Page 1

Ali BERKAY Betül AYDIN Can KÜÇÜKOĞLU Elif Nihan AKBAŞ Ertuğrul RAST Gökçe ÖZDER Hasan BOZDAŞ Morris WEITZ Murat ŞAHİN Nergihan YEŞİLYURT Sıddık YURTSEVER Sinan ÖZDEMİR Turgay BAKIRTAŞ Ümit KILIÇ Yunus Emre KAYA Zeynep ARKAN

karamazovkardeslertenasupoykuy

saykıdelikzâde mahmud efendi yansımaları

kafıyeoykucusıırdavudunınsanların

senta ARALIK İKİBİNONBEŞ / İKİ

ılkerınbaudgothedıckınsoncemalsur

AVUDUN İNSANLARI

apıbozumbılıncakısıedebıyatturılham

D


deomnirescibilietquibus d

De omni re scibili et quibusdam aliis Bütün bilinebilir ve bazı diğer şeyler hakkında onlar metafor inci ile boyunları çürük olur ve pervasız dalgalar ve sınırsız alacakaranlık ile göğüsleri üzerine renk paletleri sıçrar onları öpmek gibi onlar dudaklarında üzerine mürekkep günlüğü çılgın ve roman kitap rafları canlı her kalp atışı kelebekler var ve onlar yaşayan şiirleri nefes Hansel ormandaki kırıntıları bırakır ve her aşk hikayesi hiç benzetmeler ve teşbih onların okyanuslarında yaşayan onlar kütüphaneler ve kafelerde iz bırakabilir günbatımı gibi her klişe kendi damarlarında kan gibi kendi kalbinde ay ışır her yarayı biliyor yanaklarından aşağı yuvarlanan yangınlar parçalar sizi çok gülümseme yok ama bazen şiir veya masallarda onları gülümsüyor yakalamak olabilir çünkü garip sonsuz şiirler cezaevi barlarda kafes seni onlar çünkü psikotik ve harfler şifa boğulma yanardağ gerçeği patlatma hayatta kalma çok daha iyidir çünkü kelime denizlerde yaşar bunu yaparsanız, güneş ışığı yaz yeşil yaprakları ve ne zaman mehtap okyanus dalgaları öper dokunduğunda onları öpmek, onların timsah gözyaşı ve yanardağ patlamaları hazır olun çünkü gecede asıl yazarlar var onları kırmak ve ağlamaya ve şiir ve hikâyeler ölmeye başlar görmeye hazır her zaman roman defter raflar üzerinde tercih edeceğini, şeytanlar kelime milyonlarca altında kendi lekeli kemikleri gizlenen görmek için onların mide sakinleştirmek için ve biliyorum onların dokuma kalbinde

1


nag eşsiz sabah nefesleri ve acımasız inleyen geceleri seviyorum ve onların örümcek perdeli gözlerinde daralmak için hazırlıklı kendi ciğerleri andınızı yankı nasıl dinlemeye hazır ve nasıl kendi votka kayma arasındaki çatlaklardan olmak dudakları cildinize fısıltı kemiklerinde gök gürültüsü ve fırtına olduğunu biliyorum Hem ne de olsa, bizi burada barbar sayıyorlar denizi aşan insanlar ruhlarını değil gökyüzünü değiştirirler

nag

d

2


Veronique Klotz

bioseternals

d

3


yasyasası

Zeynep Arkan

Yas kötü günlerin şahitleri dünyanın ışığını kapatır biri gözünü kapatır gibi, bir karınca yolunu sonunu bilmediğim sokaklarda iyi şeyler olmalı kötü günlerin şahitleri o sokağı kapatır insan ancak ayrıldığında bir diğer insandan kelimeler ayrışıyor, gözlerin değdiği her şey kaygısız mimikler, az gülünen ile çok gülünen ayrışıyor tek tek şahit yazılıyoruz, kendi yenilgimizden tedirginlik ayrışıyor, pişmanlık diğerinden

d

4


kurtulmanınestetıgı

Zeynep Arkan

her karşılaşmada tek soru: ne kadar vaktimiz var? sonumu hazırlayan cümle için daha kaç falso vereceğim, kaç tane daha kaçak dünyayı hazırlayan kadınlara soralım: bu makyaj bu aynadan kaç vakitte akacak? günbegün ayakta kalmayı unutan, sesin nereden geldiğini uyumamayı abartan, su içmemeyi yavaşlamayı unutan, kitabı kapatmayı ilaçlarını almayı unutan, o şifanın tadını adsız hislerini avutan, naylon terliklerini Yas, geçmişten usul usul kurtulmanın estetiği Karanlıkta tutulur, ayakta ve yarın yok inancıyla.

d

5


tarih

Ertuğrul Rast

Tarihi en baştan başlayalım, anne tarihi, su tarihi vaftiz babası tarihi, yok yok bizde yok o tarih son yüzyıla doğru televizyon tarihi, komşunun adını bilmeme tarihi bu bilmeceden sonra zihnim karışıyor üzgünüm, karışık mp3 tarihi. bilim insanlarının bahsettiği soy sürüm tarihini göremedim, gözüm vardı oysa ama seküler tarihi duydum rusya tarihini, iran devrim tarihini ve çin tarihini içtim elma tarihini sevdim mc donald’s tarihini görünce doğum tarihimi yazdım elime usb tarihine takıldım, takıldım modern sanat tarihi, etin son kullanma tarihi, kanlı tarih hazırlıklı olmak lazım, deprem ülkesi tarihi. beden tarihini körlük tarihiyle karşılaştırdım maç berabere futbol tarihi epey vaktimi aldı.

d

6


antitarih

Ertuğrul Rast

kim ne derse desin işe başlama tarihi önemliydi ilk maaşı ıslatma tarihi, işçiler kardeş tarihi, grev gözcüsü tarihi turizm cenneti tarihini de göremedim, gözüm vardı demiştim para tarihine ve anti tarihe ömrüm yetmedi güneşin hiç batmadığı tarihi aradım karşılığında kişisel silahlanma tarihi dediler bir adaya düşerseniz yanınıza üç şey tarihi bir adaya düşmezsiniz merak etmeyin o kadar şanslı değilsiniz, şans değil tevafuk tarihi. kaleyi bulan şut tarihi elbette futbol tarihine dahildi buzdolabı magneti tarihini yurtdışından gelen biri yazabilirdi ben yazdım ama ben gülmedim resmi dil tarihi içinde zamanın kısa tarihini yazmış bir adam ötekisi kırmızı halı tarihini anlatıyor dilin içinde dil var değil mi sanki yani olabilir tarihi.

d

7


iş yerimde, sitenin girişinde, halk otobüsünün içinde bunların hepsinin bir tarihi.

kedıtarih

gözümü aldı pencere tarihi, büyük birader beni gözetliyor

yeni bir nefes aldım çünkü % tarihi yeni bir şeydi güvenlik görevlisi tarihinde milyonlar vardı (burada iki şey var eklemek istediğim: güvenlik görevlisi kavga edilen bir insandır ve ayrıca güvenlik görevlisi emekli teyzelere bankamatikte yardım eden bir insandır.) kedi tarihiyle oynadım, günün birinde beni en çok anlayan gelen kutusu oluyordu: işçi tarihi, mikrofon tarihi, ana haber bülteni tarihi, en nihayet pop tarihi.

d

8


mavivesolukblues

Ali Berkay

Mavi ve Soluk Blues. dört yatak odalı boyalı duvarlar Parlak renkli tonlar. Mavi ve soluk blues. Güneş ışığı odası yaktı ölümcül alçak kovaladı, konuşmaları ve kelimeleri kullandı sesi yangın kraker gibi geliyordu. Heyecan verici ve güzel. umut boya yapılmış Gece gökyüzünün. Temmuz’da düşkün anılarım

d

9


iyisabahla

yıldızların arasında kayboldu, konuşmaları tüketmeye başlıyorum ‘İyi sabahlar’ Ya da, Parlak, canlı maviler Duvarlarda boya çalışmaya başlıyor Her şey bir dağınık, çirkin birikintisi; Böylece sadece halsiz kahverengi ve karanlık yeşil olsun istiyorum. Sana aynı tonları yeniden çalıştım nihayet geldin, Tüm renkleri yıkadım. Duvarlar artık çıplak.

d

10


görselleretik

Sinan Özdemir

Görsellere Tik* Görsellere tiksinmek yazıp Şişman kadın tiksinmesi Hamile karın sigara ve haptan Kafası kesilmiş bir dünya Çükü kesilmiş çocuk Çoğunun kaşı çatık Yumurta sarısı ve beyaz ay yıldız tiksinmesi Kırmızı çerçeve içinde söz öbek tiksinmesi Midem şahta kalk Aklım pehte mat Neler oluyoruz bir görseliz Bütün bunların yüzde yarısı kadından Bütün bunların yüzde yarısı yemekten Bütün bunların çoğu mumbar karın lolipop Hem oturduğun yerden Diğer sonuçları götser

d

11


sevginizikapital

Tık Sevginizi kapital Tık Milan Kundera Yavaşlık Tık Eşinizi arzulamıyorsanız okuyun Görsellere tiksinmek y

azıp

Erdoğan Bahçeli İsmet Özel marmelat Tık Tık Tık Köpek gülgün Ortaylı şaşkın Warren Buffett meme et Bebekleri boğazından tutup Adalet Bakanlığının kefesinde bir hassaslık bir hassaslık Böyle bir baş

langıç sabaha

Böyle bir diğer sonuçlar.

*Aracı Google Görseller.

d

12


yastığımkargatüyü

Betül Aydın

Yastığım Karga Tüyü kilidi koyduğun zaman safranın ucuna cümbüş kafalar çıkıyor kesenin ağzından bir oturuşla ikiye bölünen kovalamaca, kemeri kırık taburun en dik burnu? saat çalıyor uzak sesler kımıldamadan sanki bir ritimden peydah bu kalkışlar. zamanı beline takıp sallandırdın mı idam ister dakikalanışlar. buna yaprak düğümü demedi hiçbir büyücü erkekse karanfildir demedi, kir koku: -pore çıbu, pore çebu? rüyasında kirpiği çivi, dişleri tarak bir çariçe: -ya susup asmanın uyruğuna kendir, ya yaktığın ipi dinamitle.

d

13


Jüriden Önceki Dünya I. taş: kuzeydeki aynalara ilişik bir kadının yağmur bezlerine taşınmasıyla başladı kuracağımız iç ülkeler bir taş bulana dek sürecek yol adını verdiğimiz trenler hep gündüz geldi küçük istasyonlara sola dönüşler mimli kaygı bozumu dünya bugün aynı kentte iş bırakmışız, kesişmek bir daha, bir enkaza gecekonansın işte yabancılık tanışsın bizden önce bu unutkanlık bir ayna mezhebi baktığım yer senden de eski aynanın içsesleştirilmesi: herkes ölmeden önce üstelik son bir kuraklık istiyor kıyamet dediğimiz şeyler tepesinden bakınca, terliklerim kadar eskiyebilir bir taşla konuşursanız taş susmayabilir, şehir büyüyor hasan fin hamamıyla tanıştı, bir sancıdır çünkü imge kaybı, yol kaybı, bilinç kaybı, anı kaybı, bütün kavramların sende kaybı, buradan bakınca neresi kıyı neresi kuzey, sanrı dolmuş bir olmamışsın kaybı, sen mi ağırsın elbiselerin mi, balkon boyamak, dünya boyamak, bir demlik konuşabilir çok pencere kenarı bir intihar üzümüyle dolmuş olabilir gözlerinden boyamak bir çocuğu, çünkü her şey kaçmakla benim aramdayken evrenselleşti, bir çocuk masasından kaçıp masama sarılabilir -sırf bardaklar dökülsün diye- daha çok sıkarsa ona adını sorabilir misin, çocukların da çıldırabileceği fikrine inanabilir misin, bir çocuğa ne söylenebilirse ben de onu söyledim “deli kız elif, sen hangi göğün dediğisin.”

d

14

jüridenöncekidünya

Hasan Bozdaş


dunyabendenaksaktır

Hasan Bozdaş

bir okyanus sesiyle dirilirken yüzsekseninci paraleli -ben çizdim- dünyanın burnuna en bi çirkindir aşağıdan bakınca uyanınca başım taşa gelecek ayaklarına ulaşınca her yer kuzey, kime ayaklarından ulaşırsın dünya benden aksaktır yalnızca, düşmüyorum, yürüdüğümü unuttukça II. taş: dünya jüriden önce de dönmektedir beş soru sordular yedi köşede sabır taşı insan yenilginin bütün hallerini gördüm diyorum çok yağmur yağarsa sana dönmeyi umuyorum dağıldık, şimdi yolumu nasıl geri döneceğimi açıklasın bana doğal hukuk doktrini

d

15


Aşure Dürümü neyi eksik etmesek kaç bin yardır hiçbir ayrılığın birbirine haysı tutmadı kimsenin kimseyi cAna çığırmadığı ekonomik bir kürtaj gibi sayfasız yarın ürüdük diye oynayacak kimsesi kalmasın yılanın topraksız tarlalara indirdirilmiş insanda acısı her yerden çekebilen bir tedavüle sokulmuşluğuyla kaldı neyi eksik etmesek

asuredurum

Can Küçükoğlu

resimli isimli soyadlarımız karşısında yanlı dilde ileri sarılmış ümitlerin başlamsızlığına ağladık ve öyle özarsız ağladık ki – sade ateş sonlarına mı keskimse alt yazısı kandırılsın istemedi kimse kandırılmak istese özgünce yangısız anlamdırmağına koştu çelişkisinde yardım istemenin uhrevi narsizminasyonu

d

16


neyieksiketmesek

Can Küçükoğlu

ben ben ben ne zaman ben desem kendimi dertmiş gibi takip etmeye benzerdim bilmiyorum içerden kırılmayan cam hizmetli hangi cami üzerime kitlendi de ana ana oldum bütün yarın ölmemiş ve olmamışların dilsiz varyasyonları sırt belleğimde sokağa öyle zikrle çağlandım ki iç sersiz yanaklarımı tokattan bir har sanrıdı yüzümü işiten şerri öpenler ne yalan söyleyeyim şiir hizasında da olsa arada bir biz hissetmek iyi geldiği için yazıyorum hiç kimse ölmemiş gibi muhammed’in paydosunu tespihimin teşbihidir saysan ne güzel n’olur

d

17


d

18

Veronique Klotz

matind’ete


21stcenturyschizoidman d

Yunus Emre Kaya

Kim değer bana? Kimsevinç olur?.. Kendiyastığım!.. Ürkütür. Sina Akyol

“21st Century Schizoid Man” Başı ellerinin arasında, oturuyor. Yatak olarak da kullandığı koltuğunda. Sabah beş buçuk. Başında yumruk izleri. Burnu akıyor ve gözleri yanıyor. Sigara dumanı yaşlı göze daha çok dokunuyor. Karanlık. Başı eğik. Boynundaki hafif kambur daha da belirginleşiyor. Sigara elimde uyuyakalsa… Diğer bina sakinlerinin ne suçu var ki? Silahı yok, uyku hapları da. Nöbetçi eczane? Bu saatte şüphe çeker. Yüzük çok sıkıyor parmağını. Bir de zayıfladı iyice. Çok çalışıyor. Ne için çalıştığını bilmiyor. Günler sonra burada hareketsiz yatarken bulunsa kimse sormayacak ne için uğraştığını. Düşünmesine gerek var mı o halde? Yok. Hava ağarmaya başlıyor. Gün doğmadan karar vermeli. Havanın bu rengini hiç sevmiyor. “Kekremsi” kelimesini sevmediği gibi. -Bu ikisi çok özdeş kafasında.- Ne karanlık ne aydınlık. Hiç böyle ortada olamadı. Ortasını bulamadığı hayat yüzünden suçlandı hep. Ya çok sevinçli ya somurtkanmış. Sessiz kalıyor bunu söylediklerinde. Çukurdaki gözlerini kısıyor. Sonra yere dikiyor bakışlarını. Eliyle yanını yöresini arıyor. Çakmak her zaman nasıl olup da ortadan kayboluyor. Çakmağın dumansız ateşinden, hele gece vakti çok ürperiyor. Ya duvara bir gölge vurursa. Ya gece bodur bir gölge omzundan dürterek uyandırsa onu. Ya bir şey duyarsa annesinin sesinden. Bir karga mesela ansızın masanın altında kanatlarını çırpabilir. Ses yankılanabilir. Genç adam korkuyla kaçarken kapı açılmaz olabilir.

19


Sahi, keşke o kadın o kadar erken yatmasa her gece. Genç adam bu gerçekle her yüzleştiğinde dertlenmese. Yalnız kalmak istemiyor. Ama yanlış tanımayın onu, yalnızlığının ilacını bedensel bir hazda aramayacak kadar insandır. Evet, pek benzemez size ama belki de sizden daha çok yakışır insanlık mertebesine. Ukaladır biraz da… Tür olarak yanına yakıştırmadığından olacak, dünyaya bakarken sizinle aynı şeyleri görüyor olmak alçaltıcı gelir ona. O sebepten beğenirsiniz gözlerini… Duvarın, tenin, ışığın ardını görebilmek için derin bakar. Ve görür. Buna inanıp inanmamanızı umursamaz. Derinlerde ne gördüğünü de ancak başka bir derin bakışlıya açar. Evet, o yüzden hiç konuşkan değildir size göre. Tek başınalığı da bu noktada başlar.

sigara

Bir şey olsa şimdi. Yerinden kalksa. Pencereye doğru gitse. Her gece saat birde yatan o kadının lambasının hâlâ yandığını görse. Kalın perde de her zamanki gibi aralı olsa. O aralıktan siyah küt saçlı, beyaz tenli kadının ev hâlini izlese. Perdenin hiç tam kapanmamasını bir işaret saysa gene.

Yalnızlık bir çeşit krize döndüğünde –sık sık başına gelir bu– yani manzarayı en derindeki detaylara kadar algıladığında birtakım yabancı maddelere ihtiyaç duyar. Daha serbest bir zihin daha renkli bir bakış sahibi olmak ister ki bunların sınırı yoktur. Bu kez de sınırlara ihtiyaç duyar. Karşı pencere sahnesinde perde arasından izlediği aktrisi yanında ister. Jön çıldırdığında onu teskin edecek bir Sultan lazımdır elbet. Nasıl da büyülü. Onun gerçekliğini biraz olsun anlayabildiniz mi? Genç adam anlamadığınızı düşünüyor. Başı ellerinin arasında, oturuyor. Yatak olarak da kullandığı koltuğunda. Sabah beş buçuk. Başında yumruk izleri. Burnu akıyor ve gözleri yanıyor. Sigara dumanı yaşlı göze daha çok dokunuyor. Karanlık. Başı eğik. Yani boynundaki hafif kambur daha da belirginleşiyor.

d

20


latifeediyorumcanım

Yanına usulca oturdum. Kurbanının gözlerine son kez bakan bir avcıyı andırıyordu. Anlamsız bir şekilde gülümsedi bana. Bir süre sessizlik oldu. Bu süre zarfının boşa gitmemesi için içimden, bildiğim birkaç dizeyi tekrar ettim. Telkin önemliydi tabii. “Hayırdır” der gibi baktı. “Hayır olsa burada ne işim var? Benimle dalga mı geçiyorsunuz siz?” der gibi karşılık verdim ben de. Terbiyesizlik ettiğimin farkındaydım ne yazık ki! Bu tür “der gibi” bakmalar bana yakışmıyordu. Kavgalar hep bu sebeplerden çıkmıyor muydu? İzliyorduk televizyonlardan.

d

21

Sıddık Yurtsever

Latife Ediyorum Canım

Lafı hiç uzatmadan doğrudan konuya girdi. “Neyiniz var?” Bu sorunun cevabını verebilecek kadar hazır hissetmiyordum kendimi. Duymazlıktan geldim. O sırada pratik zekâmı kullanarak bir şeyler düşünmem gerekiyordu. Ama aklıma hiçbir şey gelmemişti, ilk defa. Yıllardır her türlü muzipliği yapan, çevresine kan kusturan o yaramaz çocuğun aklına bir şey gelmiyordu. Bu durumu doktorun asabi tavırlarının üzerimdeki baskısına bağladım, üzerimde durmadım. Tabii bu sırada soruyu tekrarladı. “Neyiniz var?” Ne demem gerekiyordu? Ben biliyor muydum neyimin olduğunu? Zaten bu süreçte en zor şey tanı koymaktı. Tanı koysam yanına tedaviyi de eklerdim. “Size boşuna mı para veriyoruz” diyecektim az kalsın, çok sinirlenmiştim. Birden devlet hastanesinde olduğum aklıma geldi. Hemen yuttum kelimeleri. Sakinleştim. Tipik bir doktor duruyordu karşımda. En azından ben öyle hissediyordum. Şimdiye kadar hiçbir doktorla bu kadar uzun bakışmamıştık ama ilk intiba önemliydi. Bugüne bugün hayatın gergefinde pabuç gezdiren, insan sarrafı bir adamdım. Sezgilerim kuvvetliydi. On yedi günlük meslek hayatım vardı üstelik. O koca on yedi günde neler yapmamıştım ki... Sağlam bir girişimci ruhuyla ilerlerken patron beni kendisine rakip olarak görünce her şey değişmişti. Süresiz izne ayrıldım ben de. Kendimle gurur duyu-


Birkaç aydır işsizim. Sabah erken kalkmak için akşam sekizde uyuyup öğlene doğru uyanıyorum. Sonra doğru kahvehaneye… Mahallenin en lüks kahvehanesinde geçiyor günlerim. Kanımın ısındığı kıymetli çocuklar olursa onlara hayatla ilgili ipuçları veriyorum. Sağ olsunlar can kulağıyla dinliyorlar beni. Hep aynı şeyler olmaz tabii. Hayatım bayağılaşmasın diye kahvehaneye geliş gidiş saatlerimi değiştiriyorum. O kadar da disiplinli bir hayatım var. Gelgelelim son günlerde genç yaşımın getirdiği bu büyük şöhretten olsa gerek, bazı problemler yaşıyorum. Kısa süreli bir tatile çıkmayı denedim ama arkadaşlar bırakmadılar. Benden öğrenecekleri çok şey varmış, beni bırakamazlarmış falan. Kırmadım onları, ne de olsa iyi çocuklar.

neyinizva

yorum. Bunu bu kadar kısa sürede hiç kimse yapamazdı, kabul edelim. Ancak bu yüksek performansımı pratiğe dökmeliydim. Teorideki başarım beni hayrete düşürüyordu. Dolayısıyla yeni iş alanları aramalıydım kendime. Birkaç işe girdim ancak benden kaynaklanmayan sebeplerle işler çok iyi gitmeye başladı. Bir terslik olduğunu düşünerek hepsinden kovdum kendimi.

“Buraya susmaya mı geldiniz?” İşte benim en büyük problemim bu, beynimi yönlendiremiyorum. Doktora ne söyleyeceğimi düşünürken hayat hikâyem geldi aklıma. Bahane üretmeyi unuttum. Oysa gelirken bir şeyler planlayacaktım ama dedim ya, beynimi sanki birileri yönlendiriyor. “Doktor Bey, bir kahve alabilir miyim? Kişisel gelişim uzmanı olarak insanlarla kurduğum diyalogların daha verimli geçmesi için aramızda bir sıcaklık olmalı. Lütfen yanlış anlamayın.” “Kişisel gelişim uzmanı mısınız?” dedi doktor. İşte bu! Resmen dört ayak üstüne düşmüştüm. “Evet” dedim. Koltuk altlarıma tüm turfanda meyveler sığabilirdi. “Nereden başlayacağımı bilemiyorum” dedi doktor, üzüntü içerisinde. Belli ki bazı kişisel problemleri vardı. Kıvrana kıvrana, ona yardım edip edemeyeceğimi sordu. “Bakın beyefendi prensip olarak ofisim dışındaki yerlerde mesleki ve gelişimsel sırlarımı, tecrübelerimi paylaşmıyorum. Lakin benim bir ofisim yok. Bu nedenle görüşmeyi burada yapmak zorundayız. Fiyata gelince standart tarifenin dışında olacak.” Bu önerimi hemen kabul etti ama daha sözümü bitirmemiştim. “Şu an sizin ayağınıza gelmiş bulunuyorum, bu da fiyatı ikiye katlıyor.” İtiraz etmedi. O dakikadan sonra rollerimizi tamamen değiştirmiştik. Koltuğundan kalktı, benim oturduğum sandalyeye oturdu. Ben de onun yerine geçtim. Acayip havalıydı. Kendimi namağlup şampiyon olmuş bir takımın teknik patronu gibi

d

22


ahbuterziler

Sıddık Yurtsever

hissettim. Bu duygular bana yabancı olduğu için tekrar işsiz güçsüz kisvesine büründüm. Doktor “Hangi üniversiteyi bitirdiniz?” diye sordu. Not defterimi çıkardım, tüm ciddiyetimle bazı şeyler yazdım ve konuşmaya başladım. “Durum sandığımdan daha kötü beyefendi” dedim. “Sizde ileri seviyede işleve takılma hastalığı mevcut. Benim ne söyleyeceğimden çok, kimin ne söyleyeceğiyle ilgileniyorsunuz. Üniversite mezunları işsizken -ben de işsizdim ama en mahrem sırlarımı ifşa etmemeliydim- siz benden medet umdunuz. Yalan mı?” Genellikle susan insanlardan nefret ediyordum. Doktor da öyleydi. Problemlerin çözümü için konuşmamız gerekiyordu. Her şeyi ben mi sorup öğrenecektim yani. Elimi sertçe masaya vurdum, “Kendinize gelin” dedim. “Ciddi bir görüşme yapıyoruz ve benim zamanım kısıtlı.” Hemen konuşmaya başladı. Bu sefer de susmak bilmiyordu. Bir daha elimi vurdum masaya. Aynı cümleleri tekrar ettim. “Eşimle sorunlar yaşıyorum” dedi pat diye. Kendimi çok kötü hissettim. “Ah bu terziler…” dedim “…ne olurdu biraz da kendi sorunlarıyla uğraşsalardı.” Ama benim de ilgi alanıma girmiyordu bu durum. Genellikle benim gibi uzmanlar akıl verirler ve gerisine karışmazlardı. Fakat bir şeyler söylemem gerekiyordu. “Bakın Doktor Bey ruhunuzun dinamiklerinde ciddi hasarlar var. Tahmin ediyorum, tatil günlerinde eşinize türlü yalanlar söyleyip evden dışarıya atıyorsunuz kendinizi. Bu çok doğru bir adım, sizi tebrik ederim.” “…” “Ancak tümevarımsal yöntemler kullanmayı tercih ediyorum ben. Yani eşinizle yaşadığınız sorunlar çözülemeyecek kadar karmaşık. Daha basitlerinden başlamalıyız. Şunu hiçbir zaman unutmamalısınız. Dünyaya damgasını vurmuş liderlerin yüzde doksan beşi eşine söz geçiremiyordu. Yüzde beşi hiç evlenmemişti.” “Yani benim iyi bir dünya lideri olacağımı mı düşünüyorsunuz?” Bu soruyu hiç beklemiyordum. Sağdan beklerken soldan aparkat yiyen sonra da nakavt olan boksörü andırıyordum. Hemen B planını devreye soktum. Bir kahve istedim doktordan. “Lütfen aramıza ikinci kişileri sokmayın, bu ilişkimizi zedeler” dedim. Hangi filmde geçtiğini unuttuğum bir replik imdadıma yetişmişti. Doktor kahve almaya giderken sekretere not bırakıp hastaneden tüydüm. “Bol bol Müslüm Gürses dinlemelisiniz bayım. Ruha şifadır. Eşinizi de boşayın gitsin.”

d

23


d

24

müslümgürses

Size Bir Müslüm Gürses Şarkısı Açtık!


vaka-yıkameri

Murat Şahin

#VakâyıKamerî

30 Ramazan 1436 Cuma günü gün batmaya yeni meyletmiş, bulutlar âleme küsmüşçesine kaybolmuşken Şahin Paşa endişeye gark olmuş, perme perişan güneşin batışını beklemekteydi. Bir önceki akşamüzeri muinine yaslanmış, içinde duyduğu tedirginlikle göğün tüm yıldızlarını yansıtmasını beklediği havuza bakarken sakindi. Zira Şahin Paşa, Hilal Gözetleme Merkezi’nin başkanı olarak birkaç dakika sonra hilali göreceğini ve heyecanla kendisinden haber bekleyen Müslümanlara bayram müjdesini vereceğini düşünüyordu. Fakat beklediği olmadı. Hilal apaçık gökyüzüne rağmen sabaha dek görünmedi ve milyarlarca nüfusa sahip Âlem-i İslam’da bir avuç kul dışında herkes bir gün daha oruç tutacak olmaktan dolayı oflayıp poflayarak sahur etti. Şahin Paşa’nın yetmiş altı yıllık ömründe bir kez bile böylesi açık havada hilali görmediği olmamıştı. Daha kötüsü, hemen her gün yarım saatini önünde geçirdiği, artık tüm hareketlerini ezbere bildiği bu havuzun görüntüsünde alışılmadık bir şeyler olduğunu hissediyor fakat bir türlü ne olduğunu çözemiyordu. Gençliğinde yıldızların ölümünü öngörür, Güneş sistemine giren göktaşlarını anında adlandırıp yörüngelerini zihninde çiziverirdi. Elbette bütün bunları başında oturduğu havuza bakarak yapmıyordu. Fakat hissiyatı çalışmalarına yön veriyor, adeta nereye nasıl bakması gerektiğini nokta atışıyla bulmasını sağlıyordu. Şimdiyse yaşlanmıştı. Kimi zaman zihnini kurcalayanları anlayamıyor, kimi zamansa doğru yere baksa dahi mevzuyu göremiyordu. Feza Tetkik Komitesi’nden de bu sebeple emekli edilmiş, onursal başkanlığa “yükseltilmişti”. Oysa Şahin Paşa bu haline rağmen değme akademisyenlere taş çıkartacak enerjiye, bilgiye ve hatta kuvvete sahipti. Bilhassa solucan delikleri ile ilgili araştırmaları ve kullanmasına bir türlü izin vermedikleri, dünyadaki ilk ışık ötesi hızdaki uzay aracı Tulpar sayesinde kendinden sonrakilerin asla erişemeyecekleri bir mertebeye eriştiğini düşünürdü.

d

25


ramazan

Şahin Paşa başını muinden kaldırdı ve tefekkür haline bir son verdi. Güneş ufukta son mücadelelerini vermekte ve gök kararmaktaydı. Henüz yıldızlar seçilemiyor, ay ise hiç ortalıkta görünmüyordu. “Ya Sabır” çekti ve başını tekrar değneğine yasladı. Bir aralık içi geçer gibi oldu, yana doğru devrilecekken minarelerden yükselen ezan sesleriyle kendini toparlayıp bakışlarını havuza kaydırdı. Fakat o da neydi? Allahüâlem, kâinat yaratıldığından beri tıkır tıkır işleyen mizanda bir kayma, tövbe estağfurullah, bir bozukluk vardı! Ellerini havuza daldırıp yüzüne bir avuç su çarptı. Yetmedi. Ayağa kalkıp başını göğe dikti. Artık rahatlıkla seçilmekte olan yıldızların arasındaki bir boşluğa baka baka rasathanesine koşturdu. Bilgisayarının başına oturup Tepegöz Teleskopu’na bağlandı. Ezberindeki koordinatları girdi ve ekrandaki görüntü karşısında donup kaldı: Ay yerinde yoktu! Elbette bu şok anı saatler sürmedi fakat geçen birkaç saniye dahi Şahin Paşa’ya yüz yaşını aşırttı. Cepkeninin cebinden telefonunu çıkartıp halifeyi aradı. Cevap yoktu. Derhal Feza Tetkik Komisyonu’nun ve Halifelik makamının toplanması, konunun aydınlatılması için gün doğmadan harekete geçilmesi gerekirdi. Yoksa alimallah bayram etmek mümkün olmayabilirdi. Düşündü. Bu işe ivme katmanın tek bir yolu vardı. Şüphesiz kendisini takip eden milyonlara sesini duyurduğu an Sultanımız da haberdar olur, komisyon oluştururdu. Sosyal medyaya girdi ve henüz kimsenin ruhunun dahi duymadığı hakikati şu cümlelerle cümle insana okuttu: “Ay yerinde yok. Ramazan bitmedi. Oruca devam.” Elbette milyonlarca insan okuduğu bu üç cümlelik mevzuya sessiz kalacak değildi. Şahin Paşa çıldırdı diyenler bir yana, ay en çok otuz gün sürer, Ramazan bitti yarın bayram diyenler diğer bir yanaydı. Elbette mevzu ne olursa olsun eğlenmeyi bilenler de vardı. “Ramazan gitmiyor hanım, masaya bir tabak daha koy” diyen de “Nazı çekilmedik bir ay kalmıştı” diyen de vardı. Fakat üç beş meczup dışında tek bir kimse bile ayın ortalıkta olmadığı hakikatine itiraz etmemişti. Hatta NASA’dan, JAXA’dan, ISRO’dan, ESA ve RSA’dan da ayın ortalıkta olmadığı yönünde bilgiler gelmişti. Fakat hakikat elbette Şahin Paşa’yı vuran o cümledeydi: “Bayrama layık olana kadar bekleyeceğiz.” Gerçek alenen bu cümledeydi. Belki de yedi göğün Yaratıcısı zorlu Ramazanlar sonrasına bir hediye kıldığı bu bayrama kullarını artık layık görmemişti. Ne Kur’an, ne infak, ne fitr, ne zekât, ne sadaka -ve hatta- ne de orucun yer aldığı bir Ramazan sonrasına bayram etmek hakları var mıydı ki hevesle bayramı bekliyorlardı?

d

26


halifemizdogrusoyler

Murat Şahin

Derken paşanın beklediği oldu. Telefonu Muradiye Marşı’nın melodisiyle çalmaya başladı. Bu devletli sultanımızın aradığı anlamına gelmekteydi. “Buyrun hünkârım” diyerek telefonu açtı. Bir saat içinde Halife Hazretleri’nin konağında buluşulacaktı. Kendisini almaya helikopter gönderilmişti. “Emredersiniz hünkârım” diyerek telefonu kapattı. Helikopter gelene dek orucunu açtı ve üstünü başını düzeltti. Bilgisayarını kucaklayıp arka avludaki piste yürüdü. Kendisine ahvali soran tüm çalışanlara aynı yanıtı verdi: “Ay geri dönerse hemen haber edesiniz.” *** Sultan Murad “Şahin Paşa, bu meseleyi ilk sen fark ettin, de bakalım nedir ahval” diyerek konuyu hemen açıverdi. Huzurda Feza Tetkik Komitesi’nin başkanı Deniz Hatun, Halife Hazretleri Tahir efendi, Sadrazam Ömer Efendi ve Çeribaşı Muhsin Ağa vardı. Boğazını temizleyip söze girdi. “Hünkarım, iyi bilirsiniz ki Yaratan Rabbim’in lütfu sayesinde semada olan mevzuları görmesem de hissederim. Bundan dört gün evvel ay karardığında içimde bir huzursuzluk oluverdi. Rüyamda gecelerin buz tuttuğunu, gündüzlerin dahi serinlediğini gördüm. Düne kadar pek ehemmiyet vermedim, lakin dün hilali beklerken apaydınlık gökte hiçbir şey göremeyince içimdeki kuşku büyüdü. Bugün de hilali göremeyince hemen teleskopla incelemeye koyuldum. Gördüm ki ayın olması gereken yerde hiçbir şey görünmemektedir. Önce size akabinde halifemize ulaşmaya çalıştım fakat nafile. Hal böyle olunca ahaliye haber vermek elzemdir diye düşündüm. Bir kusur ettimse affola.” “İyi ettin. Az biraz infial olmuştur fakat mühim değil. İnşallah çözülür. Siz ne dersiniz Halife Hazretleri? Ahaliye bayram mı demeli yoksa oruca devam mı?” Halife Tahir Efendi yerinde doğruldu: “Ben derim ki Ayın ortadan kaybolması mümkün değildir. Zira Allah’ın vaadi haktır. Resul’ünün sünneti ve hadislerinin hak olduğu gibi… Ay, Güneş, gezegenler, âlemler bir felek içinde yüzer ve bu felekte bir şaşma olmaz. Ta ki kıyamet kopsun. Eğer Müslümanların tüm işleri ay takvimine göre düzenlenmişse bu kıyamete dek ayın baki kalacağı anlamına gelir. Zahirde ay yok gibi görünebilir, hakikatte ise yerinde durmaktadır ve Aziz ve Rahim Allah bizi bu vesileyle sınamaktadır. Ben böyle düşünürüm. Bayram konusuna gelince… Ay takviminde gün otuzu geçmez. Eğer bugün bir hata ettikse Allah affetsin. Yarının ise bayram olduğu muhakkaktır. Ahaliye bayram günü oruç tutturmayalım. Tabi tez vakitte de hakikati bulmak gerekir ki sonraki aylarımız şaşmasın, şirazemiz kaymasın.”

d

27


“Hünkârım müsaade buyurursanız” dedi Şahin Paşa. Sultan başıyla onaylayınca devam etti. “Yolda heyecanım geçince farkına vardım ki ne bugün, ne dün ne de daha evvelinde ne yerçekiminde ne de denizlerin dalgalarında bir değişiklik oldu. Dahası ayın yerinde yeller esseydi nice yıldızları ve tam bu dönemde ayın ardında kalacak olan Kervankıran’ı da görmemiz mümkündü. Oysa biz hiçbir şey görmüyoruz. Kanaatimce ayın yüzeyine düşen ışık tekrar bize yansımamaktadır. Sebebi ise ancak aya giderek bulunabilir.” “Olmaz Şahin Paşa. Olmaz.” Dedi Sultan Murad. “Ben senin sözü nereye getireceğini bilirim. Tulpar’ı kullanmak, hem ışık hızını aşmak hem de ahir zaman boyunca hayırla yâd edilmek istersin. Lakin dünya bize kâfidir. Ne başka âlemleri araştırmaya ne de dünyayı riske atmaya lüzum var. Bir uzay mekiği salınır, iki günde aya gidilir, ne tetkik gerekirse yapılır. Vazifeyi Deniz Hatun üstlensin. Mevzu kapanmıştır. Allah’ın selamı üstünüze olsun” Murad Han böylece kalkıp konaktan dışarı çıktı. Şahin Paşa hemen ardından seğirttiyse de Muhsin Ağa’nın kolundan tutmasıyla durdu. “Vazgeç bu sevdandan Şahin Paşa” dedi Muhsin Ağa. “O sürücüler çalışınca ne olacağını kimse bilmez. Kara delikler açıp hepimizi ahrete yollarsan vebali büyük olur.”

hünkarı

“Halifemiz doğru söyler. Ben de öyle düşünürüm. Söyleyin bayram topları patlatılsın”

*** Elbette Şahin Paşa bu yaşa gelip de hayatının en büyük icadını çalıştırmadan, hele ki en büyük mevzusunu çözmeden ölmeye razı değildi. Bu yaştan sonra padişah kendisini astırsa ne olurdu? Yaşayacağı üç beş yıl kalmıştı zaten. Oysa Tulpar rüştünü ispat etse Devlet-i Âli şahlanırdı. Hem Ay’ın başına ne geldiyse hemen öğrenmek lazımdı. Belki iki gün sonra iş işten geçmiş olacaktı. İşte yol boyunca bunları düşünen Şahin Paşa helikopterden iner inmez doğruca Tulpar’ın bulunduğu hangara yürüdü. Diğer çalışanlar, amirinden uzmanına Şahin Paşa’nın peşine düşmüş fısıltılarla “bu kez yapacak” demekteydiler. Yaptı da. Çalışanların alkışları, ıslıkları, duaları arasında uzay kıyafetini giyen Şahin Paşa Tulpar’ı çalıştırdı ve her iki kanadın altındaki devasa motorların gürültüsü arasında hızlanma rampasına ilerledi. Kısacık sürede Tulpar yüzlerce kilometre hıza ulaşıp göğe yükselmeye başladı. Paşa uzay gemisini tıpkı bir uçak gibi tasarlamıştı.

d

28


atmosferindışına

Murat Şahin

Atmosferin dışına çıkmadan solucan deliğine girip istediği koordinata erişebilirdi. Öyle de oldu. Karanlık gökyüzünde, Tulpar’ın ışıklarının yanıp söndüğü yerde bir an bir bulantı, girdabı andıran bir görüntü oluşuverdi ve ışıklar kayboldu. “İznik, Aya iniyorum. Tatbikat başarılı” sesi dört saniye sonra geldi. “Bir dakika. Ay’da bir şeyler var. Tekrar ediyorum. Ay’da bir şeyler var” sesi ise hemen akabinde. Gerçekten de ay yüzeyinde daha önce emsalini görmediği makineler ve daha mühimi o makineleri kontrol eden insanımsılar vardı. Acep gizli gizli mi yaklaşmalı yoksa doğrudan yanlarına mı inmeliydi? Bu kimseler kendini tehdit saysa canından olur ya da onlarla savaş çıkartabilir miydi? Yetmiş altı yaşında artık bu soruların pek de ehemmiyeti olmadığına kanaat getirdi. Gördüğü yüzlerce makinenin arasındaki açıklığa doğru yavaşça inişe geçti. Yaklaştıkça o kimselerin kaçışacağını yahut panikleyeceğini sanıyordu. Oysa onlar iniş alanının çevresinde toplanmaya başlamışlardı. Yüzlerinde maske, üzerlerinde özel bir kıyafet yok gibiydi. İnsana o kadar benziyorlardı ki Şahin Paşa bu işin arkasında ecnebilerin olduğundan şüphe duymaya başlamıştı. Tulpar’ı hafifçe Ay yüzeyine indirdi. Kaskını takıp kokpiti açtı ve uzaylıların arasına doğru zıplayıverdi. Yanlarına indiğinde uzaylıların yüzlerini çevreleyen incecik bir maskeleri olduğunu fark etti. Dişleri daha sivri ve seyrekti. Göz kapakları ise yoktu. Ara ara gözleri yuvalarında dönüyor ve bembeyaz bir görüntü bir anlığına belirip kayboluyordu. Başka bir farklılıkları yoktu. Gayri ihtiyari “Selamün aleyküm” deyiverdi. Kaskındaki sistem seslerin iletilmesini sağlıyordu. “Selamlar dünyalı” diye yanıt verdi içlerinden birisi ve elini uzattı. “Size rahatsızlık verdik kusura bakmayın. Fakat bu kadar erken geleceğinizi de beklemiyorduk.” Epey akıcı ve Türkçe konuşuyordu. “İz… İznik bunu duyuyor musun?” dedi Şahin Paşa şaşkınlıkla. “Tüm dünyaya yayınlıyoruz” diye geldi yanıt. “Siz nasıl yahu?” dedi Şahin Paşa uzaylılara dönerek. Ne diyeceğini bilememişti. Uzaylıdan kahkahaya benzeyen bir ses yükseldi. “Bizler Titan Uydusu’ndan Vonnegutlarız. Sizi uzun zamandır izleriz. Baktık ki dünyanın hali iyiye gitmiyor, size bir sürpriz yapmak istedik. Ayın her iki yüzünü ışık soğurucularla kapladık. Böylece güneşin ısısı Ay’ın çekirdeğine kadar emilip Ay tarım yapmaya hazır hale gelecekti. Duruma uyanmayasınız diye soğuruculara yansıtma panelleri de eklemiştik ki bir aksilik oldu. Bugüne yetişmesi gereken paneller yetişmedi. Haliyle siz de Ay’a bir haller olduğunu anladınız.”

d

29


“Birazdan biter. Gelin beraber çay içelim” dedi Vonnegut. “Sonra da sizi Titan’a götürür misafir ederiz. Ne dersiniz?” Şahin Paşa’nın nutku tutulmuştu. Tam o sırada İznik’ten bir ses geldi: “Paşam ahali sosyal medyaya bir fotoğraf ister. Özçekim olsun”.

özçeki

“Yahu etmeyin. Az kaldı koskoca alem-i islam bayramsız kalacaktı. Ne zamana hazır edersiniz panelleri?” dedi Şahin Paşa. İçinden bir ses yaşadığı keşfin ehemmiyetini göz ardı ettiğini söylüyordu. O sese aldırmadı.

*Murat Şahin Blogu

“Leave Behind”, Steve Jones

d

30


lolita

Gökçe Özder Humbert Humbert Humbert Humbert’ın kendinden sürekli olarak Humbert Humbert olarak bahsetmesi onun çift kimlikliliğine işaret olsa gerek. Normal hayatını devam ettirmeye, “normal” görünmeye çalışırken bir yandan da bir hasta aslında.

Edgar Allan Poe Roman boyunca Humbert’ın sıkça adını zikrettiği, kendisiyle özdeşleştirmek istediği Poe 27 yaşındayken 13 yaşındaki Virginia ile evlenir. Kitabın birçok yerinde kendini onunla özdeşleştirme ve yaşadığı şeyi meşrulaştırma çabasında olduğunu görürüz. Lolita’nın Humbert’ın odasına girdiğinde Humbert’ın Poe’dan Annabel Lee şiirini okuyor olması, ilk aşkının adının Annabel olduğunu da düşünürsek epey dikkat çekici. Ayrıca kendine takma isim olarak Edgar’ı tercih etmesi de akla soru işaretleri getiriyor

Freud Anlatıcı “kahraman” Humbert’ın okurlarının kendisini Freudyen yargılarla yargılayacağını tahmin ederek dalga geçmesi okuru ters köşe yapan cinsten. Yine de sorunlu bir çocukluk geçirip bunu sorunsuzmuş gibi anlatan Humbert’ın duygularını Freudyen gerekçelere bağlamaktan kaçamıyor okur.

Lolita’ya karşı hissettiği şey aşk mı hastalık (pedofili) mı? Pedofili

Aşk

Humbert’ın “supericikleri”ne olan hayranlığı malum. Evlenmenin de esasında pedofilik bireylerde sık göründüğü, hastalıklarını gizlemek için bu yolu seçtikleri biliniyor. Öte yandan Humbert’ın “dalgacı” tavrı akla toplum normlarını sorgulamayı da getiriyor. Acaba Humbert “Pedofili diye bir şey yok, sizin normlarınıza inanmıyorum” mu demek istiyordu?

Humbert’ın Lolita’yı bulduktan sonra ondan kopamaması düşündürücü Lolita ile arasında var oluşsal bir bağ kurmuş olabilir. Tıpkı Tanpınar’ın Adem ve Havva öyküsündeki ya da Turgut Uyar’ın Geyikli Gece şiirindeki gibi.

Quality

Kitap-Kübrick’in Filmi Kitapta ilk olarak karşımıza Haze’in Humbert’a önerdiği diş doktoru olarak Quality’nin amcası çıkarken Kübrick’in filminde bu sahneden çok daha önce Quality’nin adı geçiyor. Humbert, Haze’in evine bakmaya geldiğinde evde geçen yıl Quality’nin kaldığına şahit oluyoruz. Kübrick’in filminde Quality’ye yoğunlaşılması oysa kitapta çok yer almaması kitabın okurlarını hayal kırıklığına uğratabilir.

Sihirli Avcılar Humbert’ın Lolita’nın “ırzına geçtiği” otelin adı ile Quality’nin Lolita ile yakınlaşma yolu bulduğu oyununun adı Sihirli Avcılar. Quality ile Humbert’ın kişilik benzerliği, dikkat çekici.

d

Hamiş: Fikirlerin birçoğu ayda bir toplandığımız okuma grubunda ortaya çıkmıştır. Lolita topl

31


Lolita’yı seviyor muydu? Romandaki Lolita-Haze ilişkisinin görünürde çok kötü olduğunu düşünsek de anlatıcının Humbert olduğunu hatırlayınca anlatılanları sorgulamadan edemiyoruz. Acaba gerçekten kötü müydü yoksa Humbert, Lolita’ya gösterdiği ilgiyi, şefkati ve tecavüzü “babalık” sıfatı altında meşrulaştırmaya mı çalışıyordu?

Stanley Kubrick (1962 Siyah-Beyaz)

nabokov

Haze

Aaa Bu Kitabın Filmi de Varmış!

Ne İzlesem?

Adrian Lyne (1997 Renkli)

Ne Dinlesem? Film müziği bunlar!

Adrien Lyne Kubrick

Dahası Var!

E-Kitap

32

d

lantısında yer alan Burcu, Elif, Ümit ve Neslihan’a teşekkürlerle.


kurgulasakdamıyazsak d

Ümit Kılıç

Yazmak öyle zor iş ki çoğu zaman dünya üstünde cehennemi yaşayan yazarların, sonrasında tüm cezalardan muaf tutulacağını düşünüyorum. Jessamyn West

Kurgulasak da mı Yazsak? Yazmaya niçin ihtiyaç duyarız? Rahatlamak, tedavi olmak, kurmaca bir metin yaratmak, gerçekleri açıklamak, kültürü aktarmak, yasaları korumak, ödev yapmak, alışveriş listesi hazırlamak… Birçok amaca hizmet eden yazma eylemi, hayatımızın neredeyse bütün alanlarında mevcut. Bunlardan bazıları için temel yazma becerisi kazanmış olmak yeterli, bazıları içinse özel eğitim, hatta yetenek gerekir. Mesela kurmaca bir metin yazabilmek yetenek gerektirir. Peki, bu yetenek doğuştan mı gelir yoksa sonradan edinilebilir mi? Soruyu genişletirsek, herkes kurmaca bir metin yazabilir mi? “Yeni Başlayanlar için Yaratıcı Yazarlık” kitabının yazarı Zümrüt Bıyıklıoğlu’na göre “Evet… Yeterli okuma tecrübesi, teknik bilgiler ve yaşanmışlığı olan herkes yazabilir.” Bıyıklıoğlu’nun 2015 yılında Esen Kitap’tan çıkan eseri, sadece yazar olmak isteyenlere değil, yazma isteği olan herkese hitap ediyor. Karşımızda, okuyucuyu kavramlara boğan teorik bir kitap yok. Kurmaca metnin temel bölümlerini, dünyaca ünlü eserlerden örnekler göstererek anlatan yazar, bölümlerin sonunda verdiği alıştırmalarla da okuyucuya pratik yapma imkânı sağlıyor. “Yeni Başlayanlar için Yaratıcı Yazarlık” sekiz bölümden oluşuyor: 1. Kurmaca Metinde Karakter Yaratımı 2. Kahraman ve Olay İlişkisi: Çatışma 3. Zaman, Mekân ve Ortam 4. Olay Örgüsü: Kurgu – Örüntü 5. Anlatım Teknikleri 6. Yazarın Bakış Açısı 7. Başlamak ve Bitirmek 8. Son Dokunuşlar, Sık yapılan Hatalar ve Uyarılar. Bunlarında öncesinde, “Başlarken” ve “Yazmak Üzerine” adlı bölümlerde yazarın; yazmaya, yazarlığa, sanata, edebiyata ve kendi kitabına değgin görüşlerini okuyoruz. Sekiz bölümde de bölümün içeriğine uygun epigraflar bulunuyor. Epigraflar içeriklere tabiri caizse cuk diye oturuyor. Sadece epigrafların değil, verilen örneklerin de anlatılanlara tamı tamına uyan metinler olması, okuyucu için büyük bir şans.

33


Bu yazıda kitabı tanıtabilmek için her bölümü tek tek ele almanın doğru bir yol olacağını düşündüm. Kitabın tümevarımsal yapısı, bu yolu seçmemde en büyük etken. Ayrıca bölümlemenin, kurmaca metnin temel unsurlarının baz alınarak yapılması da bu başlıkları ayrı ayrı ele almamın bir başka sebebi. Karakter yaratımının hangi aşamalarla gerçekleştiğinin anlatıldığı birinci bölümde; karakter ve tip arasındaki fark, ana kahramanla (protagonist) çatışma yaratan kahraman (antagonist) arasındaki ilişki, Edward Morgan Fosters’ın karakter sınıflandırması, Northrop Frye’nin kahraman sınıflandırması ve karakterin okuyucuya tanıtılmasında izlenecek yollar konuya uygun örnekleriyle birlikte veriliyor. Örnekler arasında Sineklerin Tanrısı’nın Jack’i, Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’u, Uğultulu Tepeler’in Heatcliff’i, Oblomov’un İlya İlyiç Oblomov’u, Koleksiyoncu’nun Clegg’i gibi başyapıt olmuş eserlerin kahramanlarını görüyoruz. Genel kuralları, örnekli istisnalarıyla birlikte ele alan yazar, “Bu kuralların genel olduğunu, sanatta kuralların her zaman yıkılabileceğini, bu yüzden de yazmanın tekdüze ve sıkıcı olmadığını tekrar hatırlatmak isterim” (Bıyıklıoğlu, 2015, s.39) diyerek okuyucuyu, yani yazar adayını kuralların içinde sıkışmaktan kurtarıyor. Bunun yanında alıştırma alt başlığında yazar adayına karakter yaratabilmesi için egzersizler sunuyor.

yazmaköylezorişki

İlk yedi bölümün tasarısı aşağı yukarı şöyle: Konuyla (başlıkla) ilgili bilgiler ve açıklamalar veriliyor, sonrasında Türk ve dünya edebiyatından konuya uygun örnekler inceleniyor, konuyla ilgili bugüne kadar kabul edilmiş genel kurallar sıralanıyor ve bölümün sonunda, okuyucunun öğrendiklerini uygulayabilmesini sağlayacak alıştırmalar veriliyor. Bu tasarı mevcut olmakla birlikte, bazı bölümler kendi içlerinde farklı bilgi ve notlar da içermekte. Yeri geldiğinde bunlardan bahsedeceğim.

Çatışma başlığını içeren ikinci bölümde kahramanı çatışmaya götüren sebep veya sebepler, çatışmanın tetiklediği duygular ve bunların yarattığı davranış şekilleri üzerinde duruluyor. Çatışma çeşitlerinin tanım ve açıklamaları yapılmasa da (Kitabın sonunda ek olarak mevcut.) verilen örnekler üzerinden çatışma çeşitleri anlatılıyor. Bernard Malamud’un Tamirci romanıyla iç çatışmayı ve insan-devlet kurumları çatışmasını, Sylvia Plath’in Sırça Fanus romanıyla insan-toplum çatışmasını, Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe romanıyla insan-doğa çatışmasını örnekleyen yazar, Tolstoy’un Anna Karenina’sına özellikle değiniyor.

d

34


annailekocasıaleksey

Ümit Kılıç

Anna ile kocası Aleksey arasındaki çatışma, kitapta anlatılan çatışma türlerinden biraz farklıdır. Tolstoy, burada iki tarafı da eşit derecede haklı kılarak çatışmayı çıkmaza sürmüştür. (Bıyıklıoğlu, 2015, s.54) Kurmaca bir metnin karakter ve çatışmadan sonra gelen üçüncü temel ayağı zaman ve mekândır. Üçüncü bölümde Bıyıklıoğlu zaman ve mekânı, metnin çakılacağı sağlam bir zemin olarak tanımlamaktadır. Hikâyenin geçtiği zamanın özellikleri, karakterin aldığı kararları, yaşadığı hayatı etkiler. Bu yargı, kitapta John Fowles’in Teğmenin Kadını romanıyla örneklendirilir. 1870’li yıllarda bir kadının onurunu korumak için yaptıkları bize bugün saçma ve komik gelebilir. Bıyıklıoğlu, Anna Karenina’yı da es geçmiyor bu bölümde. Anna 21. yüzyıl karakteri olsaydı muhtemelen boşanmış, ikinci evliliğini yapmış, kendini trenin altına atmaktansa kariyerine odaklanmış bir kadın olurdu. (Bıyıklıoğlu, 2015, s.59) Gelecekte geçen kurmaca metinlerde mekânlar tamamen yazarın yaratım gücüne bağlı olduğu için yazarın açıklayıcı ve tutarlı olması gerektiğini vurgulayan Bıyıklıoğlu, konuyu 1984 ve Fahrenheit 451 örnekleriyle irdelemeye çalışıyor. Kitapta dikkat çeken bir husus, yazarın hiçbir edebi türe değinmezken ‘bilimkurgu’ türüne bir alt başlık açmış olması. Yazar, bunun sebebini ‘teknolojik hayal kurmanın önemini hatırlatmak’ olarak açıklar. Yaratıcı yazarlık eğitiminin olmazsa olmazının hayal kurmak olduğunu düşünürsek, Bıyıklıoğlu’nun tercihinin yerinde olduğunu söyleyebiliriz. Bilimkurgu alt başlığıyla verilen bölümde okuyucu, bilimkurgunun tekniklerini çok kısa ve net ifadelerle ve uygun örneklerle kavrama olanağı buluyor. Ardından verilen alıştırmadaki problemle de okuyucunun (yazar adayının) muhakeme yapması isteniyor. Bunun dışında diğer bölüm sonlarında olduğu gibi “zaman ve mekân” bölümünün sonunda da genel kurallar ve alıştırmalar, okuyucunun bölümü pekiştirmesine ve pratik yapmasına olanak sağlıyor. Fitzgerald’ın “Eğer yalan söylemeyi ve abartmayı beceremiyorsanız kurmaca yazamazsınız” proloğuyla başlayan kurgu bölümünde Bıyıklıoğlu, E. M. Forster’in hikâye ile kurgu arasındaki farkı açıkladığı anekdotuna yer verir: “Kral öldü ve kraliçe öldü” cümlesinde iki olay verilmiştir ve bu bir öyküdür. Ama ‘Kral öldü ve sonra kraliçe üzüntüden öldü.’ cümlesinde kraliçenin ölümü kralın ölümüne bağlanmıştır. Bu bir kurgudur.

d

35


Anlatım tekniklerinin olduğu beşinci bölüm, yazar adayının “nasıl yazacağı” sorusunun cevabı için öneriler sunmakta. Bu bölümde yazar adayına, Anlatma (Diegesis) ve Gösterme (Mimesis) için en çok kullanılan on teknik, açıklama ve örnekleriyle birlikte verilir. Mektup, montaj, otobiyografi, geriye dönüş, günlük bu tekniklerden bazıları.

kurg

Kurgu çeşitlerinin ayrıntılarıyla anlatıldığı bu bölümde, Aristo’nun dört ana kurgusuna (basit trajik, basit talih, kompleks trajik, kompleks talih) atıfta bulunulsa da alt başlıklar Dante’nin İlahi Komedyası’nın kaynaklığında şekillenir.

Yazarın bakış açısını ele alan altıncı bölümde Bıyıklıoğlu, bakış açısını metinle okuyucu arasındaki bağı kurması bakımından önemser. Birinci, İkinci ve Üçüncü tekil şahıs anlatıcıların ve anlatımda bakış açılarının ayrıntılı olarak verildiği bu bölümde, diğer bölümlerde olduğu gibi genel kurallar ve alıştırmalar mevcut. “Başlamak ve Bitirmek” adlı yedinci bölümde bir yazıya başlamanın ve yazıyı finale götürmenin zorlukları anlatılır. İlk cümle, ilk paragraf, ilk birkaç sayfa… Bıyıklıoğlu, dünyaca ünlü eserlerden (Gönülçelen, Moby Dick, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, Tıkanma, Dönüşüm, Emma, Baba, Anna Karenina, Aşk ve Gurur, Sırça Fanus) sekiz farklı açılış sahnesi sunarak, kalemi eline almak üzere olan yazar adayına ilk cümlenin, ilk sayfaların önemini vurguluyor. Yapmamamız gerekenleri görmek de iyi bir öğrenme yoludur diyen Bıyıklıoğlu, www.bulwer-lytton.com adresindeki ‘En Kötü Giriş Cümlesi’ yarışmasına yönlendiriyor yazar adaylarını. Ödülü 150 $. Sonların da önemine değinen yazar; Sineklerin Tanrısı, Gönülçelen, Fransız Teğmenin Kadını romanları üzerinden kurmaca bir metinde olması gereken, etkileyici sonları örneklendiriyor. Sekizinci bölüm “Son Dokunuşlar, Sık Yapılan Hatalar ve Uyarılar” adını taşıyor. Bu bölümde çatışma ve olay örgüsünün sağlamlığına vurgu yapan yazar; düzenli çalışma, çabalama, tekrar, taklitten kaçınmama, samimiyet üzerinde duruyor. Kitabın sonunda “Karakter yaratımında sorulması gereken sorular” (karakterizasyon

d

36


julesrenard

Ümit Kılıç

listesi) ve “Çatışma Çeşitleri” ek olarak veriliyor. Özellikle karakterizasyon listesi, yazar adaylarının karakter yaratabilmek için başvurabilecekleri bir atölye etkinliği niteliğinde. Aslında kitabın bütün “Alıştırmalar” başlıkları için bu değerlendirmeyi yapabiliriz. Kitap, isminde vadettiğini içeriğinde veriyor: Yeni başlayanlar için yaratıcı yazarlık. Sadece yazmaya yeni başlayanlara değil, nereden başlayacağını bilmeyenlere de bir patika olma özelliği taşıyor. Patika diyorum çünkü yazma eyleminde girilecek yol, okumayla aldığımız zevki veren eğlenceli bir yol değil. Yazar; okuyucuyu kavramlara boğmadan, doğru örnekler seçerek, kalıplara sokmadan, istisnalara dikkat ederek, teknikler arası farklılıkları ve olmazsa olmazları vurgulayarak, yazar adayını harekete geçirecek araştırma ve alıştırmalar vererek hem bu patikayı eğlenceli hale getirmeye çalışıyor hem de bu yola gönüllü giren yazar adaylarına kurmaca bir metin yaratabilme ihtimali vadediyor. Yaratıcılık, yazma edimi için gerekli ama yeterli değildir. Yaratıcı bir konu akla geldikten sonra, eline kalemi veya klavyeyi alıp yazmak ve ısrarla devam etmek, yazarı istediği sonuca ulaştırabilir ancak. Aksi halde, hiç gelmeyecek olan bir ilham perisi beklendiğinde, yazarın konudan uzaklaşması ve yazmaması kaçınılmaz olacaktır. Jules Renard’ın da dediği gibi “Zafer, sürekli çaba harcanarak elde edilebilir.”

Konuya ilgi duyanlara… Kısa içerik özetleriyle birlikte kitap önerileri: • Murat Gülsoy’dan Büyübozumu: Teori, örnek incelemeleri ve alıştırma çalışmaları bulunur. • Aydın Şimşek’ten Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme: Teori, örnek incelemeleri ve alıştırma çalışmaları bulunur. • Yeşim Cimcoz’dan Yazarak Hafifleyin: Bolca alıştırma bulunur. • Stephen May’dan Yaratıcı Yazarlık: Birçok türü kapsar ve ayrı ayrı ele alır, bolca öneri ve alıştırma içerir. • Adem İşcan ve Sami Baskın’dan Etkinliklerle Hafta Hafta Yazılı Anlatım: Teori, örnek incelemeleri ve alıştırma çalışmaları bulunur. • Osman Gündüz ve Tacettin Şimşek’ten Yazma Eğitimi El Kitabı: Teori, örnek incelemeleri ve alıştırma çalışmaları bulunur.

d

37


“Şu an ulaşabileceğim bi’ link yok mu?” diyenlere…

Bir sürü yazarlık atölyesi olduğu için hepsini buraya alma gereği duymuyorum. Bunun için Google amcaya “Yaratıcı Yazarlık Atölyesi” yazıp ara butonuna basabilirsiniz. Veya bu linkte yazılmışı ve ara butonuna basılmışı var.

Murat Gülsoy’un neler yaptığını buradan takip edebilirsiniz.

Özellikle “Eee ben yazdım da sonra n’olcak?” diyenler için!

linkyokmu

(Son iki kitap ilköğretim ve lisedeki yazma derslerine/etkinliklerine kaynak niteliğinde. Kapsamı geniş ve yazma eğitimi ağırlıklı.)

Hakan Günday’ın bu konuşmasını dinleyebilirsiniz. Youtube’da başka neler var diyorsanız, devam kayıtlarıyla birlikte bunu önerebilirim.

“Hareketli görüntü yok mu kardeşim?” diyenler de bunlara tıklayabilir! Roman nasıl kurgulanır?

Yaratıcı yazarlık nedir?

Yazar olabilmek için hangi özelliklere sahip olmak gerekir? Öykü yazarken nelere dikkat edilmeli? Romanda karakter nasıl oluşturulur?

d

38


xhanımversusxinhanımı d

Gökçe Özder

“Ne olacak kızım, alt tarafı evlilik. Evlenirsin, yuvan olur, çocuğun olur, yaşar gidersin.” Annem

X Hanım Versus X’in Hanımı “İlk kadın yazarımız”, kadına verdiğimiz değeri ortaya koymak için fotoğrafını banknota bastığımız kadın Fatma Aliye, ilk telif kitabını pek sevgili hâmisi Ahmet Mithat Efenedi ile birlikte kaleme alır. Kapağında adı yoktur. O, Ahmet Mithat Efendi’nin öğrencisi, yetenekli bulduğu bir genç kadındır. Öyle ki Türkiye’nin önde gelen vakıflarından birinin düzenlediği panelde, İsa’dan sonra 2006 yılında, bu sefer de “babasının kızı” olarak anılacaktır. İlk eşi Salih Zeki Bey’le evliliğinin ardından eserlerini Halide Salih adıyla kaleme alan Halide Edip’in Edip’i ise babası Mehmet Edip Bey’den mirastır. Soyadı kanununa kadar babanın ismiyle anılmak bir zaruriyet olmakla birlikte soyadı kanunun ardından da pek bir şey değişmez. Hatta kadın artık kendi soyadını kullanabiliyor olsa bile… “Kapıcının karısı”, “imamın karısı”, “tornacının karısı”, “marangozun karısı”, “işçinin karısı”, “bilmemkimin ikinci karısı”, “Rüştü’nün karısı”, “Ankaralı Namık’ın karısı”, “çalgıcı karısı” olmanın ama “kadın” olamamanın hikâyelerini anlatıyor Hatice Meryem Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun’da. Kitap 2002 yılından yazılmış ama binlerce yıl boyunca değişmediği gibi bu 13 yıllık zamanda da hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu “evli, mutlu, çocuklu” sosyal medya hesaplarından anlamak mümkün. Bio’larının en üstüne “x’in karısı”, “y’nin eşi” yazan, altına da “z’nin annesi” sıfatını ekleyen evli, mutlu, çocuklu “imajı çizen” kadınlarımız adeta kendini bir erkekle var eden geleneğin bir parçası. Bu gelenekten kopamadığımızın bir kanıtı. Peki bir insan niye kendini “x’in karısı” ya da “y’nin annesi” olarak tanımlar? Kendini “başka bir şey” olarak tanımlayacak sıfat bulamadığı

39


Galiba kilit noktayı bulduk: “Toplum”. Toplum kadından ne bekler? Küçükken evcilik oynamasını, genç kız olunca fingirdememesini, namusuyla evlenmesini, evini oyuncak bebeklerinin evlerini döşercesine düzmesini, düğününde kolunu altın bilezikle doldurtmasını, kocasını akşam sıcak yemekle karşılamasını, “şık” giyinmesini, çocuk yapmasını, bir tane daha –mümkünse erkek, iki ideal- pazartesileri pazara, salıları dizisinin başına, çarşambaları güne gitmesini, kocası ne kadar dövse, ne kadar sövse de “kocamdır” deyip susmasını, “kadın kısmının hem yüreğinin hem yatağının boş kalmsdı şeytanı dürter”” deyip “çocuklarının hatrına” boşanmamasını ve daha birçok şey. Bunları yapmayan kadın ne olur? Fingirdek, yollu, cilveli, hafif meşrep, kız kurusu, dul, kısır, paçoz, pis, beceriksiz, soğuk nevale…

Oyunu da Var!

Kitap, İletişim Yayınları

Görüldüğü üzere “kadının toplumdaki yeri” gayet açık. Doktorun hanımı olmanın, doktor hanım olmaktan kat be kat değer gördüğü, kız kurusu olunacağına evlenip her gün kocadan dayak yemenin yeğ tutulduğu bir toplumun “sinek kadar kocan olsun başında bulunsun” demesinden daha norml ne olabilir?

d

40

sinekkadarkocamolsu

ya da kendini tanımlayacak daha iyi bir sıfat bulamadığı için mi? Peki, kadın neden kendine başka sıfatlar eklemek varken x’in karısı ve y’nin annesi olmayı tercih eder? Kahramanımız Nur’un dediği gibi “bütün kadınlar gibi kocanın getireceği kadarıyla evini geçindirmenin doyumsuz hazzını yaşamak” için mi? (Vurgu bana ait.) Yoksa toplum doktor hanımdan çok, doktorun hanımı olmayı yücelttiği için mi?


teorininestetiktekirolü d

Morris Weitz

Çeviren: Elif Nihan Akbaş

Teorinin Estetikteki Rolü

I.Bölüm

Teori, her zaman estetiğin merkezinde olmuştur ve hâlâ sanat felsefesini meşgul etmektedir. Beyan edilmiş temel endişesi, sanatın doğasını belirlemektir ve bu da kavramın tanımına dönüşebilir. Tanımı, tanımlanan şeyin yeterli ve gerekli parçalarını ortaya koymak olarak tanımlar. Ortaya koymak kavramının ise sanatın, onu karakterize eden ve başka her şeyden ayıran özüne dair doğru ya da yanlış bir iddia olması gerektiğini iddia eder. Sanata dair bütün büyük teoriler –Formalism (Biçimcilik), Voluntarism, Emotionalism (Duyguculuk), Intellectualism (Entelektüalizm), Intuitionism (Sezgicilik), Organicism (Örgencilik)- sanatın özelliklerini tanımlama çabasında birleşir. Her biri, sanatın doğasını doğru tanımladığı için doğru teori olduğunu iddia eder. Diğerleri yanlıştır, çünkü gerekli ya da yeterli özelliklerden bir kısmını dışarıda bırakmıştır. Kimi teorisyenler, girişimlerinin yalnızca düşünsel bir egzersiz olmadığını, sanatı anlamak ve onu doğru yorumlamak için bir mutlak bir gereklilik olduğunu söyler. Sanatın ne olduğunu bilmeden, onun gerekli ve yeterli özelliklerini tanımadan, derler, ona yeterince yanıt veremeyiz ve söz gelimi, neden bir çalışmanın diğerinden daha iyi olduğunu açıklayamayız. Yani estetik teorisi, sadece kendi içinde değil, aynı zamanda değerlendirme ve eleştiri kurumları için de önemlidir. Filozoflar, eleştiriler ve hatta sanat üzerine yazan sanatçılar bile estetikte öncelikli olanın sanatın doğası hakkında bir teori olduğu konusunda hemfikirdir. Peki, gerçek tanım anlamında ya da sanatın gerekli ve yeterli özellikleri anlamında bir estetik teorisi mümkün müdür? Başka hiçbir şey olmasa da bizzat estetiğin tarihi burada büyük bir mola vermelidir. Zira, pek çok teoriye rağmen, bugün amacımıza Platon’un dönemindekinden daha yakın sayılmayız. Her çağ, her sanat hareketi, her sanat felsefesi tekrar tekrar, ifade edilmiş bir ideali kurmak ister. Bu ideal yalnızca yeni ya da en azından kısmen önceki teorilerin inkârından doğan revize edilmiş bir teoriyle devam ettirilmelidir. Bugün bile estetik meselelerle ilgilenen neredeyse herkes, gerçek sanat teorisinin gelmekte olduğuna dair derin bir umut beslemektedir.

41


Bu makalede bu sorunun reddedilmesini savunacağım. Teorinin –zorunlu klasik anlamda- estetik için asla gelmeyeceğini ve filozoflar gibi “Sanatın doğası nedir?” sorusunu başka sorularla, cevapları bize sanata dair yeni kavrayışlar sunacak sorularla değiştirmemiz gerektiğini göstermek istiyorum. Teorilerin yetersizliğinin öncelikli olarak sanatın geniş karmaşası gibi daha geniş bir araştırma ve tecrübeyle çözülebilecek yasal zorluklardan kaynaklanmadığını göstermek istiyorum. Onların temel yetersizlikleri, daha ziyade sanatın temelden yanlış anlaşılmasında yatıyor. Estetik teorisi -her biri- prensip olarak, doğru bir teorinin mümkün olduğunu düşünmekle yanılır, zira sanat kavramının mantığını tamamen yanlış ele alır. Teorinin temeldeki “sanat” gerçek ya da doğru bir tanıma bağlıdır tezi, yanlıştır. Teorinin, sanatın gerekli ve yeterli özelliklerini keşfetme çabası, mantıken değersizdir, çünkü böyle bir grup ve dolayısıyla bununla ilgili bir formül asla gelmeyecek. Sanat, kavramın mantığının da ortaya koyduğu gibi, gerekli ve yeterli özellikler diye bir gruba sahip değildir. Yani bunun teorisi de mantıken imkansızdır ve gerçeklere bağlı olarak o kadar da zor değildir. Estetik teori, zorunlu olarak tanımlanamaz olanı tanımlamaya çalışır. Ancak estetik teoriyi reddetmeyi önerirken, pek çoklarının aksine onun mantıki karmaşasının onu anlamsız ya da değersiz olduğu noktasından girmeyeceğim tartışmaya. Aksine, teorinin rolünü ve katkısını yeniden değerlendirerek sanat anlayışımız noktasındaki büyük önemini göstermeye çalışacağım.

felsefe

İhtiyacımız olan, yalnızca yeni tanımların sunulduğu yeni sanat kitaplarını incelemek. Ya da, özellikle bizim ülkemizde, sanat teorisinin önceliğinin ne kadar güçlü olduğunu görmek için sıradan ders kitapları ve antolojileri inceleyebiliriz.

Şimdi kısaca önemli estetik teorilerden bazılarını inceleyip sanatın doğası hakkında doğru ve yeterli katkı sağlayıp sağlamadıklarını görelim. Bunların her birinde sanatın özelliklerini doğru sıraladığı varsayımı kendini gösterir ve önceki teorilerin yanlış tanımları vurguladığını ima ederler. Biçimci teorinin, Bell ve Fry tarafından öne sürülen en önemli versiyonuyla başlayalım. Makalelerinde çoğunlukla tablolardan bahsettikleri doğrudur ancak ikisi de o sanatta bulduklarının, diğerlerinin anladığı “sanat” için de genellenebileceğini iddia eder. Resim yapmanın özü, derler, birbiriyle ilişkili plastik elementlerdir. Tanımlayıcı özelliği belirgin şekildir: çeşitli çizgi, renk, ses kombinasyonları. Kanvasın üzerindeki simgesel öğeler dışındaki her şey. Ki bunlar da bu tür kombinasyonlara karşı eşsiz bir yanıt oluşturur. Resim yapmak, plastik bir organizasyon olarak tanımlanabilir.

d

42


parça-parça

Morris Weitz

Sanatın doğası, gerçek doğası, der teorileri, belirli öğelerin (tayin edilebilir plastik öğelerin) eşsiz bir kombinasyonudur. Sanat olan herhangi bir şey, önemli bir formun özüdür ve sanat olmayan bir şeyin böyle bir formu yoktur. Duygusallar, buna sanatın gerçek temel özelliğinin unutulduğunu söyleyerek yanıt verirler. Tolstoy, Ducasse ya da bu teorinin diğer savunucuları, zorunlu tanımlayıcı özelliğin belirgin form değil, duygunun duyumsal kamu çevresinde ifadesi olduğunu iddia eder. Duygunun bir parça taşa, sözcüklere ya da seslere yansıması olmadan sanat olamaz. Sanat gerçekten böyle bir simgedir. Sanata biricik karakterini veren ve doğru, gerçek tanımını oluşturacak şey budur ve yeterli bir sanat teorisi bunu içermeli ve ifade etmelidir. Sezgiciler, hem duyguyu hem de formu bir tanımlayıcı özellik olarak reddeder. Söz gelimi Croce’un versiyonunda sanat birtakım fiziksel ya da kamusal objelerle değil de özel bir yaratıcı, kavramsal ve manevi sanatla tanımlanabilir. Sanat, belirli insanların (sanatçıların) kendi hayal ve sezgilerini lirik bir açıklamaya ya da ifadeye dönüştürdüğü bilginin ilk aşamasıdır. Yani sanat, şeylerin eşsiz bireyselliğinin bilinç hâlidir ve karakter olarak anlaşılmazdır. Ve kavramsallık ya da eylem seviyesinin altında varolduğu için bilimsel ya da ahlaki bir kapsamı yoktur. Croce, sanatın tanımlayıcı özü olarak manevi yaşamın bu ilk aşamasını belirler ve onun sanatla tanımlanmasının felsefi olarak doğru teori ya da tanım olduğunu ileri sürer. Örgenciler, tüm bunlara karşın, sanatın aslında ayırt edilebilir ama ayrıştırılamaz parçalardan oluşan organik bütünler olduğunu ve bu parçaların tesirli etkileşimlerinin duyumsal bir ortamda sunulduğunu ileri sürer. A.C. Bradley’de, teorinin edebi eleştirilerinin parça-parça versiyonlarında ya da Philosophy of the Arts adlı kitabımda belirttiğim kendi genellenmiş adaptasyonumda iddia edilen, bir sanat eseri olan herhangi bir şeyin, birbiriyle alakalı parçaların elsiz karmaşasının bir doğası olduğudur. Söz gelimi tablolar için çizgiler, renkler, sesler, subjeler vs... Hepsi, resim yapılan herhangi bir düzlem üzerinde bir diğerine etki eder. En azından bir kez, bu organik teorinin sanatın doğru ve gerçek tanımını yaptığını düşünmüşümdür. Son örneğim, mantıksal olarak konuşursak içlerinde en enteresan olanı. Parker’ın Gönüllülük teorisi. Parker, sanatla ilgili makalelerinde ısrarla estetiğin geleneksel basit tanımlarını sorgular.

d

43


Şimdi, bu örnek teorilerin hepsi farklı nedenlerle yetersizdir. Her biri tüm sanat eserlerinin tanımlayıcı özellikleri hakkında tam bir ifade sunduğunu iddia eder ancak her biri, diğerinin merkeze aldığı başka bir şeyi dışarıda bırakır. Kimileri döngüseldir –mesela Bell-Fry’ın belirgin form sanat teorisi, kısmen bizim belirgin forma tepkimize göre tanımlanmıştır. Bazıları, gerekli ve yeterli özellikleri ararken çok az özellikten bahseder. Mesela (yine) Bell-Fry teorisinin resim sanatındaki özne-temsilini dışarıda bırakması ya da Croce teorisinin, mesela mimarinin çok önemli toplum özelliğini, fiziksel karakterini atlaması gibi. Diğerleri de fazla genel ve sanat eserlerini olduğu kadar sanatla alakası olmayan şeyleri de kapsıyor. Örgenci teori de bunlara dahildir, zira sanatta olduğu kadar doğal dünyada yer alan herhangi bir birliği de kapsar.5 Diğerleri de şüpheli prensiplere dayanır. Mesela Parker’ın sanatın gerçekten ziyade hayali tatminlere vücut verdiği iddiası ya da Croce’un kavramsal olmayan bilginin varlığı varsayımı gibi. 1 2 3 4 5

parker’inteorisi

“Tüm sanat felsefelerinin altında yatan varsayım, tüm sanatların ortak bir doğası olduğudur.”1 “Sanatın tüm popüler kısa tanımları –‘belirgin form’, ‘ifade’, ‘sezgi’, ’somutlaştırılmış haz’- yanlıştır, çünkü bu sanatı bir yanıyla doğrularken bir kısmının da sanat olmadığını ifade eder ki bu da sanatı diğer şeylerden ayrıştırma noktasında onu başarısız kılar. Bir yandan da sanatın bazı gerekli yönlerini boşlar.”2 Ancak Parker, sanatı bizzat tanımlama çabasını tenkit etmek yerine ihtiyaç duyulan şeyin basit bir tanımdan ziyade karmaşık bir tanım olduğu konusunda ısrar eder. “Sanatın tanımı karmaşık karakteristiklerle yapılmalıdır. Bunu kabullenmemek, bilinen tüm tanımların hatası olmuştur.”3 Parker’ın kendi Gönüllülük teorisi versiyonu, sanatın temelde üç şeyden oluştuğunu iddia eder: arzuların ve isteklerin yaratıcı bir şekilde tatmin edilerek vücut bulması, sanatın toplumla buluşmasını karakterize eden dil ve dili hayali tasarımların katmanlarıyla buluşturan uyum. Yani, Parker’a göre, sanatın “... hayal gücü, sosyal değer ev uyumla tatminin hükümleri” olarak tanımlanması doğru bir tanımdır. “Bu üç işaretin hepsine sahip olmayan bir şeyin sanat eseri olmadığını iddia ediyorum.”4

D. Parker, “The Nature of Art”. E. Vivas ve M. Krieger’in The Problems of Aesthetics (N.Y., 1953) kitabındaki tekrar baskı, sf. 90 Age, sf. 93-94 Age, sf. 94 Age, sf. 104 Örgenci teoriye itirazla ilgili sağlam bir tartışma için bknz. M. Macdonald’nın Philosophy of Art yorumu. Mind, Ekim 1951, sf 561-564.

d

44


yaratıcı

Morris Weitz

Sonuç olarak sanatın gerekli ve yeterli özellikleri varsa bile bahsettiğimiz bu teorilerin hiçbiri ya da bu bağlamda şimdiye dek öne sürülmüş herhangi bir estetik teorisi ilgili tüm dalların hepsini tamamen kapsamaz. Burada karşımıza başka türlü bir güçlük çıkıyor. Gerçek tanımlar olarak bu teorilerin sanatla ilgili olgusal raporlar sunması gerekir. Sunuyorlarsa, bu raporların ampirik ve doğrulama ya da yanlışlamaya açık olup olmadığını sorgulamamız gerekmez mi? Mesela sanatın belirgin bir form ya da bir duygunun vücut bulması ya da mgelerin yaratıcı bir sentezi olduğu teorisini onaylayacak ya da çürütecek olan nedir? Bu teorileri test edecek türde bir kanıtın varlığına dair hiçbir ipucu görünmüyor ve insan, bunların sanatın yüceltici tarifleri olup olmadığını, yan sanat kavramını uygulamak için seçilen belirli şartlara göre yeniden tanımlanıp tanımlanamayacağını ve sanatın gerekli özelliklerini doğru olmayan ya da yanlış ifade edip etmeyeceğini merak ediyor. Ancak geleneksel estetik teorilerine yönelik tüm bu eleştiriler –döngüsel, tamamlanmamış, test edilemez, aldatıcı-olgusal, kavramların anlamlarını değiştiren gizli önergeler oldukları- daha önce de dile getirildi. Benim amacım daha ileri gitmek ve bunu çok daha temel bir eleştiriye dönüştürmek ve estetik teorinin mantıken tanımlanamaz olanı tanımlamak, gerekli ya da yeterli özellikleri olmayan bir şeyin gerekli ve yeterli özelliklerini ifade etmek için boş bir çaba olduğunu, kullanımı bile onun açıklığını ortaya çıkarır ve talep ederken sanatın kavramını kapalı bir şey gibi algılayan teoriler olduğunu göstermek istiyorum.

d

45


Frankens’Şiir Ciddi bir giriş cümlesi için çok çaba harcadım, ciddi bir söz söylemek için genel olarak. Sonra aklımdaki kuyruksuz tilkiler ciddileştikçe gülünçleşen hâller silsilesine benzedi. Sevgili okur –mu demeliyim- yazmayı ciddiye alıyor muyum, soruyor muyum, düşünüyor muyum, bu şiir nedir, nereden geldi buldu beni, on yaşında bir minibüs; on bir yaşında bir devlet kurumu, kırmızı bir radyo –anteni bile var, şimdi antensiz işitiyoruz içşarkılar- on sekizinde birden intihar mektupları, yirmisinde aşka batmış Romantizmi bir edebi tür olarak biliyor hâlâ, yirmi beşinde birden şair yahut müteşabih. Otuzdan bahsetmek istemiyorum. Romantizm de diğer akımlar kadar.

frankens’şii

Nergihan Yeşilyurt

Aslında bir şiir yazısı olacaktı bu, şiiri yazıcısına bitişik. Klişe bir soru soracaktım kendime. Neden şiir yazdığıma dair. Güntan’ın Fayrap Dergisi’nde yayınlanan İmkânların Efendisi iç diyalogundan bir güzel alıntı, hani sürekli yer değiştiriyoruz’la devam eden. (Sayı:19) “Bu durumda en akıllı insan, dünya ile ilgilenmeyi kesmiş olan insan” olacaktı. Ama sonra diyecektim ki Ludwig hani Wittgenstein olan “dünya bütün olup bitendir” diyordu, olup bitene eğilmeden nasıl duracaktı şair. Her şeyin dışına çıkmadan. Bizim küçük topluluğumuzun –siz ona edebiyat camiası da diyebilirsiniz- hiçbir halkaya benzememesinden dert yanacaktım. Aslında dert yanmaktan ziyade bir şeyle ilgiliydi sanatçı. Ancak ben ilgime değer bir şey bulamıyorum diyecektim sevgili oku-r-. Belki camianın neden dairesel ve bütünleşik şeyleri çağrıştırdığı üzerine bir şiir yazılabilir, ama bizim konumuz bu değil. Bizim konumuz sanki bir atlasmışçasına hepimizin sarınmak istediği kelime kumaşı da değil. Öznenin özgürlüğünün, onun öznelik halini yok ettiği de değil. Belki biraz bu. Sınırları olmayan, şekilsiz bir canavar da değil şiir. Yahut hepten el işi, dikile söküle mükemmelleştirilen bir ceset de değil.

d

46


düşünmeyenşiir

Nergihan Yeşilyurt Gökçe Özder

Hâl böyle olunca aklıma Frankenstein yahut Modern Prometheus’un hikâyesi geliyor, yazarını kimse hatırlayamadığı için neredeyse anonimleşmiş bir kitap. Ana hikâyeyi herkes az çok bilir de canavarın değil, onu yaratanın adının Victor Frankenstein olduğunu pek çok kimse bilmez. Frankenstein, bir canavarın ismi olarak hafızalarımıza yerleşmiştir. Bir insan benzeri olarak, ruhsuz bir et yığını, bir katil olarak yaratıcısının ismiyle anılması ne kadar da ironik aslında. Bazen okuduğumuz şiirlerin kendi hüviyetlerini bulamadığımızda hissettiğimize benzer bir şey bu. Falancanın şiiri. Kiminin mükemmel cesetleri var, kiminin metafizik ötesinden gelen gölgesi. Ancak vecd ve histeri dışında, göstergeleri zorladığımda düşünmeyen şiirler görmekten duyduğum usancı bir yere sığdıramıyorum. Düşünmeyen şiir, düşünmeyen şekil. Duvarlarına vura vura genişlettiğimiz et yığınının sınırlarını arayan düşünce olmadan şiir? Örtük ve çıplak anlamlar olmaksızın. Deşmeyen, deriyi zorlamayan şiir? Buraya kadar iyi güzel hoş da ne diyecek bu şimdi. Yani tamam şiir düşünsün, göstergeleri bozuk ya da değil, düşünsün. Bir bedeni olsun, bir güzel giyebileceği, ancak soyununca da bedeninden kara delik görmeyelim. Bir başka zaman sizi ne çok okuyorum alıntılarına boğup birkaç şiirden örnekle neden bu kadar usanç duyduğumu da anlatabilirim. O zamana kadar bu:

Der Fliegende Hollander

“Her türlü anlam sadece bir misafirdir” Rilke

d

47


Gökçe Özder

tsundoku

*

* (Japonca) Hepsini okuyamayacağını bildiği halde sürekli kitap almak

48


tsundoku

Turgay Bakırtaş Gökçe Özder Osman Cihangir Hiçbir Zaman Yeterince Deliremeyeceğiz Yazar arkadaşlarım bu söyleyeceğime alınmasın lütfen, son zamanlarda beni Osman Cihangir kadar heyecanlandıran bir öykücü olmadı. Daha da güzeli, piyango gibi bir anda çıktı adam. Halı saha maçlarımızda “defansın belkemiği” sıfatıyla rakip forvetleri canından bezdiren bu sessiz arkadaşımın, zihninde böylesine güzel öyküler barındırdığını bilseydim, kendisini izbe bir binanın bodrum katına kilitler, sabah akşam yemeğini suyunu verip “YAZ!” derdim, “DAHA ÇOK YAZ!” Dinlediği şarkıdan etkilenmiş O Ses Türkiye jürisi gibi gözükeceğimi biliyorum ama yine de şunu söylemeden geçemeyeceğim: Osman’ın öyküleri insanın şurasına dokunuyor (Yazar burada eliyle kalbini işaret ediyor). İnce bir mizahla ördüğü metinlerinde insanların içlerindeki duygusal gerilim ve gelgitleri cümlelerine gayet “klas” ve zarif bir biçimde yansıtıyor.

d

Osman Cihangir’in bu güzel kitabı, İz Yayıncılık’ın Cemal Şakar, Güray Süngü ve Aykut Ertuğrul editörlüğünde hazırlanan “Muhayyel Kitaplar” serisinden çıktı. Bu vesileyle genç ve güçlü edebiyatçıları vitrine çıkarma azimlerini böyle güzel bir seriyle taçlandırdıkları için İz Yayıncılık’ı ve editörlerini de kutluyorum.

49

Le Corbusier Şark Seyahati Burada şöyle bir şey yapacağım, satın aldığım ama henüz okumadığım bir kitabı tanıtacağım. Twitter neslinin hemen her konu hakkında yaptığı bir şey gerçi bu, orjinal sayılmaz. Yine de nasıl olacağını merak ediyorum. Allah büyüktür; sonraki paragrafa geçelim. Le Corbusier, modern mimarinin babası sayılan, kitapları günümüz mimarları tarafından kutsal metinlermişçesine hatmedilen çok önemli bir isim. Cumhuriyet rejiminin de “yeni düzenin yeni şehirlerini” tasarlaması için başvurduğu isimlerden biri. Ancak ünlü mimar Atatürk’e yazdığı bir mektupta yeni ulusun inşasının adımlarından biri olarak görülen mimari arayışlardan vazgeçilmesini ve Osmanlı geleneğinin korunarak sürdürülmesini tavsiye ettiği için dönemin bürokratları kendisini pek sevmemiş. Bu kitap neyi anlatıyor olsun, hımm, bir kere her şeye rağmen bu adamın da zihni şarkiyatçı bakışın etkisinde kalmıştır, kesin anlattıklarında bunun izleri vardır. Ama bir yandan da müthiş bir mimar bakışına sahip, Osmanlı medeniyetinin nakış gibi işlediği eserlere hayranlık duymaması mümkün değil, onları da yazmıştır garanti. Başka? Seyahat 1911’de gerçekleşmiş, Osmanlı’nın uzatma dakikaları yani, bunun üzerinden de epey izlenim yazmıştır. Bu anlamda Batılı bir dehanın Osmanlı izlenimlerini okumak ufuk açıcı olabilir. Vay be, okumadım ama şu yazdıklarıma bakarsanız hakikaten güzel kitapmış. Karıştırayım hemen. Siz de karıştırın.


Nurdan Gürbilek Kötü Çocuk Türk

Bu kitabı iki sebepten dolayı seviyorum. Birincisi; neredeyse tüm felsefe tarihine yön vermiş, Platon’dan sonraki filozofları derinden etkilemiş olması. İkincisi ise felsefenin zor anlaşılır ve karmaşık olduğu inancına tezat biçimde akıcı ve eğlenceli bir dille/üslupla yazılması. Öyle ki kahkahalarımın sıklığından dolayı zaman zaman bir felsefe metni okuduğumu bile unutturmuştu bana.

Yanlış hatırlamıyorsam bundan 6 sene önce, Radikal Kitap ekinde okuduğum bir inceleme sayesinde tanışmıştım Gürbilek’le. Aldığım ilk kitabı da bu olmuştu. Şunu çok iyi hatırlıyorum: Kitabın ilk makalesi olan “Ben de İsterem”i okuduğum zaman, yazarın olağanüstü gözlem ve çıkarım gücü karşısında hayrete düşmüş; dil, kurgu ve üsluptaki akıcılığa hayran kalmıştım.

Baştan sonra Sokrates ile Atina’nın entel eşrafı arasında geçen diyaloglardan oluşuyor kitap. Platon, (meşhur mağara alegorisi de dâhil olmak üzere) felsefesinin temellerini oluşturan her şeyi hocası Sokrates’in dilinden anlatmış. Böyle yaparak ardında yazılı eser bırakmayan hocasını da onurlandırmış. Öğrenci dediğin böyle olur. Kitabın (İş Bankası Hasan Ali Yücel Serisi baskısından bahsediyorum) en güzel hoşluklarından biri de Sabahattin Eyüboğlu’nun yazdığı ve önsöz düşmanı okurların bile bayılacağı önsözü. Kitaptan ayrı müstakil bir metin olarak dahi okunabilecek bu metin, çevirideki “muzipliğe” de çok yakışıyor. Ne diyeyim, okuyun bi zahmet. Platon bu boru değil.

O günden sonra altında Nurdan Gürbilek imzası olan ne varsa su gibi içmeye başladım. Ağırlıkla edebiyat üzerine yazan yazarın yakın tarihimizin siyasi ve özellikle de kültürel olayları/ figürleri üzerinden yaptığı sosyolojik tespitlerden çok etkilendiğimi ve bunun sonucunda benzer çalışmalara giriştiğimi söylemeliyim. (Sadece giriştim ama, bitirmedim, Türk’üm ben)

ibrahimtatlıses

Platon Devlet

Yazarın, yine tadına doyamadığım bir diğer kitabı Vitrinde Yaşamak’ta daha geniş biçimde ele aldığı 80’ler kültürel atmosferini tersyüz etmeye devam ettiği bu kitabında Orhan Gencebay’dan Ahmet Hamdi Tanpınar’a, İbrahim Tatlıses’ten Ağlayan Çocuk tablosuna kadar bir dolu simge üzerinden harikulade bir Türkiye panoraması çıkarılıyor. Yayalım pls.

d

50


nevarneyok

İçindekiler Gökçe Özder

De omni re scibili et quibusdam aliis, N A G ................................................................. Resim: “Bios Eternals”, Veronique Klotz ........................................................................... Yas, Zeynep Arkan ................................................................................................................... Tarihi, Ertuğrul Rast ............................................................................................................... Soluk ve Mavi Blues. Ali Berkay .......................................................................................... Görsellere Tik, Sinan Özdemir ............................................................................................ Yastığım Karga Tüyü, Betül Aydın ..................................................................................... Jüriden Önceki Dünya, Hasan Bozdaş ............................................................................... Aşure Dürümü, Can Küçükoğlu .......................................................................................... Resim: “Matin D’ete”, Veronique Klotz ............................................................................. “21st Century Schizoid Man”, Yunus Emre Kaya ............................................................ Latife Ediyorum Canım, Sıddık Yurtsever ....................................................................... Müslüm Gürses Görseli .......................................................................................................... #VakayıKamerî, Murat Şahin ............................................................................................... Keçiyolu, Gökçe Özder ........................................................................................................... Kurgulasak da mı Yazsak, Ümit Kılıç ................................................................................ X Hanım Versus X’in Hanımı, Gökçe Özder .................................................................. “The Role of Theory in Aesthetics”, Morris Weitz (Çeviren: Elif Nihan Akbaş)... Frankens’Şiir, Nergihan Yeşilyurt ........................................................................................ Tsundoku, Turgay Bakırtaş ....................................................................................................

d

51

1 3 4 6 9 11 13 14 16 18 19 21 24 25 31 33 39 41 46 49


eki

Davud’un İnsanları Gökçe Özder

Genel Yayın Yönetmeni Nergihan Yeşilyurt Yayın Kurulu Ali Berkay Gökçe Özder Nergihan Yeşilyurt Özgün Tasarım

ASb

Ayşe Şeyma Bilgen aseymabilgen@gmail.com İletişim davudun.insanlari@gmail.com Şiir mistrafantastic@gmail.com Öykü gokceozder@gmail.com

52

d

Kapak Resmi: “Different Skies”, Steve Jones

Davud'un İnsanları (sayı:2)  

e-dergi Aralık 2015

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you