder gibi. Ama tereddütlerin kafasını o an bu­ landırmasına izin vermiyor ve eli boynumdan çeneme oradan yanaklarıma kadar yükseliyor. Yüzümü avucu arasında sıkarken dudaklarım onun teklifsiz diline yer açmak için hafifçe aralanıyor. Büyük bir açlıkla öperken dişlerini hafifçe etime geçiriyor. Ze­ delenmiş derinin yandığını hissediyorum ama tuhaf bir biçimde hoşuma gidiyor. Uyuşmuş vücudumun uzun zamandır ilk kez hissedebiliyor olması -bu acı bile olsa- beni heyecanlandırıyor. Kollarımı ona dolayıp kendime çekiyor, bedenini bedenime iyice dayıyorum. • •

• •


Bu son hareketim ile kontrolünü tamamen kaybediyor. Hâlâ kapının önündeyiz, çünkü ikimiz için de yatağa gitmek çok fazla çaba gerektirecek ve sabır şu an sahip olmadığımız tek şey. Beni kapının yanındaki duvara ittiğinde sırtım çarp­ manın sert etkisiyle hafif acıyor ama o bunun farkında değil. Şu an tanıdığım erkekle değil bambaşka biriyleyim sanki. Benliği bir tür vahşi hayvan ya da canavar tarafından ele geçirilmiş, benim duygularımı önemse­ meyen sadece kendi ihtiyaçlarını karşılamaya odak­ lanmış biri. Bu da tuhaf bir biçimde hoşuma gidiyor, çünkü beni ona karşı üstün kılıyor bu durum. Tüm o kendini kontrol ederek geçirdiği günler ve geceler bo­ yunca aslında bana karşı hiçbir dayanıklılık geliştire­ mediğini görmek içimin zafer duygusu ile dolmasına neden oluyor. Onunla asla normal bir çift olmadık ve olamayacağız bunu bir kez daha anlıyorum, ikimizin arasında sürüp giden birinin diğerine üstünlük taslama çabasından başka bir şey değil. Yine de şu an onun do­ kunuşları altında eriyor olmam hayatı oldukça zorlaş­ tırıyor. Parmakları boynumu izleyerek aşağıya doğru indiğinde elbisemin dekoltesini sıyırıp göğsümü okşa­ maya başladığında tüm vücudumun gerildiğini hisse­ diyorum. Ona teslim olup olmamak arasında bir seçim hak­ kım olmadığının farkındayım. O ne istediğini biliyor ve alacak, ama keşke diye geçiriyorum içimden her şey daha farklı gelişseydi. Birbirimize teslim oluşumuz ölke patlamalarının ardından gelmeseydi...


Tam o sırada kapının vurulduğunu işitiyoruz ve Serkan kulağıma fısıldıyor “Cevap verme.” Cevap vermek bir yana sesimin çıkabileceğinden bile şüpheliyim, ama belki ağzımdan kaçan iniltiler çoktan kendimi ele vermeme neden olmuştur bile. Kapıyı tekrar vururken “Ela orda mısın?” diye so­ ruyor Esin. Herhangi biri evet başka kim olursa olsun boş verebilirdim ama Esin benim için dost olmaktan çok öte. O benim kişiliğimin eksik yanı, mantık, sağdu­ yu. her şey. O düşünmekten kaçındığım tüm sorunlarla yüzleşmek gibi. Bakışları sesimi çıkarmamam konu­ sunda beni tehdit ederken gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıyorum. Yine de kendime engel olamayıp “Evet,” diye cevap veriyorum. “Seninle acilen konuşmam gerekiyor.” Ben “Lütfen Esin şimdi değil,” derken ricadan çok direktif veriyor gibi çıksa da sesim Serkan için yeterli olmadığını anlıyorum birkaç adım geri çekilip bana ar­ kasını döndüğünde aramıza giren mesafe göründüğün­ den de büyük. “Acil olmasa ısrar etmezdim. Seni endişelendirmek istemiyorum ama annen aradı ve...” Bir anda aklımdaki diğer her şey uçup giderken kalbim korkuyla atmaya başlıyor. Delice bir endişeye kapılmış halde kapıyı aç­ tığımda Esin’in yüz ifadesi beni daha da telaşlandırı­ yor. “Ne olmuş?”


“Baban kalp krizi geçirmiş... Hastanedelermiş...” Bu gece yaşadıklarımın sonu gelecek mi hiç bilmi­ yorum, diye düşünürken gözlerimin karardığını hisse­ derek kapıdan destek almak için uzanıyorum ama elim boşlukta kalıyor. Tam düşerken beni arkamdan güçlüce tutup kavrayan Serkan'ın elleri oluyor.


OM. b t ş i m

b Ö lu M

Hastaneye giderken bir an olsun elini ellerimin ara­ sından çekmeyen ve başımı omzuna dayayıp saçlarımı okşarken “Her şey yoluna girecek,” diye fısıldayan ko­ camın, ne denli haklı olduğunu bilmeden boş gözlerle yollara bakıyorum. Hastaneye adımımızı atmamızdan babamın bulun­ duğu odaya gidişimize kadar geçen süreyi daha son­ ra bana biri anlat dese hatırlamayacağımdan eminim. Ama odaya girdiğimiz an duyduğum konuşmaları öm­ rüm boyunca unutmayacağımdan da eminim! “Sana gece gece yeme dedim ama beni hiç dinliyor musun?” diye söylenirken annem babam da onu zerre kadar umursamaz bir şekilde gözlerini deviriyor. “Kim ne derse desin kalp krizi geçirdiğimden emi­ nim. Bence başka bir hastaneye gitmeliyiz...” O sıra­ da araya giren genç doktorun ciddiyetini korumak için azami çaba sarf etmesine rağmen dudaklarının kenarı-


nın yukarı doğru kıvrılmak için can attığına bahse gi­ rebilirim. “Mahmut Bey sizi temin ederim burası ya da başka bir hastanede yapılan testlerin hepsi aynıdır ve bu so­ nuçlara göre sizi sıkıştıran şey kalbiniz değil geç saatte yediğiniz çiğköfteler olmuş.” Hayretle gözlerimi açıp babama bakarken “Neler oluyor?” diye sorarak oradaki varlığımı belli ediyorum nihayet. Annem onu dinleyecek yeni birini bulmuş olmanın verdiği mutlulukla yeniden şikâyet etmeye başlıyor. “Baban gece gece acıkmış ben içeride televizyon seyrederken hırsız gibi gizlice mutfağa girip akşam ye­ meğinden kalan çiğköftelerin hepsini midesine indirip üstüne de üç koca bardak ayran içince balon gibi şiş­ miş!” “İki... üç değil iki bardak ayran içtim,” diye kendini savunuyor babam. Annem dırdırlarma devam ederken ben sinirlerime daha fazla hâkim olamayarak gülmeye başlıyorum. Gözlerimden yaşlar boşanana kadar gülüyorum ve ni­ hayet gerçekten ağladığımı fark ettiğimde herkesin du­ rup şaşkın gözlerle beni izlediğini de fark ediyorum. Esin kolunu omzuna atarken “Hadi,” diye fısıldıyor ve beni kapıya doğru yöneltiyor. Annem kaşlarını çatmış endişeyle bakarken “İyi mi­ sin sen Ela?” diye soruyor. Burnumu çekip başımı sallıyorum. “İyiyim ben sa-


dece çok endişelenmiştim... neyle..." durup güçlüce yutkunuyorum “neyle karşılaşacağımı hiç bilmiyor­ dum ama bununla olmadığı kesin," derken babamı işa­ ret ediyorum. Sözlerimi yanlış yorumlayan babam alınmış bir ifa­ de ile “Ölüyor olmadığım için üzgünüm," diye karşılık veriyor. Koşup ona sarılıyorum. “Ah hayır bu harika bir ha­ ber, ama ben çok endişelenmiştim ve şimdi birden ra­ hatlayınca sinirlerim boşaldı." Annem fırsatı kaçırmıyor. “Dedim sana pisboğaz­ lığın yüzünden herkesi endişelendirdin," diye babamı azarladıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi tatlılıkla ko­ cama dönüyor. “Sen nasılsın yavrum?” Serkan tuhaf bir biçimde son derece sakin ve hatta belki de keyifli görünüyor. “İyiyim teşekkürler." Sonra da bana bakarak devam ediyor. “Çok endişelendik. Ama her şeyin yolunda olduğunu görmek çok güzel. Ela is­ tersen dışarı çıkıp biraz hava alalım kendine gelirsin,” diyor kendimi sevgiyle kuşatılmış hissettirecek kadar şefkat dolu bir bakışla. Hayır diyebilmem ne mümkün?

Hastanenin kafeteryasında oturmuş kahvelerimizi yudumluyorken birden bu gecenin nasıl başlayıp nasıl sonlandığı aklıma geliyor ve elimde olmadan gülüyo­ rum.


“Nedir komik olan?” Başımı hafifçe eğip önce kendime sonra da ona ba­ kıyorum. “Şu halimize bak. Bu gecenin başlangıcına ve şu an nerede olduğumuza... Hayat gerçekten tuhaf ve biz ne planlarsak planlayalım o bildiği yönde akıp gidiyor değil mi?” Gözlerinde adlandıramadığım pırıltılarla beni uzun uzun süzerken bakışları kollarıma kayıyor. Daha önce­ den fazlasıyla sıktığı yerler çürümeye başlamış bile... Birden ifadesi sertleştiğinde ürpererek kollarımı birbiri­ ne dolayıp ellerimle morlukları kapatmaya çalışıyorum. “Biz ne yapıyoruz?” diye sorarken sesi o kadar az çıkıyor ki duyduğum hayalimin ürünü mü emin ola­ mıyorum. Neyse ki bu bana yöneltilmiş bir soru değil cevap da beklemiyor. “Ömrüm boyunca kimseye zarar vermedim ben... en azından hiçbir kadına... bana neler oluyor Ela?” O kadar hayal kırıklığına uğramış görünüyor ki eli­ mi uzatıp onun elinin üstüne koyuyor, onu rahatlatma ihtiyacı hissediyorum. Beceriksizce gülümsemeye çalışıyorum. “Ömrün boyunca benim gibi biriyle tanışma­ dın çünkü... unutma ki bazen insanın sabrını oldukça zorlayabiliyorum.” Başını iki yana sallıyor. “Hayır Ela sadece bu değil Ömrüm boyunca hiç kimseye karşı son zamanlarda san; karşı duyduğum kadar büyük bir öfke duymadım.” Benliğimi esir alan panik duygusundan sıyrılabil mek için işi şakaya vurmaya çalışsam da onu kaybet • •


fiğimi hissediyorum. Gözlerimi yakan yaşlara rağmen gülümsemeye devam ediyorum. Ya da en azından çabalıyoruın. “Unutma ki seni düğün gecesi terk ettim.” “Evet ben de tam olarak bunu düşünüyordum. Se­ ninle her şeyin nasıl başlayıp nasıl devam ettiğini... Ba­ şından beri ne istediğimi ve işlerin hangi noktaya doğru gideceğini biliyordum Ela. Sense her şeyden habersiz­ din! Heteroseksüel olduğumu bile bilmiyordun!” Gözyaşlarıma daha ne kadar hâkim olabileceğimi bilemediğim için başımı önüme eğip içimde kalan son umut kırıntılarının da yok olup gidişini hissediyorum. “Seni daha iyi dinlemeliydim...” Uzanıp çenemi hafifçe tutup yüzümü kaldırıyor. “Fark etmezdi. Kendimi gerçekten açmak niyetinde de­ ğildim zaten. Çünkü ben...” dedikten sonra itiraf edil­ mesi çok güç bir gerçeğin yükünü omuzlarında taşıyan birine has yorgunlukla geriye yaslanıp elini saçlarında gezdiriyor. “Ben... ben pek çok şeyi çok erken yaşta öğrendim Ela. Bunların başında aldatma ve insanlara güvenilmemesi gerektiği geliyordu. Seni bulduğumda her şeyin farklı olacağını düşünmüştüm." Gözyaşlarını yanaklarımdan aşağı süzülürken infa­ zına çoktan karar verilmiş çaresiz bir suçlu gibi ken­ dimi savunmaya çalışıyorum. “Farklı olabilir. Dediğin gibi seni tanımıyordum ama tanıdıkça sevdim... Serkan lütfen...” İşaretparmağı ile dudaklarıma dokunup beni sustu­


ruyor. “Lütfen izin ver bitireyim. Yaptığım şey zaten benim için yeterince zor. Sen araya girdikçe daha da zorlaşıyor...” Birinden ayrılmanın kolay yolu var mı ki sanki? Aklıma post-it üzerinde bıraktığım mesaj geldiğinde utançla gözlerimi kapatıp onu onaylarcasına başımı sallıyorum. “Ben senin farklı olduğunu düşündüm, seninle her şeyin farklı olacağını...” diye devam ediyor. “Ama...” O durduğunda kalbimin de durmak üzere olduğunu hisse­ diyorum. “Ama ben değişmedikten, aynı insan olduk­ tan sonra ne anlamı var ki? Geçmişten gelen endişe ve önyargılarımı bir kenara atamadıktan sonra. Sana olan aşkım taşkın bir nehir gibi akarken seni de önüme katıp ilerlemekten başka bir şey düşünmedim. Seni yeterince ister ve sahiplenirsem benim olacağına inandım. Ama sen her şeyden habersiz sürüklenirken boğulduğunu hissediyordun. Kaçmaya, bir şeylere tutunup kendini akıntıdan kurtarmaya çalışmana neden bu kadar şaşır­ dım bilmiyorum bile! Ama fark ettim ki Efe senin için tutunacak daldan başka bir şey değilmiş. Ben ona karşı olan hislerine gereğinden fazla anlam yükledim ve seni acımasızca eleştirdim. Ela ben... hatalıydım. Özür di­ lerim.” O kadar şaşırmış olmalıyım ki gözlerimi bile kırp­ madan ona bakarken nefes bile almadığımı fark ediyo­ rum. Biraz çekingen biraz endişeli bir şekilde devam ediyor. “Canını yaktığım için... hem fiziksel hem de duygusal anlamda seni incittiğim için üzgünüm. Bir


kadının beni bu denli kontrolden çıkarabileceğini ha­ yal bile etmezdim. Sana gerçekten âşık olduğumu ilk kez bu gece fark ettim. Çünkü bir an seni öldürebilecek kadar öfkeliyken hemen sonra babanın haberi ile yıkı­ lışını izlerken senin için kahrolduğumu hissettim. Ben ne seninle ne de sensiz yapabiliyorum.” Bu sefer de mutluluktan ağlamaya başlamadan önce yüzünü avuçlarım arasına alıp “Ben de sensiz yapamı­ yorum,” diye fısıldıyorum. Gözlerini kapatıp dokunuşumun rahatlatıcı etkisine kendini bırakıyor bir an. Ama sonra gözlerini açtığında bakışlarındaki ifade bir kez daha canımı yakıyor. Mutlu ya da huzurlu değil. Tam tersine kötü bir şeylerin ha­ bercisi olmanın uğursuzluğu altında eziliyor sanki. “Ben sana âşık olsam da seni yeterince iyi sevebi­ leceğimden şüpheliyim Ela. Kollarına baksana... Ben içimde kendi hesaplaşmamı yapıp huzura kavuşma­ dıkça...” “Hayır!” derken başımı iki yana sallıyorum. “Sensiz olmak canımı açıtsa da seninleyken sana verdiğim zarar kadar değil.” “Hayır! Hayır!” “Yukarıda seni ailen ile gördüğümde, sizin birbiri­ nizi umursayışınızı, küçük meseleler üzerine atışma­ nızı ama birbirinize duyduğunuz sevgiyi... anladım ki normal olmayan benim, sen değilsin. Sen herhangi bir erkeği çok mutlu edebilirsin olayları büyütüp çözül­ mez bir krize dönüştüren benim. Değişmesi gereken benim!”


“Hayır!” diyorum sertçe sandalyemi itip ayağa kal­ karken. “Bana bunu yapmana izin vermeyeceğim! Sana layık değilim saçmalıkları ile beni terk etmene izin ver­ meyeceğim! Sandığından çok daha normal olmalısın ki erkeklerin başvurduğu en bilindik ve en ucuz numaraya başvuruyorsun. Bana layık olup olmadığına karar vere­ cek olan benim anlıyor musun? Bu gece beni daha fazla üzmene izin vermeyeceğim. Yukarı çıkıp beraberce ai­ leme iyi geceler dedikten sonra beni eve götüreceksin. Bu konuyu sen mantıklı düşünürken konuşacağız ve bu sefer benim de söyleyeceklerim olacak!” Hastaneden eve dönerken arabada ikimiz de ko­ nuşmaktan kaçınıyoruz. Sanki ağzımızdan çıkacak herhangi bir kelime somutlaşıp, şekillenerek ikimizin arasına engel oluşturacakmış gibi çekiniyoruz herhan­ gi bir girişimde bulunmaktan. Eve gittiğimizde onunla konuşacağımı söyledim biliyorum ama açıkçası nere­ den başlayacağımı, konuya nasıl gireceğimi kestiremi­ yorum bir türlü. Salona adım attığımızda çoktan bit­ miş partinin kalıntıları ile karşılaşmak içimin buruk bir hisle dolmasına neden oluyor. Bu partiye hazırlanırken ne hayaller kurduğumu, ne kadar heyecanlandığımı dü­ şündükçe daha da anlamsız geliyor bu gece. Her şey öyle beklenmedik bir yönde gelişti ki bütün hislerin uçlarında gezinip durdum bütün gece. Başımı çevirip baktığımda onun için de hiçbir şeyin kolay ol­ madığını görebiliyorum. Aramızdaki tek fark benim vazgeçmiyor olmam. Pes etmeyen taraf olmanın bu


denli yorucu olacağını kim bilebilirdi ki? Hem onun hem kendim adına savaşmak... Yine de şikâyet etmeye hakkım olmadığını biliyorum, pes etmediği onca zama­ nı hatırlayarak. “Bir şey içer misin?” diye soruyor ben terasa doğru ilerlerken. İstediğimi söylüyorum çünkü şu an her şey­ den çok bir içkiye ihtiyacım var. Konuşacak cesareti toplamak için olmasa bile, en azından bu gece yaşa­ dıklarımın şokunu üstümden atabilmek için gerekiyor. Esinti saçlarımın arasında gezinirken gözlerimi kapatıp gecenin sessiz huzurunu sindirmeye çalışıyorum. Tam o sırada elinde içkilerle arkamda duran Serkan’ın sesi ile kendime geliyorum. “Yorucu bir gece oldu değil mi?” diye soruyor bana elindeki kadehi uzatırken. Yüzümde buruk bir tebessüm beliriyor. “Yorucu birkaç ay oldu.” Başımı çevirip Boğaz’dan geçen tek tük teknelere bakıyorum. Acaba onların içinde de hü­ zün var mı diye merak etmekten alıkoyamıyorum ken­ dimi. Uzaklardan bir yerden ne olduğunu tam olarak çıkaramadığım tatlı bir melodi ulaşıyor kulaklarıma. Şu an içinde bulunduğumuz ortamın bu denli huzur ve­ rici olmasının ruh halimiz ile nc can acıtıcı bir çelişki oluşturduğunu düşünmeden edemiyorum. Buna bir son vermek istiyorum. Bundan sonra her gecenin böyle ge­ çeceğini hayal etmek tüylerimi diken diken ediyor. “Ayrılmak istemiyorum,” deyiveriyorum uzun uzun ne diyeceğimi düşündükten sonra olabilecek en basit


ve kestirme biçimde. Öylesine sıradan bir mevzu gibi başımı ona doğru çevirmeden denizi izlemeye devam ederken. Duyacağım cevabın üzerimde yaratacağı etki­ den emin olamadığım için dönemiyorum yüzümü ona. Sessizlik uzadıkça içimdeki telaş da artıyor sanki. Kal­ bimin ritmine uymakta zorlanıyor ciğerlerim. Nefes alış verişim sıklaşırken hayatımda hiç bir anı bu denli net duyumsadığımı hatırlamıyorum. Bundan sonra hiçbir anı bu denli ayrıntılı hatırlamayacağımı da biliyorum. Yaseminler benimle dalga geçercesine kokularını salı­ veriyor havaya. Bundan sonra yaseminlere tahammül edemeyeceğimi bile bile içime çekiyorum yaklaşan ay­ rılığın kokusunu. “Ela bu konuyu daha önce konuştuk ve...” “Sus,” diyorum gözlerimi kapatıp gözyaşlarımı içe­ ri hapsederken. “Sus lütfen. Daha önce konuştuğumuz hiçbir şeyi duymak istemiyorum. Yaptığım bütün ha­ talar için defalarca özür diledim. Sensiz geçen sayısız gecelerde tükenene kadar ağladım. Çok yanlış yaptım ve Allah da biliyor ki hepsinin diyetini ödedim, ödüyo­ rum da. Hislerimin gerçek olduğuna inanmak bu denli zor mu? Bana geri dönmek bu kadar imkânsız mı? Bir şansa daha vermek...” Beni tutup yavaşça kendine doğru çeviriyor. “Sen­ sizlik benim için de zordu. Geceler benim için de uzun­ du. Sabahlan ise güneş amaçsız ve umuttan yoksun aydınlatıyordu odamı. Kapının önüne kaç kez geldim de geri döndüm bilmiyorum. Kapıya vurmak üzere her elimi kaldırdığımda beni engelleyen neydi bilmiyorum


ama yapamadım işte... Olmuyor Ela, bir şey beni bu ilişkiye korkusuzca atılmaktan alıkoyuyor. Belki de kısa zamanda çok şey yaşadığımız için. Belki de biraz uzak kalıp duygularımızı değerlendirmemiz gerektiği için. Belki de aramızdakinin sadece tutkudan ibaret olmadığından emin olamadığım için... Nedeni her ne olursa olsun zamana ihtiyacımız olduğunu düşünüyo­ rum. Her şeyi sakin kafayla değerlendirmek için...” “Buralardan çekip gitmek... Bu mu çözüm? Uzak­ tayken bana ne olacağı umurunda değil mi?” diyorum ağlamaklı bir ifadevle. Yüzümü avuçları arasına alıp, baş parmağı ile yana­ ğıma süzülen bir damla yaşı silerken yatıştırıcı bir tonla karşılık veriyor. “Elbette umurumda. İstediğin her an telefonun diğer ucunda...” “Yapma lütfen,” derken gözlerimi kapatıyorum ve birkaç damlanın daha akmasına izin veriyorum. “Dün­ ya yıkılıyormuş da ben altında kalıyormuşum gibi hissederken beni bu kadar basit sözlerle oyalama,” di­ yorum sitemkâr bir şekilde. “Senin düşünmek için is­ tediğin süre ayrılığa alıştırmaktan başka bir şey değil. Bunu anlamayacak kadar saf olduğumu düşünmen ise incitici. Keşke adam gibi bırakabilseydin. Hemen şim­ di başka hiçbir şeyi düşünmeden, ince hesapların içine girmeden...” Elleri arasından sıyrılıp arkamı dönecekken kolum­ dan tutup beni durduruyor. “Özür dilerim. Sana bunları yaşattığım için...” O

mf


Cevap vermeden önce alt dudağımı hafifçe ısırıyo­ rum. “Kendini suçlama. Bana bunları yaşatmana izin verdiğim için suçlu olan benim. Hani derler ya ilk izle­ nim çoğu zaman doğrudur diye... Asla yumuşamamalıydım.” “Böyle söyleme. Aramızda geçen her şey gerçek“Yeterince gerçek değilmiş belli ki... Yarın eşyaları­ mı toplarım gitmeden önce birkaç günü ailemin yanın­ da geçirmek istiyorum, senin için de mahzuru yoksa,” derken bunun sorudan çok bilgilendirme olduğunu vur­ gulamasına kararlı bir ifadeyle konuşuyorum. Odama girene kadar omuzlarımı dik tutmak için çabalıyorum. Daha fazla zayıflık göstermek gururumu incitmekten başka bir işe yaramayacak biliyorum. Ama içeri girip sırtımı kapıya dayadığımda tüm dünyanın yükü üstüme çökmüşçesine iki büklüm oluveriyorum. Sessiz haykırışlarla dökerken gözyaşlarımı bu gece son olacak diye kendi kendime söz veriyorum. Bir daha asla onun için ağlamayacağım. Bir daha asla bir erkeğin beni bu denli incitmesine izin vermeye­ ceğim. Bir daha asla kalbimi bu denli savunmasızca or­ taya koymayacağım. Ama bu gece... bu gece dilediğim kadar ağlayabilirim. Yatağa yatıp kıvrılırken bu evin, odanın, duvarların beni boğduğunu hissediyorum. Kal­ kıp pencereyi açıyor temiz havayı derin derin içime çekiyorum. Biraz yasemin kokusu, bir de ruhuma ince ince işleyen bir müzik de beraberinde giriyor benliği­ me.


Kendimi tekrar yatağa bırakırken tüm gücüm tü­ kenip rahatsız bir uykuya dalana kadar devam ediyor hıçkırıklarım.


OK

MfciliCl

t?ÖlÜ*K

“Bunu ne zaman aldığımı hatırlamıyorum,” di­ yor Gözde elbiselerinden birini kaldırmış incelerken. Amerika’ya dönerken benimle gelmek konusunda o ka­ dar ısrar etti ki sonunda evet demenin ona direnmekten daha kolay olacağına karar vererek kabul ettim, için­ de bulunduğum durum yalnız kalmamı gerektirse de Gözde’nin her zamanki umursamazlığı kafamı dağıtma konusunda başarılı oluyor itiraf etmem gerekirse. Bir de yüksek sesle dinlediği müzikler tabii... Gözde bu aralar “rock chick” olmaya karar verdi. Yani anlayacağınız sadece saçlarını darmadağınık kul­ lanmakla kalmıyor, aynı zamanda dar kotların üzerine zımbalı kemerler takıp bir de yoğun göz makyajı ya­ pıyor. Yüksek sesle alternatif rock müzik dinleyerek “rock chick” olmanın tüm gereklerini yerine getirdiğini zannediyor. İşin aslı Gözde hâlâ Gözde. Kot pantolonu D&G, •


yüksele topukları ayakkabıları Christian Louboutin ve çantası ise Roberto Cavalli. Siz düşünün artık ne ka­ dar rockçı olduğunu... Yine de müziklerin ses düzeyi tahammül edilebilecek gibi değil. Özellikle de ben kalp acıma uygun damardan bir şeyler dinlemek ve salya sü­ mük ağlamak isterken. “Sen hep alır bir köşeye atar sonra da unutursun,” diye mırıldanıyorum odasının önünden geçip banyoya doğru giderken. “Çok zevksiz bir seçim. Fazlasıyla kapalı ve iç bayıcı. Bunun senin olmadığından emin misin?” “İç bayıcı ise mutlaka benim olmalı,” dedikten son­ ra bana uzattığı elbiseyi elinden kapıp bir köşeye fırla­ tıyorum. Gözde kaşlarını çatıp kollarını göğsünde birleştiri­ yor. “Biliyor musun aşk acısı çekerken dayanılmaz olu­ yorsun. Bu kadar huysuz olabildiğini hiç bilmiyordum. Bana hep uyumlu yanını gösterdin.” Daha fazla konuşmasına fırsat vermeden banyonun kapısını suratına kapatıyorum, insan Gözde tarafından ablukaya alındığında üzülüp ağlamak için fırsat bile bulamıyor. Amerika’ya döneli neredeyse üç hafta oldu ve ben bir kez bile yalnız kalabilme fırsatı yakalaya­ madım. Neyse ki okullar açıldığında onu her dakika görmek zorunda kalmayacağım. Serkan okul ücretini ödemekle kalmayıp ihtiyaçlarım için bankaya yüklü miktarda para yatırdı ve bunu bana kısa, duygusuz, mesafeli bir e-mail ile bildirmeyi uygun gördü. Cevap olarak yaklaşık otuz tane mesaj oluşturup hepsini gön­


dermeden sildim. Bazıları sitem, bazıları ölke, bazıları hüzün, bazıları çaresizlik, bazıları suçlama içeriyordu. Nihayetinde kısa, kuru bir teşekkür mesajında karar kı­ larak en azından kendime saygımı koruduğuma inanı­ yorum. “Serkan ile neden anlaşamadığına şaşırmıyorum. Şaşırdığım nasıl sana bu denli âşık olabildiği...” diye söylenmeye devam ediyor dışarıdan Gözde. Derin bir nefes alıp ona cevap verme dürtümü kontrol altında tut­ maya çalışıyorum. “Ama tabii benim kuzenim tuhaf takıntıları ve katır inadı olan bir erkek. Neden şaşırdığımı hiç bilmiyorum. Zaten bu kadar inatçı olmasa senin aşkından öldüğünü kabul edip buraya gelirdi. Yine de artık sizin ilişkinize burnumu sokmamaya karar verdim. Madem anlamsız kaprislerle harcayacaksınız birbirinizi en azından bunu etrafınızdakilere yansıtmayın. Seni çekmek zorunda değilim...” Kapıyı açıp buz gibi bir ifade ile karşılık veriyorum. “Çekme o zaman! İstersen başka eve taşınırım. Bu arada bilgin olsun diye diyorum ilişkiyi harcayan ben değilim kuzenin. Ben bir şeyleri düzeltmek için yapa­ bileceğim her şeyi yaptım!” Gözde şüpheyle beni süzüyor. “Her şeyi derken tam olarak neyi kast ediyorsun? Özür falan dilemedin uma­ rım...” Benim sessizliğimi evet olarak algılayıp kınayan bir şekilde başını iki yana sallıyor. “Seni koca aptal! Sana


daha önce ne demiştim? Onun karşısında ezik ve zayii görünme...” “Of Gözde sıkıldım senin bu bilmiş tavırlarından. Saçma sapan oyunlarından da... Ben oyun oynamak is­ temiyorum.” “Hah! Bunu söyleyen düğün günü nişanlısını terk etme girişiminde bulunup yakalanınca hafızasını kay­ betmiş numarası yapan biri!” “Ne? Sen nerden...” “Biliyorum değil mi? Ela kendini çok zeki sanıyor­ sun. Aslında öylesin de sadece yeterince kurnaz değil­ sin.” İnanmıyorum ya! Herkes işin aslım öğrenmiş de bir ben kendimi kandırıyormuşum harika bir performans sergiliyorum diye. “Ne zamandan beri biliyorsun?” “En başından beri,” diyor kendinden hoşnut bir ifa­ deyle başını hafifçe geri atarak. “Serkan ile sandığından daha yakınız. Notu bulduğundan bana bahsetti, ikinizin didişmesi senin kaçmaya çalışırken hep ona yakalan­ man o kadar eğlenceliydi ki işin keyfini kaçırmak iste­ mediğim için sessizliğimi korudum,” derken o zaman­ ları hatırladığını belirten bir sırıtış beliriyor yüzünde. Hırsımdan ve utancımdan öfkelenerek hışımla arka­ mı dönüyor odama doğru ilerliyorum. Gözde de beni takip ediyor. “Kaçtığın sürece seni kovalayacaktı ama sen ne yap­ tın? Yorulup durdun ve ona teslim oldun. Özür diledin. «


pişman olduğunu söyledin, hatalarını kabul ettin. Şim­ di de burada bunalıma girmiş bensiz bir anı küllüyor­ sun. Ne için peki? Rahat rahat ağlayıp intihara meyilli ruh halini besleyebilmek için. Çok sıkıcısın. Ben senin yerinde olsam onun burnundan getirirdim.” Ağzım açık vaziyette ona bakakalıyorum. “Kuze­ ninden bahsettiğimizin farkındasın değil mi?” Kendini attığında yatak hafifçe sallanıyor. Dağınık saçları ve daracık kotu ile dergilerden fırlamış derecede göz kamaştırıcı görünüyor. Onun enerjisini kıskanıyo­ rum. Onun kadar umursamaz olamadığım için de ken­ dime kızıyorum. “Senin neden bir sevgilin yok?” diye soruyorum gerçekten merak ederek. Sırt üstü yatıp ellerini iki yana açıyor. “Bir değil bir­ çok sevgili adayım var ve ben içlerinden seçemiyorum bir türlü.” Onu bir süre dikkatlice inceliyorum. “Bana pek de geçerli bir mazeret gibi gelmedi. Lezbiyen falan değil­ sin di mi?” Neşeli bir kahkaha atıyor. “Aslına bakarsan sırf an­ nemin yüzündeki ifadeyi görebilmek için aileme lezbi­ yen olduğumu söyleyebilirim. Yine de bu sadece koca bir yalan olur. ” “O halde neden seni kimseyle görmüyorum?" “Yeterince iyi kimseyle karşılaşmıyorum." Ben üsteledikçe o rahatsız oluyor ve bu durum be­ nim çok ilgimi çekmeye başlıyor. “Yalan söylüyorsun, diyorum lafı dolandırmadan.


“Saçmalama neden yalan olsun. Sen de konuyu da­ ğıtmak için...” “Yalan söylüyor olmasaydın manikürlü tırnaklarına zarar verecek tırnak kemirme eyleminden özenle kaçı­ nırdın. Stresli olduğunda tırnaklarını yeme eğilimin var biliyor musun?” “Beni analiz etmeyi kes...” “Neden sen beni analiz ediyorsun ama. Hadi söy­ lesene kim o? Adı ne? Tanıdığım biri mi? Geçen gün restoranda rastladığımız adam mı?” “Ne? Ha o mu? Ah hayır o uzun süredir peşimde ama seneye Türkiye’ye döneceğim için bir Amerikalı ile ilişki yaşamayı anlamsız buluyorum.” “Ya da...” diyorum yavaş yavaş onu tedirgin ede­ cek şekilde süzerken. “Kalbini çoktan başkasına kap­ tırdın.” “Burada aşk acısıyla günden güne eriyen sensin ben değil. Kelin merhemi olsa...” diyerek odamdan çıkıp gidiyor. Gözde’nin kime âşık olduğunun da, sorumu cevap­ sız bıraktığının da bir önemi kalmıyor ben yine kendi meselemle baş başa kalıyorum. Bilgisayarımı açıp me­ sajlarımı kontrol ederken Esin'den gelen bir e-mail'e rastlayınca heyecanlanıyorum. Belki de Serkan ile ilgi­ li haberleri vardır diye umutlansam da havadan sudan bahsettiğini görmek içimi büyük bir hayal kırıklığı ile dolduruyor. Bilgisayarımı tam kapatacakken msn mesajı geldi­ ğini belirten turuncu ışık yanıp sönmeye başlıyor. Bil­


gisayarım açılınca ınsıı programının da kendiliğinden açıldığını unuttuğum için önce şaşırıyorum. Serkan ol­ duğunu fark edince bir an gözlerime inanamıyorum. “Selam nasılsın?” yazıyor karşımdaki ekranda. Bu sıradan iki kelimenin beni bu denli heyecanlandıraca­ ğını kim bilebilirdi. Onun sıradan her sorusuna ben iyi­ ce düşünüp taşınıp cevap yazıyorum. “İyiyim sen nasılsın?” Acaba cevap vermeden önce yeterince beklettim mi? İstekli görünmemeliyim. Gözde’nin sözleri aklımın bir köşesinden hiç çıkmı­ yor. “İyiyim, birazdan işten çıkıp eve gideceğim. Oralar nasıl?” Çok eğleniyorum hayat harika mesajı mı vermeli­ yim şimdi? Çok mu bariz olur acaba? “Her şey eskisi gibi. Sadece merdivenin üçüncü basamağı biraz daha fazla gıcırdıyor ve Marcus baba oldu. ” Marcus bahçemizden ayrılmadığı için bizim kabul ettiğimiz ve komşunun kedisini hamile bırakmış olan büyük tüylü bir kedi. “Ah bir de kuzenin rockçı olmaya karar verdi. Sabahtan akşama kadar insanda bir şeyleri kırma isteği uyandıran yüksek sesli müzik din­ liyor. Yine de durum umutsuz değil hâlâ manikürünü aksatmıyor.” Cevap olarak Serkan’dan gülümseyen surat geliyor. “Her şeyin normale döndüğünü görmek güzel. Senin eski neşene kavuşman da...” Gözlerime biriken yaşlara rağmen alt dudağımı ısı­ rıp tuşlara basmaya başlıyorum. “Hiçbir şey eskisi gibi


olmayacak. Yine de hayat devam ediyor ve biz de ona ayak uydurmalıyız, değil mi?” Cevap geciktikçe bağlantının koptuğunu ya da bir işi çıktığını düşünüyorum ama tam umudu kesecekken kalbimin deli gibi atmasına neden olan soru geliyor. “Ela konuşmalıyız, bu akşam seni arayacağım...” Bunun ne anlama geldiğini anlamaya fırsat bile bu­ lamadan bağlantı kesiliyor. Ne konuşacağız ki? Kafamda onlarca soruyla bir süre oturduğum yer­ de öylece kalıyorum. Şimdiye kadar olanlara bakılırsa bu telefon konuşmasından hayırlı bir şey çıkacağına inanmakta zorlanıyorum. Yine de içimi safça bir uıııut kaplıyor ve bu yüzden kendimi tam bir aptal gibi his­ sediyorum. Onun bir sözü ya da hareketi ile kanatlanıp bir kuş gibi göklere uçan kalbimin yaşadığım her hayal kırıklığı sonrasında yere çakılışını görmek beni kah­ rediyor. Belki de evliliğimizi noktalayıp bunu bir süre sır olarak saklamayı teklif edecek. Bu hiç de şaşırtıcı olmazdı değil mi özellikle beni bir an önce hayatından çıkarmak için ne denli çabaladığı düşünülürse... Gözlerimi kapatıp birkaç saniye için nefesimi tutu­ yor, sonra da usulca bırakıyorum. Her olasılığa karşı hazırlıklı olmam gerektiğinin farkındayım ama yine de insan kalbinin milyonlarca parçaya bölünmesi fikrine kolay alışamıyor işte. Öğleden sonra Gözde ile alışverişe gideceğimizi hatırlayarak yerimden kalkıp isteksizce onun odasına gidiyorum. Bir yığın soru soracak biliyorum... Yine de Serkan ile konuşacağımızı söylersem o da evde kalıp


yanımda olmak konusunda ısrar eder ve bunu kesinlik­ le vefalı bir dost olduğu için yapmayacaktır. Daha çok merakından ve başkalarının hayatına burnunu sokmayı sevmesinden kaynaklanacak. Oda kapısının aralık olduğunu fark edince çalmaya gerek duymadan içeri süzülüyorum. Ne gibi bir mazaret öne süreceğimi bilemeyerek tam arkasında durana kadar sessizce ona doğru ilerliyorum. Beni fark ettiği an neredeyse yerinden zıplıyor ve telaşla dizüstü bilgi­ sayarının kapağını kapatıyor. “Kapı çalmak diye bir şey var biliyorsun ailen sana öğretmedi mi?” diye azarlıyor beni. Abartılı tepkisine anlam veremeyerek şaşkın bir şekilde ona ve bilgisaya­ rına bakıyorum. “Sen de benim odama girerken asla kapıyı çalmı­ yorsun. Hem neden bu kadar gerginsin?” “Gergin değilim sadece seri katil gibi ensemde ne­ fesini hissetmek hoşuma gitmiyor. Biraz uzak dursana ne diye dibime girdin şimdi?” Bu Gözde’nin değişken ruh hali bukalemunun renk­ ten renge girmesi kadar ani ve beklenmedik olabiliyor. Az önce onun bunaltıcı ilgisinden kaçan ben değilmi­ şim gibi şimdi de beni bir güzel azarlıyor hanımefen­ di. “iyi tamam gidiyorum zaten. Bugün öğleden sonra seninle gelemeyeceğim. Önemli bir telefon bekliyo­ rum,” diyorum bir çırpıda odasından adeta kaçmaya hazırlanırken. Sanıyorum ki cevabından çok tavırları bende şüphe


uyandıran. “Hı hı tamam ben yalnız giderim,” diye mı­ rıldanıyor elini rastgele sallayıp çıkmamı işaret eder­ ken. Ne yani hepsi bu mu? Sorguya çekmek, irdelemek, üstümde baskı kurmak, “O halde ben de kalırım,” gibi can sıkıcı laflar etmek yok mu? Olanlara bir anlam veremeyerek onun odasından çıkarken Gözde de bil­ gisayarını açıp her ne yapıyorsa idiyse kaldığı yerden devam ediyor. İçimi müthiş bir merak sarıyorsa da şu an tüm bu olanlardan daha fazla merak ettiğim başka bir şey var. Daha en az birkaç saat var geçmesi gereken ama beni ne zaman arayacağını bilmeden bu şekilde di­ ken üstünde beklemek gerçekten sabrımı zorluyor. Tam tahmin ettiğim gibi beklediğim üç saat sonun­ da içtiğim kahvelerin de etkisiyle her duyduğum sese irkilecek kadar paranoyak bir ruh haline bürünüyorum. Telefon dördüncü saatin sonunda çaldığında ahizeyi elime alıp avazım çıktığı kadar bağırmamak için ken­ dimi zor tutuyorum. Yine de olağanüstü kontrollü bir tavır sergileyerek kendinden emin ve hayatla barışık bir kadının yapacağı gibi sesime gülümsüyormuşum gibi bir ton katarak konuşmaya başlıyorum. “Bekletmedim umarım ama aile yemeği tahminim­ den uzun sürdü bir türlü kaçamadım,” diye açıklarken sesinde samimi bir pişmanlık var. Aile yemeğine da­ hil olamamak sinirlerim kadar moralimi bozuvorsa da yansıtmamaya çalışıyorum. “Hiç önemi yok benim de dışarıda halletmem gere­ ken birkaç işim vardı. Aslına bakarsan aramışsındır da


kaçırmışımdır diye düşünmedim değil bir ara,” derken ellerimi uzatıp saatlerdir yenmekten eğri büğrü olmuş tırnaklarımı inceliyorum. Rahatlamışçasma derin bir nefes alıp verdikten son­ ra konuşmaya devam ediyor. Bir şeylerden çekiniyormuş gibi bir hali var. Tamam, işte muhtemelen nasıl açacağını bilemediği konu boşanma ile alakalı. “Seni sıkacak bir şey yapmadığıma sevindim. Özellikle de bu durumdayken...” Bu durumda mı? Bana acıyor mu yoksa bana mı öyle geliyor. Gururum kontrolü eline alıp ihtiyacım olan gücü bana veriyor. “Halim için endişelenmene gerek yok gayet iyi idare ediyorum,” diye karşılık veriyorum hafif soğuk bir şekilde. Eğer sevdiği için beni merak etmeyecekse acıdığı için hiç merak etmesin istemem! Sinir bozucu bir şefkatle devam ediyor. Benimle ay­ rılacaksa bunu serinkanlı bir şekilde gerçekleştirmesini tercih ederim. “Eminim öyledir. Sen güçlü bir kadınsın ama yine de son zamanlarda çok şey yaşadın. Üstelik bu son olanlar da tam tuzu biberi olmuştur.” “Serkan sana iyi olduğumu ve her şeyin yolunda ol­ duğunu söyledim. Şüphe etmen için bir neden yok. Ne söylemek istiyorsan bir an önce söyleyip kurtulabilir­ sin. Lafı ağzında gevelemen sinirlerimi bozuyor.” “Duygusal gelgitler yaşıyor olman çok normal sana kızmıyorum.” Artık sabrım taşıyor ama. “Oyle mi? Ama ben sana kızıyorum! Serkan hayatımı saçma sapan endişelerinle yiyip bitirmen yetmiyormuş gibi bir de bana büyüklük • •


taslamana katlanamıyorum. Aslına bakarsan telefonu açarken yapmaya niyetlendiğin şeyi hemen yapsan da hayatımıza kaldığımız yerden devam etsek diye can atmıvor da değilim hani!" "Niyetlendiğim mi?" diye sorarken neden bahsettiği­ mi ya gerçekten bilmiyor ya da gerçekten çok iyi numa­ ra yapıyor diye düşünüyorum. İyi madem anlamamakta ısrar ediyor ve o sözleri benim ağzımdan duymak istiyor ben de istediğini ona vereceğim. Sıkılmış bir biçimde nefes alıp verdikten sonra söyleyiveriyorum bir çırpıda. "Benden ayrılmak istediğini biliyorum, istediğin za­ man boşanma kâğıtlarını ya da her neyse imzalayabili­ rim ve istediğin gibi bunu bir süre gizli tutarım." Serkan anlık bir sessizlikten sonra nihayet konuşma­ yı hatırlıyor. Bu denli güçlü olmam karşısında dumura uğradığını tahmin ediyorum. Ben de bu gücü nereden bulabildiğimi bilmiyorum doğrusu... “Boşanmak mı?” “Evet tabii sen bunun için aramadın mı beni“? Bütün o anlayışlı konuşmalar, her şeyin benim için zor olduğunu söylemen falan beni buna hazırlamak için değil mi? İyi ya işte işleri senin için kolaylaştırıyorum...” “Ben senden ayrılmak istediğimi söylemek için ara­ madım ki... İki gün sonra oraya geleceğimi haber ver­ mek istedim.” Bu sefer şaşırma sırası bende. “Buraya mı geliyor­ sun? İyi ama neden'?” Cevap verip vermeme konusunda yaşadığı kararsız­ lıktan sonra “Yüz yüze konuşmayı tercih ederim,” di­ yor. *


Allah’ım iki gün daha nasıl bekleyeceğim ben? Evde içecek kahve, parmaklarımda kemirecek tırnak kalmadı. Nasıl bir psikolojik eziyettir bu? “Hangi ko­ nuda konuşacağız?” diye ipucu yakalamaya çalışıyor­ sam da o taviz vermeyen bir şekilde yüz yüze konuşma konusunu tekrarlıyor. Gözde’nin eve gelmesi ve bu konuyu onunla konuş­ mak için sabırsızlanıyorum ama bu kızın her şeyi ters. İstemediğim zamanlarda bir baş belası gibi peşimden ayrılmazken şimdi tam da ihtiyacım varken ortalıkta yok. Üstelik telefonu da kapalı. Salonda bir aşağı bir yukarı sabırsızca dolanırken kapının açılması ile başı­ mı o tarafa çeviriyorum. “Nerelerdeydin sen? Neden bu kadar geç kaldın? Söylemem gereken önemli bir şey var...” Gözde çantasını koltuğa fırlatıp mutfağa geçerken ben de onu takip ediyorum. “Serkan aradı iki gün sonra geliyormuş. Neden olduğunu sordum ama ‘Yüz yüze konuşmamız gerekiyor,’ dedi. Her neyse ben de ayrı­ lıksa hiç dert etme söyleyiver gitsin dedim ama o bu sözlerime fazlasıyla şaşırmış göründü. Şimdi bu adanı ayrılmak istemiyorsa neden buraya geliyor. Yani istedi­ ği birleşmek de değil öyle olsa biraz belli ederdi diye düşünüyorum haksız mıyım? Sen ne düşüyorsun?” Gözde elindeki bardaktan birkaç yudum su içtikten sonra bana dik dik bakıyor. “Konuşurken nefes alman gerektiğini düşünüyorum yoksa boğulacaksın. Ayrıca ben ne bileyim Serkan’m kafasından ne geçiyor. İkinizi anlamak mümkün mü?”


Aniden önemli bir detayı fark edince kaşlarım şüp­ heyle çatılıyor. “Poşetlerin nerde? Alışverişe çıkmış­ tın.” İlgisizce omuz silkiyor. “İlgimi çekecek bir şey bu­ lamadım.” Ona doğru bir adım atarken niyetim üstüne giderek direncini kırmak. “Yalan söylüyorsun. Sen sırf hobi için alışveriş yaparsın. Giymeyeceğin, takmayacağın yığınla şey aldığını biliyorum. Nerden çıktı bu ani tu­ tumluluk?” Benden kurtulmak için yana doğru bir adım atınca ben de yana kayıp önünü kesiyorum. “Bana doğruyu söylemezsen gerçekleri bulana kadar peşini bırakmam. Gerekirse seni yirmi dört saat takip ederim. Uyanık kalmakta zorlanacağımı hiç sanmıyorum özellikle içti­ ğim onca kahveden sonra. Şimdi benden ne saklıyorsan çıkar baklayı ağzından.” Gözde beni bir süre süzdükten sonra temkinli bir şekilde karşılık veriyor. “Tamam, biriyle kahve içmeye gittim.” Onun köşeye sıkışması bana tuhaf bir zevk veriyor. Onun hep yaptığı gibi kollarımı göğsümde kavuşturup tek kaşımı kaldırarak ona tepeden bakıyorum. “Ne kah­ veymiş bu böyle. Dört saatten fazla sürdü.” “Sohbet keyifliydi...” ‘Nerede tanıştın bu adamla? Neyin nesi?” Seni ilgilendirdiğini sanmıyorum.” t. i ‘Ah öyle bir ilgilendiriyor ki... Sen hayatıma her


dakika burnunu sokarken bir gün bunun senin de başı­ na gelebileceğini düşünmedin mi hiç?” Gözde bıkkın bir biçimde nefesini veriyor, “(,’<>k sevimsizsin. Ben sana yardımcı olmaya çalışıyordum üstelik bunu yaparken senin gibi gıcık olmamaya da özen gösterdiğimi sanıyorum." "Ah evet sanıyorsun ama öyleydin... Kim bu adam? Neden gizliyorsun?" "Gizlemiyorum!" derken ses tonu gereğinden tiz çı­ kıyor ve bu da yalan söylediğini anlamama yetiyor. “Yalancısın! Nedenini bilmiyorum ama gizliyor­ sun onu... Ama eninde sonunda ortaya çıkaracağımdan emin olabilirsin. Nasılsa boş vaktim çok yapacak daha iyi bir işim yok." Eliyle omzumu hafifçe itip kendine yol açmaya çalı­ şırken ısrarla kımıldamıyorum. Tekrar girişimde bulun­ duğunda hafifçe yana çekilip geçmesine izin veriyorum. O mutfaktan çıkarken ben de arkasından sesleniyorum. “Sonsuza kadar kaçamazsın. Seni yakalayacağımdan emin olabilirsin...” Neyse diye düşünüyorum en azından bu iki günü nasıl geçireceğimi buldum. Normal şartlarda birinin hayatına burnumu sokmak utanmama sebep olabilirdi. Ama Gözde’nin hayatımı karman çorman ettiğini dü­ şününce onun özelini kurcalamak için sabırsızlanıyo­ rum bile!


oi/iOjtÂim bölüm

Ertesi sabah ben daha uyanmadan onun evden çık­ tığını fark ettiğimde şüphelerim en üst düzeye ulaşıyor. Gözde hayatı boyunca erken kalkabilen biri olmamıştır. Şimdi bunu yapıyorsa tek bir nedeni olabilir: Yakalan­ mamak! Ama neden? Benden gizlemesini gerektirecek ne yapıyor olabilir ki? Onun odasına gizlice girerken nereye gittiğini ve ne zaman döneceğini bilmemek heyecanımı ikiye katlıyor. Ne aradığımı hakkında hiçbir fikrim olmadan etrafa bir göz atıyorum. Cevap bilgisayarda olabilir düşüncesiyle açıp çalıştırıyorum. Windows işletim sisteminin formaliteli açılışına içimden küfrederek bir kulağım kapıda tedirgin biçimde bekliyorum. Nihayet son aşamaya ge­ lince şifre koyduğunu görüp hayal kırıklığına uğruyorsam da bu biraz olsun kendime gelmemi sağlıyor. Gerçekten ben ne yapıyorum burada? Stresten kafa­ yı sıyırmış olabilirim ama hâlâ bazı temel görgü kural-


larınt hatırlıyor olmalıyım. Bunlardan biri de arkadaşının özel eşyalarım karıştırmamak. İler ne kadar o arkadaşın kısa zaman önce hayatına burnunu sokarak her şeyi ka­ rıştırmış olsa da... Bilgisayarı kapatıp isteksizce odama doğru gidiyor camdan dışarı bir göz atıyorum. Belki Marcus’u görü­ rüm diye... Bu aralar tek derdi yavrularını yemekmiş gibi görünüyor. Düşünsenize dişi bir kedi ile işi pişi­ rip zavallı hayvanı hamile bıraktığı yetmezmiş gibi bir de doğumdan sonra yavrularına saldırıyor. Zavallı dişi kedicik minik kedileri koruyacağım diye bir gözü açık uyuyor olmalı. Tipik erkek bencilliği ve duyarsızlığı diye söylenerek mutfağa gidip sakinleştirici bir şeyler yeme­ ye karar veriyorum. Çikolatalardan bir tane alıp paketi dişlerimle açmaya çalışırken bir ses dikkatimi çekiyor. Oldukça tanıdık gelen bu sinyal sesini çözmeye çalışır­ ken gözüm mikrodalganın üzerindeki telefona ilişiyor. Gözde telefonunu evde mi unutmuş? Tamam, ben başkalarının özeline saygı duyan, iyi aile terbiyesi al­ mış biriyim. Karşımdaki her ne yapmış olursa olsun ben aynı hatayı tekrarlamayacağım. Yine de acele edersem telefonun tuş kilidi devreye girmeden ekrandaki mesajı görebilirim. Elimi sürmeden, mesajı açmadan tamamıy­ la tesadüfen tanık olmuş olursam kim suçlayabilir ki? Ben de tam su ısıtıcısının düğmesine basmak üzere ora­ da duruyordum gelen ani sesle irkildim ve bir baktım... Düşünceler daha kafamda şekillenme aşamasındayken ayaklarım hareketlenip hedefe varıyor bile. Üç büyük adımda telefonun yanındayım işte.


“Akşam ne yapıyorsun?” yazısını okuyacak kadar zaman bulabiliyorum ne yazık ki. Sonra ekran kara­ rıp kapanıyor ve tuş kilidi devreye giriyor. Tuş kilidini açıp mesajı okursam Gözde her şeyi anlamış olacak ama bu kadarını öğrenmişken devamını getirmezsem de ben hâlâ bu durumda bir şey anlamamış olacağım. Kararsız geçen saniyelerin ardından tam en doğru stra­ tejiyi bulmuşken -mesajı okuyup sonra da imha ederek sanki hiç ulaşmamış havası yaratmak- kapının açılması ile irkilip telefondan hızlıca uzaklaşıyorum. Çikolatam ile sandalyelerden birine ilişmişken masanın üstünde duran dergiye göz gezdirmeye başlıyorum. “Burada unutmuşum demek ki...” diye söylenerek içeri giren Gözde bir çırpıda telefonunu eline alıp kont­ rol ederken bana sıradan bir günaydın demekle yetini­ yor. Mesajı görmüş olacak ki yüzü keyifle aydınlanıyor. Allah’ım Gözde Amerika’da kendine bir Türk sevgili bulmuş ve bu gece buluşacaklar. Ne yapıp ne edip kim olduğunu öğrenmeliyim! Bütün gün incelikle oluşturduğum plan ruh sağlığı­ mın ne denli tehlikede olduğunun bir göstergesi olsa da beni bu gece de Serkan’ı düşünmekten alıkoyacağı için faydalı bile sayılabilir. Eşofmanımın üstüne giydiğim sweat-shirt’ün kapüşonunu kafama taktığım şapkanın üstüne geçirip yüzümü olabildiğince gizliyorum. Az sonra Gözde’nin çıkacağını bilerek köşede hemen bir takside beklemeye koyuluyorum. Gözde olabildiğin­ ce göz kamaştırıcı bir kıyafetle salına salma arabasına doğru ilerlerken “rock chick” hevesinin tarihe karıştı­


ğını tark ediyorum. Onun yerine “Beyonce” tarzını be­ nimsemiş olmalı ki dalga dalga dökülen saçları ve göz alıcı mini elbisesi ile ışık saçıyor. Onun ışıltısını kıs­ kandığım gerçeğini beynimin ücra bir köşesine atarak taksiciye öndeki arabayı takip etmesini söylüyorum. PakistanlI sürücü durumdan hoşnutsuz olduğunu belli eden şüpheli bakışlarım dikiz aynası aracılığı ile bana ulaştırdığında ona kısa bir açıklama yapma ihtiyacı du­ yuyorum. “Sevgilimin beni bu kadınla aldattığını düşünüyo­ rum da...” PakistanlI en az benden olduğu kadar bu takip ma­ cerası içerisinde olmaktan da hoşlanmadığını belli edercesine kendi dilinde söylenerek sürmeye başlıyor. Gözde’nin arabasının her sokağa sapışında heye­ canım katlanıyor. Taksi şoförü arayı açtığı zaman hu­ zursuzca kıpırdanıp birtakım homurtular çıkarıyorum ki ne demek istediğimi anlasın. Gözde de bir an önce dursa iyi olur, yoksa bu beceriksiz adam her an izi kaybedebilir. Öndeki arabanın yavaşlaması ile lüks bir mu­ hitte gösterişli bir restoranın önüne yanaştığımızı fark ediyorum. Gözlerimi kırpmadan Gözde’nin her hare­ ketini incelerken aniden çalan telefonum ile korkudan zıplıyorum adeta. Şu an bu telefona cevap veremem. Üstelik sonuca bu denli yaklaşmışken. Kapüşonumu iyice kafama yerleştirip adama “Beni bekle,” diyerek arabadan inecekken adam önce parayı ödersem bekle­ yeceğimi söylüyor. Hiçbir şey filmlerdeki gibi olmu­ yor! Orada taksiciler ne kadar işbirlikçi oysa... • •

• *


Gözümü Gözde’den ayırmadan cebimden para çı­ karıp adama uzatıyorum ve “Bekle,” diye tekrar uya­ rıyorum. Arabadan inip de kapımı kapattığım an adam gazlayıp gidiyor. Arkasından sövüp el kol hareketi yapıyorum. Restorana girmeden pencereden neler ol­ duğunu görmek için iyice yaklaşıp içeriye bakıyorum. Gözde arkası bana dönük bir adama doğru ilerliyor. Onun yanına vardığında genç erkek ayağa kalkıp ona sarılıyor. Yapılı vücudu, güneşten yer yer açılmış açık kumral dalgalı saçları ile adam bana birini hatırlatıyor. Ama adını çıkaramıyorum. Hafif yan döndüğünde ise ağzım bir karış açılıyor. Olamaz!

Tam o sırada telefonum tekrar titreşerek çalmaya başlıyor ve bir kez daha beni gafil avlıyor. “Alo,” diyo­ rum önemli bir işin ortasında bölünmüş olmanın verdi­ ği asabiyetle. “Ela ben geldim ve seninle buluşmak istiyorum,” diyen Serkan’ın sesini önce ayırt edemiyorum. Sonra da onun burada ne işi olduğunu çözmeye çalışıyorum. “Geldin mi? Yarın geleceğini sanıyordum...” diyo­ rum şaşırmış bir şekilde. “Uçakta yer buldum ve daha fazla zaman kaybet­ mek istemedim. Hemen konuşmalıyız.” Nedir bu denli önemli olan hiç bilmiyorum ama bu kadar acele ediyorsa iyi bir şey olamaz. İçimi korku ve endişe kaplarken midemin büzüşmeye başladığını


hissediyorum. Yer hafifçe sallanıyor ve ben kusma is­ teğiyle dolup taşıyorum. Derin derin nefes alırken ya­ nımdaki duvardan destek alıyorum. "İyi misin sen? Nefes alışın tuhaflaştı...” derken sesi endişeli geliyor. “İyiyim... sadece bir an başım döndü, midem bulan­ dı... sanırım üşüttüm...” “Nerdesin hemen yanma geliyorum.” Tam ona adresi verecekken bir an nerede, ne durum­ da ve kimleri gözetliyor olduğumu hatırlayarak telaşla geçiştiriyorum. Onun karşısına böyle darmadağınık halde çıkamam. “Hayır hayır ben eve gidince sana haber veririm. İşim bitti zaten. Görüşürüz,” dedikten sonra yola atı­ lıp taksi çevirmek için elimi kaldırıyorum. Aptal adam bekleseydi beni eve hemen bırakacak bir taksi aramam gerekmezdi. Ama bu saatte hepsi dolu ve ben sinir krizi geçirme eşiğindeyim. Acaba ne giysem? Onun karşısına yıkılmış bir gö­ rüntüyle çıkamam. Keşke bugün Gözde’nin peşinde ajanlık yapmakla uğraşacağıma gidip kaşlarımı aldırsaydım ama artık çok geç! Neyse ki gece ve bol kapa­ tıcı ile üstesinden gelebilirim sanırım. Tabii bir taksi bulabilirsem! Bir kerecik olsun hayat bana kolaylık gösteremez mi? Of!

Stres dolu bir buçuk saat sonunda normale yakın bir


görüntü yakalamış olarak aynada kendime bakıyorum. Tam olarak ne görmem gerektiğini bilmesem de üstüm­ deki kısa bol elbise nedense duruma uygun görünüyor. Dar olsa seksi olurdu -ki onu baştan çıkarmak istediği­ mi düşünmesini istemem. Böylesi daha sevimli, daha günlük sanki... W Az sonra kapı çalındığında son bir kez başımı öne eğip geriye atıyor ve saçlarımı olabildiğince karıştırıyo­ rum. Onun için şekil verdiğimi düşünmesini istemem. Evde kanepede uzanmışken dağılmış gibi bir izlenim oluşturmak en iyisi... Derin bir nefes alıp kapıyı açtı­ ğımda ne kadar uğraşırsam uğraşayım bu an için asla hazır olamayacağımı anlıyorum. O kadar rahat, ken­ dinden emin ve yakışıklı görünüyor ki... Ağlamak is­ tiyorum. Hiç çabalamadan böyle göründüğünü bilmek ağlama isteğimi ikiye katlıyor! Gülümsediğinde bembeyaz dişleri bronz teniyle muhteşem bir kontrast oluşturuyor. Dudaklarına yapış­ mamak için kendimi zor tutuyorum. Kontrollü ve ol­ gun davranmam gerektiğini hatırlayarak ben de hafifçe gülümsüyorum. “Seni bu kadar çabuk beklemiyordum. Gelsene." diyorum yana doğru çekilerek. “Yakınlardaydım senden telefon bekliyordum." İçe­ ri girerken arkasından sürüklediği küçük bavulu fark ediyorum. Uçaktan inip dosdoğru buraya mı gelmiş? O kadar saat uçuştan sonra nasıl bu kadar canlı görünebil­ diğim anlayamıyorum.


“Otele gitmeye fırsatım olmadı,” diyor çantasını bir kenara bırakırken. İkimiz de koltuğa otururken sanki bu ilk buluşma­ mız gibi beceriksiz ve tutuk hareketlerimiz. Konuya girebilmek için sıradan bir sohbet başlatıyor. “Nasılsın?” “İyiyim teşekkürler. Sen?” “Ben de iyiyim. İşler yoğun bu aralar biraz fazla ça­ lışıyorum ama şikâyet edemem.” “Duyduğuma sevindim. Bazı pürüzler vardı hatırla­ dığım kadarıyla umarım gidermişsindir.” “Ortağımızla ilgili birtakım sıkıntılar yaşıyoruz ama çözümlemenin bir yolunu bulduğuma inanıyorum. Yine de o konunun biraz beklemesi gerekecek çünkü...” de­ dikten sonra bakışları yoğun ve yumuşak bir hal alıyor. “Daha önemli meseleler var.” Hafifçe yutkunup ellerimi kucağımda birleştiriyo­ rum. “Ben de onları merak ediyorum.” Derin bir nefes alıp verdikten sonra konuşmaya de­ vam ediyor. “Ela sana karşı hislerimi çok iyi biliyor­ sun. Kararım her ne olursa olsun sana duyduğum aşk zerre kadar azalmadı. Seninle iyi bir çift olacağımıza dair şüphelerim vardı. Hâlâ var. Çünkü sen çok başı­ na buyruk, inatçı bir kadınsın. Bu huyun beni çileden çıkarıyor inkâr edemem. Ama anladım ki beni kendi­ ne âşık etmenin nedeni de aynı. Senin başına buyruk, inatçı tutumların. Seni değiştiremeyeceğimi biliyorum ama belki biraz olsun beni anlamanı, bir şeyi yapmadan önce iki kez düşünmeni sağlayabilirim.”


"Sen neden bahsediyorsun?” "Seninle tekrar bir araya gelmekten. Seni uzaklaştı­ rırsam kendimi koruyabileceğimi sandım ama...” "Bunu üç haftada mı anladın yani?” diye soruyorum şüpheyle. “Hep biliyordum ama kabullenemiyordum. Kade­ rimi yönetebileceğimi, istediğim yöne çekebileceğimi düşündüm ama yanılmışım. Sen benim kaderimsin Ela. Sensiz her şey anlamsızlaştı. Günler sıradan, beklemi­ şiz ve amaçsız geçiyor. İşe gittiğim zamanlarda kendi­ mi oyalayabiliyorsam bile geceleri dayanmak gittikçe güçleşiyor. Sık sık odanın önünde durup senin hâlâ ora­ da olduğunu hayal ettim. O zaman evin ev olacağını, her şeyin anlam kazanacağını anladım. Biliyorum seni çok kırdım ve belki de bana bir daha güvenmeyecek­ sin. Yine de senden son bir şans istemek zorundaydım. Denemek, senin anlamanı sağlamak zorundaydım. Bu­ nun için buradayım...” dedikten sonra ellerini hafifçe iki yana açıp beklenti dolu bakışlarını üstüme dikiyor. “Ne düşünüyorsun?” Ne mi düşünüyorum? Serkan’ın kafasına sert bir şey mi düştü diye düşünüyorum açıkçası... “Ne düşüneceğimi bilemiyorum,” diyorum daha uygun kelimelerle ifade etmeye çalışarak. “Yani bir ay önce öyle kararlıydın ki... Birden ne oldu, ne değişti diye merak etmiyor değilim.” Yerinden kalkıp yanıma geliyor yavaşça oturuyor. “Bundan bir ay önce tam anlamıyla sensiz kalmanın ne demek olduğunu bilmiyordum. Seninle konuşmasam


da, birlikte zaman geçirmesem de evdeki varlığını his­ setmek, seni görmek biraz olsun özlemimi gideriyordu. Sen gittikten sonra geride hiçbir şey bırakmadın Ela. Sanki o evde hiç olmamışsın gibi her şeyi beraberinde alıp götürdün. Odana sinmiş kokun dışında hayal olma­ dığını ispatlayacak hiçbir şey kalmadı. Tam anlamıyla senden mahrum kalmak... Sanırım buydu olan,” derken uzanıp yüzümü avuçları arasına alıyor. “Üstelik artık her çok şey farklı olacak. Bizi birbirimize sonsuza dek bağlayacak çok özel bir şey gerçekleşti aramızda.” Ses tonu hipnotize edici, sözleri baştan çıkarıcı geli­ yor kulağıma. Neden bahsettiğini bilmesem de içimden bir ses ona güvenmemi söylüyor ya da tüm vücudum ona kanmam için beni kandırıyor. “Ve bunu tek başına yaşamanı istemiyorum. Yanın­ da olmak seninle her anı paylaşmak istiyorum. Anlı­ yorsun değil mi?” Anlamıyorum ama kafa yoramayacak kadar etkisi altındayım. Boynumu kavrayıp beni kendine doğru çe­ kerken dudaklarım beklenti ile aralanıyor. Sevgi dolu, yumuşak bir dokunuştan ibaret bana verdiği ilk öpü­ cük. Bense her şeyin rüya olduğundan endişe ederek gözlerimi açmaya korkuyorum. Teslim olduğumu gör­ mek cesaretini arttırıyor ve bu sefer daha kararlı, daha baştan çıkarıcı bir hal alıyor öpücükleri. Baştan aşağı­ ya tüm vücudumun uyarıldığını hissederek ona daha da sokuluyorum. “Sanırım bu evet demek oluyor,” diye mırıldanıyor gülümseyerek dudaklarımın kenarına bir öpücük bırakırken. • •


Başımı boyun çukuruna yaslayıp kollarımı ona do­ luyorum. “Ben çok uzun zaman önce evet demiştim za­ ten,” diyorum tam anlamıyla teslim olmuş bir şekilde. Saçlarımı okşarken rahatlatıcı sözler mırıldanmaya devam ediyor. “Biliyorum anlamakta zorlanan bendim ama artık eminim sensiz bir dakika bile geçirmek iste­ miyorum. Ne bu gece ne de başka zaman.” Daha fazla bir şey söylemeye gerek duymaksızın ayağa kalkıp beni de kaldırıyor. Elimden tutup daha önce defalarca geldiği odama doğru ilerlemeye baş­ lıyor. Üstünde geceler boyu oturup sohbet ettiğimiz yatağın yanı başında durup bana biraz alaycı biraz da muzip bir ifade ile gülümsüyor. “Bu sefer gay olmadı­ ğımı bilerek bu odada benimle zaman geçirecek olman çok anlamlı.” Bozulmuş gibi bir tavır takınarak saçlarımı geriye atıyorum. “Benim suçum değil kadın kıyafetleri giydi­ ğine dair söylentiler vardı.” Elbisemin askısını takip eden parmağı göğsümde­ ki fiyonga ulaşana kadar aşağıya iniyor. “Senin sutyen denemelerini izlemekten daha zor olan neydi biliyor musun?” diyor fiyongu çekip açarken. “Hiçbir fikrim yok ama en azından ben sutyen seçi­ minde sana fikir danışırken araya gay olmadığını sıkış­ tırabilirdin,” derken eline hafifçe vuruyorum. O an ciddileşerek gözlerimin içine bakıyor. “Başka bir erkek için duyduğun aşk acısını dinlemek... Sana yakın olup sana dokunamamaktan daha zor olan tek şey buydu inan...”


Ne söyleyeceğimi bilemeyerek öylece duruyor ve birkaç kez yutkunuyorum. Gözlerimin dolu dolu ol­ duğunu görünce bir kez daha yüzümü avuçları arasına alıp usulca fısıldıyor. “Ama hepsi geride kaldı. Bundan sonra sadece sen ve ben varız. Başka bir erkek için en­ dişelenmeme gerek yok çünkü bana ait olduğunu bili­ yorum. Bunu gözlerinden okuyabiliyorum.” Sözleri ruhuma öyle iyi geliyor ki bütün benliğimi ona sunmak bana yaşattığı hislerin aynını ona yaşat­ mak için sabırsızlanıyorum. Elbisemi belimden aşağıya doğru sıyırırken ben de onun gömleğinin düğmelerine uzanıyorum. Dudaklarımız tekrar birbirini bulduğunda daha bir telaşlı parmaklarımız. Nihayet ikimiz de ara­ daki engellerden kurtulup yatağa uzandığımızda beni zapt etmekte zorlandığı belli olan bir tutkuyla okşa­ maya devam ediyor. Daha fazla dayanamayacağından emin olduğum bir anda öpücüklerinin arasından bana fısıltıyla soruyor. “Bunun güvenli olduğundan emin misin? Bir zararı olur mu? Elimden geldiğince yumu­ şak olmaya özen göstereceğim ama...” Onu daha da fazla kendime çekerken sabırsızca mırıldanıyorum. “Neden bahsediyorsun? Bu ilk sefer değil ki?” O zaman dirsekleri üzerinde hafifçe doğrulup kaşla­ rını çatıyor. “İlk sefer değil de ne demek oluyor? Baş­ kası da mı oldu?” “Hayır tabii ki olmadı nerden çıktı şimdi bu kıs­ kançlık? Senden sonra kimse olmadı bunu düşünmen bile çok aşağılayıcı,” diyorum hafif sinirlenmiş olarak.


Bu adam en güzel anları mahvetme konusunda çok ba­ şarılı. “O halde neden öyle dedin?” “Çünkü sen yumuşak olacağını söyledin ve ben de sandım ki... Of Serkan ne saçmalıyoruz biz?” “Bilmiyorum,” dedikten sonra kaldığı yerden de­ vam etmek üzere tekrar boynuma doğru eğiliyor. Öpü­ cükleri göğüslerime doğru inerken yine ansızın durup sorma ihtiyacı duyuyor. “Doktorla konuştun mu?” Ona boş boş bakarak bir iki kez gözlerimi kırpıştırı­ yorum. “Doktor mu?” “Evet bir doktorun var değil mi? Yoksa daha bir doktora gitmedin mi?” Kafam karışmış bir şekilde en son ne zaman dokto­ ra gittiğimi hatırlamaya çalışıyorum. “Bir doktora ih­ tiyacım olduğunu hiç düşünmemiştim. Ama senin için önemliyse ilk fırsatta bir jinekolog bulurum.” “Benim için mi? Ela bebeğin gelişimini kim takip edecek sanıyordun?” “Bebek mi?” diye hayret dolu bir çığlık atıyorum. “Ne bebeği? Hangi bebek?” Sabrını kaybetmeye başladığını belli edercesine gözlerini deviriyor. “Bizim bebeğimiz... Karnında bü­ yümekte olan...” O an beynimde bir şimşek çakıyor ve hışımla onu üstümden itiyorum. “Bebeğim olacağını da kim söy­ ledi? Ben hamile değilim! Demek bu yüzden buraya geldin! Nerden geldi aklına bu fikir?” Serkan doğrulup üstüne örtüyü çekiyor ve dirseği-


ni dizine dayıyor. “Gözde iki gün önce bana bir mesaj gönderdi. Senin baş dönmelerin ve bulantıların ile ilgi­ li... Hamile olduğunu ve... ve bunu bana söylemeyecek kadar gururlu davrandığını da tabii... sen de bugün te­ lefonda başının döndüğünü söyleyince...” Ellerini saçları arasına geçirip öylece kalıyor. “Göz­ de bana bu konudan sana bahsetmememi yoksa seni geri çevireceğimi de söyledi. Ona göre kalbini kazan­ dıktan sonra bu konuyu açmalıymışım.” Öfkeyle yataktan kalkarak sertçe örtüyü çekip vücu­ duma sardığımda o da çıplak vaziyette ortada kalıyor. (d‘Derhal odamdan çık!” diyorum kapıyı işaret ederek. uı‘B ir bebeğin varlığıysa seni buraya getiren, yokluğu da gitmen için yeterli bir neden. Eşyalarını alıp derhal gitmeni istiyorum.” “Neden bu kadar kızdığını anlamıyorum. Ben de oyuna getirildim. Üstelik onca yolu kalkıp geldim her şeyin bir yalan olduğunu öğrenmek için! Asıl kızgın olması gereken benim!” diye itiraz ederken yerdeki eş­ yalarını toplamakla meşgul. “Senin ve kuzeninin hayatımı altüst etmesinden bık­ tım! B ir kez olsun dediklerime inandığın ve bana âşık olduğun için geri geldin sandım! Ama tek düşündüğün • •

olmayan b ir bebekmiş! Ne kadar aptalım birkaç güzel söze, yalanlarına tav oldum.” Serkan hışımla üstüme doğru gelirken elindeki giy­ sileri bana doğru sallıyor. “Sözlerimin hepsi gerçekti. H iç b iri yalan değildi. Sen yokken neler yaşadığımı an-


lamanı beklemiyorum, çünkü sen kendinden başkasını düşünemeyecek kadar duyarsızsın zaten!” “Ben yokken neler yaşadığın umurumda mı sanı­ yorsun?” diye atılıyorum öne. “Eğer bir katır gibi inatçı olmasaydın zaten bensiz kalmazdın. Ama yok! İlla ki beni hayatından çıkarman gerekiyordu değil mi? Acın­ dan sürüm sürüm sürünsen, yerlerde kıvransan tek ya­ pacağım üstünden atlayıp geçmek olur bundan sonra.” Biraz daha yaklaştığında üstüne bir şey giymediğini fark ederek bir adım geriliyorum. “Senin gibi kalpsiz birine kalbini açanda hata zaten! Çoktan başkasını bul­ madığına şaşırdım,” diye fısıldıyor dişlerinin arasından nefretle. Bana ettiği hakaret yenilir yutulur cinsten değil. Ka­ nın damarlarımda deli bir biçimde akmaya başladığını fark ediyor ve kendime engel olamayarak onun göğ­ sünü sertçe itiyorum. Tam bu sırada üstümde tutmakta zorlandığım örtü diğer elimin arasından kayıveriyor ve yakalamaya çalışırken ayaklarımın dibine düşüyor. O cevap vermek için ağzını açıyorsa da gördüğü manzara karşısında bir anda söyleyeceklerini unutmuşçasına sessiz kalıyor. Aç gözleri yüzümde ve vü­ cudumda dolandıktan sonra elleri beni sıkıca kavrayıp dudakları dudaklarımı hapsediyor. Zayıf direnişlerimi kararlı hareketleri ile etkisiz hale getirdikten sonra beni kucakladığı gibi yatağa taşıyor. Nasıl oluyor da her konuşmamız aynı yollardan geçtikten sonra dönüp dolaşıp aynı noktaya varıyor hiç bilmiyorum. Ama ona karşı direncimin de irademin de


bu denli zayıf olması baştan çıkarıcı olduğu kadar ür­ kütücü de... Yine de yarın neler olacağım bilmeksizin bu gece tüm endişelerimi bir kenara bırakıp ruhumun ve bedenimin bir kez daha ona boyun eğmesine izin veriyorum.


on $eki*dn£İ bolum

Günün ilk ışıkları odamı doldururken içimi de tarif edemediğim bir mutluluk dolduruyor. Bir çeşit dejavu yaşadığımı düşünerek gözlerimi açıyor ve keyifle ge­ riniyorum. Böyle hissetmemin nedenini görmek için başımı çevirdiğimde yatağın boş olduğunu fark ederek telaşla doğruluyorum. Endişeyle odamda gözlerimi gezdirirken bilgisayarımın ekranına yapıştırılmış bir post-it görünce kalbim duracak gibi oluyor. Üstümde­ ki örtüyü fırlatarak yerimden kalkıyor masama doğru ilerliyorum. Yazıyı okumadan önce kendimi toparla­ mak için birkaç saniyeliğine gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıyorum. Nihayet post-it'i elime alacak gücü bulunca tutup çekiyorum. Taze çörek alıp geliyorum. Not:Seni seviyorum! Son zamanlarda yaşadığım gerginlikten olacak si­ nirlerim boşalıyor ve gözyaşları kontrolsüzce akmaya başlıyor. Omuzlarım sarsıla sarsıla ağlama faslına geç-


tiğimde kapı açılıyor ve Serkan içeri giriyor. Elindeki poşeti telaşla bir kenara bırakıp yanıma geliyor ve bana sarılıyor. “İyi misin? Bir şey mi oldu?” diye soruyor sıkı sıkı kapattığım ellerimin arasından yüzümü görmeye ça­ lışırken. Bu şekilde yakalanmış olmaktan duyduğum utançla boğazım düğümleniyor konuşamıyorum. Başı­ mı evet anlamında salladıktan sonra notu ona uzatıyo­ rum. “Yazarken seni bu denli duygulandıracağını düşün­ memiştim,” derken yüzünde yamuk bir gülüş beliri­ yor. Burnumu çekerken midesine hafifçe vurup onu azarlıyorum. “Yine çekip gittin sandım.” Kaşları hayretle kalkarken masum bir tavır takınıyor. “Yine mi? Benim bildiğim çekip giden şendin. Benim tek yaptığım yiyecek bir şeyler almaktı. Buzdolabınız tamamıyla boş. Ölüm rejimi falan mı yapıyorsunuz?” Masanın üzerindeki kutudan bir kâğıt mendil çekip alıyorum. “İkimiz de markete gitmeyi sevmiyonız. Bu nedenle erteleyip duruyoruz onun yerine dışarıdan si­ pariş veriyoruz.” Gözleri vücudum üzerinde dikkatle dolanırken kaş­ ları çatılıyor. “Belli oluyor! Kemik yığını haline gel­ mişsin... Seninle evlenirken yuvarlak hatlarına tav ol­ muştum.” “Uydurma benim hiç yuvarlak hatlarım olmadı!” diye itiraz ettiğimde ellerini kaldırıp ölçüsünü alırmış gibi göğüslerime doğru tutuyor. • •


‘•Yine de ben iki avucumu doldurduklarına dair bah­ se girebilirim.” Bana değmesine fırsat vermeden elleri­ nin üstüne vurup kendimden uzaklaştırıyorum. Anlık sessizlikten sonra çekinerek içimden geçenle­ ri açıklıyorum “Bir daha beni bırakıp gitme...” Ellerini omuzlarıma koyup gözlerimin içine bak­ mak için başını hafifçe eğiyor. “Bir daha seni asla bı­ rakıp gitmeyeceğim. Sana gelebilmek için bir nedene ihtiyacım vardı. Hamile olduğun yalanı bizi bir araya getirdi. Her ne kadar gerçek olmasını tüm kalbimle istediysem de bunun için önümüzde uzun zaman var. Bana kalırsa önce birbirimizi tanıyarak başlamalıyız,” dedikten sonra elleri omuzlarımdan belime kayıp beni sıkıca kendine çekiyor. Dudaklarımın kenarından öp­ meden önce imalı biçimde gülümsüyor. “Merhaba ben Serkan. Uzun süredir sana âşığım ve seni yakından, çok yakından tanımak isterim.” Öpücüklerini dudaklarımda hissederken ben de gü­ lümsüyorum. “Öyle mi? Hakkında çok şey duymuş­ tum.” “Umarım hepsi iyidir.” “Bazıları iyi, bazıları kötü, bazıları ise çok çok tu­ haf...” Dudaklarını dudaklarımdan çekmeden mırıldanıyor. “Tuhaf?” “Kadın kıyafetleri ile dolaştığına dair söylentiler var,” diyerek kıkırdıyorum. Kaşlarını çatıp sinirlenmiş gibi yapıyor. “Gay oldu­ ğuma dair söylentiler beni çekemeyenlerin uydurma-


smdan başka bir şey değil. Olmadığımı ispatlamaya hazırım,” derken beni kaldırıp kucağına alınca kahka­ halarla karışık hafif bir çığlık atıyorum. “İndir beni yere ciddi bir konuşmayı böyle sulandır­ mana izin vermeyeceğim. Gerçekten! Konuşabileceği­ mizi görmek istiyorum. Seninle anlaşabildiğimiz tek yer yatak olsun istemiyorum.” Beni kucağından indirmese de en azından yerinde duruyor yatağa doğru ilerlemekten vazgeçiyor. Tek kaşını kaldırıp çapkınca bir bakış ile karşılık veriyor. “Sadece yatakta anlaşmak zorunda değiliz. Dilersen şuradaki kanepe de anlaşmak için gayet uygun görünuyor. Ona elimle hafifçe vurup beni yere indirmesi için tekrar uyarıda bulunuyorum. “Dalga geçme! Daha önce yaşadıklarımızı bir daha asla yaşamak istemiyorum. Bu yüzden içimizde ne varsa ortaya dökelim, konuşalım ve üstüne sünger çekelim istiyorum. Yeni bir başlangıç yapmaya ne dersin?” “Ben eskiye sünger çekmek istemiyorum. Çok he­ yecan verici anılar var hatırlamaktan hep keyif alaca­ ğım,” derken gözlerini tavana dikip o anıları hayal et­ meye başlıyor. “Ya aşırı ciddisin ya da fazlasıyla dalgacı. Seninle normal sohbet etmek neredeyse imkânsız. Endişelenmeli miyim? Yani sana bir şey anlatmak istediğimde nasıl konuşabileceğimizi bilmiyorum. Mesela aşırı kıs­ kançlığın her zaman sorun yaratacak gibi görünüyor. Üstelik böyle durumlarda beni dinlemiyorsun bile! Efe *•


yüzünden olanları tekrar yaşamayacağımızdan nasıl emin olabilirim?” Serkan’m yüz hatları sertleşirken ifadesi donukla­ şıyor. Onu yanlış anlamalar yüzünden tekrar kaybet­ mek istemesem de bazı açılardan değişmesi, daha es­ nekleşmesi gerektiğinin farkında olduğumdan bilinçli olarak Efe’den bahsediyorum. Bu meseleyi netleştirip çözümlemeden ilişkimize devam edebileceğimizi san­ mıyorum. “Efe konusunda seni yanlış değerlendirdiğimi bi­ liyorum. Özellikle en son olan olayda. Ama Ela ben­ den Efe’nin hareketini anlayışla karşılamamı bekleme. Senin gerekçelerin ile onunkiler farklı ve inan bana onun açıklamaları kabul edilebilir türden değil. Bana ikimizin arasındaki evliliğin formaliteden ibaret oldu­ ğunu söyledi. Öyle bile olsa bu onu ilgilendirir mi? Biz ayrılsak bile dışarıdan bakıldığında kuzeninin karısı ile ilişki yaşaması kabul edilebilir mi?” “Başından beri hata benimdi,” diye atılıyorum. “Senden kaçmak isterken ona sığınmaya çalışmam ap­ tallıktı. Sen fazlasıyla kontrolcüydün o ise olabildiğin­ ce esnek, anlayışlı. Ya da ben öyle sanıyordum. Ona gönderdiğim sinyaller yüzünden Efe'yi suçlayamazsın ki...” “Hayır ama bana olan sadakatinin yetersizliği yü­ zünden onu suçlayabilirim. Senden çok etkilendiğini, çevresindeki kimseye benzemediğini, seni aklından çı­ karamadığını söyleme cesaretini gösterdiği için ise onu öldürebilirim.” Bu sözleri söylerken yüzünde beliren


kararlı ve sert ifade içimde panik duygusunun oluşma­ sına neden oluyor.

‘İşte bu tavrın beni ürkütüyor... Yapma böyle... İki­ miz de hatalar yaptık. O gece çok içmişti ve mutsuzdu. Arayış içerisinde olduğunu göremiyor musun? Berrak gibi çok kadın hayatından gelip geçmiş ama onu hiç mutlu gördün mü? Saçmaladığını kabul ediyorum, ama o anki hatasının bedelini bir ömür ödetecektin bize. Be­ nim bahsettiğim, beni korkutan yönün de bu...” Elini kaldırıp bana doğru bir adım atıyor ve saç­ larıma yavaşça dokunuyor. “Bir daha sana karşı öyle davranmayacağım. Her ne olursa olsun ilk olarak sana gelip, söyleyeceklerini dinleyeceğim.” “Bir daha benden şüphe etmeni istemiyorum,” diyo­ rum kararlılıkla. “Bana karşı ilk sorumluluğun bu. Sana olan aşkıma kayıtsız şartsız inanmak...” Başını olumlu anlamda salladıktan sonra beni tutup kendine çekiyor, başımı göğsüne dayıyor. “Ela yoklu­ ğun tahmin ettiğinden daha sarsıcıydı benim için. Bir daha buna sebep olacak hiçbir şey yapmam.” Elimde olmaksızın küçük bir çocuk gibi diretiyo­ rum, “Söz ver!” O da usulca kulağıma fısıldıyor.“Söz veriyorum. Şimdi sana karşı diğer sorumluluklarımdan bahsede­ bilir miyiz? Daha eğlenceli ve yüz kızartıcı olanlar­ dan...” Tam ağzımı açıp cevap verecekken kapı zili ile la­ fım bölünüyor. İsrarlı çalışlardan Gözde’nin evde ol­ madığını anlıyorum. Geceliğimin üstüne bir sabahlık


geçirirken “Bir yere ayrılma gelince cevabını alacak­ sın,” diyorum. Merdivenleri hızlıca inip kapıya doğru giderken ki­ min gelmiş olabileceğini tahmin etmeye çalışıyorum. Fazla ziyaretçimiz olmadığı için Gözde’nin anahtarını evde unutmuş olması ihtimali akla en yatkın olan. Ka­ pıyı açtığım an karşımda duran kişi ise görmeyi bekle­ diğim son kişi. “Efe? Ne işin var burada?” diyorum ağzım açık kal­ mış bir halde. Yüzünde mahcup bir gülümseme beliriyor.“Selam. Umarım rahatsız etmedim.” Şaşkınlığı üzerimden atamadığım için kelimeler di­ lime dolanıyor. “Rahatsız? Beklenmedik oldu... ama neden hurda­ sın?” Ellerini cebine koyup hafifçe öne doğru eğiliyor. “İçeri girebilir miyim?” Serkan’ın varlığını hatırlayarak tedirgin oluyor, ne yapmam gerektiğine karar vermiyorum. “Bence bu iyi bir fikir değil,” diye karşılık veriyorum alçak sesle. “Çok kalmayacağım kapı önünde ayaküstü ko­ nuşmak istemiyorum. Ama lütfen seninle konuşmalı­ yım...” Sıkıntıyla iç geçirip çaresizlik içerisinde sağa sola bakındıktan sonra ben dışarı çıkmaya karar veriyorum. “Sadece iki dakikan var ama seni içeri alamam,” diyo­ rum dışarı doğru bir adım atarken. Tam o sırada arkada merdivenlerde Serkan’m sert


ses tonu duyuluyor. “Bence içeri al rahat rahat konuş­ sun!” Gözlerimi sımsıkı kapatıp bir an için bu anın yaşan­ madığını, her şeyin bir kâbus olduğunu hayal etmeye çalışıyorum ama gözlerimi tekrar açtığımda Efe tam karşımda duruyor. Serkan da emrcdcrcesine verdiği ta­ limatı tekrarlıyor. Bir kez daha yargısız infaza maruz kalacağımı bilerek bıkkın bir biçimde arkamı dönüp ona gülümsüyorum. “Ne kadar beklenmedik bir tesadüf değil mi?” Serkan bana dik dik bakarken sözlerimi tekrarlıyor. “Ne kadar da beklenmedik bir tesadüf!” Efe’nin büyük olasılıkla olay büyümesin diye attığı geri adımı kocam farklı değerlendiriyor. “Daha uygun bir zamanda gelirim rahatsız etmeyeyim,” diyerek git­ meye niyetlendiğinde Serkan gürleyerek karşılık veri­ yor. “Daha uygun zaman Ela'nın yalnız ve savunmasız olduğu zaman mı?” Elimde olmadan dikleniyorum. “Savunmasız mı? Sen beni kendi karar veremeyecek bir çocuk mu sanı­ yorsun?” “Kimi zaman çocuk gibi davrandığın bir gerçek.” diyor Serkan geri adım atmaksızın. “Sorun yaratmak istemiyorum. Şu an mantıklı ko­ nuşabilecek durumda...” diye Efe açıklamaya çalışır­ ken Serkan basamakları hızla inip bir anda kapıda beli­ riyor ve Efe’yi kolundan tutup içeri çekiyor. “Gayet mantıklıyım ama senin mantıksız a ç ık la m a ­


larına mantık yürütebilir miyim diye soruyorsan onun iyin 11e şimdi ne de başka zamanın uygun olabileceğini sanmıyorum! Şimdi Efe neden burada olduğunu açık­ la!" Efe bir bana bir ona bakarken kararsız görünüyor. Onun Serkan’dan korktuğunu düşünmüyorum ama gözlerinde derin bir endişe olduğu çok net. Nedenini tahmin ederek araya giriyorum. "Lütfen onu zorlama. Konuşmak istediği konuyu senin yanında açmaya hazır olduğunu sanmıyorum,” diyorum kocamın kolunu tutup onu sakinleştirmeye çalışarak. Başını çevirip bana ters ters baktıktan sonra kolunu çekip elimden kurtarıyor ve aramıza bariz bir mesafe koyuyor. "Şu an söylediğin sözlerin dışarıdan bakan biri için neler ifade edebileceğinin farkında mısın?” "Evet farkındayım ama sana yalvarıyorum bir kez olsun sözüme güven. Bu konunun benimle bir ilgisi yok. Ama seninle konuşmaya hazır olmadığım anla­ yabiliyorum. Bunu yapmasının nedeni ise...” derken gözlerimde anlayışlı bir ifade ile Efe’ye bakıyorum. “Başka birini korumak istiyor oluşu...” Serkan kaşlarını çatıp sabırsızca çenesini ovuşturu­ yor. "Konu her ne olursa olsun ben senin koçanım ve bana açıklamanı bekliyorum...” Ona hak verdiğimi belli edercesine başımı olumlu anlamda yavaşça sallıyorum. “Haklısın ama yapamam. Ben de karın olarak sen­


den bana güven duymanı bekliyorum. Yakın zamanda öğreneceksin ama şu an değil. Bırak onunla yalnız bir­ kaç dakika konuşayım.” Serkan yanıma gelerek kolumu tutup hafifçe sıkar­ ken dişlerinin arasından bastırmakta güçlük çektiği bir öfke ile konuşuyor. “Ela umarım şu an nasıl büyük bir fedakârlıkta bulunduğumun farkındasindir. Birkaç da­ kika sonra yanımda olmazsan ben senin yanında olaca­ ğım bilesin.” “Bana duyduğun güven için teşekkürler,” diyorum yüzümde imalı bir gülüşle. Onun için ne denli zor ol­ duğunu bildiğim için şu an yapmakta olduğu şeyin ne denli büyük bir çaba gerektirdiğinin farkındayım. Sırf bu yüzden ona karşı derin bir sevgi ve anlayış hissedi­ yorum. Yalnız kalır kalmaz konuya giriyorum. “Değerli da­ kikalarımızı boşa harcamamak için hemen anlatmaya başlasan iyi olur. Neden Amerika’da olduğunu biliyo­ rum. Dün restoranda sizi gördüm. Bilmediğim neden burada olduğun...” Sahip olduğum bilgi karşısında şaşırmış görünse de çabucak toparlıyor kendisini. “Pekâlâ, o halde lafı do­ landırmayacağım. Gözde’ye ulaşamıyorum. Dün gece restoranda harika bir yemek yedik fakat ayrılırken...” Merakla kaşlarımı kaldırıyorum. “Ne oldu?” “İlişkiye başlayıp başlamama konusunda t e r e d d ü t ­ leri var. Aramızda kan bağı olmasa da akrabalık var ve annesinin karşı çıkacağından emin. Hiç b a ş l a m a m a k birbirimize bağlandıktan sonra araya girecek bir ayrı­


lığa katlanmaktan daha kolay diyor. Seni gördükçe bu konudaki fikri daha da güçleniyormuş..." “Beni mi?" diyorum hayretle. “Bana ne olmuş ki?” Yüzünde tekrar o mahcup ifade beliriyor. “Bilirsin işte Serkan ile yaşadığınız sorunların seni depresyona soktuğunu düşünüyor ve senin gibi olmaktan korku­ yor." “Ben depresyonda değilim ki! Ayrıca bizim Serkan ile sorunlarımız apayrı konular. Önemli olan siz ikiniz geçinebiliyor musunuz?" Birden gözleri parlıyor ve heyecanla anlatmaya baş­ lıyor. “İnanmayacaksın ama neredeyse bütün zevkle­ rimiz birbirine uyuyor. Gözde küçüklükten beri bana ilgi duyarmış bense onu yeni keşfediyorum. Hep kar­ deş gözüyle baktım. Sadece aramızda yaş farkı olduğu için değil aynı zamanda akrabalık nedeniyle de... Ama onunla zaman geçirdikçe her şey farklılaştı. O kadar enerji dolu ve yaşamayı seven biri ki... Çok da zeki ama göstermemeyi tercih ediyor. Çevresine kalın bir kabuk örmüş herkes bu kabuk kadarıyla tanıyor onu ama altında yatanı bir bilseler...” Onun bu heyecanı ve hayranlığı karşısında elimde olmadan gülümsüyorum. “Biliyorum. Gözde’yi bu bir sene içerisinde çok iyi tanıma fırsatım oldu. Başkaları­ nın hayatına müdahale eden, aklı bir karış havada, basit kaygıları olan deli dolu bir tip gibi görünse de aslında aklına koyduğunu yapan inatçı ve akıllı bir kız o. Yine de benden ne istediğini anlamadım.”


“Onunla konuşup fikirlerini değiştiremez misin? Sana karşı tuhaf bir bağlılığı ve hayranlığı var...” Küçük bir kahkaha atınca mutfaktan bir homurtu yükseliyor ve ben kocamın Efe ile keyifli sohbetimden hoşnutsuz olduğunu anlayarak çabucak açıklıyorum. “Yanlış anlamışsın Gözde beni hiç beğenmez. Bırak hayranlığı her zaman aşağılar. Beni dinleyeceğinden bile şüpheliyim.” O an Efe elime dokunup gözlerini gözlerime di­ kerek bir kez daha ricasını tekrarlıyor. “Lütfen konuş onunla. Seni dinleyecektir. Seni sandığından çok daha fazla önemsiyor.” Tam o sırada Serkan içeri girip bu sahneyi görünce vücudu saldırmaya hazırlanan bir panter gibi geriliyor. Elimi çabucak onun elinden çekip telaşla fısıldıyorum. “Tamam elimden geleni yaparım ama bu konuyu ko­ camdan daha fazla gizleyemem. Lütfen bir an önce git yoksa olacakları tahmin edebiliyorum.” Efe kendinden emin ve sakin bir ifadeyle Serkan'a bakıp gülümsüyor. “Sakin ol vahşi adam karını elin­ den almak gibi bir niyetim yok. Bana yardım etmesi gereken bir konu vardı onu konuştuk. Senin bu kadar saldırgan olduğunu bilmezdim.” Serkan’ın onun üzerine bir iki adım atmasıyla be­ nim ikisinin arasına girmem bir oluyor. “Haklısın biri karımı öpmeye kalkışana kadar ben de bu kadar saldır­ gan olduğumu bilmiyordum. Ama Efe içimden bir ses bundan daha çok saldırganlaşabileceğimi söylüyor.” Efe pes ettiğini belli edercesine ellerini havaya kal-


diriyor. “Taınanı mesajı aldım. Gidiyorum. Ama git­ meden önce bilmeni isterim ki ömrümün sonuna kadar aklıma her geldiğinde derin bir pişmanlık duyacağım tek bir hata var. Ne kadar özür dilersem dileyeyim bir anlam ifade etmeyeceğinin de farkındayım. Ama inan bana şimdi hayatımda ilk kez âşık olmuşken seni daha iyi anlıyorum. Dilerim bir gün bana eskisi gibi güvene­ bilirsin...” Arkasını dönüp kapıdan çıkmak üzereyken Serkan'dan karşılık geliyor. “Ağustos’ta kar yağdığı gün seni affettiğim gün olacaktır.” Nefesimi tutarak ona bakıyorum ve az sonra benden de hesap soracağını anlayarak susuyorum. Nitekim tam da tahmin ettiğim gibi Efe kapıdan çı­ kar çıkmaz Serkan olan biten her şeyi öğrenmek isti­ yor. Sıkıntıyla ellerimi ovuşturup durumu ona anlata­ cak en uygun kelimeleri bulmaya çalışıyorum. Zaman kazanmaya çalıştığımı düşünerek sabırsızca sorusunu tekrarladığında çaresiz anlatmaya başlıyorum.

“Ne dedin sen?” derken adeta kükrüyor. "Şimdi de Gözde mi? Azgın bir köpek gibi sağa sola saldırıyor demek. Akraba olduklarını da mı unuttu acaba?” “Ama aralarında kan bağı yok ki...” diye atıldığımda kınayan bakışlarının hedefi bu sefer de ben oluyorum.


“Kan bağının onu durdurmadığını da artık biliyo. tuz. Sana asıldığında öğrenmiştik." “Of Serkan bana âşık olduğunda kızıyorsun başka­ sına âşık olduğunda yine kızıyorsun. Adam ne yapsa seni kızdırıyor." Başını hafifçe yan çevirip alaycı bir ifade ile karşılık veriyor. “Benim çevremdeki kadınların dışında birine asılmayı düşünürse kızmayacağıma söz veriyorum.” Derin bir nefes alıp verdikten sonra onun yanına gi­ dip kollarımı boynuna doluyorum. Bu hareketi yapar­ ken içimde hafif bir tedirginlik var çünkü nasıl karşıla­ yacağından emin değilim. Korktuğum tepkiyi vermek yerine biraz olsun sakinleşiyor ve beni olabildiğince sıkı tutarak göğsüne yaslıyor. “Bir daha hiç kimsenin aramıza girmesine izin ver­ meyeceğim,” diyorum söz verircesine her kelimeyi tek tek vurgulayarak. “Ama sen de şu ani öfkelenmelerini kontrol altına almak için çabalayacağına söz vermeli­ sin. Gözde ile Efe’nin arasına girmen anlamsız, çünkü Gözde de en az onun kadar kendini kaptırmış durumda ve biz ne dersek diyelim...” “Akacak kan damarda durmaz değil mi?" diye mı­ rıldanıyor hoşnutsuz biçimde. “Bizim için de öyle olmadı mı? Nereden nereye geldik yine de dönüp dolaşıp birbirimizi bulduk. Gerçi seni bana getiren bir yalan oldu ama..." Beni hafifçe geri itip gözlerimin içine bakıyor. “Beni sana getiren bir yalandı, çünkü başka şekilde geleme­ yecek kadar gurur meselesi yapmıştım tüm olan biteni.


Ama gelmemi sağlayan bir yalan idiyse kalmamı sağ­ layan ne sence?” Kollarımı onun beline dolayıp kokusunu içime çe­ kerken kendimi evimde hissediyorum. Daha önceden hiç olmadığı kadar aidim ona ve bu fikir beni endişe­ lendirmek yerine mutlu ediyor. “Biliyorum,” demekle yetiniyorum. Bir daha onsuz bir an bile geçirmeye tahammül edemeyeceğimi de bi­ liyorum ama bu noktaya gelmem hiç de kolay olmadı. Her şeyin nasıl başladığını ve nasıl devam ettiğini dü­ şünüyorum... Başlarda şu sözleri söylediğimi hatırlıyo­ rum. Her şey Brad Pitî ’in yüzünden. Evet, doğru duydu­ nuz. Büiiin olan bitenlerden o sorumlu. Daha küçücük bir kızken Fight Club ’ı izlemiş ve kendi kendime ye­ min etmiştim. İlk fırsatta Amerika ’y a gidip kendi Brad Pitt 'imi bulacaktım. Şimdi düşünüyorum da buralara kadar gelmeme gerek yokmuş. Hayatımın aşkı burnumun dibindeymiş ama benim gözüm uzaklardaymış. Başlarda Serkan ne kadar kararlıysa ben o kadar isteksizdim. Sonra o pes ettiğinde ise mücadele edecek gücü kendinde bulan ben oldum. Aşk böyle bir şey olmalı diye düşünüyorum. Birbirini tamamlamak, her ne olursa olsun devam et­ menin bir yolunu bulmak... Başımı kaldırıp gözlerinin içine bakıyorum. “Aşkı bulmak her zaman kolay olmuyor. Ben şanslıydım hayat bana birkaç şans tanıdı. Ama ya bu Gözde’nin tek şansıysa?”


Kaşlarını çatıp birkaç saniye düşündüğünde onu ikna ettiğimi düşünerek heyecanlanıyorum. “Bu Gözde'nin tek şansıysa aşk bir yolunu bulur. Bu işe karışmaya­ cağın konusunda söz vermeni istiyorum. Ciddiyim!" dediğinde şaka yapmadığını anlıyorum. Ellerimi onun ensesinde birleştirerek kendime doğ­ ru çekiyor ve dudaklarına küçük bir öpücük kondu­ ruyorum. “Söz veriyorum...“ Ah belki bunu yaparken tek ayağımı kaldırmış da olabilirim... Biliyorum bazı konularda daha çok çabalayacağımı söyledim ama hiç kimse altı ayda tamamıyla değişemez değil mi? Yine de evliliğimizin her geçen gün daha keyifli bir hal alaca­ ğım hissediyorum.

Bu arada Gözde ve Efe’ye ne mi oldu? Onların aşkı başka bir hikâyenin konusu. Bizim hikâyemiz burada son bulurken izninizle ben anlatmayı bir kenara bırakıp kendi peri masalımı yaşamakla meşgul olacağım. Yine de gitmeden önce benden size küçük bir tavsiye. Siz siz olun sevgilinize ondan ayrıldığınızı bir post-it üzerinde ilan etmeyin!


beni buna zorlama! çocuk da yapamadım kariyer de bahse var mısın? leyla gibi ve sonsuza dek mutlu yaşadılar

bunu sen istedin neyse ki çocuk yaptım bana prenses deme âşık kim? aşk kumarı çek elini üstümden!

Not Seni Sevmiyorum- Vefa Enver  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you