Page 1


EDİTÖRDEN

H

epinize Dedektif Dergi’den kocaman bir “Merhaba” sevgili polisiyeseverler. İnternetin ilk ve tek polisiye edebiyat dergisi Dedektif Dergi ile nihayet huzurlarınızdayız. Haftalardır süren çalışmalarımızı bitirdik ve yayınımıza başladık. Bu bizim için son derece mutluluk ve gurur

dolu bir gün. Dedektif Dergi’yi evde, otobüste, iş yerinde, sokakta, canınız nerede arzu ederse orada okuyabilirsiniz. İster bilgisayarınızdan, ister tabletinizden, isterse cep telefonunuzdan sayfalarımızı çevirmeniz, polisiyenin gizem ve heyecan dolu dünyasına girmeniz artık çok kolay. Dedektif Dergi’de hikaye başta olmak üzere, deneme, eleştiri, inceleme türünde edebi ve bilimsel değeri olan yazılar yayınlanacak. Polisiye üzerine düşünen, yazan, araştıran herkesi bu platformda buluşturmak birinci amacımız. Amatör ya da profesyonel, çiçeği burnunda ya da usta ,tüm yazarlarımıza sayfalarımız sonuna kadar açık. Biz, polisiye edebiyattaki en önemli anlatı türünün hikaye olduğunu düşünmekteyiz. Bu yüzden Dedektif Dergi’de polisiye hikayelere ayrı bir yer ve önem veriyoruz. Diğer bir deyişle, Dedektif Dergi her zaman hikaye ağırlıklı bir polisiye dergi olacak. Bunun yanı sıra, polisiye ile ilgili her türden yazıyı da dergimizde okuyabileceksiniz. Eleştiri ve istekleriniz bizim için çok önemli. Bize mutlaka yazın. Düşüncelerinizi iletin. Hiçbir iletiniz cevapsız kalmayacak. Polisiye hikaye ve makalelerinizi de bekliyoruz. Uygun olanları mutlaka yayınlayacağız. Dedektif Dergi’nin bu ilk sayısında Cenk Çalışır, Ceyda Kiremitçi, Çağatay Yaşmut, Doruk Ateş, Emrah Poyraz-Ulaş Özkan, Gencoy Sümer, Günay Gafur, Kerim Güner, Mehmet Berk Yaltırık, Necva Esen, Nilgün Kolgar Çalışkan, Serkan Ertem, Tuğba Turan, Turgut Şişman ve Türker Beşe imzalı, daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış on beş polisiye öykü var. Arkın Gelişin, Ayça Mumkule Erşipal, Celal Cem Dengiz, Devrim Şenyaman, Funda Menekşe, Galip Uyar, İsmail Yetimoğlu, Kerim Güner, Özlem Solak, Ramazan Eraslan ve Şebnem Şenyener ise polisiye yazılarıyla yer alıyorlar Dedektif Dergi’de. Bir de bulmaca (puzzle) öykümüz var sizler için. Her sayımızda Komiser Mitat sizlere başından geçen bir cinayet soruşturmasını anlatacak. Gereken bütün ipuçlarını verecek. Biz de size soracağız “Katil kim?” diye. Bu ay, Altunizade’deki evinin bah- çesinde öldürülen zengin bir iş adamının katilinin peşinde Komiser Mitat. Bakalım ondan önce katilin kim olduğunu bulabilecek misiniz? Hepinize keyifli okumalar diliyoruz. Dedektif Dergi’ye hoş geldiniz.

Gencoy Sümer


26

Palme Cinayeti

43

Kısa Bir Mesaj İçin Uzun Bir Cevap

45

3 Yazar 3 Kitap

51

Malikane

59

Bitti Bitiyor

62

Neuroscientist Killer

63

Kusursuz Polisiye Yoktur

65

12 Eylül Öncesi Tuhaf Yargılamalar

68

Anı Yaşa

83

Otuz Yıl Sonra

Cenk Çalışır

Devrim Şenyaman

Funda Ardıç Menekşe

1

Kerim Güner

Necva Esen

Camda Eriyen Günay Gafur

Turgut Şişman

4

Ayça Mumkule Erşipal

Özlem Solak

Tanık Arkın Gelişin

Galip Uyar

Nilgün Kolgar Çalışkan & Kerim Güner

Gencoy Sümer

87

İlan

92

Ruj İzi

97

Makul Doktor

101

Jean-Christophe Granqe / Lontano

Tuğba Turan

8 Kadın Seri Katiller Çağatay Yaşmut

Ceyda Kiremitçi

Türker Beşe

Ramazan Eraslan

10 Editör Cinayetleri


Gencoy Sümer

102

Dedektifler Derneği İsmail yetimoğlu

104 Sıradan Bir Hayat İçin Emrah Poyraz

29 Mr. Monaldi'nin Endişesi Celal Cem Dengiz

49 Gelişen Teknoloji ve Polisiye Edebiyat Doruk Ateş

56 Çinçin Şebnem Şenyener

99 "O Kadın"

107

Hortlakların Fecri

111

Ölümün Kokusu

117

Bulmaca: Havuzun Yanındaki Ceset

Mehmet Berk Yaltırık

Serkan Ertem

Kerim Güner


T

oker eczanesi et ve balık kurumu tatlıses çiğköfte her ayın onunda yüzde elli bedava kıvanç lostra salonu ayakkabı ve çanta tamiri yapılır stüdyo akın beş dakikada vesikalık kalender kuru temizleme ayhan kundura kışlık botlarda kampanya arzum konfeksiyon büyük bedende zerafet Yanındaki koltukta oturan, orta yaşlı kadın ayağa kalktığında başını bir an için otobüse çevirdi. Bu baş hareketi ile yanının boş kalıp kalmayacağını görmek istediği düşünülebilirdi. Oysa Ekrem bakışları ile orta yaşlı kadının ekose eteğini yırtıp, altındaki ucuz, pazar malı, çiçek desenli penye külotu geçip, yuvarlak, beyaz kalçalara çoktan ulaşmıştı. Yuvarlak, beyaz kalçalar, pantolonlu, paltolu diğer kalçaların arasına karışıp görünmez olduğunda başını yeniden caddeye çevirdi. Meşhur işkembeci ömür oturmuşum böyle koltuğa elimde sigara böyle içi otlu tohumsuz o yalıyor kağıdı ben sarıyorum benim dilim sigaralıkta onun dili benim dilimde çakarken çakmağı çıkıyor üstüme kızın göğüsleri kocaman nefes nefeseyiz. -Güngören’den geçiyor değil mi delikanlı? Üçler tekel bayii ümit rent a car, -Ne dedin dayı? -Güngören’den geçer mi? -Geçer geçer. Yaşlı adamın kaşları eğik, dudakları sarkık, yüzü asık, bakışları donuktu. Yorgun, yılgın, ümitsiz. Ekrem adamın birbirine sarılan parmaklarına baktı. Kalın, kısa, kıllı parmaklar, onun beden işçisi olduğunun işaretiydi. Yıllar sonra o koltukta o adam gibi oturacağını hissetti.

Kendine döndü. İçine. Gençliğine. Yorgun, yılgın,ümitsiz hayatına. Gün doğmadan girdiği bodrum kattaki serigraf atölyesinden hava karardıktan sonra çıkmıştı. Gerçi bu durum haftanın altı günü için aynıydı ama patron bu sefer kantarın topuzunu iyice kaçırmıştı. Birazdan gece yarısı olacak, birkaç yudum bir şey yiyip, yattıktan sonra yeniden yollara dökülecekti. Tabi bunların olabilmesi için annesinin ağlamıyor olması gerekecekti. Annesinin ağlamıyor olması için ise babasının uyuması. Otobüs durduğunda reklam panosundaki afişe baktı. Kot giyen kıza. Çok güzeldi. Saman balyasının üzerine oturmuştu. Saçları iki yandan örülmüş, köylü kızı gibi gösterilmişti. Kızın bakışlarının kentli olduğunu düşündü. Pencerede gece büyüdü. Gecede afiş, afişte Nazlı. Nazlı hiçbir zaman bu kadar cesur bakmazdı. ‘Niye öyle bakıyorsun?’ diye soruyor Nazlı. ‘Nasıl bakıyor muşum ki?’ Bakışları yerde, elinde süt bakracı. ‘Öyle işte’ diyor Nazlı. ‘Beni severmişsin gibi’ ‘Severim ya’ diyor Ekrem. Gözleri kocaman, sesi titrek. ‘Hem de çok severim. Ya sen? Sen sevmez misin ki beni?’ Eşarbının arasından çıkan kızıl saçlarını eliyle topluyor Nazlı. Sol eliyle kapatsa da ağzını, gizleyemiyor gülümsemesini. Kızarıyor. Süt bakracını sallaya sallaya hızla yürüyüp, beş on adım sonra duruyor. Dönüp arkasına bakıyor. ‘Hem de çok!’ diye bağırıyor. Kapının sesi, motorun hırıltısı. Pencerede İstanbul akıyor. Kalabalık, rengarenk, aydınlık, çok sesli. Ekrem’in içi karanlık. Ekrem Nazlısız. Ekrem yalnız.

1


Yanında oturan ihtiyar ayağa kalkarken ‘hayırlı akşamlar’ dedi. Bu dileğe hazır olmayan Ekrem, kısık bir sesle ‘Eyvallah dayı sana da’ diyebildi. Tabelaları, araç plakalarını, vitrin yazılarını ve reklam panolarını okuyarak Esenlere geldi. Karanlık sokakta ateşledi çakmağı. Bir daha bir daha denedi. Rüzgar, yakışına izin vermedi. Parmakları ile etten bir kuyu yaptı. Diğer eliyle çakmağı bu kuyunun altına soktu. Sigarasından çektiği nefesler bittiğinde eve varmıştı. Üç katlı evin birinci katında ışık yanıyor, babasının ayakta duramayan sesi dışarıdan duyuluyordu. Ekrem içeri girdiğinde babası çekyatta oturuyordu. Elinde rakı kadehi, yanındaki sehpada elma kabukları. -Ekrem sustur şu ananı yemin ediyorum bak elimde kalacak bir gün. -Öldür ulan öldür de kurtulayım senden! Ekrem paltosunu sandalyenin arkasına asarken, dudaklarını büzerek annesine susmasını işaret etti. -Rakı almadın mı bana? -Yooo. -Mesaj attıydım sana. -Görmedim. -Hadi İbrahim kapatmadan bir koşu ufak kap gel bana. -Yat zıbar. Daha ne rakısı bu saatte. Bırak çocuk dinlensin. -Anne tamam sus sen de! -Ne susacakmışım? Bütün gün tepemde dır dır dır. Ne çenesi durur ne içkisi biter ne cigarası. Bak gece yarısı oldu daha yeni geliyon, ben kaç günlerdir temizliğe gidiyom. Niye? Aman beyimiz rakısız kalmasın diye mi? -Şerrefsizim öldürürüm seni kadın! -Öldür ulan öldür de kurtulayım senden. Ama nerde sende o yürek? Adam olsan…. Eksik kalan cümle babasını ayağa kaldırmaya yetmişti. Tek ayağının üzerinde dengede durmaya çalıştı. Öne uzattığı işaret parmağını sallarken bedeni ve sesi sinirden titriyordu. -Ne varmış ulan adamlığımda? Ben mi istedim siktiminin inşaatından düşmeyi? Ben mi

istedim amına koyayım! Bana bak kadın bir daha adamlığıma dil uzatacak olursan… -Hee ne olurmuş? Ne yaparmışsın? Ekrem babasının yanına gitti. Omuzlarından tutup, kalktığı yere oturttu. Annesine dönüp, “Bana iki lokma bir şey hazırla ben de kapanmadan rakı alayım” dedi. -Zıkkım içsin. Bırak alma rakı filan. Yazık günah parana. -Anne tamam. Sen mutfağa git bir şeyler hazırla ben hemen geliyorum. -Tarhana çorbasından başka bir şey yok oğlum. Ete süte para mı kalıyor bu mendeburdan. İstersen yumurta kırayım. -Çorba ısıtsan yeter. Az da turşu çıkart. Ekrem evden çıktığında üst kattaki balkondan emekli öğretmen Salim’in dul karısı Emine başını uzattı. Uzatır uzatmaz konuşmaya başladı. Ekrem kadını duymazdan gelerek koşar adımlarla uzaklaştı. -Evladım ne oluyor gene aşağıda? Ay vallahi bir gün biri birini öldürecek bunların. Bak nasıl avaz …reye… duyuy… mu…lah..verede….tü …şey…maya… Kadının sesi önce koptu, sonra sokak köpeklerinin havlamalarına karıştı. Ekrem birkaç dakika sonra aynı yoldan, yürüyerek döndü. Alnındaki terler parlıyordu. Sıvası dökülmüş apartmanın önüne geldiğinde içeriden taşan ses yoktu. Emekli öğretmen Salim’in dul karısı Emine balkonda değildi. ‘asayiş berkemal’ dediğini bir tek kendisi duydu. Anahtarı ile kapıyı açıp içeri girdi. Rahatladı. Babası sızmış, annesi susmuştu. Siyah torbayı portmantoya bırakıp ses çıkarmamaya dikkat ederek salona girdi. Babası duvara sırtını yaslamış, yere oturmuştu. Biri uzun, diğeri uzunun yarısı kadar olan bacaklarının arasında yayılan kana bakıyordu. Kadın az ilerisinde göğsünde tahta bir bıçak sapıyla tavana bakıyordu. Orada gördüğü şeyden dolayı dehşete kapılmış gibiydi. Bundan sonrası hiçbir zaman Ekrem’in hafızasında çok net olarak yer almadı. Babası ile annesinin köye döndüklerini hatırlıyordu.

2


Soranlara söylediği buydu. Zaten çok da soranı yoktu. Gün doğmadan girdiği bodrum kattaki serigraf atölyesinden hava karardıktan sonra çıkmaya devam ediyordu. Aynı saatte evden çıkıp, aynı duraktan aynı otobüse binip, aynı yoldan işe gidiyor, arzum konfeksiyon büyük bedende zerafet ayhan kundura kışlık botlarda kampanya kalender kuru temizleme stüdyo akın beş dakikada vesikalık kıvanç lostra salonu ayakkabı ve çanta tamiri yapılır tatlıses çiğköfte her ayın onunda yüzde elli bedava et ve balık kurumu toker eczanesi aynı saatte işten çıkmasa bile aynı duraktan aynı numaralı otobüse binip aynı yoldan eve dönüyordu. Toker eczanesi et ve balık kurumu tatlıses çiğköfte her ayın onunda yüzde elli bedava kıvanç

lostra salonu ayakkabı ve çanta tamiri yapılır stüdyo akın beş dakikada vesikalık kalender kuru temizleme ayhan kundura kışlık botlarda kampanya arzum konfeksiyon büyük bedende zerafet Bazı zamanlarda Nazlı’yı görüyordu, bazı zamanlarda yanına oturan kadının kalçalarını. Bazı gecelerde banyoya girip, kendisine bir sigara sarıyordu. Otlu, tohumsuz. Kağıdı yalıyor, çakmağı çakıyor, içini betonla doldurduğu küvetin üzerine yatıp bazen ağlıyor, bazen gülüyordu. Bazı gecelerde banyoya girip, küvetin yanına koyduğu sandalyede oturuyordu. Küvetin üzerine bira şişesi ya da rakı kadehini koyuyordu. Böyle gecelerde sigarası otsuz, tohumsuz. Böyle gecelerde Ekrem’in elinde tahta saplı ekmek bıçağı oluyordu.

3


“…Ve bazıları ışığın, bazıları gölgenin peşine düştü.” - T.S.Eliot -

R

TÜRKİYE – 2178 emzi, dokuz çilek ve iki küçük şeker kamışıyla eve geldiğinde sabahın dördüydü. Günde on altı saat çalışan bir yeraltı işçisi için oldukça dokunaklı bir sahne… Dokunaklı ve de göz yaşartıcı… Sol gözü yaşardı. Diğerini o lanetli gecede, şiddetli ışıma yüzünden kaybetmişti. Karısını düşündü. Hiç unutamadığı karısını… Hamileydi. Kıyamet, doğuma dört ay kala kopmuştu. Bombalar patlamış, yeri göğü radyoaktif toz bulutları kaplamış, bildiği canlı türlerinin çoğu ve dünya nüfusunun beşte biri o gece; bir o kadar insan da zaman içinde kanserden, açlıktan ve bakımsızlıktan yeryüzünden silinmiş- ti. Kıyametin adı Büyük Savaş’tı. Zavallı karısı da felaketten nasibini almış, kemiklerine işleyen kansere iki ay dayanabilmişti. Son arzusu ateşten farksızdı: Aydınlık ama yakıcı. Gece yine bu saatlerdi. “Ahh!” demişti, “Burnuma buram buram çilek kokuları geliyor Remzi. Reçel mi kaynattın?” O an Remzi, savaşı başlatan soysuzlara lanetler okumuş, kadının ellerine sımsıkı sarılmış ve sessizce ağlamıştı. Çünkü o günlerde çilek bulmak şöyle dursun, insanlar bir dilim ekmek için birbirini öldürüyordu. Karısı gözlerini yumduktan hemen sonra komşuları Mukaddes Hanım (o da altı ay sonra açlıktan ölmüştü) bebeği kurtarmış, Remzi’nin eline tutuşturmuştu. Minnacıktı. Bi damlacıktı. Ayrılıktı. Ve de hüzün... Bebeğine bakarken Remzi’nin sol gözünden yağmurlar dökülmüştü. Tıpkı şimdi olduğu gibi…

Ama bu gece başkaydı. Bu gece gözyaşlarında umut vardı. Hatta biraz da sevinç… Kızının doğum günüydü. Sekiz yaşına basıyordu. Dile kolay! Sekiz koca sene! Durmaksızın yağan yağmurlar kesif bulutları inceltmiş, güneş sıcacık kollarını uzatmaya ve toprak ana müşfik bağrını yeniden açmaya başlamıştı. Remzi, hatıralarından sıyrılıp sürprizini hazırlamaya koyuldu. Çileklerle şeker kamışlarını temizledi, onları ocakta kaynayan suya boşalttı ve bekledi. Dakikalarca… Sonunda fokurdayarak rayihalar salan, tatlı, hayal pembesi bir dünya doğmuştu. Minik kız uykulu gözlerle mutfağa girdiğinde gördüklerine inanamadı. Babası, kirpiklerinde ışıldayan gözyaşından pırlantalar, umut dolu bir sevecenlikle gülümsüyordu. Her yanı kaplamış o muhteşem koku da cabası... Rüya görüyor olmalıydı. Gözlerini kırpıştırdı ama ne babasından yayılan aydınlık ne de o sihirli koku kaybolmuştu. “İyi ki doğdun miniğim.” Koşup babasının boynuna sarıldı. Mutluluktan ağlıyordu ve içinde, göğüs boşluğunun hemen kıyısında bir şeyler yeşeriyordu: Tazecik, pembe bir çiçek. O an, belki de ilk kez, çocukların kahkahalarla güldük- leri ve açlıktan ölmedikleri bir gele- cek düşledi. Belki dünya sandığı ka- dar kötü bir yer değildi. Belki… Yarım saat öncesi. Remzi’nin çilek almak için evden çıktığı o meşum dakikalar. Adına “Gece Pazarı” denen çoğu çalıntı, yüzlerce çeşit ürünün satıldığı karanlık sokak araları… Kaldırım köşelerinde aç biilaç bekleşen

4


çocuklar… Ucuza mal düşürüp beş katı fiyatına satmak için ava çıkmış sırtlanlar… Gaspçı gruplar… Ve Remzi… Önce bir tezgâhtan şeker kamışlarını alıyor. Sonra ilerideki çıkmaz sokağa öylesine gözü takılıyor. Issız ve sessiz… Tam dönüp gidecekken bir kıpırtı fark ediyor belli belirsiz. İlerliyor. Sokak lambasının aydınlattığı duvarın dibine sinmiş, beşaltı yaşlarında, çekik gözlü bir çocuk… Bir Uzakdoğulu için fazla esmer… Ağzına bir şeyler götürmekle meşgul. Remzi tek gözüyle etrafına bakınıyor. Sokakta çocuktan ve kendisinden başka kimse yok. Çocuk başında dikilen karaltıyı görünce ürküyor. Ayağa kalkıp kaçmaya yelteniyor ama Remzi atik ve güçlü. Kolundan yakalayıp soruyor: “Ne yiyorsun öyle?” Çocuk ellerini arkasına saklarken “Hiç,” diyor titrek bir sesle. “Hiçbir şey...” Remzi yeniden çevresine bakı- nıyor. Hala kimsecikler yok. Çocuk, Remzi’nin sol gözündeki vahşi parıltıyı görünce ağlamaya başlıyor. Belli ki bu bakışlara yabancı değil. “Amca, n’olursun yapma. Üç gündür açım.” “Ben mi aç koydum lan seni! Git anana babana ağla!” “Kimsem yok. N’olur amca!” Yıldırım gibi inen tokatlar çocuğun suratında patlarken ve Remzi çileklerle sokağı terk ederken “ben” oradaydım! Zavallıcık kedi yavrusu gibi ciyaklıyor, bir daha duyamayacak olan sağ kulağını tutuyordu. Acıdan bayıldığında hâlâ oradaydım. GÜNEY KORE Jin-Kyong, saçlarını topuz yaptık- tan sonra aynadan kendisine bakan solgun yüzü inceledi. Derin göz çukurları, umutsuz bakışlar ve her gün biraz daha belirginleşen kırışıklıklar… Henüz otuz ikisindeydi ama karşısındaki kadın kırk beşten fazla görünüyordu. Felaketten önceki halini gözünün önüne getirmeye çalıştı. Başaramadı. O hayat dolu güzel Jin öleli sekiz yıldan fazla olmuştu. Ve ölüler geri gelmezdi. Ölüler: Saygının en büyüğünü hak eden kutsal varlıklar. Gelenekleri böyle söylediği için olsa gerek Jin, Büyük Savaş’tan beri makyaj yapmıyordu. O

gece Seul yerli yerinde kalmışsa da Arabistan Yarımadası, Ortadoğu ve daha onlarca ülke haritadan; güzellik kavramı da Jin’in aklından silinmişti. “Günaydın anne.” Oğlunun sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. O olmasaydı dünyanın gözlerinin önünde çatırdayarak yıkılışını seyretmektense ilk gün, bombaların atıldığı o kıyamet günü intihar ederdi. Her kıtadan binlerce insanın yaptığı gibi… “Günaydın bebeğim.” “Babamdan haber var mı?” Jin’in gözleri doldu. Kocası Hyun-Ki inşaat mühendisiydi. Felaketten on ay sonra çalıştığı şirket onu İsrail’e (yeni dünya düzenine göre tek bir ülke olarak kabul edilen Ortadoğu’nun başkentine) gönder- mişti. Şehir, yıkık bir viraneden farksızdı ve yeniden yaratılması gerekiyordu. Köprüler, yollar, evler, hastaneler… Ama yedi yıl geçmesine rağmen iş bir türlü bitmek bilmemişti. İlk başlarda her gün arayan kocası, sonraları bu sayıyı haftada bire, ardından da ayda bire düşürmüştü. Son altı aydır ise ne arıyor ne de epostalarına cevap veriyordu. Şirket yetkililerinden öğrendiği kadarıyla beş aydır inşaatlara da uğramıyordu. Fark ettirmeden gözlerini sildi ve gülümsemeye çalışarak oğluna dön- dü: “Sen uyanmadan az önce konuş- tuk. Çok yoğunmuş ama en kısa sürede tekrar arayacakmış.” Çocuk bir şey söylemeden başını öne eğdi. Annesinin rolüne ayak uyduruyor gibiydi. On dakika sonra evden çıktılar. Jin önce çocuğu okuluna bıraktı ve oyununa sadık kalarak arabadan el salladı. “Belki bu akşam babanla konuşuruz ha, ne dersin?” “Sanmıyorum anne. Hoşça kal.” Kalp cerrahı olabilirdi ama kendi kalbine bir türlü söz geçiremiyordu. Ağlamamak için dudaklarını ısırdı ve gözyaşları yanaklarından süzülürken gaza basıp uzaklaştı. Zengin göçmenlerin yaşadığı Deiji Sokağı’nda hızla ilerlerken birden frene asıldı. İhtiyar bir kadın

5


beş metre ötede, soluk ışıklı bir reklam panosunun önünde kıvranıyordu. Sokağın ortasında duran arabayı görünce çırpınışları da artmıştı. Jin, camı açıp kadının feryatlarına kulak kabarttı. “Ölü-yo-rum! Yardım edin! İm-dat!” Çevresine bakınan Jin, bunun bir tuzak olup olmadığını düşündü. Artık böyle şeyler çok sık yaşanıyordu. Yanına gittiğinizde, yaralı sandığınız kişi ve yardakçıları tarafından soyulup soğana çevrilebilir, tecavüze uğrayabilir hatta öldürülebilirdiniz. Oğlunu düşündü. Yaşama amacını… Burada başına bir şey gelirse oğlu asla başaramazdı. Ancak bu kez etrafta tek bir kişi bile yoktu. Sokağın sakinleri henüz uykuda olmalıydılar. Can çekişen kadın ise ya harika bir oyuncuydu ya da gerçekten ölüyordu. Üç saniye daha bekleyen Jin, saatine baktı. Bugün hastanede önemli bir işi yoktu. O an doktor olduğunu hatırladı ve utançla ürperdi. Bakışları yerde debelenen ve kalp kriziyle savaşan bedene kaydı. Aklında hâlâ oğlu vardı. Ve o ölümcül şüphe: “Ya tuzaksa!” Sonra yeniden etrafı kolaçan etti. Hala tek başınaydı. Sesi giderek cılızlaşan ihtiyar kadın ise son bir umutla makyajsız seyircisine yalvarıyordu: “Adım Matilda Fleur. Ben “Kraliçe”yim. Lütfen kurtar beni, seni paraya boğarım. Lütfen…” Beşinci saniyede Jin-Kyong korkularına yenik düştü. Gazı kökleyip ardında lastik cayırtıları ve egzoz dumanları bırakarak uzaklaşırken “ben” oradaydım! Yaşlı kadının kaskatı kesilmiş cansız bedeni, her geçen saniye biraz daha soğurken “ben” hala oradaydım! İSRAİL Büyük Savaş’tan iki yıl sonrası… Şehir yerle bir olmuş. Manzara, kıyamet senaryolarında kullanılan film setlerine benziyor. Ama bu kez her şey gerçek! Enkazlar, demir yığınları, yeri göğü sarmış kapkara dumanlar, üst üste yığılmış cesetler ve hayatta kalmayı başarmış şanslı(!) insanlar. Yaşayan ölüler. Yasaların olmadığı bir kâbus! Hırsızlık, gasp ve fuhuşun suç sayılmadığı bir cadı kazanı! Sokaklarda postal sesleri: Çinli, Amerikalı, Fransız ve Rus askerler. Saat gece yarısını biraz geçmiş. Çekik gözlü bir adam kimselerin olmadığı yıkık bir evin önünde güzelliği hariç her şeyini yitirmiş genç, esmer bir

kadınla konuşuyor. Kadın ağlamaklı, adam ise sabırsız ve oldukça sert. “Lütfen,” diyor kadın. “Bir dilim ekmek yetmez. Hiç olmazsa yanına biraz da çorba olsun.” “Ben aç mı kalayım yani?” diye itiraz ediyor adam. “Anlamıyorsun galiba, sana kendi istihkakımdan vereceğim. Uzatma da geç içeri.” Kadın “Hiç olmazsa bir dilim daha ekm…” demeye kalmadan kelimeler gırtlağına gömülüyor. Adamın iri eli ağzını kaparken, çatısı yıkılmış evin içine doğru sürükleniyor. Dakikalar sonra adam işini bitirmiş fermuarını kapatırken 15 watt’lık cılız ışığın altında iki büklüm yatan kadına emrediyor: “Yarın öğlen inşaatın orada beni bul ve ekmeğini al. Sırrımızı saklarsan her gece gelirim ve her öğlen yiyecek ekmeğin olur!” Çaresizliği öfkesinden ağır basan kadın ağlamaklı soruyor: “Peki ama sizi nasıl bulurum? İnşaat kalabalık.” Adamın yüzünü şehvetli bir sırıtış kaplıyor. “Adım Hyun-Ki.” Hyun-Ki kapıya benzer yarıktan çıkıp karanlığa karıştığında “ben” oradaydım. Seneler sonra, bir dilenci tarafından bıçaklanacak ve cesedi bir kuyuya atılacaktı. Çirkin dünyaya ve güzel bedenine lanetler yağdıran esmer kadın, Hyun-Ki ile tanıştıktan iki hafta sonra, şehirden ayrılıp yaşanabilir en yakın ülkeye, Türkiye’ye kaçtı. Hamilelere tanınan gıda yardımından faydalanmak için karnındaki bebeği aldırmadı. Korelinin çocuğunu doğururken oradaydım. Bebek yalnızca iki haftalıkken onu Kadıköy’de bir otobüs durağına bırakıp Bulgaristan’a gitmek üzere yola çıktığında da oradaydım. Yetiştirilmek için, şehrin en azılı çetelerinden birinin sahip çıkıp büyüttüğü bebek, yetenekli bir yankesiciye dönüştüğünde henüz altı yaşındaydı. Bir gece yarısıydı. Çaldığı çilekleri, umudun uğramadığı tekinsiz bir sokakta yerken, tek gözlü bir adama yakalandı. Adamdan yediği tokatlar, onu daha da vahşileştirdiğinde oradaydım. Artık amacı yiyecek bir şeyler değil insanların hayatlarını çalmaktı. Çilekleri, tüm dünyaya olduğu gibi Türkiye’ye de Fransız “La Reine” firması dağıtıyordu. Tabii ki değerinin yüzlerce katına… Firmanın sahibi yaşlı kadın, çilekten sonra çay ve pirinçte de tekel olmak niyetindeydi. Uzakdoğulu bir ortak bulmak

6


için bir süredir Seul’de, zengin göçmenlerin kaldığı Deiji Sokağı’nda kalıyordu. Yaşlı patroniçe, Matilda Fleur ismini çok sıradan bulduğu için kendisine “Kraliçe” denmesini istiyordu. Kadının bir isme ihtiyacı kalmadığı gün “ben” oradaydım. Büyük Savaş’ın ardından, insanoğlunun ruhu karanlığa her gömüldüğünde “ben” oradaydım. Kötülüğün yanı başında! Kimsenin görmediği anlarda işlenen kötülükler… Gizli, vahşi ve bencil ayinler... Ama yalnız değillerdi. Hiçbiriniz yalnız değildiniz! Çünkü sizi izledim! Tıpkı bir gölge gibi… Oradaydım. Kore’de, Türkiye’de, İsrail’de ve Afrika’da ve yalnız olduğunuzu sandığınız her köşe başında… Çünkü “ben” her yerdeydim! Hayır, hayır Tanrı falan değilim! Melek ya da içinizden biri de... Uzun ismim “T-2069-Q-Mod-8” ama bana kısaca “TANIK” dediniz. Evet, insanoğlu tarafından yaratıldım. Büyük Savaş’tan bir süre önce. Ülkeler arasındaki düşmanlık ölümcül bir seviyeye ulaşmıştı. Bir adım sonrası savaş ve yok oluştu. Devletler; kıtaları yok edebilecek, futbol topu büyüklüğünde nükleer bombalara sahipti. Kötülük galip gelmek üzereydi. Ancak hala bir umut vardı: Bilim! Kuantum bilgisayarları sayesinde atomaltı parçacıklara yüklenen bilgi, ışık hızıyla dünyanın en uzak noktasına aktarılabiliyordu. Sonunda insanlığı kurtarmak isteyen bilim adamları beni yarattı. Kötülüğü tanıyan bir yapay zekâ… Sayemde kötülüğün kökenine inilecek, nefretin ve bencilliğin temel sebepleri anlaşılacak ve sadece siz insanlarda var olan yok etme dürtüsünü yenmenin yolları bulunacaktı. Görevim tanıklık etmekti. İzleyecek ve sonuçları raporlayacaktım. Freud’dan Nietzsche’ye kadar yüzlerce bilim adamı ve düşünürün çalışmaları ile kötülüğe dair kitaplar dolusu bilgi veri tabanıma kaydedildi. Yazılımım ise bir foto-elektrona işlendi. Böylece doğmuş oldum. Aydınlık ile karanlık arasındaki savaşın felsefi bir izdüşümü gibi... Artık elektriğin ve ışığın olduğu her yerdeydim. Reklam panoları, sokak lambaları, çıplak ampuller, ekranlar… Ancak çalışmanın henüz başlarında bombalar fırlatıldı ve beni yaratan iyi niyetli insanlarla birlikte dünya nüfusunun çoğu yok oldu. Bense

yolculuğuma devam ettim ve yıllar içerisinde kendimi geliştirip yorum yapabilmeyi öğrendim. Bu e-posta, sizinkiyle birlikte, ülkelerin kayıt merkezlerine sızarak elde ettiğim 982 milyon eposta adresine gönderildi. Amacım basit: Uyanışınıza katkıda bulunmak. Olasılık hesaplarıma göre bunun gerçekleşme oranıysa 982 milyonda bir. Kısacası aranızdan en az “bir” kişinin dönüşüme uğrama ihtimali var. Eğer haklıysam dünya için de hala bir umut var demektir. İşte içinizdeki karanlığa tuttuğum aynada görünenler: “Kötülüğün temel sebebi bencilliğiniz, kendinizi ötekilerden ayrı ve üstün görme yanılgınız. Oysa evren bir bütün ve aslında “öteki” diye bir şey yok!” “Kötülük döngüsel bir olgu. Genellikle zarar verdiğiniz kişiler kanalıyla gelip sizi buluyor.” “Her kötülük bir diğerini doğuruyor ve katlanarak büyüyor. Gizli ya da aleni yapılmış olmaları sonucu değiştirmiyor. Nihayetinde devleşerek yıkıma sebep oluyorlar.” Dünyanın yeniden yaşanabilir bir yere dönüşme olasılığı yedi yüz binde bir! Bu olsa bile Hyun-Ki’nin genlerini taşıyan, annesi tarafından terk edilen ve bir avuç çilek için Remzi tarafından sakat bırakılan o çocuğun yıllar sonra yeni bir felakete sebep olma olasılığı ise yalnızca iki binde bir! Yok olma pahasına aktardığım bu mesajları düşünmeniz için bence yeterince ciddi bir sebep! Şu an ekranlarınızdan, ışık huzmelerinin arasından size bakıyorum. Gözlerinize, ruhlarınıza... Ve içinize… Rahatsız olduğunuzun farkındayım ama meraklanmayın. Bencilliğinize son kez tanıklık ediyorum. Artık hayatınızda “ben” olmayacağım. Hayır, kendimi imha etmeye falan programlanmadım, hatta bunu nasıl yapacağımı bile bilmiyorum. Sadece sizi, içinizdeki karanlığı tanıyorum. Elveda insanlık, elveda kötülük… Posta kutusuna gelen mesajı okuduktan sonra yanındakilere “Bütün ülkelerin elektriğini kesin!” emrini veren Dünya Başkanı, yeryüzünü asırlar sürecek bir karanlığa mahkûm ederken muzaffer bir komutan edasıyla sırıtıyordu.

7


Bu alanda da Erkekler ve Kadınlar arasında şaşırtıcı farklılıklar var.

D

ünya geneline bakılacak olursa, Kadın seri katil sayısı yaklaşık 300 civarında. Orta sınıf, evli ve dinine bağlı, ortalama zekaya sahip bir kadın profili. Genelde hemşire, bakıcı veya öğretmen meslek grubundan gelmekte. Bu meslek gruplarının ortak özelliği kendisine muhtaç insanlarla muhatap olmaktır. Şu bir gerçek ki, bu tanımlamaya uyan pek çok kadın var. Yani ortalama kadın profili. Ancak bu profillemeye uyan başka bir toplumsal grup daha var; kadın seri katiller. Bu şok edici tespit, sıradan bir kadın profiline uyabileceği gibi, dünyanın en tehlikeli kadın profiliyle de örtüşmekte. Dünya tarihinde resmi kayıtlara geçmiş ilk kadın seri katil Locusta isimli kadın. Aynı zamanda bu kayıt ilk seri katil vakası. Tarihimizdeki kadın seri katilleri örneklemek gerekirse 1821 yılında gazetelere yansımış Martha “Patty” Cannon var. “She-demon” çetesinin lideri olan Cannon, en az 4 kişiyi öldürmekten ötürü yargılanmıştır. Bu cinayetler genellikle çete faaliyetleri esnasında köle olarak kaçırma vakalarında gerçekleşmiştir. Kadın seri katiller arasında bir çok ortak özellik varken, bir çoğunun da kendilerine özgü hikayeleri var. Oldukça sıradan aile yaşam biçimlerinden gelmekteler. En sık kullandıkları silah zehirdir. Kurbanlarını çoğunlukla tanımaktalar. Hatta bir çoğunun kurbanları kendi akrabaları. Erkek seri katillerle kıyaslamak gerekirse, onlar genelde kurbanlarını tanımazlar.

Kadın seri katiller koleksiyon yaparlar, erkek seri katiller avlarlar. Aslında bu ayrımın atalardan kalma bir davranış olduğunu kabul edebiliriz. Kadın seri katillerin öldürme motifleri ile erkek seri katillerin öldürme motifleri arasında da ciddi farklar var. Çoğu erkek seri katil öldürme içgüdüsünde, totaliter kontrol, aşağılama ve şiddet gibi cinselliği barındırmakta. Kadın seri katiller ise genelde iki sebepten ötürü öldürmekteler; para ve güç. Motifler ile ilgili iki ana tespit var. Erkekler seks için öldürür, kadınlar ise kaynaklar için öldürür. Kadın seri katillerin çoğu ortalama veya ortalama üzeri çekiciliği ve güzelliği ile ön plana çıkmakta. Yani görsel özellikleri, maskelerinin ardındaki canavarı gizlemekte. Ayrıca savunmasız kurbanları kolayca avlayabilecekleri meslekleri tercih ederler. Son olarak korkunç eylemleri ile hiç te uyumlu olmayan şirin lakaplar kullanırlar. Örneğin “Jolly Jane” Toppan isimli hemşire, 1901 yılında Cambridge hastanesinde görev yaptığı sürede en az 12 hastasını, ev sahibini, üvey kardeşini ve çocukluk arkadaşını zehirleyerek öldürdüğünü itiraf etmiştir. Polis ifadesinde şu cümlesi dikkat çekmekte: “Olabildiğince çok fazla muhtaç insanı öldürmek tek arzumdu.” Ya da “Death House Landlady” Dorothea Montalvo Puente. Ak saçlı nine görünümlü Puente, müstakil evinin odalarını kiraya vermekteydi. Puente, kiracılarının tüm paralarını ve değerli eşyalarını elde edebilmek için

8


öldürüyordu. Yapılan aramada arka bahçesinde yedi gömülü ceset bulundu. Bir istisnadan bahsetmek gerekirse Aileen Wuornos ilk akla gelendir. Belki de dünya tarihinin en bilinen kadın seri katilinden söz ediyoruz. Kurbanları ne savunmasızdı, ne de hasta. Kurbanlarının tamamı erkekti ve onları vurarak öldürdükten sonra, cesetlerini otoban kenarlarına bırakmaktaydı. Ancak ifadesi tıpkı Toppan kadar acımasız ve soğukkanlıydı: “Onları gasp ettim ve soğukkanlılıkla öldürdüm. İmkanım olsa tekrar yaparım. Çünkü insanlardan uzun zamandır nefret ediyorum”.

Kadın seri katiller çok fazla mercek altına alınmamakta. Ancak bu ölümcül bir hata olabilir. Yapılan araştırmalara göre, kadın seri katillerin yakalanma süresi, erkek seri katillerin iki katı. Bu sürenin bedelini ise kurbanları ödemekte. Çünkü erkeklere nazaran, kadın seri katiller zor yakalanmakta. Kadın seri katilleri tehlikeli kılan bir diğer tespit ise acımasızlıkları. Aralarında yeni doğan bebekler, çocuklar, yaşlı ve hasta insanlar bulunan kurbanlarını, gözlerini kırpmadan, boğarak, yakarak, darp ederek ve vurarak öldürmüşlerdir.

Bir sonraki bölüm: Dünya tarihinin ilk seri katili Locusta.

9


1 ayatımda gördüğüm en korkunç manzaraya bakıyorduk ve başta benim olmak üzere; bütün ekibin midesi ağzına gelmişti. Zavallı adamın ölürken çektiği acıları düşündükçe, korkunç bir caniyle karşı karşıya olduğumuzu anladım. Kandan bir şelale, odadaki bütün eşyaları adeta yıkamıştı. Cesetten sıçrayan kanlar; duvardaki Paris’in kuş bakışı dev fotoğrafını, aynalı gardırobu, komodini, yerdeki halıyı batırmıştı. Manzarayı kısaca anlatmak isterim: El ve ayak bileklerinden iplerle yatağa sıkıca bağlanmış, ağzına pis bir bez tıkıştırılmış, üzerinde sadece boksör külodu olan kurbanın göğsünden, kollarından, kalçasından ve bacaklarından büyük bir kerpetenle et parçaları koparılmaya çalışılmış. Koparılmaya çalışılmış diyorum; çünkü, bu işin yarım yamalak yapıldığı belli oluyordu: Bazı et parçaları koparılmış, bazılarıysa deriden tam koparılamamış, sarkıyordu. Kanlı kerpeten; ucunda sıkışmış meme parçasıyla yatağın dibine atılmıştı. Katil kerpetenle işini bitiremeyince, bıçaktan yardım almıştı. Kanlı ekmek bıçağı da kurbanın lime lime edilmiş bacaklarının arasına bırakılmıştı. Katil, bu korkunç mezbaha işlemiyle yetinmeyip kurbanın çektiği acıyı daha da artırmak için yaralara tuz basmış, o da yetmemiş; gitmiş bir de yaraların üzerlerine kızgın yağ dökmüştü. Ya da önce kızgın yağı bocalamış sonra tuz basmıştı. Yuh artık!! Yağ ve tuz kapları başucu komodinin üzerindeydi. Kurbanın boynundaki şok cihazının izi, katilin bu cihazı kullanarak adamı etkisiz hâle getirdiğini gösteriyordu. Bu odada tarifsiz bir acı ve eziyet

H

yaşanmıştı. Zavallı adam böyle korkunç bir işkenceyi hak edecek ne yapmış olabilirdi? Parmak izi yakalamak için her noktaya toz serpen, her nesnenin fotoğrafını çeken beyaz tulumlu olay yeri inceleme ekibinin elemanları evi doldurmuştu. Serdar allak bullak olmuş bir suratla elindeki nüfus cüzdanını okudu, “Özgür Doğa. Kırk yaşında. Bekâr. İstanbul doğumlu.” Olay yeri inceleme amiri Necati, kanlı eldivenlerini çıkarıp iğrenmiş bir ifadeyle yanımıza geldi. “Cinayet yaklaşık iki saat önce işlenmiş,” dedi. “Katilin hemen üzerine gelmişiz. Bunu gördün mü?” diyerek A4 büyüklüğünde, katlanmış, üzerine bulaşmış kandan yumuşamış kâğıdı uzattı. Bilgisayarla yazılmış kısa paragrafa göz attım. Suçlu birine yapılan işkence ve infazı anlatan bir sahne yazılmıştı: Suçlu, meydana getiriliyor, halkın karşısında idam sehpasına çıkarılıp yatırılıyor, kalın iplerle sıkıca bağlanıyordu. Cellat önce koca bir kerpetenle kurbanın vücudundan etleri tek tek çekiyor, sonra bıçakla dilim dilim kesiyordu. Bu işlemler sırasında kurban muazzam acılar çekiyor, merhamet dileyerek, ölümün bir an önce gelmesi için yakarıyordu. Kesme ve doğramalar bitince cellat, yaralara tuz basıp kızgın yağ dökerek işkenceyi tamamlıyordu. Kurban ölene kadar korkunç acılar çekiyordu.

10


Katil de, bu yazılanları kurbanın üzerinde denemişti. Karşımızda bugüne kadar gördüğüm en sadistinden bir katil vardı! Mektubu parmak izi testi için delil torbasına koyarak olay yeri incelemeye teslim ettim. Evde hırsızlık olmamıştı. Cüzdan ve telefon duruyordu. Etraf karıştırılmamış, çekmeceler açılmamıştı. Kapıda zorlanma yoktu. Daire beşinci katta olduğu için pencereden girmek de mümkün değildi. Katili içeriye Özgür almışa benziyordu. Katil içeri girince şok cihazıyla Özgür’ü bayıltıp işe koyulmuştu. Evin içi derli topluydu. Salonda içi tıka basa kitap dolu ve tavana kadar uzanan büyük bir kütüphane vardı. Masanın üzerinde ise, içi kitap dolu Kedicik adlı bir kitapevi torbası duruyordu. Torbadaki kitapları masaya döktüğümde torbanın içinden kasa fişi çıktı. Kitaplara yüz vermeden fişin tarihini okudum. Bugünün tarihi ve saat 17.00 yazıyordu. Saat şu anda tam 20.00 olduğuna göre ve de cinayet iki saat önce işlenmişse, Özgür’ün öldürülmeden hemen önce, son uğradığı yer bu kitapçı olabilirdi. Kitapçıda bir ipucu yakalayabilirdik. Özgür’ün karşı komşusunun kapısını çaldık. Kızcağız dehşet dolu yüz ifadesiyle karşıladı bizi. Polisi o çağırmış. Saat altıya doğru pencereden Özgür’ün eve geldiğini görmüş. Akşam kapısını çalmış, açılmayınca polisi aramış. Adı Seda. İnce, uzun boylu, güzel bir kız. Siyah saçlı. Siyah gözleri korkusunu yansıtıyor. Yirmi beşlerinde. Cansu Dere’nin tıpkısının aynısı. Tir tir titriyor ve ağlıyordu. Kötü olayların üst üste geldiğini söyledi. Geçen akşam, işten eve gelirken bir sapığın kendisini takip edip arkasından apartmana girdiğini, evinin kapısına kadar çıktığını ve üzerine atladığını korkuyla anlattı. O sırada Özgür evdeymiş. Bağırış çağırışlara elinde bıçakla çıkıp sapığa saldırmış, adamı kolundan yaralamış. Sapık, ‘Bunun hesabını sana soracağım’ diyerek tüymüş. Polis molis, tarif, robot resim filan, bir ses çıkmamış. Özgür’ü bu sapık öldürmüş olabilirdi. Ayrıca, apartmanın kentsel dönüşümden dolayı yıkılacağını, bu yüzden bütün komşuların

taşındığını, apartmanda Özgür ve kendisinden başka kimsenin kalmadığını söyledi. Bu yüzden her türlü tehlikeye karşı savunmasızmışlar. O da haftaya taşınacakmış. Toparlanıyormuş. Bu kentsel dönüşüm furyasında kiralık daire bulmak çok zormuş, olanlarda ateş pahasıymış. Özgür’ün dairesinde hiçbir taşınma belirtisi görmediğimizi söyledim. Bırakın taşınmayı, etrafta bir tane koliye bile rastlamamıştık. Bu kadar çok kitabı olan birinin taşınma telaşına haftalar önce başlaması gerekirdi. Meğerse, Özgür apartmandan çıkmamak için direniyormuş. Dairesini çok severmiş. Burada anıları varmış. Ayrıca, binlerce kitabını taşımak ciddi külfetmiş. Özgür dairesini boşaltmayınca, inşaat firmasıyla mahkemelik olmuşlar. İnşaat firması mahkeme süreci devam ettiği için binayı yıkamıyormuş, ama her ay apartman sakinlerine fazladan kira ödemeye devam etmek zorunda kalıyormuş. Firmanın adamları birkaç kez gelip Özgür’ü daireyi boşaltması için tehdit etmişler. Bu firmanın adı Uzmanlar Yapıymış. Firmanın telefonunu ve yetkili kişinin adını aldıktan sonra olay mahallinden ayrıldık. Şimdilik elimizde, ipucu olarak Kedicik isimli bir kitapevi, şüpheli olarak da bir sapık ve bir inşaat firması vardı. İnşaat firması bu işlere bulaşarak böyle vahşice bir cinayet işleyebilir miydi? Bence işlemezdi. Gerçi, hafriyat kamyonları sürekli sokak aralarında Azrail gibi dolaşarak sürekli birilerini eziyorlardı. Cinayetse al sana cinayet! Fakat, bu tarz bir cinayetin arkasından inşaat firmasının çıkacağını hiç sanmıyordum. Bakacaktık! *** *** *** Ertesi sabah ilk işimiz Caddebostan’daki Kedicik Kitapevi’ne gitmek oldu. Kedi ve kitap! Birbirine çok yakışan ayrılmaz ikili! Ne kitapsız ne de kedisiz! Kedici ve kitap severler adına sevindim. Bağdat Caddesi üzerinde eski bir apartmanın giriş katı kitapçı dükkânına çevrilmişti. Masada oturan esmer, kıvırcık saçlı, iri yarı kız dükkâna

11


girmemize rağmen hiç oralı olmadı. İçerisi sıcaktı ve kitap kokuyordu. Ortada duran iki yuvarlak masanın üzerine bir sürü kitap serilmişti. Pencerenin kenarına müşterilerin kitapları incelemesi için rahat görünüşlü iki sandalye, aralarına da ufak bir masa yerleştirilmişti. Masanın üzerinde yeşil camlı bir okuma lambası konmuştu. Dükkânın diğer köşesinde arka odalara giden koridor bulunmaktaydı. Koridorun da kitaplarla dolu olduğunu fark ettim. Kızın oturduğu masanın üzerinde ise, hemen koridorun başına yerleştirilmişti. Üzerine bilgisayar, pos makineleri, dergiler, kitaplar, kâğıtlar yayılmıştı. Dükkânda bizden başka müşteri yoktu. Kedi de yoktu. Aslında, biz de müşteri sayılmazdık ya. Sonunda kız, varlığımızı fark edip başını bilgisayardan kaldırdı ve zoraki, “Hoş geldiniz” diyebildi. Kıvırcık siyah saçlarının altında geniş bir alın, kocaman siyah gözler, geniş omuzlar, büyük eller… hoyrat yüz ifadesi onu çekici kılıyordu. Garip bir çekiciliği vardı. “Buranın sahibiyle görüşmek istiyoruz?” diyerek Serdar’la masanın önündeki karşılıklı iki sandalyeye oturduk. Biraz tereddüt ederek, biraz da gülümseyerek, “Benim” dedi. O zoraki gülümseme gölgelere karışarak kayboldu. “Adınız nedir?” Yine bir anlık tereddütten sonra, “Berna” dedi dik dik. “Niye soruyorsunuz?” Müşteri olmadığımızı anlamanın, belki de, maliyeci olduğumuzu ve başına bir sürü dert açacağımızı tahmin etmenin sıkıntısını yaşıyor olabilirdi. Onu bu sıkıntıdan kurtarmak için kimliğimi çıkarıp gösterdim. Maliyeci olamamamızın verdiği rahatlık, yerini polis olmamızın verdiği başka türlü bir huzursuzluğa bıraktı. Gözlerine tuhaf bir donukluk yerleşti. Bir cinayet büro polisinin sıradan bir kitapçıyı ziyaret etmesi ancak Lawrence Block’un, Bernie Rhodenbarr polisiyelerinde ya da Esmahan Aykol’un Galata’da sadece polisiye romanlar satan kitapçısında sıkça rastlanırdı. Gerçek hayatta polisler kitapçılara pek girmezdi. Girerlerse kitapçı açısından ciddi sorun var demekti! Serdar sanki çok kitap okurmuş gibi, gözlerini kitaplardan alamıyordu. O da benim gibi, hayatında polisiye romandan başka bir şey okumadığını bildiğim için, bu haline gülesim geldi.

“Özgür Doğa sizin müşteriniz mi?” diye sordum. Hiç düşünmeden, “Evet, Özgür bey bizim müşterimizdir. Bir şey mi oldu?” diye cevapladı. Serdar ilgisini kitaplardan kıza çevirdi. “Evet, bir şey oldu. Öldü!” dedi pat diye. “Ne! öldü mü?” dedi gözleri büyüyerek. Bu kızda onu hem çekici kılan hem de beni rahatsız eden bir şeyler vardı. “Daha dün akşam üstü buradaydı!” dedi ellerini ağzına götürerek. Parmakla uzun ve kırmızı ojeliydi. “Maalesef” dedim. “Dün sizden çıktıktan hemen sonra evinde öldürüldü!” Dudaklarının kalın kıvrımlarının da fazlasıyla tahrik edici olduğunu söylememe izin verin. Hele, yanağında beliren o gamze! “Amam Allahım!” dedi kaygı dolu gözlerle bize bakarak. Ayağa kalktı, koridorun başına geçip “Arınç biraz gelir misin buraya!” diye içeriye seslendi otoriter bir sesle. Bacakları sütun gibiydi. İri ve güçlü fiziği heyecan vericiydi. Tekrar sandalyesine oturduğunda gözleri çoktan yaşarmaya başlamıştı ve birkaç damla göz yaşı yanaklarına süzüldü. Kadınlar! İri de olsalar narin de olsalar hepsi pek duygusal oluyordu! “Üzülmeyin” dedim. “Olan oldu. Bize vereceğiniz her bilgi katile ulaşmamızda çok önemli!” Koridorda Bonus kafa, yirmilerinde, yakışıklı bir delikanlı göründü. Sağ kulağındaki küpe ve kirli sakalıyla entel dantel bir tipdi. Bize bakmadan Berna’ya bıkkın bir sesle, “Ne oldu, içerde çok işim var?” diye çıkıştı. Berna bu tepkiye hiç aldırış etmeden çocuğu bizimle tanıştırdı. “Kardeşim Arınç.” Kardeşine de, “Beyler polis,” dedi. Arınç’ın maço tavrı polis olduğumuzu öğrenince pamuk gibi yumuşayıverdi. Berna bir sırrı paylaşır gibi sesini alçaltıp hüzünlü bir sesle, “Özgür Bey dün gece evinde öldürülmüş,” dedi. “Öldürülmüş mü!” Çocuk korku dolu bir ifadeyle kitap raflarına yaslandı. Tedirgin bir biçimde elini çenesine götürdü, çenesindeki kirli sakalı düşünceli düşünceli sıvazladı. “Bak görüyor musun, iyi ki senin dosyayı okumuş!” dedi Berna kardeşine.

12


Birden Arınç’ın yüzü kızardı, ellerini sokacak yer aradı. Ablasına saldırgan ve kızgın bir bakış fırlattı. “Ne dosyası bu?” dedim önce kıza sonra Arınç’a bakarak. Berna anlatmayı sürdürdü: “Bu konuda bizim Arınç biraz utangaçtır. Kendine yazar denmesine bir türlü alışamadı.” “Daha kitabım çıkmadı abla. Ne yazarı ya!” “Çıkacak ama. Ben eminim. Bir editör mutlaka yazdıklarının değerini anlayacak!” “Hiçbir şey anlamadım. Ne kitabı, ne yazarı?” dedim. “Arınç bir polisiye roman yazdı. Okuması için Özgür Bey’e vermişti.” “Abla ne gerek var bunları şimdi anlatmana! Adam öldürülmüş, senin söylediğin şeylere bak!” “Bir gün ünlü bir yazar olacaksın. Şimdiden tanınmaya başlamana yardımcı oluyorum, salak!” Bu salak kelimesi Berna’nın ağzından nefretle çıkmıştı. Bir an, o güzel siyah gözlerinde korkunç bir öfke belirdi. Arınç itirazlarını kesiverdi. “Beğendi mi bari yazdıklarını?” dedim Arınç’a. “Biraz daha çalışmam gerekiyormuş,” dedi utanarak ve gözlerini benden kaçırarak. “İnşallah bir gün kitabın basılır,” diyerek Serdar kendi çapında temennilerini gönderdi. Benimse hiç umurumda değildi. Serdar gerçek konumuza dönerek, “Dün akşam Özgür Bey’de dikkatinizi çeken bir şey oldu mu? Hali tavrı nasıldı? Her zamankinden farklı bir şey var mıydı? Bir şeyden korkmuş muydu mesela? Tedirgin miydi?” dedi. Berna bilgisayarın klavyesinde bir iki tuşa dokunarak gözlerini ekrana dikti. “Dün satın aldığı kitaplar işte burada. Bir makale yazıyordu.” Serdar canı sıkılarak, “Ben onu sormadım?” dedi üstüne basa basa. “Sabrederseniz söyleyeceğim,” dedi Berna kızgın bir ses tonuyla. Serdar’a sakin olmasını söyledim bakışlarımla. “Tavırlarında bir gariplik fark etmedim. Her zamanki gibiydi; neşeli, hoş sohbet. İşlerin yoğunluğundan ve üzerinde çalıştığı makaleden bahsetti. Sonra da kitapları alıp gitti.” “Onu takip eden biri filan var mıydı?” dedim. “Kimseyi görmedik,” dedi Berna kafasını olumsuzca sallayarak. “Sen de buradaydın. Bir şey

gördün mü?” diye sordu kardeşine. Arınç dalıp gittiği yerlerden ablasının sesiyle geri döndü. Kollarını kavuşturarak başını iki yana salladı. “Benimle işiniz bittiyse içeri dönebilir miyim?” diye sordu bize. Bu oğlanda bir şeyler vardı. Ablasından tırstığı çok belliydi. “Gidebilirsin,” dedim. Kapının üzerindeki çan öttü, yaşlıca toplu bir kadın dükkâna girdi. Üzgün bir ifadeyle yaklaştı. “Başınız sağ olsun Berna kızım. Daha yeni duydum. Çok üzüldüm,” dedi. “Dostlar sağ olsun Ayla Hanım.” “Ne oldu?” dedim Berna’ya. “Bir ay önce babamızı kaybettik.” “Başınız sağ olsun.” Biraz ölüm biraz hastalık, biraz hayat üzerine muhabbetten sonra yaşlı kadın çıkarken kapıdan minyon, şişman, orta yaşlarda bir başka kadın girdi. Kitaplarla hiç ilgilenmeden masaya yaklaşıp Pazar günü gazetede röportajı yayınlanan yazarın Sağlıklı Yaşamın ve Zayıflamanın Kısa Yolları kitabını istedi. “Yazarının adı nedir?” diye sordu Berna. “Yazarını tanımıyorum, Pazar günü gazetede yayımlandı ya, o yazar.” Berna’nın gözlerine derin bir öfke bulutu yerleşti. “Hanımefendi yazarın adını söylemezseniz nasıl bulacağım kitabı?” “Ayol okumadın mı o röportajı?” “Siz yazarın adını merak edip okumuyorsunuz, ben röportajı mı okuyacağım!” “Sen müşteriyle nasıl konuşuyorsun!” “Hanımefendi, yazarın adını söylemezseniz size yardımcı olamam. Ayrıca, ben senin gibi boğazını tutamayan Obez değilim ki, zayıflamayla ilgili röportajlar okuyayım!” Bu biraz ağır olmuştu. Şişman kadının yüzü kıpkırmızı oldu. “Seni şikâyet edeceğim. Kim buranın sahibi. Çağır onu bana!” Berna gülerek kollarını kavuşturdu. “Buranın sahibi benim. Şikâyet edebilirsin beni bana!” Kadın bağırarak kapıya yönelirken, “Bak seni nerelere şikâyet edeceğim. Terbiyesiz! Herkesi tembihleyeceğim buradan alışveriş yapmamaları için.” “Senin arkadaşların da senin gibiyse, aman eksik olsunlar, sakın kapının önünden bile

13


geçmesinler!” diye kadının arkasından bağırdı. “Sen kitapçıya değil pizzacıya yakışırsın, şişko!” Kadın kapıyı çarptı. “Biraz sert davrandınız” dedim. “Hak etti ama yine de, biraz sert oldu.” “Az bile yaptım” dedi. “Nefret ediyorum bu tür müşterilerden. Hayatlarında kitapçılara sadece gazetelerdeki o boktan röportajlar sayesinde girerler, sonra da bilmiş kesilirler.” “Kitapçıya giriyor ya, ben onu da yapmıyorum.” “Girmesinler, istemiyorum!” “Şikâyet edecek sizi.” “Ederse etsin.” “Yine de biraz set oldu.” Kitapçıda işimiz bitmişti. Kartımı bırakarak akıllarına bir şey gelirse her zaman arayabileceğini söyledikten sonra tokalaştık. Berna’nın elimi güçlü bir biçimde sıkması garip bir heyecan dalgasına kapılmama neden oldu. *** *** *** İkinci adresimiz merkezi Fikirtepe’de ki bulunan Uzmanlar Yapı İnşaat firmasıydı. Bu kentsel dönüşüm faaliyetlerinden dolayı Fikirtepe’yi çöl tozları kaplamıştı. Etraf pislik içindeydi. Devasa inşaatlar ana caddeye kadar uzanmıştı. Minibüsleri, hafriyat kamyonlarını, kepçeleri atlatıp firmanın 30 katlı yaptığı Rezidans’ın inşaat alanına park ettik. Dışarı çıktığımızda buz gibi havayla harmanlanmış tozlar üzerimize hücum etti. Yüzümüzü kapatarak firmanın ofisine girdik. İçerisi sıcaktı. Deri koltuklar, inşaat dergileri, binanın üç boyutlu resimleri, bir sürü katalog….. Firmada konut işlerinden sorumlu Engin adlı, sevimli bir yarma karşıladı bizi. Kendimizi tanıttık. Tokalaştık, oturmamızı işaret etti. “Bir şey içer misiniz?” dedi. İstemedik. “Size nasıl yardımcı olabilirim?” dedi önce bana sonra Serdar’a bakarak merakla. “Özgür Doğa dün gece öldürüldü!” dedim. “Özgür Doğa da kim?” “Şu sizin yıkacağınız Erenköy’deki Mine Apartmanı yok mu?” “Hah, tamam. Mine Apartmanı. Özgür Bey öldürülmüş mü?”

“Evet, öldürüldü” dedi Serdar. “Hem de ne öldürülme!” Kuşku dolu bakışlarını Engin’e dikti. Engin’se, hiçbir şey anlamadığını ifade eden bakışlarını üzerimizde gezdirdi. Serdar, “Firmanız Özgür’ü tehdit ediyormuş?” dedi sert bir tavırla. Engin’in bakışları şaşkınlığa dönüştü. “Bir dakika bir dakika, onu bizim öldürdüğümüzü mü ima ediyorsunuz?” “Şu anda hiçbir şey ima etmiyoruz. Seni dinledikten sonra karar vereceğiz” dedim. “Firmamızı bu tip pis işlere bulaştırmayın lütfen! Piyasada adımız çıkarsa bir daha iş alamayız, daire de satamayız!” Serdar hiddetle atıldı. “Bak kardeşim, senin firmanın iş alıp alamaması, daire satıp satamaması, benim hiç ama hiç umurumda değil. Ben katilin peşindeyim. Bu meseleyle ilginiz yoksa kimse duymaz. O yüzden, konuşmaya başlasan iyi olur. Neden tehdit ettiniz Özgür’ü?” Engin az önce söylediği sözlere pişman olmuş gibi baktı bize. “Size kısaca olanları anlatayım. Bu kentsel dönüşüm kapsamında Mine Apartmanı sakinleriyle anlaşmıştık. Orada toplam on iki daire var. Yeni yapacağımız apartmanda, kendimize altı daire almak üzerine mutabakata vardık. Apartman sakinlerinin hepsi sözleşmeye imza atmalarına rağmen bu Özgür Bey imza atmamakta direndi. Apartmanın yıkılmasını istemiyordu. Ona yeni ve modern bir daire vereceğimize rağmen kendisini bir türlü ikna edemedik. Neymiş efendim, evde hatıralarını varmış, kitapları taşımak zormuş, filan!” Güldü. “Bu tehdit olayı nedir peki?” dedi Serdar. “Biz kimseyi tehdit etmedik. Efendice dairesinden taşınmasını istedik. Eğer mahkemelik olursak, davanın aleyhine sonuçlanacağını hatırlattık. Hepsi bu.” Serdar alaycı bir biçimde gülümsedi. Engin bu gülümsemeyi görmemezlikten gelerek konuşmasını sürdürdü. “Sonunda, mahkemelik olduk. Şu anda yargı süreci devam ediyor. Birkaç ay sonra dava lehimize sonuçlanacak.” Serdar alaycı ifadesini sürdürerek, “Kazanacağınızdan nasıl bu kadar eminsiniz?” dedi.

14


Engin güldü, sırtını koltuğuna yaslayarak, güçlü ve kendine güvenen bir sesle, “Bu durumlarla ilk defa karşılaşmıyoruz. Önceki inşaatlarımızda da buna benzer sorunlar yaşadık. Avukatlarımız çok iyidir. Ayrıca, kanunlar belli. Apartman sakinlerinin üçte ikisi yıkıma karar verip sözleşmeye imza attığı takdirde, imza atmayanlar mahkemeye giderek, sadece yıkım sürecini uzatabilirler. Sonuçta o bina öyle ya da böyle, paşa paşa yıkılır. Mahkeme kararına rağmen, hâlâ dairesini boşaltmakta direnen olursa, yine mahkeme kararıyla o daire açık artırmaya çıkarılır ve satılır. Allah rahmet eylesin ama bizim Özgür Bey’i öldürmemiz için bir neden yoktu. Zaten, davayı kazanacaktık. Kaldı ki, davayı kazanamasak bile, bunun için cinayet mi işlenir! Biz öyle piyasadaki sonradan bitme mafyavari .. firmalardan değiliz.” “Fazladan kira ödüyormuşsunuz dairelere?” “O konuda sıkıntı yok. Sözleşmede taahhüt ettiğimiz süre dahilinde kiralarını ödeyeceğiz.” Masasındaki projelerden birkaçını gururla gösterdi. Hepsi rezidans projeleriymiş. Bu projelerin yanında Mine Apartmanı’nın çok küçük bir proje olduğunu, bu işe bir tanıdıklarının ricası üzerine girdiklerini söyledi. Bu proje onlar için devede kulakmış. “Neyse” dedim kalkarken. “Araştırmaya devam edeceğiz.” Elimizi sıkarken firmalarının adını bu işe karıştırmamamızı bir kez daha tembihledi. Bir daha aynı şeyi söylerse, gazetelerde firmasının adının çarşaf çarşaf çıkacağı uyarısında bulundum. *** *** *** Uzmanlar Yapı’dan sonra soluğu rıhtımdaki Kadıköy İlçe Emniyeti’nin amiri Cengiz’in yanında aldık. Çaylar, kahveler söylendi. Sigaralar tüttürüldü. Olan biteni Cengiz’e anlattıktan sonra Seda’ya yapılan saldırının detaylarını, zanlıyı ne zaman yakalayacaklarını sorduk. Cengiz sigarasını tüttürerek koltuğuna yaslandı. “Herifi yakalayacağız Galip” dedi kendinden emin bir tavırla. “Yakala öyleyse.” “Bana bak Galip. Haftalardır ne yaptığımızı zannediyorsun. Burada oturup iskambil mi oynuyoruz, ha?” dedi yarı ciddi yarı şaka.

“İnşallah oynamıyorsunuzdur” dedim gülerek. “Kolaysa sen gel, yakala ibneyi. Kadıköy’deki diğer üç cinsel taciz vakasının da zanlısının bu herif olduğunu zannediyoruz. Eşkalini belirledik, belirli noktalara adam diktik. Merkezden yardım istedik ama kimse oralı olmuyor. Benim elimdeki adamlarla bu iş bir yere kadar Galip. Senin elemanlardan birkaçını bu iş için bana göndersene?” “Valla Cengiz, benim de başımda aynı dert var. Koskoca İstanbul’a dört kelle bakıyoruz. Bu manyak milletin her gün cinayet işlediğini düşünürsen, bizim durumumuz seninkinden daha vahim! Bu yüzden dostum, eleman işini unut! Ne yap ne et bu herifi yakala. Herif Kadıköy’de. Kadıköy de senin avucunun içinde. İstersen beş yüz saat çalış, istersen eve hiç gitme, istersen karını boşa, istersen taşeron tut ama bu herifi yakala!” Tam kalkarken karakolda bir patırtı işittik, kapıda bir gürültü koptu. Bir kadın ciyak ciyak bağırıyordu. Cengiz olaya müdahale etmek için odadan çıktı. Bir on dakika sonra kadınla birlikte odaya döndü. Yüzünde güller açıyordu. Sırıtarak, “Hanımefendiyi takdim edeyim” dedi. “Ceren Hanım. Aradığımız sapığın kız arkadaşı!” Kız masanın karşısına oturdu. Yirmi beşlerinde filandı. Kısa boylu, balık etliliği çoktan geride bırakmış bir tombulluğu vardı. Suratı yarım ay kadar genişti ve büyük annemi andırıyordu. Kalın boynundaki morluklar hemen göze çarpıyordu. Favorilerinin altındaki ufak ufak kılları fark etmek için büyütece ihtiyaç yoktu. El tırnaklarının kırmızı ojeleri parlak ve son derece iğrençti. Koca ağzındaki sakız bir yanaktan diğer yanağı dönüp duruyordu. Kabanın altına kot pantolon giymişti. Baldırları meşe ağacının gövdesi kadar kalındı. Kotun altında çirkin ve boyasız, yüksek topuklu botlar vardı. Cengiz hemen heyecanla konuya girdi. “Anlat kızım, seni dinliyoruz.” “Kapıdaki polislere bir şey deyin ayol. Ne kadar kaba davranıyorlar vatandaşa! İnsanların polisleri sevmemesine şaşmamak lazım!” Hepimiz bu basit, kenar mahalle dilberinin ağızından çıkacakları merakla bekliyorduk. Serdar atıldı, “Sizi dinliyoruz hanımefendi?”

15


“Ayol sen ne kadar kibar polissin öyle, hanımefendi yesin seni.” “Anlat kızım?” dedi Cengiz babacan bir tavırla. Az önceki o sevinçli hâlinden eser kalmamıştı. “Tatlım ne diyeceksen çabuk söyle, yoksa polisi görevinin başında alıkoymaktan seni nezarete tıkacağım!” dedi. Kız vız gelir tırıs gider hâllerinden vazgeçmedi. “Size çok değerli bilgiler verebilirim, karşılığında ne vereceksiniz?” demez mi! “Ödül mü istiyorsun?” dedim. “Hiç fena olmaz. Bu anlattıklarımdan sonra hayatım tehlikeye girebilir.” “Anlatacaklarınız işimize yarayacak şeylerse, bir şeyler düşünürüz.” Ceren birden hiddetlendi. “Siz beni aptal mı zannediyorsunuz. Bilgiyi alır almaz beni sepetlemeyeceğinizi nereden bileyim? Yemezler!” Serdar patladı. “Sen ne biçim konuşuyorsun!” Yardımcımın ilk defa bu kadar hiddetlendiğini görüyordum. Ceren bu laflardan hiç etkilenmedi. “Hiç de kibar mibar .. değilmişsin ayol!” dedi. Tombul baş parmağıyla işaret parmağını ağzına sokup koca sakızı çıkarıp Cengiz’in masasının üzerine yapıştırdı. Üçümüz de birbirimize bakarak karşımızdakinin sıfır derece manyak olduğuna karar verdik. “Ne vereceğinizi öğrenmeden tek kelime etmem! İşkence yapsanız bile konuşmam!” “İşkence yaptığımızı kim söyledi? Sözlerine dikkat et kızım!” dedi Cengiz. “Hay! Güleyim doğrusu! Dünya alem biliyor aynasızların işkencelerini. Yeme beni müdür!” Serdar yine patladı. “Ulan, şimdi yiyeceğim seni ama ağzımın tadı bozulacak diye korkuyorum.” “Ben sana kendimi yedirir miyim çam yarması! Siz ancak yol kenarındaki transları yersiniz!” Cengiz hâlâ sabırlı bir sesle, “Kızım sen buraya bizimle dalga geçmek için mi geldin, taşak geçmek için mi geldin?” dedi. “Vereceğim bilgiler için çıkarın bakalım yüzlükleri. Hep siz mi çorba parası toplayacaksınız milletten. Biraz da biz toplayalım.”

“Sen bize bildiklerinin bir kısmını söyle, eğer işimize yararlarsa paranı veririz” dedim anlaşmaya yanaşır bir ifadeyle. Serdar, “Abi ben dayanamıyorum,” diyerek kapıyı çarpıp çıktı. Ceren, “Bir çay söyleyiver be” diye bağırdı arkasından. Ardından ciddileşerek, “Neyse, konumuza dönelim. Bu sizin aradığınız, hani şu gazetelerin yazdığı sapık var ya, işte o benim erkek arkadaşım olabilir” dedi. “Bunu kapıda söylemiştin” dedi Cengiz. “Söylediğimi biliyorum, aptal değilim” dedi ters ters. “Ondan hiç kuşkum yok,” dedim. Cengiz gayet mülayim bir ses tonuyla ve çok sakin görünerek, “Sen devam et kızım” dedi. Bir memur çağırarak üçümüze kahve söyledi. “Benimkinin adı İsmail. Çok tehlikelidir, sonra söylemedi demeyin ha!” “O kadarını tahmin ediyoruz” dedi Cengiz bir psikolog edasıyla. “Niye arkadaşını gammazlıyorsun sen? Boynundaki morluklar onun eseri mi?” “Sevişirken yaptı bunları,” dedi morlukları göstererek. “Az kalsın öldürüyordu beni. Bu şekilde beni boğarken daha iyi orgazm oluyormuş! Beni öldürmeden yakalanmasını istiyorum.” Kapı tıkladı, kahveler birer bardak suyla geldi. “Hele şükür be! Kahveler bu kadar törenle geliyorsa para nasıl gelecek bakalım?” “Gelir kızım gelir, sen anlatırsan gelir” dedi Cengiz yine uzman bir psikolog edasıyla. Acaba Cengiz üniversitede psikoloji mi okumuştu? Ceren kahvesinden koca bir yudum aldı. “Bu İsmail geçen gece, sabaha karşı yataktan kalkıp telefonu alıp tuvalete gitti. Zaten, telefonunu elinden hiç düşürmez. Orada biriyle fısır fısır konuşuyordu. Benim uyuduğumu zannediyordu salak! Sessizce kalkıp kulağımı kapıya dayadım. Kızın birini oturduğu apartmana kadar takip edip peşinden apartmana girdiğini ve kıza saldırdığını ballandıra ballandıra anlatıyordu. Sonra, karşı dairedeki lavuk çıkıp bunu kolundan bıçaklamış. İntikam alacağını söyledi.” “Bunların hepsini duyduğuna eminsin, değil mi?” dedim. “Şeyimden uydurmuyorum herhalde!” dedi. “Pirelendim, hemen gidip ceketinin ceplerini karıştırdım. Cepten dantelli siyah bir kadın külot çıkmasın mı!”

16


“Belki senindir o külot?” “Ben külotumu tanımaz mıyım ayol!” Ayağa kalkıp pantolonunun düğmelerini çözmeye kalktı. “Ben bu tarz külot giyiyorum,” diyerek pantolonunu aşağıya indirdi. Külotun üzerine sarkan göbek ve kalın baldırlar midemi bulandırdı. “Giy pantolonunu kızım, inandık, külot senin değil!” dedi Cengiz. “Gördünüz, ben beyaz giyerim.” “Gayet iyi gördük.” Kıçını sallayarak pantolonunu yukarı çekti. Bir an acıdım kıza. “Bu İsmail’in evi nerede, hemen gidip alalım!” dedim. “Şimdilik bilgiler bu kadar beyler. Devamı için paraları görelim!” Kıza az önceki acımam bitti. “Devletten bilgi saklamak suçtur!” dedim. “Bende bilgi falan yok. Hiçbir şey saklamıyorum. Hadi bana eyvallah!” diyerek ayaklandı. “Tamam kız otur” dedi Cengiz. Cebinden bir yüzlük çıkardı. “Al bakalım.” “Bu ne be! Sen onu dilenciye ver sadaka diye.” Bana dönerek, “Senden de bir yüzlük alalım aynasız!” dedi, elini uzatarak. Cengiz, “Kızım biz devletin polisiyiz. Ne gezer bizde para!” dedi. “Gezer hem de bal gibi gezer. Kestiğiniz cezalardan tırtıkladıklarınız yeter.” Sonunda, Cengiz çıldırdı. Koltuğundan kalkarak, “Yetti ulan artık,” diye kükredi. “Osman” diye bağırdı. Genç bir polis kapıda belirdi. “Alın bunu, tıkın içeri. Aradığımız sapık katilin suç ortağı! Derhal işlemlerini yapın, savcılığa postalayın!” Kıza döndü. “Belki bilmiyorsundur güzelim, bu senin İsmail birini öldürdü. Yani anlayacağın; sen bir tecavüzcüyü ve bir katili koruyorsun.” Bana dönerek, “Ne diyorsun Galip Amirim, sence kaç yıldan başlar?” Sigaramı çıkarıp yaktım. “Tecavüz ve cinayete ortaklık ve yataklık. En az yirmi yılı var. Belki, şartlı tahliye hakkı verebilirler.” Ceren olanca içtenliğiyle, “Tamam be, şaka yaptık. Para mara istemiyorum” dedi. Cengiz yerine oturup gözlerini Ceren’e dikti. Ben sigaramı tüttürmeye devam ettim.

“Bir tane de bana versene aynasız” dedi gayet pişkin. *** *** *** İsmail’in evi Fikirtepe mahallesindeymiş. Şu koca İstanbul’da gele gele sürekli şu boktan toz içindeki Fikirtepe’ye geliyorduk. Bu sefer ana caddeye çıkmayıp kamyon teröründen kurtulduk. İsmail sabit pazarın arkasındaki üç katlı binanın giriş katında oturuyordu. Kapıyı kırıp içeri girdik. Sapığı, yatağa bağlanmış bir kadının ırzına geçmek üzereyken yakaladık. Nedense bu manzaraya şaşırmadık. İsmail, el çabukluğuyla yatağın altından bir tabanca çıkardı. Her türlü direnişe hazırlıklıydık. Tabancanın namlusu bize doğrultmadan benim tabancamdan çıkan kurşun İsmail’in koluna isabet etti. Acıyla bağırarak tabancayı elinden düşürdü. İsmail’in üzerine yürüyüp sıkı bir tokat çaktım. Yatakta bağlı olan kız çırpınıyordu. Kızın iplerini çözdük. Kız yataktan fırlayıp yerdeki İsmail’in yanına çöktü. “Manyak mısınız siz!” diye bağırdı bize! Serdar’la birbirimize hayretle baktık. “Canın yanıyor mu sevgilim, hemen ambulans çağıracağım.” Kilolu, memeleri ve kalçaları kocaman bir hatundu. Yağlı göbek deliğine küpe takmıştı. Serdar, “Kızım bu adam az önce seni yatağa bağlamış, tecavüz edecekti, onu niye koruyorsun?” “Ne tecavüzü be! Biz fantezi yapıyorduk.” İsmail yerde kolunu tutarak inliyor, bizden şikâyetçi olacağını söyleyip duruyordu. Serdar ambulans çağırdı. “Siz kimsiniz?” dedi kız. “Seni ölümden kurtaran polisler” dedi Serdar. “Bu herif dün bir adamı dilim dilim doğradı, belki de aynısını sana yapacaktı?” dedim. “Benim İsmail’im öyle şeyler yapmaz! Biraz daha dayan canım?” dedi İsmail’e. İsmail sinirle, “Dayan diyeceğine kolumu saracak bir şey bul salak karı! Kan kaybından gideceğim!” diye bağırdı. Kız yerdeki siyah sutyenini İsmail’in koluna sarıp sıktı. Ortalarda çırılçıplak dolaşmasına rağmen utanma adına hiçbir belirti yoktu kadında. Sandalyenin üzerindeki giysilerini ona atarak giyinmesini söyledim. İsmail’in yerden kaldırıp

17


bağırmalarına aldırmadan ellerini arkadan kelepçeledim. “Sen bu sapığı ne kadar zamandır tanıyorsun?” dedi Serdar kıza. “Siz buraya gelip fantezimizin içine etmeden iki saat önce.” “Adın ne?” “Asuman.” “Asuman, sen her yeni tanıştığın adamın yatağına girip kendini bağlatır mısın?” dedim. “Bağlatırım bağlatmam! O benim bileceğim iş. Size ne oluyor! İsmail bana o güveni verdi.” “Kızım sen bu kafayla fazla yaşamazsın. Çok yakında bir yerlerde cesedini buluruz!” Ambulansın sirenleri duyuldu. Beş dakika sonra İsmail’in koluna müdahaleyi yapıyorlardı. Maalesef ölmeyecekti. *** *** *** İsmail sorguda üç kadına saldırdığını kabul etti. “Dün gece Mine Apartmanı’ndaki o kadına saldırmak için gitmedim” dedi savunmacı bir tavırla. “Biliyorum hayvan! cinayet için gittin,” diyerek var gücümle tokadı yanağına geçirdim. Aynı anda, Serdar da sandalyenin bacağına tekmeyi vurunca İsmail sandalyeyle birlikte sırt üstü yere kapaklandı. Kaldırdık, yeniden sandalyeye oturttuk. “Zavallıya niye öyle korkunç işkenceler yaptın? Sen nasıl bir canavarsın!” diyerek yumruğu çenesine bütün gücümle geçirdim. İsmail yumruğun şiddetiyle sandalyeyle birlikte uçarken, ayakları tavana dikildi. Özgür’ün o korkunç hâli ve öldürülürken çektiği acılar aklıma geldikçe kendime hakim olamıyordum. Kaldırıp yeniden sandalyeye oturttuk. Pelte gibi olmuştu. Yüzü gözü kan içinde kalmıştı. Buna rağmen, kaşlarının arasındaki dikey çizgiler derinleşti, kaşları çatıldı. “Ne cinayeti, ne işkencesi, neden bahsediyorsunuz?” “Özgür Doğa’yı vahşice öldürmenden bahsediyorum orospu çocuğu!” dedim. Tekmeyi göğsünün ortasına vurduğumda bir an nefessiz kaldı. İkinci tekmemle birlikte yine ayakları tavana dikildi. Düşerken kafasının zemine çarptı. Herifi dövmekten kendimi bir türlü alamıyordum.

Dövdükçe hiddetleniyordum, hiddetlendikçe dövüyordum. Yine kaldırıp sandalyeye oturttuk. Bu sefer sarılı kolunu tutup olanca gücümle sıktım. İsmail de olanca gücüyle anırdı. Beyaz sargı kırmızı renge döndü. Yeni bir tekmeyi suratının ortasına koyacakken Serdar buna mani oldu. Beni tutarak, “Abi bu kadar yeter. Ölürse bu pisliği adamdan sayarlar, başımız derde girer!” dedi. “Ben kimseyi öldürmedim. İftira!” diye bağırıyordu. “Bok öldürmedin!” Derin derin nefesler alarak öfkemi kontrol altına alıp sakinleşmeye çalıştım. Serdar aynalı cama işaret ederek birinin gelmesini istedi. Birkaç dakika sonra İsmail’in kolu ve kafası sarıldı, ağrı kesici verildi. Hastaneye götürülüp beyin tomografisi çekilmesi gerekiyormuş. Sorgu bitmeden hiçbir yere gidemeyeceğini söyledim. Serdar, iyi polis rolüne bürünerek, İsmail’in kafasını bir çocuğu sever gibi sevdi. “Bak güzel kardeşim, beyin kanaması geçiriyor olabilirsin, kolun da iltihap kapmış olabilir. İşlediğin bu cinayeti itiraf et, seni hemen hastaneye gönderelim, tedavi altına alalım. Yoksa, amirim seni hayatta buradan canlı çıkarmaz.” “Cinayeti bana yıkmaya çalışıyorsunuz, ben kimseyi öldürmedim, ben cinayet işleyecek adam değilim” diye yakardı. Herifin inkârlarına karşı derin derin nefesler almaya devam ediyordum. Serdar iyi polisi oynamaya devam etti. “Bak güzel kardeşim, amirimi görüyor musun, sana saldırmamak için nasıl kendini kontrolde tutmaya çalışıyor. Ama, sen böyle inkara devam edersen, ben bile seni kurtaramam.” “O adamın öldürüldüğünü şimdi sizden öğrendim. Tamam, kabul ediyorum; dün gece o herifi pataklamak için apartmanın önünde pusuya yattım. Kolumu yaraladığı için çok kızgındım ve intikamımı almak istiyordum. Yolun karşısına geçip arabaların arkasında gizlenerek eve gelmesini beklemeye başladım. On dakika geçti geçmedi, bu herif köşede göründü. Tam saldıracaktım ki, çöp kamyonu geldi. Çöpçüler yüzünden saldıramadım. Çöp kamyonu gidinceye kadar da herif apartmana girdi. Arkasından koştum, sokak kapısına yetişemeden kapandı. Apartmanda kimse oturmadığı için, aşağıdan zile basıp kapıyı ona açtırmaktan başka çarem yoktu. Bu yüzden

18


apartmanın önünde durarak dikkat çekmemek için yerime dönerek eve girmesi için biraz zaman geçmesini bekledim.” “Kapıyı açtırdın, yukarı çıktın, zavallıyı öldürdün. Peki, seni eve nasıl aldı?” dedim. “Apartmana girmedim ben!” diye bağırdı umutsuzca. “Biraz daha bekledikten sonra sırt çantalı bir kadın girdi apartmana. Herifin arkadaşı olabilirdi. Ben de dayak işini sonraya bırakarak uzaklaştım oradan.” “Nasıl bir kadındı bu?” dedim. “Bayağı kadındı işte. Siyah kıvırcık saçlı, uzun boylu.” “Bu hatuna niye saldırmadın?” dedim alayla. “Ben asla işlerimi birbirine karıştırmam. Oraya herifi dövmek için gitmiştim.” “Prensiplisin” dedim alaycı bir tavırla. İsmail’i üç kadına saldırı ve tecavüzden tutukladık. Dosyayı kapatmadık.

2 Bu seferki kurban bir kadındı. Bu son birkaç gün içinde vahşice öldürülen ikinci kurbandı. Bu kurbanın da üzerinde sadece külot vardı. El ve ayak bileklerinden yatağa bağlanmıştı. Boynunda şok cihazının izi vardı. Göğsünün tam ortasında kocaman bir ekmek bıçağı, bu korkunç işkencelere son noktayı koymuşa benziyordu. Kadının gözlüklerinin ardındaki kocaman siyah gözleri tavana dikilmişti ve yüzde yüz ölüydü. O gözler çektiği büyük ıstırabı âdeta haykırıyordu. Ağzına bez tıkıştırılmış, bezin üzeri de bantlanmıştı. Gövdesi tam karın deliğinin üzerinden testereyle ikiye kesilmek istenmiş, yaklaşık yirmi santim kesildikten sonra bu işten vazgeçilmişti. Üzerine et parçaları bulaşmış kanlı testere yerdeydi. Ancak, kesme ve bıçak hamlelerinden önce, katil kurbanıyla epeyce eğlenmişti. Ucu çivilerle dolu sopayı zavallı kadının kollarına, göğüslerine, baldırlarına saplamış, gövdeyi delik deşik etmişti. Ayrıca, vücudun her yerinde derin kırbaç yaraları şeritler hâlinde uzanıyordu. Çivili sopa ve kırbaç da başucundaki komodinin üzerine bırakılmıştı. Serdar kurbanın kimliği ve katlanmış bir kâğıtla yanıma geldi. Çiğdem Arslan. Otuz beş yaşında. Evli. İzmir doğumlu. “Kocası nerede?”

“Karısını o bulmuş. Şoka girince ambulansa götürmüşler.” Olay yeri inceleme amiri Necati, cinayetin dört saat önce işlendiğini söyledi. Bu durumda, bizim İsmail cinayetleri işlememişti. Serdar’la birlikte kağıtta yazılanları okuduk: İnfaz edilecek kadın işkence sehpasına yatırılıp bağlanıyor. Önce, cellat ucu sivri çivili sopayı kadının vücudunun çeşitli yerlerine vurarak yaralar açıyor. Kadın feryat ediyor. Her feryatta cellat sopayı vücudun farklı bir yerine vuruyordu. Daha sonra, kırbaç işkencesine geçiliyor ve yaklaşık iki yüz kırbaç darbesiyle kadına eziyet devam ediyordu. Kırbaçlama sırasında kurban birkaç kez bayıldığı için, işkenceye ara veriliyor, kurban ayılınca kırbaçlama tekrar başlıyordu. İki yüz adet kırbaç vurulduktan sonra büyük bir testereyle kadının vücudu, karın deliğinin üzerinden ikiye kesilmeye başlanıyor ve gövde iki parçaya ayrılıyordu. Testere işkencesiyle infaz tamamlanıyordu. “Yazıda bıçaktan bahsetmemiş?” dedi Serdar. “Kesmeyi becerememiş, kadının işini bıçakla bitirmiş.” Serdar yüzünü ekşiterek, “Kim bilir nasıl acı çekti zavallı!” dedi. Bu seferki mektubun diğer mektuptan bir farkı vardı. Mektupta her satırın altı kırmızı kalemle çizilmiş ve paragrafın bittiği son cümlenin altına, el yazısıyla Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri Ortaçağ Yayınları diye bir not düşülmüştü. Değişik bir yazı stiliydi bu! Aşağıya, ambulansa indik. Çiğdem Arslan’ın kocası Metin Arslan zar zor kendine geldi. Karısının bir yayınevinde editör olarak çalıştığını söyledi. Kendi hâlinde yaşayan, hayatı kitaplardan ibaret olan bir insanmış. Herkes tarafından çok sevilirmiş. Ona düşman olacak, böyle vahşice hayatına son verecek kimse olamazmış. Mektubu gösterdiğimizde, çok şaşırdı. Evet, mektuptan haberi vardı. Mektubu geçenlerde kapının altından atmışlar. Şaşırdığı şey: Mektuptaki yazının kırmızı kalemle çizilmesi, kitabın ve yayınevinin adlarının yazılmasıydı. Çünkü, mektubu ilk gördüklerinde üzerinde bunlar yokmuş. Karısı kendisinden habersiz mektubu incelemiş, hangi kitaptan alıntı yapıldığını araştırıp bulmuş olamaz mı? Hayır, olamazmış. Çünkü,

19


mektuptaki yazı karakteri ile karısının yazı karakteri çok farklıymış. Böyle bir yazı karakteri ömründe görmemiş. Bize kanıt olarak da, karısının defterlerinden birini açarak içindeki el yazıları gösterdi. Kadının el yazısı son derece muntazamdı ve mektuptaki yazıyla uzaktan yakından alakası yoktu. Eğer, bu notu katil yazdıysa, ki öyle görünüyor, neden bize bilgi vermek istemişti? Mektupları katil gönderiyorsa, niye yazının üzerindeki notları önceden almadı da kadını öldürdükten sonra yazdı? Elimizde vahşice işlenmiş iki cinayet vardı ve her iki kurbanında meslekleri editörlüktü. Eğer bu bir rastlantı değilse, bu editörlük meselesi kurbanların arasında bir ilişkiyi işaret ediyordu. Belki de, etmiyordu. Ne bileyim, bakacak, araştıracaktık. *** *** *** Ertesi sabah ilk iş olarak, Kadıköy’deki Ortaçağ Yayınları’na gittik. Havanın buz gibi soğuk olması Kadıköy’ün sokaklarının yoğunluğundan bir şey eksiltmiyordu. Kadıköy sokakları her zaman kalabalıktı. Ortaçağ Yayınları, Şifa Hastanesinin karşı sırasındaki birbirine bitişik, eski binalardan birinin üçüncü katındaydı. Kapıyı yirmi yaşlarında, güzel bir kız açtı. “Buranın sahibiyle görüşmek istiyoruz?” dedik. “Kim diyeyim?” “Polis!” Bizi içeri buyur etti, kendisi de arka odalardan birinde kayboldu. Girişe koca bir kütüphane konmuştu. İçi tıka basa kitap doluydu. Bu aralar, cinayetler yüzünden kitaplarla ve kütüphanelerle haddinden fazla haşır neşir olmam; kitap okumam için bana gönderilen bir işaret olabilir miydi? Yanımıza güzel bir kadın geldi. Tokalaştık. Uzun boyluydu ve kısa saçları sapsarıydı. Mavi gözleri okyanusları andırıyordu. Atmışlarında görünmesine rağmen çekiciliğinden hiçbir şey kaybetmemişti. Sokakta görsem kesin Kuzey Avrupalı zannedeceğim bir tipi vardı. Oturmamızı işaret etti. “Benim adım Sena, size nasıl yardımcı olabilirim?” dedi zeki bakışlarla.

“Cinayet bürodan başkomiser Galip ve komiser Serdar” diyerek kendimizi tanıttım. Serdar delil torbasından mektubu çıkarıp bana uzattı. Mektubu köşesinden tutup açtım, kadına gösterdim. “Bu yazıda bahsedilen Ortaçağ Yayınları sizin yayınevi mi?” Sena Hanım gözlüklerini takıp mektuba baktı, “Evet, bizim yayınevi gibi görünüyor. Çünkü, Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri bizim kitabımızdır. Bir şey mi oldu?” “Bu kitabı görebilir miyiz?” Mektubu yine ucundan tutarak Serdar’a uzattım. O da aynı hassasiyetle mektubu katlayıp delil poşetine geri koydu. Kadın yerinden kalkıp kütüphaneden bir kitap seçti, yanımıza geldi, kitabı uzattı. Meşhur Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri adlı kitabı elimde tutuyordum. Tuğla gibi kalındı ve çok şık bir kapağı vardı. Hızlıca sayfalarını çevirdim ve sayfalar arasına serpiştirilmiş renkli işkence resimleri gözüme çarptı. Bin sayfa olduğunu görünce nutkum tutuldu. Kitaplardan pek anlamamama rağmen sayfa kalitesi çok iyi olduğunu düşündüm. “Bu kitabı kime sattığınızı öğrenebilir miyim?” Kadının yüzünde alaycı ifade belirdi. “Biz kitaplarımızı okurlara dağıtım firmaları ve kitapçılar aracılığıyla ulaştırıyoruz. Bütün yayınevleri böyle çalışır. Bu yüzden, bir kitabın kime satıldığının bilgisi bizde bulunmaz.” Umutsuz gözlerle kendisini dinlediğimi fark edince müjdeyi çabucak verdi. “Yalnız” dedi gülümseyerek, “Bu kitap özel baskıdır. Fiyatı yüksek olduğu için, sadece, meraklıları bu kitabı sipariş verirler. Özel siparişle kitapçılara gönderiyoruz.” “Sadece meraklılar değil katiller de” diye mırıldandım. Sena Hanım, masadaki bilgisayarın başında oturan kıza dönerek, “Betül, kitabın hareketlerine bakar mısın, en son hangi dağıtım firmasına göndermişiz?” dedi. Betül’den bilgi akışı üç beş saniye içinde başladı. Kitap sene boyunca sadece bir tane satılmıştı. Yayınevi adına üzüldüm, kendi adımıza sevindim. Güzel bir haber daha geldi Betül’den: Bu kitap dağıtım firmasına gönderilmemişti. Kadıköy’deki İmge Kitapevi’nden Yılmaz Bey iki ay

20


önce bizzat kendi, bir müşterisi için sipariş vermişti. İmge Kitapevi’nin yerini öğrenip yayınevinden ayrıldık. *** *** *** İmge Kitapevi, Kadıköy eski Sular İdaresi’nin iki üç bina gerisindeydi. Mağazanın içini Kedicik Kitapevi’nde olduğu gibi güzel kitap kokusu sarmıştı. Mağazanın tam ortasına Kedicik Kitapevi’nde gördüğümüzden çok daha büyük, üzerinde çok daha fazla kitabın sergilendiği bir masa konmuştu. Yılmaz Bey’le tanıştık, olayı kısaca anlattık. Betül gibi bilgisayara bakıp bize iyi haber vermesini ve kitabı kime sattığını söylemesini bekliyordum ki, bilgisayara hiç yüz vermeden kitabı kime sattığını söyleyiverdi. Kedicik Kitapevi’nin sahibi Arınç’mış kitabı satın alan. Bizim Arınç! Aradığımız sadist katil Arınç mıydı! Kurbanlara o korkunç işkenceleri yapan bu bonus kafa, yakışıklı oğlan mıydı! Arınç’la arkadaşmışlar. Arınç bu kitabı Ortaçağ’da geçen bir polisiye roman yazdığı için almış. Kaynak kitap olarak kullanacakmış. *** *** *** Dükkâna girdiğimizde Berna bilgisayara bakıyordu, bizi görünce gülümsedi. “Kitapları çok sevdiniz galiba, bir tane polisiye satın almak istemez misiniz?” diyerek espri yaptı. “O da olur inşallah, Arınç burada mı?” “Daha gelmedi, niye sordunuz?” “Yazdığı son romanın notlarını acilen görmemiz gerekiyor,” dedi Serdar. “Hiçbir şey anlamadım ama Arınç’ın bilgisayarı arka odada.” “Bakabilir miyiz?” dedim. “Buyurun.” Dün müşterinin üzerine Atmaca gibi atılan Berna gitmiş, yerine uysal bir kız gelmişti. Arınç’ın çalışma odası küçük ve havasızdı. Oda altı yedi metrekarelik olmasına rağmen eşya sayısı çok fazlaydı. Masa, lamba, bilgisayar, printer, duvarda üzeri notlarla dolu bir pano, kitaplar, dosyalar ve bir sürü kâğıt. Berna odanın ışığını açıp Arınç’ın masasının çekmecesinden bir dosya çıkardı, bana uzattı.

“İstediğiniz roman dosyası bu!” dedi. Bugün bu kız gerçek bir melekti. Dosya elimde, gözüm kitap raflarını radar gibi taradı. Kütüphanede tuğla kalınlığında bir kitabı bulmak zor olmasa gerek diye düşündüm. Zor olmadı. Uzanıp Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri adlı, cildini çok iyi tanıdığım kitabı raftan aldım. Kitabı karıştırmak için sandalyeye oturdum. Birkaç sayfa çevirdikten sonra, altı çizilmiş işkence sahnelerini anlatan paragrafla karşılaşmam uzun sürmedi. Bu cümlelerin kurbanlara gönderilen mektuplarda yazılan işkence sahneleriyle aynı olduğunu fark edemeyecek kadar bunamamıştım. Kitabı masaya bırakıp Arınç’ın polisiye roman dosyasını açtım, romandaki cinayet sahneleri italik yazıldığı için hemen gözüme ilişti. Bu işkenceli infaz sahneleri, kurbanlara gönderilen mektuplardaki işkence sahneleriyle bire bir örtüşüyordu. Kısaca, romandaki cinayet sahneleri kitaptan, mektuplar da romandan alıntı yapılmıştı. Arınç polisiye romanındaki cinayet sahnelerini gerçek hayatta, gerçek insanlara uygulamıştı. Aradığımız katil Arınç’tı! Editörleri vahşice Arınç öldürmüştü! Kitap ve roman dosyasıyla mağazanın ön tarafına geçtiğimizde yaşlı bir kadın dükkâna girdi. Berna’ya kardeşi hakkında soru soracağım için kadının işinin bitmesini bekledik. Serdar polisiye romanların olduğu raflara yönelirken ben de elimdeki kalın kitabı masaya bırakıp Berna’nın yanında beklemeyi tercih ettim. Dedim ya, bu kızda beni çeken garip bir şey vardı. “Hoş geldiniz Rezzan Hanım” dedi Berna yine yüzeysel bir samimiyetle. Rol yaptığı çok belli oluyordu. “Merhaba Berna.” Hâl hatır soruldu. Havalar iyice soğumuş, dışarıya çıkıp kitapçıya gelmek zor oluyormuş falan filan… Rezzan Hanım çantasını açtı, içinden bir defter sayfası çıkardı, Berna’ya uzattı. “Bu kitaplar var mı sizde?” Berna listeyi hızlıca okudu. “Modern Türkiye’nin Tarihi, Osmanlıdan Günümüze Değişen Kültür, Kimlik ve İdeoloji.” Kitap adlarını tek tek bilgisayara girdi. “Maalesef üç kitapta şu an elimizde yok. Getirtmemi ister misiniz?” “Bu hafta gelir mi?”

21


“Gelir herhalde,” dedi müdanasız bir ifadeyle. “Bugün dağıtım firmasına sipariş veririm, iki gün içinde elimde olur.” “Verelim öyleyse. Şimdi, bu havada başka kitapçılara gidemeyeceğim. O kâğıdı bana geri verebilir misin Berna, kitapların adlarını sadece o kâğıda yazdım.” “Problem değil” diyerek Berna defterini açtı, kâğıtta yazılı olan kitap adlarını defterine geçirdi. Benim de gözüm Berna’nın uzun ve muntazam parmaklarındaydı. Nedense, bu ellerden gözümü bir türlü alamıyordum. İşi bitince kâğıdı kadına geri verdi. Kafam karışmıştı! Hem de çok karışmıştı! Kadın gittikten sonra, “Kardeşinizi bulmamız gerekiyor, nerede olabilir?” dedim. “Başı dertte mi?” “Başı ciddi dertte” dedi Serdar. “Bize evinin adresini verin.” Gözlerini kapıya çevirdiğinde o güzel gözlerde bir ışıldama oldu. “Buna gerek kalmadı!” dedi. Arınç mağazaya girdiğinde bizi görünce, yüzündeki endişe ve bakışlarındaki derin karanlık hepimizi içine çekti. Gersin geriye kaçmaya çalışırken Serdar iyi bir refleksle kapıdan çıkmadan ensesinden yakaladı. Berna sessizce olanları seyretti. *** *** *** Arınç sorgu odasında ürkek bir kedi yavrusu gibi oturuyordu. “Sen ne kadar sadistmişsin be arkadaş!” dedi Serdar iki elini masaya dayayıp yüzünü Arınç’a yaklaştırarak. “Dikkat et, karşındaki normal bir insan değil! Saldırabilir!” diyerek Serdar’ı uyardım. Serdar, “Nerede o günler! Öyle bir şey yapsa da, kafasına sıksak!” dedi, elini kaldırıp Arınç’a vuracakmış gibi yaptı, çocuk kafasını sakındı. “Romanın duyulsun diye mi öldürdün o masum insanları?” dedim. “Ben kimseyi öldürmedim!” Serdar, “Sen onu geç, cinayetleri anlatmaya başla” dedi. Arınç bize umutsuzca bakarak, “Ben sadece onları korkutmak istedim,” dedi.

Serdar yine atıldı, “Korkutmak istedin ama dayanamadın birazcık da şurasından burasından keseyim dedin, değil mi?” “Hayır!” diye bir çığlık kopardı Arınç. “Ben katil değilim. Ben yazarım!” “Yazarlar da katil olur oğlum,” dedim itirazlarına hiç aldırış etmeden. “Bu insanlar sana ne yaptılar?” “Romanlarımı beğenmediler!” Serdar masaya yaklaştı ama uyarımı dikkate alarak bu sefer öne doğru eğilmedi. “Romanını beğenmediler diye adam öldürülür mü lan!” diye bağırdı. “Bok kafa!” Arınç, “Ben öldürmedim!” diye vahşice haykırdı. “Romanımı beğenmediler!” “Olabilir, beğenmeyebilirler. Bunun için adam mı öldürülür?” dedim. “Ben iyi bir yazarım. Tek istediğim, bana bir şans verilmesiydi. Piyasa kötü yazardan geçilmiyor. Hepsinin kitabını basıyorlar ama benim romanım için; şurası olmamış, burası şöyle olmuş diye eleştiriyorlar. Benim romanım bu eleştirileri hak etmiyor. Bana şans vermediler. Ben de yeni yazdığım polisiye romanımdaki bazı işkence sahnelerini mektuba yazıp kapılarına bıraktım. Amacım, onları tedirgin etmek, korkutmaktı. Benim cinayetlerle bir ilgim yok! Biri beni takip etmiş, benden sonra gidip onları öldürmüş! Ben kimseyi öldürmedim!” “Ablanın bu yaptıklarından haberi var mı?” “Onun bir şeyden haberi yok. Onu bu işe karıştırmayın!” “O da işin içindeyse, birlikte tutuklanırsınız,” dedi Serdar acımasız bir ifadeyle. “Hapiste kardeş kardeş yatarsınız.” Arınç kendini unutmuş, Berna’nın derdine düşmüş gibiydi. Bu çocuğun ablasını çok sevdiği belli oluyordu. Haklıydı. Sevilmeyecek bir abla değildi. Şey… olsa bile! “Berna’nın benim mektup göndermemden haberi yok. Berna çok uzun zamandır Ankara’da yaşıyordu. Babamla arası iyi değildi. Babamın istemediği biriyle evlilik yapıp Ankara’ya gidince araları açıldı. Yıllarca konuşmadılar. Evliliği kısa sürdü. Boşandıktan sonra geri dönmek istedi ama babam onu kabul etmedi. Berna, Ankara’da yaşamayı sürdürdü. Babam ölünce beni yalnız bırakmamak için döndü.” “Anneniz sağ mı?”

22


“Hayır. Annemi çok küçükken kanserden kaybettik.” “Baban hiç evlenmedi mi?” “Evlenmedi. Yıllarca bize hem annelik, hem babalık yaptı. Ama, ablamın birden evlenmeye kalkması ve Ankara’ya gitmek istemesi onu yıktı. Ablamın ondan habersiz bu evliliğe kalkışmasını, ona yapılmış ihanet saydı.” “Baban neden öldü?” “O da annem gibi kanserden öldü.” “Ne iş yapıyordu?” “Yayınevi vardı. Bir de bildiğiniz Kitapçı. Hastalığının son evresinde, beni karşısına aldı, fazla zamanının kalmadığını, yayınevinin işlerini de bana devredeceğini söyledi. Halbuki, ben kitapçılığı seviyordum. Yayınevi işlerini sevmiyordum ve anlamıyordum. Babama bunları söyleyince fazla ısrar etmedi, yayınevini bir arkadaşına devretti.” “Ablan ne zaman döndü Ankara’dan?” “Babam ölünce cenazeye geldi ve beni bir daha yalnız bırakmamak için temelli kalmaya karar verdi.” “Berna, Ankara’da ne iş yapıyordu?” “Üniversitede Arkeoloji okumuştu. Bu yüzden, mesleğiyle ilgili iş bulamıyordu. Aslında, kazıları nedense pek sevmez. Ankara’da çeşitli işlere girip çıktı. Bu kitapçı işi ona da iyi geldi.” Serdar, “Hapiste epeyce bir yatacaksın koçum!” dedi. Arınç elektrik vermişiz gibi titredi. Arınç’ı savcılığa postalamadan önce ek gözaltı süresi alıp nezarete gönderdim. *** *** *** İlk cinayet mahalline geri dönüp Özgür Doğa’nın kapı komşusu Seda’ya uğradım. Özgür’ün öldürüldüğü akşam bir bayan arkadaşının ona uğrayıp uğramadığını sordum. Uzun boylu, esmer, kıvırcık saçlı bir kız. O akşam yalnızmış, kimse gelmemiş. Ayrıca, bahsettiğim tarifte bir kız

arkadaşı da yokmuş. Merkeze dönüp ufak bir araştırma yaptım ve tahminlerimde yanılmadığımı anladım. Savcılıktan özel izin çıkararak bizim sapık İsmail’i cezaevinden çıkardım, merkeze getirdim. Bilgisayardan ona bir fotoğraf gösterdim ve cinayet akşamı Özgür’ün apartmanına giren kız olup olmadığını sordum. Bize yardımcı olursa cezasında indirim yapılabileceği yalanına kanmasına şaşırdım. İsmail hiç tereddüt etmeden kızı tanıdı ve aynı kız olduğunu söyledi. *** *** *** Kedicik Kitapevi sakindi. Berna yine masada oturmuş, gözü bilgisayardaydı. Beni görünce, son gelişmeleri ve kardeşinin durumunu sormasını bekledim. Sormadı. “Kardeşiniz için endişelenmeyin” diyerek ben sözü açtım. “Nasıl böyle canice bir şey yapabildi, anlamış değilim?” “Anlayamamanız çok normal” dedim. “Çünkü, katil kardeşiniz değil!” Öylece yüzüme bakakaldı. Bir süre sonra kelimeler ağzından zorla döküldü. “Siz ciddi misiniz?” diyebildi. “Hiç bu kadar ciddi olmamıştım. Özgür Doğa’yı ve Çiğdem Arslan’ı öldürmekten sizi tutukluyorum” dedim. Bunu söyledikten sonra kelepçe yerine keşke silahımı çıkartsaymışım. “Ellerinizi uzatın,” diyerek masaya yaklaştığımda ucu sivri, metal ve parlak bir şeyin füze gibi kafama doğru uçtuğunu fark ettim. Tam yerinde bir refleksle elimin ayasıyla yüzümü siper edince sivri uçlu nesne avucumun içine saplandı. İsa’nın çarmıha gerilirken ellerine çivilerin saplanışı geldi aklıma. Canı çok yanmış olmalıydı. Çünkü, benim canım çok yanmıştı. Elimden kan sızmaya başlamıştı. Berna, bu yetmezmiş gibi, masanın üzerinde ne var ne yok bir bir fırlatmaya başladı. Elime saplanmış maket bıçağını acısı yetmezmiş gibi,

23


kafama uçuşan nesnelerden kolumu siper ederek kendimi korumaya çalışıyordum. Elimin acısına dayanamayacak duruma gelmiştim. Bir an boş bulunup kolumu indirince son gördüğüm şey, başıma doğru havada uçan tuğla gibi bir kitaptı. Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri tüm heybetiyle bana doğru uçuyordu. Kitap alnımın ortasına isabet ettiğinde sendeledim. Bunu hak etmiştim. Kitabı masaya bizzat kendim bırakmıştım. Hak etmiştim! Bu fırsatı kaçırmayan Berna, kitaptan daha hızlı üzerime uçup beni yere yıktı, sırtım zemine çarpınca korkunç bir acı hissettim. Berna üzerime oturdu, elimi tutup maket bıçağını köküne kadar bastırarak, bıçağın ucunu elimin üstünden çıkardı. Acıdan kaskatı olup tüm gücümü yitirdim. Hayal meyal sadistçe güldüğünü görebildim. Elini havada görmemle yanağıma şiddetle inmesi bir oldu. Gözümde şimşekler çaktı. Ağzıma kan tadı doldu. Aynı yanağıma bir tokat daha yiyince beynim yerinden oynadı. O güçlü eller bir mengene gibi boğazıma sarıldı ve acımasızca sıkmaya başladı. Beni yavaş yavaş öldürüyordu. Kıpırdayamıyordum. Kurtulamıyordum. Berna’nın ellerinde hayata veda etmek üzereydim. Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri’nin son kurbanı bendim! Bilincimi yavaş yavaş kaybediyordum. Üzerimdeki ağırlığın hafiflediğini hissedince öldüğümü anladım. Zor olmamıştı. Her şey bir anda olup bitmişti! Ölüm bu kadar basitti. Meğerse, ölüm insanları korkudan altlarına sıçtıracak kadar korkunç bir şey değilmiş! Bir gölge yüzüme eğildi. “Abi, iyi misin, ambulans yolda, dayan geliyorlar,” dedi. “Kim konuşuyor böyle?” Kaybolan bilincim yavaş yavaş yerine gelince gölgeler şekillere büründü ve o şekiller Serdar oldu. Serdar’ın desteğiyle yerden kalkmayı başardım. Berna yerde baygın yatıyordu. “Vurdun mu onu?” dedim. “Vurdum ama kafasına, tabancanın kabzasıyla.” “Sana bir hayat borçluyum.” “İyi ki peşinden gelmişim. Bir daha yalnız başına iş yapma abi. Biz bir ekibiz.” Sırtını sıvazlayarak “Doğru söylüyorsun” dedim. “Hem de çok iyi bir ekibiz.” *** *** ***

Elim sarılmış vaziyette Serdar’la birlikte sorgu odasının aynalı camından iki kardeşi seyrederken; Berna kardeşine sinirli sinirli gülümseyip nefretle bakıyordu. Bugün mağazada başıma gelenlerin aynısının Arınç’ın da yaşamaması için Berna’nın ellerinden kelepçeleri hiç çıkarmadım. Bu yüzden, Arınç için bir saldırı ya da tehlike söz konusu değildi. “Cinayetleri Berna’nın işlediğini nasıl fark ettin abi?” “Şu bizim sapık İsmail, Özgür Doğa’nın apartmanına bir kız girdi deyince, biraz pirelendim. Çünkü, apartmanda Özgür ve Seda’dan başka kimse yaşamıyordu. Cinayet gecesi Seda’ya kimsenin gelmediğini öğrenince bu esrarengiz kadının Özgür’e geldiğinden emin oldum. Üstelik, kadının tarifi Berna’ya çok uyuyordu. Sonra, o mektubun üzerindeki yazı Berna’nındı.” “Nasıl anladın?” “Kitapçıdayken Berna, bir müşterinin kitap siparişlerini not almıştı. Kızın ellerine hayran olduğum için not alırken onu izlemeye koyuldum. O el yazısını tanımamaya olanak yoktu. Böylece, o mektuplardaki notu Berna’nın yazdığını anladım. Sonra, ufak bir araştırma yaptım. Ankara emniyetiyle temasa geçerek Berna hakkında bilgi topladım. Boşanma nedenini öğrendim. İçki şişesini kırıp kocasının gözüne saplamış. Bir süre içerde yatmış.” “İkinci mektupta niye kitabın adını ve yayınevini yazmış?” “Arınç’ın bir an önce yakalanması için o notu yazdı. Önceden planladığı bir şey değildi. Bence, sonradan böyle bir şey yapmak aklına geldi. Böylece, Arınç’a ulaşacağımızı tahmin ediyordu. Ama, tahmin edemediği şey, yazı karakterinin kendisini ele vermesiydi. Yanımda müşterinin kitabını not alınca kendini ele verdi.” *** *** *** Arınç’ın gözlerindeki mutsuzluk ve korkuya bir de şaşkınlık eklenmişti. “Neden abla?” dedi. “Neden yaptın?” “Bana abla deme, geri zekalı” diye hırladı Berna. “Niye bana böyle davranıyorsun?” “Çünkü, varlığından iğreniyorum. Senden de, babam olacak o heriften de, hepinizden nefret ediyorum.”

24


“Babam öldü, onun hakkında bu şekilde konuşama!” “Konuşurum.” “Niye öldürdün o insanları?” diye bağırdı Arınç. Belki de ablasına ilk defa kafa tutuyordu. Acaba, ablasının ellerinin kelepçeli olmasının etkisi var mıydı bu davranışında? “Ne için olacak, para için! Başka ne için yapacağım! Cinayetler senin üzerine kalacak, sen hapiste çürürken paranın idaresi bana geçecekti. İlk iş olarak da, o siktiğimin kitapçısını kapatacaktım. Belki, kitapları bile yakardım. Böylelikle, senden, o boktan kitapçıdan ve o bunak müşterilerden sonsuza kadar kurtulacaktım. Paranın kontrolü bende olacaktı.”

Gözlerinde haince parıltılar belirdi. “O boktan romanındaki cinayet sahnelerini daha sade işkence metotlarıyla yazsaydın ya, salak! Mektuptaki sahnelerin aynısını uygulayacağım diye canıma okundu. Kerpetenle et koparmak kolay mı sanıyorsun? Bu işler masada oturup yazmaya benzemiyor büyük yazar! Hele o karıyı testereyle keserken neler çektiğimi bir ben bilirim. Allahtan bıçak aklıma geldi de, saplayıp karının domuz gibi anırmasını kestim!” Serdar, “Verilmiş sadakan varmış abi!” dedi. “Büyük geçmiş olsun. Ucuz atlatmışsın!” “Sayende.” Çünkü biz iyi bir ekiptik.

25


“DEMOKRASİYİ ZİNCİRLERİNDEN KURTARMAK”

A

radan 30 yıl geçti ve soruşturma grubu şefi Kerstin Skarp kameralar karşısına geçti. Herkes bu sert görünümlü kadının neler söyleyeceğini merak ediyordu. Nefesler tutuldu, göz bebekleri büyüdü. Bayan Skarp, aradan geçen bunca zaman zarfında, cinayet ile ilgili 10000 kişinin şüpheli veya tanık sıfatıyla dinlendiğini. bu kişiler arasından 133 kişinin cinayeti üstlendiğini ve soruşturma dosyaları raflarının uzunluğunun 250 metreyi bulduğunu, aradan geçen sürede edinilen tüm bilgilerin tekrar gözden geçirileceğini ve cinayet hakkında bilgi veren kişiye verilecek 5 milyon Euroluk ödülün hala geçerli olduğunu bildirdi. Sonuç olarak her şey yeniden başa dönüyordu. 31 Ocak 1927'nin soğuk gecesinde Stockholm’de Hollanda kökenli bir baba ve BaltıkAlman kökenli bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir Olof Palme. Ailesi İsveç'in üst sınıf ailelerindendir. İsveç'in 1. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalması, kısıtlı İsveç ekonomisiyle yetinebilmesi gerçekliğini gözler önüne sermiştir. Bu nedenle Palme eğitimini tamamlayabilmek için ABD'ye Ohaio Kenyon Kolej'e gitmek zorunda kalmıştır. 1947 ve 48 yıllarını ABD'de hukuk eğitimi alarak geçiren Palme, kapitalizmin anavatanından tam aksi yönde; büyük sosyalist donanımla Stockholm’e dönmüştü. Sosyal demokrasiyle olan tanışıklığı onu, toplumun yoksul kesimine karşı daha fazla ilgili hale getirmişti. Eski bir liberal milletvekili olan

büyükbabası ve kendi ilgisi ile birlikte siyasete atılmaya karar verdi. Dönemin başbakanı Erlander'in fark ederek Sosyal Demokrat Parti'nin raportörlüğüne getirdiği Palme, Stockholm ‘deki eğitimi esnasında radikal öğrenci grupları arasında tanınan biri haline gelmiş, mezun olduğu yılda İsveç Öğrenci Birliği başkanlığı yapmıştı. 1957 yılında parlamentonun en genç vekili unvanını almış, henüz 33 yaşında iken Özel Görevler Bakanlığı’na getirilmişti. 42 yaşında İsveç Sosyalist İşçi Partisi başkanlığına geçişi de ayrı bir genç başarı hikayesi olarak yansıdı dünya sahnesine. Sert üslupluydu Palme. Sosyalist görüşlerinden dolayı 3. dünya ülkelerinin yıllardır çıkmayan, kimseye duyuramadıkları sesi olmuştu. Palme için Vietnam'ın, Filistin'in veya Güney Afrika'nın İsveç'ten hiçbir farkı yoktu. Onun döneminde Avrupa'da yükselen sosyalizmin merkezi olmuştu İsveç. Olof Palme, zekası, hitabet ustalığı, başarılı eğitimi, bilgi ve politik yaratıcılığıyla gönülleri fethetmişti. Ötekilerin umudu olmuştu. 28 Şubat 1986 gecesi Stockholm’de Palme çifti, alanı 24 saat canlı yayınla gözleyen kameraların 45 dakikadır çalışmadığını bilmeden çıktılar Grand sinemasından. Sveavagen sokağında yürürlerken gençlik dönemlerinde yapmaktan en çok zevk aldıkları şeyi yapmanın çocuksu sevinci vardı yüzlerinde; Bröderna Mozart(Mozart Kardeşler) filmi gecelerini renklendirmişti.

26


Birazdan binecekleri metroya doğru yürümeye başladıklarında soğuk kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Dekorimo mağazasının önüne geldiklerinde Lisbet Palme her kadının içsel dürtüleri gibi yüzünü vitrine döndü, rengarenk vitrinde gözlerini hızlı hızlı gezdirdi. Olof Palme hafif tebessümle baktı Lisbet'e. Sırtında bir sıcaklık hissetti, kalbi hızlı hızlı çarptı, gözleri karardı ve yaşadığı şeyin aşk kaynaklı olmadığını anladığında yere yığıldı. Lisbet Palme sese döndü ve gözlerine inanamadı. Olof Palme'nin sırtına sıkılan 2 kurşun 3. dünyayı yere vurdu, Filistin'i ağlattı, Güney Afrika'yı yıktı, Vietnam'ı sarstı. Ötekilerin umudunu vuran katil, hızlı adımlarla oradan uzaklaşarak Malmskillnad Sokağı’nda gözden kayboldu. Lisbet Palme'nin çığlığı sessiz kaldı. İçine haykırdı acısını, yardım istedi; ilk gördüğü polis otosuna doğru koştu. İsveç polisi vurdumduymaz bir tavırla kimlik sordu. Bu tavır karşısında ikinci kez vuruldu. Katil Magnum 357 marka silahıyla iki el ateş etmiş, biri Olof Palme’nin sırtına isabet ederken diğeri de Lisbet Palme’nin mantosunu sıyırmıştı ama Lisbet polisten yardım isterken aklında bir tek Olof vardı. Olof Palme apar topar götürüldüğü Sabbatsberg hastanesine gitmek üzere yola çıkmadan 00.06da ölmüştü. Dünyanın yaşanılabilir bir yer olması için üç sorunun çözülmesi gerekiyor diyordu Olof Palme; ABD'nin yayılmacı politikasını durdurması, 3. dünya ülkelerinin ekonomik durumunun düzeltilmesi ve ırksal ayrımcılıklar. Sırtından vurulan dünyanın yaşanabilirliğiydi belki de. Ne oldu da böyle oldu şıkları: a- ABD'nin emperyalist siyaset anlayışına tamamen karşı olduğu bilinen Palme, BM toplantısında bu ülkenin Vietnam politikasına getirdiği sert eleştiriler, emperyalist ABD'nin en büyük karşıtlarından Fidel Castro Küba’sı ile yakınlaşarak büyük ülkelerin nükleer silahlanmalarının karşısında durması, İsveç içindeki ABD yanlıları ve emperyalist ABD'nin çok da hoşlanacağı şeyler değildi.

b- Dünyanın ısrarla tanımaktan kaçınarak, dilsiz ve kör politika uyguladığı FKÖ lideri Yaser Arafat'ın devlet başkanı sıfatıyla İsveç'e davet edilerek ağırlanması, ABD ve İsrail gibi ülkelerin büyük tepkisini çekmişti. c- Palme, Güney Afrika'da beyaz ırkın üstünlüğünü savunan Aportheid siyasetini adeta yerden yere vurmuştur. Bununla da kalmayarak eşitlik ilkesi bağlamında Güney Afrikalı zenci çoğunluğun liderlerini ülkesinde ağırlamıştır. Bu durum Güney Afrikalı beyaz ırka hizmet eden ajanları Palme'nin düşmanı haline getirmiştir. d- Palme'nin evrensel hemen hemen her soruna çözüm arayan siyasi anlayışı ve mutlak eşitlik ilkesi ile sosyalist çizgide sergilediği siyaset İsveçli sağcı fanatiklerin büyük tepkisini çekmiş. İsveç içerisinde de hatırı sayılır bir hasım kitlesi oluşmasına sebep olmuştur. e- İsveç'in mültecilere tanıdığı sığınma ve demokratik haklardan o dönemde Avrupa yapılanmasını tamamlayamamış PKK da faydalanmıştır. İleriki dönemde PKK'nın eylemlerini İsveç'te planlaması, Palme'nin toleransını bitiren etken olmuş ve örgütün üst düzey yöneticilerini sınır dışı etmiş, kalan üyelerinin de tüm hareket alanını kısıtlamıştır. İleriki yıllarda PKK itirafçısı, eski Jitemci Abdülkadir Aygan, Palme cinayetini Hıdır Sarıkaya isimli PKK’lının işlediğini söyleyecekti. Cinayet tarihinden sonra yapılan geniş çaplı polis soruşturmasında ve gelen ihbarlarda, Christer Petterson adlı alkol ve uyuşturucu bağımlısının şüpheli tavırlar sergilediği anlaşılmış ve tutuklanmıştır. Cinayet silahı Magnum 357 bulunamamış olsa da Lisbet Palme’nin de teşhisi ile Christer Petterson 1988 yılında tutuklanmış ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır. Tutuklandıktan 1 yıl sonra kendisine ceza aldıran suça itiraz etmiş, Lisbet Palme’nin güvenilir ifadesine rağmen, cinayet silahının bulunamaması ve delil yetersizliği gibi sebeplerle serbest bırakılmıştır. Petterson bununla da

27


kalmayıp, polis tarafından kötü muamele ve aşağılamaya maruz kalarak yanlış yere, hakkı yenerek tutuklandığını öne sürerek 50000 dolar tazminat almaya hak kazanmıştır. Bundan sonra katıldığı televizyon programları ve verdiği röportajlarla gelirini arttırmış olsa da kazandığı paralar alkol ve uyuşturucu bağımlılığı uğruna tüketilmiştir. TV 3 kanalında katıldığı bir yayında Olof Palme’yi öldürdüğünü itiraf etmiş, fakat daha sonra kendini yalanlamıştır. Christer Petterson, Olof Palme’nin oğlu Marten Palme’yi arayarak cinayetin gerçek sorumlularınıanlatmak istediğini belirtmiş fakat bu görüşme gerçekleşmeden kısa bir süre önce Petterson, esrarengiz bir biçimde komaya

girmiştir. Ardından Karolinska Üniversitesi Hastanesi’nde komadayken geçirdiği beyin kanamasıyla yaşamını yitirmiştir. Aradan geçen 30 yıllık zaman zarfında, cinayeti CIA, MOSSAD, M 16, PKK, Güney Afrika İstihbaratı, İsveçli sağcı fanatikler veya yoldan geçen bir uyuşturucu bağımlısı; Christer Petterson da işlemiş olsa sonuç Kerstin Skarp'ın da belirttiği gibi kocaman bir sıfırdır. Belki günün birinde masmavi kuşlar konar adaletin camına, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Abdi İpekçi, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Gaffar Okkan veya Olof Palme'nin katillerini söyler ne dersiniz?

28


P

ercule Hoirot yattığı yerden etrafına dikkatle baktı. Aslında görülecek fazla bir şey yoktu. Hatta bulunduğu yer, boş bile sayılabilirdi. Ne de olsa bir hastane odasıydı burası ve gereksiz hiçbir eşya konmamıştı içeriye. Bir yatak, bir komodin, bir koltuk ve küçük bir masa. Tabi bir de baş ucundaki devasa monitör. Parmağının ucuna takılan küçük bir iletken yardımıyla, doktorların bilmesi gereken ve bilgisayara kaydedilen bir takım tıbbi değerler bu ekranda görünüyordu. Neyse ki, serum ve kan verme faslı bitmiş, eline takılan iğneler çıkarılmış, onlardan geriye koyu kırmızı renkte küçük şişliklerle rahatsız edici bir ağrı kalmıştı. Ciğerlerine oksijen veren alet de bu sabah götürülmüştü. Bu sayede, her gece uyku öncesi hemşirenin zorla taktığı maskeden de kurtulmuştu. Kendisini iyi hissediyordu. Biraz halsizdi ama çabuk toparlanacağından hiç kuşkusu yoktu. Hastaneye getirildiğinde ona ilk müdahaleyi yapan Dr. Frank da aynı kanıdaydı. Böyle giderse yakında taburcu olabilirdi. Her şey on gün önce başlamıştı. Hem de West End’deki en lüks lokantalardan birinde. Akşam üstü Her Majesty’s Tiyatrosu’nda Operadaki Hayalet’i keyifle izlemiş, çıkışta da Fiori Corner’a uğramıştı. Orada yakın dostları olan Sir Sedric James, Lady Julia Stone ve ressam William Curtis’le karşılaşmış, nazik davetlerini kabul ederek onların masasına oturmuştu. Çikolatalı pastasını afiyetle yiyip bitirdikten sonra, çayından tam bir yudum almıştı ki, birden başının döndüğünü

hissetmişti. Son duyduğu ses, elinden kayıp düşen fincanın şangırtısı ve Lady Stone’un çığlığı olmuştu. Gerisini hatırlamıyordu. Gözlerini açtığında hastanenin yoğun bakım birimindeydi ve aradan tam kırk sekiz saat geçmişti. Hastanenin baş hekimi Dr. Alistair Frank, Hoirot’nun yakın arkadaşıydı. Bu yüzden her şeyi açık açık yüzüne karşı söyledi. Bu kadar kiloyu bünyesi artık kaldırmıyordu. Kanındaki oksijen oranı düşmüş, karbondioksit oranı artmıştı. Kriz geçirmesinin sebebi buydu. Hastaneye birkaç saat daha geç gelse, hayati tehlikeyi atlatamayabilirdi. Derhal zayıflaması lazımdı. Diyet yapacak ve en az otuz kilo verecekti. Çok sevdiği Fransız mutfağından ve özenle sakladığı şaraplarından uzak durmalıydı. Düzenli solunum egzersizlerine ve spora günde bir-iki saatini ayırması gerekiyordu. Yaşam tarzını tepeden tırnağa değiştirecekti. Ancak o zaman yeni bir kriz riski bertaraf edilmiş olabilirdi. Yoğun bakımda sıkıntılı bir biçimde geçen on günün ardından, Percule Hoirot, doğu kanadındaki özel bir odaya nakledildi. Bir iki gün sonra da vücudunu saran bütün kablolardan, eline batırılan iğnelerden kurtuldu. Kısa yürüyüşler yapmaya, çay salonuna gidip gelmeye başladı. Buradaki rahat ve geniş koltuklarda oturuyor, gazeteleri okuyor, çayını içiyordu. Mr. Monaldi’yle burada tanıştı. Ufak tefek, orta yaşlı bir adamdı Roberto Monaldi. Uzun bir zaman önce İtalya’dan İngiltere’ye gelmiş, çok çalışmış, hatırı sayılır bir servetin sahibi olmuştu. Son yıllarda inşaat işleriyle uğraşıyordu ve söylentilere bakılırsa çok

29


zengindi. Evinde merdivenden düşerek ayağını kırmış, bu yüzden küçük bir ameliyat geçirmek zorunda kalmıştı. Aslında basit bir operasyondu bu. Ama Mr. Monaldi abartmayı çok seven, vesveseli biriydi. Sürekli halinden şikayet ediyor, herkesin kendisine muazzam bir kalp ameliyatı geçirmiş gibi davranmasını istiyordu. Onun bu huyunu farkeden Percule Hoirot, biraz da sırf bu nedenle, adamın geçirdiği kaza hakkındaki kuşkularına pek kulak asmadı. Roberto Monaldi’ye göre, başına gelen olay bir kaza değildi. Düpedüz bir cinayet teşebbüsüydü. Bunu başlangıçta farkedememişti ama düşündükçe bu kanıya varmıştı. Şimdi ise tamamen emindi. Birisi merdivenin basamağına o golf topunu özellikle koymuştu. Zira kendisi golf oynamazdı. En sevmediği sporlardan biriydi. İngilizlerin bir topu küçük bir deliğe sokmak için dağ bayır dolaşmaktan ne zevk aldıklarına hep şaşırırdı. Topun üstüne basıp yuvarlandığında, ayağı yerine boynunun kırılmasından Allah korumuştu onu. Üstelik başka kazalar da vardı. Birkaç hafta önce yediği yemekten zehirlenmişti mesela. Geçen salı günü ise, Newington Green’de yaptırdığı otelin inşaatından düşen bir tuğladan kıl payı kurtulmuştu. ‘Bütün bunlar doğru olabilir,’ diye düşündü Hoirot. Ama bir raslantı olması da mümkündü. Belki de Mr. Monaldi, abartmayı seven, kuşkucu bir insan olmanın yanı sıra tedbirsiz biriydi. En sonunda, “Yani sizi biri öldürmek mi istedi?” diye açıkça sordu.n “Evet,” dedi Mr. Monaldi. “O, her kimse, yaptığı tam anlamıyla buydu.” “Şimdi burada da aynı kazalardan birinin başınıza gelebileceğini mi düşünüyorsunuz?” “Bundan emin değilim. Bu hastanede olduğumu Dr. Frank’dan başka kimse bilmiyor. Bir de Hemşire O’brien tabii ki. Burada emniyetteyim. Ama buradan çıktıktan sonra neler olur bilemiyorum. Beni anlıyor musunuz?” Adamı başından savmak ve gazetesini rahatça okumak için, “Tamam,” dedi Percule Hoirot. “Durumu araştıracağım. Şimdi izninizle gazetemi okumaya devam edeyim.”

Mr. Monaldi, “Masraftan hiç çekinmeyin,” diye üsteledi. “Sizin hakkınızda çok şey duydum. Daha doğrusu Hemşire O’brien, çok akıllı bir kadın o, çok becerikli de, o söz etti bana sizden. Fiyatınızın çok yüksek olduğunu biliyorum. Benim için kesinlikle sorun değil.” Hoirot yeniden okumaya başladığı gazeteden kafasını kaldırdı. “Bunu unutmayacağımdan emin olabilirsiniz.” Mr. Monaldi, kendisiyle aynı hastanede ünlü bir dedektifin kaldığını öğrenince, ayağındaki sargılara rağmen bir tekerlekli sandalyeye binerek, hemşirenin de yardımıyla çay salonuna gelmişti. Percule Hoirot’ya derdini yeterince anlatmış olduğunu düşünüyordu. Ne var ki, dedektifin tavırları hoşuna gitmemişti. Sanki ilgisiz gibi görünmüştü ona. Biraz kızmıştı ama pek belli etmemişti. Dedektifin acaip biri olduğu konusunda yaygın bir söylenti vardı. Hemşire O’brien de öyle demiş, “Adam çok ünlü ama biraz tuhaf,” diye onu uyarmıştı. Hemşire haklıydı. Percule Hoirot gerçekten tuhaf biriydi. Dedektif, yattığı yerden doğruldu. Baş ucundaki saate baktı. Bire geliyordu. Nedense, Mr. Monaldi’nin sözleri aklına takılmıştı. Acaba adamı ciddiye almamakla hata mı etmişti? Belki, gerçekten de bu ufak tefek adamı öldürmek isteyen biri vardı. Belki, bütün o olaylar kaza değil, önceden planlanmış cinayet teşebbüsleriydi. ‘Mr. Monaldi’nin vasiyetnamesini görmek isterdim,’ diye düşündü. ‘Çok zengin bir adam o. Mutlaka bir vasiyetname yazmıştır. Mirasını kimlere bırakacak acaba? Bildiğim kadarıyla, İngiltere’ye gelince evlenmiş ama karısı genç yaşta ölmüş. Çocuğu da yok. Gerçekten merak ettim. Öldüğünde servetinin kime kalacağını mutlaka öğrenmeliyim. Evet, yarın bu konuyu araştırmam lazım. Yoksa, geceleri uyumak için ilaç almam gerekecek.’ Ertesi gün, Percule Hoirot’nun ilk işi, Mr. Monaldi’nin yanına gitmek oldu. Hiç zaman kaybetmeden konuya girdi. Tahmin ettiği gibi, adam bir vasiyetname yapmıştı. Servetinin önemli bir kısmı, iki yeğeni Paulo ile Anna’ya kalacaktı.

30


Geri kalan çok az bir kısım ise, hizmetkarlarına verilecekti. Yeğenlerinin ikisi de Londra’da yaşıyorlardı. Mr. Monaldi, onları küçük yaşlarında yanına almış, okutmuş, iş güç sahibi yapmıştı. Bekar olan Anna, BTV televizyon şirketinde yönetmen olarak çalışıyor ve hala amcasıyla birlikte, onun Chelsea’deki büyük evinde oturuyordu. Amcasının şirketinde yöneticilik yapan Paulo ise, Sainsbury Müzik okulunda piyano öğretmeni olan Brenda ile evliydi. Bir oğlu vardı. Mr. Monaldi’nin babasının adını taşıyan Carlo, yedi yaşına birkaç hafta önce girmişti. Hoirot, Paulo’nun karısı ve oğluyla birlikte, kaza gecesi Chelsea’deki evde olduklarını öğrendi, Mr. Monaldi’yle yaptığı konuşma sırasında. Onlar her hafta sonunu Mr. Monaldi’nin saray yavrusu evinde geçirmeyi adet edinmişlerdi. Mr. Monaldi’nin bundan şikayet ettiği yoktu. Tam tersine çok mutlu oluyordu. Çünkü, Carlo’ya derin bir sevgiyle bağlıydı. Hoirot, “Yeğenleriniz sizi ziyarete gelmiyorlar mı?” diye sordu. “Gelmez olurlar mı? Hem de her gün.” “İyi. Onlarla konuşmak isterim. Geldiklerinde bana bir uğrasınlar, olur mu?” “Hiç merak etmeyin. Hemşire O’brien’e söylerim. Sizi bulur.” Dedektif, alçıya alınmış ayağını uzatarak tekerlekli sandalyede oturan ufak tefek İtalyanın yanından ayrıldığı sırada düşünceliydi. İlginç bilgiler edinmişti ama bunların kendisine ne yararı olacağını kestiremiyordu. Çay salonuna gidip bahçeye bakan geniş pencerenin önündeki koltuklardan birine oturdu, sehpadaki gazetelerden en alttaki The Guardian’ı çekip aldı ve dikkatle okumaya başladı. Paulo Monaldi, Hemşire O’brienle birlikte yanına geldiğinde, Hoirot gazetesini bitirmek üzereydi. Evlilik ve ölüm ilanları dahil, ne kadar yazı varsa hepsini okumuş, ayrıca iki sudokuyla bütün çapraz bulmacaları da çözmüştü. Hemşire O’brien’e teşekkür edip başından savdıktan sonra, Paulo’ya döndü ve ona amcasının geçirdiği kazaları sordu.

“Evet, bazı kazalar oldu,” diye açıkladı Paulo düşünceli bir sesle. Biraz şaşırmışa benziyordu. “Ama bunlar bir raslantı. Yani arka arkaya olmaları. Bakın, zehirlenme olayı tamamen aşçının dikkatsizliği. Kadın günü geçmiş konserve et kullanmış pişirdiği yemekte. Tabii işine hemen son verdik. İnşaattaki kaza ise, amcamın hatası. O gün ben de oradaydım. İskeleyi tutan demirlerden biri çıktı ve oraya daha önce konmuş olan tuğlalar aşağıya düştü. İskeleye yaklaşmaması için amcamı kaç kez uyarmıştım. Ama beni dinlemedi. Az kalsın yaralanacaktı. Neyse ki, bir şey olmadı. Son kaza ise maalesef bizim hatamız. Daha doğrusu oğlum Carlo’nun marifeti. O golf toplarını yanında getirmişti. Birini merdivende unutmuş. Ben de basabilirdim. O zaman hastanede amcam değil ben olurdum.” Hoirot, düşünceli bir biçimde elini çenesine doğru götürdü. “Gene de insan bu kadar tesadüfe kayıtsız kalamıyor. Korkarım amcanız endişelenmekte pek haksız sayılmaz. Ama sizin açıklamalarınızdan anladığım kadarıyla bütün bu kazaların arkasında bir tertip aramak kuruntudan başka bir şey değil.” Paulo anlaşılmanın verdiği huzurla başını salladı. “Aynen öyle.” Hoirot sordu. “Amcanızın sizden ve kız kardeşinizden başka bir akrabası var mı?” “Hayır yok. Neden sordunuz?” Hoirot anlamlı bir biçimde güldü. “Çok açık. Bu durumda yegane mirasçı sizlersiniz. Amcanız öldüğünde siz ve kardeşiniz büyük bir servetin sahibi olacaksınız.” Paulo birden ciddileşti. “Evet. Bir mahzuru mu var?” Hoirot cevap vermeden birkaç saniye durdu. “Hiçbir mahzuru yok elbette. Sanırım amcanızın karısı uzun yıllar önce ölmüş. Çocukları olmadı mı?” “Bir oğulları vardı,” diye cevap verdi Paulo. “Adı David’di. Ama öldü. Birkaç yıl sonra da Nora yenge vefat etti. Çok dindar biriydi. Oğlunun ölümüne dayanamadı. Çok kötü günler yaşadı amcam.” “Anlıyorum,” diye konuştu Hoirot. “O sırada siz ve kız kardeşiniz İngiltere’de miydiniz?”

31


“Evet, İtalya’daki depremden sonra, amcam ikimizi de himayesine almıştı. David öldüğünde ben Harrow Koleji’nde yatılı okuyordum. Kız kardeşim ise amcamlarda kalıyordu.” Hoirot, “Sorularıma verdiğiniz cevaplar için teşekkür ederim,” dedi. “Amcanızın endişeleri sanırım gerçekten yersiz.” Paulo, “Kesinlikle,” dedi. “Hepsi kuruntu.” Görüşme bitmişti. Paulo “İyi günler,” deyip Hoirot’nun yanından ayrıldı. Bir süre genç adamın arkasından bakan ünlü dedektif, “Kuruntu mu?” diye mırıldandı kendi kendine. “Hiç sanmıyorum.” Sehpadan başka bir gazeteyi çekip aldı ama tek bir sayfasını bile çevirmedi. Çünkü aklı, Mr. Monaldi’nin sözde kuruntularındaydı. Sonunda kalkıp Hemşire O’brien’in yanına gitmeye karar verdi. Kadını batı kanadındaki odasında telefonla konuşurken buldu. Hemşire onu görünce, konuşmasını kısa kesti. Telefonu kapatıp Hoirot’ya döndü. “Ah, kusura bakmayın,” dedi içten bir sesle. “Belfast’taki kız kardeşimle konuşuyordum. Size nasıl yardımcı olabilirim?” Hoirot, hemen konuya girdi. “Mr. Monaldi’yle yakından ilgilendiğinizi biliyorum. Lütfen benimle açık konuşunuz. Yolunda gitmeyen bir şey var mı?” Kadın şaşırmıştı. “Ne kastettiğinizi anlayamadım.” “Şunu demek istiyorum. Mr. Monaldi’nin bazı endişeleri var. Bilmem size söz etti mi?” “Kazalardan bahsediyorsunuz sanırım. Evet, anlattı. Hatta sizi ben tavsiye ettim ona. Çünkü bayağı endişeliydi.” “Şu andaki sağlık durumu nasıl peki?” “Fevkalade. İştahı yerinde. Kalbi sağlam. Ayağı hızla iyileşiyor.” “Bunu duyduğuma sevindim. Yeğeni Anna onu ziyarete geliyor mu?” “Dün gelmişti. Bu akşam da geleceğini sanıyorum. Daha doğrusu Mr. Monaldi öyle söyledi.” “Sizden rica edebilir miyim? Geldiğinde beni bir görsün. Onunla da konuşmak istiyorum.”

Hemşire hafif bir reverans yaptı. “Hiç merak etmeyin. Geldiğinde sizin yanınıza getireceğim onu.” Kızıl saçlı, iri yarı bir kadın olan Hemşire O’brien, sözünde durdu ve akşam yemeğine yakın bir saatte, Anna ile birlikte Mösyö Hoirot’nun odasının kapısını tıklattı. Percule Hoirot o sırada her zamanki gibi pencerenin önündeki koltuğunda oturmuş bahçedeki sincapları seyrediyordu. İçeri giren hanımları görünce ayağa kalktı. Genç kızı hafifçe eğilerek selamladı. ‘Ne kadar hoş bir kız,” diye düşündü. ‘Tam bir İtalyan güzeli. Halkının bütün özelliklerini yansıtıyor adeta.’ Başbaşa kaldıklarında Hoirot, Anna’ya ilk sorusunu yöneltti. “Matmazel, sizi biraz yorgun gördüm. Çok mu çalışıyorsunuz?” Anna saçlarını hafifçe savurdu. “Bu aralar öyle. Yeni bir filmin çekimine başladım. Herkesten fazla benim koşturmam gerekiyor.” “Kutlarım sizi. Çok başarılı işler çıkardığınızı biliyorum. Sanırım amcanızla birlikte oturuyorsunuz. Öyle değil mi?” “Evet.” “Neden? İyi para kazanıyor olmalısınız. Niye kendinize ait bir evde kalmıyorsunuz?” “Bunu amcam istiyor. O yalnız bir adam. Küçüklüğümden beri onunla kalıyorum. Evlenmeden bir yere gidemezsin diyor. O biraz eski kafalıdır.” “Anneniz, babanız nerede?” “Hepsi öldü. İtalya’daki depremde kaybettik onları. Zaten, bu yüzden İngiltere’ye geldik. Paulo’yla birlikte.” “İtalya’da başka akrabanız kalmadı mı?” “Çoğu o depremde öldü. Bir teyzem var sadece. O hala sağ.” “Teyzenizle görüşüyor musunuz?” “Çok sık değil. Geçen yıl Londra’ya geldi. Ben de Paulo ile İtalya’ya gitmiştim. Torino’ya. Teyzem orada yaşıyor. Sanırım on yıl oldu. Ara sıra mektuplaşırız. Noelde kart filan göndeririz.” “Amcanızın bir oğlu varmış. David. O öldüğünde siz de oradaymışsınız.” “Evet?”

32


“Onun neden öldüğünü biliyor musunuz?” “Açıkçası bunun nedenini tam olarak bildiğimi iddia edemem. Bana bir kaza olduğu söylendi.” “Nasıl bir kaza?” “Amcamın av tüfeği vardı. Galiba onu kurcalarken silah ateş almış, kendisini vurmuş. Ama dedim size, bu konular hiç konuşulmadı. Benim bildiklerim de Peggy’nin bana anlattıklarından ibaret.” “Peggy mi? O da kim?” “Evdeki hizmetçi. Uzun yıllar amcamın evinde çalıştı. Her işi yapardı. Bütün evi o idare ederdi. Yaşlanınca ayrıldı amcamın yanından. Emekli oldu.” “Hala sağ mı?” “Evet. Bir şey olsa duyardık herhalde.” “Nerede yaşıyor.” “Londra yakınlarında. Reading’de. Kız kardeşinin orada evi vardı. Onun yanına yerleşti.” Hoirot konuyu Mr. Monaldi’nin geçirdiği son kazaya getirdi. “Amcanız ayağını kırdığı sırada siz de evde miydiniz?” “Evet.” “Başka kimler vardı?” “Paulo’yla karısı gelmişti. Tabii benim küçük, yaramaz yeğenim de.” “Neden yaramaz dediniz?” “Ah, aslında çok sevimli. Ona bayılıyorum. Ama çok hareketli. Durmadan bir şeyler yapıyor. Ufak tefek kazalara eden oluyor.” “Amcanızın merdivenden düşmesine de o sebep olmuş. Pek de küçük bir kaza sayılmaz.” “Öyle mi? Bilmiyordum. Bunu Paulo mu söyledi size?” Hoirot, eliyle önemli değil anlamına gelen bir işaret yaptı. “Neyse,neyse. Amcanız sık sık kaza geçirir mi?” “Bilmem. Ben küçükken bir kere az kalsın havuzda boğuluyordu. Blackpool’a, David’in teyzesinin düğününe gitmiştik. Amcam havuzda yüzerken birden fenalaştı. Dışarı çıkıncaya kadar epey su yuttu. Çok korktuğumuzu hatırlıyorum.” “Paulo da yanınızda mıydı o sırada? “Evet. Paulo da vardı, David de.”

“Daha yakın dönemlerde başka bir kaza yaşadı mı amcanız?” “Geçenlerde yemekten zehirlendi. Ahçının yüzünden oldu. Aslında çok titiz ve düzenli bir kadındı Mrs. Duncan. O bayat konserve eti nasıl kullandı hala anlamış değilim. Neyse ki, ben vejeteryanım. Et yemem.” Hoirot, ‘Sebze,’ diye düşündü somurtarak. ‘Haşlanmış lahana, havuç, bezelye ve brokoliyle dolu bir tabaktan daha iğrenç bir şey olamaz. Burada her gün bunları yemekten bıktım. Çıkınca, Soho’daki o küçük Çinli’nin lokantasında kendime mükellef bir ziyafet çekmeliyim.’ Küçük Çinli’nin lokantasını hatırlayınca elinde olmadan gülümsediyse de bu mutlu an çok kısa sürdü. Yapması gereken diyet ve kaybetmesi gereken kilolar aklına gelince suratı yeniden asıldı. “Peki Matmazel,” dedi. “Hepsi bu kadar.” Genç kızın gitmediğini, tereddüt içinde olduğunu farkedince usulca sordu. “Bir şey mi var?” “Evet. Bütün bu soruları bana neden sorduğunuzu anlayamadım.” Hoirot başını salladı. “Haklısınız. Hem de yerden göğe kadar. Açıklayayım. Amcanızın bazı kuşkuları var. Geçirdiği kazayla ilgili olarak.” Anna şaşırmıştı. “Kuşkuları mı? Ne demek bu?” “Şu demek: Mr. Monaldi bunun bir kaza olduğuna inanmıyor.” “Tabii ki kaza. Başka ne olabilir?” “Amcanız,birinin kendisini öldürmeye çalıştığına inanıyor.” “Ne? Ama bu çok saçma.” “Bana da öyle geliyor.” “Bunu kim yapmak isteyebilir?” “Bu sorunun cevabı o kadar zor olmasa gerek. Kaza sırasında evde kimler vardı? Siz, Paulo, karısı Brenda ve oğlu Carlo. Başka?” “Yeni ahçı Mrs. Gardner ve hizmetçi Ellis.” “Evet, hepsi bu. Eğer olay kaza değil de cinayete teşebbüs ise, zanlı listemizde bunlar var.” “Buna dünyada inanamam. Ben niye öldürmek isteyeyim ki amcamı?”

33


“Güzel soru. Niye amcanızı öldürmek istemiş olabilirsiniz? Vasiyetname yüzünden olabiir mi acaba?” “Mösyö Hoirot, düşünmesi bile çok korkunç. Ben amcamı çok severim. Biz onunla amca-yeğen değil, baba-kız gibiyiz. Paulo’yla da öyle. Onlar baba-oğul gibidirler. Amcam bütün mirasını bana ve Paulo’ya bırakacak. Neden böyle bir şey yapmaya kalkışalım ki?” “Merak etmeyin, olayın bir kaza olduğu bence de kesin. Amcanız vesveseli biri anladığım kadarıyla. Benden olayı soruşturmamı istedi ama bir şey çıkacağını hiç sanmıyorum.” Anna birden rahatlamış gibi göründü. Hoirot’a iyi geceler dileyip odadan dışarı çıktı. Yalnız kalan dedektif, “Evet, olayın bir kaza olduğu apaçık ortada,” diye mırıldandı kendi kendine. “‘Ama ben niye böyle huzursuzum?” Simon Batons, çok becerikli bir adamdı. Yüksek bir zekaya ve geniş bir hayal gücüne sahip olduğu söylenemezse de çok iyi bir araştırmacı olduğu kesindi. Ne yapar eder, aradığı bilgilere kısa zamanda ulaşırdı. En iyi müşterilerinden biri de Percule Hoirot’du. Hoirot akşam yemeğini yedikten sonra, Mr. Batons’ı aradı. Sözü fazla uzatmadan konuya girdi ve “Roberto Monaldi ve yeğenleri hakkında bilgi istiyorum,” dedi. “Raporunuz, yarına kadar elimde olmalı. Durum biraz acil. Mümkün mü acaba?” Mr. Batons bu soruya hemen cevap vermedi. Hiçbir zaman düşünmeden konuşmazdı. Hoirot’a dakikalarca sürmüş gibi gelen uzun bir sessizlikten sonra, “Elimden geleni yaparım,” dedi ağır ağır. Percule Hoirot, adamın sözünde duracağından ve yarın, günün erken saatlerinde istediği bilgilerle hastanede kendisini ziyaret edeceğinden emindi. Bu yüzden, pek alışık olmadığı bir şey yaptı, saat on birden önce yatıp uyudu. Yanılmamıştı, kahvaltıdan sonra çok sevdiği sütlü kahvesini içerken Mr. Batons çıkageldi. Adam, sessizce bir koltuğa oturup donuk mavi gözlerini kısarak anlatmaya başladı:

“Roberto Monaldi, 1965 yılında İngiltere’ye yerleşmiş. Camden Town’da ucuz eşyalar satan bir dükkan açarak başlamış işe. Kısa sürede faaliyet alanını genişletmiş. Yirmi yılda küçük bir imparatorluğun sahibi olmuş. 1967’de Nora adında İrlandalı bir kadınla evlenmiş. 1969’da oğulları David dünyaya gelmiş. David’in 21 yaşında iken intihar etmesi üzerine aile büyük bir yıkım yaşamış. İki yıl sonra da Nora ölmüş. Monaldi, o günden sonra kendisini tamamen işine ve iki yeğenine adamış adeta. Yeğenleri Paulo ve Anna Monaldi. 1980’deki depremde büyükbabaları ve teyzelerinden biri dışında bütün akrabalarını kaybetmişler. O sırada Anna bir yaşında, Paulo da üç yaşındaymış. 1982’de büyük baba ölünce, Mr. Monaldi İtalya’ya giderek iki yeğenini alıp İngiltere’ye getirmiş. Paulo 2007’de piyano öğretmeni Brenda Cavendish’le evlenmiş. 2008’de Carlo dünyaya gelmiş. Paulo, şu anda amcasının hemen hemen bütün işlerini yönetiyor. Bütün şirketlerin tepesinde Eboli Company adlı holding var. Paulo, Eboli’nin yönetim kurulu başkanı. Bununla birlikte, hala ipler Roberto Monaldi’nin elinde. Çünkü holding’in en büyük hissedarı o. Yani Paulo, Mr. Monaldi’nin onayını almadan hiçbir şey yapamaz. Anna, BTV’de yönetmenlik yapıyor. Bir kere evlenip boşanmış. On yıl önce olmuş bu. Çok kısa sürmüş evliliği. Dört ay kadar. Kocası şiddete meyilli biriymiş. Mr. Monaldi, adamı biraz bu yüzden hırpalamış. Adam epeyce bir zaman hastanede yatmış. Sonra sessiz sedasız boşanmışlar.” Mr. Batons susunca Percule Hoirot, “Bir tek sorum var,” dedi. “David neden ve nasıl intihar etmiş.” Donuk mavi gözler yeniden kısıldı. “Sebep belli değil. Baba oğul zaten pek anlaşamazlarmış. Mr. Monaldi sert mizaçlı biriymiş. Çocuk, babasının pompalı tüfeğiyle kendisini vurmuş. Geride, intihar nedenini açıklayan bir mektup da bırakmamış. En azından polis kayıtlarında böyle bir şey yok.” Hoirot, bir süre düşündükten sonra, “Sizden bir ricam daha var,” dedi. O sırada ayağa kalmış olan Mr. Batons, duraklayarak ünlü dedektife baktı. Mavi gözleri her zamankinden daha da donuktu şimdi.

34


Hoirot, “Birini bulmanızı istiyorum,” diye sürdürdü sözlerini. “Peggy adında yaşlı bir kadın. Reading’de yaşıyor. Uzun yıllar Mr. Monaldi’nin evinde hizmetçilik yapmış. Onun aile hakkında çok şey bildiğine eminim.” İki adam el sıkıştılar. Mr. Batons geldiği gibi sessizce odadan dışarı çıkarken, Hoirot, ‘Mr. Monaldi’yle şu intihar eden oğlu hakkında konuşmanın zamanı geldi,’ diye düşünüyordu. Çay salonu sıcacıktı. Burayı iyi ısıtıyorlardı gerçekten. Ama hastanenin diğer tarafları için aynı şey söylenemezdi. İnsanın üst üste birkaç kazak giymeden odasında oturabilmesi mümkün değildi. Bu yüzden burayı çok seviyordu Mösyö Hoirot. Her zamanki gibi bahçeye bakan pencerenin önündeki koltuğuna oturdu. Gazeteleri okumaya başlamadan önce, robdöşambırının cebinden telefonunu çıkardı, Mr. Monaldi’yi aradı. Bir cevap alamayınca telefonu tekrar cebine koydu, bakışlarını yanındaki sehpaya çevirdi. Bu kez The Guardian, gazete kümesinin en üstünde duruyordu. Uzanıp onu aldı ve okumaya başladı. On dakika sonra, gazetenin ilk sayfasını bitirmek üzereydi, yeniden Mr. Monaldi’nin numarasını tuşladı. Yarım dakika kadar bekledi. Telesekreter çıkınca bir an tereddütle durdu, sonra telefonu kapattı, gazetesini okumaya devam etti. Üçüncü sayfa da bittikten sonra tekrar saatine baktı ve yeniden cebinden telefonunu çıkardı. Ama Mr. Monaldi gene cevap vermedi. Percule Hirot’nun kaşları çatılmıştı. The Guardian’ı sehpaya bırakarak ayağa kalktı ve asansöre doğru yürüdü. Beş dakika sonra batı kanadındaki uzun koridorun başındaydı. Mr. Monaldi’nin odasının önüne gelince durdu. Kapı aralıktı. Başını uzatıp içeriye baktı. Yatak boştu. Mr. Monaldi odasında değildi. Telefonu, yatağın yanındaki komodinin üzerinde duruyordu. Ne olup bittiğini anlamaya çalışan Hoirot, koridorda yankılanan ayak seslerini duyunca dışarı çıktı ve hızlı hızlı yürüyen Hemşire O’brien’i gördü. Hemen arkasından koşup kadına yetişti. “Mr. Monaldi’yi bulamıyorum, hemşire. Kendisi…”

Kadın,otoriter bir tavırla Hoirot’nun sözünü kesti. “Kusura bakmayın, acil bir durum var.” Hoirot sesini çıkarmadı ama kadınla birlikte yürümeye devam etti. Koridorun sonundaki bir odanın önüne gelince, Hemşire O’brien hışımla kapıyı açıp içeriye daldı. Arkasından da Percule Hoirot girdi. Uçsuz bucaksız Middlessex kırlarına bakan genişçe bir odaydı burası. Yatakta yaşlı bir kadın yatıyordu. Hemşire, bir kadına, bir baş ucundaki monitöre baktı ve “Çok garip, “ dedi. “Herşey normal görünüyor.” Kadına dönerek, “İyi misiniz?” diye sordu. “Herhangi bir sorun yok değil mi?” Yaşlı kadın, yattığı yerden gülümsedi. “Çok iyiyim. Bana çok iyi bakıyorsunuz.” Hemşire etrafı kolaçan etti. Monitöre tekrar baktı. Yaşlı kadının nabzını ölçtü. Odayı terkederken yüzündeki hayret dolu ifade hala silinmemişti. Dışarı çıkınca Hoirot, Hemşire’ye neden bu kadar şaşırdığını sordu. Kadın başını iki yana sallayarak, “Anlamıyorum,” dedi. “Gerçekten anlamıyorum. Mrs. Benson, kalp hastası. O yüzden kalbiyle ilgili çeşitli parametreleri sürekli izliyoruz. Gerçi yoğun bakımda değil ama, tedbirli davranmak gerekiyor. Görmüşsünüzdür, hemşire odasında, bu koridordaki hastaların baş uçlarındaki monitörlerin hepsini bir arada gösteren büyük bir ekran var. Az önce Mrs. Benson’un bağlı olduğu monitörden nabız değerlerinin hızla düşmekte olduğuna dair sinyal geldi. Ben de telaşla hastanın odasına koştum. Ama gördünüz işte, kadın gayet sağlıklıydı. Nabzı da, benim o andaki nabzımdan daha iyiydi.” Hoirot, meraklanmıştı. “Bir tehlike olduğunu nasıl anlıyorsunuz?” “Eğer bir parametre ölçümünde sorun varsa, bir bip sesi bizi uyarıyor öncelikle. Sonra ekrandaki grafikler yeşilden kırmızıya dönüyor.” Hoirot, “Sık sık böyle arızalar olur mu?” diye sordu. Hemşire, “Beni de şaşırtan bu,” dedi. “Böyle bir şey ilk kez oluyor. Daha önce hiç başıma gelmedi. Neyse bunu bırakın da söyleyin bakalım. Mr. Monaldi’yi mi arıyorsunuz?”

35


Hoirot, “Ona bir türlü ulaşamıyorum. Telefonunu da almamış yanına. Nerede olduğunu biliyor musunuz?” Hemşire gürültülü bir biçimde güldü. “Gayet tabii. Telefonunu odasında bırakmasını ben söyledim. Çünkü , kendisini kütüphaneye götürmemi istemişti.” Şaşırma sırası Hoirot’ya gelmişti. “Kütüphane mi?” dedi. “Neden gitti ki oraya?” “Bilmiyorum. Bana bir açıklama yapmadı. Aşağı yukarı iki saat oldu. Kütüphane altıncı katta. Eğer gidecekseniz dördüncü asansörü kullanın.” Hemşire bunu dedikten sonra odasına girdi. Koridorda yalnız kalan Hoirot, ne yapması gerektiğini düşündü bir süre. Tam asansöre doğru yürüyecekken Hemşire’nin sesini duydu. “Mösyö Hoirot! Çabuk gelin!” Hoirot, geriye döndü. “Ne var, ne oldu?” Kadın telaşla, “Lütfen gelin,” dedi. “Size bir şey göstereceğim. Hoirot, odaya girdi. Hemşire O’brien, “Bakın,” dedi, iki kapısı ardına kadar açık, her tarafı ve rafları cam olan bir dolabı göstererek. Sonra hemen açıkladı “Morfin! Morfin şişelerinden biri kayıp!” “Ah!” diye bağırdı Hoirot, ayağına basılmış gibi. “Doğru mu bu?” “Evet. Kesinlikle,” dedi Hemşire O’brien. “Altı şişe vardı. Bundan eminim. Şimdi beş şişe var.” “Ne zaman altı şişe vardı?” “Az önce. Mrs. Benson’ın odasına gitmeden önce.” “Doktorlardan biri almış olabilir mi?” “Ben onay vermeden başbakan bile onu oradan alamaz. Bu korkunç, çok tehlikeli, inanılmaz bir şey. Ben bunu Dr. Frank’a nasıl açıklayacağım?” Hoirot, düşündü. Bu morfin şişesini kim, neden almış olabilirdi? Aklına tek bir olasılık geliyordu. Ve bu hiç de hoş bir olasılık değildi. Ani bir kararla odadan dışarı çıktı. Arkasından bakan Hemşire O’brien’e, “Sakın bir yere ayrılmayın,” dedi. “Morfin şişelerinden birinin daha kaybolmasını istemiyorum.”

Hızla asansöre bindi, altıncı kata çıktı. Kütüphanenin kapısını açarken, yüzündeki endişe iyice belirginleşmişti. ‘Altıncı katta kütüphane yapmak kimin fikriydi acaba?’ diye geçirdi aklından. ‘Hastalara eziyetten başka bir şey değil. Kim gelir ki buraya?’ Tahmin ettiği gibi kütüphane neredeyse boş sayılırdı. İçerde sadece, uzun okuma masasının en sonunda, tekerlekli sandalyesinde oturan Mr. Monaldi’den başka hiç kimse yoktu. Hoirot, kitap raflarının arasından geçerek adama yaklaştı. Mr. Monaldi, elinde bir kitapla uykuya dalmış gibiydi. Başı önüne düşmüş, omuzları hafifçe kaykılmıştı. Boynunda, çevresi daire biçiminde kızarmış bir iğne deliği vardı. Kucağındaysa boşalmış bir enjektör duruyordu. Roberto Monaldi’nin korktuğu sonunda başına gelmişti. Hoirot, kızgınlıkla “Adam meğer yerden göğe kadar haklıymış,” dedi. “Birinin kendisini öldürmek istediğini söylerken hiç de kuruntu yapmıyormuş.” Scotland Yard Başmüfettişi Paul McCartney’le karşılıklı çay salonunda oturuyorlardı. Adının Beatles’in ünlü bas gitaristiyle aynı olmasından dolayı, insanların sık sık bıyık altından gülümsemelerine alışkın olan Başmüfettiş, “Bu bir cinayet,” dedi. “Katil adamı morfinle zehirlemiş.” Hoirot, hala öfkeliydi. “Doktorlar hemen apomorfin verdiler, kalp masajı yaptılar ama çok geç kalınmıştı. Biraz daha erken gidebilseydim şu kütüphaneye, zavallının hayatı kurtulabilirdi.” Başmüfettiş McCartney, “Öyle söylemeyiniz, siz elinizden geleni yapmışsınız,” diyerek arkadaşını yatıştırmaya çalıştı. “Morfin, hemşire odasındaki dolaptan alınmış. Katilin bir yolunu bulup hemşireyi odadan uzaklaştırdığını siz söylediniz. O sırada yanındaymışsınız.” Hoirot, başını salladı. “Evet, herşey on beş, bilemediniz yirmi dakika içinde olup bitti.” “Demek katil daha önce de cinayet teşebbüsünde bulunmuş.” “Evet. Hem de üç kere. Gerçi, her iki yeğeni de bu olayların tamamen bir kaza olduğunu iddia ettiler.” “Siz ne düşündünüz?”

36


“Önce onlara hak verdim. Ama sonra, arka arkaya üç kaza, bana biraz tuhaf göründü.” “Haklısınız. Katil üç kere şansını denemiş, başaramamış. Sonuncusunda ise doğrudan saldırıya geçip işi bitirmiş.” “Evet. Son hamlesi, diğerlerinden farklı. Katilin bu kez işi şansa bırakmadığını söylemeliyim.” “Sizce katil kim?” “Hiçbir fikrim yok Başmüfettiş.” “Mr. Monaldi, çok ama çok zengin biriymiş. Ölümünden maddi çıkar sağlayacak olan yakınları bence en kuşku duyulacak kişiler. Ne dersiniz?” “Olabilir. Ben de her zaman kendi kendime, ‘Bu ölümden en çok kim yarar sağladı?’ diye sorarım. Cevap, çoğu kez katili gösterir. Tabii bir de Mr. Monaldi’nin düşmanı var mıydı acaba? Bunu da öğren mek lazım.” “Var mıydı?” “Bilmiyorum ama olmalı. Dediğiniz gibi o çok zengin bir iş adamıydı. Basamakları tırmanırken herhalde bir çok düşman da edindi.” Başmüfettiş ayağa kalktı. “Cinayet saati kesin olarak belli. Mr. Monaldi, aşağı yukarı 10.30 civarında öldürülmüş.” Bir an durdu. Sonra düşünceli bir ifadeyle sözlerine devam etti. “ Altıncı kattaki bir odayı kütüphane yapmışlar. İyi güzel de orada hastalarla ilgilenecek birinin olmaması tuhaf. Neyse, adamın yakınlarına soracağız, bakalım saat 10.30’da ne yapıyorlarmış? Şimdilik hoşça kalın Mösyö Hoirot. Bu arada, tekrar geçmiş olsun.” Hoirot, Başmüfettiş Paul McCartney’e belli belirsiz gülümsedi. Sonra kendi kendisine, “Konuş bakalım Mr. Monaldi’nin yakınlarıyla,” diye mırıldandı. “Eminim hepsinin, tam cinayet saatinde onlarca tanığı vardır.” Öğleden sonra, çay saati yaklaşırken, hastanenin resepsiyonuna gelen kızıl saşlı, şişmanca, orta yaşlı bir kadın, Mösyö Hoirot’yla görüşmek istediğini söyledi. Resepsiyondaki görevli, “Kim diyelim, efendim?” diye sorunca kadının cevabı, “Miss Peggy Chatterton deyiniz,” oldu. Hoirot kadını büyük bir sevinçle karşıladı. Davetini kabul edip hemen geldiği için, nazik bir

tavırla teşekkürlerini sundu. Ona çay ve bisküvi ikram etti. Kendisi de Dr. Frank’ın önerdiği, berbat lezzetteki bitki çayından içti. “Arkadaşınız beni bugün öğle üzeri aradı,” diye başladı sözlerine yaşlı kadın. “Aslında, en iyimser ihtimalle hafta sonu gelebilirdim. Ama Mr. Monaldi’nin ölüm haberini alınca…” Birden duraklayarak içini çekti. “Evet, ölüm haberini alınca, fikrimi değiştirdim. Sizi hemen görmeye karar verdim.” Hoirot yüzünü buruşturarak çayından bir yudum aldı, zorlukla yuttu. “Çok iyi bir karar verdiniz Miss Chatterton. Sizden öğrenmek istediğim bir iki konu var Mr. Monaldi hakkında.” Kadın ilgiyle başını öne doğru uzattı.”Buyrun Mösyö Hoirot. Nedir öğrenmek istediğiniz?” Hoirot , eveleyip gevelemeden sorusunu sordu. “Mr. Monaldi’nin oğlu neden intihar etti?” Miss Chatterton hiç beklemediği bir soruyla karşılaşmışçasına irkildi. Sonra toparlanıp “Uzun ve eski bir hikaye,” diye mırıldandı. “Bakın eski defterleri açmak istemem. Herkesin geçmişinde büyük hatalar olabilir. Eski günahların gölgesi uzun olur derler. Ama madem sordunuz, anlatayım.” Percule Hoirot, arkasına iyice yaslandı. Bütün dikkatini karşısındaki kızıl saçlı kadına verdi. “Herşey David’in yağmurlu bir sonbahar günü, Leicester Square’de karşılaştığı Bella’ya aşık olmasıyla başladı. Evet, herşeyin başlangıcı buydu. Kız, gerçekten güzeldi ve göründüğü kadarıyla daha önce bir evlilik geçirmiş olması dışında hiçbir kusura sahip değildi. Belki iş bu noktada kalsa, Mr. Monaldi, oğlunun Bella ile evlenmesine ses çıkarmayacaktı ama kızın babasının sabıkalı olduğunun ortaya çıkması herşeyi mahvetti. Adam, Yorkshire’da birini bıçaklamış. Hapisten çıktıktan bir süre sonra iki kızı, oğlu ve hasta karısıyla birlikte Londra’ya yerleşmiş. Stradford’da, kötü bir evde oturuyorlardı. Mr. Monaldi, bunları öğrenince oğlunun Bella’yla görüşmesini istemedi. İkisini ayırmak için herşeyi yaptı. Kızın babasına para bile teklif etti. O günleri hatırlıyorum. Sanki çıldırmıştı. Oğluna büyük baskı yapıyordu. Zavallı çocuk, sonunda dayanamadı vurdu kendisini. Garajda, babasının tüfeğiyle kafasına ateş etmiş.

37


Hastaneye götürdüler ama kurtaramadılar. İş bununla da kalmadı. Arkasından Bella ilaç içerek intihar etti. Kızın ölümüyle korkunç gerçek ortaya çıktı. Meğer hamileymiş. Karnında David’in bebeği varmış.” Hoirot, araya girdi. “Bunu nasıl öğrendiniz?” “Kızın babası geldi eve. Ağzına geleni söyledi. Sanırım sarhoştu. Yanında oğlu da vardı. Kızının ölümünden Mr. Monaldi’yi sorumlu tuttu. İntikamını alacağını söyledi. Ben almazsam oğlum alacak, diye bağırıp çağırdı. Beyefendi ikisini de kapı dışarı etti ama çok rahatsız oldu. Bir hayli endişelendi. Mrs. Monaldi de çok korktu. Oğlunu yeni kaybetmişti. Büyük bir üzüntü içindeydi. O günden sonra da iflah olmadı. Zaten zayıf nahif bir kadındı. İyi biriydi ama kocasına asla söz geçiremezdi. David konusunda da kocasını ikna etmek için çok uğraştı. Mr. Monaldi onu bir kere bile dinlemedi. Hatta oğlunun ölümünden karısını sorumlu tuttu. Zavallıya çok zulüm etti. Kadıncağız hasta oldu, yataklara düştü. Bir türlü iyileşmedi. Bir-iki yıl sonra da öldü. İşte böyle. Bana sorarsanız, David, Mrs. Monaldi, Bella ve karnındaki bebeği, Mr. Monaldi yüzünden öldüler. Allah günahlarını affetsin. Ben de Mrs. Monaldi’nin ölümünden sonra fazla kalmadım o evde. Emekli olup kız kardeşimin yanına gittim.” Hoirot sordu. “Bella’nın babasına ne olduğunu biliyor musunuz?” “Dört-beş yıl sonra bir trafik kazasında öldü.Sarhoşken bir araba çarpmış.” “Adamın adı neydi? Hatırlıyor musunuz.” “A, tabii. Jason’dı adı. Jason Levis.” “Oğlu peki? O gün babasıyla o da eve gelmiş. Ona ne oldu?” “Hiç bilmiyorum. Genç bir çocuktu. On beş, on altı yaşlarında filandı. Bir kez, eve geldiğinde karşılaştım onunla. Bir daha da hiç görmedim.” “Bütün bu olaylar olurken Mr. Monaldi’nin yeğenleri neredeydiler?” “Ah onlar mı? Paulo, Harrow Kolejinde yatılı okuyordu. Hafta sonları geliyordu eve. Çok akıllı bir çocuktu. Dışarda olmasına rağmen, neler olup bittiğinin farkındaydı sanırım. Anna ise evdeydi. Ama olayların vahametini kavrayamayacak kadar küçüktü. Ayrıca pek saf bir kızdı. Hayal gücü hiç

yoktu. Ne desem inanırdı. Facia sırasında Mr. Monaldi onu Suffolk’daki çiftlik evine gönderdi. On gün sonra döndüğünde, her şey sona ermişti.” Peggy gittikten sonra, Percule Hoirot, McCartney’i aradı. Konuşmanın önemli noktalarını aktardıktan sonra, “Bu Jason Levis’in oğlunu araştırmanızı tavsiye ederim. Şimdi kırk yaşında olmalı. Nerede, ne yapıyor, hayatta mı? Bunu mutlaka öğrenmeliyiz.” Başmüfettiş, ihtiyatlı bir sesle sordu. “Katil olabilir mi diyorsunuz?” “Hiç belli olmaz. Bütün ihtimalleri göz önüne almak lazım.” “Haklısınız. Bu arada bilginiz olsun diye söylüyorum. Cinayetin işlendiği saatte Anna Monaldi film çekiyormuş. Paulo Monaldi, sabahtan beri toplantıdaymış. Karısı da okulda ders veriyormuş. Üçünün de en az yirmi tanığı var.” Telefonu kapatan Hoirot, ‘Tam beklediğim gibi,’ diye düşündü. ‘Ama bu hiçbir şeyi değiştirmez. Anna’nın hayal gücü sıfırmış. Peggy öyle söyledi. Hayal gücü sıfır olan biri nasıl film yönetmeni oldu acaba? İşte bunu çok merak ettim.’ Percule Hoirot, arkasına yaslandı. Bugün canı gazetelere bakmayı hiç istemiyordu. Aklı tamamen Mr. Monaldi’nin ölümündeydi. Bu cinayetin para için işlenmediğini düşünüyordu. Başka bir sebebep vardı. Adam, yirmi beş yıl önce büyük bir facianın yaşanmasına yol açmış, sırf inadı yüzünden üç kişi ölmüştü. Tabii buna henüz anasının karnında olan bebeği de katmak gerekirdi. Bella’nın babası intikam yemini etmişti ama bunu başaramadan, bir trafik kazasında ölüp gitmişti. Geride kalan diğer çocukları, bu görevi üstlenmiş olabilirler miydi? Yirmi beş yıl sonra ellerine bir fırsat geçince intikam zamanının geldiğini mi düşünmüşlerdi. Fırsat? İntikam? Yapılacak tek bir şey vardı: Düşünmek. Hoirot da öyle yaptı. Koltuğuna iyice gömüldü ve gözlerini kapattı. Görenler onu uyukluyor sanabilirdi. Ama yakından tanıyanlar, ki onların sayısı iki elin parmaklarından daha fazla değildi, ünlü dedektifin bir muammanın çözümüne odaklanmış olduğunu hemen anlarlardı.

38


Güneş batmak üzereyken Başmüfettiş geldi. Hoirot’nun karşısındaki koltuğa oturdu. “Mösyö Hoirot,” diye başladı sözlerine. “Jason Levis’in oğlu Jonathan, tıpkı babası gibi, geçen yıl Fransa’da geçirdiği bir trafik kazası sonunda ölmüş. Ablası ise, yirmi yıl önce bir Kanadalıyla evlenip Montreal’e yerleşmiş. Anneleri hala sağmış ve o da kızının yanındaymış.” Bir vınlama sesi duyuldu. Başmüfettiş, bir anlık bir tereddütün ardından cebinden telefonunu çıkarıp baktı. “Karım arıyor” dedi . “İzninizle.” Hoirot, ‘buyrun’ anlamına gelecek biçimde başını hafifçe öne eğdi. McCartney sıkıldığını belli eden bir tavırla gülümsedikten sonra sesini alçaltarak Mrs. McCartney ile konuşmaya başladı. “Alo? Nasıl gidiyor hayatım? Tamam, merak etme. Mennun musun otelinden? Tamam tamam, veririm. Hayır, bu sabah gelmedi. Yarın alırım. Tamam, sevgilim. Hoşça kal. İyi eğlenceler.” Hoirot’nun yüzünde garip bir ifade belirmişti. Ama Başmüfettiş bunu farketmedi. Telefonu cebine koyarken, “Karım Paris’e gitti. Bir arkadaşıyla beraber,” diye açıkladı ve hemen konuya döndü. “Montreal polisiyle irtibata geçtik. Bu kişilerle görüştüler. Yani ana-kızın Mr. Monaldi’yi öldürmüş olmaları imkansız. Böylece döndük dolaştık aynı yere geldik.” “Sizi bilmem ama, ben farklı bir yerdeyim,” dedi Hoirot sakin bir sesle. “Bir fikrim var. Bana bir şey hatırlattınız. Sanırım, Mr. Monaldi’yi kimin öldürdüğünü buldum. Ah ne kadar körmüşüm. Bunu daha önce keşfetmem gerekirdi. Herşey o kadar açık ki.” “Sizin fikirlerinizle başa çıkmak imkansız Mösyö Hoirot,” dedi Başmüfettiş. “Umarım kanıtlarınız da vardır.” Hoirot kaşlarını kaldırdı. “Maalesef. Benim teorim, olguların ışığında mantıksal bir çıkarsama sadece. Ama size kanıt da bulacağım.” “Nasıl?” “Katili tuzağa düşürerek.” “Bunu nasıl yapacağız.”

“Siz merak etmeyin, işi bana bırakın. Benim sizden ricam şu: Anna, Paulo ve Brenda’nın bir saat sonra burada olmasını sağlamanız.” “Tamam. Yoksa o minik toplantılarınızdan birini mi yapacağız gene?” “Evet.” Hoirot, odasındaki yatağa oturmuş, tansiyonunu ölçen Hemşire O’brien’in işini bitirmesini bekliyordu. Sonunda kadın dedektifin kolundaki bandı çözdü, aleti katlayıp çantasına koydu. “Tansiyonunuz biraz yüksek çıktı. Mösyö Hoirot. Çok heyecanlı bir gün geçirdiniz. Bir hayli de koşuşturdunuz. Dinlenmeniz lazım. Yoksa yeniden oksijen maskesini takmak zorunda kalabilirsiniz.” “Buna razı olamam,” dedi Hoirot. “Birazdan aşağıya ineceğim.” Hemşire parmağını salladı. “Buna kesinlikle izin vermiyorum. Daha fazla yürümeniz doğru değil.” “Bakın, bir orta yol bulalım. Beni siz indirin aşağıya, tekerlekli sandalye ile. Mutlaka çay salonuna gitmeliyim. Bir toplantı yapacağım. Biliyorsunuz, hastanede bugün bir cinayet işlendi. Dr. Frank çok zor bir durumda kaldı. Onu bu dertten kurtarmam gerekiyor.” Kadın bu sözler üzerine yumuşar gibi oldu. “Tamam ama aşağıda en fazla yarım saat kalabilirsiniz. Dr. Frank, mutlaka dinlenmeniz gerektiğini söyledi.” “Tamam, en fazla yarım saat. Kırk beş dakika sonra inebiliriz. Dr. Frank’a söyler misiniz? Onun da gelmesi gerekiyor. Saat tam altıda çay salonunda olsun.” Hemşire, “Peki mösyö Hoirot. Dediğinizi yapacağım. Ama siz şimdi biraz istirahat edin,” diyerek odadan çıktı. Percule Hoirot, tekerlekli sandalyesini iten Hemşire O’brien’le çay salonuna giridiğinde saat tam altıydı. İçerde beş kişi vardı, Paulo, karısı Brenda, Anna, Dr. Frank ve Scotland Yard Başmüfettişi Paul McCartney. Bütün hastalar ve ziyaretçiler bir bahane uydurularak dışarı

39


çıkarılmıştı. Zaten, altıncı katta bir cinayet işlendiğini çok az kişi biliyordu. Hastaların hiçbirine bu konuda en ufak bir bilgi verilmemişti. Sadece hastane görevlilerinden bazıları cinayetten haberdardı. Gene de olağanüstü bir durum olduğunu çoğu kişi farketmişti ama Mr. Monaldi’nin bir cinayete kurban gittiğini asla tahmin edemezlerdi. Çay salonundaki beş kişi ayakta duruyorlardı. Hoirot onlara oturmalarını söyledi. Hemşire O’brien’e dönüp “Siz de matmazel,” dedi.”Lütfen ayakta kalmayın. Koltuklardan birine oturun.” Bunun üzerine kadın, Dr. Frank’ın yanındaki koltuğa ilişti. Hoirot hafifçe boğazın temizledikten sonra, konuşmasına başladı. “Biliyorsunuz bugün, Mr. Monaldi, öldü. Bir hastanede ölüm, aslında sıradan bir olaydır. Beklenmedik bir şey değildir. Ama Mr. Monaldi’nin ölümü beklenmedik türdendi. O bir cinayete kurban gitti. Ve açık konuşmam gerekirse, onu bu odadaki bir kişi öldürdü.” Hiç kimseden en ufak bir tepki bile gelmedi. Bunun üzerine Başmüfettiş, “Beni kastetmediniz, öyle değil mi Hoirot?” diye sordu. Hoirot tam cevap vermek için ağzını açtığı sırada Hemşire O’brien, “Ben de misafir olarak buradayım,” dedi. Anna, “Beni neden çağırdınızı bilmiyorum,” diye araya girdi. “Ama amcamın öldürüldüğü saatte stüdyodaydım. Bir sürü tanığım var. Hem ben amcamı neden öldüreyim ki?” Paulo, “Ben de öyle,” dedi. “Polise de söyledim. Cinayet saatinde toplantıdaydım. Bunu rahatlıkla kanıtlayabilirim. Çünkü, toplantıda en az elli kişi vardı ve ben karşılarından bir dakika bile ayrılmadım.” Karısına döndü. “Brenda da o sırada okulda, öğrencileriyle beraberdi.Değil mi hayatım?” Brenda, “Doğru, dersteydim ve piyanoyla Ayışığı Sonatı’nı çalıyordum,” dedi yumuşak bir sesle. “Daha birkaç saat evvel polise de anlattım. Öğrencilerimin hepsi tanığımdır.” Dr. Frank, kısa bir kahkaha attıktan sonra Başmüfettiş’e baktı. “Bu durumda katil ben mi

oluyorum? Cinayet saatinde odamdaydım ve hiç tanığım yok.” Hoirot, hepsine susmalarını işaret etti. “Kimin katil olduğunu birazdan söyleyeceğim. Ama önce izin verirseniz, bu sonuca nasıl ulaştığımı sizlere anlatmak istiyorum. “Mr. Monaldi, iki gün önce benimle konuştu ve birinin kendisini öldürmeye çalıştığını söyledi. Arka arkaya bazı kazalar geçirmiş, bu da onu çok endişelendirmişti. Benden kendisine bu kazaları tertip eden her kimse, onu bulmamı istedi. Açıkçası, başlangıçta onu pek ciddiye almadım. Zira, bana fazlasıyla vesveseli bir adam gibi görünmüştü. Ancak kısa bir süre içinde fikrimi değiştirdim. Mr. Monaldi’nin endişeleri pek ala gerçek olabilirdi. Böylece, adamakıllı bir soruşturma yapmaya karar verdim. Bazı ilgi çekici bilgilere ulaştığım sırada Mr. Monaldi öldürüldü. “Bir cinayette her zaman iki unsur öne çıkar. Sebep ve fırsat. Bu cinayetin sebebi ne olabilirdi? Akla ilk gelen paraydı kuşkusuz. Çünkü Mr. Monaldi çok zengin biriydi. Öldüğünde yeğenleri büyük servete sahip olacaklardı. Bir diğer sebep ise intikam olabilirdi. Kin ve nefrete dayanan bir öç alma isteği, bir çok insanı cinayete sürüklemiştir. Geçmişi biraz karıştırınca, Mr. Monaldi’den nefret eden, bu yüzden onu ortadan kaldırmayı çok isteyen birilerinin olduğunu öğrendim. Ancak Mr. Monaldi’den ölesiye nefret eden bu aile bireylerinin bir kısmı ölmüş, kalanları ise, İngiltere’den ayrılıp Kanada’ya yerleşmişlerdi. Kanada’daki polis yetkilileri, bu kişilerin olay günü Montreal’de olduklarını teyit ediyordu. “Fırsata gelirsek. Mr. Monaldi’nin mirasına konacak üç kişinin üç kazayı planlama ve uygulama imkanları vardı. Fakat, hastanenin kütüphanesindeki cinayeti işlemeleri fiziksel olarak mümkün değildi. Ya da öyle görünüyordu. Hukuk diliyle söylersek, alibileri sağlamdı. Bunun üzerine, hastanede kimlerin bu cinayeti işleme ihtimali olabileceğini düşündüm. Hastaların hiçbiri Mr. Monaldi’nin burada olduğunu bilmiyordu. Bu konuda bilgisi olan personel sayısı da çok azdı. Daha doğrusu, Dr. Frank’tan ve Hemşire O’brien’den başka hiç kimsenin, hastanede milyoner Mr. Monaldi’nin kaldığından haberi

40


yoktu. Yani, sebep açısından, Miss Anna, Mrs. Brenda ve Mr. Paulo; fırsat açısından ise, Hemşire O’brien ve Dr. Frank en kuvvetli katil adaylarıydı. Başmüfettiş’in ne fırsat, ne de sebep açısından bu cinayetle bir alakasının olmadığını ayrıca belirtmeme gerek yok sanırım. “Mr. Monaldi’nin öldürüldüğü sırada hemşire O’brien benim yanımdaydı. Dolayısıyla onu listemden hemen sildim. Ayrıca, Mr. Monaldi’yi daha önceden tanımıyordu. Ölümünden bir çıkar sağlaması söz konusu değildi. Aynı durum sevgili dostum Dr. Frank içinde geçerliydi ama, cinayet saatinde odasında olduğunu kanıtlayamaması beni düşündürüyordu. Mr. Paulo, karısı ve kız kardeşi ise, Mr. Monaldi’nin ölümünden büyük bir çıkar sağlamalarına rağmen, bugün saat 10.30’da hastanede olmadıklarını rahatlıkla kanıtlayabiliyorlardı. “O zaman kendi kendime şunu sordum. Acaba, Dr. Frank’ın Mr. Monaldi ile bilmediğimiz, gizli bir bağlantısı mı vardı? Onun ölümünden, kimsenin bilmediği bir çıkar mı temin edecekti? Aynı şekilde, acaba Mr. Paulo ya da Mrs. Brenda ya da Miss Anna, aslında 10.30’da hastanede miydi? İçlerinden biri, mükemmel bir biçimde gözümüzü mü boyamıştı? “Düşündüm. Hem de uzun uzun düşündüm. Ve birden gerçeği yakaladım. Başmüfettiş’in yaptığı bir telefon görüşmesinin bunda büyük rolü oldu. Bana bir şey hatırlattı. İşte o şey, bu denklemin çözümüydü. Ve aslında herşey çok basitti. Bunun daha önce neden aklıma gelmediğini bilemiyorum. Oysa, ilk anda düşünmeliydim bunu. “Bu sabah Mr. Monaldi’yi defalarca aramama rağmen telefonuma cevap vermedi. Neden? Çünkü kütüphanedeydi. Ben onun kütüphanede olduğunu bilmediğim için mütemadiyen arıyordum. Ama o telefonunu odasında bırakmıştı. “Şimdi size basit bir soru: Mr. Monaldi’nin kütüphanede olduğunu katil nerden biliyordu? Öyle ya, hastane çok büyük bir bina. Yedi katlı ve oldukça geniş bir alana yayılmış durumda. Diyelim ki, katil Mr. Monaldi’yi öldürmek için odasına geldi. Ama öldüreceği adam orada değil. Nerede

olduğunu nasıl bildi de kütüphaneye gidip adamı öldürdü? Dedim ya soru çok basit, cevabı da öyle. Mr. Monaldi’yi öldüren cani, onun kütüphanede olduğunu biliyordu. Hastanede bunu bilen tek bir kişi vardı: Hemşire O’brien. Mr. Monaldi’yi de zaten o öldürdü.” Perkül Hoirot’nun bu sözleri üzerine salondakilerden hafif bir hayret nidası yükseldi. Dr. Frank, “Bu imkansız,” diye bağırdı. Paulo Monaldi, “Ama az önce hemşireyi listenizden çıkardığınızı söylemediniz mi?” diye sordu. Başmüfettiş, ağır ağır ayağa kalktı. Gözleri kuşku doluydu. “Bu bir şaka mı Hoirot?” Tekerlekli sandalyedeki dedektif, ellerini hafifçe havaya kaldırarak hepsini susturdu. “ Hayır dostum, şaka değil. Hemşire O’brien, herkes gibi beni de yanıltmayı başardı. En azından bir süreliğine. O çok iyi bir oyuncu. Ama fazla zeki değil.” Hemşire O’brien, sakin bir sesle, “Bence şaka bu,” dedi. “Siz de biliyorsunuz Mösyö Hoirot, cinayet işlenirken ben sizin yanınızdaydım.” Hoirot adeta bir kaplan gibi kükredi. “Hayır değildiniz, Hemşire O’brien. Bu dünyada, Mr. Monaldi’nin kütüphanede olduğunu bilen tek kişi vardı, o da sizdiniz. Sizden başkası bu çinayeti işlemiş olamaz. Bence şöyle yaptınız. Odanızdaki morfin şişesini alarak başladınız işe. Amacınız, olaya bir hırsızlık süsü vermekti. Bu yüzden, dolabın camını kırıp kapılarını açık bıraktınız. Sonra Mr. Monaldi’yi tekerlekli sandalyesine bindirerek kütüphaneye götürdünüz. İçerde her zamanki gibi kimse yoktu. Morfini adamın boynuna zerk ettikten sonra, iğneyi kucağına bırakıp oradan ayrıldınız. Biri kütüphaneye girse bile Mr. Monaldi’nin uyuduğunu sanacak, öldüğünü anlaması ise epey uzun sürecekti. Bu da size en az yarım saat kazandıracaktı. Rolünüzü oynamak için aşağıya, odanıza gittiniz. Ama beklemediğiniz bir şey oldu. Planlamadığınız, hesapta olmayan bir şey. Mr. Monaldi’nin odasının önünde biri vardı: Ben. Telefonlarıma cevap vermeyen Mr. Monaldi’yi merak ettiğim için odasına gelmiş ama onu orada da bulamamıştım. Beni görünce odanıza gitmekten vaz geçtiniz ve bir hastanın

41


odasından tehlike sinyali gelmiş gibi numara yaptınız. Güya, odanızdaki monitör sizi ikaz etmiş, siz de dışarı çıkıp hastanın odasına koşmuştunuz. Böylece aşağı yukarı on dakika oyalanma fırsatı elde ettiniz. Arkasından, odanıza birinin girip morfin şişesini çaldığına dair rolünüzü de gayet güzel oynadınız. Böylece ben de morfinin saat 10.30 dan çok daha önce değil, tam da o saatte çalındığı masalına inandım. Ta ki, Başmüfettiş’in karısıyla yaptığı telefon görüşmesine kadar.” Hemşire O’brien, ayağa kallktı. “Bu saçmalıkları daha fazla dinlemek istemiyorum. Beni neden suçladığınızı da anlamış değilim. Ben Mr. Monaldi’yi neden öldürmek isteyeyim ki? Onu ne tanırım, ne de ölümünden maddi bir menfaatim var. Bence siz saçmalıyorsunuz Mösyö Hoirot. Ve çok ayıp ediyorsunuz.” Hoirot, kelimelerin üzerine basa basa, “Mr. Monaldi’yi siz öldürdünüz, Hemşire O’brien,” dedi. “Evet, canım sıkıldı, şu adamı öldüreyim dedim. Siz aklınızı mı oynattınız? Ben Mr. Monaldi’yi neden öldüreyim?” “İntikam için öldürdünüz.” Horot’nun bu sözleri herkesi yeniden hayretler içinde bıraktı. Başmüfettiş, şaşırmış bir halde, “İntikam mı?” diye sordu. “Hoirot, “Evet,” dedi. “Hemşire O’brien, kızkardeşinin intikamını aldı. Eniştesini bu yüzden öldürdü.” Hoirot, sözlerini etkisini görmek için sustu. Kimseden bir ses çıkmayınca sözlerine devam etti. “Hemşire O’brien Mr. Monaldi’nin yıllar önce ölen karısının kızkardeşi. İrlandalı o. Onun Belfast’taki ablasıyla konuştuğunu görmüştüm. Ama nasılsa aklımdan çıkmış. Başmüfettiş’in telefon konuşmasını dinlerken hatırladım birdenbire. O’brien zaten tipik bir İrlandalı adı. Sanırım, uzun yıllar önce Blackpool’daydınız. Mr. Monaldi’yi ilk kez o zaman gördünüz. Yıllar sonra bu hastanede yeniden karşılaştığınızda o sizi hatırlamadı. Ama siz onu hiçbir zaman unutmamıştınız. Yeğeninizin ve ablanızın ölümünden onu sorumlu tutuyordunuz. Size göre, o bir katildi ve ondan hiç kimse hesap soramamıştı. Hiç beklemediğiniz bir anda onu

karşınızda bulmuştunuz. Herhalde bir müddet ne yapacağınızı bilemediniz. Belfast’taki akrabalarınızın onayından sonra onu öldürme kararınız kesinleşti. Adamın bazı kazalar geçirdiğini öğrenince bundan yararlanmaya kalkıştınız. Mr. Monaldi’yi benimle görüşmesi için ikna ettiniz. Böylece, polis Mr. Monaldi’nin yakın çevresindeki insanlardan, özellikle de yeğenlerinden şüphelenecekti. Neredeyse amacınıza ulaşacaktınız. Bütün hatanız beni bu işe karıştırmak oldu.” Hala ayakta olan Hemşire O’brien kızıl saçlarını eliyle düzeltirken sinirli bir kahkaha attı. “Hepsi palavra bunların,” dedi kızgınlıkla. “Hepsi bir hezeyan. Elinizde tek bir kanıt olmadan beni suçluyorsunuz. Delirmişsiniz siz.” Hoirot ,“Az önce Scotland Yard’dan laboratuvar sonuçları geldi!” diye bağırdı. Sesi sanki bir gök gürültüsüne benziyordu. “Enjektörde sadece sizin parmak izleriniz bulundu. İşte size kanıt!” Hemşire O’brien’in gözleri faltaşı gibi açıldı. Öfkeden kudurmak üzereydi. “Bu doğru olamaz?” diye haykırdı. “Ben o sırada eldiven giy…” Birden büyük bir sessizlik oldu. Ağır, korkunç bir sessizlik. Herkes nefesini tutmuş, Hemşire O’brien’e bakıyordu. Percule Hoirot, “Yaa?” dedi. “Demek, cinayeti işlerken eldiven takmıştınız.” Adeta çökercesine bir koltuğa yığılıp kalan Hemşire O’brien, “Ben, ben …” diye kekeledi. “Ben onu demek istemedim. Hayır bu zalimlik. Beni tuzağa düşürdünüz.” Hoirot, Başmüfettiş McCartney’e döndü. “Bundan sonrası size ait Başmüfettiş.” Scotland Yard Başmüfettişi Paul McCartney yerinden kalktı, kadının yanına gitti ve resmi bir tavırla, “Sizi Robeto Monaldi’yi öldürmekten tutukluyorum,” dedi. “Konuşmama hakkına sahipsiniz. Söyleyeceğiniz her şey mahkemede aleyhinize delil olarak kullanılabilir.” Başmüfettiş bunları söylerken Hemşire O’brien elleriyle yüzünü kapatmış, hüngür hüngür ağlıyordu.

42


T

avsiye üzerine başladığım kitaba eşlik eden bir fincan kahve önümde sehpada duruyor. Bahardayız ama hava soğuk. Battaniyeyi dizlerime çekmişim. Kitap akıcı ilerliyor. Telefonumda bildirim olduğunu belirten ışık yanıp sönüyor. Bir süre aldırış etmiyorum. Ama gözüm takılıyor. Daha fazla kayıtsız kalamıyorum. Çağın hastalığı; sosyal medya bağımlılığı yavaş yavaş kanıma işliyor biliyorum. "Bir yeni posta" cümlesinin yerini almış simge ekranın üst köşesinde. Açıyorum. "Yazınızı okudum. Bir bayan olarak polisiye kitap, film ve hikayelere neden bu kadar ilgi duyuyorsunuz? Ailenizde bir polis mi var?" diye soruyor biri. Mesajın hangi kısmına takılsam bilemiyorum. Aslında tamamen safiyane duygularla yazıldığına emin olduğum bu mesajın üzerine,sorular teker teker belirmeye başlıyor aklımda... Polisiye sevmek için erkek mi olmak gerekir? Önyargılardan örülmüş bir duvar yine sahnede. Hem kadına hem polisiyeye karşı bir önyargı duvarı. Toplumda kanıksanmış bir algı ile, romantik olması gereken, naif ruhlu, güzelliğin beden bulduğu kadın; oldukça eril görülen polisiyeye nasıl ilgi duyabilir ki? Polisiye maçodur oysa, erkeksidir. Cinayet, hele hele kanlı ise daha da erkeksidir. Kadına yakıştırılamaz bir türlü. Aşk romanları, şiirler okuması gereken kadın, neden polisiyeye ilgi duyar ki ,diye sorgulamak da gerekir. Polisiye o denli erildir ki bir çok polisiye yazarın baş kahramanı da sırf bu sebepten erkektir. Burada Tess Gerritsen, Sue Grafton,Stieg Larsson gibi bazı yabancı; kahraman olarak Kati Hirşel’i okuyucuya sevdiren Esmahan Aykol gibi yerli isimleri istisnai olarak adlandırıyorum. Ve gülümseyerek anılması gereken Miss Marple da tam bu esnada çıkıp geliyor beynimin bir köşesinden. O tatlı, meraklı kız kurusu için de Agatha 'yı saygı ile bir kez daha selamlıyorum. Sokakta düşen bir çocuk görse yüreği hoplayan, izlediği filmde aşıklar kavuşunca gözleri dolan, giydiği kıyafete aynada beş kere bakıp, üç kere değişerek sokağa anca çıkabilen, saçı fönlü, dudağı rujlu, eli mutfakta hamarat bir kadın da olsak polisiye sevebiliriz. Hatta polisiye diye sınırlamadan, suç edebiyatı diye adlandırılan o geniş yelpazenin her türüne gönlümüzü kaptırabiliriz. Kim suçlu diye düşünerek , en ince

43


detayları atlamamaya çalışarak okuduğumuz bir romanın son sayfalarında, kıyıda köşede bıraktığımız bir kişinin katil çıkmasına şaşırabilir, başka bir romanda psikopat katilimizin damla damla akıttığı kanın sıcaklığını iliklerimize kadar hissedebiliriz. Kimisinde tiksindirici derecede aktarılan işkence detayları ile ürperebiliriz de. Ama biz kadınlar katagorize edildiğimiz ve kalıba sokulmaya çalışıldığımız kadar ince, hassas ruhlu olmayabiliriz işte. Dünyada acının, kötücül güçlerin çokluğunun farkında olan gerçekçi yanımız ne kadar baskınsa, biz kadınlar, yüreğinin götürdüğü yere git diyen yanımıza daha çok tercih ediyor olmalıyız, arı kovanına çomak sokmayı... Gelelim aklıma takılan bir diğer soruya… Polisiyeye ilgi duymak için illa ailede olan bir polis ile empati kuruyor mu olmalıyım? Ailede sadece bir tane polis varmış ve ben ne yazık ki onu tanıma şerefine nail olamadım. Hatta birçokları gibi, polis amca kızar, tarzı cümlelere maruz kalmış bir çocukluk sebebi ile de polis kavramını kendime çok da yakın bulmamışımdır. Mesele polislerle ilgili değil yani sevgili okur. Mesele; bilinmezliğin merakında... Her ne kadar bunca başarıya rağmen hala bazılarınca küçümsenen bir tür olsa da, polisiye aslında hayatın temel gerçekliklerinden biridir. İyi isen cennete, kötü isen cehenneme diyen temel

öğretiler gibi, iyilik ile kötülüğün savaşı üzerine kurulmuş bir dünya düzeninin ta kendisidir polisiye. Yapan adına ne de acınası bir durumdur ki bu kitap türünü okuyanlar, aşağılanırlar. Kendilerini entellektüel camianın bir ferdi olarak adlandıran okur kitleleri üstten bakan bir bakış ile, ben bilmem kimin otobiyografisini, adını bile duymadığın ülkelerin tarihini okurken, sen eğleniyorsun anca, küçümsemeleri ile bakarlar. Şahsen çok yaşadığımdan bilirim. Ancak onlar bilmezler ki; polisiye diyip geçtikleri Grange'ı okuyan bir okuyucu, dünyanın bir çok ülkesini gezmektedir. Dan Brown okuduktan sonra, etrafında gördüğü ama nereden geldiğini bilmediği bir çok simgenin altında ne yatıyor kavramıştır artık. Karakter çözümlemeleri ve psikoloji, cevap Hercule Poirot ve gri hücreleri. İkinci Dünya Savaşı ve arkeoloji mi, Glenn Meade okumuş biri için ne kadar aşina konular. Biraz cerrahi, biraz da patoloji mi dediniz? Tess Gerritsen ile tanışmış mıydınız siz? Mesele polislerle hiç de ilgili değil yani. Suç veya suçlu ile de değil. Mesele merak etmenin ve gizemleri keşfetmenin üstün hazzı ile ilgili. Sayfalara saçılan ipuçlarını toplamanın, karakterleri analiz etmenin, çıkarımlarda bulunmanın ve çözüme gitmenin hazzı ile...

44


Agatha Christie/Roger Ackroyd Cinayeti

A

gatha Christie’nin ünlü dedektifi Hercule Poirot’nun üçüncü macerası olan Roger Ackroyd Cinayeti, ilk kez İngiltere’de, 1926 yılında yayınlandı. Kitap, gördüğü ilgi kadar şiddetli eleştirilere de hedef oldu. Eleştirmenlerin bir kısmı, Agatha Christie’nin hile yaptığını, okuyucuyu aldattığını iddia etti. Ancak, şaşırtıcı finaliyle kısa zamanda unutulmaz romanlar arasına girmeyi başardı. Yüzyılımızda ise Agatha Christie’nin başyapıtı olarak kabul ediliyor. Ben de aynı kanıdayım. Herhalde hiçbir polisiye roman, katilin açıklandığı bölümde, okuyucusunu bu kadar şaşkınlık içinde bırakamaz. Kitap, mükemmel bir ustalıkla yazılmış finalinin yanı sıra gizemli bir içeriğe de sahip. Yazılışının üzerinden 90 yıl geçmiş olmasına rağmen hakındaki tartışmalar bitmek bilmiyor. Yenilikçi tavrıyla bir çığır açan ve polisiye türüne büyük katkılar yapan romanın 2013 yılında, bugüne dek yazılmış en iyi cinayet romanı unvanı aldığını da belirteyim. Kısaca özetleyecek olursam, kitapta olaylar, Kings Abbot köyünde yaşayan zengin bir dul kadının kuşkulu intiharıyla başlıyor. Bütün köy, kocasını öldürdüğünü bilen biri tarafından kadına şantaj yapıldığı dedikodusuyla çalakalanmaktadır. Kadın, ölmeden önce, şantajcının ismini açıkladığı bir mektubu gizli aşığı Roger Ackroyd’a gönderir. Fakat Ackroyd, mektubu aldığı akşam bir cinayete kurban gider. Mektup ise kaybolmuştur. Romanda Hercule Poirot’yu, emekli olmuş ve balkabağı yetiştirmek üzere, Kings Abbot köyüne yerleşmiş olarak görürüz. Olaya istemeden karışır ve katili yakalar.

Önemli karakterler arasında, Poirot’nun komşusu, hiç evlenmemiş, yaşlı bir kız vardır. Caroline adındaki bu kız kurusu, köydeki bütün dedikodulardan haberdardır. Agatha Christie, bu yaşlı kızın dört yıl sonra arzı endam edecek diğer ünlü dedektifi Miss Marple’ın ilk örneği olduğunu söyler. Agatha Christie’nin pek çok romanı gibi, Roger Ackroyd Cinayeti, bir çok kez Türkçe’de yayınlanmıştır. Ancak ben, okumanız için özellikle Pınar Kür’ün çevirdiği, 1992 basımı ve Metis Yayınları’ndan çıkan kitabı tavsiye edeceğim. Çünkü bu eksiksiz ve özenli bir çeviri. Altın Kitaplar’dan basılan ve hala yeni baskıları yapılan Gönül Suveren’in çevirisini ise kesinlikle tavsiye etmiyorum. Bu çeviride bazı kısımlar ya tamamen atlanmış, ya da keyfi değişikliklere gidilmiş. Aslında bu tutum, yayınevinin diğer Agatha Christie çevirilerinde de –ne yazık ki- aynen sürdürülmekte. Basit bir kıyaslama yapmak gerekirse, Altın kitaplar’dan yayınlanan Gönül Suveren’in çevirdiği Roger Ackroyd Cinayeti 192 sayfa, buna karşılık Pınar Kür’ün çevirisi 214 sayfa. Yani, 22 sayfa eksik. Altın Kitapların baskısında, bazı bölümler tamamen çıkartılmış. Yer yer kısaltmalar, hatta yorumlar yapılmış. Örneğin orijinal kitapta, 16. Bölüm’ün ikinci paragrafı şöyle: “O geceki konuklarımız, Bayan Gannet ve kilise yakınlarında oturan Albay Carter’dı. Böyle akşamlarda dedikodu çok olur, dedikodudan oyun oynanmaz hale gelir nerdeyse. Briç oynanır, en kötüsünden geveze işi briç. Macong ise insana huzur verir…” Buna karşılık Gönül Suveren’in çevirisi şu şekilde: “O geceki konuklarımız Bayan Gannet’le Bay Carter’dı. Adam ukalanın biridir ama neyse…”

45


Gönül Hanım’ın kısaltması karşısında şaşkınlığa uğramamak mümkün değil. Albay’ın Bay Carter’a dönüşmesi bir yana, adamcağız bir de ukala yaftası yiyivermiş. Aynı yayınevinin eski baskılarında roman, Ölümün Sıcak Eli gibi manasız bir adla yayınlanmış üstelik. Artık gerisini siz tahmin edin. Bu yüzden eğer okuyacaksanız, bir Pınar Kür çevirisi bulup onu okumanızı tavsiye ederim. Maalesef bu kitabın yeni bir baskısı yok. Ancak sahaflarda bulmanız mümkün.

Algan Sezgin Türedi/Katilin Şahidi

K

atilin Şahidi, Algan Sezgintüredi’nin aynı seriden çıkan beş romanından üçüncüsü. 2014 yılında, APRİL yayıncılık tarafından yayınlanmış, 194 sayfa. Olay, bir yılbaşı gecesinde başlıyor ve bitiyor. Romanın anlatıcısı ve baş kahramanı, özel dedektif Vedat Kurdel, elinde pişmiş bir hindiyle arkadaşı ve ortağı Tefo’nun evine gitmek üzere, sekreteri Nilgün’ün apartmanından ayrılacağı sırada arka arkaya atılan dört el silah sesi duyar. Vedat’ın duruma el koyması ve yan dairede bir cinayet işlendiğini keşfetmesiyle macera başlar. Kısa bir süre sonra olaya Tefo’nun ve resmi polisin de karışmasıyla soruşturma derinleşir. Nilgün’ün annesi, kapıcı, kapıcının karısı, maktulün yakın bir arkadaşı ve tuhaf bir komşuyla eşi zan altındadır. Zira o sırada apartmanda bulunan kişiler bunlardır. Bu şüpheliler aynı zamanda cinayetin aydınlatılmasında büyük rol oynayan bilgileri dedektiflere verirler. Muamma, ipuçlarının teker teker değerlendirilmesiyle, adım adım ilerleyerek çözülür. Cinayetin nedeni, bulanık bir biçimde de olsa ilk sayfalardan itibaren belirmeye başlar ve giderek kesinlik kazanır. Cinayetin nasıl ve kim tarafından işlendiği ise finale yakın bölümlerde ortaya çıkar. Romanda anlatılan öykü, bir kapalı oda cinayetidir. Klasik dönemin en gözde konusu olan bu tarzın temel özelliği, hiç kimsenin girmediği ve çıkmadığı, kapalı bir mekanda işlenen bir cinayeti

ele almasıdır. Bu yöntemi kullanan bir yazar, okuyucuya meydan okumada en üst düzeye ulaşır. Kuşkusuz, okuyucunun (dolayısıyla dedektifin) karşısında çok kurnaz ve zeki bir katil bulunmaktadır. Her ne kadar, odanın yerini burada bir apartman dairesi almış olsa da Katilin Şahidi, tam anlamıyla bir kapalı oda cinayetinin anlatımıdır. Ne var ki, çözümün orijinal olduğunu söylemek biraz zor. Neden derseniz, özellikle Agatha Christie, üstelik daha kısıtlı teknik imkanlarla bu çözümün farklı versiyonlarını çeşitli öykü ve romanlarında kullandı. Ancak, bunun Katilin Şahidi için bir kusur teşkil ettiğini iddia etmek biraz hatalı olur. Çünkü, kapalı oda cinayetleri klasik dönemde o kadar çok yazıldı ki, artık bunlara getirilecek farklı bir çözüm kalmadı. İster istemez, her kapalı oda cinayeti romanında, mevcut çözümlerden biri kullanılmak zorunda. Yepyeni bir çözümün kolay kolay yazılacağını da sanmıyorum. Romanda belli başlı iki kahraman yer alıyor. Bunlar Vedat ve Tefo. Orta sınıfa mensup, sıradan, daha doğrusu fazla bir olağanüstülüğü olmayan kişiler. Klasik polisiyenin vaz geçilmez ikilisi olarak da düşünebiliriz onları. Tefo, Holmes/Poirot tiplemesine yakın biri. Vedat ise Watson/Hastings rolünde. Ancak iki karakter arasındaki çizgi, Holmes’la Watson arasındaki kadar kesin değil. Hele Poirot ve Hastings arasındakine benzer bir uçurumdan söz bile edilemez. Tefo, daha entelektüel, daha kıvrak bir zekaya sahip. Ama Vedat’ın da ondan aşağı kalır yanı pek yok. Sadece daha delişmen, daha geveze ve daha gözüpek. Zaten fiziki görünümleri de buna uygun. Tefo’nun ufak tefekliğine karşın, Vedat, daha iri yarı ve güçlü. Olaylar bize Vedat aracılığıyla aktarılıyor. Yazar bu aktarma için, iç monolog tekniğinini kullanmış. Herşeyi Vedat’ın kafasının içinden geçenlerle öğreniyoruz. Bu yüzden öğrendiklerimiz, romanın asıl konusuyla sınırlı değil. Bir sürü ipe sapa gelmez teferruat, abuk sabuk fikir, tuhaf yorum ve saçma sapan düşünce de Vedat aracılığıyla bize ulaşıyor. Aslında çok komik şeyler bunlar. Fakat yazarın anlattığı polisiye öyküyle uzaktan yakından bir alakası yok.

46


Yani bize cinayetin neden, nasıl ve kim tarafından işlendiği konusunda en ufak bir bilgi vermiyor. Bu hezeyanlar kitaptan çıkarılsa, romanda anlam bütünlüğü zerre kadar bozulmaz. Bütün bu laf ebeliğinin yer yer tempoyu düşürdüğü de bir gerçek. Hatta tez canlı okurlarda bir bıkkınlık yaratmasına hiç şaşırmam. Ancak bu öyküleme tekniğinin yazar tarafından, gerçeği okuyucudan gizlemek amacıyla, bilinçli olarak kullanıldığını sanıyorum. Okuyucunun kafasını karıştırıp dikkatini dağıtarak, gerçeği görmemesini sağlıyor böylece. Her ne kadar iç monologlar özenle yazılmış, çoğu kez de eğlendirici olsalar da bir polisiye roman için biraz fazlalar. Başka tür bir romanda hiç sıkıntı yaratmayacak bu cümleler, bir polisiyede yer alınca ve kitabın tamamına geniş biçimde yayılınca biraz rahatsızlık veriyor. Okurken insan, “Lafı fazla uzatma, konuya gir artık,” diye düşünmeden edemiyor. Polisiye romanlarda dedektifin tesadüfe dayanarak bir olayı çözmesi, inandırıcılığı zedelediği için pek hoşa gitmez. İstenir ki, cinayetin üzerindeki esrar perdesi, belli bir mantık silsilesiyle ve araştırma sonucu elde edilen olguların yardımıyla kaldırılsın. Bu romanda ise, sonuca doğrudan ve belirgin etkisi olan kritik bir tesadüf var. Dedektiflerin ele geçirdiği bir fotoğrafta yüzü görünmeyen şahsın kimliğinin belirlenmesiyle ilgili bu tesadüf, kurguda, şüphelerin belli bir kişiye yönelmesine rasyonellik kazandırma işlevi görüyor. İyimser bir yaklaşımla, okuyucunun keyfini kaçırabilecek bu nahoş tutumun, zaman sorunuyla ilgili olduğunu söylemek mümkün. Öykü bir yılbaşı gecesi başlayıp bitecek biçimde kurgulanmış. Yani, dedektifler birkaç saat içinde olayı çözmek zorundalar. Bu yüzden yazar, akışı hızlandırmak ve dedektifleri çözüme bir an önce ulaştırmak için bu tesadüfü kurguya eklemek zorunda kalmış olabilir. Katilin Şahidi öncelikle, çok eğlenceli, bol gülmece unsurları barındıran bir roman. Diğer yandan, bir polisiye olarak da son derece başarılı.

Kitabın başında bir cinayet işleniyor, soruşturma hızla devam ediyor ve makul bir finalle sona eriyor. Ancak, bu makul finalin, en azından kendi adıma, beklenmedik bir final olmadığını söylemek zorundayım. Tıpkı, kapalı oda probleminin çözümü gibi, katilin kimliği de benim açımdan pek gizli kapaklı değildi. Ama bunun, her okur için aynı olacağını sanmıyorum. Romanı bir polisiye olarak başarılı bulmamın altında yatan en önemli neden, çözüm için gerekli i puçlarını yazarın okurdan saklamaması. Gerçekten de yazar, hiç çekinmeden ipuçlarını okuyucuya veriyor. Ama bunu çok zekice yapıyor. Roman son derece özenle yazılmış, kurgu neredeyse milimetrik olarak hesaplanmış. Bütün hikaye, hiç aksamadan, tıkır tıkır ilerliyor. Anlatım tekniğinden kaynaklanan bazı sorunlara rağmen kolay okunuyor. Kısacası eğlenceli ve keyifli bir polisiye Katilin Şahidi.

Çağatay Yaşmut/Kadıköy Cinayetleri

K

adıköy Cinayetleri’nde Çağatay Yaşmut’un maço kahramanı Başkomiser Galip gene işbaşında. Galip sadece maço olsa iyi. Aynı zamanda hayatı oluruna bırakmış, bomboş bir adam. Bildiği, yaptığı tek şey işi. Bir tür adalet dağıtıcısı o. Katilin peşine düştü mü yakalamadan bırakması mümkün değil. Onu, burnu iyi koku alan bir av köpeğine benzetmek hiç yanlış olmaz. Bu son macerasında, her ne kadar olumsuz yönleri bir parça törpülenmiş olsa da uçkuruna düşkünlüğünde ve sorguladığı kişilere kötü davranma huyunda fazla bir değişiklik yok. Bu kötü polis karakterinin romanda bir genellik içermesi insanı rahatsız ediyor ama gerçek bundan farklı mı? Polisimizin bırakın sorguyu, basit toplumsal olaylarda bile yurttaşlara karşı, en hafif deyimle ne kadar kaba davrandığını bilmeyenimiz mi var? Bence Çağatay Yaşmut, Başkomiser Galip ve arkadaşlarını bu bağlamda gerçekçi bir biçimde yansıtmış romanına.

47


Okuyucuyu rahatsız ettiğine göre, başarılı da olmuş. Evet, Başkomiser Galip itici bir tip. Bundan hiç kuşkum yok. Ama kabul etmek gerekir ki, o aynı zamanda komik bir adam. Düştüğü gülünç durumlar, insana sadece tebessüm ettirmiyor, bazen kahkaha bile attırabiliyor. Aslında Çağatay Yaşmut, mizahla polisiyeyi çok güzel harmanlamış. Kitabın bazı bölümleri gerçekten çok eğlenceli. Romanda erkeksilik fazlasıyla ön planda. Tüm kurgu, erkeklerin dünyasını anlatıyor. Herşey, ama herşey erkeklerin bakış açısından veriliyor. Aslında bunda fazla şaşılacak bir şey yok. Çünkü polisiye, ister edebiyatta olsun, ister gerçek hayatta, erkeksi bir faaliyet alanı. Çağatay Yaşmut, bu dünyayı biraz abartmış mı acaba? Belki. Ama bunu erkeksiliğe bir övgü olsun diye yapmamış. Tam tersine, bir eleştiri vasıtası olarak kullanmış. Maçoların dünyasına bir ayna tutmuş ve oradan yansıyan tuhaflıkları resmetmiş. Erkeklerin neredeyse hastalık derecesine ulaşan yatak merakları ya da iktidarsızlık korkuları yüzünden nasıl gülünç durumlara düşebileceklerini çok güzel anlatmış. Erkeksiliği övmek şöyle dursun, bence yerin dibine sokmuş. İyi de yapmış. Sonuçta insan şunu düşünmeden edemiyor. “O kadar zeki olsam, Emniyet Müdürü olurdum,”

dediği, dolayısıyla haddini ve yerini bildiği için takdir edebileceğimiz Galip, kendisinin de itiraf ettiği üzere, zeki biri olmadığı halde, bütün bu cinayetleri nasıl çözebiliyor, failleri nasıl yakalayabiliyor? Bence bu üstünde durulması gereken bir soru. Onun hiçbir entelektüel birikiminin ve hobisinin olmadığı, sinemaya, tiyatroya gitmediği, müzik dinlemediği, kısacası sıradan bile denemeyecek ölçüde ot gibi bir adam olduğu gizli saklı bir şey değil. Buna rağmen çatır çatır cinayetleri çözüyor, suçluları yakalıyor. Peki, nasıl oluyor bu? Evet, o iyi bir polis, işini iyi yapmak için müthiş bir gayret gösteriyor. İyi de bunlar yeterli mi, karanlık bir cinayetin üzerindeki esrar perdesini kaldırmaya? Üstelik adamda ne üstün bir sezgi, ne de müthiş bir muhakeme kaabiliyeti var. Yani o kesinlikle bir Sherlock Holmes ya da Hercule Poirot değil. Başkomiser Galip, olayların gelişiminden ve edindiği bilgilerden yararlanarak çözüme ulaşıyor. Onun yöntemi bu. Bundan dolayı makul ve inanılır biri. Sadece Türkiye’deki değil, dünyadaki polislerin büyük çoğunluğunu temsil eden bir roman kahramanı.

48


T

witter, Facebook ve daha bir çok sosyal medya uygulaması artık hayatımızın her anında. Akıllı telefon denilen ve avuç içimize dahi sığabilen cihazlar, gerçek dünyayla olan ilişkimizi günden güne sınırlarken, o ufacık ekranlarından açılan sanal dünya ile bağımızı ise giderek güçlendirmekte. Etrafımıza şöyle bir baktığımızda hemen hemen herkesi başı öne eğilmiş, elindeki parlak ekranda bir şeylerle haşır neşir halde görüyoruz. Kimse kimsenin umurunda değil gibi. Hayat sadece sosyal medyada ne paylaşıldığı ve ne kadar beğeni alındığı üzerine yaşanıyor. Sosyal medyanın hızı, haliyle bir şeylere duyulan ilgi ve ayrılan zamanın da hızlanmasına sebep oldu. Dün hakkında binlerce yorum yapılan, videolara konu olan bir konuyu (yeni jargondaki adı ile 'trend topic') bir hafta sonra kimse hatırlamıyor. Bir konunun moda ve demode olması an meselesi. Peki bu durum edebiyatı nasıl etkiledi? İnsanların sosyal medyada 149 harf ile çok ağır felsefeler yapabildiği bir ortamda, yüzlerce sayfalık bir roman nasıl okunabilirliğini korur? Ünlü bir yazar zamanında şöyle demiş : 'Benim kısa yazacak kadar çok zamanım yok.' Gerçekten de kısa cümlelerle edebiyat yapabilmek için, çok büyük bir bilgi ve ruh birikimini uzun zaman boyunca süzgeçten geçirmek gerekiyor. Peki bu durumda uzun tasvirler, durum sorgulamaları, bireyin iç dünyasını anlatan monologlar on beş dakika içerisinde yüzlerce tweet okuyan birinin gözüne nasıl 'okumaya' değer gelecek?

Hakan Günday'ın 'Kinyas ile Kayra' romanındaki gibi fotoğraf resim sanatını, sinema tiyatro sanatını öldürdüyse eğer, sosyal medya da edebiyatın mı sonunu getirdi? Hemen karamsarlığa kapılmamak lazım. Sonuçta sanat, insan ruhuna dokunan bir güzellik. Teknoloji ise işlevselliğe önem veren bir sektör. Bilmem kaç piksellik dijital fotoğraf makineleri üretilse de resim sanatı ölmüş değil, ya da her hafta özel efekt dolu filmler vizyona girse de tiyatronun insana verdiği hazzın yeri hala ayrı ve tiyatro salonları yine tıklım tıklım dolu. Yine de, gelişen teknoloji içinde büyüyen neslin sanattan beklentileri ve isteklerinin değiştiğini de kabullenmek durumundayız. Yeni neslin en belirgin karakteristik özelliği, sabırsız olması. Hiçbir şeyi beklemeye tahammülü yok. Bir şeyin özünü hemen kavramak ve onu tüketmek üzerine kurulu bir yaşam felsefesi var. Aşk, ilişkiler, eğitim, seyahat gibi alanlarda beklentileri nasılsa sanat alanında da öyle. Örneğin, müzik konusunda sadece basit ritimlerle dans edebileceği şarkıları tercih ederken, sinemada zihnini çok zorlamayacak filmleri tercih ediyor. Tabi bu yazdıklarım gözlemlediğim çoğunluk için geçerli. Bütün bir jenerasyon bu akımda diyemem. Ancak rağbet gören ve popüler olan şeylere baktığımızda 'çoğunluk' için bu cümleleri sarf edebilirim. Peki yeni jenerasyonun polisiye edebiyatından beklentisi ne yönde? Sayfalar dolusu bir olay örgüsünü okumaya değer bulması için o romanın ne gibi özellikler barındırması gerekiyor?

49


Öncelikle dikkat çeken şeyin görsellik olduğunu düşünüyorum. Günümüzde spor salonlarına, bakım ve makyaj ürünlerine olan rağbetin sadece 'insan ambalajı' ile sınırlı kalacağını sanıyorsanız, çağı okumakta eksik kalıyorsunuz. Ambalaj artık her şey için temel nitelik halini aldı. 'Ne yaptığın değil, nasıl sattığın önemli' kavramı ne yazık ki edebiyat için de geçerli bir etiket. Çarpıcı bir kapak, merak uyandıran bir arka yazı ve karizmatik bir profil resmi olmadan eserinizin dikkat çekmesi zor. Kadın ya da erkek fark etmez, o okur kitap fuarına ya da mağazaya gelmeden evvel evde kendi görünümü için saatler harcıyor ve sizin rafta bir çok eserin arasında duran kitabınızı fark edebilmesi için sadece beş saniyesi var. Ne demek istediğim sanırım şimdi daha iyi anlaşılmıştır. İkinci olarak önem arz eden husus ise, akıcı bir içerik. Polisiye okurunun kitaptan beklediği, ilk on sayfa içerisinde kendini amansız ve gerilim dolu bir maceranın içinde bulmak. Unutmayın ki, sinemada 'Testere' serisini esneyerek izlemiş bir nesle romanınızla gerilim yaşatmaya çalışıyorsunuz. Çıtanın ne kadar yukarıda olduğunun farkına varın. Bir anda kesilen elektrikle odanın içinde öldürülen bir kadının katilini bulmak için yazılan sayfalar dolusu yazı artık kimsenin

ilgisini çekmiyor. Polisiye edebiyatı Gerritsen ve Grange gibi çok satan batılı yazarların cinayetlere kattıkları 'sapkınlık' ve 'detaylı' tasvirler sonrasında yeni bir nitelik kazandı. Artık sadece katilin kim olduğu değil, nasıl öldürdüğü de okurların aradığı özellikler arasında. Kafalara çakılan çiviler ya da kesip çıkarılan rahim gibi Snuff tarzı filmleri aratmayan cinayet usülleri, polisiye edebiyatın 'okur artıran' özellikleri arasında yer aldı. Bunun dışında eskiden beri süre gelen, polisiyenin değişmez iki altın kuralı da hala yürürlükte: Özgün bir kurgu ve sürpriz final. Okur, bir önceki polisiye romanında okuduklarına benzer bir şeyi sizin eserinizde gördüğü anda 'klişe' damgasını acımasızca yapıştırıverir. O nedenle kalemdaşlarınızın ne yazdığını takip ederek, kurgunuzun özgünlüğünü koruyup korumadığını kontrol etmenizde yarar var. Sürpriz sonu olmayan bir polisiye ise, kötü bir şakadan bile daha kötü olacağı için, finalde okuru ters köşe yapacak denli çarpıcı bir kurgu tasarlamadan asla SON yazmamanızı öneririm. Değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğunu kabul ederek, polisiye edebiyatında da yeni akımlar ve ses getirecek eserler okumamız dileklerimle.

50


1

878 yılında İskoçya’da Clyde nehrinin kıyısında küçük bir köyde doğdum. Çocukluğum Milton adındaki bu köyde geçti. Çılgın bir bilimsel gelişme ve endüstrileşme dönemiydi. Bugün nasıl baş döndürücü bir teknolojik gelişme ve globalleşme sizlerin nefesinizi kesiyorsa o zamanlar henüz tam farkında olmadığım ama yaşamımızın en ince dokularına kadar sızmış olan bu endüstrileşme çılgınlığı da bizim nefesimizi kesiyordu. Babam, amcam, arkadaşlarımın babası sabahın erken saatlerinde bize görünmeden trene biner, sadece bütün ülkeye değil dünyaya kromat yetiştirmede Amerika ile yarışan J&J Shawfield Fabrikası’na gider ve yine bize görünmeden geri dönerlerdi. Annem sanki özellikle babamı bize göstermezdi. Sabah kalktığımda annemin elindeki yaralar kanıyorsa babamın geldiğini anlardım. Size tuhaf gelecek ama eğer ellerindeki yaralar o sabah azmamışsa üzülür, dövülmüş yulaf tanesi büyüklüğündeki deliklerden kanlı cerehat görünüyorsa sevinirdim. Çamaşırdan derdi. Babanın iş gömleklerini yıkamaktan. Bu açıklama bana kapıyı arkamdan çekip bu uçsuz bucaksız doğada bütün gün yok olmama yeterdi. Ne de olsa bütün arkadaşlarımın annesinin elleri de öyleydi ve benim sıram da bir gün köydeki öbür erkekler gibi gelecekti. O zamana kadar kafama takmama gerek yoktu. Büyüleyici tepeler, asırlık kalın gövdeli akçaağaçlar, en tepesine bakacağız diye kıç üstü düşüp gülmekten öldüğümüz çınar ağaçları, karlı sert dağlarından yeşil yollar buldukça kıvrılan, ani

boşluklarda şimşek hızıyla dökülen, düzlüklerde şırıl şırıl akan buz gibi burn (İskoçyaca çay, pınar, dere demektir ve bizim oradakinin adı Overtoun Burn’dür), buraların kendine özgü vahşilik, özgürlük, dikbaşlılık kokan havası bizleri kendisine çekiyor, hayal dünyamızı besliyor, oyunlarımıza temel oluşturuyordu. Akşam olup da evlere girmek ölümdü, yaşamın gerçekleriyle yüz yüze gelmek demekti. Belki de yaşam ölümdü. Ölüm de yaşam. Bir an önce bir şeyler atıştırıp yatağımıza girmek sabah gene dışarı çıkabilmek için yapmamız gereken zorunlu bir işten başka bir şey değildi bizim için. Bu böyle on üç yaşıma, amcamın cesedini gördüğüm güne kadar sürdü. Fabrika ülkenin en büyüklerindendi. Sahibi, kimya endüstrisine üstün hizmetleri dolayısıyla Kraliçe Victoria’nın Baron unvanı verdiği John White, dini bütün bir adamdı. Bilimsel çalışmaları yakından takip ederek babasından devraldığı fabrikasında hemen pratiğe uyguluyor; rakiplerini gerçek bir girişimciye yakışır bir şekilde (tehdit ve fiyat düşürerek) alt ediyor; bu arada gittikçe büyüyen gelirinin önemli bir bölümünü dini yatırımlara aktarıyordu. Kiliseye yüksek miktarlarda bağışta bulunuyor; çocuk esirgeme kurumları, dini gençlik dernekleri, vakıflar, aşevleri, fakir çocuk yurtları, çalışan ailelerin çocukları için kreşler açıyor; kiliselerde konuşmalar yapıyor; dernek ve vakıflarında gençlere İncil hakkında eğitimler sağlıyordu. İşe gelmezlerse pubda (içki içilip sohbet edilen yerler) içmeye giderler diye kendi işçilerini pazar günleri bile çalıştırıyordu. Günde on iki saat, haftada yedi gün yemek molası bile vermeksizin çalıştırdığı işçilere

51


yöre halkı Baron’un Kanaryaları adını takmıştı. Her gün krom tozu solumaktan ölü gibi bembeyaz olan yüzleri ve sarı kromat tozu kaplı giysileri nedeniyle. Baron unvanına yakışan bir şato yavrusu yaptırmıştı Overtoun Burn’ün derin bir yarıkla ikiye böldüğü, yeşilin en koyu tonlarının karanlık ağaç gölgeleriyle binbir çeşit oyun oynadığı tepeye. Kendi gibi dini bütün eşiyle birlikte yaşıyordu burada. Malikanesini özellikle Gotik mimarisinde inşa ettirmişti ki kötü ruhlar uzak dursun, görenler Allah korkusunu ta iliklerinde hissetsin. Binanın dış cephesini şeytanın varlığını hatırlatan, ağızları karanlık bir kuyu gibi daima açık, koca kafalı, eğciş büğcüş vücutlu, ucube yaratıkların heykelleriyle donatmış; kapı üstlerine süslü dini vecizeler yazdırmıştı. Sadece biz çocuklar için değil, köy halkı için de tüyler ürpertici olan bu malikanede Baron kendini Allah’a daha yakın hissettiğini söylüyordu. Çünkü bir rivayete göre iki dünya arasındaki duvar bu tepede bir tül kadar inceydi. Bazen köylüler kilisede yaptıkları duaya ilaveten, toprakları kendilerine yasak olan bu malikaneye yaklaşabilecekleri en yakın noktalara kadar çıkar oralarda dua ederlerdi. Kaç kere oyun oynarken kiliseye ayak basmayanları bile karanlık ağaç diplerinde, gölgeli su başlarında dua ederken yakaladığım olmuştu. Bir gün amcamın iş yerinde öldüğü haberi geldi. Artık on üç yaşındaydım ve sorumluluklarımı yerine getirmeliydim. Trene binecek param olmadığı için beş saat Clyde Nehri boyunca yürüyerek fabrikaya ulaştım. Fabrika nehrin kıyısındaydı. Üzerinden o güne kadar hiç görmediğim sarılıkta bir buhar çıkıyordu. Babam ve ben cesedi aldık. Fabrikada dokuz yüz işçi çalışıyordu. Bu o dönem için çok büyük bir rakamdı. Hepsi civar köylerden geliyorlardı. Yorgunluktan mı yoksa amcamın yüzünde burnunu göremediğimden mi ne bayılmışım. Biz nasıl köye geri geldik, cenaze töreni nasıl yapıldı hiç hatırlamıyorum. On gün hasta yattığım

yatağımda kafamdan silemediğim tek şey babamın burnunun yerinde durduğu ama deliklerini ayıran duvarın yok olduğu; arkadaşımın babasının kulak zarlarının, içine dolan krom tozuyla eriyip yastığına aktığı; başka bir arkadaşımın babasının ayak parmaklarının baş parmağıyla birleştiği; her çalışanın ellerinin, yüzlerinin, sırtlarının cerahatli yararlarla dolu olduğuydu. Anlaşılan Baron, çalışanlarının bedenlerinden çok ruhlarına önem veriyordu. İşte farketmeden hep kaçtığım, hep ertelediğim, öğrenmek istemediğim, zamanı gelince cebelleşirim dediğim gerçek buydu. Beni de böyle bir gelecek bekliyordu. Baron White’ın Kanaryaları’ndan biri olmak. O an, hasta yatağımda buralardan gitmeye karar verdim. Ne olursa olsun bu her gün zehirlenen topraklarda, burunsuz, kulaksız, ayak ve el parmaksız insanlar diyarında kalmayacaktım. Öyle de yaptım. Birer zombi gibi gezen, ne kulağı duyan ne soluk borusu olan bu insanlardan arkama bile bakmadan kaçtım. Londra’ya gittim. Fleet Street’in önüme çıkarttığı küçük büyük bütün fırsatlardan yararlanarak yılmadan çalıştım, sonunda hatırı sayılır bir gazeteci oldum. Fakat nerden bilebilirdim ki, doğduğum yerler beni hiç ummadığım ama tam da kendisine yakışır bir şekilde geri çağıracaktı. O gün köyden bir mektup geldiğinde çok şaşırdım. Şimdiye kadar bana kimse yazmamamıştı. Benim de böyle bir ihtiyacı hissettiğim söylenemezdi tabii. Mektup küçük kuzenimdendi. Amcamın, öldüğünde henüz kundakta olan, en küçük çocuğu. Eğri büğrü yazısıyla köpeğinin kaybolduğundan söz ediyor, benden onu bulmamı istiyordu. Bana biraz saçma göründü. Oradakilerin de yapabileceği böyle basit bir şey için bana yazması, hatta gelmemi istemesi tuhaftı. Mektubun açıkça ifade edemediği bir şeyler olduğunu sezerek ilk trene atladım. Beş-altı saat sonra güzelim İskoçya’nın vahşi ama bir o kadar da nefes kesici manzaraları,

52


kompartımanımın penceresinden akıp gitmeye başladığında heyecanlanmadığımı söylesem yalan olur. Nihayet tren Shawfield’e ulaştı. Fabrikanın yanından geçerken kapalı pencereden bile kompartımana sızan koku iğrençti. Çürük yumurta kokusu. Nehrin iğrenç bir sarılıkta akan suyu tren fabrikadan uzaklaştıkça berraklaştı. Üzerindeki sarı buharlar kayboldu. Köye en yakın istasyonda indim. Bekleyen bir arabacıya işaret ettim. Hafiften yağmur başlamıştı. Eve vardığımda babamın cenazesi dışarı çıkarılıyordu. Yengem bunun için beni çağırmadıklarını söyledi. Gerçekten kuzenimin köpeği kaybolmuştu ama ben gelene kadar da babam ölmüştü. Şanslıymışım. Babamın cenazesini kaçırmamıştım anneminki gibi. Bir an önce bu kayıp köpek meselesini halledip işimin başına dönmek istiyordum, daha doğrusu bu canlı cenazeler köyünden bir an önce uzaklaşıp gene onları unutmak için can atıyordum. Fakat bu kez ömür boyu kurtulamayacak derecede onlara dolanmak üzere olduğumun ne yazık ki farkında değildim. Kuzenim gezerken köpeğinin malikane topraklarına doğru kaçtığını, arkasından bağırıp koşsa da onu kaybettiğini anlattı - annesinin yanında - Baş başa kaldığımızdaysa onu bulduğunu ama bundan kimseye bahsetmememi söyledi. Şimdi bir şey açıklayamazmış. Ancak malikaneye gidersek bana onu gösterebilirmiş. Hemen Baron’a bir mektup yazıp topraklarında araştırma yapmak için izin istedim. Baron da kuzenimin köpeğini kaybetmesine üzüldüğünü, benim gelip araştırma yapabileceğimi söyledi. Tek şartı gündüz, güneş batmadan araştırma yapmamdı. “İşte bu imkansız!” dedi kuzenim. Gece karanlıkta olmalıymış yoksa bana gösteremezmiş. “O zaman gizlice gideriz biz de,” diye karşılık verdim. Sevinçle gülümsedi. Yanımıza bir fener alarak hava daha tam kararmadan yola çıktık. Arabacıya malikaneye

doğusundaki yoldan gitmesini söyledim. Yüzüme hayretle karışık bir korkuyla baktı. “Kuzenim köpeğini o yol üzerinde kaybetmiş de,” diye açıklama ihtiyacı hissettim. “Oralar pek tekin değildir beyim,” dedi. “Neden?” “Ne bileyim? Oralarda hayaletlerin dolaştığı söylenir de…” “Hiç gören olmuş mu?” “Valla ben başkasının yalancısıyım. Bu dünya ile öbür dünya arasındaki duvar bir tül kadar ince derler orda.” “Eğer öyleyse görmeğe değer o zaman,” deyip arabaya atladım, kuzenim de arkamdan atladı. Bunun üzerine arabacı isteksizce atları dehledi. Kuzenimle bakıştık. On yaşında, akıllı görünüşlü bir çocuktu. Babasını hiç hatırlamıyordu. Halbuki ona ne kadar da çok benziyor. Umarım babası ve diğerleri gibi Baron’un Kanaryaları’ndan olmaz. Malikaneye çıkan yol ayrımına gelindiğinde atlar aniden durdu. Sanki bir şeyden ürkmüşe benziyorlardı. Arabacı ne yaptı ettiyse o yola girmediler. “Kusura bakmayın beyim, bundan sonrasını yayan gitmek zorundasınız.” Mecburen arabadan indik. İkide bir haç çıkaran arabacıya parasını verdim. Adam atları çılgınlar gibi dehleyerek uzaklaştı. Önümüzde en azından yirmi dakikalık bir yürüyüş vardı. Güneş batmak üzereydi. Ortalık aniden kararır diye feneri hazır ettim. Buralar ben görmeyeli epey değişmiş, sanki daha bir esrarengiz olmuştu. Tepeye yaklaşmamıza rağmen malikane devasa akçaağaçlar, çınarlar arasından gözükmüyordu. Yarattıkları gölgelerin serinliğinden midir nedir içim ürperdi. Toprak da biraz çamurlaşmıştı. Havada tuhaf bir sessizlik var diye düşünüyordum ki ürkütücü haşmetiyle malikane karşımıza çıkıverdi. Ne kadar tüyler ürpertici olduğunu unutmuştum. Kendisiyle aynı tarzda inşa edilen muhteşem Overtoun Köprüsü’nün karşı yakasında işte ben buradayım diyordu. Malikaneden görünmemek için hemen eğildik.

53


“Merak etme daha hava aydınlık, henüz bir şey olmaz,” dedi kuzenim. “Ne olacak?” “Birazdan görürsün, hele bir hava kararsın.” Bir anda bütün sesler kesildi, sanki zaman durmuş gibi geldi. Ne bir yaprak kıpırtısı ne de bir kuş kanadı. Acaba su da mı akmıyor diye başımı uzatıp aşağıya baktım. O anda bütün sesler geri geldi ya da ben öyle sandım. Su şırıl şırıl akıyordu. Fakat artık güneş batmıştı. “Ne olursa olsun sakin korkma ve yerinden kımıldama,” dedi kuzenim. Der demez malikanenin duvarlarındaki ucube yaratıklar yerlerinden çıkıp, kulakları sağır edici bir çığlıkla çirkin ağızlarından salyalar akıta akıta, hışımla üzerimize doğru geldiler. “Hiç korkma ve gözlerini onlardan ayırma.” Öyle yaptım. Bu yumurcak bunları nereden öğrenmiş? Hay Allah! Korkmamak elde değil. Ay ışığında ucubeler olduklarından daha korkunç gözüküyorlar. Yarattıkları rüzgarın etkisiyle sırt üstü yere yıkıldık. Baktım, kuzenim genç bir ağaç gövdesine tutunuyor savrulmamak için. Bir yandan da gözlerini üzerine üzerine gelen yaratıktan ayırmıyor. İzin versek bizi mahvedecekler. Anlaşılan bizim buralarda dolaşmamıza kızdılar. Bizden bir şey saklıyorlar. Görmemizi istemedikleri şey ne acaba? Sürekli onlara bakınca sonunda oldukları yerde taş kesildiler. Bunu fırsat bilip yandaki dik yamaçtan yosunlu taşlara tutuna tutuna aşağıya indik. Kalbim mücadelenin etkisiyle sanki göğüs kafesimden fırlayacak gibi atıyordu. Su çok berraktı. Biraz suyla yüzümü ıslattım. Kalın kemerler aşağıdan yukarıya bakıldığında köprüyü daha bir haşmetli gösteriyordu. O sırada geniş ana kemerin altındaki koyu karanlık alanda bir kımıltı oldu. İkimiz de dümdüz yere yattık. Bir süre kıpırtıyı izledikten sonra, “Bu o,” dedi kuzenim. “Bu o.” Çalılar arasından küçük bir köpek çıkıp geldi. Kuzenimle sarmaş dolaş oldular. Hava iyice karardığından feneri yakmak istedim. “Yakma! Yoksa onları göremeyiz!” “Kimleri göremeyiz?” Fısıltıyla konuşuyorduk. “Bekle, şimdi gelirler.” “Daha kimi göreceğiz?”

Sabırsızlanmaya başlamıştım. “Köpeğini buldun işte! Daha ne istiyorsun? Hadi gidelim artık buradan!” Fakat baktım, hiç yerinden kımıldamıyor, köpeğine sımsıkı sarılmış yatıyor. Koktuğumdan falan değil, bir an önce bu işi sonuçlandırıp buralardan uzaklaşmak, işimin başına dönmek istediğimden sabırsızlanıyordum. Fakat onu burada yalnız bırakacak değildim elbette. Çaresiz, tekrar başımı otlara gömdüm. Bir süre sonra köprünün altı bir eğlence yeri gibi insanlarla doldu. Ay ışığının altında müthiş bir manzaraydı. Hiç aceleleri olmadan gülüp konuşuyor, şakalaşıyorlardı. Kimi balık tutuyor, kimi şarkı söylüyor; kimi içki içiyor, kimi kağıt oynuyordu. Tulum çalıp dans eden bile vardı. “Bak,” dedi kuzenim heyecanla, “Orada balık tutanı tanıdın mı?” Uzaktan yüzünü çıkartamamıştım. “Gel yanına gidelim,” dedi ve yerinden kalktı. Ben de kalktım. “Baba bak! Sözümü tuttum. Sana kimi getirdim?” diyerek yaklaştı adama. Aman tanrım bu amcamdı. Yerinden kalkıp beni kucakladı. Beni gördüğüne çok sevindiğini söyledi. Öldüğü zamanki gibi değildi. Burnu yerli yerindeydi. Aklım karışmıştı. Arkalardan annem çıkageldi. Sımsıkı sarıldı. Sağlığımın iyi olduğunu görmek onu çok sevindirmiş. Ellerinde cerahatli yara deliklerinden eser yoktu. Üç güne kalmaz babam da buraya gelirmiş. Öyle söyledi. Sabaha kadar orada köprünün altında eğlendik. Uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımı gördüm; hiç gülmediğim kadar güldüm. Sabahın ilk ışıklarıyla gittiler. Fakat her gece orada olduklarını, ne zaman istersem onları gelip görebileceğimi söylediler. Neden burada toplandıklarını sordum. Bu malikane topraklarında eski vücutlarına kavuştuklarını, kendilerini rahat hissettiklerini, buraya kopmaz bağlarla bağlı olduklarını, o yüzden her gece geldiklerini söylediler. Baron’dan intikam mı almak istediklerini sordum. Yook dediler. Öbür dünyada intikam diye bir şey söz konusu değilmiş. Bu dünyada eden ettiğiyle kalırmış. O kadar! Meğer kuzenimin köpeği de hayaletmiş, o da gitti gün ışımadan. Çok iyi bir av köpeği olduğundan hayaletlerin kokusunu almış, seslerini duymuş ve merak ettiği için, onları bulmak amacıyla köprüden atlamış. Tez canlılığı köprünün

54


on beş metre yükseklikte olduğunu farketmesine fırsat vermemiş. Yere düşer düşmez ölmüş zavallı. Kuzenim de böylelikle bulmuş hayaletleri. Çok geçmeden herkesin onları göremediğini ya da hayaletlerin kendilerini herkese göstermediklerini fark etmiş. Ben ikinci kişiymişim bu ayrıcalığa sahip olan. “Peki beni çağırmak nereden aklına geldi?” diye sordum. “Sen burada bir efsanesin,” dedi. “Buradan kaçıp Baron’un Kanaryaları’ndan biri olmaktan kurtulan tek kişisin. Elbette sende de bu yeteneğin olabileceğini tahmin ettim. Hem babam özellikle seni bulmamı istemişti. Kim bilir belki tanışmamızı sağlamak için.” Bu kez bir parçamın buralarda kaldığını hissederek ayrıldım Milton’dan. Söz verdiğim gibi hiç kimseye olanlardan bahsetmedim. Fakat her zaman o yöredeki gelişmelerle yakından ilgilendim. Gazeteci olmam bunu daha da kolaylaştırıyordu. Çok geçmeden Baron öldü. Sonra savaş çıktı. Hala sağlık ve güvenlik koşullarından uzakta üretimini sürdürüyordu fabrika yeni sahipleriyle. 1938’de Overtoun Malikanesi ve toprakları yöre belediyesinin yönetimine geçti. İkinci Savaş çıktı. Fabrika savaş ekonomisine müthiş katkılarını sürdürürken yeni varisleri bu durumu çoşkuyla karşıladılar. O sıralar malikane, hastane olarak kullanılmaya başlandı. 1950’de fabrikada müthiş bir patlama oldu. Bir çok ölü ve yaralı olmasına rağmen iş koşullarında hiç bir değişiklik yapılmadı. Bölgedeki topraklar krom artıklarına öylesine doydu ki, yeraltı su kaynaklarının bile geri dönülemez bir şekilde zehirlendiği söylenmekte.

Ne yazık ki, kuzenim beni dinleyip Londra’ya gelmedi. Kim bilir neden, aile mesleğinde devam etti. Baron’un Kanaryaları arasında çok yaygın olan akciğer kanserinden öldü. Gittiğim ziyaretlerde onu da malikanenin topraklarında gördüm. Köpeğiyle sarmaş dolaş oynuyordu. 1820’den beri ülkenin %70 kromat üretimini yapan fabrika 1967’de kapatıldı. Suda çözülebilen ve doğadan hiç bir zaman yok olmayan atık maddesi kromiyum zehirini tonlarca miktarda gelecek nesillere hediye bıraktıktan sonra. Köyde tanıdık kimse kalmadı. Ölenler öldü, göçenler başka şehirlere göçtü fakat malikane bütün haşmetiyle ayakta kaldı. Şimdi halka açık olduğu için, çok yaşlanmama rağmen arada bir hala oralara gider, birinci katındaki kafede çay içer; bahçesinde yardımcımla gezerim. Duvarlarındaki ucubeler artık yerlerinden kımıldamazlar ama gözlerim her ihtimale karşı hep üzerlerinde olur. Bazen onların da gözleriyle beni takip ettiklerini yakalarım. Bazı akşamlar köprü üzerinde biraz oyalanır, güneş batar batmaz tekerlekli sandalyemden kalkıp köprüden aşağıya bakarım. Neredeyse bütün köy halkı orada olur. Onlara el sallarım, gülümserim. Yardımcım gayri ihtiyari ne gördüğümü merak edip kafasını şöyle bir aşağıya uzatır. Tabii hiç bir şey göremez. Sonra kendini çekip bana döner. “Buralar çok sessiz. Akşam oldu, kimseler kalmadı baksanıza. Biz de gitsek iyi olur,” der ve gideriz. Arada sırada gazetelerde bazı av köpeklerinin Overtoun Köprüsü’nden atlayıp öldüklerini okurum. ‘İntihar eden köpekler’ diye yazarlar. Bilmiyorlar ki... Neyse zaten herkes artık iyice delirdiğimi düşünüyor. İlgisi yok. Sadece gereğinden fazla yaşıyorum o kadar.

55


Çinçin’de bir gecekondudayım. Ankara’nın pek bilinmeyen varoşlarında, insanı hüzünlendiren eşyaları olan, perdeleri esrar dumanından renk değiştirmiş bir torbacının evinde tam olarak ne yapacağımı bilememenin zihnimde yarattığı gerginlikle oturmaktayım. Normal zamanlarda evin içine girmeden işimi hallederdim, ama bu günlerde yunuslar sokakta torbacılara göz açtırmadığından içeri girmek zorunda kaldım. Başkası olsa hayatta izin vermezdi. Çocukluk arkadaşımdır Serhat, babasının at arabasında büyüdüm desem yalan olmaz. Ben Eren’i kırmamak için geldim bu sefer gecekonduya. İki çevirmeden geçtim, “Burada yaşıyorum!” dedim sorgulayan gözlerle beni süzen komisere. Nüfusa kayıtlı olduğum yer Çalışkanlar Mahallesi olduğundan fazla ses etmedi. İnanmadı da, biliyorum. Sokak köşelerini tutan erketeciler eskinin sidikli bebeleri- selam verdiler, ağır aksak yanlarından geçerken. Ahşap kapı hep geç açıldığından fazla üzerinde durmamıştım. Serhat, bilindik neşesinden eser olmayan bir tavırla, “Girmesen daha iyi olur!” demişti. “Saçmalama oğlum, mecbur olmasam zaten gelmem.” diye terslemiş, bir elimle de gecekonduya girebilmek için onu sertçe iteklemiştim. Üzerine her zamanki gibi kapüşonlu sweatshirt giymişti. Hiç yemek yemiyormuş gibi dümdüz bir karnı, bebekleri nerdeyse toplu iğne başı kadar kalmış kahverengi gözleri ve elektrik akımına kapılmışçasına dikleşmiş altındaki

eşofman gibi kırçıllı saçları vardı. Nedense çaresiz de görünüyordu. “Girme başkan, çık git!” demişti tekrardan, salona adımımı atmadan hemen önce. “Fazla kalmam, mahalleyi kuşatan polisleri nasıl atlatacağımı söylediğinde malı alıp çıkarım.” “O kapıyı açarsan, biraz zor çıkarsın!” diye tehdit etmişti. Yok yok, tehdit değil dostça bir uyarıymış. İnsan bazen yanlış anlıyor her şeyi, aptallaşıyor. Neyse dinlemedim ben Serhat’ı ve salonun kapısını açtım. Yerde ensesinden başka hiçbir yeri görünmeyen bir adam, çok zor geçen bir iş gününün ardından yatağına ulaşamadan bayılmış gibi boylu boyunca yatmıştı. Ayakları dizlerinden kıvrılmış, sanki hayatını anlatan cümlenin parantezi kapanmış gibi. “Bu kim?” diye sordum, büyük bir merakla. “Morfinci’nin Elemanı.” “Kaldırsana adamı oğlum!” dedim, herifin yanından somyaya doğru bir adım atmışken. “Kalkamaz, canı çekildi.” “O ne demek oğlum?” Serhat’ın cevap vermesine gerek kalmadı. Sadece canı çekilmemiş, kanıda çekilmişti herifin. Beynimin ani emriyle oturduğum koltuktan şimdi yüzünün bir kısmı görünen Morfinci’nin Elemanı’na baktım. Bembeyazdı; çocukluğumun çizgi film kahramanı Hayalet Casper gibi. Dudakları bir daha söyleyemeyeceği kelimelerle şişmiş, içinin kiri gibi morarmıştı. Göz kapakları hayatının özetiymişçesine dehşetengiz bir şekilde aralık

56


kalmıştı; aynı benim ne diyeceğini kestirememiş ağzım gibi… Serhat ne ara kaybolduysa salondan, elinde bir bardak suyla karşımda şimdi. Sanki soğuk suyla bu kabustan uyanacakmışım gibi uzatıyor bardağı. Sakin, salonun ortasında biri ölmemiş gibi de soğuk. Sudan bir yudum alıp, “Tam olarak ne oldu burada?” diye soruyorum. O bir anda her şeyi idrak etmiş gibi yerde öylece yatmakta olan adama bakıyor. Tükürüyor ölüye, sövüyor dudak arasından. Başlıyor anlatmaya: “Benim Tuğba’yı hatırlarsın, annesi çocuk hastanesinde hemşire olan. O zamanlar Çinçin Koleji’nde öğrenciyiz. Nasıl yanığım kıza, konuşamıyorum, anlatamıyorum da derdimi. Okul çıkışı koşa koşa annesinin yanına gidiyor. Ben de salak aşık peşinden hastaneye. O gün karar vermişim, ne yapıp edip kıza söyleyeceğim. “Neyse, dün gibi aklımda, yine takıldım kızın peşine, tam hastaneye gireceği sırada bu it çıktı ortaya. Saniyelik olay, kız buna parayı uzattı, bu da kıza küçük poşeti. İnanamadım, hayal gördüm zannettim. Koşturdum tabi hemen, bunun yakasına yapıştım. Ben bir şey vermedim dedi, iki yumrukla yere serdi beni. Tuğba ise sadece güldü, o kahkahasını hiç unutmadım; ağzıma dolan kanın tadını unutmadığım gibi. “Koştum, hastanenin tuvaletinde elimi yüzümü yıkadım. Bir elimle şişen gözümü kapatıp, yanına gittim. Saçmaladım sanki, ne dedim tam hatırlamıyorum. Sadece –sana ne? Anam mısın, babam mısın?- dediğini hatırlıyorum. Bunu söylerkenki bakışlarını, gözlerindeki nefreti hiçbir ressam çizemezdi oğlum. “O benden nefret ediyordu ya, ben yine de her gün peşi sıra hastane yollarını arşınladım. İki ay geçmedi, okul bitmeye yakın bir sabah gelmedi okula. Öğlen de okulu polisler bastı. Bütün arkadaşlarını topladılar. Meğer evden kaçmış, yıllar boyu çıkmadı bir daha ortaya. Öldü diyen de oldu, kötü yola düşmüştür diyen de. “Yıllar sonra bu itin evinde gördüm tekrar. Başında garip bir eşarp vardı, bedeni uyuşturucudan tamamen bitmiş haldeydi. Kalakaldım evin kapısında, kucağındaki çocuk gülüyor olmasa görmeyecekti beni. Bir şey diyemedi önce, sonra ben malı alıp çıkarken sessizce yanıma gelip, -Seni dinlemedim, kimseyi dinlemedim. Bak ne haldeyim!- dedi.

“Aşkımı ilan edecekken kaybettiğim sevgilimi, onu mahveden adamın evinde gördüm. Tam da onu mahveden adam gibi biri olmuşken üstelik. Sonra her mal almaya gittiğimde gizli gizli seyrettim onu. Perişanlığını, günden güne yok oluşunu izledim. Sonra bir gün bir fırsatını bulup, cebine bıraktım yıllar önce ona yazdığım mektubu. Bulaşıkları yıkıyordu, kimse görmeden koynuna soktu sararmış yaprakları. “Aylar geçti, her mal almaya gidişimde bir cevap bekledim gözlerinden. Hep bir film karesi gibi kısa sürüyordu bakışmalarımız. Biliyordum acı çektiğini, kurtulmak istediğini ama bir işaret bile vermiyordu. Hep durgundu; korkuyordu belki, bilmiyorum. “Benim tutuklandığım günün öncesinde tek satırlık küçük bir not uzattı bana. -Burada ölmek istemiyorum!- yazıyordu. Kafaya koymuştum, gece ne yapıp edip kaçıracaktım. Olmadı, ben evlerine girdikten beş dakika sonra narkotik bastı evi. Nasıl ağladığını unutamam… “İlk duruşmada tahliye ettiler beni. Koşa koşa gittim evlerine, yoktu. Baskından sonra anası babası kurtarmış oradan. Tedaviye göndermişler İstanbul’a. Aylarca iz sürdüm; anasını buldum, babasını buldum da onu bulamadım. Gittim kapılarında ağladım, nuh dediler peygamber demediler. Söylemediler nerede olduğunu, senin diğerinden ne farkın var dediler. “Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Gazetenin üçüncü sayfasında gördüm, tedavi işe yaramamış. Önce anasıyla babasını öldürmüş sonra da kendini. Hayırsız evlat haberi yapıyor ya gazeteci, en çirkin fotoğrafını koymuş sayfaya. Kan çanağı olmuş gözlerini hiç unutamadım. Ordan oraya savurdu beni hayat, ne cezalar yattım, ne tedaviler gördüm de unutamadım…” Sustu aniden Serhat. Ben televizyon sehpasının kenarından birkaç peçete getirdim. Gözlerimle bir daha süzdüm arkadaşımı. Kafası mı güzeldi, niye bu zamana kadar hiç bahsetmemişti? Ben niye onunla beraber ağlıyordum? Başıma bir iş açmadan neden kaçıp gitmiyordum? Sustuk. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Sonunda dayanamadım; “Bu yüzden mi öldürdün herifi?” diye sordum. “Yok be!” dedi, gözlerindeki yaşları silerken. “Aslına bakarsan öldürdükten sonra hatırladım

57


tüm bu olanları. İnsan en kolay acının asıl sebebini unutuyor.” “Niye öldürdün o zaman?” “Hırsız dedi bana, mallarını çalmadığım halde.” “Ne yapacaksın şimdi? Bu adamı ortadan kaldırmak lazım.” “Bilmem. Gidip teslim olmam ama. Bir daha mapusa düşeceğime mezara girerim daha iyi. Kaçsam polis bulmadan Morfinci zaten bulup gebertir.” “Cesedi ortadan kaldırsan, adamın buraya geldiğini kim bilecek?” Siz hiç yüzü değişmeden gülen bir insan gördünüz mü? Ben gördüm, bildiğin kahkaha atıyordu Serhat. Ama ne ağzı açılmıştı, ne de kaşı gözü oynamıştı. “Morfinci biliyordur. Hem nasıl yok edebilirim ki herifi?” diye sordu, gülmesi bittikten sonra.

“Odanın tabanına gömersin. Orayı kullanan yok. Sonra da zemini yaptırıyorum ayağına bir beton dökersin. Oldu bitti.” “Olur mu sence? Yıkacaklar diyorlar mahalleyi.” “Neden olmasın? Mahallenin yıkılması daha yıllar alır.” Susuyor. Yüzünde garip bir ifadeyle koşturuyor dışarı. İki dakika sonra elinde kazma kürek geri geliyor. “Hadi kazmaya başlayalım,” diyor. Çinçin’de bir gecekondudayım. Ankara’nın pek bilinmeyen varoşlarında, insanı hüzünlendiren eşyaları olan, perdeleri esrar dumanından renk değiştirmiş bir torbacının evinde tam olarak ne yapacağımı bilememenin zihnimde yarattığı gerginlikle “Tamam.” diyorum…

58


Ö

nsezileri kuvvetli olan insanlara hep hayranlık duymuşumdur. Bazıları, garip bir şekilde, belanın kokusunu neredeyse kilometrelerce uzaktan alabilir ya da başlarını ağrıtacak bir olayı daha başlamadan hissedebilirler. Bu kadını gözüm tutmadı, o çocuk bela, o iş yerinde çalışmayı kabul etme, şu adam gizli polis, bu evi tutma, o arabayı alma... Bazen gerçekten bu tür insanların kötü titreşimleri hissedebildiklerine ya da geleceği hadi görebildiklerine demeyeyim ama sezinleyebildiklerine inanırım. Benimse böyle bir yeteneğim yoktur. Bırakın altıncı hissi, burnumun ve gözlerimin iyi çalıştığından bile emin değilim. Hiçbir kötü kokuyu alamadığım gibi, çoğu zaman burnumun ucunda neler döndüğünü göremediğim çok olmuştur. Londra’da öğrenci olarak yaşadığım ikinci yıldı. Kimsenin elinden düşürmediği şu müzikçalarlardan birini almaya çok heveslendiğim günlerden birinde, Çinli ev arkadaşım, bu aletlerin, o çok bilinen, kullanılmış eşyaların da satıldığı internet sitesinde uygun fiyatlarla pazarlandığını, yenisini almanın tam bir ahmaklık olacağını bana söyledi. Hemen bir hesap açabilir, sitenin gelişmiş arama özellikleri sayesinde, oturduğum yere en yakın ikinci el satıcıları birkaç dakikada listeleyip beğendiğim bir müzikçaları satın alabilirmişim. Yukarda bahsettiğim yeteneklere sahip olanların, tam bu noktada, “Ne işin var, bu işe girilir mi, iki katını ver yenisini al,” dediklerini duyar gibiyim.

O zamanlar Londra’nın Tottenham mahallesinde oturuyordum. Burada genellikle yabancılar yaşar. Çoğunluğu da Türkler ve Afrika kökenli siyahlardır. Yollarda ve dükkanlarda kolay kolay bir İngiliz’e raslayamazsınız burada. Aslına bakarsanız, aklı başında ve hali vakti yerinde hiçbir Londra’lı Tottenham’a adım atmayı aklından bile geçirmez. Bunun en önemli nedeni, bölgedeki suç oranının İngiltere ortalamasının çok ama çok üzerinde olmasıdır. Hal böyle olunca, internetten alışveriş yaparken yerel arama seçeneğini kullanmanın pek akıl karı olmadığını kestirmek zor değil. Alacağınız her neyse, netameli olma ihtimali çok yüksek. Kötü sayılabilecek bir semtte oturuyorsunuz sonuçta. Hırsızların, soyguncuların, üç kağıtçıların cirit attığı bir yer burası. Her zaman dikkatli ve tedbirli olmak gerek. Neyse, uzun lafın kısası, gerçekten iki dakikada Bitti-Bitiyor Sitesi’nde –sitenin adı buydu- bir hesap açmayı becerdim. Aradığım müzikçalarları satan kişileri çabucak buldum. Bazılarına fiyat teklifleri verdim. Sonunda müzayedelerden birinde kaliteli bir müzikçaları, piyasa değerinin çok altındaki bir fiyattan satın almayı başardım. Bu gibi alışveriş sitelerindeki satıcılar hakkında, daha önce yapmış oldukları satışlarla ilgili yorum bırakılması son derece önemli. Böylece satıcının iyi ya da kötü mal satan biri olup olmadığını anlayabiliyorsunuz. Alıcılar bu yorumları okuyarak, satıcıların dürüstlüğü konusunda iyi-kötü bir kanıya sahip oluyorlar. Ancak, benim müzikçaları satın aldığım kişi

59


hakkında hiç yorum yoktu. Bunun nedeni, sanırım, sitenin yeni bir üyesi olmasıydı. Müzeyede bittikten yarım saat sonra satıcıdan bir mesaj aldım. Belli ki, internetin alışveriş sitelerinde işler hızlı yürüyordu. Artırmayı kazandığım için beni tebrik ediyor, ödemeyi ne zaman yapacağımı, müzikçaların nereye gönderilmesini istediğimi soruyordu. Kuzey ooLondra’da olduğumu öğrenince bana yakın olduğunu, istersem benimle buluşup aleti elden teslim edebileceğini, ödemeyi de aynı zamanda yapabileceğimi söyledi. Böylelikle o da ben de ödeme işleminde kullanacağımız aracıyı devreden çıkararak tasarruf edebilirmişiz. Buna kim hayır der ki! Hem aletin postada zarar görme ihtimalini ortadan kaldırmak, hem de müzikçalarıma daha çabuk kavuşmak için bu öneriyi kabul ettiğimi satıcıya bildirdim. O da bana, saat 21.45’de 159 numaralı otobüse binmemi, yaklaşık yirmi dakika sonra Rodge Street’te inmemi, yolun köşesine gelip kendisine telefon etmemi, beş dakika içinde orada olacağını söyledi. “Neden bu kadar geç buluşuyoruz?” diye sorduğumda ise, bana verdiği cevap, “Çünkü işten geç çıkıyorum,” oldu. Aslında çok sık polisiye film seyrederim. Bu filmlerdeki kirli alışverişler, şüpheli buluşmalar hep ıssız yerlerde yapılır. Gerçek hayatta da bunun böyle olduğundan hiç şüphem yok. Buna rağmen, günün her saatinde tenha olan Rodge Street’de buluşmayı nasıl kabul ettim, bilmiyorum. Ama dedim ya, bela burnumun ucunda bile olsa, ben kokusunu alamam. Önce bir taksiyle gitmeyi düşündüm buluşma yerine. Ama bundan hemen vaz geçtim. Çünkü, bölgedeki çoğu taksinin sürücüsü Türk. Hepsi de fazla meraklı ve geveze. Nerelisin kardeş? Burda ne yapıyorsun kardeş? Bu gece gereksiz sorulara cevap yetiştirip başımı ağrıtmaya hiç niyetim yok. Üstelik sağı solu belli olmuyor bu adamların. Çok da uyanıklar, gözlerinden hiçbir şey kaçmaz. Trafikte bir sorun olmaya görsün, hemen dayılanırlar, bazen koltuklarının altında gizledikleri sopayı kapıp inerler arabadan. Yok, yok, taksiyle bir yere gitmem bu gece.

Otobüsler hem yaygın, hem ucuz, hem de daha güvenli. Ne de olsa sizden başka yolcular da oluyor içinde. Yalnız değilsiniz yani. Satıcının tavsiyesine uymalı. 159’a bin, yarım saat sonra ordasın. Buluşacağımız sokağa geldiğimde saat 22.30’du. Hava çoktan kararmış, el ayak ortalıktan tamamen çekilmişti. Kocaman bir ağacın kara gölgesi Rodge Street’in köşesini kaplamış, geceyi sanki daha da karanlıklaştırmıştı. Satıcıya telefon ettim. Hemen geleceğini söyledi. Onu beklerken endişelerim yavaş yavaş artmaya başladı. Gecenin bu saatinde, karanlık ve tekin olmayan bu köşede ne işim vardı benim? Alışveriş için buluşacak başka yer mi yoktu? Üstelik hava da buz gibiydi. Hem ben kiminle buluşacaktım? Adamın kim olduğunu bile bilmiyordum. Ya hırsızsa? Ya alışveriş sitelerine sahte ilanlar veren bir manyaksa? Benimki de ne büyük bir aptallık. Taa buralara kadar geldim. Belki de bana bozuk bir alet verecek. Garantisi var mı? Tabii ki yok. Buraya gelmekle hiç iyi etmemiştim. Kendimi tuzağa düşmüş bir fare gibi hissediyordum. Aptal fare! Otobüs ne zaman geçecekti kimbilir? Bu saatte, burada bir taksi bulmak da imkansızdı. Tam geri dönmeye, oradan kaçmaya hazırlanmıştım ki, yaklaşık bir doksan boyunda bir siyahın bana doğru koşarak geldiğini gördüm. Kalbim küt küt atmaya başladı. “Hey! Sen! Bitti-Bitiyor Sitesi’nden gelen sen misin?” “Evet.” “Parayı getirdin mi?” “Evet.” “Dakik biriymişsin. Parayı ver hadi!” “Al.” “Dur sayayım. Beş tane yirmilik. Yüz pound. Tamamdır kardeşim, al aleti.” “Okey.” “Denemeyecek misin?” “Gerek yok. Eminim sağlamdır.”

60


“Tamam kardeşim. Kendine iyi bak. Buralarda fazla takılma. Başka şeyler de satıyorum. Birşey istersen ara.” “Elbette ararım. İyi geceler.” Genç Afrikalı’nın elime ne bıraktığına bakmadım bile. Bir kütük parçası da olabilirdi, gerçekten almayı çok istediğim tamamen dokunmatik o müzikçalar da. Müzikçaları batsın! Kalbim yerinden çıkacak, bacaklarım koyverecek. Nerden geldim buraya diye söylene söylene otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Hiç

olmazsa orası biraz daha aydınlık görünmüştü gözüme. Eve vardığımda saat gece yarısını geçmişti. İçim ısınsın diye hemen bir sallama çay yaptım. Sonra, odama gidip elektrikli şöminenin yanındaki koltuğuma oturdum. Ağır ağır çayımı yudumlarken bir ara gözlerim, yatağımın altındaki bavula takıldı. İki hafta önce Hackney’de karanlık bir sokakta, tesadüfen bulmuştum onu. Tıka basa sahte yirmiliklerle doluydu içi. Kendi kendime gülümseyerek bilgisayarımın başına geçtim. On bin pound karşılığı sahte parayı, yakayı ele vermeden nasıl kolayca eritebileceğimi artık biliyordum.

61


B

u başlığa fa fa fa fa fa fa fa fa fa fa şeklinde şarkı söyleyerek devam etmek mümkün. Ancak şunu da kabul edeyim; nörobilimci bir katil fikri gerçekten tüylerimi ürpertiyor. İşin kötü tarafı bu bir olasılık değil, 2012 yılında, Colorado Üniversitesi’nde Neuroscience alanında doktora eğitimi gören, dolayısıyla yürüyen IQ olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz bir adam, gayet sofistike bir biçimde tasarlanmış korkunç katliamın gerçekleştiricisi oldu. James Holmes, Batman filminin gösteriminde önce ortalığı sise boğdu, sonra da sisler arasından Joker görüntüsünde çıkarak sinema seyircilerine kurşun yağdırdı. Onlarca kişinin hayatını kaybettiği ve yine onlarca kişinin de yaralandığı bu acayip saldırı kalıp-yargılarımızı da kırdı döktü. James Holmes kağıt üzerinde son derece parlak bir genç. Okul hayatı üstün başarı hikayeleri ile dolu. Zaten Coloroda Üniversitesi’nin neuroscience bölümünde doktora yapmak üzere seçilebilmişseniz, bu hayatta başaramayacağınız pek bir şey yoktur. Az kalsın yakalanmamayı da başarıyormuş zaten. Holmes’in evine kurduğu bubi tuzakları sebebiyle polis ecel terleri dökmüş. Peki bu yürüyen IQ’nun EQ’su ne olacak? İşte bu ciddi bir sıkıntı. Çünkü Holmes’i tanıyanlar,

büyük şaşkınlık yaşamışlar. Onun birine zarar verebileceği ihtimali kimsenin aklına gelmemiş. Onunla ilgili olarak son derece nazik, sessiz ve “zararsız” yorumları yapılmış. Yani eğer yeterince zekiyseniz, karşınızdaki insanları EQ seviyeniz konusunda kandırabilirsiniz. Bu da işin tehlikeli boyutu. Hep söylerim; duygusal zeki olmak ile iyi insan olmak aynı şeyler değildir. Tıpkı Anakin’den Darth Vader doğması gibi her an herkes dark side’a geçebilir. Bununla birlikte neyse ki, J.Holmes’in anti sosyal kişilik bozukluğu olduğu belirlenmiş durumda. Yani o zeki –şüphesiz ama duygusal zeki değil. O bir sosyopat. Dolayısıyla empati yetkinliğini besleyen ayna nöronları düzgün çalışmıyor. Yani karşısındaki insanların acı çekmesinden de, acı çekeceği fikrinden de etkilenmiyor. Yüksek zekası ile birleşen yaratıcılığı onun kusursuz planlar yapmasına ve hayaller kurmasına sebep oluyor. Bu planların gerçekleşmesi ona keyif veriyor olmalı, çünkü onu durduracak acı empatisinden de değerlerden de yoksun. Bir beyin bilimcisi olarak mutlaka kendisini daha önce test etmiştir. Yani bence Holmes sosyopat olduğunu bilen bir psikopat ve kendini gerçekleştirdi. Bunu da unutmamak lazım.

62


Doruk Ateş/Mabet -Rüyasında; ‘’durgun bir denizde yürüyordu. Masmavi deniz üzerinde ışığı takip ederek ilerliyordu. Denizin ne başlangıcı ne de sonu vardı. Deniz sonsuzdu’’ Müezzinin sesi, zihnine keskin bir bıçak gibi saplandı. -Hayya alel felah..(Haydi kurtuluşa)

B

öyle başlıyor Doruk Ateş’in Mabet’ i. Muğla-Milas-Ören de geçen bir polisiye gerilim romanı Mabet. Hikayenin geçtiği yerin mistik havasından bol bol yararlanmış, yüzyıllar öncesinden gelen mitolojik bir hikayenin süslediği, gerilimi ve heyecanı eksilmeyen bir roman yazmış Doruk Ateş. Açıkçası, kitap bir tesadüf eseri elime geçti. Ve daha ilk sayfalarından başlayarak kendimi bir anda Ege’nin yüzlerce, binlerce yıllık geçmişinde dolaşıyor hissettim. Ve elbette, başkomiser Halil eşliğinde oldu bu. Zaman zaman satır aralarında ürperdiğimi itiraf etmeliyim ki, bu da yazarın okuyucu üzerinde yaratmak istediği şeydir, özellikle polisiye romanlarda sıkça rastlanan durum. Kendini

romanın kahramanı yerine koymak, zaman zaman onun adına karar verebilmek..Belki de polisiye romanları tercih edenlerin ortak noktasıdır, hikayeyi okurken yönetebilmek..Katil ya da masum hakkında tahmin yürütebilmenin verdiği tat.. Mabet, katilin kim olduğundan ziyade cinayetlerin ne için işlendiğini daha çok merak ettiriyor. Bana göre iyi bir polisiye roman okuru olmanın yolu, katili tahmin edebilmesinden ziyade cinayetlerin nedenini anlamaktan geçiyor. Bir cinayetin nedenini anlamak ise sizi diğer cinayetlere götüren ipucudur. Ve inanın daha heyecan vericidir. Dönelim tekrar Mabetimize.. Mabet’i okurken yazarın bolca kullandığı tarihi bilgi ve arkeolojik bulgular o kadar güzel kurgulanmış ki, içine girdiğim Ege’nin gizemli tarihinden hiç çıkmak istemedim. Başkomiser Halil ve arkeolog Yasemin’in zamanda yolculuk yaparken yaşadıkları gerilim antik dünya ile birleşerek değişik bir tür çıkarmış ortaya. Kendi kültür ve tarihine sahip çıkmanın yanısıra bu topraklarda binlerce yıl önce yaşamış Karya uygarlığı izlerinin günümüzde de yeniden ortaya çıkmış olabileceğini düşündürüyor insana.

63


Çağlar öncesinden gelen acımasız bir katil, onun delirmiş annesi ve gerçekte kim olduğunu asla tahmin edemeyeceğiniz bir kan bağı..Ve Başkomiser Halil..Geçmişinden gelen izleri kovalarken içine düştüğü cinayetler bambaşka bir dünyanın kapılarını açıyor başkomisere.. Mabet..Orta Asya’dan geldik, Anadolu topraklarında harmanlandık ve bir mabette köklerimizi arayıp durduk..Yaşadığımız topraklara ve binlerce yıllık medeniyete sahip çıkılmasını söyleyen bir kitap. Bazı insanlar ölmez.. Bazı lanetler de öyle.

Erdoğan Eyrik/Cinayetin Peşinde-Sır Perdesi Aniden sesi kesildi. Tüm çabasına rağmen birşey konuşmasına engel oluyordu. Tekrar yutkunmaya çalıştı fakat başaramadı. Afallamıştı ve nefes alamıyordu. Boğazında hissettiği soğukluğun ne olduğunu anlamak için elini boynuna götürdü. Can havliyle parmaklarını boğazı ile telin arasına geçirip tüm gücüyle asıldı ama arkasındaki her kimse ondan çok daha güçlüydü. Çelik telin parmaklarını kestiğini hissedebiliyordu. Bütün derdi ve çabası tek bir nefes daha alabilmekti.

M

edya dünyasındaki seri cinayetler, genç bir gazeteci ve 1980 öncesi yaşanmış kirli cinayetlerin arkasındaki büyük patronlar..Yakın tarihte yaşanan cinayetlerin

sebep ve sonuçları arasındaki ilişkilerin anlaşılmasını sağlamış yazar Erdoğan Eyrik. Sıradan bir gazeteci cinayetinin ardında yatan siyasi kirliliğin geçmişine de bir yolculuk yaptırıyor. Ancak bunu yaparken siyasi bir taraf tutmadığını da eklemek isterim. Bu da yazara avantaj kazandırmış, yorumu tamamen okuyucuya bırakıyor. Katili tahmin etmekle başlayan klasik polisiye romanlar gibi yazılmamış. Onun yerine romanın karakterleri arasındaki bağlantıları anlamayı ve sorgulamayı gösteriyor. Oku, anla ve üzerinde düşün. Yabancı polisiye yazarlarda olduğu gibi katilin tahmin edilmesini kolaylaştıracak ipuçları vermek yerine, okurun kendini katilin yerine koyarak sebep ve sonuçların anlaşılmasını sağlıyor. Tüyap Fuarında rastlamıştım kitaba. Pek duymadığım bir yazar olduğundan başta tereddüt etsem de kitaba başlayınca elimden bırakamadım. Çünkü ben de katili bulmaktan çok satır aralarındaki ipuçlarını takip etmeyi seviyorum. Böylesi daha heyecan verici oluyor . Romanda sevdiğim diğer özellik, zeki ve kahraman bir başkomiserin yanısıra zeki ve kahraman bir şüphelinin de kitapta ön plana çıkması.. Hem kahraman hem şüpheli bir karakter oluşturmak hiç kolay olmasa gerek. Yazar Eyrik bunu güzel harmanlamış. Ve hiç ummadığımız kişilerin katil olabileceği gerçeğini siyasi olaylarla kurgulayarak ortaya okunası bir gerilim romanı çıkarmış. İsrail Başkonsolosunun öldürülmesi, ses getiren 80 lerdeki siyasi bir gazeteci cinayeti ve tahmin edilemeyecek katiller.. Detaylı anlatımını sevdim yazarın. Okuyucuyu sıkmadan olayları betimlemesi güçlü bir anlatım becerisi gerektiriyor. Özetle, bitirmeden elinizden bırakamayacaksınız.

64


KÜLTÜRLÜ TANIK Tetiği, İbrahim Çiftçi çekmişti; hem de altı kez. Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz’e neden altı kurşun sıkılmıştı? Sıkılan kurşun sayısıyla bir siyasi mesaj mı verilmek istenmişti? O kadarını bilemiyorum ama kurşunların sayısı bana çok ilginç geldi. Silah seslerini duyan herkes balkonlara, pencerelere koşmuş, cinayeti görmüşlerdi. (Emniyet kayıtlarında cinayeti görenlerin sayısı on sekizdir.) Ama her nasılsa bir kişi dışında hiç kimse tetiği çekeni görmemişti. Emniyete yüzleşme için çağrılan iki tanıktan birisi, cinayetin işlendiği sokakta bir apartmanın kapıcısı olan Hayati Erdoğan’dır. Hayati Erdoğan, tetikçi İbrahim Çiftçi’yi teşhis etmişti. Fakat ODTÜ öğretim üyesi Doç. Dr. Ziya Aktaş sanığı teşhis edememişti. Aradan yıllar geçiyor, köprülerin altından çok sular akıyor, siyasal koşullar Ecevit’i bir kez daha başbakan yapıyor. Ecevit’in azınlık hükümetinde (56.Hükümet) Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı koltuğuna Ziya Aktaş oturuyor. Kısa süreli Ecevit Hükümeti’nde bakanlık yaparak, bakanların sahip olduğu özlük haklarını sonuna kadar hak ediyor. 20.dönemde elde ettiği milletvekilliğini, 21.dönemde de sürdüren Ziya Aktaş için beynimde hemen bir şimşek çakıyor, aklıma şu soru geliyor: Acaba, bu siyasi ikbal, yirmi bir yıl önceki suskunluğun bir ödülü müydü? “Kültürlü tanık” Ziya Aktaş’ın suskunluğu, yıllar sonra onu milletvekili ve bakan yaptı mı? Bunu bilmek elbette mümkün değil. Ama bir gerçek var ki, Ziya Aktaş’ın suskunluğu İbrahim Çiftçi’yi idamdan kurtarıyor. Tetikçi İbrahim çiftçi poliste ve

mahkemedeki ifadelerinde savcı Doğan Öz’ü öldürdüğünü itiraf ediyor. Uzun yargılamalar boyunca, dört kez idam cezasına çarptırılan Çiftçi’nin cezası, her seferinde değişik gerekçelerle bozuluyor. Bozulma gerekçelerinin ilki, “kültürlü tanık”, “kapıcı tanık” ayrımından kaynaklanıyor. İşte size gerekçe: “Çok kültürlü bir ODTÜ öğretim üyesi sanığı teşhis edemezken bir kapıcı nasıl teşhis ediyor?” Hani anayasada herkes eşitti? Demek ki değilmiş. Kapıcının tanıklığı ayrı, öğretim üyesinin tanıklığı ayrı oluyormuş. Ziya Aktaş, susmuş muydu, susturulmuş muydu, yoksa gerçekten tetikçiyi görmemiş miydi? Bilemem. Fakat yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey varsa, o da şudur: Bu memlekette üç maymunu oynamak her zaman en muteber oyun olmuştur. Görmedim, duymadım, bilmiyorum… Savcıyı öldüren silah, bir başka cinayette (Muzaffer Üstünel cinayetinde) kullanılmış, silah ele geçiriliyor, silahı kullanan kişi belli oluyor ve ifadesinde bu cinayeti ben işledim diyor. Mahkeme kararını veriyor: İdam. Sonrasında, karar bozuluyor. Yeniden yargılama ve yeniden idam kararı. Askeri Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun verdiği beraat kararından sonra, dosya yargılamanın yapıldığı 1 nolu Askeri Mahkeme’ye döner ve mahkeme, tarihe geçecek bir gerekçeyle İbrahim Çiftçi’yi beraat ettirir. Karar: “Sanık İbrahim Çiftçi’nin maktul Doğan Öz’ü taammüden öldürdüğü mahkememizce sabit görülmüş, ancak Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’nun kararı mahkememizi bağlayıcı nitelikte bulunduğundan beraatine karar verilmiştir.”

65


Bu karar, İbrahim Çiftçi’yi bile şaşırtacak, kendisine beraat ettin, çıkıyorsun dendiğinde, “Hayır, beni öldüreceksiniz, çıkmıyorum” diyecektir. Peki, İbrahim Çiftçi’nin korktuğu başına geldi mi? Hayır, korktuğu başına gelmedi. Aksine başına devlet kuşu kondu. İLKSAN’a (İlkokul Öğretmenleri Yardımlaşma ve Dayanışma Sandığı’na) genel müdür oldu. Doğan Öz’e sıkılan altı kurşun, bağımsız yargıya sıkılmıştı; bundan adım gibi eminim. Peki, hukuk kurşunlanırken, hukukçular ne yapmışlardı? Onlar, el birliğiyle hukukun kurşunlanmasını, hukuk adı altında hukuksuzluğun at koşturduğu bir düzenin yaratılması için bıkmadan, usanmadan çalışmışlardı. Bu çalışma, günümüzde de olanca hızıyla devam ediyor. SÖYLE O BAŞKOMİSERE 1980 öncesi gündemi sarsan, 12 Eylül Darbesi’nin alt yapısını hazırlayan siyasi cinayetler, 24 Mart 1978’de Akara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz’ün öldürülmesiyle başlar. Bu cinayeti, 7 Nisan 1978’de Server Tanilli’nin kurşunlanmasıyla, aynı yılın içinde Doç. Dr. Bedrettin Cömert ve Ord. Prof. Dr. Bedri Karafakioğlu’nun öldürülmesi olayları takip eder ve nihayet cinayetler zinciri 1 Şubat 1979’da Abdi İpekçi’ye ulaşır. Cinayet, toplumda büyük infial uyandırmış, katil veya katilerin yakalanmayacağına dair bir inanç oluşmuştu. Bu inancı tersine çevirmek, cinayeti aydınlatabilmek için, İpekçi’nin katili veya katillerinin yakalanmasına yardımcı olacak, onları ihbar edecek kişiye basın kuruluşları altı milyon lira ödül verileceğini açıklamışlardır. Abdi İpekçi cinayetinden beş ay sonra yakalanan Mehmet Ali Ağca, altı ay sonra o dönem Türkiye’nin en iyi korunan cezaevi olarak kabul edilen Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçıyordu. Daha doğrusu kaçırılıyordu. Polisin ek gözaltı talebinin kabul edilmemesi, Ağca’nın apar topar askeri cezaevine konması ve savcılıkta kendisinden emin olarak

verdiği şu ifadeler, kendisine hapisten kaçırılma garantisinin verildiğini göstermektedir. Uğur Mumcu, PapaMafya-Ağca adlı kitabında sözkonusu ifadeyi şöyle yazmış: “Malatya’da annesini gözaltına alıp sorgulayan komiser için kardeşine şunları söyler: -Söyle o başkomisere, 1981’de çıkıp, onun anasını belleyeceğim. Askeri savcı sorar: -Nasıl çıkacaksın 1981’de? Ağca kendinden emindir. -Çıkacağım, göreceksiniz. Savcı üsteler: -Adam öldürdün, bunun cezası idamdır, nasıl çıkacaksın?” Ağca hafifçe gülerek cevap verir: -Sizin vereceğiniz ceza bana yetişmez. Ceza vereceğiniz zaman ben cezaevinde olmayacağım.” Gerçekten de öyle oldu. Ağca’nın, 1981’İ beklemesine gerek bile kalmadı. 23 Kasım 1979’da Maltepe Askeri Cezaevinden kaçtı. 26 Kasım 1979 günü Ağca tarafından Milliyet Gazetesi’ne gönderilen bir mektupta şunlar yazıyordu: “Türkiye’nin kardeş İslam ülkeleri ile Ortadoğu’da yeni bir siyasi, askeri ve ekonomik bir güç oluşturmasından korkan batılı emperyalistler, hassas bir dönemde, dini lider maskeli haçlı kumandanı olan Jean Paul’ü Türkiye’ye gönderiyorlar. Bu zamansız ve anlamsız ziyaret iptal edilmezse Papa’yı kesinlikle vuracağım. Cezaevinden kaçmamın tek sebebi budur. Ayrıca ABD ve İsrail kaynaklı Mekke baskınının hesabı sorulacaktır. Ayrıca, kansız, sessiz ve basit bir kaçış olayını rica ederim, büyütmeyin, saygılarımla, M.Ali Ağca.” Ağca’nın açıklamaları, ifadeleri akıllara şu soruları getiriyordu: 1)Ağca, 1980 yılının sonuna doğru bir darbe olacağını biliyor muydu?

66


2)Darbe tertipçileri ona 1981 yılında hapisten çıkacağının sözünü vermiş olabilirler miydi? 3)Kendisine cezaevi kapılarını ardına kadar açan çok etkili ve çok yetkili kişiler kimlerdi? 4)Bu etkili ve yetkili kişiler, onu hangi görevler için yetiştirmişlerdi? Her dediğini yapan Ağca, 13 Mayıs 1981 günü Papa’ya suikast düzenledi. Papa, yaralı olarak kurtuldu ve hemen ardından Ağca’yı affetti. Ağca’ya tetik çektiren güç odakları tetiği çekmeden önce ona her türlü garantiyi veriyor olmalıydılar ki, İtalya’da cezaevinde yatan M. Ali Ağca, 1983 yılı ortasında 1985 yılında çıkacağını, İtalyanların kendisine söz verdiğini iddia etmektedir. Ama bu sefer öyle olmadı; ya İtalyanlar verdiği sözü tutmadı; ya da M. Ali Ağca, fena halde kandırıldı. 13 Haziran 2000'de dönemin İtalya Cumhurbaşkanı Carlo Azeglio Ciampi'nin affını onaylamasıyla Türkiye'ye iade edildi. Sadece gasp suçundan Türkiye'ye iadesi kararlaştırılan Mehmet Ali Ağca'nın Abdi İpekçi cinayetinden tekrar yargılanmasının mümkün olmadığı açıklandı.

Mahkemede "Ben Abdi İpekçi'nin katili değilim. Sadece aktörlük yaptım" dedi. Her duruşmasından sonra gazetecilere mektup dağıtan Mehmet Ali Ağca, Vatikan'a da tehdit savurarak hesap soracağını ileri sürdü. Ağca, "Katolik olmam için Vatikan bana 50 milyon dolar, özgürlük ve kardinallik önerdi," iddiasında da bulundu. Mehmet Ali Ağca'nın, İpekçi cinayetinden aldığı ölüm cezası 1991 yılında yürürlüğe konulan İnfaz Yasası gereği 10 yıl hapse çevrilmişti. Kadıköy'de iki ayrı gasp ve soygun suçlarından aldığı toplam 36 yıl ağır hapis cezası da, kamuoyunda "Rahşan Affı" olarak bilinen Af Yasası nedeniyle 7 yıl 2 ay hapse çevrilmişti. 12 Ocak 2006 tarihinde serbest bırakıldı. Adalet Bakanlığı'nın itirazı üzerine, Yargıtay tahliye kararını oybirliğiyle bozdu, Mehmet Ali Ağca 20 Ocak 2006 tarihinde tekrar tutuklanıp Kartal H Tipi Cezaevi’ne konuldu. 18 Ocak 2010 tarihinde cezasını tamamlayıp hapisten çıkmıştır.

67


S

onunda kardeşim İdil’le tatile çıkabildik. Kolay olmadı tabii. İzin tarihlerimizi denk getirmek için çok uğraştık. İdil Londra’da yaşıyor. Yorucu bir işi var, özel bir okulda müdür yardımcısı. Ben ise İstanbul’da oturuyorum. Yaşam koçluğu yapmaktayım. Aslında sosyoloji okudum ama malum, okullarda sosyoloji öğretmenliği dışında başka çalışma imkanımız yok. Ben de toplumun bütünü ile değil de toplumu oluşturan bireylerin kendisi ile ilgilenmeye karar verdim. Çeşitli eğitimlere katıldım, sertifikalarımı aldım ve profesyonel olarak çalışmaya başladım. Günümüz dünyasında her şey çok karışık, herkes mutsuz, insan ilişkileri sığ. Sevgi ve saygı yok. Onları bulan şanslı olduğunu zannediyor. Aslında hiç de öyle değil. Yaşamı zorlaştıran bizleriz. Ve ne yazık ki, herkes kendini mükemmel görüyor. Elbette her şey dört dörtlük ve güllük gülistanlık olamaz. Çok sıkıntılar yaşayan ve kayıpları olan insanlar var aramızda. Bütün sorun, bunlarla başa çıkma potansiyelimizin farklı olmasından kaynaklanıyor. Akşam üzeri Londra’dan gelen İdil’le hemen o gece saat yarımda, otogardan kalkan

İzmir otobüsüne bindik. Gideceğimiz yer, İzmir’in Çeşme ilçesine bağlı, denize yakın, ormanlık alanı geniş, Kirazlı adında bir köydü. Otobüsümüz hareket eder etmez İdil sordu. “Abla güzel de biz şimdi köy hayatı mı yaşayacağız on beş gün?” Güldüm. “Hayır, canım olur mu? Bahçesi güllerle bezenmiş, verandasında salıncağı olan, şirin mi şirin, kırmızı çatılı, kerpiçten yapılmış, masallardakine benzeyen evlerden birinde kalacağız. Köyle iç içe değil. Muhtar Kubilay Yiğit, köylerine katkı sağlasın diye herkesin sahip olduğu boşta kalan birkaç dönümlük araziyi küçük bir tatil beldesi haline getirmiş.Ne güzel değil mi? Köylüler, denize yakın arazilerini değerlendirmişler. Plaja beş dakika. En güzeli de hepsinin bir ismi var. Bizim kalacağımız evin ismi: Anı Yaşa.” İdil, “İlginç,” diye mırıldandı. “Carpe Diem yani.” Başımı salladım. “Aynen öyle.” Nasıl yorulmuşsak artık, yol boyunca uyuduk. Bizi uyandıran, muavinin, ‘İzmir Otogarı’na gelmiş bulunuyoruz’ anonsu oldu. Aşağıya inip valizlerimizi aldık, önce başka bir

68


otobüsle Çeşme’ye, oradan da minibüsle Kirazlı Köyü’ne gittik. Köyün muhtarı Kubilay Yiğit, güler yüzlü ve son derece misafirperver bir tavırla karşıladı bizi. Geniş ve ferah ofisinde kayıt işlemlerimizi yaptı, sonra beni ve kız kardeşimi kalacağımız eve götürdü. Yolda, dayanamayıp sordum. “Kubilay Bey, evlerin adları çok hoş. Yonca, Papatya, Yıldız, Hilal, Güneş, Gül, Çiğdem, Tomurcuk. Fakat bizim evin ismi diğerlerinden farklı. Sebebini öğrenebilir miyim, eğer bir mahzuru yoksa?” Muhtar gülümseyerek başını salladı. “Haklısınız. Bu evin ismini kızım verdi. Her zaman onun hayat felsefesi olmuştur bu iki kelime. Bana da ‘Baba, anı yaşamak lazım. Geçmiş bir hayaldi, yaşandı ve bitti. Gelecek ise muamma. Onun için anı yaşayıp hayatın tadını çıkarmalıyız’ der her zaman. Bu yüzden, bu evin isminin Anı Yaşa olmasını istedi. Ben de kabul ettim. Sizin evin adının hikayesi işte bu.” Evimize yerleşmemiz uzun sürmedi. Duşumuzu alıp akşam yemeği için restorana gittik. Tatil beldesinin bütün sakinleri oradaydı. Yan masamızda kalabalık bir aile hararetli konuşmalar eşliğinde yemeklerini yiyorlardı. Konuşmalarından onların karı koca ve iki kızlarıyla adamın annesi ve kız kardeşi olduklarını çabucak anladık. Kızlardan biri, “Hala, daha kaç kere söylemem gerekiyor,” diye bağırdı sinirli sinirli. “Gece dışarı çıkmadık ve salıncakta da sallanmadık.” Hala kaşlarını kaldırdı ve sert bir sesle, “Ben onu bunu bilmem,” dedi. “Salıncaktaydınız ve kıkırdamalarınız yüzünden uyuyamadım, dua edin büyükannenize.” Büyükanne araya girdi. “Yeter Asude, rahat bırak torunlarımı. Ne olmuş yıldızların altında iki kardeş sallanıp dertleştilerse. Hadi sen bana eve kadar eşlik et, ilaç saatim geliyor.” Büyükanne ve kızı Asude masadan kalktılar. Başlarıyla bize de bir selam verdikten sonra evlerine doğru yürüdüler. Tartışma, geride kalanlar arasında bir süre daha devam etti.

Sonunda, iki kız kardeş sinirli şekilde anne ve babalarının yanından ayrıldılar. Bize göre uzak bir masada kalabalık bir grup kahkahalar eşliğinde yemeklerini yiyorlardı. Çok eğlendikleri belliydi. Biraz da çakırkeyif olmuşlardı galiba. Başka bir masada sakallı bir adam tek başına oturmuş, keyifle şarabını yudumluyor, arasıra da not defterine bir şeyler yazıyordu. Etrafında olup bitenlere karşı pek ilgisizdi. Kız kardeşime, “Bu adam kesinlikle yazar olmalı,” dedim. “Baksana, devamlı bir şeyler yazıyor. Başka bir alemde yaşar gibi bir hali var.” İdil başını salladı. “Haklısın.” Karşımızdaki masada, karı-koca olduklarını tahmin ettiğim genç bir çift vardı. Muhtemelen yeni evliydiler. Hatta balayına çıkmış bile olabilirlerdi. Bu akşam gidecekleri konser hakkında konuşuyorlardı. Yemeğimizi bitirmiş, kahvelerimizi yudumlarken kalabalık gruptan bir kadınla bir erkek, gece denize girmeyi çok sevdiklerini söyleyerek diğerlerinden izin istediler. İdil, “Abla,” dedi. “Gece denize girenlerdeki de ne cesaret değil mi? Hatırlıyor musun, çocukluğumuzda gittiğimiz kamplarda gece denize giren gençler olurdu. Ne eğlenirlerdi ama?” O günleri hatırlayıp içimi çektim. “Babam da bizi gözünün önünden ayırmazdı. Ne korkardı boğuluruz falan diye. Bak ne güzel şezlonglarına uzandılar, yanlarında minik sepetleri de var. Her halde sabahlayacaklar.” İdil, “Biz gene kendimizi emniyete alalım,” dedi. “Sabah girelim abla, ne de olsa çocukluktan miras bize.” Biraz gülüştükten sonra soluğu yataklarımızda aldık. Yol yorgunluğundan olacak hemen dalmışım. Kaç saat uyudum bilmiyorum. Uyandığımda hava aydınlanmamıştı ve dışardan çığlıklar geliyordu. İdil’le birlikte üzerimize bir şey alıp verandaya çıktık. Kumsalda bir kalabalık vardı. İnsanlar oradan oraya koşuyor, biri sinir krizleri

69


geçiriyor, muhtar Kubilay “Polis gelene kadar bir şeye dokunmayın,” diye bağırıyordu. Sahile doğru biraz yürüyünce, kumların üzerinde kıpırtısız yatan iki kişi gördük. Biri kadın diğeri ise erkekti. Muhtara ne olduğunu sordum. Adam büyük bir üzüntüyle, “Gece denize giren çift,” dedi. “Boğulmuşlar. Cesetleri kıyıya vurmuş. Ne büyük bir talihsizlik.” İdil, çok kötü oldu. “Bakamayacağım,” diyerek eve geri döndü. Bense bütün cesaretimi toplayıp cesetlerin yanına kadar gittim. Birkaç saat önce neşeyle konuşan bu iki insanın şimdi kumsalda cansız yattıklarını görmek çok korkunçtu. Nasıl bir kazaydı bu böyle? Acaba sarhoş mu olmuşlardı. Boğulmaları bu yüzden miydi? Piknik sepeti biraz ötelerinde duruyordu. Kapağını aralayıp içine baktığımda hemen hemen boşalmış bir şarap şişesiyle yarısı yenmiş çukulata ve peynir paketlerini gördüm Hepsi yabancı ve kaliteli markalardı. Bir hayli de pahalı olmalıydılar. Muhtar en sonunda herkesi olay yerinden uzaklaştırmayı başardı. Ben de kaldığımız eve doğru gidiyordum ki, birden ekip arabalarının siren sesiyle irkildim. Polisler gelmişti. En öndeki arabadan sivil giyimli biri indi. Muhtara kendisini ‘dedektif Levent Sarp’ diye tanıttı. Güldüm. ‘Dünya küçük diye işte buna denir,’ dedim kendi kendime. Bu bizim Levent’ti. Üniversiteden arkadaşım. Onun polis olduğunu bilmiyordum. İzmir’den ayrıldıktan sonra bağlantımız kesilmişti. Üniversitedeyken de böyle atletik yapılı, sert görünümlüydü. Hiç değişmemişti. Beni görünce o da şaşırdı. Uzun bir aradan sonra karşılaşan bütün insanlar gibi, kısa bir süre sohbet ettik. Arkadaşlığımızın kaldığı yerden devam ettiğini görmek beni çok mutlu etmişti. “Biz dün geldik,” dedim. “Gece de bu felaket oldu.” “Tanıyor musun onları,” diye sordu Levent. “Ölen kadın Amerikalıymış.” “Hayır,” dedim. “Tanışacak zamanımız olmadı. Ama kalabalık bir gruptular. Çok da eğleniyorlardı. Boğulmuşlar, değil mi?” “Öyle görünüyor.” “Vücutlarında darp izi yok. Dikkatle baktım. Bir yara bere göremedim.” Levent Güldü. “Oo, amatör dedektifliğe mi başladın?”

“Yok canım. Ben sadece iyi bir polisiye roman okuruyum. O kadar. Etrafta ayak izi filan da yoktu.” “Olsa bile dalgalar silmiştir. Dün gece çok içtiler mi? Sarhoş olacak kadar yani.” “Evet, içtiler. Ama sarhoş olduklarını sanmıyorum. Tabii yanlarında bir piknik sepeti vardı. İçinde pahalı bir şarap şişesi gördüm. Hemen hemen boşalmıştı. Belki onunla kafayı bulmuş olabilirler.” “Olay bir kaza gibi görünüyor. Herkesin ifadesini alacağız. Sen bir şey gördün mü?” “Hayır. Çok derin uykudaydım. İdil de öyle. Kumsaldan gelen sesler bizi uyandırdı. Sonra dışarı çıktık. Olayı o zaman öğrendik.” Levent, “Tamam,” dedi. “Ben şimdi muhtar ve diğer konukların ifadelerini alacağım. Bu arada savcı da gelir. O karar vermeden cesetleri kaldıramayız. Sonra tekrar size uğrarım. Hangi evde kalıyorsunuz?” “Anı Yaşa’da.” “Anı Yaşa mı? Ne ilginç bir isim bu?” Gülerek “Haklısın,” dedim ve iyi geceler dileyip Levent’in yanından ayrıldım. Eve gelince kızkardeşimi verandada oturmuş, uykulu gözlerle beni bekler halde buldum. “Nerede kaldın abla?” dedi sitemli bir sesle. “Seni merak ettim.” Ona olup biteni anlattım. Levent’in polis olduğunu öğrenince o da şaşırdı. Hala yakışıklı olup olmadığını sordu. “Hiç değişmemiş,” dedim. Bunu söylerken kızardığımı hissetim. İyi ki, veranda çok aydınlık değildi. Kız kardeşim, “Olaya ne diyor?” diye sordu. “Kaza olduğunu tahmin ediyor,” diye cevap verdim. “Peki, sence?” Bir an durdum. Aklımdan geçenleri İdil’e söyleyip söylememekte tereddüt ettim. Sonra kararımı verip düşüncemi açıkladım. “Bence kaza ihtimali zayıf. İkisinin de sarhoş olmadıklarını biliyorum. Sonradan içtikleri bir şişe şarapla da sarhoş olmuş olamazlar. Hem ikisinin birden boğulması garip tesadüf. Benimki tamamen bir sezgi ama bence bu bir cinayet. Öyle hissediyorum. Bilirsin hislerimde öyle kolay kolay yanılmam. Şu şişede kalan şarabı ve diğer yiyecekleri kontrol etmeyi çok isterdim. İçlerinde bir şey olabilir.”

70


“Ne gibi?” diye sordu İdil, gözlerini iri iri açarak. “Bilmiyorum,” dedim. “Zehirli bir madde mesela.” “Ne diyorsun, abla?” “Neyse bu konuda daha fazla konuşmayalım,” diyerek İdil’i susturdum. Birazdan Levent burada olacak. Ona sorarız her şeyi.” Biz Levent’i beklerken, cesetler bir torbaya konup götürülmüş, kumsalda az önceki faciayı hatırlatan hiçbir iz kalmamıştı. Sorgu-sual bitmiş, ifadeler alınmış, görgü tanıkları dinlenmişti. Usulen biz de hiçbir şey görmediğimizi belirten bir ifade verdik, tutanağın altını imzaladık. Saat üçe gelirken Levent bizim bahçenin kapısında göründü. Önce İdil’le selamlaşıp hal hatır sordu, sonra ikimize biraz bilgi verdi. Ölen adamın adı Melih Alkan’mış. Diğeri de karısı Sandy. Buraya arkadaşlarıyla birlikte Amerika’dan gelmişler. Farklı eyaletlerde yaşıyorlarmış ama fırsat buldukça görüşüyorlarmış. Rezervasyonu yapan Melih Beymiş. Savcı olayın bir kaza olduğuna karar vermiş. Doktorun tespitine göre, ikisinin de ölümüne, sarhoşluk yüzünden denizde boğulmaları neden olmuş. Dalgaların kıyıya sürüklediği cesetleri, burada çalışan Kirazlı Köyü sakinlerinden biri görmüş, hemen muhtara haber vermiş, birlikte kumsala çıkarmışlar. Ancak yapılacak bir şey yokmuş, gene de hastaneyi aramışlar ve polise telefon etmişler. Levent gittikten sonra, İdil, “Neden ona kuşkularından bahsetmedin?” diye sordu. Ne diyebilirdim ki? Elimde tek bir kanıt olmadan cinayetten nasıl söz edebilirdim? Herhalde Levent, bana kahkahalarla gülerdi. Bunları kız kardeşime de söyledim. Bana hak verdi. “Ama,” dedim. “Bu işin peşini bırakmaya hiç niyetim yok.” Kız kardeşim dik dik bakarak, “Ne yapacaksın?” dedi.

“Madem polis bu işin üstünü kapatıyor, kendi araştırmamı kendim yapacağım,” dedim. “Hatta şimdiden başlıyorum. Sanırım muhtar hala ofisinde. Gidip onunla konuşacağım.” “Aman abla, otur oturduğun yerde. Ne gerek var şimdi?” Kız kardeşime birazdan döneceğimi söyleyip muhtarın ofisine doğru yürüdüm. Kubilay Bey’in canı sıkkındı. Olayın Kirazlı Köyü için olumsuz bir etki yapmasından endişe ediyordu. Üzüntülü bir sesle, “Böyle bir kaza ilk kez oluyor burada,” diye dert yandı. “Amerika’dan gelmişler galiba,” dedim. “Evet, hepsi Amerika’dan geldi. Yedi kişiydiler. Geldiklerinden beri kahkahalar havada uçuşuyordu, birlikte yüzüyor, güneşleniyor ve hep birlikte yemeğe geliyorlardı. Bir de şimdiki şu hallerine bakın. Ağızlarını bıçak açmıyor.” “Melih Bey’le karısı, Güneş isimli evde kalıyorlarmış.” “Evet. Onlara deniz kıyısına en yakın evleri vermiştim. Bahadır ve Gamze Karel, Gül’de, Murat ve Bahar Kurt ise Çiğdem’de kalıyorlardı. Bir de Semih Bey var. Semih Ataman. O bekar. Tomurcuk’ta kalıyordu. O ev diğerlerinden biraz daha küçüktür.” Muhtar’la bir süre kaza hakkında konuştuk. Sonra, köyde kalan tatilcilerden bahsettik. Bana konuklarını uzun uzun anlattı. Restoranda gördüğümüz sakallının adı Çetin Özden’miş. Tahmin ettiğim gibi, adam gerçekten yazarmış. Uzun zamandır buradaymış ve yeni romanı üzerinde çalışıyormuş.. Yonca ve Papatya adlı evlerin konuğu Onur ailesiymiş. Hani şu yemekte tartışan aile. Kuzey Bey’le Şebnem Hanım evlerden birinde, kızları Begüm ve Başak’la babaanneleri İnci Onur ve halaları Asude Onur diğerinde kalıyorlarmış. Kızlardan büyüğü üniversiteye gidiyormuş, küçüğüyse bu sene başlayacakmış. Ailenin, İstanbul’da babadan kalma bir antikacı dükkanı varmış. Kuzey Onur’la kız kardeşi Asude Onur, orayı birlikte işletiyorlarmış. İnci Hanım hastalanınca, iki evladını dükkana ortak yapıp aradan çekilmiş.

71


Genç karı-koca’nın adı Ahmet ve Sevda imiş. Yeni evlilermiş ve bir bankada çalışıyorlarmış. Muhtarın yanından ayrıldıktan sonra hemen eve dönmedim. Uğramam gereken bir yer daha vardı. Şu ölen çiftin kaldıkları eve bir göz atmak istiyordum. Ev deniz kıyısındaydı ve tamamen karanlığa gömülmüştü. Doğrusu çok heyecanlanmıştım. Şaka maka dedektiflik yapıyordum. Verandadaki pencerelerden biri aralıktı. Oradan içeri girdim. Etrafı görebilmek için cep telefonumun fenerini açtım. Keskin bir beyaz ışık hüzmesi yayıldı odaya. Sahilde kimse olmadığı için birinin beni farketmesi mümkün değildi. Her tarafa baktım. Valizleri, elbise dolabını, banyoyu ve çekmeceleri araştırdım, yatakları ters yüz ettim ama hiçbir şey bulamadım. Tatile gelirken getirilmesi gereken ne varsa hepsi vardı. İki cep telefonu ve piknik sepeti dışında dikkatimi çeken hiçbir şey yoktu. Önce telefonları inceledim. Kayıtlı numaralardan sadece bir tanesi Türkiye’ye aitti, o da muhtarın telefonuydu. Diğer hepsi ABD’ye ait numaralardı. Mesaj bölümleri de boştu. Hepsi silinmişti. Piknik sepeti yatağın kenarında duruyordu. Feneri ona tutup içindekilere baktım. Şarap şişesi neredeyse boşalmıştı. Kırmızı şaraptı bu. Hem de en pahalısından bir Corvus Malbec’ti. Guyliane vişne likörlü çikolataların yarısı yenmişti. Cabernet Franc keskin çedar peynirine ise pek dokunulmamıştı. Şarap şişesinden bir iki damla parmağıma damlatıp dilime sürdüm. Tadı biraz tuhaf geldi. Şişenin mantarını odada bulduğum bir naylon torbanın içine koydum. Çukulatalardan üçünü ve bir parça peyniri de aynı torbaya attım. Şaraptan biraz numune alabilmek için uygun bir nesne aradım, komodinin üstünde bir ilaç kutusu gördüm. İçindekileri boşaltıp, alabildiği kadar şarapla doldurdum, kapağını sıkıca kapattım. Onu da torbaya dikkatle yerleştirdim. Evde işim bitmişti. Tam dışarı çıkıyordum ki, pencerenin altında, yerde parlayan bir şey çarptı gözüme. Eğilip aldım. Pırlanta bir küpeye benziyordu ama değildi. Arkasında küçük bir halka vardı. Onu da torbaya tıkıştırıp verandaya çıktım.

Pencereyi usulca kapattım. Artık Anı Yaşa’ya geri dönebilirdim. Kız kardeşim uyumuştu. Ben de sessizce üstümü değiştirip yattım. Uykuya daldığımda hava yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı. Ertesi gün (aslında aynı gündü tabii) geç kalktım. Kahvaltıdan sonra İdil’e dün gece olanları anlatınca çok heyecanlandı. Ona pencerenin altında bulduğum pırlantaya benzeyen nesneyi gösterdim. “Ne bu?” diye sordu. “Düğme mi?” “Evet,” dedim. “Ama taşlı düğme. Eskiden Beyoğlu taşı deniyordu. Şimdi ise Swarovski taşı deniyor. Sanki öyle deyince düğme pırlantaya dönüyor.” İdil, eline aldığı Beyoğlu taşına bakarak, “Bu Sandy’nin olabilir,” dedi. “Elbiselerini iyice kontrol ettin mi?” “Ettim,” dedim. “Kadının kıyafetlerinin hepsi spor, penye bluz ve kot tarzı. En fantezi olanları bile baskılı penyeler. Taşlı ve boncuklu bir kıyafeti yok. Aksesuarlarına da uymuyor. Çanta ve ayakkabıları düz. Hiçbirinin üstünde pul, payet, boncuk ve taşlı bir şey bulunmuyor. Kısacası, düğme Sandy’e ait değil.” “Sence bu düğme önemli bir ipucu mu?” “Öyle olmalı,” “Bak ne diyeceğim, sen bu olayın bir cinayet olduğunu düşünüyorsun. Ama belki başka bir şeydir. Mesela o karı-koca intihar etmiş olamaz mı?” “Hiç sanmam. Ne kadar neşeliydiler, hatırlasana.” “Haklısın. Kahkahalar gırla gidiyordu dün gece. Çok eğleniyorlardı. Ne kadar neşeli bir grup diye düşünmüştüm hatta.” Kız kardeşime, bir büyütece ihtiyacım olduğunu söyledim. “Ne yapacaksın,” diye sordu. “Şişenin mantarını aldım. Onu inceleyeceğim.” “Neden?”

72


“Eğer şaraba bir şey karıştırılmışsa bu ancak mantarın üzerinden enjekte edilerek yapılmıştır. Yani bir şırıngayla.” “Aman abla, incecik bir deliği nasıl göreceksin? Mikroskop lazım onun için.” “Benim gözlerim keskindir. Bir büyütecim olsaydı, rahatlıkla görürdüm.” İdil biraz düşündükten sonra, “Galiba,” dedi. “Burada bir büyüteç var.” “Nerede?” “Muhtarın ofisinde. Dün görmüştüm. Sen otur burada, ben bir koşu gidip alayım.” Kız kardeşim tez canlıdır. Ben daha ağzımı açmadan o gözden kaybolmuştu bile. Beş dakika sonra elinde bir büyüteçle geri döndü. Ben de hemen eve girip mantarı torbadan çıkardım, masanın üzerine koydum. Cep telefonumun fenerinden gelen kuvvetli beyaz ışığı açtım. Büyüteçle dikkatle mantarı incelemeye başladım. Evet, tahmin ettiğim gibi, çıplak gözle görülmesi çok zor küçük bir delik vardı mantarda. Bu kesinlikle bir iğne deliğiydi. Ve eğer bu bir enjektör iğnesinin deliğiyse, kesinlikle şarabın içine bir şeyler karıştırılmıştı. Kız kardeşime durumu anlattıktan sonra, “Hemen, İzmir’e gidiyorsun,” dedim. “Sevinç’i tanırsın. Mikrobiyolog. Kocasıyla birlikte Alsancak’ta bir laboratuvarları var. İşte adresleri de burada, yazdım. Bu ilaç kutusunu çantana koy. Aman dikkat et dökülmesin. İçinde şaraptan aldığım numune var. Şunlar da piknik sepetindeki çukulata ve peynir. Bunların hepsini acilen tahlil etsinler. İçinde zehir ya da uyuşturucu var mı baksınlar. Ben ayrıca telefonla Sevinç’i arar, durumdan haberdar ederim.” Kız kardeşim endişeli bir yüzle, “Sen ne yapacaksın burada, abla?” diye sordu. “Merak etme,” dedim. “Tehlikeli hiçbir şey yapmayacağım. Laboratuvardan gelecek haberi beklerken etrafı gözlemleyeceğim, insanlarla sohbet edeceğim. Eğer olay gerçekten bir cinayetse, bu, katilin buradaki insanlardan biri olduğu anlamına gelir. Onun bir hata yapmasını bekleyeceğim.” İdil’i yolcu ettikten sonra Sevinç’i aradım, konuştum, durumu açıkladım. Arkadaşım, elinden

geleni yapacağını söyledi. Teşekkür edip telefonu kapattım. Daha sonra restorana gittim. Bu gün pek sessiz olan Kuzey Onur ve ailesi, yemeklerini bitirmek üzereydiler. Kızlar arada bir kıkırdıyorlardı ama, anneleri bakışlarıyla onları susturuyordu. Onlara en yakın masaya otururken kederli bir sesle “Afiyet olsun,” dedim. “’Feci bir geceydi. Dün gece hiç uyumadım.” Kuzey Bey, bana dönerek, “Haklısınız,” dedi. “Yıllardır tatile çıkarız, hiç böyle bir şeyle karşılaşmadık.” “Olay nasıl oldu acaba?” diye ortaya bir soru attım. Şebnem Hanım, “Valla ben hiçbir şey görmedim,” dedi. “Sadece arkadaşların sohbetlerine biraz kulak misafiri oldum. Ölen beyefendi, gece eşi ile denize gireceklerini, eğer eşlik etmek isteyenler varsa kendileriyle gelmelerini, yanlarında muhteşem şarapları, enfes peynir ve çikolataları olduğunu söyledi. Sonra gülüşmeler oldu. Başka bir şey hatırlamıyorum.” Kuzey Bey araya girdi. “Ben ve eşim o masada başbaşa kalınca kendimize güzel bir kahve söyledik ve en son restorandan biz ayrıldık. Belki biraz daha geç ayrılsak onlara denize girerlerken ne olduğunu görebilirdik. Ama maalesef. Biz eve doğru giderken onlar kumsalda uzanmış, kadehlerine şarap doldurup içiyorlardı.Çok neşeliydiler.” İnci Hanım, aksi aksi homurdandı. “Biraz fazla neşeliydiler. Ben sessiz, sakin, ailece güzel bir tatil geçireceğiz diye geldim buraya. Ama bu şamatacı grup geldiklerinden beri ergen gençler gibi davranıyordu.” Asude, “Kusura bakmayın,” dedi. “Annem kalp ve tansiyon hastası. Çabucak hiddetlenir böyle. Dün gece de erkenden kalkmıştık masadan. İlaçlarını zamanında alıp dinlenmesi gerekiyor annemin. Erkenden yattık. O yüzden ben de bir şey görmedim, onlarla ilgili. Çok korkunç bir olay bu.” İnci Hanım iyice öfkelendi. “Hiç de değil. Onların bir çılgınlık yapacakları belliydi. Nitekim yaptılar da. Gece denize girmek de ne oluyormuş?

73


Deniz, gündüz bile tehlikelidir. Dikkatli olmak lazım. Neyse, Allah taksiratlarını affetsin.” “Begüm birden atıldı. “Biz o çifti gördük. Kardeşimle ben yani.” Şebnem Hanım, şaşkınlıkla sordu.”Boğulurken mi gördünüz?” “Yo, hayır. Plaja giderlerken gördük. Verandamızdaki salıncakta buzlu kahvelerimizi içiyorduk. O sırada onlar havluları ellerinde plaja gidiyorlardı. Bir de ellerinde küçük piknik sepeti vardı.” Bu kez ben sordum. “Kaldığınız ev onlarınkine yakın o zaman. Plajı da net olarak görüyor muydunuz?” “Hayır, bizim kaldığımız ev plaja uzak kalıyor ama yine de seçebiliyorduk onları. Şezlonglarına havlularını yaydılar sepetlerinden kadehlerini çıkardılar. Bir şeyler yiyip içerek sohbet ediyorlardı. Çok romantik geldi bize onları seyretmek. Ama halam bizi salıncakta görürse yine homurdanacaktı ve yine bir tartışma yaşanacaktı. Bu yüzden kahvemiz bitince eve girdik.” “Küçük hanım, sözlerine dikkat et. Halan saygıyı hak ediyor. Ayrıca sizler kendi kızı gibi seviyor,” diye uyardı kızını Kuzey Bey. Sonra bana dönüp “Kusura bakmayıni” dedi. “Çocuklarla başa çıkmak kolay değil. Kız kardeşim ve annem yorgun oldukları için ilk geldiğimiz gün erken yatmışlardı. Kızlarımın salıncakta sallandığını zannetmiş. Biraz gürültü olmuş dışarda herhalde. Bilirsiniz işte çocuklar ve halaları.” Konuşmamız, garsonun yemeğimi getirmesiyle kesildi. Aslında soracağım bir iki soru vardı onlara ama susmak zorunda kaldım. Kuzey Bey ve ailesi de bana “afiyet olsun,” deyip restorandan ayrıldılar. Yemekten sonra, genç çiftin kaldığı eve doğru yürüdüm. Ahmet ve Sevda Yıldırım, verandalarında oturmuş muhabbet ediyorlardı. İkisini de selamlayıp havadan sudan konuşmaya başladım. Sevda beni verandalarına davet etti. Ben de bu nazik teklifi kabul edip yumuşak minderli hasır koltuklardan birine oturdum. Karı-koca, bana soğuk bir limonata ikram ettiler. Lafı evirip çevirip dün geceki boğulma olayına getirdim. “Kimsenin onları görmemiş olması ne feci değil mi?” Ahmet,”Maalesef” dedi üzüntüyle başını sallayarak. “Ben ve eşim o akşam yemekten hemen sonra Çeşmeye gittik. Konser vardı, o gece

dönmedik buraya. Denize girdiklerini bile görmedik haliyle” Sevda kocasının lafını keserek, “Yemekte tam arkamızdaki masada grup olarak oturuyorlardı,” dedi. “Çok neşeliydiler. Ben sadece bu çiftin denize gireceklerini söylediklerini, hatta arkadaşlarına da ısrar ettiklerini duydum. Yanlarında pahalı şarap, peynir falan getirmişler galiba. Sonra ne konuştular bilmiyorum. Çünkü acele ediyorduk konseri kaçırmamak için. Köye öğleden sonra döndük. Muhtar Kubilay Bey anlattı bize neler olup bittiğini. Çok üzüldük.” “Biz de gideceğiz o konsere,” dedim. “Kız kardeşim çok istiyor. Belki biz de geceyi Çeşme’de geçiririz. Siz hangi otelde kaldınız?” Bu soruya Ahmet cevap verdi. “Deniz Otel’de. Küçük ama güzel bir otel. Tavsiye ederim.” Otelin adresini alıp Yıldırım çiftinin yanlarından ayrıldım. Kumsala doğru yürürken yazar Çetin Özden çıktı karşıma. Herhalde yemeğini erkenden yemiş olmalıydı. Şimdi de denize, yüzmeye gidiyordu. “Merhaba,” dedi beni görünce. “Hava çok güzel. Denize girmiyor musunuz?” “Dün geceden sonra içimden pek girmek gelmiyor,” dedim. “Haksız sayılmazsınız,” dedi. “Çok kötü bir olay bu. Fakat biraz da kendi kendilerine yaptılar.” “Nasıl? Anlayamadım.” “Valla şarabı ben de severim ama onlar benden daha çok seviyorlarmış anlaşılan.” “Öyle mi?” “Evet. Dün akşam yemekte hepsini izledim. Rahatsız etmeden tabii. Üniversite yılları, Amerika maceraları, orada kurdukları yaşamları, onları kah neşelendirdi kah hüzünlendirdi. Bunları konuşurken hepsinin şerefine kaç kez kadeh tokuşturdular bir bilseniz. Boğulan çift zaten restorandan ayrılırken çakır keyif olmuştu. Arkadaşlarına da çok ısrar ettiler ama kimse onlarla denize gitmek istemedi. O sarhoş halleriyle denize girince facia da kaçınılmaz oldu elbette.” “Doğru. Çok neşelilerdi. Bunu ben de farkettim. Hatta fazla neşelilerdi bile diyebilirim. Ne yazık ki, erkenden yatıp uyudum. Onlara yardım etme şansım olmadı. Kız kardeşimin de öyle. Siz hiç ses duymadınız mı?” “Hayır. Restorandan sanırım en son çıkan bendim. Benden önce, o kalabalık aile ayrılmıştı.

74


Sahilden geçerken plaja baktım, boğulan karı-koca şaraplarını içmeye devam ediyordu. Sonra evime gittim.” Tam bu sırada telefonum çaldı. Çetin Özden’e veda edip telefonu açtım. Arayan Sevinç’ti. “Hayatım,” dedi heyecanlı bir sesle. “İdil’in getirdiği numuneleri tahlil ettim.” “E, ne oldu? Bir şey buldunuz mu?” “Valla ne yapıyorsun bilmiyorum ama sonuç pozitif.” “Ne demek bu?” “Şu demek canım. Şarapta yüksek oranda kokain benzoylemetil ekgonin saptadım. Aynı maddeden çukulatalarda da var. Peynirde ise herhangi bir maddeye raslamadım.” “Benzin midir nedir, bu madde ne oluyor yani? Zararlı bir şey mi?” “Kokain bu Müge’cim. Sıvı kokakin. Çok tehlikeli bir uyuşturucu. Sen nereden buldun bunları?” “Sonra anlatırım Sevinç. Şimdi telefonda olmaz. Sen tahlil sonuçlarını bir kağıda yaz, İdil’e ver. O numuneleri de lütfen sakla. Sakın atma.” “Tamam canım. Ama beni bayağı meraklandırdın.” “Biliyorum. Yarın herşeyi anlatırım. Sana söz.” Telefonu kapattım. Demek, olay basit bir kaza değil, resmen cinayetti. Birisi, karı-kocayı öldürmek için şaraba ve çikolatalara kokain karıştırmıştı. Kim, neden bu çifti öldürmek isteyebilirdi ki? Bu sorunun cevabını bulmak hiç kolay olmayacaktı. Şarabın, peynirin ve çikolatanın markasını bilecek kadar onları yakından tanıyan biri yapmıştı bu işi. Melih ve karısı Sandy’nin, yemekte aldıkları alkolle zaten çakır keyif olduklarını bilen katil, şarap şişesine ve çikolatalara sıvı kokain enjekte ederek onların iyice sarhoş olmalarını sağlamış, böylece boğularak ölmelerini kaçınılmaz bir hale getirmişti. Ve benim elimde Beyoğlu taşı bir düğmeden başka bir ipucu yoktu. Eve gidip İdil’i beklemeye başladım. Hava çok güzeldi ama, gerçekten de içimden denize girmek gelmiyordu. Tam verandaya çıkarken telefonum çaldı. İdil arıyor zannederek cebimden çıkarıp ekranına baktım ama o değildi. Bilinmeyen bir numaraydı. “Kim acaba?” diyerek telefonu açtım.

Tanıdık bir ses, “Merhaba,” dedi. “Levent, sen misin?” “Evet benim.” “İyi ki aradın. Nerdesin? İzmir’de mi?” “Hayır. Çeşme’deyim şu anda. Hayrola, ne oldu?” “Hemen buraya gelebilir misin? Ben de seni arayacaktım. Hemen gel lütfen. Çok önemli bir gelişme oldu. Telefonda anlatmak uzun sürer. Gelirsin değil mi?” Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Levent’in gür sesi yeniden kulağıma ulaştı. “Tamam. Bir saat sonra ordayım.” Söz verdiği gibi tam bir saat sonra Levent bizim evin verandasında oturuyordu. Siyah gözlük takmış, üzerine bütün kaslarını ortaya çıkaran incecik bir gömlek giymişti. Herşeyi anlattım. Beni dikkatle dinledi. Sözlerim bitince güldü. “Sen dedektif olmalıymışsın.” “Yok canım. Ne haddime? Ben sadece sezgilerime güvendim.” “İyi yaptın. Bu anlattıklarını ihbar kabul ediyorum. Hemen savcıyı arayacağım. Herhalde çok şaşıracak. Hafta sonunu zehir ettiğimi düşünecek ama ben bundan hiç üzüntü duymayacağım.” Levent benim yanımda savcıyı aradı ve onu şoke eden haberi verdi. Telefonu kapattıktan sonra bana döndü. “Neye uğradığını şaşırdı ama iyi oldu. Cesetlere otopsi yapılacak. Ben de şu sepeti alıp Çeşme’ye götüreyim. Orada, numuneleri İzmir’e ulaştıracak ekibe teslim edeceğim. Ha, aklımdayken bana şu mantarı ve düğmeyi de ver. Onları bir incelesinler bakalım. Muhtarı da bu gelişmeden haberdar etmem lazım. Gözünü dört açsın. Bakalım olayın kaza değil de cinayet olduğunu öğrenince nasıl bir tepki verecek? Akşama burada olurum. Lütfen ben gelmeden bir şey yapma. Çocuk oyuncağı değil bu. Köyde bir katil var. Sıkıştığını hissederse başka cinayetler de işleyebilir. Söz değil mi, yaramazlık yapmayacaksın?” O kadar şirindi ki, bir an ne isterse yapabileceğimi düşündüm. Kalbim heyecanla çarpmaya başladı. Neyse ki bu salakça halim uzun sürmedi. kendime çeki düzen vererek, “Tamam,” dedim. “Sen gelmeden evden dışarıya adımımı atmayacağım.”

75


Levent, on dakika sonra köyden ayrıldı. Onun gidişinin üzerinden bir saat geçti geçmedi, İdil İzmir’den döndü. Sevinç’in verdiği tahlil raporu bir zarfın içindeydi. Zarfı açıp baktım. Telefonda bana ne dediyse onlar yazıyordu. Evin küçük mutfağında hemen bir çay demleyip bardaklara koydum. İdil’le birlikte verandaya çıktık. Çay ikimize de iyi geldi. Onun yorgunluğu, benim de gerginliğim azaldı. Kız kardeşim dalgın bir sesle, “Abla,” dedi. “Ne hayal ettik neler yaşıyoruz baksana?” Hafifçe güldüm. “Belki de hayat bize ne kadar değerli olduğunu anlatmaya çalışıyordur İdil.” “Daha güzel anlatma şekilleri de var. Neden onlardan birini seçmedi acaba?” Bu soruya cevap veremedim. Çünkü o sırada muhtar gelmişti yanımıza. Adamcağız pek dertli görünüyordu. Bizimle oturması için yaptığımız daveti kabul etti. İçerden ona da bir bardak çay koyup getirdim. Neden bu kadar keyifsiz olduğunu sormamıza gerek yoktu. Belli ki, Levent’in anlattıkları onu fazlasıyla endişelendirmişti. “Daha önce de gece denize girenler oldu ama hiç boğulan olmadı. Üstelik şimdi durum daha da farklı. Bu bir cinayetse, tatil köyümüz bundan çok olumsuz yönde etkilenecek. Ben de bundan büyük bir üzüntü duyuyorum.” İdil onu teselli etmek için söze girdi, “Üzülmeyin lütfen, böyle şeyler her yerde yaşanabiliyor. Size bir şey söyleyeyim mi, Londra’da yüksek yapılı otellerin odalarındaki pencerelerin hepsi kilitlidir, hem de açılmayacak şekilde. Çünkü intihar vakaları çok yaşanıyor ama bu otellerin müşteri potansiyelini etkilemiyor.” “İyi de İdil Hanım, orası Londra. Onları etkilemez tabii. Burası kendi halinde, küçük bir tatil köyü. Dedikodular kötü etkiler.” “Merak etmeyin bu olayın en kısa zamanda aydınlatılacağına eminim. Ayrıca, Londra’ya döner dönmez, Kirazlı Tatil Köyü için sitenize çok güzel bir değerlendirme yazısı yazacağım.” “İdil haklı,” dedim. “Ben de yazacağım. Yaşam koçu olarak, doğayla baş başa, sessiz, sakin bir sahilde, iş stresinden uzaklaşmak ve kendine vakit ayırmak isteyenlere önereceğim. Hem reklamın iyisi kötüsü olmaz derler. Biliyorsunuz, bu tür üçüncü sayfa haberlerini seven bir milletiz. Bu

olay düşündüğünüz gibi kötü etkilemeyecek burayı Kubilay Bey.” İdil ve muhtar, bu sözlerime güldüler. “İşte,” dedim. “Pozitif düşünmenin faydaları. Olumsuz düşünmenin kimseye faydası yok, inanın.” Muhtar, çayını bitirdikten sonra teşekkür edip yanımızdan ayrıldı. Vakit epey ilerlemişti. Deniz pırıl pırıl ve sakindi ama kumsalda kimsecikler yoktu. Eve girip akşam yemeği için hazırlandık. Levent’e dışarı çıkmama konusunda söz vermiştim ama herhalde buna restorana gitmek dahil değildi. Yemeğimizi erkenden yememiz iyi oldu. Tatil köyünün sakinlerinden hiçbiri henüz gelmemişti. Tam biz çıkarken Kuzey Bey, karısı, kızları, kardeşi ve annesi içeri girdiler. Adam hala kızlarına öğütler vermeye devam ediyordu. Bizi görünce “İyi akşamlar,” dedi. Diğerleri de başlarıyla selam verdiler. Sadece İnci Hanım yüzümüze bile bakmadan, oflaya puflaya yanımızdan geçti. Eve geldiğimizde bir sürprizle karşılaştık. Levent verandada ayakta dikiliyordu. Bu kez gözlüklerini çıkarmış, gömleğinin üstüne gözleri gibi koyu mavi bir ceket giymişti. “Ben de şimdi geldim,” dedi. Hemen masanın etrafındaki koltuklara oturduk. “E, bir haber var mı?” diye sordum. Levent başını salladı. “Önce şunu söyleyeyim. Haklıymışsın. Olay bir cinayet.” “Bunu biliyoruz zaten,” dedim. “Sen bize gelişmeleri anlat. Mesela, otopsi yapıldı mı? Sonuç belli mi?” “Bütün işler yıldırım hızıyla yapıldı ve raporlandı. Her iki cesedin kanında, insanı sarhoş edecek düzeyde alkol ve benzoylemetil ekgonin bulundu.” Sözünü keserek, “Yani kokain,” dedim. “Evet. Gelen rapor, senin elde ettiğin bulgularla tamamen örtüşüyor. Şarapta ve çukulatalarda sıvı kokain var. Şarap şişesinin mantarında ufak bir delik tespit edildi. Yani, şırınga iğnesinin açtığı delik. Kokain buradan zerk edilmiş. O gece kullandıkları kadeh, çatal, bıçak, tirbüşon, tabak, hepsindeki parmak izleri Melih ve Sandy’e ait. Önce kafayı bulmuşlar, sonra denize girmişler ve boğulmuşlar. O haldeyken başka türlüsü de olmazdı zaten. Deniz bu, şakaya gelmez. İç

76


organlarında bulunan yüksek miktardaki tuzlu su, ölüm nedenlerinin boğulma olduğunu kanıtladı.” Denize bakıp içimi çektim. “Yani, kaza süsü verilmiş bir cinayet bu. Hem alkol, hem de uyuşturucu alınca boğulmaları gayet normal. Katil bayağı kurnazmış.” Bir sessizlik oldu. Üçümüz de düşünüyorduk. İlk fikrini açıklayan İdil oldu. “Sıvı kokaini bulmak, şırıngayla şaraba, çikolatalara koymak profesyonel çalışma gerektirir. Kendileri koymuş olabilir mi acaba?” Levent itiraz etti. “Niye koysunlar ki?” “İntihar etmek için.” Araya girdim. “İmkansız. O kadar neşelilerdi ki, intihar etmiş olmaları mümkün değil.” İdil beni onayladı. “Haklısın abla. Gerçekten çok saçma bir fikir bu. O zaman şuna ne dersiniz? Belki de kokaini rahatlıkla Türkiye’ye sokmak için böyle yaptılar.” “A, bak işte bu olabilir.” Bu kez Levent itiraz etti. “Hiç sanmıyorum. Öyle olsa, havaalanında anında yakalanırlardı.” “Öyleyse,” dedim. “Biri, karı-kocanın gelirken yanlarında getirdikleri çukulatalara ve şaraba uyuşturucuyu burada zerk etti. Ya da…” “Ya da ne?” “Katil, kendisinin zerk ettiği aynı marka şarap ve çukulataları Melih ve Sandy’ninkilerle değiştirdi. Sepetten onlarınkini aldı, yerine kokainli olanları koydu. Bu da onların, hangi cins şarabı ve çukulataları sevdiklerini bilecek kadar yakından tanıyan biri tarafından öldürüldüklerini gösterir.” Levent hayran hayran beni süzdü. “Çok doğru. Bravo.” “Buna bir şey daha eklemek gerek,” dedi İdil. Kendisine baktığımızı görünce sözlerine devam etti. “Katil, bu işi yapmak için Melih ve Sandy’nin evine girdi ve orada farkına varmadan şu parıltılı düğmesini düşürdü.” Levent, orta ve baş parmaklarını birleştirerek havada şaklattı. “Tam üstüne bastın İdil. Bu da katilin yaptığı tek hata.” Gözlerimi Levent’in gözlerinden kaçırarak, “Bu profil, benim aklıma öncelikle, birlikte geldikleri arkadaşlarını getiriyor,” dedim. “Onlar hakkında bir şey öğrenebildin mi?” “Biraz. Üniversiteyi bitirdikten sonra yüksek lisans için hep birlikte ABD’ye gitmişler.

Hiç biri geri dönmemiş. Bahadır Gamze’yle, Murat Bahar’la evlenmiş. Zaten üniversite yıllarından beri birbirlerine aşıklarmış. Semih ve Melih ise bekar olarak gitmişler ABD’ye. Melih, orada Sandy ile tanışmış, bir süre sonra da onunla evlenmiş. Semih ise hala bekar.” “Hepsi bu kadar mı?” “Daha fazlasını onlardan öğreneceğiz. Birazdan tatil köyünün bütün konuklarını restoranda toplayıp durumu açıklayacağım. Sonra, muhtarın ofisinde hepsini yeniden sorguya çekeceğim.” Çekingen bir sesle sordum. “Ben de olacak mıyım yanında?” “Gayet tabii. Her ne kadar kurallara aykırı olsa da senin yanımda olmanı istiyorum.” Yarım saat sonra restorandaydık. Muhtar herkese haber vermiş, köydeki bütün konuklar orada toplanmıştı. Levent açıklamasını yapınca hafif bir heyecan dalgası oluştu. Melih’in arkadaş gurubunda bir kadın çığlık koyverdi. Her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Levent, sert bir sesle herkesi susturdu. Daha sonra sorgu başladı. Önce Kuzey Bey ve karısı geldi muhtarın ofisine. Sonra iki kızı ve ardından annesi İnci Hanım’la kız kardeşi Asude Hanım. Benim öğrendiklerimden daha fazla bir bilgi alamadı onlardan Levent. Yazar Çetin Özden ve Ahmet-Sevda çifti de aşağı yukarı aynı şeyleri söylediler. Sonunda sıra Amerikalı gruba geldi. Gerçi, onların hepsi Türk’tü ama ben ABD’den geldikleri için onlara Amerikalı diyordum. Onlar içeri girmeden, İdil ofisten ayrıldı. Uykusunun geldiğini, yatmak istediğini söyledi. Ben de ona hak verdim. Ne de olsa bütün gün koşturmuş, yorulmuştu. Dinlenmeyi hak ediyordu. Gruptan içeri ilk giren Semih Ataman oldu. Onu diğerleri takip etti. Bahar, Murat, Gamze ve Bahadır. Hepsi Levent’in tam karşısındaki koltuklara oturdular. Perişan bir haldeydiler. Çok kederli görünüyorlardı. Az önceki şok haberin etkisinden kurtulmak, yeni duruma alışmak için çaba harcadıkları belliydi. Levent hepsine baş sağlığı diledikten sonra, ölen arkadaşlarının ve onların uyuşturucu alışkanlıklarının olup olmadığını, ara sıra da olsa, eğlence için kullanıp kullanmadıklarını sordu. Hepsi şiddetle hayır cevabını verdiler. Hatta

77


kendilerinin gönüllü teste bile girebileceklerini söylediler. Gamze ve Bahar göz yaşlarına hakim olamıyorlardı. Hep aynı kelimeler dökülüyordu ağızlarından. Kim, neden öldürmek istemişti onları? Düşmanları da yoktu. Tatilden tatile Türkiye’ye geliyorlardı. “Melih’in ailesinden ulaşabileceğimiz kimse var mı?” diye sordu Levent Bu soruyu Semih cevapladı. “Maalesef kimsesi yok. Biz üniversiteye başladığımızda o ailesini bir trafik kazasında kaybetmişti. Tek çocuktu. Daha sonra onu teyzesi yanına almıştı sanırım. O da hiç evlenmemiş bir kadındı diye hatırlıyorum. Bir bankanın Nişantaşı şubesinin müdürüydü. Orada, yani Nişantaşı’nda, Işık Lisesi’nin hemen yanındaki sokakta kendisine ait bir dairesi vardı. Biz mezun olduktan sonra kadın vefat etti” “Peki, okuldayken zıtlaştığı birisi veya gruplar var mıydı?” Bahar araya girerek, “Hayır yoktu,” dedi. “Ama bir kız vardı. Neydi ismi çocuklar? Hatırlamaya çalışın! Bir ara Melih’le çıkmıştı. İlk senemizdi. Melih ailesini yeni kaybetmiş ve teyzesine taşınmıştı. O kız da teyzesinin komşusuydu. Hatta ailesi Nişantaşı’nda bir mağaza işletiyordu ama tam olarak hatırlayamıyorum.” Gamze, “Ben hatırlıyorum,” dedi. “Tuhaf bir kızdı. Kıyafetleri de öyle. Bütün elbiselerinin düğmeli olmasına hep şaşardım. Hem de taşlı düğmeler.” Levent bana kısa bir an için baktıktan sonra, cebinden düğmeyi çıkardı ve Gamze’ye uzattı. “Böyle bir düğme olabilir mi?” “Evet, evet, bu tip düğmelerdi. İnanmazsınız ama dik yakalı kazaklarının boğazı saran kısmında bile bu düğmelerden vardı. Kıskanç bir kızdı. Melih’i hiç yalnız bırakmazdı. Sohbetlerimiz onu hep rahatsız eder, mutlaka bir bahane bulur ve Melih’i uzaklaştırmaya çalışırdı. Siz nereden buldunuz bu düğmeyi Komiser Bey? “ “Odalarını araştırırken bulduk,” dedi Levent. Bahar ürpererek, “İyi ama Sandy hep spor giyinirdi,” dedi. “Taşlı, boncuklu, pullu bir tane kıyafeti yoktu.” “Melih’le bu kız ne kadar çıktılar, neden ve nasıl ayrıldılar?”

Bu kez Murat’ın sesi duyuldu. “Yanılmıyorsam altı ay kadar çıktılar. Güzel bir kızdı ama Gamze’nin dediği gibi tuhaftı. İlk dönemin sonunda ayrıldılar. Kavgalı ayrılmamışlardı. Ne var ki, Melih’i hep rahatsız etti bu durum. Nereye gitsek bir şekilde karşımıza çıkıyordu. Aynı okuldaydık sonuçta ama bu kadarı da olmaz dediği zamanlar olmuştu Melih’in.” Levent kızın ismini sordu, kimse hatırlamıyordu. “Peki, şimdi görseniz onu tanır mısınız?” Bu sorunun cevabı da olumsuzdu. Levent’in merak ettiği bir diğer konu ise, şarabın, çikolatanın ve peynirin markasının başka kim tarafından bilinebileceğiydi. Arkadaşları haricinde bunu kim bilebilirdi? Bu sorunun da bir cevabı yoktu. İşte burası tam bir muammaydı. “Melih ve eşi Sandy her zaman bu marka şarabı mı içiyorlardı?” Bahadır cevapladı bu kez soruyu. “Evet.” “Biri veya birileri onları öldürmek için paraya kıymış anlaşılan,” dedi Levent. Muhtarın ofisinde buz gibi bir hava esti. Herkes donup kalmıştı. Levent, hepsine teker teker baktı ve “Son bir soru,” dedi. “O gece yemekte kaç kadeh içtiklerini hatırlıyor musunuz?” Murat, “Sandy’nin ne kadar içtiğini farketmedim ama Melih dört kadeh içti,” dedi. “İyi hatırlıyorum çünkü ben de dört kadeh içmiştim ve kadehler boşaldıkça da dolduruyordum.” Amerikalı grupla yapılan görüşme böylece sona erdi. Levent arkasına yaslanarak düşünceli, bir sesle mırıldandı. “Melih’in çıktığı kız kimdi acaba? Resmi yok, bir tanımı yok. Kimse onun yüzünü hatırlamıyor.” “Aradan yirmi beş yıl geçmiş,” dedim. “Dile kolay. Hatırlamamaları normal. Neyse ki unutamadıkları bir nokta var.” “Neymiş o?” “Kızın giyim tarzı ve hemen hemen her kıyafetinde olan taşlı düğmeler.” “Elimizdeki tek ipucu o zaten.” Bir an durakladım. Aklıma bir fikir gelmişti. Ama bunu Levent’e söylemedim. Yarına kadar da söylemeye niyetim yoktu. Levent, “Ben artık gideyim,” dedi. “Bu insanlar hakkında araştırma yapmam gerekiyor.

78


Doğruyu mu söylüyorlar, yoksa gizledikleri bir şeyler mi var, bunu öğrenmeliyim. Sen de dikkatli ol. Sağda solda fazla dolaşma.” Güldüm. “Çocuk değilim ben. Kendimi korumayı bilirim.” Levent,arabasına binip gitti. Ben de eve geri döndüm. İçeriye girince ilk işim Türk Hava Yolları’nı arayıp yarınki ilk İstanbul uçağında yer ayırtmak oldu. Tam telefonu kapatmıştım ki, İdil uykulu gözlerle yanımda belirdi. “N’oluyor abla, nereye gidiyorsun?” “İstanbul’a canım. Yarın akşam döneceğim, merak etme.” “Allah Allah. Bu da nereden çıktı şimdi?” “İdil’cim. Bu çifte cinayetin bütün sırrı, bence, Melih’in, teyzesi ile yaşadığı Nişantaşı’ndaki evde yatıyor. Eğer oraya gidersem, sağlam kanıtlarla geri dönebilirim. O yüzden yarın, sabah erkenden İstanbul’a uçacağım.” “Off abla, bu işe fena taktın kafanı. Tamam git ama, aklım sende olacak. Levent’in haberi var mı?” “Hayır yok. Ona yarın söyleyeceğim. Merak etme, işimi çabuk bitirip hemen döneceğim. Akşam yemeğine burdayım.” İdil’in endişelendiği belliydi. Ama yapabileceğim bir şey yoktu. İçimden bir ses mutlaka İstanbul’a gitmem gerektiğini, bu bilmecenin anahtarını orada bulacağımı söylüyordu. Eğer sağlam bilgilere ulaşabilirsem, Levent katili tutuklar, dosyayı da gönül rahatlığıyla kapatabilirdi. Ertesi sabah erkenden yola koyuldum. Saat 10’da Yeşilköy’deydim. Otobüse binip önce Taksim’e, oradan da Nişantaşı’na gitmeden önce, Levent’i aradım. Ona İstanbul’da olduğumu söyleyince çok şaşırdı. “Bazı şüphelerim var. O yüzden buraya geldim. Sanırım bütün gerçek Nişantaşı’ndaki evde gizli.” Kısa bir sessizlik oldu. Levent’ten ses gelmeyince kapandı zannederek “Alo?” dedim. Hayır, kapanmamıştı. Levent, “Buradayım,” dedi soğuk bir sesle. “Sadece düşünüyordum. Bu yaptığın doğru değil. Polisin işine bu kadar karışamazsın.” “Ben polisin işine karışmıyorum,” dedim sakin olmaya çalışarak. “Sadece merak ettiğim bir şeyler var, onu araştırıyorum. Herhalde bunu yapmakta özgürüm öyle değil mi?”

Levent, ”Tamam, tamam,” dedi. “Kızma. Ben başına bir iş açacaksın diye korkuyorum.” “İçini ferah tut. Bana bir şey olmaz. Sana buradan sağlam kanıtlarla döneceğim. Sezgilerime güven. Seni öğleden sonra ararım,” deyip telefonu kapattım. Semih Ataman, evin Işık Lisesi’nin yanındaki sokakta olduğunu söylemişti. Orayı kolayca buldum. Koca sokakta sadece bir tane eski apartman vardı. Melih’in teyzesinin evi bundan başkası olamazdı. Yanılmamışım. Karşıdaki eczaneye sorduğumda tezgahın arkasındaki orta yaşlı eczacı Melih’i kolayca hatırladı. Onun Amerika’da yaşadığını biliyordu. “Arada sırada gelir,” dedi. “İkinci kattaki daire onun. Ama şimdi kiracı oturuyor.” Eczacıya teyzesini sordum. Ondan haberi olmadığını söyledi. Eczaneyi on yıl önce açmıştı ve teyze hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Apartmanın ikinci katına ait olduğunu tahmin ettiğim zile bastım. Kapı hemen açıldı. Yukarı çıktım ve kiracı ile konuştum. Benim yaşlarımda, zayıf bir kadındı. Taşınalı beş yıl olmuştu. İşi gereği devamlı yurt dışına çıktığı için binada yaşayan kimseyi tanımadığını söyledi. Apartmandaki ev sahiplerinin çoğu, dairelerini ya satmışlar ya da kiraya vermişlerdi. Yalnız yaşlı bir karı-koca kalmıştı. Onlar, neredeyse kırk yıldır bu apartmanda oturuyorlardı. Kiracı kadın, üst kattaki daireye çıkmamı söyledi. Onun dediğini yapıp üst kata çıktım. Kapıyı yetmiş yaşlarında tombul ve sevimli bir kadın açtı. Ona Melih’in arkadaşı olduğumu, Amerika’dan geldiğimi söyledim. Beni hemen içeriye davet etti. İsmi Piraye idi. Salona geçince eşi Fikret Bey de bize katıldı. Yaklaşık bir saat konuştuk. Çok güzel bir sohbet oldu. Ne sorduysam cevabını fazlası ile aldım. Melih’in ölümüne çok üzüldüler. Ellerinden geldiğince yardım etmeye çalıştılar. Melih’in kız arkadaşı ve ailesi hakkında da sorular sordum. Mağazalarının yerini ve nerede oturduklarını da öğrendim. Bütün şüphelerim doğrulanmıştı. Levent artık dosyayı kapatabilirdi. Teşekkür edip bu harika çiftin yanından ayrıldıktan sonra, Kapalıçarşı’daki bir arkadaşımı görmeye gittim. Hava alanına geri dönerken heyecanımı yenemiyordum. Bütün sırrın Nişantaşı’nda çözüleceğinden emindim ve öyle de olmuştu. Uçağımı beklerken Levent’i tekrar aradım. Telefonumu merakla bekliyormuş ki,

79


hemen açtı. Ona durumu kısaca anlattım. Köyde kalanlar hakkında topladığı bütün bilgileri bana ulaştırmasını söyledim. Kabul etti. “Seni, havaalanında karşılayacağım,” dedi. “İstediğin bütün bilgileri getiririm. Kirazlı’ya birlikte döneriz.” Uçağım saat dörtte İzmir’e indi. Levent, çıkış kapısında beni bekliyordu. Arabasını otoparkta bırakmıştı, oraya doğru yürüdük. Motoru çalıştırmadan önce bana bir dosya uzattı. “İstediğin bilgiler burada,” dedi. Yol boyunca dosyada yazılanları okudum. Artık bütün taşlar yerine oturmuştu. Sıra, katili yakalamaya gelmişti. Kirazlı Tatil Köyü’ne vardığımızda saat altıya geliyordu. Levent, muhtardan herkesin restoranda toplanmasını istedi. On dakika sonra içeri girdiğimizde herkes oradaydı. İdil, en uzaktaki masalardan birine oturmuş, merakla bana bakıyor, kaş göz işaretleri yapıyordu. Yanına gittim ve herşeyin yolunda olduğunu söyledim. Levent, “İyi akşamlar,” diyerek söze girdi. “Burada olduğunuz içi hepinize teşekkür ederim. Öncelikle şunu belirtmek istiyorum, soruşturmamız sona ermiş bulunuyor. Bildiğiniz gibi, Melih ve Sandy Alkan çiftinin ölümünün bir kaza olmadığı daha önce ortaya çıkmıştı. Bugün de çiftin planlı bir şekilde, kasıtlı olarak öldürüldüğü kesinleşti.” Restoranda birden bir uğultu başladı. Herkes aynı anda konuşuyor, herkes aynı soruları soruyordu. “Katil aramızda mı şimdi?” “Bu yüzden mi buradayız?” “Nasıl olur?” Levent, sert bir sesle, sakin olmalarını, her şeyin açıklığa kavuştuğunu, eğer susarlarsa hepsinin sırası ile anlatılacağını söyledi ve bir el hareketiyle beni yanına çağırdı. “Buyrun Müge Hanım, gerisini sizden dinleyelim.” Bütün kafalar bana doğru çevrildi. Birden kızardığımı hissettim. Birkaç kez öksürdükten sonra konuşmaya başladım. “Eğer sakinleştiysek size herşeyi anlatacağım. Sözümü kesmezseniz sevinirim. Öldürülen Melih ve Sandy Alkan çifti bildiğiniz üzere ABD’de yaşıyorlardı. Semih, Murat, Yavuz, Gamze ve Bahar. Hepiniz, üniversiteye aynı yıl başladınız, aynı bölümdeydiniz ve birbirinizi hiç

bırakmadınız. Melih ailesini kaybedince sizler onu daha da sahiplendiniz. Ailelerinizin maddi durumu iyiydi. Sıkıntı çekmeden üniversiteyi bitirdiniz. Yüksek lisans için ABD’ye hep birlikte gittiniz ve orada evlendiniz. Semih ise hiç evlenmedi. Melih’in üniversite yıllarında bir sevgilisi vardı.Kız onunla aynı mahallede oturuyor, aynı okula gidiyordu. Bu beraberlik aşağı yukarı altı ay sürdü. Daha sonra ayrıldılar. Üniversite bitince hepiniz ABD’ye gittiniz. Melih orada on yıl kadar önce Sandy ile evlendi. Hepiniz ayrı eyaletlerde yaşamanıza rağmen birbirinizle görüşmeyi hiç ihmal etmediniz. Aranızda kıskançlık vardı belki ama bu ürkütücü boyutlarda değildi. Melih’in içtiği şarabın, yediği peynirin ve sevdiği çikolatanın markasını sizler biliyordunuz, onları temin edebilirdiniz ama sıvı kokain zerk edip buraya getirmeniz çok büyük riskti. Çünkü havaalanı güvenliğinden geçmeniz imkansızdı. Yine de cinayeti içinizden biri işlemiş olabilirdi. Bunun için yeterince fırsata sahiptiniz. Ahmet ve Sevda, sizler o gece burada olmadığınızı söylediniz. Polis, kaldığınızı iddia ettiğiniz otelle bağlantı kurdu ve geceyi orada geçirdiğiniz anlaşıldı. Aynı bankada çalışıyorsunuz. Eviniz Ankara’da. Üniversiteyi de Ankara’da bitirdiniz. Ölen çifti tanımıyorsunuz. Cinayetle görünürde hiçbir bağlantınız yok. Çetin Özden, siz emekli edebiyat öğretmenisiniz, eşinizden yeni boşandınız ve Modada, babanızdan kalan apartman dairesinde oturuyorsunuz. Yazdığınız roman büyük ilgi gördü. Şimdi ikinci romanınızı yazıyorsunuz. Sizin de bu cinayetle hiçbir bağlantınız yok gibi görünüyor. Melih üniversiteye girdiği ilk yıl ailesini bir trafik kazasında kaybetti. Tek yakını teyzesi Hale Hanım’dı. Başka hiçbir akrabası yoktu. Melih, onun yanına yerleşti ve Nişantaşı’ndaki dairesinde onunla birlikte yaşamaya başladı. İnci hanım siz ve aileniz de Nişantaşı’nda yaşıyorsunuz öyle değil mi?” İnci Hanım sinirli bir tavırla, “Evet, ne olmuş?” diye bağırdı. “Bu bizi katil mi yapıyor şimdi?” İstifimi bile bozmadan sözlerime devam ettim. “Eşinizin antika eşyalar satan bir dükkânı vardı. O ölünce işleri siz yürüttünüz. Hastalanınca işinizi oğlunuza ve kızınıza devrettiniz.” İnci Hanım’ın yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Sorduğum soruya cevap, annesini

80


sakinleştirmeye çalışan Kuzey’den geldi. “Evet, var ve hala işletiyoruz ve hala orada oturuyoruz, ne söylemeye çalışıyorsunuz açık konuşun.” Heceleye heceleye, üstüne basa basa söylemişti bu sözleri. Levent, Kuzeyi sakin olmaya davet etti biraz sesini yükselterek. O sırada Asude ayağa kalktı. “Yeter susun artık! Evet, Melih’i tanıyoruz, aynı muhitte oturuyorduk, Hale teyzenin çalışıp emekli olduğu banka ile yürütüyoruz bütün para işlemlerimizi. Bankamızı hiç değiştirmedik. Hale teyze tanıştırdı beni Melih’le.” Bu cümleler biter bitmez Gamze hayret dolu bir ifade ile haykırdı. “Asude! Sensin, evet, sensin. Ne kadar değişmişsin!” Grubun geri kalanı da hayretle Asude’ye bakıyordu ve onlar da aynı şeyleri söylüyordu. “Tanıyamazsınız tabii,” dedi Asude. Bakışları hiddet ve aşağılama doluydu. “Zaten hiç tanımak istemediniz. Alay kokan her hareketinizi,o her sözünüzü görmezden geldim ama size yetmedi, sonunda kazandınız. Kıyafetlerimdeki düğmeleri konu etmediğiniz bir gün bile olmadı. Ne zararı vardı size? Ama olur mu, siz son derece modern giyinirken ben yanınızda antika kalıyordum, öyle değil mi? Hale teyze beni severdi ama o da sizin etkinizde kaldı ve beni istemedi. Bakıyorum hiç değişmemişsiniz, dünya gene sizin ekseninizde dönüyor.” Herkes neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kimsenin müdahale etmesine izin vermeden araya girdim. “Asude Hanım belli ki, derinden yaralanmışsınız. Melih ve arkadaşlarını affetmediğiniz belli oluyor. Kıyafetlerinizdeki düğmelere gelecek olursak, onları babanız size özel olarak alırdı. Benzerleri tuhafiyecilerde satılıyor ama sizinkilerin farklı olduğu hemen göze çarpıyor. Düğmeyi, İstanbul’da antika eşyalardan anlayan bir arkadaşıma gösterdim. Bana değerli ve nadir bulunan bir düğme olduğunu söyledi. Melih’in arkadaşları sizi bir türlü kabul etmediler. Siz de onlardan hoşlanmıyordunuz. Sonunda ayrıldınız. Bu sizi bunalıma sürükledi. Uzun tedaviler gördünüz ve hiç evlenmediniz. Yaşadığınız dram, cinayet için yeterli bir sebep gibi görünüyordu. Ama Melih ve Sandy Alkan çiftini siz öldürmediniz. Gerçeği Piraye Hanım’la görüşünce anladım. O ve kocası, bana cinayete ışık tutacak çok önemli bilgiler verdiler. Böylece kafamdaki

eksik parçalar yerine oturdu, olayın iç yüzü açığa çıktı.” Herkes şaşkınlıkla bana bakıyordu. Ne diyeceğimi merakla bekliyorlardı. Asude’ye döndüm ve “Melih’le karısını ağabeyiniz Kuzey öldürdü,” dedim. İnci Hanım acı bir çığlık attı. “Seni çok bilmiş sürtük! O şımarık züppe Melih’in ölümünü oğluma yıkamazsın. Dirisi yetmedi, ölüsü de hala peşimizde! Mendebur arkadaşlarını öylece geçiştirip bütün pislikleri oğluma atamazsın!” Ağlayan kızlarına sarılan Şebnem, “Neden Kuzey?” diye inledi. “Bizi hiç düşünmedin mi?” Asude de ağlıyordu. “Ben onları affetmeye çalışıyordum, değer miydi? Ne olacak şimdi bize?” Kuzey, derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Gözlerini kız kardeşine çevirdi. Bezgin bir sesle, “Senin hayatını çaldı Asude,” dedi. “Dönüp arkasına bakmadı bile. Kaç kere konuştum onunla, ama hiç umurunda olmadı. Onu öldürmeye yemin ettim. Özel bir dedektif tuttum, attığı her adımı, aldığı her nefesi bile biliyordum. Her sene tatile gideceği yerleri öğreniyordum. Aslında daha önce de öldürebilirdim, ama her zaman beraber tatil yaptığımız için onun gittiği yerler hiç bize uymadı. İlk kez bu sene her şey yolunda gitti. Sevdiği şarabı, çikolatayı ve peyniri ısmarladım. Sıvı kokaini bulmak ve paketleri hiç açılmamış gibi hazırlatmak zor olmadı. Karşılığında çok değerli bir tabloyu dörtte bir fiyatına vermem gerekti. Tam yirmi beş sene en ince ayrıntısına kadar her şeyi planladım. Odalarına girip onları değiştirmek işin en kolay yanı oldu. Yemekte zaten çok içmişti. Bir de kokainli şarabın dibini getirince, denizde yavaş yavaş dengelerini yitirdiler ve bir süre sonra suda görünmez oldular. Hep soruyordunuz denize girerken gördünüz mü diye. Evet gördüm ve ölmelerini zevkle izledim. Asude’nin bütün düğmelerini cebime koydum. Hepsini yataklarının üzerine serecektim. Amacım ona Asude’yi hatırlatmaktı ama sonra vazgeçtim. Düğmeleri yataktan toplarken birini düşürmüşüm. Onu da siz bulmuşsunuz. Her neyse. Onu ben öldürdüm. Ve hiç pişman değilim.” Levent adamın yanına yaklaştı ve “Kuzey Onur sizi Melih ve Sandy Alkan’ı öldürmekten tutukluyorum,” dedi. Dışarıda bekleyen polis memurları, Kuzey’in ellerini kelepçeleyip sorgulanmak üzere Emniyet’e götürdüler. Levent de onlarla birlikte

81


gitti. Ayrılmadan önce bana veda etmeyi unutmadı. Gözlerimin içine bakarak en kısa zamanda görüşeceğimizi söyledi. Dayanamayıp “Ne zaman?” diye sordum. Güldü, “Yarın geleceğim,” dedi ve ekledi.. “Sen olmasan bu olayın bir cinayet olduğu asla ortaya çıkmazdı. Çok akıllısın. Sana hayranım.” Ona neler söylediğimi kesinlikle hatırlamıyorum. İdil, elbisemden çekiştirmese herhalde kendime zor gelirdim. “Abla, abla, ne oluyor? Levent’in arkasından bakakaldın öyle.” İçimi çektim. “Ahh, bu kadar tatlı gülümseyen kaç erkek vardır ki dünyada?” Kız kardeşim anlamlı anlamlı güldü. O sırada muhtar geldi yanımıza. Sevinci gözlerindeki pırıltıdan belli oluyordu. Heyecanlı bir tavırla elimi sıktı. “Bizi çok büyük bir beladan kurtardınız, Müge Hanım,” dedi. “Köyüm adına size minnet borçluyum.” Melih ve Sandy’nin arkadaşları hala çok üzgün görünüyorlardı. Bana teşekkür ederken bile göz yaşlarını tutamayanlar vardı aralarında. Buna rağmen tatillerini sürdüreceklerini söylediler. Çünkü Kirazlı’ya gelmelerini en çok Melih istemiş, bütün herşeyi o ayarlamıştı. Şimdi o yoktu ama hayat devam ediyordu.

Yazar Çetin Özden ikinci romanını Kirazlı’da tamamlayacaktı. Yaz sonuna kadar buradan ayrılmaya hiç niyeti yoktu. Ahmet’le Sevda olup bitenlere bir anlam verememişlerdi. Aslına bakılırsa, anlamak için bir çaba harcadıkları da pek söylenemezdi.Gözleri birbirlerinden başkasını görmüyordu. Onlar da tatilleri bitene kadar burada kalacaklardı. Herkes yanımızdan ayrılınca kız kardeşimle birlikte evimize geri döndük. Verandadaki yumuşak minderli koltuklarımız bizi bekliyordu. İdil çay demlemek için mutfağa gitti. Ben de koltuklardan birine oturup arkama yaslandım. Gözlerimi kapattım, sahilden gelen dalgaların sesini dinledim. Birden, Melih’le karısının kumsaldaki cansız bedenleri geldi aklıma. Sonra Levent’in o tatlı gülümsemesi. Gözlerimi açtım. Kız kardeşim çay fincanlarını masaya koyuyordu. “Biliyor musun?” dedim. “Hayatta rövanş diye bir şey yok.” İdil, anlayışlı bir tavırla bana baktı ve “Evet,” dedi. Sonra, evimizin kapısının üstündeki yazıya doğru uzattı işaret parmağını. “O yüzden, Anı Yaşa.”

82


Y

aşlı adam Kozyatağı’ndaki alışveriş merkezinin pastanesinde çayını içiyordu. Her hafta buraya gelir, ucuz ve kaliteli olduğuna inandığı marketten bir kilo kıyma ve bir kilo kuşbaşı etini alırdı. Pastanede biraz dinlendikten sonra alış veriş merkezinin bedava otobüsüyle evine geri dönmeyi adet edindiğinden beri her salı günü yaptığı bu küçük gezi, onun için vazgeçilmez bir eğlence halini almıştı. Bazen karısı da katılırdı ona ama yaşlı adamın bundan hoşlandığı söylenemezdi. Tek başınayken daha özgürdü. İstediği mağazaya girer çıkar, bazen bir şey satın alacakmış gibi satıcıyla pazarlık yapar, pastanede istediği yere oturur ve canının çektiği pastayı yerdi. Karısı yanındayken bunların birini bile yapması imkânsızdı. Son yıllarda ondan iyice çekinir olmuştu. Eskiden daha sakin ve anlayışlı bir insan olan karısının, şimdiki otoriter ve hodkâm hali hiç hoşuna gitmiyordu. Her şeye karışan, sürekli dır dır eden bir yaratıkla, emeklilik günlerini geçireceğini asla hayal etmemişti. Herkesin yanında azarlanmaktan, itilip kakılmaktan bıkmıştı ama karısını terk etmeyi, yetmiş yaşından sonra boşanmayı göze alamıyordu. Zaman zaman düşünmüyor değildi, o evde yokken eşyaları kamyona yükleyip gitse, karısı ne yapardı acaba? Boşanmasına da gerek yoktu. Ev nasıl olsa kendisinindi, onu satar, parasını da çıtır çıtır yerdi. Ahir ömrünü karı dırdırı dinleyerek geçirmekten kurtulurdu. Yaşlı adamın rüyasının pembe kısımları bu kadardı. Arkasından kabus bölümü geliyordu. Çocukları ne olacaktı? Durumu onlara nasıl açıklayacak, nasıl kendisine inandıracak ve yaptıklarını kabul ettirecekti. Sonra, el alem ne

derdi. Tefe korlardı vallahi adamı. Herkes, yetmişinden sonra kafayı sıyırdı diye ona lanet eder, karısı için üzülürdü. Bilemezlerdi ki işin aslını. Anlatsa da kimse inanmazdı. İşte bu yüzden, haftada bir kerecik de olsa et almak bahanesiyle alış veriş merkezine gelmek yaşlı adam için eşi bulunmaz bir nimetti. Üç saat boyunca karısının beynini kemiren o ciyaklamasından kurtulmakla kalmıyordu burada, aynı zamanda insanları incelemek gibi en sevdiği işi yapma fırsatını da buluyordu. Genellikle pastane de otururken önünden geçen insanlara bakar, onların karakterleri, geçmişleri ve gelecekte başlarına gelecekler hakkında kendince pek önemli fikirler yürütürdü. Bu aslında onun için bir hobiden daha çok, bir alışkanlıktı. Uzun meslek yaşamının neredeyse tamamı, insanları inceleyerek, onlar hakkında kararlar vererek geçmişti. O saygıdeğer, mazbut günlerini özlemiyor değildi. Herkesin karşısında önünü iliklediği, duruşundan ses tonuna kadar her yönüyle kendisine çeki düzen verdiği o günlerin yaşamındaki yeri bambaşkaydı. Karısının o zamanlar da aksilik ve inatçılık bakımından bugünkünden aşağı kalır bir yanı yoktu ama hiç olmazsa bir bakışı ya da tek bir kelimesi onu susturmaya yetiyordu. Yaşlı adamın ilginç bir yüz arayan gözleri, pastanenin yan tarafındaki, dört bir yanını yeşil sarmaşıkların sardığı kafeteryanın bahçesine çevrildi. Tam karşısına gelen masadaki genç kıza baktı. “Kesinlikle sevgilisini bekliyor,” diye geçirdi içinden yaşlı adam. “Şu endişeli suratı kim görse anlar bunu. Arkasına yaslanıp kolasını içer gibi yapıyor ama gözleri yürüyen merdivenlerin getirdiği insanlarda. Sevgilisi olmasa bile mutlaka

83


birini bekliyor bu kız. Bu beklenen her kimse, randevuya geç kaldığı kesin. Son iki dakika içinde belki on kere saatine göz atmasının başka izahı olamaz.” Yaşlı adam keyifle arkasına yaslandı. Neler olacağını seyretmek istiyordu. Acaba genç kızın gerçekten beklediği bir kişi var mıydı? Tahmin ettiği gibi bu bir sevgili miydi? Yoksa başka biri mi gelecekti birazdan? Mesela annesi ya da bir kız arkadaşı? Buluşma saati iki olmalıydı. Çünkü, ikiden sonra geçen her dakika, genç kızın yüzü daha da asılmış, giderek ağlamaklı bir hal almıştı. İnsan, hele genç bir kız, hiç annesi ya da kız arkadaşı randevuya gecikti diye ağlar mıydı? Olsa olsa sinirlenirdi, kızardı. Evet, beklediği kesinlikle sevgilisiydi bu kızın ve bu umursamaz adam hala gelmemişti.. Kız tam garsonu çağırıp ona bir şeyler söylerken daha yakın bir masaya bir adam ve bir kadın oturdu. Adam iri yarı, esmer, pala bıyıklı, göbekli biriydi.Üstünde siyah, eski bir deri ceket vardı. Kolundaki düğmelerden biri kopuktu. Üstüne başına önem vermeyen, kaba saba birine benziyordu. Son yıllarda ne kadar da çoğalmıştı bu tip insanlar. Sanki özellikle böyle davranıyorlardı. Ya da bir yerlerde imal edilip toplumun içine salıveriliyorlardı. Kadın daha ufak tefekti. Halinden tavrından dışarıda bir şeyler yiyip içmeye pek alışık olmadığı anlaşılıyordu. Muhtemelen karı-kocaydılar ama kadının davranışları o kadar ürkek ve telaşlıydı ki, insanda evli olmayabilecekleri kuşkusunu uyandırıyordu. Makyaj yapmamıştı. Elbisesi pazardan ya da ucuz hazır giyim mağazalarından alınmışa benziyordu. Dikkati çeken tek nokta, son günlerde muhafazakâr kadınların rağbet ettiği modellerle birebir aynı oluşuydu. Yakası tamamen kapalı, kolları bileklerine kadar uzundu. Ne var ki başını örtmede fazla katı bir tutum takınmamıştı. Mavi, ipek eşarbının kenarlarından siyah saçları kolayca görülebiliyordu. Belli ki bir çok dindarın aksine, bu kadının baş örtme konusunda esneklikleri vardı.

Arkadaki genç kızın hesabı ödeyip kalktığını gören yaşlı adam, bütün dikkatini yandaki masaya verdi. Ufak tefek kadın çok mutsuz görünüyordu. Acaba kocasıyla kavga mı etmişti? Belki de tartışmışlar, adam karısına ağır bir laf söylemişti. Yok, yok. Daha büyük bir dram olmalıydı bu. Yaşlı adam uzun uzun düşündü ama aklına hiçbir şey gelmedi. Çukulatalı pastasını yer ve çayını yudumlarken yan masayı gizli gizli izlemeyi sürdürdü. Tabii daha çok ufak tefek kadını inceliyordu. Bütün amacı, kafasındaki sorulara bir cevap bulmaktı. Tam son lokmasını ağzına attığı sırada, bir çift kanlı gözün kendisine dik dik baktığını farketti. Pala bıyıklı adamdı bu. Öfkelenmişe benziyordu. Karısını göz hapsine aldığını anlamıştı herhalde. Kafasını hemen başka tarafa çevirdi, ilgisiz görünmeye çalıştı. Ama iş işten geçmişti. Kızgın koca ayağa kalkmış, yaşlı adamın masasasına doğru yürümeye başlamıştı bile. “Allah kahretsin,” dedi içinden. Bu kaba saba adam göründüğü kadar aptal değildi galiba. Hatta zeki bile denebilirdi böylesine. Büzülüp kaldığı sandalyesinde iyice ufaldığını hissetti. İçini bir korku kapladı. Gerçi burada, herkesin ortasında itilip kakılmasına kimse izin vermezdi. Ne de olsa yaşlı bir adamdı. Giyimi kuşamı da gayet düzgündü. Onu gören, geçmişte çok parlak makamları işgal ettiğini anlamakta güçlük çekmezdi. Ama adam bağırıp çağırırsa ona kim engel olacaktı? Bir rezalet çıkar da ahbapları duyarsa mahvolurdu. Hele karısı onu eve sokmazdı. Nereye gidebilir, nerede kalabilirdi ki bu yaşta? İki kızı vardı ama ikisi de evliydi. Keşke damatlarına zamanında güçlük çıkarmasaydı. Evlenirken ikisinin de analarından emdikleri sütü burunlarından getirmişti. O yüzden iki damat da kayınpederlerini pek sevmezlerdi. “Ah kafam ah.” diye içini çekti yaşlı adam. Böyle olacağını bilse, damatlarına kötü davranır

84


mıydı? Kızlarını vermemek için bin dereden su getirir miydi? Kız evi naz evi demiş, yapmadığını bırakmamıştı. İşte şimdi cezasını çekiyordu. Yaşlı adamın kafasından bütün bu düşünceler hızla geçerken, beriki, karşısındaki sandalyeye hışımla oturdu. “Bey amca,” dedi. “Deminden beri size bakıyorum.” Yaşlı adam gülümsemeye çalıştı. “Evladım, yanlış anladın galiba…” “Yok, yok yanlış filan yok burda,” diye konuştu adam. Öfkeli değildi. Sesi de hiç sert çıkmıyordu. Hatta, gereğinden fazla yumuşak ve kibar bile sayılabilirdi. “Ben sizi tanıyorum” “Yaa?” diye mırıldandı yaşlı adam. Hafif bir doğulu aksanıyla konuşan pala bıyıklının zannettiği gibi kızgın olmamasına şaşırmıştı. “Siz, yargıç Avni Kaya değil misiniz?” “Evet, ama…” “Beni hatırlamadınız mı” “Kusura bakma evladım çıkaramadım. Emekli olalı yıllar oldu.” “Haklısınız. Aradan uzun zaman geçti. Belki otuz yıl. Ama Çakır Ali davasını unutmuş olamazsınız” Yaşlı adam gözlerini kıstı. Otuz yıl öncesini düşündü. Sonra, ağır ağır başını salladı. “O hadiseyi elbette hatırlıyorum. Önemli bir davaydı. Bir cinayet davası. Adam karısını öldürmüştü galiba. Evet, evet, cinayeti kıskançlık yüzünden işlemişti. Önceden tasarlamış ve soğukkanlılıkla karısını bıçaklamıştı.” “Ve siz onu idama mahkum ettiniz.” “Başka ne yapabilirdim ki? Herşey apaçık ortadaydı.” “Ama savcının elinde doğru dürüst bir kanıt yoktu.” “Evet, kanıtlar dolaylıydı ama tanık ifadeleri vardı. Bir kişi onu cinayeti işlerken görmüştü. Ayrıca olayların seyri de Çakır Ali’yi işaret ediyordu.” “Gene de mahkemenin diğer iki üyesi sizinle aynı fikirde değildi.”

“Çok gençti onlar. Benim gibi tecrübeli değillerdi. Biri kadındı. Bilirsin, kadınlar, çabuk etkilenirler. Çakır Ali de yakışıklı adamdı. Çok da gururluydu. Mahkeme salonundaki herkesi etkilemişti. Ama ben böyle göz boyamalara pabuç bırakmam. Karşıma çıkarıldığı ilk gün onu dikkatle inceledim ve suçlu olduğuna karar verdim. Tanıkları dinleyince yanılmadığımı anladım. Mahkemenin diğer üyelerini ikna etmem de zor olmadı.” “Ama Çakır Ali suçunu asla kabul etmedi. Mahkemede hep cinayeti başkasının işlediğini söyledi.” “Her zaman öyle yaparlar. Pişmanlık duyanlara pek raslanmaz. Karakolda zavallı kadını nasıl öldürdüğünü ayrıntılarıyla anlatmış, tutulan zabıtı da imzalamıştı.” “Mahkemede jandarmanın kendisine işkence yaptığını, itirafnameyi imzalaması için dövdüğünü söylemişti size. Ama siz inanmamıştınız.” “Doktorun raporu vardı elimde. Sapasağlam olduğu yazıyordu orada.” “Çakır Ali sekiz ay sonra asılarak idam edildi. Peki siz hiç pişmanlık duymadınız mı?” “Neden duyayım ki? Adam suçluydu. Cezasını çekmeliydi.” “Suçlu olduğundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? Elinizde hiçbir kanıt yoktu.” “Tanıklar vardı ama. Karısını bıçaklarken onu birisi görmüş ve mahkemede yeminli tanıklık yapmıştı.” “O tanık yalan söyledi Yargıç Bey. Görmediği şeyi görmüş gibi anlattı.” Emekli hakim, yüzünü buruşturdu. “Saçma. Hem siz bunu nerden biliyorsunuz?” Yabancı adam bir an duraksadıktan sonra, fısıltıyı andıran bir sesle, “O tanık bendim,” dedi. “Benim mahkemede verdiğim ifadeye dayanarak Çakır Ali’yi idama yolladınız.” “Ne? Nasıl yani? Bu doğru mu gerçekten?” “Evet. Doğru.” “Bunu, bunu neden yaptınız?” Palabıyıklı adamın yüzünde acı bir gülümseme belirdi. “Çünkü, cinayeti ben işledim. Ayşe’yi boynundaki altınları almak için öldürdüm. Sonra,

85


mahkemede yalan söyledim. Suçu Çakır Ali’nin üzerine attım. Sayenizde paçayı kurtardım. Böylece benim suç ortağım oldunuz. Yani, ikimiz de katiliz sayın Yargıç. Çakır Ali’yi birlikte öldürdük.” Emekli yargıcın göğsüne şiddetli bir ağrı saplanmıştı. Güçlükle nefes alarak, “Neden, neden şimdi itiraf ediyorsun?” diye sordu. Karşısındaki adamın yüzü birden donuklaştı. Ağır ağır, “Vicdan azabı diyelim isterseniz,” dedi. “Ama siz bunun ne olduğunu bilmezsiniz. Kimbilir kaç masum insanı eksik ya da sahte delillerle idam sehpasına yolladınız. Ön yargılarınızla kimbilir kaç kişinin canını yaktınız. Umarım siz de bundan sonra

benim gibi rahat uyuyamazsınız. Gözlerinizi kapattığınızda Çakır Ali’nin çığlıkları sizin de beyninizi deler inşallah. Dilerim, cehennemin dibine gideceğinizi bilerek, hayatınızın şu son birkaç yılını azap içinde kıvrana kıvrana geçirirsiniz.” Adam bir an soluklandıktan sonra sözlerini şu kelimelerle noktaladı. “Yıllar sonra sizinle karşılaşmam ne tesadüf değil mi? Hayal bile edemezdim bunu. Siz benim suç ortağımdınız, şimdi vicdanımdaki yaranın da ortağı oldunuz. Sayenizde belki bundan sonra biraz daha rahat uyuyabilirim.” Yaşlı adam, masaya yığılıp kaldı. Göğsündeki şiddetli ağrı, hızla bütün bedenine yayılıyordu.

86


Her şey bir ilan ile başladı. İlanda, bir süreliğine bir dedektiflik bürosuna bakmak üzere, araştırmacı, gözlem yeteneği yüksek, meraklı bir veterinerlik mezunu ya da öğrencisi arandığı yazılıydı. ‘Dedektiflik bürosuna aranan veterinerlik öğrencisi... bu ben olmalıyım...’ diye düşündü Mehmet. İlanda belirtilen sabit telefonu aradı. Telefonda konuştuğu temizlikçi kadın, “Hanımım önümüzdeki hafta yurt dışına çıkacak, o yüzden yerine bakacak birini bulması lazımmış. Sen müsait olunca gel! Hatta bugün gel! Hemen gel!” diyerek Mehmet'i ilginç bir şekilde görüşmeye çağırdı. 'Demek şimdiye kadar kimseyi işe almamışlar. Bugün şanslı günümdeyim' diye düşünerek yollara düştü Mehmet. Vardığı adres, Suadiye, Hamiyet Yüceses Sokak'ta köşede bir apartmanın giriş katıydı. Mehmet'i kapıda, çoğu siyah, azı ve ağzı beyaz kocaman bir erkek kedi karşıladı. Belli ki evine girmek istiyordu. Yukarı baktı, gencin bacaklarına süründü, kocaman erkek kedi sesiyle miyavladı. Kapı aralıktı. Tabii ki önce kedi, arkadan Mehmet içeri girdi. Başında yazmasıyla türkü çığırarak döne döne temizlik yapan bir kadın, ağzından da yarısı içilmiş sigarasını düşürmeden delikanlıya talimat yağdırmaya başladı: “Geç geç geç! Basma buraya! Geç otur! Hah şöyle! Sen etrafı bir incele. Benim işim birazdan biter. Hanımımın tekeri patlamış, yardıma kapıcıyı gönderdim, birazdan o da gelecek!” Temizlikçi kadın, mor çiçekli şalvarın üzerine giydiği kırmızılı sarılı etekliği eliyle toplaya toplaya, toplasan herhalde yüz on kilo gelebilecek kalçaları

ve memelerini sallaya sallaya, bu kadar ağırlığı nasıl taşıdığına insanın hayret ettiği minik minik ayaklarının üzerinde seke seke, bir o yanı bir bu yanı silip parlattı. Sonra, o kadar kilosuna rağmen hiç tısıldamadan bir kelebek hafifliğiyle Mehmet'e bir bardak çay getirdi. Mehmet, dedektifin masasının önündeki koltukta sessizce oturmuş, cep telefonuna bakarken, kafasını kaldırınca, az kalsın dağ gibi memeler ve aralarındaki vadide boğulacaktı. Kadın hışımla geri çekildi, çay delikanlının üzerine döküldü. Oğlan koltuktan fırladı, kadın geriye sıçradı. Nereden buldu ise alelacele oğlana uyacak bir eşofman altı ile çıkageldi. “Al bunu, şurada değiştir üstünü, benim işim bitti, hanımım birazdan gelecek,” dedi ve kapıyı çarptı, gitti. Mehmet ilk şaşkınlığı üzerinden attı. Islak pantolonu çıkarıp kalorifer peteğinin üzerine serdi. Eşofman üzerine olmuştu, bir farkla, bu bir kadın eşofmanıydı. Büro ya da ev-büro, kocaman bir salon, mutfak, banyo ve kilitli bir odadan ibaretti. Giriş ve bir odanın salona katıldığı, saklanmaya çalışılmış olsa da Mehmet'in gözünden kaçmayan tadilat izlerinden belliydi. Kocaman salonun duvarında pek çok yağlı boya tablo asılıydı. Bazılarında İstanbul resmedilmiş, bazılarında İzmir hayal edilmişti. Kiminde ise, bu iki şehrin silüeti birbirine karışmıştı. Minyatür misali perspektif algısı olmadan kuleleri yükselen bu hayali şehrin, kim bilir hangi deniz düşlenerek çizilmiş denizinin kıyısında kocaman kediler cirit atıyordu. Tanınmamış, belki biraz acemi ama şevkle resim

87


yapan ve resimlerindeki manzaralardan anladığı kadarıyla epey yaşlı, hatta kafası karışık iki ayrı ressamın resimleriydi bunlar. Derken kapı zili çaldı. Kapı zili? Çaldı? 'Hani hanımın gelecekti?' diye içinden sordu Mehmet tombul temizlikçiye. Ama işte hanımı dediği kadar çabuk gelmemişti ve kendi, üzerinde bir kadın eşofmanı, bir dedektiflik bürosunda yalnızdı! Saniyenin onda biri kadar süren bir ikilem yaşadıysa da sonunda kendini toparladı ve kapıyı açtı. Bir kadın çekinerek içeri girdi. Belli ki daha önce buraya hiç gelmemişti, çünkü içeri girer girmez “Dedektif bey,” diye ağlamaya başladı. Mehmet, önce ne yapacağını bilemeden durdu. 'İnsanın başına ne gelirse... Tövbe tövbeee! Madem kapıyı açtın, al sana merakın sonu,' dedi içinden. Protokol ses tonunu takınarak kadını dedektifin kocaman masasına buyur etti. Kadın kırmızı ojeli ellerindeki buruşuk selpak mendili burnuna süre süre ilerledi, masanın önündeki koltuğa çöktü. Eşofmanı meşofmanı görecek hali yoktu. Siyah, diz altı, derin dekolteli, şık bir elbise ile siyah ipek dantelli külotlu çorabın altına sivri topukları on bir pontluk kısa siyah bir deri çizme giymişti. Sırtındaki pahalı İngiliz kumaşından gri kaşe paltoyu bir omuz hareketi ile koltuğa bıraktı. Anlaşılan sıcak basmıştı. Tam menapozluk yaşlarının başında, etine dolgun, güzelce bir kadındı. Kocası iki gündür ortadan kaybolmuştu ve teleofonuna da ulaşılamıyordu. Ailevi nedenlerden dolayı polise de gidememişti. “Babam çok saygın bir iş adamıdır. Damadı, afedersiniz şeyinin derdine ortadan kayboldu dedirtmez,” dedi. “Param var. Tüm uçaklar, tüm oteller, tüm tatil köyleri, Şile'si Ağva'sı bırakmayın arayın, tarayın. Kocam zevküsefa içinde o şırfıntı sekreteriyle gününü gün etmeden onu bulun.” “Yüzüğünüz de çok şıkmış,” dedi Mehmet, biraz da kadının cırlak sesi daha fazla kulaklarını tırmalamasın diye konuyu değiştirmek için. Kadın, “Sağolun,” dedi burnunu çekerek. “Kocamın annesininmiş. Yirmi yıl önce biz evlenirken bana vermişti,” darken, salyalarla sümüklerle ağlamaya başladı. “Ben işte böyle hatıralara kıymet verirken o Allahın cezası herif kim bilir kimin koynunda oynaşıyor?”

“Lütfen hanımefendi sakin olunuz,” demeye çalıştı Mehmet. Ama kadını sinir gözyaşları içinde höyküre höyküre ağlamaktan alıkoyamadı. Çay geldi Mehmet'in aklına, mutfağa koştu. Soğumuş da olsa bir bardak çay getirdi kadına. Kocasının ismini, resmini, tüm bilgilerini önünde bulduğu ilk deftere, çok bilmiş bir dedektif edasıyla not aldı. Sonra kadını yolcu etti. 'Lan ben neyin içine düştüm böyle?' diye düşünecekti ki, telefon çaldı. 'Haydaaaa! Ne cevap vereceğim ben şimdi telefona?' diye panik olduğu anda, kapıdan girerken göz hafızasına aldığı ama bir anlam verebilmek için deminden beri kafasındaki işlemcide döndürüp durduğu tabela geldi aklına:ç ADLİ T IP AKRIHA FİT KEDEDL EZÖ Üst sırada aralıkları düzgün olmayan harflerle, sanki beceriksiz hatta başarısız bir reklamcı tarafından yapılmış gibi bir ADLİ TIP AKRIHA yazısı, bir alt satırda da FİT KEDEDL EZÖ kelimeleri vardı. Telefon üçüncü kez çalarken hiç bir şey dememektense 'adli tıp dedektifi' derim diye düşünerek telefonu açtı Mehmet. Telefondaki genç erkek sesi aşırı sinirliydi. Sinirine hakim olamadığı için yükseldikçe patlıyor, hırçınlaştıkça kulakları tırmalıyordu. O kadar çok ve çabuk konuşuyordu ki, Mehmet bir şey diyemeden bir çırpıda saydı her şeyi. “Ben yıllardır bu grup adam olsun diye uğraşıyorum, onlar benim müziğimi çalıyorlar. Dedektif yerinde mi? Yoldayım ben. Acilen araştıracağız kim tescil ettirmiş olabilir bu şarkıları kim, kim, kim?” Mehmet 'Buyurun dedektif burada,' demeye çalıştı ama karşıdaki ses, es vermeyi unutup sızlanmaya devam ederken nihayet olayı algıladı. “Tmm 5 dkkya ordym,” dedi ve kapattı. Sanki kötü yazılmış bir telefon mesaji gibi konuşuyordu; kısa kısa, kesik kesik, ama satırlarca. Kapı zili tekrar çaldı. Mehmet bu sefer hazırlıklıydı. Genç müzisyen modası geçmiş sivri burunlu siyah çizmeleri, siyah daracık pantolonu, zımbalı siyah deri ceketi, uzun bakımsız siyah saçları, hızmalı burnu ve kaşı, siyah ojeli, ölü gibi bembeyaz iki eliyle tuttuğu mavi plastik dosyası ile hışımla içeri daldı. Peşinden de bir parfüm rayihası rockçı genci kovaladı. “Selam, ben Görkem,” diyerek buyur edilmeden koltuğa attı kendini. İnce burnu,

88


bembeyaz teni ile Michael Jackson'ın ölmeden önceki, artık beyaz bir adam olduğu son haline benziyordu. Ama ağzını açınca, sigaradan aşırı sararmış dişleri, bütün o feminen güzelliğini sildi. Alice Cooper gibi simsiyah kalem çektiği gözlerini koca koca açıp Mehmet'e dikerek bir sigara yaktı. Arka cebinden çıkardığı ayfon altı plas cep telefonunu sehpaya fırlattı. “Bana nasıl yardımcı olacaksınız? Az önce takside çok sinirliydim ama sakinleştim şimdi. Sakıncası yok değil mi? Yani sigaranın?” Mehmet'in cevap vermesine müsaade etmeden devam etti Görkem. “Hırsız hırsız! Bunların hepsi hırsız! On yıllık arkadaşımdı! Bu şarkıları beraber çalacak, söyleyecektik. Neymiş benim sesim güzel değilmiş! Grubun beyni benim lan! Hep o orospu bakışlı basçının kafasının altından çıktı bunlar! Yoksa benim on yıllık arkadaşım bana bunu yapamaz!” “Sakin olun Görkem bey!” “Olmaz olamaaaaz!” Sesi en yüksek seviyede çatlarken saçını iki elinin tersiyle omzundan arkaya savurdu Görkem. Küskün, ağlamaklı, sinirli ve isterik dudaklarını büzdü. Gözleri doldu. Az önce önündeki sehpaya, telefonun üzerine fırlattığı dosyaya sarıldı. Birden ayağa fırladı. Telefonu kıçından düştü düşecek pantolonun arka cebine tıkıştırdı. “Haaayırrr! Asla müsaade edemem! Sen de yalancısın! Dedektiflere de güvenemeeeeem. Alamazlaaar benim şarkılarımı! Çalamazlaaaaar!” diye martıları kıskandıracak bir sesle çığlık çığlığa bağırdı ve paranoyasını da kucaklayıp geldiği hışımla çıktı, gitti. Mehmet oturduğu yerde sinirinden gülmeye başladı. “Çattık yahu,” dedi, sesli olarak kendi kendine. Tüm bunlar olup biterken odadaki en yüksek mobilya olan gümüşlüğün üzerinden, içerdeki titreşimleri, yumuk yumuk gözleri, bıyıkları ve kulakları ile algılıyordu tombul erkek kedi. Mehmet kendi kendine konuşmaya devam etti: “Dedektifle görüşmeye gelen ben, dedektif gibi görüşme yapan ben! Bu ne ya?” Pantolonunu kontrol etti. Kurumaya yüz tutmuştu. 'Giyeyim şunu da, gideyim bu tımarhaneden,' diye düşündü. Banyoya girdi. Eşofmanı çıkardı. Bir an 'Ne yapsam ki?' diye düşündü. Ne yapabilirdi ki? Elinde olmayan sebeplerden tanımadığı birinin elinden, tanımadığı

birinin eşofmanını giymek zorunda kalmıştı. Katladı. Banyo dolabının üzerine bıraktı. Kocaman salona ve tablolara son bir kez göz gezdirdi. Tam kapıdan çıkacaktı ki, tombul erkek kedi, kocaman sesi ile canhıraş bir miyavlama tutturdu! “Hey Allahım!” dedi Mehmet kapı eşiğinde dikilirken. “Dedektifin kendi yok, kedisi yapıyor herhalde mülakatı. Bana ne tombilik, nasıl çıktıysan in oradan,” diyerek eşikten adımını attığı anda kedi, daha ciğerden bir “Miyaaaaaaaaavvv!” çekti. Mehmet, “Anlaşıldı neden veterinerlik öğrencisi aradığı bu dedektifin! Kendine asistan değil, kedisine bakıcı arıyor herhalde,” diye söylenerek içeri girdi. Kedi, boyu neredeyse iki metreyi bulan gümüşlüğün üzerine çıkmış, bir o kenardan, bir bu kenardan delikanlıya bakıyor, aşağıya atlamak istiyor ama bir türlü atlayamıyordu. Mehmet, “Bak Kediş,” dedi, sanki kedi onu anlayacakmış gibi. “Yukarı çıkmak için harcadığın efor, aşağıya inerken harcadığından daha fazla. Aşağıya inerken yer çekimini kullanacaksın. Bu yaşına geldin hala öğrenemedin mi?” Ardından bir sandalyenin üzerine çıktı. Amacı, kediyi kucağına alıp yere indirmekti. Ama korkmuş gibi duran hayvan, Mehmet’in ellerinin arasından ani bir sıçramayla kurtuldu ve yere atladı. İki adım yürüdükten sonra, açık kalan kapıdan içeriye sessizce süzülen elli yaşlarında, kır saçlı, orta kilolu, kocaman elli ve ayaklı, iri burunlu bir adamın ayaklarına sürtündü. Mehmet sandalyeden indi. Şaşırmıştı ama artık kaderine razıydı. “Buyurun, hoş geldiniz,” dedi adama. “Ben, ben,” dedi elli yaşlarındaki adam kekeleyerek. Üzerinde en az otuz yıllık bir Vakko takım elbise vardı. Modası geçmiş ama yıpranmamış kıyafetinin içinde, titiz ama takıntılı olduğu belli olan adam, elleri ayakları kıpır kıpır oturuyordu masanın önündeki koltukta. Elinde tuttuğu A4 boyutundaki kapalı sarı zarfı göstererek, “Annemin vasiyeti bu,” dedi. “Kız kardeşim öyle diyor. Ama ben bu vasiyeti akli dengesi yerinde iken yazdığına inanmıyorum. Sizden isteğim, ikinci ve geçerli başka bir vasiyeti olup olmadığını araştırmanız.” Sesi sanki her an ağlamaya başlayacak gibi titriyor, yüzü kırışıyor, bu yüzden, olduğundan en az on yaş daha yaşlıymış gibi görünüyordu.

89


Mehmet'in sinirleri bozulmuştu. Tanımadığı bir dedektifin bürosunda, sanki oymuş gibi numara yaparak görüştüğü üçüncü kişiydi bu. 'Eğer bu adam da karşımda ağlamaya başlarsa, sinir bozucu kahkahalarla koşarak kapıdan çıkıp gideceğim sanırım,' diye düşündü. Bir yandan da korkmaya başlamıştı. O yüzden duruma el koydu. “Tamam efendim. İsminizi bağışlar mısınız?” “Sinan.” “Tamamdır Sinan Bey. Boşuna görüşmemizi uzatıp sizi fazla borca sokmayalım. Annenizle ilgili evrakı bırakın ve iletişim bilgilerinizi buraya yazın. Ben sizi en kısa zamanda bilgilendireceğim.” Son anda kendisinin de beklemediği bir hızla, geldiğinden beri masanın üzerinde ona bakmakta olan BMW anahtarlarını avuçladı ve “Buyurun, sizi gideceğiniz yere kadar bırakayım,” deyiverdi. Sinan Bey, bunu hiç beklememiş olmalıydı4 ki, sinirli sinirli salladığı ayağını sehpaya vurdu. Sonra toparlandı ve “Teşekkür ederim, size zahmet olacak,” diyerek teklifi nazikçe kabul etti. Mehmet ufak bir bakınma ile mutfaktan kedinin yiyeceğini bulup mama kabına biraz koydu. Sonra, bürodan birlikte çıktılar. Sinan Bey boyuna göre kocaman ayakları ile bir penguen gibi yürüyerek geçip yolcu koltuğuna oturdu. Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadılar. Mehmet, Sinan Bey'i Gayrettepe'ye bıraktıktan sonra, altındaki BMW'ye yakışır makaslarla Hamiyet Yüceses Sokak’a geri döndü. Trafiğe rağmen, çok hızlı gelmişti. Kediye mama verirken kaşla göz arasında çiğneyip kilidine yapıştırdığı ciklet sayesinde, kapısının hala açık ve içinde kimsenin olmamasını umduğu büroya kolayca girebileceğini hesaplamıştı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Kapı kapalıydı. Avcunda, ne akla hizmetse, sahibinden izin almadan kullandığı BMW'nin anahtarı, endişe ile zili çaldı. Kapıyı, otuz yaşlarında, uzun boylu, ince yapılı, uzun bacaklı, uzun kumral saçlı, ela renkte badem gözleri deli deli bakan bir kadın açtı. 11 pontluk, kısa, siyah, deri çizmelerinin topuğunda dönerek, siyah tayt ve truvakar kollu siyah bluzun üzerine giydiği pelerin misali siyah dantel tuniği savurarak masanın arkasındaki koltuğuna yerleşti. Kafasını kaldırmadan konuşmaya başladı: “Hem dedektif adayı, hem araba hırsızı! Mehmet Cinozoğlu. 20 yaşında. Sabrına bakılırsa kalabalık bir ailede yetişmiş. Kadınların dekolteleri ve temizlikçi kadınların koca memeleri karşısındaki

davranış biçimine bakılırsa, muhafazakar bir ergenlik geçirmiş. Akıllı, atılgan. Kedim Basti'yle olan diyaloğuna bakarsak hayvanlarla arası iyi. İş bitirici, çözüm bulucu. Son müşteriyi evine bırakman gereksiz riskti ama. Ayrıca sen tüm bunları bürodaki kameralardan öğrendiğimi düşünüyorsun değil mi?” “Tabii ki hayır. Hem yardımcı dedektif arıyor, hem tiyatroculuk oynuyorsunuz. Temizlikçi kadın rolünde çok iyiydiniz ama o kocaman gövdenin serçe gibi sekmesini sağlayan o minik ayaklar ilk saniyede kendini ele verdi! Kocasını arayan zengin kadının kayınvalidesinden miras dediği alyans, Atasay'ın 2016 koleksiyonundandı. Rockçı gencin benim şarkım diye sarıldığı dosyadaki ismi değiştirilmiş ilk şarkının akorları, Bulutsuzluk Özlemi'nin Sözlerimi Geri Alamam şarkısıydı. Duvardaki resimlerin nerdeyse yarısı büyükbüyükannenize ait. Diğer yarısı ise anneannenize. Büyük İzmir Yangını'ndan sonra İstanbul'a gelmiş aileniz. Anneannenizin oldukça kafası karışık, hatta Alzheimer diyebilirim. İzmir saat kulesini defalarca İstanbul'da resmetmiş. Soyadı Kanunu ile İstanbul'a ait bir soyadı almışsınız: Ahırkapıcıyan. 6-7 Eylül olaylarından sonra Ermeni asıllı olduğunuzu saklamak için soyadınızı Ahırkapı olarak kısaltmışsınız. Tabelanızı ise bu acemi ressamlardan tahmin ediyorum anneanneniz yapmış. Anısı ve esprisi olduğunu kabul ediyorum, o yüzden tersten yazılmış AHIRKAPI TİLDA ÖZEL DEDEKTİF kelimelerini anlamam biraz zamanımı almadı değil.” Birden kapıdan içeri orta yaşlı, kısa boylu, sarışın bir kadın girdi ve “Ala!” diye bağırdı. “Ben size demiştim, o kadar kilolu bir tipleme yapmayalım diye Tilda’cığım. Ya da ayacıklarınıza üç kat çorap giyecektiniz! Pekii, siz, genç Mehmet, tüm bunları bu yağlıboya tablolardan mı öğrendiniz kuzum?” Tilda gülümseyerek kadına doğru elini uzattı. “Ah, Tijen Hanım! Sizi resmi olarak tanıştırayım. Mehmet, Tijen Hanım emekli tiyatrocu ve makyözdür. Üst katımda oturuyor. Çevirdiğim bu tiyatroda bana o yardımcı oldu,” Mehmet kadının elini sıkarken, “Sorunuzun cevabı elbette hayır Tijen Hanım,” dedi. “Tanıştığıma memnun oldum ayrıca. Bir kısmını evet, ama soyadıyla ilgili kısımları hanımefendinin şifrelendirmediği bilgisayarından okudum.”

90


Sonra, gülerek Tilda’ya döndü. “Bu arada bu kadar çok tiplemeyi hep aynı parfümü taşıyarak yapamazsınız Tilda Hanım. Hele parfümünüz Versace Tuberose gibi bir 'haute-couture' parfümse asla!” “Ama ben bugün özellikle hiç parfüm sıkmadım ki!” diye bağırdı Tilda. “Cüzdan! Cüzdanına parfüm sıkmıştın ya yanlışlıkla,” dedi Tijen Hanım. “Ve tabii ki cüzdan deriydi! Mükemmel koku tutucu! Madem tebdili kıyafet yapacaksınız, nasıl koktuğunuza dikkat etmelisiniz! Ayrıca kırmızı ve siyah oje çok riskli. Ondan sonra orta yaşlı erkek tiplemesi yapınca tırnağınızın kenarında oje kalabiliyor,” dedi Mehmet gözlerinden fışkıran zeka kıvılcımlarını saklamaya lüzum görmeden. “Nasıl yani? Ben orta yaşlı erkek tiplemesi yapmadım ki? Makyajımı temizleyip büroya seni işe almaya geliyordum ki, orta yaşlı erkek müşteriyle arabama binip topukladın.”

Mehmet’in gözündeki az önce parıldayan fer söndü. Omuzları da yüzü gibi düştü. “Anlamadım. Sinan Bey de sizin tiplemeniz değil miydi? O kocaman burun, kocaman eller ve ayaklar? Tırnağındaki oje kalıntısı?” Tilda, “Yoo, o ben değildim! Adam karikatür gibiydi ama gerçekti,” diyerek kahkahalarla güldü. “Al sana ilk gününde çözmen gereken bir muamma,” dedi ve dosyayı, kapı dışarı etmekte olduğu delikanlının kucağına fırlattı. “Ha, bu arada bana başvuran seksen üç kişiden, bu tiyatro numaralarımın içinden çıkabilen ilk kişisin. İşe alındın. Ama bir daha asla arabamı çalma!” diye göz kırpmayı da ihmal etmedi. “Haklısınız, çok özür dilerim, benim amacım Sinan Bey'i yani sizi, hesapta uzağa bırakıp sizden önce büroya gelmekti ama olmadı. Bu arada tabelanızın sırrını ne zaman öğreneceğiz?” diye ancak sorabildi Mehmet kapı eşiğinde. “Bir dahaki bölümde sen muammayı çözünce,” dedi Tilda ve kapıyı delikanlının suratına kapattı.

91


Y

atağımdan sıçramama sebep olan o tiz çığlık sesini duyduğumda rüyalar alemini ziyarete gideli daha bir kaç saat bile olmamıştı. Bir süre yatağın karşısındaki duvara asılı tabloyu izlediğimi hatırlıyorum. Ne az önce duyduğum çığlığı ne onun sahibini ne de olağan dışı her durumun nasıl olup da benim eksenimden ayrılmadığını düşünmemiştim tabloya bakarken. Tek düşündüğüm henüz birkaç haftadır bana ait olan bu evi neden bu kadar zevksiz döşemiş olduğumdu. Belki hep yapmış olduğum gibi bu yeni evimi de çok geçmeden bir bahane bulup terk edeceğimi düşünmüş ve kendime bahaneler yaratabilmek için bu akıl almaz çirkinlikteki tabloyu her uyandığımda görmek zorunda kalmamı sağlayacak bir konumda asmakla yetinmeyip bir de yanına spot ışığı yerleştirmiştim. Bu düşüncelerle geçirdiğim vakit kendime gelmemi ve uykuyu üzerimden atmamı sağlayacak kadar uzun ve az önce duyduğum çığlığı unutmayacağım kadar kısaydı. Ses yatak odamın olduğu taraftan geliyordu. Odanın camından görünen tek şey, bu evi almamın en büyük sebeplerinden biri olan kestane ağacının dallarıydı. Hızla merdivenlerden inip mutfak penceresinden dışarı baktım. Karanlıktan başka bir şey yoktu sokakta. Sonra hemen yanımdaki evin salon ışığının yanıp birkaç dakika içinde tekrar söndüğünü fark ettim. Ya onlar da benim gibi gizemli çığlığın sahibini görme umudundalardı ya da çığlık zaten onlara aitti. Bir süre daha camdan sokağı izleyerek evde kalmaya karar vermiştim ki, bir arabanın motor sesini duydum, bir süre sonra da polis arabalarının siren seslerini. Artık çaresiz dışarı çıkmalıydım. Bu bölgenin polisleri beni şahsen tanımasa da kısa zamanda burada olduğumu öğrenecek ve rica adı altında emrivaki yaparak bu işe dahil olmamı sağlayacaklardı zaten. Gençlik yıllarında hayalini kurduğum başarı ve ün şimdi peşimi bırakmayan bir düşman gibi benim için diye düşünüyordum üst kata çıkarken. Kendime acımayı bırakıp hızla giyindim ve silahımı temizliğe gelen kadın görmesin diye koyduğum gizli yerinden çıkarıp belime taktım. İşte yüzlerce kez olduğu gibi yine kendimi bir olay yerinde bulmuştum. Polislerden birine yaklaştım, “Merhaba ben Adnan Yılmaz. İki yan evde oturuyorum,” dedim.

92


“Lütfen uzaklaşın beyefendi burası olay mahalidir. Gerek görülürse sizinle görüşmeye geleceğiz. Evinize dönün,” dedi delikanlı. Konuşmasının kibarlığına ve kitap türkçesine benzer cümlelerine bakınca işe yeni başladığını anladım. İlk günlerim geldi aklıma. İlk cinayet masası deneyimimde olayı şansın da yardımı ile ben çözmüştüm. Amirim kovuşturma boyunca bana güvenmeyi reddetmiş ama sonuç benim baştan beri söylediğim gibi çıktığında hatasını anlayıp beni sağ kolu yapmıştı. Kendi amirlik dönemime kadar onun yanında eğitilmiştim, tecrübe edinmiştim ve hatta lakabımı da bana takan oydu. “Amirine benim geldiğimi söyle delikanlı,” dedim ve yanından yürüyüp sarı şeridi geçtim. Zavallı ne yapacağını bilemedi. Beni şeridin gerisine almak istedi ama cesaret de edemedi. Hızlı adımlarla eve girdiğini gördüm. Az sonra yanında benim yaşlarımda hafif toplu, kısa boylu, çatık kaşlı ama sevimli görüntüye sahip bir adamla geri döndü. “Merhaba,“ dedi adam elimi sıkarken. “Sizi burada gördüğüme çok şaşırdım. Ben İhsan Delik. Sorumlu benim. Bu nasıl tesadüf böyle? Murat burada oturduğunuzu söylediğinde bu olayda çok şanslı olacağımızı söyledim ona.” “Memnun oldum İhsan Bey. Evet, yan evlerden birinde oturuyorum. Seslere uyandım. Kurban sizi aradı sanırım. Tehlike içinde miydi aradığında?” “Bunu nereden biliyorsunuz?” “Basit. Sesi duyduğum zaman ile en yakın karakoldan buraya gelme süresini hesapladım. Sesleri duyan birinin şaşkınlığı üzerinden atıp sizi aramış olması ve sizin en acele şekilde gelmeniz bile bu süreyi mantıklı şekilde açıklayamaz. Çığlıktan önce aranmış olmalısınız.” “Size boşa Herkül Adnan demiyorlar,” dedi dişlerini tek tek sayabileceğim ölçüde açarak gülerken. “Evet,“ dedim iç çekerek. “Boşa demiyorlar.”

Amirim bana ilk kez Herkül dediğinde anlam verememiştim bu isme. Herkül mü ? Şu Zeus’un oğlu olan hani? “Neden Herkül oluyorum ki?” diye sormuştum ona. Amirim polis kolejindeyken sıkı bir Agatha Christie hayranı olduğunu söylemişti sorum üzerine. Hercule Poirot okuduğu o polisiyelerin kahramanıymış. O güne kadar duymamıştım adını. “Hem neredeyse iki metre boyun ve iki adam birleşmiş kadar iri bir vücudun var,” diye eklemişti. “Zeus’un oğlu olsan ancak bu kadar olurdu Adnan. Herkül Adnan,” Elimizdeki davayı çözdükten sonra hemen bir kitapçıya gidip tüm Hercule Poirot serisini almıştım. ……… “Hızlı bir ölüm gibi görünüyor. Kafasının arkasından darbe almış,” dedi tıknaz amir yerde yatan kadın cesedine bakarken. “Hayır, birkaç dakika acı çekmiş hem bedensel hem ruhsal bir acı. Kurbanlık koyun gibi debelenmiş,” dedim. Hepsi bana baktı. Kullandığım kelimeler daima insanları rahatsız etmiştir. Galiba fazla duygusuz bir benzetme olmuştu yine. “Yani kafasının etrafındaki kan izlerine bakın. Çizgi çizgi dağılmış. Kafası seyirmişe benziyor. Bunu istemsiz yapmadığını düşünüyorum, çünkü ellerinin ve bacaklarının etrafındaki izler kapının olduğu tarafa yönelmeye çalıştığını gösteriyor. Üstelik bugün onun için özel bir günmüş, bu çok açık. Baksanıza, harika bir yemek masası hazırlamış. Pahalı bir şarap açmış. Raflardaki fotoğraflara bakınca genelde spor giyinen biri gibi görünüyor ama bugün sahneye çıkacak bir sanatçı gibi giyinmiş. Kapıların üstünde bile toz yok, titiz bir kadınmış demek. Ama bugün evin içinde ayakkabı giymiş. Hem bu ayakkabı ev ayakkabısı değil. Altına bakınca daha önce dışarda kullanılmış ama bugün altının silinmiş olduğu belli. Bugün silinmiş diyorum, çünkü birkaç gün önce silse bu

93


kadar parlak olmazlardı. Kırklarının ortalarında bir kadın için bunca hazırlık sıradan değildir. Bugün için heyecanlıymış. Bakın telefonunda da bugüne ait birçok öz çekim var,” diyerek elimdeki telefonu amire uzattım. Ve ekledim. “Bir randevu olmalı.” “Öyleyse hemen bu adamın kim olduğunu araştırmalıyız.” “Kadının kim olduğunu bulmalısın,” diye düzelttim. “Nasıl?” dedi şaşkın bakışlı amir. Gözlerinin birbirine fazla yakın olduğunu o zaman fark ettim. Hem gözleri böyle yakın, hem de böyle şaşkın olunca gülünç görünüyordu. “Kadının kim olduğunu zaten biliyoruz. Çok önceden beri tanırım onu. Şu randevusu olduğunu söylediğin adamı bulmalıyız,” diye devam etti sözlerine. “Randevusu başka bir kadınlaymış, bir erkekle değil. Baksana şarap kadehlerinin ikisinde de ruj lekesi var ve rujların renkleri farklı. “ O anda olaydan hemen sonra ışığın yanıp söndüğünü gördüğüm evde oturan güzel kadını hatırladım. Afrodit bu kadına benziyordur diye düşünmüştüm onu gördüğümde. Taşınmaya çalışırken yanıma gelmişti. Çocukluğundan başlamıştı anlatmaya. Sonlara doğru yakındaki üniversitede çalıştığını, şimdilik ücretli olduğunu ama yakında kadro alacağını da ekleyerek konuşmayı uzattıkça uzatmıştı. Hem de öyle ayrıntılı anlatmıştı ki tüm bunları, sıkılıp “Acilen tuvalete gitmeliyim,” diyerek yanından kaçmıştım. “Maktülün yakındaki üniversiteyle bağı var mıydı?” diye sordum bizim şaşkın ördek amire. “Oho.” dedi. “Sizi anlattıklarında hep abarttıklarını düşünürdüm. Bu kadarı da fazla artık. Neredeyse tutuklayacağım sizi. Evet, bağlantısı var. Dekan yardımcısıdır kendisi.” “Üniversite ile ilgili birilerini arayarak kadro alımının ne zaman kesinleşeceğini ve açıklanacağını öğrenirsen sevinirim Murat,” dedim delikanlı polise. Sonra amire döndüm.

“İhsan istersen üst kata çıkalım, yatak odasını da görmemiz bizim için iyi olacaktır. Olayı hızlı çözmemiz gerekiyor sanırım. Yoksa bu iş biraz bürokrasiye takılacak gibi.” “Nasıl bir bürokrasi? Hiçbir şey anlamadım söylediklerinden. Ama sana güveniyorum Herkül,” dedi yine dişlerini sergileyerek. Üst kata çıktığımızda hafif bir dağınıklık bulduk, çok bir şey değildi ama rahatsız edici bir görüntü vardı odada. Daha dikkatli baktım. Yastıklardan birinde, alt kattaki kadehte bulunan rujla aynı renkte ruj izleri gördüm. Lekenin biraz üstünde rimel izi ile karışık ıslaklıklar vardı. İhsana dönüp işimizin bittiğini belirten bir baş hareketi yaparak hızla çıktım odadan. Merdivenlerden alt kata inerken Murat koşarak bize doğru geldi. “Amirim, yarın kadro için kurul toplanacakmış ve dekan yurt dışında olduğundan kurula maktül başkanlık edecekmiş,” dedi. Bana bakarak amirim demesi, İhsan’ı hiç rahatsız etmemişti. Kompleksiz bir adamdı bu İhsan. Neredeyse o da bana amirim diyecek diye düşündüm. “İhsan, hemen yan dairede oturan Ebru’yu bulun. Muhtemelen havaalanına gidiyordur şu anda. Kıbrıs’a geçecek. Oradan da yurt dışına kaçabilir. Çıkmadan yakalarsanız iyi olur. Tutuklanma sebebi olarak, beni tehdit ettiğini söylersiniz. Bu da size delilleri toplayacak vakit kazandırır. Şimdi dışarda bir sigara içip geleceğim. Olayın ayrıntılarını sonra anlatırım sana,” diyerek kendimi bahçeye attım. Murat bana amirim dediğinde içimi soğuk bir rüzgar sarmıştı. Ayak parmaklarıma kadar üşümüştüm. Amirim, benim yüzümden öleli daha bir yıl bile olmamıştı o zamanlar. Olaydan sonra aldığım onca psikolojik tedavi bir işe yaramışa benzemiyordu. Bir olay yerinde olmak, cinayet davasıyla uğraşmak, bir polisin amirim dediğini duymak, kaldırabileceğimden çok fazlaydı benim için. Şimdi sizin merakınızı gidermek, bana babamdan yakın olan adamı, “amirimi” anlatmak

94


isterdim size. Ama henüz öyle güçsüzüm ki. Doktorum bana, bu anı defterini tutmamı ve onu milyonlarca insan okuyacakmış gibi özenle yazmamı istediğinde bu fikir bana korkunç gelmişti. O bu öneriyi yaptığında tedavimin ikinci yılı idi . Ve görüyorsunuz bugün –TEDAVİYE BAŞLAYALI ÜÇBUÇUK YIL OLDU- ancak uygulayabildim doktorumun önerisini. Sizlere yazmak için ilk bu anıyı seçtim. Nedenini hiç bilmiyorum. Belki siz çözersiniz bu başlangıç noktasının nedenini. Bence bir yerden başlamak gerekiyordu, ben de buradan başladım. Bu yüzden ne olur sizleri merakta bırakıyorum diye kızmayın bana. Belki de gerçekten hiç var olmayacak olan dostlarım. Benim gibi iki metrelik bir adamı küçük bir sıçana çeviren o korkunç olaylar dizisini size anlatacak kadar güçlenmedim daha. Neyse, bu anımın devamında olanlar da ilginizi çekecektir eminim. Ertesi gün komiser beni karakola davet etti, bir de araç göndermiş sağolsun. Oldum olası araç kullanmaktan korkarım ve ehliyet bile almamışımdır. Demek ki Pamuk Prenses yanaklı amir beni araştırmış bütün gece diye düşündüm. Öyleyse olayları da öğrenmiştir. Bilmemezlikten gelme çabasını görmek beni rahatsız edecekti ama gitmek zorundaydım. Birkaç saat sonra komşum olan alımlı kadın, ben ve amir sorgu odasındaydık. Ben senaryomu sundum. “Kıbrıs’ta doğdunuz. Bunu bana ilk tanıştığımızda anlatmıştınız. Konuşmalarınızdan fakir bir ailede doğmuş olduğunuzu anlamıştım. Ne İngiliz, ne Türk, ne de Kıbrıslı hissediyordunuz kendinizi. Aileniz karışık bir soyağacına sahipti. Nereye gitseniz oraya tam olarak ait değil gibiydiniz. Bu durum güç ve bağlılık takıntısı yaratmıştı sizde. Türkiye’de bir okulu kazandığınızda hırsınızın derecesi arttı. Artık sadece isteyen değil, elde eden bir insan olacaktınız. Okul bitti, master yaptınız. Sonra hemen üniversitelere başvurdunuz. Büyük şehirlerde hiç bir okula kabul edilmediniz hep

birileri torpille önünüze geçiyor sizden çalıyorlardı başarıyı. Ama yılmadınız birkaç sene içinde bu kıyı kasabasında yeni açılan üniversitede sözleşmeli olarak başladınız. Sonra maktül ile tanıştınız. Size yol gösteren bu kadın idolünüz olmuştu. Sık sık spor yapan, çok arkadaşı olan, erkeklere ihtiyaç duymadan ayakta duran ve dekan yardımcısı olmayı başarmış bu kadın sizde hayranlık uyandırmıştı. Sizi ilk gördüğü andan beri herkese karşı korumuş, ne zaman işinizde zorlansanız size yol göstermiş ve kadrolu olma konusunda sizi cesaretlendirmişti. Size, üniversitenin lojmanında kalamadığınız için kendi evinin yanındaki kiralık daireyi bile ayarlamıştı. O evi tutmanız için kefil olmuştu belki de. Çünkü buralarda kefilsiz daire bulmak çok zordu. Ben de aradım oradan biliyorum sırf bu yüzden evi satın aldım. Her neyse konudan uzaklaşmayayım. Kadro toplantısından bir gün önce sizi evine yemeğe davet ettiğinde bunun bir kutlama olacağını anlamıştınız. Kesin kadroda olacaktınız ve yol göstericinizle erken bir kutlama yapacaktınız o yemekte. O gün eve gittiğinizde dekan yardımcısını çok farklı buldunuz. Hiç giyinmediği gibi giyinmiş hiç yapmadığı kadar makyaj yapmış evin her yerine mumlar yakmıştı. Bir an için başka bir randevusu olduğunu düşündünüz ama kısa sürede tüm hazırlığın sizin için olduğunu anladınız. Daha önce defalarca erkekler tarafından taciz edilmiştiniz. Dikkat çekici ve fazla seksi bir görünümünüz vardı. Yıllarca bu görüntü hep zekanızın önüne geçmişti ve erkeklere güvenmemeniz gerektiğini size öğretmişti. Tüm erkeklerin sizin için öldüğünü düşünüyordunuz. Benimle ilk karşılaştığınızda bana bakışınızdan anlamıştım bunu. Beni hem küçümsüyor hem de sürekli gözlerim vücudunuza kayıyor mu diye bakıyordunuz sinsi bir gülümsemeyle. Erkekleri tanımıştınız evet ama kadınları tanımıyordunuz. Bu kadını bir abla belki bir anne gibi görmüştünüz. Ama o günkü hazırlığı görür görmez anladınız. Defalarca rastlamıştınız bu görüntüye. Çaresiz girdiniz içeri. O yemeğin tadını çıkarırken siz tabağınıza bile dokunmamıştınız. Yalnızca şarap içmiştiniz. Hem de bol bol. Böylece bilincinizi bulanıklaştırmak istemiştiniz. Sonra

95


beklenen oldu. Dekan yardımcısı sizi odasına çıkardı. O amacına ulaşırken siz ağlıyordunuz. Belki bunu fark etmedi bile. Ama kafasını yastığa gömük ağlamış bir kadının izlerini görür görmez tanıyacak kadar hercai bir adamım ben galiba. Yani yatak odasında bıraktığınız izleriniz gözümden kaçmadı. Olaydan sonra alt kata indiniz. Orada size kadronun kesin olmadığını, onun sadece bir oyu olduğunu söyledi. Çıldırdınız, tartışmaya başladınız, evden gitmenizi istedi, gitmediniz. Polisi aradı. Telefonu elinden alarak orada bulduğunuz Eyfel Kulesi heykelini alıp kafasına sapladınız. Sonra heykeli çantanıza attınız. Maktülün telefonunda o gün aynı kıyafetle siz eve gelmeden yaptığı birkaç öz çekim buldum. O fotoğraflarda heykel, hemen arkasındaki sehpanın üzerindeydi. Ama eve girdiğimizde yerinde değildi. Kadın can çekişirken hızla çıktınız evden. Kendi evinize girip gerekli birkaç şey aldınız yanınıza. Sonra havaalanına sürdünüz. Her şeyin başladığı yere, evinize, Kıbrıs’a dönecektiniz.” Konuşmam bittiğinde ağlamaktan kan çanağına dönen gözlerini bana dikti Afrodit. Acıyla karışık bir gülümsemeyle, “Tek bir yerde yanıldınız,” dedi. “Odadan önce o indi. Ben şoku atlatıp aşağıya indiğimde eline bir şarap kadehi almış, ayakta duruyor, içkisinin tadını çıkarıyordu. Pişmandım. Utanıyordum. Öyle yüzsüz, öyle pişkindi ki, midem bulandı. O bana dönüp ‘Aferin sana, yarın kesin seni alacağız kadroya. Zaten bana böyle karşılık vereceğinden emindim. Kuruldan geçmen için oy verecek gerekli sayıyı topladım bile. Akıllı kızsın,’ dedi. Birden kendimi kaybettim ve saldırdım ona. Ama o benden

güçlüydü. Sürekli beni savurmayı başarıyordu. Evden dışarı atmaya çalışıyordu beni. Bu sırada da ‘Bittin sen küçük aptal’ diye bağırıyordu. Bense kendimi durduramıyordum, tüm gücümle saldırıyordum ona. O sırada telefonunu aldı eline. Diğer eliyle de beni uzaklaştırıyordu kendinden. Telefonda, ‘Ben dekan yardımcısı, evimde biri var, saldırıyor’ dediğini duydum. Elimde heykelin olduğunu o an fark ettim. Konuşması bitmeden tüm gücümle vurdum şerefsize. Gerisini biliyorsunuz. Bu kızın itirafını dinlerken tek düşündüğüm ne kadar da büyüleyici bir görüntüsü olduğuydu. Tüm geceyi nezarette geçirmiş ve sürekli ağlamıştı. Üstü başı kirliydi. Saçları yapış yapıştı ama hala çok çekiciydi. Tüm düşüncelerimi ona söylesem, bu güzellik lanetinin peşini bırakmayacağını anlayarak kendisini öldürebilirdi. Ben de sustum. Ama o bakışlarımdan düşüncelerimi okuyacak kadar uzun bir zamandır güzelliğiyle savaşıyor olmalıydı. Çünkü ertesi gün hakim karşısına çıkmadan intihar ettiğini duydum. Üstelik bir polis memuruna cilve yaparak, ondan ayakkabı bağı almayı bir şekilde başarmıştı. Bu konuyu her hatırladığımda şunu düşünüyorum ‘Tıpkı amirimin ölümüne sebep olduğum gibi o göz kamaştırıcı kızın da ölümüne istemeden de olsa sebep olmuş muydum?’ Belki bakışlarımdan düşüncelerimi çözdü ve lanetle yaşamaktansa ölmeyi seçti. Peki, benim lanetim neydi? Yakaladığım bunca katil, bilerek, isteyerek öldürmüşlerdi kurbanlarını. Bense hiç fark etmeden mi öldürüyordum kendi kurbanlarımı?

96


İ

nsanların makul hayatlar yaşadığımızı düşünmesini isteriz. Hayatlarımız makul olmasa da, öyleymiş gibi davranırız. Canımız sıkkınken arkadaşlarımızdan saklarız, sevdiğimiz bir insana kızgınsak bunu onun yüzüne söylemez, her şey normalmiş gibi davranırız. Böylece, önünde sonunda her şeyin normale döneceğini biliriz. Ya da öyle olacağını umarız. Kırklı yaşlarımda bekar olmam çevrem tarafından pek makul karşılanmasa da, seçtiğim makul meslek sayesinde inandırıcı bahaneler üretebiliyorum. Okulu ve askerliği bitirip doktor olarak atandıktan sonra çevremin evlenmeme yönelik tüm ısrarlarını da yine benzer bahanelerle savuşturmuştum. Nöbetler, uzun çalışma saatleri, işimde iyi olmayı istemek... Bekarlık ve estetisyenlik, bana bol para ve rahat bir yaşam getirdi. Ama ne para, ne insanların hayatına iyi yönde müdahele etmek beni mutlu etmedi. Kötü yöndeki müdahalelerimin verdiği hazzıysa hiçbir şeyden alamadım. Aslında, tıp fakültesinde ilk kez kadavra gördüğünde bütün öğlen yemeğini çıkartan birisi için yaptığım şey hiç normal değildi. Uzmanlığımı alıp kendime biraz vakit ayırabildikten sonra resme merak sardım. Önceleri sadece sergi gezmekten ibaret olan merakım, daha sonraları bir şeyler çizme hevesine dönüştü. Uzun süre devam ettiğim kurstan öğrendiklerim cerrahi hassasiyete alışkın ellerimle birleşince, değişik şeyler ortaya koymaya başladım.

Başlarda hayal gücümden faydalandım. Yıkık şehirler, yanmış evler, terk edilmiş hastane veya hapishane odaları... Özellikle sanki yüzlerce yıldır işgal altında ve savaşın ortasındaymış gibi görünen ehirler çizmekten aldığım zevkle epey vakit geçirdim. Bu sırada, mesleğimin de verdiği çevreyle sanat dünyasına da ufaktan adım atmaya başladım. Eğer iyi bir doktorsanız ve özellikle de cerrahsanız, bir de üstüne bekarsanız çevreniz ummadığınız kadar geniş olabiliyor. Ruhlarının çirkinliğini fiziksel kusurlarını düzelterek saklayabileceğini sanan ve sadece doğdukları için bile aşırı zengin olan hastalarım sayesinde galeri sahipleri ve eleştirmenleri dost edinmem pek de zor olmadı. Bunun sonucunda özel bir sergide ilk kişisel sergimi açmam da uzun sürmedi. Açtığım ilk sergi, sanat camiası kısıtlı olan bir şehirde büyük bir yankı uyandırdı diyebilirim. Yıkıntıları resmetmekteki başarım, sergiyi ziyaret edenlerin mimar olduğumu düşünmelerine sebep oldu. Anlaşılan sadece resim yapmakta ve renk kullanımında değil, binaların nerelerinin daha önce yıkılıcağını, nerelerin yosun tutup nerelerin ne kadar ufalanacağını tahmin etmekte de başarılıymışım. Bunlar içimdeki açlığı bastırmaya yetmez olunca, bu mekanlara cesetler eklemeye başladım. Deforme olmuş, çürümüş cesetler. Kopmuş uzuvlar, dökülmüş iç organlar, ufacık yerlerde dahi hiçbir detayı atlamadan. Bu detayları ekleme

97


isteğim iç mekanlara daha çok yönelmeme sebep oldu. Bazen yeni işlenmiş bir cinayeti resmediyordum, bazense günlerce süren bir işkencenin sonucunu. Önceki sergim yeterince ilgi görmemiş ve bana iyi bir çevre katmamış olsa, bu eserlerimi sergilemem sanırım mümkün olmazdı. Ancak bir şekilde ikinci sergimi açmayı başardım. Bu sergi en az birincisi kadar ilgi ve onun getirdiği takdir kadar kınama gördü. Daha sonra tüm ilgimi sadece bu cesetleri çizmeye yoğunlaştırdım. Vücutlardaki her bir işkence izini, her bir kanamayı, her bir travmayı çizerken çok büyük keyif aldım. Yüzülmüş derilerin altındaki kas dokuları, derin yaralar, morluklar çizmek beni neredeyse erotik bir şekilde tatmin ediyordu. Bu sefer sergi açmak öncekinden de zor oldu, ancak ben de resme olan ilgimi kaybedip resmettiğim şeyleri yapmayı seçtim.

Kurbanlarımı nasıl seçtiğimi ve nereden bulduğumu anlatmama çok da gerek olduğunu düşünmüyorum. Kendimi seri katil olarak görmüyor olsam da, pek çoğuyla kurban profilimizin aynı olduğunu söylemem sanırım yeterli olur. Resme ilk başladığımda daha fazla keyif alabileceğim hiçbir şey olmadığını düşünmüştüm, ama ne kadar yanıldığımı şimdi anlayabiliyorum. İşkence yaptığım kadınların, bazen de erkeklerin, yüzlerindeki çaresiz ifadeyi görmek, çığlıklarına karışan boş tehditlerini dinlemek adeta bedensel bir haz veriyor. Kusursuz cinayet yoktur diyenler haklılar. Çözülebilen hiçbir cinayet kusursuz değildir. Ancak benimki gibi durumlarda, kimse haberdar olmadığı için, ortada cinayet falan yoktur. Sadece, peşinden kimsenin gitmediği kaybolan insanlar vardır. İşte ben bu yüzden bir seri katil değil, makul bir hayatı olan sıradan bir cerrahım.

98


O

lmayan bir evde, bulunmayan bir adresde, hiç doğmamış ve asla ölmeyen biriyle komşuluk etmek ender rastlanan bir durum. Orası muhakkak. Bu açıdan kendimi şanslı addettiğim doğrudur. Söz konusu adres Baker sokağı, 221B numaralı müstakil ev. Söz konusu komşum ise hepinizce malum. İkinci katta oturan özel dedektif Sherlock Holmes. Sherlock’un özel hayatını, başından geçen maceralar kadar öğrenmek isteyen çok sayıda hayranı var. Ben de onlardan biriyim. O nedenle bu satırlarda okuyacaklarınız, Baker sokağı 221B adresinde olup biteni hayattaki tek meşgalem gibi gösterebilir size. Hatta belki mahalleye sadece bu yüzden taşındığımı söyleyenler de çıkacaktır aranızdan. Öyle düşünüyorsanız çok da yersiz sayılmaz. Ama bu mesele aramızda kalsın. Komşumun gördüklerimi, öğrendiklerimi sizlerle paylaştığımı duyması hoş olmaz. Dedikodu yaptığımı düşünür. Bu da aramızı bozar. Zaten bildiğiniz gibi cinsime güvenmediğini açıkça, sağda solda, eline her fırsat geçtiğinde dobralığıyla dile getiren biri. Ama yanlış anlamayın. Onun bu tavrından gocunduğum filan yok. Aslında bu muameleye cinsim itibarıyla yabancı olduğumu da söyleyemem. Mamafi o dedektif cinsinin en iyilerinden. Orası kesin. Dolayısıyla kadınlar hakkındaki genel tavırları ona duyduğum hayranlığı azaltmıyor. Ayrıca Bohemya’da Skandal adlı hikayesi bu teşhisimde haklı olduğumun kanıtı. Sherlock’un tek yenilgisi “o kadın.”

Hazırladığı muhteşem planı -ilk ve de son defa- bir tek o kadının aklı boşa çıkarır. Her seferinde erkeklerin başını döndüren, sade bir vatandaş olduğu halde, Kral’dan üstün, soyludan çok daha soylu, kılıktan kılığa girip, kılık değiştirmenin ustası bir kadın “o kadın”. Sherlock’u bile faka bastıracak kadar akıllı. Kendi seçtiği bir adamla evlenen ve Sherlock’un kalbini çalıp götüren kendi başına buyruk. O günden beri ona ismiyle hitap etmedi Sherlock. Onu herkesten ayrı tuttu. Bohemya kralının minnetle ona bağışladığı paha biçilmez yüzüğe metelik vermeyip Kral’dan ödül olarak çok daha kıymet verdiği “o kadının” resmini alıp, resmi odasının başköşesine yerleştirir. Mantık yürütme ve gözleme meziyetlerinin mükemmelliği sayesinde duygudan mahrum bir makinaya benzemesine rağmen. “O kadın”ın dışındakilere erkeklerin amaçları üzerindeki peçeyi açan özellikleriyle hayranlık duyar o. Her türlü sosyal dünyaya gerçek bir bohemin ruhuyla başkaldıran da odur. Kendini evine, kitaplarına, kemanına ve araştırmalarına gömen de o. Kusursuzluğu değil onu en iyi mertebesine oturtan. Peşine düştüğü tehlikelilerin zafiyetini, alaleladeliğini kendinden tanıyan, bu şekilde başkalarını da tanıyabilen zihni. Bir haftasının öteki haftasını tutmadığı da malum. Birinde aşırı enerji ile durmadan çalışan da o. Bir sonrakinde kendini kokaine teslim eden, uyuşturucunun etkisiyle başı

99


buğulu, rüyalar alemine dalıp dünyadan elini ayağını çeken de o. Uyuşturucudan yakasını kurtardığı zamanlarda evin ikinci katında bütün ışıklar yanar. Aklını sıkılmaktan kurtaracak bir meşgale bulmuş demektir. Onun ince uzun silueti pencerenin önünde bir kaybolur bir görünür. Bir sır peşinde odasını arşınlar durur. 1891’de basılan “Kırmızı Başlılar Ligi”nde, “Hayatım,” diye hayıflanır, “varoluşun alalade ortamlarından kaçmak için harcadığım uzun bir çabadan ibaret. Gustave Flaubert’in George Sand’e yazdığı gibi. İnsan bir hiç, bütün mesele yapılan iş! O kadar.” İşte bu sözleri kadınlar konusunda onu ele veren en önemli ipucu. İlk dedektif Auguste Dupin sayesinde ona dedektifliği öğreten, ilk polisiyenin yazarı şair Amerikalı Edgar Allen Poe gibi, onun da Fransız yazarı George Sand’in hayranı olduğunu ifade eder bu sözleri. Asıl adı Aurore Dupin olan George Sand’den o da Poe kadar etkilenmiştir. Beğendiği bir başka Fransız yazarı, burjuva düşmanı, yine bir bohem olan Gustave Flaubert gibi. Mektuplarında, Sand’e “Sevgili Hocam” diye hitap eder Flaubert.

Sand, aristokratlığı hariç, aynı Sherlock’un aşık olduğu “o kadın” gibi erkek kılığında dolaşarak, Paris sosyetesini, yazarlığı, bohem yaşantısı ve aşıklarıyla allak bullak edip birbirine katmış cesur bir pipo düşkünüdür. Küçük yaşta kaybettiği erkek kardeşinin adı Auguste Dupin’dir. Bana kalırsa edebiyatın ilk dedektifinin ismi hakkındaki en önemli ipucu da bu. Sand’in kaybettiği erkek kardeşi ve de erkek kimliği. Kendine yazarlık adı olarak George Sand gibi bir erkek adı seçmesinde, ayrıca hem erkek hem kadın kimliğini doğallıkla üstlenmesinde kaybettiği kardeşinin payı büyük. Sherlock’un arasıra erkek cinse de romantik ilgi duyabileceğini ima eden ikili karakterine yansır Sand’in ikili kimliği. Bohem karakterine siner. Poe’nun bohem dedektifine Auguste Dupin ismi yakıştırmasındaki gibi. Sherlock’un “O kadın”ı tanıdığı hikayeye bohem sözcüğü böyle girer. Hikaye Bohemya’da Bir Skandal adıyla yayınlanır. Ansiklopedileri kopyalayan kırmızı saçlı katipleri konu alan Kırmızı Başlılar Ligi adlı hikayesi, Sherlock’un bu ruhunu sergileyerek son bulur. Flaubert ve Sand arasındaki mektuplardan yaptığı “İnsan bir hiç, bütün mesele yapılan iş! O kadar” alıntısı ile.

100


G

ranqe, Lontano ile yine karanlık bir Labirente giriyor. Üstelik bu sefer daha ürkütücü. Polisiye, edebiyatın en kadim, en gizemli türü.. sanırım bunun sebebi İnsanlık ile yaşıt olması... Habil ve Kabil'den bu yana sürüp gelmiş olmasına rağmen her zaman arka planda kalmıştır. Bunun o kadar çok sebebi var ki bunu anlatmaya sayfalar yetmez.. Polisiye herkese başka bir dünya sunar. O dünya da herkes kendi ruhunu arar kendi katilinin peşinden gider. Onu yakalamak için yaptığı her soruşturma arayıp bulduğu her delil onu sonuca ulaştıracaktır. Ama bunu ruhunu kötülüğe satmadan yapmak zorundadır. Yoksa o karanlık dünya onu yok edecektir. Geçmişten günümüze değişen her şey gibi polisiye edebiyatı da değişti. Artık bilinen merak edilen ve heyecanla beklenilen bir tür oldu. Bunu sağlayan hiç şüphesiz polisiye romanlar ve onların yazarları. Bu yazarların kalemleri diğer türlerin kalemlerinden daha keskin daha ölümcül. Hani kaleminden kan damlıyor ölüm akıyor derler ya öyle yazarlar onlar.. İşte Jean-Christophe Granqe onların en ünlüsü ve belki de en karanlık olanı. Ama hiç kuşkusuz en zeki olanı. Leyleklerin Uçuşu ile başladığı bu yolculuk onu son çıkan kitabı Lontano ile bambaşka bir yere getirdi. Çünkü Granqe bugüne kadar yazdığı bütün romanlarında polisiyenin en karanlık en acımasız ve en kanlı yüzü oldu. Her biri diğerinden hasta karakterler yarattı. Kurbanları kesti biçti parçaladı, katilleri karanlık labirentlere sakladı. Ama Lontano o kitaplardan daha edebi bir kurgu daha kalabalık bir karakter sırası ve en önemlisi iki bölüme ayırdığı hikayesi ile bambaşka bir yola girmiş durumda. Sanırım bu yüzden Granqe severler ikiye ayrıldı. Kimisi çok sevdi kimisi yarım bıraktı. Bir diğer durum

ise Lontano kitabında anlattığı olayların aslında ikinci kitap olan Congo Requiem da başlıyor olması. Hani bazen kitapların arka kapak yazılarında slogan olarak kullanılır ya 'Daha bitmedi şimdi başlıyor ' aynen İşte böyle bir hikayenin ipuçlarını Lontano'nun satır aralarında gördük. Özellikle Morvan ailesinin annesi Maggie'nin ailenin en karanlık sırlarını biliyor olduğu izlenimi verildi. Bu yüzden ikinci kitap ilk kitaba göre daha güzel ve vurucu olacak belli oldu. Hele Granqe'nin Afrika ve onun parçalanmış ülkeleri hakkında ki bilgi ve birikimleri göz önüne alındığında ikinci bir Leyleklerin Uçuşu bile gelebilir.. Lontano'nun en güçlü yanı farklı psikolojik profillere sahip kişilerden yola çıkıp gerçeğe çok yakın bir hikaye sunması. İşte Granqe'nin kaleminin büyüsü bu ve bunu her kitabında okuyucuya hissettiriyor. Granqe bu kitabında bir kez daha zekasını bu psikolojik yönüyle harmanlanmış. Bunu da Morvan ailesi ile bize sundu. Yazarın bugüne kadar yazdığı bütün romanlarında her karakteri sorunlu psikolojik yönü çökük ailevi sorunu bol ve deliliğin sınırında yaşayan tiplerdi. Bu sefer Lontano da Morvan ailesi hepsini geride bıraktı. Özellikle Loic ve Gaelle karakterleri sorunlu kişilik konusunda dibi görmüş durumdalar. Zaten Morvan ailesinin kızı babası ile karşı karşıya geldiği bir sahne de bunu dibine kadar yansıtıyor size.. Bence kitapta ki en vurucu anlardan biriydi bu.. Aslında Granqe'yi anlatmaya gerek bile yok. O artık tartışmasız polisiyenin en iyilerinden biri. Benim için ise zekası ve o karanlık beyni ile ondan büyüğü yok.. Lontano ile Jean-Christophe Granqe sizi karanlık ve ürkütücü bir Labirente sokuyor..bu ölümcül labirentten çıkmanın tek yolu izleri ve ipuçlarını iyi okumak.. Herkese keyifli okumalar dilerim.

101


“Bir Meslek İçin Onur Mücadelesi”

D

ünyada yüzyıllardır var olan Özel Dedektiflik / Profesyonel Araştırma Hizmetleri, ülkemizde henüz bir yasal dayanağı olmadan altyapısının oluşturulması sürecinde yaşanan tüm engellemelere ve ihanetlere rağmen onur mücadelesini sürdürmektedir. “Merak ve Araştırma Duygusunun” insanlık tarihinden beri yaşamın içinde hep var olduğu gerçeğiyle, çağdaş toplumlarda gelişerek günümüze kadar profesyonel bir meslek haline gelen “Özel Dedektiflik / Profesyonel Araştırmacılık” mesleğinin, zorunlu bir ihtiyaç olduğu kabul edilmektedir. Türkiye’de 2000’li yıllara kadar “Araştırma veya Danışmanlık” adı altında yapılmakta olan bu meslek 2003 yılında ilk kez “Özel Dedektiflik” adı ile kurumsallaşma yoluna girmiştir. MaviAy Özel Dedektiflik Ltd. Şti. kurularak ihtiyaç sahiplerine hukuki sınırlar çerçevesinde hizmet verilmeye başlanmıştır. Aynı zamanda Maliye Bakanlığı nezdindeki girişimlerimiz sonucunda “Özel Dedektiflik Meslek Kodu” oluşturulmuş ve bu meslek kodu üzerinden şirketlerin kurulması sağlanmıştır. 1994 yılında TBMM’de kabul edilip daha sonra veto edilen “3963 sayılı Özel Dedektiflik Kanununu” yeniden ele alınmış ve kanunlaşmasını sağlamak amacıyla 03.05.2007 tarihinde “ÖDD - ÖZEL DEDEKTİFLER DERNEĞİ” kuruluşu gerçekleştirilerek mesleğin hukuki

sınırları ve etik kuralları belirlenmiştir. İlk iş olarak uluslararası normlarda Kanun Taslağı hazırlanıp TBMM ve Hükümet yetkililerine sunularak kamuoyu oluşturulması süreci başlatılmıştır. 2008 yılında Türkiye adına, IKD – Uluslararası Özel Dedektifler Dernekleri Federasyonuna üye olunarak “Uluslararası Meslek Standartları ve Etik Kurallarının” benimsenmesi sağlanmıştır. ÖDD – Özel Dedektifler Derneğinin örgütlenmesi sürecinde bu mesleğe ilgisi olan tüm kişi ve kuruluşlar davet edilerek ortak çalışma ve mesleğin geliştirilmesi amaçlanmıştır. ÖDD üyeliğine kabul edilen kişilere şirket ve firmalar kurulması sağlanarak kayıt altına alınmışlardır. Hızlı bir şekilde örgütlenip Türkiye genelinde çok sayıda firmalar kurulması ve mesleğin kontrol edilebilir hukuki sınırlar çerçevesinde geliştirilmesi sağlanırken, geçmişte illegal yapılanma içerisinde olan bazı kişilerin saldırılarına da maruz kalınmıştır. İçişleri Bakanlığı resmi web adresi üzerinden sahte mail hesabı oluşturarak sahte yazışmalar düzenlenmesi sureti ile derneğimiz hakkında “resmi olmadığı, illegal bir yapı olduğu” imajı verilmek istenmiş, üyesi olduğumuz IKD’ye şikâyetlerde bulunulmuştur. Bu durumun anlaşılması üzerine, bu sahtekârlığı yapan kişi tespit edilerek birlikte hareket ettiği diğer üyelerle birlikte 2009 yılında ÖDD’den ihraç edilmeleri sağlanmıştır.

102


Yolumuzun kesilmesi ve bu süreçte bertaraf edilmemiz amacıyla çeşitli şikâyetlerle önce İstanbul Valiliği tarafından soruşturmaya tabi tutulmuş ve sonrasında İçişleri Bakanlığı Müfettişleri tarafından denetime alınmamız sağlanmıştır. 9 gün süre ile yapılan denetimde dernek faaliyetlerimiz tüm boyutuyla incelenmiştir. Hiçbir eksiklik ve kabahat bulunulmaması üzerine dernek web sitemizde ve logomuzda var olan Türk Bayrağı bahane edilerek ceza kesilmesi sağlanmıştır. Bu ihanet sonrası daha dikkatli davranılarak ÖDD ETİK KURULU oluşturulmuş ve bu meslek adına yapılan dolandırıcılık ve sahtekârlıkların mağdurları tarafından gelen şikâyetler değerlendirilerek Cumhuriyet Savcılıklarına bildirilmesi süreci başlatılmıştır. Bu sahtekâr kişilerin kontrolünde gelişen sahte isimlerle bir çeteleşmenin olduğu, çeşitli yöntemlerle ihtiyaç sahiplerinin dolandırıldığı, özel bilgilerinin farklı amaçlarla kullanılarak ilgili kişilerin tehdit ve şantaja maruz kaldığı olaylarla kararlılıkla mücadele edilerek mesleğin saygınlığının korunması yönünde gayretlerimiz halen aktif olarak devam etmektedir. Faaliyetlerimizin yoğun olarak devam ettiği süreçte 2010 yılında Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü ile “Eğitim İşbirliği” çerçevesinde protokol imzalanmıştır. Bu bağlamda mesleğin gelişimine katkı sağlamak amacıyla “Özel Güvenlik ve Koruma Bölümü” öğrencilerine “Özel Dedektiflik ve Teknik Metodları” adı altında hiçbir ücret almadan dersler verilmeye başlanmıştır. Birçok üniversitede, ulusal ve uluslararası düzeyde çeşitli kuruluşlarda konferanslar düzenleyerek mesleğin farkındalığının geliştirilmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Çeşitli kamu güvenlik ve istihbarat birimlerinden emekli olmuş kişilerin ÖDD üyeliğine kabul edilerek bu süreçte özel dedektiflik mesleğine kazandırılması, kamudaki tecrübelerinin bu mesleğe adapte edilmesi düşünülmüştür. Kamu görevinden gelen bazı kişiler ÖDD’nin tüm faaliyetlerinde aktif görev almak suretiyle nitelikli bir ekip oluşturulması hedeflenmiştir. Bugün gelinen süreçte, çeşitli suç odakları ve ihanet şebekelerince kontrol edilen bazı kişilerin ülkemizde gelişmekte olan “Özel Dedektiflik Mesleğini” kullanarak çeşitli rant ve haksız kazanç sağlamakta oldukları kesin tespitimizdir. Ayrıca

uluslararası istihbarat örgütleri ve paralel ihanet şebekelerinin güdümünde olan bu sahtekârların özel dedektiflik mesleği adı altında bu hizmetlere ihtiyaç duyan kişi/tüzel kişiler ile mesleğe ilgi duyan kişileri “Özel Dedektiflik Eğitimi” adı altında çeşitli yöntemlerle dolandırdıkları kesin olarak bilinmektedir. Mesleğimizin korunması adına bu suç odaklarıyla mücadelemiz kesintisiz devam edecektir. Türkiye’de henüz bir “Özel Dedektiflik Kanunu” yoktur. Ancak yasaklayan bir kanun da yoktur. Bu yasal boşluktan yararlanıp çeşitli sahte isimlerle oluşturulan web siteleri üzerinden çok sayıda korsan dedektiflik faaliyetleri olduğu ortadadır. Ülkemizde “Özel Dedektiflik Hizmetleri” adı altında faaliyet gösteren üç grup bulunmaktadır. 1- ÖDD – Özel Dedektifler Derneği Üyeleri: Gerçek ve Tüzel kişiler. ÖDD tarafından denetlenen, hukuki sınırlarda hizmet sunan, müşterinin sorununa çözüm odaklı faaliyet gösterenler. 2- ÖDD’den İhraç Edilmiş Firmalar: Denetimsiz, her türlü hukuksuzluk ve haksız kazanç peşinde olanlar. ÖDD’nin yapmış olduğu mesleki faaliyetleri kendileri yapmış gibi gösterip kamuoyunu yanıltanlar. Mesleğe ilgi duyan kişileri kandırıp “Dedektiflik Eğitimi” adı altında hiçbir geçerliliği olmayan faaliyetlerle haksız kazanç sağlayanlar. 3- Korsan Dedektifler: Hiçbir kaydı olmadan sahte isimlerle önüne geleni dolandırıp tehdit ve şantajlarla haksız kazanç sağlayanlar. Sonuç olarak birincil hedefimiz olan “Özel Dedektiflik Kanununun” ivedilikle yasallaşması, mesleğimizin geliştirilmesi ve onurunun korunması yönündeki çalışmalarımız Prof. Dr. Sevil ATASOY, Doç. Dr. Gazi UÇKUN, Av. Murat SÖYLEMEZ, Vehbi DALDA ve diğer yol arkadaşlarımızdan oluşan, “Birkaç İyi Adam” ile ÖDD’nin kuruluş tarihinden beri amaç ve ilkelerimizden tavız vermeden kararlılıkla yolumuza devam etmekteyiz.

103


Z

ehra tükenmiş halde çaresizce buzdolabının kapısına dayadığı titreyen vücudunu, tıpkı kor aleve atılmış maden gibi eriyerek, yavaşça yere bıraktı. Oysa yanağındaki çürümüş morluk henüz silinmeye başlamıştı. “Kapıya çarptım güzel kızım” diye söylemişti endişeli gözlerle bakan beş yaşına yeni basmış kızına. Mutlak ki; kendisininki gibi kötü yazgısı olmasın, hiç ağlamasın, hep gülsün diye bizzat koymuştu ismini. Gülperi. Anlaşılan, yarın yenilenen taze morluklara yeni taze yalanlar gerekecekti. Patlayan dudağından sızan kanı durdurmak için ağzına dayadığı peçete kıpkırmızı olmuştu. Acımasızca ve ardı ardına gelen darbeler mi, yoksa kızı çığlıklarını duyup uyanmasın diye dişleriyle ısırması mı parçalamıştı dudağını hatırlamıyordu.1 Artık bunun pek bir önemi de yoktu. Yalnızca filmlerde görmüştü o dudağın bir başkasına sevgi ile değdiğini. Henüz on dördüne yeni basmıştı, babası yaşındaki o adamı evlerinde gördüğünde. Ablasının eşarbını çekiştirip telaşla kulağına fısıldamıştı. “Bu amca ile mi evleniyorum?” Evdeki baba şiddetinden belki kurtulurum diye, koca olarak seveceğinden değil de ihtimal babasının yerine koyacağından gönlü razı olmasa da ümitvar çıkmıştı beyaz gelinlikle evden. O adamın hayalindeki baba olmadığını ve olamayacağını, şefkatle kendisini saracağını düşündüğü kolların şehvetle bedenini mengene gibi kavradığında anlamıştı.

1

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması 2014 sonuçlarına göre; ülke genelinde yaşamının herhangi bir döneminde eşinden veya birlikte yaşadığı kişiden fiziksel şiddete maruz kalan kadın nüfus oranı %35,5’dir.

Şimdi çöküp kaldığı yerde, nedense kabus dolu o ilk geceyi anımsadı. Titremeler içinde ağlamaya mecali kalmayana kadar ağladı. İçine içine, sessizce haykırarak ağladı. Akan göz yaşları yüzüne bulaşan kanı temizleyene kadar ağladı. Belki Gülperi’si olmasaydı kendince çoktan kurtuluşu bulacaktı. Baba kucağına değil de Allah’ın kucağına sığınacaktı boynuna geçireceği ilmek ile... Soğudukça etinin sızlamaya başladığını hissetti. Görünen o ki, yarın yine doğrulamayacaktı yataktan. Yediği dayak yine çok basit bir sebeptendi. Gerçi dayağın geçerli bir sebebinin olup olamayacağına da aklı ermiyordu ya, neyse... Akşam gelen misafirlere hizmeti sırasında, o kadar adamın yanında kahkaha atarak gülmüştü. Aynı hafif kadınlar gibi. Ve masada üzerine dikilen o iki gözden anladı gece sonunda başına gelecekleri. Misafirleri uğurlayıp, masayı toplarken birden savrulan yumruklar karşısında dolabın köşesine sıkışan sadece bedeni değildi. Hayalleri, umutları, çocukluğu, belki de hayatıydı. Dolabın kapağından destek alarak sarsılmış bedenini güçlükle ayağa kaldırdı. Heryeri sızlıyordu. Ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerle etrafa bir süre daha boş boş baktı. İsmail henüz evden çıkmamış, içerde çimento fabrikasındaki vardiyasına yetişmek için hazırlanırken, bir yandan da okkalı küfürler savurmaya devam ediyordu. Hıncını alamamıştı anlaşılan. Öyle ya, tüm arkadaşlarının içinde küçük düşmüştü. Karısının gülmesiyle odadaki tüm o imalı gözler kendisine dönmüştü. Döverek terbiye edememesine canı sıkılıyordu. Dayaktan da anlamıyordu kadın. Bu sefer de hak etmişti. İşyerinde binbir zorlukla çalışıyor, usta başının hakaretlerine boyun eğiyordu. Nefsine bahşedilen tüm sabırı orada kullandığından olsa gerek, evde sabır gösterecek hali yoktu.

104


Ürkek bir şekilde kendi evinde korkarak adımlarını atan Zehra, banyoya güçlükle atmıştı kendini. Şükür ki koridorda karşılaşmamıştı kocasıyla. Birkaç tıkırtıdan sonra sert bir kapı sesiyle bu gece üzerine kapanmıştı Zehra’nın. Hemen elini yüzünü yıkayıp bir koşu kızının odasına girdi. Bu iyiydi. Korktuğu olmamış, kızı o kadar sese rağmen uyanmamıştı. En büyük korkusuydu dayak yerken kızına yakalanmak. En azından bugünlük sakındığı başına gelmemişti. Derin bir nefesle içine çektiği evlat kokusunu uykusuna katık edecekti şimdi. Sadece ikisinin olduğu mutlu bir rüyaya dalmak üzere yerdeki döşeğe, kızının yanına ilişti. İsmail’in ayaza çeken havada ısınmak için hızlanan adımları gecenin sessizliğinde köhne apartmanların arasına sıkışmış sokakta yankılanıyordu. Servise bineceği durağa kadar sokak lambalarının tümüyle kapalı olması daha yarım saat önce evde korku salan adamı tedirgin etmişti. Çocukluğundan beri karanlıktan korkardı. Ne zaman karanlığa girse Kur’an kursundaki hocasının onu kömürlüğe tıktığı günler geliyordu aklına. Karanlıkta vücudunda adeta bir örümcek gibi dolaşan kıllı eller.2 Bir besmele çektikten sonra mırıldanarak okuduğu türkü ile korkusundan uzaklaşmaya çalışsa da, zifiri karanlığa bulanmış sokakta ne yankılanan ayak seslerini ne de korkusunu bastırabiliyordu. O hızlandıkça, kendisini takip eden o karanlık ses de hızlandı. Sanki ses giderek yaklaşıyordu o kaçmaya çalıştıkça. Ve birden durdu karanlığın ortasında. Etrafına ne kadar erkek gözükürse o kadar iyiydi ve bildiği en büyük erkeklik kabalıktı. Okkalı bir küfür sonrası genzinden kükreyerek çıkardığı tükürüğünü kaldırıma doğru savurdu. Çok değil, yüz-yüz elli adım sonra karanlık son bulacaktı. Saatini kontrol ettikten sonra on dakika sonra gelecek servis minibüsünün durağına doğru tekrar hızlandı. Ve ses de onunla birlikte hızlandı. Kovalamaca tekrar başlamıştı. 2

Türkiye İstatistik Kurumu'nin (TÜİK) "Güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocuklara" ait verilerine göre, Türkiye'de 2014 yılında bin 377'si erkek, 9 bin 718'i kız çocuğu olmak üzere 11 bin 95 çocuk cinsel suçlara maruz kaldı. Cinsel suçlara maruz kalan çocukların yüzde 57,6'sını 15-17 yaş grubu, yüzde 23,9'unu 12-14 yaş grubu, yüzde 18,5'ini ise 11 yaş ve altındadır.

Korkacak nedenleri olan iyi insanlar kadar kötülerinin de sığınacakları bir yaratıcısı vardı. Zehra’nınki ile aynı mı bilinmez, İsmail de kendi tanrısının merhametine sığınıp içini ferahlatmak için üç Kulhüvallahü ve bir Elham okudu. Gözünü sokağın en sonundaki lambanın aydınlattığı kaldırımdan ayırmadan yürüyordu telaşla. Ama bu sefer ses kendisinden daha da hızlı ilerler olmuştu. Adımlarıyla yankısı arasında uyumsuzluk vardı. Yine aniden durdu, sonuna yaklaştığı karanlığın içinde. Ve peşinden yankılanan ses de durdu. Ancak bu sefer üç adım sonra. Ters giden bir şeyler vardı gece gece. Arkasına dönüp baktı bir şeyler görebilmek, belki de daha doğrusu görmemek umuduyla. Sadece karanlık. Buna sevinmeli miydi kaygılanmalı mı bilemedi. Servisin kalkacağı durağa varıp ta vardiya arkadaşı Sefer’i orada beklerken görünce içene girdiği korku iklimi bir anda dağıldı. Selam verip yanına ilişti. Zehra yataktan nasıl kalktığını bilemedi. Kapı kırılacakmışçasına inatla çalınıyordu. Korku içinde doğruldu. Kapının eşiğinde dikilen kızına el işaretiyle beklemesini söyledi. Sonra ise çatallaşan boğazından çıkan ürkek sesiyle bağırmaya çalıştı: “Kim o?” “Açın polis.” “Polis mi? Hayırdır inşallah Memur Bey n’oldu ki?” “İsmail Mollaoğlu’nun evi burası değil mi? Lütfen kapıyı açar mısınız?” Zehra korku ve heyecanla irkildi. İsmail’i soruyordu polis. Yine mi başını belaya sokmuştu bu adam? Birkaç sene önce de cebinde bir iki paket esrarla yakalanmıştı polise. Bir süre içerde kaldıktan sonra salıverilmişti. İşe de köydeki muhtarın akrabaları sayesinde yerleştirilmişti. Polisler kapıyı hala çalıyordu. Kapının deliğinden bakmaya cesaret edebilmişti sonunda. Üniformalıları görünce merakı iyiden iyiye arttı. “Açıyorum hemen.” Çıkarken İsmail’in dışardan kitlediği kapının anahtarlarını aradı duvara asılı hırkasının ceplerinde. Şıngırdayan kilit seslerinin ardından açılan kapının dibinde esmer, karga burunlu ve simsiyah gözlü memuru görünce istemsizce bir adım geri attı genç kadın. Adam da genç ve güzel kadının hırpalanmış yüzünü görünce şaşkınlığını gizleyemedi. “Buyrun, sizi dinliyorum.”

105


“Kocanız, İsmail bey maalesef iş kazası sonucu hayatını kaybetti. Kimlik tespiti için bizimle Adli Tıp’a gelmelisiniz.”3 Dizlerinin bağı çözülen kadın olduğu yere yığılıverdi. Sevdiği için değildi bu yıkılış. Çaresizlik içinde kaybolacağı içindi. Gözyaşlarına boğulmasına sebep olan üzüntü değildi. Hatta sevinmişti bile bu habere. Ama ya bundan sonrası? Kazadan kıl payı kurtulan Sefer, olay yerinden apar topar ifadesine başvurulmak üzere emniyete götürüldüğünden üzerindeki iş önlüğünü bile çıkaramamıştı. Nöbetçi komisere olanı biteni anlatırken biraz önce can veren kendisi de olabileceğinden midir, arkadaşının yanarak can verişini izlemesinden mi bilinmez, hâla titriyordu. “Bir bardak su getirin,” dedi yanındaki memura ve devam etti komiser, “Şimdi sakin sakin anlat kardeşim, seni bu halde getirdik fakat tutanakta mutlaka ifadene başvurmamız gerekiyor. Birazdan savcı bey de intikal eder.” Sefer şokun etkisinden sıyrılıp hatırlayabildiğince olayı anlattı. Üretim kazanında meydana gelen sıkışmadan dolayı şişleme yaparak siklonlara müdahale edişlerini, siklonlardan aşağı yayılmaya başlayan bin küsür derecelik çimento malzemesini ve basınçla patlayan kazan kapağını dili döndüğünce anlattı. Bu, sıklıkla meydana gelen bir arızaydı. Aslında kazanın soğumasını bekleyip müdahale edildiğinde pek riskli bir işlem değildi fakat üretim sahasında işlerin durmasına ve hedeflenen hacmin altında kalınmasına sebep olduğundan bu durumlara hemen müdahale ediyorlardı. Aksi takdirde fabrika müdüründen hepsi paparayı yerdi. Bu kısmı ifade verirken anlatmadı. Komiser “Geçmiş olsun, başın sağolsun,” diyerek Sefer’i savcı ifadesine başvurmak isterse tekrar çağırmak üzere evine gönderdi. Acı olayın üzerinden bir ay kadar süre geçti. Zehra, kızı Gülperi’yle birlikte eşinden kalan emekli maaşıyla aynı evde yaşamaya devam ediyordu. Üstelik karşı apartmandaki memur komşusu Fatma Hanım’ın on aylık bebeğine gündüz bakıcılık edip ek gelir de kazanmaya başlamıştı. Korktuğu gibi olmamış, İsmail’in ailesi bırakın peşine takılmayı, neredeyse kendisiyle tamamen irtibatı koparmıştı. Yere serdiği örtünün üzerindeki siniyi bir hamlede kaldırıp akşam yemeğinden kalan bulaşıkları yıkamak üzere mutfağa geçtiği sırada kapı çaldı. Zehra bu saatte kimin geleceğine anlam veremediğinden “Hayırdır inşallah,” diyerek elinin yaşını eteğine silip kapıya yöneldi. “Kim o?”

“Benim Zehra. Sefer.” Zehra hem şaşkınlık hem de telaş içinde kapıyı açtı. Sefer hiç girizgâha gerek duymadan yekten lafa girdi. “Destursuz geldim. Kusuruma bakma. Müsaitsen bi girem de iki kelam konuşak Zehra.” Kızını, hemen döneceğini söyleyerek üst komşusuna emanet eden Zehra, şimdi karakolun karşındaki kaldırıma oturmuş gözyaşları içinde ne yapacağını düşünüyordu. Bir hışımla buraya kadar gelmiş fakat yolda kafasında dolaşan fikirleri başından atamadığından kararsızca kaldırımda çöküp kalmıştı. Akşam akşam kapısına dayanan Sefer, İsmail’in aslında bir kaza sonucu değil, planladığı bir hadise sonucu öldüğünü, bunu da kendiyle evlenebilmek için nasıl yaptığını Zehra’ya tüm detayıyla anlatmıştı. Zehra’nın artık ikna olup olmaması umurunda değildi ama tüm bu fedakarlıkları ikisi için yaptığını göz yaşları içinde söyleyip durdu. Artık birlikte olmaları için hiç engel kalmamıştı. Sefer aynı vardiyada çalıştıkları İsmailgil’in evine sıklıkla gider gelirdi. Olayın ceryan ettiği gece de misafirlerin arasında o da vardı. Zehra’ya uzun zamandır sevdalanmış, her geldiğinde kızın yüzünde-gözünde beliren morluklara ve İsmail’in davranışlarına tahammülü kalmamıştı. O gece fabrika kazanının basınç ayarını değiştirip siklonlarda sorun yaşanmasına bilerek sebep olmuştu. Her şey planladığı gibi gitmişti. O vakitte üretim sahasında bir tek ikisi vardı. Güvenlik için fabrikaya konan kameraların uzunca bir süredir kayıt almadığını çok zaman önce öğrenmişti. Ola ki, bir iş kazası yaşanır da işçi ailesi ve Çalışma Bakanlığı fabrikaya dava açarsa, kayıtları delil olarak talep edeceklerini bildiğinden, fabrika müdürünün kamera kayıtlarını durdurttuğunu bizzat görmüştü. Kayıt olmayınca, sağ kalan işçiler de ekmek kapılarını kaybetmemek için müdür ne isterse o yönde ifade veriyorlardı. Bu defa olayın tek şahidi olan Sefer vermişti ifadeyi ve bir kovuşturmaya bile gerek duyulmamıştı. Zehra oturduğu kaldırımdan usulca doğruldu, karakolun aksi yönüne, vefa borcunu ödeyeceği yeni hayatına, eve doğru yürüdü.

3

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği meclisi istatistiklerine göre 2015 yılında Türkiye’de 1730 işçi, iş kazalarında hayatını kaybetmiştir.

106


H

ava ziyadesiyle kapalı ve yağmur bırakacak olsa da İstolni Belgrad’ın4 taştan gavur evlerinin arasındaki sokaklarda çocuklar koşturmaktaydı. İçlerinden birisinin Macarca: “Fosztogatók! Fosztogatók!”5 diye bağırdığını işittiler. Şehrin insanları arasında Macarca’dan başka Türkçe, Sırpça, Almanca ve Çek lisanı da konuşulurdu ama belli kelimeler üzerinden hepsi anlaşırdı. Akıncılar diye bağıran çocuğun ve akranlarının o asırda akıncı görmüşlüğü yoktu ancak meşhur Köprü Faciası’ndan evvelki vakitleri yaşamış dedelerinden bir kısmı bu tabiri işitmişti. Dedeleri tuhaf kılıklı, korkunç suretli ve yedi lisan bilir Türklere böyle seslenirlerdi. O asırda akıncı adı altında tek tük gönüllü serdengeçtiler varsa da akıncı beylerinin sancağı altında kâfir memleketlerine girenler çoktan tarihe karışmışlardı. Ancak Türk paşaların desturuyla surlardan ötelere uğrayıp kelleler kestikleri, dil aldıkları, yani esir tutup söylettikleri, çapula çıktıkları söylenen bazı kimseler vardı ki, onlara dedelerinden kalma alışkanlıkla akıncı derlerdi. Çocuklar koşturmayı bırakarak kulak kesildiler. Bir kısmı Macar katanası6, bir kısmı Arap atı bir grup atın rahvan yürüdüklerini belli eden nal ve toynak sesleri işitiliyordu uzaktan. Gâvur 4

1543-1688 yılları arasında Osmanlı egemenliğinde olan ve Osmanlı kaynaklarında Macar Belgrad’ı olarak anılan şehir. Bugün, Macaristan sınırları içinde bulunmaktadır. 5 Akıncılar, akıncılar! 6 Bir cins iri at.

mahallesinin hafif yokuş, bir kısmı taştan yolunda hareketsiz dikiliyor, sesleri dinliyorlardı. Seslerin yaklaşmasıyla taş evlerin saçak altlarına girerek yoldan çekildiler. Bir süre sonra yokuşun aşağısından ilk atlılar sökün etti. Kimi serhad kalelerinde akıncılıktan, gönüllülükten, kimi başka başka paşaların kapusundan, kimi Bosna ve Semendire sancaklarının deli alaylarından yetişme, kafaları tepelerinden sarkan civan perçemleri haricinde traşlı; kimi pala, kimi Tatarlar misali seyrek bıyıklı, kiminin başında kalpak, kiminin sırtında kurt yahut ayı postu, atlarının eyerlerinde birkaç dolu piştov ve barutluk, bellerinde karabela yahut Frenk tipi meçler, tek tük sadağı süslü okluklar ve yaylar ile gümüş yatağanları da dikkat çeken on atlıydı. Bunlar İstolni Belgrad paşasının kapu halkındandı. Paşanın sürekli serhad boylarına sevk edip dil aldırdığı, haydut kovalattığı bu süvarileri hem orada hem de Nemçe 7 hudut kalelerinde iyi tanırlardı. Serhatlerde akıncılık töresini şöyle böyle yaşattıklarından ana dilleri gibi Macarca, Almanca ve Sırpça, küffar beylerini sövüp kızdıracak kadar Leh ve Çek lisanı bilirlerdi. İstolni Belgrad sancak beyinin emrine amadelerdi. Karadağlı Ahmed, Arnavut Kel Selim, Kanijeli Naşid, Budinli Osman, Vidinli Niyazi, Temeşvarlı Kemankeşlerin Abdullah, Varadlı Hasan, Belgradlı Ali, Semendirekli Deli Selahaddin… En başlarında da namından ötürü en korkulanı ve paşanın kapusundaki yiğitlerin en sivrisi Azap Celal at 7

Avusturya.

107


sürüyordu. Atadan dededen kemankeş olan olan Temeşvarlı Abdullah, Tatar süvarileri misali hem atında hem kendi üzerinde taşıdığı nakışlı kuburluğuyla, sadağında Osmanî yayıyla onun ardı sıra geliyordu. Her birinin sayısız baskından, huruçtan, çete takibinden ötürü kılıçlarının namlusunda sayısız kan vardı ama hiçbiri Azap Celal kadar meşhur değildi. Azap Celal gençliğinin baharında Anadolu beylerinden birinin atının ardından Rumeli’ye düşmüş, o vakitten itibaren de sınırların dört bir köşesinde sürtmüştü. Adana Sancağı taraflarından geldiği söylenirdi. Kâh Rumeli’deki tımar beylerinin kapusunda, kâh Tatar atlılarının ardında gönüllü sıfatıyla düşman illerine nice gazaya varmıştı. Kılıç kılıca geldiğinde bir nice küffarın bir nice beyini, şövalyesini alaşağı ettiğinden kafirlerin düello dediği mübarezeleriyle8 isim yapmıştı. Kafir manastırlarından birindeki put tasvirlerinden birinde Azrail Aleyhisselam’ı pala bıyıklarıyla Azap Celal’i tanıyan bir Nemçelinin anlatmasıyla, onun kılığında tasvir ettikleri söylenirdi. Çokça prensesi, düşesi, soylu kadını ağıtlar ve gözyaşları içinde bırakmıştı. İstolni Belgrad paşası bahşiş ve ihsan dağıtmada cömertliğiyle, yiğitlere her daim kapusunda yer açmasıyla tanınırdı. Azap Celal ve yoldaşları da evvelden Budin paşasının kapu halkındanken, paşanın “Taze kan gerektür,” diyerek kendilerini kapusundan çıkarmasıyla İstolni Belgrad paşasına kapılanmışlardı. 1058 Muharrem’inin 24’ünde, keferelerin 18 Şubat 1648 dediği o vakitte saltanat güneşi Sultan İbrahim Han’ın üzerindeydi. Girit ceziresinde Venedik kâfiriyle cenge tutuşulduğu, Nemçe kafiriyle sulh akdedilse de sınır boyundan baskınların eksik olmadığı dönemlerdi. Atlılar İstolni Belgrad’ın meşhur Macar meyhanelerinden olan Garbo’nun Yeri’ne gidiyorlardı. Şehrin gavur mahallelerinin olduğu kısımdaki eski Beyaz Kilise’nin hemen yanında bir sokakta dikilmekte olan, taştan, iki katlı bir namlı yerdi. Macar memleketinin en has şarapları, Alaman memleketinin peynirleri burada her daim olurdu. Azap Celal de yoldaşları da ömürleri cenkler ve boğuşmalar içinde geçtiklerinden,

şarib-ül leyl-i ve-n nehar9 olmalasarda kendilerini ehl-i meyden addederlerdi. Dünyanın gamından kasavetinden sıyrılmak niyetiyle, her vazife dönüşünde yahut böyle havanın insanın ruhuna çöreklendiği vakitlerde kendilerini Garbo’nun Yeri’ne atarlardı. Akşamın alacasında İstolni Belgrad civarındaki mıntıka çevresinde kol gezmekten döner dönmez Paşa’nın konağının yakınlarında kaldıkları bekâr hanına uğramadan doğrudan eski Beyaz Kilise’nin yolunu tutmuşlardı. Macar krallarının ve kraliçelerinin bir nicesinin burada taç giydiği, kabirlerinin de burada olduğu rivayet olunurdu. Çocuklar atlılarının geçişi esnasında hava ziyadece karardığından oynamayı bırakıp birer ikişer evlerine dönerken, atlılar da Garbo’nun Yeri’ne vasıl oldu. Atları meyhanenin hemen yan tarafındaki ahıra bağlayıp, Budin’den getirttikleri beş okkalık pastırmayı da yanlarına alarak meyhaneye girdiler. Çubuk ve tek tük nargile dumanı arasında meyhanenin içindeki masalardan onları görür görmez kimi tanıdık, kimi yabancı pek çok kadehin kalktığını görüp, birkaç dost sesin kendilerini etraflarını çevirdikleri sinilere buyur ettiklerini işittiler. Kendileri de Macar beyleri ardından Osmanlı sancağı altında dolaşır ve at sırtında caka satar Macar delikanlıları, sınır boylarında nam salan bu kimselerle birkaç defa cenk iştirakinde yahut işrette bulunmuşlardı. Azap Celal içeride biriki yabancı bakış da sezdi ama yorgunluktan Nemçeli olup olmadıklarını anlamaya bile çalışmadan sağ yumruğuyla göğsünü yumruklayıp her bir siniye bakarak afilli bir “Eyvallah!” çekti. Meyhaneci Garbo, sallana sallana onlara doğru hamle yapıp en köşedeki iki yolcunun oturduğu bir siniyi işaret etti. Sininin başındaki yolcular gelenleri tanımasalar da tiplerinin tekinsizliğinden ürkerek tabaklarını çanaklarını alıp diğer sedirlere, başka yolcuların yanlarına karışıp sığındılar. Serhat gazileri köşedeki siniyi kısmen çevreleyen sedirlere ve oturaklara çökerken, Celal yoldaşlarından aldığı beş okka pastırmayı Meyhaneci Garbo’nun eline tutuşturdu: “Bre Garbo gavur! Şol pastırmayı dilim dilim edüp getiresün ve dahi Alaman diyarının inek sütünden mamül peynirinden de getiresin. Macar

8

Düşman olan taraflardan birer kişinin çıkarak çarpışması

9

Gece gündüz içki içen.

108


şarabından gayrısın ağzımız sürmeye zinhar niyetimiz yoktur!” “Emrettiğiniz gibi beyzadem!” “Birazını dahi şol sinilere dağıtasun! Hem uğraşda hem işrette bize yoldaşlık itmüşlerdir…” “Derhal!” Azap Celal de sedirin baş köşesine çöktükten sonra kısa sürede ortalarındaki sini bollaştı. Şarap kadehleri vefat etmiş sabık yoldaşların, cengâverlerin anısına kalktı. Çubuklar çıkarılarak yakıldı. Silahlarını pusatlarını çıkarıp ayak uçlarına bıraktılar. Kadehler kalkıp iniyor, şarap dolu sürahiler gelip gidiyordu ama henüz sermest dahi olmamışlardı. Vücutları yıllar içerisinde alışmış gibiydi. Her biri kendi arasında farklı farklı meseleler konuşuyorlardı. Aynı yerlerde gezseler de farklı farklı ahbapları çevreleri olduğundan, duydukları dedikodular da başka başkaydı: “Falanca kaleye Alaman Kralı’ndan getırmışler beş koca top more! Güllesı küye düşse iki haneyı yakar imış…” “Dedım te gürmez misın koca kuleyi? Tepesinde sabah akşam adamlar nöbet tutayi. En ufak kıpıtida verirler ateşi, gürürler öbür kalelerden…” “Filanca yerün metrisine yirmi Felemenk tüfenkendaz gelüb, attukları dahi boşa gitmez dirler…” Meyhane kalabalık olmasına rağmen fazlaca ses işitilmiyordu. Bu havayı meyhanenin kapısının muazzam bir gürültüyle açılması bozdu. Kapıdan içeriye uzunca boylu zenciden bir kimsenin başını uzattığını gördüler. Azap Celal geleni tütün duman pusu arasında tanıdı: “Kethüda10 begin burada ne işi olur bre?” İstolni Belgrad Paşası’nın konağının kethüdası burnundan kıl aldırmazdı. Böyle avam yerlerde dolaştığı görülmez, konaklardan, bey köşklerinden, bahçelerinden pek ayrılmazdı. Azap Celal’in yüzü iyice düştü. Kethüda köşedeki siniyi görerek ivedi adımlarla oraya doğru seğirtirken yarım ağız yoldaşlarına usulca: “Koca kethüda buralara kolay kolay düşmez. Yamaklardan birini göndermeyüb kendi gelmekliğinden bir fenalık vardır gibi gelür…” Kethüdanın aceleci ve telaşlı bir hali vardı. Gelir gelmez Paşa’nın kapısını bekler yiğitlere bakıp: “Bu kadar kişi misiniz?” diye sordu. Hiçbir zaman 10

Kahya.

paşanın kapısındaki silahlı külahlı kimselerle muhatap olmazdı. Sayılarını bilmek bir yana pek azını simaen tanırdı. Azap Celal sininin etrafındakileri işaret etti: “Ben ve dahi dokuz ayakdaşım tamamuz!” Ayakdaş tabirini mahsus kullanmıştı. İstolni Belgrad paşasıyla birlikte buraya gelmeden evvel Bosna sancağında, yeniçeri ağalarından birini kendisine saygısızlık ettiği gerekçesiyle şikâyet etmiş, yeniçerilerin tehdidi üzerine şikâyetini geri almak zorunda kalmıştı. Azap Celal bu mevzuyu bildiğinden yeniçerilerin kendi aralarında birbirlerine hitap ettikleri şekilde ayakdaş diye bahsetmişti yoldaşlarından. Kethüda duymazlıktan gelerek sordu: “Diğer kapu halkı ne yandadır?” Paşa’nın kapısındaki yiğitleri tanımasa da miktarlarını şöyle böyle bilirdi. Azap Celal diğerlerini sorduğunu anlayınca kafasını salladı: “Bilmem. En son üç-dört gün evvel üç bölüğe ayırdu paşa hazretleri. Diğer iki bölük Tuna suyu taraflarına muvasalat 11 oldu zannederim.” “Ne vakit avdet iderler?” “Ben onlara karuşmam, onlar dahi bana karuşmaz. Başka başka taraflardan gelmedür hepsi…” Azap Celal’in sözünde kinaye yoktu. Gerçekten de paşanın kapusundaki diğer yirmi gaziyi ve onların başlarındakileri pek tanımazdı. Yoldaşlarına bakındı: “Burada kırk lafın lakırdısun idersüz. Bileniniz var mı?” Belgradlı Ali kıpırdandı: “Boşnak Neccar Ağa’yla takımı haftaya ancak eder avdet. Bizım işımız uzun, kaçak aramaya giderız demişlerdı.” Belgradlı, Boşnaklarla pek yakın olduğundan Azap Celal kendisinin bilmeyip adamının söylediklerine şaşırmadı. Huylarını bildiğinden Arnavut Kel Selim’e döndü:“De bre Arnavut! Sizinkiler ne yandadır?” Paşa’nın kapısında bir de ta Arnavut dağlarından gelme bir takım vardı. Bunlar kendi aralarında çalıp söyler, ancak kendileriyle vakit geçirirlerdi. Paşa’nın kapu halkı içinde Kel Selim haricinde kimseyle konuşmuşlukları yoktu. Selim kelini kaşıdı: “Arnavutları da Boşnak Neccar’ın takiminin peşıne salmıştır paşamız more. Mukayyet olsun demiştır birbırlerıne!”

11

Bir yere ulaşma, varma.

109


Azap Celal mevzuyu anlamıştı. Kırk türden adamın bulunduğu en yarar takım olduğundan kendilerini el altında bulundururdu. Tuna boylarında kaçak takibine göndere göndere haytalıkları dillere destan olmuş takımları gönderip birbirlerine mukayyet etmesine hiç şaşırmamıştı. Gerçekten de eğlene dolaşa ancak dönerlerdi. Kethüda bunları ve mahiyetlerini bilmediğinden paşanın kullarını sordurmasıyla hepsinin peşine düşmüş olmalıydı. Kethüda meseleye çok takılmayarak kafasını salladı: “Paşa hazretleri ivedi kullarını çağırttu! Silahlanub gelesüz!” deyiverdi. Böyle deyince meyhanenin havası değişmişti. Hem kethüda beyi görmeleri, hem de kethüdanın kapu halkını sordurarak silahlarıyla konağa gelmelerini söylemeleri burunlarına kan kokusunu getirmişti. Birkaç kale eri dahi ayaklanarak meselenin ne olduğunu öğrenmek adına kulelerine, burçlarına dönmek maksadıyla meyhaneden o esnada çıktılar. Macar delikanlıları kendi aralarında harp çıktığına dair fısıldaşmaya başlamışlardı. Kethüda meyhaneden çıktığı sırada Azap Celal ile yoldaşları silahlarını pusatlarını kuşanıp rüzgâr gibi meyhaneden çıktılar. Ahırdan atlarıyla çıktıkları esnada meyhaneden kale erlerinin kendilerinin olduğu yere doğru birkaç kale

muhafızıyla birlikte koşturduklarını gördüler. Kale muhafızlarından biri güya kısık sesle konuşuyordu ancak söylediklerini Celal işitmişti: “Kaleden çıkmayasuz. Paşa gönüllü olmak dileyen sorar ise zinhar kapu halkının ardı sıra düşmeyesüz! Konaktan işitilen haberler ziyadesiyle berbattur…” Celal söylenenlerin tamamını duymamıştı ama işittikleri canını sıkmaya yetmişti. Temeşvarlı neden duraksadığını söyleyince yarım ağız: “Galiba son ölüm vazifemize giderüz…” deyiverdi. Kale erleri o esnada paşanın konağının tam aksi istikametine, şehrin kuzey taraflarındaki surlara doğru seğirterek gözden yittiler. Hisarların tepesinde saklanacaklarını tahmin ediyordu Celal. Atları hafif koşturarak, sokakta pek insan olmamasına rağmen sağa sola açılmaları, yol vermeleri için bağır çağır küfürler savurarak konağa vardılar. Konağın dışında her daim bekleyen yamaklara atların dizginlerini bırakarak yola çıkana kadar atlara yem verip suya götürmelerini emrederek paşa konağının dış avlusuna girdiler. Konak muhafızları onları görür görmez sağa sola çekilerek yol veriyordu. Konağın iç avlusuna bakan taş odalardan birinde sedir başında, sağında solunda beylerin ağaların ayakta beklediği paşanın huzuruna çıkıp el etek öptükten sonra el pençe divan durdular.

DEVAM EDECEK

110


1.BÖLÜM “Kim bu manyak?!” Emin’in sarı olay yeri bandıyla çevrilmiş alan içerisinde gördükleri tam bir vahşetti. Adeta kesik izleriyle dolu çıplak bir kadın cesedi büyük bir itina ile beton zeminin üzerine yatırılmıştı. Birkaç adım ötesinde gene aynı titizlikle yerleştirilmiş bir cenin, uyuyan bir bebeğin saflığıyla yatıyordu. Tüm bu vahşete rağmen etrafta tek bir damla kan izi yoktu. Olay yeri inceleme ekibi ve kriminal uzmanlar bu özenle yerleştirilmiş puzzle içerisinde arı gibi çalışıyor, kimi parmak izi alıyor, kimi bir detay bulabilmek ve bir ipucu yakalayabilmek için olay yerinin ve cesetlerin ayrıntılı fotoğraflarını çekiyor, kimi de araç lastiği ve ayakabı izi arıyordu. Komiser Emin çöktüğü yerden ayağa kalktı ve bir yandan sigarasını yakarken diğer yandan da cesetleri izlemeyi sürdürdü. Emin cinayet masasında görev yapan deneyimli ve işini seven bir komiserdi. Son zamanlarda artan cinayet vakaları nedeniyle zaten yeterince yorgundu. İki gündür uyumamıştı. Bu yüzden göz altı torbaları neredeyse gözlerinden büyüktü. On beş günlük sakalı tüm yüzünü kaplıyordu. Polis olmak, hele Cinayet Masası’nda komiser olmak, bazen böyle şeyler yapabiliyordu bedenine, ama o hayatından memnundu. İşine, karısına olan bağlılığından daha büyük bir tutkuyla bağlıydı. Zaten son altı aydır ayrı yaşıyorlardı ve belki de iyi bir polis bekar olmalıydı. Altı yaşındaki kızı Sevda olmasa, can çekişen evliliğini bir bıçak darbesiyle bitirebilir, içindeki bu dengesiz alevi hiç tereddüt etmeden söndürebilirdi.

Kriminal uzmanlarından biri olan Tahsin, elindeki kalıp çerçevesini izin üzerinden kaldırırken Emin’in cesetleri öfkeyle izlediğini gördü. Kalıbı çantasına bıraktı, eldivenlerini çıkarıp komiserin yanına gitti. “Tüm vücudu derin kesiklerle dolu, bacağında parçalı kırık var, kafa travması ve diğer kırıklar. Sanırım altı ya da yedi saat olmuş ama tam zamanını otopsiden sonra verebilirim.” “Etrafta hiç kan yok,” dedi Emin. “Evet bu da demek oluyor ki, burası bir cinayet mahali değil, onun vitrini.” “Ya bebek?” “Cenin karnından çıkarılmış, bak kordon bağı hala duruyor, ama profesyonelce , yani sanki biri önce sezeryan yapmış, sonra da parçalamış.” “Daha bebek ya,” diye yüzünü ekşitti Emin. “İnsanlar git gide daha da vahşileşiyor, hiçbir şeye sevgi ve merhamet kalmadı.“ “İkisi de ölü. Biri daha ufak diye daha çok merhameti haketmiyor.” “Hastayım senin şu taş kalbine biliyor musun? Yontmaya çalışsam kaç kamyon taş çıkar acaba?” “Karım bile yontamadı o taş bloğu Emin. Senin hiç şansın yok. Peki şu gördüğün resimde neler var sence ? ” “Sanırım bu manyak bize birşeyler anlatmaya çalışmış.” “Gelip yüzüme söyleseydi keşke.” “Bir de sayı var. 32” “Ne bu şimdi?” “Bilmiyorum, sana bırakmış, senin bilmen gerek.”

111


“32, şimdiye kadar 32 kişiyi öldürdüm falan gibi bir şey mi acaba?” “Bu manyak bize birkaç puzzle parçası bırakıp gitmiş ve sanırım resmi tamamlayana kadar durmayacak.” “Manyak olduğunu sanmıyorum eğer öyle olsaydı bir sürü delil bırakması gerekirdi.” “Manyak diyorum Emin, geri zekalı değil. Tanıdığım çoğu manyak normal insanlardan daha zekiydi.” “O yüzden delil yok diyorsun yani. ” “Gerçi, Endont Locart, ‘Bir ortamı terk eden kişinin orada bulunduğuna dair iz bırakmaması imkansızdır’ der ama sanırım bu olay mahallini görmemiş.” “Bu Endont da kim, senin gibi problemli bir adam mı?” “Daha çok kitap okumalısın Emin, daha çok.” “Ömrüm senin bana paketlediğin cesetlerin akıbetini araştırmakla geçiyor Tahsin. Kitap okumaya zamanım olmuyor.” “Etrafta birkaç mobese gördüm, belki sana birşeyler çıkar.” “Nasıl bir salak bankanın önüne birkaç ceset bırakır ve görülmeyeceğini sanır” diyerek sigarasından derin bir nefes daha çeken Emin gülümsedi. Ama Tahsin’in çok orjinal bir cevabı vardı. “Görünmek isteyen bir salak.” “Yani?” “Yani, adam görünmek istiyor ama tanınmak istemiyor Emin.” “Süper! Narsist bir manyağımız oldu desene.” “Olabilir” diye gülümsedi Tahsin. “Sence neden cesetler çıplak?” “Ürün o kadar güzelki adam ambalaj kağıdıya kapatmak istememiş.” “Ya, bırak şakayı.” “Şaka değil Emin. Adam yaptıklarının görünmesini istiyor, hem de her yaranın, her kesiğin, her kırığın, en ince ayrıntının bile...” “Narsist bir psikopat.” “Olabilir. Bu tip insanlar yaptıkları her şeyin takdir edilmesini ister, hem de istisnasız. Yani adamımız beğenilmeyi seven bir psikopat. Belki de şu an bizi bir yerlerden izeyip onu alkışlamamızı bekliyordur.” “Adam olduğunu da nereden çıkarttın?” Tahsin az önce kalıbını aldığı belli belirsiz ayak izini gösterdi.

“Şunu görüyor musun? Yarısı yok ama muhtemelen 43 numara. Ayrıca anatomik yapısına ve yere baskı profiline bakarsak baldırda güçlü bir basınç ve ...” “Kısaca Tahsin.” “Kısaca yüzde doksan beş erkek, yada 43 numara giyen iri yarı, vücutçu bir kadın.” Emin sigarasından derin bir nefes daha çekip bıraktı. Yere düşen külleri gören Tahsin komiseri uyardı. “Olay mahalinde sigara içme Emin, burası cinayet mahalli, küllük değil.” “Beni bir sürü manyakla tebelleş ediyorsun, sonra da sigara içme diyorsun,” diye karşılık verdi Emin. Tahsin yerdeki çantasını topladı ve sarı bantın dışına, Emin’in yanına geçti. Ona adeta acıyan gözlerle bakarak, “Neyse,” dedi. “Cesetleri konuşacak daha çok zamanımız olacak. Mahkeme ne zaman?” “On beş gün sonra.” “Ne yapacaksın peki?” “Boşanacağız galiba.” “Bak dostum, aynı rezilliği ben de yaşadım. Sana acıdığımı sanma, ben kızın Sevda’ya acıyorum.” “Ben de,” diye cevap verdi Emin, “İnan ben de.” “Bir kez daha düşündünüzmü?” “Sen bir kez daha düşünmüş müydün?” “Benim ikinci kez düşünmeme neden olacak dünyalar güzeli bir kızım yoktu.” “Belki de dediğin gibidir be dostum. Belki de iyi bir polis bekar olmalıdır.” “Sadece bekarlar ve aptallar bu dediğine evet der bence. Ve biz şu an bu soruyu cevaplayacak en kötü tercihleriz.” Tahsin arkadaşının omzuna elini attı, sevgi ve merhametle gülümsedi. Sonra, yerde duran çantasını aldı, polis aracına doğru ilerledi. Emin bir süre onun gidişini izledi ve yeniden cesetlere döndü. Kendine acır bir ses tonuyla mırıldandı. “Şu yerdeki cesetle hayatım arasındaki tek fark, benimkinin nefes alıyor olması.”

2. BÖLÜM “Bir bu eksikti !”

112


Emniyet Müdürü Turgut, masasındaki olay yeri fotograflarını inceliyordu, karşısındaki koltukta oturan Emin ona birşeyler anlatıyordu “Ölen kadının adı Asuman Yiğit, 33 yaşında, Asbank’da krediler servisinde çalışıyormuş, bebek de muhtemelen ona ait, DNA testi sonucunu bekliyoruz” “Kadını ne hale getirmiş böyle?” “Bankadaki arkadaşları müdürü ve çevre esnafıyla gürüştük, kimse birşey bilmiyor, etrafında sevilen biri, bir de sevgilisi varmış, adam şehir dışında, arkadaşlar onu arıyorlar, bizimkileri de ev adresine gönderdim, orada komşularıyla görüşecekler.” “Otopsi raporu geldi mi ?” “Hayır , bekliyoruz, ama ben Tahsin’le konuştum. Sanırım pis kokular alıyor.” “Pis kokular mı ?” “Evet, gerisinin geleceğini düşünüyor.” “Bir de sayı varmış.” “Evet, 32.” “Ne? Şimdi bu 32 kişiyi öldürdüm falan mı?” “Bilmiyorum, belki de.” Turgut elindeki dosyayı masaya bıraktı ve alnını ovmaya başladı. “Artık normal cinayetleri özlüyorum be Emin, adam gibi işlenen spontane cinayetleri.” “Ben de,” diyerek gülümsedi Emin. “Ama sanırım artık moda bu.” “Murat ne zaman geliyor?” “Birazdan geliyorum dedi ama…” Sözünü bitirmişti ki kapı çalındı ve Murat elinde dosyalarla içeri girdi. Murat, elli beş yaşında, Adli Tıp’ta adli psikolog olarak çalışan bir profesördü. Özellikle seri cinayetler konusunda uzmandı. Yurt dışında bu konuda eğitimler ve kurslar almıştı. On beşe yakın cinayetin, verdiği ipuçları sayesinde çözülmesini sağlamıştı ve emniyette bu konudaki tek otorite sayılabilirdi. “Üzgünüm, geç kaldım.” “Gel Murat gel , sana süper bir manyak bulduk.” Murat koltuğa oturdu ve elindeki dosyaları komidine bıraktı, terleyen alnını cekedinin üst cebindeki mendille silerken gülümsedi. “Bir manyak mı ? Son zamanlarda bolca bulunuyor galiba.” “Evet, şu resimlere bir bak bakalım.”

Murat Turgut’un uzattığı resimlere göz gezdirmeye başladı. Yüzündeki tebessüm yavaş yavaş gergin bir ifadeye dönüşürken konuştu. “Hayırlı olsun, nur topu gibi bir seri katilimiz oldu.” “Yapma be, daha ilk cinayetten nasıl bu kanıya varıyorsun?” “Adam, gerisi gelecek demek için herşeyi yapmış baksanıza. Özel bir gösteri yeri, özel cesetler ve özel bir yerleştirme.” Fotografları biraz daha inceledi ve komidinin üzerine bıraktı. “İlk baktığımda Amerikadaki bir seri cinayet dosyası aklıma geldi, Adamın adı Ben Markly. Adam yirmi iki kadını öldürmüştü. Kadınların tamamı hayat kadınlarıydı, o da böyle ilginç olay yerleri hazırlardı kurbanlarına.” “Peki derdi neymiş?” “Annesi de bir hayat kadınıymış, evin bir odasında yapıyormuş bu işi. Hatta ilk kurbanı da annesiydi.” “Peki, bu resimlere baktığında neler görüyorsun?” “Öncelikle fotoğrafların bana anlattığı kesin durumlar var. Mesela; narsist, yani yaptığı işin takdir edilmesini istiyor. Delil bulunamadığına göre profesyonel. Cesetlerde bazı değişiklikler yapmış. Bileklik ve cesetlerin yerleştiriliş şekli, tüm bu yaptıklarının bize bir şeyler anlatmak istediğini gösteriyor.” “Ne mesela?” “Genellikle intikam olur bu, ama bir de bebek cesedi var, yani bu farklı bir anlam içeriyor olabilir. İyice incelemek gerek.” “Ne anlatmak istiyo bu psikopat?” “Genelde seri katiller kurbanlarına yaptıklarını bizim de bilmemiz için her şeyi cesetle beraber bırakırlar. Bu tip katiler kurbana karşı bir efendilik tasladıkları için bunu öğrenmemizi isterler. Ama bu cesette istenerek, ya da şöyle söyleyeyim, salt şiddet uygulamak için yapılmış bir şey yok. Yani cesede sahip olmak için hiçbir şey yapmamış. Cesedi sadece bir araç olarak kullanmış. Bize birşeyler anlatmak için yaptığı bir yağlıboya resim olarak düşünün.” “Yani amaç ceset değil.” “Evet, şiddet özel birine gösterilmiş bir şiddet değil.” “Bu da demek ki…”

113


“Bu katil çok tehlikeli. Onun için kurbanların bir değeri yok. Amaç, oyunu oynamak.” “O zaman kurban profili değişebilir öyle mi?” “Bunu ancak ikinci cesette anlyabiliriz dostum.” “Peki, cesetler neden çıplak?” “Ürün o kadar güzel ki, adam ambalaj kağıdıya kapatmak istememiş diyorTahsin.” “Doğru söylemiş , sanırım bize ürününü bu şekilde pazarlamak istiyor.” “Ceset çıplak olduğu halde herhangi bir cinsel saldırı ya da cinsel içerikli bir şiddet bulunamamış.” “Bu da katilimizin ya eşcinsel ya da cinsellik konusunda pasif biri olduğunu gösteriyor.” “Başka bir delil yok sanırırım.” “Ne bir organik döküntü nede başka bir şey. Parmak izi falan da yok. Tüm olay yerini tozladık, hatta siyanoakrilet dumanlaması ve triketohidrinden hidrat da kullandık ama sonuç sıfır.” “Eldiven kullanıyor olabilir, ama plastik eldiven değil, özel deri eldiven.” “Belki de başka cinayet olmayacak, ne dersin?” “Tüm bu hazırlığı tek ceset için yaptığını düşünmüyorum, sanırım gerisi gelecek.” Bu sırada Emin’in telefonu çaldı. Arayan polis memuru Ahmet’ti. “Efendim Ahmet? Komşusu mu? Kapı kapalımı? Hayır. Siz bekleyin, etrafı güvenliğe alın ben geliyorum. Aferin çocuklar.” Emin telefonu kapattı ve gülümsedi. “Bir zanlımız var. Sizin manyak düşündüğünüz kadar akıllı değil galiba.” “Zanlı mı?” “Evet, bizimkiler komşuların ifadesine dayanarak bir zanlının evinin önündelermiş, birazdan içeri gireceğiz.” “Tamam o zaman, sen zanlıyı al getir, sorgu odasında buluşuruz.” Murat, kinayeli bir gülümsemeyle söze girdi. “Arkadaşlar, böyle saplantılı ve mükemmelliyetçi psikopatlar kurbanlarını yakınlarından seçmez, hatta aynı bölgede bile olmazlar. Bu karşı komşu işi, beni tatmin etmiyor.” “Şimdilik tek şansımız bu,” diye cevap verdi Emin. “Bakalım neler anlatacak?” Turgut da telsizi eline aldı ve hareketlendi. “Bakalım kimmiş bu zanlı?”

3. BÖLÜM Emin, son yarım saattir sorgu odasının aynalı camının arkasında, devamlı öne doğru sallanan, kafasını anlamsız bir özgüvenle yukarı kaldırmış, sağ bacağını durmadan aşağı yukarı sallayan, boynunu belli aralıklarla sağa sola doğru sertçe çeviren genç adama bakıyordu. Elindeki dosyayı tekrar açtı, ne aradığını bilmeden birkaç sayfayı bir kez daha inceledi. Cebinden filtresiz sigarasını çıkarttı ve maharet gerektirecek bir beceriyle yaktı. Derin birkaç nefes çekti ve içini kesif bir çaresizlikle katrana boyayan dumanı burnundan dışarı verirken elindeki dosyayı ümitsizlikle masaya bıraktı “Kim bu ucube ?” Sigarasından derin bir nefes daha çekti ve camın arkasındaki genç adamı içindeki kötü polisin gözleriyle birkez daha izlemeye başladı. Aslında polis içgüdüleri onu hiç yanıltmamıştı ve karşısındaki bu adam hiç te dosyada yazan şeyleri yapabilecek biri gibi görünmüyordu. “Bu değil! Lanet olası piç bu değil! Boşuna zaman kaybediyoruz.” Filtresiz sigarasının ıslanan kağıdının dudağında bıraktığı tütün parçalarını parmağıyla silerken kapı açıldı, Emniyet Müdürü Turgut elinde hiç susmayan telsiziyle içeri girdi. Dudağındaki neredeyse bitmiş sigarasını arkasına doğru fırlattı ve üzerinde toplanan duman bulutunu eliyle dağıtmaya çalıştı, yüzünde aptal bir gülümseme sigarasının yerini aldı. Turgut’un içeri girer girmez tüm dikkatini dağıtan ise o duman bulutuydu. “Emin, sana sorgu odasında sigara içme dememişmiydim?” Emin cevap vermedi, gülümsemesi zaten herşeyi anlatıyordu. Turgut da zaten cevap beklemiyordu, masanın üzerinde duran dosyayı eline aldı. “Arada bir traş olmayı denemek ister misin?” “Yok valla amirim, ben her ay düzenli traş olurum, size denk gelmiyordur herhalde?” “Soytarılığı bırak Emin, ne var elimizde?” Emin az önce incelediği dosyada yazılanları bir çırpıda anlatmaya başladı. “Ölen kadınla en son birlikte görünen kişi bu adam. Karşı komşusu ölen kadınla onu kapı

114


önünde tartışırlarken görmüş. Adam kadını kolundan çekmeye çalışmış. Ama kadın dinlemeyip gitmiş, arkasından da adam gitmiş.” “Sevgili tartışması falan mı diyorsun?” “Olabilir, çünkü kadına gitmeden bir paket vermiş ve evden çıkmaması için çok uğraşmış.” “Paketi buldunuz mu?” “Evet. Açılmamıştı. Adli Tıp’ta açtılar ama içinden birkaç tane parfüm, masaj yağı ve krem çıktı.” “Parfüm mü?” “Evet, bizim manyak kadına hediye almış galiba.” “O da beğenmeyince öldürdü mü diyorsun?” “Tektaş alması gerekirdi.” “Ya, şu şartlarda bile espri yapabiliyorsun ya pes!” Emin yüzündeki kinayeli gülümsemeyi yere devirdi. “Adamı nasıl yakaladınız peki?” “Evinden aldık.” “Direndi mi ? Evde birşey buldunuz mu?” “Garip ama onu salonun ortasında iç çamaşırlarıyla yerde cenin şeklinde yatarken bulduk, durmadan sayıklıyordu” “Sayıklıyor muydu? Baygın mıydı?” “Hayır baygın değildi amirim, ölümün kokusu diye sayıklıyordu.” Turgut elindeki dosyayı açtı, sayfaları çevirip içinden önemli gördüğü birkaç satırı hızlıca okudu, içindeki hayret yüzünede yansıdı. “Otistik mi ? Otistik te ne ya? Pes! Bir otistik katilimiz eksikti.” “Evet, enteresan değil mi ? Adı Tunç Kalender. Otuz beş yaşında, bekar, yalnız yaşıyor, annesi ve babası ölmüş, bir parfüm firmasında uzman olarak çalışıyor. Sık sık İtalya’ya gidip geliyor, üç dil biliyor. Aslına bakarsan ben bunları zararsız olurlar sanıyordum.” “Ben de. Yani, elimizde işe yarayacak bir şeyler yok mu?” Emin aynı çaresiz bakışla Turgut’a ne demek istediğini anlatmıştı. “Hayır, yok amirim.” “Sağlam bir itirafa ihtiyacımız var, eğer onu alamazsak en fazla bir iki gün daha onu burada tutabiliriz. CMUK savcısı Nihat bizi pek sevmiyor” “Başka şansımız yok yani?” Murat içeri girdi, elindeki not defterini masaya koydu.

“Geç kalmadım değil mi?” “Yok. Gel Murat, birazdan başlayacağız.” “Tamam ben hazırım.” Emin tam da başlarındaki tek belanın bu olduğunu düşünüyordu ki kapı açıldı, Aslı elinde çantasıyla içeri adeta daldı. Öfkesi yüzünü tatlı bir kızıllığa boyamıştı ama yüz ifadesi bir prensesden çok bir dişi aslanı andırıyordu. Üstelik karşısında hiç anlaşamadığı bir erkek aslan, yani Emin vardı. Emniyet Müdürü’nü gördüğünde biraz sakinleşir gibi oldu ama odanın köşesinde Emin’i farkedince yüzündeki tatlı kızıllık, cehennem alevine dönüştü. “Amirim merhaba. Iyyy, sen de mi buradaydın?” Emin de aynı şekilde hoşlanmıyordu ondan ve bunu belli etmekten de büyük zevk aldığı söylenebilirdi. “İşte akbaba da geldi. Sana da merhaba ölü sevici.” Aslı, elindeki çantayı masaya adeta fırlattı ve aynalı camın yanına gelerek içerideki müvekkilini bir annenin çocuğuna olan şefkatiyle izledi. “Onu orada yalnız mı bıraktınız? Bu onu çok korkutur.” “Dalga mı geçiyorsun? O bir cinayet zanlısı.” “Senin de söylediğin gibi müvekkilim sadece bir zanlı! Yani katil değil! Umarım şiddet uygulamamışsınızdır. Yoksa, bunun için de ayrı bir dava açmam gerekecek. Gerçi, senin için açtığım dosyaları ofiste koyacak yer bulamıyorum ama!” “Vıdı vıdı vıdı.” “Amirim müvekkilim asperger sendromu hastası. Savcı, ifadesinin psiklog eşliğinde alınmasını istedi. İstiyorsanız evrakı göstereyim.” “Eminim bir kılıf bulmuşsundur.” Murat, Aslı’nın söylediklerine cevap verdi. “Asperger sendromu hastası mı? Tamam, merak etmeyin. Ben Murat Saygı, adli psikoloğum , sorguda hazır bulunacağım.” “Asperger de ne?” diye sözünü kesti Turgut. “Asperger sendromu denen şey, otistik spektrum bozukluklarından biridir. Bu kişilerde iletişim becerileri eksiktir, empati kuramazlar, sakardırlar. Dar kapsamlı konularda yoğun ilgileri vardır. Bazen de bir konuda aşırı yetenekleri ortaya çıkar.” Turgut, “Yani?” diyerek açıklamalarına devam etmesini istedi. “Yani, bu adamdan seri katil olamaz. Kurgu yetenekleri zayıftır. Düşünce esnekliğindeki güçlük

115


nedeniyle zor ve karmaşık kurguları planlayamazlar. Yani, bu cinayeti işleyip sonra da bize birkaç ipucu bırakacak kadar planlı ve akılcı davranamazlar.” “Nihayet aklı başında biri,” diyerek gülümsedi Aslı. “Belki de bu ilk olacak,” diye karşılık verdi Emin. Turgut da bu ikilinin arasındaki dehşetli nefreti biliyordu ama şimdi onun dikkatini çeken tek şey, aynalı camın arkasındaki adamdı. “Asperger sendromu ha!” “Evet, Asperger sendromu. Dahilerin hastalığı da denir. Her şartta Emin’den daha zeki olduğuna bahse girerim,” diye karşılık verdi Aslı. Turgut’un bu ikilinin atışmalarına ayıracak vakti yoktu. “Tamam neyse... Hadi bir an önce başlayalım.” Aslı cevap beklemeden sorgu odasının kapısını açtı ve içeri girdi. Emin ise onu öfkeli bakışlarla izleyerek takip edecekti ki kapı açıldı ve içeriye Adli Tıp’tan Mehmet girdi. “Mehmet geldin mi? Senin de bulunmanı istedim sorguda.” “Hayırdır amirim, önemli bir şey mi?” “Bir dinle bakalım, adam astergir miymiş neymiş, sen de bir izle bakalım neler oluyor? Hadi o zaman başlayalım.” “Asperger mi? İlginç. Bunlar zarasız olur aslında. Neden getirdiler? ”

“Cinayet şüphelisi , bir kadını parça pinçik etmiş,” diye gülümsedi Emin. “Çok garip, şimdiye kadar böyle bir şeye raslamadım. Bir terslik var bu işte.” Turgut aceleciydi. “Bırakın tatavayı, daha müsteşarla toplantım var benim. Bir an önce işimize yarayacak birkaç şey öğrenmemiz gerek.” Mehmet önden içeri girdi. Emin de içeri giriyordu ki, Turgut onu kolundan çekti ve yanına aldı, adeta fısıldar gibi mırıldandı. “Bak kendine sahip ol, şu kadınla daha fazla muhatap etme beni, seni ona karşı koruyabilmek için kariyerimi ortaya koydum ben, beni utandırma.” “Yok be amirim , biraz limoniyiz hepsi o. Aslında severim onu yani.“ “Bana kendini anlatma Emin, sadece sana dediğimi yap.” “Patron sensin.” “Evet benim ve daha uzun yıllar kalmak istiyorum. Şimdi içerde pamuk gibi bir Emin görmek istiyorum. Tamam mı?” “Pamuk mu?” “Gir içeri Emin. Ve beni oradaki bir avuç insana rezil etme.” “İlk kanı onlar akıttı komutanım. İlk kanı onlar akıttı.” “Soytarılık yapma Emin.”

DEVAM EDECEK

116


Dedektif Dergi, okurlarına polisiye bir muamma hazırladı. Şimdi beynizdeki gri hücrelerinizi çalıştırmanın tam zamanı. Hikayemizi dikkatle okuyun. Ondan sonra Poirot’nun yaptığı gibi gözlerinizi kapatın ve düşünün. Katil kim?

B

en, Komiser Mitat… Geçen ağustos ayının son pazar günü, karımla Bostancı sahilindeki balıkçıya gitmek üzere tam evden çıkarken telefonum çaldı. Arayan bizim patrondu. Altunizade’de bir cinayet işlenmişti. Hemen olay yerine gitmemi istiyordu. Karımdan özür dileyip yola koyuldum. Yarım saat sonra Altunizade’deydim. Verilen adresdeki ev, büyük bir saray yavrusuydu. Geniş bir bahçenin ortasındaydı. Demir parmaklıklı bahçe kapısında beni yardımcım Emir karşıladı ve hemen ilk bilgileri verdi: Maktulün adı Necip Taşdelen’miş. 63 yaşında, evli ve çocuksuzmuş. İlk karısıyla 30 yıl evli kaldıktan sonra boşanmış ve şimdiki hanımıyla 4 yıl önce evlenmiş. İsviçre’de mühendislik okumuş, yurda dönünce kendi işini kurmuş ve zengin olmuş. Bugün bir çok fabrika’nın sahibi ve bir bankanın da önemli bir ortağıymış. Cesedini, bahçedeki süs havuzunun yanında, karısı Gülçin saat 14.15’de bulmuş. Adli Tıp uzmanının söylediğine göre, adam tam ensesinden bıçaklanmış ve hemen ölmüş. Ölüm saati, aşağı yukarı 14.00 civarıymış. Olay sırasında evde karısından başka, yeğeni Cengiz Taşdelen, baldızı Canan Erguvan, yakın arkadaşı Fevzi Polat ve evin hizmetçisi Zeynep Şen varmış. Evin etrafı yüksek duvarlarla çevrili olduğundan ve bahçe kapısını dışardan açmak mümkün olmadığından bu kişilerden başka birinin cinayeti işleme ihtimali sıfırmış. Emir’le birlikte cinayet mahalline gittik. Havuz, mermerden yapılmış, kare biçiminde ve epeyce genişti. İçinde kırmızı balıklar yüzüyordu. Hemen kenarında, taş

döşeli, dar bir gezinme yolu vardı. Etrafı, düzgün bir duvar gibi budanmış, neredeyse iki metre yüksekliğinde yeşil leylandilerle çevriliydi. Karşılıklı dört köşeye, hasırdan bahçe kanapeleri konmuştu. Sanki, ortasında bir havuz bulunan, duvarları yemyeşil, tavansız bir salondu burası. Aslında huzur verici bir yerdi ama Necip Bey’in burada pek huzur bulduğu söylenemezdi. Leylandiler yüzünden bahçenin diğer taraflarını görmek imkansızdı. Tabii dışardan bakıp burayı görmek de mümkün değildi. Yani katil kendisini kimseye göstermeden işini becermişti. Emir’in, kesinlikle içlerinden biri katil dediği zanlılar, evin salonunda bizi bekliyorlardı. Maktul’ün çalışma odasına geçip, herbiriyle teker teker görüşmeye başladım. Önce hizmetçiyle görüştüm. Kadından umduğumdan daha fazla bilgi aldım. “On yıldır burada çalışıyorum. Necip Bey’in eski hanımını da tanırdım. İyi bir kadındı. Sonra ondan boşanıp Gülçin Hanım’la evlendi. Doğruyu söylemek gerekirse ondan hiç hoşlanmadım. Nasıl diyeyim, biraz kaba ve görgüsüz. Üstelik biraz da şımarık. Beyefendi onun bir dediğini iki etmezdi. Ama son zamanlarda bu durum değişti. Sık sık kavga etmeye başladılar. Beyefendi onun bazı kişilerle görüşmesinden hoşlanmıyordu. Sonra kız kardeşi Canan Hanım geldi. Fransa’da yaşıyordu. Kocasından boşanmış. Ayrılırken yüklü bir tazminat almış ama parayı iki yılda yemiş bitirmiş. Paris’de ev de vermiş adam. Onu da satmış. Beş parasız gelmiş buraya. Burnundan kıl aldırmıyor

117


ama, ablasının yanına sığınmak zorunda kalmış. Beyefendi önceleri ses etmedi, aradan makul bir sürenin geçmesini bekledi. Ama kadının gittiği yok. Demir attı buraya. Gülçin Hanım ona gizli gizli para veriyor, kredi kartı borçlarını ödüyor. Tabii, aslında para kocasının parası. Zaten kıyamet de bundan koptu geçen gün. Beyefendi köpürdü. Bir görmeliydiniz Canan Hanım’ı evden kovdu. Karısına da çok istiyorsan sen de git onunla dedi. Canan Hanım bavullarını toplamaya başladı. Bugün son günüydü bu evde. Yarın gidecekti. Tabii, şimdi durum değişti. Artık iyice yayılır buraya. Beyefendinin yeğeni Cengiz Bey iyi biridir fakat amcasıyla arası açıktı son zamanlarda. Aslında o Antalya’da oturuyor. Necip Bey’in oteli var Kemer’de. Oranın müdürlüğünü yapıyor. Üç gün önce geldi buraya. Akşam yemeğinde amcasıyla tartıştı. Konuyu tam olarak bilmiyorum ama, galiba Cengiz Bey biraz kumara meraklı. Sık sık Kıbrıs’a gidip kumar oynuyormuş. Beyefendi ona çok kızdı. Galiba otelin hesaplarında da bir problem varmış. Fevzi Bey’e gelince. Beyefendinin eski ortağı o. Birkaç yıl önce ortaklıkları bitti. Ama arkadaşlıkları devam ediyor. Sık sık gelir buraya. Karısı bir Rus. Bugün tek başına geldi. Beyefendi iş konuşacaklarını söyledi. Yemekten sonra kütüphanede oturdular. Ben kendilerine kahve getiirdim. Ben içeri girince sustular. Ama beyefendi biraz gergin gibiydi. Ne konuştuklarını bilmiyorum. Hep mutfaktaydım. Orası evin en dip kısmında, etraftaki sesler oradan pek duyulmuyor. Beyefendinin ölümünden de en son benim haberim oldu. Bütün gün mutfaktaydım. Yemek için hazırlık yaptım. Sonra servis filan. Yemekten sonra da kahve servisi için çıktım. Dediğim gibi beyefendiyle arkadaşı kütüphanedeydiler. Cengiz Bey terastaydı. Gülçin hanım televizyon seyrediyordu. Canan Hanım ise bahçeye çıkmıştı. Onun kahvesini de televizyon odasına bıraktım. Sonra mutfağa döndüm. Saat iki buçuğa kadar mutfaktaydım.” Zeynep Şen dışarı çıkınca, Emir, “Ben hizmetçinin katil olduğunu sanmıyorum,” dedi. Ona dik dik bakarak, “Orası belli olmaz,” dedim. “Polisiye romanlarda, uşak katil olamaz diye bir kural vardır ama bu olay bir romanda yaşanmıyor. Biz de bir yazarın kafasından uydurduğu hayali kahramanlar değiliz. Herşey gerçek. Yani herkes katil olabilir. İkinci olarak maktulün karısı Gülçin girdi odaya. Otuz yaşlarında, alımlı ve güzel bir kadındı. Saçları sarıydı ama bunun boya olduğu belliydi. Aşırı makyaj yapmıştı. Üzgün görünüyordu ama gözünden bir damla

bile yaş akmadığına yemin edebilirdim. Bize şunları anlattı: “Necip’le aramızda hiçbir sorun yoktu. Gerçi, kız kardeşimin yanımıza gelmesinden pek hoşlanmamıştı ama ben onu ikna etmeyi başarmıştım. Evet dün biraz tartıştık. Bilmiyorum bunu size kim yetiştirdi? Önemli bir tartışma değildi bu. Aslında yaptığım harcamalara asla sesini çıkarmaz. Son derece hoş görülüdür. Fakat son günlerde para konusunda biraz hassastı. Eski ortağı Fevzi Bey’le ilgili bir para meselesi vardı. Ben konunun aslını astarını bilmiyorum. Eşim, iş konularını benimle fazla konuşmazdı ama bu durumun canını sıktığından haberdarım. Fevzi Bey’in bugün bize gelmesinin sebebi de buydu. Bu konuyu konuşacaklardı. Yemekten sonra onlar kütüphaneye çekildiler. Ben de bir süre televizyon seyrettim. Kız kardeşim de yanımdaydı. Sonra o bahçeye çıktı. Ben de kahvemi içtikten sonra konuşmalarının bitip bitmediğine bakmak için kocamın yanına gittim. Ama kütüphanede kimse yoktu. Bunun üzerine bahçeye çıktım. Necip balıklı havuzun orada oturmayı pek severdi. Orada olabileceğini düşünerek havuzun yanına gittim. Leylandiler bir duvar gibi, görmüşsünüzdür herhalde. Dışardan bir şey görmek imkansız. Aralık kısımdan iç bölüme girince kocamı ensesine saplanmış bir bıçakla yüzükoyun yerde yatarken gördüm. Ensesinden akan kan havuza doğru sızıyordu. Çığlık çığlığa bağırdım. Eve doğru koşmaya başladım. Kapıda kardeşim Canan’la karşılaştım. Sesimi duyup merak etmiş. Ona durumu anlatmaya çalışırken, Cengiz geldi yanıma. Daha sonra da Fevzi Bey. Hep birlikte havuzun oraya gittik. Saat, o sırada, ikiyi çeyrek geçiyordu. Bundan eminim, çünkü evden kocamı aramak için çıkarken saate bakmıştım. Saat ikiyi on geçiyordu.” Gülçin Hanım’dan sonra, odaya kumral, yeşil gözlü ve kadınların yüreklerini hoplatacak türden yakışıklı bir adam girdi. Kendisini Cengiz Taşdelen diye tanıttı. Tavırları rahat, sempatik biriydi. Olay hakkında şunları anlattı: “Otuz altı yaşımdayım, bekarım. Birkaç gün önce Antalya’dan geldim. Amcam’ın Antalya’daki otelini yönetiyorum. Otelle ilgili bazı konuları görüşecektik. Bir takım yenilemeler yapmayı planlıyordum. Onlarla ilgili görüşünü alacaktım. Dün gece biraz konuştuk. Ama bana pek istekli görünmedi. Zannedersem Fevzi Bey’le yeniden ortak bir işe girişmişler ama zarar etmişler. Ciddi bir para kaybından bahsetti ama fazla açıklama yapmadı. Zaten iş konularını kimseyle açık açık konuşmazdı. Gülçin’in kız kardeşi tam bir asalak. Kocası tonla tazminat ödeyerek onu başından defetmiş. İstanbul’a

118


geldiği günden beri amcamın huzurunu kaçırdı. Ablasıyla eniştesinin arasını açmak için elinden geleni yaptı. Neden böyle davrandı bilmiyorum. Belki ablasını kıskanmış olabilir. Hoş, Gülçin de amcamla sırf parası için evlendi. Zavallı amcamı resmen tuzağa düşürdü. Önce allem etti kallem etti, otuz yıllık karısından boşattı, sonra da resmen karısı oldu. Onun bir aşığı var. Gizli gizli buluşuyorlar. Bunu ispatlayamam ama biliyorum. Amcama da söylemiştim. Bana inanmamıştı tabii. Toz kondurmamıştı karısına. Ama içine bir şüphe düştü. Duyduğuma göre bir dedektif tutmuş. Karısını izlettiriyormuş. Bu sabah da Canan’ı evden kovdu. Çok sinirliydi. Gülçin’e de bağırıp çağırdı. Çok istiyorsan sen de git onunla, dedi. Bugün yemekten sonra, ben terasa çıktım. Kahvemi içerken bahçe kapısının arkasında postacıyı gördüm. Posta kutusuna bir şeyler bırakıyordu. Otelden bazı belgeler göndermelerini istemiştim. Yanımda getirmeyi unutmuşum. Onlar geldi mi diye merak ettim. Gidip posta kutusuna baktım. Ama beklediğim mektup yoktu. Eve dönerken Gülçin’in çığlıklar ata ata evin kapısına doğru gittiğini gördüm. Kapıda Canan belirdi birden. Ablasına sarıldı. Ben de ne olduğunu anlamak için yanlarına gittim. Gülçin, havuzun oraya gitmemizi istedi. O sırada Fevzi Bey de gelmişti yanımıza. Saati tam olarak hatırlamıyorum ama sanırım ikiyi biraz geçiyordu. Ama kesinlikle iki buçuk değildi. Çünkü, Zeynep kahvemi getirdiği sırada ona saati sormuştum. O da ikiyi beş geçtiğini söylemişti.” Fevzi Bey, çalışma odasına endişeli bir yüzle girdi. İriyarı, sağlıklı görünen bir adamdı. Düzenli spor yaptığı, henüz gevşememiş kaslarından belliydi. Yediğine içtiğine çok dikkat eden birine benziyordu. Konuşmaya başlayınca yanılmadığımı anladım. “Elli sekiz yaşındayım ama herkes yaşımı hiç göstermediğimi söyler. Yıllar önce Moskova’da inşaat işleri yapıyordum. Karımla orada tanıştım. Evlenip Türkiye’ye geldik. Bir kızımız var evlendi, Amerikalı bir oğlanla. Şimdi Boston’da oturuyorlar. Ben Necip abiyi eskiden beri tanırım. Ortak bir çok iş yaptık. Birkaç yıl önce bir maden işine girdim. Necip abi bana finansal destek sağlama konusunda büyük yardımcı oldu. Bu işle ilgili bazı konuları görüşmek için beni bugün öğle yemeğine davet etti. Karım da gelecekti ama o biraz rahatsız. O yüzden gelemedi. İsabet olmuş. Yemekten sonra, Necip abiyle kütüphanede biraz konuştuk. Ama canı çok sıkkındı. Sanırım bazı aile içi sorunları vardı. Galiba baldızı Canan ona bazı uygunsuz laflar etmiş, o da Canan’ı evden kovmuş. Yemekte de zaten çok resmiydiler. Herkeste bir gerginlik vardı. Yemekler harikaydı ama ben vejeteryanım. Gülçin bunu bildiği

halde, dana rosto yaptırmış. Yemedim tabii. Eti görmeye bile tahammül edemem. O kokusu beni delirtiyor. Gülçin’e çok kızdım tabii ama belli etmedim. Aynı şeyi daha önce de yapmış, bana geyik eti yedirmeye kalkışmıştı. Ne görgüsüzlük. Necip abi o kadında ne buldu da evlendi hala anlayabilmiş değilim. Neyse, biz kütüphanede biraz konuştuk ama, Necip abinin aklı başka yerlerdeydi. Bana bir yere gitme, daha sonra devam ederiz, biraz hava alayım ben, dedi ve sanırım dışarı çıktı. O gidince ben de kütüphanedeki kitaplardan birini, Lewis Carol’un Alis Harikalar Diyarında romanının ilk baskısını inceledim bir süre. Sonra, serada biraz dolaştım. Bağırışmaları duyunca ön tarafa gittim. Sonra havuzun oraya gittik. Necip abi bıçaklanmış, yerde yatıyordu. Zamanı kesin olarak söyleyebilirim. İkiyi çeyrek geçiyordu. Çünkü o sırada saatime baktım. Neden bilmiyorum ama baktım. Saatim tam iki buçuktu. Benim saatim her zaman on beş dakika ilerdedir. Dolayısıyla saat tam olarak ikiyi çeyrek geçiyordu.” Fevzi Bey çıkınca, Emir, her zamanki nakaratına başladı. “Bu adamı gözüm tutmadı. Bana yalan söylüyor gibi geldi. Baksana , konuşurken kaşı, gözü, her tarafı oynuyordu.” “Olabilir,” dedim. “Cinayeti bu adam işlemişse ben de hiç şaşırmam. Ama hislerimizle değil, elimizdeki kanıtlarla karar vereceğiz kimin suçlu olduğuna. Bir de şu Canan mıdır nedir, o kadını bir dinleyelim, ondan sonra tartışmamızı yaparız. Tamam mı?” Canan Erguvan, çalışma odasına bir girdi, pir girdi. Kızıl saçlar, masmavi gözler, o endam, o şuh tavırlar, “Aman Allahım bu kadın tam afet,” dedim kendi kendime. İçimden tabii. Batılıların fatal femme dedikleri türden bir şey. Yoksa femme fatal miydi? Her neyse. Emir’in nutku tutulmuştu, Canan’a yiyecekmiş gibi bakıyordu. Kendisini tıoparlaması için hafifçe dürttüm. Güzeller güzeli Canan Hanım, bambaşka bir dünyadan geliyormuş hissi veren o tok ve ahenkli sesiyle olay hakkında bize şunları anlattı: “Ah, Fransa’dan iki ay önce geldim. Türkiye’ye yerleşmeyi düşünüyordum. Fakat ekonomik durumum bu aralar biraz bozuk. O yüzden bir süre ablamın yanında kalmak istedim. Eniştemle de aram gayet iyiydi. Yanlarında olmamdan havalara uçmuyordu ama en azından kibar ve saygılı davranıyordu. Ama anladığım kadarıyla, ablamla ilişkileri eskisi kadar uyumlu değildi. Arasıra tartışıyorlardı. Sonunda geçen gün kavga ettiler ve sonunçta ne oldu biliyor musunuz? Kabak benim başıma patladı. Güya ablamı ben yoldan çıkartıyormuşum. Tabii çok sinirlendim ve hemen evi terketmeye karar verdim. Ablamın ısrarı olmasa anında

119


terkedecektim evi. Boğaz’da yalısı olan bir arkadaşım var. Gel, istediğin kadar kal bende, diyor. Ben ona Fransa’dayken çok yardımcı olmuştum. Aylarca Paris’teki evimde misafir etmiştim. Vefalı kız. Ona gidecektim. Ama eniştem gelip benden yarım ağızla da olsa özür diledi. Ablamı yalnız bırakmak istemedim. O yüzden kaldım. Eniştem, ablamdan çok yaşlı olduğu için onu korkunç derecede kıskanıyordu. Evden çıkmasını bile yasaklamıştı. Valla, ablama bir fenalık yapacak diye korkmuyordum desem yalan söylemiş olurum. Bu evde herkes sabah farklı saatlerde uyanıyor. O yüzden hiçbir zaman birlikte kahvaltı edemiyoruz. En geç kalkan benim. O yüzden geç kahvaltı ettim. Ama diğer yemekleri birlikte yiyoruz. Aman pek şatafatlı oluyor bunlar da. Sanki kraliyet masası. Öğlen yemeğine davetli biri vardı. Eniştemin arkadaşıymış. Saat tam yarımda masaya oturuldu. Tabi karnım hiç aç değildi. Sırf, adet yerini bulsun, ayıp olmasın diye oturdum masaya. Çabucak da kalktım. Eniştem biraz bozuldu ama ne yapayım. Televizyon seyretmek için televizyon odasına gittim. Biraz oyalandım orada. Sonra ablam geldi. Bir süre birlikte televizyon seyrettik. Daha sonra ben kalkıp dışarı çıktım. Tam koridordayken eniştemin sesini duydum. Kütüphanede arkadaşıyla beraberdi. Fevzi midir nedir adı? İşte onunla. Borcunu hemen ödeyeceksin. Sana üç gün mühlet. Bu son şansın. Ya ödersin ya da bütün mal varlığını elinden a lırım. Artık yeter, diye bar bar bağırıyordu. Arkadaşı da lütfen, biraz daha süre tanı bana, diye yalvarıyordu enişteme. Tabii kapının önünde fazla duramadım. Dışarı çıktım. Gül bahçesine gittim. O bahçeyi çok seviyorum. Epey kaldım orada. Sonra yeniden Televizyon odasına geri döndüm. Ablam yoktu. Saat tam ikiydi. Buna yemin edebilirim. Çünkü çok sevdiğim bir dizi var televizyonda. Saat tam ikide başlıyor. Onu seyretmek için televiyonu açtım. On onbeş dakika sonra da ablamın çığlığını duydum. Tekrar dışarı çıktım ve onu gördüm. Perişan bir haldeydi. Ne olduğunu sordum.

Eniştemin havuz kenarında öldürülmüş olduğunu söyledi. Dehşetten dona kaldım. Neyse ki Cengiz geldi o sırada. Eniştemin arkadaşı da katıldı bize. Hep beraber havuza gittik. Ablam haklıydı. Eniştem kanlar içinde yerde yatıyordu.” Böylece sorgulama bitmiş oldu. Emir, “Bunlardan biri yalan söylüyor,” dedi. “Haklısın,” dedim. “Biri yalan söylüyour. Katil de o. Ama hangisi? İşte bütün mesele bunu bulabilmek.” Katil bu beş kişiden biriydi. Dışardan birinin gelip bu cinayeti işlemiş olması imkansızdı. Evin planını önüme koyup düşünmeye başladım. Olasılıklar, fırsatlar, sebepler ve kelimeler. Evet, evet, galiba kimin yalan söylediğini anlamıştım. Ah, bu çok belirgindi aslında. Herşey gün gibi ortadaydı. Sonunda katilin maskesini düşürmüştüm.

Kimin yalan söylediğini buldunuz mu? Bulduysanız, buraya tıklayın ve açılan sayfanın yorum kısmına cevabınızı yazın. Doğru cevabı veren okurlarımızdan üç kişiye birer polisiye kitap hediye edeceğiz. Katilin kim olduğunu gelecek sayımızda öğrenebilirsiniz.

120

Dedektif Dergi 1 sayı  

Polisiye edebiyat Dedektif Dergi ile yeni bir boyut kazanıyor. Polisiye hikayeler, kitaplar, makaleler, araştırmalar, gizemli olaylar ve faz...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you