Issuu on Google+

Mommie D ve Tab'a ithafen

-1-

O

oof, başım nasıl ağrıyor! Yazılmamış alışveriş listesini masaya bırakıp telefona bakmaya gittim. Arayanı bir an önce defetmeliydim. Kahretsin! Arayan kesin Jesi'ydi. Aslında onu, bugün iş yerinden aramam gerekiyordu ama korkunç bir baş ağrısı ile uyandım ve iş yerindeki sekretere hasta olduğumu ve işe gelemeyeceğimi söyledim. Neredeyse öğlen olmuştu ve başım hâlâ deli gibi ağrıyordu. Büroda bu şekilde çalışmaya dayanamazdım. Telefon nerede yahu? Artık kızlarla bu kadar fazla takılmamalıydım. Her perşembe aynı şey oluyordu; akşam yemeği için buluşuyor, ardından, barda birer kokteyl içiyor ve o haftaki durum değerlendirmesini yapıyorduk. Aslında pazar akşamları program yapmıyorduk ama dün akşam önemli bir nedenimiz vardı. Sabaha dek LeChic Butik'inin açılışını kutlamıştık ve numune satışında da her şey yolunda giderse sevinmem için bir neden olacaktı. "Tavşanım, seni unutmadım," dedim, kablosuz telefonu üçüncü çalışında oturma odasında bulduğumda. "Telefona hemen yetişemedim. Temizliğe başlayıp kendini durduramadığında nasıl olur, bilirsin. Yarın görüşüyoruz, öyle değil mi?" "Sesin bana gayet sağlıklı geldi. Ofisini aradım, hasta olduğunu söylediler. İyi misin babygirl?" Arayan eski sevgilim Joe'ydu. Beni böyle çağırması çok hoşuma gidiyordu. Bu sözü bir kez, annem söylerken duymuştu ve sonra o da kullanmaya başlamıştı. "Merhaba aptal, iyiyim. Ancak sabaha karşı yatağa girebildim, o yüzden bugün izin aldım." "Yine mi dışarıya çıktın? Sana daha önce de söylemiştim. Dışarıda sana layık kimse yok. Neden ait olduğun yere geri dönmüyorsun? İhtiyacın olduğunda ben her zaman yanındayım." Joe ile geçen sene bir çöpçatan ajansı sayesinde tanışıp altı ay birlikte olmuştuk. Çevresindeki tek bebeğin ben olmadığımı öğrenmem çok sürmemişti. Benim dışımda BabyBoo, BabyDee, Babyhayatım, bebişim, Babyanne ve şeker bebek vardı. Ve bunlar sadece bebek olanlardı. Kız kardeşleri, anneleri ve tatlıları hiç sormayın. Tüm bu kadınları nasıl idare


ettiğini hâlâ anlamış değilim. Tanrıya şükür ki prezervatif kullanıyorduk. Aslında Joe çok iyi bir insandı ama "sorumluluk" kelimesi onun sözlüğünde yer almıyordu. Fakat yine de ona kızamıyordum. Çünkü bana asla yalan söylememişti. Sadece, ben ona doğru soruları sormamıştım. İkimizin de aynı kafa yapısına sahip olduğunu düşünüp onun da benim gibi tek eşli bir ilişki aradığını düşünmüştüm. Her neyse, bu hatayı bir kez daha tekrarlamayacağım nasıl olsa. "Bu konuyu bir kez daha düşüneceğim," diye şakalaştım onunla. "Fakat o kadar revaçtasın ki rakiplerimle baş edebileceğimi düşünmüyorum." Joe bana o kadar sıcak bir his veriyordu ki onunla birlikte olduğum zamanlarda etrafımdaki her şeyi unutuyordum. Aşk değildi bu. Ama onu gerçekten seviyordum. Kendimi onun yanında çok iyi hissediyordum. Benimle ve benim tutkulu hâlimle çok iyi baş ediyordu. Onunla birlikteyken tamamen kendim gibi davranabiliyordum. Ve bu nedenle alçak ve yalancı bir pislik olduğunu öğrendiğimde dünyam yıkılmıştı. Fakat yine de dostça ayrılmıştık. Kötü sonuçlanabilirdi elbette ama ben kontrolümü kaybetmemiştim. Bu özel ilişkiyi mahvetmemek için küçük bir fedakârlık yapmaya hazırdım; gururumdan vazgeçmeliydim. İlişkimiz bitmişti fakat ayrılığımızın ikinci haftasından sonra onu özlemeye başladım. Bu durumda yapabileceğim tek şeyi yaptım: Onu arayıp hayatıma tekrar girmesini istediğimi söyledim. Ama sadece dost olarak. Joe, önce bu şartı kabul etmedi. Ne kadar zeki olursa olsun, kendini dünyadaki tek erkek, Tanrı'nın bir armağanı olarak görüyordu. Tekrar yatağıma girmek istiyordu ve benim de buna izin verecek kadar çaresiz bir durumda olduğumu düşünüyordu. Derler ki; erkekler bacaklarının arasındaki küçük şeyleri ile düşünürler. Fakat bu teoride bir problem vardı. Çünkü erkekler, az da olsa düşünebiliyorlardı. Joe ise bu düşüncenin tam tersiydi. Erkeklerdeki "anima", yani kadınlara yaklaşmalarını sağlayan yön, sadece bir maskedir. Bunu konuda çok ciddiyim. Bacaklarının arasındaki şey, onunla yapacak bir şey bulana kadar işe yaramayan, gereksiz bir et parçasıdır. Erkeklerin buna şiddetli bir şekilde yoğunlaşmalarının nedeni de budur. Bu et parçasıyla

ne

yapabileceklerini

düşünürler.

Penislerinin

varlığını,


abartılmış önemini, bununla ilgili ürettikleri kuralları ve bu konu hakkında sürekli yaptıkları sohbetleri, hayatlarındaki başarısızlıkları ve hatalarını örtbas etmek için kullanırlar. Joe sonunda anladı ve sallanan şeyi için mühürleyip kilitlediğim hazineme ulaşamayacağı yeni ilişkimizi kabullendi. Hatta arada ona ayrılmamak için hâlen direndiği haremiyle ilgili aşk hayatı hakkında taktikler veriyordum. "Sana daha önce de söylemiştim," diye düşüncelerimi böldü. "Tek bir kelime söylemen yeterli. Senin için diğer her şeyden vazgeçmeye hazırım." "Tabii, tabii. Söyle bakalım aramanın sebebi nedir?" diye sordum ve ahizeyi kulağımla omzum arasına sıkıştırıp aynı zamanda çamaşır odasındaki kurutucudan çamaşırları çıkartmaya başladım. Çamaşırları dün akşam çıkartmam gerekirdi, diye düşündüm, çamaşır sepetini koridordan yatak odasına taşırken. En azından en sevdiğim kotumu. O kadar buruşmuşlar ki açılmaları günler sürecek gibi görünüyordu. Hemen markete kadar gitmek için ne giyebileceğimi düşündüm. "Orda mısın?" Joe'un derin sesini çok seviyordum. Özellikle de yatakta bana güzel kelimeler fısıldadığında. "Evet, seni dinliyorum." Kadınların birkaç işi bir arada yapabildiklerini ona hatırlatmak istemiyordum. Onun yerine çamaşır sepetini yere koyup yatağın kenarına oturdum. "Tüm dikkatimi sana veriyorum. Söyleyeceğin her kelimeyi can kulağıyla dinleyeceğim. Söyle bakalım, ne oldu." "Hiç. Önemli bir şey yok," diye yanıtladı. "Sadece tatile gitmeden önce seninle konuşmak istedim." "Öyle mi? Nereye gidiyorsun?" "Hawaii'ye, bebeğim. Benimle birlikte gelmek istemediğine emin misin?" "Peki, Alicia ne olacak? Üçümüz birlikte mi gideceğiz yoksa bana onun biletini mi vermek istiyorsun?" "Hadi ama babygirl! Bir çaresini bulurum." "Gerçekten mi?" "Seni ne zaman yarı yolda bıraktım ki?" "Bak, kapatmam gerekiyor. Diğer hat çalmaya başladı ve arayan Jesi'dir


muhtemelen. Alicia ve sana güzel bir tatil diliyorum, oldu mu?" "Sana oradan bir hediye getireceğim." "Tamam," dedim ve diğer hattı almak için düğmeye bastım. "Tavşanım, telefona cevap vermen neden bu kadar uzun sürüyor ve Tanrı aşkına beni neden aramadın?" "Selam Jesi. Diğer hatta Joe vardı ve temizlik yaptığım için seni arayamadım." Mutfağı sildiğim aklıma geldi. Kontrol etmek için mutfağa gittim. Yer artık kuruduğundan kovayı ve paspası kaldırdım. "Joe nasılmış?" "Hawaii'ye tatile gidecekmiş," diye cevaplarken kovadaki kirli suyu tuvalete boşalttım. Ardından yatak odasına geçip tekrar kuruyan çamaşırları düzenlemeye başladım. "Gerçekten mi? Tanıdığım herkesten daha çok tatil yapıyor bu adam. Belki de kadınlarının gönüllerini hoş tutması gerekiyor dur." "Tavşanım, güldürme beni. Dün akşamdan dolayı başım hâlâ ağrıyor." "Bu sefer kimi götürüyor?" diye gülerek sordu Jesi. "Alicia." "Üç ay önce de onunla tatile çıkmamış mıydı?" "Galiba öyle ama emin değilim. Joe'nun nasıl bir kumarbaz olduğunu biliyorsun. Kadın trafiği o kadar karışık ki listesini tutmaktan çoktan vazgeçtim." "Seni anlıyorum. Yarın görüşüyoruz değil mi?" "Elbette, kaçta görüşeceğiz?" "Irene ile görüştün mü?" diye sordu Jesi. "Hayır. Onu, seninle konuştuktan sonra aramayı düşünüyordum." "Saat on bir buçukta, Macy'nin önünde diyelim mi?" "Olur, benim için uygun." Alışveriş merkezi, merkezî bir yerdeydi ve benim evden buluşma saatinden sadece birkaç dakika önce çıkmam yetiyordu. "O tarafa geçmek için yeterli zamanımız olur." "Anlaştık. Yarın görüşmek üzere. Irene'yi hemen arayacaksın değil mi?" "Evet, ve ulaşamazsam mesaj bırakırım." Jesi hemen aramadığımda bunu yapmayı unutacağımı çok iyi biliyor. "Pekâlâ. Benden de selam söyle," dedi. "Yarın görüşürüz."


Katlanmış çamaşırlarımı dolaba ve çekmecelere yerleştirmek bildiğim tüm işlerden daha zahmetlidir. Bir yığını kenara, kalan diğer yığını da köşeye itmem gerekiyor. Nihayet işi bitirdim ve yaptığım işten çok memnunum. Baş ağrısına rağmen ev işini bitirdim. Mutfağa gidip bulaşık makinesindeki bulaşıkları çıkarttım ve önümüzdeki hafta için yeterince erzağımın olup olmadığını kontrol ettim. Çünkü hafta sonları istisna durumlar dışında asla markete gitmezdim. Alışveriş arabaları ile koridorlarda koşuşturan ve son paket süt için kavga eden delilere tahammül edemiyordum. Pazartesi günleri daha sakin oluyordu. O nedenle oturup tekrar alışveriş listemi yapmaya başladım. Birkaç dakika sonra telefon tekrar çaldı. Sürekli rahatsız edilirsem evden nasıl çıkacağım? Saat iki buçuk oldu bile ve hâlâ Irene'yi aramadığım aklıma geldi. Ahizeyi kaldırıp özür dilemeye başladığımda arayanın yine Jesi olduğunu fark ettim. Irene'yi aramayı unutmayayım diye arıyordu Irene ile her şeyi hâllettikten sonra tekrar alışveriş listemi yazıp bitirdim. Ardından günün yorgunluğunu atmak için sıcak ve uzun bir duş alıp giyindim. Uzun uzun düşündükten sonra sonunda kot kumaşından yapılmış, açık mavi, beyaz bölümünde derin bir yırtmacı olan güzel bir mini elbise giymeye karar verdim. Üzerine de elbiseye uygun, bolero tarzında, üç düğmeli kısa bir ceket. Bu elbise uzun bacaklarımı ortaya çıkartıyor, karnımı düz ve beni daha büyük gösteriyordu. Son süt kutusunu

avlamak

üzere

koridorlardan

Bay

Doğru'nun

gelip

gelmeyeceğini kim bilebilirdi ki? Görüntünün abartılı hâlini azaltmak için koyu mavi bez ayakkabılarımı giyer ve çanta yığınının arasından da sırt çantamı alırdım. Aynaya son bir kez daha baktıktan sonra markette geçecek kısa serüvenim için hazırım. Fakat önce evin içini tekrar kontrol edip her şeyin yerli yerinde olup olmadığına baktım. Ne zaman erkek misafirin geleceği hiçbir zaman belli olmaz, değil mi? Arada sırada bu dileğimi düşünmek hoşuma gidiyordu. Gülümseyerek

etrafıma baktım.

Bunun

nadir

bir

an

olduğunun

bilincindeyim çünkü her zaman, yaptığımı hayranlıkla seyredecek vaktim olmuyordu. Lower Manhattan'da güzel bir şehir evinde yaşıyor ve evimi


seviyordum. Evin bana ait olması, daha doğrusu ipoteğin son taksidini de ödedikten sonraki ay bana ait olacağı düşüncesi daha da hoşuma gidiyordu. Hayat güzel de olabiliyormuş. Otuzlu yaşların başındayım ve bu genç yaşıma rağmen Manhattan'deki en büyük bankalardan biri olan Deutsche Bankası'nda bilgisayar danışmanlığı

bölümünün

kıdemli

yöneticisiyim.

Gerçi

üniversite

diplomam yoktu ama üç yabancı dilim vardı Son altı aydır her çarşamba akşamı, şirketteki yeni bir proje için Almanca dersi alıyordum ve Harlem'in İspanyol bölgesinde veya Bronx'da büyüyen herkes ikinci dil olarak İspanyolca'yı zaten biliyordu. Kariyer sahibi olmak isteyen bir adam için bu görev, büyük bir başarı sayılırdı. Ama ben bir adam değildim; altmış kilo ağırlığında, katıksız bir dişiydim. Belki artık otuz altı beden gibi mükemmel bir vücut ölçüm yoktu. Onun yerine güzel hatlara sahip kırk beden bir ölçüm vardı ve iyi göründüğümün farkındaydım. Kendime olan bu güvenim ile hırsım beni ayakta tutuyordu ve başarımın anahtarı da bunlardı. Ne yazık ki dünyadaki hiçbir başarı, gecelerinizi yalnız ve soğuk bir yatakta geçirmemenizi sağlamıyordu. İş arkadaşlarımdan bazıları fazla hırslı olduğumu söylüyordu. Annem de erkekleri agresif tavırlarımla kovaladığımı düşünüyor ve bana daha uyumlu olmamı öneriyordu. Ne de olsa gençleşmiyorsun, diye her fırsatta da hatırlatıyordu. Acaba

gerçekten,

toplantıları

yönettiğim

gibi

seviştiğimi

mi

düşünüyordu? Değişiklik olsun diye arada bir sırt üstü yatmak veya doğru adamın bana değişik bir şeyler öğretmesi beni rahatsız etmezdi. Fakat burada önemli olan kelime, adamdır. Çocuk sahibi olmadan bez değiştirme niyetinde değildim. Başka bir olay için hazırdım ve yarınki açılışı dört gözle bekliyordum. Orada benden hâlâ nasıl iş çıkabileceğini göstereceğim herkese. Bir de açılış için ne giyeceğimi bilebilsem... Ve Tanrı aşkına, saçlarıma ne yapmalıyım? Görüntüm mükemmel olmalı. Umutsuz görünmemeliyim ama aynı zamanda hiçbir şey umurumda değilmiş gibi de olmamalıydı. Her şey sırayla, diye düşünüp marketin yolunu tuttum.


-2-

B

ir bakalım... Yağ, yok en iyisi yağı azaltılmış margarin, Hâagen Dazs marka pekin cevizli yağ, soya sütü, çay ve brokoli, tavuk budu, makarna, kıvırcık salata, soda ve tuzlu simit. Alışveriş listemi

çözmek biraz zor çünkü aceleyle masayı silmeye çalışırken üstüne kahvem döküldü. Bir de unutmadan tampon. Bunlardan ne kadar çok alırsam o kadar iyi. Geçen hafta sonu, gece saat on ikiye çeyrek varken köşedeki bakkala kadar gitmek zorunda kaldım. Uyumadan önce tuvalete gidip tamponumu değiştirmek istiyordum ki dehşetle yeterli stoğumun olmadığını fark ettim. Kanlar damlarken tuvalette oturuyordum ve iç çamaşırımı

tuvalet

kâğıdı

ile

doldurup

doldurmasam

mı,

diye

düşünüyordum. Fakat sonra ertesi sabah yapabileceğim bir şey olmadığı geldi aklıma. Tuvalet kâğıdını (bu fikri bana Jesi vermişti) yatarken takmak ile ertesi gün ofiste bu şekilde dolaşmak arasında tabii ki bir fark vardı. Böyle bir problemle bir daha karşı karşıya kalmamak için yedek olarak bir paket daha tampon alıyordum. Market ağzına kadar doluydu. Buraya ilk geldiğimde boş görünüyordu fakat şimdi durmadan insanlar geliyordu. Bu kadar insan nereden geliyor? Bu kargaşada alacağım bazı şeyleri sürekli unutuyordum ve alışveriş listemdekileri tamamlayana kadar üç kez kasa sırasından çıkmak zorunda kaldım. Bu yetmiyormuş gibi arkamdaki yaşlı adamın elindeki sebzesi de beni rahatsız edip duruyordu, bacağıma değen şeyin yeşil kabak olduğunu umuyordum. Yarınki açılış ile kafam o kadar meşguldü ki başka hiçbir şeye konsantre olamıyordum. Yeni butik, yani LeChic, yarınki açılışından sonra çok uygun fiyatlara numune satışları ile başlayacak. Adını da Süper Salı koydular ve bu muhteşem bir olay olacak... "Bayan? Sıradaki... Bayan, sıra sizde..." dedi sigaradan dolayı sesi kısılmış kasiyer kadın ve beni düşüncelerimden kopardı. Eve dönerken köşedeki lokantaya uğradım. Bu arada karnım acıkmıştı ve Many's'de şehirdeki en iyi ev yemekleri yapılıyordu. Uzun bir günden sonra bana iyi gelecek, diye düşündüm. Burası, herkesin birbirine gizlice


önerdiği bir yerdi. Ama görünüşe göre herkes bunu öğrenmişti çünkü içerisi tıklım tıklımdı. Fakat daha kapıdan içeriye girmeden ağzımın suları akmaya başladığı için kalabalığı fazla önemsemedim. Daha şimdiden damağımda kızarmış tavuğun, fırında pişirilmiş peynirli makarnanın ve patatesli lahana salatasının tadını hissediyordum. Büfe o kadar iştah açıcı görünüyordu ki etrafımdaki hiçbir şeyi algılayacak durumda değildim. Hayatımda vazgeçemediğim bir şey varsa, o da yemekti. Diğeri de alışveriş. Fakat sonra o kadını gördüm. İlk tepkim, onu görmezlikten gelmek oldu. Belki onlar da beni görmezlikten gelirler diye umut ediyordum ki umudum boşa çıktı. AJ bana doğru geliyordu. İkinci düşüncem ise kahretsin! Allah'ın belası! oluyor. Fakat çok doğal davranmaya çalışıyordum. Sanki lokantada her gün eski nişanlım ve eşine rastlıyormuş gibiydim. Büyük bir gayretle plastik tabağıma makarna ve yanına birkaç kaşık lahana salatası koymaya çalıştım. Tabağıma bu yemekleri yığarken korkunç bir şekilde obur görünüyor olmalıydım fakat şu an ellerimi meşgul etmek zorundaydım. Sırada patates salatası var. Fakat AJ yanıma geldiğinde tabağıma koyacak başka bir şey daha kalmamıştı. Kızarmış tavuk da bitmişti. "İyi görünüyorsun tatlım," dedi, sanki iki buçuk sene önce değil de dün ayrılmışız gibi. "Nasılsın Dori?" "Mükemmel," diye gereğinden fazla abartarak cevap verdim. Ama görünüşe göre o, bunu fark etmiyordu. "Ya sen? Nasıl gidiyor?" diye daha az heyecanla sormayı başardım. "İyi. Her şey çok iyi. İş büyüyor ve gelişiyor ve az önce Kathy'nin tekrar hamile olduğunu öğrendik. Bunu kutluyoruz. İkinci çocuğumuz," dedi ve mutlu fakat tedirgin bir şekilde gülümsedi. "Aa, tebrik ederim," diye karşılık verdim ve Kathy'nin olduğu tarafa doğru gülümsedim. "Eşine de tebrik ettiğimi söylersin." "Tabii ki. Hey, neden yanımıza oturmuyorsun? Biz de az önce geldik ve bize katılırsan çok seviniriz." "Ay, çok teşekkür ederim. Fakat kabul edemeyeceğim." Buna uzun süre dayanabileceğimi düşünmüyordum. "Gördüğün gibi alışverişten döndüm


ve tavuğu getirmelerini bekliyorum. Hemen gideceğim." "Emin misin?" "Evet, gerçekten." Katı duruyordum. "Bütün gün dışarıdaydım ve evde beni bir sürü iş bekliyor," diye uydurdum. "Neyse, belki bir dahaki sefere." "Evet, neden olmasın." Çalışanın kızarmış tavuk tepsisini doldurması bir asır gibi gelmişti. "Neyse, numaram sende var. Arada bir ara," dedi AJ, eşinin yanına dönmeden önce. Ardından bir kez daha arkasını döndü. "Gerçekten çok iyi görünüyorsun Dori. Buna gerçekten sevindim. Bir şeye ihtiyacın olduğunda beni ara." Zayıf bir şekilde gülümsemeye çalışarak olur anlamında başımı salladım. Bunu çok beklersin, geri zekâlı. Sesinde bir parça pişmanlık yok muydu? Yanlış anlamadıysam tüm mutlu görünme çabaları arasında biraz üzgün gibi görünmüştü bana. Oh, çok iyi olmuş, diye düşündüm kasada paramı ödeyip arkama bakmadan lokantayı terk ederken. İki sene öncesine kadar hayatımda her şeyin mükemmel olduğuna inanıyordum. İş hayatım mükemmel gidiyordu ve evlenmek üzereydim. Nişanlımı dünyanın en inanılmaz ve muhteşem erkeği olarak görüyordum. Hayatım, masallardaki prenseslerin hayatları gibiydi. Fakat masalın sonu "ve sonsuza kadar mutlu, mesut yaşadılar" olarak bitmedi. Ne zaman bozulmaya başladığını tam olarak hatırlamıyorum. Her şey çok güzel giderken aniden balonun patlaması gibi patladı ve hayatım paramparça oldu. AJ'dan sonra kimse beni gerçekten etkileyemedi. Aramızdaki çekim büyüleyiciydi. Çekim o kadar güçlüydü ki sanki gözle görülecek gibi. Kahretsin!

O

zamanlarda

sadece

onu

düşünmem

bile

beni

heyecanlandırıyordu. Her dakikanın tadını çıkartıyordum. Vücudunun her santimetresine hayrandım, özellikle vücudu sıkı sıkı bana dayanıyorsa. Bir gün Bayan AJ olma düşüncesi beni o kadar büyülüyordu ki adeta kör gibiydim. Ta ki bir gün bu rüyadan uyanıp gerçekleri görene kadar. "Çocuğum, her şeyi bir karta bağlamaman gerektiğini biliyorsun," derdi annem. Bir karara varabilse iyi olurdu. Bir anda bir adamı elimde tutabilmek


için fazlasıyla baskın davrandığımı söylüyordu. Bir yandan da her kararı erkeğe bırakmamak gerektiğini söylüyordu. Belki de anneler hep böyledir. "Beni

tanıyorsun.

İşlerine

karışmak

istemem.

Sadece

benden

istenildiğinde bir şey söyleme gereği duyarım. Bana sorarsan..." Tabii ki; sormuyorum, deli miyim? Ama her anne gibi sormadan fikrini söylüyordu. İlk başlarda odanı topla çünkü ben öyle söylüyorum. Biraz büyüdüğünde; sebze yemelisin, çünkü senin için iyidir oluyor. Ergenlik çağında da; akşamları geç gelme çünkü benim çatımın altında yaşadığın sürece, benim kurallarıma göre hareket edeceksin olarak değişiyordu. Ve bir yetişkin olduğunuzda evden ayrılıp da kendi evinize taşındığınızda telesekretere sürekli not bırakırlar çünkü annen senin için neyin iyi olup neyin olmadığını biliyor. En geç o zaman gerçeği fark ediyorsun. Kaçış yok! Sevgili annen var olduğu sürece sana annelik yapacaktır. Bu durumda yapacak bir şeyin yok. Eğer artık, çocukların büyüklerine karşı hiç saygısı kalmadı sözünü dinlemek istemiyorsan susup itiraz etmemekten başka yapacak bir şeyin yoktur. "AJ'ye çok fazla güvendin," dedi. "Beni yanlış anlama. Onu seviyordum ve damadımız olması beni gururlandırırdı. O iyi bir adam ama bazen böyle bir ilişkiyi iki kez düşünmek gerekir. Ne için iyi olduğunu kim bilebilir?" Anneme, ayrılma sebebimizi hiçbir zaman tam olarak anlatmadım. Eğer ayrıntıları ona anlatsaydım, tüm konuşmalarımızda bununla ilgili yorumlarını sürekli tekrarlardı. Sonuçta her türlü olay için kullanabileceği birkaç nasihat ile ucuz atlattım. "Her işte bir hayır vardır," dedi. "Bunu da hayat tecrübesi olarak al." AJ ve Kathy, biz ayrıldıktan yaklaşık bir yıl sonra evlendiler ve hemen yedi ay sonra ilk çocuklarını dünyaya getirdiler. AJ'ın motosiklet kazasından sonra tanışmışlardı. Sadece birkaç sıyrığı olduğu hâlde hastaneye götürülmek için direnmiş. Kathy, ambulansta görevli bir hemşireydi. Evlenecekleri haberlerini aldığımda kızgınlık ve nefret hissetmiştim. Sadakatsizliğini hâlâ unutamamıştım ve bana yaptıkları için ondan nefret ediyordum. Kendimi aşağılanmış ve aldatılmış hissediyordum ama bu başarısızlık için kendimden daha çok nefret ediyordum.


Aslında Kathy iyi bir kız. Belki AJ'ye göre fazla silik ama yine de iyi bir insan. İlk çocuklarının doğumundan sonra işini bırakıp mutlu ev kadını olarak bana ait olması gereken yeri almıştı. Sessiz olup arka planda kalmak onu rahatsız etmediği için AJ'nin dünyasına mükemmel bir şekilde uyuyor gibi görünüyordu. Bugün bu konuyu düşündüğümde aslında benim için böylesinin daha iyi olduğunu bir kez daha anladım. Normalde, birkaç sokak ötede olan lokantadan evime yürürdüm ama bugün metro ile daha hızlı gitmeye karar verdim. Alışveriş torbaları ve yemeğimle treninin kalabalığına karıştığımda kalbim hafiflemişti. Eskiden AJ'yi bir gün tekrar görürsem, ona ne söyleyeceğimi sık sık düşünürdüm. Şimdi bunu biliyorum. Düşündüğümden daha az acı verdi, derdim. Evimin kapısının kilidini açtığımda hafiflemiş bir şekilde iç geçiriyorum; nihayet evime geldim. AJ, hayatımda benim için zor bir tecrübe ve büyük bir kayıptı. O günü üç sene öncesi değil de, dünmüş gibi hatırlıyorum. Sonbahardı. En sevdiğim romantik mevsim. Yaprakların renkleri değişip ağaçlardan düşüyordu. Kaldırımlar kızıl, koyu turuncu, elma sarısı ve kahve tonlarından açık yeşile kadar tüm renklere sahip yapraklar ile doluydu. Bazı yapraklarda tüm bu renkler leke ve şekiller olarak karışık duruyordu. Kendimi çok iyi hissediyordum çünkü çalıştığım yerde sadece üç senedir bulunmama rağmen ikinci kez terfi etmiştim. AJ ve ben tüm hafta sonu bunu kutlamıştık. Cumartesi veya bazı durumlarda pazar günleri çalışmak zorunda olmadığı nadir hafta sonlarından biriydi. Sürekli çalışması beni rahatsız etmiyordu. Çünkü ben de çok hırslıydım ve başarı için nelerin gerektiğini biliyordum. İş arkadaşlarını tanımamam beni rahatsız etmiyordu. Birlikte olduğumuz dört sene boyunca öğlen yemeklerinde bile buluşamıyorduk ve ben özürlerini sorgulamıyordum bile. Çok sabırlı ve anlayışlıydım. İlişkimizin iyi gitme sebebi, bir ilişkinin yapı taşı olan karşılıklı güven ve saygıydı. Yaptığımız planların bazen son dakikada değişmesi rahatsız edici oluyordu fakat sonuçta kabul edilebilir bir şeydi. Şikâyetçi olmak istemiyordum, olmuyordum da. Fakat şimdi arada bir şikâyet etmem gerekliymiş, diye düşünüyorum. Erkekler ile ilişkilerde annemin bana


sürekli söylediği en önemli ikinci kuralı unutmuştum: Asla bir adamın işini fazla kolaylaştırma. Bir insanı ne kadar iyi tanıdığınızı düşünseniz de aslında onu ne kadar az tanıdığınızı fark etmeniz çok şaşırtıcıydı. O sonbahar günü nişanlım hakkında bilmek istediğimden daha fazla şey öğrenmiştim. Ona romantik bir öğle yemeği ile sürpriz yapmayı planlıyordum. İşlerim o günlerde sakindi ve bu yüzden boş vaktim oluyordu. Daha önce de belirttiğim gibi son zamanlarda şansım yaver gitmişti ve bir projeyi bitirmek için son bir buçuk ay çok fazla çalışmıştım. Herhâlde kendi şansımdan biraz da ona bulaştırmak istiyordum. Ofiste olduğundan emin olmak için akşama Jesi ve irene ile randevum olduğunu hatırlatmak bahanesiyle onu aradım. Yine beklenmedik

toplantılardan

birinde

olduğundan

telefona

kendisi

çıkmamıştı fakat sekreteri Jane notumu ileteceğini bildirdi. Toplantının uzun sürmeyeceğini ve döner dönmez bu konuyu ona hatırlatacağını söyledi. Mükemmel, diye düşündüm. Çünkü toplantıda kaybettiği vakti öğle paydosu zamanında çalışarak geçirmesi gerekecekti. Zaten fazla durmayacaktım. Sadece onu ne kadar çok düşündüğümü ona göstermek istiyordum. Böylece on dakika içinde taksiyle ofisine gidip vakit kaybetmemek için Jane'e geçerken bir selam verip doğruca odasına doğru yürüdüm. Jane'in beni durdurmaya çalıştığını fark etmemiştim bile. Heyecanla hafif bir şekilde ofis kapısını tıklattım ve kapıyı açtım. Kendi hatan. Hayatımın şokunu yaşadım. Bugün bile aklıma geldiğinde midem kasılıyor. Sinirden mi üzüntüden mi bilmiyorum. Bu kısa an tüm hayatımı değiştirmişti. "Düşündüğün gibi değil," diye aceleyle bağırmıştı. Onu dinleme gereği bile duymamıştım. Şimdi artık düşünürken, o sırada şoka girdiğimi biliyorum. Trans hâlin- deymişim gibi o sahne gözlerimin önünde belirdi. Her şeyi görüyordum fakat gördüğümü algılayamıyordum. O kadar gerçek dışıydı ki. Hayatımın son dört yılını birlikte geçirdiğim bu adam, aslında bir yabancıymış. "İş yemeğindeydik ve olaylar biraz kontrolümüzden çıktı. Başka bir şey değil." Hareketleri biraz fazla sıradan gibiydi. Önce ne yapmam gerektiğini bilemedim. Bayılmalı mı, kusmalı mı


yoksa dövünmeli miydim? Aslında kıçına tekmeyi basmak istiyordum. Ve bir açıklama istiyordum. Hayır, Allah'ın belası hayır! Detaylı bir bilgi istemiyordum. Aslında sadece testislerine tekme atmak istiyordum. Doğru düzgün düşünemeyecek durumdaydım. Sanki bunların hepsi bir türlü uyanmayı başaramadığım bir kâbustu. Ön odaya nasıl geçtiğimi veya pahalı, siyah deri koltukta ne kadar süre oturduğumu hatırlamıyorum. Ve zavallı Jane! Senelerdir AJ için çalışıyordu ve o sahneye büyük bir üzüntü ile şahit olmuştu. Daha sonradan AJ'nin bu olaylarını ben öğrenene kadar idare ettiğini öğrendim. Her neyse, orada benimle ilgilenen Jane'di. Birinin elime bir bardak su tutuşturduğunu ve alnımı soğuk, nemli bir bez ile sildiğini hayal meyal hatırlıyorum. Acaba gerçekten bayılmış mıydım? "Bak tatlım," dedi bana toplantılarda kullandığı kendini beğenmiş filozofvari ses tonuyla. Sadece vicdanı rahat olmadığı zamanlarda benimle bu şekilde konuşurdu. Bu ses tonu, bir şeyler gizlediğini gösteren bir delildi. "Çok masumcaydı. O benim için hiçbir şey ifade etmiyor," dedi ve kendine bir fincan kahve doldurdu. Mutfakta duruyordu ve işteyken de üzerinde olan takım elbiseyi giyiyordu. "Çok basit bir açıklaması var." Aptalca olansa; bana iki kere ikinin hâlen dört ettiğini anlatmaya çalışan, sıkılmış bir matematik profesörü gibi konuşmasıydı. "Bugün çok yoğunduk ve ortam çok gergindi. Bana sadece omuzlarıma masaj yapmayı önerdi. Başka bir şey olmadı. Gerçekten." Çok sakindi. Karşısında nişanlısı, yani ben duruyordum ve aklına, basit bir açıklama yapmaktan başka bir şey gelmiyordu. Ben bu hayvan herifi, pantolonu bileklerine kadar inmiş bir durumda ve karşısında eğilmiş küçük AJ'yi ağzında ısıtan bir kadın ile yakalamıştım. Kahretsin! Bunun için basit bir açıklamadan daha fazlasını yapması gerekiyordu. Ayrıca kelimeleri ezberlemişe benziyordu. Bunları söylerken bir kez bile beni sevdiğini veya pişman olduğunu söylemedi. Tam tersi. Bana tüm bunların bir yanlış anlamadan başka bir şey olmadığını anlatmakla o kadar meşguldü ki mutfağının ne hâlde olduğunu dahi fark etmiyordu. Kapının yan duvarındaki koca deliği, çizilmiş dolap kapılarını veya lavabodaki


kırık bardakları fark etmesini sağlamadan bana verdiği anahtarı masaya fırlattım. Evine verdiğim zararı gördüğünde AJ'nin yüzünün alacağı ifadeyi düşünüp gülümseyerek dışarıya çıktım. Özellikle yatak odasını bir görmeliydi! Birkaç kez evine ve eşyalarına verdiğim zarar hakkında bana şikâyette bulunmak için aradıysa da umursamadım ve o da aramaktan vazgeçti. Üç seneden sonra ilk defa bugün karşılaştık. Yemeğimi yeyip, bugün olanları düşündükten sonra o kadar yorulmuştum ki; uzaktan kumanda ediliyormuş gibi hareket ediyordum. Özellikle AJ'yi gördükten sonra artık hayatımda bir değişiklik yapma arzusu tüm bedenimi kaplamıştı. Saat daha erken olduğundan koltuğa uzanıp televizyonu açtım ve orada uykuya daldım.


Tami Newton - Le Chic Butik