Issuu on Google+

“Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden yoksun bir millet henüz millet adını almak kabiliyetini kazanmamıştır. Ona basit bir kitle denir, millet denemez. Bir kitle millet olabilmek için mutlaka eğiticilere, öğretmenlere muhtaçtır.”ATATÜRK


MERHABA DOSTLAR

KONYA - EREĞLİ CUMHURİYET ANADOLU LİSESİ YIL:l-SAYI:l- MAYIS -2013 SAHİBİ: Cumhuriyet Anadolu Lisesi Adına Ahmet DÖNMEZ OkulMüdürü DERGİYİ YAYINA HAZIRLAYAN; Ataner TOKAT, Md.Yrd. Bahri CIRCIR, Rehber Öğretmen İNCELEME KURULU: Edebiyat Öğretmenleri Erdem AKYÜZ Selim KARAMIK Ufuk ERTEKİN İLETİŞİM ADRESİ: Cumhuriyet Anadolu Lisesi Gülbahçe Mah. Sümbül Sok. No:l0 Ereğli-KONYA Te:0332-7132062 Tel/Fax: 0332-7133442 İNTERNET ADRESİ: Cumhuriyelanalise.meb.kl2.tr 974929@meb.kl2.tr SOSYAL AĞ: Facebook: cumlis GRAFİK-BASKI: Emek Ofset Matbaa 0332.712 66 02

İlk cemre havaya düşmüştü, hissettik bunu kuşların sevincinden. Suya düşmüştü ikincisi, balıkların gözlerinden anladık mutluluklarını. Toprağa düşünce üçüncü cemre, bir bayram yeriydi artık her yer. Dördüncü cemre vardı düşen. İlk defa oluyordu bu ve yüreğimizin tam ortasına düşüyordu beklenmeyen misafir. Yangın yerine çeviriyordu yüreğimizi. Kimse bilmiyordu dördüncü cemreyi bizden başka ve bilemediler düştüğünü. Fark edemediler habersizce gelişini. Oysa bilmeliydi herkes ya da duyurmalıydık sesimizin ulaşabildiği her yere. Paslanmış kulaklara, kilitlenmiş kalplere, anlamını yitirmiş bakışlara girebilmeliydik. Haykırmalıydık, bağırmalıydık avazımız çıktığı kadar. Yazmalıydık, yazılmalıydık örneğin. Hiçlik ve yokluğun pençesinden kurtarmalıydık kendimizi. Bir isim, bir eser bırakmalıydık hafızalarda bu uzun yolda. "Merhaba" diyerek çıktık ilk yolculuğumuza, yüreğimiz kalemimizin ucunda. Daha nice merhabalara!..

1


OKUL İDARESİ

İÇİNDEKİLER

Ahmet DÖNMEZ, Okul Müdürü

Vehbi ŞAHAN, M ̈ udur Yardımcısı

Ataner TOKAT, M ̈ udur Yardımcısı

Ahmet ÇATLI, Memur

1. Dergi Künyesi ve Önsöz 2. Okul İdaresi ve İçindekiler 3. Ahmet DÖNMEZ, “Sevgili Okurlar” 4...7. Okul Tanıtım Yazısı 7. Vehbi ŞAHAN, “Özlemle Anarken 8. Şakir AKÇA, Hiç Kimsenin Ülkesi 9. Şakir AKÇA, Hiç Kimsenin Ülkesi 10.Nur KARAAĞAÇLI, “Merhaba Arkadaşlar” 11.Cumali BAŞÜNLÜ, “Değer Sizsiniz” 12.Bahri CIRCIR, “Geçmişten Günümüze Çocuk Eğitimi 13.Bahri CIRCIR, “Geçmişten Günümüze Çocuk Eğitimi 14.Onur UYGUN, 100 Temel Eser ve Peyami SAFA 15.Onur UYGUN, 100 Temel Eser ve Peyami SAFA 16.Yaşar KELEŞ, “Ölümüne Konuşuyoruz” 17.Mehmet BAYLAN, “Şiirler” 18.Ufuk ERTEKİN, “Noldum Bu Gece” 19.Ayşe Nur DEMİR, “En Büyük Aşk” 20.Yusuf Can KONAK, “İnanç ve Hoşgörü” 21.Seda AKDOĞAN, “Canım Vatanım” 22.Durdane SÜMER, ”Mektup” 23.Kitap Okuma Alışkanlıkları Anketi 24.Mehmet BAYLAN, “Yolcu” 25.Öğretmenlerimiz 26...33. Fotoğraflar 37...40.Reklam 2


Sevgili Okurlar 37 Yıldan beri okulumuz yetiştirdiği binlerce öğrencisi ile önemli başarılara imza atmıştır. Bu mezunlar arasında bakanlar, sanatçılar, bürokratlar, hukukçular bulunmaktadır. Dün olduğu gibi bugün de Cumhuriyet Liseli olmak bir ayrıcalıktır. Bu bilinçle öğrencilerimizi yetiştiriyor ve yarınlara hazırlıyoruz. İşimizi yaparken sadece öğretime değil eğitime de büyük önem veriyoruz. Çünkü amacımız kültürlü olduğu kadar vatanına, milletine ve ailesine yararlı ve inançlı insanlar yetiştirmektir. Eğitim sabır isteyen bir iştir ve başarmak için idarecisinden, öğretmenine; öğrencisinden, velisine kadar bir aile olduk ve sımsıkı kenetlendik. Kuşkusuz ki hayatta başarılı olmanın en iyi yolu çalışmaktır. Planlı yapılmayan bir çalışma da insanları başarıya ulaştıramaz. Bizler de işimizi planlı yapmaya gayret ediyoruz. Başarıyı şansa bırakmıyoruz. Çünkü bizim hammaddemiz insan ve onu boşa harcayamayız. Bütün öğrencilerimiz bizim için çok değerlidir. İşte biz de bu dergiyi planlı ve yoğun bir çalışmanın sonucunda ortaya çıkardık ve yüreğinizde bir kıvılcım oluşturması için sizlere sunduk. Sevgili Öğrenciler; Hepimizin temennisi güzel bir gelecektir diye düşünüyorum. Ancak bu güzel geleceğe ulaşmak için önünüzde aşılması gereken uzun ve engebeli yollar vardır. Bu yolları aşarken de rehberiniz “sevgi ve saygı” olsun. Ve asla dürüstlüğünüzden ödün vermeyin. Kendinize hedef belirleyerek bu hedefe ulaşabileceğinize kendinizi inandırın. Çünkü ne istediğinizi bildiğiniz ve buna inandığınız sürece hedefe ulaşırsınız. Toprağa atılan her tohum filize, açılan her filiz yeni bir bahara, okuyan her genç ise aydınlık bir geleceğe verilen en güzel müjdedir. Dergimizde emeği geçen saygıdeğer idarecilerimize, öğretmen arkadaşlarımıza ve sevgili öğrencilerimize sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Ahmet DÖNMEZ Okul Müdürü

3


KONYA EREĞLİ CUMHURİYET ANADOLU LİSESİ Okulumuz Gülbahçe Mahallesinde Sümerbank A.Ş. tarafından bağışlanan 6496 metrekarelik bir alan üzerine kurulmuştur. Okul binası Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Genel Müdürlüğü tarafından yaptırılmıştır. Eğitime resmen l5/07/1976 tarihinde başlamıştır. 1976/1977 Eğitim ve Öğretim yılında okul öğrencileri Ereğli Lisesi'nden aktarılan öğrenciler ile oluşturulmuştur. Hızlı nüfus artışı, İlçemiz okullarının fiziki kapasitelerinin yetersiz oluşu gibi sebeplerle okulumuz bünyesinde 1984/1985 öğretim yılında 4 şube olarak ortaokul kısmı eğitim öğretime açılmıştır. 1998/1999 eğitim öğretim yılında 8 yıllık kesintisiz temel eğitime geçilmesi nedeniyle ortaokul kısmı sona ermiştir. Ayrıca 1976 yılından 1997 yılına kadar okulumuz sorumluluğu altında bulunan yatılı öğrenci pansiyonu 1998/1999 öğretim yılında 75. Yıl İMKB İlköğretim Okuluna devredilmiştir. Okulumuzda 1994/1995 Eğitim-Öğretim yılında Yabancı Dil Ağırlıklı Lise (Süper Lise) açılmış ve sitem değişikliği yapıldığı için bu okul türü kaldırılmış ve son mezunlarını 2008/2009 yılında vermiştir. Okulumuzda Müdürlük Yapanlar: Süleyman BÜYÜKKARCI: 21/09/1976-11/04/1977, Mevlüt ÖZEL:15/07/1977-11/10/1977, Mehmet ÜLKÜ:18/04/1978-23/03/1979, Paşa Mustafa ARISOY26/04/1979-02/05/1980, Latif ÖZEL: 10/03/198016/12/1980, Paşa Mustafa ARISOY: 16/12/1980-03/07/1984, Seyfi DİNÇ: 11/09/1984-17/06/1986, Paşa Mustafa ARISOY: 17/06/1986-04/08/1986, Seyfi DİNÇ: 25/08/1986-21/11/1988, Salih DİKİCİ: 08/12/1988-30/06/1990, Durmuş HANCIOĞLU: 01/11/1990-23/11/1992, Selçuk AVŞAR: 24/11/1992-15/04/2004, İsmail ÇELİK: 03/08/2005-15/07/2008, Vehbi ŞAHAN: 16/07/2008-08/02/2010, Ahmet DÖNMEZ 08/02/2010- …….)

4


Okulumuz kurulduğu yıl olan 1976 yılından bugüne kadar 37 yılda 5 binden fazla mezun vermiştir. Mezunları arasında bakan, sanatçı, bürokrat, hakim ve savcı bulunan okulumuz spor ve kültür alanında büyük başarılara imza atmıştır. 80'li yıllarda üniversiteye yerleşmede yurt çapında ilk 200 okul arasında yer almıştır. Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olan Nimet BAŞ (ÇUBUKÇU) 1981/1982 mezunudur. Okulumuz 2012/2013 Eğitim-Öğretim yılında Anadolu Lisesi statüsünü kazanmış ve OGES Puanı ile 4 sınıfa 120 öğrenci almıştır. Şu anda 415'i kız, 298'i erkek olmak üzere toplam 713 öğrenci 24 şubede öğrenim görmektedir. Okulumuzun toplam 42 Çalışanı vardır. Bunların dağılımı şu şekildedir. 1 Müdür, 2 Müdür Yardımcısı, 2 Rehber Öğretmen, 1 Memur, 3 Hizmetli, 35 Öğretmen

Okulumuzun tek binası vardır. Bahçede açık oyun alanlarından voleybol, basketbol, badminton, barfiks ve kum havuzu bulunmaktadır. Okul binamızda ise 3 idare odası, rehberlik odası, 1 ölçme-değerlendirme odası, 2 laboratuvar, 1 resim odası, 1 bilgisayar sınıfı, 1 kütüphane, 1 sistem odası, 1 arşiv, 1 spor odası, 2 soyunma odası, 1 kantin, 1 çok amaçlı salon, 2 masa tenisi masası, 2 depo, yangın merdiveni ve 21 derslik bulunmaktadır. Binamız doğalgaz ile ısınmaktadır. Uzun zamandır Normal Eğitim yapılan okulumuzda dersler 08:15'te başlayarak 15:50'de son bulmaktadır.

5


Okulumuzda sosyal faaliyetler çok yoğun olarak yapılmaktadır. Spor çalışmaları , müzik ve resim çalışmaları, satranç ve futbol turnuvaları, değerler eğitimi çalışmaları sürekli yapılmaktadır. Her yıl il dışına gezi yapılmaktadır. Okulumuzda sık sık resim ve edebiyat yarışmaları düzenlenmektedir. Okulumuzda başarılı öğrenciler sürekli maddi olarak ödüllendirilmektedir.

Okulumuzda uzun yıllar müdürlük yapan ve bu yıl kaybettiğimiz Seyfi DİNÇ’i, Rahmetle Anıyoruz.

6


ÖZLEMLE ANARKEN… Yıl 1984. Nisan ayının yirmi dördünde katıldım Cumhuriyet Lisesi ailesine. Cumhuriyet Lisesi diyorum çünkü o tarihlerde sadece Konya Meram Anadolu Lisesi vardı Konya bölgesinde. 1986-87 eğitim ve öğretim yılında yapılan Konya bölgesi genel kültür ve bilgi yarışmasında birinciliği kaptırdığımız Meram Anadolu Lisesi. Anadolu Lisesi şimdi her yerde , her okul Anadolu. Ama ben o yıllardaki Cumhuriyet Lisesini arıyorum. Her yönüyle, başarıları , etkinlikleri, yaramazlıkları, öğrenci ve öğretmenlerin birbirine olan sevgi, saygı, hoşgörüsü ve bağlılığı ile arıyorum.

1986 yılı yaz mevsiminde idareci olarak görev aldım, kısa bir dönem ayrılıktan sonra yine yönetici ve Almanca öğretmeni olarak bugüne kadar Cumhuriyet Lisesi merkez olmak üzere bu bölgede çalışıyorum. Beni tanıyan eski öğrencilerimin “ yeter artık hocam, hala çalışıyor musun?” dediklerini duyuyor gibiyim. Bende kendileri gibi düşünüyor, öğretmenlik mesleğimin sonlarına geldiğini hissediyorum. Ama geçmişin özlemi bizleri hala bu meslekte devam ettiriyor. Neden bugün değil de geçmiş. Bu güzel memlekette, bu güzel şehirde o kadar güzel insanlar yetiştirdik ki , nereye gitsem her zaman onlarla karşılaşıyor mutlu oluyorum. Ülkemizin herhangi bir köşesinde güzel görevler yapıyorlar, memleketinin kalkınmasında, milletinin hizmetinde çalışıyorlar. Bu toprağın insanları, bizim insanlarımız. Sizin Meram Anadolu Lisesinin ardından ikinci olduk diye Konya'dan Ereğli'ye kadar ağlayan öğrencileriniz oldu mu? İstasyon Caddesinde yürürken başımı kaldırıp tabelalara bakınca onları görüyorum. Kimi avukat, kimi doktor, kimi iş adamı, kimi siyasetçi, kimi bürokraside görevli. Ama hepsinin ortak özelliği Cumhuriyet Liseli. Eski yeni hiç ayırmadan hepsini çok seviyorum. Ve onlarla gurur duyuyorum. Bize ,bana bu mutluluğu yaşattıkları için çok teşekkür ediyorum. Geçen yaz tatilinde okulumuzda toplandılar mezunlarımız. Ondan önceki sene Pansiyonda kalmış olan mezunlarımız ziyaret ettiler. O ne güzellikti Allah'ım. Hepsini bir bölgede çeşitli kademelerde görev yapıyor olarak görmek. Demek ki emeklerimiz boşa gitmemiş. Hepsini alınlarından öpüyor, yollarının açık olmasını diliyorum. Tabii ki şu anda öğrenim görenlerinde. Ama maalesef aramızdan çok çabuk ayrılanlarda oldu. 1984 yılında geldiğimde, Paşa Mustafa Arısoy Bey müdürümüzdü. Tamer Ballı Bey, benimde liseden tarih öğretmenimdi, müdür başyardımcımızdı. Yüksel Denizoğlu Bey Türk Dili ve Edebiyat Öğretmenimizdi .En son aramızdan ayrılan Seyfi Dinç Bey benim idareci olarak çalıştığım ilk müdürümdü. Aşçı Nusretin Karataş, bekçi Burhan Uçar, memurumuz Abdullah Avcı yakın zamanda kaybettiklerimiz. Hepsini rahmetle, saygıyla ve özlemle anıyorum. Onlar kendilerini güzel Ereğli'mizin güzel insanlarına adamış insanlardı. Ereğli'ye hizmet etmiş insanların bana göre başında olanlardan birisi de, kendisini çocukluğumda tel örgülerin arasından stadyuma girerek izlediğim Ereğli Sporunda futbolcusu, sağ beki olan ağabeyim Yılmaz Küçükavşar'ı anmadan geçemem. Milli takıma dahi sporcu yetiştiren Yılmaz Bey sporda şehrimize ve lisemize çok emekler vermiştir. Kendisine selam ve saygılarımı iletirim. Ellerine, ayaklarına , yüreğine sağlık Yılmaz ağabey. Tabii ki hepsi de birer derya olan pek çok öğretmen arkadaşlaımız oldu. Şimdiki görev yapan değerli genç kardeşlerim gibi. Ama yerleri ayrı olan bir Filiz Öğül ablayı, Hoşgel Soral hocamı, Özden Harmancı ablamızı, baba Tuncer Polat'ı, Salih Dikici müdürümüzü, İbrahim Özbek , Cemalettin Aykılıç, Burhan Duran Beyleri,Zeki ve Sevinç Eken'leri,Dayı Suat Koçak'ı, Latife Aydilek hanımı, hele hele Ramiz Turgut'u , isimlerini unuttum sanmasınlar hepsini,unutmak mümkün mü? Hepsine selam olsun. Sevgi ve Selamlarımla… Vehbi ŞAHAN Müdür Yardımcısı

7


HİÇ KİMSENİN ÜLKESİ Halk arasında çoğunlukla olumsuz bir anlam yüklenir felsefeye.Eleştiri,sorgulama içeren,köklü ve geleneksel açıklamaların tersine her düşünce felsefedir çoğu insanın gözünde.Bu tarz bir fikri ileri sürdüğünüzde “Felsefe yapmakla”suçlanmanız ciddi bir olasılıktır.Bunda çoğu filozofun düşüncelerini sıra dışı kavramlarla ,alışılmışın dışında, kendine özgü (spesifik) ve karmaşık(girift) biçimde ifade etmiş olmalarının etkisi yadsınamaz.Farabi , Aristoteles'in “Metafizik” adlı kitabını kırkbirinci okuyuşunda anladığını söyler. Filozof denincede,insanların zihninde,başka bir boyutta yaşayan ,hiçbir şeye aldırış etmeyen ,umursamaz,tepkisiz, garip fikirleri olan kimse canlanır.(Çok bilinen bir TV dizisinde Felsefe mezunu karakter böyle bir tiplemeyle canlandırılmıştı.)Oysa filozof birçok sorunu açıklamak isteyen kişidir.O, en temel varlık sorunlarına tüm açıklığıyla yanıt bulmak isteyen kişidir ki böyle bakıldığında düşünülenin tersine filozofun her şeyle uğraştığı ,çok şeye duyarlı ve bizzat bu dünyada olduğu görülür. Öyleyse nedir bu felsefe? Öncelikle felsefe merakla başlar ve evreni ,doğayı bütünüyle açıklama ve anlama arzusunda olan insanın akla dayalı bir bilme etkinliğidir.Varolduğundan bu yana ilk ve en çok merak ettiği soru ise “ilk neden”(arke) sorusudur , insanın.Görünen varlığın arkasındaki asıl varlık nedir? Tanrı var mıdır? Ölümden sonra hayat var mıdır? vb. sorular ilk neden sorununun içini dolduran diğer sorulardır. İnsanlığın ilk zamanlarında bu sorulara verilen yanıtlar felsefi diyebileceğimiz özellikten çok uzaktır.Zira insanlar hen üz çok bilgisiz olduklarından ve doğaya etki edebilecek yeterli araçlara sahip olmadıklarından kendilerinde şaşkınlık ve korkuya neden olan her şeyi ancak doğaüstü bir güce yükleyerek açıklayabiliyorlardı. İşte Felsefeyi modern anlamıyla Eski Yunan'da(MÖ.7-MÖ.2YY) başlatmamızın nedeni varlığa dair sorulara doğaüstülük dışında farklı bir yaklaşım getirmeleridir. Etimolojik(köken) olarak felsefe terimi Yunanca sevmek,peşinde koşmak anlamına gelen “phileo” ve bilgi, bilgelik anlamına gelen “sophia” sözcüklerinin birleşmesinden oluşur.Böylece felsefe,bilgiyi-bilgeliği sevmek, bilginin peşinde koşmak anlamına gelirken filozofta, bilgeliğe ulaşmaya çalışan kişi olur.Filozof sıfatını kendisi için ilk kullananda hikmete(bilgelik) yani her şeyin tam bilgisine ulaşmanın o kadarda kolaya olmadığını düşünen Pytogoras(Pisagor)'tır. Yunanlı filozofların yapmaya çalıştığı, kendilerinden öncekiler gibi doğadaki varlık ve görünüşlerin arkasındaki asıl ilkeleri(İlk neden) anlamak ve açıklamaktır.Ancak onlardan farklı olarak böyle bir girişimi doğaüstü bir güce (Tanrı) sığınarak yapmak yerine akıl ve mantıkla gerçekleştirme cesaretini göstermişlerdir.Böylece bilimsel yaklaşım ve araçların çok yetersiz olduğu bir çağda en temel sorulara dinsel yanıtların yerine rasyonel yanıtlar vererek felsefeninde temel ilkelerini ortaya koymuş oldular. Buraya kadar anlaşılacağı üzere felsefe ,Aristoteles'in “İlk felsefe” dediği metafizik ile başka bir ifadeyle Varlık(Doğa) Felsefesiyle başladı.Metafizik diyoruz, çünkü felsefenin ilk soruları varlıkla ilgilidir ve bu sorular bugün bile duyulur dünyanın ötesine(Metafizik) ilişkindir. Ancak Yunanlı filozoflar bununla yatinmeyip bugün birer bilim dalı olarak tanıdığımız sosyolojiden psikolojiye ,fizikten kimyaya,biyolojiye; etikten bilgiye,siyasetten dine kadar sayısız sorular sordular. Antik Çağ'da filozoflar aynı zamanda bilim insanlarıydı.Çünkü henüz bilimler yokken felsefe ,bilim adamları yokken filozoflar vardı.Bilimlerin en temel sorularını onlar soruyor yanıtlarını akılla yine onlar veriyorlardı.Yeni Çağ'la birlikte bilimler birer uzmanlık alanları olarak ortaya çıkmaya başladı.Bilim dalları kendi aralarında duyulur/gözlenebilir dünyanın varlıklarını(olgu) parçalayarak onları sınıfladılar.Sonraki aşamada bilimler felsefedeki kendilerine ait soruları alarak onlara bilimsel yöntemle nedensel açıklamalar getirme yarışına girdiler.(Örneğin Antik Çağ'da Aristoteles'te “düşme” olgusunu merak etmiş ve bunun üzerine kafa yormuştu.Ancak Yeni Çağ'da “Cisimler neden düşer?” sorusu artık fizik biliminin konusuydu.)Böylece özellikle Aydınlanma döneminde “Felsefeye gerek kalmadı” eleştiri ve düşüncesine varacak kadar filozofla bilim adamı, felsefeyle bilim kesin sınırlarla ayrılmış oldu.Ama bu bilimlerin felsefeden çıktığı gerçeğini değiştirmedi.Dolayısıyla felsefe deneye yer vermediği için bilim değil ancak bilimin olamadığı yerde insanın merakını giderme , soru/sorunlarına akli çözümler bulma amacında olan bir bilme etkinliğidir. Felsefeyi en genel anlamıyla yaşamın çeşitli görünüşlerinin(soyut-somut) ve şeylerin(tüm var olanlar) arkasında bulunan genel ilkeleri ve fikirleri anlamak için soru sorma,bu sorulara akla dayanan cevaplar bulma çabası olarak tanımlayabiliriz.Ya da daha genel kavramlarla kısaca varlık,bilgi ve değerlere ilişkin sorular sorarak ,akıl yürütmelerle cevap arama faaliyetidir.Anlaşılacağı üzere her şey felsefenin konusudur.Felsefenin en temel özelliği akla dayalı, tutarlı, sorgulayıcı, eleştirel, şüpheci ve bütüncül olmasıdır. Felsefe tanımının çağlara ve filozoflara göre değiştiğini dolayısıyla filozofun yaşadığı çağdan ve toplumdan etkilendiğini belirtelim. Felsefenin akılsal bir faaliyet bir akıl yürütme ,şeyler üzerine düşünme olduğunu söyledik.Düşüncenin fizyolojik tanımını bir tarafa bırakıp, psikoloji bilimindeki en genel anlamıyla “Problem çözme “olarak alır ve düşünceye felsefe dersek belki yeni bir kapı aralamış oluruz.Böylece felsefenin bilincimizin dışında korkulası, uzak durulası, nefret edilesi bir”öcü” değilde, zaten insana içkin olduğunu , zihnimizde potansiyel olarak varolduğunu anlamış oluruz.Aslında her zaman farkına varmasak ta akıl yürüttüğümüzde felsefi olarak düşünüyoruz demektir.Dolayısıyla meraklı ve düşünen her insan için kaçınılmazdır felsefe. Şimdi karmaşıklığını ve önyargıların negatif etkisini kabul ederek daha iyi anlaşılması için bir “felsefi pratik” öneriyorum.Bunun için felsefenin en temel sorularını sorup birlikte cevap arayacağız. Kendinize Varlık Felsefesinin en temel sorularından bir kaçını sorun;Bir varlık olarak nereden geldim?,Nereye gidiyorum?,Ölümden sonra hayat var mı?,Bir yaratıcı var mı? vb. Kuvvetle muhtemel ki aklınıza gelecek ilk şey inancınızın ilke ve açıklamaları olacaktır.Sonra bu ilke ve açıklamaları bir kenara bırakarak bu sorulara akıl yürütmlerle cevap arama

8


etkinliğini nereye kadar götürebileceğinize dair zihinsel bir deneme yapın.Sanırım daha bu deneme girişimi başlamadan dogmatik algının duvarına çarptınız. Zaten biliyordunuz ve bir kez daha anlamış oldunuz ki felsefe ve din zıttır! Bu felsefeyle din arasındaki en eski sorundur.Bu yüzden Orta Çağ Hristiyan Skolastiği felsefeyi kendi tekeline almış kilisenin dogmatik ilkelerini temellendirmek için kullanmıştır.Aynı dönemde İslam Dünyasında felsefeyle dinin bağdaşmayacağını düşünenler olsa da çok geniş bir filozof-bilim adamı yelpazesi Rönesansın sebeplerinden biri olan Eski Yunan eserlerini derin bir okuma ve analize tabi tutmuş felsefi düşünüşe önemli katkılarda bulunmuşlardır.Onlar ki bugün bile tartışmayı düşünemediğimiz birçok meseleyi tartışma cesaretini göstermiş ve felsefi özgürlüğün örneğini vermişlerdi. Kaldığımız yerden devam edelim ve kendimize şu soruyu soralım:Hangi din akıl dışı olduğunu iddia eder ve insanlara düşünmemeyi emreder? İslam dini özelinde somutlaştırırsak eğer,Kur-an “Basiret (akıl)sahipleri”ne hitap eder ve “İbret almaz mısınız?” diye sorar. Biliriz ki İslam dini akıl sahiplerine gönderilmiştir.Buradan Hz. İbrahim'in kişisel akıl yürütme ve deneyimlerle Allah'ın varlığı ve birliğinin bilgisine ulaştığını hatırlayalım. Sokrates, “Sorgulanmamış bir yaşam yaşamaya değmez.” der. Yaşadığı dönemde gençlere içinde yaşadıkları toplumun değerlerini sürekli değerlendirmeyi önerir. Nasıl ki sogulanmamış , değerlendirilmemiş yaşam yozlaşırsa ,sorgulanmayan inançlar zamanla kültüre ,alışkanlığa dönüşür,gelenekselleşir ki bu yozlaşmadır.İnandıklarımıza bilinçli bir şekilde inanmalıyız.Buda felsefi bilinç ,bakış ve kaygı gerektirir. Okuduğum kitaplardan birinde ilginç bir felsefe tanımıyla karşılaşmıştım.Ufuk açması bakımından paylaşmak isterim.Felsefe, Tanrı olmadan ölüm korkusunu yenebilmektir diyordu tanımda.Ölüm korkusunu gerçeklik olarak kabul edersek ,Tanrı olmadan ölüm korkusunu nasıl yenerdik? Şimdide bilim-felsefe sorunsalı üzerine biraz “felsefi pratik” yapalım.Daha önce bilimlerin gelişmeye başlamasıyla özellikle Aydınlanma döneminde artık felsefenin gereksizliğine dair bir fikrin savunulduğunu söylemiştik.Klasik bilim anlayışı ,bilimlerin bütün sorulara yanıt vereceğini ,bir gün bilim tarafından cevaplanmamış hiçbir soru kalmayacağını Aydınlanmadan beri iddia edegelmiştir. Gerçekten bilimler bu kadar gelişmişken ,hayatımızın her alanını bilim ve pratiği teknolojiyle düzenlerken felsefe hala gerekli midir?Ya da felsefeye neden hala ihtiyaç duymalıyız?Öncelikle şunu söylemeliyiz ki ,felsefe bilimi ve onun ortaya koyduğu bilgileri reddetmez.Bilimsel olanı baştan kabul eder ancak onu hem kavramsal olarak hem kullandığı araç ve yöntemleri hem de etik ve amaç bakımından sorgulamaya devam eder. Bilimin çözdüğü sorunlar kadar yarattığı bireysel ve toplumsal sorunlarda bir gerçektir.Bu sorunların kimisinin çözümü bilimsel olabilirken geriye kalanı ironik olarak insani ve etiktir.V e biz bugün bile insani ve etik sorunlarımıza laboratuar ortamında bilimsel ölçü ve değer biçemiyoruz.Çevre,birey,saygı,hoşgörü,açlık,işsizlik,savaş,sömürü vb. modern dünyamızın sorunlarından bellibaşlıları.Bunların bir kısmının açıkça bilimsel bir açıklaması ,bilimsel bir çözümü varken bile yinede bunu gerçekleştirmek için felsefi bir bakış, bir düşünce hareketi gerekiyor.Bugün her milletten az sayıda insanın gönüllülüğüne dayanan uluslar arası yardım kuruluşlarını ve çevre örgütlerini hatırlayalım. Diğer taraftan özgürlükler ve haklar alanında gösterdiğimiz ilerleme ve gelişmenin altında yüzlerce yıllık felsefi deneyim ve filozof görüşleri yatar.Bugün hala evrensel manada insan haklarını, özgürlükleri,insani ve etik değerleri bilimsel ölçütlere vuramıyor, ancak va ancak felsefi olarak tartışıyor,düşünce üretiyoruz. Evrensel ölçekte sorunlar yaşıyoruz. Ve bu sorunlar açıkça bilimsel ve maddi olmaktan çok felsefi ve ahlaki görünüyor. Sonuç olarak ,düşüncenin kendisi olarak felsefe insana içkin olduğu ve en çok ihtiyacımız olan şey olduğu halde çeşitli dönemlerde hem din adına hem bilim adına eleştirilerle karşılaştı ve zihinlerde ciddi bir önyargı oluşturdu. Son söz; Felsefe içimizdedir!Şeklen insan olduğumuz zaman değil elbette .Lakin insani nitelikleri taşıdığımız sürece farkında olarak ya da olmayarak felsefe hep var olacak. Düşüncenin derinliklere doğru harekete geçmesidir o. Kimi zaman vicdanın sesi olarak kimi zaman hakikatin haykırışı olarak… Kimi zaman bencildir ,kimi zaman elcil.Kimi zaman özgürlükçü kimi zaman despot. Ateist ya da dindar. Nihayetinde nasıl düşüneceğimize karar vermek bizim elimizde. Yazının başlığı Bertrand Russel'ın sözüne dayanıyor.Felsefe bilim ve teoloji(din)nin arasıda kalmış ve her iki taraftan da saldırıya uğrayan bir hiç kimsenin ülkesidir. * Asla değişmeyeceği kabul edilen mutlak değerleri kabul eden, bu bilgilerin mutlak hakikat olduğunu, inceleme, tartışma yahut araştırmaya ihtiyacın olmadığını savunan anlayış. Şakir AKÇA, Felsefe Öğretmeni

9


Merhaba arkadaşlar ; Yazıma kendimi tanıtarak başlıyorum.Ben Nur KARAAĞAÇLI , Cumhuriyet Anadolu Lisesinden 20112012 eğitim-öğretim yılı okul birinciliği ile mezun oldum ve aynı yıl Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesine yerleştim.Şu an hazırlık sınıfı öğrencisiyim. Cumhuriyet Anadolu Lisesini seçmemde ki ilk etken eğitimin kalitesi ve okuldaki disiplindir. İlk olarak sizlere okula geliş dönemlerimden bahsetmek istiyorum.Okula geldiğimde eğitim bakımından çok iyi bir alt yapıya sahip değildim.Ama okulumun eğitim kalitesinin benim bu alt yapıyı sağlamamda büyük bir katkıda bulanacağına inanıyordum.Amacım bu okuldaki eğitimle kendimi iyi şekilde ifade edebilmek ve böylece edindiğim en büyük amaç okulun bana sağladığı imkanlarla dereceye girebilmekti.Bu amaç benim için çok önemliydi.Ayrıca bu amaçta istikrarlı olmamada ki en büyük etken öğretmenlerimin alanlarında kendilerini çok iyi yetiştirmiş olmalarıdır.Okulumuzun eğitim kalitesinin yükselmesinde asıl katkıyı sağlayan öğretmenlerimiz ve onların yoğun çabasıdır.Öğretmenlerimiz öğrencilerinin en iyi seviyeye ulaşmasıiçin onlarla sürekli iletişim halindedirler.Bu yalnızca ders bakımıından değil , öğrencilerin üzüntü ve sevinçlerini paylaşmalarıdır. Hayatımın en güzel ve özel anılarını lise yıllarımda yaşadım.Okulum,kendimle ilgili bir çok şeyi keşfetmem de etkili oldu.Lise yıllarımda öğretmenlerimin tavsiyeleri ile kendimi bir çok alanda geliştirdim.YGS-LYS dönemimin güzel geçmesin de ve şuan ki bölümü kazanmam da en büyük etkenlerin başında okulum gelmektedir.Bu zor dönemleri daha kolay bir şekilde atlatmama katkı sağlayan idarecilerime ve öğretmenlerime çok teşekkür ediyorum. Okuldaki eğitimin güzel bir şekilde yürütülmesinde disiplinin etkisinden de bahsetmeden geçemeyeceğim.Etkinliklerin oluşmasında her şey kurallar çerçevesinde gerçekleşmektedir.Okulum , idare , öğretmen ve öğrenci uyumu içerisinde güzel ve oturmuş bir disiplin sistemine sahiptir.Okulum , eğitimimizin önünde hiçbir engel olmaması için elinden geleni yapıyor. Umarım sizler de bu okulun tüm güzelliklerini yaşayıp istediğiniz bölümlere gidebilme şansını yakalayabilirsiniz.Hepinize şimdiden başarılar diliyorum. Nur KARAAĞAÇLI 2012 Mezunu

10


i

DEĞER SİZSİNİZ Toplumda yücelttiğimiz erdemli davranışları da

içine alan maddi ve manevi, üzerinde az çok uzlaştığımız, bizi bize yaklaştıran benlikten, bize yücelten 'ölçülülük, ahlaklılık, cesaret, hoşgörü gibi uygulama, unsur, eylemler bütünüdür değer. Ve iki değerdir insanda ahlak ve dürüstlük. Bu iki değerde ölçüt seni senin nasıl gördüğün değil, insanların seni nerde nasıl gördüğüdür. Yani ölçüt içerde değil dışardadır. İnsanların zihinlerinde ve kalplerinde ahlak 'ya olduğun gibi görünmek, ya da göründüğün gibi olmaktır. Bazen 'Arif olup mecliste kelamı dinlemek, el iki söylerse, sen birin söylemektir.' Bazen ise sukut etmek altın değerinde. Ne olduğunu değil ne olmadığını haykırmaktır zaman zaman. Ahlaklı isen helaldir yediğin içtiğin, değerlidir tüm sözlerin. Güvenilirsindir eylemlerine yansıyorsa değerin. Hiç çabalamana gerek yok fazladan, hayatının içindeyse dürüst olmak, içselleştirdiysen hakkı, hakkaniyeti sözlerinle değil işte buyum diyorsan örnek yaşamınla, emin ol değer sensin. Cumali BAŞÜNLÜ Felsefe Öğretmeni

«Önemli olan akıllı olmak değil,aklı yerinde ve zamanında kullanmaktır.» DESCARTES

11


GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ÇOCUK EĞİTİMİ Çok özlüyorum çocukluk yıllarımı. Bazen keşke o günlere dönebilsek diyorum, ah çekiyorum içimden. Belki çocukluk yıllarımızda giyecek markalı kıyafetlerimiz, ayakkabılarımız yoktu, oynayabilecek oyuncaklarımız da yoktu, annemiz her gün farklı bir yemek yapamıyordu. Kimse yamalı pantolon giymekten, yazın ilikli dediğimiz naylon ayakkabı, kışın ise kara lastik giymekten gocunmuyordu. Annemizin yaptığı bulgur pilavı, yanında kesilen kuru soğan veya oynarken elimize verilen yufka ekmek içine toz şeker konularak yapılan çomaç dediğimiz ekmeği yerken dünyalar bizim oluyordu. Ağaçtan oyarak, çamurdan şekil vererek kuruttuğumuz oyuncaklarımız. Ah, o günlere dönebilseydik! Bütün bu kısıtlı imkânlara rağmen evlerde huzur vardı. İnsanlar birbirinin eksiğine bakmaz tersine eksiğini kapatmaya, ihtiyacını karşılamaya çalışırdı. Akşam oldu mu misafirliğe gidilir, sohbetler edilir, büyükler anlatır küçükler onların çevresini sarar, merakla dinlerlerdi. Ne stres ne de keder kalırdı insanlarda, yorgun ve üzüntülü yüzler tebessümle ayrılırdı giderken. Çocuklara önem verilir, çocuklar oynayarak çocukluklarını doyasıya yaşarlardı. Örflerimiz ve adetlerimiz inadına yaşatılırdı. Bir çocuk doğdu mu hediyeler alınarak hayırlanır, çocuğun ilk dişi çıktı mı diş bulguru adında bir araya gelinerek hayırlı bir evlat olması için dualar edilir, hediyeler verilirdi. Erkek çocuğu ise sünnet merasimi, kirvelik devreye girer, askere uğurlanırken elleri kınalanır, davullar çalınır; kız çocuğu ise değişik çeyizler hazırlanır, danteller, kanaviçeler işlenirdi. Çocuk çok önemliydi. Çocuk okula başladığında anne ve babanın yüzünde bir mutluluk olurdu. Ancak çocuklar komşuların, akrabaların çocuklarıyla kıyaslanmaz, yarış atı gibi yarıştırılmazdı. Bu dersin neden zayıf yazıklar olsun sana, gözüm görmesin seni denmezdi. Çocuklar evden soğutularak kucak açmış bekleyen kurdun kuşun eline bırakılmazdı. Çocuğa önem ve değer verilirdi. Bunlar belki bilinçsiz yapılırdı ama Anadolu insanı çocuğunu nasıl yetiştireceğini gelişim kitaplardan okuyarak öğrenmezdi. Çocuğuna öğüt vermek yerine örnek olurdu. Tarlada çalışmaktan elleri nasır tutmuş anneler ve babalar çocuğunun da tıpkı yeni filizlenmiş bir fidan gibi hassas olduğunu bilir, her gelişim döneminde gübresini verir, çevresindeki zararlı otları ona zarar vermeden alır, büyüyüp meyve vermesi ve yararlı olabilmesi için elinden geleni yapardı. Kolay kolay yuvalar dağılmaz, çocuklar arada koz olarak kullanılmazdı. Olumsuz bir davranışta bulunan çocukla ilgilenilir, doğrular anlatılır, aman banane annesi babası ilgilensin denmezdi. Komşusunun, akrabasının çocuğunun okumasından, iyi bir yere gelmesinden mutluluk duyar asla kıskanılmazdı. Anne ve baba çocuğunun ihtiyacını karşılarken ölçülü davranır, çocuğa yapabileceği düzeyde görevler verir, sorumluluk duygusunun gelişmesi ve kendi ayaklarının üzerine basması konusunda çaba gösterirdi. Daha yazılacak çok şey var ama yazdıkça o günlere olan özlemim biraz daha artıyor. Günümüzde maalesef bu güzellikler yok olmakta. Anne ve baba olmayı sadece çocuklarımızın yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını karşılamak olarak değerlendiriyoruz. Markalı, pahalı kıyafetler, oyuncaklar aldıkça alıyoruz, çocuğumuzun doyumsuzluk duygusunu adeta kamçılıyor veya tam tersini yaparak cezalandırdığımızı zannediyoruz. Sonuca baktığımızda çocuğumuzun yine mutsuz olduğunu görüyoruz. Çocuğumuzun her şeyden çok, güçlü bir anne ve baba sevgisine ihtiyacı olduğunu hep unutuyoruz. Çocuklarımızın sosyalleşmesinde çok önemli olan örf ve adetlerimiz unutulmakta, küstürülmekte. Ailece yapılacak misafirlikler sayesinde çocuklarımız karışıp kaynaşmayı, paylaşmayı, değişik tecrübeler dinleyerek hayatına yön vermeyi öğrenebilecekken maalesef bizim için değerli dediğimiz yavrularımızı televizyon ve internetin kucağına bırakıyoruz. Günümüzün teknolojisinin ise çocuklarımızı eğitmek yerine öğüttüğünü fark edemiyoruz. Çocuklarımız okula başladığında günümüz anne ve babasının yüzünde mutluluk yerine merak ve şaşkınlık duyguları beliriyor. Hele anne ve baba da okumuş meslek sahibi insanlarsa artık çocuk için yarış düğmesine basılmış oluyor. Minik yavrumuzun minik olduğu unutuluyor okumaya geçmesi için kaynak kitaplar, okuma kitapları birbirinin arkasından geliyor. Bu arada komşunun çocuğunun seviyesi de takip edilmeden geçilmiyor. Ama çocuğumuzun oyuna ihtiyacı olduğu ve bunun onun yaşamında çok önemli olduğu maalesef unutuluyor. Çocuğumuz büyüyüp sınavlara hazırlanmaya başladığında hiç ders çalışmadığı söyleniyor. Ders çalışmaktan nefret ettiği bunun nedeninin ne olduğu soruluyor. Ama hiçbir velimizin aklına geçmişe bakmak gelmiyor. Sevdirilmeden sürekli ders çalışmanın bıkkınlık vereceği düşünülmüyor.

12


Çocuklarımızın kişiliklerinin temelleri ilk beş yılda atılmakta. Günümüzün hızlı ve yorucu yaşantısı anne ve babalara bunu unutturuyor. Yorgun bir şekilde işten eve gelen anne ve baba çocuğun aktivitelerini engelliyor. Sofrayı kurmaya yardım etmek isteyen, kendisine su doldurmak isteyen çocuklarımız çevreyi kirletip, iş çıkaracağı düşüncesiyle anneler ve babalar tarafından engelleniyor. Yeni filizlenen bir fidan yanlış budanırsa sürekli dalları kesilirse, ileride meyve veren bir ağaç yerine kurumuş bir kütük olacaktır. Anne ve babalarda kırarsın, dökersin, yapamazsın düşüncesiyle farkına varmadan içine kapalı, sorumluluk alamayan, anne ve babaya bağımlı bireyler yetiştirdiklerinin farkında olmuyorlar. Çocuklarımıza örnek olmak yerine öğüt vermeyi tercih ediyoruz. Çocuklarımızın olumsuz davranışları karşısında aciz duruma düşebiliyoruz. Çocuklarımızın bu olumsuz davranışları nasıl kazandıklarını hiç düşünmüyoruz. Erkek çocuğu olan bir babanın bu durumdan haz alarak çocuğu amcalarına küfrettirdiği ve karşılığında sevip ödüllendirdiğinin ileride küfür etmenin çocukta pekişen bir davranış olarak kalacağını düşünmemesi gibi. Yine eşinin haberi olmadan çocuğu ile birlikte misafirliğe giden annenin akşam eşinin sorusu üzerine akşama kadar evde oturdum, hiçbir yere gitmedim deyip çocuğuna yalan söylemenin normal bir şey olduğu hissini vermesi gibi. Büyük bir dağın karşısına geçip bağırdığımızda yankı yoluyla dağdan aynı cevabı alırız. Dağa güzel bir söz söylersek bunu duyarız, kötü bir söz söylersek yankı bize aynısını iletir. Bu nedenle ne ekilirse onun biçildiği unutulmamalıdır. Küçükken çocukların model aldığı anne ve babalarıdır. Bir erkek çocuk için babası çok güçlüdür ve herkesin babasını dövebilir. Kız çocuğu için ise annesi en güzel ve en yetenekli annedir. Ama bu durum zamanla değişir. Çocuklar ergenlik çağına geldiklerinde artık biz de varız demeye başlarlar. Anne ve babanın yaptığı işler beğenilmez, aldıkları giyilmez duruma gelir. Gençlerde aşırı öfke veya içine kapanma, saatlerce aynanın karşısında kendisine bakma, kendisini yetersiz hissetme, odaya kapanıp dışarı çıkmama gibi durumlar gözlenir. Fakat ne hikmetse sanki anne ve babalar bu dönemi hiç yaşamamışlar gibi bu çocuğa ne oldu böyle diyerek şaşkınlık içerisine girerler. Hatta evde kavgalar başlar. Anne ile kız sanki kuma durumuna gelerek, kız anne tarafından sürekli babaya söylenmekle tehdit edilir. Erkek çocukla baba karşı karşıya gelmemek için çaba gösterirler. Anne, baba ve çocuklar arasında ilgi, sevgi ve saygı azalır. Anne ve baba çocuğunun evden uzaklaşmaya başladığını düşünemez. İşte evde gerekli ilgi ve sevgiyi bulamayan gençler bunu dışarıda aramaya başlıyor. Erkek çocukları çeteye karışıyor, zararlı maddeler kullanıyor. Kız çocukları kendisine ilgi gösteren bir erkek ile kaçarak evlenmeyi bile düşünüyor. Anne ve babalar iş işten geçmeden gururu bir tarafa bırakarak acemi şoför olan bu gençlere ehliyet vermeyi düşünmeli ve yavrularını kurda kuşa kaptırmamalılar. Çocuk yetiştirmek bence bir sanattır, her anne ve baba da bir sanatçı. Bunun için; BİR GÜL FİDANI NASIL SUYA, HAVAYA, IŞIĞA VE TOPRAĞA MUHTAÇ İSE; ÇOCUK DA SEVGİNİN ŞEVKATİN, KARŞILIKLI SAYGININ OLDUĞU MUTLU BİR AİLE TOPRAĞINA MUHTAÇTIR.” Çocuklarımıza bunu geçmişte Anadolu insanı farkında olmadan da olsa yaptı, günümüz insanı örf ve adetlerimizi de yaşatarak zamana karşı inadına yapacaktır. En azından gönlüm bunu istiyor. Bahri CIRCIR Psikolojik Danışman ve Rehber Öğretmen

“Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.” Hadis-i Şerif 13


Yüz Temel Eser ve Peyami Safa Günümüzdeki pek çok şeyle beraber gençlerin zevk ve estetik anlayışı da zamanla değişti. Öğrencilerimizin elindeki bazı kitaplara baktığımızda bu kitapların içerik ve mevzu kandırmacasıyla öğrencilerimizin yakasına bir illet gibi yapıştığını görüyoruz.Basitlik ve aleladeliğin bariz örneği olan bu popüler,edebi değerden fakir ; vahşet,sihirli,katletme ve yok etme üzerine kurulu bu kitapların birçoğu gençlere güzel misaller sunmaktan yoksundur. Oysa iyi bir romanın kendine has özellikleri vardır.Herhangi bir eşyanın,nesnenin parçalarının olması gibi romanın da parçaları vardır.Roman sadece olaydan ibaret değildir.Onu,olaydan ibaret sanmak diğer özelliklerini görmemek hata olur.Olaya , yapılan tasvir ve tahliller, kelime ve cümlelerin itinalı kullanımı,basitlik-derinlik ,sanatlı söyleyiş gibi parçaları da dahil etmek lazım gelir. Olay ağırlıklı ,acemice,kelimelere ve cümlelere hükmetmesini beceremeden, arabesk tarzı basit his sözcüklerini andıran ifadelerle yazılmış bu roman ve hikayelere baktığımızda konunun ön planda tutulduğunu görürüz.Anlatacağı heyecan verici ya da ilgi çekici konuyu olduğu gibi önümüze sermektedir.Konuyu çok iyi belirlemek bir yere kadar önemlidir; ancak eseri eser yapmak , ona edebi değer kazandırmak için tek başına yeterli değildir. Bu anlayışı sürdüren kitaplarda yetkin bir üslubun olmadığını söyleyebiliriz.Cümlelerin basitliği,anlatımın derinlikten yoksun olması,cümlelere hükmedemeyişi,tahlil ve tasvirlerin yersiz veya yetersiz oluşu vb hususlar göze çarpan ilk hatalardır.Bir üslubun ve yazı kabiliyetinin noksan olması neticesinde bu tip eserlerin hiçbir edebi kıymeti olmamakla beraber, alaka uyandırmak amacıyla yazılan bu eserlerdeki alelade ve saçma sapan mevzular ,yapabileceği hiçbir şey olmayan bu kimselerin elinde bir kıymet abidesi gibi görülmektedir. Ve en çok can sıkan şey de bunların gençler tarafından baş tacı edilmesidir.Çünkü onlar için romanda olay önemli.İlgi çekici veya macera dolu,heyecan verici hikayeleri baştan sona büyük bir dikkatle takip ediyorlar.Daha açık ifade etmek gerekirse romanda film arıyorlar.Koltuğun karşısına geçip nasıl ki ilgi çekici bir filmi ilgiyle,heyecanla izliyorsak onlar da romanda aynı şeyi yapıyorlar. Peki romanda ne aranmalıdır?İlk önce gençlerin şunu iyi anlaması gerekir ki roman bir film değildir.Tabi ki içinde bir olay örgüsü ,bir kurgusu mevcuttur.Ancak her şey bundan ibaret değildir.Yukarıda saydığımız basitlik-derinlik,kelime ve cümlelerin kullanılışı,söz sanatları,ustaca yapılan tasvir ve tahliller vb bir sürü öğeler vardır.Roman bunlarla edebi hale gelir ve değer kazanır.Ve bu saydıklarımız eski yazarlarda ve temel eserlerde fazlası ile mevcuttur. Milli Eğitim Bakanlığımızın tavsiyesi ile üç beş sene öncesine kadar yüz temel eserden birçoğumuzun haberi bile yoktu.Kurtuluş Savaşı ve sonrasında yetişen kabiliyetli ve bence hakiki yazarların yazdıkları ve okundukça dimağımızda tat bırakan o eserlerin ne kadar önemli olduğunu bir türlü kavrayamadık.Acının,sevincin,aşkın, hakiki ve samimi bir şekilde ele alındığı,emek verilerek yazılmış bu eserlerimizden gençlerin birçoğunun haberi bile yok.Şiirli,müzikli,efsunlu diliyle Türkçenin en güzel örneklerini taşıyan,dilin ritmini bünyesinde barındıran,dil resitalini bize sunan,anlayabilene okudukça zevk ve estetiği öğreten ancak gerçek değeri kendisine verilmemiş olan bu temel klasiklerimiz yer altında saklı,içi mücevher dolu bir define gibidir. Eski temel eserlerimiz olan Çalıkuşu,Yaban,Yalnızız, Aganta Burina Burinata , Ayaşlı ile Kiracıları gibi pek çok eserlerde olay örgüsü,kişi,zaman,mekan gibi öğelerin yanında güçlü uslup ve eski İstanbul Türkçesinin o narin ve nazik dili de bulunmakta , buna rağmen hak ettiği kıymetten mahrum bırakılmaktadır. Gençlerin yaşam tarzıyla beraber değişen zevk ve estetik anlayışı pek tabi Yüz Temel Eser ile gençler arasında çatışma çıkmasına sebebiyet vermiştir.Her bakımdan birbirine yabancı,birbirinden uzak,birbirine sırtını dönmüş, iki zıt insan halini almış,artı ve eksi gibi iki zıt kutba doğru bir kayış olmuştur.Kimi gençlere bu eserleri okuyup okumadıklarını sorduğumuz zaman birçoğu “Ya hocam bırakın şunları,bunlar okunur mu?” ya da “Okumaya başladım;ama anlamadığım için yarısında bıraktım.” gibi cevapları aldığımızı görürüz.Gençlerin birçoğu içi boş,sanatsal yönü zayıf,manevi güzellikten yoksun,zevk ve estetik anlayışını geliştirememiş, sanat ve edebi anlayıştan geri kalmıştır.

14


Diğer bir çatışma da bu eserlerin dili ile gençlerin dili arasında yaşanmaktadır. Gençlerin sanal alemde kullandıkları dil ve okuma alışkanlıklarının az olması sebebiyle kelime birikimi oldukça düşük,cümle kurabilme ve bu cümleyi karşısındakine tam anlamıyla aktarabilme yeteneği çok zayıftır.Pek tabi Yüz Temel Eser'de kurulan cümleler sanatlı,ahenkli,şiirli,müzikli ve Türkçenin en iyi örneklerini veren cümleler oldukları için gençler tarafından algılanamamakta ve iyi anlaşılamamaktadır.Bu eserlerde Farsça ve Arapça kelimelerin olması ; o eserlerin kötü,okunmaya layık olmayan eserler olacağı manasına gelmemelidir.O kelimeler yüzyıllarca bizimle olmuş ve güzel Türkçemizde bir pırlanta gibi işlenmiş ve yerini almıştır. Ve son olarak Peyami Safa…Bu yazarı tam manasıyla bilen kaç genç var?Kaç tanesi bu roman ustasını okumuştur?Bırakın okumayı kaç genç onun eserlerini ve adını bilir?Peyami Safa'nın nasıl bir roman tekniği ve üslubu vardır? Kim biliyor? Peyami Safa Türk edebiyatının en büyük romancısıdır. Olağanüstü ve heyecan verici bir olaya hiç ihtiyaç duymadan sadece Türk dilinin güçlü ve yüksek nitelikleriyle , üstün üslup, tasvir ve tahlil maharetiyle ,bir kuyumcu titizliği ile dizdiği cümlelerle insanın iç dünyasını tam manasıyla aktarabilmiştir.Ona göre olay ağırlıklı roman yazmak basitliktir.Peyami Safa olaydan ziyade iç dünya ve psikoloji ile ilgilenir.Çünkü olgunluğun tohumu iç dünyada filizlenir ve serpilir. Hangi romanda Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun şiirsel dili vardır?Ve bu eserden, kat be kat vasıfsız olan eserlerin basit diline alışmış gençlerimiz bu romandaki sanatlı ve ritmik dili nasıl idrak edebileceklerdir? Peyami Safa Türk romanın zirvesidir.Onun eserlerindeki cümle kurgusu,hissedileni okuyucuya aktarabilme kabiliyeti ve olgunluğu bugün hiçbir yazarda yoktur.Peyami Safa Türk romancılığının lokomotifi veyahut da parlak ziyasıyla başını gökyüzüne kaldırmasını bilene yol gösteren bir kutup yıldızıdır. Onur UYGUN Edebiyat Öğretmeni

15


ÖLÜMÜNE KONUŞUYORUZ... Sevgili öğrenciler, Cep telefonumuz yoksa varlığımızın da bir anlamının kalmayacağı günlere doğru koşar adım gidiyoruz. Kısa sürede elimiz ayağımız zannettiğimiz bu cihaz sayesinde konuşuyor, yazışıyor, fotoğraf çekiyor, TV izliyor, müzik dinliyor, , haberdar oluyor, hesaplarımızı düzenliyor, ödüyor, harcıyor ve daha pek çok şey yapıyoruz. Peki, hiç düşündük mü acaba bizden neler götürüyor bu 'tehlikeli oyuncak'… Bu harika cihaz sayesinde sağlığımızın büyük bir tehdit altında olduğu, artık bilimsel verilerle ve yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Türkiye'de madalyonun kara yüzü ile ilgili yayınlanan ilk kitap, geçtiğimiz günlerde çıktı bile. Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü'nün hocalarından Prof. Selim Şeker, tarafından yayınlandı. Prof. Dr. Selim Şeker, kulağımızın neredeyse içine sokup beynimize bu kadar yakın tuttuğumuz, elektromanyetik radyasyon yayan başka bir cihazın olmadığını belirtiyor ve şöyle diyor: "Diğer âletlerin kullanımında aldığımız zararı, vücut kendini yenileyerek bertaraf edebiliyor. Oysa cep telefonunu yoğun kullandığımız için buna fırsat vermiyoruz. Cep telefonunun kullanımı gün geçtikçe artıyor. Dolayısıyla daha da bağımlısı oluyoruz ve tehlike gittikçe büyüyor." KISA VADELI ZARARLARI (24 saat) - Görüş alanında daralma. --Kalp rahatsızlıkları. - Kalp pilinin bozulma riski. - Hafıza zayıflaması ve beyin tümörü riski - Yoğun stres ve yorgunluk hissi. - Kalıcı işitme bozuklukları. - Konsantrasyon ve dikkat bozulması. - Embriyo gelişiminin zarar görmesi. - Kulak çınlaması ve kulaklarda ısınma - Kadınlarda düşük riskinin artması. - Işitmede geçici aksaklıklar oluşması. - Kan hücrelerinin bozulması. - Bas ağrıları ve sersemleme - Bağışıklık sisteminin bozulması. UZUN VADELI ZARARLARI (10 yıl) - Yüksek tansiyon. - Genetik yapının bozulması. - Üreme hücrelerinin bozulması ve kısırlık. - Beyaz kan hücresi (lenfoma) kanseri. - Cilt kanseri. - sinir hastalıkları. Cep telefonu az çektiği yerde çok daha fazla radyasyon yayar. Çünkü baz istasyonuna ulaşabilmek için daha çok elektromanyetik dalga yaymaktadır. O yüzden asansörlerde, çekmeyen yerlerde cep telefonuyla konuşursanız bu size çok daha büyük zarar verir. Sizler de bundan sonra cep telefonu konuşmalarınızı kısa tutarsanız hem kendi sağlığınızı korumuş olur hem de torunlarınızı daha fazla sevmeye zaman bulursunuz… Unutmayalım ki 'teknoloji bir şeyler getirirken bir şeyler de götürür'. Yaşar KELEŞ Biyoloji öğretmeni

16


MERHAMETIN KALBI Bahar gibi geldin hayatımıza Canlandı kelimeler Dillendi sözler Gül, yüzünü gösterdi Bülbül, niyaz eyledi Hoş geldin Ey merhametin kalbi Çatlayan dudağına Can geldi toprağın Yağmur, yere indi Rahmet, adı oldu ağacın Meyvesi sevgi Güneş ısıttı içimizi Gece hüznümüzü gizledi Kuşlar, Göklerdeki merhameti Yeryüzüne indirdi Daha bir gür yankılandı Bilal'in sesinden Allahu Ekber Allahu Ekber. sözleri Mutluluktan ağlar oldu Kız çocuklarının anneleri Adalet, dalga dalga deniz Bir söz yankılandı semalarda Zulmetmeyiniz Toprak arındı kirlerinden Dallar çiçeklendi Görevin, Varoluşun gayesini bildirmekti Şairlerin sözü, Eksikti seni anlatmaya Tanıdıkça, Hayran olmak düştü bahtlarına Ellerini açıp yaradana Onlarda dâhil oldular safında Bu evrensel koroya Mehmet BAYLAN Din Kültürü ve A.B. Öğretmeni

Kutlu Doğum Haftası Etkinlikleri Kapsamında Gül Sunumu

İŞARET TAŞLARI Ayrılığın Ayırmadı bizden seni Ovaya inen dağ meltemi Yalınız Ardıcın nefesi Kuşlar Yeniden kuşandı kanatlarını Besmeleyle yaydı Yürek dede sofrasını Muhabbetti sözlerimiz Güleçti yüzlerimiz Karayılanları boğdu Serçekuş yüreğimiz Hikayeler Yedi güzel adamı anlatırdı Bir adam da çocukları Zarif bir değirmenciydi Bu dünyada Şimdi gülümsüyor bize Bir çocuğun pembe yanaklarında Mehmet BAYLAN Din Kültürü ve A.B. Öğretmeni

17


NOLDUM BU GECE Ne çok benzemiş yıldızlar sana Seni yıldızlardan seçtim bu gece Elinden olunca ölmek de güzel Bal niyetine zehir içtim bu gece. Ellerimi semaya açtım bu gece. Sesin can katıyor tende canıma Alıp saramadım seni koluma Aynada bakıp güldüm halime Ağladım, güldüm, uçtum bu gece. Kaf dağının ardına kaçtım bu gece. Sevgi damar damar kalbime aktı. Gözlerin gözümde bir ateş yaktı. Özümde sevdalı şimşekler çaktı Islak yağmurlarda yandım bu gece. Seni benimsin sandım bu gece. Güneş doğmuyor sen yokken bana. Gitti bende, ne varsa hep senden yana. Olur, da bir gün dönersin bana. Ümitsiz umutlara kaldım bu gece. Sebepsiz hülyalara daldım bu gece. Yalnızlık bir ateş içimi yakar. Sensiz güneş yok, ay erken batar Zaman yitik sevdalar diyarına akar. Yıllarımı dakikaya sattım bu gece Sensiz, bitkisel hayata yattım bu gece. Romantik kasideler düzüldü şerefine. Realist şiirler küstüler şairlerine. Sembolizm, moda oldu realizmin yerine Edebi akımlarda soldum bu gece Sayende bir şair oldum bu gece Ufuk ERTEKİN, Edebiyat Öğretmeni 13 temmuz 2005 Saat: 23 45

18


EN BÜYÜK AŞK Öyle bir sevdadır ki bizlerin vatan aşkı Nice gençler, yiğitler canını hiçe saydı Sessiz ve vakarlıca uzandılar toprağa Hepsini bu uğurda şehadet kucakladı Cennet bahçelerine kanat açtılar tek tek Çünkü vatan aşkını yaradan kutsal saydı Atılanları ön safa 'önce vatan!' diyerek Tarihten bugüne kalplerde bayraklaştı Analar kuzusunu feda etti vatana Onlarsa seve seve veda ettiler cana Yürüdüler, onurluca hiç bakmadan ardına Yıkıldılar dağ gibi vatanın toprağına O gün onlar taşıdı kahramanca bayrağı Bugünse bizler asla düşünmeyiz sancağı Bir Mehmedin kanından binlerce Mehmet doğar Vatana yan bakanı tükürse bile boğar Biz bu sevda uğruna yaşıyoruz dünyada Korkumuz yok kimseden, bir Türk yenilmez asla Bir karış toprağına, gibi yan gözle baksa Bir can değil bin can, senin yoluna feda… Ayşe Nur Demir AL 9B

19


İNANÇ VE HOŞGÖRÜ Kalbim seninle atar iken Sensiz hayatın anlamı yok iken Yaşamanın değerini bilmek gerek Hata hoşgörü ve inanç var iken Kapılmışız hayatın anlamsız tatlarına Bilmiyoruz neler çıkacak karşımıza Acaba çıkar mıyız biz yarına Hala hoşgörü ve inanç var iken Eskiden daha çoktu şimdi ise yok Hatırlayıp da yapacak olan çok Kiminin kalbi bundan yoksun kiminin ki tok Hala hoşgörü ve inanç var iken Ey dost! Gel katıl sende bu kervana Hakka doğru gidelim bu beyaz yolda Türk, Kürt ayrımı olmamalı, kardeşiz bu dünyadan Hala hoşgörü ve inanç var iken Kalpler bir olup bu yolda atacak Kilit vurulmuş kalpler bu yolda açılacak Kalplerde hoşgörü dolup taşacak Hala hoşgörü ve inanç var iken Benim alnım açık yolda Hepimiz buluşacağız kara toprakta Gönül ister ki daha önce varalım bu tada Hala hoşgörü ve inanç var iken Çok geç olmadan düşelim bu yola Gönül ister ki katılsın bu kervana Sevgi tutsak olmuş bu fani dünyada Hala hoşgörü ve inanç var iken Yusuf Can Konak 11-C

20


CANIM VATANIM Doğduğumuz , üzerinde büyüdüğümüz , tüm yerler bizim vatanımızdır. Vatan denilince akla gelen tek şey ecdadımızın yokluk içerisinde bir karış toprak için canını feda etmiş ve bu feda karşısında asla vazgeçmemiş dedelerimiz gelmektedir. Vatanı vatan yapan en önemli unsurdur can vermek. Gerekirse canımızı göz kırpmadan feda edebilmeliyiz vatan için…

Şairimiz; ''Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölünüyorsa vatandır' der. Ne güzel der, işte bu şiir tam bizim vatanımız için söylenmiştir. Dünya üzerinde başka bir millet gösterilemez ki , bizim kadar vatanı için can vermiş olmasın. Bir başka şairimiz de bu yüzden ''ot değil onlar dedenin saçları'' der. Evet yaylalarımızdaki baharda fışkıran otlar , bu vatan için savaşmış , can vermiş analarımızın , nazlı gelinlerimizin saçlarıdır. Vatanımız öylesine milletimizde bir vücut olmuştur ki , milletimizi vatanımızdan ayırt etmek mümkün değildir. İstiklal Marşı şairimiz ne güzel anlatır bu bağımsızlık çabasını. Vatanımız ile milletimizin bir beden ve ruh olduğunu ne güzel anlatır: '' Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda ? Şüheda fışkıracak toprağı sıksam şüheda. Canı , cananı , bütün varımı alsın da Hüda Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.'' Vatan sevgilisi öyle bir sevgidir ki tarifi kelimelerle anlatılmaz. Her insanın gönlünde vardır. Milleti ayakta tutan çok güçlü bir sevgidir o. Bireyler arasındaki birlik ve beraberliği sağlar. Herkesin damarlarında dolaşır bu sevgi. Vatanını sevmeyen birine ise insan demedim , diyemem de ömrüm boyunca… Vatanını sevmeyen önce kendini yani insanlığını inkar etmiş olur. İnkarcı birine insan demek , insanlığa yakışmaz. Her yıl binlerce genç vatani görevini yapmak için askere gitmektedir. Çocuğunun askere gitmesi ise anne babalar için bir gurur kaynağıdır. Çünkü askerler bu görevi vatan için yapmaya giderler. Vatan uğruna savaşılır, hatta ölünür , en önemlisi de vatan için en güzel değerlerle yaşanılır. Vatan denilince akla gelen Çanakkale'dir. Çanakkale babasından savaşını hatırlayalım. Hani dedelerimiz ecdadımız ; eşinden , çocuğundan , annesinden , babasından , köyünden ayrı düşmüş , sırf bu vatanı düşmana teslim etmemek için kanlarını feda etmişler. Bu ayrılık sonucunda vatanımızı son nefesine kadar koruyan ecdadımız büyük sonucunda başarmış ve büyük bir kahramanlık ilan etmişlerdir. Bizlerde vatan için , vatanımızdan aziz bildik , sevdik , vatanı can , bayrağı namus bildik. Vatan için ölmenin yanında vatan için yaşamanın da bir görev olduğunu bilmemiz gerekir. Vatan içindeki yaşantı ayrı bir güzellikte olmalıdır. Uğruna ölünecek kadar güzel olan bu vatan için o değerde bir yaşam sürülmesi gerekir. Vatan toprakları üzerindeki huzur, barış ve mutluluk içinde yaşayan insanlar vatanın olmazsa olmaz parçasıdırlar. Atalarımızın büyük fedakarlıklarla bizlere bıraktıkları bu güzelim vatanı koruyup ve sahip çıkmalıyız. Ulu önder Atatürk , yurt sevgisini ve hür yaşamanın güzelliğini şu sözleri ile ifade etmiştir. 'Yurt toprağı ! Sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen Türk milletini ebedi hayatla yaşatmak için feyizli kalacaksın. Türk toprağı! Sen , seni seven Türk milletinin mezarı değilsin. Türk milleti yaratıcılığını göster. Türkiye halkı , mütevazı milli hudutları içinde bütün medeni insanlar gibi tam mana ve şümulüyle yaşayacaktır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki yurt , hiçbir şeyle değişilmeyecek kadar yaşayacaktır.' Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki yurt , hiçbir şeyle değişilmeyecek kadar kutsal bir varlıktır. Büyüklerimiz ne güzel söylemişler , ' Ana gibi yar , vatan gibi diyar olmaz' diye. Vatanımız sembolü olan , dökülen kanların , bağımsızlığın simgesi olan İstiklal Marşımızı okurken insan kendini bir tuhaf hissediyor. Zaferimizi , özgürlüğümüzün sembolü olan bizi gururlandıran marşımızı okumak beni duygulandırıyor. Şehitlerimizi düşünmeye başlıyorum .Savaş meydanlarında ülkesi , vatanı için canını feda eden , savaşan şehitlerimizi düşünüyorum. Cesaretlerine her seferinde bir kez daha hayran kalıyorum. Bugünde marşı okuyabiliyorsak hepsi o savaş meydanında kanlarını döken şehitlerimiz sayesindedir. Marşımızı okurken adete beni Kurtuluş savaşı meydanlarına götürüyor. Sanki Harp meydanında dalgalanan al bayrağımızı görüyorum. Kahraman askerlerimizin yanına gidip düşmanla savaşmak istiyorum. Bayrağımız dalgalandıkça bende coşuyorum sanki. Marşa devam ediyorum. Ama şehitlerimizi hafızamdan çıkarmıyorum. Son mısralara geldikçe kalbim hızla çarpmaya başlıyor ve bağırıyorum son dizeyi. ' Hakkıdır , hakka tapan milletimin istiklal' diye. Şehitlerimizi vatanımız, bayrağımız için canlarını feda ederken bizimde onları bu kahramanlığa layık bir şekilde anmamız gerekiyor. Dolayısıyla marşımızı okurken saygıyla ve kalbimizle okumalıyız. Marşımızın yazarı olan Akif'in de dediği gibi ' Allah bu milleti bir Kurtuluş Savaşı yaşatmasın ve İstiklal Marşı yazacak duruma düşürmesin'. Şehitlerimizin ve vatanımızın uğruna canını feda etmiş kişilerin mekanı cennet olsun… Seda AKDOĞAN, 11 E

21 1


Şairler Şairi Üstat Necip Fazıl'a, Çok övgü var hakkınızda, bir o kadar da yergi var hakkınızda… Ben ne yermek isterim ne de övmek… Sadece şiirlerinizde ki ermişlere ermektir yegane isteğim. Şiirlerinizdeki duygulara dokunmak, her kelimede ayrı anlamı tatmak, o anlamda boğulmadan akmak, alemlerden fikir sahibi olmak, ne büyük erdemdir, ne büyük saadettir şahsınızdan bihaber olmamak. “Ne hasta bekler sabahı, Ne taze ölüyü mezar Ne de şeytan bir günahı Seni beklediğim kadar…” Sizi bu dizelerde tanıma şerefine erdim. Öyle dokundu ki bunlar kalbimde kabuk bağlayan yarayı bir hamlede söküp attı. Çok kan aktı, çok kan aktı. Tıpkı memleketimde ki gibi… Durmak bilmez sandım. Meğer dur demeyi bilmezmişim. Dur desek durmazmış çoğu şey, üslubu varmış bunun, oluru varmış, çıkar yolu varmış… Diğer şiirlerinizde fikirlerinizde buldum bu yolu. Evet kan aktı! Değmezmiş demeye dilim varmadı. Çoğu kişi aynı yolda. Arzular istekler hep aynı yönde. Ama birileri var ki tam zıt durumda. Arkamız dönükmüş yıllardır, görmemişiz. Kulaklarımız sağırmış, duymamışız. Geri dönmek bile gelmemiş aklımıza. Boynumuz kör kütük tutulmuş, çevrilmemiş geriye. Emelimize ulaşmak için dümdüz yol tutmuşuz. Zor olmuş ulaşmışız. Ama en sonunda umduğumuzu bulmuşuz. Ne mutlu bize… Bulduğumuza sahip çıkacak bir nesil… Eksik mi, yarım mı, tam mı, tamamlanmış mı? Bu soruya cevap vermek epey zorluyor beni. Öyle gençler görüyor ki gözlerim; ama olmayı yeğlediğim anlar bile oluyor. Fakat umut, o öyle bir deva ki bir zerresi yetiyor o an bedbaht düşüncelere… Üstadım! Umudunu yitirmeyecek daima iyilikten yana olacak, yalansız, hilesiz, kalbinde iman, gönlünde Allah sevgisi olan bir gençlik sizin eserlerinizle beslenip yeşeriyor. Bugün dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlik yetişiyor. Durdane SÜMER, 11 E

22


KİTAP OKUMA ALIŞKANLIĞI ANKETİ 1.Kitap okuma alışkanlığınız var mı? a)Evet (58) b)Hayır (42) 2.Ne tür kitaplar okursunuz? a)Roman-Hikâye(43) b)Psikoloji-Deneme(7) c)Makale-Felsefe(11) d)Macera(12) d)Şiir(5) e)Anı(0) f)Hiç(22) 3.Kaç defa kütüphaneye gittiniz? a)1(7) b)2(6) c)3(12) d)4'ten fazla(53) e)Hiç Gitmedim(22) 4.En son ne zaman kitap aldınız? a)1 ay önce(51) b)6-12 ay arası(12) c)1-2yıl önce(21) d)Hiç almadım(16) 5.Bu yaşa kadar tahminen kaç kitap okudunuz? a)1-10 (32) b)11-50 (34) c)51-100 (16) d)100'den fazla (18) 6.Kitap okumanıza engel olan şeyler nelerdir? a)Ev işleri(15) b)Spor (5) c)Derslerin yoğunluğu (23) d)Televizyon(9) e)Bilgisayar-İnternet(14) e)Diğer(34) 7.Okuduğunuz kitapların seçimlerinde etkili olan nedir? a)Yazarı(14) b)Konusu(59) c)Birinin tavsiyesi(15) d)Diğer(12) 8.Çevrenizdeki insanlardan en çok kim kitap okuyor? a)Baba(4) b)Anne (4) c)Kardeş (17) d)Arkadaş (38) e)Öğretmen(21) f)Diğer(16) 9.Kitap satışlarında en etkili olan nedir? a)Reklamlar(25) b)En çok okunan kitaplar listesinde olması(27) c)Televizyondaki tanıtımlar(15) d)Kitap fuarı(16) e)Kitap katalogları(17) 10.10 TL'niz olsa öncelikle ne alırsınız? a)Kaset(1) b)Yiyecek(36) c)Kitap (16) d)Oyun CD'si (6) e)Giyecek(23) f)Diğer(18) 11.Daha ziyade hangi vakitler kitap okursunuz? a)Sabah (7) b)Okul/İş dönüşü (9) c)Yatmadan önce (61) d)Kitap okuma alışkanlığım yok(23) 12.Kitap okumak insana ne kazandırır? a)Kelime hazinemi arttırır(48) b)Diğer insanlardan daha kültürlü olmamı sağlar(14) c)Hayal dünyamı genişletir(13) d)Toplumda takdir edilen biri olmamı sağlar(6) e)Kendime güven duymamı sağlar(19) 13.Bir kitaba sizi bağlayan nedir? a)Sürükleyici olması(38) b)Bilgilendirici olması (34) c)Tarihi olması(6) d)Zevk verici olması (17) e)Diğer(5) 14.Kitap okumaya başladığınız zaman en büyük sorun ne? a)Dikkat dağınıklığı (28) b)Kitabı güzel bulmama (12) c)Akıcı olmama(33) d)İlgi alanına girmemesi(27) Not: Anket Ereğli halkı ile yapılmıştır. Seçeneklerin yanındaki rakamlar kişi sayısıdır. 11 E Sınıfı Öğrencileri:Mehmet ÇAVDAR Melek ORUÇ, Seda AKDOĞAN, Abdurrahman YILMAZ,

23


YOLCU Elini ve yüzünü buz gibi suda yıkarken, yüzünden akan sular gömleğinin yakasını ıslatmıştı. Derin bir ohh çekerek başını yukarı kaldırdı ve bir süre karşı yamaca baktı. Dudağının kıpırdanmasına bakılırsa; bir şeyler söylüyordu ama ağzından bir kelime dökülmedi. Bize yüzünü çevirdiğinde gözlerinin içi gülüyordu. Hiç bir şey demeden yanımıza oturdu. Bu sessizliği bozan tek şey, taştan taşa sekerek oynayan çocuklar gibi ilerleyen derenin sesiydi. Bir süre devam eden bu sessizlik hali Hasan'ın, -İhsan abi hayırdır, demesi ile bozuldu. -Hayır, hayır, dedi İhsan Abi ve başladı anlatmaya. Gençliğimi, çocukluğumu velhasıl geçmişimi düşündüm bir an. Bu dağlarda büyüdük biz, kimi zaman davar peşinde kimi zaman av. Her taşına bastım, her ağaca dokundum desem inanır mısınız? Yukarıdaki kayayı görüyor musunuz, Gölgeli Taş derler ona .Yayladan gelenler iyi bilirler bu taşın kıymetini. Bir yandan yokuş tırmanırsın, yokuş yorar seni; bir yandan da güneye dikilen ikindi güneşi yakar enseni. Ama tepeye çıktın mı Gölgeli Taş karşılar seni. Geri çevirmez kim sığınsa, bir gölgede ona sunar, bir nefes. Eskiden araba çok yaygın değil, bu yol da bu kadar işlek değildi. Biraz nefeslendik dinlendik mi hazırdık oynamaya. Taş yuvarlamaca. -Yüzümüze baktı muzipçe. Durdu bir an ve sonra, bowling vardı da biz mi oynamadık! Kimin taşı yola kadar inecek var mısın iddiaya. En yuvarlak kayayı bulur, olabildiğince hızla yuvarlar sonra arkasından tezahürat yapar, avını izleyen kartal gibi gözümüzü ayırmazdık ondan. Yuvarladığımız taşların pek çoğu ağaçlara takılıp yola inemezdi. Şimdi düşünüyorum da bu ağaçlar başımızı az dertten kurtarmamış. Yayladan köye, köyden yaylaya gidiş dönüş yaklaşık otuz kilometre ama kimin umurunda, güle oynaya gidilirdi. Şimdi ayaklar tembelleşti, yürümek sağlıklıdır cümlesi moda; yürümek değil. İhsan Abi, -Madem yürümekten söz ediyoruz Hasan tut elimden dedi ve Bismillah diyerek ayağa kalktı ve oğlu Enes'e seslendi, -Oğlum sen arabayla önden git, Çataltaş ta bizi bekle orada bir mola verelim inşallah, biz biraz yürüyelim, dedi ve böylece yola koyulduk. Bir süre sessizce yürüdük. Sağımızda akıp giden derenin ve ağaçtan ağaca sekerek bize eşlik eden kuşların sesini dinledik. Her an üzerimize gelecekmiş gibi duran dağları ve o dağların gölgesine sığınmış ağaçları seyrettik. Hepimiz aynı yerlere baktık ve fakat aynı şeyleri mi gördük ya da aynı şeyleri mi düşündük işte bunu bilemiyorum. Yürüyüşümüz bu minval üzere devam ederken; Yol dedi İhsan Abi bozuldu sessizlik. Yol değişir, yolcu değişir fakat gidilecek yer hep oradadır, bekler yolcusunu. Bize düşen yola çıkmak ve yoldan sapmamak. Biz ona sırtımızı dönmedikçe, o karşılamaya hazır bizi. Hele bir yönelelim yeter ki! Şu ağacı görüyor musunuz, nasıl da tutunmuş kayanın gövdesine. Niye şu kardeşim derenin kenarında bol toprak ve su içinde yaşarken ben buradayım demeden yaşama tutunmuş. Küsmemiş hayata, darılmamış kaderine. Madem bu kayanın kovuğu sahiplendi beni, burada filizlendim, öyleyse yaşamak için burada mücadele edeceğim. Dere suyundan sunmayacak belki ama sesi hep kulaklarımda çınlayacak, uzun gecelerde yoldaşım olacak. Yağmur toprağa inmeden önce bana selam verecek. Bülbül komşum olmayacak belki onu hep uzaktan seyredeceğim ama kartallar dostum olacak ve rüzgar beni hiç yalnız bırakmayacak. İhsan Abi, -Ne dersin Hasan, Bu ağaçlar da benim gibi mi düşünüyorlardır, yoksa her gün isyan ve hayıflanma içinde midirler? … İhsan Abi Hasan'ın cevap vermesini beklemeden konuşmaya devam etti. -Ya biz, elimizde bunca imkan onlarca nimet varken bir türlü bitmek bilmeyen sızlanmalarımız! Başarılı olmak için çalışmak yerine mazeretlerin arkasına sığınmamız, incir çekirdeğini doldurmayan meseleler yüzünden, hayatı kendimize ve çevremize dar etmemiz, tam da bize göre değil mi? İşte tam da bu noktada İNSAN'ın tanımı devreye giriyor. Durun, beni tanımlamak için acele etmeyin. Kanaat en büyük hazinedir düsturunca hareket edip, hangi mevkide olursa olsun şükretmeyi bilenler, istekleri doğrultusunda çalışıp çabalayıp tevekkül edenler, insan olsun, hayvan olsun ,bitki olsun varolan her varlığa, yaratılanı severiz yaratandan

ötürü, diyerek kardeş gözüyle bakıp ,kardeşlerine güzellikle muamele eden de insan değil mi? Öyleyse; işte ümit kapısı. Ümitsizlik yok. Bize yakışmaz. Bir süredir yoldaydık ve güneş öğle vaktinin yaklaştığını gösteriyordu. Hava sıcak olmasına sıcaktı ama sağımızda akıp giden derenin sesi, solumuzda gökyüzüne uzanan ladin ve sedir ağaçları ve koro şefi dağ esintisi serinletiyordu bizi. İhsan Abi, -Hadi şu ağacın altına oturup biraz nefeslenelim hem de sohbet ederiz kardeşlerimizle, dedi ve ağaca doğru yöneldi. Esselamü Aleyküm kardeşlik ,biz geldik. 03/03/2013 Mehmet Baylan

24


Ö Ğ R E T M E N L E R İ M İ Z 25


Öğrenci Meclis Başkanlığı Seçimi ve Cumali BAŞÜNLÜ

Çocuk Esirgeme Kurumu Ziyareti ve Mehmet BAYLAN

̆ own’lu Ogrenciler ile birlikteydik. D

26


Cumhuriyet Bayram覺n覺 Kutlarken

Okulumuzda Fidan Dikimi

Okulumuzda G羹l Dikimi

27


Temizlik ve Hijyen Semineri

Istiklal Marşını Okuma Yarışmasında Yunus Emre ESEN Dereceye Girdi

Polis Seminerimiz

28


10 Kasım Atatürk’ü Anma Etkinliğimiz

̈ eslek Tanıtım Gunleri M

Milletvekilimiz Cem ZORLU ve Kaymakamımızın Ziyareti

29


Bahar Bayramı – Nevruz- Kutlamamız

̆ niversite Ogrencisi Mezunumuz Nur KARAAĞAÇLI’nın Semineri U

30


Polis Haftasında Büyük Başarı: Asiye DOĞRU ve Öğrencileri

̆ grencilerimiz Toplu Halde O

Spor Takımlarımız Başarılı Bir Yıl Geçirdiler: Arif GÜLER ve Öğrencileri

31


Belediye Başkanı, Polis Müdürü, Başhekim ve Kaymakamımızı Ziyaret

Şehit Aileleri Derneğine Yaptığımız Ziyaret ve Rahmetli Recai Amcamız..

32


Okulumuzdaki Satranç Turnuvası ve Ali KARAASLAN

Veli Toplantılarımız

Sivil Savunma Tatbikatı ve Programı: Yaşar KELEŞ ve 10 C Sınıfı

33


Okulumuzun Şehitlik Ziyareti

Okulumuzun Gaziler Derneğine Yaptığı Ziyaret

Necip Fazıl KISAKUREK Kitap Okuma Grubumuz ve Erdem AKYÜZ

34


Kutlu Doğum Haftası Ekinliklerimiz: Gül Dağıtımı ve Günün Hadis’i Faaliyeti

̆̈ utlu Dogum Haftası Nedeniyle Gul Lokumu ve Hadis Kartları Dagıttık: Mehmet BAYLAN K

Bu Yıl Veda Edeceğimiz 12 F ve 12 D Sınıfları

35


Değerler Eğitimi Kapsamında Ödül Alan Öğrencilerimiz

Okulumuzu Ziyaret Eden Ortaokul Öğrencileri Okulumuzda Özel Günler Unutulmaz

36


Okulumuzun Eskişehir’e Düzenlediği Gezi

37


BU KÖKLÜ ÇINARIN BİR YAPRAĞI DA SİZ OLMAK İSTEMEZ MİSİNİZ? Sizi de aramızda görmek istiyoruz...


Dergi pdf