Issuu on Google+

SENE 1 • SAYI 1

UludağÜniversitesi

edergi

OCAK 2013

Röportaj: • MEHDİ BEŞER • MUSTAFA ERKAL ÇINAR • ESRA KAYIŞLI • YASEMİN HANIM

Psikoloji

Öğrencileri Dergisi


İÇERİK

PSİKOLOJİ ÖĞRENCİLERİ

Röportaj: MUSTAFA ERKAL ÇINAR (Okul Müdürü)

3-5 Röportaj: Mustafa Erkal Esra Kayışlı

10 TEPEDEN DEĞİL UZAKTAN BAKALIM BİR HALİMİZE 11 HANGİ BEN? 11-12 RÖPORTAJ: 13-14 Open The Window(s)!

21-23 totem ve tabu

Psikoloji

G R A P H I C M O R E

Teşekkürler EMRE AKBAY

F O R

Yağmur IŞIK DUYGU UZUN ZEYNEP YETER Büşra KÜÇÜKESKİCİ çağdaş yapıcıoğlu

2

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

D E S I G N

Dergisi

V I S I T

Öğrencileri

F R E E B I E S :

18-20 pROJE: FACEBOOK’TA ARKADAŞIM OLUR MUSUN?

D E S I G N

MEHDİ BEŞER

Merhabalar. Müdür beyden okul ile ilgili genel bilgileri aldık. Sizinle de çocuklarımız hakkında konuşmak isteriz. Genel olarak otizm nedir ve buradaki çocuklarla ne şekilde iletişim içindesiniz bunlardan bahsedebilir misiniz? Esra Kayışlı: Merhabalar, hoş geldiniz öncelikle. Otizm çocukların gelişim ve sosyalleşme problemlerini içeren bir rahatsızlık. Bu çocuklar iletişim kurmakta ve sosyal anlamda, özellikle yaşıtları ile birlikte olmakta sıkıntı yaşıyorlar. Tabii bazı öğrencilerimizde otizmin yanında zihinsel problemler ya da epilepsi nöbetleri gibi sıkıntılar da eşlik edebiliyor. Öğrencilerimizin bir kısmı normal zeka düzeyinde ancak bir kısmında maalesef zihinsel problemleri mevcut. Çocuklarımız genellikle yönergelere uymakta, komuta almakta zorlanıyorlar. Çoğunlukla kendi iç dünyalarındalar. Burada da işte bu çocuklarımızı daha çok sosyalleştirme, yönerge alma, oturma, kalkma, konuşma gibi becerileri yerine getirebilmeleri amaçlanıyor. Zihinsel problemlerden bahsettiniz, sizler burada test uyguluyor musunuz? E.K. : Hayır, testleri zaten Rehberlik ve Araştırma Merkezleri uyguluyor. Biz de testleri gerekli durumlarda

G R A P H I C

V I S I T

8-9 TÜRKİYE’DE TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ VE KADINA ŞİDDET

M O R E

F R E E B I E S :

6-7 BALKAN GEZİNTİSİ

Öncelikle Merhabalar, bizler okulunuzu tanıtmak ve biz Uludağ üniversitesi öğrencileri ile yürüttüğünüz proje hakkında bilgi almak için bu röportajı planladık. Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. İlk olarak okulun amaçları ve genel yapısı ile ilgili biraz bilgi verir misiniz? Mustafa Erkal Çınar: Merhabalar. Öncelikle okulumuz dünyanın en büyük otistik çocuklar eğitim merkezi. Okulumuzun tarihçesi, okulumuz MEB e bağlı olarak, 3-23 yaş arası otistik çocuklara eğitim vermek üzere, 2002’de bakanlığın otistik çocukların eğitimi için geliştirdiği proje dahilinde pilot okul olarak yapıldı. 2005 itibariyle proje kapsamından çıkartılıp, eğitime devam edilmeye başlandı. 2006-2007 eğitim vadisi-kampüsü içerisinde hizmete başlandı. Bu arada 2010 tarihinde iş eğitim merkezimizi açtık. Şu an okulumuzda 3 yaşından itibaren öğrenciler alınıyor. 3-7 yaş arası ana sınıfı olmak üzere daha sonrasından kademeli olarak ilkokul, ortaokul ve lise eğitimlerine devam ediyoruz. Bizim burada atölyelerimiz var. Çocuklarımızı günlük hayata adapte etmek, yaşam becerilerini kazandırmak en büyük hedefimiz. Zaten okulumuzun kuruluş amaçlarından biri olarak, otistik çocuklarımızı kaynaştırmaya gönderebilmek. Çocuğumuz akademik olarak belirli bir seviyeye geldiğinde biz onu diğer okullara kaynaştırmaya gönderiyoruz. Bu seviye örneğin 4 işlem beceri ve rutin davranışlarını düzenlemeyi içeriyor; örneğin bazı çocuklarımızda vurma, kırma, dişleme, sallanma, yürüyememe gibi davranış problemleri oluyor. Biz bu konularda çocuğumuzu rahatlattıktan sonra onu kaynaştırma için diğer okullara gönderiyoruz. Her sene yaklaşık 5-6 öğrencimizi kaynaştırmaya gönderiyoruz. Merkezimiz sayı olarak da dünyanın en önemli okullarından birisidir. 218 öğrencimiz, 138 öğretmenimiz mevcuttur. 6 atölyemiz, seramız, çini atölyemiz var. Uygulama çarşımız ve evlerimiz var, çocuklarımızın sosyalleşmesine katkı sağlamak için.

Röportaj: ESRA KAYIŞLI (Rehber Öğretmen) F O R

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

Yasemin Hanım

15-17 Türkiye’de Özel Eğitim Kurumları

BAHA CEMAL ZAĞRA OTİSTİK ÇOCUKLAR EĞİTİM ve İŞ EĞİTİM MERKEZİ

oraya yönlendiriyoruz. Otizm tanısını zaten psikiyatristler koyuyor. Yine zihinsel problem tanıları var tabi. Onların tıbbi tanılarına göre biz de onlarla daha doğru iletişime geçmeye çalışıyoruz. Peki, sizin buradaki Rehber Öğretmen ve Danışman olarak özel olarak yürüttüğünüz projeler nelerdir? E.K. : Ben burada daha çok veli görüşmeleri yapıyorum. Çünkü veliler otizm hakkında bilinçlenmeden, otizmin eğitimi hakkında bilgi sahibi olmadan çocuklarına yararlı olamıyorlar. Farklı yöntemler uygulayabiliyorlar ya da burada öğretmenlerimizin yürüttüğü çalışmalara evde destek olamıyorlar, bu anlamda da biz aile eğitimlerine önem veriyoruz. Bunun dışında bireyselgrup görüşmeleri yapıyoruz. Çocuklara yönelik olarak yapacağımız çalışmalar sınırlı çünkü çocuklarımız genellikle bireyselleşme planlarına göre eğitimler alıyorlar. Bu bağlamda biz daha çok çocuğun davranış problemleri olup 3


BAHA CEMAL ZAĞRA OTİSTİK ÇOCUKLAR EĞİTİM ve İŞ EĞİTİM MERKEZİ

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G V I S I T F R E E B I E S : D E S I G N

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

G R A P H I C

V I S I T

M O R E

F R E E B I E S :

F O R

D E S I G N

5

G R A P H I C

Burada yürüttüğünüz çalışma nedir çocuklarla neler yapıyorsunuz genel olarak bilgili alabilir miyiz? Y.H. : Burada seramik atölyemizi açtık, çocuklarımız branş olarak seramiğe geliyorlar. Burada 3 boyutlu çalışmalar, pano çalışmaları yapıyoruz. Bunların daha sonra sırlama ve boyamalarını yapıyorlar ve ardından 2 aşmalı olarak fırınlama yapılıyor. Birinci aşama; bisküvi pişirme dediğimiz kısım sonra da sırlama yapılıyor. Sırlamayı cilalamak gibi düşünün, cam tozu gibi, zaman geçtikçe camlaşıyor ve normal bir tabak haline geliyor. Tüm malzemelerimiz çocuklara hiçbir kimyasal zararı olmayan ürünler. Çocuklar daha önce resim derslerinde 2 boyutlu olarak çalışıyordu şimdi biraz daha el kasları gelişsin diye 3 boyutlu çalışmalar yaptırıyorum onlara. Böylelikle kendileri de zevk almış oluyorlar. Çamur ile oynamak onların stresini alıyor, zaten rahatlıyorlar. Birçoğunun küçük kasları tam gelişmemiş henüz o konuda çok gerideler, tabii aileler de tam bilinçli olmadıkları için evde bu konunun üzerine gitmemişler. Bu çalışmalar onların el kaslarının gelişmesi için çok faydalı oldu, küçük kaslarını çalıştırdı. Hatta bir çoğunun elleri çok sertti, ellerini hatta kollarını oynatamayan çocuklarımız vardı. Şimdi çamur alıp yoğuruyorlar. O hamuru sıkmaları bile bizim için çok büyük bir kazanç. Çünkü önceden bunları yapmıyorlardı. Burada kalabalık gruplar halinde olduğumuz için de sosyalleşiyorlar. Çok mutlu bir atölye burası, gelip rahatsız olan çocuğumuz yok. Çamurla oynamayı sevmeyen yoktur zaten. Peki, Uludağ Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğrencileri ile yürüttüğünüz projeden bahseder misiniz? Onlar bire bir sizinle çalışıyorlar sanırım? P.H. : Evet. Ben onlardan çok memnunum. Hocalarınızı tebrik ederim. Benim de çocukların da çok hoşuna gitti. Şu an final dönemindesiniz sanırım çok fazla gelemiyorsunuz. Çocuklar hep sizi soruyorlar. Önümüzdeki dönem hatta seneye de devam ederse projeniz çok güzel olur. Umarız bizler seneye bunu daha da planlı bir şekilde yürütebiliriz. Bir sosyal sorumluluk projesi oluşturmak istiyorduk, bu konuda da okulunuza faydalı olmuş olmamız gerçekten çok mutlu etti bizleri. Y.H. : Gerçekten harika oldu. Öğrenciler ilk gelmeye başladıklarında çocuklarımız çok tedirgin oldu. “Bunlar nereden geliyor?” dediler. Ama şimdi herkes sizi soruyor; neredeler, neden gelmediler diye. Peki U.Ü. öğrencilerinin size burada en büyük yardımları ne oldu? P.H. : En önemlisi çocukların sosyalleşmesine çok büyük artınız oldu. Hiç tanışmadıkları insanlarla iletişime geçtiler. Bizi yıllardır tanıyorlar o açıdan bir problemimiz olmuyor, ama ilk defa tanımadıkları insanlarla iletişime girdiler. Bu çocuklarımız dışarıda otobüse, dolmuşa binemiyor, çok fazla çarşıya pazara çıkamıyor. Çünkü ailelerin onları dışarıda kontrol etmesi de çok zor. Ama siz buraya gelince bu direkt iletişimin de çok faydası oldu. Umarım sizin için de faydalı oluyordur. Ortak bir noktada buluşmak gerçekten çok güzel oldu. İşlerimiz de çok güzel çıkıyor, inanılmaz hoşumuza gitti panolar, çok güzelleşti sizin de emekleriniz ile.

M O R E

4

Röportaj: Yasemin Hanım (Rehber Öğretmen)

F O R

olmamasına, ya da bu bireysel eğitim programını sağlıklı bir şekilde alıp alamadığı ile ilgileniyoruz. Davranış problemleri olan çocuklarla da sınıf öğretmenleri ve aile ile birlikte görüşüp, öğrenci gözlemi yapıp, davranış problemine ilişkin çalışmalar yapıyoruz. Aile eğitimlerinizin içeriği ne şekilde peki? E.K.: Bizler sene içinde belirli bir plana göre hareket etmek zorundayız. Ailelere o yıl boyunca vereceğimiz eğitimleri planlıyoruz. Özel eğitimden mezun olan arkadaşlarımız da var bu okulda. Onlardan da destek alarak bir “Aile Eğitim Komisyonu” oluşturuyoruz. Bu komisyonla beraber yıl içerisinde hangi velilere hangi eğitimi vereceğimizin planlamasını yaptık. Bu seneki planımızın başlıkları şu şekilde; “İletişim ve İletişim Becerileri”, “Otistik Çocukta İletişim”, “Davranış Problemleri ve Bunlarla Başetme Yoları”, “Kavram Öğretimi”, “Tuvalet Eğitimi ve Tuvalet Eğitimi Sonrası Öz-bakımının Tüm Becerilerini Kazandırma”, “Otistik Çocukta Beslenme ve Beslenme Problemleri”, “Otistik Çocuklarların Kardeşleri ile İlişkiler”, “Pekiştireç ve Pekiştireç Kullanımı”, “Ergenlik Dönemi ve Özellikleri”, “Cinsel Eğitim” (özellikle bu konu hakkındaki aile eğitimlerine çok önem veriyoruz.), “Otizimde Oyun Becerileri”, “Takıntılı Davranışlarla Başetme Yolları”. Bu eğitimlerin bir kısmı gerçekleşti. Bu planın dışında ise konuklar çağırıyoruz; psikologlar, çocuk psikiyatristleri, öfke kontrolü gibi özel bir alanda uzmanlaşmış kişiler, kadın sağlığı-aile planlaması ile ilgili uzman doktorlar, engelli insan hakları ile ilgili bilgilendirmeler için avukatlar gibi geniş kapsamlı olarak çalışıyoruz. Sadece eğitim ile ilgili bilgilendirmeler ile sınırlı kalmıyoruz çünkü bu çocuklarla ilgili hukuki, tıbbi boyutlar da var. Örneğin; şu an obezite ile ilgili sağlık bakanlığı ile beraber yürüttüğümüz çalışmamız var. Yani biz birçok alanda hem velileri donatmak, hem de çocuklarımıza yararlı olmak istiyoruz. Bu dergiyi psikoloji öğrencileri okuyacak ve gelecekte onların böyle bir alanda çalışmaları ile ilgili olarak neler söyleyebilirsiniz? E.K. : Ben ilköğretim, ortaokul, lise, anaokulu, rehberlik araştırma merkezi gibi birçok alanda çalıştım. Özel eğitim farklı bir alan özellikle rehber öğretmenler için. Aslında sizin için de öyle çünkü lisans eğitiminde özel eğitim ile ilgili çok fazla ders görmüyoruz. Mutlaka işin içine girerek öğrenilmesi gereken bir boyut, özellikle özel eğitim ve özel eğitime ihtiyacı olan çocuklar hakkında uzmanlaşmak isteyen öğrencilerimiz için. Bir aylık bir staj ya da bir yıllık bir çalışma dönemi ile öğrenilebilecek bir alan değil. Ben otizm alanında çalıştığım için buradan örnek verebilirim, otizm nedir ile başladıktan sonra alanın içi derya deniz. Çok farklı yönleri var ve her çocuk birbirinden çok farklı özeliklere sahip. Bir çocuğa bakarak gözlemlediğimiz davranışlar ile ona uyguladığımız yöntemler çok farklılaşabiliyor. Otizmin sadece davranış problemleri yok bunun yanında uyku problemleri gibi yan sorunları da var. Bu sorunların eğitimlerinde bile tek tek uzmanlaşmak çok önemli. Çok keyif alıyorsunuz çünkü sürekli yeni şeyler öğreniyorsunuz, kendinizi geliştiriyorsunuz. Benim burada 3. yılım ve belirli bir noktadan sonra ben “ Evet, artık bu işi daha rahat yapıyorum.” diyebiliyorum. İşinizi seviyorsunuz yani? E.K. : Kesinlikle seviyoruz ve sevmeniz, fedakarlık, alana ilgi çok önemli. Peki, sizden Uludağ Üniversitesi Psikoloji öğrencileri ile beraber yürüttüğünüz proje ile ilgili bilgi alabilir miyiz? E.K. : Öğrencilerimiz ile çalışmalarımız genellikle atölyelerde oluyor, bu yüzden atölye hocalarımızdan daha detaylı olarak öğrenebilirsiniz. Öğrenciler hem çocuklarımızın atölye çalışmalarına yardımcı oluyorlar hem de çocukları bire bir olarak uygulama alanında görüyorlar. Bizlere de ürün çıkarmamızda katkı sağlayarak karşılıklı yararları olan bir proje yürütüyoruz. Sizce bu projenin yararları neler? E.K. : Öncelikle sizin için çocukları bire bir olarak buradan başka bir alanda görme şansınız yok. Belki burada onların davranış problemlerine, öğretmenin yaklaşımlarına, çocuğun becerilerine ya da yapamadıklarına, neleri ne kadar yapabildiklerine tanık oluyorsunuz. Bunun yanında sizler de çocukların ortaya çıkardıkları ürüne katkıda bulunuyorsunuz. Bu anlamda çok yararlı ve devam etmesini istediğimiz bir proje. Bizler de bu projeleri başka birçok alana yaymak istiyoruz. Siz de yararlı olduğunu söylüyorsunuz. Burada gördüğümüz kadarıyla her öğretmen sadece 2 öğrenci ile ilgileniyor ve bire bir iletişim var. Belki bizlerin buraya gelmesi öğretmenlerin de yükünü azaltıyordur. E.K. : Kesinlikle dediğiniz gibi. Bir öğretmenimize 2 öğrenci düşüyor ve bu neredeyse özel eğitime yakın bir tarz. O yüzden başlarında sizin gibi başka bir gözetmen olması bizim açımızdan da büyük destek. O anda yapılacak ani bir davranışı engellemek ve ya ürün çıkarmadaki yardımlarınız destek oluyor. Bizler o ürünleri kermeslerde değerlendiriyoruz. Bu anlamda karşılıklı yararlı bir çalışma.

BAHA CEMAL ZAĞRA OTİSTİK ÇOCUKLAR EĞİTİM ve İŞ EĞİTİM MERKEZİ


BALKAN GEZİNTİSİ

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G V I S I T F R E E B I E S : D E S I G N

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

G R A P H I C

V I S I T

M O R E

F R E E B I E S :

F O R

D E S I G N

7

G R A P H I C

gözüyle Niş sokaklarına attım kendimi. Burada apartmanlar büyük ve eski. Sanki komünist döneme terk edilmiş bir hayalet şehir gibi, ama insanlar var. Binalarda sokak yazıları var, devlet için çalışanlar içlerinde, işlerinde. Balkon kenarlarında savaştan kalma kurşun izleri var. Hava ılık; ne sıcak ne soğuk, ne savaş ne barış halinde. Otele dönüyorum. Koridorun sonundaki balkondayım. Kulağımda akordeon ezgileri… Festivaldeyiz. Ben de dans edeceğim. Her akşam bilmediğim yerlerde, bilmediğim kimselere, bildiğim dansları göstereceğim. Dün akşam duyduğum bir söz geliyor aklıma, şu ılık rüzgâr eserken; uçurtma, rüzgârı sevdiğinden gidermiş rüzgârın yolundan… Her akşam dansa gitmeden önce Niş’te geziyorum. Şehrin tam ortasından akıyor Nişova, etrafında günün her saati gençler var. Nehrin beri tarafındaki meydana simetri bir kale var büyükçe. Osmanlı yaptırmış emir erlerine. Burada insanlar Osmanlı’ya Türkiye diyor. Tarihlerine dahi 1878 yılında özgürlüğümüzü Türklerin elinden aldık yazmışlar. Vahşi bir kavim Türkler Sırp tarihine göre. Şehir merkezine üç kilometre uzaklıktaki kafatası anıtı da bunun kanıtı. Akşamları dans ettikten sonra, bizi partilere götürüyorlar. Ben dışarıda gezmeyi tercih ediyorum. Sırplarla konuşuyorum, tanışıyorum. Farklı, güzel insanlar. Hangi halk çirkindir ki zaten?.. Öyle ki Sırp kızlarının güzelliğine diyecek yok. İnsanı çok uzaklara götürüp yeniden dünyaya getiriyorlar. Nişova’nın kenarında aşk yaşamak bambaşka. İnsan, memleketini burası zannediyor da dönmeyi bir türlü hatırlayamıyor… Niş’i sevmeye doyamadan, onuncu günün sabahı dönüş yoluna çıkıyoruz. Onca insan uğurluyor bizi buruk tebessümleriyle. Anıların hayalini kurmaktan, nasıl geçtiğini anlayamadığım zamanda, Makedonya’ya girmiş de Üsküp’ün tarifi imkânsız, görkemli meydanında yürür halde buluyorum kendimi. Karşımda İskender tüm ihtişamıyla atının üstünde. Vardar nehri yıkıyor Skopje’nin ayaklarını. Bir yumruk, büyük dağın tepesindeki dev haçı selamlıyor. Camiler kiliselerle dost, insanlar iki ayrı yakada hasım… Yolumuz Ohrid’e düşüyor. Yolda duruyoruz. Bir yağmur roman olup anlatıyor öyküsünü. “Biz” diyor damlalar; “İskender’i ıslatan yağmurdanız!”. Giriyorum altına saniyeliğine, canımı yakıyor, jilet gibi tepelerin keskinliğinde yağıyor. Yola devam ettikçe diniyor o heybetli yağmur, ardında demet demet gökkuşağı bırakarak gidiyor. Otobüsten inip Ohrid gölünün yanına varıyorum. Öyle berrak ki göğü göremiyorum. Hilal, kalenin ardında aşkını yaşıyor. Birkaç saat sonra yollarda Makedonya’yı bitiriyoruz. Gözümü Selanik’te açtım. Ege kokuyor şehir. Ama bir hal var üstünde yatağından çıkmak istemeyen kırgın biri gibi. Mustafa Kemal’in evine gidiyoruz, şansa, tadilat çalışması varmış. Otobüsten ayrılmıyorum, uyuyorum. Gün batmış. İpsala’ya çok yakınız. Sınırı geçerken aklımda Niş var, Nişova’nın sularına sinmiş aşklar. Çanakkale boğazında yine bir hilal geçiriyor bizi karşıya. Bir bebeğin beşiği gibi, sallana sallana… Yorgunluğum had safhada. Artık Niş’te benden bir anı var, ve her güneşin batışında Niş…

M O R E

6

25.07.2012

F O R

Hayat, koca bir sahil sanki. Önünde göz alabildiğine deniz var. Yüzmek veya yüzmemek senin elinde. Ama elbette bunun bir sonu var. Yüzmek gerek ölmeden evvel, denizi tatmak, mercanlara dokunmak, güneşe bir de suyun altından bakmak, yani kısaca; ‘yaşamak’. Belki sert taşlar görüyorsundur denize giden yolda, sırtını dönmüşsündür ona. Yine de, deniz, kendinden bir parça uzatıp saracaktır seni, dalgalarıyla çağıracaktır yaşamaya. Beni de çağırdı. Şimdi yazacaklarım, ilk kez gittiğim Sırp şehri Niş yolculuğu boyunca aldığım notların düzenlemesidir. Herhangi kötü bir intiba bırakmamak adına objektifliğe olabildiğince önem verdim ki, sizi de çağırırsa deniz, hiç düşünmeden gidin diye. Ömür boyu denizi uzaktan izlemekle yetinmeyin diye… İlk kez çocukluğumda hissetmiştim bunu; sanki gökyüzünde gidiyor gibi… Otobüs gidiyor, zifiri çarşaf üstünde. Rotamız Niş, ama evvela yurttan çıkmak gerekiyor; önce Çanakkale boğazını geçeceğiz sonra Edirne, İpsala. Gece gidiyoruz. Bir şey kaybetmiş gibi göğe bakıyorum. Meğer gökyüzünde ne çok yıldız varmış. Saat gecenin bilmem kaçı oldu. Boğaza geldik geçiyoruz. Uyku sersemi kendini ne halde bulmuşsa hilal tepemizde, boğazın pis kokusunu bile bastıracak kadar güzel bu gece. Trakya’nın gizine varırken, Ege’ye vuran şavklarıyla bir sürü deniz evi görüyorum. Tan vaktine bu denli yakınken bir bir sönüyor tepedeki yıldızlar, fakat aşağıdakiler parıldamaya devam ediyor, sanki yaşadıklarını ispatlıyorlar. Gece hep batıya gidiyor, güneşten kaçar gibi. Yalnız, iki tane yıldız görüyorum, güneşi onca ihtişamıyla karşılayan, hayatımda gördüğüm en büyük ayçiçeği tarlalarının üzerinde. Ta ki göğün hâkimi kendini tamamıyla gösterene dek. Güneş, en batı hudutta da doğdu, demek ki bir ülkenin daha gecesini bitirmeye gidecek. İpsala’dan, sınır köprüsünden geçiyoruz. Renkler değişiyor, göğün rengi değişiyor. Ama ayçiçeği tarlaları Makedonya’ya kadar sürüyor. Her sulama makinesi kendi gökkuşağını yaratıyor. Hayattaki göreceliği ispatlayan farklı okunuşlu farklı harfler tabelalarda, bizi Makedonya’ya götürmemekte ısrarcı. Koca ülkenin tanımadığı bir başka ülkeye geçmek kolay olmuyor ama, sarı güneşin kırmızıya doğduğu o ülkeye de geçiyoruz sonunda. Çok saat geçti. Bir benzinlikte durduk. Makedonya… İngilizce her yerde anadil, karın doyuruyor. Türk malları var raflarda, başka uluslardan mallar da var. Yola devam… Hemen solumda tipik Makedon evlerinin ardında tipik Makedon tepeleri var. Biraz ilerde Vardar nehri, ovaları, dağları delmiş, vadilerle olabildiğine yeşil akıyor. İnsanlar da dağları delmiş onca sene evvel. İnsan izinden, dağların içinden geçiyorum. Belgrat tabelası gözümde büyüyor. Sonunda Sırpların sınır kapısındayız. Görevliler iz nizam soruyor, Osmanlı’dan kalma hazinenin yerini de soruyorlar. Kahkahalarla açıyorlar kapıyı. Her yerdeki prosedür burada da geçerli, rüşvetin biri bin para… Az ilerde bir mola daha. Bu kez her şey Sırpça. Çok oyalanmadan yola devam… Gecenin üçünde Niş, bize “добро дошао” (dobro doşli) diyor. Hemen bir otele tıkılıyorum. İnsan değmemiş bir oda verdiler. Sabaha kahvaltı varmış. Yatak yumuşak ama geriye kalan her şey sert, biçimsiz. Olsun… Kahvaltıdan sonra gündüz

EMRE AKBAY


V I S I T F R E E B I E S : D E S I G N G R A P H I C M O R E F O R

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

9

V I S I T

evlendikten sonra ise çocuklarına bakmalı ve kocasının sözünü dinlemeli, erkek ise kadının namusunu korumalı ve para kazanıp evine bakmalıdır. Bu şekildeki rol dağılımlarıyla toplum cinsiyet eşitsizliğini onaylayan kadın ve erkekler yetiştirir. Erkekler hükmetmeyi kadınlar boyun eğmeyi öğrenir. Bunun sonucunda da kadın şiddeti kabul etmeye eğilimli kılınır.

gündeme gelmiş, 1987 yılında ise “Dayağa Hayır Yürüyüşü” konuya dikkat çekmede önemli rol oynamıştır (Yıldırım,1998). Ardından 1990 yılında Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın kurulması kadına şiddet konusundaki en önemli girişim olmuştur. Bu kurum şiddet mağduru kadınlara psikolojik ve hukuksal destek vermekte, iş bulup meslek edinmelerinde yardımcı olmakta ve kadınlara kalabilecekleri güvenli bir ortam sunmaktadır. 1991 yılında ise Ankara’da Kadın Dayanışma Vakfı kurulmuştur. Ardından Başbakanlık’a bağlı Sosyal Hizmeteler Genel Müdürlüğü bünyesinde Kadın Misafirhaneleri ile acil yardım hatları ve danışmanlık sunan Kadın Dayanışma Merkezi (KAMER) kurulmuştur. Genel anlamda kadına şiddeti önleyebilmek için öncelikle bunun toplumsal bir sorun olduğunu kabul etmek gerekmektedir ve bu doğrultuda her kurum üzerine düşeni yapmalıdır. Bu kurumlar kadın ve erkeğin eşit olduğunu vurgulayan ücretsiz eğitim programları hazırlayıp kişilerin bu programlara katılımlarını sağlamak üzere projeler geliştirmelidir. Ayrıca mahkemeler kadına şiddet uygulayan kişilere ceza vermenin yanında bu kişileri eğitimlere katılmaya mecbur bırakmalı ve şiddetin tekrar uygulanması durumunda daha ağır cezalar vermelidir (İlkkaracan ve ark, 1996). Sonuç olarak kadına şiddetin insan haklarını da ihlal ettiği bilinmeli ve kadına şiddetin önüne geçilebilmesi için birey, toplum ve devlet olarak bunun bir suç olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

F R E E B I E S :

öğretilir. Çocuklar bunu öyle içselleştirir ki oynadıkları oyunlarda bu durum rahatlıkla gözlemlenebilir. Evcilik oynayan çocukları izlersek annenin rolünün pek değişmediği görülür. Anne evde durur, kahvaltı hazırlar, yemek ve temizlik yapar, bebeğe bakar. Baba ise işe gider. Kızını gelin eden annelerin öğütlerine baktığımızda

Çünkü kadın kendisinin değersiz olduğuna inandırılmıştır. Türkiye’de kadınların şiddet karşısında sessiz kaldığını gösteren araştırma verileri bulunmaktadır. Örneğin Türkiye’de evli kadınların %75’inin kocalarından dayak yediği ve şiddete maruz kalan kadınların %45’inin bu durumu değiştirebilme ya da durdurma adına hiçbir girişimde bulunmadığı belirlenmiştir (İlkkaracan ve ark, 1996). Erkeğe ait bu görevler kız evlenmeden önce babaya, abiye evlendikten sonra ise kocaya aittir. Yani kadın doğduğu andan itibaren hep başkalarının iradesi altında yaşamaya mahkum bırakılmıştır. Kendisinden sorumlu olan kişilerin kuraları dışına çıkan kadının ise şiddeti hak ettiği düşünülmektedir. Çünkü ataerkil yapılı toplumlarda kadın sergilemiş olduğu davranışlarıyla sadece kendi namusuyla ilgili değil ailesinin namusu ve şerefi hakkında da bilgi vermektedir. Böyle olunca da erkek kadının namusuyla ilgili olarak giyimine, oturup kalkmasına , konuşmasına ve görüştüğü kişilere karışmayı kendisine ait bir hak kabul etmektedir. Bu durum, birçok kadının sırf kendisinden sorumlu tutulan abisi, babası ya da kocası olan erkeğin namus kurallarının dışına çıktı diye şiddete uğramasına hatta cinayete kurban gitmesine zemin hazırlamaktadır. Bu da her sabah gazetelerde kadın cinayeti haberleri yer almasını kaçınılmaz kılmaktadır. Yapılan araştırmalar da durumun ciddiyetini gözler önüne sermektedir. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yapmış olduğu araştırmaya göre Türkiye’de 2000-2005 yılları arasında 1091 töre ve namus cinayeti işlenmiştir. Kadına yöneltilen şiddet sadece namus üzerinden değil, cinsiyet eşitsizliğini temel alan her türlü bakış açısından kaynak bulmaktadır. Ataerkil toplumlarda cinsiyet eşitsizliğinin kadının aleyhine olduğu düşünüldüğünde kadının eğitim, kariyer vb. konularda erkekten güçlü olması da kadına şiddet olasılığını arttırmaktadır (Altınay ve Arat, 2007). Bu durum, toplumsal öğretiler doğrultusunda kendisini daima kadından üstün gören erkeğin, kadının kendisinden güçlü olmasını kabullenememesinden ve kadın üzerindeki gücünü şiddet üzerinden göstermeye çalışmasından kaynaklanıyor olabilir. Kadına şiddet olaylarının yaygınlığı göz önüne alındığında akla bu konuda önlem adına neler yapıldığı veya yapılması gerektiği sorusu gelmektedir. Öncelikle kadına şiddetin önlenmesi için toplum düzeyinde kamusal alanlarda, okul ve iş yerlerinde cinsiyet eşitsizliği ve bunun olumsuz sonuçları üzerinde durulmalıdır. Ayrıca aile içi şiddete neden olabilecek kültürel ve sosyal etmenleri değiştirebilme yolları aranmalıdır. Bunların yanında şiddet mağduru kadınların bu şiddetten uzaklaşmalarına yardımcı olacak kurumlar oluşturulmalıdır. Türkiye’de kadına şiddet konusu 1980’lerde

D E S I G N

da cinsiyetçi yaklaşımlar göze çarpmaktadır. Birçok anne kızına “ Aman kızım kocana karşı gelme, saygılı davran, kocan sinirliye alttan al.” biçiminde öğütler verir. Annelerin kızlarının iyiliğini düşünerek vermiş oldukları bu öğütler de aslında onların şiddet görmelerine ve gördükleri şiddeti kabullenmelerine zemin hazırlamaktadır. İleride ev reisi olacak erkeğe ise kadının giyimini, cinselliğini, namusunu, çalışma hayatını denetleme hakkı verilir. Yani kadın evlenmeden önce bekaretini korumalı,

G R A P H I C

8

görülmektedir. Daha o zamandan doğacak çocuğun cinsiyetine göre hazırlıklar yapılmaya başlanmaktadır. Çocuk kızsa pembe elbiseler ve oyuncak bebekler; erkekse mavi elbiseler ve oyuncak arabalar alınmaktadır. Ayrıca erkek çocuklar için soyun devamı vb. ona üstünlük katan yakıştırmalar da yapılır. Çocuklar yetiştirilirken de erkeğin kadından üstün olduğunu öğretmeye yönelik davranışlar sergilenir. Kız çocuklara genelde hanım hanımcık olmak, sessizce oturmak, girişken olmamak kısacası gri planda olmak

M O R E

Kadına yönelik şiddet geçmişten günümüze varlığını koruyan ve birçok toplumda kendini gösteren oldukça önemli bir problemdir. Birleşmiş Milletler, Kadına Karşı Şiddetin Engellenmesi Bildirisi’nde (1992) genel anlamda kadına yönelik şiddeti “ İster özel ister, ister toplumsal yaşamda olsun tehdit, cebren ya da psikolojik zarar ve acı veren ya da verebilecek, cinsiyete dayalı her türlü şiddet hareketi” olarak tanımlamaktadır. Bu tanımdan yola çıkıldığında kadının kimlerle görüşeceğine karışılması, çalışma ve eğitim hakkının elinden alınması, cinsel ilişkiye zorlanması vb. durumlar şiddet kapsamı içerisine girmektedir. Ancak bazı toplumlarda kadına şiddetin tanımı ve kapsamı farklılık göstermekte ve kadına şiddet daha kabul edilebilir görülmektedir. Bu farklılaşmanın temelinde ise toplumdan toluma değişiklik gösteren cinsiyet rollerinin kadın ve erkek arasındaki dağılımındaki eşitsizlik yatmaktadır. Özellikle ataerkil toplumlarda kadının aleyhine olan toplumsal cinsiyet eşitsizliği kadına şiddet açısından zemin oluşturmaktadır. Çünkü ataerkil toplumlarda

erkek kadından üstün bir varlık olarak görülmekte ve ailedeki en yetkili kişi olarak kabul edilmektedir. Bu durumun norm haline getirilmesi şiddetin ortaya çıkışı açısından büyük risk oluşturmaktadır. Türkiye’de de ataerkil yapı geçmişten günümüze toplumsal hayata yön vermiştir. Bu kadının pek çok alanda erkeğin gerisinde kalmasına neden olmuştur. Gerçi Cumhuriyet’in ilanından sonr a gerçekleştirilen devrimlerle kadına seçme ve seçilme hakkı, yasa önünde erkekle eşitlik, eğitimde eşitlik, çalışma hayatına katılabilme vb. haklar verilmiştir. Bu haklar doğrultusunda kadının eğitim düzeyi ve çalışma hayatındaki aktivitesi geçmişe göre artmıştır; ancak hala yeterli düzeyde değildir (Kırkpınar, 1998). Çünkü toplumda egemen olan geleneksel model kadının görev ve yaşam alanını ev ile sınırlandırmıştır ve kadının bu sınırları kabullenmesini sağlamıştır. Bu durum sınır aşıldığı takdirde kadını cezalandırılıp şiddete uğramasını meşru kılmakta hatta kadınların bile uğramış oldukları şiddeti kabul etmelerine zemin hazırlamaktadır. Bu konuda yapılan araştırmalar da şiddetin kadınlar tarafından benimsenmiş olduğuna dair bilgiler vermektedir. Türkiye’de kadınlar en çok çocuklarının bakımını aksatırlarsa (%42,5) ya da kocalarına karşılık verirlerse (%41,8) dayağı hak ettiklerini düşünmektedirler (Hıdıroğlu, Topuzoğlu, Ay ve Karavuş, 2006). Toplumsal eşitsizlik içeren cinsiyet rollerinin benimsenişi incelendiğinde bunun aslında daha doğumdan önce başlayan bir süreç olduğu

Yağmur IŞIK

F O R

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

TÜRKİYE’DE TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ VE KADINA ŞİDDET


HANGİ BEN ?

V I S I T F R E E B I E S : D E S I G N G R A P H I C M O R E F O R

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

10

ZEYNEP YETER

Mehdi Başer :Bir psikolog hastanede hangi birimlerde bulunabiliyor, hastanenin diğer birimlerinin psikoloğa bakış açısı ve psikologların kendilerine has odaları var mı?

V I S I T

ZEYNEP YETER

Beş dakika daha diyorum, beş dakika daha, belki rüyamda açabilirim kapıyı. Uyuyamıyorum bu sefer, bu rüya diyorum, gerçekleşmez. Gerçekleri rüyaya çevirmek istediğimi anlayamıyorum. Kimse anlayamaz. İnsanoğlunun en saçma takıntısı zaten çaba göstermeden sadece hayal olacağına inandırmak kendini. Tembellik damarlarımıza zerkettiğimiz en şiddetli uyuşturucu demişti adamın biri. Grup terapisi gibi aynı saatlerde uyuyup,

Veysi Yıldız: 2009 yılında şu an kapatılmış olan Dicle Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun oldum ve üç yıldır Sağlık Bakanlığına bağlı Diyarbakır Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde psikologluk görevimi sürdürüyorum.

F R E E B I E S :

Modern zaman insanlık zaafiyetinin başında gelir tahammülsüzlük. Çünkü insan bireyselleşme sürecine girmştir. Menfaat sisteminin çarkında dönen kendi dünyasının merkezidir artık ve diğer insancıkların yarattığı gezegenlerle arasındaki tek bağ soğuk rüzgarlardan ibarettir. Başkaları, diğerleri gibi sözcükler ucuna iyelik eki iliştirilmiş sözcüklerden daha cazip gelmeye başlar. Şaşırmamak gerekir aslında biz “slm nbr” nesliyiz ne de olsa. Ama bu gidişat hissizleştirir, acımasızlaştırır ve koparır muhabbet bağlarını. Daha ne işe yaradığını bilmediğimiz duyguları bir vitrin süsü gibi kaldırmışız zaten zihnimizin bir köşesine. Kolay mı sanki, bütün taklit yeteneğimizi kullanıp ağıtlar yakıyoruz, mersiyeler diziyoruz canlı canlı gömdüğümüz sadakate, dostluğa, vefaya. Oysa sorsan hepsi şairim demedi mi ve baksan çoğu cahil değil miydi. Günümü kurtarayım derken, insanlığımızı hangi yılda unuttuk onu bile bilmiyoruz. Demir kapılarla aramıza sınır çizdikten sonra, hırsızlığın en su götürmezini kendimiz yaptık, farkında değiliz ama çaldık ömrümüzden güvenmeyi. Yaftalamak insan sarraflığı, önyargılarımız doğrularımız oldu. Ve yine olan bize oldu. Toplumca bir şeyi benimsemek en zorudur, el birliğiyle kibirli olmayı, tahammülsüzlüğü sindirdik. Yargısız infaz dedikleri olay bir merhabadan daha önce başladı güne, bir sabah kahvesi gibi acı acı tükettik dedikoduları. Zaman mı değiştirdi bizi? Her fırsatta zamanı günah keçisi yapanların yüzelselliğinden bahsetmedik mi? Değişen bir şey yoktu, sadece biz kötü olabilmeyi de öğrendik. Tohumlarını bulduk samimiyetsizliğin, güvensizliğin ve bir bahçe yarattık onlardan. Huzuru askıya alıp yetiştirdiklerimizin gölgesine sığındık. Şimdilerdeyse acizliğimizin meyvesini yiyoruz. Tuzlu su gibi içtikçe susatan cinsten, yedikçe doymadığımız o yasak elmalardan... Oysa bir anlığına kurtulsak kendimizden, bir çift göz olup seyretsek sadece. Bakınca semaya maviyi hatırlasak ve unutmasak renklerin masumiyetini. En çok beyazı sevsek mesela yansıttığı için bütün renkleri, en çok beyaz olarak kalabilsek kirletmeden düşüncelerimizi. Ne demiş Aşık Veysel, koyun kurt ile gezerdi fikir başka başka olmasa.

Mehdi Başer: Veysi bey öncelik sizi tanıyabilir miyiz?

D E S I G N

TEPEDEN DEĞİL UZAKTAN BAKALIM BİR HALİMİZE

ertesi sabah çalışmayı hedefleyip dinlendirmek bedeni de tedavisi olsa gerek. Tembelin yaptığı tek iş düşünmek, oysa bu eylem hak edene bağışlansaydı dünya bu kadar miskin olmazdı. Uzanmış bunları düşünürken karar verdim; terk edecektim kendimi. Çıktım dışarı, kapıyı açmak değilmiş zor olan, kapıya kadar yürümekmiş. Başım çatlayacaktı, karanlıktan güneşe çıkmış adamın gözlerinin yanması gibi, değişim aniydi çünkü. Döndüm odaya tekrar, vazgeçtiğimden değil. Aldım kendimi yanıma, kulağıma küpe yaptım. Dağıttım saçlarımı ve kararttım geçmişimi. Gün ışığına geleceğe gidiyorum.

Psikolojiyle ilgili özellikle son yıllarda gelişen olayları ve buna dair getirilen uygulamalar hakkında hem bilgi almak hem de bu gelişmelerin bir psikoloğun gözüyle olumluolumsuz yanlarının yol açtığı iş doyumu , hastane şartları, halk gözüyle psikolog gibi konular üzerine Sağlık Bakanlığı’na bağlı Diyarbakır Eğitim ve Araştırma Hastanesinde çalışan kadrolu 15 psikolog adına yine orada çalışan psikolog Veysi Yıldız ile bir röportaj yaptık. Psikolojinin bir çok alanı olmakla birlikte özellikle son zamanlarda artan klinik psikolog tartışmalarından dolayı hastanede çalışan bir psikolog ile röportaj yapmayı uygun gördük.

G R A P H I C

Hayal edebileceğiniz her şey, gerçektir.” Pablo Picasso

Ben kimin çıkmazında çıkıyorum insanlığımdan. Ben demekle kaybediyorum ilkin, bencillik alçak tavanlı dört duvar gibi darlatıyor ruhumu. Alçak ruhların önünde eğildiği için farkedemediği o kasvetli oda. Kapısı tevazuya kapatılmış, pedeleri çekilmiş gün ışığına. Çıkmak istiyorum hemen. Anahtarı yutmuş hırsım, gözü kara hırsım... Çıkmak istiyorum gerçekten, arındırmak ruhumu. Rutubet kokusu odanın, işlemiş iliklerime kadar, bir nefeste boşaltmak istiyorum ciğerimi tıpkı The Green Mile filmindeki John Coffey gibi. Kursağıma takılıyor hevesim, öksürüğümle uyandırıyorum kendimi.

M O R E

60’lık ünlü bir ressam, bir lokantaya girer. Gerçi cebinde parası yoktur ama aldırmaz. Lokantacıya yapacağı portresine karşılık yemek istediğini söyler. Güzelce karnını doyurur. Sonra bir çırpıda lokantacının portresini çizerek masaya bırakır. Kalkarken adam gelir, resme

bakar, beğenir. “Güzel ama” der lokantacı “Bir dakikada yaptınız bunu, oysa bir saattir yiyorsunuz.” Ressamsa, “Bir dakika değil, 60 yıl ve bir dakika” diye karşılık verir. Başarı öyle kucağınıza gökten inmeyecek. Onu aramanız, onu kovalamanız gerekecek. Tam yakaladım dediğinizde avuçlarınızın arasından kayacak. Çalışacaksınız, çabalayacaksınız, ter dökeceksiniz. Zorluklara ve başarısızlıklara göğüs germeniz gerekecek. Ve bazen bir gecede kazanıldığı zannedilen başarı aslında o kişinin yıllarını almıştır.

F O R

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

DUYGU UZUN

RÖPORTAJ: MEHDİ BEŞER

Veysi Yıldız: Çok olmakla birlikte belli başlı birimler; Toplum Ruh Sağlığı Merkezi, Kriz Merkezi, Servis(Hasta bölümü), Madde Bağımlıları Bölümü, Psikolojik Test Odası... Hastanenin diğer birimlerinin çalışanları psikoloğa hem etik değerlerce hem çalışma arkadaşlığınca gayet iyi ilişkilerdeler. Genel anlamda her hastane de farklılıklar olmakla birlikte psikologlara genellikle çalışabilecekleri bir oda tahsis ediliyor. Mehdi Başer: Halkın, psikoloji ve psikoloğa nasıl bir bakış açısı var ve özellikle halk arasında bilinen ‘deli doktoru’ yakıştırmasıyla çokça karşılaşıyor musunuz? Veysi Yıldız: Psikolojinin yeni bir bilim olması ve bununla birlikte ülkemizde yeni yeni oluşuma girmesi, araştırmaların artmasıyla halk arasında 11


V I S I T

Veysi Yıldız:Egosu çok şişkin olan psikiyatristler dışında ilişkilerimiz olumlu. Hasta tabiri genelde psikiyatrik vakalar için geçerli, bize gelen görüşmeci/danışan oluyor. Fakat direk görüşen alamıyoruz, psikiyatristin yönlendirmesi göreüşebiliyoruz. Mehdi Başer:Psikoloğa gelenler en sık hangi sorunlarla başvuruyorlar ve en çok hangi yaş aralığı görüşmeye geliyor ve gelenlere en çok hangi testleri uyguluyorsunuz? Veysi Yıldız:Genel anlamda iletişim sorunları yaşayanlar, ayrılık, kendini değersiz hissetme, farkedilme isteği ve çiftler arası anlaşmazlıklar gibi konulardan şikeyetçi kişiler görüşemeye geliyorlar. En fazla 18-30 yaş aralığı görüşmeye geliyor. En sık 566 soruluk MMPI Çok Yönlü Kişilik Testini uyguluyoruz. Mehdi Başer:Görüşenle psikolog arasında terapi süresince ilişkiler nasıl gelişiyor? Veysi Yıldız: Görüşen psikoloğa geldiğinde ilk önce sorunundan apayrı bir şey anlatır, psikologtan aldığı güvenle yavaş yavaş asıl şikayetini anlatmaya ve kendiyle ilgili en özel durumları bile açığa çıkarır. Dediğim gibi psikoloğun vereceği güven çok önemli eğer psikolog güven vermezse görüşen ilk terapiden sonra gelmeyebilir, psikoloğun vereceği güvenle birlikte terapiler geliştikçe psikolog-görüşen arasında ilişkiler gelişir ve görüşen iyileşmeye doğru seyir kazanır. Mehdi Başer: Psikologluğun geleceğini nasıl görüyorsunuz, temel kaygılarınız nelerdir?

12

Open The Window(s)!

Büşra KÜÇÜKESKİCİ

Bir varmış bir yokmuş… Kimsenin bilmediği, kimsenin görmediği masallar diyarı... Küçükken dinlediğimiz, kendimizce hayal ettiğimiz olmayacak şeylerin olduğu zamanlar… Orada inanılmaz güçlere ve becerilere sahip insanlar yaşıyor. Bazılarının sihirli güçleri var, hatta bazıları uçabiliyor. Perilerle arkadaşlık ediyor, ejderhalar ve doğaüstü yaratıklarla savaşıyor. Bazıları çok zengin, bazıları fakir; ama hiçbiri aç kalmıyor. Birbirinden farklı kocaman yaratıklar, ormanlar, büyücüler, kahinler; masallar bize sadece hayal edebileceğimiz bir dünyayı anlatırdı. Zamanla fantastik kurgu denilen kitaplar çıktı. Sonra fantastik filmlerle; küçükken sadece dinlediğimiz, hayal ettiğimiz dünyayı izlemeye başladık. Ama şimdi biz kendimize bir masal dünyası yarattık. Biz ve bizim hayal dünyamız… Bu masal diyarı bir anda gerçek hayatımızın tam orta yerinde beliriverdi. Gitmek için özel olmanızın, kahraman olmanızın gerekmediği bir dünya… Masal dünyasıyla iç içe geçmiş bir hayatı yaşıyor 21. yüzyılın insanları… O dünya için sihirli sözlere de ihtiyaç duymuyoruz. Çok basit. Tek yapmanız gereken pencereyi açmak! “Open the window(s)” 21.yüzyılın sihirli penceresi... Birçoğumuzun evlerinde bulunan, tabir-i caizse yaşadığımız çağın büyülü aletleri bilgisayarların içindeki sihirli pencere… İnternet ve siber hayat masallarda okuduğumuz, filmlerde gördüğümüz masal diyarından çok da farklı değil. Kimse tarafından belirlenmemiş ve günümüz yazılımlarıyla ne olacağını hayal dahi edemediğimiz bir alan siber hayat. Siber yaşamda masallardakinden çok daha kolay bir şekilde kim olmak istersek o oluyoruz. Gerçeklikten kopup bir masal kahramanında yeniden var olabiliyoruz. Kızların kalbini kaptırdığı bir beyaz atlı prens, çok zengin bir tüccar, herkesin inandığı ve dinlediği bir bilge… Sadece gerçekliği birazcık(!) değiştiriyoruz. Gerçek hayatta bizi kimse dinlemiyorken, bir anda milyonlara hitap edebiliyoruz. Üstelik özgürce, ne istiyorsak onu söylüyoruz. Oyunlarda masal kahramanı gibi istediğimiz yaratıklarla savaşabilecek kadar güçlüyüz. Normal 13

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

Veysi Yıldız: Türkiye’de “ruh sağlığı yasası”nın olmaması psikologluğun mesleki tanımlamasının yapılmaması, bunun yerine klinik psikologluk tanımının yapılması, psikoloji bölümü dışında diğer bölümlerden mezun olanların psikologculuk oynaması, özel üniversitelerin ticari amaçlı psikoloji bölümünü kullanmaları ve buna bağlı giderek artan niteliksizleşme ile mezun sayısının artması belki de en önemlisi mevcut durumda okuyan psikolog adayları ve mezun olan psikologların birlik olamaması, mesleklerini savunamamaları ve mevcut derneğin de sadece sözde kalması tabiki kaygılarımızı artırmıştır. Türkiye’de psikolog tanımlamasının yerine klinik psikolog tanımlamasının yapılması tamamıyla ideolojik ve maddi çıkar endekslidir. Özel üniversiteler ve bazı derneklerin maddi çıkarlarını gözetmek için yüzlerce psikolog mağdur durumda bırakılmıştır. Mevcut psikolog ve psikolog adaylarının birlik olup haklarını savunmaları gerekir. Bugün Türkiye’de bir orman mühendisi bile iki yıl klinik alanda yüksek lisans yapıp psikolog olması bu bölümün giderek niteliksizleşmesine ve alan dışı mezunların bu bölüme yönelip asıl bu bölümü okuyanları işsiz bırakmasına bile yol açacaktır. Bugün özel üniversitelerdeki bir çok öğretim görevlisi aynı anda bir çok üniversitede sırf daha çok para kazanmak için derslere girdikleri aşikar. Özel üniversitelerde amaç kaliteli eğitimden öte kar amaçlı olmuştur. İşi bu derece ticari görmek öğrencinin mezun olduğunda da bu işi ticari görmesine yol açacaktır. Daha çok para daha çok hizmet anlayışı doğacaktır ve bu şimdi bile kendini göstermeye başlamış durumda. Özellikle psikolog adaylarıyla yaptığımız sohbetlerde bize sordukları ilk şeyin ‘maaşınız ne kadar’ olması dediklerimizi desteklemektedir. Eczacı, biyolog, fizyoterapist, diyetisyen gibi meslek grupları için yüksek lisans şartının aranmayıp psikoloji için aranması mesleki kalitenin artırılmasından çok ideolojik ve maddi çıkar endekslidir. Genel anlamda psikolog ve psikolog adayları eğer birleşip bir şeyler yapamazlarsa daha çok hak mahrumiyeti ile karşı karşıya kalacaklardır. Psikolog ve psikolog adaylarına tavsiyem bakanlık ve dernekten medet

Mehdi Başer:Verdiğiniz bilgiler ve zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

V I S I T

F R E E B I E S :

Veysi Yıldız: Psikologluk insanlarla sürekli iletişim halinde olunan bir melek olduğu için keza insanlarla ilişki halinde olunan diğer meslekler gibi streslidir. Bu stresli durumun yüksek doyuma dönüşmesi psikoloğun kendini iyi geliştirmesinin yanında başka nedenlerede bağlıdır. Belki de en önemlisi psikoloğun önce kendini tanımasından geçmekte. Bir psikolog herşeyden önce kendini tanımalı, kendiyle barışık olmalı , insanları sevmeli, insanları değerlendirirken onların sorunlarını acizane boyutta değerlendirmek yerine keşfedilmemiş hazinenin değerli parçası gibi görmeli, o hazineyi keşfedip o insana hediye etmeli. Psikologluğun insanı sadece tanıması yetmez o insanın yaşadığı toplumun kültüründen yaşam şekline kadar o toplumu tanıma gayretinde olmalı. Bu bağlamda baktığımızda psikolog adayları bunları göz önünde bulundurarak kendilerini geliştirmeliler. Sırf okumak için okumamalılar neyi niçin okuduklarını bilmelidirler. Özellikle batı kültürünü yansıtan kitaplara yoğunlaşmamaları gerek , teorik ve teknik bilgiler batıdan alınabilir ama kültür alınmamalı yoksa psikologluk yaparken görüşeni anlamakta zorlanırlar. Psikolog adayının öncelikle kendinden başlayıp insanları tanımaya başlaması yönünde kendi geliştirmesi yararlarına olacaktır.

F R E E B I E S :

D E S I G N

Mehdi Başer:Psikolog- Psikiyatri ilişkisiniz nasıl ve direk hasta/danışan ile görüşebiliyor musunuz?

Mehdi Başer:Son olarak psikolog adaylarına tavsiyeleriniz nelerdir?

D E S I G N

G R A P H I C

ummasınlar çünkü tatmin olamayacaklar, bu yüzden birlik olmak onlar adına daha çözümcül olacaktır. Son olarak şunu da ekleyeyim böyle mesleki muallakta ve hakketiklerinden daha az finansal destek görmeleri hem mesleki doyumlarını azaltmış hemde karşılaştırılmayacak kadar psikologluğu Avrupa’nın gerisinde bırakmıştır.

G R A P H I C

M O R E

da tanınmaya başladı. Şu ayrımı iyi yapmak gerek; psikolog tamamıyla normal insanlarla çalışır yani psikoloğa gelen kişi ne için geldiğini bilmeli ve farkındalık yaratmaya açık olmalı. Genel hatlarıyla muhafazakar bir ülkede olduğumuz için Freudyen bakış açısının cinselliği merkeze alması psikolojiye dair alakadar olan halk kesimlerince psikolog algısının cinsellikle alakalandırılması da söz konusu, ama son yıllarda daha bilinçli ve psikologları daha iyi tanımlayanların sayısı giderek artmaktadır.

M O R E

F O R

MEHDİ BEŞER

F O R

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

RÖPORTAJ


V I S I T F R E E B I E S : D E S I G N

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

G R A P H I C

V I S I T

M O R E

F R E E B I E S :

15

D E S I G N

14

Türkiye’de özel eğitim kurumları milli eğitim bakanlığına ve SHÇEK’e bağlı olarak yürütülmektedir. Buraların açılması iznini ve denetimini milli eğitim bakanlığı üstlenmiştir. Özel eğitim kurumlarını amaçları çok çeşitlidir. Merkezin amacı, 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanununda belirtilen Türk Millî eğitiminin genel amaç ve temel ilkeleri doğrultusunda, özel eğitim ihtiyacı olan bireylerin; a) Bakanlıkça belirlenmiş destek eğitim programları ile özel yöntem, personel ve araç-gereç kullanarak ilgileri, ihtiyaçları, yetenek ve yeterlilikleri doğrultusunda üst öğrenime, iş ve meslek alanlarına ve hayata hazırlanmalarını, b) Toplum içindeki rollerini gerçekleştiren, başkaları ile iyi ilişkiler kurabilen, iş birliği içinde çalışabilen ve çevresine uyum sağlayabilen üretici bir vatandaş olarak yetişmelerini, c) Dil-konuşma gelişim güçlüğü ile zihinsel, fiziksel, duyusal, sosyal, duygusal ve davranış problemleri olan özel eğitim gerektiren bireylerin engellilik hâlinin ortadan kaldırılmasını ya da etkilerinin en az seviyeye indirilerek yeteneklerinin en üst seviyeye çıkarılması ve topluma uyumlarının sağlanması, temel öz bakım becerilerinin ve bağımsız yaşam becerilerinin geliştirilmesini amaçlanmaktadır. Merkezde görevli özel eğitim ve rehabilitasyon personeli ile diğer personel; görev, yetki ve sorumlulukları bakımından Özel Öğretim Kurumları Kanunu ile Millî Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Kurumları Yönetmeliği hükümleri ve dengi resmî kurumlarda görevli personel ile ilgili mevzuat hükümlerine tabidir. Özel eğitim kurumlarında çalışanlar müdür, müdür yardımcısı(kişi sayısı 100’den fazla olan yerlerde),psikolog veya pdr uzmanı ve çeşitli alanlarda özel eğitim görmüş özel eğitim uzmanları, çocuk gelişim uzmanı , öğretmenler( İşitme/görme/zihin engelliler sınıfı öğretmeni ,okul öncesi ) öğretmeni görev almaktadırlar. Ayrıca dil ve konuşma bozuklukları uzmanı/dil ve konuşma terapisti, fizyoterapist ve hiçbir imza yetkisine sahip olmayan usta öğreticilerde görev almaktadırlar. Merkezlerde görevli psikologların görev ve iş sorumlulukları: 1) BEP’ te alanıyla ilgili gelişim ölçekleri ile ölçme ve değerlendirme araçlarının hazırlanıp uygulanmasında BEP geliştirme birimi ile iş birliği yapar. 2) BEP’ te alanıyla ilgili uygulama ve değerlendirme yapar. 3) Özel eğitime ihtiyacı olan bireylerin eğitim performansları ve yetersizlik türünü dikkate alarak gerekli materyali hazırlar ve/veya temin eder. 4) Merkezin rehberlik ve psikolojik danışma hizmetleri programını merkezde uygulanan destek eğitim programına göre hazırlar, uygular ve bu programın uygulanmasında özel eğitim ve rehabilitasyon personeline rehberlik eder. 5) Özel eğitime ihtiyacı olan bireylerin ilgi alanları, yetenekleri, yeterlilikleri ve iletişim örüntüleri gibi özelliklerini tanımalarına, kendileri ve çevreleriyle ilgili farkındalık kazanmalarına, temel problem çözme stratejilerini geliştirmelerine, çevreleriyle olumlu ilişkiler kurmalarına, daha verimli çalışma alışkanlıkları geliştirebilmelerine, ders dışı etkinliklere katılıma özendirilmelerine; kendileri, çevreleri ve eğitimle ilgili sorunlarını ve güçlüklerini çözebilmelerine yönelik psikolojik destek/danışma hizmetlerini planlar ve yürütür.

G R A P H I C

hayatta yasak olanlar “iki tık” ötede duruyor. Sonrası Peter Pan’ın Düşler Ülkesi’nin yolunu tarif ederken söylediği gibi; “İkinci sağdan, sabaha kadar dümdüz.” Gittiğimiz bu düşler ülkesinde; günlük hayatın kısıtlamalarından uzakta, kelimelerin ve imajların büyüsünün arkasında, görülmeden sevilenler, görmeden seven bireyler haline gelebiliyoruz. Her şeyin üzerinde oynayabileceğimiz bir ortam siber yaşam. Renkler, resimler, olasılıklar ve hatta kimlikler; kendi kimliklerimiz… İnternetin kötü bir alışkanlık olduğunu, kesinlikle uzak durulması gerektiğini söylemiyorum. Hatta şu internet bağımlılığı olayını biraz fazla abarttığımızı bile düşünüyorum. Ama bu şekilde söylerken de internetin tamamen zararsız olduğunu söylemek, günümüz insanı bir yana Pollyanna için bile güç olurdu. Bırakın tıklayalım, tıkırdayalım da demiyorum. Sadece bu masal dünyası için bozmamamız gereken bir anlaşmayı hatırlatmak istiyorum. İngiliz şair ve eleştirmen Samuel Coleridge, “inançsızlığın isteyerek askıya alınması” dediği meşhur kurmaca anlaşmasında; bir edebi metinle karşı karşıya geldiğimizde yazarla sessiz bir anlaşma yaptığımızdan söz eder. Yazar, bize tamamen hayal ürünü bir şey anlatıyor olmasına rağmen gerçek bir öykü aktarıyormuş gibi yapar. Biz de kurmaca anlaşmasını kabul eder ve onun anlattıkları gerçekten olmuş gibi davranırız. Peki, kitabı kapattığımızda hala inanır mıyız ejderhalara? Ya da bir gün Peter Pan’ın penceremizden süzülüp geleceğine kaçımız inandık, masal bittiği halde? Biz siber hayatın kurmaca düzeninde bu anlaşmaya benzer bir anlaşmayla hareket ediyoruz. Bir kitaba ya da masala inandık hepimiz zaman zaman. Bir filme kendimizi fazla kaptırdığımız da olmuştur mutlaka. Ama siber hayatta bundan fazlasını yapıyoruz. Büyünün büyücüyü baştan çıkarması gibi, kendimiz olmaktan çıkıveriyoruz. Siber hayatın büyüsüyle gerçek ve hayal birbirine karışıyor. Ve biz hayatın gerçekleriyle oynamaya alışıyoruz. Siber hayatta; masal ve gerçeğin birbirine karıştığı yerde bir masal kahramanı olmadığımızı hatırlamak zorundayız. Açtığımız penceredeki masal dünyası iyilerin her zaman kazandığı bir dünya değil. Ve biz o pencereden uçup giden Peter Pan değiliz. Gerçek dünyaya dönmek ve büyümek zorundayız. Siber yaşamı içine sığınılacak apayrı bir dünya olarak görmek ve sadece orada yaşamak diğer bir deyişle interneti tek başına bir amaç edinmek yerine; gerçek dünya içinde bize iletişim ve paylaşma imkânı veren bir alet olarak görmek faydamıza olacaktır. Biz büyükler için bile zaman zaman zor olan bu ayrım; daha tam olarak hayal dünyasından kopamayan çocuklar için bir kat daha zorlaşıyor. Eskiden sokakta dizlerini kanatarak, gerçeklikle iç içe oyunlar oynayan çocukların algıları ile bugün savaş oyunları oynayan çocukların algıları aynı şekilde oluşmuyor. Ama hayatımızın vazgeçilmez bir gerçeği olan internetten uzak tutmamız da gerekmiyor. O dünyayı izlemeye hakları var elbet, sadece bilgisayarın açık penceresinden düşmeyeceklerinden emin olalım. Bakın ne diyor masal; “...ve eğer büyümek istemediğini hissettiğiniz bir çocuğunuz olursa ilerde, dikkat edin, çünkü her çocuk doğmadan önce kuş olduğu için doğduğu andan itibaren kaçma fikri yerleşir minicik kafalarında bir yere. Peter Pan da bir haftalıkken böyle bir düşünceye kapılıp uçuvermiştir odasının penceresinden bir gece vakti ve böyle başlar Peter Pan’ın neşeli gibi gözüken hüzünlü hikayesi..”

Türkiye’de Özel Eğitim Kurumları

M O R E

F O R

Büşra KÜÇÜKESKİCİ

F O R

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

Open The Window(s)!


W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G V I S I T

FACEBOOK’TA ARKADAŞIM OLUR MUSUN? FACEBOOK KULLANICILARINDA YALNIZLIK DUYGUSU VE NARSİSİZM ÜZERİNE BİR ÇALIŞMA

F R E E B I E S :

Günümüzde internet kullanımı ve sosyal paylaşım sitelerinin sayısı oldukça artmıştır. Bu sosyal paylaşım sitelerinin en popülerlerinden biri de Facebook’tur. Bu çalışmanın amacı lise öğrencisi ergenler ve üniversite öğrencileri arasındaki, Facebook kullanım sıklığı ile narsisizm, yalnızlık duygusu ve benlik saygısı arasındaki ilişkiyi irdelemektir. Örneklem grubu Mersin ilinde çeşitli liselerde okumakta olan 79 lise ve Mersin Üniversitesinin çeşitli bölümlerinde okumakta olan 97 üniversite öğrencisinden oluşmaktadır. Çalışmada UCLA Yalnızlık Ölçeği, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Narsisistik Kişilik Envanteri ve Facebook Anketi uygulanmıştır. Araştırmamızda verilerin analizi için t testi, tek yönlü varyans analizi korelasyon, ve regresyon analizi kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda, Facebook kullanım sıklığı ve şekli ile Narsisistik Kişilik Envanteri, UCLA Yalnızlık Ölçeği ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeğinden alınan toplam puanlar arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Facebook’u popülerlik elde etme ve dikkat çekme amacıyla kullanmanın narsisizm puanları, arkadaş edinme amacıyla kullanmanın ise yalnızlık puanları tarafından yordandığı bulunmuştur.

V I S I T

F R E E B I E S :

ÖZET

F O R

M O R E

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

Psikoloğun her yıl sonu doldurması gereken çeşitli dosyalar mevcut olup bunun sorumluluğu kendisine aittir. Bunlar; 1) Özürlü Birey Dosyası: Bu dosya çeşitli form bataryalarından oluşmaktadır. a) Aile Görüşme Formu, Kaba Değerlendirme Formu, b) Aylık Performans Kayıt Tabloları, c) Dönem Sonu Bireysel Performans Değerlendirme Formları, ç) Son Değerlendirme Formu, 16

D E S I G N

D E S I G N

G R A P H I C

pROJE

M O R E

G R A P H I C

d) Bireyselleştirilmiş Eğitim Programı. 2) Aile Eğitim ve Danışmanlığı Dosyası Şimdide kısaca bu merkezlerde görev alan diğer personellerin görev ve sorumluluklarını tanımaya çalışalım: Zihin engelliler öğretmeni- zihin engelliler sınıf öğretmeni: Zihinsel yetersizliği olan bireylerin bütün modüllerine(derslerine) girme yetkisine sahiptirler. Bu modüller Türkçe, matematik, sosyal hayat, toplumsal yaşam becerileri, öz-bakım becerileri… bunun yanı sıra otizm tanısı konmuş ve Down sendromlu bireylerin modüllerini de almaktadırlar. Çocuk gelişimi ve okul öncesi öğretmeni: Toplumsal yaşam, sosyal hayat, öz-bakım becerileri modüllerine girme hakkına sahiptirler. Aynı zamanda ince motor becerilerinden, el, göz koordinasyonu gibi eğitimleri vermekten sorumludur. Usta öğretici: Grup öğretmenidir. İmza yetkisine sahip değillerdir. Fizyoterapist: Fiziksel yetersizliği olan bireylerin modüllerine girme yetkisine sahiptirler. Bunlar arasında kas hastalıkları olan

F O R

6) Gerektiğinde özel eğitime ihtiyacı olan bireyleri tanımaya yönelik, rehberlik ve psikolojik danışma biriminde kullanılacak ölçme araçları, doküman ve kaynakları hazırlar, geliştirir ve uygular. 7) Gerektiğinde özel eğitime ihtiyacı olan bireylerin yaşadıkları problem ve güçlüklerin çözümünde diğer özel öğretim ve rehabilitasyon personeli, bireyin anne ve babasıyla iş birliği içinde çalışmalar geliştirir ve yürütür. 8) Gerektiğinde kaynaştırma öğrencilerinin devam ettikleri okul rehberlik servisleri ve sınıf öğretmenleriyle iş birliği yapar ve çalışmaları planlar. 9) Gerektiğinde özel eğitime ihtiyacı olan bireylerin bireyselleştirilmiş eğitim programları hakkında alanına uygun değerlendirme ve önerilerde bulunur. 10) Eğitim alan özel eğitime ihtiyacı olan bireylerin anne veya babalarına yönelik psikolojik danışma, rehberlik ve gerektiğinde terapi hizmetlerini yürütür. 11) Gerektiğinde anne ve babaları psikolojik yardım alabilecekleri kurum ya da kuruluşlara yönlendirir. 12) Eğitim alan özel eğitime ihtiyacı olan bireylerin kardeşlerine yönelik psikolojik danışma ve rehberlik çalışmalarını yürütür. 13) Merkez personeline yönelik psikolojik danışma, rehberlik ve destek çalışmalarını planlar ve yürütür. 14) Aile eğitimi ve danışmanlığı programlarında alanı ile ilgili konularda yer alır ve uygulamaya katılır. Ailelere, özel eğitime ihtiyacı olan bireylere, sınıf öğretmenlerine ve diğer merkez personeline yönelik hizmet alanına uygun, toplantı, konferans ve seminer gibi hizmet içi eğitim planı hazırlar ve uygular. 15) Alanıyla ilgili araştırmalar yapar ya da yapılan araştırmalara katılarak sonuçları önerileriyle birlikte ilgililere iletir. 16) Rehberlik ve psikolojik danışma servisiyle ilgili bilimsel gelişmeleri izler, plan ve uygulamalarında bu gelişmelerden yararlanır. 17)Merkezde psikologun görevlendirilememesi hâlinde rehber öğretmen psikologun yürüttüğü görevleri yapar. Rehber öğretmene gerektiğinde haftada on saati geçmemek üzere Kurulca belirlenen esaslar doğrultusunda destek eğitimi görevi de verilebilir. 18) Merkez müdürünün alanı ile ilgili vereceği veya görev tanımında belirtilen diğer görevleri yapar.

17


pROJE: FACEBOOK’TA ARKADAŞIM OLUR MUSUN?

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G V I S I T F R E E B I E S : D E S I G N

Yapılan tek yönlü varyans analizi sonucunda , ‘’ Kaç yakın arkadaşınız var? ‘‘’ sorusuna verilen yanıtlar ile NKE toplam puanları arasında farklılaşma olduğu görülmüştür. Bu soruya ‘’hiç ‘’ yakın arkadaşım yok yanıtını verenlerin ‘’3-5’’, ‘’5 ve üzeri’’ yakın arkadaşım var yanıtını verenlere kıyasla NKE puanlarının anlamlı bir şekilde daha yüksek olduğu bulunmuştur (F(175,3)=3.43, p< 0.05). Katılımcıların UCLA ve NKE’dan aldıkları puanlarda Facebook arkadaş sayınız kaçtır? sorusuna verilen yanıtlara bağlı olarak farklılaşma olduğu görülmüştür. Tukey çoklu karşılaştırmalar testine göre bu soruya “300 ve üzeri” yanıtı verenlerin “101-199” yanıtını verenlere kıyasla NKE puanları anlamlı bir şekilde yüksek bulunmuştur. Aynı soruya ‘’0-100’’ yanıtını verenlerin ‘’ 300 ve üzeri ‘’ yanıtı verenlere kıyasla yalnızlık ölçeği puanları anlamı bir şekilde yüksek bulunmuştur.(F(175,3)=3.17, p< 0.05). “ Facebook arkadaş sayınız sizin için ne kadar önemlidir ?” sorusuna verilen yanıtlar ile bireylerin benlik saygısı, yalnızlık ve narsisizm toplam puanları arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla yapılan tek yönlü varyans analizi sonuçlarına göre ise Facebook’ta sahip olunan arkadaş sayısına verilen önemin benlik saygısı ve yalnızlık puanına bağlı olarak değişmediği ancak narsisizm ölçeğinden alınan puanlarda farklılaşma olduğu görülmüştür. Arkadaş sayısı “hiç önemli değil” ve “biraz önemli” diyenlere kıyasla “çok önemli” olduğunu belirtenlerin NKE puanları anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur (F(175,3)=5.138, p< 0.05) “Arkadaş listemdeki kişilerin popüler olmaları benim için önemlidir” sorusuna verilen yanıtlar ile Narsisizm kişilik envanterinden elde edilen toplam puan arasında da anlamlı bir fark bulunmuştur (F=(175,1) =10.765, P<0.05 ). Bu soruya “evet” yanıtını verenlerin “hayır” yanıtını verenlere kıyasla NKE toplam puanları anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur. “Facebook’u istediğim her an kendimi tanıtmanın bir yolu olarak görüyorum” sorusuna verilen yanıtlar Narsisizm kişilik envanterinden elde edilen toplam puan arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (F=(175,2)

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

G R A P H I C

V I S I T

M O R E

F R E E B I E S :

F O R

BULGULAR UCLA yalnızlık ölçeği ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği ve NKE puanları arasındaki ilişki korelasyon analizi ile incelenmiştir. Buna göre UCL ve RSE arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r= -.364 , p<.01 ). RSE ve NKE arasında ise pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r=-.19, p<.05 ). UCLA ve NKE arasında ise ilişki bulunmamıştır. Facebook kullanıcılarının UCLA, RSE ve NKE’dan aldıkları toplam puanların yaşa bağlı olarak farklılaşıp farklılaşmadığını yordamak amacıyla bağımsız t testi analizi yapılmıştır. Yapılan analiz sonucunda, UCLA ve RSE toplam puanlarının yaşa bağlı olarak değişmediği ancak NKE toplam puanın da yaşa bağlı olarak farklılaşma olduğu görülmüştür. Buna göre 15-18 yaş arası öğrencilerin NKE toplam puanları ile 19 ve üzeri yaş öğrencilerin toplam puanları arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. (t (176) = 6.38, p< 0.05).

D E S I G N

18

Araştırma Mersin Üniversitesinde öğrenim görmekte olan 97 öğrenci ve Mersin ilinde yaşayan 79 lise öğrencisine sınıf ortamında uygulanmıştır. Uygulamanın tamamı yaklaşık 20 dakika sürmüştür. Sıra etkisini kontrol edebilmek amacıyla anket ve ölçekler üç farklı sırada verilmiştir. Toplanan veriler SPSS 13.0 kullanılarak analiz edilmiştir.

G R A P H I C

YÖNTEM Örneklem Mersin Üniversitesinin çeşitli bölümlerinde öğrenim gören 97 öğrenci ve Mersin ilinde yaşayan 79 lise öğrencisi bu çalışmanın örneklemini oluşturmaktadır. Bu örneklemin 114’ ü kadın ( % 64,8 ) ve 62’si erkek (

İşlem

M O R E

İkincisi ise yalnız ve sosyal içedönük insanların bilgisayar başında daha çok vakit geçirdiği hipotezidir. Yalnız insanlar hissettikleri bu duygudan kurtulmak için sosyal paylaşım sitelerine üye olup, gerçek yaşamdaki yalnızlık hallerini sanal alemde ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Bu çalışmanın amacı lise öğrencisi ergenler ve üniversite öğrencileri arasındaki, Facebook kullanım sıklığı ile Narsisizm, yalnızlık duygusu ve benlik saygısı arasındaki ilişkiyi irdelemektir. Bu alanda yapılacak çalışmalar, son yıllarda oldukça artan sosyal paylaşım siteleri ve bu sitelere olan yoğun ilginin narsisizm ile ilişkisi hakkında önemli ipuçları verebilir. Ayrıca narsisizmin yalnızlık duygusu ve benlik saygısı ile ilişkisine de ışık tutabilir.

%35,2) katılımcıdan oluşmaktadır. Öğrencilerin yaşlarının 15 ile 32 arasında değiştiği ve yaş ortalamasının 18,9 (SS=2,5 ) yıl olduğu bulunmuştur. Veri Toplama Araçları Veri toplama işlemi bir anket formu ve üç adet ölçek kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Kullanılan ölçekler UCLA Yalnızlık Ölçeği,Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği ve Narsisistik Kişilik Enventeri’ dir. F O R

İnternet son yıllarda giderek artan bir biçimde insanların birbirleriyle iletişim kurduğu, birliktelik duygusu yaşadığı, kendilerini ifade etmenin bir yolu olarak ev ve işyerlerinde sonra en fazla zaman harcadıkları bir platform haline gelmiştir. Son yıllarda çok popüler olan iletişim ağlarından birisi Facebook’tur.. Facebook da yer alan profillere bakıldığında her bireyin kendini ifade ediş şeklinin farklılıklar taşıdığını görebiliriz. Kimileri kendilerini olduğu gibi yansıtmakta kimileri ise sanal dünyada, olduklarından daha güzel, daha popüler ve daha parlak bir kimlikle kendilerini var etmektedirler. Peki, hangi tür kişilik özellikleri ile Facebook kullanım sıklığı ve şekli ilişkili olabilir? Kendini olduğundan farklı, iyi, güzel, çekici ve popüler gösterme ihtiyacı narsisizm gibi bir kişilik özelliği ya da yalnızlık duygularını giderme ihtiyacından kaynaklanıyor olabilir mi? Bu soruların yanıtını bulabilmek için narsisizm ve yalnızlık kavramlarını incelemek gerekmektedir. Narsisizm terimi ilk kez 1898 de İngiliz cinsel bilimci Havelock Ellis tarafından “narkissos” mitolojisi ile ilişkilendirilmiş ve kişinin kendi bedenine cinsel nesneye davrandığı gibi davranması şeklinde açıklanan bir cinsel sapkınlık türünü açıklamak için kullanılmıştır (Kızıltan, 2000 akt. , Timuroğlu, 2008).Narsisizm hakkında 2 temel teori vardır. Bunlardan biri Kernberg’in patolojik narsisizm teorisidir. Diğeri ise Kohut’un kendilik psikolojisi teorisidir. Kohut narsisizmi patolojik olarak değil, gelişimsel olarak ele almıştır ve narsisizme bakış açımızı olumlu yönde değiştirmiştir. Kernberg ve Kohut narsisistik yapının temelinde büyüklenmeci kendiliğin olduğunu düşünmüştür. Fakat Kernberg‘e göre bu yapının kaynağı patolojiktir. Kohut’ a göre ise normal gelişimde bir duraklamadır. (Kohut,2004).Narsisizm kavramına ilişkin bu kısa gözden geçirmenin ardından narsisistik kişilik özellikleri taşıyan bireylerin kendilerini sevdirme çabaları göz önünde bulundurularak, bu kişilerin Facebook profillerinde daha muhteşem, kusursuz olmaya çalışacakları düşünülebilir.Narsistik kişiler bilindiği gibi sosyal alanda da çok başarılı görünmek isteyen insanlardır. Kurdukları ilişkiler yüzeysel olmakla beraber sosyal yönleri gelişmiş imajı verirler. Facebook’taki arkadaş sayısı bize bu yönden de ipucu vermektedir. Narsisist kişiler Facebook’taki arkadaş sayılarının fazlalığıyla sevilen ve popüler biriyim mesajı verirken ilişkilerini sanal alemde kısıtlama avantajları sayesinde zorlanmadan yüzeysel ilişkiler kurmuş olurlar. Ayrıca Facebook sitesinin yapısı narsisistin kendini tanıtma, gururunu okşayan fotoğraflar seçme ve en çok arkadaşa sahip olma stratejilerini de ödüllendirmektedir. Bu çerçeveden bakıldığında belki de Facebook narsisistik kişilik özelliklerinin pekiştirilmesine katkı sağlıyor diyebiliriz? İnsanların Facebook’u kullanma sıklıklarının bir diğer nedeni de yalnızlık duygusunu giderme ihtiyaçları olabilir. Yalnızlık, Peplau ve Perlman (1982) tarafından tek başına olmaktan farklı bir durum olarak değerlendirilmektedir. Bireyin var olan sosyal ilişki ile olmasını istediği sosyal ilişki arasındaki farklılığı algılaması sonucunda yaşanan ve hoş olmayan bir ruhsal durum olarak tanımlanmaktadır (Peplau, 1980, akt. Batıgün, 2010). Yalnızlık ve internet kullanımıyla ilgili iki temel hipotez vardır. Birincisi aşırı internet kullanımının yalnızlığa neden olduğudur.

19


pROJE: FACEBOOK’TA ARKADAŞIM OLUR MUSUN?

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

V I S I T F R E E B I E S : D E S I G N

V I S I T

G R A P H I C

F R E E B I E S :

M O R E

D E S I G N

F O R

G R A P H I C

20

M O R E

TARTIŞMA Bu çalışmanın amacı lise ve üniversite öğrencileri arasındaki, Facebook kullanım sıklığı ile Narsisizm, yalnızlık duygusu ve benlik saygısı arasındaki ilişkiyi irdelemektir .Yapılan bir calışmada narsisizm puanları yüksek üniversite öğrencilerinin Facebook’u kendilerini tanıtma yolu olarak kullandıkları ve aynı zamanda bu öğrencilerin site arkadaşlarını bir araya getirmekte ve en iyi niteliklere dikkat çekmekte usta olduklarını göstermiştir (Buffardi, 2008,akt. ,Campell,2010 ). Yaptığımız çalışma da ise, Facebook’u kendini tanıtmanın bir yolu olarak gören kişilerin NKE toplam puanlarının, kendini tanıtmanın bir yolu olarak görmeyen kişilerin NKE toplam puanından daha yüksek olduğu bulunmuştur. Facebook’ta arkadaş sayısı daha fazla olan öğrencilerin NKE toplam puanlarının, arkadaş sayısı daha az olan öğrencilere oranla daha yüksek olduğu bulunmuştur. Facebook arkadaş sayısı fazla olan bireylerin NKE toplam puanlarının daha yüksek olmasını, bu kişilerin üstünlük kurma ve beğenilme ihtiyaçlarından kaynaklanıyor olabileceği söylenebilir. Bu bulgular DSM-IV’de yer alan narsisistik kişilik bozukluğu tanımı ile paralellik göstermektedir. Ergenler yanlış bir biçimde çevrelerindeki insanların onların davranışı ve görünümü ile onlar kadar ilgilendiklerini ve her zaman ilgi odağı olduklarını kabul etmeye başlarlar. Ergenler gittikçe kendi yarattıkları seyirci kitlesi ile çevrilirler. Elkind (1970) buna düşsel seyirciler adını vermektedir. Bu görüşe göre ergenler sürekli olarak spot ışıkları altında olduklarına inandıkları için, benlik bilinci artar ve kendilerine hayran olma ile kendilerini eleştirme arasında gidip gelirler. Bu çalışmadan elde edilen 15-18 yaş arası ergenlerin NKE toplam puanlarının, 18 yaş üstü grubun NKE toplam puanlarından daha yüksek olduğu yönündeki bulgu söz edilen görüşü desteklemektedir. Buradan hareketle ergen öğrenci grubunun NKE toplam puanlarındaki yükselme ergenlik döneminin bir özelliği olarak düşünülebilir. Sosyal paylaşım siteleri narsisiszmi kısır bir döngüde pekiştirmektedir. Narsisistik davranışlar ve görüntüler daha çok yorum yapılarak ve ‘’eklenerek ‘’ ödüllendirilmektedir (Campell ve Twenge, 2010 ). Bu görüşü NKE toplam puanları yüksek olan bireylerin Facebook profil güncellemelerini, NKE toplam puanı düşük olan bireylere göre daha sık tekrarladıkları bulgusu desteklemektedir. NKE puanı yüksek olan bireyler için, arkadaş listelerindeki kişilerin popüler olmaları önem taşımamaktadır. NKE puanı yüksek olan insanlar çevrelerinde kendilerine benzer insanlar olmasını istemeyeceklerdir. Popüler arkadaşlara sahip olmamak bu bireylerde ‘’bende popülerim ‘’ hissi yaratacaktır.

“Dergi hakkında planlarımızı oluştururken, olası konu başlıklarımız ve bölüm adları tahtada ve notlarımızda yavaş yavaş belirmekteydi . Her zaman soyut konulara ilgi duymuş biri olarak anında önemli kuramlar olası adını almak için atlamıştım. Almıştım almasına ancak önemli bir soru işareti vardı ortada, bu bölümün her gün uykulu şekilde ayaklarımızı sürüdüğümüz derslerimden ne farkı olacaktı ? İşte bu noktada bu dergide yer alması gerekenin sınıflarda duyduğumuz veya duyacağımız seslerden çok dile getirmek istediklerimiz ve ilgilerimiz olması gerektiğini anladım. Umarım yazılanlarda kendi ilgilerinizi ve sözlerinizi bulursunuz. İyi okumalar.” Bilim dünyasında adının şiddetli polemikler ile anıldığı birkaç isimden biridir Freud. Sağduyuyu zorlayan ancak bir o kadar da mantığı sağlam kuramları ve düşünceleri ile hepimizin ağzından düşmeyen bir isim kendisi kuşkusuz. Temel düşüncelerinden yapısal ve topografik modeli, oidipus ve elektra kompleksi, penis kıskançlığı, ego savunma mekanizmaları psikolojiye az çok ilgisi olan pek çok okur tarafından bilinir bekli de. Ancak benim en çok ilgimi çeken birbirleriyle bağlantılı düşünceler olan ilksel sürü ve tabu çözümlemesidir. Totem ve Tabu’da bu düşüncelerini açıklayan Freud, tabu olgusunu çözümlemek ile başlar. Tabu olgusu belirli nesnelerin yenilenmesine veya onlara dokunulmasına karşı geniş bir yasağı içerir. Ancak ilk girişte hemen bir ipucu verir gibi şunu söyler; “Bizim için tabunun zıt iki anlamı vardır: Bir yandan kutsal, diğer yandan tehlikeli, korkunç, yasak anlamına gelir.” Bu söz, düşüncelerinin temelini oluşturan zıt değerlilik kavramının kendini ele verişini yansıtır. Freud sosyal yasaklar ve bir nevrozlunun kendine yasak ettiği bir obsesif yasakların aynı kökten geldiğini düşünmektedir. Bir dokunma fobisinin, bireyin çocuklukta cinsel organına dokunma arzusunun ebeveyninin yasaklaması nedeniyle ortaya çıktığını iddia eder. Çocuk ebeveynlerine olan duygularından dolayı bu yasağı kabul eder ancak; “Yasak, içgüdüyü sonlandırmada başarılı değildir. Yasağın yegane sonucu, dokunma arzusunun bastırması ve bilinçdışına atmasıdır. Yasağın ve arzunun ikisi de kalır… Ve bundan başka her şey, yasak ve arzu arasında süregelen çatışmanın sonucudur. Bu yolla kararlı hale gelen bastırılmış bir duygu/düşüncenin başlıca özelliği öznenin zıtdeğerli tutumunun tek bir nesneye veya daha ziyade bu nesneye bağlantılı olan bir fiile yönelik olmasıdır. O sürekli olarak bu fiili yapmayı dilemektedir… Ve tiksinmeyi de…” Ayrıca tabu olan eylemi gerçekleştiren bireylerin kendilerinin de tabuya dönüştüğünü ifade eder. Bunun nedenini; bu kişilerin ve edimlerinin herkesin içindeki zıtdeğerli duyguları uyandırıp, iştahlandırmasına bağlamış, bu nedenle tabuyu delen kişinin kendisi de bir tabu olduğu sürece, onu yapan kişiden sakınılacağı sürece, herhangi bir öykünmenin olmayacağı görüşüne dayandırmıştır.

F O R

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

=3,859, P<0.05 ). Bu soruya “evet” yanıtını verenlerin “hayır” yanıtını verenlere kıyasla NKE puanları anlamlı bir şekilde daha yüksek bulunmuştur.

totem ve tabu

Mastürbasyondan vazgeçen bir kişinin bilinçdışında hala onu arzu etmesine benzer olarak, ilkel insanların da kendi tabularına böylesine zıtdeğerli duygularının olduğunu düşünür Freud. Ve bu düşüncesini doğrulamak için bize antropolojik çalışmalarda en sık karşılaşılan birkaç tabu örneğini verir: Düşmanlara ve ölülere karşı olan tabu: Çoğumuz, hatta antropoloji dersleri almış olan bazılarımız bile “ilkel” insanların bir hayli vahşi olduğunu, bunu da düşmanlarından esirgemeyeceğini düşünebilir. Ancak yapılan birçok alan çalışmasında görünen şaşırtıcı bir sonuç vardır ki, o da düşmanlara, en azından öldürülen düşmanlara karşı bir çok “ilkel” toplumun son derece katı tabu ve bununla birlikte bir saygı gösteriminin olduğudur. Freud burada birçok örnek vererek bizleri aydınlatır, burada birkaç tanesine değinmek gerekirse; Timor adasında savaşçıların düşmanlarının koparılmış kafaları ile döndükleri zaman bazı af ve uzlaşma törenleri yapmaları ve bu grubun önderi olan kişiyi katı ve ağrı yasaklara bağlı kılması vurgulanır. Düşmanların ruhları ile barışmak için kurbanlar verilir, dans edilir, şarkı söylenir. Şarkılarda “Kızma çünkü senin başın burada bizimle birliktedir; oysa biz daha az şanslı olsaydık, şimdi bizim başımız senin kötünde sergilenecekti. Bu kurbanı seni yatıştırmak için veriyoruz. Niçin bize düşman oldun ? Dost kalsaydık daha iyi olmaz mıydı? O zaman senin kanın akmaz, başın kesilmezdi” denir. Yine önemli bir örnek Sarawak Dayak topluluğundan verilir. Freud burada başı kesilen düşmanlara halkın dillerindeki en güzel ve sevimli adları ile seslendiklerini, yemeklerinin en güzellerini, sigaralarını onların ağızlarına koyduklarını vurgular. 21


W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

V I S I T F R E E B I E S : D E S I G N

V I S I T

G R A P H I C

F R E E B I E S :

M O R E

D E S I G N

F O R

G R A P H I C

22

Buraya kadar okuyanlar sanırım düşman ve ölü tabusunu Freud’un nasıl açıkladığını tahmin edebilecektir ancak biraz ayrıntıya girmekte fayda var. Bilindiği gibi Freud’un libido kavramının yanına yaşlılığında bir de Thanatos terimini eklemiştir. Bireyin şiddet, saldırganlık, ölüm güdüleri olarak açıklanan bu kavram, bizim tabu çözümlememize yardım edecektir. Asıl olarak toprağa karışma, ölme isteği olan bu içgüdümüz yansıtılarak başkalarına yöneltilir. “Bilgisiz olduğumuz ve bilmekte istemediğimiz bu bilinmeyen düşmanlık iç dünyamızdan dış dünyaya çevrilir ve böylece kendi benliğimizden söküp çıkartılır ve bir başkasının üstüne atılır. ” Ancak bu bilinçdışı istek yani karşıdaki kişilere olan saldırganlık duyguları bilince çiftedeğerli bir biçimde çıkacaktır. Yani “…bu karşıt duygular arasında doğal bir çatışma baş gösterir, bunların bir tanesi, yani düşmanlık duygusu tümüyle ya da büyük ölçüde bilinçdışı olduğu için bu çatışma düşmanlık ya da şefkat biçiminde bilinçli bir ayırmayla sonuçlanamaz”. İşte böylece ölmüş olana yas tutulmakla kalınmaz aynı zamanda bir şeytana dönüştürülerek bizim acılarımızdan zevk duyan, bizim ölümümüzü isteyen haline getirilir. Peki Freud neyi açıklamaya çalışıyor bu nevroz ve tabu analojisi ile? Sanırım işin en bilindik yanına burada geliyoruz; Ensest korkusu… Evet, tüm bu örnekleri aslında ensest korkusunun psikanalatik bir temeli olduğu görüşüne zemin hazırlamak için verir Freud. Neredeyse tüm toplumlarda var olan bu korkunun bir tabu olduğu gerçek, peki Freud’un bu işi nereye bağlayacağını tahmin edebiliyor musunuz? Evet bu tabu da çiftedeğerli bir olgudur tabii ki (Freud’a göre). Bunu isteriz ancak bundan kaçarız, her tabunun çiftedeğerlilik kuralına uygunluğu gereği. Tüm halklarda evrensel bir kural olarak gördüğü ödipal kompleksi, tam burada devreye girer. Çocuk annesini arzulamaktadır, ancak bir engel vardır, güçlü ve anneye sahip olan baba! küçüğümüz bu durumdan kurtulmak için çareyi baba ile özdeşlemede ve sevgi nesnesi olarak anneden vazgeçmede bulur. Aslında küçük bir hile de sayılır bu, zaten anneyi etkilemiş olan baba gibi olmak annenin elde edilmesinde en iyi yoldur da. Bireylerin eş seçiminde ebeveyn benzerliklerini vurgulayarak bu tezini güçlendirir üstelik Freud. Ona göre çoğumuzun kabul edemeyeceği (aslında ödipal kompleksin varlığına bir delildir bu güçlü reddedişler.) bu fenomenin kaynağı ise daha zihinsel olarak gelişmemiş ilk insan atalarımıza uzanır. Bir totem bir akrabalık grubunu adlandıran ve grubun kendi atası olduğunu iddia ettiği bir hayvan türüdür. Dolayısıyla aynı totemden olan insanların beraber olması grup tarafından yasaklanmıştır. Bu ensest korkusunun nedenini bulmak isteyen Freud, bir nevroz türü olan fobileri inceler. Bazı çocukların kıskanç ebeveyn korkusunun hayvanlar üstünde yer değiştirdiğini görmekteyiz. Örneğin; Küçük Hans. Freud bu vakayı simgesel bir hadım edilme kaygısını ifade ettiği sonucuna varmıştır. Aslında Freud tüm söylemek istediği “psikanaliz bize totem hayvanın gerçekte babının yerin konulan bir şey olduğunu göstermiştir, bu bize karşılaştığımız tutarsızlığı yani totemin öldürülmesinin sıradan durumlarda yasak olmasını, diğer yandan öldürüldüğü zaman hem bayram edilip hem de yas tutulmasını açıklar.” Bu noktada işin en eğlenceli yönüne geliriz; “ilksel sürü”. “Psikanalizin totemi yorumlama biçimini totem şöleni ile ve Darwin’in betimlediği ilk insan toplumları ile karşılaştırırsak daha iyi anlarız…” İşte bir “hipotez”, bir “mit” veya tamamen bir “hikaye ” olarak adlandırılan açıklama şudur: “Bir gün sürüden kovulmuş kardeşler birleşir, babalarını öldürerek yer ve böylece babanın sürüsüne bir son verirler. Her birinin tek başına yapmasına olanak olmayan bir işi el birliği ile yapmaya cesaret eder ve başarabilirler. Bu güçlü ilk baba tüm kardeşlerin kıskandığı ve korktuğu bir örnekti, şimdi onu yeme yoluyla onunla özdeşleşmiş olmakta ve her biri onun gücünden bir parça kazanmaktaydı. İnsanlığın belki de ilk bayramı olan totem şöleni, bu cinayetin birçok şeyi, toplumsal örgütlenmeyi, ahlak kurallarını ve dini başlatan bu unutulmaz olayın yinelenmesi ve hatırlanması olmuştur.” Burada Freud bu olay çizgisinin babaya duyulan zıtdeğerli duygular olmadan olmayacağını hatırlatıp, bunun bir önkabül olduğunu belirtir. Tüm kadınlara sahip olan ve iktidarı elinde bulunduran baba yenilmiştir. Ancak ondan nefret ettikleri oranda hayranlık ve sevgi de duyuyorlardı. İşte bu nedenle özdeşleşmeyi başardıktan sonra bastırılmış duygulanımları pişmanlık şeklinde yeniden belirdi. Ertelenmiş itaate (kişinin ömür boyunca karşı geldiği ebeveyni ölünce onun arzusuna uyması) ilişkin psikanalitik ilke izlendiğinde ise “Kendi babalarının

M O R E

Yine Freud’un verdiği çok sayıda olan örnekte, Kuzey Amerikalı Natchezlerin ilk kelleyi kesen savaşçının altı ay bazı şeylerden vazgeçmek zorunda kalması, Pimalı Kızılderililerin bir Apache’yi öldürdüğü zaman temizlenme ve bağışlanma törenlerine katılmaları, Monumboların düşman öldürdüğü zaman kirlenmesi ve bu kirlenmenin adet gören veya loğusa olan kadına verilen aynı deyimler ile adlandırıldığı vardır. Hükümdar Tabusu: Totem ve Tabu’da Freud’un verdiği bire bir cümle şudur: “Hem onları korurlar, hem de onlardan korunurlar”. Hükümdarlardan neden sakınıldığı belidir; onlarda bilinmeyen ve tehlikeli sihirli bir güç vardır. Bu güç dokunulma ile temasla bir başkasına geçebilir ve bu hükümdar olmayan kişiyi öldürebilir, zarar verebilir. Ancak bu her koşulda bu şekilde de değildir. Bir “ edilginlik, etkinlik sorunudur” der Freud burada dokunulmanın iyileştirici etkisini açıklamak için. Çünkü pek çok “ilkel” kabilede hükümdarın iyileştirici etkisinden yararlanmak için veya bu zarar verici sihirden korunmak için kabile halkı hükümdarın kendilerine dokunulmasını ister. Bunu çok eskiye gitmeden açıklar hemen Freud; “Oldukça yakın zamanlarda İngiliz kralları sıraca hastaları iyileştirirdi ve bu güce King’s Evil (Kralın Kötülüğü) denirdi. Gerek Kraliçe Elizabeth gerekse ondan sonra gelenler bu hükümdarlık ayrıcalığını bırakmamışlardı.” Ancak tüm dokunma tabuları korunma ihtiyacı ile açıklanamaz. Bunun büyük bir kısmı da, bu kimseleri karşı karşıya bulundukları tehlikelerden uzaklaştırmak ve engelleme isteğidir. “Hükümdar dünyanın gidişini düzenleyen bir kişidir; yalnızca toprağın meyvalarını büyüten yağmur ya da güneş için değil kıyılarına gemileri getiren rüzgarlardan ya da ayaklarının bastığı topraktan ötürü bile ulusu ona şükran doludur” . Garip olan bu kadar güçlü kimselerin korunmak için bu kadar uğraşa gereksinimi olmasıdır. Ancak bu tek çelişki değildir; “Bu insanlar kralların kendi ellerinde olan bu güçleri iyi kullanıp kullanmadıklarını denetlemeyi zorunlu sayar: onların iyi niyetlerinden ve vicdanlarından asla emin değillerdir. Bu noktada Frazer’den dayanak bularak ilk krallıkların halkın hükümdarları için değil, hükümdarın halkı için yaşadığı ve onlara hizmet verdikleri sürece boyunca halkından saygı ve özen gördüklerini, aksi takdir de ise halkın hükümdarı yerinden etmesi bir yana onu ölüme zorlamalarını ve böylece hükümdarın yaptırım gücünün aslında bir bakıma halkın kabulü ile ortaya çıktığını vurgular. Hükümdar onlara karşı sorumluluklarını yerine getirdiği sürece halkın ona kaşı gösterdiği özenin sonu yoktur. “Bu türden bir kral, birçok yasa ve törenle örtülü tören etkinlikleri ile kurulu bir çitin içinde yaşar.” Bu önlemler hükümdarın dünyanın, halkın düzenini bozacak bir davranışın önüne geçmek amaçlıdır. Bu kısıtlamalar onu neredeyse görünmez parmaklıklar ile çevreleyebilir, her davranışını bir kısıtlama çizgisi örüntüsü ile sınırlayıp, hükümdar olan kişinin normal halktan birisine oranla çok daha az özgür kılabilir, kısıtlamalar getirebilirdir. Japon Mikadosu’nun günlük adetleri Mikado’nun yere basmasının görkemine uymayacağı ve kutsallığına zarar vereceğini, bedeninin açık havaya çıkması ile acı duymaları, güneşin onun başına yansıyacak kadar değerli olmadığı görüşleri bu kısıtlama adetlerinin en uç noktasını oluşturur. Çünkü “…fakat taht üzerinde ellerini, ayalarını, başını ya da gözlerini ve bedeninin hiçbir parçasını kıpırdatmaksızın put gibi oturmak zorundaydı; çünkü bu biçimde imparatorluğu içinde dirlik ve barışı sağlayabileceğine inanılır” Görüldüğü gibi tabular konusunda iki çelişik durum ile karşı karşıyayız: Hem ölülere ve düşmanlara karşı olan bir saygı gösterisi -gerçi burada Freud başka antropolojik açıklamaları ele almakta ve örneğin ölülerden korkunun şeytan korkusuna bağlayan Wundt’un açıklamalarına da değinmiştir ve hak vermiştir- hem de krallara verilen sonsuz değere karşı güvenmeme ve son derece katı, kısıtlayıcı yasakların konulması… İşte tam burada yazımızın başına dönmek durumundayız; çiftedeğerlilik. Freud bu durumu açıklamak için tabu gibi sosyal bir olguyu ve bunun sonuçlarını nevroz belirtilerine benzetir (birisi indirgemecilik mi dedi ?). Krallara dair açıklamada görünen çelişkiyi zorlama nevrozları ile benzeterek; “Egemen olan sevgi duygularının yanında, ona karşıt ama bilinçdışı olan bir nefret duygusu da vardı. …Bu nefret duygusu şefkat duygusunun üstün gelmesi ile bastırılmakta ve üzüntü biçiminde anlatılmaktadır. …Ayrıcılıklı kişilere olan ilişkilerde de, duyguların bu karşıt çifteliği görüşü sayesinde, halkın onlara verdiği bütün konumlara bütün tanrılaştırmalara karşın bilinçdışında yoğun bir nefret eğilimini yaşamakta olduğu görülür, yani karşı duygululuk burada da geçerlidir. Kralı baskıda tutan tabuların kaynağı olan güvensizlik duygusu, aynı bilinçdışı nefretin diğer bir görünümüdür”.

çağdaş yapıcıoğlu

F O R

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

totem ve tabu

23


karşılığı olan totemin öldürülmesini yasaklayarak işledikleri cinayetleri onarmakta ve kadınların herkese serbest olduğunu reddetme yoluyla cinayeti yararından vazgeçmektedirler.” Burada ikinci bir açıklamayı da ekler Freud, ayrıca kadınların artık tüm erkeklere serbest olduğu bu toplulukta artık babalarının yerine geçebilecek kadar güçlü birisi yoktur. Herkesin kadınları kendi tekellerine almak istediği bu topluluk birbirleri ile savaşmaktan yok olabilirdi. Şayet birlikte yaşamak istiyorlar ise kardeşler için ensest yasağını koymaktan başka çare yoktu. Bu belki de birçok denemeden sonra normlaşmış ve anlaşılmıştı. Toplum bu olaydan sonra suç ortaklığına; din, buna bağlı pişmanlık ve suçluluk duygusuna…dayandı.

F O R M O R E

karİkatürler

G R A P H I C

F O R

M O R E

G R A P H I C

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

D E S I G N

V I S I T

F R E E B I E S :

F R E E B I E S :

V I S I T

D E S I G N

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

totem ve tabu

24

25


F O R

M O R E

G R A P H I C

D E S I G N

F R E E B I E S :

V I S I T

W W W . D E S I G N F R E E B I E S . O R G

SENE 1 • SAYI 1

UludağÜniversitesi

edergi

Öğrencileri Psikoloji

Dergisi

OCAK 2013


eDergi