Page 1

Ali BAKIRCI Ali BERKAY Elif Nihan AKBAŞ Emily DICKINSON Erhan KIVANÇ Ertuğrul RAST Doğukan İŞLER Fatma Hazan TÜRKKOL Gökçe ÖZDER Muhammet ÖZMEN Murat ÖZEL Nergihan YEŞİLYURT Şeyma AYDIN Turgay BAKIRTAŞ Yunus Emre KAYA

karamazovkardeslertenasupoykuy

stenl-î kûbrik kadrajındaki balıklar

kafıyeoykucusıırdavudunınsanların

senta EKİM İKİBİNONBEŞ / BİR

ılkerınbaudgothedıckınsoncemalsur

AVUDUN İNSANLARI

apıbozumbılıncakısıedebıyatturılham

D


Cemal Süreya @csureya

İki tweet atmıştık burada, biri açık keşke yalnız bunun için retweetleseydim seni

Doğukan İşler’e teşekkürle...

l Kant

e Immanu @kant

eldim.

ye g e m r i t ş e l E

_Okten’e

@Kaan_H

Fuzû

@fuz

uli

Ger d Retw erse ki F ûz eetle ki şa ulî Twitte ir twe r eti e ’da vefâ lbet yalan var dır

Doğu

kan

İşler

’e te

şekk

ürle..

.

...

teşekkürle

d


na Başlamanın ‘Conditio Sine Qua Non’u * “Bu öfkeli sondacılar, herkese yönelik öldürücü tehdidin altındaki bu asık suratlı ruhsuzlar, ısrarla katı tutumlarından vazgeçmemekteler ve ayrım güdülmeksizin, sonuna kadar herkesin korkusuzca yaşayabilmesini, çalışabilmesini, karnını doyurabilmesini ve uyuyabilmesini ve onlar için bu da olmazsa olmaz bir koşul niteliğini taşıdığı için, barışın sürdürülmesinden kaynaklanan güçlüklere gelişigüzel kısmi çözümler, duygusal çözümler, uzun vadeli tehlikeli ve kısa vadeli çırpıştırma çözümler bulunmamasını isteyebilmeliler.” Ingeborg Bachmann Bachmann’ın bahsettiği dünyayı kotaracak “asık suratlı ruhsuzlar” biziz. Yani surat asmamızı güzel bir nedene bağlayacak olursak… Garabetlerle dolu oyunun mızıkçı oyuncuları biziz. Boşvermişliğin kaygan zemininde kelimeyle, boyayla, notayla, klavyeyle vesair malzeme ve yöntemle gidemeyişe –belki bir geri dönüşe- başka başka somurtanlar biziz işte! Sanatın insan olmanın önündeki mekanikleşen varsayımlarla başa çıkabileceğine, bizi yeniden kendilik gizemine kavuşturacağına, toplu kıyımlardan düzenli yok etmelere kadar her türlü caniliğin huzursuz çanı olacağına inancımız öyle büyük ki sevgili Inge’nin de dediği gibi “inanmasak yaşayamaz” ya da yazamazdık.

nag 1

d

*Conditio Sine Qua Non: Latince, “olmazsa olmazı” anlamında bir tabir.


sun

d

Julliane Nova

テ僕テシm Kontrol Hapトア

2


Ölüm Kontrol Hapı Ölüm hangi kıyımıza vurdu Bebek bebek gözlerimizde büyüdü Küçücük bir yılgınlık mıydı, korku muydu ölmeden önce Sen susunca kısas gerektir bütün dillerde Tüm toplantılarda, sohbetlerde Kalplerimize karşılık verecek bir müsekkin Neredeyse kalmamak üzere. Sen rüyalarımıza, kâbuslarımıza değin Hayatlarımıza giremedin, hayfa İstatistiki değildi senin güzelliğin Ölümün istatistik oldu, güzelliğin ağıt Utancımız istatistik, fotoşop, teori, eylem planı Utanmayı unuttuk, üzüntümüz gündelik telaşlar içinde bir kıymık Bütün zamanlara, bütün duygulara karşılık gelecek bir duygu Bütün tesellilere yetecek bir teselli Bir yetimin babasızlığına Bir babanın evlatsızlığına peki?

ölümün istatistik old

Murat Özel

Toprak herkesi doyurur, her türlü Nereden bakarsan bak boş gözlerle Yaşamak dediğin bir kahır akşamı

3

d

Kelimelerin içini dolduramadım.


güvenle açar bir çiçek

Ertuğrul Rast

İki Artı Bir Masal kiralanabilir bir kimlik’le ev aradı adam ana yola yakın bitişiğinde market az ileride eczane ekmek fırını iki artı bir yok yok üç artı bir artı merkezi sistem artı iyi komşular hırsızlık pek olmaz buralarda evi ben temizlerim sonra birden “istisna hali”

d

ceketin insana güven verdiği bir dünya’da taşındı adam bağımsız salon eşyanın azlığına çokluğuna göre küçük veya büyük ev veya geniş mutfak veya apartman haftada bir kere yıkanır veya fiber internet bizim dolap bu odaya sığmaz sanmıyorum sonra birden “doğu batı arasında islam” ev bir inanç meselesi

4


o odayı giyinme odası yaparız’ı düşündü adam ellerine sağlık mutfak robotu konserve açacağı robotu doğalgaz kaçağına karşı alo yüz seksen yedi ölüme karşı alo yüz seksen üç büyük şehirleşme bir inanç meselesi

sevdiadam

ultra hddd televizyona göre yerleşen eşyalara baktı adam televizyondaki adamın kravatına baktı gerçekten az sonra, gerçekten flaş haber dj öldü, eğlence devam etti insanlar hep eğlencelidir kırmızı halı, yeşil halı, ipek halı yaklaşık iki bin lira, toplamda dokuz metrekare evet lira bir inanç meselesi

fransız balkonda insan ihtimali’ni sevdi adam kucakladı organik bir şeyler köy yumurtası hollanda’dan ithal peynir ihtimali ranch sossuz son akşam yemeği ihtimali perdeler elbette hafta sonu yıkanır çünkü perdeler bir inanç meselesi

5

d

bu hafta sonu da bir yerlere gitsek’le tanıştı adam memnun oldu bulaşık makinesi buzdolabı makinesi insan makinesi ekmek yapma makinesi ütü gerçekten zor iş çünkü ütü bir inanç meselesi


fransız balkonda

Ertuğrul Rast

aidatlar ayın en geç yirmisine kadar’ı hep içine attı adam baca temizlenir çatı onarılır musluk tamiri çilingir yirmi dört saat evinizin kapısı güvenle açılır güvenle açar bir çiçek fransız balkonda çünkü çiçek bir inanç meselesi dünyayı ayağınıza getiriyoruz’la arasında hiçbir şey olmadı adamın araba artık bir lüks değil ihtiyaç ben bir lüks değil ihtiyaç sonra birden ev devleti sonra birden şiir devleti gömlek yakasının duruşunu belirleyen mevzuat’a baktı adam baktı çok baktı evini sırtında taşıyan kaplumbağaya baktı salon güneş alıyordu.

d

6


Pontulumda Tutkalan Besisiz Kelebekler Arası Bir Analoji güneşgözlüğüsüzlükten değil acıdan belermiştir taşrak anamın alnında çatlaklar ve inangacı yerindedir sigarayı hira bildiğimden beri benimse her gezim “bir gün beraber gelir miyiz” için keşif gezisidir

denizgordu

Muhammet Özmen

deniz gördüm yılandan yapılmıştı alınyazımdaki ter soysuz ve sonsuz yoz unla yosun çuvallarıyla yalandı kördüğüme sarıldım siper aldım dağ dum andan kızılık topraktan börtüye kanımı çün böceğe derimi esnettim doğayı paylaştılar ben: imle

7

d

yaprakların şirvanlığında kılımı sıvazlayıp suyla şehrin sebiline ulaştım . aş benden tez kanlıymış kölükler


yılandanyapılmıstı

Muhammet Özmen

biraz birbirimize yıkılalım mı ki biraz sadrıma yüzdürül sadrıma yüz dürülsün sadrıma yüz dürü merkeplere kısık dehlerim söz öyle bir sıyrık gülmektir adalet yol oldu insanda biri çok yandı diğeri daha çok sırtının üstüne yattığından hep buzdolabından önce yaratıldı gözgüler tenler nitlenip kurtboğanlar açtı ben her gün evden çıkarken arkama bakarak yürüyemeyecek miyim babamın sakalları yüz bulurken yüzümde ve annemin duaları evi kaçarken . yüz beni sözsüz mü taciz edecek ev boşluğu sana değecek bir yüzük görseli kazımak için bilinçaltıma kaç arama motoru gezdim kaç kuş eledim wirelessın tellerine gün güzelinin rafadan haşlanışı . ruy

d

8


alınyazımdakite

ben öpüldüğüm yerden kalkarım kalkarım da öpüldüğüm yere alnıma yerden başka dudak konmadı . titrek ben zile basarken zile bas bas basarken babamın sakallarını bitip annemin henüz ölmediğini farkedeceğim sana teğet uyumak için mi kırizlerimi kaç düğüm salonu gezdim kaç hırdavat tepeme kaç metal ağrıdı karış karış toy yumurtanın daldan kanışı . kaç ben ampüle yanık ampülden yanmış kanatlarının kanatsızlığıyla düşen başıma ev tavanındaki sinekleri başlayacağım . düş annem ile babam allaha yeni yeni yenilirken ilk yengileriyle ben bir közde bir tözleri de topraklayacağım sana derin arpalar derin arpalarda sığ balıklar kadar hemoglobin taştım is koktum zifir:10 mg nikotin:0,8 mg karbonmonoksitin beyaz tülbentlenişi . derin

d

9


annemin duaları

Muhammet Özmen

(ben her gün mü evden koşarak görünce mi ben hep eve koşarak -acağım) bir ömür burnumda gezdim gerçekliği bilmeksiz algılarda kolsuz kaldıran ölümün burnuyla kapıma bodurdan yağmurlar yığıldı hapıma çamurdan bir pirenses yığıldı yazgı organ mafyasıymış yazgı herkesten bir organ saklarmış sağ omzumda sağ kol kokusu . duy sağ kolu yoktu birinin sağ kolumu kırptım kamudan yine de ahsızdı kitleler ellerde üleştirdiğim parça pinçik sakatat soğuk soğuk soğuk benim için saklanan kalp nasıl olsa alışır yaşmaya da bağır sıcağına nasıl olsa tekrar bitiverir eksiyen rakamlar kabuğunu yitse ölecekmiş gibi yarasını terketse ölecekmiş gibi kibrit yansa kovanında kalsa yarabandı bi milyon

d

?

10


- Sen Hiç Tilkileri Düşündün mü Züleyha? Anlamsız şeyler fısıldayın bükün ve kıvırın aranızda gizlenen gölgeler korkusuyla saten çarşaf ve kolay hayallerde saat alarmıyla uyanın. Her gece sökün, her gün tekrar kurun, yalnızlığınız yalan içinizde bir yara olarak zaman ağrıları dünyaya karşı susayan. Kukla duygu makinesi ben diye diye yankılanan, canavar değil güçsüz bir öz sadece hırsızı her güzel gördüğünün çaldığı işine yaramayan. Uyanıklığınız yalan gerçekliğin dar kıvrımları arasında amaçsız göçebeler, yıldızları ekranlardan bilen güneşe kara gözlüklerle seslere kulaklıklarla aşina.

11

d

Damarlarında katran ve zift kusursuz makaslarla kesilmiş elbiseler vurgun yemiş vicdanlarla derinlerde bir yerde ışıldayan o sese kulak verin: “sen hiç tilkileri düşündün mü Züleyha?”

her gün tekrar kuru

Ali Berkay


golgelerikuculuyor

Nergihan Yeşilyurt

“derin bir suyu bulandırmak ola ölüm” Bonnefoy

N Var Evren teoride uzun bir ağaç Yahut iki oda bir mutfağa açılıyor Zamanın ağzı kımıldanıyor Henüz yaratılmıştır huzursuzluğu Basamaklarda ağız lekesi Yıldızlar küçülüyor, Her şey zannı boyutlarında Ayakkabılara yer bulunamıyor Arka odada bulunamıyor Gölgeleri küçülüyor İçinde bulunamayanın

d

Evrenin girişinde kış anmasıyla Gündelik yalanlar yan yana İnsandan cinden alınmış selamlar İade süresi geçmiş kitaplar Kırılmış bir un değirmeni -en seyirlik yerinde güneş sistemininKarlı kıyı, su, ölümlüdür Nefesle çoğaltılır insan –oğlu Evrenin girişinde yosun tutmuş su perileri Akvaryumda yolculuğa çıkar gibi Taklit gibi her yerimizde Dökülüyor belletilmiş replikler.

12


Evrenin kollarında olgun yılanlar Bırakılmış kitaplar gibi Zamanla toprak olacak her şey gibi İnsanla herkes yakınlaşır burada Gibi toza toz Gibi iç içe kapı İnsan odadan alınır Kararlı atomlarına Tercihlerinden kararsızlığa Ayrılır. Evrenin bir ucundan bir ucuna Yüz arşın Yüzeylerde deterjan artığı: “artık en güzel sizsiniz kraliç..” Evrenin duvarları yüksek makbuldür Mükemmellik yüksek duvarlarda Aşılamazlığı çıkarıp portmantoya asıyor Yüzüne doğru okunuyor karanlık ve su Yüzüne doğru Geçen kış, yalanlar, çıldırıyorsunuz Önce kilitleniyor suyun bilgisi

13

d

İnsan oturma odasına alınıyor.

ıcındebulunamayanı

Evrenin üzeri yalıtılmış günahlarla Durmadan ağzı işliyor zamanın Mükemmelliği vestiyerde Kapı komşuları bir buçuk milyar yıl önce oradaydılar Hemen unutuldular tatil broşürlerinin yanındaydılar Karanlık, uzun bir su, kış yapılanması Hepsi.


Kuş sağar gövdesi

Ali Bakırcı*

Kuş Sağar Kuş sağar gövdesi Kuş insanın bir katı kadardır Kuş öyle bir uçar ki dağlara yükselir Kuş öyle büyük gibi değil Kuş insanın bir cinsi gibidir Kuş insanı sevdiğini ya da sevmediğini anlar Kuş aynı insan gibidir Kuş aynı değişik bir şey değil Aynı insan gibi Ama ben insanım kuş değil Hem kuş kitap okuyamaz Kuş tatlıdır.

* Doğum: İsa’dan Sonra 2007

d

14


d

15

codex seraphinianus’ta

Luigi Serafini


kavafisseverdık

Yunus Emre Kaya

Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam, kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün, boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede. Konstantin Kavafis

Bundan Daha İyi Bir Öykü Bulunur Elbet ― İki gün önce geldi en son, üç bira içti her zamanki gibi, sonra çıkıp gitti. Canı sıkkındı, konuşmadı o gün, zaten konuşkan değildi de pek ama bu sefer konuşmaya mecali yoktu sanki, sordum, “canım sıkkın, dokunma bugün bana” dedi, ben de varmadım üstüne. Sessiz sakin bir yer burası, müşteri kafa dinlemeye gelir daha çok, anlıyorum ben de adamın duruşundan, üstelemedim yani, neyse, üçüncüden sonra hesabı bıraktı. Sendeliyordu. Üç birayla sarhoş olduğunu görmemiştim hiç. Taksi çağırayım sana dedim, elini kaldırdı şöyle, “ben hallederim abi” dedi, köşede taksi durağı var, ileride, baktım arkasından, sallana sallana gitti, bindi taksiye. ― Taksiciyi bulabilir miyiz? *** ―Sarhoştu, yürüyüşünden belliydi zaten, bu gelince duraktaki çocuklar “doğrulttun sermayeyi” deyip güldüler ama bende tövbe, müşteri dolandırma yoktur, hem bu sokakta sürekli, buranın çocuğu sayılır, yakışık almaz. Nereye gideceğimizi sordum, “sahil yoluna in” dedi, sürdüm Cankurtaran’a doğru, sahile çıktık. “Yavaş sür abi” dedi, “acelemiz yok.” Alaturka açtı radyodan, sigara yaktı, elliyle seyrediyordum sağ şeritten, “daha yavaş” dedi, yavaşladım biraz daha. Sarhoş kısmı böyle oluyor, itiraz etmeyeceksin. Yaşın kaç daha yeğenim, bizim zamanımızın şarkıları bunlar, helal olsun dedim, “ruhum büyüdü” mü “ruhum yaşlandı” mı... Öyle bir şeyler söyledi. Hani efkârlıydı anlıyor musun, sigarayı da vapur bacası gibi tüttürüyordu. Sahilden devam mı diye sordum, “önce Zeytinburnu’na uğrayıp sonra Haseki’ye gideceğiz” dedi. Eyvallah dedim devam ettik.

d

― Sohbet etmediniz mi hiç?

16


― Zeytinburnu’nda gittiği yeri hatırlıyor musunuz? ― Mesaj atmıştı gelmeden önce, müsait olup olmadığımı sormuş. Yatmamıştım daha, gel dedim. İki civarıydı geldiğinde. İçmişti biraz.Kahve yapayım dedim, vakti yokmuş, taksi dışarıda bekliyormuş.

17

d

Ufak bir kutu emanet etmişti bana bir hafta önce, açmadım, içinde ne vardı bilmiyorum, onu istedi. Getirdim. Çantasına attı. Yorgun, sarhoş, canı sıkkın... Bitik durumdaydı işte. Sigara içti, “bira var mı” diye sordu, vermedim, yok dedim. Çok ısrar ettim, ne oldu, nereye gidiyorsun diye ama bir şey söylemedi,

sonkelimelerioyazdırsı

― Yarıyola kadar konuşmadı pek, memleketini sordum en son, “hemşehriyiz say, boşver” dedi, bozuldum ben de, daha sormadım bir şey. Kendi konuşmaya başladı sonra, radyoda şey şarkısı çıktı, gel etme eyleme aksi söz söyleme, aşka geldi bu, “Sevim abla söylüyor kaptan, aç sesini” dedi, açtım, sigara yaktı, afedersin, “ecdadını bilmemne yapayım bu dünyanın” diye bağırdı. Böylesinin suyuna gideceksin. Ben de ulan dedim, ben de bağırdım. Radyoyla beraber ezbere söyledi şarkıyı. Sonra döndü, “baban zengin miydi abi” diye sordu, ne zengini, şoförüm ben bu arabada zaten. Dedi, “o zaman sen vicdansız olamazsın.” Sarhoş, ne yapacaksın. Eyvallah yeğenim, sen de iyi adama benziyorsun da fazla kaçırmışsın mereti, gençliğine yazık falan dedim. Yazık yani, daha yirmi iki – yirmi üç. Haftanın üç günü bizim barlar sokağında. Görüyoruz. Dünyanın derdi bitmez, sen işine gücüne, okumana bak dedim. Öğrenciymiş burda, Beyazıt’ta, çakmağında da o yıldızlı adamın resmi var, solcu musun dedim, “evelallah” dedi, güldük. Sonra sonra açıldı. Bir şarkı çıktı radyoda Ankara’nın tatlı kızı mı ne... “Ankaralı benimki, oraya gideceğiz Haseki’ye” dedi. Saat ikiye geliyor gece, dedim bu saatten sonra hayırlı iş olmaz, şeytanın bol olsun. Matrak çocuk, gene afedersin, “iş öyle olsa çoktan halletmiştik” dedi. Daha gerisi sorulmaz bizim meslekte, ben sormadım da o anlattı, âşıkmış kıza, öyle dedi, kara sevdalı senin anlayacağın, bir şey verecekmiş falan, söylemedi ne olduğunu tabii. Öylece Zeytinburnu’na vardık, bir binanın önünde durduk, taksimetrede yazandan fazlasını bıraktı, on dakika bekleyeyim diye rica etti, ıssız zaten oralar o saatte, taksi bulamaz, apartmana girdi, giriş kattaki dairenin zilini çaldı, girdi içeri. Beş dakika tutmadı, geri geldi. Suratı beş karış. Haseki’ye gittik sonra, orada indirdim.


şiirlebitirelim

Yunus Emre Kaya kapıda durdum, burada kal dedim, merak ederim, iyi değilsin dedim. “Keşke seni ondan önce tanısaydım” dedi, unutmuyorum hiç, bir ömür boyu mutlu olabilirmişiz. Benim gözlerim doldu, yalan yanlış sarıldı, çıktı sonra. ―Kutuda ne olduğunu sormadın mı? ―Yok, söylemezdi zaten, ketum, biliyorsundur. ―O gece bana geldi. Buraya uğradığını söyledi. Seni biliyordum, anlatmıştı ama kim olduğunu hiç söylememişti. Kutunun içindekiler aslında senin içinmiş. ―Nasıl? ―Anlatacağım. Dörde kadar konuştuk o gece. “Yarın gidiyorum” dedi, başka bir yere yerleşecekmiş. Ama huzursuzdu kararından. Sen onu çok seviyormuşsun, öyle dedi, ama bana âşıkmış, benimle de olmuyormuş. Ben onun sevgisine karşılık veremiyordum. Hep böyle dedim ona da. Sevmiyorum diyemedim hiç. Geldiğinde de hiç reddetmedim, kapıdan çevirmedim, o kadar çok konuştuk, o kadar çok ikna etmeye çalıştı ki beni. Hiç kesin bir şey söylemedim, umudunu kessin istemedim, hoşuma gidiyordu, seviyordu beni, ne desem yapıyordu, çağırdığımda nerede olsa geliyordu, gül deyince gülüyordu, ağlasın istediğimde çok kolay ağlatabiliyordum, benim için ağlayınca hoşuma gidiyordu.İyi de sevişiyordu, canım istediğinde yatağıma alıyordum onu, birlikte uyandığımız her sabah “ben senin peşinden bunun için koşmuyorum” derdi ama. O gece güldük, ağladı, benden bahsettik, kendinden bahsetti, aşkla kaderin ilişkisini anlattı. Sonra “başım ağrıyor, uyuyacağım” dedi. Koltuğa uzandı. Yanına gittim, elimi uzattım, odaya davet ettiğimi anladı, “istemiyorum” dedi. Ben içeri geçtim. Sabah hep benden önce uyanırdı. Hazırlanmış, “gidiyorum” dedi, gittikten sonra açmamı rica ederek verdi kutuyu işte, “sana değil ama beni anlamana yardımcı olur” dedi. Sarılmak için izin istedi. Sarıldı, kokladı, öptü ve gitti. Söylemedi nereye gittiğini.

d

―Kutu nerde?

18


as

*** Bu mektubu, en çok sen hak ettiğin için sana yazıyorum. Seni seviyor değilim, biliyorsun, hep yakın bir dost olarak gördüm seni. Onu çok kere anlattım sana, ne kadar sevdiğimi, ağır ağır, isteye isteye nasıl âşık olduğumu, acı çektiğini bile bile ama inan ki sadece senin içinde bir ümit kalmasın diye anlatıp durdum. Sen beni dinlemiyordun, izliyordun sadece, el hareketlerime, konuşurken kaşlarımın kalkıp inmesine, gülerken gözlerimi kısmama takılıyordu bakışların hep. Anlıyordum. Bir şey gelmiyordu elimden, bunu da biliyorsun. Ne yazık ki hiçbir şey elimde değil. Çok söyledim, seni daha önce tanısaydım, çok mutlu olurduk biz. Bunları seni üzmek için değil, kendi şansıma hayıflandığım için yazıyorum. Yine sıkıyorum canını, yine affet. Ne zaman konuşacak bir şeyim olsa yanımdaydın. Sürekli karşılaşıyorduk, ben tesadüf sanıyordum hepsini. Hep dolaştığım, gittiğim yerlerde sırf beni görmek için vakit geçirdiğini söylediğinde yok olmak istedim. Bütün artıları, eksileri topladığımda hep senin adın öne çıkıyor. Ama ayaklarım, maalesef hep ona gidiyor. Ona âşık olmak içten içe utanç veriyor bana, senin beni sevmenden de gurur duyuyorum. Bir ego oyunu değil, lütfen yanlış anlama. Bunun altını nasıl doldurabilirim, kestiremiyorum. Bu kadarla kalsın. Ona bir türlü kavuşamadığım için içkiye başladım ben, az zamanda iyi sayılabilecek bir içiciye dönüştüm. Ne gurur! Bugün teslim olsam sana, sen alkolü terk ettirirsin, biliyorum. Yazdıklarımı okusan endişe eder, gece vakti başımı okşayıp korkularımın sebebini sorarsın, düzeltmeye çalışırsın zihnimi, elinden geleni yaparsın. O ise daha fazla boşluk hissi, daha fazla korku, daha tedirgin bir kahraman olmam, daha şehvetli bir kadın yaratmam için kamçılar beni. Aranızdaki farkı ilk defa anlatabildim galiba.

19

d

Bugünden sonra bana ulaşamamanız için elimden geleni yapacağım. Nerede olacağımı inan ben de bilmiyorum. Seninle evsizlerden çok bahsederdik, “hepsinin bir hikâyesi var mutlaka” derdim hep, hatırlarsın. Evsizlikleri nerede başlıyor, buna karar verip sokağa mı bırakıyorlar kendilerini diye konuşurduk. Sen, benim onlardan özenle bahsetmeme kızıyordun. Belki de anlıyordun gelecekte kendimi bir evsiz olarak gördüğümü.


butunyeryuzu

Yunus Emre Kaya Bugünden sonra bana ulaşamamanız için elimden geleni yapacağım. Nerede olacağımı inan ben de bilmiyorum. Seninle evsizlerden çok bahsederdik, “hepsinin bir hikâyesi var mutlaka” derdim hep, hatırlarsın. Evsizlikleri nerede başlıyor, buna karar verip sokağa mı bırakıyorlar kendilerini diye konuşurduk. Sen, benim onlardan özenle bahsetmeme kızıyordun. Belki de anlıyordun gelecekte kendimi bir evsiz olarak gördüğümü. Üzülme. Kendime sahip olabilecek bir adamım ben. Şimdilik benim de bilmediğim bir yerde şimdikinden daha huzurlu bir dostun var, emin ol. Tam şu anda aklından geçenleri o kadar iyi biliyorum ki. O, bana hep bensizken daha mutlu olduğunu anlatmaya çalışırdı, ben de birlikte çok daha mutlu olabileceğimize bazen güzel güzel bazen kapıları çarparak, masaya vurarak ikna etmek isterdim onu. Sen, benim gibi değilsin, kelimelerle yormadın beni hiç, zorlamadın, ısrar etmedin, beni sevdiğini hissettirmekten başka bir yol denemedin. İşe yaramadı deme, öbür yollar da farklı bir yere çıkmıyor. Birkaç cümle yazıp bırakacaktım. Ama seninle konuşmayı seviyorum; biraz daha... İnsanları haddinden fazla izliyor olmam dikkatini çekmişti de öyle tanışmıştık seninle. ‘İnsanlara çok dikkatli bakıyorsunuz’ demiştin. O zaman neler söyledim hatırlamıyorum. Başka şehirlerde başka insanlara uzun uzun bakarak yeni bir ev kurmak istiyorum kendime. Bir köşede evsiz kıyafetlerimle gelen geçene bakarken birileri de bana baksın istiyorum. Hikâyemi merak eden çıkar mı acaba?

d

p

Kavafis severdik, son kelimeleri o yazdırsın, şiirle bitirelim bu sohbeti de: ‘Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşede, öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.’

Platon @platon

Diyaloğa açığım, DM yok.

@Kaan_H_Okten’e teşekkürle...

20


yul

Şeyma Aydın

Yula Minik bir gezgin Altay-Ural Dağları arasında, Hazar Denizi’nin kuzeydoğu bozkırlarında yer alan, görenin görmediği, duyanın duymadığı, bilenin bilmediği, cahilin bilge olduğu esenlikle örtülü diyarlardan Neşe Ülkesi’nde gezinirken, bir mezardan çıkarıp bulmuş Yula’yı. Kim okursa onun seviyesine göre davranmış, gezgine de masal olmuş. Yedi kat göğün altında, yedi kat yerin üstünde yeşil mi yeşil, sarı mı sarı, mor mu mor... Ne renk istersen var, ne tat istersen tat harikulâde bir diyarmış Neşe Ülkesi. Burada insanlar küçük, cüceler dev, devler pire, şekerler tuzlu, tuzlular ekşi, acılar da tatlıymış. Sokakların başında tekerlemece konuşan tekerlemeciler teker teker tekerleyerek tekerleme söyler, çikolata ve pastadan evlerde evsiz yurtsuz kimseler yaşarmış. Billur gibi su kenarlarının yeşilliği ise şekerlemecilere aitmiş. Ulaşım aracı olarak da en çok atlı karıncaları kullanırmış bu diyarın sakinleri. Bazen de bir yoyonun üzerine binip 250 kere döndükten sonra nereye gitmek isterlerse giderlermiş. Saklambaç, körebe, seksek de gündelik iletişimi sağlar, mahalle ve diyar sakinlerinin ruh halini anlatmasına aracı olurmuş. Kısacası Neşe Ülkesi’nde kahkaha ve huzur, bolluk ve bereket, neşe ve güzellikler asla eksik olmazmış.

21

d

Eksik olmaz tabii, nasıl eksik olsun?! Buranın hükümdarı şeker mi şeker, tatlı mı tatlı kurabiye kral Yula imiş. Yula o kadar tatlı o kadar tatlıymış ki hükümdarı olduğu bu diyardaki herkes onu, o herkesi çok severmiş. Diyarın mutluluğunu sağlamak için elinden ne gelirse yaparmış. Bu yüzden de gerek kendi gerekse Neşe Ülkesi’nin huzurunu bozan her şeyi Öcü Diyarı’na gönderirmiş. Yula kimseye emir vermeden, lokum bir anahtar olan kalbinden gücünü alarak kötü her şeyi bu diyardan uzaklaştırırmış. Yula yüksekten düşüp kırılmaktan çok korkarmış, yüksekliği yollamış Öcü Diyarı’na. Süte bandırılıp yenmekten kork-


yedikatgogunaltında

Şeyma Aydın muş, sütü göndermiş. Fırıldaklarla diyarın sakinlerini rahatsız eden ahşap oyuncaklara kızmış, fırıldakları da göndermiş. Kızmayı da sevmemiş, onu da göndermiş. Ne varsa hoş olmayan ve dahi güzel görünmeyen hepsini yollamış Öcü Alemi’ne. Öcü Diyarı, Neşe Ülkesi’nden yedi kat aşağıda, kendi içinde de yedi kat olan çirkin mi çirkin pis mi pis bir yermiş. Aydınlık diye bir ışık yok, karanlığı da sadece kötülüklerle ışık verirmiş. Her katında da bir kral ve onun yardımcısı birer bekçi varmış. Bu diyardakiler, gülmek nedir bilmez, sürekli ağlarmış. Karanlık yedi mağaradan oluşan Öcü Diyarı’nda kimsenin kendi evi bile yokmuş. Böyle bir durumda nasıl ağlamasınlar, üzülmesinler?! Birinci katta Para Kral ve yardımcısı Ala Hul varmış. İkincide Öfke Kral ve DingirHul, üçte Şüphe Kral ve MullaHul, dörtte Hikaye Kral ve UtukHul, beşte Tuz Kral ve GigimHul, altıda Fıstık Kral ve Gidim Hul, yedide Süt Kral ve Maskım Hul beklermiş. Ne kadar bekleyeceklerini nasıl buradan kurtulacaklarını bilmezlermiş bu yüzden çok üzülürlermiş. Bir gün Öfke Kral bu duruma çok sinirlenmiş ve tüm krallarla bir toplantı yapmış. Her geçen gün yeni birilerinin buraya gönderilmesinden dolayı, organize olup buradan güçlenerek kurtulmayı önermiş. Neşe Diyarı’nı ele geçirip bu yapılanların hesabını sormaya karar vermişler. Bu yüzden de diyarın her yerine haber salmak üzere yardımcılar çalışmalara koyulmuş...

d

Öcü Diyarı’ndakiler çalışadursun, bakalım Neşe Diyarı’nda neler oluyor... Yula diyardaki herkes mutlu mu diye etrafı gezinmek üzere dışarı çıkmış. Önce şekerlemecilerden güzel bir şerbet alıp başına sürmüş, sonra da karşısına çıkan tekerlemeciye sarılmış. Tekerlemeci de ona El elepenek Elden düşen kepenek Kepeneğin yarısı Dedem Korkut’un karısı Öldü gitti bir mezar Bir bak sen de ne yazar demiş. Yula da bu tekerlemenin üzerine uzun zamandır görmediği dostu Dede Korkut’u ziyaret etmeye karar vermiş. Atlamış bir atlı karıncaya, döne döne

22


Dede Korkut da Yula’yı bu kitap mezarlığında keşfe davet etmiş. Bu mezarlıktaki keşifte doğru kitabın içindeki Öcü Diyarı’na dair bilgiyi bulursa, bu kötülükler ülkesini yenebileceğini söylemiş Dede Korkut. Pek çok metinle karşılaşmış Yula, hangisinin doğru olduğunu bir türlü anlayamıyormuş. Ne yapması gerektiğini bilemiyormuş. Nasıl yapacağını düşünüp duruyormuş ama bir çözüm bulamamış. En sonunda Dede Korkut’a sormuş bu bilgiyi nasıl bulacağını. Dede Korkut da “Metinlere bakmakla olmaz, onları aynı zamanda okumalısın, yazarlarıyla konuşmalısın” demiş. Kurabiye Yula da rastgele bir kabrin içine girmiş. Bu mezardaki kitabın adı da Mecmau’l-Havas imiş. Biraz okuyunca bunun bir şair tezkiresi olduğunu anlamış. Sonra birden yazarı Sâdıkî-i Kitabdâr çıkmış karşısına. Burada ne işinin olduğunu, ne yaptığını sormuş Yula’ya. Yula da kısaca kendinden bahsetmiş. Öcü Diyarı’nın güçlendiğini, onları kontrol etmek için bu ülke hakkında bilgi toplaması gerektiğini söylemiş Sâdıkî’ye. Sonra da kendisini de tanımaktan memnun olacağını da eklemiş. Sâdıkî kısaca kendi hayat hikayesinden bahsetmiş ilkin. “Şah İsmail eyüce meşhur olunca Şam’dan İran tarafeyn gelüp Irak’a yerleştüm. Hudâbendlü boyunun ilerügelenleründendük. Gençlükte nakkaşluga ilgi duyup Mevlâna Haydar Ali’nün oğulu ünlü Muzaffer Ali’nün yanunda çaluşdum. Babam çok devletlüydü, anu katlettüler. Benü himaye edecek kimesne bulamadıgımdan yeri yurdu terk-i diyâr eyledüm. Nakkaşlugı bırakıp Kalenderîler zümresine dahil oldum. Orada türlü yanluşluklar yaptum. Velhasıl Hemedan hâkimi Emir Han beni aldı da kurtardu. Sonra işlerim hayatum bir düzeldü. Diyeceğim odur kim eğer Öcü Ülkesi’ne gitmek isteyorsan Dede Korkut’u büyük nimet bilesün, sözünden çıkmayasun. Benüm ilmüm Türkçeyle sınırludur. Bir de iki kabir ötesi Riyâzî ile söyleşesün” demiş.

23

d

Yula, kendi ülkesinde böyle bir mezarın olduğuna, böyle insanların olduğuna çok

neseulkes

kendini ‘Ölü Kitaplar Mezarlığı’nda bulmuş. Dede Korkut’un yanına gidince bir de ne görsün?! Ne görecek a, dedem oturmuş kitap yazıyor! Dede Korkut Yula’ya Öcü Diyarı’nın çok güçlendiğini, yakında bu ülkeye de hükmedebileceğini anlatmış. Neşe Ülkesi adına kötü şeyler olacağından bahsetmiş. Kurabiye Kral, bu söylenenlere itibar etmek istememiş. “Seni dinlemiyorum ki laylaalaylay” demiş kulaklarını kapayarak. Fakat tüm söylediklerini de duymuş bir kere, inanmadan da edememiş. Durum böyle olunca da Dede Korkut’un sözünü dinleyerek bir plan yapmaya karar vermiş.


ocudıyarı

Şeyma Aydın şaşırmış. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilememiş önce biraz beklemiş. Dede Korkut, Yula ile birlikte olmakla beraber, kitap kabirleri arasında gezerken Yula’yı yalnız bırakıyormuş. Bu durum Yulayı biraz tedirgin etse de kitaplarla konuşmak onun da ilgisini çekmeye başlamış. İki kabir öteye gelince Sadıkî’nin dediği Riyâzî’nin Riyâzü’ş-Şuara kitabını görmüş. Görmekle de kalmamış, başlamış okumaya. Bu kitabın da şairler tezkiresi olduğunu anlayıvermiş hemen. Burada da aradığının olmadığını anlayıp geri dönerken Riyâzî’yi karşısında bulmuş. Meğer Riyâzî, 16. yüzyıl bilginlerinden Mehmed Birgivî’nin torunuymuş. Bilim adamı ve şair olarak tanınırmış. Dini ilimlerle beraber fizik ve matematik hususunda da oldukça bilgiliymiş. Yula’nın Öcü Diyarı’nı yenmek istediğini öğrenince Esrar Dede ile konuşmasını tembihlemiş. Yula hiçbir şey anlamamış bu olan bitenden. Belki de Neşe Diyarı’na geri dönüp kaldığı yerden devam etmek daha iyi olur diye düşünmüş; fakat Öcü Diyarı’ndakilerin ülkesini istila etmesi düşüncesi onu çok korkutmuş. Hemencecik Esrar Dede’nin yanına gitmeye karar vermiş. Tam bu esnada kafasını yukarı kaldırmış Yula, bir de ne görsün?! Yedi başlı bir ejderha! Koşturarak Esrar Dede’ye ulaşabileceği kitabın kabrine gelmiş. Meğer burada Esrar Dede’nin Divan’ı varmış. Biraz okuyup kendini sakinleştirmiş, başlamış Esrar Dede’yi beklemeye. Beklemekle gelmeyecek, biraz daha okuyayım, demiş Yula kitabın büyük kısmını okumuş. Tam ümidi sona erecekken Esrar Dede’yi karşısında görmüş ve çok sevinmiş Yula. “Sadr-an-sadr eriştik bu deme / Dile gelmem kime geldim giderim / Zan olan yerde vücûdum yokdur / Zann-ı Galip’de velî müstetîrim” demiş Esrar Dede. Yula bir şey sormadan Esrar Dede manzum olarak karşılık veriyormuş. Bu Öcü Diyarı’nı nasıl yeneceğini sormak istemiş Yula. Esrar Dede de “Şimdi bu devrin beyânın dinle guş-ı hûş ile / Dâirât-ı anla bu manzûme-i pür-cûş ile” demiş. Esrar Dede’nin bu söylediklerinden pek bir şey anlamayan Yula, Dede Korkut’un yanına gitmiş. Ona; Sâdıkî, Riyâzî, yedi başlı ejderha ve Esrar Dede’den bahsetmiş. Kim ne dediyse hepsini bir bir anlatmış Dede Korkut’a.

d

Dede Korkut da bu mezarın gelecek metinlere dair bilgiler de içerdiğinden bahsetmiş. Yula’ya, Öcü Diyarı’na gidip oradaki yedi kralla barışması gerektiğini söylemiş. Bu kitaplar ve yazarların buna işaret ettiğini bir bir açıklamış. Yula bu duruma çok üzülmüş, nasıl gideceğini nasıl savaşacağını bilmediğinden de çok

24


Öcü Diyarı olarak bildiği yerin aslında Hiçbiryer olduğunu anlamış Yula. Bu ülkenin derinliklerine doğru girerken Para Kral’ın yardımcısı Ala Hul tutmuş kurabiyeyi, ejderhadan düşürmüş. Yula, Ala Hul’a, Kralla görüşmek istediğini her şeyin yoluna girebileceğini söylemiş. Fakat Ala Hul kocaman korkunç bir kahkaha atmış. Buradaki hayatlarının korkunçluğundan ve zorluğundan bahsetmiş. Yalnızlıktan ve terk edilmişlikten tutup gerçek anlamda neşeli gülmeyi bilmemenin ne demek olduğunu göstermiş. Yula bu duruma çok üzüldüğünü belirterek kralla görüşmek istediğini tekrar etmiş. Ala Hul da Yula’yı kolundan tuttuğu gibi büyük bir kuyunun içine atmış. Kral gelene kadar burada beklemesini söylemiş. Kuyunun içinde bekleyen kurabiye, git gide bu kraldan korkmamaya başlamış. En kötü ihtimalle para olduğunu, maddiyattan olduğuna kendini inandırmış. Ona ve bu diyardakilere karşı yaptıklarından pişmanlık duymaya başlamış. Bu pişmanlığı duyar duymaz kuyu bir çikolata şelalesine dönüşmüş ve Yula eskisinden daha tatlı bir kurabiye olmuş. Sonra karşısına bir de bakmış ki ne görsün?! Para Kral önünde, arkasında tüm maddi öcülerle duruyor. Bu görüntü başta Yula’yı çok tedirgin etmiş ama Para kralı oturup konuşmaya davet etmiş. Eğer kabul ederlerse Neşe Ülkesinde eskisi gibi hiçbir yere gitmeden tekrar mutlu mesud yaşayabileceklerini anlatmış. Para Kral Yula’nın söylediklerine çok inanmamakla beraber diğer krallarla da konuşulması gerektiğini söylemiş.

25

d

Böylece Yula, ikincide Öfke Kral ve DingirHul, üçte Şüphe Kral ve MullaHul, dörtte Hikaye Kral ve UtukHul, beşte Tuz Kral ve GigimHul, altıda Fıstık Kral ve Gidim Hul, yedide Süt Kral ve Maskım Hul’un yanlarına sırayla yedi başlı ejderhanın üzerinde tek tek inerek konuşmaya başlamış. Tek tek konuşmanın bir yanıt vermediğini görünce de çok üzülüyormuş. Sonra Dede

dedekorku

ağlamak istemiş ama ağlamayı da Öcü Diyarı’na yolladığından ağlayamamış. O sırada yedi başlı ejderha yine tepelerinde belirmiş. Ne kadar uğraşsa da Yula bu ejderhayı öcü ülkesine yollayamamış, çünkü bu ejderha zaten Öcü Diyarı’ndan geliyormuş. Dede Korkut, Öcü Ülkesi’ndekilerin sadece Yula’nın korkuları olduğundan bu yolculukta tek başına olması gerektiğini söylemiş. Bir an önce o diyara giderek barışması gerektiğini tembihlemiş. Yula da Dede Korkut’un dediklerini Sadıkî’nin de öğüdüyle kabul etmiş. Sonra da ejderhanın kuyruğuna zıplayıp tutunmuş Yula, yerin yedi kat dibine doğru inmeye başlamışlar.


alahul

Şeyma Aydın Korkut’un hepsiyle beraber yüzleşmesi ve barışması gerektiğini söylediğini hatırlamış. Zaten tüm bu öcü aleminin ordusu birkaç kere zıplasa Neşe Ülkesi’ne başı değecek kadar büyükmüş. Hiçbiryerin öbür ucunda tüm krallar toplanmış. Yula ise tek başınaymış. Lokumdan kalbi korkudan şekerlenmeye başlamış. Hepsiyle tek tek konuşurken de endişeliymiş fakat tüm korkularını önünde görünce aklını yitirecek gibi olmuş. Ne diyeceğini, ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilememiş. Fakat bir tepki vermezse tüm bu krallar ve yardımcıları Yula’yı yutup afiyetle yiyeceklermiş. Tam bu esnada karşısına dizilen tüm kralların arkasına gökten salınarak gelen yedi başlı ejderha konmuş. Sonrasında Yula tüm cesaretini toplayarak bir adım ileri gelmiş. Herkesi Neşe Ülkesi’ne gönderip eskisi gibi yaşayacaklarını söylemiş. Fakat krallar Yula’ya inanmamışlar. Yula’nın üstüne yürümüş hepsi. Para Kral sağ kolunu koparıp yemiş. Kolunun gittiğine üzülüp bağıran Yula sağ tarafa baktığında bir de ne görsün?! Öfke Kral da sağ kolundan koparıp afiyetle mideye indirmiş. Şüphe Kral sağ bacağını koparmış, Hikaye Kral da sol bacağını koparmış. Tuz Kral gövdesini ikiye ayırıp mideye indirmiş, Fıstık Kral da kocaman bir kahkaha ile kafasını koparıp gövdesinden ayırmış Yula’nın. Kurabiye Kral’ın kafası bir yerde, gövdesinin yarısı bir yerde, tüm bedeni paramparça halde ortada kalakalmış. Süt Kral kalbinin bulunduğu kısma kendini bırakınca Yula’nın başı ve kalbi dışındaki her yeri dağılıp gitmiş. O anda çok ağlamış Yula, “Size bunları yaptığım için çok üzgünüm” demiş. “Her şey eskisi gibi olacak yalvarırım barışalım” demiş. “Kalbimi bir daha böyle kendi isteklerim doğrultusunda kullanmayacağım” demiş. Defalarca çok pişmanım demiş. Pişmanlık göz yaşları gözlerinden süt olarak akmış.

d

Sonra her yer bir anda bembeyaz bir süt şelalesi halini almış. Yula ağlamayı bırakıp gözlerini açtığında, önde Dede Korkut yanında Esrar Dede ve adını bilmediği birçok yazarın geldiğini görmüş. Dede Korkut, tüm kralları yan yana toplayıp birleştirmiş. Esrar Dede de bir gül haline getirmiş bu birleşimi. Yedi kanatlı güzeller güzeli bembeyaz bir melek bu gülü Yula’nın sol tarafına kondurmuş. Sonrasında da kulağında bir müzik olarak cisimleşen pişmanlık bir anda Öcü Ülkesi’ni gül bahçesine çevirmiş. Her yer misler gibi kokuyormuş. Kralların birleşimi olan bu gülü koklamış Yula, tekrar kalbinden tarafa götürmüş. Kalbi artık sade bir lokumdan kalp değil, güllü fıstıklı leziz mi leziz bir kalp haline gelmiş.

26


d

27

tuzkra

Öcü Diyarı’nın bu güzel kokusu Yula’yı o kadar cezbetmiş ki, Neşe Ülkesi’ne dönmeyi ertelemeyi düşünür olmuş. Uzun bir süre buradan ayrılmayı hiç ama hiç istememiş. Meğer korktuğu şeyler ne kadar da güzellermiş! Meğer korkulacak hiç de bir şey yokmuş! Ölü Kitaplar Mezarlığı’ndan gelen yazarlarla oturup kendini geliştiriyor, yeni tarifler bile öğreniyormuş. Her yer mis gibi gül kokuyormuş, etrafta da üzülecek ağlayacak pek bir şey kalmamış. Fakat bir gün yine etrafta gezinirken Dede Korkut ve Esrar Dede gelmiş yanına. Tekrar Neşe Ülkesi’ndeki evlerine dönmeleri gerektiğini söylemiş. Oradakileri terk etmelerinin onlara ihanet olacağını, onları üzeceğini bir bir anlatmış. Kurabiye Yula, her ne kadar buradan çok memnun olsa da Dede Korkut’a hak vermiş. Sonrasında beyazlar beyazı yedi kanatlı bir melek gelmiş yanlarına. Üzerine binip Neşe Diyarı’na doğru yol almışlar. Neşe Ülkesi’ne geldiklerinde ise Öcü Diyarı’na gönderilen her şeyin, tekrar iş başına geçtiğini görmüş Yula. Üstelik bu durumdan hiçbir korku duymamış. Çünkü Neşe Diyarı’ndaki herkes sadece Yula’nın mutluluğu için değil, aynı zamanda birbirlerinin sevgisini kazanmak için de iş bölümü yapmaya başlamışlar. Yula’nın geri döndüğünü duyunca da tüm develer, pireler, cüceler, tekerlemeciler... Her kim varsa hepsi bir olup enfes yiyeceklerle ve müziklerle dolu bir şölen yapmışlar. Yula da önceden Öcü Diyarı’na gönderdiği “yükseklik”in tepesine çıkıp bu diyarın sakinlerine seslenmiş. Onları ne kadar çok sevdiğini söyleyip kendini yüksekten yere fırlatmış. Yere fırlayınca bir de ne olsun?! Darmadağın olmuş kurabiye, her bir parçası kırılmış. Yerde sadece bir lokumdan güllü fıstıklı kalbi kalmış. Sonra Öcü Diyarı’na gönderdiği kralların yardımcıları bu kalbin başına üşüşmüş, bir anda kalp önce kocaman bir kurabiye şeklini almış sonra bir büyümüş bir küçülmüş, eskisinden çok daha lezzetli bir hal almış. Kurabiye Yula’nın dağılan her bir parçası da bu kalbin üzerinde hayat bulmuş, hem de Yula eskisinden çok daha büyük bir kurabiye olmuş. Halk o sırada nefesini tutup olanı biteni izliyormuş. Çok şaşırmışlar. Yula’nın eskisinden çok daha sevimli olduğunu görünce de fişekler patlatıp kırk gün kırk gece eğlence yapmışlar. Yula’yı bulan minik de birazcık büyüdüğünü hissetmiş. Burada da masal bitmiş...


Jesse Eisenberg

under water Love

d

28


çevirişii

Emily Dickinson

VII. Yelken Açmak Sevinç, karaya ait bir ruhun Gitmesidir denize – Evleri geçerek, burunları geçerek Sonsuz derinliğin içine! Bizim gibi dağların ortasında yetişmemiş Bir denizci anlayabilir mi Karadan ilk kez ayrılışın Kutsal sarhoşluğunu? XXII. Bir evdeki telaş, Ölümden sonraki sabah, Yer yüzünde görülen En ciddi uğraş – Temizlemek kalbi, Ve koymak bir kenara Sonsuza dek bir daha Kullanmak istemeyeceğimiz sevgiyi. Çeviren: Elif Nihan Akbaş

d

29


körlük

Gökçe Özder Saramago’nun kendi ağzından çocukluk ve ilk gençlik anıları.

Anısı Var

Körlük’ün devamı niteliğinde de okuyabileceğin Görmek.

İ BK

Başka Hangi Kitabı?

İ BK

İ BK Okur Olacak Çocuklara

İzlediği filmde kendinin tıpatıp aynısı olan biriyle karşılaşan Tertuliano’nun ilginç öyküsü: Kopayalanmış Adam.

Oltana takılmışken kaçıveren balıklar acaba gerçekten kaçmış sayılır mı? Hayal kırıklığı, yenilgi ve kaderi her yaştan okura yeniden sorgulatacak kitap.

İ BK

İ BK

M Ç

d

Sayfadaki Kısaltmalar: İ-İdefix, B-Babil, K-Kitapyurdu, PDF: Korsa

30


Aaa Bu Kitabın Filmi de Varmış!

Kitap Zamanı’nın 17. sayısında Ali Pektaş’ın Jose Saramago ile yaptığı söyleşi.

Minicik ellerle Dünyanın En Büyük Çiçeği’ni yaratma hikâyesi.

körlü

Ne İzlesem?

Hoşbeş

Ne Dinlesem? Şu versiyonuda var!

Ne Denesem?

I Have Seen It All – Björk Bonnie Prince Billy

Karanlıkta Diyalog – Dialog In The Dark Görme engellilerle rolleri değişmek için muhteşem bir deneyim.

Dahası Var! Ne Okusam?

E-Kitap

PDF 31

d

an Kitap


zıhınselseruven

Erhan Kıvanç

Cehalette Hiyerarşi Yoktur Pink Floyd’un 1979 tarihli The Wall albümü, özellikle yakın tarihte eğitim, sistem ve iktidar kavramlarının birbirlerine bağlı işleyişine sanatla getirilen en önemli eleştirilerden biriydi. “Çocukları her fırsatta üzen” ve “yaptığımız her şeyle dalga geçen” öğretmen de, birörnekleştirme temeli üzerinde yükselip çocukları çevreleyen kalın duvarların, yani bu işleyişin pratikteki en önemli piyon-figürü. Eğitim felsefesini değiştirmek, toplumu bilinçlendirmeye çalışmak ve pedagoji derslerini yaygınlaştırmakla da aşılamayan bu duvarları, aslında Joseph Jacotot 1818 yılında Belçika’da deneyimlediği “bir zihinsel serüvenle” aşmakla kalmamış, yıkmıştı. Sürgünde Bir Devrimcinin Hikâyesi

d

Jacques Rancière’in Metis Yayınları’ndan çıkan Cahil Hoca, Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders kitabı, Jacotot’nun kurgu metinlere de rahatlıkla malzeme olabilecek bu deneyiminin kaynaklık ettiği düşüncelerden oluşuyor. Sürgüne gönderildiği Belçika’da Fransız edebiyatı okutmanlığına başlayan Jacotot, Flamanca konuşamamaktadır ve karşı karşıya kaldığı öğrenciler de onun dilini, yani Fransızcayı bilmez. Fénelon’un o yıllarda iki dilli basılmış Telemak kitabını bir çözüm olarak görüp tercüman aracılığıyla öğrencilerine dağıtır ve çeviriden yardım alarak Fransızca metni anlamalarını, daha sonra bu anladıklarını yine Fransızca kaleme almalarını ister. Yani bir bakıma, onların kendi kendilerine Fransızcayı ve kitabı öğrenmelerine bilmeden de olsa kılavuzluk eder. Hiçbir öğretmenlik ediminin yansıtılmadığı bu küçük çaplı felsefi deneyden çok iyi sonuç alan Jacotot’nun, yıllar sonra Pink Floyd aracılığıyla “Eğitime ve düşünce kontrolüne ihtiyacımız yok!” diye bağıracak olan çocukları daha o günden duyduğunu söylemek, yanlış olmaz.

32


Bu örnekten yola koyulup eğitim fikrini “özgürleştirme” olarak benimseyen Rancière, kitabı “Eski Yöntem” dediği ve dünyada yıllardır benimsenen eğitim anlayışına ciddi eleştiriler yönelterek açar. “Cahil hoca” kavramı da, ilk duyuşta bilgisiz -veya bildiğini aktaramayan-, iyi eğitim almamış, başarısız öğretmeni tanımlar gibi dursa da, aslında tam anlamıyla Jacotot gibi “ideal öğretmen” tipini karşılar: Bir insanı özgürleştirmek isteyen kişinin ona bilginler gibi değil herhangi bir insan gibi soru sorması gerekir, yani öğretmek değil öğrenmek için. Böyle bir şeyi de ancak öğrenciden fazla bilmeyen, ondan önce o yolculuğa çıkmamış olan, cahil hoca yapabilir. Bu düşünceye göre, ne kadar bilgin olursa olsun bir açıklayıcının varlığı, eğitim hayatına başlayan çocuğun bir süre sonra hiçbir öğrenme edimini bu “açıklayıcı” olmadan gerçekleştiremeyeceğine koşullanmasına neden olur. Çünkü birine bir şeyi açıklamak, her şeyden önce, ona kendi başına anlayamadığını göstermek demektir. Yani bu bakışla, öğretenin ne kadar bilgisiz olursa o kadar iyi hocalık edeceğini söyleyen Rancière’in düşüncesi, özgürleşmiş herhangi bir ferdin de hocalığı rahatlıkla üstelenebileceğini göstermesi ve Eski Yöntem’le yetiştiği için zekâsını hep aşağıda görmüş topluma ışık tutması bakımından önemli. Duvardaki Delik

33

d

Jacotot’nun deneyiminin bir benzeri, 2007 yılında eğitim bilimci Sugata Mitra’nın, memleketi Hindistan’da gerçekleştirdiği “Duvardaki Delik” projesinde görülür. Ülkede, merkezden ne kadar uzaklaşılırsa eğitim kalitesinin o denli aşağıya çekildiğini tespit eden Mitra, eğitim teknolojisinin öncelikle taşraya ulaşması gerektiği düşüncesinden yola çıkarak, şehirden uzak belirli yerlerde bir duvara açtığı deliğe, bilgisayar monitörü ve touchpad yerleştirir. Üç ay sonra yöreye tekrar gittiğinde, bölge çocuklarının kendi kendilerine, o bilgisayarın tüm özelliklerini kullanma yetisine eriştiklerini, ayrıca İngilizceyi de temel seviyede konuşmaya başladıklarını görür. Çalışmasını farklı bölgelerde uygulayıp neredeyse mükemmel dereceler elde eden Mitra, insanın, özellikle ilkokul seviyesinde ihtiyaç duymayacağı tek varlığın, “hoca” olduğu sonucuna varır. Mitra’nın gedikler açtığı her duvar, Pink Floyd’un duvar imgesinin sanki somutlaşmış nesnesidir.

duvardakıdelı

“İman ettim, Tanrı insan ruhunu kendi kendini, hocasız olarak eğitmeye kâdir olarak yaratmıştır!”


kazananlar

Erhan Kıvanç “Kazananların” Yazdığı Tarih Jacotot ve Rancière’in savundukları bu eğitim anlayışı, 1960’lı yıllarda Jerome Bruner’in sistemleştirdiği “buluş yoluyla öğrenme stratejisi”nin temeli olarak görülebilir. Bir açıklayıcıya gereksinim duymaksızın kendi kendine görerek, yaşayarak öğrenecek olan çocuğu eğitim çemberinin odağına yerleştiren Bruner’e göre her öğrencinin içinde öğrenme arzusu vardır, ancak bu arzuyu ortaya çıkaracak bir tetikleyiciye ihtiyaç duyulur. Rancière de Cahil Hoca’da “irade”yi öğrenmenin merkezinde tutar: İradesini kendi yoluna sokacak ve o yolda tutacak kadar güçlü değilse insan -özellikle de çocuk- bir hocaya ihtiyaç duyabilir. Ama bu tâbi oluş sadece iradeler arasındadır. Ne zaman ki bir zekâyı bir başkasına bağlar, o zaman aptallaştırıcı olur. Bruner’in söylemi; öğretmenin konumu ve sınırlarını belirleyen bu açıklamanın silik bir gölgesi gibidir. Tabii akla hemen şu soru geliyor: Neden bu strateji anılırken temellerinin Jacotot’ya kadar uzandığından hiç bahsedilmez? Bunun cevabını, yine Rancière’in 2011’de Metis Yayınları’ndan çıkan Tarihin Adları kitabından esinlenerek verelim: Tarihi sadece diledikleri biçimde, majör figürlerle kurgulayıp yazan siyasi “kazananlar”, eğitim tarihinin de arka plandaki asıl kişilerini görmezden geliyorlar, belki de. Eski Yöntem’i salt eleştirmekle yetinmeyip Özgürleştirici Yöntem’in uygulama alanlarını da anlatan, hatta bunları basit gündelik diyaloglarla destekleyen; sistemin tüm aşamalarını felsefi ve siyasi boyutlarıyla irdeleyen Rancière’in Cahil Hoca’sı, tek başına, pedagojik formasyon eğitiminin yerini alacak bir kitap. Alan Parker’ın 1982 yapımı Pink Floyd - The Wall filmini de unutmamalı!

Wittgeinstein @ludwig

Haters gonna hate.

@Kaan_H,_Okten’e teşekkürle...

d

34

w


Farkındalık Yaratmak ve Çehov’un 6. Koğuş’u 2014 yılında deniz kenarında oynayan Gazzeli çocuklar, kameralar karşısında bombalanarak katledildiğinde, 1972 yılında Vietnam’dan dünyaya servis edilen fotoğrafın etkisini bekledik. Nasıl o çığlıklarla koşan küçük kadın şöyle bir yerlerinden doğrultmuştu dünya halklarını, işte tam öyle bir şeydi beklenen. Yaşadığımız ülkenin ünlü tatil beldelerinden birinin kıyılarına vuran 3 yıllık ömür karşısında da aynı anda tüm dünya kıpırdansın, toparlansın istedik... İsminin anlamı açıklık, ferahlık olan çocuk, canı uçup gidenlerin tabutlarına açıklık olan sınırların, kendilerine kapalı olduğu bir dünyanın yolcusuydu hâlbuki... Bilgi Şelaleleri Yeni medya ve bilginin dolaşıma sokulmasında yaşanan kolaylık beraberinde görünür olanların azalması gibi ters bir orantıyla birlikte geldi. Öyle büyük bir hızla, şelaleler halinde akan bilginin içinden seçilebilmek için gerek şey en trajik, en onulmaz, en vahşi kategorilerinden birine dâhil olmak... Bu zorunluluk, gördüğümüz fotoğraflara parçalanmış bedenler, boğulmuş yavrular, tecavüze uğramış kadınlar, boğazı kesilmiş erkekler şeklinde yansıyor. Çünkü artık savaşın varlığına dair bilgi, bu çağın insanını yerinden doğrultamıyor.

35

d

“Farkındalık Yaratmak” denilen bir kavram da tam bu sıralarda günlük yaşamda sık sık karşımıza çıkar oldu. Savaşın, şiddetin, tecavüzün, katlin, bombaların, işgalin herkesçe bilinen anlamlarının yetmediği yerde, bir nevi, “Bakın durum tahayyülünüzden öte” demeyi anlatıyor. Bu çalışmalar sırasında, “Evet evet, bu vahim bir durum” denilmesi hedefleniyor. Sonrası mı? Sonraki adım, o “yapılması gereken bir şeyler”in peşinden gidip, fikir üretip, yönetici erki zorlayıp sonuca ulaşmaya çabalamak, mağdurun yanında yer almak olmalı.

farkındalıkyaratma

Fatma Hazan Türkkol


şelaleler

Fatma Hazan Türkkol Ama o sonraki adıma bir türlü geçilemiyor. Dünya halkları hep “Farkındalıklara” sahip oluyor ama bir türlü diğer adıma geçemiyor. Tam ümitlenir gibi olurken, bir de bakıyorsunuz eriyip gitmiş “farkındalık”... Çoktan yeni, öncelerden daha kanlı, daha acılı, daha ahlı bir fotoğraf, görüntü Facebook, Twitter’da hit olmuş bile. Çözülmeyen sorunların farkındalıkları da öylece kalakalmış... Ölüler yarıştırılır, acılar ölçülür, zulümler seçilir olmuş... Bilginin Örgütlülüğü Sözlük anlamı, “Farkında olma durumu” şeklinde açıklanan sözcüğün “Farkında olma” kısmından kasıt da, “Görülmesi veya bilinmesi gereken şeylerden haberi bulunmak, kavranması gereken bir şeye dikkat etmek” diye tarif edilmiş. Bir tarafıyla “Duyarlılık” gibi algılansa da Raymond Williams’ın Anahtar Sözcükler’in, ilgili maddesine göre bundan da tümüyle başka bir alanı işaret ediyor. Gordon Marshall ise, “Farkındalık Bağlamı” başlığı açmış Sosyoloji Sözlüğü’ne. Barney Glaser ve Anselm Strauss’dan yola çıkarak, bilginin toplumsal düzeydeki örgütlülüğünü ortaya koymaya yarayan bir kavram olduğunu söylüyor. “Bilginin toplumsal düzeydeki örgütlülüğü” sihirli söz dizini bu olsa gerek... Peki bu “Farkındalık Yaratılan”lar ne olacak? Dikkat çekebilmek için her seferinde bir doz daha artan acı dolu bildirimlerin ulaşacağı son nokta ne olabilir? En önemlisi, bir “Farkındalık” sürekliliği içinde verilmesi beklenen tepki, etkiye karşılık oluşmadığında ne olur? 6. Koğuş’un Sakinleri

d

Yanıt 1892 yılında yazılmış bir hikâyenin içinde. Saklı da değil üstelik apaçık duruyor! Çehov 6. Koğuş isimli uzun öyküsünde “Farkında olan” bir doktordan bahseder. Öyküde tanıştığınız her bir karakter size, arkadaşınıza, çevrenizde olan birine mutlaka benzemektedir. Öyle siz, öyle içinizden... Doktor atandığı kasaba hastanesinin şiddet uygulayan hastabakıcılarının, hastaların elinden paralarını alan hemşirelerin, halkı aşağılayan çalışanların “farkında”dır.

36


Doktor “Farkında” olup, değiştirmediği/değiştirmek için bir şey yapmadığı şiddetin altında can verirken, herkese, vermedikleri tepkileri hatırlatır. Çabalamadıkları her günü yüzlerine vurur. Daha çok kan görünce “farkında olunmaya layık” gören sistem içinde, sıranın hızla yaklaştığını anlatır...

özgürlü

Kendine konuşacak bilgi ve görgü “düzey”inde kimsecikleri bulamadığından yakınan, deliler gibi kitap okuyan doktorun yeni arkadaşı, öyküye adını veren akıl hastalarının olduğu 6. Koğuş’tan çıkar. Var oluştan, şüphelere uzanan derin ve felsefe dolu sohbetlerde bulur doktor kendini. Çok geçmeden önce tatile, sonra da emekliye ayrılmaya zorlanacaktır. Zira toplumun dışladığı bir gruba yaklaşmıştır. Bundan sonra yaşananlar ve doktorun ölümü tümüyle bir “Farkındalık” imtihanı sayılabilir.

Üç gün önce gördük Aylan’ın fotoğrafını. O, sistemin dışladıklarındandı. Mültecilerden. 6. Koğuş’ta olanlardan... Ve herkes farkında olduğu bir gün, Çehov’un doktoru gibi, değiştirmek için çabalamadığı bu sistemin şiddeti altında kalabilir.

Oğuz Atay @oguzatay

Ben de artık tweetliyorum sevgili okuyucum, sen fav'lar mısın acaba?

Doğukan İşler’e teşekkürle...

d

37

o


çokazseyi

Ali Berkay

Gece Yarısı Saatleri Saçıp Savururken Borges Herkesin farklı bir yüzü vardır. Yakından bakmadıkça, derinlere inmedikçe göremediğiniz. Kör insanlar vardır, şimdilerde görme engelli diyorlar. Onlar normal insanlardan farklı şekillerde görürler. Sürekli denir, kendini tanımadan insanları tanıyamazsın. Belki de körler sürekli kendilerine baktıkları için insanları en iyi tanıyan kişilerdir. Düz yazı yazma konusunda çok iyi değilim. Çok iyi olmam da gerekmiyor. Fakat bazı insanları tanımanız gerekiyor, ben yazmasam başka birinin yazacağı yok. Borges kendini şair olarak tanımlar, herkes onun öykücü olduğunu düşünür. İnsanların beyinlerini büzemezsin. Borges’in 1923-1985 arasında yazdığı, 15 şiir kitabı var. Ne kadar garip değil mi? Değil aslında. Kendisi bir şeyler yazıp çizmeye şiirle başlamıştır. “Bir yazar için -aslında tüm insanlar için- başına tüm gelenler bir kaynaktır. Bize verilen her şey bir amaç için verilir ve sanatçı bunu daha yoğun hissetmelidir. Başımıza gelen her şey; aşağılanmalarımız, şansızlıklarımız, utançlarımız bize işlenmemiş halde verilir, bununla na’tımızı biçimlendirebilelim diye.” Günümüzde düz yazı alanında açtığı ufuklardan bahsedilir genelde. Yukarıda da işaret ettiğim gibi kendisi yazarlık kariyerine şair olarak başlar ve ülkesi de dâhil olmak üzere Latin Amerika’da şair olarak tanınır öncelikli olarak. Borges yazdığı şiirler haricinde, farklı dillerden bir şairleri de Arjantinli okuyucularla buluşturmuştur. Dante gibi birçok ünlü şairi anlattığı dersler vermiştir.

d

Daniel Balderstone yazdığı Edebiyat Biyografileri adlı kitabında Borges’ten “20. yüzyılın en önemli Latin Amerikan şairlerinden biri” der ve ekler “Onun mısraları

38


Tam gece olup da yatağa girince tavana bakarken, bir yandan da eskiyi hatırlayıp nerede hata yaptım diye düşünürken, anılara dalıp gidecekken, konudan konuya atlayıp ipin ucunu kaçıracakken okunacak şiirler yazmıştır Borges. Yazın sıcağında kavrulurken tüm gün yüzüne sürdüğün o çirkin gülümsemenden vazgeçemeyip; kulağında vızıldayan rüzgâr tüm sevgini yararken ya da uzun yol otobüsünde kafayı cama yaslayıp yol kenarında akıp giden insanları, bebekleri, babaları ve rencide ruhları, küçük kız kardeşleri seyrederken veya kırsalda, bulutsuz bir gecede, tavansız ve dahi havasız bir mekânda sırtüstü uzanıp ellerini kafanın arkasında bağlayıp kaçırdığın gollere üzüldüğünde okunacak şiirlerin şairidir. Yukarıda da söylemediğim gibi Borges’in şiirleri Türkçede İletişim Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Her ne kadar çevirinin şiirin ruhunu bozduğu yönündeki tartışmalar olsa da şiirlerinin çevirileri dahi, öykülerindeki o içe içe geçmiş kurguların konsantre halini sunar bize. Fakat yazılarının aksine, bunu çetrefilli şiir formları içinde yapmaz. Bulabildiği en basit formlarda yapar bunu. Öykülerine paralel olarak, realite ile olan ciddi problemleri burada da devam etmektedir Borges’in. Özellikle kör bir adam olarak aynalara düşkünlüğü ve ontolojik çözümlemeleri, onu diğer şairlerden farklı bir yere koyar. Bir şair olarak belki de en büyük eksikliği, bir Opus Magnum’unun olmayışıdır. Kariyerinin sonlarına doğru yazdığı Anlar ve Limits (sınırlar) şiiri bu kategoriye sokulabilir belki.

39

d

Batı’da hakkında pek çok akademik çalışma bulunan Borges’in şiirlerinin, Türkçede çeviri olarak dahi yer bulamaması da ayrı bir konu.

ciddıyetleyapardı

birçok romanın adı oldu, birçok şiiri bestelendi, birçok genç şair onun şiirinden etkilendi.”


borges

Ali Berkay Herkes kadar pişman olan Borges’i selamlayarak yazımı noktalarken, destek ve köstekleri ada sahillerinde bekliyorum.

“Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya, İkincisinde daha çok hata yapardım. Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım. Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar, Çok az şeyi Ciddiyetle yapardım.”

d

Borges, Anlar, Arjantin 1985.

40


tsundoku

*

* (Japonca) Hepsini okuyamayacağını bildiği halde sürekli kitap almak


tsundoku

Turgay Bakırtaş Annemarie Schimmel Sayıların Gizemi

Balzac Vadideki Zambak

Annemarie Schimmel (1922-2003) dinler tarihi alanında başlayan çalışmalarını tasavvuf ve mistisizm üzerinde derinleştiren çok değerli bir akademisyendi. Almanya’daki çalışmalarının ardından 1954’te Ankara Üniversitesi’nde ders vermeye başlayan Schimmel’in, bir kısmı Türkçeye de çevrilen (hatta bazısı doğrudan Türkçe kaleme alınan) 50 civarında kitabı bulunuyor.

Ben bu romanı okuyamadım. Daha doğrusu uzun zaman önce iki kez okumaya teşebbüs edip yarım bıraktım. “Arkadaşım madem öyle ne diye kitaptan bahsediyorsun” sorusu dilinin ucuna gelenler için geçerli bir bahanem var meraklanmayın.

Schimmel’in kitaplarını benim için değerli kılan en önemli husus, içerdiği derin bilgi birikimin yanı sıra son derece akıcı, terminolojiye yabancı olanların dahi sıkılmadan okuyacakları kadar iyi kurgulanmış olması.

d

Sayıların Gizemi, tüm kültür coğrafyalarında kendine yer bulan, edebiyattan batıl inançlara kadar birçok sahada derin etkileri olan sayı sistemlerinin tarih içindeki yolculuğunun izini sürüyor. Yedi sayısı niye çoğu kültürde kutsaldır, kedilerin neden dokuz canlı olduğu söylenir, on üç niçin Hristiyanlar için uğursuzdur gibi soruların cevaplarını arayan Schimmel, sayıların anlamlarını İslamiyet, Yahudilik, Hristiyanlık, Türk, Batı, Kızılderili vb. kültürlerden örneklerle açıklıyor. Schimmel ile tanışmak için güzel bir başlangıç olacak bu kitabı dinler tarihi ile ilginiz olmasa bile muhakkak okuyun.

41

Sekiz yıl önce bir ortamda arkadaşlarla oradan buradan konuşurken konu yarım bırakılan film ve kitaplara geldi. “Ben” dedim, “Bugüne kadar sadece bir kitabı yarım bıraktım.” Tam lafa devam ediyordum ki o gün tanıştığım bir arkadaş, “Yoksa Vadideki Zambak mı?” diye sordu. Epey şaşırdım haliyle. “Nasıl ya, sen de mi?” diye karşılık verdiğimde gülerek “Evet” dedi. Durun, daha bitmedi. Yaklaşık bir yıl sonra, başka bir arkadaşıma bu olayı anlatıyordum. “Abi çok tuhaf, geçen sene bir arkadaşıma hayatım boyunca sadece bir kitabı yarım bıraktığımı söylemiştim” “Vadideki Zambak dedi deme sakın”. Tabii Turgay şok… Kitaplığımı karıştırırken romanı görünce aklıma gelen bu hatırayı, “Bir kitap en uçuk biçimde nasıl tavsiye edilir” üst başlığıyla okuyabilirsiniz.


René R. Khawam Hileler Kitabı

Sabahattin Ali İçimizdeki Şeytan

Siyasetin hüküm sürdüğü her yerde olduğu gibi Araplarda da hile kültürü neredeyse bir sanat gibi benimsenmiştir. Bazen düşmanı aldatmak, bazen zor bir durumdan paçayı sıyırmak, bazen birilerinin hayatını kurtarmak, bazen de ilk anlamında olduğu gibi insanları kandırarak menfaat elde etmek için başvurulan hilelerin akla hayale gelmeyecek örnekleri Arap edebiyatında da sıkça yer bulmuştur.

Kürk Mantolu Madonna’nın haddinden fazla öne çıkarılmasının Sabahattin Ali’ye haksızlık olduğunu düşünüyorum. Elbette o da çok iyi bir roman. Ancak bu kadar popüler oluşunu son 10-15 yılda yoğun biçimde pazarlanmış olmasına borçlu biraz da. (Yazıldığı 1943 senesinden 1998’e kadar 4 ya da 5 baskı yapan roman, 98’den bugüne kadar tam 74 baskı yaptı.)

1917’de Hristiyan bir ailenin oğlu olarak Halep’te dünyaya gelen, sonrasında da Fransa’nın en önemli Arapça mütercimlerinden biri olan René R. Khawam, Arap edebiyat tarihinde yer almış yüzlerce hile hikâyesini derleyerek bu ilginç ve okuması son derece zevkli kitabı ortaya çıkarmış. Tarih, edebiyat, sosyoloji ve siyaset bilimi ile ilgilenenlerin de faydalanabileceği bu güzel eserin Menekşe Tokyay tarafından yapılan çevirisini son derece başarılı bulduğumu, hatta çoğu yerde eser doğrudan Türkçe kaleme alınmış hissiyatı yarattığını da belirteyim. Unutmayın, “Harp hiledir”.

Ali’nin ikinci romanı olan İçimizdeki Şeytan’ı yazarını bilmeden okusaydım, “Bu bir Dostoyevski çevirisi” derdim. Kitabı iki kez okumuş biri olarak söylüyorum bunu, abartmıyorum. İnsan psikolojisinin derinine inebilme ve zamanın toplumsal sorunlarını kusursuzca analiz edebilme özellikleri Sabahattin Ali’de de mevcuttu ve yazar bunu üç romanında da gösterdi. İçimizdeki Şeytan’ın ne derece çağının ötesinde olduğunu gösteren onlarca bölümden birini aşağıya bırakıyor, bu muhteşem eseri okumayan kimsenin kalmamasını diliyorum. “İnsanların en zayıf yanları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden, inanmak için çırpınan kalabalıktır.”

d

42


nelervar

İçindekiler

Başlamanın ‘Conditio Sine Qua Non’u, N A G ................................................................ Resim: “Sun”, Julliane Nova ..................................................................................................... Ölüm Kontrol Hapı, Murat Özel .......................................................................................... İki Artı Bir Masal, Ertuğrul Rast .......................................................................................... Pontulumda Tutkalan Besisiz Kelebekler Arası Bir Analoji, Muhammet Özmen -Sen Hiç Tilkileri Düşündün mü Züleyha, Ali Berkay .................................................. N Var, Nergihan Yeşilyurt ....................................................................................................... Kuş Sağar, Ali Bakırcı ............................................................................................................... Resim: Codex Seraphinianus’tan, Luigi Serafini .............................................................. Bundan Daha İyi Bir Öykü Bulunur Elbet - Yunus Emre Kaya ................................... Yula, Şeyma Aydın (İç illüstrasyon: “Under Water Love”, Jesse Eisenberg) ............ Keçiyolu, Gökçe Özder ............................................................................................................. Cehalette Hiyerarşi Yoktur, Erhan Kıvanç ........................................................................ Bir “Farkındalık” Eleştirisi Olarak Çehov’un 6. Koğuş’u, Fatma Hazan Türkkol Gece Yarısı Saatleri Saçıp Savururken Borges, Ali Berkay ........................................... Tsundoku, Turgay Bakırtaş .....................................................................................................

1 2 3 4 7 11 12 14 15 16 21 30 32 35 38 41

“İlk tweetleri ne olurdu” konulu felsefeci tweetleri için Sayın Kaan H. Ökten’e çok teşekkür ederiz.

d

Edebiyatçıların ilk tweetlerini de Doğukan İşler hazırladı.


eki

Davud’un İnsanları

Genel Yayın Yönetmeni Nergihan Yeşilyurt Yayın Kurulu Ali Berkay Gökçe Özder Nergihan Yeşilyurt Özgün Tasarım

ASb

Ayşe Şeyma Bilgen aseymabilgen@gmail.com İletişim davudun.insanlari@gmail.com Şiir mistrafantastic@gmail.com Öykü gokceozder@gmail.com

d

Kapak Resmi: Aini Tolonen, “Those Sleepless Nights”

Davud'un İnsanları (sayı: 1)  

e-dergi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you