Issuu on Google+

BĐZÂR Davut Dağdelen

… yok bir suyun girdabında kör tavaf zamanla kanatları ayak kalmış geçmişine mecbur şizofren kuşlardık kursağımızda kurum gagada kur çığlık çığlığa ve…


Bizâr turuncu sokak lambaları akşamı soyunduruyor... sokak çocuklarının uzayan tırnaklarında ustura parıltısı gittikçe şiddet! tüm kapıların dilleri suskun sevgisizlikle işaretli şafakları kuduz köpekler daimi şefaatçisi çöpçülerin rüzgâra kabarıyor üşüyen kuşlar kediler açlığa gebe ciyakları tiz geçim kavgaları duyuluyor erken yaşta ev olmuş kadınların megafon ağızlarından bir işçi yorgun argın evine giden dik yokuşu tırmanıyor derin soluklarla ay başını sigarayla çekiyor emeklinin biri işsizler öğün atlıyor köşebaşlarında simit yiyerek diyorum adını getirdiğim getiremediğim bütün yaralarda çağıldıyor madem kanım neden ölü doğmadım yağmur iniyor...


susku ısırsın bundan böyle içimin nar’ını

şiir söyleme isteğimi devralsın yağmurlar gözlerimden gayrı yağsınlar yağsınlar . . varsın dağlar denize paralel kınlarında gelincik halay çekerek kendi uçurumlarına deprem deprem gelincek söylesinler . . çocuklar isterse onların olsun gülücük gibi cıvıl cıvıl birden uçuşsun kuşlar barışa kardeşliğe . . kalmasın ben de yüreği dayananlar alsın söylesin susku ısırsın bundan böyle içimin nar'ını bana müsade can ölü beden mülteci bilmem nereye . . ayağımı yer başımı gök benim, kim isterse onun ellerini şiir tutsun! . . eyvallah...


ayaklarımı bırakmayın yollar

ayaklarımı bırakmayın yollar bir intihar gibi, yenemeden bıraksam da arkamda onca şehri ayaklarımı bırakmayın yollar kararsız bir bulut olsam sabahları kan yağsam da güneş açacakken tam ayaklarımı bırakmayın yollar…


nüks ateş artığı türkülendim bir oğlan bir kızın saçlarını kokluyordu parkta giderayak oğlanın yüzü kızdan daha buruşuk elma ağaçlarının altında daldım, külü kırk yardım içime çekildi gözlerim ekim'de ezellenmişti tüm hatırlayışları ilk aşk'ın sanki ağladım, burnumun direğine yasladım kalbimi sayıkladım: ölmeye başlarsa ilk aşk bir aşıkta en son burnu düşer onun...


çocuk işçiler’e…

yıksak soluğumuz üstüne açsak gözlerimizi baksak en azından düşlesek görmesek buğulansa da yaşadığımızı anlasak sevinsek işte ölesiye garip sevinsek ama yok tırnak var bizde kemik kazağımızda hep yalnız bir delik annemiz kızıp almış pençere’ye ilik üşüsek mi düşlesek mi bilemedik…


yok istek ellerini yüzüme giy etime kır tırnaklarını son yaz mevsimi dudaklarının ölümü öp ayaklarını kes ömre kâfi çıkmaz yollardan... isteğiyle içine eriyorum gecenin...


eşkali sis göl yüzüne çöreklendi başı titreyen gölgesi yırtılıyordu yelden ağaçların saçları bile yenilerine dökülüyordu... eşkali sis bir orman kuytusunda sapsarı vahşi toprakla öpüştü adam kuşlara küstü pul pul döküldü bozkırdaki cümle kelebek

şahmaran tökezleyen atlara tısladı dağlarardından...

ve o ölümcül masaldan kalbinin doğusunu azâd etti adam sonsuza... uzaklarda çoktan velvele düşmüştü gül'e...


vakit tamam

daldan dala kuş konuşkanlığı şu senin aşk dediğin beyhude bir yıl elma olur ağaçlarda bin yıl olmaz çiçek verseler de gayrı elmanın kurumuşu makbuldür vakit tamam... boz elmayı üzüme nar’ı hüzüne unut o er vakit gelmez zamanı gelmez zamanı...


eylül geldi kışlık şiirler kuruttum yazdan gül kokulu, ikimizden… eylül geldi rüzgârlar güdüyor kuşları bak… kediler soluğuyla ısınıyor seyrekleşti oğul veren fesleğen dolanıyor güz dikeni sokakları varsın batsın ateşi olmayan eylül gelmiş, gelsin kışlık şiirler kuruttum yazdan gül kokulu, ikimizden…


kırmızı

geceyi dağıtıyor sıcak soluğun şarkılar taşıyorum öpsün diye için burada kalalım gözlerin sesli düşünen deniz öyle hüzünlü öyle benim... bırak ağ ırlaşsın zaman...


sabah şarkısı Đşte masa üstüne güneşi dilimliyor, pencere şişede geceden kalma bir majestik dönüyor hala teypte leonard cohen ‘’Dance me to the end of love…’’ gözlerde yaşamak güzel demişim ötesi tendeki sıcaklıkta gizli, onu koru nasıl olsa gerçek aşk’tır tamamına erdiren bir ölünün bile kaybettiği en son şey budur bunlar güvercin beyazı bir kağıtta yazılı kağıtsa serin yastığımın altındaydı uyandığımda ellerim de oradaydı öyle uyumuşum huzur gır biliyorum en temiz perdesindeyim içimin ben piç edilmiş bir çağın çocuğuyum diyorum şarkılar söylet bana şiirler yazdır durma *bütün karanlıklarımı al götür yeniden öğret evleri ağaçları bayramları bütün karanlıklarımı al götür* güneş bir ilkyaz vaad etti en haşarı çiçekleriyle ya şımarıyor içim, kuş üzümü o gözler sarhoşluğumdur boncuk boncuk topluyorum onları gölyüzünden derken bir dans şarkısı dönüyor 70‘s noble dame noble dame noble dame beklemeden uyuyorum suyun akışına noble dame noble dame noble dame yıkılıyor oda, o da mutluluktan aşık , şık şık şık!.. * Oktay Tuncer (Deniz Kapısı)


Kırılgan şarkılar müzikali çok şarkılı gecenin birinden devriliyorum yine sabaha lir sesi çıkarıyor saçlarıma değen rüzgâr orpheus kaygılı, eurydice bana aşık ritim tutuyor kocamış sokak kedileri de açlığın en tiz tonuyla arka bahçelerden

benim diyorum geceye kanım acıkmış çıkar bir jilet sesi de güneşe yürüsün kalbim kıskanıyor gece, ay dolunay diyor, gitme, bu gece senindir onunla yatamam diyorum içimden kötü adamlar çıkıyor benim ezberimi bozacak güneş ona doğru devrilmeliyim

derken bob marley şarkısı dönüyor gecenin plağında “no woman no cry” kadın yoksa ağlamakta yok “no woman no cry”

o şarkı başıbozuk bir çeviri diyorum geceye kes şunu öyle değil: “no woman no cry” ağlama kadın ağlama “everythings gonna be allright” her şey yoluna girecek “evrythings gonna be allright no woman no cry” hiç alakası olmayan bir cevaptı diyor gece oldukça vasat, gitme biliyorsan yaşamayı bende kal burada gitme umrumda değil diyorum geceye güneşe döneceğim ben yüzümü arkamdan çekiştirse de devriliyorum zor olsa da devriliyorum giderek büyüyor gözlerim yüzüne bir freddie mercury şarkısı bağırıyorum gecenin ‘’the show must go on’‘ yeni başlıyor şov ‘’the show must go on'' yeni başlıyor şov gözbebeklerim büyümeye başlıyor ışığın aksine güneşse büyüyor pencereden bilahare kuşlar var kuşlarsa dev bir orkestra kuşlarsa kursaklarına kadar şarkı dolu tıkabasa eğlenceli şarkılar bunlar şarkılarsa aşk şarkıları şarkılarsa düş şarkılarsa devrim şarkıları en son ferfecirini tutuşturuyorum gecenin son ferinde sigaram ve güneşe merhaba diyor yüzüm merhaba!


Kırmızı süsen sahibine

kırmızı bir süsen olayım göğsünde açan aşk gibi eski bir serinliğin sonsuz dinlencesi unutuluş milâdı zehirli anıların... gecenin en hârlı soğuğundan bir ölünün ilkyaz sıcaklığını çıkarayım! en renkli bakışlar yansısın alnından gecenin aynasına sus, bir kurban gibi soyulsun gecenin murdar deri'n karanlığı ve aklımı alsın en tenha yerlerinin yüzyıllık hazin öyküsü...


nallar nâr aşksoylu güneşler çarpsın şemsiyeler rafa elmalardan ısırık al kök söktürsün öpüşler şıraya dursun mutluluktan can eriği gözlerin yılgınlar çıksın bırak yağmur duasına ölüsevici sarmaşıklar havalandırsın toprağını senin ayak sesleri bahar davulları vaktidir şimdi nallar nâr


parantez parantez açmalı bu bahar kış artığı virgülleri silip ateş dikenlerini yakmalı güneş çağrışım çiçeklerini o arsız; fesleğenleri, kadifeleri, menekşeleri... yalnız biri için gül kokmalı taflanlar imrenmeli yol boyunca çam ağaçları uzun bir ömür dilemeli ılık bir rüzgara durmalı akasyalar papatyaları hiç hesaba katmamalı yalnız biri için gül kokmalı yalnız biri için derin derin aşk solumalı...


gece peçesi bulutlardan yüzü çilli bir ay var güneşi kıskanıyor diyor beni de yazın gündüz nöbetine ne çok kahır…

bir yanılgıyı temsili iklimlendirme göğün karın ağrısıydım çölün Ferhad'ı… yağdım bir ilkyaz çıkacaktı güya iyi bildiği su yeşilinin… Ah! Unutmakla hatırlanır mı aşk? kirazın karıncalanan gövdesinde kedi balıymış tomurcuklanan.


Çın!

güneş güven tazelemiş çan çiçeklerini sallıyor arılar bahar gelmiş tez elden çın! kadınlar balkonlarda köşe bayraklaştırmışlar başlarını papatya işli yemenilerinde benim içimde kediler üç dört beş... dal olmak isterler şimdi bir çöle


derin bir ah en derin ve ilk boşluktan bu yana yine de kırmızı çağrışımlarla koşuyoruz koşsakta aynı atı sürsekte hala kırk ayaklı at artık o at harabe, birbirine eklemlenmiş soğuk soğuğa platinlerle yalnız bir defa ömürde göğe yağan ayaklarını soluk soluğa, kıpkırmızı... yollarda bulamayacağız dağılsın bizim ömrümüz!


Simitçi n'apayım... tembih almaz derdi rüzgar kokusunu alana mecbur ikram karnı aç gönlü tok yapayalnız bizim sokağın simitçisi öldü bugün


nokta noktası yoktur bazı duyguların yeryüzünde ki o bile kanardı göz göz sonuna kondurulsa kırmızı bir dizenin…


-25

bizim evde dedi kadın sinekler dahi halen yaşıyor cehennem ateşi tabiri caizse sıcak…

yukarıda ortaya söylenmiş resmin çok uzağında sobaya sarılıyordu çocuklardan biri…

diğeri pencereye kapaklanmış aynı odanın içinden şefkatli gözleriyle ısı değişimi yapıyordu dışarıda gördüğü evsiz bir adamla ve gittikçe üşüdüğünü hissetti...

ne yapsak diye düşünüyordu öteki çocuklar gökyüzüne brandamı gersek? bir hesaptan bir hesaba konulmuyordu kara kış oturup ağladılar hep beraber adamı içeriye alıp…


ay’da kararırdı

deklanşörüne basardı çocuk gözlerinin ne varsa içine atardı yokluğa ve ölüme dair yorgan gibi şiirler düşünürdü beş vakit dualar bir acaip örüntü içinde mekik dokurdu kara kadınlar yıldızlar ictimadan muaftı ama tekmil isterdi ay onyedisi intihar etti derdi dileklerime gerisi meçhul ay'da kararırdı..


bekar yaktığım kırmızı mum etine kuyuluyor alevini bana giydirdiği gölgeyi ağır aksak soyunduruyor titriyor duvarlardaki kalabalık kadın rölyefleri güneşe varıncaya kadar ıslak uykular kovalıyorum bedava işenmiyor alaturkaya bile


künye

ucuca eklenen küllerle sapsarı mahvım ayaklarım fitil yollarım kav ihyadan önce ihlal edilmişim aralıkta hüznüm tetik horozum zaman dağlarımsa el almış vurulmuş bir atın son soluğundan


taşra

bacaları yutkunur kerpiç evlerin dumanları kesik kesik ıslık çalar poyraz haylaz umurunda mı ölüm dirim biri düş emeklisi otuzunda dağınık saçları ayrıkotu, yağ ötekisi hercai kerem meşgalesi işgale gebe körpe yüreği dudağında har geceli gündüzlü karşı pencere burada gözyaşı ikmalidir kış yazlar pahalı birer yüz görümlüğü taşra diyorsam biteviye sızı gece karanfillerle giriyor koynuma* *Ender Sarıyatı


beşibiryerde

vakit tamam dedi baş parmak yüzük parmak yükü üstlenmeye hazırdı lakin geçmişi gösterdi işaret parmak orta parmak tuttu hepsine küfretti bir güzel badi parmağa gelince çoktan konmuştu ona akbabalar...


sarı

gözlerimi içime yumdum saçlarına aşılı hâla ellerim özlemler tazeler suyu onları uzun tut


rüya uçurtmaya ters esiyor rüzgâr atların başıboş nallar soğuk gidilmemiş yollar sivri çakıl taşları serçe boyunlu tüm kadınlar destansı uçurumlar bulanık sular adamın biri mermerine ağlayan har kırmızı durmadan...


bardağını kıran rakının şarkısı birden, gecenin en civa hali kuşlar tel değiştiriyor içimde söz bakır, konuşsam her kafadan ezbere bir çekiç sesi sussam, gitgide büyüyen bir ur olur çağrışım...

durup bir bardak sesiyle karşılıyorum ben de her şeyi: şınn!..

-şınn mı ?

evet, şınn!..

o en naif ses tek ve tok yumruk atar gibi bir sıkıntının canevine gizlisi benim onu boşverin deneyin siz de.


isimsiz bereket versin ki hüzünler şiirlere dün gece sigarayla uyuyakalmış at dudaklarım

düşümde hangi nehirden geçtim acaba? fena ıslanmışım lâkin yanmamışım

dışarıda yağmur yağıyordu sigarayı yaktığımda yalnızca ateşle başlayan dumanı hatırlıyorum yılankavi

ve çok sıcak olduğunu tenimin…

bir de iki çılgın sevgilinin kırdıkları şemsiyeler ve bağıra çağıra yaz yağmuruna sahip çıkışları birbirine sarılarak…

Saat gece 02. 25’ i gösteriyordu, ötesi kayıp…


bir soruşturmaya yanıt

-hangi dalgınlığa ilikledin gözkapaklarını açılmıyor…

-ah!

benim aşka kulluğum çok eski yüzümün çölünde şiirimi kül yazar..


Bizâr