Page 1

karamazovkardeslertenasupoykuy

kafıyeoykucusıırdavudunınsanların

senta Ahmet SEZİKLİ Ali BERKAY Alperen MERCAN Elif Nihan AKBAŞ Gökçe ÖZDER Murat ÖZEL Murat ŞAHİN Morris WEITZ Muhammet ÖZMEN Nergihan YEŞİLYURT Özge KAYA Turgay BAKIRTAŞ Yunus Emre KAYA

ılkerınbaudgothedıckınsoncemalsur

hayy olanlar icin . meydan-ı mahser . manzaraları: infilak ediyorum muhterem

apıbozumbılıncakısıedebıyatturılham

ŞUBAT İKİBİNONALTI / ÜÇ


övövövyeryeröv

Sus m ne yapıyoruzduk yaptığımız şey şeyler dokunuyor muydu insana kime insana dokunuyor muydu dokunmak derken dokunmak derken etkiliyor muydu bir kitap okudum ve hayatım değiştiyor muydu hayatı dönüştürüyor muydu du d udu neler oluyordu insanlar çocuk çocuklar ölüyordu kaza kurşunu bomba mülteci göç kaçış açlık soğuk ve sıcak çocuklar ölüyor yor yor yor hayat bizi yoruyorduydu dokunuyor dok doku dokun dokunuyor muyduk ona buna sana bize dünyayı dönüştür savethe planet hatta think green greenpeace bastığım toprak ağaçlar benim nim nim nim neler gördüm neler görmedim dim dim dim sesim çıkıyor muydu d udu du susuyorduk muydu sus mama lıydık sus mak kus mak ya da sus maktı kaza kurşunu sus maktı bomba sus maktı ölen çocuklar biz ne yapıyor duk duk duk biz yazıyor duk dokun mak için birine dokun mak için vicdanımızı rahatlatmak dönüştürmek yemek yapmak dağ olan ütüler ya da yanan çaydanlık lar için mi yazıyor duk ne için dik ne yapıyor duk bir taneydi hayat bir tane an an an şu an dan bir tane ydi özgür müydük e dergiydik öz ve gür dük gördük ki öz ve gür dük inanıyor duk dergilere e dergilere sana bana buna savetheplaneta dünyayı kurtaran kadına sancıyorduk sorguyorduk geceleri

d

1


bir terapi seansıydık terapiye gider dik bencil dik reklam dık akıllı ve telefon duk yutup ve feystik ve evlendirme programları ydık ve yürü git ben sadece belgesel dik kitap okur ve tivitıra yazar ve dünyayı kurtarır dık ve tiyatro ve sinema ve müzik ve iyi müzik ve entel müzik ve kültürlü müzik ya da kültür mantarı kültür mantarı yerdik yabani değildik belgesel izlerdik doğa yı izlerdik sadece beyaz ekrandan doğayı izler dik dik dik dik anne söküğümü dik anne kendi söküğümü dikemiyor anne beceriksiz at çöpe al yenisini at çöpe yenisi çok ucuz pamuk tarlaları kurusun savethe planet yeni bir hırka şurada çok ucuz üç tanesi beş bak şu kitabı oku çok ucuz al al al eleştir tir tir tir onu bunu beni ama seni değil eleştir öv öv öv yer yer yer öv ya da yer ama oku m ama ma al ma yap ma dokun ma sus m

nag

d

2


A Feral Antiquity II

d

3


Murat Özel

Susmadan Önce Son “…saklı gizli bir şeyimiz yok söyleyecek bir şeyimiz yok bir şeyimiz. saatler kuruldu. faturalar ödendi hepimiz yıkandık son otobüs geçiyor boş şikayet edemeyiz ne bekliyoruz peki?” * balkonda sigara içmekten ekrana bakıp küfretmekten daha fazlası kırılmaktan, tamir olunmamaktan mesela bir cenaze anonsunu tamamlayamamaktan mesela sanki her şeyin tamammış gibi böyle şeyler, yalnız başımıza, yalnız bir tek bizim başımıza gelmiş gibi şeyler bekliyoruz

d

4


ali

Murat Özel

yoldan çıkmış bir trenin hali benimkisi Ali tökezlemiş bir atım artık; vur beni! tatar gözlerinden utanıyorum her gün daha çok öpmem gerekir halbuki bu yaşamak dedikleri… parçalar ve bütünler, hayatlar ve ömürler bir kuşatmayı yarar gibi Allah deyişin Ali bir yangını suvarır gibi gülüşün, bakışın beklenip de gelmeyen, gelip de beklenmeyen bir ölümü beğendim, bir akşamüstü sürdüremedim. *H.M.Enzensberger

d

5


Muhammet Özmen

Beni Bu Şiirden Edepsiz Git

kanlı virgül, karanlık yürütüldü dinozor illi geyikler, dilbandımdan, gelenekle somruştum yalnız seçim önceleri aklım geldi halka, halka iç organlarıma, ve dış kurucu yazıldı anatasama iktidar, elimden alkış dilindi, şak şak podyuma saçılan, karaltan sis, yusufun sırt dekoltesi, sivrisinek karanlık demiştim ona, hırkama burnundan asıldı, kaldı sövgücül uzun kürsüler, elimden alkış, makas, kart kurt hayırlısıyla, hayırlısıysa, devlet yazdıysa olur bazı şeyler

d

6


mehdiöldü

Muhammet Özmen

bir kubbe yansığını deldim yuğarak, söndüm, çünkü işlenmemiş koduma tutuşum, göz huhumalarına, söndüm, beni sağacak uykusuzluklara açtım, toğaldım, açtım, tek tek toğaldım ayakkabı kutularına, bankamatiklere sığınamadım, ve sana her yılda bir göğelip evrenin tavanını, hayır yazdım en güzel çocuk öldü, mehdi paydos, iç kapandım, maruz kaldığımı usanıp, us anıp ışık mutlanmaz haralar açtı evciğimde geceler teneşir tozu koştu bayır aşağı, bayır yukarı yüz yıllık yazınsal imgeler depara böyle kalktı, sindim yaşmak ve kurumak birer usanım değil midir biraz güvercine çiğdem yüklü simitten çiğdem paylamak adalet dağıtıcısıymışçasına biraz, biraz allahmışçasına mahcup parmak burkmaları, bu yöndeki son istasyondu, sindim elektrik yüklü analıklar sütten kesildi, tuz aktı kadınlar metroda doğup metroda ölen guatr kelebeklerle geçtim karşıya ölü gittim, kucağıma ölüyü alıp, al işte formatlık son sürüm ölü, bağrayamadım, bir melek eksikti bende mehdi öldü, en güzel çocuk paydos, güneş galaksiden aldığı tüm laçkalıkla su yüzünde, cıvıldıyormuş gibi, tanrıya özçekim gibi tanrıyla selfi, çıkıt çıkıt

d

7


hafızama yediğim yumru pıhtı pıhtı, morarttı bazı adları sana, ve size bu menşından kavga çıkmadı, böyle böyle ayağımdan kesseydim seni, limit hızını bulup yanardın cennetin bir köşesinde, keşke boğulmayı bilseydim keşke düşmek isteseydiniz çünkü mehdi ağırlandı,

Muhammet Özmen

çünkü en güzel çocuk cenazesinde,

kanlı virgül, karanlık

d

8


basit

Ali Berkay

Basit Bu şiir buradan başlayacak. Bir alacakaranlık ve bir çocuk ile başlayacaktır. Çalışıyorum. Yağmurda bir uçurtma uçurmayı deniyor Bir uçurtma koyu gökyüzü, mavi renkli. Boyunca. alacakaranlık. Ben bir şiir gelirmiş sanırdım. Konuyu ek eder sadece ve sadece, düşünce Yanıma uçurtma alarak ve çocuk da. Onlar aşağı itme en ikisini izleyelim En ikisini izlemek ve aşağı onların düşeceği yer olmadığını görelim. En ikisini izleyelim. Açık havada aşağı biri, bilmeden Zıplayarak Bir yere, Bir arazi nerede Bembeyaz için söz veremem. Ben, bilmeliydim karıncalar olduğunu. Ben yazdım, bir şiir içimden yemek zorundadır. Basit bir şiir, o olurdu.

d

9


Henüz söylemek için çok erken. Konuşmak için çok erken. Çok geç olana kadar bunu hep böyle olduğunu. Yani, alacakaranlıkta dönelim. Bir alacakaranlık yağmurda ve bir müziği çok kişi Yani hiç kimse dinliyordu. Çocuk anıları ile koşuyordu. Nereye kaçıyordu? Hayır biz gibi, çocuklar şeylerden kaçmaz. çocuk da yağmur koşuyordu Çocuk anlaşılan ne için çalıştı ne edebiyat ne matematik. hepsi bir soruya götürür bizi. Önemli bir temel, basit bir soru. Bir çocuğun nasıl yaptığını ne edebiyat ne matematik Uçurtmanın sonbaharda yerini hesaplayın Nasıl hiçbir şey bilmiyor çocuk, biliyor mu? İlk alacakaranlık dank etti önce; İlk uçurtma mı, yağmur mu önce alanın sonuna yaklaşıyor. Aynı zamanda sonunu getireceğini Düşmüş bir uçurtma çocuğun yolculuğu alanın sonuna yaklaşıyor.

d

10


hercümleinşaolabilir

Ali Berkay

ucu, birkaç şey daha yaklaşıyor bilmiyor çocuk vardır. Düşmüş uçurtma durdu kelebek gibi Ya da boş sandalye üzerinde yağmur damlaları Ya da boş bir kağıt levha, bembeyaz aynı zamanda bir ceset olan bir adam, otların üzerinde duran Yağmurda uyumaya çalışıyor kara karıncaların sesini dinliyor Çocuk sonunda ulaşır Ona. Onu, ceset adamı bulur. Onu çağırır. Onu sallar. O kağıt, bembeyaz levha alır Elinde, son sayfayı açar Diğer tarafı da boş bulur. Zamana mükemmel bir kafiye bulmak asla her cümle inşa olabilir Zamanla kafiye olacaktır Başka olduğu gibi tutarsız. Zaman teorileri hep orijinal tutarsızlık oldu. Bu her zaman doğru ve bu nedenle, yanlış bir dilek Ama bu basit şiirde şeyleri basit tutmak için Ben yazdım ki, diyelim Zaman sözlerim için sadece gerekli bir madde Bu şiir için neden bu kadar önemli biz göreceğiz.

d

11


Sadece yanına uçar kelebek gibi. O kırmızı renkli kelebek sinekleri kovar. Düşen yağmur damlaları tarafından soğukkanlı. O gülümsüyor. Sonra, bir kez daha bakarak, o bulur Elinde tutan ipliğin diğer ucunda Yarı karanlık masmavi gökyüzünde, ekli oluyor onun eli uçurtma değil Bir an için çocuk düşündü mazeret veya dilenmek için. Bu zaman Onu takip eder, yalan bir dakikalığına veya bir saat. hangi tür pazarlık var değil benim sorun. Benim işim şiir olduğunu Gelecekteki duruşma için senin ruhuna seni ağlarken izin vereceğim bir dakikalığına. ne bilir çocuk şiir ve korku Gökyüzünde yüzen ceset adama bakıyordu Onun uçurtmasını merak ediyor. Nereye gittiğini bilmediği nasıl o alır Ceset adam gözlerini alamaz Daha önce böyle bir şey görmemişti. Yakın gelecekte inanılmaz bir şey olarak görmeye olmayacak Bulutların arkasından bir kadını gördüğünde Ceset adam doğru ileri kayar. O yüzüyor Sanki gökyüzü onun yüzme havuzu

d

12


çocukgibi

Ali Berkay

Ben basit bir şiir, bir gün yazacağımdır. Bir kelebek olacak ve uçup gidecek bir şiir Sayfaları, defteri, gözü, kulağı ve beyni dolduran. Ama basit bir şiir yazamadım. Tırtılı besledim, kelebeği tahmin edemedim. Biliyorum ve kelimeler gelmeyecek Ben biliyorum, kelime gelmiyor. Ona gidiyorsun. Çocuk gibi. Bu şiir buradan başladı.

d

13


Özge Kaya

Bulutları Yağmurun İçinde kuruyacağım Surları olmalıydı Çünkü ıslanmak saçlarımı değil İçimde dönen insanları huzursuz ediyor Huzursuzluk kutsal şehir Kudüs oluyor Ve ben iyi biliyorum o ayeti Bulutlar mutlu oldukları kadar beyazlar Yağmurla didişen birini gördüm Viganella’ya bulutlar uğurlayan Gecenin protestolarına terfi ederken Sarkık kesimli düşlerimde ağırlayacağım onu İklim şarkısı çalarken gramofonda Buluttan kutsal yontuyor âşığım Bir kedi duasını terk etme sanatında Benim Kudüs şehrim onun bulutları Yağmuru kızdıran bu çelişki Surlarımızı yükseltiyor

d

14


vurdumtopuğumuyere

Yunus Emre Kaya

BEYAZ BAYRAK BİLİNMEYEN BİR DİLDE SALLANIYOR …musluk işlevsiz olsa da aslını aratmıyor çeşmenin görüntüsü ne güzel parıldıyor kentimiz avuntularla millerce uzaktan seyrettim şehrin millerce uzakta ihtişamla çöküşünü sessiz film gibi izledim gri toz bulutunu eski zamanlar sergisi hüzünlü resmigeçit vurdum topuğumu yere çözülmek için ayağıma dolanan işaretler toz dağılınca söküldü uğursuz hecelerden: ölen şehir ruhunu da götürür mezarına karabatak buluta dalınca patlar sağanak vurdum topuğumu yere benden sonra senelerce kan sağdılar oradan

d

15


bravo yeni dünya ütopya bulmak imkânsız kitaplar arasında üç kere sekmiyor hiç taş kendi dibine akan sular halkalanmıyor aklanıyor aklımız renkler cümbüş etmiyor gerçeklik inlese de gürüldeyince gök neden aslan kükremiş gibi korkuyla bakıyoruz şehre inen sansarı yadırgıyoruz neden kar yağınca deliler sirkine dönen sokakta yalnız adamın keskin izlerinden ürküyoruz -işte size bir kurbanöldüm belki, telef olmadım aranızda şimdi söyleyin bana refaha layık mıyım sınanmadığım günahın sevabı olacak mı mesul müyüm yoksa artık cezaya mı hazırım niçin bende bu dizginler neye koşmamak için

d

16


özgüratlar

Yunus Emre Kaya

kendimi yermekle mi var olurum acaba kışkırtamadım kendimi dünyaya dönmek için soğuğu okşar gibi ovuşturarak ellerimi sigaramı özlemiş insanlar gibi çekerek özgür atları izler gibi bakarak uzağa bir melek hissedip omzumda kamburumu çözmek ve bir kere dolu dolu neyse diyebilmek için dönemedim yüzümü asılsız yaygaraya neyse’nin anlamına karşılıklı susarak varılabilir ancak ve gerekli tüm küfürler edilmiş olmalıdır neyse diyebilmek için kanser girer neyse’nin olmadığı yerlere vücuttaysa ecelizihindeyse intiharı yakın getiren kanser fal çıksın diye tekrar tekrar karılan kâğıtlar sıra vermez bir türlü ona çare bulmaya

d

17


Ahmet Sezikli

Son Dönem Ev İçi Fiil Çalışmaları eskiden evlerin bahçeleri vardı, yaşasın müstakil ev -bir döngü halindeuyandı. döndü. doğruldu. esnedi. gerindi. düştü. kalktı. baktı. yürüdü. durdu. kaşındı. soyundu. yıkandı. giyindi. yedi. içti. uzandı.

d

18


çık(a)madı

Ahmet Sezikli

seyretti. daldı. aldı. okudu. çekti. güldü. yazdı. ağladı. çık(a)madı!

d

19


Nergihan Yeşilyurt

Nehir Bilgisi Nehir isimleri ezberledim artık sesli söyleyebilirim ne zamandır uyandığın boşluk devam eden şeylerin iki ray arasındaki boşluğu. Yüzüne bakmak suları hızlandırıyor, sesine yetişemez bilinmiyor hiçbir nehrin söylediği zaman zaman içilen görünmezlik suları ceviz ağaçlarının, eğilen dallar. Yüzünü bulmak suları hızlandırıyor, sesini kaybediyoruz hançerede korku ve üzgünlük gülüşle açılan pencerelerin sımsıkı kapalı.

d

20


kelimelerden

Nergihan Yeşilyurt

Seyirlik hayvanımı suya indiriyorlar üzüldüğümü bile söyleyemem fotoğraflar, yıldızlar yön bulmak adına sendilinde dağılıyor okunaklı değil kimsenin ismi çünkü yanında var olan kelimelerden.

d

21


d

22

Goldfish


birevliliğinkurtarıcısı

Murat Şahin

Bir Evliliğin Kurtarıcısı Olarak Betmen “Haydi, sen de benden bir şey iste!” Daha evvel belki kırk kez söylemişti Ayfer bu cümleyi. Nedense Selim o zamanlar pek de aldırış etmemişti bu açık çeke. İlk gençlik zamanlarında basit şeyler istemişti. Basit ama ikisinin de gönlünü hoş edecek şeyler. Ufak tefek oyunlar, kaçamaklar. Yaşlandıkça, yani evliliklerinin ömrüne yıllar üstüne yıllar eklendikçe istekleri bencilleşmişti. “Şöyle güzel bir hamsi tava yap da yiyelim” der olmuştu misal. Ayfer balıktan pek hoşlanmazdı. Pazarcı zaten üç kuruşa verdiği onlarca balığı bir de temizlemeğe zahmet etmez, Ayfer elleri üç gün balık kokma pahasına Selim’in ricasını yerine getirirdi. Neden sonra büsbütün bitti Selim’in istekleri. “Aman canım çocuk muyuz oyun oynuyoruz” demeğe başladı. “Ben sen de benim için bir şeyler yap diye mi sana sürpriz yapıyorum sanki” der oldu. Sonra sürprizler de bitti, Ayfer’in karşılıkları da. Yalnız, son on, on iki gündür bir şeyler değişmişti. Selim bir akşam eve çiçekle gelmişti. Bir günah işledim beni affet diye mi veriyordu çiçeği? Fakat bakışlarında suçtan günahtan eser yoktu. Ertesi gün bir paket 8’den Sonrası çikolatası getirdi. Sanırsın adam havalimanının dış hatlar terminalinden gelmişti. Hiç sorgulamadı Ayfer. Bayılırdı nane dolgulu o merete. Şekersiz iki kahve pişirdi. İşte sana hayatın güzelliği dercesine höpürdete höpürdete içtiler. Yaşları atmışa merdiven dayamıştı artık. Keyifleri buydu.

d

23


Beşinci gün eve iki tane bisikletle geldi. Önden sepetli, sağ freninin üstünde korna niyetine zili olanlardan. Ayfer bu kez “Ne oluyor sana ayol?” demeden edemedi. “Gençleşiyorum hanım” diye aldı cevabını. Kırk takla atıp zor ikna etti karısını bisikletle bir tur atmaya. Birlikte Bakırköy’den sahil yoluna indiler. Yenikapı’ya kadar sürdüler bisikletlerini. Dönüşte yorgun düştüklerinden taksiye atladılar. Sağlık olsun. Bu yaşta o da başarıydı. Ertesi gün hamlamışlardı tabi. Selim işi aradı, üç beş talimat verdi. Gelmeyeceğim bugün dedi. Sonra bütün gün evde oturdular. Ayfer Selvi Boylum Al Yazmalım izlemek istedi. İzlediler. Selim Yarasa Adam tutkunuydu. 1989 yapımı filmi açtı. Ayfer yarısında uyuyakalınca kapattı. Yanına uzandı karısının. “Ne zaman bu kadar yaşlandık?” deyip düşüncelere daldı. Bir şeyler demek istedi karısının algılara kapalı kulaklarına. Diyemedi. Uyudular. Sekizinci günün sabahı Selim ortalarda yoktu. Ayfer komidinin üstündeki notu görene kadar bir sürpriz bekliyordu. Notu görünce beklentisi arttı. Okuyunca biraz yatıştı elbette, fakat bitti denilemez. Sonuçta kim sürpriz yapacağı zaman doğruları söylerdi ki? Şöyle diyordu notta: “İşe biraz erken gitmem lazım. Akşam görüşürüz. Not: Kombi için saat iki gibi gelecekler, evde ol.” Not içine not yazmak da biraz saçmaydı elbette ama takılmadı Ayfer. Saat ikiye takılmıştı o. Demek Selim o zaman yapacaktı sürprizini. Saat ikide kombiye bakmaya geldiler. Ayfer’in yüzü asıldı. Bakıma gelen gençlere sert çıktı biraz. Sağlam pazarlık yaptı. Zaten becerebildiğiniz bir şey de yok, zırt pırt bozuluyor deyip iş şevklerini kırdı. Üç kuruş para verip gönderdi. Akşam olunca geldi Selim. Ayfer’in en sevdiği pideciden çeşit çeşit pide alıp getirmişti. Kendisi bir kaç lokmadan fazla yemedi. Fark etti Ayfer. “Neyin var Selim?” dedi. “Hiç, işler biraz kesat gitti” diye aldı yanıtını. İş konuşmayı sevmezdi. Üstelemedi. Onuncu gün sinemaya gittiler. Ufak bir tartışma oldu. Yıldız Savaşları’nın dokuzuncu filmi vardı. Selim’in niyeti ona gitmekti baştan. Ayfer istemedi. “Başım ağrıyor cıuv cıuv” diyerek efekt yaptı. Güldü Selim. “Peki, senin istediğin olsun” dedi. Romantik bir filme gittiler. El ele de tutuştular elbet.

d

24


böyleoturacakmıyız?

Murat Şahin

Onbirinci gün yine bisiklet günüydü. Akşam vakti evden çıkıp yine sahile indiler. Bu kez Florya’ya sürdüler bisikletlerini. Bir parkta oturup bir demlik çay içtiler. Hem yorgunluk hem de çayın demi uykularını kaçırdı. Uyuyamadılar o gece. Otuz iki yıl evvel evlenişlerini hatırladılar. Çocukları olmadığına üzüldüler birlikte. Kalkıp mutfağa gittiler. Ayfer bir paket çikolata çıkarttı. Sürdüler ekmeğe. Yanında yine çay içtiler. İnadın böylesi. On ikinci gün Selim sürpriz zirvesi yapmış gibiydi sanki. Öğleden sonra gittiği işten akşamüstü döndü. Anahtarıyla açtı kapıyı. Ayfer pazardaydı. Yemek pişirdi. Salata yaptı. Salondaki masayı hazırlayıp etrafa papatyalar ve güller saçtı. Kapının açıldığını duyar duymaz mumları yaktı. İşte o akşam kaç gündür duymayı beklediği soruyu duydu Selim. “Haydi sen de benden bir şey iste.” İçinden niye sen de sürpriz yapmazsın be kadın demedi. Otuz iki seneden sonra değişecek mi Ayfer? Değişse ne olacak Selim? Bir sürprizle mi değişecek karına olan sevgin? Bunların cevabını çoktan vermişti çünkü. Demedi, sormadı bu soruları Selim. Hazırlandığı cevabı söyledi. “Yarın söylerim ne yapacağını olmaz mı?” Aldı olurunu. Evdeki romantizm bulaşıklar yıkanana kadardı. O yüzden bulaşığı geciktirdikçe geciktirdiler. Neredeyse unutup uyuyacaklardı. Sonra tüm bunları yazmamıza neden olan zaman geldi. On üçüncü gece, Ayfer evde yalnız Selim’i beklerken birden elektrikler kesildi. Pencerenin önüne geçip diğer evlere baktı. Kendi evinden başka her yerin lambası yanıktı. Herhalde sigortalar attı diye düşünüyordu ki ışıklar geri geldi. Tek gelen de ışıklar değildi yalnız. Salonun orta yerinde, masanın üzerinde yarasa şeklinde bir şey saplıydı. Ucunda da bir kâğıt vardı. Selim’in sürprizi olsa gerek. Ayfer kâğıdı alıp üstünde yazılanları okudu. “Yatağın üzerinde kıyafetlerin var. Giyip çatıya gel.” Ayfer’in içi gıcıklandı biraz. Heyecanla gitti yatak odasına. Yatağın üzerinde Yarasa Kadın kıyafetleri vardı. Giydi. İnşallah komşular görmez diyerek sessiz sessiz çıktı çatı katına. Kocası oradaydı. Yarasa Adam’dı tabi. Gel yaptı eliyle. Ayfer’i beklemeden bacaların ardında kayboldu. Peşinden gitti Ayfer. Köşeyi dönünce kocasını kuşçu kulübesinin üstünde otururken buldu. Elini uzattı Selim. Ayfer’i de yukarı çekti. Yan yana oturdular. Sessiz sessiz, elleri bacaklarının arasında, yaramaz çocuklar gibi beklediler. “Ee?” dedi Ayfer. “Böyle oturacak mıyız?”

d

25


Selim önce ses etmedi. Planı yok gibiydi sanki. “Ayfer sana söylemem gereken bir şey var” diye patladı sonra. “Belliydi zaten” dedi Ayfer. Gözleri doldu. “Ne belliydi?” “Aldattın di mi beni?” “Yok be. Tövbe estağfurullah. Saçmalama” dedi Selim. Şimşek hızıyla vermişti cevabı. Kızmıştı da biraz belli ki. Gözleri çakmak çakmak oldu. Sessizleşti. “Aldatmamı da mı bekledin be Ayfer bunca yıldan sonra?” dedi. Bu sefer Ayfer sessizleşti. Bir ağaç devirmişti ama çam değildi. Çınardı belki de. “E ne o zaman o kadar sürprizler bu yaştan sonra?” dedi. Özür dilese sebepsiz yere sormuş olacaktı ilk sorusunu. Mantıklı sebebim var demek istiyordu şimdi. “Sevdiğimden” dedi Selim. İşte bu yalanın kuyruklusuydu. Ayfer küçük yalanları bile yakalardı. Kuyruklusunu mu kaçıracaktı elinden? “Önceden sevmiyor muydun yani?” dedi. “Ayfer sana söyleyeceklerim var” dedi Selim tekrar. Ayfer ses etmedi. “Ben neden Yarasa Adam’ım?” “Sevdiğindendir?” diye yanıtladı Ayfer. “Sevdiğimden değil. Ona benzediğimden. Gündüzleri Selim Gündoğdu’yum. İş adamıyım, çalışıyorum. Para kazanıyorum. Tamam, bir Burus Veyn değilim, piyasada adım yok. Hele Gatım’ın en zengin adamı hiç değilim ama benziyor işte. Neden mi benziyor? Çünkü geceleri Selim Gündoğdu değilim ben.” “Ne diyorsun sen Selim?” “Dinle Ayfer. Yarasa Adam geceleri nasıl bataklığa bulaşmış şehrini, şehri dedeğil

d

26


yarasakadın

Murat Şahin

aslında, evi o, evini, yani Gatım’ı kurtarmaya çalışıyorsa ben de öyle evimi kurtarmaya çalışıyorum. Başka bir adam oluyorum gece ben.” “Nesi varmış evimizin?” Ayfer gocunmuştu şimdi. Devirdiği çınarı gönül rahatlığıyla unutabilirdi. Dağ devriliyordu karşısında. Altında kalmamalıydı. Fakat cevap vermedi Selim. Kaçtı bu sorudan. Başka bir dala atlayıverdi. “Sen neden Yarasa Kız’sın?” “Yarasa Kadın değil miyim ben? Hem karınım senin, ne olacaktım?” “İşte sorun da bu ya Ayfer. Sen Yarasa Kız’sın. Otuz iki yıllık evliliğimizle ilgili ne düşündüğümü daha bu kıyafeti görür görmez anlayabilirdin. Fakat anlamadın. Beni anlamaya, benim ilgimi, alakamı tanımaya yanaşmadın hiç.Benim ilgi duyduklarıma burun kıvırdın. Kaçtın benim sevdiklerimden. Birazcık keyiflerimi paylaşsaydın, Yarasa Kız kostümünü görünce anlardın evliliğimizin yerini. Ama bu başka bir konu. Otuz yıldan sonra değişecek bir şey değil. Değişmese de sana sevgim yok olacak değil. Asıl mevzu şu: Yarasa Kız Yarasa Adam’ın karısı değildir Ayfer. Yardımcısıdır. Komiser Gordon’un kızıdır o. Tıpkı senin babamın eski dostu Naim Amca’nın kızı olman gibi. Yarasa Adam Gatım’ı, yani evini dağılmaktan korumaya çalışırken ona yardım eden biridir. Yanlış anlama beni. Yarasa Adam’ın Yarasa Kız’ı sevdiği gibi seviyorum seni. Çok, hem de çok. Fakat artık, senle birlikte bu evi dağılmaktan korumaya çalışan bir ikili olmayalım istiyorum. Yardımcı ve esas adamdan ötesi olalım. Daha fazlası olalım. Artık karım ol, Talya ol istiyorum Ayfer.” “Nesi var ki evimizin Selim? Neyimiz eksik?” “Ruhumuz yok Ayfer. Başta bir çocuğu yok. Baksana ikimize; hele ki bana! Çocuk gibiyiz. Elli yedi yaşında Selim Gündoğdu karısına dert anlatmak için Yarasa Adam kostümü giyiyor. Hala sürprizlerle avutuyoruz evimizdeki boşlukları. Otuz küsür yıl iyi idare ettik, sona geldik belki ama… Ne bileyim Ayfer... Yorulduk artık her gün bu boşluğu doldurmaya çalışmaktan. Birbirimize alıştık, alıştıkça da sevgimizi alışkanlıktan yaşar olduk. Ben artık evimiz şenlensin, heyecanlanalım, sevgimizin boşlukları dolsun istiyorum. Bir çocuğumuz olsun istiyorum.”

d

27


“Denememişiz gibi sanki...” “Ayfer, sen de benden bir şey iste demiştin ya hani. İstiyorum bak işte. Eve gidelim şimdi. Sana Talya kostümü de aldım. Yastığının altında. Çıkart bunları, Yarasa Kız olma artık. Talya’m ol. Demyın’ımız da olsun. Hani geçen gün sana not bırakmıştım ya işe erken gitmem lazım diye?” “Ee” “Yalandı o. Yüzüne söylesem bilirdin yalan olduğunu. O gün evlat edinmeye gittim ben. Bir bebek var. Hep hayallerimizde yaşattığımız gibi bir bebek. Evlat edinelim. Evimiz şenlensin olmaz mı? Yarasa Ailesi’nin bir de küçük Robin’i olsun.” Ayfer bakışlarını kaçırdı. Selim lafı doğru düzgün anlatamadığından içlenmişti, içerlemişti, kızmıştı, üzülmüştü fakat en sonunda, doğru bir laf etmişti Selim. O yüzden mutluydu şimdi. “Olur” dedi. “Hadi gidelim.” Dönüp otuz iki yıllık kocasına hiç olmadığı gibi sarıldı. Yanağından öptü. Ayağa kalktı. Kulübenin üzerinden filmlerdeki gibi atlayacaktı. Pelerini rüzgârda savruldu. “Bir dakika dur” dedi Selim. “Bak şimdi. Yeni bir dönemin başlangıcını herkese ilan edeceğiz.” Elinde bir kumanda vardı. Düğmesine bastı. Bir ışık peyda oldu çatıdan. Ayfer ışığı takip etti. Gökyüzünde meşhur Yarasa Adam işareti peyda olmuştu. Yanında bir de halka içinde R vardı. Robin demekti bu. Otuz değil elli yıl da geçse Selim değişmiyordu. Evin ilk çocuğuydu o. İkincisini yarın evlat edineceklerdi.

d

28


Günlerin İçinden

Hayatımı Yazsam Roman Olur Çekirdekten Yetişmek

5 Harfliler’den

Mina Urgan

Neslihanım’dan

Hakkında Yazanlar

Notos

Kim Kokar Hain Kurttan? d

Gökçe Özder

* Editör notu: Bu defa kitap linkleri olarak yalnızca babil.com’u

29


Feminizmin Anası

Aaa Bu Kitabın Filmi de Varmış!

Ne İzlesem?

The Hours (2002)

Orlando (1992)

Mülhem

Film

Kİitap

Who’s Afraid of Virginia Woolf?

Oyun

Yeni Başlayanlar İçin

30

d

kullandık, ama tamamen üşengeçlikten sevgili okur.


şiirinaklı

Ali Berkay

Şiirin Aklı ve Şiirin Varlığı Şiirin varlığı, bizi şiirin aklının olup olmadığı, varsa bu aklın özelliklerini ve mahiyeti noktasında bir tartışmaya götürüyor. Bu tartışmalar, genelde, şiirin bir arayış olup olmadığı, biçimin fikre ve fikrin biçime etkisi, şiir denilen şeyin tanımı noktasında çok dallı bir sorun yumağının içine bırakıyor. Şiirin aklı mevzusunda konuşabilmek için akıl (el-akl) kelimesi ne gibi manalara geliyor bir bakalım: “Sözlükte mastar olarak “menetmek, engellemek, alıkoymak, bağlamak” gibi anlamlara gelir akıl (el-akl) kelimesi. Felsefe ve mantık terimi olarak varlığın hakikatini idrak eden, maddi olmayan, fakat maddeye tesir eden basit bir cevher: maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline getiren ve kavramlar arasında ilişki kurarak önermelerde bulunan, kıyas yapabilen güç” demektir. (...) İnsanın her çeşit faaliyetinde doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ve güzeli çirkinden ayıran bir güç olarak akıl, ahlakî, siyasî ve estetik değerleri belirlemede en önemli fonksiyonu haizdir.”1 Şiirin soyut bir varlık olarak kabulü (tüm edebi sanatlar gibi), onun putlaştırılmasına, içi boş plastik biçimlerin yüceltilmesine ve şiirde sadece yapay bir estetik anlayışına yol açmıştır. Şiirde fikrin ve arayışın dışlanması da bu bağlamda değerlendirilebilir. İyi bir örnek olarak Garip Akımı, şiiri halka indirmek bağlamında başarılı olsa bile, şiirde fikrin dışlanması konusunda başarısız sayılabilir. Aklın tanımına dönersek; buradan hareketle bir şiir aklı tanımlamak mümkündür. Bu akıl, sözü (fikri, kelamı) belli bir biçime bağlayarak (estetik bir biçimde) sunmaktır. Burada akıl, şairin biçim kaygısını ve havasını dizginleyerek, anlatılmak isteneni doğru bir biçimle eklemleme görevi üstlenir. Şiir, canlı ve aklı olan soyut bir varlık. Yazarının çizdiği alanda okuyana göre biçimlenen, hikmeti ve şuuru aksettiren bir yapıdır. 1

İslam Ansiklopedisi, Cilt 2, s.238 vd.

d

31


“Şarkta söze çok değer verildiğinden uzatılması, israf edilmesi, gevezeliğe dönüşmesi istenmez. Arzu edilen mısra-i bercestedir. Öyle bir laf et ki asırlarca dilden dile dolaşsın kelam-ı kibar olsun.”1 Divan edebiyatı, şiirin aklı ve şiirin varlığı noktasında farklı bir yerde durmaktadır. Son derece güçlü ve kesin çizgili biçim anlayışına (ve ahenge) sahip olan bu akım, biçiminin boşluğu kabul etmemesi nedeniyle güçlü şiirler ve şairler ortaya çıkarmıştır. Şiire konu edilen şeyler noktasında da oldukça tutarlı bir sese sahiptir. Sözgelimi, güzel bir kadının özellikleri divan şiirinde standart bir tanıma sahiptir: Boyu servi ağacına, kirpikleri oka, kaşları yaya benzer, yanaklarında mutlaka benler olur ve dudakları nokta kadar küçüktür. Yanağının yan taraflarında “zülüf “ denilen saçlar sarkar, nergis gibi süzgün bakışları, gül rengi yanakları, bembeyaz gerdanı olur.2 Divan şiirindeki ritim de şiirin aklının öngördüğü bir şeydir: “Divan şairlerinin bazı beyitlerinde hareket unsuru ön plana çıkar. Bu beyitlerde ya bir hareket anı tespit edilir veya devam etmekte olan bir hareket resmedilir. Duruma uygun ses unsurunun eklenmesiyle harekete uygun bir ritim ve ahenk elde edilir. Bu tür örnekler arasında, yalpalayarak yürüyen sarhoş insanın ele alındığı beyitler dikkati çeker. Câm-ı mey-i melâmet nûş itmese Helâkî Meyhâneler içinde gezmezdi der-be-der mest (Helâkî, Divan, hzl. M. Çavuşoğlu, İst. 1982, s. 51) Gâh mesciddegehîmeyhânedegehdeyrde Der-be-der Amrî-i âvâre seni arar seni”(Amrî, Divan, hzl. M. Çavuşoğlu, İst. 1979, s. 160)3 Şiirde serbest nazım ise, bunun tam tersi yönde hareket etmiş, fikri direkt olarak vermeye çalışırken çok kez biçimsizliğinin ve ahengin kaybolmasının acısını çekmiştir. Mustafa Kutlu’nun “Şiir fikri taşıyamayınca (veya taşıyacak fikir bulamayınca) kabuğuna çekilip orada atıp tutmaya başladı. Fikre ihtiyacım yok diyor”4 sözleri ise durumu özetler nitelikte. 1 2 3 4

Mustafa Kutlu, Fikir ve Şiir, Yeni Şafak, 19.03.2014 tarihli köşe yazısı. Dilaver Cebeci,Divan Şiirinde Kadın, Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2009. CemalKurnaz, “Divan Şiirinde Ritim Arayışları”, Türk Dili Dergisi, S:589, s.87-92, 2001. Mustafa Kutlu, Fikir ve Şiir, Yeni Şafak, 19.03.2014 tarihli köşe yazısı.

d

32


estetik

Ali Berkay

Serbest ölçü ile yazan şairlerin, biçimsizlik halini de göz önüne alırsak şiirin aklına ihtiyacı her zamankinden fazladır. Serbest ölçüde şairler, şiirin aklını aksettirebilmek için farklı biçimler deniyorlar: Başlığı ile aksettirdiği duygu veya fikri dolaysız olarak vermek, çatı kullanmak, mısra sayısını şiirin içinde sabitlemek, ikileme kullanımını artırarak ahenkli eserler ortaya koymak. Bu türden çabalar modern şiirimizde önemli bir yer tutuyor desek yanılıyor olmayız. Bu yöndeki çabalar, daha önce yaptığımız akıl tanımındaki estetik vurgusunun ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. Belli bir estetik çabası (seste veya biçimde) şiirde oldukça önemlidir, şiirin aklı bunu öne çıkarır. Fakat Divan edebiyatındaki gibi bir estetiğin sürdürebilirliği, dilin kelime hazinesi ve beslendiği kaynaklara oldukça bağımlı olduğundan, günümüzde bu türden bir anlayışın devam ettirilebilmesi oldukça zordur. Dolayısıyla serbest ölçüde estetiği dilin şu anki imkânlarıyla yakalamak durumundayız. Şiirdeki biçim meselesini şiirin aklı bağlamında inceledikten sonra, şiirde fikrin ve şuurun kaybolmasına değinmemiz gerekiyor. Zira sadece biçimi kaybetmekle fikri ve şuuru kaybetmediğimiz malumdur. Son dönemde şairlerimiz, şah beyit kullanarak şiiri kotarırken, şiirdeki boşluğu (dolgu malzemesi de diyebiliriz) kullanma konusunda oldukça yetersiz kalıyorlar. Bu yüzden sözgelimi iki sayfalık bir şiirden aklımızda kalan bir cümle oluyor. Daha da kötüsü bu mısraların birçoğu bir fikir veya duygu ifadesinden daha ziyade anlamlı tashih özelliği taşıyan cümleler. (“ve sonra kalbim olaysız bir şekilde dağıldı” Furkan Çalışkan; “balta / zar” İzzet Yasar; “Sıradaki Ezan Sevip De Kavuşamayanlar İçin Gelsin!” Alper Gencer) Bir biçim oluşturduktan sonra, şairin dünya şuurunu ve görüşünü aksettirmesi (sağ veya sol görüşlü olması fark etmez) daha kolay olacaktır. Hem biçim hem de fikir noktasında arada kalmış şiirleri okumak ciddi bir azap haline dönüyor yoksa. Edebiyat tarihimizde büyük şairlerin kurdukları dergilerde bu çok boşluklu şiiri kırmaya çalıştıkları görülmüştür. (Mavera dergisi, Dergâh, Edebiyat burada bir çırpıda sayabileceğim örnekler, mutlaka daha fazla dergi mevcuttur.) Günümüzde ise, biçim ve şiirde fikir verilmeli mi verilmemeli mi noktasında çok farklı tartışmalar dönüyor.1 1

İtibar Dergisi, 20. Sayı, Mayıs 2013.

d

33


Prof. Dr. Cemal Kurnaz’ın Divan Şiirinde Şekil Bilgisi (2013) kitabı, biçim noktasında nelerin yapılabileceğine dair bir başlangıç noktası oluşturabilir. Keza Muhsin Macit’in “Nesimî’nin Şiirlerinde Ahengi Sağlayan Unsurlardan Tekrarlar Üzerine” (Yönelişler, 48 (Temmuz 1990), s.26-36) yazısı ve Muhsin Macit’in Divan Şiirinde Ahenk Unsurları (Ankara 1996) kitabı, ahenk ve ritim konusunda bir mihenk noktası olabilir.

“Lone Wild Goose” Sarriathmoonghost

Realitenin bir yansıması olarak şiirde biçimi ve fikri kaybettiğimiz bir dönemden çıkıyoruz, hakikat/hikmet/verite ile ciddi bir estetik algısı kurarak, şiirin aklını da kullanarak yeni bir şiir oluşturmamız gerekli. Divan şiiri ise bize yeni bir şiir dili ve ahengi yolunda kolaylıklar sağlayacaktır.

d

34


iyiöykü

Alperen Mercan Hiçbir Zaman Yeterince İyi Öykü Yazamayacağız

Bu bir kitap yazısı değildir. Bu yazıyı okumak zihninizde kalıcı “hasar”a sebep olabilir.

Osman Cihangir, merakla beklenilen öykü dergisinin ilk öyküsü (yazarın da ilk öyküsü) olan “Hasar Sözlüğü” ile öykü dünyasına giriş yaptı. Öykü bittikten sonra herkes “Kim bu Osman Cihangir?” sorusunu soruyordu.Yine herkes “Bu ilk öyküsü bakalım diğerleri nasıl olacak?” derken arka arkaya öyküleri yayımlanmaya başlandı. Farklı anlatım dili (kesinlikle deneysel değil) ve gerçek hayattan kesitleri yorumlayışı (bkz. Lego Adam öyküsü) ilk öyküsündeki çizgisini koruyup bazı öykülerinde çizgiyi daha da yukarıya çıkarmasını sağladı. Post Öykü 1.4’de yayımlanan ”Hiçbir Zaman Yeterince Deliremeyeceğiz” isimli öyküsüne Aykut Ertuğrul “Gol olur!” notunu düşmüştü, örümcek ağlarını alan öykü, bana göre kitaba uzanan yolda en önemli kilometre taşlarından birisi olmuştu. Bu öyküden sonra kitabı çıksa da okusak demiştim. Bu arada Japoncada “kitap”, bu “ ブック ” şekilde yazılıyor. 1984 doğumlu olması sebebiyle erken olmayan, ama ilk öyküsünün yayımlanma tarihi Kasım 2014 olması sebebiyle erken çıkmış bir kitap diyebiliriz. Gelgelelim kitabın erken çıkışı öyküleri aceleye getirmemiş.Öykülerin hepsi kitabın bütünlüğüne hizmet ediyor. Tipler yara almış, kaybeden veya kaybetmeye yakın kişiler. Öykülerin böyle olması aklınıza “acı edebiyatı” veya “kaybedenler kulübü edebiyatını” getirmesin. Kaybeden kişilerin etrafında şekillenen bölümler öyküleri enfes bir noktaya getirmiş. Mesela “Yüzümdeki Yüzler” öyküsünde öykülerde klişe olan “ölüm teması” var. Ama öykü o kadar güzel kurgulanmış ki öyküyü bir çırpıda okuyabiliyorsunuz ve “yazılacaksa böyle yazılsın” diyorsunuz. Hep aynı öyküleri okuduğumuz, öykünün başından sonunu rahatlıkla tahmin edebildiğimiz öykülerden çok farklı olarak Osman Cihangir öyküleri sizi bekliyor. Türk Borçlar Kanunu’nda hasar sorumluluğu, satılan mal alıcıya geçene kadar satıcıya aittir. Osman Cihangir “Hiçbir Zaman Yeterince Deliremeyeceğiz” isimli kitabıyla sorumluluğu okuyucuya geçirmiş. Son olarak Hattori-san “Bitirebildin mi yazını?” diye soruyor, “Hiç yazılmamış bir şey nasıl biter ki Hattori-san?” diye soruyorum.

d

35


d

36

Insight


teorininestetiktekirolü

Morris Weitz

Çeviren: Elif Nihan Akbaş

Teorinin Estetikteki Rolü

II.Bölüm

Bizim başlangıcımız olması gereken soru “Sanat nedir?” değil, “Ne tür konseptler sanattır?” olmalı. Aslında felsefenin bizatihi temel problemi, çeşitli konseptler ile bunların hangi şartlar altında doğru uygulanacağı arasındaki ilişkiyi açıklamak. Wittgenstein’dan alıntılarsam, x felsefesinin doğası nedir diye sormamalıyız. Ya da bir anlambilimciye göre, “x” ne anlama gelir bile, “sanat” yorumunun belirlenebilir bir nesnenin adı olarak yorumlanması felaketine yol açabilir. Daha ziyade X’in kullanımı ya da görevi nedir? “X” dilin içinde ne yapar? Bana göre bu başlangıç sorusudur. Tüm felsefi sorunların ve çözümlerin esas amacı değilse de başlangıcıdır. Yani, estetikte ilk sorunumuz, sanat konseptinin gerçek görevini izahtır. Konseptin fonksiyonuna, onu hangi şartlar altında doğru kullanacağımızı ya da ilişkilendirebileceğimizi de içeren mantıksal bir tanım bulmak. Benim bu tip bir mantıksal tanımlama ya da felsefe modelim, kökünü Wittgenstein’dan alır. Felsefi varlıkların tanımlarını oluşturma mantığını felsefi olarak teorize etmeyi reddetmesiyle modern estetiğe, herhangi bir ilerleme öngörmeyen bir başlangıç noktası sağlayan da odur. Yeni çalışması Philpsophical Investigations1 ’da Wittgenstein açıklayıcı bir soru atar ortaya: Oyun nedir? Geleneksel felsefi, teorik yanıt, oyunlarda ortak olarak bulunan bir dizi kapsamlı özellikten ibaret olacaktır. Wittgenstein bu konuda, “oyun” dediğimiz şeyleri düşünelim diyor: “Mesela masa oyunları, kart oyunları, toplu oyunlar, olimpik oyunlar ve benzerleri. Hepsinde ortak olan nedir? Sakın ortak bir şeyler olmalı, yoksa bunlara ‘oyun’ denmezdi demeyin. İyice bakın ve hepsinin bir ortak noktası olup olmadığını görün. Çünkü dönüp baktığınızda hepsinde ortak olan bir yan göremezsiniz. Sadece benzerlikler, ilişkiler ve hepsinin tam bir seri oluşturması.” 1 L. Wittgenstein, Philosophical Investigations(Oxford, 1953), özellikle bknz. Part I, Bölüm 65-75. Tüm alıntılar bu bölümlerdendir.

d

37


Kart oyunları, belirli açılardan masa oyunlarına benzer, belirli açılardan da benzemez. Oyunları hepsi keyifli değildir ya da hepsi kazanan ve kaybeden içermez. Hepsi rekabeti temel almaz. Bazı oyunlar, belirli açılardan diğerlerini andırır, hepsi bu. Bulduklarımız yeterli ve gerekli özellikler değil, sadece, “örtüşen ve çapraz kesişen karmaşık bir benzerlikler ağı”dır. Yani oyunlar hakkında söyleyebileceğimiz şey, ortak bir karakterden ziyade ailesel benzerlikler içeren bir aile oluşturduklarıdır. Eğer biri oyun nedir diye sorarsa, örnek oyunlar seçer, bunları tanımlar ve “Bu ve benzer şeylere oyun denir” diye ekleriz. Söylememiz gereken tek şey budur ve aslında her birimiz oyunlar hakkında bir şeyler biliriz. Oyunun ne olduğunu bilmek, tam bir tanım ya da teoriye hâkim olmak değil, oyunları tanımak ve açıklamak, hayali ve yeni örneklerden hangilerinin oyun sayılabileceğine ya da sayılamayacağına karar verebilmektir. Sanatın doğası ile ilgili sorun da oyunların doğası ile ilgili sorunun bir benzeridir. En azından bu açılardan. Gerçekten bakar ve sanat dediğimiz şeyin ne olduğunu görürsek, ortak özellikler diye bir şey olmadığını da göreceğiz. Yalnızca benzerlik kırıntıları. Sanatın ne olduğunu bilmek, bir manifestoyu ya da görünmez özünü kavramak değil, “sanat” dediğimiz şeyleri bu benzerlikler vasıtasıyla tanımak, tanımlamak ve açıklayabilmektir. Ancak bu konseptler arasındaki temel benzerlikler, yapı olarak açıktır. Bunları açıklarken, o şeyin “sanat” ya da “oyun” olarak doğru açıklanabilmesi için hiçbir sorunun olmadığı belirli (örnek) durumlar sunulabilir. Ancak kapsamlı bir vaka dizisi sunulamaz. Sanat konseptini doğru olarak uygulayabileceği belirli durum ve şartları sıralayabilirim ama hepsini sıralayamam, çünkü her zaman ortaya çıkabilecek ya da planlanabilecek çok önemli tahmin edilemez ya da yeni şartlar vardır. Konsept denen şey, onları uygulama şartları düzeltilebilir ya da tadil edilebilirse açıktır. Mesela konseptin bunu da kapsaması için bizim tarafımızdan verilebilecek karar gerektiren bir durum ya da örnek hayal edilebilirse ya da konsepti sona erdirip yeni bir konsept bulunarak yeni duruma ve onun yeni özelliklerine uydurulabilirse. Eğer konsepti uygulamak için gerekli ve yeteri şartlar belirlenebilirse, o konsept kapalı bir konsepttir. Ancak bu ancak mantık ya da matematik olarak mümkündür. Yani konseptlerin inşa edildiği ve tamamıyla tanımlanabildiği alanlarda. Ancak, bizim kendi isteğimizle, kullanım alanlarına şart koyarak konseptleri kapamadıkça, ampirik-betimleyici ve normatif konseptlerde böyle bir şey mümkün değildir.

d

38


komediresim

Morris Weitz

Sanatın bu açık karakterini en iyi şekilde alt-konseptlerden örneklerle açıklayabilirim. Mesela, “Dos Passos’un U.S.A’i bir roman mı?” ya da “V. Woolf’un Deniz Feneri bir roman mı?” “Joyce’un Finnegan’s Wake’i bir roman mı?” sorularını düşünün. Geleneksel görüşte, bunlar belirleyici özelliklerin varlığına ya da yokluğuna bağlı olarak evet ya da hayır şeklinde cevaplanabilecek olgusal sorular olarak yorumlanır. Ancak bu soruların hiçbiri aslında bu şekilde cevaplanmaz. Richardson’dan Joyce’a dek romanın gelişimi boyunca pek çok kez olduğu gibi bu soru ortaya atıldığında (örneğin “Gide’in Kadınlar Okulu bir roman mı yoksa bir günlük mü?”), söz konusu olan gerekli ve yeterli özelliklerle ilgili olgusal bir analiz değil, incelenen çalışmanın hâlihazırda “roman” olarak kabul edilen diğer çalışmalarla hangi açılardan benzerlik gösterdiğidir ve sonuç olarak konseptin yeni durumu da kapsamasına izin verir. Yeni çalışma bir hikâye, kurgusal bir çalışma, resmedilmiş karakterler ve diyaloglar var ama (söz gelimi) akışında düzenli bir zaman sırası yok ya da aralara gerçek gazete haberleri serpiştirilmiş. Roman olarak kabul edilmiş A, B, C... ile belirli noktalarda benzerlik gösteriyor ama diğer noktalarda göstermiyor. Ama B ve C de bazı açıklardan A’ya benzemiyordu, yine de konseptin A’dan sonra B ve C’yi de kapsayacak şekilde genişletilmesine karar verildi. N+1 adlı çalışma (yepyeni bir çalışma) A,B,C...N’ye belirli açılardan benzediği -onları andıran yanları olduğu- için konseptin kapsamı genişletildi ve romanın yeni bir safhası doğmuş oldu. “+1 bir roman mı?” sorusu, bu durumda olgusal bir sorudan ziyade karar gerektiren bir sorudur ve karar, konsepte uygulanan şartlar dizisini genişletip genişletmemekle ilgilidir. Bana kalırsa roman için doğru olan, sanatın tüm alt-konseptleri için de doğrudur: “Trajedi”, “komedi”, “resim”,”opera” ve benzeri şeyler. “Sanat”ın ta kendisi için. Hiçbir “X bir roman mı, tablo mu, opera mı, sanat eseri mi vb?” sorusu, olgusal bir evet-hayır cevabına izin vermez. “Bu okul bir tablo mu değil mi?” sorusu resim sanatıyla ilgili herhangi bir gerekli ve yeterli özellikler setine değil, bizim verdiğimiz kararlara bağlıdır. Tabii “resim sanatı” bu örneği kapsadığı sürece. “Sanat” bizatihi açık bir konsepttir. Yeni şartlar (durumlar) sürekli arzıendam eder ve şüphesiz ortaya çıkmaya da devam edecektir. Yeni sanat formları, yeni hareketler doğacak, bunlar ilgili insanların, genellikle de profesyonel eleştirmenlerin konseptin genişletilip genişletilmemesini karar vermesini gerektirecektir. Estetik uzmanları konseptin doğru uygulanışı için benzerlik şartlarını uygulayabilirler ama asla gerekli ve yeterli şartlar uygulanamaz.

d

39


“Sanat” söz konusu olduğunda şartların uygulanabilirliği hiçbir zaman tam anlamıyla sıralanamaz, çünkü sanatçılar ya da doğa tarafından durmaksızın yeni örnekler tasavvur edilir ya da yaratılır ve birilerinin konsepti genişletmek ya da tamamen yok edip yenisini oluşturmak gibi kararlar vermesi gerekir. (örneğin “Bu bir heykel değil, bir akışkan.”) Yani öne sürdüğüm şey, sanatın oldukça geniş ve maceracı olan karakterinin, sürekli değişebilirliği ve yeni yaratımlarla, kendisine ait belirleyici bir özellikler setine sahip olmasını mantıken imkânsız olduğu. Elbette bazı konseptleri sona erdirmeyi tercih edebiliriz. Ama “sanat” ya da “trajedi” ya da “resim” gibi şeyler söz konusu olduğunda bunu yapmak saçmadır, çünkü sanatla ilgili her yaratıcılık şartına engel olur. Elbette sanatta haklı ve lüzûmlu olarak sona erdirilmiş konseptler vardır. Ancak bunlar her zaman şartlarının sınırları özel bir amaç için çizilmiş olanlardır. Meselâ “trajedi” ve “(mevcut) Yunan trajedisi” arasındaki farkları düşünün. İlki açık bir konseptti ve yeni şartlar olasılığına karşı hep öyle kalmak zorundadır. Mesela kahramanın zorlu ya da günahkâr olmadığı, hatta kahramanın hiç olmadığı ama diğer yönleriyle “trajedi” dediğimiz türle benzerlik gösteren oyunlar olabilir. İkincisi ise kapanmış bir konsepttir. Uygulanabildiği oyunların, konseptin doğru olarak kullanılabileceği şartların belirli sınırları vardır. “Yunan” sınırı çizmiştir. Burada eleştiri bir teoriden ya da en azından mevcut Yunan trajedilerinin ortak özelliklerinden yola çıkarak gerçek bir tanımdan çıkarım yapabilir. Aristotales’in tanımı, tıpkı Aeschylus, Sophocles ve Euripides’in tüm oyunlarının “trajedi” olarak adlandırılabileceği ve bu kapalı konseptin doğru tanımı olarak yorumlanabileceği teorisi gibi yanlıştır, çünkü bunların bir kısmını kapsamaz.1 Tanımlanamaz olanı tanımlamaya çalışmak gibi bir mantık hatasına düşer. Ya da açık bir konsepti, kapalı bir konsept onuruna baskılamak gibi. Eleştiri, karman çorman olmadıkça fevkalade önemli olan, konseptleri nasıl algılayacağı konusunda tamamen net olmasıdır. Yoksa “trajedi” ya da başka bir şeyi tanımlamaya çalışma probleminden uzaklaşarak, sehven açık bir konseptin doğru tanımı olduğuna inandığı linguistik bir dil önerisi olarak özetlediği, tercih edilen belirli şartlara göre konsepti keyfi olarak kapatma sorununa yelken açar. 1

Bknz. H. D. F. Kitto, GreekTragedy (Londra, 1939)

d

40


trajedi

Morris Weitz

“Systems” Elle H

Yani kimi eleştirmenler ve estetikçiler, “Trajedi nedir?” diye soracak, onun ortak özelliklerine göre seçecekleri bir örnekler sınıfı belirleyecek ve sonra da bu seçili kapalı sınıftan bir, trajedinin tüm açık sınıfı için doğru bir tanım ya da teori oluşturmaya çalışacaktır. Bu, bana kalırsa, sanatın altı konseptleriyle ilgili çoğu sözde teorinin mantıksal işleyişini oluşturur: “trajedi”, “komedi”, “roman” vb. Aslına bakılırsa tüm bu prosedür, alttan alta aldatıcıdır; zira sanat eserlerinin haklı olarak kapatılmış belirli bir sınıfına ait üyeleri tanımak için doğru kriterin geçirdiğin değişimin miktarı, sınıfın var sayılan her üyesini değerlendirmek için önerilen değerdir... (Son bölüm 4. sayıda.)

d

41


Gökçe Özder

tsundoku

*

* (Japonca) Hepsini okuyamayacağını bildiği halde sürekli kitap almak

42


tsundoku

Gökçe Turgay Özder Bakırtaş Stephen King

Kâtip Çelebi Mîzânü’l-Hakk Fî İhtiyâri’il-Ehakk

Hayvan Mezarlığı “Bir kitap okudum, hayatım değişti” cümlesini hangi kitap için kuracağım sorulsaydı, cevabım herhangi bir tereddüt içermezdi: Hayvan Mezarlığı.

İsmine bakıp da korkmayın, bal gibi, şeker gibi bir kitap bu. Kâtip Çelebi, Osmanlı dünyasının en önemli (ve ne yazık ki bu önemle ters orantılı biçimde çok az tanınan) âlimlerinden biri. Ardında Cihannüma ve Keşfu’z-Zunün gibi ölümsüz eserler bırakan Çelebi’nin, Kabalcı Yayınları tarafından iki farklı çevirisi tek kitapta basılan Mîzânü’l-Hakk adlı eseri, rüşvetten uyuşturucu kullanımına, tütünün helalliği-haramlığından millet olgusuna kadar devrinin tüm tartışmalı konularına el atıyor.

Ağır Roman’ın gösterime girdiği seneydi, Google’dan bakabilirsiniz tarihe, filmin 19.30 seansına bir saat vardı ve müthiş bir yağmur yağıyordu. En yakında, dönemin ünlü kitapçı/kırtasiye zincirlerinden (bugün artık yok) Dünya Gençlik Merkezi vardı, yağmurdan korunmak için sığınabileceğim en güzel mekânlardan biriydi. Düşünmeden girdim içeri. Okumayan bir insan değildim hani, gazeteleri, dergileri sıkı takip eder; edebiyat, sinema, müzik, siyaset, spor konulu nitelikli hiçbir işi kaçırmamaya çalışırdım. Ama kitap? I-ıh. Kitap rafları arasında dolaşırken bir anda kafama dank etti bu, “Lan” dedim kendi kendime: “Ben niye kitap okumuyorum?”

Kâtip Çelebi’nin kendinden emin, sivri dilli ve bana göre oldukça eğlenceli üslûbu ile meselelerin hiç uzatılmadan, sade biçimde ele alınışı kitaba müthiş bir akıcılık katıyor. Çevirileri kıyaslayıp mütercimlerin yaklaşım farklılıklarını incelemek de çabası.

Ortalık Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sından geçilmiyordu (Bakın buradan da öğrenebilirsiniz mevzunun ne zaman cereyan ettiğini, ben gugıllamamakta ısrarcıyım). Fakat adımlarım beni “Korku-Gerilim” rafına götürdü, ellerim de bugün bile en iyi edebiyatçılar listelerine almadan duramadığım StephenKing’in Hayvan Mezarlığı’na gitti. Uzatmayayım, ki zaten yazılmayı bekleyen bir “okuma maceram” yazısından yeterince kopya çektim, bu kitap beni aldı çok acayip diyarlara götürdü. Akıcılığı ve gerilimi bir yana, sırf bu yönüyle bile başucunda bulunmayı hak ediyor.

d

43

Bir söz de haklarında nahoş düşünceler beslediğim sahaf camiası ile onlara prim tanıyan yayıncılara... Bilinen hikâye, birçok prestij kitap bazı şirketler ve STK’lar tarafından bastırılıp ücretsiz ya da düşük bir bedelle dağıtılıyor. Ancak işi gücü kurnazlık olan kimi sahaflar bu kitapları herkesten önce toplayıp akıl almaz fiyatlara satıyorlar. Çelebi’nin “Cihannüma”sıiçin de aynı şey geçerli. Bu kadar büyük ve önemli bir eser niye sadece bakanlık ya da belediye tarafından sınırlı sayıda basılır, devamı niye getirilmez anlamak güç vesselam.


Kurt Vonnegut Şampiyonların Kahvaltısı

Eric Hoffer Kesin İnançlılar

Bu dünyanın dertleriyle (savaşlar, cinayetler, tecavüzler, açlık, kapitalizm vs.) dertlenmenin insanı mahvettiğini erken yaşlarda çözmüş bir yazar Vonnegut. Biraz da bu sebepten olsa gerek, en vahşi, en dramatik olayları bile aşırı bir alaycılıkla, mizahla, adeta kahkaha atarak anlatıyor.

Amerikalı yazar Hoffer, duyduğum en ilginç hayat hikâyelerinden birine sahip. 1902 doğumlu yazar, 7 yaşında bilinmeyen bir nedenden dolayı kör oluyor. 15 yaşına geldiğindeyse yine kendiliğinden görmeye başlıyor. Bu sarsıcı deneyimin etkisiyle, yeniden kör olma korkusuyla olabildiği kadar çok kitap okumaya başlıyor Hoffer. Tekrar kör olmuyor ama öğrenme iştahının büyüklüğü sayesinde kendini akıl almaz derecede geliştiriyor.

Yazarın, bir diğer müthiş romanı Mezbaha No: 5’te şu cümleyi çok sık görürüz: “Hadi geçmiş olsun.” Bir bomba patlar, 200 kişi yanarak can verir ve Vonnegut’un ağzından sadece “Hadi geçmiş olsun” çıkar. Siz de bu cümleye bakar, bakar ve sadece “Gerçekten de geçmiş olsun” dersiniz. Çünkü bundan başka söylenecek her şeyin manasız olduğunu görürsünüz. Şampiyonların Kahvaltısı, Vonnegut’un kültleşmiş alay ve mizahının doruğa ulaştığı nefis bir roman. Hiçbir şekilde öngörülemez kurgunun sizi nereye götüreceğini merak ederken bile yüzünüzdeki kocaman gülümseme silinmiyor. Sonrasında da böylesi keskin bir zekânın başka neler yazdığını merak edip diğer romanlarına yumuluyorsunuz. Ve tabii Kilgore Trout, edebiyat âleminin belki de en renkli kahramanı. Sırf onunla tanışmak için bile bu kitap okunur. Bana güvenin.

“Halk filozofu” diyebileceğimiz bir mertebeye erişen Hoffer, hayatı boyunca Los Angeles limanında hamallık yapmış. Birbirinden güzel 8 kitap yazmasına ve üniversitede konuk öğretim üyeliği yapmasına rağmen, “arkadaşlarımın bana bakışı değişir” endişesiyle bu yanını hep gizlemiş. Los Angeles limanının hamalları yıllarca yanıbaşlarındaki arkadaşlarının ünlü bir yazar ve filozof olduğunu bilmeden çalışmışlar. Hoffer’in, hemen her yazarda olmasını hayal ettiğim son derece yalın ve akıcı bir üslubu, müthiş bir gözlem yeteneği var. Dilimize çevrilen üç kitabından biri olan Kesin İnançlılar, kitle hareketleri ve lider kültü üzerine okuyanı sersemleten tespit ve gözlemler içeriyor. Böylesine karmaşık bir meseleyi bu kadar basit ve kesin bir açıklıkla yorumlaması, Hoffer’in zihninin berraklığına işaret ediyor. Kitapta katılmadığım, hatta yazarın yanıldığını düşündüğüm küçük bölümler de var. Ancak onlar bile okurken keyif veriyor. Kitle hareketlerinin, ayaklanmaların, isyanların, diktatörlüğün ve faşizmin mantığını anlamak üzere okunabilecek en güzel kitaplardan biri olan Hoffer’inbu eserini hararetle tavsiye ediyorum.

d

44


nevarneyok

İçindekiler

Sus m, N A G ............................................................................................................................. Resim: Ellen June, A Feral Antiquity II ............................................................................ Susmadan Önce Son, Murat Özel ....................................................................................... Beni Bu Şiirden Edepsiz Git, Muhammet Özmen ......................................................... Basit, Ali Berkay ....................................................................................................................... Bulutları, Özge Kaya ................................................................................................................ Beyaz Bayrak Bilinmeyen Bir Dil-de Salanıyor, Yunus Emre Kaya ........................... Son Dönem Ev İçi Fiil Çalışmaları, Ahmet Sezikli ........................................................ Nehir Bilgisi, Nergihan Yeşilyurt ......................................................................................... Resim: “Goldfish”, Amandine Torrente ............................................................................. Bir Evliliğin Kurtarıcısı Olarak Betmen, Murat Şahin ................................................. Keçiyolu, Gökçe Özder ........................................................................................................... Şiirin Aklı ve Şiirin Varlığı, Ali Berkay ............................................................................. Hiçbir Zaman Yeterince İyi Öykü Yazamayacağız, Alperen Mercan ...................... Resim: “Insight”, Alexandra Haynak ................................................................................. “The Role of Theory in Aesthetics”, Morris Weitz (Çeviren: Elif Nihan Akbaş)... Tsundoku, Turgay Bakırtaş ....................................................................................................

d

45

1 3 4 6 9 14 15 18 20 22 23 29 31 35 36 37 42


Davud’un İnsanları

Genel Yayın Yönetmeni Nergihan Yeşilyurt Yayın Kurulu Ali Berkay Gökçe Özder Nergihan Yeşilyurt Özgün Tasarım

ASb

Ayşe Şeyma Bilgen aseymabilgen@gmail.com İletişim davudun.insanlari@gmail.com Şiir mistrafantastic@gmail.com Öykü gokceozder@gmail.com

46

d

Kapak Resmi: Sanatçı Alex Cherry, I Can See

Davud'un İnsanları (sayı:3)  

e-dergi Davud'un İnsanları Şubat 2016. Nergihan Yeşilyurt, Ali Berkay, Gökçe Özder, Ayşe Şeyma Bilgen.

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you