Page 1

karamazovkardeslertenasupoykuy

kafıyeoykucusıırdavudunınsanların

senta bu da mı gol degil hazretleri? . - seyhülislam

ılkerınbaudgothedıckınsoncemalsur

Ahmet SEZİKLİ Ali BERKAY Bilal Habeş EVRAN Elif Nihan AKBAŞ Gökçe ÖZDER Hasan BOZDAŞ İsmail ASLAN Morris WEITZ Murat ÖZEL Nergihan YEŞİLYURT Salim NACAR Sıddık YURTSEVER Turgay BAKIRTAŞ Yunus Emre KAYA

apıbozumbılıncakısıedebıyatturılham

NİSAN İKİBİNONALTI / DÖRT


tahayy端lat

d

1


Tahayyülat veya Şiirde Yeni Bayraklar “Burada nüfus bir, seslerin hariç.” Çok yalnız yazlardanvekışlardan geçtik. Çok fazla ağrı kesici, çok fazla mesaiden de. Bunlardan şiir olmazdı. Olmazları iş edindik. Yazlar ve kışlar bitişik. Burada şair şunu mu demek istiyor, bunu mu demek istiyor diye lakırdılar beklemiyorsunuz ya bizden. Baharlarda yaşıyor muyuz belli değil. Her şey tamam da bu şiir üzerine yazdık, konuştuk, bu şiir ölümlü bir insan yaptık, gözleri düğmeden, boşluğuna ip geçirilir, Allah’ın ipi. “Adım ali, herhangi bir şeyin kapısı değilim Olsam olsam boşluğa bakan bir pencereyimdir” Zaman kazanmak için kağıtlar icat edilir. Kağıtlar için mi bunca söz, dumanla haberleşmeyi de unuttuk sevgilibekleyenokur. Sevgili ve bekleyen her zaman bitişik. Gülmeyin rica ederiz. Ali Berkay, bir kumaş kesti şiir atlasından. Bi ucundan tuttunuz, şimdi çekin, çekin çekin korkmayın. Alın işte, kainat. Her insan öyle değil mi?

nag

d

2


d

3

Entwined


Salim Nacar

Emoji Şair’in Öldürülüşü ve Daha Mukim Acılar sonradan gelenlerin sürdürdüğü saltanata bakılırsa mina’da havalandırma borusuna yeltenen şeytan nadir dibek subayları, marifin sürdüğü merheme sap seni orda taşlarla uluyacaklar, göğün park yerlerine kovan dağı aşıp aşık oynattığın türk tarihinde şapkanın raciye sufle olarak verdiği uçağı katlayacaklar orda biz ve barbaros gömleğimiz, yaz düğmelerinin düşmanı koynumuzda tuttuğumuz çakı, dilimize ektiğimiz küfür ceplerimizde kanatlar, kür küvezden çocuk ağlıyoruz şifası insandan gelen ağız dağlarına yaklaşıyoruz saksılara can veren dua, yoksulları az daha yoksul ama memnun kederinden, imkânsız dövmelerden biraz parka götürüyoruz halkı, sonra sinemaya koltukları mideleriyle kullanan, bir çeşit skodayla anadolu’da cadıların kemal burgularına saman karıştırdığı suudi adında bir turizm aralığı, natgeo adında bir kuş - dış işlerinden yetkililer kanatlarını buralara gömdüler arap kralı için yarıya inen bayraklar, suya inen füsun onlardan dragon ayaklarıyla yükseliyoruz

d

4


dahamukimacılar

Salim Nacar

kanlarına haklı yumruklarla sonsuz vinçleri kararıyoruz ağladığında bütün kuvvetiyle ağlayan; güldüğünde harçlığını alamamış çocuk grevlerinin sözcüsü gibi gülen - yüzyıl sonra şam’da bir şair bunu hatırlayıp düşünecek sen şiirsizlikten bir ima olarak bile kalmadığında seni buraya gömüp paklıyoruz işte, üzerinde kadın tepelerinin kötülükten çekilmiş eteklerin, domuzuna perdelenmiş göğün ortaokul tarih hocalarının yakından bildiği o hangi doğruysa orda, andre dorya piçlerinin sana münzevi aygıtları tavan bir kaf enerji butonu var, onu sürdürüyoruz muhkim taylarla yalnızlığın şiddetinden ütüsü bozulmamış bir gömleğe sarılıyoruz tebessüm baldıran kuş evine, kalp ısıtan kırallığına sessizliğinin küresel bir dağılımın ortasında müjdelenen taksilere çarpa çarpa beklemekten bulanmış bir suyun ortasında - aşırı tuhaf belki aşırı görünmekten şifa kırlarını tarayan o gerçek biliyoruz; seni değil benim, seni öldürüşümdeki güzelliği bilecek.

d

5


biraz da buralar senin halkın olsun, sen kırıl biraz da eritre pataniden solunum yolları dersine giriş çapsız bir gülü alıp koynuna bekledin vuzüv sesleri içinde kabe imamının 90’lara yayılan frekansı demek dilinin harcını almanlar akıtmışsa betona parmak arası terliklerin, profil ağzına can veren tanık dili viber kornasına bürüyen sıfatlar etkiledin beğeni alan torbacıklar, diş minesi günleri hafızan tiril tiril günlerin ekseni beyaz ekmeğin canıma ilişirken edindiği gürültüden bense oturdum bir dağın çıraklığını besledim şüpheci emeklilerin tedbir alırken çıkardıkları uzuv ne umdunsa o yaz, içli bir gergedanla girdiğin gerdekten bir anı, bir boş kovan, bir vizör optik, bir dolaylama açtım şiirimi göklere, bayrakları yarılara indirdim misafirlere tuttuğumuz çakmaklara gitti de elim o hasmına su getiren bedevi araplara bismillah dedim sonra, şiirin koynundan çıkmayan ne varsa aldım onu türklüğe çiviledim. cehennemden önce son çıkış, müdelife taşları dikkatli ol bir kruvazör yaklaşıyor ardına mutsuzluktan dönen aklın gelecekse başına şişenin dibinde az daha kalmış olmalı.

d

6


dereotu veya

İsmail Aslan

Dereotu veya Kaplumbağaların Evhamı Tam olarak neyi anımsadığını bulamadığında geçmişi enikonu deşmekle hiçbir yere varamıyor olmanın ağırlığıyla, yaşanan şeyin senin nazarında anlamsızlığı hissi yersiz bir kanıda buluşacaktır. düşündükçe, birbirinden bağımsız zannettiğin bütün acıların hakikatte nasıl da sonsuz bir memnuniyetle birlikte hareket ettiğini göreceksin yani sende tedirginliği sürekli kılan her ne ise sükunetin nedeni de odur kesinlik kazandırmaya gerek duymadan devam etmeli. izini süreceğin her yol mutlaka ölümde buluşacağından kendini bir yokuştan kendinden aşağıya bihaber iner gibi bırakmalısın. Ancak kendinden düşünce kayba uğrarsın.

d

7


taş ezildiğinde taş ezilir ve anlarsın anlatılamayanı önemli sanırsın tüm yaşadıklarını hayatta hayatta her şey olduğunu terk edecektir oysa kırağı eriyecek, sis dağılacak, nefesin kesilecek başını gövdende tutamayacak geçmişe gideceksin. çünkü nasıl ki gidecek hiçbir yerin olmadığında; gidecek yerin geçmiştir. Anı geride kalanın tenezzülüdür. derindekini bulup çıkardığında elinde sonsuz değilse de bir çatlağı tutacaksın insan hayatı boyunca bir çatlağı tutarak ve hiç bırakamayarak sızıyor bu dünyaya senin bir türlü anımsayamadığını dönüp dönüp anlatma çaban da bir çatlaktan fazlası değildir esasında ağlamak vardır birinin heyecandan kör olma şaşkınlığı ya da bitişikte penceresinden atlayıp yaşayanlar ailesi.

d

8


her şey vardır her şeyin sahibidir istediğin kadar bir zanda buluştursan da parmaklarını saçlarından geçirirkenki yumuşaklığı muazzam hissedercesinedir ve kalırsın; ne denli davranırsan yersizdir sahi bir aralık bakışların nerede sabit. Mutlu olmak diye bir şey yoktur.

Josan Gonzalez, “The Fixer”

mutluolmakdiyebirşey

İsmail Aslan

d

9


Murat Özel

yeni başlayanlar için yeniden başlamak “allah’a kaçtığın zaman intikam saati gelmiştir” salavatın ardından elini göğsüne bastırır gibi bastırıyor çıkınında ne varsa mürekkep bir yuva sıcaklığı mı, bir namlu sıcaklığı mı adı anılınca canlanıyor, ne de olsa adaşlar yıldızların işmarına kanmadan ay doğar belki bir tepeden veda eder, koca bir tepe baştan ayağa veda resmi bir hezimete mahsus yalanlara kucağında birden fazla ölümle kol gezip aynı duvara sırtını dayıyor hem babası hem de o bir dağ oluyor, sıvaları dökülmüş belki hiç vurulmamış bir taşınmazın hüznü; de, neme diyeceksin o saati ben yaraladım, bedeli daha ağır şimdi haçlar yerine oturdu; el el üstünde kimin eli var? profesyonellik, sahte nezaket -mış gibi yapmak, yaşıyor gibi ölmek ölür gibi yaşmak, gerçekten ölmek fakat ne olursa olsun besmele, illa ki salavat gavur müzelerinde vitrinlere bakıp ağlamamak elimden, dilimden, sair azalarımdan eksilen bir şeyler var koma odasında parkası oğlunun garip omuzlarında ortalarda bir yerde; hakikati diyorum balkon, ekmek kırıntıları, bayrak ve kuşlar

d

10


vimagözleri

Ali Berkay

Vima Nisan veya daha fazla mayın Yüzündegök yıldız sokak ışıltı olurdu oldu Siyah buz üzerine kırıklar Annemin elini tuttum. Omzum gece yarısı yeni bahar oldu Sesim adım attı, ben bunu düşündüm Uzun, kenarları hala kalan. Bütün onun tüm güzel gülümsüyor Sessiz trajediler, omzumun ölümü sıkışmış Bir sıçrama gün köşelerinde yuvalanan Rüya olmadan uyurgezerlik, nisan sahiptir Bahar ilacı olarak son nefesi Donmuş topraktan çiçek, hala dinliyorum Yürüyüşü neler neler bahar bildiriyordu Durduğum yerleri nadasa bıraktı zaten çoraktı.

d

11


Biz su geçirmez, ben değildim Mayıs oldu kuş sesini Her sokak köşesinde yankıları Adını çağıran, ben değil bu şehir Hayaletler tarafından perili oldu. Rengikahve gözlerle sessiz bir çocuk Doğdu ve gerçekleştirildi Her rahat ve huzurlu gün yüzün ile başlar Ebedi yazlardan önce ezeli kışlar olur Birkaç kanji ve mükemmel vima gözleri, Ancak tüm mayıslar içinde Üzüldü ve yaprakları düştü Eller daldan yaprak gibi ayrıldı. Rengikahve yapraklarla kaplı cadde üzerinde, İkinci bir yaz kız kayboldu Unutmuştu üçüncü bir yay çiçeği Çiçeklendi ellerim kış.

d

12


hazirandokunmakayı

Ali Berkay

Haziran ona dokunmak ayı Paramparça yüzündegök Kapı zaman dışında çürümüş Kuğu kanatları, mavi dudaklar Kuşlar göç ve şimdi duyuyorum göğüs kafesi kilit yok. Gözleri vima bir korkutucu tür Onu orada görmenin Takvim sayfasını çevirmek. Annemin eli yüzündegök benim değil, Boş saatler, üzerinde çarpı işareti Ardından dağınık bırakılan Bir kasırga sonrası ağaçlar ve elektrik hatları, O ben sadece, parçalarını toplamak için Ben o sadece, parçalarımı toplamak için.

d

13


Yunus Emre Kaya

Kanun Taksimi Senin planından çaldım dağları yeğlemeyi seyis arsızlığını kiryüzünden çıkardım koştum sana doğru sesigür dostlarımla biz ölmezdik ölüme karşı bir sızın olmasa yatağımı karşıma aldım ki sen uyuma içimi ezen arzu kırmızıya çalarken öfkeyle sağalarak sesim kendiliğinden ve hapsedip kendimi seni yutacak çığa mahmur bakan ressamlar en iyi kaos çizer göğe uzanmaya korkmaz o zaman ağaçlar ve beyazlar içinde kaş çatan genç çocuklardan ürkütücü bir kanun taksimi devşirilir

d

14


kışküresi

Hasan Bozdaş

Kış Küresi

I. bir kadın adı kış meyvesi yaraları cinayetine sokuluyor çok bekledi kar. bu telefon kulübesi sana baktıkça sarı babam uçmak demekti vaftizli dağlarınıza sana bir uçaktan el salladım dublin, göğün nerede. bu kadar uzun bakmak zorunda mıydın içine ve sisin içine bir şehir yaparken tanrım ne olur konuş benimle. başkaldırmamış gölgelerini anlat, arı kuşlarını iyi ki özgürlük senin elinle.

d

15


II. hiç kimseyi sevmedi atlıkarıncalar kadar kadın senin adın ne? soğusa da kalır mı vitamini sevgimizin, kış kapıcımız ve başımıza diktiği bulutlar biraz da trenler, karıncalarla karışıyor yakından bakınca. her güne üç iğne düştü, göktendi, düştü, ağaç gibi düştü kadın, düştü kırılmasın bir pencereden diğerine kağıttan uçaklar ve tarifeli seferleri sevgili şeylerimizin. sırtımı bir ağrıya bırakmıştım, gözleri burda. biz anlaştık tanrıyla: biraz da buzdolabını yakından tanıyalım rafta gördüğünüz bahar isa’dan önce çürümüş kadın balkonda kuşlara kadar bölünmüş gözleri orda değil.

d

16


hiçbirsöylediği

Nergihan Yeşilyurt

Hiçbir Söylediği

Su kenarı da değilim tepemde martılar çatılar Sessizliğe, kimin susuşuna çatıyorlar tahtaları, birden bire çökmesin diye mi toprak vatansızlık da bir kaledir yıkılırsa kardeşlik Kalemlerim var Kalemlerim var çağın incittiği düzeltmeye çalışırken kaburgama incitilmiş kaburga düzeltilemez sanki bilmiyorlar. Bir öf bile deme’nin üzerine kurulmuş Senin ve beklentisizliğin bir saksı çiçeğine isim vermek şu martılar, şu çığırtkanlık hangi yalancı köprü, ayaklar kıymık hangi kancık içinde söz vermeler, listeler artıyor Kimine sahife verildi kimine kitap.

d

17


Su taşıyan boruların üzerinde beton duvarların lağım, kanalizasyon üzerinde evvela temiz ve annesiz çünkü bir su kenarı bile değilim gide gele yüzyıl nöbet tuttuğum Nehrin bilinmiyor hiçbir söylediği kabahat değişime uğruyor Burada gülüyor biliyor muyuz Sonsuz uzanan toprakların gerekliliği bükülmez saçların, demir kadar kavi aklın içindeki boşluklara zerk edip bakılıp unutulan fotoğrafları Kendini yamatmadan var edecek Affetmek içindi suya bakmak oysa bir su kenarı bile yıkanan kitapları mesela bir nehrin İyi yazılmış, yazı ne zamandır uyanılmıyor ben bu şiir bitti kafamda yaralar Senin üzülmen de anlatım bozukluğudur.

d

18


Magpie

veroniqueklotz

d

20


Elif Nihan Akbaş

Pencerede Pişen Hayatlar Belki on yıl var, başka bir yerde gören olmamıştı onu. Dışarıdan bakanlar, onu cama işlenmiş bir motif sanabilirlerdi. Hep aynı pencerenin önünde durur, camdan sokağı izlerdi. Zaman zaman yüzünden değişik duyguların yansıması geçerdi. Kâh hüzünlü bir tebessümle bakardı sokağa, kâh ruhu gözlerinden fırlayıp çıkacakmış gibi heyecanla. Bazen de öyle durduğu yerde kahkahalarla gülerdi. Ağladı mı sessiz ağlardı, pek seçilmezdi dışarıdan. Mahalle halkı, hepsi birbirinden asılsız onlarca efsane uydurmuştu Refik hakkında. Gerçeği hiçbirimiz bilmiyorduk. Zaten uydurma hikâyeler bizi öylesine doyuruyordu ve yetmediğinde de öyle güzel çoğaltılabiliyordu ki, aslını öğrenmek işimize de gelmezdi hani. Bütün efsanelerin birleştiği nokta, -ki gerçeğin yalnızca bildiğimiz kısmıydı bu- günün birinde, nedendir bilinmez, öylece tutulup kaldığıydı Refik’in. Pencereden bakarken ne gördüyse artık, olduğu yerde donmuş, bir daha da oradan kıpırdamamıştı. Öyle kıpırdamamıştı ki annesi bütün evin mobilyasını yenilerken Refik’in üzerine tünediği sedire dokunamamıştı. Küçükken bizi Refik abiyle korkuturlardı hep. Durumu bildiğimizden, “Bak Stator Refik gelip götürür seni”leri filan yemezdik tabii. Ama anne milleti, söz konusu çocuklarını korkutmak olunca yaratıcılıkta sınır tanımıyordu. “Bana bak, bitecek o tabak. Tabağındakini bitirmezsen Allah çarpar nimetine saygısızlık ediyon diye, donup kalırsın Stator Refik gibi.” Stator Refik aşağı, Stator Refik yukarı... Kendisi sabahtan akşama, akşamdan sabaha o pencerenin önünde öylece durur, adı ise, misafirlikte çocuklarını hizada tutmak isteyen anneler sağolsun, dilden dile şehrin her yerini gezerdi.

d

21


statorunmasası

Elif Nihan Akbaş

Korkuyorduk korkmasına ama eğlenmekten de geri durmazdık. Bazen annelerimiz arasında yarışma düzenlerdik. En ürkütücü Stator Refik tehdidini bulan anneyi ayın, haftanın ya da işte bir zaman diliminin annesi seçerdik. Benim annem, birinciliğini, “Kızdırma kafamı, yemin olsun kıçına zamkı sürer Stator Refik gibi yapıştırırım seni camın önüne. Minibüs oyuncakları gibi sallanır durursun öyle” ile kazanmıştı. Stator’un manasını bilmediğimiz için aramızda çözmeye çalışırdık arkadaşlarla. Vurdulu kırdılı filmlerdeki vahşi adamları çağrıştırıyordu. Korkuyorduk. Ne zaman adı geçse korkuyla başımızı omuzlarımızın arasına gömüp karnımızı içine çekiyor, gözlerimizi kocaman açıp sanki öyle yaparsak kimse bizi fark etmeyecekmiş, görünmez olacakmışız gibi daha yavaş, daha sessiz nefes almaya başlıyorduk. Kandillerde, bayramlarda, dedemin sene-i devriyesinde, aşurede ve komşulara birer kap bir şeyler gönderilebilecek diğer özel günlerde, mahalledeki her çocuk gibi ben de onlarca kapı çalar, yüzlerce basamak iner çıkardım. Hiçbiri gözümde büyümezdi, gerekirse yedi mahalleye dağıtırdım annemin pişirdiklerini. Ama, “Koş, şunu da Naciye teyzene götürüver, hadi,” dedi mi oyalandıkça oyalanır, belki unutur diye bir süre sesimi çıkarmazdım. Hiçbir zaman kaçmayı başaramadım tabii. En geç iki dakika sonra arkamdan, “Tabağı almayı da unutma ha!” diye bağırıyor olurdu. Naciye teyzeyi severdim. İçten içe de üzülürdüm onun için. Refik abi bu hale gelmeden önce Naciye teyze nasıl bir kadındı bilmiyorum ama ben onu ömrü boyunca hep gözünde akmaya hazır bir gözyaşı perdesi ve yüzünde, insanlara iyi olduğunu kanıtlamaya çalışırcasına telaşlı tebessümlerle gördüm. Ona ne zaman bir şeyler götürsem, kendisi tabağı yıkarken içeride bekleyeyim diye ısrar ederdi. Korkar, girmezdim. “Annem acele bekliyo. Hemen tabağı alıp gitçem” derdim.

d

22


O içeri giderdi, ben kapı ağzında beklerdim. Yerinden kalkmayacağını, hele kapıya hiç yaklaşmayacağını bilirdim ama Stator Refik sanki oturduğu yerden şöyle bir uzatsa, kolu o filmlerdeki mekanik adamlarınki gibi ta kapıya kadar uzayıp beni içeri çekecekmiş gibi gelirdi. Ara sıra korkudan pıt pıt atan kalbimle, çaktırmamaya çalışarak kapı arasından yerinde mi, kıpırdıyor mu diye gözlerdim Refik abiyi. Naciye teyze nihayet tabağı kurulayıp getirdiğinde elinden kaptığım gibi fırlardım. “Selam söyle annene!” diye bağırırdı ardımdan. Bense tempomu hiç düşürmeden, başımı çevirip ona bakmadan, “Tamaaam!” derdim. Hele yakın zamanda ürkütücü bir Stator Refik tehdidi gelmişse koşarken ayaklarım popoma vururdu. Anneannemin ani rahatsızlığı, beni korkularımla streetfighter oynamaya mecbur bıraktı. Annem apar topar yola çıkmadan önce beni kolumdan tuttuğu gibi Naciye teyzenin kapısına götürdü. Korkuyla itiraz edecek oldum, annemin telaşlı yüzünü, kolumu sımsıkı tutuşunu, tüm bunların ardına sakladığı korkusunu görüp vazgeçtim. Korkumu yutacakmışım, sonra içimde öğütecekmişim gibi yutkundum. “Ne demek Güler Hanımcım, buyursun gelsin tabii. Ne eziyeti olacak şuncağızın,” diyen Naciye teyzenin peşinden içeri girdim. İlk yarım saat Naciye teyzenin dibinden ayrılmadım. O nereye ben oraya. Bir ucundan eteğini de tutuyordum hatta. Hani Stator Refik bir kıpırdasa, kendimi anında eteğin altına atacağım. Naciye teyze tuvalete gittiğinde bile kapının önünde bekledim. Hafif hafif titriyor, çabuk çıksın diye dua ediyordum. Naciye teyze mutfağa geçince ben de usul usul süzüldüm içeri. Masaya oturup onu izlemeye başladım. Sık sık ellerini yıkayarak yemeğin malzemesini hazırladı. Arada da bana bir şeyler söylüyordu. Ama ben, annem her saniye benden daha uzağa gittiği için, emanet bir çocuk olduğum için, en çok da Stator Refik’ten ölesiye korktuğum için çıtımı çıkarmadan oturuyordum öylece. Biraz zaman geçmiş, hiçbir şey olmamıştı. Yavaş yavaş rahatlamaya, gözlerimi evin orasında burasında gezdirmeye başladım. Hatta oturduğum yerden kalkıp pencereye, kapıya doğru filan birkaç adım attım meraklı gözlerle.

d

23


köfteyoğurdu

Elif Nihan Akbaş

Naciye teyze köfte yoğuruyordu. Küçük küçük kıydığı maydanozları ne yapacağını düşünüyordum ben. Tuttu, köfte harcının içine kattı. “Hiii!” deyiverdim. “N’oldu?” diye sordu Naciye teyze telaşla. “Köfteye maydanoz konmaz ki bi’ kere!” Telaşı dindi. Güldü. “Niyeymiş o?” “Konmaz işte. Annem koymuyo hiç.” “Annen koymaz, Naciye teyzen koyar. Herkesin usulü farklı.” “Güzel olmaz ki ama.” “Hele bi tadına bak da... Hiç yemediysen nerden bilcen?” Sustum yine. Mutfağı incelemeye devam ettim. Biraz sonra Naciye teyze elini bir kez daha yıkayıp önündeki önlüğe sildi. Sonra önlüğü çıkardı. “Sen şimdi bi beş dakka Refik abinle oturuver, ben bakkaldan yoğurt alıp geleyim. Refik abin pek sever köftenin yanında ayranı.” Korkudan önce birkaç saniyelik bir şaşkınlık hissettim. Stator Refik’in bir şeyler yiyip içtiğini düşünmemişim hiç. Neden sonra onunla yalnız kalacağımı idrak ettim. Yine yapıştım Naciye teyzenin eteğine. “Ben de gelsem... Olmaz mı?” Paltosunu geçiriyordu üstüne. Bir yerleri karıştırıp bir cüzdan çıkardı. “Beş dakkacık yavrum. Buz gibi hava, üşürsün, hasta olursun. O zaman ne derim ben annene babana, hı? Hadi benim kuzum. Otur sen.” Beni elimden tutup oturma odasına götürdü. Refik abinin tam karşısındaki divana oturtuverdi. Sonra da Refik abiye, “Yavrum, göz kulak oluver oğlana. Ben geliyom şimdi,” deyip çıktı.

d

24


Korkumdan değil çıtımı çıkarmak, kıpırdayamıyordum bile. Neredeyse nefes almaktan vazgeçecektim. Zaman durmamıştı da öldüresiye yavaş işliyordu. Beş dakika kaç saat sonra dolacaktı acaba? Bekledim. Bekledim. Bekledim... Biraz sonra Refik abiye kaçamak bakışlar atmaya başladım. Benim varlığımın farkında mıydı, değil miydi, çözemiyordum. Derken, nasıl oldu bilmem, “Çok sıkıldım ben,” deyiverdim. Pür dikkat onu izliyordum. Kıpırdamadı bile. Korkunun fazlası bir yerden sonra saçma bir cesarete dönüşüyor galiba. Olan olmuştu artık. “Oyun oynayalım mı?” diye sordum bu kez. Dudaklarında ufacık bir kıpırdanma oldu. Tam gülümseyecekken zaman donmuş gibi. Kalbim yine hızlı hızlı çarpmaya başladı. Bekledim, devamı gelmedi. Oflayarak arkama yaslandım. Nasılsa cevap gelmeyecek diye art arda sıralamaya başladım soruları. “Sen neden hep böyle burda duruyosun?” “...” “Tuvalete de mi gitmiyosun?” “...” “Yemeğini Naciye teyze mi yediriyo sana? Hi hi, bebek gibi...” “...” “Sana neden stator diyolar? O ne demek ki?” “...” “Anneler çok yaramazlık yapan çocukları sana getiriyolarmış, onlara dokunuyomuşsun, senin gibi böööyle deprenmeden duruyolarmış sonra hep. Doğru mu ki?” Bu sefer gerçekten gülümsedi galiba. Biraz öncekinden biraz daha yukarı çıktı dudakları. Yine cevap vermedi ama.

d

25


kırmızıberelikız

Elif Nihan Akbaş

“Neden böyle oldun sen? Bakkal Recep amca diyo ki... şey diyo... Çinliler mi ne çarpmış sana. Öyle bir şeymiş...” Dudaklarda milimetrik bir ilerleme daha... Yüzündeki ifade giderek daha çok gülümsemeye benziyordu. “Üfff! Hiç mi canın sıkılmıyo ya? N’apıyosun ki böyle bütün gün?” “Recep amcanın yaptığını...” Art arda sıraladığım sorulara tempo tutar gibi salladığım bacağım birden durdu. Daha hızlı nefes almaya başladım. Bir yandan da yakaladığım ipin ucunu bırakmak istemiyordum. Korka korka, “Nasıl yani?” diye sordum. “Hikâye uyduruyorum,” dedi. Bu sefer başını pencereden çevirip bana bakmıştı. Konuşamadım. Aynı ortamda olmaya bir derece alışmıştım ama şimdi doğrudan gözlerinin hedefi olmak ürkütücüydü. Divanın en dibine doğru çekildim, dizlerimi karnıma çektim. Bir kez daha, “Nasıl yani?” diye sormak istiyordum ama sesim çıkmıyordu. Sanırım soru, gözlerimdeki korkunun arasından sızdı. “Dediklerin doğru değil,” dedi hafifçe gülümseyerek. Sanırım korktuğumu anlamıştı. Bakışlarını gözlerimden çekti, önüne bakmaya başladı. Bir süre öylece bekledik. Sonra, “Gel bak,” dedi. Kıpırdamadım. Sessizce güldü. Omzu da sarsıldı bu kez bir iki. “Korkma. Dokunarak kimseyi donduramam. Süper güçlerim yok,” dedi. “Oyun oynamak istemiyor muydun? Gel hadi, ben oyun oynuyordum zaten.” Yavaşça doğruldum, divandan atladım. Ona doğru ilerliyordum ama her an kaçmaya da hazırdım. Beni aldı, dizine oturttu. Sonra pencereden dışarı bakmaya başladı yine. Ben de onu taklit ettim. Ara sıra aynı yere mi bakıyoruz diye başımı ona çeviriyor, bakışlarını takip ediyordum. Her ne görüyorsa ben de görmek istiyordum ama olmuyordu. “Bissürü insan geçip duruyo işte. Neden bakıyosun ki bütün gün? Hiç zevkli değilmiş bu oyun.”

d

26


“Dur bakalım, daha yeni başlıyoruz. Bak şimdi, şuradaki kırmızı bereli kızı gördün mü?” “Hı hı...” “Adı Ebru o kızın. Buraları çok iyi bilmiyor. İlk kez gelmiş. Kendinden emin görünmeye çalışıyor ama tedirgin aslında. Ara sıra etrafa bir de elindeki bir kâğıda bakıyor. Birini arıyor olmalı. Hemşire...” “Ne biliyosun? Belki öğretmendir. Hemşire değildir belki...” “Canım öyle istiyor. Bu benim oyunum. Benim hikâyemde hemşire işte. Nöbetten yeni çıkmış. Yorgun. Üzülmüş de biraz. Hastaneye gencecik bi kız getirmişler akşam. Her tarafı yara bere içindeymiş. Dövmüşler... Doktorların başka şüpheleri de varmış. Kızın durumu çok sarsmış Ebru’yu. Elindeki adresi de kızdan almış. Aradığı kişiyi bulunca...” Anlatırken benim varlığımı unutmuş gibiydi. Öfkelendiğini hissediyordum. Korkum meğer bayılmış yalnızca. Ayılıverdi. Refik abi, Stator Refik oldu yine. Dizinde büzüldüm kaldım. Sanırım titremeye başladığımda hatırladı beni. “Neyse,” dedi. “Böyle işte bu oyun. Birini seçiyorsun. Ona hikâye uyduruyorsun. Hadi şimdi sen seç birini.” “Tamam. Hımmm... Aaa! Nedret teyze geçiyo. Nedret teyzeyi seçtim.” “Güzel. Hadi bakalım, hikâyesini uydur şimdi.” “Eee, böyle hızlı hızlı elektrik faturasını yatırmaya gidiyo bence. Çok güzel kek yapıyo Nedret teyze. Her gün yapıp komşulara dağıtıyo. Kendisi bi başına ya, yiyemiyomuş hepsini, o yüzden. Bugün de kek yapıyomuş, tam fırına koymuş ki keki, hooop elektrik gitmiş. O da hemen çıkmış ki faturasını yatırsın, keki pişsin diye. Pişince buraya da getirir mi acaba? Bizim eve getiriyo hep, size de getiriyo mu?” Birden Refik abinin kahkahasıyla sarsıldım. Güldükçe sarsılan göbeği sırtımı gıdıklıyordu. Nedret teyzeden kopunca burnumdaki kek kokusunun yerini köfte kokusu aldı. Naciye teyze çoktan gelmiş de köfteleri kızartmaya başlamış meğer.

d

27


babamkapıda

Elif Nihan Akbaş Akşam babam gelip beni alana kadar oyunumuzu oynadık Refik abiyle. Yoldan geçenlerin yüzlerini, adımlarını, bakışlarını okuduk. Kimilerinin hikâyesine umut koyduk, kimine neşe ekledik. Bazısına hüznün daha çok yakışacağını düşündük. Sonra geçip gittiler, kendi hikâyelerini yaşadılar. Bunu fark edince, Stator Refik’in de Recep amcadan bir farkı olmadığını düşündüm. Babam kapıda Naciye teyzeyle konuşurken Refik abi beni dizinden indirdi. Kollarımdan tutarak “İşte böyle,” dedi. “Pencerede hayatlar pişiririm ben. Umut mesela, tuzudur her hikâyenin. Bir parça serperim mutlaka. Kimine bir tutam hüzün serperim ki lezzet katsın. Pul biber gibidir hüzün. Fazlası yakar, kararında konursa lezzet verir. Bütün gün ne yaptığımı soran olursa bir daha, böyle söylersin. Anlaştık mı?” Başımı sallayarak “Anlaştık,” dedim. Ama daha şimdiden tuhaf bir üstünlük hissi kaplamıştı içimi. Sokağa çıkıp bizimkilerden biriyle kavga etmeye can atıyordum. Sırf, “Stator Refik benim arkadaşım olum! Bi’ söylersem na şu direk gibi kalıverirsin burda hep!” diyebilmek için. Naciye teyze, babamın bir eline bir tabak tutuşturmuştu. “Güler Hanım telaştan yemek yapamamıştır şimdi. Yiyiverirsiniz güzel güzel,” dedi. Boştaki elini de ben tuttum babamın. Naciye teyze kapıyı kaparken karşı pencerenin perdesi çekildi. Stator Refik kendi hikâyesine döndü.

d

28


d

29


Özyaşam Öyküsü Sözcükler

Duvar

Eş Durumundan Feminizm Simon de Beauvoir İkinci Cins

duvar (le mur)

Gökçe Özder

Onu Seven Bunları da Sevdi

Albert Camus Yabancı

Samuel Beckett Godot’u Beklerken

Ferit Edgü Leş (Toplu Öyküler)

d

* Editör notu: Bu defa kitap linkleri olarak yalnızca babil.com’u

30


Ne İzlesem?

Bir Söyleşi Bu Film Kaçmaz!

The Childhood of a Leader (2015)

Hazır İstanbul Film Festivaline de Gelmişken!

Pink Floyd “The Wall”

1979 (albüm)

1982 (film)

31

d

kullandık, ama tamamen üşengeçlikten sevgili okur.


büyükşehirdebirkahve

Ahmet Sezikli

Büyükşehirde Bir Kahve Molasında İken Birdenbire Sen İnsanın unutkanlığı son dönemlerde bir hayli artmaya başladığından, bazen sen unutmadıklarını “Bakın burada bir şey var” diyerek hatırlatmak istersin. Bir büyükşehirde yaşıyorsun ve gününü evde geçiriyorsundur. Kahve içerken dağınık kitaplığında onu görürsün; Büyükşehir Kahve Molasında. 42 ay önce alıp okuduğun kitabı bugün tekrar sana okutan bir şey varsa yazmak gerek. Salim Nacar Aralık 2012’de Enes Özel’in kitabını şu cümlelerle tarif ediyor: Cemal Süreya’nın tutmayan kehaneti gibi (sözgelimi okul kitaplarına girmez şiirim/ bütün çocuklar anlar da) şairlerin tabiatlarını görünür kılmak için verdikleri çaba, şiiri bir tarihin parçası yapmaktan öte başka bir anlam taşımıyor. Bu nedenle Büyükşehir Kahve Molasında bir hayalet kitap olarak varlığını devam ettirecek. Çünkü bu şiirlerinin gücünü aldığı yer de tam olarak burası[1] derken belki de haklıdır. Ama burada es geçmememiz gereken yer “hayalet” olarak tasvir edilen şeyin çekiciliği ve cazibesi. Büyükşehir Kahve Molasında kitabı da bu yönüyle okuyucuyu yani beni yeniden kendine çekti. Kitaptaki şiirlerin adlarıyla başladığımızda (akvaryum, park matematiği, kahvaltı, merdivenleri, turnikelere sövgü) şiirin temas ettiği noktalar az çok görünüyor, sayfalar geçtikçe ise o temas noktalarını kavrıyoruz. Bütünlüklü bir kitap var karşımızda. Nesneye olan ilgi, kitabın bütününü sarmış gözüküyor. Burada nesne ile olan temas Enes Özel’in şiiri aracılığıyla bize gösterdiği çıplak gerçeklik. (Bu durum dönüşen kültür düzeni ile de izah edilebilir.) Bu nesneler; akvaryum, silgi, turnike vs. Enes Özel yer çekiminin kırıştırdıklarını düşünerek [2] şiirini bu nesneler üzerinden oluşturuyor. Yeni bir şiir yazıyor denir mi bilmiyorum, ama insanın hangi saklı köşesine el attıysak / orada yakılmış binlerce dosya gördük / uzun sürmüş bir hastalığın bütün belgelerini / savrulmuş sonra, apartman boşluğuna doğru savrulan yeni insanı yazdığı net bir şekilde ortada.

d

32


Günler geçiyor ve sen her zamanki gibi otobüsten inip iki yolun ortasında yürürken kendi kendine hatırlar mısın berbat bir şarkı gibiydi her şey / yoksa az önce başka bir şeyden mi bahsediyorduk diyerek konuşan yeni insan tipinden bahsediyoruz artık. Çünkü bütün gün konuşmamışsındır ve dinlediğin şarkı kötü olmasına rağmen sana güzel gelmiştir. Zamanı durduramayan insanın nesne ile temasının iç içe geçmesiyle her şey alabildiğine değişirken şiiri yazan insan olduğu için şiir de elbette değişiyor. Değişirken, şimdi aynı masaya aynı insanı oturtmanın / sonsuz ihtimallerini ekliyorum diyerek değişiyorsun. Bu değişim artık bir zorunluluk değil, rutin bir durumdur. Günler hiçbir şeyin ortasındayız / ve her şey geri dönüyor / hızlı trenler biçiminde dönüyor. Enes Özel ise ve kendimi çağırıyorum / -büyükşehir kahve molasında- / dönmeyen benim diyerek gittiği yerden dönmeyecek olan (çünkü çiçekler ve böcekler her yerde) yeni insan için şiir yazmaya devam ediyor.

[1] Salim Nacar, Dünyayı Ortalayan Şiir Kahve Molasında, Hece Dergisi Sayı 192 (Aralık 2012), s. 121. [2] Bu ve bundan sonraki alıntılar Enes Özel’in Büyükşehir Kahve Molasında (Ebabil Yayınları, Ekim 2012) kitabından alınmıştır. Alıntıların yapıldığı sayfalar sırasıyla şöyledir: 13, 72, 22, 16, 54, 58.

d

33


yorganedebiyatı

Sıddık Yurtsever

Yorgan Edebiyatı Yorgan kelimesinin geçtiği tarihteki en eski dil Uygurcadır. Uygurların din değiştirip devamlılık gösteren bir fiil olarak ifade edilen ‘’konargöçerlik’’in tezahürü olan hayat tarzına veda edip yerleşik hayata geçmeleri ve bunun sonucunda da dillerinin sosyolojisini etkileyecek kelimeler türetmeleri gayet olağan bir durum. Uygurların yerleşik hayata geçmeden önce kimliklerini inşa eden savaşçı ruhları yerleşik hayata geçtikten sonra kaybolmuş, erkekler kahve köşelerinde iskambil oynayıp tavla atmışlar, kadınlar kısır günlerinde görümcelerini çekiştirmişler arta kalan zamanlarda ise kelime türetmişlerdir. Filologlar ne düşünür bilmem ama bence ilk türetilen kelimenin yorgan olması gayet mantıklıdır. Çünkü o tarihe kadar sürekli terakki eden bir geleneğin varisleri yatmaya alışmışlar, dolayısıyla hareket kabiliyetleri zayıfladığı için de üşümüşlerdir. Dilin kullanım ölçüleri dikkate alındığında kolektif bir çoğulculukla gösterge bilimin oluştuğu görülmektedir. Sürekli yatan bir devletin halkı olarak da birebir temas halinde oldukları, üzerlerine aldıkları o şeye yorgan ismini vermeleri de mantıklı değil midir? Asırlardır “işleyen demir pas tutmaz” atasözünün doğruluğu araştırılmakla beraber yerleşik hayata geçen oyalanmak ve beklemek arasında kalmış bir milletin edebiyatının, sanatının bu kadar gelişmiş olması da ayrı bir tartışma konusudur. Türküde geçen ‘’bacısı güzele gardaş olmak’’ deyiminin nasıl bir risk olduğunu anlayan bir topluma -Asya Hun Devleti’nin yıkılmasının en büyük sebebi eşlerinin gardaşlarıdır- sırf savaşçı özelliklerini yitirdiler diye olaya sadece bir yönüyle bakmak bilimsel açıdan olmasa da insani açıdan gayri ahlaki bir durumdur. Uygurlar elbette birçok kelimeyi dilimize kazandırmıştır. Ancak bizim burada üzerinde duracağımız kelime ‘’yorgan’’ kelimesidir. Çünkü bu kelime geçiştirilebilecek kadar basit bir kelime olmamakla beraber aynı zamanda bir buluşun da habercisidir.

d

34


Uygurlar sadece bu kelimeyi kullanmamışlar, aynı zamanda yorganı da icat etmişlerdir. Asıl konumuz tam olarak budur. Akıllara Uygurların hayvancılıkla uğraşmamaları gelebilir. Biraz daha ileri giderek şu soruyu sorabiliriz de: İyi de yorganın içine koymak için yünü nasıl temin ettiler. Bu kadar basit bir sorunun sizin aklınıza gelebileceğini sanmıyorum ama söyleyeyim. Yün Uygurlarca ithal edildi. Ve karşılığında Mecidiye denilen sikkeler verildi. (Mecidiye değildir o.) Yukarıda bahsettiğimiz husus yaklaşık olarak on bir asır önce meydana gelmiş olsa da bugün hâlâ yorganın hayati önemi güncelliğini korumaktadır. Yirminci yüzyılda dünyaya gelmiş biri olarak bunu tüm içtenliğimle söyleyebilirim. Elbette herkesin olduğu gibi benim de bir yorganım var. Onu yedi yıldır kullanıyorum. İlk aldığımda mavi ve yeşil desenleri vardı. Şu an tek renk olma özelliğini bünyesinde barındırıyor. Biz onunla Erzurum ayazında beraberdik. Hatta Haziran aylarında. Üç şehir dört ilçe, on ev gezdik. Bazen ona tekme attım. Bazen konuştum, bazen kavga ettim. Ara sıra şiir okudum ona. Kimsenin tahammül edemediği sesimle türkü söyledim. Kokusunu içime çekerken öksürdüm. Beni hep sarıp sarmaladı. Çünkü yorgandı o. Bunca olumsuzluğa rağmen hiç ayrılmadık. Anlıyor musunuz?

Uygurlar

Tam şu anda bu saçma sapan yazının kıssadan hissesi nedir diye sorabilirsiniz. Cevaplayayım. Sosyal hayatta en başarılı devlet olma özelliği gösteren Uygurların yorganı cümle içinde kullandıkları ilk metin bir şiirken benim yorganımla geçirdiğim bunca sene tek bir satır şiir yazamam nasıl bir çelişkidir. Şimdi de ben soruyorum sizlere?

d

35


lantern majik

Bilal Habeş Evran Bridge of Spies, Steven Spielberg (2015)

Steven Spielberg jenerasyonunun en önemli hikâye anlatıcılarından biri. Hemen her filmi ilmik gibi örülmüş bir senaryo, müthiş kadrajlar ve oyunculardan alınmış azami performanslarla donatılmış. Çoğu yönetmenin vasatın altında at koşturduğu filmleri olduğunu düşünürsek Spielberg vasatın altına düşmeyen nadir yönetmenlerden birisi. Kendisini ufak (!) bi’ övdüğümüze göre önce filmimize ve hikâyesine geçebiliriz. Bridge of Spies, 2015 yapımı bir film. Türkçe’de Casuslar Köprüsü ismiyle salonlara teşrif oldu. Hikâyemiz kısaca şöyle. Rudolf Abel adlı bir Sovyet casusu Amerika’da tutuklanır. James B. Donovan adlı eski bir hukukçu davayı istemeyerek kabul eder. Abel 30 yıla mahkûm edildiğinde Sovyetler, kendi semasında casusluk yapan bir Amerikan uçağını vurur ve pilotunu canlı ele geçirir. CIA tarafından casusları takas etmek için Abel’in avukatı Donovan görevlendirilir. Donovan, Berlin’e geldiğinde sadece iki casusu takas etmekle tatmin olmayacaktır. Yanlış zamanda yanlış yerde bulunan bir Amerikan öğrencisini de Doğu Almanya’dan çıkarmayı arzulamaktadır. Eski avukat, daha sonra sigortacı ve şimdinin müzakerecisi Donovan’ı aşinası olmadığı bu dünyada heyecanlı ve gerilimli günler beklemektedir.

d

36


Filmimizin hikâyesini kısaca anlattıktan sonra ekibe gelelim. Matt Charman’ın yazdığı senaryoya Ethan & Joel Coen son dokunuşları yaptı -yazının sonunda bu konuya tekrar değineceğiz. Sinemadan çok tiyatroda ismini duyuran Mark Rylance, Spielberg’in artık ekürisi sayılabilecek Tom Hanks’e eşlik ediyor. Bu rolle Oscar ve diğer prestijli ödülleri koleksiyonuna katan Rylance, Rus casusunu oynarken son derece sakin ve hatırda kalıcı bir performans sergiliyor. Tom Hanks belki de alıştığımız oyunculuğunun parlak örneklerini sergileyemese de sırıtmıyor. Kendisinden beklentimizin her daim yüksek olmasından böyle bir görüşe kapılmış olabiliriz. Filmin diğer oyuncuları da kayda değer oyunculuklar sergiliyorlar. Zaten genelde Spielberg filmlerinde oyunculuklar konusunda problem yaşanmıyor. Filmin işçiliği çok iyi. Berlin’in doğusunu da batısını da gözler önüne seriyor. Hele vurulan uçağın düştüğü sahne sinemada nadir gördüğümüz kalitede bir görüntü sunuyor bize. Spielberg’i müthiş bir anlatıcı yapan şeylerden biri de bu. Her sahne en arkadaki figürandan ana karaktere kadar her şeyiyle düşünülmüş oluyor. Bu da filmi izlerken hikâyeye sizi daha çok bağlayan şeylerden birisi halini alıyor. Müzikler usta besteci Thomas Newman’ın elinden çıkma. Filmi taşıyan etmenlerden biri de bu. Yazımızın başında ilmik gibi filmi ördüğünden bahsetmiştik yönetmenin. Bu film de o filmlerinden bir tanesi. Gelelim…

d

37


amerika

Bilal Habeş Evran

Evet, gelelim asıl eleştireceğimiz yere. Artık sıdkımızın sıyrıldığı, buna ne gerek vardı diyeceğimiz Amerikan propagandası. Marvel bile filmlerinde bazı bazı muhalif takılırken Spielberg’in böyle filmlerde insanı filmden koparacak denli Amerikan propagandası yapması insanı bıktırıyor. Hele hele son on beş senede iyice ayyuka çıkan Amerikan istihbaratının işkence ve sorgu yöntemlerini iyice düşündüğümüzde filmdeki casusa bu denli iyi davranılması soğuk savaş filmleri sığlığında. Amerikan askeri Sovyetlerde işkence görüp düzgün uyuyamazken, Sovyet casusu rahat rahat resmini çiziyor, müziğini dinliyor. Hele filmin sonunda Berlin Duvarı’na atıf yapılan sahne “Yeter artık” dedirtiyor. Bu kadar usta bir yönetmenin bu tür sığ sularda dolaşması acınası bir durum. Hülâsa; propaganda malzemeleri sizi sıksa da ince işçiliklerle dolu bir film var karşımızda. Coen Biraderler’in senaryoya son şeklini vermelerine gelirsek... İyi bir Coen takipçisi olduğuma inanarak filmde buna yakın hiçbir sahne veya sekans görmediğime eminim. Bunun bir şaka falan olduğuna inanıyorum. İyi seyirler efendim.

d

38


d

39


teorininestetiktekirolü

Morris Weitz

Çeviren: Elif Nihan Akbaş

Teorinin Estetikteki Rolü

III.Bölüm

Estetiğin birincil görevi bir teori aramak değil, sanat mefhumunu izah etmektir. Özellikle de kavramın hangi şartlar altında doğru işleyeceğini tanımlamak. Tanım, yeniden yapım ve analiz modelleri, saptırıldığından ve bizim sanat anlayışımıza hiçbir katkı sağlamadığından beri yerinden edilmiştir. O hâlde “X bir sanat eseridir”in mantığı nedir? Konsepti gerçek kullanımımızda “Sanat” hem tanımsal (“sandalye” gibi) hem de değerlendiricidir (“iyi” gibi). Bazen “Bu bir sanat eseridir” cümlesini bir şeyi tanımlamak için kullanırken bazen de aynı cümleyi bir şeyi değerlendirmek için kullanırız. İkisi de kimseyi şaşırtmaz. Öncelikle bu tanımsal bir söz olduğunda, “X bir sanat eseridir” demenin mantığı nedir? Böyle bir sözü yerli yerince kullanmak için hangi şartlar yerine getirilmiş olmalıdır? Gerekli ve yeterli şartlar değil, çeşitli benzerlik şartları aranır. Bazı nesneleri sanat olarak tanımlarken hiçbirinin varolması gerekmeyen ama çoğunun varolduğu bir dizi özellik. Bunlara sanat eserlerinin “tanınma kriterleri” adını vereceğim. Bunların her biri, tek tek geleneksel sanat teorilerinin tanımlayıcı kriterleri olarak hizmet eder. Yani onlara hâlihazırda aşinayız. Yani, çoğunlukla, bir şeyi sanat eseri olarak tanımladığımızda, insan becerisi, ustalığı ve hayal gücüyle yapılan ve duyulara hitap eden bir ayrıştırılabilir elementler ve ilişkilerle –taş, tahta, ses, sözcük vs.- yapılan belirli yapay olguların varlığına dayanarak yaparız bunu. Özel teoristler buna arzuların tatmini, nesnelleştirme ya da duygunun ifadesi, bir eşit empati ve benzeri şartlar da eklerler. Ancak bu şartlar tamamen tesadüfidir ve sanat eseri olarak tanımlanan şeylerin bir kısmında görülürken bir kısmında görülmeyebilir. “X bir sanat eseridir ve herhangi bir duygu, ifade, empati, tatmin içermez” ifadesi oldukça mantıklı ve genellikle doğrudur.

d

40


“X bir sanat eseridir ve kimse tarafından yapılmamıştır,” ya da “yalnızca zihinlerde vardır ve halk tarafından görülemez” ya da “sanatçı boyayı yanlışlıkla tuvale dökünce kazara yapılmıştır” gibi ifadeler her türlü normal koşul altında reddedilirken bazı belirli şartlar altında doğru olabilir. Tanınma kriterlerinden hiçbiri tanımlayıcı değildir. Gerekli ve yeterli de değildir. Çünkü kimi zaman bazı şeylerin bir sanat eseri olup olmadığını değerlendirebilir ve bu şartların herhangi birini reddedebiliriz. Değerlendirilen nesne geleneksel olarak temel, adlı adınca yapay bir oldu olsa bile. Mesela “suların sürüklediği bu ağaç dalları hoş bir heykeldir,” önermesini düşünün. Bir şeyin bir sanat eseri olduğunu söylemek, bu şartlardan bir kısmının varlığına kefil olmaktır. X, yapay bir olgu değilse ya da duyulara hitap edecek bir malzemeden oluşmuyorsa, ya da insan becerisinin ürünü değilse, X’e bir sanat eseridir demek nadiren mümkün olur. Şartların hiçbiri sağlanmamışsa, bir şey sanat eseri olarak tanımak için bir kriter yoksa, o nesneyi sanat eseri olarak tanımlamayız. Ama bu durumda bile bu şartların hiçbiri ya da herhangi bir şart dizisi gerekli ya da yeterli değildi. Sanatın tanımlayıcı kullanımını açıklamak biraz zordur. Ancak değerlendirme kullanımını açıklamak da. Çoğuna göre, özellikle de teorisyenlere, “Bu bir sanat eseridir,” önermesi tanımlamaktan çok daha fazlasıdır. Aynı zamanda bir değerlendirme sunar. Bu ifadenin şartları, tam da bu nedenle, sanatın tercih edilen özelliklerini ya da karakteristiklerini de içermelidir. Bunlara “değerlendirme kriterleri” diyeceğim. Değerlendirme kullanımının tipik bir örneğini ele alırsak, bir şeyin sanat eseri olduğunu söylemek, onun belirli öğelerin başarılı bir uyumundan oluştuğunu söylemek anlamına gelir. Sanatın onursal tanımlarının bir kısmı ve onun alt-konseptleri bu formdadır. Burada asıl mesele “sanat”ın değerlendirici bir terim olarak görülmesidir. Yani ya onun kriterleriyle ya da gerekçeli terimleriyle tanımlanır. Sanat, değerlendirilen bir varlık olarak tanımlanır. Başarılı bir uyum gibi. Bu görüşe göre, “X bir sanat eseridir” demek; (1) “X başarılı bir uyumdur” demekle aynı anlama gelir (bknz. “Sanat anlamlı bir formdur”) ya da (2) başarılı uyumu temelinde övgü dolu bir şey söylemektir. Teorisyenler (1)in mi yoksa (2)nin mi öne sürülmesi gerektiği konusunda hiçbir zaman net olamamıştır. Çoğu, bu değerlendirme kullanımıyla ilgilenirken (2)yi, yani sanatın onu sanat yapan özelliğini övgüye değer bulur ve sonra (1) sanat tanımının onu sanat yapan özelliklere göre tanımına yönelir. Bu da bir şeyi söylediğimiz şeyin anlamıyla değerlendirirkenki koşullarda karışıklığa neden olur.

d

41


bubirsanateseridir

Morris Weitz

Değerlendirme kullanımıyla söylenen “Bu bir sanat eseridir” ifadesi, “öğelerin başarılı bir uyumu” anlamına gelemez –koşullarla istisna olanlar dışında- ancak çoğu zaman sanat yapılan varlığa binaen söylenir, ki bu da, sanat değerlendirmek üzere kullanıldığında, sanatın kriteri olarak görülür. Bir değerlendirme olarak kullanılan “bu bir sanat eseridir” ifadesi, övgü için kullanılır, neden söylendiğini tasdik etmek için değil. “Sanat”ın değerlendirmesel kullanımı, her ne kadar kullanımının koşullarından ayrışsa da, bu koşullarla oldukça yakından ilintilidir. Mesela “Bu bir sanat eseridir” (değerlendirme amaçlı kullanım) kullanımının her örneğinde olan şey, sanat kavramının işlemesi için değerlendirme kriterlerinin (başarılı uyum), bir tanınma kriterine dönüştürülmesidir. “Bu bir sanat eseridir” ifadesi, “Bunda P vardır” anlamına gelir ve “p” de belirli bir sanat-oluşturma özelliğini temsil eder. Yani birisi, çoğu insan gibi, “sanat”ı değerlendirme yoluyla kullanmak isterse,”bu bir sanat eseridir ve (estetik olarak) iyi değildir,” ifadesi hiçbir anlam ifade etmez. Yani “sanat” sözcüğünü, kendi mükemmellik kriterine uymayan herhangi bir şekilde kullanmayı reddeder. Değerlendirmesel kullanımda yanlış bir şey yok. Hatta “sanat” sözcüğünü bir övgü olarak kullanmak için makul sebepler de var. Ancak değerlendirmesel “sanat” kullanımı teorilerinin, sanatın gerekli ve yeterli özelliklerinin doğru ve gerçek tanımları olması sürdürülebilir değildir. Bu tanımlar daha ziyade saygı uyandıran, saf ve basit tanımlardır ve her birinde “sanat” seçilen kritere göre yeniden tanımlanır. Ancak onları –saygı uyandıran tanımları- bu kadar değerli kulan, gizli dilsel tavsiyeleri değil, tanımlarda inşa edilen sanat kavramı kriterlerinin değişim nedenleri üzerine yapılan tartışmalardır. Bütün büyük sanat teorilerinde, ister doğru bir şekilde saygı uyandıran tanımlar olarak anlaşılsın, ister yanlış bir şekilde gerçek tanımlar olarak anlaşılsın, en büyük öneme sahip olan şey, ger bir teori için yapılan tartışmada sunulan nedenlerdir. Yani mükemmellik ve değerlendirme için seçilen ya da tercih edilen kriter için sunulan sebepler. Estetik teorisinin tarihini üzerinde çalışılacak kadar önemli kılan şey, bu değerlendirme kriterleri üzerine süren uzun süreli tartışmadır.

d

42


Tüm bu teorilerin her birinin değeri, bir önceki teorinin çarpıttığı ya da görmezden geldiği belirli kriterleri konumlandırma ya da savunma çabasında yatar. Bell-Fry teorisine tekrar göz atalım. Elbette “Sanat anlamlı bir formdur” ifadesi sanatın doğru, gerçek tanımı olarak kabul edilemez ve büyük ihtimalle onların estetiğinde esasen, anlamlı formun seçili şartı olarak yeniden tanımlanması olarak işler. Ama ona estetik önemini veren, formülünün ardında yatan şeydir: yazınsal ve sembolik öğelerin resim sanatında üstün olduğu bir çağda, resme özgü olduğu için plastik öğelere dönmek. Yani teorinin rolü herhangi bir şeyi tanımlamak değil, dikkatimizi bir kez daha resimdeki plastik öğelere çevirmek adına mühim bir tavsiyenin yerini saptamak için tanımsal formu, âdeta nükteli bir şekilde kullanmaktır. Biz, filozoflar olarak formül ve onun ardındaki şey arasındaki bu farkı anladığımızda, geleneksel sanat teorileriyle cömertçe muhatap olmamız gerekir. Çünkü onların her birine dâhil olmak, sanatın çarpıtılmış ya da ihmal edilmiş belirli bir özelliğini vurgulamak ya da merkeze almak üzerine bir tartışmaya girmektir. Estetik teorilerini düz olarak ele alırsak, gördüğümüz gibi, hepsi çöker. Ancak onları fonksiyonları ve amaçları uyarınca, sanatta mükemmelliğin belirli kriterlerine odaklanmak adına ciddi ve tartışılabilir tavsiyeler olarak yeniden çözümlersek, estetik teorinin hiç de değersiz olmadığını görürüz. Hatta sanat anlayışımızda, estetikteki herhangi bir şey kadar merkez, bir hâl alır, zira bize sanatta ne aramamız gerektiğini ve onu nasıl arayacağımızı öğretir. Merkezde bulunan ve tüm teorilere dâhil edilmesi gereken şey, sanatın mükemmelliğinin sebepleri üzerine tartışmalardır. Birer değerlendirme kriteri olarak duygusal derinlik, derin gerçekler, doğal güzellik, kusursuzluk, yaklaşımın diriliği ve benzeri konular üzerine tartışmalar. Ki bunların hepsi, yıllardır önemini koruyan bir sanat eserini güzel kılan nedir sorununda birleşir. Estetik teorisinin rolünü anlamak, onun mantıksal olarak yanlışlığa mahkûm olan tanımını elde etmek değil, onu sanatın belirli özelliklerine belirli şekillerde iştirak eden ciddiyetle yapılmış tavsiyelerin bir özeti olarak okumaktır.

d

43


Teorinin Estetikteki Rolü isimli çevirimizin; I. bölümü burada! II. bölümü burada!

Marga Biazzi, “The Earth”

trajedi

Morris Weitz

d

44


Gökçe Özder

tsundoku

*

* (Japonca) Hepsini okuyamayacağını bildiği halde sürekli kitap almak

45


tsundoku

Gökçe Turgay Özder Bakırtaş Emile Ajar

Refik Halid Karay Memleket Yazıları

Onca Yoksulluk Varken Fransa’nın en saygın edebiyat ödülü olan Goncourt’un başlıca özelliği, bir yazara yalnızca bir kez verilmesidir. Nobel gibi yani. Buna rağmen bir yazar bu ödülü iki kez kazanmayı başardı. Ve yazarın bu başarısı ancak öldüğünde anlaşıldı. Daha doğrusu intihar ettiğinde. Doğrusunu söylemek gerekirse bir intihar mektubu yazmasaydı muhtemelen asla anlaşılmayacaktı. Bilerek kafa karıştırdım; az daha geriden ve detay atlamadan anlatıyorum. Fransız yazar Romain Gary, Goncourt ödülünü kazanmış, acayip üretken ve aynı derecede başarılı bir romancıyken, bir gün canı “kendisinden” sıkılır ve Emile Ajar takma adıyla yazmaya başlar. Bu isimle yazdığı romanları o kadar sevilir ki ve bu yazara da Goncourt verirler. Gary, “Ulan dur bakalım bu Goncourt’u kaç kere alabiliyoruz” diyerek Fosco Sinibaldi ve Shatan Bogat takma isimleriyle de romanlar yazar ama abartmanın âlemi yoktur, yuh devenin nalıdır. Durun, bir bomba daha var. Üç tane takma adı olan Romain Gary’nin asıl adı da aslında takmadır (Keşke buraya şu komik whatsapp emojilerinden koyabilseydim). Yazarın “en ama en gerçek asıl” adı Roman Kacew’dir. O yıllarda başa bela olan Yahudilik, Alman-Fransız savaşı vs. gibi sebeplerden adını değiştirmiştir.

d

Ha biz burada kitap tanıtıyorduk değil mi? Arkadaşlar, Onca Yoksulluk Varken harikulade güzel, eğlenceli, neşeli ve sıkı bir roman. Twitter’daki siyaset yorumlarını gördükten sonra gıcık kapmama rağmen hakkını teslim etmem gereken Vivet Kannetti de şahane çevirmiş. Başkarakter Momo’ya âşık olmamanızın tek geçerli sebebi kitabı okumamanız olur. O da size kalmış. (Nergihan? Emoji?)

46

Şimdi, bana bu köşede ikişer sütunlu iki sayfa veriyorlar, toplamda dört kitap tanıtabiliyorum. Fazlasında gözüm de yok zaten. Hem gözüm olsa ne, Nergihan “Turgay abi seni bekliyoruz” deyince elim ayağım birbirine dolaşacak nasılsa. Böyle iyi. Peki, diyelim köşemde 15 kitap tanıtmak istedim ve Nergihan ağzını bozdu, abi mabi demedi beni dümdüz kalayladı, o zaman ne yapacağım? Cevap basit, tabi ki kalem tutan ellerine kurban olduğum Refik Halid’in 11 kitaplık Memleket Yazıları serisini tek seferde zikredeceğim. 11 dedim ama aslında 18 kitaplık bir seri bu, parça parça yayınlandığı için bu kadarı piyasada. Refik Halid’in gazetecilik hayatı boyunca yazdığı ve kitaplarına girmeyen çuval dolusu gezi, edebiyat, siyaset, gündelik hayat, mizah yazısı konularına göre tasnif edilerek yayına hazırlanmış. İnkılap Yayınevi’nin bu seri için hazırladığı kapak tasarımları da pek hoş, pek âlâ. Refik Halid’in Türk dili için ne derece büyük önem arz ettiğini her fırsatta söylüyorum. Kalemi bu kadar kıvrak, zekâsı bu kadar keskin ve dili bu kadar duru çok az yazarımız var. Kitaplarından birini rastgele açıp taze fasulye hakkında bir yazısına denk geldiğinizde (ben geldim ondan söylüyorum) bile “bu beni ilgilendirmiyor” deyip geçemiyorsunuz. Yudum yudum okuyun.


Vedat Ozan Kokular Kitabı

Hikmet Anıl Öztekin Elif Gibi Sevmek

“Nefes alırken çevremizdeki koku kaynaklarından burnumuza süzülen koku molekülleri, hava ile birlikte burnumuzun içinden süzülerek, üst kısmındaki reseptörler, yani alıcılarla karşılaşıyor. Bu öyle sandığınız gibi pek de uzun süren bir karşılaşma-tanışma işlemi değil. Kabaca her molekül, burada bir tekil alıcıya, sanki bir yapboz oyunu parçası gibi uyarak yerleşiyor. Bu hücreler de buradan koku algısı sinirleri (olfactory nerves) vasıtasıyla beynimize fiziksel uyarılar gönderiyor. Beynimiz de bunları hafıza veri tabanımızdan tarayarak, ne olduklarına dair bize bilgi veriyor.”

Bazı gitmekler vardır, aslında kalanla bölenin çarpımının suretteki yansımasında beliren ay ışığında bile hüzün verir insana. Rabbülâlemin nazarında bir aşk gibi yağmur kokan beyaz avuçlardaki duaların rayihasıdır gitmek. Peki ya dönememek? Gördüğün park yerine manevra yaparak girmek için az ilerisinde durup geri vitese taktığında dikiz aynasından arkadan bir şerefsizin gelip zart diye senin park yerine girdiğini görmek?

Yukarıdaki alıntı, sizin de şıp diye anladığınız üzere koku alma sürecimizi anlatıyor. Kafayı kokuya takmış bir ismin, Vedat Ozan’ın kaleminden çıkan bu satırların yer aldığı kitap alanında (en azından Türkiye sınırları içinde) gerçekten de tek. Vedat Bey, uzun yıllar önce kokulara merak salmış, oturmuş araştırmış. Sonra bir bakmış bu alanda çok az kaynak var, derleyip toparladığı her şeyi zihninde süzdükten sonra Açık Radyo’da konuyla ilgili bir program yapmaya başlamış. Önceleri “Ya bu konudan kaç program çıkar ki” demişler, ama Allah vermiş bereketi, vermiş bereketi, program çok uzun süre devam etmiş. Sonra demişler bunu kitaplaştıralım. Sonra kitaplaştırmışlar. Hem de bal gibi, şeker gibi kitaplaştırmışlar.

Sancıyan ruhumuzun vites topuzuna iliştirilmiş âminleri naftalin kokan çekmecelere koyardı eli kınalı ninelerimiz. Ve bir kez gözünü kırpmamaya başladı mı insan, göz pınarları kurur ve gözleri pörtlerdi. İğrenç bir manzaradır aslında gözleri pörtlemiş birinin yüzüne bakarken hafif bir tiksintiyle buruşturduğumuz suratımızdaki kıvrımlarda saklanan gölgeler. Ama yine de pihi pihi kıstığımız gözlerimiz ve yakasız beyaz gömleklerimiz varsa gam yoktur bize bu dünyada. Çok değerli acayip feci kıymetli yazar kardeşim muhterem Sayın Hikmet Anıl Öztekin beyefendinin Elif Gibi Sevmek kitabının her bir sayfasını, o sayfaya can veren kâğıdın imal edildiği ağacın tek tek her yaprağını, kitabı basan matbaaya giden yollardaki trafik ışıklarının direklerini… Okumayın arkadaşım böyle şeyler beyninize, gençliğinize yazık.

Yerim kalmadı, diyeceğim o ki azmetmede Vedat Ozan gibi ol.

d

47


nevarneyok

İçindekiler

Tahayyülat ya da Şiirde Yeni Bayraklar, N A G .............................................................. Resim: “Entwined”, Carne Griffiths, ................................................................................. Emoji Şair’in Öldürülüşü ve Daha Mukim Acılar, Salim Nacar ................................. Dereotu veya Kaplumbağaların Evhamı, İsmail Aslan ................................................. yeni başlayanlar için yeniden başlamak, Murat Özel ..................................................... Vima, Ali Berkay ....................................................................................................................... Kanun Taksimi, Yunus Emre Kaya ...................................................................................... Kış Küresi, Hasan Bozdaş ....................................................................................................... Hiçbir Söylediği, Nergihan Yeşilyurt ................................................................................. Resim: “Magpie”, Veronique Klotz ...................................................................................... Pencerede Pişen Hayatlar, Elif Nihan Akbaş ................................................................... Resim: Codex Seraphinianus’tan ......................................................................................... Keçiyolu, Gökçe Özder ........................................................................................................... Büyükşehir Kahve Molasında iken Birdenbire Sen, Ahmet Sezikli .......................... Yorgan Edebiyatı, Sıddık Yurtsever .................................................................................... Lantern Majik, Bilal Habeş Evran ...................................................................................... “The Role of Theory in Aesthetics”, Morris Weitz (Çeviren: Elif Nihan Akbaş)... Tsundoku, Turgay Bakırtaş ....................................................................................................

d

48

1 3 4 7 10 11 14 15 17 20 21 29 30 32 34 36 40 45


Davud’un İnsanları

Genel Yayın Yönetmeni Nergihan Yeşilyurt Yayın Kurulu Ali Berkay Gökçe Özder Nergihan Yeşilyurt Özgün Tasarım

ASb

Ayşe Şeyma Bilgen aseymabilgen@gmail.com İletişim davudun.insanlari@gmail.com Şiir mistrafantastic@gmail.com Öykü gokceozder@gmail.com

49

d

Kapak Resmi: Liger Inuzuka, Justice and Revenge.

Davud'un İnsanları (sayı:4)  

Nergihan Yeşilyurt, Gökçe Özder, Ali Berkay.

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you