Issuu on Google+

. MINERVA MAYIS - 2013

SAYI: 13

İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğrenci Bülteni

. .

sOSYAL MEDYA VE dEMOKRASI

.

21. YÜZYIL SOSYALIZMI KIBRIS SORUNU

. .

Sessizlik


.

Bizden

MINERVA

Sayi 13 Bizden...

Yine bir Minerva… Her sayıda karşılamaya biraz daha alışsak da yeni bir hazırlık telaşı… Yeni bilgiler, yeni kazanımlar ve tabii ki yeni hatalar…Minerva üniversitede olduğunu hissetmek isteyen öğrencilerden yalnızca küçük bir kısmının hazırladığı ve geliştirdiği bir ürün. Geride bıraktığımız on iki sayı boyunca onlarca arkadaşımız dergimizin gelişimine katkı sağladı ve hemen hepsinin söylediği gibi dergi de onların gelişimine… Devamlı yenilenen ekibimiz de bugün aynı üretme ve deneme isteğiyle hareket ediyor.Minerva, hatalarını görmeye çalışarak; okurlarına, eleştirenlerine kulak vererek denemeye devam ediyor. Bu sayımız da diğer sayılarımız gibi bir denemedir. Bu deneme vaziyeti;düşüncenin, sorgulamanın, sanatın ve henüz bizim de tam anlamıyla sahip olduğumuzu iddia edemeyeceğimiz bilimsel bakış açısının yalnızca misafirler geldiğinde ortaya çıkarılmak üzere vitrinlerde saklan(ma)dıkları üniversite ortamına, şüphesiz ki çok şey borçludur. “Yaratmak, direnmektir. Direnmek yaratmaktır.” Stephane HESSEL İyi okumalar…

Teşekkür...

Sn. Prof. Dr. Nevin ATEŞ, Sn. Prof. Dr. Levent ÜRER, Sn. Doç. Dr. Namık Sinan TURAN, Sn. Doç. Dr. Burak Samih GÜLBOY, Sn. Doç. Dr. Nuray MERT, Sn. Yrd. Doç. Dr. Leyla SANLI, Sn. Yrd. Doç. İrfan ÇİFTÇİ, Sn. Yrd. Doç. Dr. Edip Asaf BEKAROĞLU, Sn. Yrd. Doç. Murat METİNSOY, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü değerli asistanlarına teşekkürü borç biliriz.

Genel Müdür: Özgür Can ARAZ Genel Müdür Yardımcısı: Kadriye AYDIN Genel Yayın Yönetmeni: Fahri DANIŞ Mali İşler ve Reklam: Uğur OVACIKLI Organizasyon ve Dağıtım: Sevinç Ödül PATIR Sosyal Medya: İbrahim ALTUNBAŞ Yayın Kurulu: Büşra KILIÇ, Esin ENGİN, Esma ERDAL, Gözde TÜTMEZ, Gülfem SEZEN, Halil İbrahim EKİZCE, Merve Nur BAYRAKTAR, Mine YİŞİL, Rasim Mert ÖZÇELİK Görsel Yönetmen: Coşkun Saitoğlu - Özge Zengin coskunsaitoglu@live.com

Baskı: Analiz Basım Yayın 2. Matbaacılar Sitesi 3ND22 Topkapı/İstanbul Basım Tarihi: 15.05.2013

minervadergi@gmail.com minervadergi.blogspot.com

İletişim

twitter.com/minervadergi facebook.com/sbuiarastirma

MİNERVA Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğrenci Bülteni’nde yer alan çalışmalarda tüm sorumluluk çalışma sahiplerine aittir. Minerva’nın çalışmalarla ilgili olarak herhangi bir sorumluluğu bulunmamaktadır.

Dergimize olan katkılarından dolayı www.anagazete.net’e teşekkür ederiz.


içindekiler...

Temsili Demokrasiden Katılımcı Demokrasiye Giderken: İnternet ve Sosyal Medya İbrahim ALTUNBAŞ

Kıbrıs Sorununun Tarihsel Gelişimi: Uluslararası Örgütlerin Bakışı Gözde TÜTMEZ

51

4 Prof. Dr. Aslı Tunç ile Söyleşi Özgür Can ARAZ

8 Batı Demokrasisi, Sosyal Medya ve Arap Baharı Esma ERDAL

14 21. Yüzyıl Sosyalizmi ve Latin Amerika Gülfem SEZEN

19 Hugo Chavez ve Venezüella’nın 21. Yüzyıl Sosyalizmi

Kıbrıs Sorununa Uluslararası Sistemde Bakış Büşra KILIÇ

54 Kıbrıs Kronoloji Rasim Mert ÖZÇELİK

56 Türkiye’de Kamu Harcamaları ve 2000’li Yıllara Genel Bakış Hasan MISIR

57

Uğur OVACIKLI

23 21. Yüzyılda Latin Amerika Ekonomisi ve ABD ile İlişkiler Esin ENGİN

26

SOYUTLAMA Sessizlik

Bolivya’da Köylü Ayaklanmaları Merve Nur BAYRAKTAR

29 Yrd. Doç. Dr. Selcan SERDAROĞLU ile Latin Amerika ve 21. Yüzyıl Sosyalizmi Üzerine Söyleşi Gülfem SEZEN - Esin ENGİN - Merve Nur Bayraktar - Oğuzhan ALTINKOZ

33

Büşra Kılıç

59 Ezgi ŞİMŞEK

60 Kadriye AYDIN

61

Miliyetçilik Perspektifinden Kıbrıs Sorununu Anlam(landır)aya Çalışmak M. Fahri DANIŞ

43 Kıbrıs Adası: Garantörlük Antlaşması Sevinç Ödül PATIR

47

Türkiye’de Düşünce Tutsaklığı M. Cansın SÜSLÜ

63


SOSYAL MEDYA VE

DEMOKRASİ -TEMSİLİ DEMOKRASİDEN KATILIMCI DEMOKRASİYE GİDERKEN: İNTERNET VE SOSYAL MEDYA - PROF. DR. ASLI TUNÇ İLE SÖYLEŞİ - BATI DEMOKRASİSİ, SOSYAL MEDYA VE ARAP BAHARI

3


SOSYAL MEDYA VE DEMOKRASİ

TEMSİLİ DEMOKRASİDEN KATILIMCI DEMOKRASİYE GİDERKEN: İNTERNET VE SOSYAL MEDYA İbrahim ALTUNBAŞ ların ortaya çıkmasıyla, siyaset dinle belirlendiğinden mezheplere bölünmüştür. Tarım devrimi, teknolojinin oluşturduğu ideolojik düzenlemeye dayalı olan yapılanma, sonuçta Endüstri Devrimi teknolojisiyle değişime uğramıştır.”3 Tarım toplumunda ‘toprağı’ merkeze alan insanoğlu sanayi toplumunda merkezine ‘fabrikayı’ aldı. Endüstri devrimi, hem gelişen sermaye sınıfının diyalektik olarak güçlendirdiği vatandaş-kentli işçileri üretmiş, hem de büyüyen pazar arayışları içinde “milliyetçilik ideolojisini” doğurarak, bugünkü ulus-devletleri yaratmıştır.4 Böylece dine ve tarıma dayalı imparatorlukların yıkılmasıyla doğan boşluğu, milliyetçilik ideolojisi etrafında örgütlenen devletler doldurdu.5 Sanılanın aksine sanayi devrimi demokrasiyi doğurmadı. Sanayi devrimi tek tip insanlar istedi ve nihayetinde tek tipleşmiş bir toplum ortaya çıktı. İnsan hayatında yaratıcılık yerini tek tipleşmeye ve standardizasyona bıraktı.

“Teknolojiler yalnızca insanların kullandığı icatlar değildir, insanları yeniden icat eden araçlardır.” Marshall McLuhan

İ

nsanlık,‘gençleri doğru yoldan ayırdığı ve devletin tanrılarına inanmadığı’ gerekçesiyle Sokrat’a baldıran içiren Atina Demokrasisi’nden bu yana büyük dönüşümlerin içerisinden geçti. İnsanlığın yarattığı demokrasi, dün Sokrat’ı idam ederken bugün ürettiği yeni kavram ve ilkelerle onu beraat ettirdi. Düşünsel evrimi sürecinde ‘demokrasi’ kavramını Antik çağlarda üreten insanoğlu, şüphesiz ki değişimi de algılayacak ve kavramsallaştıracak bir düzeye de erişmişti. M.Ö. Anadolu’nun Batı Kıyısı’nda yaşayan Efesli Heraklitos ‘değişmeyen tek şey değişimin kendisidir’ dedi ve belki de insanlığın yanıtını merak ettiği nereye gidiyoruz sorusuna yanıt vermiş oldu; değişmeye gidiyoruz. Değiştik de… Ve bu değişim süreci insanlığın büyük dönüşümler yaşamasına neden oldu. İnsanlık tarihini, bu büyük dönüşümler penceresinden pek çok şekilde bölebiliriz. Oysa bugüne kadar insanlık temelde üç büyük dönüşüm süreci içerisinden geçti.1 Bunlardan ilki organize tarıma geçişken diğeri sanayileşmedir. Üçüncü süreçse bugün içerisinde bulunduğumuz ve selamlamakta olduğumuz “enformasyon çağı”2 dır. Hep beraber ‘Ağ Toplumunun Yükselişi’ne tanıklık ediyoruz.

Bugün dünyanın bir noktasında sanayi devriminin sancıları yaşanırken başka bir noktasında iletişim devriminin ürettiği yeni kavramlar tartışılıyor ve içselleştirilmeye çalışılıyor. ‘Küreselleşme’ kavramının ortaya atılmasında da iletişim devriminin büyük bir etkisi vardır fakat küreselleşme endüstri devriminin içinde türedi ve gelişti. Bir yanda iletişim-bilişim teknolojileri gelişti, öte yanda din, mezhep, dil, ırk ve milliyet farklarını eşit değerde gören, insan hakları ve katılımcı demokrasi gibi kavramlar oluşmaya başladı. Bugün bilgisayarlar, cep telefonları ve uydular dünyayı bir köy haline getiriyor. Bu teknolojiler ekonomik anlamda yeni sektörler ortaya çıkararak bilgi ekonomisini yaratıyor, sosyal anlamda toplumsal dönüşümü ve etkileşimi sağlayarak bilgi toplumunun ortaya çıkmasına neden oluyor, kültürel etkileşimi artırıyor ve siyasal anlamda insan haklarıyla demokrasi kavramının daha çok ön plana çıkararak toplumsal katılımı artırıyor ve küreselleşmeyi sağlıyor. Dahrendorff’a göre; insanoğlunun 20 Temmuz 1969’da aya ayak basması, Apollo 11 uzay aracının uzaydan görünen dünyanın fotoğraflarını göndermeye başlaması sonucunda küreselleşme kavramı ortaya çıkar. İnsanlar ilk defa bu fotoğraflarla dünyanın mavi-beyaz bir küre olduğunu fark ederler. Bu fark edişin ardından da dünyayı kurtarmaya yönelik küresel bilinç ortaya çıkar.6

TOPLUMU DÖNÜŞTÜREN ÜÇ DALGA: KÜRESELLEŞMEYE GİDEN YOL Dönüşüm süreçlerinin her birinde yeni kavramlar, ilkeler ve ideolojiler üretildi. “İnsanlığın birinci dönüşüm aşaması olan tarım toplumunun egemen ideolojisi, savaşı da besleyen tek tanrılı dinlerdi. İnsanoğlunun tarım devrimiyle yerleşik düzene geçmesiyle, bir üretim aracı olan toprağın mülkiyeti üzerine kurulu toprak ağalığı yönetimini devam ettirme anlayışı egemenliğini sürdürmüştür. Ancak yönetim konumunda farklı anlayış-

1 Alvin Toffler, Üçüncü Dalga adlı kitabında üç tip toplum tanımlar ve bunu dalgalar kavramıyla ifade eder. 2

Bilişim ve iletişim teknolojilerindeki gelişimin insanlık tarihinde toplumsal, ekonomik ve bilimsel değişimin yönünü yeniden belirlediği ve giderek ağ toplumunun ortaya çıktığı döneme verilen addır. Başta imalat sanayii olmak üzere, ulaştırma, inşaat ve enerji sektörlerindeki gelişmelerin toplumsal ve ekonomik değişimin itici gücü olduğu endüstri toplumunun gelecekte neye evrileceği konusundaki tartışmalar 1950’lerin sonlarında başlamıştır. Başlangıçta bu döneme Endüstri Sonrası Çağı denmiştir. 1980’lerde İnternet’in kullanımının yaygınlaşması ve nihayet 1995’te tamamen serbest bırakılmasından sonra endüstri sonrası terimi yerini enformasyon sözcüğüyle değiştirmiş, kavram Türkçe’ye Bilişim Çağı ya da Bilgi Çağı olarak yerleşmiştir. Daha ayrıntılı bilgi için <http://tr.wikipedia.org/wiki/Enformasyon_Çağı> adresine bakabilirsiniz. 3 KONGAR, Emre, Küresel Terör ve Türkiye, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2001, s.36-37. 4 A.g.e. s.37. 5 YAYLA, Ali, Küreselleşme ve Folklor, Folklor/Edebiyat, Cilt: 12, sayı: 454, 2006/1, Ankara 2006, s.11-18. 6 YAYLA, Ali,a.g.e

4


TEKNOLOJİK EVRİM VE AĞ OLUŞTURMA BECERİSİ

mişlerdi. Bill Gates ve Paul Allen ise 1975 yılında bugün bir dünya devi olan Microsoft’u kurarak kişisel ve mikrobilgisayarların yaygınlaşması için ön koşullardan biri olan uyumlu yazılımların geliştirilmesini sağladı. Tüm bu teknolojik ilerleme ve evrim insanlığa ‘ağlar oluşturma becerisi’ kazanması için gerekli altyapıyı hazırlıyordu. 1970’lerden itibaren hızla gelişen bilgisayar teknolojilerinin yanında telekomünikasyon ve bağlantı teknolojilerindeki devrimler İnternet’in temelini atıyordu. M. Castells’in anlattığı gibi İnternet’in ortaya çıkışı ve gelişimi, askeri strateji ve bilimin büyük işbirliğiyle olmuştur. ABD Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Kurumu (ARPA), nükleer saldırıdan etkilenmeyecek bir iletişim sistemi tasarlama düşüncesi ve stratejisiyle yola çıktı. Bunun sonucunda ilk bilgisayar ağı olan ARPANET 1969’da devreye girdi. ARPANET üzerinden yapılan iletişimin odağı kaydı ve sadece askeri amaçlı iletişim yapılmaktan öte kişisel sohbetler de bu ağ üzerinden yürütülmeye başlandı.

İnsanlığı Sanayi Devrimi’ne götüren şey nasıl ki bazı teknoloji lerolduysa insanlığa Enformasyon Çağı’nın kapılarını da yine bazı teknolojiler açtı. 1876’da İskoç mucit Graham Bell telefonu, 1898’de İtalyan mucit Guglielmo Marconi radyoyu, 1923 yılındaysa İskoç mucitJohn Logie Baird televizyonu icat etti. Tüm bu buluşlar enformasyon teknolojilerinin önemli öncülleriydi sadece. Asıl büyük atılımlar İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gerçekleşti ve ilk programlanabilir bilgisayarın ve transistörün8 icadıyla gerçekleşti. Böylece insanlığı enformasyon çağına götürecek olan teknolojik evrim yeni bir hal almaya başladı. 1971’de mikroişlemcilerin geliştirilmesiyle bilgisayarlar artık bir çipe yerleştirilebilir hale geldi. Böylece Steve Wozniak ile Steve Jobs evlerinin garajında ürettikleri ticari açıdan başarılı ilk mikro bilgisayar olan Apple I-II ile bilgisayarların toplum hayatında yayılması yönünde öncü bir rol üstlen-

7 KOCACIK, Faruk,Bilgi Toplumu ve Türkiye, C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi,Mayıs 2003, Cilt:27, No:1, s.4 8

Transistörler elektronik cihazların temel yapı taşlarındandır. Günlük hayatta kullanılan elektronik cihazlarda birkaç taneden birkaç milyara varan sayıda transistör bulunabilir. Daha ayrıntılı bilgi için <http://tr.wikipedia.org/wiki/Transistör> adresine bakabilirsiniz.

5


çıkıyor etkileşimi içerisinde barındıran çift yönlü bir iletişim gerçekleşiyor. Demokrasinin krizi tartışmalarına yeni açılımlar getiriyor ve katılımcı demokrasinin oluşmasında yeni araçlara imkân veriyor. Kısaca belirtmek gerekirse son otuz yılda insanlık teknolojiyle paralel olarak yeni ilkeler, sistemler oluşturuyor. Toplumsal algı ve yapı değişiyor. SANAL CEMAATLER, İNTERAKTİF AĞLAR, YENİ MEDYA VE KATILIMCI DEMOKRASİ Radyo, gazete ve televizyonların hâkim olduğu eski medya düzeninde birkaç merkezi vericiden, milyonlarca alıcıya aynı anda aynı mesaj iletiliyordu. Böylece tek tip kitle toplumu oluşturma açısından iktidarların, egemenlerin elinde çok kuvvetli araçlar bulunuyordu. Kitle toplumundan kitle kültürü yaratmak için gerekli kontrol mekanizmasını sağlayacak bu araçlar önce devlet kontrolündeydi fakat zamanla dünyadaki ekonomik anlayışın değişmesiyle özelleşti ve oligopollerin kontrolü altına girdi. Fakat yeni teknolojilerin icadıyla eski medya düzeni de kendi adaptasyonunu sağlama çabasına girişti ve gazeteler artık bölgesel ekler çıkarmaya başladı, tematik televizyon ve radyo kanalları ortaya çıktı. Bu adımlar da seçici izleyici, dinleyici ve okuyucu kitlesi yarattı. Bu durum da yaratılan kitle toplumunun parçalanmış bir toplum yapısına bürünmesine neden oldu. Alıcılar ideolojilere, değerlere, ilkelere, zevklere ve hayat tarzına göre bir bölünme içerisine girdiler. Ama tüm bunlar şirketlerin ve hükümetlerin bu araçlar üzerinde etkisini yitirmesine neden olmadı. Aksine daha da güçlü bir konuma getirdi diyebiliriz. Eski medya düzeni Sanayi Devrimi’nin iletişim araçları üzerindeki yansımasıydı. Tek tipleşme ve standardizasyon mantığından hareketle tek yönlü bir iletişimi, başka bir açıdan bir bürokrasiyi ifade eder. Oysa şimdi İletişim ve Bilişim Devrimi’nin omuzları üzerinde yeni medya araçları ve düzeni yükseliyor. Etkileşimin çok fazla olduğu, katılımcı ve kontrolün zor olduğu bir sistem, bir ağ toplumu kuşatıyor. İnternet bugün Enformasyon Çağı’nın evrensel ve interaktif iletişim aracıdır.

Böylece sadece askeri odaklı olan MILNET oluşturuldu ve ARPANET’ten ayrıldı. Kuruluşundan 20 yıl sonra 1990’da da ARPANET teknoloji karşısında modası geçtiğinden dolayı kapatıldı. Onun boşluğunu ise Ulusal Bilim Vakfı’nın işlettiği NSFNET doldurmaya çalıştı. Fakat o da İnternet ağlarının devasa şekilde büyümesi ve ticari kaygılardan dolayı baskı altında kalmasıyla 1995’de kapatıldı. Böylece İnternet’in özelleştirilmesinin yolu açılmış oldu. Fakat özelleşen İnternet’te bir düzenleyici ve denetleyici boşluğu oluştu. 1998’de merkezi Amerika’da bulunan bir düzenleyici kurum9 oluşturuldu fakat bu tam anlamıyla yetki ve otorite sahibi bir kurum olamadı. Böylece Internet düzenleyicisi ve otoritesi olmadan serbestçe evrildi. 1990’ların başında İnternet son kullanıcılar açısından çok zordu. Bilgiye ulaşmak bugünkü gibi kolay değildi. 1990’da bu boşluğu dolduracak ve İnterneti toplum hayatına sokacak teknolojik hamle Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi’nde (CERN) yapıldı. İnsanlara bilgiyi düzenleme, kullanıcıların istedikleri bilgiyi bulabilmek için gerekli aramayı yapabilme şansı veren ‘world wide web’ tasarlandı. Bunun üzerine yeni internet tarayıcıları ve arama motorları tasarlandı ve toplumun hizmetine sunuldu. Artık tasarlanan ağlar tüm dünyayı örüyordu. Sanayi Devrimi’nin içinde yeşeren İletişim ve Bilişim Devrimi nihayet gerçekleşmişti ve çok kısa sürede dünyayı dönüştürecek, küresel bir köyün inşasına katkı verecekti.

İnternet çok yeni bir teknoloji olmasına rağmen son on yılda çok büyük dönüşümlerin içerinden geçti. Aslında en başında İnternet temelli medya araçları da tek yönlü bir iletişim vadediyordu. Fakat Web 2.0’nin devreye girmesiyle İnternet katılımcı, interaktif ve çift yönlü bir iletişim vadedebilen bir yer oldu. 2004 yılında düzenlenen bir konferansta web’in geleceği tartışılırken ortaya atılan Web 2.0 kavramı, internette kullanıcıların başrole geçtiği, web’in kişiselleştirilebildiği ölçüde değer kazandığı, tasarımdan çok içeriğe önem verilen yeni nesil web dönemine işaret ediyordu.11 Web 2.0’nın ne olduğuna dair “İnternette statik yayıncılıktan katılım mimarisine geçiş.”, “Web’i küresel beyne dönüştürme süreci.”, “ Ziyaretçilerin siteye katılımını sağlamak.” “Ziyaretçilerle işbirliği yapmak.”, “ Kullanıcıların aynı zamanda içerik sağlayıcıya dönüşmesi.”, “Web içeriğini geliştiren kollektif gücün keşfi.”, “Web’in reklam verenlerin kontrolünden tüketicilerin kontrolüne geçişi.” gibi birçok benzer tanım yapılıyor. Fakat daha iyi anlayabilmek açısından sonuçlarına bakacak olursak bloglar, vikiler ve sosyal ağlar Web 2.0’nin sonuçlarıdır. Basit bir

1990’ların sonunda artık yeni teknolojilerle merkezsiz, ucu olmayan ve sürekli genişleyen bir ağ ören bilgisayarlar toplumda yerini sağlamlaştırmaya başladı. Artık kullanıcılar her durumda, her ortamda ağlara dahil olabiliyordu. Ağlara bağlanmak için sadece bilgisayarlara da gerek kalmamıştı. Ağ oluşturma mantığı yeni teknolojilere de uygulanmaya çalışılıyordu. Finlandiya’da Nokia, İsveç’te Ericsson, Amerika’da Motorola’nın öncülük ettiği mobil telefonların yükselişi artık İnternet’e seyyar aygıtlarla da bağlanabilme imkânı yarattı.10 İnsanların ağlara kolay ve ucuz bir şekilde müdahil olabilme şansı yakalamasıyla etkileşim arttı ve belki de öngörülemeyecek bir hal aldı. Bugün karşımızda yeni bir ekonomi, yeni bir toplum onlara bağımlı yeni bir kültür oluşuyor. Endüstri ekonomisi yerini enformasyonel ekonomiye bırakıyor. İletişim tek yönlü olmaktan

9 IANA/ICANN, açılımı İnternet Tahsisli Sayılar ve İsimler Kurumu’dur. 10 CASTELLS, Manuel, Enformasyon Çağı: Ekonomi, Toplum ve Kültür; I. Cilt, 1. Baskı, İstanbul, 2005 s.67. 11

<http://eski.bianet.org/2007/04/27/95001.htm> (Nisan 2013)

6


dille Web 2.0, Vikipedi, Youtube, flickr, del.icio.us, Ekşi Sözlük, pilli network, Facebook v.b. arkadaşlık siteleri gibi kullanıcıların diğer kullanıcılar için ziyaret ettikleri İnternet siteleri veya kullandıkları programlardır.12

le temsil edilen arasındaki etkileşim sorunuydu. Fakat bugün yükselen ağ toplumunda bu sorunu ortadan kaldıran yeni araçlar ortaya çıkıyor. Böylece katılımcı demokrasiyi gerçekleştirme imkânına kavuşuyoruz. Şirketler müşterileriyle sosyal medya araçlarıyla etkileşim içerisine girerken politikacılar, devlet kurumları ve hükümet de bunu yapmaktan geri durmuyor. Bugün vatandaşlar bir tweetle başbakana, cumhurbaşkanına, şirket yöneticisine soru sorabiliyor, bir paylaşımla onları eleştirebiliyor, bir entryle fikirlerini iletebiliyorlar. Geleneksel temsil mekanizmaları ortadan kalkarken yurttaşlar daha katılımcı hale geliyor. İnternet ve sosyal medya hayatımızın birçok alanında etkili hale gelirken demokratik katılımın artmasını da sağlıyor. KAYNAKÇA AKTAN, Can ve TUNÇ, Mehtap, Bilgi Toplumu ve Türkiye, Yeni Türkiye Dergisi, Ocak-Şubat 1998. CASTELLS, Manuel, Enformasyon Çağı: Ekonomi, Toplum ve Kültür, Birinci Cilt: Ağ Toplumunun Yükselişi,İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Nisan 2005. CİVELEK, Emre, Web 2.0 Nedir?< http://www.emrecivelek.com/web20.html> (26.04.2013) DURSUN, Kenan, Sosyal Medya Araçlarının Katılımcı Demokrasiye Etkisi, <https://docs.google. com/document/d/1lJ8ZUDh91Om3n9A4CuhVgyPH28 ccnXX8-by- GjmduD8/edit> (26.04.2013)

Web 2.0’yle kullanıcıların içerik sağlayıcıya dönüşmesi kollektif bilincin oluşturulması ve demokrasi kültürü açısından çok önemli bir gelişme oldu. Web 2.0’nin getirdiği yenilikler temsili demokrasinin katılımcı demokrasiye evrilmesinde önemli rol oynuyor. Sosyal medya aygıtlarıyla insanlar yeni bir hareket alanı elde etmenin yanında iktidarı denetleme, ona isteklerini yaptırma noktasında önemli bir araca kavuşmuş oldu. Konuya başka bir açıdan bakacak olursak insanlar şirketlere ürettikleri mal ve hizmetler için geridönüşte bulunabiliyor, onları yönlendirebiliyorlar. Ağlar üzerinden örgütlenip yeni bir eylem alanı yaratıyorlar. Artık kullanıcılar bir haber sitesinde gördükleri haberi okuyup geçmiyorlar, onu yorumluyorlar, onun üzerine fikirlerini paylaşıyorlar ve etkileşime geçiyorlar. 2004’de Facebook, 2006’daysa Twitter insanlara bir gruplaşma, sanal cemaatleşme alanı yarattı. Bilgiler ve fikirler bu siteler aracılığıyla çok hızlı bir şekilde yayıldı. Kimi yerlerde hükümetlerin ve şirketlerin baskı altında kalmasını sağlarken kimi yerlerde iktidarların yıkılmasına neden oldu. Sokaklarda örgütlenmesi ve tepki göstermesi engellenen insanlar bu araçlar aracılığıyla hızlı ve kontrol edilemez bir şekilde örgütlendi. Bu defa sokaklara engellenemeyecek bir güç olarak çıktılar. Bu bazı hükümetlerin Internet’i kontrol etme ve kısıtlama arayışları içerisine soktu. Bazı ülkelerde yasalarla kısıtlama getirilirken bazı ülkelerde İnternet’in fişi çekildi. Wall Street İşgali, Londra İsyanları, Arap Baharında sosyal medya araçlarının etkisini büyük ölçüde gördük. Yine Anonymous, RedHack gibi hacktivist grupların İnternet üzerinden yaptığı eylemler hükümetleri ve şirketleri, baskı altına alması ve şeffaflaştırması konusunda bir baskı unsuru haline geldi.

GÖKER, Göksel ve DOĞAN, Adem, Ağ Toplumunda Örgütlenme: Facebook’ta Çevrimiçi Tekel Eylemi, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı.25, Haziran 2011, s.175-203. GÖKGÖZ, Gökhan, Web 2.0, Postmodern Toplum ve İletişimsel Demokrasi, Akademik Bilişim’10 - XII. Akademik Bilişim Konferansı Bildirileri 10-12 Şubat 2010. KARAÇOR, Süleyman, Yeni İletişim Teknolojileri, Siyasal Katılım, Demokrasi, Yönetim ve Ekonomi Dergisi, Cilt: 16, Sayı: 2, 2009, s.121-131. KOCACIK, Faruk, Bilgi Toplumu ve Türkiye, C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi, Mayıs 2003, Cilt.27, No.1. MÜTERCİMLER, Erol, Geleceği Yönetmek ve Kazanmak İçin Stratejik Düşünme, Alfa Yayıncılık, 5. Baskı, İstanbul, 2011. ŞEN, Ali, Avrupa Birliği’nde Bilgi Toplumu Politikalarının Evrimi,Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Elektronik Dergisi, Kasım 2010, Sayı.4. SOYSAL, Tamer, Demokrasi Üzerine Bir Retorik, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı.13, 2002, s.331-341. TOFFLER, Alvin, Üçüncü Dalga, Koridor Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul, 2012. YAYLA, Ali,Küreselleşme ve Folklor, Folklor/Edebiyat, Cilt: 12, Sayı: 454, 2006/1, Ankara 2006, s.11-18

Temsili demokrasinin en büyük krizi temsil eden12

<http://tr.wikipedia.org/wiki/Web_2.0> (Nisan 2013)

7


Hazırlayan: Özgür Can ARAZ

Prof. Dr. Aslı Tunç, Medya Bölüm Başkanıdır. İstanbul Bilgi Üniversitesi daki doktorasını 2000 Tunç, kitle iletişim alanın Temple Üniversitesi’nden yılında Philadelphia’daki ka’daki aynı üniveraldı. Bir yıl boyunca Ameri küresel iletişim ve ı sitede iletişim kuramlar 01 Eylül’ünde 20 ç, Tun en üzerine dersler ver ra çalışmalarını, medya Türkiye’ye döndükten son m, sosyal medya ve ve demokrasi, dijital aktiviz e yoğunlaştırdı. Pek rin üze ifade özgürlüğü konuları demik makale ve kitap çok İngilizce ve Türkçe aka yılında yayınlanan Bebölümlerinin yanısıra 2010 on of Editorial Cartoonists yond the Line: The Situati Between 1980 -2000 ue as a Press Freedom Iss nda Yapı Kredi Yayınları in Turkey ve 2011 Mart’ı nep Atikkan ile birlikte tarafından yayınlanan Zey ri, Haber Blogları, yazdıkları Blogdan Al Habe rine

Geleceği Üze Demokrasi ve Gazeteciliğin uyor. adlı kitapları bulun

İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya Bölümü Başkanı

PROF. DR. ASLI TUNÇ İLE SÖYLEŞİ

İnternet gün geçtikçe hayatımızdaki yerini daha da perçinliyor. İnsanların dönüşümlerine de tanık ve hatta müdahil konumda. Sosyal medya yüz milyonlarca insanın katılımıyla bir anlamda alternatif bir dünya kurgulamış durumda ve daha da önemlisi bu dünya fiziksel olarak var olduğumuz dünyadaki pek çok şeyin yerinden oynamasında etken hale gelmiş görünüyor. Siyasetten sosyal yaşama, örgütlenmeden öğrenme biçimlerine kadar tüm eylemlerimizin şekilleri de bu dönüşümden nasibini alıyor. Bireylerin haber alma ve ifadelerini ortaya koyma biçimleri değişiyor; yeni bir medya, yeni bir hareket alanı gelişti ve gelişiyor. Bu süreç heyecan uyandırdığı gibi yeni soruları da beraberinde getiriyor. Bu soruları –en azından küçük bir kısmını- yöneltmek ve aldığım cevapları sizinle de paylaşmak için bir bilene danıştım. Kendisiyle söyleşi yapmamı kabul edip beni Santral Kampüsü’nde ağırlayan Bilgi Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Aslı Tunç ülkemizdeki ve dünyadaki pek çok gelişme ışığında görüşlerini dergimizle paylaştı.

Tabi ki şuanda internet vazgeçilmez bir süreç. Ben internetin bir paradigmakaymasına yol açtığına inanıyorum. Bu, teknolojik determinist anlamda değil; ama küreselleşme sorusu bağlamında evet, küreselleşmeyison derece hızlandırdı ve somutlaştırdı. Çünkü uzam ve zaman kavramıyla oynadı. Ulaşılabilir olmak, sınırları ortadan kaldırmak, ulus devletlerin bir anlamda varlığını sorgulatmak gibi konularda büyük etkisi oldu. Mesela Avrupa Birliği gibi bir takım uluslararası örgütlerin anlamını daha fazla sorgular hale geldi insanlar. Yani internet her anlamda paradigma kaymasına yol açtı, bunu kapitalizmin sıradan bir uzantısı ya da herhangi bir teknoloji olarak algılamak çok zor bence. Yeni küresel oyunda artık sadece devletler, uluslararası kurumlar ya da çok uluslu şirketler yok. Artık bireyler de internetle birlikte olaya dahil olabiliyor. Bu yüzyılda Hacktivism, dijital aktivizm gibi konuların dikkat çekici olduğunu görüyoruz. Bu süreci nasıl yorumlarsınız? İnternet şöyle bir avantaja sahip aslında; bireyi çok daha güçlü kıldı. Bu, devletlerin baskıcı politikalarına bir anlamda boyun eğmemeyi olanaklı kıldı. Yani aktivizm olsun hacktivism olsun… Tabi ki realist olmakta yarar var. Çok da naif olmamalıyız. Sonuçta “Bütün bireyler inanılmaz derecede güçle donandı ve bütün bu devletlere başkaldırıyor” demek birazfazla basit olur ama yine de artık oyuncu olarak birey resmin içine girmiş vaziyette. Eskiden kitle olarak algılanan o büyük teoriler; işte Marksizm gibi Sosyalizm gibi bizim “Grand Theory”dediğimiz bütün o büyük teorilerin içinde birey yoktu. Ama burada internet bireyin söz söyleme hakkı,

“İNTERNET HER ANLAMDA PARADİGMA KAYMASINA YOL AÇTI.” Küreselleşme yeni bir kavram değil, küreselleşmeyi yaratan,son yüzyıldaki teknolojik gelişmeler olmasa da internetin, küreselleşme ve kapitalizmi çok daha etkin, çok daha farklı dönüşen bir hale getirdiği söylenir. Sizce de bu kadar hayati bir etken midir internet? Yoksa kapitalizm ve küreselleşmenin temel çelişkilerini içinde barındıran sıradan bir gelişim aşamasından mı ibarettir? 8


Bir anda yeni yeni etkin ve farklı dinamiklerin doğabildiği internet ortamıyla ilgili olarak; devletin bu anlamda, bahsettiğiniz ilk refleksini getiren kaygısı boş değil mi peki? Tabi ki şöyle bir şey var; o hantal yapının ilk refleksi yüzyılların getirdiği refleks. Yani sansür, şalteri kapatmak gibi refleksler. Mısır’da da yaptılar biliyorsun bunu. Ama olmuyor. Şimdi burada gülünç duruma düşme tehlikesi var devletlerin, teknoloji bypass etmeyi de olanaklı kılıyor. Çünkü bireyler farklı bir güçle donanmış vaziyette ki bunu devlet anlayamıyor. İnternetin doğasının getirdiği, gençlerin teknolojiye hakimiyetiningetirdiği bir durum var. Evet, bir süre mağdur ediyor ama bir yerden çıkış noktası bulunuyor çünkü alternatif teknoloji devreye giriyor, dijital böyle bir şey. Ama bu bir savaş. Çinin yaptığı mesela; internet polisinin koyulması, altyapı anlamında çok ciddi teknolojik yatırımlar yapılması… Bunu her iki anlamda da kullanabilirsiniz. Devletler de sansür için teknolojik altyapıya önem verebilir ki bunu yapan devletler var. Türkiye de böyle bir şey istiyor, Türkiye kendi internetini yaratsın istiyor, kendi arama motorunu yaratsın istiyor ki bunun için çalışmalar var. Bir takım şeyleri kendi oynama havuzu haline getirmek istiyor. Şalteri kapatmak tabi ki biraz kaba kalıyor. Ama daha sofistikedaha alttan alta incelikli bir takım sansür yolları da var. Şimdi bunun için de teknolojik altyapı ve donanım gerekiyor ve bence Türkiye bunu ilerde yapacak, böyle bir şeyin çalışması içinde.

görünür olma hakkı, bir takım şeylere direk ulaşma hakkını görünür kıldı. Yani internet böyle kaygan bir zeminde farklı bir oynama alanı yarattı.

“KANUN KOYUCU, İNTERNETİN DOĞASINI ANLAYAMIYOR.”

Bir taraftan bu süreçte kendi de dönüşen devletten bahsediyoruz. Ama birçok devlet ve iktidarın bir takım refleksleri olduğunu görüyoruz. Sansür ve gözetim başta olmak üzere bu alandaki uygulamaların uluslararası hukukla ilişkisi dikkat çekici değil mi? Örneğin Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmelerle uygulamaları birbiriyle örtüşüyor mu? Aslında Türkiye son dönemde birçok sözleşmeye imza vermiyor. Yani Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi gibi herkesin imza attığı temel evrensel bildirgeler dışında, Türkiye’nin imza koymadığı, spesifik olarak internet üzerinden imzalanmış bir sürü anlaşma var şu anda. Tabiki senin de söylediğin gibi burada interneti sansürleme, interneti baskı altına alma; politik yetki, politik otorite tarafından gösterilen ilk reflekstir. Çünkü kontrol edilemez birdinamizm taşıyor. Bu kadar esnek, bu kadar kaygan bir zemin hiçbir otoritenin sevdiği ve isteyeceği bir şey değil çünkü herşey ortaya çıkabilir dolayısıyla bu Türkiye üzerinde çok büyük bir baskı unsuru. Bir takım tabularımızı, konuşmaktan hoşlanmadığımız toplumsal konuları ya da dinsel konuları internete taşıyoruz. Gelişmekte olan; demokrasinindaha yaralı olduğu, daha sorunlu olduğu ülkeler için internet büyük bir tehlike teşkil ediyor. Şu anda, bizim de 5651 numaralı internet yasasında yaptığımız gibi, kendi iç yasaları ile bunu denetlemeye çalışıyorlar. Ama internet yazılı medya değil;bu bambaşka bir teknoloji ve kanun koyucu internetin bu yapısını ve doğasını anlayamıyor. O yüzden de hantal kalıyor.

Mısır örneğini verdiniz. Arap Baharı sürecinde, Tunus’ta ve ayaklanmaların yaşandığı diğer ülkelerde sosyal medyanın önemli bir araç olarak kullanıldığını gördük. Araç olmasının ötesinde birçok ayaklanmanın esas çıkış noktasının sosyal medya olduğu da söylendi. Sizce bu kadar basit midir bu süreçlerin nedenleri? Hayır değil tabi ki. Bir kere birazcık bölgeyi bilen, uluslararası dinamikleri takip eden herkes bunun bir internet devrimi ya da twitter devrimi olmadığını görür. Fakat şuanki toplumsal hareketlerde farklı dinamikler var. Yani sosyal medyanın artık önemli bir aktör olduğunu da gözden kaçırmamak gerekiyor. Fokurdayan toplumlarda eskiden başka bir yere gidilirken artık hareketler bambaşka şekilde yayılıyor. Daha yatay, daha anlıksal, daha farklı bir örgütlenmeyle, ağ örgütlenmesi ile yayılıyor. Bunun üzerine artık bir literatür gelişiyor ve bunu kolay kılıyor. O anlamda birden bire bir çağlayan şekilde -bunun ismi aslında çağlayan, enformasyon çağlayanı(informationcascade) deniyor- patlak veren birşeyde internetin, sosyal medyanın rolünü gözardı edemeyiz. Ama ona çok fazla anlam yüklemek ya da bunun sadece yurttaşların adına kullanıldığını sanmak biraz naiflik olur. Çünkü bunun içinde bir sürü farklı aktör de var. İstihbarat örgütleri var, devletlerin kendi kurumları var, karanlık güçler var. Ayrıca manipülasyona da açık bir alan. Dediğim gibi yurttaşlar birden burada örgütleniyorlar demek biraz saflık olur diye düşünüyorum. 9


Sosyal medyadaki eylem halini düşündüğümüzde buradaki eylemin, buradaki bireysel katılımın ileride daha görünür şekilde farklı yapılardaki diğer coğrafyalarda kitleleriyaygın olarak fiziki eyleme geçmesi mümkün mü sizce? Daha doğrusu sosyal medyanın bunu sağlaması mümkün mü? Ben komplo teorilerine pek inanmayan bir insanım. Biliyorsun Türkiye’de komplo teorileri çok rağbet görüyor. Ben biraz daha iyimser bakmaya çalışıyorum. Her türlü reel unsuru göz önüne alarak… Ama bundan sonra tabiiki farklı coğrafyalarda sosyal medya kullanımı da farklı olacak. Niye heyecan yarattı mesela Arap Ayaklanmaları? Çünkü farklı şekildeörgütlenildi, ilk defa bir umut verdi kitlelere. Bu daha önce de yapıldı. Mısır ilk defa ayaklanmıyor mesela. Ama bunun bu kadar heyecan yaratmasında sosyal medyanın etken olması çok önemliydi. Politik iktidarlar bundan korktuğu için, sansürlemek için şimdi daha fazla yatırım yapmaya, bir takım hukuksal düzenlemeler getirmeye başladılar. Çünkü korktular. Şimdi diyeceksin ki ne oldu sonuç? Bir sürü diktatör hala orada ya da hala kan akıyor, hala savaşlar sürüyor. Doğru. Ama birden bire olacak değişimler değil bunlar çok köklü değişimlerden bahsediyoruz ve toplumların böyle bir umuda sahip olması bence çok önemliydi. Özellikle Tunus’ta önemliydi.

dip gazete almıyor artık ya da onların internet sitelerine bakıyor;ama şöyle bir bakıyor. Yani gazetenin parayla satın alınması için sizin artık bambaşka bir şey yapmanız lazım. Artık tablet gazeteciliği gibi alternatifler geliyor. Bloglara bakılırsa; onlar zaten yaşamadı Türkiye’de ama mesela T24 gerçeği var. T24 artık gittikçe güvenilen bir kaynak olmaya başladı. Şimdi T24 ana akım medyadan atılan Hasan Cemal gibi gazetecileri kucakladı. Artık beş gün Hasan Cemal T24’te yazacak. Ayrıca atılan bazı gazeteciler kendi blogarını kurmaya başladılar. Yani internete doğru kayış var ve bunu ana akım medya yakalayamadı tabiki. Çünkü farklı sorunlar var, onları ayrıca konuşmak lazım. Gazetecilerin, yayın yapan insanların internet ortamında bireysel olarak kurumsallaşma şanslarının oluşmasının yanında Twitter, Facebook, Google vs. gibi evrensel çapta baş edilemeyecek büyük tekeller oluşmaya başlaması medyada farklı arayışlar yaratıyor. Bu anlamda Türkiye’deki medya holdinglerinin patronları da kendilerini biraz diken üstünde hissediyorlar mı? Türkiye’deki ana akım medyanın patronları, patronaj sistemi çok eski kafalı, çok demode. Onlar için ana akım medya, siyasi otoriteye yakınlık malzemesidir yani bir güçtür. İhalelere girerler, iş ilişkilerinde kullanırlar, oradaki güçlerden bir tanesidir.

“TÜRKİYE’DEKİ ANA AKIM MEDYANIN PATRONLARI İÇİN MEDYA, SİYASİ OTORİTEYE YAKINLIK MALZEMESİDİR.”

Çoğunun da tek işi medya değil ayrıca. Tabi ki, aslında sorun burada yatıyor. Oradaki sermaye yapılanması, sadece medyada olunmaması farklı alanlarda para kazanıyor olması gibi durumlar ve müthiş bir çıkar çatışması var. Şimdi burada biz artık gazetecilikten, habercilikten falan bahsetmiyoruz; o başka bir güç arayışı. Küresel anlamda internetin ticarileşmesi de ayrı bir sorun ama Türkiye’de çok yerel bir şekilde internette var olmak zor. Kendi internet sitelerini açıyorlar o kadar. İhalelere girmek, devletle ilişki kurmak gibi o bilinen süreçleri yenileyemezler internette. İnternet başka bir oynama alanı ve onların bilmediği bir platform. O yüzden de çekiniyorlar tabi.

Son dönemde ana akım medyanın sosyal medya üzerinde etkili olma eğilimini görüyoruz. Örneğin Türkiye’de Twitter’a baktığımızda ana akım medyanın konuşulmasını istediği birçok unsur da ön plana çıkıyor. Ana akım medya bir anlamda sosyal medyada hakim olma çabasında mı ve buna gücü yetebilir mi? Bence yetemez şöyle ki; ana akım medya doğru dürüst işlevini yerine getiremediği için bu sosyal medya mecrasını ve alternatif internet sitelerinibu kadar çok kullanmaya başladık. Aslında daha fazla da kullanmak gerekiyor ama ne yazık ki bizde hala ana akıma olan garip bir güven duygusu ya da bir inanç duygusu var. Diyelim ki insanların bir şeyi Hürriyet’te okumasıyla başka bir yerde okuması arasında hala –çok kısa sürecek bu aslında- bir inanç farkı var. Fakat bu hantal yapı da dönüşüyor. Şimdi baktığımızda Türkiye’deki ana akım medya birden bire dijital medyayı keşfetti. Bunun üzerine konferanslar yapıyor, bunu anlamaya çalışıyor. Çünkü baktı ki bir kere okur kaybediyor,tirajları artmıyor, genç nüfus artık gazete almıyor. Zaten birde televizyon toplumuyuz, televizyondan haber alınıyor. Yani ana akım orada da önemli; dolayısıyla yazılı medya çok büyük bir sorun içinde, müthiş problemleri var. O anlamda sosyal medya ve internet alternatif bir mecra olmak zorunda. Ben kendi öğrencilerimden biliyorum bir sürü haberi Twitter üzerinden okuyor öğrenciler. Kimse gi-

Türkiye yeni bir süreç içinde ve bu konuda ana akım medya da önemli bir rol oynuyor. Ana akımın bu süreçteki tavrını nasıl görüyorsunuz? Tabi şimdi kuşkusuz bir bahar havası var. Ana akım medya destekliyor ki bence iyi bir şey bu. Biraz o Rambo dilini, militarist dili azaltmak gerekiyor ama tabi bu yılların verdiği bir alışkanlık. Siz ne kadar “aman kullanmayalım” diye paneller de düzenleseniz, barış dili barış gazeteciliği falan da deseniz bu yerleşmiş bir jargon. Öyle manşetler atıldı ki Türkiye’de, çok da yakın zamanda yapıldı bu. Siz birden bire ertesi gün kalkıp bunun değişmesini bekleyemezsiniz. Çok zor. Bir eğitim süreci gerektiriyor, yaklaşım gerektiriyor. Şu anda bocalıyor tabi ana akım medya. Ne yapacağını biraz şaşırmış vaziyette ama pratikten kurtulmak gerek. Bakalım ne olacak. Yani şu anda ben bir bocalama görüyo10


rum sadece ama bu bocalamayı iyiye yormak istiyorum.

likle kanlı olaylarda Twitter, Facebook, Youtube gibi mecralar çok fazla devreye giriyor. Fakat benim gözlemlediğime göre ana akım medya ilk defa -sadece Amerikan medyası değil uluslararası medya da- daha kanlı görüntüler vermeye başladı. Veriliş şeklinin ilk defa çok daha kanlı olduğunu gördük. Bunun Libya’dan sonra arttığını gördüm. Kaddafi’nin linç videosu insanların şiddete karşı duyarsızlaşmasını getirdi. Sosyal medyada dönen şeyleri zaten engelleyememelerinden mi bilemiyorum.Çok ciddi kodları olan BBC bileBoston’daki olayları o şekilde verdi. O anlamda ilginçti ama şöyle bir avantajı var; Amerikan medyası her zaman sorgular kendini. Mesela şuanda bir sürü makaleyi görebilirsiniz; Boston olayları nasıl verildi,nasıl verilmeliydi, nerede hata yapıldı gibi. Bununla birlikte online medya ile ana akım medyanın karşılaştırılması yapılıyor. Ama mesela Türkiye’de konuşulmuyor bir sürü şey. İki üç tane yazı çıktı mesela Uludere ya da başka pek çok olayda. Ana akım medya kendini sorgulamıyor. Üzeri kapatılıyor. Ama dediğim gibi Amerika’da Boston konusunda çok ciddi bir tartışma var şu anda.

“ANA AKIM MEDYA KENDİNİ SORGULAMIYOR.” Ana akım medya bir durum hakkında bilgilendirme ya da doğru bilgilendirme yapmadığında bu sosyal medyada hemen patlak veriyor ve ana akım medyada da karşılığını buluyor. Örneğin bunu Uludere olayında gördük. Redhack’in sosyal medyada daha çok konuşulur hale geldikten sonra ana akım medyada kendine daha çok yer bulması da buna bir örnek. Bu ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Doğru, çünkü onların ikisinin gündemi birbiriyle örtüşmüyor. Şimdi ana akım medyada bir sürü şey çöpe atılıyor, hepimizin bildiği farklı gündemler yaratılıyor, farklı menfaat ilişkileri göz önüne alınıyor. Orda kirlenmiş bir şey var. Bu kirlenmiş gündemle; gençlerin arayışları, gerçek gündemleri ve topluma değen gündem örtüşmüyor. Bu gündemi de alternatif platformlarda aramaya başladı insanlar. Uludere gibi, Emek Sineması protestosu gibi ya da internetime dokunma protestosu gibi… Bunlar öyle talepler ki tamam ana akım medyada çıkmıyor ya da küçük bir haber olarak çıkıyor ama insanlar bunları Twitter’da takip ediyor, internette takip ediyor. Çünkü artık halı altına süpürülemiyor. Yani bir şekilde sizin bunu gazetenizde ya da televizyonunuzda vermeniz lazım; ister 5 saniye ister 30 dakika. Uludere artık çok klasik bir vaka oldu. Ben o günü çok net hatırlıyorum. Gerçekten müthiş bir sansür uygulandı ve sonuna kadar haber kanalları direndiler. Biliyorlardı, herkes biliyordu yani saat altıdan beri Twitter’da akıyordu haberler, bütün herkes izliyordu ve televizyon kanallarında tek bir alt bant bile geçmedi. Bu kadar körleşme bu kadar sansür olacak şey değil.

“BU KADAR HETEROJEN VE KOZMOPOLİT BİR DÜNYADA HER ZAMAN EZİLENLER VE MUKTEDİRLER OLACAK.” Belki çok uç bir yaklaşım ama geçmiş yüzyıllarda halk egemenliği, doğrudan demokrasi gibi kavramları temellendirmiş Rousseau ve diğer pek çok düşünür, bir gün internetin insanların hayatına gireceğini bilseydi belki de bu anlamda farklı yaklaşımlar ortaya koyabilirdi. Sizce ileride internet, toplumlar için doğrudan demokrasiye geçişin bir aracı olabilir mi? Bu çok büyük bir iddia tabii ki. Olamaz aslında. Habermas ve kamusal alan tartışmaları niye birden bire tekrar gündeme gelmeye başladı? Böyle bir umut uyandırdı internet. Herkesin katılacağı, hiyerarşinin olmayacağı, demokratik yatay bir şekilde konsensusun olacağı, uzlaşmaya varılacağı vs. Ama en azından yakın bir gelecekte ben böyle bir şey görmüyorum. Çünkü hala, her ne kadar kapansa bile, farklı anlamda dijital uçurum var. Yani siz direk katılım dediğiniz zaman hiyerarşinin olmayacağı, sınıfsız, yatay bir toplumsal yapılı bir dünya hayal ediyorsunuz demektir. Böyle bir şey yok. Bu bir ideal, felsefi ideal bunun üzerine entelektüel pratik yapabiliriz ama bence mümkün olmayacak. İnternet ortamı da kendi devlerini, kendi güç merkezlerini yaratıyor bir taraftan. Tabi aynen öyle; farklı coğrafyalar farklı gruplar yani bu kadar heterojen bu kadar kozmopolit bir dünyada her zaman ezilenler, her zaman muktedirler olacak. İnternet bunu biraz yakınlaştırabilir ama kendi uçurumunu da yine yapıyor. Mesela şirketleşmelerle yapıyor, bazı internet kullanımlarının pahalı olmasıyla yapıyor, teknolojinin az ya da çok kullanımı olmasıyla yapıyor. Devletler yine etkili, bazen şirketlerle el ele veriyor.

Peki, bu konuda dışarıdaki örneklere bakacak olursak, özellikle yakın zamanda Boston örneğinden yola çıkarak siz Amerika ve dünyadaki büyük medya kuruluşlarının sosyal medyayla ilişkisini nasıl yorumlarsınız? Boston bombalamalarında sosyal medya çok etkili oldu. Her türlü trajedide, beklenmeyen olaylarda, özel11


rasi azaldı. Ama çok farklı şeyler yapılabilir. Türkiye’de gidip formu PDF formatıyla internete koymak bir e-devlet anlayışı değil. Birçok devlet harcamasını biz hala görmüyoruz. Bunları siz bütçe olarak koyabiliyor musunuz? Hesapverebiliyor mu devlet? Hayır vermiyor. Bürokrasiyi azaltması, kuyrukta beklemeyi azaltması da bir şeydir ama yurttaşlar için e-devlet çok daha kapsamlı, çok daha makro düzeydeki bir anlayış. Şeffaflaşma süreci biraz tersten işliyor galiba. Devletten çok bireyler mi şeffaflaşıyor? Tabi devlet babamız bir anlamda yurttaşları daha izlenebilir kılmayı amaçlıyor. Onların her türlü bilgisine daha çabuk ulaşabilir olmasını istiyor. Örneğin medikal bilgiler çok mahrem bilgilerdir. Ne iş görüşmesinde ne başka bir yerde hiç kimse onları sizin rızanız dışında hiçbir şekilde ifşa edemez. Bu gelişmiş ülkelerde böyledir. Şimdi Türkiye’de siz bu bilgileri birden elden ele dolaştırırsanız; bu doğru olmaz.

Blogların ülkemizde karşılığını bulmadığını söylemiştiniz. Burada galiba belli bir süre için sözlükler blogların yerini tuttu; ama onların da artık giderek diğer sosyal mecralara benzediği görülüyor. Bu durum sözlükler vasıtasıyla bir bilinç ya da bir muhalefet yeşerebilmesi açısından bir umutsuzluk kaynağı olarak görülebilir mi? Ben sözlüklere bu kadar büyük bir anlam yüklemeye karşıyım çünkü bence sözlükler o popülerliğini de kaybetti. İlk başta, bu kadar alternatif yokken sözlükler gençler arasında gerçekten ilginç bir heyecan yarattı. Ama ben şuanda muhalefet alanı olduğuna inanmıyorum. Ne ekşi sözlüğün ne de buna benzer sözlüklerin. Çünkü onların da kendi regülasyonlarıolmaya başladı. Bir takım şeyler yaşandı, artık kendi avukatları var ve yani bazı şeylerden çekinir olmaya başladılar. Artıkanonimliğe de çok fazla sığınılamıyor. O anlamda bence sözlüklerblogların yerine geçmiyor. Tamam, Türkiye’ye özgü bir şey ama ben çok fazla anlam yüklemiyorum sözlüklere.

“İNTERNET, İDEOLOJİK YARILMAYI GÖRÜNÜR KILMA PATFORMU.” Yakın zamanda sosyal medyada T.C. protestosu yaşandı hatta devam da ediyor. Pek çok insan buna katıldı. Yaşanan süreçle birlikte toplumda da ciddi bir karşılık bulduğu da söylenebilir. Sizce doğru bir eylem modeli midir bu? Bir başka ifşa durumu da burada ortaya çıkıyor mu?

“BÜROKRASİYİ AZALTMASI, KUYRUKTA BEKLEMEYİ AZALTMASI DA BİR ŞEYDİR AMA ‘YURTTAŞLAR İÇİN E-DEVLET’ ÇOK DAHA KAPSAMLI, ÇOK DAHA MAKRO DÜZEYDEKİ BİR ANLAYIŞ.”

Burada gönüllü bir şekilde kendi kendini ifşa etme durumu var. Ama şimdi toplumdaki ideolojik yarılma ister istemez internette karşılığını buluyor. Karşı ideolojik kampın tepkisini çekecek en ufak bir şey internette farklı bir kampanyayla ortaya çıkıyor. Dolayısıyla internet sadece bunu görünür kılma platformu. Yoksa toplumda zaten bunlar konuşuluyor ve ideolojik yarılma zaten var. Ama sosyal medya bazen bu yarılmayı toleranssızlıkla, nefret söylemiyle arttırıyor ve daha düşmanca kılıyor. Çünkü yüz yüze olan bir şey olmadığı için insanlar çok fazla kamplaşıyorlar internette.

e-devlet projesi konusunda Türkiye’de yapılan çalışmaları başarılı buluyor musunuz? Bir yere kadar buluyorum çünkü Türkiye altyapı olarak -en azından bürokrasiyi minimize etme anlamında- bir noktaya geldi. Fakat tabi çok hatalar yapılıyor. Çünkü karanlıkta, el yordamıyla yapılan şeyler var. İşte örneğin TC kimlik numarasıyla bir takım şeylerin anlamsızca izlenebilir olması… Tabi bu Amerika’da da söz konusu ama güvenlik şifreleri konması, sosyal güvenlik numarası girilmesi gibi bazı önlemler alınır. Ama Türkiye’deki muhafazakar yapının internete taşınma riski ve mahremiyet kavramının tam olarak algılanmadığı bir durum var. Örneğin tıbbi bir takım bilgiler ile ilgili yaşananlar;bunlar acemice şeyler. Bunlar halledildiği zaman altyapı olarak Türkiye başarısız değil. Artık bir sürü şey sorgulanabiliyor. Hesap verilebilirlik konusu ayrı bir tartışma konusu ama en azından bürok-

Bu kamplaşmayı göz önünde bulundurduğumuzda sosyal medyada yalnızca sade vatandaşların değil; siyasi süreçlerde sorumluluğu bulunan insanların da paylaşımlarıyla bu nefret ortamını besleyebildiklerini görüyoruz. Aslıda bu konuda onların sorumluluğu daha fazla değil mi? Buda aslında internetin doğasını anlamamaktan kaynaklanıyor. Yani sizin politikacı olarak, politik aktör 12


olarak orada söyleyeceğinizinnereye gideceğini ve nasıl bir çağlayan haline geleceğini öngöremiyorsunuz. Adam orada kendi ofisinde konuşur gibi tweet atamaz. Milyonlarca, yüzbinlerce takipçin varsa biraz sağduyulu davranman ve o ortamın nasıl kullanılacağını bilmen gerekiyor. Yani bir kahvehane jargonu değil Twitter. Ama dediğim gibi bu, internetin doğasını anlayamamaktan ve etkilerini öngörememekten kaynaklanıyor.

stratejinizin olması ve internetin doğasını anlamanız gerekiyor.

”BU GENÇ NÜFUSU SANDIĞA GÖTÜRMENİN YOLU SOSYAL MEDYADAN GEÇER.”

Tabi devletin ilk refleksi yumruğunu vurmak şeklinde çok sert olduğu için “kurunun yanında yaş da yanar” her davada olduğu gibi burada da oldu. Hiç bir alakası olmayan insanların apar topar alınması götürülmesigibi bir öfke saçma hali oldu. Tabi bu da devleti gülünç duruma düşürmesinin bir parçası “siz madem saklıyorsunuz o zaman bakın bir takım şeyler afişe edilebilir” dediler. RedHack de tabi ayrı bir tartışma konusu. Evet, onlar birçok yapılmayan şeyi yapıyorlar. Kamu hizmeti yaptıkları iddiası var. Çünkü belli bir menfaat karşılığı eylem yapmıyorlar, para almıyorlar. Halk adına yaptıkları söyleniyor ama yaptıkları şey illegal tabi. ”Meşru ama illegal”diyorum ben. Yani siz içten içe bunu sevebilirsiniz, kendinizi iyi hissedebilirsiniz ama yaptıkları illegal bir şeydir. Tabi bunu gençler sempatik buluyor ve kendilerini yakın hissediyorlar. Ama çok daha iyi anlatmak gerekiyor. Ben bir sürü insanın RedHack’in ne olduğunu bildiğini düşünmüyorum. İnsanlar ne bu davayı takip ediyorlar ne de RedHack’in ne yaptığını biliyorlar. Açıkçası üniversite gençliği dışında çok fazla yaygın olduğunu düşünmüyorum. Birde kendilerini Marksizm’le,Marksist ideolojiyle çok iliştirdikleri için belli bir kitleye antipatik geldiklerini düşünüyorum

”MEŞRU AMA İLLEGAL” Son dönemde RedHack’in internet üzerinden yaptığı eylemler dikkat çekmeye başladı. Bununla beraber bir süredir bu konudaki yargı süreçleri de tartışmalı yürüyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hocam peki Türkiye’de siyasi partilerin sosyal medyayı kurumsal anlamda iyi kullanabildiğini düşünüyor musunuz? Son seçimlerde sosyal medyaya daha fazla önem verildiğini gördük. Yeni bir seçim süreci de yaklaşıyor. Yapılan çalışmalar ne durumda sizce? Bu güzel bir soru, geçen gün bir panelde de tartışıldı bu. Orada AKP’nin sosyal medyastratejisti vardı. Bence AKP sosyal medyayı gayet etkin kullanıyor. Çok ciddi gönüllü olarak çalışan gençler var, teknolojiden anlayan insanlar var ve buna kafa yoruyorlar. Mesela CHP’de bunu görmüyorum. Çok hantal, eski model ve başarısız. Bunun yanında diğer partiler de başarısız. Örneğin MHP de başarısız. AKP ise o gönüllülüğü internette de yaratmayı başarmış; yani örgütlenme başarısını sosyal medyada da gerçekleştiriyor. Çok daha iyi yapılabilir. Örneğin Twitter’da, o üstten konuşma hali en büyük sorun. Politikacı orada bir duyuru yapıyor ya da kendini övüyor. Oradaki kişiselleşmiş durumu anlayamıyorlar. Bir kişisellik, bir kişisel dokunuş olması lazım Twitter’da. Mesela Abdullah Gül çok iyi kullanıyor. Ama diğer politikacılar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Başkaları kullanıyor zaten resmi hesapları. Sonuçta siz gerçekten orada mısınız? Halk bunu görmek istiyor ve politikacıya bir şekilde kendini yakın hissetmek istiyor, derdini duyurmak istiyor, politikacıyı gerçekten kanlı canlı bir insan olarak görmek istiyor. Şimdi seçimler geliyor. Bence bu genç nüfusu sandığa götürmenin yolu sosyal medyadan geçer. Obama bunu yaptı Amerika’da. Bir sürü insan oy atmayacaktı. Şimdi Türkiye’de bu coşkuyu yaratmak çok zor oluyor. Ama AKP kendi seçmeni arasında o örgütlenmeyi yaratıyor internette. Belli bir

Anonymous hareketinin bir nebze de olsa daha farklı algılanmasında bunun etkisi var mı? Anonymos da RedHack’e benziyor, onlar da aynı ideolojiyi kullanıyor gerçi ama RedHack daha sivri kalıyor. Sol görüşlü gençlere, sosyalist gençlere sempatik gelebilir ama hacktivizmin kendi ideolojisi de var. Hacktivist olmak için ille de Marksist olmak zorunda değilsiniz. Hacktivzmin kendi etiği, ideolojisi var. RedHack, hacktivist olmak için Marksist olmak zorundasınız gibi sunuyor. Hayır, bu bence iyi anlatılmıyor. Ayrıca davada da örgüt suçundan alınmış çocuklar gibi gösteriliyor. Hocam bu değerli söyleşi için çok teşekkür ederim. 26.04.2013 13


SOSYAL MEDYA

BATI DEMOKRASİSİ, SOSYAL MEDYA VE ARAP BAHARI Esma ERDAL

“Ortadoğu ülkelerinin halkları tarafından Aralık 2010’dan günümüze değin, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde rejim, yönetim, yönetici değişimleri başta olmak üzere değişikliklere, revizyonlara ve yenilenmelere yol açan, protesto, ayaklanma, kalkışma, devrim, başkaldırı ve daha birçok adlandırmayla söz edilen Arap halk hareketleridir.”1

ateşleyecek olanlar, yıllardan bu yana ne kadar birikmişleri varsa paylaştılar sosyal paylaşım sayfalarında. Bundan dolayı devrimleri, yeri geldi “Facebook Devrimi”, yeri geldi “Twitter Devrimi” olarak da medyada yankı buldu. Ancak bu süreçte sosyal medya araçları halkın örgütlenmesini kolaylaştırmıştır. Bu araçlar var olduğu için devrimler ortaya çıkmıştır şeklinde kamuoyuna lanse edilen halk hareketlenmelerinde; sosyal paylaşım araçları sebep değil araçtır, sonuçtur. Zaten halk hareketlenmelerinin ufaktan ufağa sokakta belirmesinin ardından insanlar ihtiyaçlarını giderecek bu araçların kullanımını hızlandırmışlardır. On binlerce Twitter ve Facebook hesabı açılmış, bloglarda yazılar paylaşılmış ve halk irtibatlı hareket etmeye başlamıştır.

B

aharın ilk ateşinde savrulan küller, Tunuslu üniversite diplomalı Muhammed Buazizi adlı gencindir. Zabıta görevlilerince, seyyar satıcılık yaptığı tezgâhı ile mallarına el konulmasının ardından daha fazla dayanamayan Tunuslu genç kendini yakar. Bu olaydan sonra başlayan gösterilerde, göstericilere karşı ateş açan polisin şiddet kullanmak yerine eylemcileri koruması gerektiğini savunan Tunuslu blog yazarları ‘polise karşılık olarak yasemin verelim’ sloganıyla yola çıkarlar. Ülkelerinin sembolü olan yasemin çiçekleriyle özdeşleşen bu durum sosyal paylaşım ağlarında da bu şekilde yankı bulur. Böylelikle Yasemin Devrimi adı ortaya çıkar. Ayaklanmalar Mısır ve Libya’ya da sıçrar. Bundan sonrasında domino etkisi gibi etki alanı genişleyerek büyür. Yasemin Devrimi tanımının dar kapsamda kalması sebebiyle Arap Baharı ifadesi kullanılmaya başlanır. (Bu ifadenin kullanımı öncelikli olarak batılı kaynaklardadır. Burası dikkat edilmesi gereken bir noktadır deyip devam ediyorum.) Arap Baharı bitmeyen bir kışın bıkkınlığındandır. Bahar ifadesinin kullanışı da buna dayanmaktadır. Yeniliklerle, taptaze gelen bahar umut vaat etmektedir Arap halkları için. Onların da nihayet erişmek istediği özgür yaşam, iyileştirilmiş eşit hayat şartları, iş, yönetim hakkı vs.

Genel olarak bakıldığında sokaklara dökülen direnişteki bu halklar; ekmek, onur ve adalet arasında bir hakkın talebindedirler. Peki ya yıllardan beri dikte edilmiş yönetimlere sahip bu halklar ve yöneticiler ne oldu nasıl oldu da bu denli bir bahara girdiler? Sosyal medya bunun neresinde derken; baharın ötelerden başka kıtalardan estirildiğinin görebilmeli ki yaşananları anlamak zorlaşmasın (ya da fazlasıyla basite alınmasın). Öncelikle:

Olaylar sürerken Tunus ve Mısır’da devrik liderler kaçışta idi. Mısır tarihinin ilk demokratik seçimini gerçekleştirdi. Kaddafi parçalanıncaya kadar linç edildi. Adı devrik liderler listesine yazıldı. Ayaklanmaların bastırıldığı, başlamadan bittiği ülkeler de oldu. Yanı başımızda Suriye de ise iç savaş boyutunda halk hareketleri devam ediyor.

Kitle iletişim araçları sadece yazı ve resimden oluşurken zamanla ses ve görüntüden oluşan zamanı ve mekanı dönüşüme uğratan bir yapıya bürünmüştür. Kitle iletişim araçları güçlü kurum ve yönetimlerce amaçları doğrultusunda şekillenebilir niteliktedir. Kısa zamanda değişikliklere ayak uydurması güçtür. Geleneksel yapı hakimdir. Buna karşın sosyal medya araçları istendiği

Sosyal Medya ArapBaharı’nın Neresinde? Cesaretin yokluğundandı bir de belki; dikte edilmiş bir yaşamın içinden ulaştıkları internet ağı, Arap halklarının tutunacakları bir dal ve devrimlerini kolaylaştırıcı bir araç olmuştur. Yeni kimliklere bürünerek devrimi 1

Murat Tekek, “Arap Baharı ve Nedenleri”, TUİÇ Akademi, 28.11.2012, (çevrimiçi) http://www.tuicakademi.org/index.php/kategoriler/ortadogu/3674arap-bahari-ve-nedenleri, 18 Nisan 2013

14


anda değişikliğe uğrayabilir, sadece güçlü yönetimlerin değil bireylerin bireysel isteklerine de cevap verebilir. Aktif katılım, özgür ortam, zamansız mekansız iletişim, sınırsız paylaşımı sayesinde modern iletişim araçları çoğunluklar tarafından rahatlıkla kullanılmaktadır. Geleneksel kitle iletişim araçlarındaki kısıtlama, sansür gibi durumlar rahatlıkla uygulanamasa da, modern iletişim araçlarında da her şey göründüğü kadar kolay değildir. Kimin ne yaptığının kolaylıkla tespitinden dolayı bu modern araçları kullanan halkta yine bir tedirginlik vardır. Aynı zamanda küçük klavye sahiplerinin yazıp paylaştıkları da yöneticileri tedirgin edebilmektedir.

Neden Ortadoğu sorusunun yanıtına bakalım öncelikle. AB oluşumu, bu oluşumun içerisindeki ülkeler hali hazırda ‘yeni dünya’ düzeninde yerlerini almış yapılardır. Çin, Japonya gibi devletler de güçlü ekonomileriyle bu düzende sağlam ayakta durabilmektedirler. Ancak Ortadoğu, G. Afrika ve Orta Asya’nın bir kısmı dış güçlerin müdahalelerine hem ekonomik hem de yönetimsel anlamda açık bulunmaktadır. Aynı zamanda Ortadoğu’nun, Batı’ya nazaran kendisine daha uzun yıllar yetecek miktarda sahip olduğu doğal kaynakları, yine sahip olduğu jeostratejik önemi bölgenin daha da cazibe bölgesi haline gelmesine neden olmaktadır. Bölge halkının demokrasi ve özgürlük taleplerine kulak veren ABD, bölgeyi kendi menfaati çerçevesinde demokratikleştirmek demokratikleştirirken de bölge hâkimiyetini sağlayacak düzeni yerleştirmek gayesindedir. BOP Amerika’nın hangi döneminde olursa olsun, hangi başkan başa geçerse geçsin vazgeçilmeyecek bir projesidir. Tüm bunlar ‘özgür ve demokratik bir dünyanın’ varlığı içindir bir de…

Bunlar sosyal medya ve Arap Baharı’nınetkileşiminin anlaşılması açısından gereklidir. Buradan yola çıkınca lafı daha fazla uzatmanın anlamı yoktur. Binlerce Twitter, Facebook paylaşımları, istatistikler interneti olan herkesin kolaylıkla ulaşabileceği verilerdir. Bense merak ediyorum: Demokrasi mi sosyal medya kullanımını arttırır, sosyal medya kullanımı mı demokrasiyi? Ben hala düşünürken sizi de teşvik ettiğimi umuyorum.

Sosyal medya ve Arap Baharı’nın gelip Wikileaks Belgelerine, oradan da ABD’ye nasıl bağlandığını soru işaretleri bırakarak ifade etmeye çalışayım:

Peki, Bilmediğimiz Neler Var? ‘Küreselleşen dünyada’ diye başlayan bir cümlenin devamında ABD’nin projelerinden söz etmemek mümkün değil artık. Yeni dünya düzeninde sadece yer almak değil yerlerin kendisi tarafından belirlenmesini de temel politikası sayan bir güç, Amerika… 2001 yılında tarihinin en büyük terör saldırısını yaşayan ABD, bu saldırının ardından dönemin ABD başkanı Bush tarafından açıklanan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) demokratikleştirme süreci olarak dillendirilmiştir. Bunun ardından Ortadoğu’ya askeri bir yönelim olmuş Irak ve Afganistan’ın işgali gerçekleşmiş ancak bunlar ABD’nin hedeflerine kâfi gelmemiştir. Yeni dünya düzeni dediğimiz, sıcak savaşların sözde bittiği özde silahlanmanın ötesine geçildiği günümüzde ABD, projesini yeniden şekillendirmiş ve yeni söylemi demokrasi ve özgürlük kavramları etrafında oluşmuştur. 2

WikiLeaks, kaynaklarının gizliliğini koruyarak hükümetlerin ve diğer organizasyonların hassas belgelerini yayınlayan, İsveç merkezli bir uluslararası organizasyondur.2 29 Kasım 2010’da sitesinden yaydığı gizli belgelerle ABD başta olmak üzere birçok ülkeyi tedirgin etmiştir. Yeni yüz yılımızın en önemli aracı olan internetin nelere kadir olduğunun-olacağının göstergesi olmuştur. ABD ve diğer ülkelerle ilişkileri, planları, medyada yer almamış eksik bilgileri su yüzüne çıkarılmıştır. Bir de Ortadoğu ülkeleri ve yöneticileri… ABD’nin Ortadoğu yöneticileri ile bağlantıları, bu diktatörlerin alabildiğine keyfi yaşamları, halkının hakkını har vurup harman savurması açıklıkla ortaya döken bilgiler de yayınlanan belgeler arasında idi. Tüm dünyanın dikkatini verdiği bu belgeler Ortadoğu’da da halkların gözünü

‘WikiLeaks’ http://tr.wikipedia.org/wiki/WikiLeaks

15


açtı.Dolayısıyla Arap Baharı ve sosyal medya ilişkisi, en başından kurulması gereken sağlam bir ilişkidir. İnternet aracılığıyla yayınlanan bu belgeler baharın tohumlarından biridir böylece. Halk hareketlerinin başından itibaren batı kaynaklı haberlerin baharı yönlendirdiği kanaatine varmak da ABD’nin projesine nasıl zemin hazırladığını aydınlatır. Çünkü ABD toplumsal eğilimleri kendi lehine çevirmeyi iyi bilir. Senelerden beri Arap halklarının başında olan liderler aynı tası hamamı senelerce döndürmüş, devrim (bahar) ise şimdi olmuştur. ABD nihayetinde gerçekleştirmek istediği sonuca alttan altta halkları hareketlendirerek ve onların yanında olduğunu göstermeye çalışarak ulaşma gayesindedir. Demokrasi ve özgürlük söylemi de halkları cezbetmektedir elbette. Farklı bir bakış açısı ile bakmaya çalıştığım, uzun süreceğe benzeyen bu bahar çok çiçek açacağa, hatta solduracağa benzer. Medyadan takibinde olacağımız gelişmeler(gelişmeyenlerle birlikte) ara ara tıkansa da, çıkmaza sürüklense de(Suriye’de olaylar hala devam etmekte ve farklı boyutlara ulaşmaktadır) Arap Baharı devam etmektedir. Halklar uyandı(tam olmasa da) ve istediklerini alma gayesinde mücadelelerini sürdüreceklerdir. Yenilenen Ortadoğu’dan büyük emelleri olan başta ABD ve diğer ülkelerin bu baharı hangi çiçeklerle bezeyeceğini ve bunlara yönelik çalışmalarını ise bir sonraki gizli belgeler ortaya çıktığında görebiliriz belki de! KAYNAKÇA: BABACAN, M.Emin, HAŞLAK, İrfan, HİRA, İsmail: “Sosyal Medya ve Arap Baharı”, <http://www.aid.sakarya. edu.tr/uploads/Pdf_2011_3.pdf>

SAM, 03.07.2012, (çevrimiçi) <http://www.orsam.org.tr/ tr/yazigoster.aspx?ID=3596>, Erişim Tarihi:20 Nisan 2013 TEKEK, Murat, “Arap Baharı ve Nedenleri”, TUİÇ Akademi, 28.11.2012, (çevrimiçi) http://www.tuicakademi.org/index.php/kategoriler/ortadogu/3674-arap-baharive-nedenleri, Erişim Tarihi:18 Nisan 2013 TEKEK, Murat, “Wikileaks’teki Ortadoğu”, ORSAM, 12.09.2011, (çevrimiçi) http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2744, Erişim Tarihi:22 Nisan 2013 YÜKSEL, Ayşegül, ONAT, Bilgehan: “2000’li Yıllarda ABD’nin Yeni Orta Doğu Politikası”, ORSAM, 03.02.2012, (çevrimiçi) http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=3593, Erişim Tarihi:22 Nisan 2013

Dergimize internet üzerinden de ulaşabilirsiniz

minervadergi.blogspot.com

E

D

S

BEKAROĞLU, Mehmet: “Arap Baharı Kimin Baharı”, UHİM, 8 Nisan 2012 Pazar, <http://www.uhim.org/ images/etkinlik/1335431899.pdf> ÇİLDAN, Cihan vd: “Sosyal Medyanın Politik Katılım ve Hareketlerdeki Rolü”, Bilkent Üniversitesi, Bilgisayar Teknolojisi ve Bilişim Sistemleri Bölümü, Ankara, <http:// ab.org.tr/ab12/bildiri/205.pdf ELDOĞAN, Ezgi: “Sosyal Medyanın Arap Baharı Üzerindeki Etkisi”, TÜRKSAM, 08.09.2012, (çevrimiçi) <http://www.turksam.org/gencbakis/a2780.html>, Erişim Tarihi:22 Nisan 2013 GÜNAY, Bekir, “Büyük Ortadoğu Projesi”, Belgeler.com, <http://www.belgeler.com/blg/clb/byk-ortadou-projesi> KORKMAZ, Ali: “Arap Baharı Sürecinde İnternet ve Sosyal Medyanın Rolü”, Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi, Kayseri,<http://www.inlcs.org/online/Book14.pdf> PEKTAŞ, Murat, “BOB(Büyük Ortadoğu Projesi)”, ORSAM, 28.09.2012, (çevrimiçi)<http://www.orsam.org.tr/tr/ yazigoster.aspx?ID=3935>, Erişim Tarihi:21 Nisan 2013, PESEN, M. Mekin: “Sosyal Medya Devrimlerinin Anatomisi”, E-Siber, 23.02.2011, (çevrimiçi) <http://www.esiber.com/sosyal-medya/sosyal-medya-devrimlerinin-anatomisi/>, Erişim Tarihi:20 Nisan 2013 PESEN, M. Mekin: “Sosyal Medyanın Arap Baharındaki Rolü Bilimsel Olarak Kanıtlandı”, E-Siber, 18.09.2011, (çevrimiçi) <http://www.e-siber.com/sosyal-medya/sosyal-medyanin-arap-baharindaki-rolu-bilimsel-olarak-kanitlandi>, Erişim Tarihi:20 Nisan 2013 SELVİ, Hicran, “Arap Baharına Genel Bakış”, OR16

Katkı ve Eleştirileriniz İçin Bize Ulaşın: m minervadergi@gmail.co

w


EN

UCUZ HIZLI KALİTELİ

“ önce dost ”

DETAY FOTOKOPİ

Seri çekimlerde %35 İNDİRİMah-beyaz) (siy

Dijital Kopyalama Renkli Fotokopi Dizgi Ciltleme Scanner PDF En Güncel DERS NOTLARI Kırtasiye Web Tasarım

www.detayfotokopi.net

0212 528 38 71

ADRES: Bozdoğan Kemeri Caddesi No: 55 detay@detaycopy.net Vezneciler / FATİH

DETAY FOTOKOPİ


LATİN AMERİKA VE

21. YÜZYIL SOSYALİZMİ - 21.YÜZYIL SOSYALİZMİ VE LATİN AMERİKA - HUGO CHAVEZ VE VENEZÜELLA’NIN 21. YÜZYIL SOSYALİZMİ - 21. YÜZYILDA LATİN AMERİKA EKONOMİSİ VE ABD İLE İLİŞKİLER - BOLİVYA’DA KÖYLÜ AYAKLANMALARI - YRD. DOÇ. DR. SELCAN SERDAROĞLU İLE SÖYLEŞİ

18


21. YÜZYIL SOSYALİZMİ

21.YÜZYIL SOSYALİZMİ VE LATİN AMERİKA Gülfem SEZEN

“Bugün yaşayan tarihten söz etmek, geriye dönmeyi gerektirir. Latin Amerika’dan söz ediyorsanız; dününden, onu bugüne taşıyan tarihten söz etmeniz ‘olmazsa olmaz’dır.”1

işçinin ücreti yaştan, ırksal özelliklerden, tecrübeden, beceriden bağımsız olarak belirlenmeli ve ücret harcanan emeğin miktarına göre belirlenmelidir dolayısıyla burada da kapitalist sistemden ayrılır.

atin Amerika, tarihi boyunca sömürge altında yaşamış bir bölgedir. Özellikle Portekiz ve İspanya gibi Avrupa Devletleri’nin istilası altında uzun yıllar kalan Latin Amerika, 20. yüzyılın başlarına kadar Avrupa Devletleri’nin egemenliği altındaydı.2 Sömürge dönemi (1492-1830) kıtadaki toplumsal ilişkileri köklü biçimde dönüştürdü.3 Sömürgeciler kıtanın doğal kaynaklarını Avrupa’ya etkin bir biçimde taşıyabilmek için merkezi bir iktidar kurmuşlardır. Milyonlarca yerliyi öldürüp, biat edenleri köleleştirmişlerdir. Yerli nüfusun kıyımıyla ortaya çıkan bu dönemin ardından artık bölgede ABD’den söz edilmeye başlanacaktı. ABD, Kuzey-Güney Savaşı4 olarak adlandırılan iç savaştan sonra İspanya, İngiltere ve Fransa’nın rakibi haline gelmeye başladı. ABD 19. yüzyılda sömürgeciliğe karşı direnen hareketlerin destekçisi olmuştur. ABD’nin bu destek politikası Latin Amerika’daki göçmen halklarının ABD’nin gerçek yüzünü görmesini engelledi. Latin Amerika halklarının bu dönemde sömürgeciliğe karşı verdiği mücadele artık emperyalizme karşı mücadeleye dönüşecekti. Bu aşamada ABD’nin dayattığı doktrinler ve paktlar önemlidir. Monroe Doktrini’nde de bahsedilen ‘Amerika Amerikalılarındır’ sözünde de şüphesiz ki Amerika’nın yerlileri değil, sömürenleri kastedilmekteydi. ABD çok önceden vermiş olduğu bu sinyalle 20. yüzyıldan itibaren git gide Latin Amerika’da esas sömürgeci güç konumuna gelmeye başlamıştı. Yani deyim yerindeyse Latin Amerika ABD’nin Arka Bahçesi durumuna gelmeye başlamıştı. ABD izlediği emperyalist politikalarla bölgenin hegemon gücü haline gelmişti. Fakat zamanla değişen bir anlayış doğacaktı.

‘21. Yüzyılın Sosyalizmi’ kitabının yazarı olarak Dieterich’in söz konusu kitabı öncelikle Latin Amerika’ya yönelik yazmış olması, gerekse de bunun Chavez tarafından savunuluyor olması açısından önemlidir. Dieterich, bir yandan da ‘21. Yüzyıl Sosyalizmi’ni gerçekleştirmenin koşullarının Venezüella’da olduğunu savunur. Dieterich Venezüella’yı bir nevi ‘21. Yüzyıl Sosyalizmi’nin dünyaya yayılmasının merkezi, anavatanı olarak gösterir. Bir bağlamda Venezüella’da neler olup bittiğini kavramanın da temelidir bu ‘21. Yüzyıl Sosyalizmi’ teorisi. Dieterich’in ve bu bağlamda ‘21. Yüzyılın Sosyalizmi’ yaklaşımının, sınıflar arasındaki uzlaşmaz çelişkilerin üzerini örtme ve bu yaklaşım temelinde de toplumsal sorunlara ‘çözüm’ bulma iddiasını ileri süren bir yaklaşım olduğunu çok daha açık görebiliriz.

L

LATİN AMERİKA SOSYALİZMİNDE CHAVEZ’İN ÖNDERLİĞİ Chavez Hristiyan inancına tutunan ve idolü Simon Bolivar olan halkçı bir liderdir. 1982 yılında Chavez, Simon Bolivar’ın 200. doğum yıldönümüne (Temmuz 1983) atfen kimi yandaşı subaylarla, daha sonra adını ‘Bolivarcı Devrimci Hareket 200’ olarak değiştirdiği ‘Bolivarcı Ordu 200’ adlı örgütü kurar. ‘’Chavez kendini ‘Oligarşinin baş belası, yoksulların şampiyonu’ olarak sunduğu bir kampanyanın ardından, 1998’deki Başkanlık seçimlerini, %56’ya varan oy oranıyla kazandı; bu kırk yıldır bir adayın elde ettiği en yüksek orandı.”6

‘21. YÜZYIL SOSYALİZMİ’ SÖYLEMİ “Kapitalizmi aşmaya yönelik olarak geliştirilen yaklaşımlardan biri olan 21. yüzyıl sosyalizmi Heinz Dieterich tarafından geliştirilmiştir. Chavez’in ‘21. Yüzyıl Sosyalizmi’ söyleminin Dieterich’e dayandığı görülür.’’5 Dieterich burada iki kavram üzerine yoğunlaşır. İlki katılımcı demokrasi bir diğeri ise eşdeğerlilik ilkesi. Küreselleşmenin etkisiyle ulus devletlerin zayıflamaya başladığını ve temsili demokratik sistemin halkın egemenliğini daha da azalttığını belirtir. Bu demokrasi biçiminin kapitalizmin siyasal sistemi olduğunu ve bu sistemin 21. yüzyılın katılımcı demokrasisi ile aşılabileceğini vurgular. Eşdeğerlilik prensibine göre ise, bir 1 Sibel, Özbudun, Latin Amerika’da İsyanın Tarihi, Ütopya Yayınevi, Ankara,2008,s.18 2 Özbudun, a.g.e, s.19 3 Aylin, Topal, Ulusal Kalkınmacılıktan Küresel NeoliberalizmeAnti-emperyalizm:Latin Amerika Deneyimi, İ.Ü Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, No:41, 2009, s.121 4

ABD, 1861-1865 yıllarında kuzey ve güney eyaletleri arasında büyük bir iç savaş ve parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Daha ayrıntılı bir değerlendirme için Oral Sander’in İlkçağlardan 1918’e Siyasi Tarih kitabına bakınız. 5 Heinz, Dieterich, 21. Yüzyılın Sosyalizmi, Çev. Beray Tamar ve Canan Şahin, Pencere Yayınları, İstanbul, 2007, s. 229-233. 6 Özbudun, a.g.e, s.297 19


Chavez başkan seçildikten sonra kurucu meclisin kabul ettiği yeni anayasa siyasal partilere atıfta bulunmadan vatandaşların siyasal amaçla örgütlenme hakkını getirmiştir.7

Her şeyden önce Chavez, ABD emperyalizminin tüm Amerika kıtası için öngördüğü ve gerçekleştirmeye çalıştığı Serbest Ticaret Alanı Planına FTAA’ya (İspanyolcası ALCA) karşı çıkarak bu planın karşısında durmuştur. Chavez’in 2001 yılı sonunda propaganda ettiği Alternatif İşbirliği Anlaşması, 14 Aralık 2004 tarihinde Küba ile “Bizim Amerika’mızın Halkları İçin Bolivarcı Alternatif” (ALBA) anlaşmasının imzalanmasıyla gerçek hale gelmiştir. Bu anlaşmanın temel amacı ise ABD’den ve AB’den bağımsız hale gelebilmekti. ABD’nin FTAA planına karşı oluşturulan ‘Amerikamızın Halkları için Bolivarcı Alternatif’ (ALBA) de bu ‘sola kayışın’ bir örneğidir. 2004 yılı Ağustos ayında yapılan referandumdan sonraki süreçte Chavez, kapitalizmi giderek daha fazla eleştirir oldu. Chavez –basına yansıdığı kadarıyla ilk kez 30 Ocak 2005 tarihinde Porto Allegre’de yapılan Dünya Sosyal Forumu’nda- ‘sosyalist devrim’den bahsetmeye başlamıştı. Chavez bu konuşmasında şöyle diyordu: “Biz Bolivarcı devrimi sosyalizme yönlendirme yükümlülüğünü üzerlendik –yeni bir sosyalizm, dayanışma, kardeşlik, sevgi, adalet, özgürlük ve eşitlik üzerinde yükselen bir 21. yüzyıl sosyalizmi.”8 Chavez’in farklılıklara bakış açısı da diğer sol uygulamalardan oldukça uzaktır. Chavez dünyayı şöyle görüyordu: “20. Yüzyıl iki kutuplu bir yüzyıldı. 21. Yüzyıl çok kutuplu olmalıdır. Bizler böyle bir dünyanın oluşumuna omuz vermeliyiz.” söyleminden de anlaşılacağı üzere onun Sol’u farklı bir soldur. Chavez öncesindeki bazı gelişmeleri bilmek, Chavez’in bakış açısını anlamak için oldukça önemlidir. Siyasi ve ekonomik olarak Venezüella yabancı tekellerin, IMF ve Dünya Bankası’nın ve özellikle de ABD emperyalizminin atını istediği gibi oynattığı bir ülke konumundaydı. Bilinmesi gereken bir nokta da –burada detaylara girmeden– gerek 20. yüzyılın ortalarında 1958’e kadar iktidara el koyan askeri diktatörlüklere karşı, gerekse de 1958’den 1998’e kadar esasta iki partinin değişerek sürdürdüğü yönetimlere karşı mücadelelerin de sürekli var olduğudur. 1960’lı yıllarda gerilla mücadelesi temelinde silahlı mücadele de verildi. Silahlı mücadelenin yenilgiye uğraması ertesinde yönetimin ‘ulusal uzlaşı’ siyaseti adına muhalefeti uysallaştırması, gündeme geldi. Bu süreçte Venezüella Komünist Partisi de yeniden legalleşti. 1970’li yılların başın7 Venezüella Anayasasının 67. Maddesi için bkz. Monelaar, 2012, s.16 8

da kitlelerin de baskısıyla o dönemin yönetimini elinde bulunduran Başkan Carlos AndresPerez petrol ve çelik sanayiini ve üretimini devletleştirdi. Bu devletleştirme adımı emperyalist tekellerin egemenliğine son veren bir edim değil, onların karlarına esasta dokunmayan bir edimdi. Tarihi olarak Venezüella’da kamulaştırma olarak da ifade edilen devletleştirme ilk kez Chavez tarafından yapılmamıştır. 1982/1983 yıllarında Venezüella’da yaşanan ekonomik kriz, buna paralel emperyalistlerin dayattığı neoliberal ekonomik önlemler, özellikle de kamu iktisadi teşekküllerinin özelleştirilmesi yönlü adımlar kitlelerin yaşamını çekilmez hale getirmiştir. 27 Şubat 1989 tarihinde başta başkent Caracas olmak üzere birçok şehirde ‘açlık isyanı’ olarak da adlandırılan isyana yol açmıştır. Şimdiye kadar sayısı kesin belli olmayan, ama 3000 kadar isyancının katledildiği tahmin edilen bu isyan ve katliam Venezüella’da yeni bir dönemin de başlangıcı olarak değerlendirilmektedir. Özellikle ABD emperyalizmi tarafından Venezüella’ya dayatılan neoliberal siyasetin reddi açısından bir dönüm noktası olarak Chavez öne çıkmaktadır. 2002’de Chavez’e karşı ABD destekli darbe girişimi sonuçsuz kalmıştır.2004 ve 2005 yıllarında Venezüella ABD ile silah alımları dahil askeri ilişkilerini azaltarak Brezilya, Çin, Rusya ile askeri ilişkilerini geliştirmeye yönelmiştir. Gerilimin yükselmesi sonucunda Chavez, iki ülke arasında askeri ilişkilere son verdiğini açıklayıp ABD askerlerinin Venezüella’dan çıkmasını istedi. Böylece ALBA’nın gerekleri yerine getirilmiş oluyordu. KURTULUŞ (ÖZGÜRLEŞTİRİCİ) TEOLOJİSİ Chavez’in bu konudaki dinle ilgili tutumu önemlidir. Zira koyu Katolik olan bir toplumda deyim yerindeyse İsa ve Marx el ele nasıl gidiyor bunu anlamamız öncelikli olarak gereklidir. Sovyet devriminin serpintileri Latin Amerika’da Kilisenin ve derebeylerinin etkisini azaltmıştır. Fakat dinin baskın etkisi halen devam etmektedir. Özellikle Özgürleştirici (Kurtuluş) Teoloji bu noktada önem taşımaktadır. Özgürleştirici Teoloji genel kabule göre bir Katolik öğretisidir. Buna göre İsa sadece bir peygamber değildir, ezilenlerin kurtarıcısıdır. Öğreti Hıristiyanlığın görevinin özellikle siyasal aktivizme başvurarak, yoksullara ve ezilenlere adalet sağlamak olduğunu savunur. Bu öğretiyi savunan Katolik din adamlarının Latin Amerika’nın çeşitli ülkelerinde baskı, işkence gördükleri, hapse atıldıkları bilinir. Özellikle Latin Amerika’da yaygın olan bu öğreti, halk arasında ‘Hıristiyan Sosyalizmi’ ya da ‘Sosyal Hıristiyanlık’ olarak adlandırılır. Halkın sorunlarıyla yakından ilgilenen, halkla dayanışma içine giren, mücadeleye katılan din adamlarının dünya görüşünü açıklamak üzere kullanılan ‘Özgürleştirici Teoloji’ yanlıları, Latin Amerika’daki siyasi yelpaze içinde önemli bir yer tutmaktadır. Katolik papazlar işkence görmüşler, tutuklanıp hapse atılmışlardır. Yalnız bu oluşumlar çok eski tarihlere kadar gitmemektedir. Özellikle 1985 tarihi Latin Amerika için ‘Özgürleştirici Teoloji’ konusunda kilise içinde tartışmanın üst seviyelere çıktığı bir tarihtir. Dinin halk üzerindeki etkisini bilen Chavez bundan yararlanmasını da bilmiştir.

Bolşevik Partizan Dergisi, ‘Latin Amerika: 21. Yüzyıl Sosyalizmi mi?’, Mayıs, 2009, sayı 156, s.44

20


Chavez 21 Eylül 2006 tarihinde BM’lerde yaptığı konuşmada şöyle demiştir: “Beni öldüreceklerdi, ancak bence Tanrı yetişti ve halkımız ve ordu sokaklara döküldü ve bugün buradayım.” Ardından 10 Ocak 2007’de meclisteki yemin töreninde Chavez şöyle demiştir: “Anavatan, sosyalizm ya da ölüm. Tarihteki en büyük sosyalist İsa adına yemin ediyorum. ” Bu bir anlamda halk ile bütünleşmenin farklı bir yolu gibi durmaktadır.9 Bu yüzden Kurtuluş Teolojisinin Latin Amerika’nın sosyalizminde önemli bir yeri olduğu aşikârdır. EKONOMİK VE SOSYAL YAPIDAKİ DEVİNİMLER Latin Amerika halkları, tarihleri boyunca ABD’nin ekonomik ve siyasi politikalarından ‘doğrudan’ etkilendiği için, bu coğrafyada ‘doğrudan’ ABD’ye yönelik bir öfke ve emperyalizm karşıtlığı çok güçlenmişti. Latin Amerika’nın birçok ülkesinin 1990’ların sonundan itibaren kitlesel ayaklanmalar, halk isyanları ve genel grevlere sahne olmasında, ABD politikalarına, özellikle de Washington Konsensüsü ’nün serbest piyasa politikalarına karşı oluşan öfkenin büyük payı vardı.10 ABD emperyalizminin borç kurumları Dünya Bankası ve IMF tarafından dayatılan ekonomik paketler Latin Amerika halklarının, öncelikle de yoksul kesimin, işçilerin yaşam koşullarını dayanılmaz kılıyordu. IMF’nin ‘Yapısal Uyum Programı’ nedeniyle 1980’li yıllar boyunca ülkehalklarının geliri ortalama %60 gerilemiştir. Meksika 1982’de IMF’nin Yapısal Uyum Programını uygulamaya başlamıştı. Özelleştirme, liberalizasyon gibi politikaların ardından 1988’de Salinas hükümeti kamu harcamalarını kısarak 20 milyar dolardan fazla tasarruf sağlamıştır. Bu tasarrufun anlamı, on binlerce kamu işçisinin işten atılması, işçi sınıfına yönelik sosyal güvenlik harcamalarında kesintiler ve reel olarak ücretlerin düşürülmesiydi. Ekonomik kriz sosyal krizle sonuçlanmıştı. İşsizlik resmi rakamlara göre %20’ye, gerçekte ise %40’a ulaşıyordu. Aynı şekilde, Brezilya’da da halk 90’ların başından itibaren uygulamaya konmuş olan kemer sıkma politikalarından dolayı zor durumdaydı. Kuşkusuz Meksika’daki ve Brezilya’daki krizler istisna değildi. Sanki gizli bir el tarafından planlanmışçasına, Brezilya ile aynı yıllarda Peru’da da adına ‘Fuji Şoku’ denilen bir mali kriz dalgası ülkeyi bir silindir gibi ezerek geçti. ‘Yapısal Uyum Programı’yla ortaya çıkan tabloya ilişkin bir veri şudur: ‘’Lula’nın Brezilya’sı Latin Amerika’nın en zengin ülkesi olmasına rağmen yoksulluk oranı %22, Kirchner’in Arjantin’inde %52, Vasquz’in Uruguay’ında %24, Morales’in Bolivyası’nda %70 ve Chavez’in Venezüella’sında %47… Latin Amerika’da nüfusun yaklaşık %40’ı günde 2 dolarla geçiniyordu.11 Latin Amerika’da kişi başı gelir Asya ve Afrika kıtalarına ve gelişmiş ülkelere nazaran çok daha az bir hızla artmıştır. Bölgenin genelinde neoliberal dönemden önce yüksek olan kişi başı gelir artışı 1980-99 arasında %11’e inmiştir ve 2000’lerde NAFTA ve IMF destekli kemer sıkma programları uygulandığından beri %3’lere gerilemiştir.12 Ekonomik liberalizasyon ve temel ihtiyaçların

özelleştirilmesi (Bolivya’da suyun dahi özelleştirilmesi gibi) tüm kıtanın daha da fakirleşmesine ve yaşam standartlarının bozulmasına yol açmıştır. 1997’de ‘Asya Krizi’ ya da 1998’de Rusya’daki krizler de Latin Amerika ülkelerinin yatırım ve borç ödeme planlarını olumsuz etkilemişti. Bu dönemde dış borçların artması gibi yoksulların sayısı da artmıştır. ‘’1990 yılında 200,2 milyon insan yoksulluk sınırı altında yaşarken, 2004’e gelindiğinde bu sayı 224 milyonu bulmuştu. 1990’lı yılların başından itibaren ABD emperyalizminin tüm Amerika’ya egemen olma planlarının bir parçası da ‘Tüm Amerika Serbest Ticaret Bölgesi’ (FTAA, İspanyolca ALCA) idi. 1994’te gerçekleştirilen ve Küba dışındaki tüm Amerika kıtası ülkelerinin katıldığı ‘Birinci Amerika Zirvesi’nde FTAA ele alındı. Hedef olarak bu planın 2005 yılına kadar gerçekleştirilmesi öngörülmüştü. 2001 yılında yapılan ‘Üçüncü Amerika Zirvesi’nde çalışma planı üzerinde anlaşıldı ve 2005 yılına kadar görüşmelerin, daha doğrusu pazarlıkların bitirilmesi gerekiyordu.’’ 13 Sonuç olarak; 1990’lı yıllar, Latin Amerika ülkeleri için 1980’li yılların ‘borçlanma krizi’ ya da ‘borçları ödeyememe krizi’ vb. adıyla adlandırılan, başta da IMF ve Dünya Bankası’na bağımlı kalmanın sonuçlarının giderek daha da hissedilir hale geldiği; borçların giderek yükseldiği, işsizlik ve yoksulluğun arttığı; kısacası ‘neoliberalizm’ denen sınırsız sömürü ve talan siyasetinin uygulandığı ve kitlelerin hoşnutsuzluğunun da buna paralel yükseldiği, yer yer sertmücadelelerin yaşandığı yıllar olmuştur. Bu bağlamda toplumsal hareketlerde Meksika’da EZLN (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu), Arjantin’de MTD (İşsiz İşçi Hareketi), Brezilya’da MST (Topraksız Köylü Hareketi), Bolivya’da Cocolerolar (Koka Çiftçileri) ve Quechua madencileri, Paraguay’da Ulusal Köylü Federasyonu, Ekvator’da CONAİE (Yerli Uluslar Konfederasyonu) önemlidir. En az bunlar kadar önem taşıyan şehirlerde de büyük patlamalar yaşanmıştır. Bunlar arasında Ekim 2003 Bolivya ayaklanması; Ocak 1994 Zapatista’ların ayaklanması; 2000 yılında Ekvador’daki Kongre’nin işgali ve 2000’li yıllarda Brezilya’daki toprak işgalleri sayılabilir. Latin Amerika’da Venezüella, Bolivya merkezli antiemperyalist direniş, giderek kıtasal bir harekete dönüşürken; kıtanın geleneksel, direnişçi ruhu dalga dalga yayılırken, halkların kötü yönetime, yolsuzluklara, fakirliğe, eşitsizliğe, işsizliğe, sömürüye karşı ‘demokratik’ direnişi çığ gibi büyümekteydi. ‘‘Ortak hedef IMF ve ABD’nin dayattığı neoliberal politikadan kurtulmaktır ‘’ diyen Chavez; 22 Ocak 2006’da Bolivya’da iktidara gelerek, gazı kamulaştırmak için yabancı petrol şirketlerine tavır koyan, doğal kaynakları kamulaştıran, IMF prog-

9

Tamer, Yıldırım,Bolivar’danChavez’e Latin Amerika-Hugo Chavez ve Bolivarcı Devrim, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırma Dergisi, 2012, cilt.1, sayı:2, s.372 10 Esra, Akgemci, Chavez Döneminde Venezuela’nın ABD’ye Yönelik Dış Politikası, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, 2011, s.54-55 11 Özbudun, a.g.e, s.52-53 12 Özbudun, a.g.e, s.500 13 Bolşevik Partizan Dergisi, ‘Latin Amerika: 21. Yüzyıl Sosyalizmi mi?’, Mayıs, 2009, sayı 156, s.28

21


ramlarından kopmayı önüne koyan, bir toprak reformuyla köylüyü topraklandırmayı ve gazdan elde ettiği gelirlerle sosyal reformlar yapmayı öngören Morales; Arjantin’de Kirchner; Brezilya’da Lula Da Silva ortak amaçlar etrafında birleşmişlerdi.

Bu gelişmelerle birlikte ‘sol rüzgarları’ estiren siyasi gelişmelerin başında kimi siyasetçilerin yönetime seçilmeleri gelmektedir. Örneğin; Chavez, Morales, Lula, Kirchner gibi. Ortak noktalarının, benzerliklerinin yanı sıra ülkeler arasındaki farklılıklar, kendi aralarındaki çelişki ve çatışmalar da vardır. Latin Amerika ülkeleri arasındaki en önemli çelişki Latin Amerika bölgesinin ‘temsilcisi’, ‘en büyük söz sahibi’ yani egemen gücü olmak için var olan çelişkilerdir. Bu açıdan esasta dört ülke öne çıkmaktadır: Brezilya, Meksika, Venezüella ve Arjantin. Ancak Brezilya, ABD ve AB açısından bölgenin ‘temsilcisi’, ‘öncü ismi’ olarak görülmektedir. Örneğin; AB 4 Temmuz 2007’de Lizbon’da, Brezilya ile kapsamlı stratejik ortaklık üzerine anlaşma yapmıştır. Ayrıca Brezilya’nın, Venezüella’nın petrol, doğalgaz gibi enerji kaynaklarının etkisini geriletmek amacı ile Brezilya ile ‘Bio enerji sektöründe/ Ethanol’ üzerine anlaşma yapmıştır.14 Buna benzer olarak Venezüella ve Bolivya’nın petrol, doğalgaz ya da demiryollarını devletleştirme adımları; örneğin Brezilya’nın veya Şili’nin çıkarlarıyla elbet ters düşmüştür. Ya da Venezüella’nın ‘yardım(!)’ adına Arjantin’in devlet tahvillerini satın alması, Arjantin’i belli ölçüde de olsa kendisine bağımlı hale getirmesinde atılmış adımlardan birisidir. Bu güçler arasındaki çelişki ve rekabetin sonucu olarak da, Latin Amerika, 2000’li yılların başlangıcına göre daha da parçalı, karmaşık bir durumdadır demek yanlış olmaz. Hangi gücün Latin Amerikalı emperyalist güç olacağını, ya da Latin Amerika’nın belirleyici gücü olacağını zaman bize gösterecektir.

DALGA DALGA SOL YÜKSELİŞİN YAYILIŞI Latin Amerika’da, 1990’larda başlayan, 2000’li yıllarda hız kazanan solun yükselişi sürüyordu. Sol politikalar toplumsal sorunların çözümünde daha fazla uygulama alanı buluyordu. Birçok Latin Amerika ülkesinde kendilerini sosyalist olarak tanımlayan liderler 2000’lerin başından itibaren iktidara gelmeye başlamıştır. Bu süreçte kıtada yönünü sola çeviren bir siyasal dalga mevcuttur. Bu siyasal dalga ‘Pembe’ olarak da anılmaktaydı. Latin Amerika’ya merkez sol yönetimler (Arjantin, Brezilya ve Uruguay) ile birlikte sosyal demokrat, sosyalist ve halkçı deneyimler hakimdi. Latin Amerika’da sol yönetimler liberal demokrasi karşısında radikal demokrasiyi tercih etmişlerdi. Ayrıca yoksullara, yerlilere ve işçi sınıfına ek olarak kentli orta sınıf öncü bir rol oynamaktaydı. Sol ve orta sınıf arasındaki bağın kökenleri, neoliberalizmin orta sınıfı yoksullaştırıcı etkilerinde bulunabilir. Bu durumda ‘orta sınıfın proterleşmesi’ olgusunu doğuracaktır. 20. yüzyıla damgasını vuran gelişmelerden biri Doğu Bloku’nun dağılmasıdır. Bu olgu, son yıllardaki gelişmelere, güçler arası dengelerin biçimlenmesine yol açan belirleyici önemde bir gelişme olduğu halde, bu gelişmenin sonuçlarını özelliklede 2000’li yıllardaki sonuçlarını belirleyen gelişme değildir. İçinde bulunduğumuz koşullardaki gelişmeleri etkileyen ya da belirleyen emperyalistler arası yeni güç dengeleri ve en başta da Çin olmak üzere dünyanın yenidenpaylaşımına yeni güç(lerin) katılması hammaddelere, enerji kaynaklarına talebin giderek yükselmesine sebep olmuştur. Bu bağlamda Çin’in bu paylaşımda yer alması, Latin Amerika ülkelerinin 1989 sonrası dönemde giderek ABD emperyalizminden bir nebzede olsa sıyrılmasının önemli bir unsurudur. Çin’in yanı sıra, farklı güçlerinde var olduğu bilinci doğacaktır. Hindistan, Brezilya, Endonezya gibi ülkeler de önemli güç haline gelmeye başlamıştır. Ancak bu durumda bile özellikle Çin ile Latin Amerika ülkeleri arasındaki ticaretin artmasına rağmen Latin Amerika ile ticarette ABD hala ilk sırayı korumaktadır. Ayrıca bu dönemde belki de en önemli olanı, enerji hammaddelerine olan talebin yükselmesi fiyatların da önemli ölçüde yükselmesini beraberinde getirmiştir. Petrol ve gaz fiyatları özellikle 2003 yılından sonra katlanarak artmıştır. Bu durum aynı zamanda söz konusu ülkelerde iç pazarın güçlenmesini ve giderek dış borçların azaltılmasını sağlamıştır.

KAYNAKÇA AKGEMCİ, Esra, ‘’Chavez Döneminde Venezuela’nın ABD’ye Yönelik Dış Politikası’’, Yüksek Lisans Tezi, A.Ü, Ankara, 2011. BAYRAMOĞLU ÖZUĞURLU, Sonay, ‘’Latin Amerika’da Solun Yükselişinin Siyasal Sisteme Etkileri’’, Mülkiye Dergisi, Cilt 36, Sayı 274, 2012. Bolşevik Partizan Dergisi, ‘’Latin Amerika: 21. Yüzyıl Sosyalizmi mi?’’, Sayı 156, 2009. DIETERICH, Heinz, 21. Yüzyılın Sosyalizmi, Çev. Beray Tamar ve Canan Şahin, Pencere Yayınları, İstanbul, 2007 GÜRSEL, Emrah, ‘’Venezuela’da Chavez İktidarı Döneminde Uygulanan İktisat Politikaları Ve Sonuçları’’, Yüksek Lisans Tezi, M.Ü, İstanbul,2008. ÖZBUDUN, Sibel, Latin Amerika’da İsyanın Tarihi, Ütopya Yayınevi, Ankara, 2008 RABY, D.L, Demokrasi Ve Devrim Günümüzde Latin Amerika Ve Sosyalizm, Çev. Ertan Günçiner, Yordam Kitap, İstanbul,2006. SANDER, Oral, İlkçağlardan 1918’e Siyasi Tarih, İmge Kitabevi, İstanbul, 2012. TOPAL, Aylin, ‘’Ulusal Kalkınmacılıktan Küresel NeoliberalizmeAnti-emperyalizm:Latin Amerika Deneyimi’’, İ.Ü, İstanbul, 2009 http://www.sendika.org/2005/08/latin-amerikadakoylu-hareketleri-james-petras/ (21.04.2013) http://gomanweb.org/GOMANWEB2/2009_HABERLERI/HABERLER-2009/Mayis/19Mayis/sosyalizm_nedir.pdf (2.04.2013)

Uluslararası alanda güç dengelerinin değişmesinin, yeni birliklerin vb. oluşmasının beraberinde getirdiği yeni ticari ilişki imkânları ve hammaddelere ihtiyacın ve bunların fiyatlarının yükselmesi; ABD’nin belli bir dönem Afganistan ve Irak savaşları somutunda askeri güç olarak Latin Amerika’ya müdahale etme durumunda olmaması vb. durumlar, Latin Amerika ülkeleri için ABD’nin “arka bahçesi” olmaktan çıkması açısından önemlidir. 14

Bolşevik Partizan Dergisi, ‘Latin Amerika: ‘’21. Yüzyıl Sosyalizmi’’ mi?’, Mayıs, 2009, sayı 156, s.34

22


21. YÜZYIL SOSYALİZMİ

HUGO CHAVEZ VE VENEZÜELLA’NIN 21. YÜZYIL SOSYALİZMİ Uğur OVACIKLI

Açık ve katılımcı bir demokrasi. Toplumsal alanda, sosyalizm özgürlüğü eşitlikle birleştirmeli. Dışlanmışların olmadığı, imtiyazların, ayrıcalıkların olmadığı, zenginlikle aşırı yoksulluk arasında bu korkunç farkın bulunmadığı eşit bir toplum. Hugo Rafael CHAVEZ

bir ekonomi için büyük olumsuzluklar yaratan durumlar vardır.2 Bu sıkıntılar içerisinde 27 Şubat 1989 sabahına uyanan halk, otobüs bileti fiyatlarının iki kattan daha fazla zam gelmesini öğrenmesiyle birlikte sokaklara döküldü. Gerçekleştirilen eylemler plansızca ve küçük bir kıvılcım sonucunda ortaya çıksa da Venezüella için önemli bir dönüm noktalarından bir tanesini oluşturdu. Bu dönüm noktalarından en önemlisi 1989 Caracazo İsyanı’nın Chavez için bir umut oluşturmasıydı. 2000’li yıllarda bir gazeteciye yaptığı açıklamada, bu isyanın kendilerine bir ilham kaynağı olduğunu söylemesiyle açıklanabilirdi. Plansızca birdenbire gerçekleşen ve büyük bir etkisi olan eylemin planlanmış ve örgütlenmiş bir hali Chavez’e göre daha etkin olabilirdi. Planlı bir eylemin daha büyük etkiler yaratması, Chavez’in ordu içinde Bolivarcı Devrim 200 ( MBR-200) örgütünü kurarak ve bu örgütle birlikte 1992 yılında Perez hükümetine darbesiyle gerçekleşti. Gerçekleştirilen darbe çoğu bölgede amacına ulaşmışsa da, başkent geçilemedi. Hugo Chavez Venezüella halkı tarafından 1992 yılında gerçekleştirdiği darbeden sonra tanındı.

H

ugo Chavez 30 Ocak 2005 tarihinde Porto Alegre’de gerçekleştirilen 5. Dünya Sosyal Forumu’nda Latin Amerika ve özellikle ülkesi Venezüella’da 21. yüzyıl sosyalizmine destek vereceğini açıkladı. 21. Yüzyıl Sosyalizmi’ni Latin Amerika’da ilk dile getiren devlet başkanı olma özelliğini de taşıyan Chavez’in bu açıklaması başta Amerika kıtası olmak üzere bütün dünyada geniş yankılar uyandırdı. 2005 yılında karizmatik bir lider imajı çizen Chavez’in bu sözleri çok çeşitli kesimler tarafından çok farklı yorumlarda bulunuldu. Ancak önemli olan soru şuydu; Chavez’in kafasında gelişen 21. yüzyıl sosyalizmi ne idi ? Chavez’in devlet başkanı olarak göreve geldiği 1999 yılından 2013 yılına kadar Venezüella’da ‘’Bolivarcı Devrim’’ olarak da tanımlanan süreçte çeşitli yenilikler yapıldı. Bu yeniliklerin -Chavez’e göreideolojik referansı olan 21. Yüzyıl Sosyalizmi’nin ifade ettiği anlamları ve Chavez’in kafasında varolup gelişen bu akıma bakmadan evvel 2000 yılları öncesi -özellikle neoliberal politikaların uygulandığı 1980 sonrası- Venezüella’nın durumundan kısaca da olsa bahsetmekte yarar var. Bu sayede Chavez’in neoliberalist kapitalizmi ve ABD emperyalizmini neden ortadan kaldırmak istediği daha iyi anlaşılacaktır.

Darbeyi üstlendiğini açıklayan ve ülkede daha fazla gerginliğin yaşanmasını istemeyen Chavez, Venezüella halkına çağrıda bulunmuştu. Halkı sükunete, çatışmalardan kaçınmaya, darbecileri ve yandaşlarını silahlarını bırakmaya çağırırken “şimdilik amacımıza varamadık” diyerek darbenin başarısızlığının, amaçlarına varmak için verecekleri mücadelenin bittiği anlamına gelmediğine işaret eder.3 Chavez darbe girişimi suçundan bir kaç yıl hapis yattıktan sonra siyasi tutuklulara af gelmesiyle hapisten çıkar. Chavez kafasında var olan Venezüella’da gerçekleştirmek istediği dönüşümü gerçekleştirmek için farklı bir harita çizip 1998 yılındaki seçimlere katılmaya karar verir. Chavez “Beşinci Cumhuriyet Hareketi’’ olarak adlandırdığı mücadele

Venezüella’ da 1980 sonrası yaşananlar Venezüella’nın yakın tarihi içinde çok önemli bir yer kaplamaktadır. Neoliberal politikalar ve IMF’nin o yıllardaki programı sonucu faiz oranlarının serbest bırakılması, kamu kesimi vergilerinin artırılması, bütçe açıklarının verilmesi ve özellikle petrolden elde edilen karların yabancı firmalara aktarılması ülkedeki ekonomik durumu açıklamaktadır.1 Bu politikaların uygulanmasıyla ortaya çıkan tabloda ise, enflasyon oranlarının %80’lere ulaşması, işsizliğin %15’lerde seyretmesi ve halkın neredeyse %80’inin fakirlik içinde yaşaması gibi

1 Marta Harnecker, Hugo Chavez Venezuela Devrimini Anlamak, çev: Aysun Akgün, Güncel Yayıncılık, 2006, s.16 2 Harnecker, a.g.e, s.16 3

Bolşevik Partizan Dergisi, ‘Latin Amerika: 21. Yüzyıl Sosyalizmi mi?’, Mayıs, 2009, sayı 156, s.36

23


sinde, Aralık 1998 tarihinde gerçekleştirilen başkanlık seçimlerinde %56 oranında bir oy olarak başkan seçilir. 2 Şubat 1999 yılında ise başkanlık yemini etmesiyle birlikte Hugo Chavez resmen Venezüella devlet başkanı olmuştur. Artık Bolivarcı Devrim olarak adlandırılan, Venezüella Birleşik Sosyalist Parti genel başkanlığında ve 21. Yüzyıl Sosyalizmi ışığında 14 yıl sürecek devlet başkanlığı dönemi başlamıştır. Chavez 2005’de Venezüella’da 21. Yüzyıl Sosyalizmi’ne destek vereceğini söyledi. O günden itibaren bu söylem hemen hemen herkese göre farklı yorumlarda bulunuldu. Kimi Chavez yanlılara göre(Chavistler) ideolojik bir tanımlama, muhalefet için komşuları Küba’daki Castro tipi komünizm, yerliler içinse 500 yıl önce yaşadıkları hayat anlamına bile gelebilir.4 Sosyalist kesim yeni bir sosyalist programın devreye girip girmeyeceği konusunda heyecanlanmışken, bazı kesimler tarafından ise Chavez’in 21. Yüzyıl Sosyalizmi ülkesine özgü devrim stratejileri bütünüdür. Şöyle ki; Chavez’in söyleminden 21. Yüyzyıl Sosyalizmi’ne çokca yorum getirilmiştir. Ancak Chavez’e göre 21. Yüzyıl Sosyalizmi’ni genel olarak tanımlamak gerekirse; ne reel sosyalizmle bağdaşan kuvvetli bir programlar bütünü ne de belirgin bir devrim stratejisidir. Chavez 2005’de Beşinci Dünya Sosyal Forumu’nda Tarık Ali’ye ‘’Marksist devrimin postülalarına inanmadığını ve özel mülkiyetin ilgası ve sınıfsız bir toplum inşası’’ nın Venezüella’nın gündeminde olmadığını belirtmiştir.5 Ancak burada kaçınılması gereken bir husus, Chavez’in Marksist bir siyasetçi olmamasından dolayı Chavez’i dikkate almamak olacaktır. Neo-liberal politikalar ile ABD’nin arka bahçesi konumunda olan ülkesinde ve Latin Amerika’da, bağımsızlık ve halkçılık uğruna mücadele veren bir iktidarı küçümsemek doğru bir davranış olmayacaktır.6 Chavez’in 21. Yüzyıl Sosyalizmi’ni bir söylem olarak ele aldığımızda, Esin Saraçoğlu temel olarak 3 ihtiyaca karşılık söylenen bir eylem olarak ele alır. Emperyalizme meydan okuma, 20. yüzyıl reel sosyalizmin deneyleri ile araya mesafe koyma ve sosyalist değerleri içinde barındıran bir ideolojiye yaslanma.7 Venezüella’da her seçimler önce neo-liberal politikalara ve sömürülmeye karşı duran siyasetçilerin varlığından söz edilebilirken, siyasetçiler seçildikten sonra çareyi neoliberal politikalarda bulmuşlardır. Hemen yakın tarihten bir örnek vermek gerekirse, Chavez’den önce devlet başkanlığı koltuğunda oturan Caldera buna iyi bir örnek teşkil etmektedir. Venezüella ekonomisini kriz içerisinden, Perez’den sonra neoliberal politikaların uygulanmayacağını açıklamasına rağmen liberal politikaları uygulayan Caldera’da kurtaramamıştır. ABD uzun yıllar boyunca hem ekonomik hem de siyasi olarak Venezüella’yı neo-liberal kapitalizminin içerisinde sömürmeye çalışırken, Chavez buna bir son ver-

mek amacıyla mücadeleye soyundu. Önce ülke içerisinde ABD’nin doğal tekel konumunda bulunan firmaların (bkz:Exxon Mobile) kamulaştırmasıyla işe başlandı. Bir sonraki bölümde tartışılacak olan reel sosyalizm ile 21. Yüyzyıl Sosyalizmi’nin ortak noktalarının en büyüğünü kamulaştırma reformları oluşturuyordu. Kar marjları çok yüksek olan ve firma karları Venezüella’da kalmayıp, ülke dışına çıkan petrol firmaları kamulaştırma politikalarının başını çekmekteydi. Venezüella önemli bir petrol ülkesiydi. İhracat gelirlerinin %80’ini ve GSYH’sının %40’ını petrolden elde etmektedir.8 Petrol fiyatlarının düşük olması Venezüellla ülkesinin de gelirinin düşük olması demekti. Petrol gelirlerinin Bolivarcı yapısal dönüşümün kurumsallaşmasında çok önemli etkenlerden biri olacağı düşünelerek 20 yıldan fazladır toplanmayan OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) toplantısına Venezüella ev sahipliği yaptı. Chavez 10 günlük bir Dünya turu yaparak ABD’nin sempati duymadığı liderler olan, Esad, Saddam, Kaddafi ve Suudi kralıyla görüşmeler gerçekleştirdi. Bu görüşmeler ve girişimler ABD’yi rahatsız etse de Venezüella açısından çok olumlu etkileri de beraberinde getirdi. 1998 yılında 12.046.669 dolar olan petrol gelirleri, 2000 yılında iki misliden daha fazla artarak 26.641.916 dolara çıktı.9 Chavez’in 21. Yüzyıl Soyalizmini bir söylem olarak ele aldığımızda ikinci ve en çok tartışılan olgusu olarak reel sosyalizm olarak tanımlanan ve SSCB’nin 19171989 arası geçen dönemi ifade eden 20. Yüzyıl Sosyalizmi arasındaki ayrımdır. Bu ayrım her ne kadar kesin çizgilerle ayrılmadıysa da Chavez’in gerçekleştirmek istediği sosyalizm, 20. Yüzyıl Sosyalizmi’nden farklı olacaktı. SSCB’de hatta en yakın komşularından biri olan Küba’daki gibi bir devlet sosyalizmi değil, çoğulcu ve daha az devlet merkezli bir sosyalizmi kastettiği anlaşılabilirdi.10 Chavism11 ve 21. Yüzyıl Sosyalizmi’nin teorisyenlerinden olan Meksika’da oturan Alman akademisyen Heinz Dietrich, Chavez’in iki sosyalizm programı arasındaki yapmak istediği ayrımı ve kapitalizminde bir çare olmadığını 21. Yüzyıl Sosyalizmi kitabının giriş bölümünde açıklamıştı. “Çağdaş toplumun ilk evresi sona doğru yaklaşıyor. Fransız devriminden günümüze dek iki yüzyılı aşkın bir süredir insan türü, önüne konulan iki büyük evrim yolunu geride bırakmıştır: sanayi kapitalizmini ve tarihsel (reel olarak varolan) kisinden hiçbiri insanların acil sorunları olan açlık, yoksulluk, sömürünün yanısıra ekonomik, cinsel ve ırkçı karakterdeki baskıyı ve doğal yaşam temellerini yok etme olgusunu ve katılımcı demokrasinin eksikliğini gidermeyi başaramamıştır.”12 ‘’21. yüzyıl sosyalizmi söylemi, kitleleri temsil yeteneğini pekiştirmek adına ideolojik bir işlev de yükleniyor. Başta Simon Bolivar olmak üzere kıtanın bağımsızlık mücadelesi önderlerinin, Hıristiyanlıktan devşirilen

4 Masis Kürkçügil, Hugo Chavez ve Devrimde Devrim, Agora Kitaplığı Yayınevi, Aralık 2005, s.200 5 Kürkçügil, a.g.e, s.200 6 Esin Saraçoğlu, ‘’Chavez’in 21. Yüzyıl Sosyalizmi’’, 26 Mayıs 2010, (çevrimiçi), http://haber.sol.org.tr/bizimamerika/chavezin-21-yuzyil-sosyalizmi-28777, Eriş. Tar: 20 Nisan 20137 Masis Kürkçügil, Hugo Chavez ve Devrimde Devrim, Agora Kitaplığı Yayınevi, Aralık 2005, s.200 7 Saraçoğşlu, a.m.e. 8 Gregory Wilpert, ‘’12 Yıllık Bolivarcı Üzerine Değerlendirme’’, çev: Fügen Yavuz, 2004 9

Emrah Gürsel, ‘’Venezüella’da Chavez İktidarı Döneminde Uygulanan İktisat Politikaları ve Sonuçları’’, Yüksek Lisans Tezi Marmara Uni, İstanbul, 2008, s.34 10 Kürkçügil, a.g.e, ss.200-201 11 Chavez yanlıları kendilerine Chavist, bu düşünce akımına ise Chavism ismini vermektedirler. 12 Heinz Dieterich, 21. Yüzyılın Sosyalizmi, Beray Tamar ve Canan Şahin (çev.), İstanbul, Pencere Yayınları, 2007, s.17

24


adalet fikrinin yanı sıra sosyalizmin eşitlik, özgürlük, dayanışma gibi ilkeleri de Chavez’in repertuarında önemli bir yer tutuyor.’’ 13

Yüzyıl Sosyalizmi arasındaki farkın azaltılabilmesiydi. Maduro’nun Chavez’in yerini asla dolduramayacak olması konuşulurken Maduro’nun Chavez’in bu amacına yönelik geliştireceği politikalarda dikkatle izlenmektedir ve izlenecektir.

Özetle Bolivarcı İktidar’ın Venezüella’da 21. Yüyzyıl Sosyalizmi ile gerçekleştirmek istediği dönüşüm reel sosyalizmden uzak neo-liberal kapitalizmine bir alternatif olmaktan öteye geçememiştir. Ki Chavez’in amacı reel sosyalizm programını faaliyete geçirmek değil, seçim konuşmasında söylediği vahşi kapitalizmden sıyrılma vaadini gerçekleştirmesidir. Burada hataya düşülmemesi gereken bir nokta vardır. Reel sosyalizm, Dieterich’in kitabında tanımladığı gibi 1917 - 1989 yılları arası Rusya’da var olan sosyalizmi midir?

KAYNAKÇA AKGEMCİ, Esra, ‘’Chavez Döneminde Venezuela’nın ABD’ye Yönelik Dış Politikası’’, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Uni Ankara, 2011. BOLŞEVİK Partizan Dergisi, ‘’Latin Amerika: 21. Yüzyıl Sosyalizmi mi?’’, Sayı 156, 2009.

Chavez son seçimlerde(2012 Ekim) seçilmesiyle birlikte 2006 yılında hazırladığı ve referandumda çok az bir oy farkıyla kaybedilen anayasayı tekrar hayata geçirmek istedi. 2006 yılında hazırladığı anayasa ile Venezüella’nın sosyalizm ile arasındaki uçurum bazı kesimler tarafından daha azalacak hatta reel sosyalizme yakın bir devlet yapılanmasından bahsedilebilecekti. 2006 yılında bu amacına ulaşamayan Chavez, 21. Yüzyıl Sosyalizmi’ni 2012 seçimlerinden sonra derinlik kazandırmaya çalışmıştı. Fakat bu sefer karşısında neo-liberal kapitalizm ve emperyalizmden daha güçlü bir düşmanı vardı. 2011 yılında Küba’da tedavi olup yendiği kanser nüksetmişti. Çeşitli ameliyatlara giren Chavez 5 Mart 2013 tarihinde hayatını kaybetti. Chavez Küba’ya tedaviye giderken arkasında bıraktığı Venezüella halkına kendine kötü bir şey olması dahilinde güvenebilecekleri ismi açıklamıştı. Bu kişi Chavez başkan olduktan sonra başkan yardımcılığı görevine getirilen, 80’li yıllarda Chavez’in arkadaşlarından biri olan ve o yıllarda şoför olup gayriresmi sendikal hareketler yürüten Maduro’ydu. Chavez tedaviye giderken halef olarak Nicolas Maduro’yu gösterdi. Chavez’in en büyük amaçlarından biri Venezüella ülkesi ile 21. 13

Saraçoğlu, a.m.e

DİETERİCH, Heinz, 21. Yüzyılın Sosyalizmi, çev. Beray Tamar ve Canan Şahin, İstanbul, Pencere Yayınları, 2007 GÜRSEL, Emrah, ‘’Venezuela’da Chavez İktidarı Döneminde Uygulanan İktisat Politikaları Ve Sonuçları’’, Yüksek Lisans Tezi, M.Ü, İstanbul,2008. HARNECKER, Marta, Hugo Chavez Venezuela Devrimini Anlamak, çev: Aysun Akgün, Güncel Yayıncılık, 2006 KÜRKÇÜGİL, Masis, Hugo Chavez ve Devrimde Devrim, Agora Kitaplığı Yayınevi, Aralık 2005, s.200 SARAÇOĞLU, Esin, ‘’Chavez’in 21. Yüzyıl Sosyalizmi’’, 26 Mayıs 2010, (çevrimiçi), http://haber.sol.org. tr/bizimamerika/chavezin-21-yuzyil-sosyalizmi-28777, Eriş. Tar: 20 Nisan 2013 WİLPERT, Gregory, ‘’12 Yıllık Bolivarcı Üzerine Değerlendirme’’, çev: Fügen Yavuz, 2004 25


21. YÜZYIL SOSYALİZMİ

21. YÜZYIL’DA LATİN AMERİKA EKONOMİSİ VE ABD İLE İLİŞKİLER Esin ENGİN

B

ahçeli bir evde oturduğunuzu düşünün. Evinizin ön cephenizde sardunyalar büyümekte, çimlerin arasında taştan bir yol var ve havuzunuzun yanında çardağınız… Evinizin arka bahçesinde ise çim biçme makinanız, bahçe bakımı için diğer alet edevatlar mevcut. Arka bahçenizdekiler olmadan ön bahçenizin bu kadar güzel olması mümkün değil lakin hiçbir misafiriniz ‘arka bahçe’ manzaralı bir oda istemez.

Değişim değerinden çok kullanım değerine odaklanan bir toplumsal iktisattan söz eder.1 Sosyalizme getirilen yeni anlayışta doğa önemsenmektedir. Doğanın tahribi sadece kapitalist ülkeleredeğil aynı zamanda ekolojik dengeyi dikkate almayan prodüktivism* ile yönetilen ülkelere de bağlanmıştır.2 İnşa edilecek yeni iktisadi model ekolojik kriz ve tüketime karşı mücadele konularında fazlasıyla duyarlı olmalıdır. EnriqueLeff 21. Yüzyıl iktisadi modelinin amacını şu şekilde anlatmıştır: ‘‘Hedefimizin, Bolivya Devlet Başkanı EvoMoorales’in belirttiği gibi, daha iyi değil iyi yaşamak olduğu fikrini yaymalıyız.’’

Latin Amerika ‘Yeni Dünya’nın keşfinden bu yana sürekli sömürülmüş zenginlikleri başka ülkelere taşınmıştır. Doğal kaynaklarının cazibesi nedeniyle Güney Amerika belini doğrultamazken Kuzey Amerika’nın doğal kaynaklar açısından şansızlığı ‘şansı’ olmuştur. Bu süreçten 21. Yüzyıla gelinceye dek ABD izlediği neoliberal politikayla dünya devi olmuştur. Latin Amerika ise altmışlarda Küba ile sol dalgasına kapılmış günümüzde neoliberal şoka tepkisini ’21. Yüzyıl Sosyalizmi’ kavramı ile vermiştir.

Latin Amerika’nın Ekonomik Girişimleri Latin Amerika’daki sol hükümetler uluslararası platformda daha geniş ticaret ağlarına ve daha gelişkin ekonomilere sahip olmak istemektedirler. Bunun için önce kıtasal anlamda birlik oluşturmak gerektiğinden rotalarını yeni bir bölgesel entegrasyona doğru çevirmişlerdir. Birleşme fikrinde ki itici güç ABD’nin neoliberalekonomisi ve ‘arka bahçesine’ yaptığı dayatmalardır.

Latin Amerika’da 21.Yüzyıl İktisadi Modeli Yirmi birinci yüzyıl sosyalizmi neoliberal kapitalist modelin yerine geçecek yeni bir model üretmektedir. Bu modelin temel niteliği Chavez tarafından ortaya konmuştur. Chavez makinaları değil insanları her şeyin üzerinde tutan bir sosyalizmden bahseder. Modelin kara değil insani ihtiyaçların karşılanmasına dayalı hümanist, dayanışma temelli bir mantıkla yönetileceğini söyler.

Kıtada önemli ihracat ürünleri petrol, kahve, kuru meyve, şeker, muz, kakao tütün ve kerestedir. Latin Amerika ülkelerinden ABD ile ihracatı en fazla olan ülke neoliberal politika izleyen Meksika’dır. Latin Amerika’nın dünya bazındaki ihracat rakamları şu şekildedir:

1 MartaHarnecker, 21.yy Sosyalizmi ve Latin Amerika, Kalkedon Yayıncılık, Sirkeci-İstanbul, 2010, s.81 * ‘prodüktivism: Tüm sorunların çözümüne doğal çevreyi yok sayarak mal üretmekle çözeceğine inanan bir kavram 2 MartaHarnecker, 21.yy Sosyalizmi ve Latin Amerika, Kalkedon Yayıncılık, Sirkeci-İstanbul, 2010, s.82 3

SEVİNÇ, Eser, ‘’Latin Amerika Ekonomisi’’ <https://www.google.com.tr/#hl=tr&gs_rn=11&gs_ri=psy-ab&tok=ItcBfODcc1uF5wgMa5BBK &cp=11&gs_id=28&xhr=t&q=latin+amerika+ekonomisi&es_nrs=true&pf=p&sclient=psy-ab&oq=latin+ameri&gs_l=&pbx=1&bav=on.2,or.r_ cp.rqf.&bvm=bv.45921128,d.ZWU&fp=2a9178bc93e316cd&biw=1366&bih=662>

26


ALBA ve Diğer Latin Amerika Örgütleri

diğer alıcılara göre yüksek fiyat vermesiden değil ekonomik ve siyasal açıdan uluslararası platformdaki gücüyle ‘arka bahçesinde’ rahatlıkla at koşturmasından kaynaklanmaktadır.

Venezuela devlet başkanı Hugo Chavez Frias tarafından Küba’nın efsanevi lideri Fidel Castro ile birlikte oluşturulan, anti-emperyalist hassasiyetleri olan Latin Amerika ortak pazarı 2004 te kurulmuştur.7 Bu ittifak 1994’te ABD, Kanada ve Meksika arasındaki ‘Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın (NAFTA) yürürlüğe girmesinden hemen sonra Clinton tarafından önerilen ve 2005’te tamamlanması hedeflenen FTAA tasarımına karşı oluşturulmuştur. ALBA’ya üye olan devletler; Bolivya, Nikaragua, Honduras, Dominik,Saint Vincent, Ekvador, Antigua ve Barbuda’dır.8

ABD Nezdinde Latin Amerika ABD için Latin Amerika ve Karayipler bölgesi, 600 milyon insan ve 3.5 trilyon dolarlık bir ekonomi demektir. ABD’nin ithal ettiği petrolün %30’u Latin Amerika’dan gelmektedir ve bu muhtemelen Ortadoğu’dan gelenden daha fazladır.4

Latin Amerika Ortak Pazarının maddeleri; karşılıklı olarak mal-hizmet ve iş gücü dolaşımını serbestleştirmek için gümrük duvarlarını tamamen kaldırılması, yatırım yapan işletmelerden kurumlar vergisi alınmaması, mal ve hizmet değişiminde para mutlak değişim aracı olmaması şeklinde sıralanabilir.9 Bu maddelerle kıta içindeki yardımlaşmayı geliştirmek amaçlanmıştır. Para yerine takas usulünün tercih edilmesi uluslararası para rezervi olan ‘Amerikan Doları’ kullanmak istememelerinden kaynaklanır. Takas uygulamasının başarılı örneği Kübalı doktorların Venezuela’da vereceği sağlık hizmetine karşılık Venezuela’nın Küba’ya piyasa değerinin altında petrol satmasıdır. ABD’nin ülke dışında doğan vatandaşlarının yarısından fazlası Latin Amerika ülkelerindendir. Latin Amerika ülkeleri ABD’nin ihracatının beşte birini alır ve ithalatının beşte birini karşılar. ABD’ye göre bugün iki Latin Amerika’dan bahsedilebilir; biri yoksulluk, suç ve yozlaşma içinde ABD’ye düşman olanlar, diğerleri ise doğru mali politikalar ile borçlarını ve enflasyonu dizginlemiş, ticari liberalizasyona giden ülkeler. IMF’ye göre Latin Amerika GDP’sinin* üçte ikisini beş ülke (Brezilya, Şili, Kolombiya, Meksika ve Peru) elinde tutmaktadır. Bunların içinde ABD ve IMF sevgisinde en önde giden Şili, NAFTA’ya en yakın adaydır. Meksika en zengin ülke olmasına rağmen ABD’ye petrol alımı, işçi dövizleri ve turizm bakımından oldukça bağımlıdır. Venezüella, Arjantin ve Ekvator’da sosyalist hükümetler iktidardadır. Peru, Panama ve Uruguay yaklaşık %9 büyüme hızı ile en hızlı büyüyen ülkelerdir.

Latin Amerika ülkeleri arasında imzalanan diğer bir anlaşma MERCOSUR(Southern Common Market- Güney Amerika Ortak Pazarı)’dur. MERCOSUR 26 Mart 1991 tarihinde Arjantin, Brezilya, Paraguay ve Uruguay devlet başkanlarının Asuncion Antlaşması’nı imzalamasıyla kurulmuştur.10 MERCOSUR, FTAA’ya karşı Latin Amerika ülkelerinin ulusal çıkarlarını savunmak için örgütlü bir çıkışın ifadesidir. MERCOSUR’un, ekonomik birliğin yanında diğer bir amacı da, siyasi ve kültürel alanda işbirliğidir.11 Bunun için üye ülkeler, ülke halklarını kaynaştıracak ve birliği sağlayacak tedbirler de almayı kararlaştırmıştır. Temel özgürlüklerin savunulması, çoğulculuk, çevreyi koruma, sürdürülebilir kalkınma, sosyal eşitlik ve yoksullukla mücadele gibi ilkeleri paylaştıklarını ilan etmişlerdir.

Yeni Bir Bölgesel Entegrasyona Doğru5 Sol hükümetlerin yalıtılmış halleriyle dünya ekonomisinde ses getirecek atılımlar yapmaları mümkün değildir. Ancak işbirliği içinde çalışırlarsa dünya bloklarına ihtiyaç duymadan iktisadi, politik ve kültürel anlamda çözümler üretebilirler. ALBA (Latin Amerika için Bolivarcı İttifak),kendisinden önce var olan 2 ortak pazar anlaşması And Ulusları Topluluğu ile MERCOSUR’u (Güney Ortak Pazarı) birleştirilen UNASUR (Güney Amerika Uluslar Topluluğu) kolektif çalışmalarının somut adımlarıdır.6

4 Doç.Dr.Sait Yılmaz, ‘’Latin Amerika’da Neler Oldu?’’ <http://usam.aydin.edu.tr/analiz/LATiNAMERiKA_.pdf> *

Gdp yani Gayrisafi Yurt içi hasıla; Bir ülke sınırları içerisinde belli bir zaman içinde, üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin para birimi cinsinden değeridir. 5 HARNECKER Marta, 21.yy Sosyalizmi ve Latin Amerika, Kalkedon Yayıncılık, Sirkeci-İstanbul, 2010, s.95 6 Onur EREM<http://onurerem.com/2013/03/09/chavez-ve-bolgesel-entegrasyon-cabalari> 7 <http://tr.wikipedia.org/wiki/Latin_Amerika_%C4%B0%C3%A7in_Bolivarc%C4%B1_%C4%B0ttifak> 8 <http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=4298> 9 SenerGogua, ‘’Latin Amerika’da Bütünleşme süreci: Amerikalılar İçin Bolivarcı Seçenek (ALBA)’’ <http://www.goguasener.org/tr/activities/alba.php> 10 MERCOSUR,<http://politikaakademisi.org/?p=3911>, 02Şubat 2013 11 SenerGogua, ‘’Latin Amerika’da Bütünleşme süreci: Amerikalılar İçin Bolivarcı Seçenek (ALBA)’’ <http://www.goguasener.org/tr/activities/alba.php>

27


makta. Pembe dalganın ‘kızıllaşması’ siyasi platformdaki bu sürtüşmeler sebebiyle pek de mümkün görünmemekte. EduardoGaleano Amerika’nın Kesik Damarları adlı kitabında Latin Amerika’nın ABD ve küresel ekonomi karşısındaki tavrını şu şekilde özetlemiştir: ‘Bugünkü birleşme bizi kökenimize götürmüyor, amaçlarımıza yaklaştırmıyor. Bolivar doğru çıkan bir kehanette bulunmuş, ABD’nin özgürlük adına Amerika’ya sefalet saçmakla görevlendirildiğini belirtmişti…’Galeano’nun sözü gerçek bir sol dalgası için Latin Amerika’nın şu anki eylemlerinin yetersiz kaldığını gösterir. Unutulmamalıdır ki oluşturulacak siyasi yapının gücünü ülke ekonomileri belirler ve yalıtılmış çabalarla küresel değişiklikler meydana gelmez.

Bu Pazar anlaşmaları Latin Amerika’nın Küresel çaptaki neoliberal rüzgar karşısında sağlam durma çalışmalarıdır. Amaçlanan iktisadi modeli anlattıktan sonra Latin Amerika’daki ekonomik dengelere bakıldığında ‘amaçlanın dışına’ çıkıldığı görülür. Ekonomik açıdan güç platformunda çeşitli diplomatik krizler yaşanmış kıtanın gücü olma hırsı sürtüşmeler meydana getirmiştir. Bunun en belirgin örneğiBrezilya’nın BIRC üyeliğidir.12 BRIC ülkeleri Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’in ekonomilerini ifade etmek üzere geliştirilmiş bir kısaltmadır. Bu kısaltma ilk olarak GoldmanSachs’ın*ekonomi uzmanı JimO’Neill tarafından 2001 yılında kullanılmıştır. Goldman Sachs’a göre bu dört ülke hızlı gelişmeleri sayesinde 2050 yılına kadar dünyanın en zengin ülkeleri olacaklardır. BRIC tezine göre, bu ülkelerden sanayi ürünlerinin önemli üreticisi olan Çin ve Hindistan, hammadde ve enerji tedarikçisi durumunda olan Rusya ve Brezilya’nın güçlerini birleştirmeleri durumunda güçlü bir ekonomik blok oluşturarak dünya ekonomisinin önemli aktörleri haline gelebilecekleri iddia edilmektedir.13

KAYNAKÇA GALEANO, EduardoGaleano,Amerika’nın Kesik Damarları, Atilla Tokatlı, Roza Hakmen, Çitlembilik Yayınları, 2013 GOGUA, Sener, ‘’Latin Amerika’da Bütünleşme süreci: Amerikalılar İçin Bolivarcı Seçenek (ALBA)’’http://www.goguasener.org/tr/activities/alba. php (18/04/2013) HARNECKER,Marta, Yirmi Birinci Yüzyıl Sosyalizmi ve Latin Amerika, Semiha Şahin, Barış Baysal, Kalkedon Yayıncılık, 2010

Brezilya sadece uluslararası platformda değil kıta içinde de yalnız başına hareket etmektedir. Geçtiğimiz yıllarda komşuları Uruguay, Ekvador, Bolivya ve Paraguay’la ciddi diplomatik krizlere varan sorunlar yaşamıştır. Özelikle Uruguay ve Paraguay’ın, ekonomilerinin denetimi büyük ölçüde ele geçmiştir. 2002’den bu yana Brezilya’nın artan dış sermaye yatırımları Uruguay’ı doğrudan etkilemiştir. Ülkenin en büyük on ihracat şirketinin yarısı Brezilyalılara aittir. Brezilyalılar son altı yılda Uruguay’da çok büyük miktarlarda toprak satın almıştır. Brezilya’nın eline geçen Uruguay topraklarında et işleme, pirinç, bira üretimi ve ihracatın önemli bir kısmını Brezilya yönetmiştir. Bu sebeple Uruguay bir koloni görüntüsü vermeye başlamış ve Brezilya’ya karşısında kırılgan bir güç haline gelmiştir.

KÖK, Gözde, ’’Brezilya Nereye Gidiyor?’’, 30 Mart 2013 http://haber.sol.org.tr/bizimamerika/brezilya-nereye-gidiyor-26036 (19/04/2013) MAGDOF, Harry, 21. Yüzyıl Eşiğinde Sosyalizm, Belge Yayınları, 1989 ÖZBUDUN, Sibel,Latin Amerika’da isyanın tarihi, Ütopya yayınevi,Ankara,2008 SEVİNÇ, Eser, Tektaş Menkul Değ. A.Ş., AR GE Dept. <https://www.google.com.tr/#hl=tr&gs_ rn=11&gs_ri=psy-ab&tok=ItcBfODcc1uF5wgMa 5BBKA&cp=11&gs_id=28&xhr=t&q=latin+ame rika+ekonomisi&es_nrs=true&pf=p&sclient=psyab&oq=latin+ameri&gs_l=&pbx=1&bav=on.2,or.r_ cp.r_qf.&bvm=bv.45921128,d.ZWU&fp=2a9178bc93e 316cd&biw=1366&bih=662>

Kıtada ki başat güçlerden olan Venezuela Arjantin’in devlet tahvillerini satın almış ve ülkeyi kendine bağlı hala getirmeyi amaçlayan bir adım atmıştır. Bu gelişmeleri yorumlanırsa kıtada ekonomik bağlamda başı çeken ülkeninLula da Silva’nın girişimleriyle Brezilya olduğu görülmektedir.

YILMAZ, Sait, Latin Amerika’da Neler Oldu? http://usam.aydin.edu.tr/analiz/LATiNAMERiKA_.pdf (16/04/2013)

SONUÇ Latin Amerika ülkelerinin ABD hegemonyasına karşı kolektif çabalarını ve entegrasyonçalışmalarını gördük. Bununla beraber kıta da sivrilen güç olma peşinde iki ülkenin varlığı bu entegrasyonvizyonunu tehlikeye at-

Vikipedia,http://en.wikipedia.org/wiki/Itaipu_Dam (25/04/ 2013)

12 A.FÖzsoylu,ve N. Algan, Dünya Ekonomisinin Yeni Aktörleri BRIC, S.208, Karahan Kitaplığı, 2011 *

GoldmanSachs, çokuluslu bir ABD yatırım bankasıdır. Kurumsal müşterilere yatırım bankacılığı, finansal danışmanlık, finansal yönetim, vb. finansal servisler sunar. 1869 yılında kurulan şirketin merkezi Newyork’tadır. 13 Gözde KÖK, ‘’Brezilya Nereye Gidiyor?’’,<http://haber.sol.org.tr/bizimamerika/brezilya-nereye-gidiyor-26036>, 30 Mart 2013

28


21. YÜZYIL SOSYALİZMİ

BOLİVYA’DA KÖYLÜ AYAKLANMALARI Merve Nur BAYRAKTAR

Guevera’nın ölümünden sonraki kırk yıl, şehir gerilla savaşında yaşanan belirgin artışla, giderek artan askeri baskıyla ve And ülkelerinde güçlü yerli hareketlerinin ortaya çıkışıyla belirlendi. Guevera, uluslararası bir simge olmaya devam ederken, onun özgün mesajı bulanıklaştırıldı. Görünüm 21. Yüzyılın başlarında geri dönülemez biçimde değişti. Köylü ayaklanmaları ve gerilla hareketleri tarihin içinde kayboldu.1

B

u çalışmada elimizden geldiğince kayıplara karışan bu köylü hareketlerini ele almaya çalıştık.21. yüzyıldaki uygulamalarda sosyalizmin özünü yitirdiği söylense de örgütlenmeler ve direniş çabası eskiye göre çok daha büyüktür. Özellikle köylüler cephesinde oluşturulan güçte gözle görülür bir artış söz konusudur. “Son yirmi yıldır, kitlesel köylü eylemlerinin zengin ve kapsamlı mozaiğini gözler önüne seren yazılar, kişisel anlatımlar, alan çalışmaları ve gözlemler; kırsal hareketlerin Latin Amerika’nın çoğu bölgesinde değişik zamanlarda hala canlı ve dinamik bir rol oynadığını su götürmez bir şekilde ortaya koymaktadır.”2

hareket sosyalist bir sistemi getirmek yerine neoliberal düzeni biraz daha yumuşatmakla kalmıştır. 21. yüzyılda ise köylü hareketli çok daha geniş çaplı bir boyut kazanmıştır. Ekvador’da yerli-köylü örgütü CONAIE’nin destek verdiği bir hareketle Nisan 2005’te Guiterrez hükümetinin devrilmesi ve yerine bir Palacio’nun gelmesi en önce verilecek örnektir. Bununla birlikte Brezilya’da MST’nin (Topraksız Köylü Hareketi) dönemin devlet başkanı olan Lula’ya verdiği desteği geri çekmesi ile oluşan sıkıntılar da köylü ayaklanmalarının azımsanmayacak güçte olduğunu gösteriyor. Sadece Bolivya’da bile başkan Mesa’nın düşürülmesi, Oscar Olivera önderliğindeki su savaşları ve toprak anayasal reformu bunu kanıtlamak için yeterlidir.

1970’li yılların sonuna kadar yoksulluk, işsizlik ve adaletsiz gelir dağılımından şikayet eden halkın içinde bu durumdan en çok köylüler mağdur olmuştur. Bu dönemde yaşanan sıkıntının büyük olmasına rağmen ideolojik temeli sağlam olmayan bu hareket, basit çözümlerle geçiştirilmiş ya da şiddetle devamlı olarak bastırılmıştır. MasisKürkçügil bu durumu ilgili bir makalesinde şöyle açıklar:” Köylülük genellikle seçim yoluyla veya ılımlı şekillerde hükümetle çatışıyordu ve protestoları kolayca bastırılan yerel alanda sıkışıp kalıyordu, dolayısıyla bir istikrarsızlık unsuru olarak sayılmasa da olurdu.”3

Bu hareketleri genel olarak Latin Amerika çerçevesinden Bolivya’ya indirgeyecek olursak öncelikle bu bölgenin tarihi ve spesifik özellikleri hakkında biraz bilgi vermek gerekecek.

Fakat ilerleyen zamanda işin rengi değişir. Artık köylü önderleri daha stratejik planlamalar yapmaya başlamışlardır. Sendika liderleri ve kent yoksullarının mahalle örgütleriyle koalisyon kurarak, gelecekteki nüfus değişimi ve niteliğini dahi hesaba katarak hareket etmişlerdir. Bu da geçmişten farklı olarak artık kolay kolay sindirilemeyeceklerinin haklı bir kanıtı olmuştur. Zaten tarihsel sürece bakıldığında da olaylar bu gerçeği net bir şekilde yansıtacaktır. Örneğin 1953 Tarım Reformu büyük mülkiyetlerin sömürdükleri yerleşimcileri küçüktoprak sahipleri haline getirmiştir. Ardından MNR(Devrimci Ulusalcı Hareket) köylü sendikalarının kurulması köylüleri büyük ölçüde durdurmaya yetmiştir. Yani bu dönemde aslolan bir sosyalizm hareketinin ülkeye yayılması ve oturtulması değil, topraksızlığın getirdiği yoksulluğa karşı mücadeledir. Burada köylülere verilen küçük toprak parçalarıyla sorun halledilmeye çalışılmış ki nitekim bir süre için öyle de olmuştur. Yani

“18. yüzyılın ortalarına kadar zengin gümüş madenleri ile Avrupalı bankerlerin ve İspanyol krallığının sermaye birikimine büyük katkıları olmuş bir coğrafyada, 19. yüzyıla kadar birçok Latin Amerika ulusu gibi bir İspanyol sömürgesi olan Bolivya (o zamanlardaki adıyla Yüksek Peru) 1825 yılında adını ulusal kurtuluş savaşçısı SimonBolivar’dan alarak bağımsızlığına kavuştu. Daha sonra Pasifik Savaşı olarak adlandırılan bir savaşın sonunda (1879) Pasifik okyanusuna olan kıyısını da Şili’ye terk etmek zorunda kaldı. Bu savaşta, görünümde kazanan Şili olsa da asıl kazanan İngiliz işadamı John Thomas North oldu. Savaş sayesinde Peru ve Bolivya’dan kazanılan topraklara yerleşen North, o günlerde Avrupa’da gübre sanayiinde kullanılan zengin sodyum-potasyum nitrat madenlerini ele geçirdi.”4

1 Richard Gott, Latin Amerika’da Gerilla Hareketleri -2(Kolombiya- Peru-Bolivya), İlkeriş Yayınları/Tarihsel Kitaplar,1. Baskı, Haziran 2009, Ankara, s.370 2 James Petras, Latin Amerika’da Köylü Hareketleri, 22 Ağustos 2005, s.1 3 Masis Kürkçügil, Devrimden Devrime Bolivya, Yazın Yayıncılık, Şubat 2007, İstanbul, s.71 4

Eduardo Galean, 27/10/2003, Bolıvıa: The Country That Wants To Exıst, <http://www.progressive.org/bolivia_indymedia_org> GaleanoThe Country that WantstExist.htm

29


miz salt geçmişte kalmış bir şey değildir; aynı zamanda kendi tarihsel kimliğimizi onaylamak, kültürümüzü geliştirmek ve kendi kişiliğimizle tarihin nesneleri değil, özneleri olabilmek için sürekli bir mücadelede özetlenen bugünümüz ve geleceğimizdir de.”8

Bu ve benzeri pek çok olay mevcut zenginliğin tek elde toplanmasına yol açmıştır. Bu yüzden halk arasında derin sınıfsal uçurumlar varlığını sürdürmüştür. Bolivya Latin Amerika’nın doğal kaynak bakımından en zengin ülkesi olmasına rağmen elindeki kaynakların paylaşıl(ama)ması nedeniyle paradoksal bir biçimde ilerleyememiştir. Bolivya’nın sahip olduğu tarımsal verimlilik ve zengin yeraltı kaynakları, ülkenin uzun dönem sömürge konumunda kalmasına neden olmuştur. 2000’li yıllara kadar bu kaynakları verimli ve karlı bir biçimde kullanarak ekonomik hacmini büyütme fırsatını değerlendirememiştir. Özellikle Bolivya’nın simgesi haline gelen koka bitkisinin aynı zamanda uyuşturucu yapımında kullanılması, yıllardan beri çiftçiler için büyük bir sorun olagelmiştir.

Bolivya’da köylü mücadelesinin tarihi, sendikacılığın başlangıcından öncesine dayanır. Bundan öncesinde hareket ayllu’lar ve cabildo’lar adı verilen geleneksel örgütler tarafından yürütülüyordu. İlk köylü sendikal örgütlenmesi yağmacı latifundialara karşı 1936 yılında Chaco Savaşı’nın ardından kurulmuştur.9 Bu sendikalar pongueaje ve haacienda sistemleriyle mücadele edip aynı zamanda eğitim haklarının yerine getirilmesi için de çaba gösterdiler. Tarih boyunca istediklerini tam olarak elde edemeyen köylülerin en büyük eleştirisi 1953 Toprak Reformuna gelmiştir.Bu durumu şöyle anlatıyorlar:

Diğer yandan “Latin Amerikanın en az gelişmiş ülkelerinden birisi olan Bolivya halkının % 70 i yoksulluk sınırı altında yaşamlarını sürdürüyor ve Dünya Bankası raporuna göre nüfusun %83 ü temiz su kaynaklarına ulaşamamakta.”5

“Bu mücadele en iyi toprakları patronlara ve eşdostlarına ayıran ve bizlere minifundia parçaları layık gören hareketçi kadroların manipüle ettiği 1953 tarım reformu…”10 Zaten tarım reformu pek çok bölgeye ulaşamamış ve latifundistler ırgatları sömürmeye devam etmişlerdir. Kaldı ki güçlü köylü hareketleri, anlamlı bir alternatif sunamadan ABD’nin koka bitkisine saldırılarının sürdüğü ülkelerde ortaya çıkmaktadır.

Toplam nüfusun %70 ini oluşturan yerlilerin tamamı yoksul ve küçük toprak sahibi köylüler. Yerliler arasında fert başına yıllık ortalama gelir 600 $’ ın altında ve evlerinde elektrik ve sudan yoksunlar. Eğitim ve sağlık hizmetlerinden faydalanma düzeyleri minimum. İşsizlik ise çok b��yük boyutlara ulaşmış. Ama her şeye rağmen bu yoksul köylüler çalışkan ve dinamik insanlar.6

1972 devalüasyonu ve 1972 yılındaki fiyat artışlarını protesto eden 20.000 Qhechwa’lı yolları kapatarak seslerini duyurmaya çalışmışlardır. Büyük katliamlarla bastırılan bu hareket Asker-köylü paktını köylülerin gözünde tamamen ürkütücü bir kurum haline getirmiştir. Pakt köylüler için önderlerin tartaklanması, Tolata, Melga, Espinaza gibi katliamlar ve vergiler anlamına geliyordu. Kısa bir süre için bu oluşuma Tupac Katari’nin izinden giden bir kadro yerleştirilmiş olsa da Banzer darbesiyle bu ekip yenilenerek pakt, daha da baskıcı bir hal almıştır.

Bolivya’daki köylü ayaklanmalarının temeli insan yaşamı için vazgeçilmez olan anasır-ı erbaanın 3 unsuruna dayanır: toprak su ve gaz. Bu çalışmada Latin Amerika’da 21. Yüzyıl sosyalizmi bağlamında ortaya çıkan köylü ayaklanmaları incelenirken isyanların hep bu üç maddenin paylaşılamamasından kaynaklandığı gözlenmiştir. Toprak Kökenli Ayaklanmalar Çok zengin doğal kaynaklara sahip olan Bolivya’nın yerlileri, İspanyollar’ın encomienda’ları7 kurulmasıyla ticari kapitalizmin yayıldığını açıklıyorlar. Hatta bunun yasal bir hırsızlık olduğunu dahi düşünüyorlar. Sonuç olarak dolaylı yoldan toplumun bölündüğünü ileri sürüyorlar.

İlerleyen dönemlerde grevlerinde madencilere destek veren köylüler, onlarla birleşerek CSUTCB’u(Bolivya İşçi Merkezine bağlı Bolivya Köylü Emekçileri Birleşik Sosyal Konfederasyonu) kurmuşlardır.Geçmişte ardarda yaşanan başarısızlıklardan alınan derslerle köylüler kendilerine yeni bir çizgi belirlemişlerdir. Bu çizgiye göre tekil, demokratik, bağımsız, dayanışmacı ve devrimci bir grup olarak yollarına devam etme kararı almışlardır. Alınan bu kararların ardından 2000 yılında Brezilya’daki MST’den (Topraksız Köylü Hareketi) esinlenilerek Bolivya’da da aynısından kurulmuştur. Toplamda yirmi beş bin üyesi olan bu örgüt, teorik ve pratik çalışmalar yürütüyor olsa da henüz net bir kazanım sağlayabilmiş değildir.

Bolivya’da köylüler, kendilerine yapılan haksız muamelelere karşı başlattıkları hareketler ilerleme kaydedinceye kadar olan durumu şu şekilde anlatıyorlar.”Biz köylüler kentlerin sokak ve meydanlarında serbestçe dolaşamıyorduk. Seçme ve seçilme hakkımız yoktu. Düzlüklerde de kölelik koşullarında yaşadığımızdan yaşam hakkından dahi yoksunduk.” CSUTCB(Bolivya Köylü Emekçileri Birleşik Sendikal Konfederasyonu), köylü hareketinin başlangıcında hem köylülük hem de milli kimlik duygularıyla yola çıkmıştır. Kendilerini ifade ederken şu cümleleri kullanmışlar: “Biz Bolivya köylüleri, büyük prehisponik toplumların meşru mirasçılarıyız; And Uygarlığını inşa edenlerin yanısıra, tropikal düzlüklerinkinin de. Tarihi-

Bolivya köylüleri çeşitli konularda protesto ve ayaklanmalarını sürdürüyorlar. Eylemlerindeki taktikler ise genellikle La Paz’ı besleyen Altiplano’daki otoyolu kapatmak şeklinde. Barikatlar taş-kaya gibi ilkel teknikler olsa da politik olarak oldukça etkin.11

5 Public Citizien Bolivia Report 6 Newton Garver, Boliva in Turmoil, Weekend Edition FeaturesforSept. 26 / 28, 2003 7 İspanyol sömürgeciliğinin Latin Amerika ülkelerinde tesis ettiği toprak benlik sistemi 8 Sibel Özbudun, Latin Amerika’da İsyanın Tarihi, Ütopya Yayınları:162, Araştırma-İnceleme Dizisi, 1. Baskı, Nisan 2008, s.375 9 A.g.e, s.384 10 Ayn. 11

Newton Garver, Boliva in Turmoil, Weekend Edition Featuresfor Sept. 26 / 28,

30


MAS: Farklı Bir Oluşum Yerel sorunlar üzerinden yükselen ayaklanmalar kısa zamanda ulusal seferberliğe dönüşüp ardından uluslararası hareketlerin bir parçası olabilme özelliğine sahiptirler. Bir isyan niteliğinde başlayan bu hareketler daha sonra ülkede siyasi zeminde kendilerine yer de bulmuştur. İleride daha ayrıntılı değineceğimiz cocaleroslar12 bu aşamalardan geçerek Latin Amerika’da yerel direnişten ulusal yönetime yükselen hareketin bir örneği olmuştur. Halkın içinden gelen bu hareket, ileriki zamanlarda da çoğunluğun sempatisini kazanmakta da güçlük çekmeyecektir. “Aymara sosyolog Felix Patzi, MAS’ın ayırt edici özelliğini şöyle özetlemektedir: MAS(eski sol örneğinde olduğu gibi) kendisine eklemlendirmek üzere toplumsal hareket içinde yer alan bir parti olmayıp köylü sendikal öz örgütlenmesinden doğan bir siyasal harekettir.”13 MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) döneminde de cocaleroslar yeniden çıkışa geçmiştir. 1980’li yıllar boyunca kendi topraklarında kokain üretiminde bir patlama yaşayan Washington, bölge genelinde koka ekimini azaltmak üzere bitkinin sökülmesi için faaliyetleri başlatmıştır. Bu da koka çifçilerinin işsizliği anlamına geldiğinden cocaleroslar yeniden örgütlenmişlerdir. Özellikle madenlerin kapatılması nedeniyle bu sektöre geçen işçiler bu kez susmayacaklardır. Koka sorunu bu sendikalaşma sayesinde yerli köylü hareketinin ana konusu haline gelmiştir. Zaten net bir işçi partisinin olmayışı da solcu kesimi MAS’a yöneltmiş ve sosyalizm hareketi yeniden canlanmıştır. Koka üretiminde önemli açılımlar yapmayı planlayan Evo Morales 2006’da Aymara şefleri tarafından toplululuğun en yüksek yetkilisi, And yerlilerinin büyük reisi olarak başa geçirildi. Ertesi gün Morales’in, 16 bakandan oluşan hükümetini ataması sola kesin dönüş olduğu konusundaki görüşleri desteklemektedir. MAS üyeleri tarafından hiç değilse neoliberal politikaların değiştirilmesinden bahsediliyordu. Gazın Özelleştirilmesi Sonucu Çıkan Ayaklanmalar Sosyalist partilerin ve sendikaların başını çektiği sınıf hareketlerinin temel hedefi, kapitalizmin yarattığı sınıfsal çelişkilerin ve eşitsizliklerin yok edilmesi ve emeğin yanında bir toplum düzeninin inşasıydı. Buna karşılık, milliyetçi söylemlerden feyz alan ulusalcı hareketlerin bir bölümü, dünyanın yeni haritasındaki sınırlar içinde oluşturulan toplumsal ilişkiler zemininde vatandaşlık üzerinden hakların ve sorumlulukların eşitlenmesinin kavgasını verirken, diğer kısmı da emperyalist ve sömürgeci devletlere karşı iktisadi ve siyasi bağımsızlık kazanılması yoluyla devletlerarası sistemde eşit duruma gelmeyi amaçlamışlardır.14 Bolivya’da da durum bundan farklı değildir.

ma Bakanı tarafından yönetilen şiddetli bir hareket sonucu 32 kişi öldürülür. Seferberliği desteklemek adına madenci ve köylülerin de katılımıyla La Paz’da toplanılır. Sonunda istifa eden Lozada, ülkeyi terk eder. Cocalero lideri Evo Morales ise Meksika gazetesi La Journada’ya şunları söylüyordu: ”Yalnızca bir istifa değil mafyaya, rüşvete ve yöneticilerin cezalandırılmamasına bir son verme söz konusu(…). Yollarda, sokaklarda yürütülen büyük mücadelelerin sonucunda çok şey kazandık ancak bu savaş farklılıklarımız üzerine kurduğumuz mutabakatın ürünü olmuştur(…). Bu halkçı zafer ulusal ölçekte güçlerimizi birleştirmemize devam etmemiz, örgütlenme ve seferberliklerde ilerlememiz için bir örnek olmalıdır.”15 Lozada’nın yerine gelen başkan yardımcısı Mesa da ondan farklı bir siyaset izlemedi. Lozada’dan farklı olarak onlarca can kaybı yaşanmadan Mesa’nın istifası sağlandı. Cocalero lideri Morales’e göre tek mümkün yol, yerine Rodriguez’in atanmasıydı. Toplumsal hareketlere barışçıl bir çözüm getirmek için çağrıda bulunduysa da bu yüzden El Alto liderleri kendisini “hain” olarak atfettiler. Fakat Morales iktidara geçişinden hemen birkaç ay sonra San Alberto’da hidrokarbürlerin ulusallaştırılacağını resmen açıkladı. Bu kuyu İspanya ve Fransa ile ortaklık halinde Brezilya tarafından işletilmekteydi.”Morales, sıranın madenlerden başlayarak bütün doğal zenginliklere de geleceğini ekleyerek ulusal egemenliğin bir gereği olarak ulusallaştırmayı başlattıklarını ilan ediyordu.”16 Su Sorunundan Kaynaklanan Ayaklanmalar Bolivya’nın Cochamba kentinde nüfusun ancak %55’i su tesisatına bağlıyken %20’sinin kendi kuyusu var. Geriye kalan yoksul halk ise özel su satın almak durumunda. El Alto’da günde bir doların altında gelirle çalışan halk,450 dolar tutan su dağıtım şebekesine bağlanma ve kanalizasyon imkanından yoksundular. “Bolivya’da büyük çoğunluğu yoksul olan köylülük için hayati önemdeki su, şehirlerdeki büyük orandaki işsizlik ve düşük ücretli çalışma koşulları ile toplumun emekçi kesimini birleştirdi. Talepler su hakkının yanında işsizliğin son bulması ve düşük ücretlerin yükseltilmesi olarak genişledi. Ülkenin tüm şehirlerine yayıldı.

2003 yılının Eylül ayında El Alto sendikacıları gazın Şili sahillerinden ABD’ye ihracı tasarısını telin etmek için başkente doğru yürüyüşe geçerler. CSUTBC’nin de desteğini alarak gösteriler devam eder. Altiplano’da yolları kapatırlar ve hükümetin müdahelesi sonucu ardarda ölümler gerçekleşir. Bunun üzerine COB, başkanın istifasını sağlamak için genel grev çağrısında bulunur. Bu grevde Savun12 Koka Çiftçileri 13 Masis Kürkçügil, Devrimden Devrime Bolivya, Yazın Yayıncılık, 1. Baskı, Şubat 2007, İstanbul, s.165 14

Oscar Olivera

Selcan Peksan, T.C. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Anabilim Dalı Çalışma Ekonomisi Bilim Dalı, Alternatif Küreselleşme Hareketleri, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2007 15 A.g.e. , s.105 16 A.g.e. ,s.250 31


günümüz küreselleşmesinin her şeyden önce bir teknolojik çağdaşlık öyküsü değil, bir şirketler küreselleşmesi olarak dünya kaynaklarının uluslararası kapitalist işbölümü içinde paylaşımını öngören bir propaganda içermekte olduğu belirtilmelidir.”20 2000’li yıllara gelindiğinde ise gerek köylülerin daha profesyonel biçimde örgütlenmeleri gerekse Evo Morales gibi içlerinden birinin başa geçmesi ile seslerini duyurabilecek hale gelmişlerdir. İspanyolların istilasından günümüze kadar Bolivyalıların işgücü, tarım ürünleri, doğal kaynakları sömürülegelmiştir. 21. yüzyılda Latin Amerika’nın genelinde sosyalizm adı altında neoliberal politikaların uygulandığı yumuşatılmış bir kapitalizm hakimdir. Elbette Bolivya da bundan belirli bir ölçüde nasibini almıştır.Fakat köy hayatının içinden çıkmış biri olan Morales’in son dönemlerdeki cocaleros ve ulusallaştırma gibi faaliyetleri, ilerleyen zamanlarda da insan haklarına riayet ederek adımlar atılacağı konusunda umut vericidir.

Özelleştirme sonucu aylık su gideri %300 artışla 20 dolara ulaştı; yani dört kişilik bir ailenin bir aylık yiyecek giderine. Bunun üzerine köylüler dağlardaki kaynaklardan köylerine kilometrelerce hendekler kazarak bedava su kullanma yoluna gitmeye başladılar ancak özelleştirme yasası yağmur suyunun biriktirilmesini dahi yasaklıyordu. Çünkü yağmur suyu özelleştirilmiş olan su havzalarına gidecekti ve köylüler tarafından tutulması, şirketin “özel mülkiyeti” haline gelmiş olan bir malı çalmak anlamına geliyordu. Şirketler, nehirlerle birlikte bulutları da satın almış bulunuyorlardı.”17

KAYNAKÇA AKÇAY Ekin, Cochabamba Su Savaşları’nın Öyküsü: Yağmuru Bile <http://ekolojiagi.wordpress.com/2011/10/20/ cochabamba-su-savaslari%E2%80%99nin-oykusuyagmuru-bile/> (Ekim 20,2011) KILIÇ Tuba, Su Sorunundan Devrime, <http://www. radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=radikaldetayv3&arti cleid=1028375&categoryid=85> (Kasım 11,2010) GALEAN Eduardo, Bolivia The Country Wants To Exist,<http://www.progressive.org/bolivia_indymedia_ org> GaleanoThe Country thatWantstExist.htm GALEAN Eduardo, 27/10/2003 ,Bolıvıa: The Country ThatWantsToExıst, GARVER Newton,Boliva in Turmoil, Weekend Edition FeaturesforSept. 26 / 28, 2003 GOTT Richard, Latin Amerika’da Gerilla Hareketleri -2(Kolombiya- Peru-Bolivya), İlkeriş Yayınları/Tarihsel Kitaplar,1. Baskı, Haziran 2009, Ankara KÜRKÇÜGİL Masis, Devrimden Devrime Bolivya, Yazın Yayıncılık, 1. Baskı, Şubat 2007, İstanbul ÖZBUDUN Sibel, Latin Amerika’da İsyanın Tarihi, Ütopya Yayınları:162, Araştırma-İnceleme Dizisi, 1. Baskı, Nisan 2008, s.375 ÖZGÜVEN Oya-Çalışma Grubu, Bolivya Raporu, 5 Aralık 2013 PEKSAN Selcan, T.C. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Anabilim Dalı Çalışma Ekonomisi Bilim Dalı, Alternatif Küreselleşme Hareketleri, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2007 PETRAS James, Latin Amerika’da Köylü Hareketleri, 22 Ağustos 2005 YELDAN Erinç, “Neoliberalizmin ideolojik Bir Söylemi Olarak Küreselleşme”. KüreselDüzen: Birikim, Devlet ve Sınıflar içinde. Ahmet H. Köse, Fikret Şenses ve Erinç Yeldan (der.). İstanbul: İletisim Yayınları. 2004

Su gibi halkın temel ve vazgeçilmez haklarından birinin sağlanmasının zorunluluğu ile yabancı yatırımlara güvence verilmesi arasında sıkışan Bolivya Devleti, su hizmetinin özelleştirilmesiyle çıkmaz bir yola saplanmış bulunuyordu.18 2000 yılında su için başlatılan hareketin başında Oscar Olivera vardı.Olivera bu süreçte köylüler ve işçiler olarak kapı kapı dolaşıp ve sembolik-yaratıcı eylemlerle medyada harekete sağlam bir yer belirlemiştir. Devlet tarafından tepki konsa da direniş giderek büyüdü ve Olivera’nın önderliğinde yola çıkan beş kişi beş ayda 1 milyon kişiye ulaştı. Olivera Su Hakkı Sempozyumu’na katılmak için Kasım 2010’da Diyarbakır’a gelmiştir. Bu direnişin fitilini ateşleyen hareket köylülerin yağmur suyunu dahi kullanmasını engelleyen 2029 sayılı kanunun kabulü oldu. Olivera isyan sürecini şu şekilde anlatıyor: “Özelleştirme ile birlikte suyun fiyatı yüzde 300 arttı. Faturalarımızı ödeyemeyecek duruma geldik. Şehrin ana meydanında toplandık ve su faturalarını toplu olarak yaktık ve bu faturaları hiçbir zaman ödemedik. O kadar güçlüydük ki, şirket gelip suyumuzu kesmeye cesaret edemedi.”19 Bu direnişte pek çok kişinin yaralanmasının yanında ölenler de oldu. Fakat sonunda halk istediğine ulaştı. 2000 yılında başlayan bu hareket, 2006 yılında EvoMorales’in iktidara gelmesiyle sonuçlandı. SONUÇ Doğada yaşamın vazgeçilmezleri olarak temel aldığımız , ‘anasır-ı erbaa’ olarak da anılan dört madde vardır. Bu dört maddeden üçü toprak, su ve gaz; 21. yüzyıla gelene kadar Bolivya’da çıkan köylü ayaklanmaları hep bu maddelerden sebep vuku bulmuş ve değişmeyen bir şekilde de hep ‘ateş’le söndürülmüşlerdir.“Bu bağlamda 17

AKÇAY Ekin, Cochabamba Su Savaşları’nın Öyküsü: Yağmuru Bile <http://ekolojiagi.wordpress.com/2011/10/20/cochabamba-susavaslari%E2%80%99nin-oykusu-yagmuru-bile/> (Ekim 20,2011) 18 A.g.e, s.81 19 KILIÇ Tuba, Su Sorunundan Devrime, <http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=radikaldetayv3&articleid=1028375&categoryid=85> (Kasım 11,2010) 20 Erinç Yeldan, “Neoliberalizmin ideolojik Bir Söylemi Olarak Küresellesme”. Küresel Düzen:Birikim, Devlet ve Sınıflar içinde. Ahmet H. Köse, Fikret Şenses ve Erinç Yeldan (der.). İstanbul: İletisim Yayınları. 2004.

32


Hazırlayan: Gülfem SEZEN Esin ENGİN Merve Nur BAYRAKTAR Oğuzhan ALTINKOZ

Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlisi

YRD. DOÇ. DR. SELCAN SERDAROĞLU İLE LATİN AMERİKA VE 21. YÜZYIL SOSYALİZMİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ “LATİN AMERİKA’DA BİRKAÇ SOL VAR”

G

ünümüzde küreselleşme sürecinin hız kazanmasına paralel olarak neo-liberal politikaların yaygınlaştığını ve sağ ideolojilerin yükseldiğini görüyoruz. Fakat Latin Amerika çapında Sol tandanslı yönetimlerin iş başında oldukları görülmekte. Neden Latin Amerika’da sosyalizm küreselleşme trendine uymayarak yükseli��e geçti? Şimdi tam olarak küreselleşme trendine uymadığını söyleyemeyebiliriz. Çünkü Latin Amerika’da sol monolitik, tek bir sol varmış gibi algılanıyor. Ama birkaç sol var. Evet, bir yanda 21. yüzyıl sosyalizmi var bu da Chavez’in ölümünden sonra devamlılığının ne olacağı tartışılan bir konu, bir de 1970’lerden beri yani küreselleşme gittikçe köklenirken dönüşen bir sol ideoloji var. Bu biraz da popülizm ve ekonomik pragmatizmle bağlantılıdır. Yani iki sol olduğunu bilerek ‘Latin Amerika’da sol ideoloji nedir, küreselleşme karşıtlığı ya da alternatif küreselleşme anlayışı nedir, küreselleşme içinde Latin Amerika’nın ayrı duruşunu nasıl açıklayabiliriz?’ sorusunun cevabını aramamız gerekiyor. Bu neo-liberal politikalar bir grup sol tarafından söylemsel olarak reddedilse de pratikte tam olarak reddedilemiyor. Bunun en önemli örneği Brezilya. Lula da Silva, sonuçta bir sendika lideri ve sosyal demokrat partiyi hafif bulduğu için işçi partisini kurmuş bir lider. Aynı zamanda proletaryanın ve topraksızlar hareketinin de büyük desteğini alarak seçilmiş bir liderdir. Başkan seçilmeden önceki bütün propagandası boyunca ‘neo-liberalizm 33

karşıtlığı ve Brezilya’nın neo-liberalizmin sembolü olan tüm uluslararası örgütlerle bağlantılarını sonlandırmak (başta IMF olmak üzere)’ gibi ifadeler kullanmıştır. Fakat başkan olduktan sonra bu politikaların daha farklı bir biçimini uygulamaya başladı. Hatta Lula-Light gibi yakıştırmalara dahi maruz kaldı. İşte bu çelişkiye Güney Amerika’da ekonomik pragmatizm deniyor. Oraya özgü bir olgu olarak karşımıza çıkıyor; bir yandan devlet eliyle ekonomik kalkınma sağlanırken, bir yandan da yabancı sermayeden -hem sermaye hem teknoloji transferi bakımından- faydalanmak hedefleniyor. Bütün araçlar da ulusal çıkarlar içinde olabildiğince denetim altında tutulmaya çalışılıyor. Getirilen bu sınırlandırmalar yabancı sermaye tarafından da kabul görüyor, çünkü bu görece makul bir üretim ortamı oluşturuyor ve piyasaya sunuş yapmak bakımından da daha tercih edilesi bir durum olarak addediliyor. Şimdi karşımızda genel anlamda böyle bir sol tablosu duruyor. Ve bu görüşün benzerleri Şili’de Michelle Bachelet’in Devlet Başkanı iken uyguladığı politikaları, Arjantin’de de Kirchner’lerin uyguladığı politikaları buna yakın bir sol anlayış üzerine inşa edilmiş durumda, tabi oradaki Peronist parti ve sol ilişkisinin farklı özellikler barındıran ayrı bir tartışma konusu olduğu unutulmamalıdır. Bir diğer tarafta 21. yüzyıl sosyalizmi var. 21. yüzyıl sosyalizmi kökenlerini hem ulusalcılıktan -ancak burada bahsedilen ulusalcılık Latin Amerika’ya özgü olan Bolivarcılıktır- hem de Küba devriminden alıyor. Bir


yandan 1990 sonrası gelişmelere karşı koyan anlayış bir yandan da kıtanın sömürge öncesi dönemdeki isyan anlayışı, sömürge biterken bağımsızlık hareketinin dayandığı ilkeler ve 1959 Küba devriminin getirdiği ilkeleri birleştirerek yeni bir söylem oluşturmaya çalışılıyor. Ama oluşturulan bu söylem aslında yepyeni bir söylem değil. Neye dayandığını soracak olursak sömürge öncesi dönemden aldıkları; başta yerli halklarının düşmana ya da yabancıya karşı cesareti. Yani çok büyük bir güç asimetrisi varken, karşı koyabilme isteği duyulması sonucunda kendi yok olacak olsa bile bireysel varlığını önemsememesi, toplumun varlığı ve devamlılığıyla eşdeğer kabul etmesi, kendini toplum için feda etmesidir. Amerikan yerlilerin bilgeliği, 21. yüzyıl sosyalizminin benimsediği bir yerli mirasıdır.

biçiminin ve buna bağlı tüketim dayatmalarının ortaya çıkarttığı yoksullar, orta sınıfın yoksullaşması gibi olgularla mücadele etmek için devlet sosyal programlara tüm imkanlarını aktarmıştır. Bunu yaparken de özellikle doğal kaynaklarının uluslararası ticaretteki getirisine güvenerek bu programlamalara girişmiştir. Bu programlar yoksullukla ilgili bölgesel olarak giriştiği mücadele anlayışını içermektedir. Yani şunu demek istiyorum; küreselleşmenin ve neo-liberalizmin karşıtı olan bu sosyalizm, kökenlerini Latin Amerika’ya özgü bir direnişten almıştır. Bu ise 15. yüzyıldan itibaren ortaya çıkmış bir takım unsurları da içermektedir. Bu unsurlardan bir tanesinin de Kurtuluş Teolojisi ile uzlaştırılmaya çalışılan; din ve sosyalizmin barışması olarak da söyleyebilir miyiz? 21. yüzyıl sosyalizminin bütünü için bunu söyleyemeyebiliriz ancak çok önemli bir ayağı olduğu muhakkaktır. Örneğin; Ekvador Devlet Başkanı açısından bakıldığında Rafael Correa kendisini ‘Sosyalist Katolik’ olarak tanımlamıştır. Bu söylemle kendisini Kurtuluş Teolojisinin bir taraftarı olarak ilan etmiştir. Bu grubun içinde yer alan liderler örneğin; Morales’in ya da Chavez’in çok net olarak bunu beyan ettiği görülmez. Chavez’in bu konuda bir söylemi var. İsa’nın ilk sosyalist kurtarıcı olduğunu söylüyor. Ve bunun üzerinden propaganda yapıyor. ‘İlk lider olarak ortaya çıktığı zamanlarda da bu söylemi kullanıyor muydu yoksa zamanla mı içselleştirdi?’ buna bakmak lazım. Özellikle sağlık sorunları başladıktan sonra yöneldiği bir bakış açısıydı diye düşünüyorum. Son zamanlardaki ifadeleri hep Tanrı ve Venezuela halkına olan inancı üzerineydi. Yani bir dinsel dayanak içerisindeydi belki de kişisel olarak bu algı içerisindeydi.

“KİLİSE, DEVLETLERİ KENDİSİNİN SAHİBİ VE DEVAMLILIĞI OLARAK GÖRÜR’’

Simon Bolivar ve bağımsızlık döneminde 19. yüzyıldan aldığı unsur ise; kimlik inşasıdır. Bu kimlik inşası ile ilgili Latin Amerika ülkelerinde ulus devletten bahsetmek biraz zor olacaktır. Çünkü önce devletler kurulmuştur, daha sonra uluslar inşa edilmiştir. Bu hususta Simon Bolivar’ın düşüncesi de Latin Amerika halklarının aslında Kuzey Amerika halklarıyla beraber bir üst kimlik etrafında da bir araya gelmesinin mümkün olabileceğidir. Amerika kıtasının ortak bir kaderi vardır, o kader Alaska’dan Ateş Topraklarına (Patagonya’ya) kadar bir sahada paylaşılmaktadır. Bu sahanın bölgesel bütünleşme hareketleri açısından 21. yüzyıl sosyalizmi içerisinde yani günümüzdeki yansıması -Chavez’in ALBA gibi bir girişimi öne sürmesi, Küba’yı bölge dinamikleri içine dahil etmeye çalışması- Simon Bolivar ve 19.yüzyıl bağımsızlık düşüncesinin bir yansımasıdır esasında.

Halkın sosyalist düşünceye doğru gittiği bu süreçte, daha doğrusu bu sürece sosyalizm demek ne kadar doğru olursa, ideolojik olarak Kurtuluş Teolojisinin eşitlik düşüncesinin sosyal politikaların desteğini arttırdığını söyleyebilir miyiz? Sosyal politikaların temelini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ne kadar taraftarı olmuştur tartışılır. Sonuçta din ve Katolik kilisesi bu devletlerde geleneksel oligarşinin parçası olarak kabul ediliyordu. Bölgede bu bağımsız devletleri kuran üç tane büyük siyasi güç vardır; kilise, ordu ve büyük toprak ağaları. Dolayısıyla kilise, devletleri diğer aktörler gibi kendisinin sahibi ve devamlılığı olarak görüyordu. Ta ki Güney Amerika’da 1968 ve 1979’da iki tane büyük episkopal konferans oluncaya dek. Bu açıdan Kurtuluş Teolojisinin toplumun meseleye bakışını ne kadar dönüştürdüğünü kırsal alanda ölçmek daha mümkündür. Bu yeni doktrine bağlı olarak yeni kiliseler kurulmuştur. ‘Halkın Kiliseleri’ şeklinde adlandırılmıştır. Bu kiliseler aracılığıyla kırsal kesim

21. yüzyıl sosyalizminin yeni uzantısı; Chavez’in getirdiği 3. küreselleşme dalgasının en büyük negatif dışsallığıyla ilgili olan mücadelesinin özellikle yoksullukla mücadeleyle ilgili oluşudur. Bahsedilen üretim 34


de yaşayan insanlara yoksullukla mücadele, yoksulluğun en büyük kurumsal şiddet olduğu düşüncesi anlatılmıştır ve insanların kendi kurtuluşlarını bu dünyada kilisenin yardımı ile yapabilecekleri düşüncesi aşılanmıştır. Fakat kilisenin yardımı bu anlamda klasik dinsel öğreti çerçevesinde değil, kiliseyi insanların bir araya gelip tartışacakları, geleceklerini planlayabilecekleri bir ortam sunması bakımından önemi vardır. Bu çerçevede kiliseler birleştirici bir güç olarak kullanılmıştır diyebilir miyiz? Evet, birleştirici bir güç olarak kullanılmıştır diyebiliriz. Çünkü inananların eşitliği, yoksul- zengin insanların farklı bir hayata sahip olmaması gerektiği düşüncesini de vurgulamıştır. Bunu 21. yüzyıl sosyalizminin hangi boyutuyla bağdaştırabiliriz dersek; öz yönetim ve böylece dayanışma ilkesi insanların en küçük birimlerde kendi kendilerini yönetmeleri, kendi kaderleri ile ilgili kararları kendileri almaları ile bağdaştırabiliriz. Bu açıdan kurulan halkın kiliseleri küçük bir ölçekte öz yönetim imkanı da sağlıyordu. Buna örnek olarak Chavez’in kurduğu nucleolar gösterilebilir. Kurtuluş Teolojisinin kurduğu bu yeni kiliseleri biraz daha büyük ölçekte yerel yönetim biçiminin nüvesi olarak görebiliriz.

‘’BREZİLYA’NIN AMACI BÖLGE LİDERİ OLMAK’’ ‘Brezilya son dönemde Paraguay ve Uruguay ekonomisini ele geçirdi’ ibaresinin İtapti Nehrine yapılan bir barajın, Brezilya’nın üretilen elektriğin neredeyse maliyeti fiyatına satın alması, kendi üretimi adına kullanması dönemin Devlet Başkanı Lula da Silva’nın ve partisi Brezilya İşçi Partisi’nin söylemleriyle ne kadar bağdaştırılabilir? Lula da Silva neticede sol gelenekten gelen birisidir. Peki, böyle bir hamle yaparak çıktığı vizyonuna uzak kalmış olmaz mı? Kendisi orada bir güç olmak için diğer ülkelerin varlıklarını ekonomik açıdan sömürmüş olmaz mı? Sonuçta bu uygulamaları bir nevi neo-liberal politikaların devamıdır. Evet, neo-liberal politikaların devamıdır. O bakımdan zaten Lula da Silva ve yerine seçilen Dilma Rousseff Brezilya’da da çok eleştiri toplamışlardır. Sadece komşu ülkeler ve bunların kaynaklarını ne şekilde kullandığı hegemon güç olma isteği refleksi olarak sahip olmaya çalıştığını gösterirken, Brezilya içerisinde de bir baraj projesi devam etmektedir. Bele Monte Barajı projesi. Buradaki Amazon yerlilerinin büyük bir kısmının yaşadıkları toprakları terk etmesini gerektirecek bir projedir. Son zamanlarda da görüldüğü üzere bu yerli hareketlerinin, barajla ilgili tepkileri karşısında askerler tarafından çok sert bir şekilde bastırılmaya başlanmıştır. Yani hem kendi ülkesi içerisinde hem de yakın komşuları üzerinde bir hegemon gücü olmaktadır. Bölgesel bir ölçekte hegemon gücü ile tüm iktidarını kabul ettirme yöntemlerini uygular olmuştur. Bu bakımdan da BRIC içerisindeki Rusya, Çin ve bu ülkelerdeki siyasi dönüşüm, demokratikleşme sorunlarıyla bağlantılı olarak düşünülmelidir. Bu ekonomik gücün tüm siyasi yansıması demokratik, ölçülü ve bölge içerisinde eşitlikçi bir anlayışı olan ülkeye benzememekte çünkü Brezilya’nın amacının bölge lideri olmak istediği görülüyor.

Konuşmanızın başında: ‘Lula da Silva belli bir söylemle iktidara geldi. Fakat söylemlerinin yanında iktidarlığı süresince çok değişik uygulamaları da yerine getirdi.’ dediniz. Yerine halefinin yani Dilma Rousseff’in seçilmesi halkın aslında biraz da Lula da Silva’nın politikalarını desteklediği anlamına gelmez mi? Elbette, büyük bir çoğunluk desteklemeye devam ediyor. Sonuçta desteklediği adayının seçilmiş olması da bunu göstermektedir. Silva’nın yendiği sosyal demokrat parti görece yine ikinci konumdaki partiydi. Sosyal demokrat parti daha çok şehirli seçmeni temsil ediyordu. Şehirli ama burada şehirliden kastımızda daha orta-üst sınıf diyebileceğimiz bir kesimdir. 35


leler yapmakta olduğunu görüyoruz. Keza aynı şekilde buna benzer girişimlerde Venezuela’da da bulunmaktadır. Chavez Arjantin’in devlet tahvillerini satın alarak onu bir nevi kendine bağlama çabasında bulunmuştur. Bu girişimleri Chavez’in 21. yüzyıl sosyalizm söylemleri ile nasıl bağdaştırabiliriz? Arjantin hem Brezilya açısından hem de Venezuela açısından bulundukları platformdan dolayı rakip gibi görünmüştür. Bunun sebebi Arjantin’in Avrupa ile kurduğu bağlantılarıdır. Arjantin en azından bulundurduğu göçmenleri dolayısıyla Latin Amerika’da ‘bir Avrupa ülkesi’ olarak değerlendirilmiştir. Chavez açısından bakıldığında da şöyle bir mantık yürütülebilir; eski sömürgecilerin Latin Amerika’daki varlığının bir yansıması olarak Güney Amerika halklarının sahiplenmeye başladığı, Avrupa etkisini uzaklaştırmaya çalıştıkları bir alan olarak görülebilir. Brezilya ve Arjantin ilişkilerini ele alacak olursak rakip iki kardeş arasındaki bağlılık ve kıskançlık olarak özetleyebiliriz.Doksanlı yıllar boyunca bu rekabeti Batı Dünyası’nın ve ABD’nin körüklediği görülmekteydi. Bu çekişmelerin başlıca konuları ‘Hangi ülke sanayileşmede evrim yapabilecek?’ ‘Hangisi uluslararası ticarette payını yükseltebilecek?’ şeklindedir. Bu rekabetin sonucunda önde olan ülkenin Lula’nın Brezilyası olduğu görülmektedir.

“DÜNYADA KÜRESELLLEŞMEYE ALTERNATİF BİR YAŞAM BİÇİMİ OLABİLİR’’ Küresel çapta, BRIC ülkeleri; aralarındaki ticari faaliyetlerde, bu faaliyetlere has para birimi kullanma fikrini ortaya atarak, Amerikan dolarının uluslararası para birimi olma rolünü ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Latin Amerika çapında ise Hugo Chavez liderliğindeki Venezuela’nın ve Fidel Castro liderliğindeki Küba’nın önderliği üzerine ALBA gibi ekonomik entegrasyon örgütleri kurulmuştur. Tüm bunlar ışığında Amerika’ya karşı birleşme amacı güden ve kıtalarının ekonomisini güçlendirmek isteyen bir Latin Amerika tablosu önümüzde durmaktadır. Ama Brezilya’nın ekonomik ve politik pragmatist girişimleri ve kıtada başat güçlerin de Arjantin’in benzer eylemleri, var olan sol tandanslı söylemleriyle ne kadar örtüşmektedir? Bu neo-liberal politikaların söylemlerle yumuşatılmış hali midir? 21. yüzyıl sosyalizmi söylemi ile Arjantin ve Brezilya’nın ekonomik tavırlarının örtüşük olduğunu düşünmüyorum. Bakıldığında 21. yüzyıl sosyalizmi şu an katışıksız bir hareket gibi. Yani Brezilya, Arjantin, Şili, Kolombiya Güney Amerika’da Meksika, Nikaragua gibi devletler de Orta Amerika’da ABD ve küreselleşme ile ilgili daha az sorunlara sahip oldukları görülüyor. Özellikle küreselleşmenin daha kabul edilebilir bir versiyonu bu ülkelere aktarılıyor denebilir. 21. yüzyıl sosyalizmi ise bu politikalara gerçekten bir alternatif oluşturuyor. İncelendiğinde Arjantin ve Brezilya’nın öncüsü olduğu bütünleşme hareketleriyle Latin Amerika’da Chavez’in başlattığı ALBA’nın temel ilkesinin birbirinden farklı olduğu görülmektedir. Örneğin Brezilya ve Arjantin MERCOSUR ve UNASUR kapsamında ya da, Meksika NAFTA içinde klasik kapitalist devletlerin sermaye birikiminin sağlanmasına yönelik serbest ticaret ilkesine dayalı bütünleşmeyi hedeflerlerken, ALBA bir değiş tokuş mantığı ile hareket etmektedir. ALBA, ülkelerin ihtiyaçları bağlamında birbirleriyle karşılıklı bağlılıklarının gelişeceği, asıl olarak da halkların ihtiyaçlarının karşılanması temelinde bir bütünleşme hareketidir. Tek sorun ALBA’nın ölçeğinin küçük kalmış olmasıdır. Diğer devletler etki alanlarını geliştirirken örneğin MERCO-SUR ve And Paktını birleştirirken, ALBA; Venezuela, Küba, Bolivya, Ekvador arasında belirli ürünlerde -örneğin petrol karşılığı sağlık eğitim gibi hizmetler hedeflemektedir. Bu ülkelerin alanının ve katılımcılarının genişletilmesi, bizi küreselleşmeye alternatif bir yaşam biçimi dünyada olabilir sonucuna götürür. En azından şu anda biliyoruz ki böyle bir olasılık var bunu uygulayabilen az sayıda ülke olsa da.

Bu çerçevede ABD ile Brezilya arasında yapılan anlaşmalara bakacak olursak ne söylenebilir? ABD ile yapılan anlaşmaların çoğu enerji meselesi ile ilgilidir. İmzalanan biyoyakıt anlaşmaları Brezilya’nın en büyük avantajı olmuştur. Aslında Lula’nın şansı sadece söylemi uygulaması değil; uluslararası ekonomik yapının Brezilya’nın ürettiği ürünlere daha çok ihtiyacının artmış olması) Brezilya’nın uluslararası ticarette sattığı malların fiyatlarının artmış olması ve bunun sonucunda büyük bir getiri sağlanmasıdır. Brezilya’nın, artan refahının görece olarak eşit bölünmesi için ‘Toplumsal Kalkınma ve Açlıkla Mücadele Bakanlığı’nı kurması bu çerçevede önemlidir. Bu şekilde aile borsası (bolsa familia) (bol gibi sosyal programlar başlatılmıştır. Yani Lula-Light olmakla suçlanmasına rağmen uyguladığı sosyal politikalar ve onun devamlılığı yoksul kesimin iyileşmesinde fark yaratmıştır. Bu sebeple halk desteği sürmektedir. Lakin başka kriterleri göz önünde bulundurursak Brezilya’nın uluslararası platformdaki insani kalkınma endeksinde müthiş bir iyileşme olduğu söylenemez. 2011’deki sırası 84 olan Brezilya 2012

“RAKİP İKİ KARDEŞİN ARASINDA BAĞLILIK VE KISKANÇLIK’’ Brezilya’nın bölge temsilcisi olmak için çeşitli ham36


de 85. sıraya düşmüştür. Ülkenin girişiminin insanların yaşam koşullarını iyileştirmekte ne kadar sürdürülebilir olduğunu şu an ölçmemiz imkansızdır. Fakat bu konuda ülkenin kısa vadeli iyileştirmeler yaptığı muhakkak. İnsanın yaşam kalitesini ülkeden kıtaya yükseltirsek, insani yaşam endeksini büyük boyutlarda yorumladığımızda Venezuela’da Brezilya’da Bolivya’da ne denli kalıcı dönüşümler sağlandığını ölçemeyiz. Bu nedenle ne tür bir sosyalizm, ne tür bir sol başarılı olmuştur demek zor olacaktır.

de içermekte. Burada sorun, şu anki iktidarın önceleri bu tür hareketlerin temel destekçisiyken, küreselleşmenin içerisinde kendine olumlu bir yer buldukça bunları daha çok reddetmeye ve sınırlandırmaya çalışmasıdır. Brezilya’da köylüler ve çevrecilere göre şu an tarım lobileri daha güçlüdür. Mesela tarım lobisi ve yasama organlarındaki destekçilerinin isteklerine göre yeni bir orman yasası geçirildi. Söz konusu lobilerin isteklerine göre genetiği değiştirilmiştir soya üretimine imkân verecek tarım yasaları oluşturulmuş ve Amazon ormanlarının ortadan kaldırılmasına göz yumulmuştur. Bu bakımdan tarım ve kırsal alan, köylü hakları bakımından eşitlikçi bir yere noktaya doğru gitmemektedir. Eşitlikçi bir yere gitme ihtimali vardı. Öyle bir umut oluşmuştu ama bunun küresel piyasalarda getirileri cazip hale geldikçe devlet politikası aynı seyrinde devam etmiştir. Uygulanan politikalar sonucunda kar sağlayan iktidar, halkı –başta bu tür hareketlerin destekçileri olsa dagözden çıkartabilecek bir takım uygulamalar yapmaya ve buna uygun yasalar çıkarmaya başlamıştır.

“BREZİLYA: EMPERYALİST BİR ÜLKE’’ Şu an dünyada egemen güç kapitalizm ve Latin Amerika’da farklı bir sol dalgası yayılmakta. Kıta içerisinde sol hareketler ön plana çıkmıştır ve ülkeler arası ciddi bir rekabet görülmektedir. Örnek olarak İtapti nehrine Brezilyalı girişimcilerin kurduğu baraj ve elde edilen ucuz enerjiyi yahut Arjantin’in ülke tahvillerini satın almasını gösterebiliriz. 21. yüzyıl sosyalizmi neoliberalizmin yumuşatılmış bir hali midir? Brezilya’nın emperyalist bir ülke olmadığını iddia edemeyiz. Buna kanıt olarak son girişimleri gösterilebilir. Geçmişe bakarsak, bu kıtanın kapitalizmin tüm sancılarını yaşamış olduğunu görürüz. Dolayısıyla dünyanın başka yerlerine göre kapitalizmi içselleştirme ve reddetme biçimlerinde farklılıklar görülmektedir. Şöyle ki Latin siyaseti için bütün dünyayı alıp götürecek bir sol düşüncenin beşiğidir demek de zor. Çünkü kıta özellikle Chavez’in ölümünden sonra ‘Hangi sol?’ ‘Ne kadar uygulanabilir?’ sorularını daha da sık sormaya başlamıştır.

Halk bunu benimsedikçe liderler bunu uygulamaya başladı diyebilir miyiz? Sonuçta güçlü bir direniş ile karşılaşıldığı da söylenemez. Az tepki geldikçe diyebiliriz. EvoMaroles’in büyük başarı kazanan cocaleros hareketi gibi bir hareket oluşmadı. Cılız da olsa örgütlenen direnişin ise, bir yandan medyada yansıtıldığı şekliyle ‘bir kaç çapulcu’ olarak görülmeleri sağlandı.

‘’SİMON BOLİVAR ‘LİBERTADOR’DUR ÖTE YANDAN BİR TÜR NAPOLYON’’

Özellikle Brezilya’nın geniş tarım arazilerinde biyodizel yakıtının hammaddesi olan kanola adlı bitkiye ekim alanı açıldığını görmekteyiz. Bu yüzden de yağmur ormanlarının tahribatının yanında köylülerin elindeki toprakların da bir şeklide büyük toprak sahiplerinin mülkiyetine geçmesi ve bu topraklarda ekim yapılması söz konusu. Bu durum iki temel sonuç doğurmakta; birincisi Brezilya’nın biyodizel alanında çok önemli bir konuma yükselmesi, ikincisi tarım fiyatlarında yükseliş ve köylülerin buna karşı durması. Bolivya’daki köylü devrimlerinin bir benzerinin Brezilya’daki bu sürece tepki olarak gelişeceğini söyleyebilir miyiz? Bu ayaklanmalar Bolivya’daki köylü ayaklanmaları boyutunda mı gelişir yahut koka hareketleri kadar ses getirir mi tartışılır. Zaten bu türlü bir ayaklanmaya da gerek yok. Çünkü bir yanda Topraksızlar Hareketi var. Yani üreticileri; o toprakları, biyodizel ya da biyoyakıt için dönüştürülen insanlar en azından bu hareket etrafında örgütlenme imkanına sahipler. Ve MST(Topraksız Köylüler Hareketi) sadece toprağı olmayan köylüleri içermiyor. Bunu mesele edinmiş kentlileri de kapsamakta ya da karlı üretim yapamadığı gerekçesiyle, piyasası olmadığı için üretme imkanı daralan çiftçileri

Bu tür emperyalist uygulamaları dolayısıyla Brezilya’nın Dış Politikası’nda kullandığı Sol jargonun inandırıcılığının zarar göreceği söylenebilir mi? Sonuçta Kıta çapında SimonBolivar’dan günümüze kadar uzanan, Latin Amerika halkları arasında birlikteliği hedefleyen bir siyasi gelenek var. Bolivarcı söylem Brezilya’da kabul görmemiştir ve Bolivar Brezilya’da entelektüel lider olarak görülen biri değildir. Bunun sebebi Brezilya’nın eski Portekiz sömürgesi olmasından kaynaklanan bir durum olabilir mi? Portekiz sömürüsünden çok Chavez’in Bolivar’ı dönüştürme ve kullanma biçimi başkaydı. Şu an genel olarak Güney Amerika’da SimonBolivar ‘Libertador’dur. Öte yandan bir tür Napolyon… Napolyon ihtirasları bakımından Avrupa’yı yıkıp geçip dinamikleri dönüştürdüyse, Bolivar da kişilik olarak böyle düşünülüyor. Yani dönüştürüyor ama kendi ünü içinde dönüştürüyor. Ve bir tür otoriter lider, halkların lideri figürü ‘Bolivar’ değildir. Peki bu durum bahsettiğimiz iki farklı sol yorumun Latin Amerika’da olması, iki faklı yorumun destekçisi 37


olan ülkelerin aralarındaki ilişkilerini nasıl etkiliyor?

Bu elbette sorgulanabilir ve sorgulanıyor da. Onun için asker kökenli biri, Güney Amerikalının gözünde her zaman baskıcı, işkenceci, darbeci damgası yemeyebilir.

Kader birliği var aralarında. Brezilya ve Venezuela’nın temsil ettiği iki Güney Amerika arasında bir çatışma hali yok. Mesela Kolombiya, Ekvador ve Venezuela arasında olabilirdi ama olmadı. Çünkü yine de karşı çıktıkları dış güçler eski sömürgeci Avrupa ve Kuzey Amerika onları birleştiriyor. Sadece bu karşı koydukları güçlerle ilişki kurulma biçimleri birbirinden farklı. Yani Brezilya ve onun önerdiği bütünleşme süreci; ABD ya da Avrupa Birliği’ni reddetmiyor. Onlarla daha eşitlikçi bir ortaklığa varma amacını taşıyor. Chavez’in temsil ettiği düşünce ise bölgesel gururun temsilcisi olacak şekilde önceliklerdir. Bu da eski egemenlerin hadlerini bilmeleridir. Bu yapıldıktan sonra belki eşitlikçi ekonomik ilişkilerin kurulabileceği görüşündedir.

Bir özellik daha var ki Caudillo kavramı. O da bağımsızlık savaşı sırasında ortaya çıkmış bir kavramdır. Osmanlı’daki ayanlara benzeyen, yerel düzeyde güç yaratabilen kişi anlamında, genellikle etrafında askerli bir grup toplayarak sömürgecilere karşı savaş verebilmişlerdir. Bu bakımdan da halkın takdirini kazanmış olan insanlar. Bu kavram etrafında insanları toplama karizmasına sahip olan, gerekirse askeri güç kullanarak siyasi amacı gerçekleştirme kapasitesinde olan insanlara Caudillo denilmekte. Bu anlamda Chavez de bir Caudillodur. Fakat aynı zamanda İspanya’da General Franco da bu kavramı kullanmakta? Evet farklı siyasi görüşlerden olsalar da aynı kavramları kullanmışlardır. Fakat dikkat edilmelidir ki bu kavramlar Güney Amerika’ya özgü alt anlamlar da içeriyor. Caudillo da onlardan biri ki Castro için de aynısı söylenir. 21. yüzyıl sosyalizmi aynı zamanda “ pembe dalga” olarak da adlandırılıyor. Bunun sebebi nedir? Sizce bu pembe dalga ilerleyen zamanlarda kızıllaşır mı? O aslında Amerikalıların yaptığı bir yakıştırma. Kızıl değiller tamamen. Bu hareket, onlara Küba devriminde yaşadıkları korkuyu yaşatmıyor. Bunu neo-liberalizmin ya da kapitalizmin varlığını tehdit etmeyecek bir düşünce olarak görüyorlar. Yani bu dalgayı bir tehdit olarak görmedikleri için hafif bir versiyon pembe olarak algılıyorlar.

“CHAVEZ BİR CAUDİLLODUR’’ Eski egemenlerin arasındaki en büyük gruplardan biri askeri oligarşiydi ki genelde dış kaynaklı emperyalist güç odaklarından destek aldılar. Chavez de eski bir askerdi, bu bir tezat yaratmaz mı?

Yani bu durumda Amerika için Latin Amerika sosyalizmi tehlikeli değil ve bunu kimse koyu bir sol hareketi olarak görmüyor. Genel kanı, bunun yumuşatılmış bir kapitalizm olduğu yönünde. Bu, Latin Amerika’daki insanların uyum içinde yaşayabileceği, kalkınabileceği bir yol mudur? İnsanlar bu yolda mutluluğa ulaşabilir mi? Yoksa bu insanlar için sadece bir umut kapısı olarak mı kalır?

Evet eski egemenler ifadesiyle kast ettiğim; İspanya, Portekiz ve ona bağlı olarak Avrupa. Asker ve Chavez’in durumunu da, “Caudillo” kavramıyla biraz bağdaştırabiliriz. Güney Amerika’da ordunun ne kadar genellenebilir olduğu hakkında net bir şey söylemek mümkün değil. Çünkü Orta ve Güney Amerika’nın bütün dinamiklerini içselleştirmek o kadar kolay değil. Benim Brezilya’ya gitmişliğim ve orada biraz araştırma yapmışlığım var. Onun için söylediklerim ‘Güney Amerika şöyledir’ iddiasıyla kesinlikle söyleyebileceğim şeyler değil. Ama bölgenin siyasi dinamikleriyle ilgili olarak, ordu devlet kuran, oligarşiyi oluşturan üç aktör arasında bulunuyor. Fakat yine de ordu toplumların görece güven duyduğu bir kurum. Çünkü ordu merkezi yönetimlerin, sivillerin yapmadığı bazı hizmetleri toprakların en ücra köşelerine kadar götürüyor. Yol inşa ediyor, okul inşa ediyor, eğitim hizmetlerini düzenliyor vs. Yani insanların günlük yaşamlarını iyileştirecek, bir devletin vatandaşı olduklarını hissettirecek bir takım iyileştirmeleri ve altyapı çalışmalarını ordu yönetimleri yapıyor. Bu bakımdan bir yandan ordu ulusu inşa ediyor ve bir yandan da onlara yaptıklarıyla vatandaşlık duygusu oluşturuyor.

Bunu iddia etmek doğru değil kanaatimce. İkisinin arasında bir yerde farklı bir var oluş mümkün olabilir. Birtakım daha küçük ve orta ölçekli uygulamalarda başarılı olduğunu görüyoruz. Ama sistemin içerisinde ya da ona paralel farklı bir sistem bunun başlangıcı mıdır? Dünya gerçeklikleri buna ne kadar imkan verir? Akademisyen olarak bu konuda iddialı bir şey söylemek güç.

‘’GÜNEY AMERİKA’NIN BÜTÜNÜ TEK BİR KADERE MAHKUM EDİLMEMİŞTİR’’ Latin Amerika’daki Sosyalist söylemlerde hem Kurtuluş Teolojisinden hem de eşitlikçi sosyal politikalardan etkilenildiğini görüyoruz. Bu da klasik sosyalizmden farklı olarak dini öğelerle ekonomik hedeflerin 38


bağlantılandırıldığını ortaya koyuyor. Yani bu söylem sömürgecilik geçmişlerinden günümüze uzanan süreçte sürekli olarak iç ve dış egemen gruplarca sömürü düzeni altında yaşamaya mahkum edilen Latin Amerika halklarını bir araya toplamak için oluşturulmuş yeni bir sentez gibi algılanmaktadır. Sizin bu konudaki görüşleriniz nelerdir? “Kendi bölgelerinde bildik sorunlarıyla belirli kalıplar içinde tartışsınlar ama bunun ötesine geçmesinler” gibi bir anlam çıkarmıyorum buradan. O kadar dışarıdan yönlendirilmiş bir çaba olmadığına eminim. Ama en yakın komşuları ABD, küreselleşmenin iki temel değeri olarak demokratikleşme ve serbest piyasayı öne sürüyor. Belirli bir katılımcılık, seçimler, seçimlerde farklı kesimlerin temsili, farklı görüşleri dile getiren medya organlarının varlığına izin verilmesi gibi açılımları Chavez uzun süre Venezüella’da mümkün kıldı. Üstelik herhangi bir durumda görevden alınabilmesi, yürütmede yer alan herhangi bir yetkilinin geri çağrılabilmesi için yeni bir referandum sistemi oluşturdu. Anayasal değişiklerle pek çok Batı demokrasi sisteminde olmayan bir kontrol mekanizması da ekledi. Bir yandan da görev süresini uzatmak için de bir takım değişiklikler yapmaya çalıştı. Fakat bu kısımları daha az olsa belki dışarıdan bakıldığında nispeten daha az ürkütücü olacaktı.

Amerika bu konuyla ilgili sert tepkilerini de zamanla yumuşatmıştır. Örneğin 11 Eylül olayları gerçekleştikten sonra ABD’nin yeni güvenlik konseptinde Güney Amerika’dan iki ülke -adı verilmeden -Küba ve Venezuela tehdit olarak görülüyordu. Bir tanesi demagojik ve halkının çıkarlarını hiçe sayan otokrat bir lider, ötekinde de enerji piyasası şeffaf olmayan bir ülke duruyordu. Ama zamanla Amerika’nın kendi sorunları ve dünyayla ilgilendiği bölgeler değiştikçe Güney Amerika’nın kendi yolunu seçme imkanları çoğalıyor. Bu yol bazı ülkelerde 21. yüzyıl sosyalizmi olurken bazı ülkeler daha neo-liberal politikalar içinde kendi entegrasyon hareketlerini kurarak küreselleşmenin meyvelerinden kendilerince daha fazla faydalanabilirler. Bence iyi olan kısmı Güney Amerika’nın bütününün tek bir kadere mahkum edilmeyişidir. Tek bir modeli benimsemelerine gerek yok. Güney Amerika birçok faktörün bulunduğu ve buna bağlı olarak farklı küreselleşme eklemlenmelerin ya da buna direnişlerin olduğu bir bölgedir. Çünkü dünyanın bazı bölgelerine bu imkan verilmiyor. Mutlaka bir kalıba girmesi için çaba gösteriliyor. Hem iç hem dış dinamikler buna zorluyor. Güney Amerika’da dışarıdan zorlamalara karşı tepki gösterme ya da ayak direme imkanı biraz daha artmıştır. Belki bunu biraz da Chavez sağladı diyebiliriz.

İkinci sırada ise serbest piyasa var. Söz konusu burada Venezuela olduğunda bu ülkenin enerji piyasasının çok fazla devlet kontrolünde olması eleştirilir.

Bu artmayla beraber 21. yüzyıl sosyalizminin günümüzden itibaren gelecekteki konumunu nasıl görüyorsunuz? 39


Son olarak ilerleyen süreçte Latin Amerika’nın Türkiye ile olan ilişkilerinin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Sizce bölge ile ilişkilerde bir atılım gerçekleşebilecek mi? Gerçekleşecek gibi görünüyor. Güney Amerika’daki her ülkeden olmasa da karşılıklı ikili ilişkilerin geliştirilmesi için gözle görülür bir istek artışı var. Türkiye de şimdilik oradaki tüm ülkelerle ilgilenmiyor fakat ekonomik anlamda ilişkileri geliştirmek için çaba gösteriyor. Türkiye’de yükselen sektörler, o sektörlerin temsilcileri o sektör içerisinde faaliyet gösteren şirketler adına birtakım kuruluşlar yavaş yavaş varlık göstermeye başlıyor. Bununla bağlantılı olarak diplomatik bağlantılar geliştiriliyor büyükelçiliklerimiz olmayan ülkelerde büyükelçilikler açılmasının yanı sıra büyük şehirlerde de konsolosluklar açılıyor. Güney Amerika da dünyanın geri kalanıyla ilgilenmeye başladı. Açıkçası Güney Amerika’nın şimdiye kadar zaten ABD ile ilgilenmesi kendisine yetiyor ve artıyordu. Şimdi başka bölgeler başka tarihsel gerçeklikler ve başka sorunlar da olduğunu fark edip bunlarda da aktif olma isteği duyuyorlar. Yani Güney Amerika’nın da dış politikası yeni gelişiyor. Bu ülkeler farklı bölgeleri içeren dış politikalar oluşturmaya yeni başladılar. Ortadoğu’daki karışıklıkların yanında yine Ortadoğu’nun sunacağı birtakım ekonomik imkanlar Güney Amerika ülkelerine de çekici geliyor. Bir de tabi tarihi bağlar var. Güney Amerika’nın bazı ülkelerinde Ortadoğu’dan göç etmiş ‘Turcos’ dedikleri Lübnan’dan, Suriye’den Osmanlı pasaportu ile göç etmiş olan önemli bir göçmen nüfus var. Kolombiya ve Brezilya bu nedenle Türkiye’ye ilgi duyan ülkeler arasındadır. Yani ilişkiler ekonomik ve akademik olarak yavaş yavaş gelişecek. Türkiye’nin de üniversitelerle değişim programları geliştirmek gibi projeleri var. Tek sorun mesafe ve bu ülkelerin ekonomik imkanlarının öğrenci değişimleri için yeterince burs aktaramayacak durumda olmasıdır. Fakat Latin Amerika gelecekte Türkiye’ye daha yakın bir yerde olacak.

Birtakım bileşenler olduğunu söylemiştim. Örneğin bütünleşme. Güney Amerika halklarının bir arada hareket etmesi gerektiği düşüncesi yani tüm ülkelerin içselleştirmiş olduğu bir düzen. Bu yolda devam edilecek ve bölgede entegrasyon sürecektir. ALBA, ALBA’ yla belki bağlantılar kurarak UNASUR gibi. Sorun Brezilya’nın o bölgede liderlik algısına fazlaca sarılıp sarılmama meselesi ki bunun devamı da gelecektir. Devamlılığı sağlanacak olan ikinci unsur da yoksullukla mücadele programları. Bence bunun için oluşturulmuş olan bakanlıklar, kurumlar, fonların nasıl aktarılacağı ile ilgili düzenlemeler sürdürülecektir. Çünkü bunlar artık halkların benimsediği ve kaybetmek istemeyeceği değerlere dönüştü.

‘’KALKINDIK, GELİŞTİK VE YOKSULLUĞU YENDİK!’’ Venezuela’daki seçimlerde, sol politikaları savunan Nicolas Maduro, liberal HenriqueCapriles’i çok az oy farkıyla yenebildi. Bu da akla solun bölgede yeterince kökleşip kökleşmediği sorusunu getiriyor. Sizce sol ekonomik politikaların bölgedeki geleceği nedir? Capriles’in de belli ölçüde sosyal programlarda kısıtlama projeleri vardır belki fakat oluşturulan bu programları yüzde yüz kaldırmaya kalkışacağını sanmıyorum. Öyle bir tepkiyi göze alabilmesi için başka türlü çok büyük vaatler alması gerekir. Ben yine de bir süre için tepki olacağını düşünüyorum. Bu tür sosyal programların aniden kaldırılmasına büyük bir tepki oluşacağını düşünüyorum. Çünkü bölgenin dışında daha üstten baktığımızda BM binyıl Kalkınma Hedefleri var. 2015’e kadar yoksul sayısının nüfusun çok düşük bir yüzdesiyle sınırlandırılması hatta olabildiğince ortadan kaldırılması gibi. Bunlarla mücadele etmenin yolu olan sosyal programlar uygulanmalıdır ki ülkelerinin uluslararası yükümlülükleri de bunu gerektiriyor. Güney Amerika ülkeleri kendilerini biraz bununla da ortaya koymak istiyor. Çünkü “Kalkındık, geliştik ve yoksulluğu yendik” deme başarısını göstermek de önemli. Fakat dediğiniz gibi bu seçimlerde hemen 300.000 oy farkı aslında büyük hayal kırıklığı yaratan bir durum.

Bu değerli sohbeti için Selcan Serdaroğlu’na çok teşekkür ederiz. 24.04.2013

40


Yasin ÜZMEZ 05342870444

Şube Telefon:

0212 526 33 78 Adres: Kalenderhane Mah. 16 Mart Şehitleri Cad. Bozdoğan Kemeri No:15 Fatih/İstanbul


KIBRIS SORUNUNA FARKLI BAKIŞLAR -MİLLİYETÇİLİK PERSPEKTİFİNDEN KIBRIS SORUNUNU ANLAM(LANDIRM)AYA ÇALIŞMAK -KIBRIS ADASI: GARANTÖRLÜK ANTLAŞMASI -KIBRIS SORUNUNUN TARİHSEL GELİŞİMİ: ULUSLARARASI ÖRGÜTLERİN BAKIŞI -KIBRIS SORUNU’NA ULUSLARARASI SİSTEMDE BAKIŞ

42


KIBRIS SORUNU

MİLLİYETÇİLİK PERSPEKTİFİNDEN KIBRIS SORUNUNU ANLAM(LANDIRM)AYA ÇALIŞMAK M. Fahri DANIŞ

C

umhuriyet’in kurulmasıyla birlikte şekillenen ve kendine has dinamiklere sahip olan Türk Dış Politikası’nın en hassas parçalarından biridir ‘Kıbrıs Sorunu’. Türkiye’nin, gerek bölgedeki devletlerle gerekse uluslararası kuruluşlarla olan ilişkilerinde her daim çözülemeyen bir sorun olarak karşısına çıkan bu düğüm, aynı zamanda çok farklı açılardan değerlendirilebilecek bir yapıya da sahiptir. En temelde Ada’da yaşayan iki halk ve bu halkların ‘azınlık olmama’ mücadelelerinin bir sonucu şeklinde düşünülebilecek ‘Kıbrıs Sorunu’; Yunan tarafı için, milliyetçiliklerinin en ateşli bir tezahürü olarak sık sık Enosis1 ile anılırken Türk tarafı için karşılıksız kalan çözüm önerileri ile eşdeğer tutulmaktadır. Tarihi akış içerisinde, Rum tarafının sorunu çözmekten çok ‘aşmak’ için attığı adımlar, adadaki Türk halkını ‘azınlık’ statüsüne sokmak amacını taşımaktadır.2 Milliyetçilik teorileri üzerine yapacağımız basit bir okuma bize gösterecektir ki milliyetçiliğin en temel sorunsallarından biri olan ‘ulusların doğuşu ile milliyetçilik arasındaki bağ’, Kıbrıs Sorunu açısından da büyük önem arz etmektedir. 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti ile birlikte söz etmeye başlayacağımız ‘Kıbrıs Türkü’, o tarihten itibaren yeni bir kimlik olarak ortaya çıkmış ve esasında adadaki Türk halkının kendini koruması için geliştirdiği bir ‘birlik ve beraberlik’ refleksinin kavramlaşması olarak var olmuştur. Kısacası milliyetçilik ile şekillenmiş bir ‘mikro’ millet olarak görebileceğimiz ‘Kıbrıs Türkü’, soruna bakış açımızı değiştirebilecek ve belki de çözüm yolunda ipuçlarını içinde barındırabilecek parçalara sahiptir.

jiler üzerinde durmuşlardır.5 Milliyetçiliğe, bir ideoloji olarak vurgu yapmak yerine; onu, literatür içerisindeki diğer kavramları tanımlamak veya tamamlamak için kullanılan bir ‘görüş’ olarak yorumlayan bakış açısı, milliyetçiliğin özünde barındırdığı tanım problemini de beraberinde getirmektedir. Örneğin Marx ve Engels’e göre milliyetçilik, kendi devletlerini kurma şansına sahip olan ‘tarihi milletler’ için uygun bir metotken kendi devletlerini kuramayacak olan, köylü ağırlıklı toplumlar için ‘tarihin ileri akışı’ çerçevesinde başvurulmaması gereken bir yöntemdir. Nitekim bu topluluklar, ilerlemenin durdurulamayan akışı çerçevesinde özümsenmeli yahut yok edilmelidir.6 Marksist bir bakış açısıyla bu şekilde yorumlanabilecek milliyetçilik kuramı İkinci Dünya Savaşı yıllarında faşizm ile birlikte bambaşka bir renge bürünmüştür. Asya ve Afrika ülkeleri için (Marksist söylem ile eklemlenmiş bir şekilde) anti emperyalist bir tonda seyreden milliyetçilik sahip olduğu kaygan terimler sebebiyle her toplumda farklı karakteristik yapılarda vuku bulmuştur.7 Milliyetçiliğin ve milletlerin tarihi kökenlerine inmekte karşılaşılan zorluklar, önemli bir sorunun daha yanıtlanmasını olanaksız kılmaktadır: Özellikle Benedict Anderson, Ernest Geller ve Anthony Smith gibi milliyetçilik üzerine çalışmış isimlerin sıkça değindiği bir konu olan, milletlerin ‘hayali birer cemaat’ olup olmadıkları sorunsalı, yani ulus dediğimiz kavramın doğallığı. ‘Kollektif bilince sahip olma’ duygusu olarakta tanımlayabileceğimiz millet, var olmak için birleştirici birtakım unsurlara ihtiyaç duyar.8 Bu unsurları (dil, milli marş, efsaneler, tarih) sıraladığımızda daha açık bir şekilde görüleceği gibi, bir milletin var olması için birleştirici birtakım etmenlerin olması elzemdir. ‘Milletleştirme’ safhasının birer ürünü olarak, özellikle ulus devletlerin doğuşunda karşımıza çıkan bu unsurlar aslında hayali bir cemaatin yaratılış haritasını bize sunar. Milletler bu özgün cemaat yapılarının daha çok zihinsel düzeyde oluşturulmuş bir imajı ile varlık kazanırlar; bir millete mensup olan bireyler bu imajın ancak çok cılız bir yansıması ile karşılaşırlar, ama yine de ortak bir kimliği paylaştıklarını varsayarlar. Şayet milletler mevcut ise, hayali bir yaratım eseri olarak mevcutturlar. Bizim için kitle eğitimi, medya ve siyasi sosyalleşme süreci kanalıyla inşa edilmişlerdir.9 Buradan hareketle sorabileceğimiz bir diğer soru ise milletlerin mi milliyetçilikleri doğurduğu yoksa tam tersinin mi gerçekleş-

1) Modern Milliyetçilik Teorilerini Yorumlamak Milliyetçilik dediğimiz kavramın içerisinde, sahip olduğu terimlerin karmaşasından ötürü bir tanım problemi olduğu açık. Bu problemin ortaya çıkmasında iki unsurdan söz edebiliriz: Milletlerin ve milliyetçiliklerin varlığının, en azından bir dönem için, sorgulanmadan kabul edilmesi ve milliyetçiliğin siyaset bilimi içerisinde sahip olduğu eklemlenebilir yapı. Milletlerin ve milliyetçiliklerin doğal unsurlar olduğunu ve bu kavramların toplumsal hayatın ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul eden ‘1940 öncesi düşünürleri’3 tüm kuramlarını bu varsayım temelinde kurgulamışlardır.4 Bu nedenle, dönemin araştırmacıları millet ve milliyetçilik kavramlarının temeline inip, tanımlamak ya da çözümlemekten çok milliyetçiliğin türlerini belirlemeye yönelik tipolo-

1 Yunan genişleme siyasetinin (Megalo İdea) araçlarından biri olarak 19. Yüzyıldan beri kullanılan kelimenin manası ‘birleşme’dir. (Büyük Larousse Ansiklopedisi) 2 “Rum Tarafı İsteklerini Sözlü Bildirdi”, 19.05.2005 <http://www.cnnturk.com/2005/dunya/05/19/rum.tarafi.isteklerini.sozlu.bildirdi/96935.0/index.html>, (24.04.13) 3 Max Weber, Emile Durkheim, Gaetano Mosca, Ferdinand Tönnies, Vilfredo Pareto 4 Umut Özkırımlı, Milliyetçilikler Üzerine Güncel Tartışmalar, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2010, s. 42 5

Dinç Artum, “Millet ve Milliyetçiliğin Doğuşu Üzerine Kuramsal Yaklaşımlar” <http://www.gunaskam.com/tr/index.php?option=com_content&task=vi ew&id=68&Itemid=1>, (23.04.13) 6 Umut Özkırımlı, age, s. 51 7 Mümtaz’er Türköne, Siyaset, Opus Yayınları, İstanbul, 2010, s. 644 8 Mümtaz’er Türköne, age, s. 632 9 Mümtaz’er Türköne, age, s. 636

43


tiğidir. Her şeyden önce, milliyetçiliğin diğer ideolojiler gibi belli kuramcılara sahip olmaması onun ortaya çıkışındaki bilinmezlikleri daha da çoğaltmaktadır.10 1789 sonrası düzende kendinen yer bulan ulus devlet yapılanmalarında görmeye başladığımız, ‘birlik’ olmanın farkına varılması, ‘kollektif bilinç’ gibi kavramların ön plana taşınması, farkında olmadan da olsa milliyetçiliğin varlığının delili olmaktadır. Bu nedenle milliyetçiliğin (ya da milliyetçiliklerin), milletlerin var oluş süreçlerinde kendiliğinden gelişen ‘itekleyici’ bir güç olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla henüz devletleşememiş bir ulus için milliyetçilik, 19. yüzyıl ile birlikte devrimci bir işleve bürünmüştür denebilir.11

mektedir. Bayrak, marş, kurucu atalar gibi ülke kutsallarının yanında Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi atılımların yapılmasının temel amacı, ‘Türk milleti’ kavramının oluşturulması olarak görülebilir. Neticede, Anderson’un tabiriyle “korsanlanabilir bağımsız ulusal devlet modeli” o yıllarda, diğer çağdaşları gibi meyvesini vermiş ve Türk halkı, Türk Devletini kurarak Türk milleti olmuştur. ‘Türk milletinin’ kuruluş macerasının mikro ölçekteki bir örneği olarak nitelendirebileceğimiz ‘Kıbrıs Türkü’ olgusu ise daha engebeli ve dolambaçlı yollar sonucunda var olabilmiştir. 2) Kıbrıs Türk Toplumundan Kıbrıs Türk Milletine

“Temelde, bir ulusu hayal etmenin, ancak ve ancak her üçü de son derece eski ve insanların zihinleri üzerindeki hükmü aksiyom mertebesinde olan üç kültürel tasarımın etkilerini yitirmeye başladıkları yer ve zamanlarda mümkün olduklarını savundum. Bunlardan birincisi, kendileri de hakikatin ayrılmaz bir parçası olduklarından kutsal yazı dillerinin, ontolojik hakikate ulaşmakta ayrıcalıklı bir konuma sahip oldukları fikriydi... İkincisi, toplumların yüksek merkezlerin altında ve etrafında örgütlendiği inancıydı... Üçüncüsü ise kozmoloji ile tarihi ayırt edilmez, dünyanın ve insanların kökenlerini ise özdeş kılan zaman tasarımıydı.”12

Jeopolitik konum itibariyle çok önemli bir mevkide bulunan Kıbrıs Adası, tarih boyunca Akdeniz’de hakimiyet kurmak isteyen bir çok devletin egemenliği altına girmiştir. 1 Ağustos 1571 yılında Osmanlı Sultanı II. Selim tarafından fethedilen adaya 1572 yılından itibaren Anadolu’nun Güney ve İç bölgelerinden Türk aileleri yerleştirilmeye başlanmıştır.16 Osmanlı’nın geleneksel iskan politikası çerçevesinde Ada’ya yerleştirilen Türk aileler kısa sürede yerel Rum halkla kaynaşmış ve Lefkoşe merkez sancağı olmak üzere Kıbrıs Beylerbeyliği, Osmanlı’nın Akdeniz ticaretine yön vermesini ve bu bölgedeki manevra kabiliyetini arttırmıştır.17 19. yüzyıla kadar Osmanlı himayesinde sorunsuz bir bölge profili çizen Kıbrıs, 1877 / 78 yıllarında kaybedilen 93 Harbi ve akabinde imzalanan Ayastefanos Antlaşmasıyla (3 Mart 1878) İngiltere’nin ilgi alanına girmiştir.18 Rusya’nın, antlaşma uyarınca kurulan Bulgaristan Prensliği vasıtasıyla Ege Denizi’ne ve oradan Akdeniz’e açılma ihtimali, İngiltere’nin Uzak Doğu yolundaki sömürgeleri için tehdit niteliği taşımaktaydı. Bu sebeple İngiltere, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü koruma bahanesiyle Akdeniz üzerindeki bir üssün kendi hakimiyetine verilmesini talep etmişti. Mısır’a ve Anadolu’ya olan yakınlığının yanında Akdeniz’in girişinde bir karakol görünümündeki Kıbrıs, İngilizlerin bu talepleri üzerine 1878 yılındaki Türk-İngiliz Savunma Antlaşmasıyla ‘de facto’ olarak İngiliz Krallığına, fakat ‘de jure’, yani hukuksal yönden Osmanlı’ya bağlı yeni bir statü kazanıyordu.19 Adadaki İngiliz hakimiyetini Enosis’e giden yolda başarılı bir adım olarak gören Rum halkı, Ada’nın, daha önce Yunan Adaları örneğinde olduğu gibi Yunanistan’a bırakılacağından emindir. Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar de facto statüsünde İngiltere’de kalan Kıbrıs, Osmanlı’nın Almanya’nın yanında savaşa katılmasıyla birlikte, 5 Kasım 1914’te İngiltere tarafından ilhak edilmiştir.20 Savaşın son bulmasıyla birlikte kurulan yeni Türk Cumhuriyeti, Lozan Antlaşması’nın 20. maddesi gereğince Kıbrıs’ı İngiltere’ye kalıcı olarak vermiş ve yine Kıbrıs’ı ilgilendiren 16. madde ile birlikte “iş bu antlaşmada belirtilen sınırlar dışında bulunan topraklar üzerindeki ya da bu topraklara ilişkin olarak, her türlü haklarıyla sıfatlarından ve egemenliği

Ulusun kurumsallaşması sürecinde milliyetçiliğin rolüne değindikten sonra bunu bir örnekle somutlaştırmakta fayda var. Atatürk’ün 1930 yılında söylediği “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk milleti denir”13 sözünden yola çıkarak Türkiye örneğini inceleyelim. Milliyetçiliğin anti-emperyalist bir çizgide ilerlediği 1789 sonrası dönemde imparatorluklardan kopuş, self determinasyon hakkına sahip olmak gibi ifadeler tüm azınlıklar için can simidi hüviyetindedir. Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki Yunan, Sırp, Bulgar, Arap gibi unsurlar bu noktadan hareketle bağımsızlık için adımlar atarken o tarihlere kadar varlığının bile bilincinde olmayan Türk halkı da aynı sloganlarla örgütlenmeye başlamıştır.14 Orta Asya kültür ve geleneğinin tekrar ilgi odağı haline gelmesi (bunda oryantalizm akımının da etkisi vardır), Öztürkçeci çalışmaların başlaması ve özellikle Rusya’da yaşayan Türklerin kimliklerini arayış davası, ‘Türkçülük’ dediğimiz özel Türk milliyetçiliğinin doğuşuna kaynaklık etmiştir.15 Kültürel bir özedönüş parolasıyla başlayan Türk milliyetçiliği daha sonraları devleti yöneten İttihat ve Terakki’nin resmi politikası durumuna gelmiş ve özellikle tüm Türklerin birleşmesi ideasını simgeleyen Turancı gelenek ile siyasi bir araç konumuna yükselmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmesi ve Anadolu’da başlayan antiemperyalist hareket ile birlikte Türk milliyetçiliği başka bir boyuta taşınarak kurulan yeni ulus devletin ateşleyici gücünü oluşturmuştur. Temelde ulus devleti ulusun egemenlik taleplerini karşılayacak bir birim olarak öngörürsek, Türkiye Devleti’nin var olması için Türk milletinin varlığının kesin çizgilerle belirlenmesi gerek-

10 Benedict Anderson, Hayali Cemaatler, Metis Yayınları, İstanbul, 2011, s. 19 11 Umut Özkırımlı, age 12 Benedict Anderson, age, s. 51 13 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri III, Ankara Üniversitesi, Ankara, 1997, s. 80 14 Mümtaz’er Türköne, age, s. 650 15 Mümtaz’er Türköne, age, s. 653 16 Namık Sinan Turan, “Akdeniz ve Kıbrıs Tarihine Genel Bir Bakış”, Uluslararası İlişkiler Yıllığı 1998, İstanbul, 2000, s. 109 17 Namık Sinan Turan, age, s. 111 18 Namık Sinan Turan, age, s. 112 19 Namık Sinan Turan, age 20

Namık Sinan Turan, age, s. 117

44


iş bu anlaşmada tanınmış adalardan başka bütün öteki adalar üzerindeki her türlü haklarından ve sıfatlarından vazgeçmiş; bu toprakların ve adaların geleceğinin ilgililerce düzenleneceği”ni kabul etmiştir.21

Lozan Antlaşması ile birlikte İngiltere’nin ‘Taç Kolonisi’ haline gelen Kıbrıs, bir İngiliz toprağı olarak Yüksek Komiserlik yerine, bu tarihten itibaren bir İngiliz Vali ile yönetilmeye başlanmıştır. Savaş sonrası Enosis’in gerçekleştirilebileceği olasılığı karşısında Kıbrıs Türk toplumu ilk kez örgütlenme girişimlerine başlar. Adadaki Türk toplumunun lideri olan Fazıl Küçük önderliğinde, 1943’te KATAK (Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu), 1944’te KMTHP (Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi) ve 1949’da KMTBP (Kıbrıs Milli Türk Birliği Partisi) kurulur.22 Milliyetçi inşa teorisine geri dönersek; bu girişimlerin, Kıbrıs Türk toplumunın Kıbrıs Türk milleti olma yolunda attığı adımların başlangıç noktası olduğunu söylemek mümkündür. Bu adımların, aynı sürecin makro boyutu olarak okuyabileceğimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu aşamasındaki faaliyetlerle benzerliği gözlerden kaçmamalıdır. Kıbrıs doğumlu olup 1919-1922 yılları arasında Anadolu’daki Yunan işgal ordusunda savaşan, daha sonra Yunan iç savaşında sağcı-kralcı ‘X’ örgütünü yöneten Grivas, Ekim 1953’te Kıbrıs’a gelir ve Ada’nın Yunanistan’a bağlanmasını savunan silahlı terör örgütü EOKA’yı kurar.23 Terör örgütünün İngiliz yönetimini ve Kıbrıs Türk toplumunu hedef alan sabotajları neticesinde İngiliz yönetimi, “Doğu Akdeniz’in siyasal ve güvenlik” sorunlarını tartışmak üzere Türkiye ve Yunanistan’ın da katılımıyla 1955 yılında Londra Konferansı’nı toplar.24 Konferansa Türkiye adına katılan Fatih Rüştü Zorlu, Türkiye’nin statükodan memnun olduğunu ancak durumda bir değişiklik yapılacaksa en doğru yolun, adanın Türkiye’ye bırakılması olduğunu söyleyerek Türkiye’nin yeni Kıbrıs politikasını açıklar. Yunan tarafı ise ‘self determinasyon’ hakkına vurgu yaparak İngiliz yönetiminin Ada’dan tamamen çıkmasını, yalnızca askeri üs barındırmasını ister. İngiltere’nin aldığı karar ile ‘self government’(kendi kendini yönetme) aşamasına geçilebileceğini duyurması üzerine Türk tarafı Türkiye’nin çıkarlarına uymadığı, Yunan tarafı ise verilerin hak ve özgürlüklerin yetersiz olduğu gerekçesiyle karara karşı çıkar. Aynı yıllarda vuku bulan ve 6-7

Eylül olayları olarak bilinen, çoğunluğu İstanbul’daki Rumlara ait işyerlerinin ve evlerin, Rum Kiliselerinin ve okulların hedef alındığı yağmalama olayları patlak verir.25 Olaylar bir yandan Yunanistan – Türkiye gerginliğinin artmasına sebep olurken diğer yandan uluslararası alanda Türkiye’nin prestijini son derece olumsuz etkiler. Özellikle 1954 yılında kurulan ‘Kıbrıs Türktür Derneği’nin miting ve protestoları sonucunda Kıbrıs Sorunu, dış politikada gittikçe sorunlu bir yer haline gelmeye başlar. İngiltere’nin önerdiği bağımsızlık çözümü çerçevesinde, 1959 Londra Antlaşması ile Kıbrıs Cumhuriyeti kurulur.26 Antlaşmayı İngiltere, Yunanistan ve Türkiye başbakanları ile Kıbrıs Türkleri adına Fazıl Küçük ve Rumlar adına Makarios imzalar. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuna ilişkin ‘Temel Antlaşma’, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının da temelini oluşturmuştur: “Kıbrıs, başkanlık sistemi ile yönetilecek bağımsız bir cumhuriyettir. Cumhurbaşkanı Rum, cumhurbaşkan yardımcısı Türk olup, Rum ve Türk toplumları tarafından ayrı ayrı, genel oyla beş yıl için seçilecekti. Cumhuriyetin resmi dilleri Yunanca ve Türkçe olup resmi belgeler her iki dilde de yayınlanmak zorundaydı. Devletin bayrağı cumhurbaşkanı ve yardımcısı tarafından ortaklaşa olarak seçilecek tarafsız renk ve biçimde olacaktı. Yasama yetkisi, yüzde 70’i Rum, yüzde 30’u Türk olup her iki toplum tarafından da ayrı ayrı genel oyla 5 yıl için seçilecek 50 üyeli Temsilciler Meclisince kullanılacaktı... Her toplumun kendisi tarafından belirlenecek sayıda üyeden oluşacak bir Cemaat Meclisi bulunacaktı.”27 İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğünde kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, dünyada benzeri olmayan ve uluslararası hukukta kendine özgü bir devlet olarak geçen bir modeldir.28 Anayasasında da belirtildiği gibi, her iki tarafın eşit haklara sahip olması sonucunda Kıbrıs Türk toplumu açısından memnuniyetle karşılanan bir statü oluşmuştur. Kıbrıslı Rumlar ise hem Enosis yolunun kapanmasından dolayı hem de Türklerin kararlarda söz sahibi olması ve veto haklarının bulunmasından dolayı memnun değillerdir. Cumhurbaşkanı Makarios’un ve Kilise’nin kışkırtmaları sonucu tekrar alevlenen EOKA terörü neticesinde, 1961 ile 1964 yılları arasında 364 Kıbrıs Türkü ile 174 Kıbrıs Rumu hayatını kaybetmiş, 8.667 Kıbrıs Türkü yaşadığı 103 köyü terk etmiştir.29 Yaşanan terör olaylarının yanında, bir de 1 Ocak 1964’te Makarios’un tek taraflı olarak Anayasanın 13 maddesini değiştirmesi, Türk yönetimini, Ada’daki tüm yönetim ve görevlerinden feragat etmek zorunda bırakmıştır.30 Bu olaylar sonucunda, yönetimde hiç bir şekilde söz sahibi olamayan Türk toplumunun bu tutumu, 1967 yılında hukuki bir çerçeveye oturtuldu ve 28 Aralık 1967 tarihinde Fazıl Küçük’ün başkan, Rauf Denktaş’ın başkan yardımcısı olduğu Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi ilan edildi.31 Bundan sonraki süreçte Kıbrıs Türk toplumuna

21 Tülin Uygur, “Kıbrıs Sorunu ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşu”, Bilgi ve Bellek 09, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2011, s. 194 22 Tülin Uygur, age, s. 197 23 Tülin Uygur, age, s. 200 24 Kemal İnat – Burhanettin Duran– Muhittin Ataman, Dünya Çatışma Bölgeleri, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2004, s. 141 25 Tülin Uygur, age 26 Kemal İnat – Burhanettin Duran – Mühittin Ataman, age, s. 160 27 “Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası”, <http://akaum.atilim.edu.tr/pdfs/1960KibrisCumhuriyetiAnayasasi.pdf>, (25.04.13) 28 Tülin Uygur, age, s. 207 29 “Kanlı Noel’den Ders Almalıyız”, 05.01.09, <http://www.oncevatan.com.tr/Detay.asp?yazar=3&yz=12720>, (25.04.13) 30 Tülin Uygur, age, s. 209 31

Sevin Toluner, “Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin Milletlerarası Hukuk Statüsü”, Milletlerarası Hukuk Açısından Türkiye’nin Bazı Dış Politika Sorunları, Beta Yayınevi, İstanbul, 2004, s. 144 45


karşı yapılan eylemlerin son bulmaması ve Ada’daki istikrarsızlık ortamı nedeniyle Türk ordusu 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’a asker çıkardı.32 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti kurularak sınır Lefkoşa’ya kadar çekildi. Kıbrıs Türk toplumunun self determinasyon hakkına sahip olduğunu ve bu hakkın hiç bir şekilde ortadan kaldırılamayacağını vurgulayan bir karar alan KTFD Meclisi, 15 Kasım 1983 tarihinde toplanarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilan etti.33

İslam Konferansı Teşkilatına ‘Kıbrıs Türk Devleti’ adıyla katılım sağlanması, bazı Afrika ve Arap ülkelerinin KKTC’yi tanımak için girişimlerde bulunması yetersiz de olsa bu alanda bir gelişme olduğunu gösterir nitelikte gelişmelerdir.35 Burada açıklığa kavuşturulması gereken konulardan biri de şudur ki; Kıbrıs Türkü diye sözettiğimiz Ada’daki Türk toplumunu Türkiye’deki Türklerden ayrı bir kimlik gibi düşünmek mümkün değildir. Baştan beri, gerek Türkiye’nin sorun karşısında takındığı tavır gerekse Kıbrıs Türklerinin Türkiye’ye karşı tutumunda hiçbir sapma olmamıştır.

3) Sonuç Yerine Kıbrıs Türklerinin mücadelelerine başladıkları 1943 yılından KKTC’nin kurulduğu 1983 yılına kadar geçen süreci “bir toplumun milletleşme çabası” olarak düşünmek gerekir. Bu süre içerisinde Rum tarafının amacını ifade eden Enosis görüşüne karşılık Kıbrıs Türklerinin tutumu tarih içerisinde değişken bir hal almıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında oluşan çift taraflı statükoyu destekleyen Türk yönetimi daha sonraları yaşanan terör olayları ile birlikte, Türklerin yaşadığı bölgelerin direkt olarak Türkiye’ye bağlanmasını istemişlerdir. Kıbrıs Harekatı’nın başlattığı süreç ile birlikte kurulan KKTC döneminden itibaren çift taraflı konfederasyon talebi dile getirilmiş fakat Denktaş tarafından asıl isteğin, Kıbrıs’ın, Türkiye’nin bir vilayeti olması olduğu belirtilmiştir.34 Fakat, Lozan Antlaşması’nın 16. maddesi gereğince, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs üzerinde hiç bir şekilde hak iddia edemeyeceğini kabul etmesi bu olasılığın gerçekleşmesini engellemiştir.

Netice itibariyle, Kıbrıs sorunu Türk dış politikası için önemini yıllar boyunca korumuş ve korumaya devam etmiştir. Gerek Türkiye – Avrupa Birliği ilişkileri, gerek Türkiye – ABD ilişkileri, gerekse Türkiye’nin Orta Doğu’daki siyaseti bakımından Kıbrıs her daim kilit bir noktada bulunmuştur. Onu göz ardı edip atılacak hiç bir adım gerçekçi olmayacağı gibi başarılı da olmayacaktır. KAYNAKÇA ANDERSON,Benedict: Hayali Cemaatler, Metis Yayınları, İstanbul, 2011 CEM, İsmail: Türkiye Avrupa Avrasya – Strateji Yunanistan Kıbrıs, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2004 İNAT, Kemal – DURAN, Burhanettin – ATAMAN,Muhittin: Dünya Çatışma Bölgeleri, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2004 ÖRS, H. Birsen: 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2007 ÖZKIRIMLI, Umut: Milliyetçilikler Üzerine Güncel Tartışmalar, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2010 TOLUNER, Sevin: “Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin Milletlerarası Hukuk Statüsü”, Milletlerarası Hukuk Açısından Türkiye’nin Bazı Dış Politika Sorunları, Beta Yayınevi, İstanbul, 2004 TURAN, Namık Sinan: “Akdeniz ve Kıbrıs Tarihine Genel Bir Bakış”, Uluslararası İlişkiler Yıllığı 1998, İstanbul, 2000

Sonuç olarak KKTC’nin milletlerarası hukuk statüsündeki yeri bugün için şüpheli olsa da Kıbrıs’ta yaşanan süreç bize modern çağdaki milliyetçilik hareketleri hakkında bir fikir verebilir. Tıpkı 19. yüzyıldaki ve sonrasındaki örnekleri gibi Kıbrıs Türk toplumu, millet olma yolculuğundaki evreleri belli başlı adımlar çerçevesinde geçmiştir. KKTC’nin bugün, Türkiye dışında hiçbir ülke tarafından tanınmaması ya da bu bölgenin Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi kararlarınca Türkiye tarafından işgal edilen bir bölge olarak görülmesi şüphesiz olaya başka bir boyut kazandırmaktadır. Fakat olaya, Kıbrıs Türkleri’nin azınlık durumuna düşürülmesi için Rum kesimince atılan adımlar ve Türk tarafının buna karşılık giriştiği mücadele çerçevesinde bakılırsa, 1943 yılında kurulan KATAK (Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu)’tan günümüze kadar geçen süre içerisinde, Kıbrıs Türk toplumunun millet olma mücadelesinin hakikati daha iyi kavranacaktır. Kaldı ki son yıllarda KKTC’nin uluslararası siyasette tanınmasına yönelik bazı adımlar mevcuttur: Türkiye – Azerbaycan – KKTC arasında ‘Üç devlet, tek millet’ parolasıyla bazı girişimlerde bulunulması, 2004’te

TÜRKÖNE, Mümtaz’er: Siyaset, Opus Yayınları, İstanbul, 2010 UYGUR, Tülin: “Kıbrıs Sorunu ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşu”, Bilgi ve Bellek 09, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2011 DİNÇ, Artum: “Millet ve Milliyetçiliğin Doğuşu Üzerine Kuramsal Yaklaşımlar” <http://www.gunaskam.com/tr/index.php?option=com_content&task=vie w&id=68&Itemid=1>, (23.04.13) “Kanlı Noel’den Ders Almalıyız”, 05.01.09, <http://www. oncevatan.com.tr/Detay.asp?yazar=3&yz=12720>, (25.04.13) “Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası”, <http://akaum.atilim.edu. tr/pdfs/1960KibrisCumhuriyetiAnayasasi.pdf>, (25.04.13) “KKTC’ye Ambargo Kalkıyor mu?”, 16.04.13, <http:// www.cnnturk.com/2013/spor/diger.sporlar/04/16/kktcye. amborgo.kalkiyor.mu/704443.0/index.html>, (25.04.13) “Rum Tarafı İsteklerini Sözlü Bildirdi”, 19.05.05 <http://www.cnnturk.com/2005/dunya/05/19/rum.tarafi. isteklerini.sozlu.bildirdi/96935.0/index.html>, (24.04.13)

32 Tülin Uygur, age, s. 213 33 Tülin Uygur, age, s. 217 34 İsmail Cem, Türkiye Avrupa Avrasya – Strateji Yunanistan Kıbrıs, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2004, s. 190 35

“KKTC’ye Ambargo Kalkıyor mu?”, 16.04.13, <http://www.cnnturk.com/2013/spor/diger.sporlar/04/16/kktcye.amborgo.kalkiyor.mu/704443.0/index. html>, (25.04.13)

46


KIBRIS SORUNU

KIBRIS ADASI: GARANTÖRLÜK ANTLAŞMASI Sevinç Ödül PATIR İngiltere, Fransa ve Rusya’nın desteği ile 3 Şubat 1830’da imzalanan Londra protokolü ile bağımsız Yunanistan kurulmuştur ve Osmanlı devleti 1831’de Kıbrıs’ta bulunan Hıristiyanlara Yunan tabiyetine girme hakkı tanımıştır.3

Giriş

B

ilindiği gibi Kıbrıs Akdeniz’de bir adadır. Her ne kadar siyasi ya da fiziki haritada baktığımızda küçük bir kara parçası, Akdeniz’de bir ada görüyor olsak da “Kıbrıs’ın sorunları” tüm dünyayı etkilemiştir. Adeta ergenlik dönemindeki bir genç gibi çoğu zaman dünya gündeminin ve siyasetinin tam ortasında yer almıştır.

19.yy’da Kıbrıs ve İngiltere’nin Kıbrıs Üzerindeki Etkileri “19.yy a gelindiğinde Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası doğrultusunda Panslavizm politikası da 3 Mart 1878 tarihli, Osmanlı devleti ile yaptığı, Ayastefanos Antlaşması’yla başarılı olmuştur. Rusya’nın boğazlara, Bulgaristan aracılığıyla yakınlaşması; öncelikli olarak Akdeniz’le ve Hindistan sömürgesiyle olan bağlarını tehdit eden bir unsur olarak gören İngiltere başta olmak üzere diğer Avrupa ülkeleri de rahatsız olmuş ve Ayastefanos Antlaşması’nı tadil edebilmek (değiştirebilmek) amacıyla Berlin’de bir kongre toplanması konusunda Rusya’yı da ikna etmişlerdir. ”Bu konferansta İngiltere, Türkiye’ye Rusya karşısında toprak bütünlüğünü koruyacağına dair teminat vermişti ancak bunun için de kendisine herhangi bir ihtiyaç anında hareket imkanını genişletecek bir üs verilmesini talep etmişti. Bu üs Kıbrıs’tı”.4

Ada, stratejik açıdan önemli bir konuma sahiptir. Avrupa ve Asya kıtası arasında bir durak niteliğinde olmasının yanı sıra Avrupa medeniyeti Ortadoğu’ya geçişini kolaylaştıran ve Ortadoğu’yu kontrol etmesini sağlayan önemli bir yerde bulunmaktadır.

Kıbrıs stratejik yönden doğu Akdeniz’in düğüm noktası niteliğinde bir adadır. İngiltere Milli Savunma Başkanlığı İstihbarat Başkanı Albay Home’un raporuna göre Kıbrıs’ın İngiltere açısından önemi gayet net ortaya konmuştur:

“Asya ile Avrupa arasındaki ticaret yolu Kıbrıs’tan ya da yakınlarından geçmekteydi. Zengin ticaret kafilelerinin denizden geçişi Malta, Girit, Rodos ve Kıbrıs gibi adalara yerleşmiş bulunan korsanların bölgenin güvenliğini bozmasına ve ekonomisini sarsmasına yol açıyordu. Bu nedenleri göz önünde bulunduran 2. Selim, tahta geçtikten sonra adanın alınmasına ve bölgenin güvenliğini sağlamada etkin bir üs olmasına karar vermiştir. Kıbrıs adası uzun bir sürecin ardından 1 ağustos 1571 de Türkler tarafından fethedilerek Osmanlı idaresine alınmıştır.”1

“a-) İngiltere öyle bir bölgeye yerleşmeliydi ki, burada idarenin Babıâli’nin elinden Londra’ya geçmesi sonucunda, Britanya’yı rahatsız edecek karışıklıkların ortaya çıkmaması ve aynı zamanda o bölgedeki servetlerin İngiltere ekonomisi için yararlı olması gerekiyordu. b-) Askeri yönden bu bölgedeki İngiliz kuvvetlerinin gerek Kafkaslar, gerek yukarı Fırat ve Dicle nehirlerinden yapılacak hücumlara karşı, derhal mukabele edebilecek durumda bulunmaları gerekti.

Kıbrıs sorunu en başta ve özünde, adanın iki halkı arasındadır.2

c-) Ekonomik bakımdan İngiliz imalatçılarına orta doğu’da yaptıkları ticarette bir depo vazifesi görmeliydi.

Adanın Osmanlı idaresine geçişinin ardından sorunları da başlamıştır. Öncelikle Osmanlı imparatorluğunun iskân politikası doğrultusunda adaya Türkler –kimi zaman sürgün yoluyla- yerleştirilmiştir. Zaman içerisinde Kıbrıs tipik bir Osmanlı eyaleti haline getirilmiştir.

İngiltere bu amaçları doğrultusunda Berlin kongresi öncesi sultan 2. Abdülhamit’i ikna edebilmiş ve 4 Haziran 1878 tarihli antlaşmanın 1. Maddesinde adanın İngiltere’ye devrinin yasal zeminini hazırlamıştır.”5 Antlaşmaya göre eğer Rusya Batum, Ardahan, Kars veya adı geçen yerlerden birini işgal altında tutarsa veya

1

Namık Sinan Turan, “Akdeniz ve Kıbrıs Tarihine Genel Bir Bakış”, Uluslararası İlişkiler Yıllığı 1998, İstanbul, 2000,s.1092 James Petras, Latin Amerika’da Köylü Hareketleri, 22 Ağustos 2005, s.1 2 Şükrü S., Gürel, “Tarihsel Boyutları İçinde Türk-Yunan İlişkileri (1821-1993)”, Ümit Yayıncılık, Ankara,1993, s.53 3 Namık Sinan Turan, age, s. 111 4 Namık Sinan Turan, age, s. 112 5 Namık Sinan Turan, age, s. 113

47


ileride Osmanlı devleti topraklarına saldırırsa İngiltere, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü korumak amaçlı Osmanlı ile birleşme yükümlülüğüne girerek silahla korumak ve savunmak durumundadır. İngiltere bu amaçları gerçekleştirebilmek için de Kıbrıs’ı işgal edecektir. Ancak eğer ki Rusya Osmanlı Devleti’ne topraklarını geri verirse İngiltere’de Kıbrıs’tan çekilecektir.

Yunan tarafı sonraki yıllarda bu maddeyi göstererek, Türkiye’nin Lozan’dan sonra Kıbrıs’la ilgili anlaşmazlıkların hiçbirinde hak iddia edemeyeceğini öne sürmüştür. Oysaki Türkiye, antlaşmada ki tüm diğer adalarla birlikte Kıbrıs’ın geleceği üzerine söz hakkına sahip olacağını saklı tutmuştur.13

14 Eylül 1878’de adanın yönetim yapısını belirleyen ilk İngiliz Anayasası yürürlüğe sokuldu.7 1879 yılında Rumların talebiyle, halka hak tanınmadığı gerekçesiyle, nüfus oranına göre kazalardan seçilecek temsilcilerle meclis oluşturulması düşüncesi, 1882 yılında uygulanmıştır. 18 üyenin dokuzu Rum, altısı İngiliz ve üçü Türk’tür.8

İkinci Dünya Savaşı sonrası Rusya’nın da Akdeniz’e inerek ortaya çıkmasında büyük katkılar sağladığı Enosis düşüncesi, Kıbrıs adasındaki Rumları tekrardan harekete geçirmiştir. 15 Ocak 1950’de Enosis’le ilgili olarak başpiskopos Makarios bir plebisit (referandum) yaptırmıştır. İngiltere ve Türkiye bu referandumu tanımamıştır. Ardından 1954 yılında Yunanistan, Makarios’un da baskısıyla, Kıbrıslı Rumlara self-determiasyon hakkı tanınması için BM’ye başvurmuştur.14 Bu isteğin de reddedilmesinin ardından 1 Nisan 1955’te EOKA’nın (Kıbrıslı Savaşçıların Ulusal Örgütü)önderliğinde İngiliz hükümetine karşı silahlı direniş başlatılmıştır.

Türk ve Rum ilişkilerini belirleyen en önemli etken, Rumların Enosis mücadelesidir. 1878 yılında Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu’nun “Biz, bu yönetim değişikliğini hoş karşılıyoruz, çünkü İngiltere’nin, daha önce Yunan Adaları’nı verdiği gibi, Kıbrıs’ı da Yunanistan’a, anavatanımıza bırakacağından eminiz.”9 Söyleminden de anlaşılacağı üzere Rumlar, İngiltere’nin adaya hükmetmesinin sonucunda kendi çıkarlarına etki edeceği görüşündedirler. Bu durum onlar için sorun olmamıştır. Kaldı ki Kıbrıs’taki Rumlar, İngilizlere karşı bir bağımsızlık mücadelesi de vermemişlerdir. Onların varmak istedikleri nokta, bağımsızlık değil başka bir bağımlılık olmuş, yani Enosis’i istemişlerdir.10

İngiltere, Türkiye’yi de soruna taraf ederek Londra’da bir konferans düzenlemiştir. 29 Ağustos 1955’te başlayan konferans 7 Eylülde son bulmuştur. Konferansta hiçbir uzlaşma sağlanamamıştır ancak tek bir olumlu yanı olmuştur; Türkiye, uluslararası arenada Kıbrıs sorununa taraf olduğunu tüm dünyaya duyurmuştur.

Rumların Enosis mücadelesi bir taraftan devam ederken 1. Dünya savaşı başlamıştır. Savaşın sona ermesinin ardından barış görüşmeleri için Paris’te bir konferans toplanmıştır. 10-12 Aralık 1918’de 1. Lefkoşa kongresinde Türk tarafı Enosis’e karşı olduğunu, adanın asıl sahibinin Osmanlı Devleti olduğunu bildirmiştir.11

İngiltere’nin 1956’da tayin ettiği Lord Radcliffe tarafından hazırlanan anayasa taslağı Rum tarafınca reddedildi. Buna rağmen Mc Millian planı uygulamaya konuldu ve Türk temsilcisi resmen ve fiilen 1958 yılında göreve başladı.15 Uygulamanın Kıbrıs’ın taksimine yol açacağından korkan Türk ve Rum tarafları Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasını kabul ettiler. 1960 Kıbrıs Anayasasının koşulları, 1959’da imzalanan Zürih Antlaşmasıyla ortaya çıkmıştır. 1960’ta imzalanan üç çok taraflı antlaşma şunlardır: Kurucu Antlaşma, Garanti Antlaşması ve İttifak Antlaşması’dır; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında imzalanmış olup Kıbrıs adına da iki toplumun temsilcileri ayrı ayrı imzalarını koymuştur.16

1878’de Osmanlı Devleti, her ne kadar “geçici süreyle” denmiş olsa da, adanın yönetimini İngiltere’ye bırakmıştır; İngiltere Kıbrıs’tan 1960’a kadar çıkmamıştır.6

Lozan Barış Antlaşması

19 Şubat 1959’da Yunanistan ve Türkiye birbirinin aynı olan ve “Kıbrıs sorununa nihai çözüm” olarak adlandırdıkları bildirileri yayınladılar ve 16 Ağustos 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu.

Kıbrıs ile ilgili asıl mücadele Lozan Antlaşması sırasında verilmiştir. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’nın 20. Maddesine göre, Kıbrıs, İngiltere’ye verilmiştir. Ancak antlaşmanın 16. Maddesi 1950’lerden sonra oldukça tartışma yaratmıştır.

Yeni devletin Cumhurbaşkanı Rum, Cumhurbaşkanı Yardımcısı ise Türk olacaktı. Her ikisinin de veto hakkı vardı ve aslında kendi içlerinde federe devletler şeklinde yönetileceklerdi. Ancak bu düzen sadece 3 yıl sürebildi.

16. madde nedir? “Madde 16- Türkiye, işbu Antlaşmada belirtilen sınırlar dışında bulunan topraklar üzerindeki ya da bu topraklara ilişkin olarak, her türlü haklarıyla sıfatlarından ve egemenliği işbu antlaşmada tanınmış adalardan başka bütün öteki adalar üzerindeki her türlü haklarından ve sıfatlarından vazgeçmiş olduğunu bildirir; bu toprakların ve adaların geleceği ( kaderi), ilgililerce düzenlenmiştir ya da düzenlenecektir.”12

13 Mart 1963’te Makarios “bu mücadelenin gayesi bir Cumhuriyet kurmak değildi, bu antlaşmalar sadece temellerini koymuştur.” diyerek Enosis davasının ölmediğini gündeme getirmiş ve açıkça vurgulamıştır.17 30 Kasım 1963’te Cumhurbaşkanı Makarios, İngiltere Türkiye ve Yunanistan’dan, Anayasanın on üç temel

6 Şükrü S., Gürel, age, s.53 7 Namık Sinan Turan, age, s. 114 8 Namık Sinan Turan, age, s. 114 9 Namık Sinan Turan, age, s. 115 10 Şükrü S., Gürel, age, s. 53 11 Namık Sinan Turan, age, s. 118 12 Şükrü S., Gürel, Tarihsel Boyutları İçinde Türk-Yunan İlişkileri (1821-1993), Ümit Yayıncılık, Ankara,1993, s.139 13 Namık Sinan Turan, age, s. 119 14 Namık Sinan Turan, age, s. 121 15 Namık Sinan Turan, age, s. 122 16 Şükrü S., Gürel, age s.56 17

Namık Sinan Turan, age, s. 123

48


maddesinin değiştirilmesini istemiştir.18 Makarios’un bu isteğinin, adadaki Türk toplumunu azınlık durumuna düşürecek nitelikte olması sebebiyle, Türkiye ve Kıbrıs’taki Türk toplumu bu isteği reddetmiştir. Bu önerilerden hareketle adada durum gerginleşmiş ve 23 Aralıkta Rumların inisiyatifi ile kanlı bir çatışmaya dönmüştür.19 Türkiye garantör devletlerin olaya müdahalesini istese de olumlu bir cevap alamamıştır. Bunun üzerine 25 Aralıkta jetleriyle ihtar uçuşu yapan Türkiye’nin isteği garantör devletler ve Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti tarafından dikkate alınmış ve İngiliz generali yönetimindeki barış gücü göreve başlamıştır. 2 Aralık 1963’te İnönü Hükümetinin istifası üzerine, 21 Aralık 1963’te AKRITAS planı uygulamaya konulmuş; 23-25 Aralık 1963 Kanlı Noel olayları gerçekleşmiştir. Türkler, temsilciler meclisi, hükümet ve diğer bütün kamu görevlerinden dışlanmışlardır ve Türklerin can ve mal güvenlikleri kalmamıştır. Böylece Kıbrıs Cumhuriyeti artık, Kıbrıs Rum Devleti olmuştur. Türkiye’nin bütün bu olaylara müdahale girişimi ise Amerika Başkanı Johnsan’ın 5 Haziran tarihli mektubuyla engellenmiştir. Mektuba göre Türkiye’nin garantör devlet sıfatıyla yapacağı bir müdahalenin meşru olmadığı, Amerika ve Türkiye arasındaki 1947 tarihli antlaşmaya göre ABD tarafından verilen silahların kullanılamayacağı, Rusya Türkiye’ye saldırırsa NATO’nun Türkiye’ye yardım etmeyebileceği gibi sert ifadeler yer almaktaydı.

meyince; Türkiye Garanti Antlaşmasının 4. Maddesi gereğince, garantör devlet sıfatı ile Kıbrıs’a askeri çıkartma yapma kararı aldı. 20 Temmuz günü başlayan askeri harekat sonunda Yunanistan’daki cunta hükümeti ve Kıbrıs’taki Sampson iktidarı düştü. 23 Temmuz’da Türkiye BM’nin ateşkes çağrısını kabul etmiştir.21

1963 yılı sonunda Yunanistan’da Karamanlis’in yerine gelen Yorgo Papandreu, Makarios’a destek verdi ve anlaşmaları yok saydı. Yeni başbakan antlaşmalara aykırı olmasına rağmen 12000 kişilik Yunan birliği gönderdi. ’67 Nisanında Yunanistan iktidarının albaylar tarafından ele geçirilmesi Kıbrıs’ı da oldukça etkiledi. Cunta lideri Papadopulos Acheson Planından ilhamla hazırladığı projeyi Türk başbakanı Demirel’e sundu ancak uzlaşılamadı.

Harekât sonunda Cenevre görüşmelerine katılan Türkiye, iki toplumun federe devletler şeklinde adada devlet kurup yaşayabileceklerini savunmuştur ancak görüşmeler yine çıkmaza girmiştir. Bunun üzerine 14 Ağustos sabahı 2. Harekâtı başlatan Türkiye adanın 1/3lük kısmını denetim altına almış ve denetim altına aldığı bu bölgeler sınır olarak çizilerek 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulmuştur.

Cunta yönetimi uluslar arası arenada yalnız kalmasının da sonucu olarak, ABD baskılarına boyun eğmeye başladı. Kıbrıs’taki sorunların aşılması için çalışmaları kabul etti ve bu yöndeki çabalar 30 Kasım 1967’de başladı. Buna göre Türkiye müdahale hazırlıklarını durdurursa, cunta yönetimi de 12bin kişilik kuvveti ve komutanları Grivas’ı geri çekecekti. 20 Haziran 1969’da başlayan görüşmelerden olumlu bir sonuç alınamadı.

2 Ağustos 1975’te adanın iki devletinin karşılıklı olarak imzaladıkları anlaşmalarla, güneydeki Türklerin kuzeye, kuzeydeki Rumların ise güneye taşınması kabul edildi. İki devletin liderleri olan makarios ve Rauf Denktaş, Birleşmiş milletler Genel Sekreteri Waldheim’le birlikte 12 Şubat 1977’de yaptıkları zirve toplantısı ile 4 ana ilkeyi kabul ederek Kıbrıs sorununu çözmeye çalışmışlardır. Buna göre; Kıbrıs bağımsız, bağlantısız, iki toplumlu ve iki kesimli bir Federal Cumhuriyet kurulması konusunda Rum kesimi de onay vermiştir.22

Cunta, 15 Temmuz 1974’te Makarios’a karşı EOKA-B ile Yunan askerlerini harekete geçirerek darbe yaptı.20 Aynı gün 1960 anayasasına aykırı olmasına rağmen, “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti” ilan edildi. Eski EOKA’cı Nikos Sampson ise cumhurbaşkanı oldu. Kıbrıs Barış Harekâtı ve Garantörlük Dönemin Türk başbakanı Bülent Ecevit ve hükümeti Kıbrıs’taki bu gerginlikten ve Sampson’un açıklamaları dolayısıyla adadaki Türkler hakkında endişeliydiler. Ecevit hükümeti 18 Temmuz günü TBMM’yi toplantıya çağırmıştı. Toplantıdan önce Londra’ya giden Ecevit’in müşterek müdahale konusundaki girişimleri sonuç ver-

15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildi. Kıbrıs barış harekâtının dayanağı olan garanti antlaşması nedir?

18 Şükrü S., Gürel, age, s.56 19 Faruk Sönmezoğlu, Tarafların Tutum ve Tezleri Açısından Kıbrıs Sorunu (1945-1986), İ.Ü. Basımevi ve Film Merkezi,İstanbul, 1991, s. 63 20 Namık Sinan Turan, age, s. 126 21 Gürel, Şükrü S., age, s.64 22

Namık Sinan Turan, age, s. 127

49


da danışmalarda bulunmayı üstlenirler. Üç garantör devletten biri, birlikte veya birbirlerine danışarak (işbirliği halinde) hareket etmek olanağı bulunmadığı taktirde, bu antlaşmanın oluşturduğu durumu (state of affairs) münhasıran yeniden oluşturmak gayesi ile hareket etmek hakkını korumaktadırlar. MADDE 4. Bu antlaşma imza edildiği gün yürürlüğe girecektir. Yüksek Akit Taraflar, Birleşmiş Milletler Şartının (charter) 102’nci maddesi hükümlerine uygun olarak bu antlaşmayı Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine en kısa sürede kaydettirmeyi üstlenirler.”23 Sonuç yerine

“Bir taraftan Kıbrıs Cumhuriyeti, diğer taraftan Yunanistan, İngiltere ve Türkiye,

“Üç garantör devletten biri, birlikte veya birbirlerine danışarak (işbirliği halinde) hareket etmek olanağı bulunmadığı takdirde, bu antlaşmanın oluşturduğu durumu (state of affairs) münhasıran yeniden oluşturmak gayesi ile hareket etmek hakkını korumaktadırlar.”

1. Anayasanın esas maddeleri ile kurulan ve düzenlenen Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve güvenliğinin tanınması ve devamının kendi ortak yararları gereği olduğunu dikkate alarak. 2. Sözü edilen anayasa ve oluşturulan duruma saygı gösterilmesini güvence altına alacak işbirliğini arzulayarak, aşağıdaki hususlar üzerinde anlaşmaya varmışlardır.

Maddesine dayanarak Türkiye Barış Harekatı’nı gerçekleştirmiştir. Zira maddede belirtildiği üzere Yunanistan ile Türkiye masa başında uzlaşma sağlayamadıkları gibi adada Rum Helen Cumhuriyeti kurulmuş ve Türkler yok sayılmıştır. Dolayısıyla Türkiye haklarını saklı tuttuğu bu maddeyi uygulamış ve adaya çıkartma yapmak durumunda kalmıştır.

MADDE 1. Kıbrıs Cumhuriyeti, kendi bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini devam ettirmeyi ve anayasaya saygıyı güven altına almayı üstlenir. (taahhüt eder)

Bu uygulamanın doğruluğunu destekler nitelikteki bir diğer olay ise;

Kıbrıs Cumhuriyeti, ayrıca tümüyle veya bir bölümüyle herhangi bir devlet ile hiçbir şekilde siyasi veya ekonomik bütünleşmeye girmeyeceğini taahhüt eder. (sorumluluğunu yüklenir)

Atina Yüksek Mahkemesi 21 Mart 1979 tarih ve 2658/79 sayılı kararı ile Türkiye’nin müdahalesinin, Garanti Antlaşmasının 4. Maddesine göre yasal olduğunu tescil etmiştir.

Kıbrıs Cumhuriyeti, bu maksatla adanın gerek birleşmesini, gerekse taksimini doğuracak doğrudan doğruya (direkt olarak) veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardımcı ve teşvik edici tüm hareketleri yasaklar.

Not: (http://www.mfa.gov.tr/garanti-antlasmasi-_ zurich_11-subat-1959_.tr.mfa sitesinden alınan yazı ile yukarıda belirtilen 4. Madde; 3.maddedir.)

MADDE 2. Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1’nci maddede belirtilen taahhütlerini kaydederek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasanın temel maddeleri ile oluşan durumu (state of affairs) tanırlar ve garanti ederler.

KAYNAKÇA GÜREL, Şükrü S., 1993, Tarihsel Boyutları İçinde Türk-Yunan İlişkileri (1821-1993),Ankara, Ümit Yayıncılık

Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin diğer herhangi bir devlet ile gerek birleşmesini. gerekse Ada’nın taksimini doğrudan doğruya, veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardım ve teşvik edici bir amacı olan tüm hareketleri kendi yetki ve ilgileri oranında önlemeyi üstlenirler.

SÖNMEZOĞLU, Faruk, 1991, Tarafların Tutum ve Tezleri Açısından Kıbrıs Sorunu (1945-1986),İstanbul, İ.Ü. Basımevi ve Film Merkezi TURAN, Namık Sinan,2000, “Akdeniz ve Kıbrıs Tarihine Genel Bir Bakış”, İstanbul, 1998 Uluslararası İlişkiler Yıllığı

MADDE 3.

http://www.mfa.gov.tr/garanti-antlasmasi-_ zurich_11-subat-1959_.tr.mfa , 26.04.2013 tarihinde ulaşılmıştır.

Bu Antlaşma hükümlerinin herhangi birinin ihlali (çiğnenmesi) halinde Yunanistan, Türkiye ve İngiltere bu hükümlere saygıyı sağlamak için gerekli girişimlerin yapılması ve önlemlerin alınması maksadıyla araların23

26.04.2013 tarihinde http://www.mfa.gov.tr/garanti-antlasmasi-_zurich_11-subat-1959_.tr.mfa alınmıştır.

50


KIBRIS SORUNU

KIBRIS SORUNUNUN TARİHSEL GELİŞİMİ: ULUSLARARASI ÖRGÜTLERİN BAKIŞI Gözde TÜTMEZ

Kıbrıs’ın Tarihi Önemi ve Yaşanan Gelişmeler

ması yaşanmıştır.

K

ıbrıs, yaklaşık on bin yıllık geçmişiyle Akdeniz coğrafyasının bilinen en eski adalarından biridir. Jeolojik devirde yaşanan bir çöküntü sonucu Hatay’dan koparak bir ada haline gelen Kıbrıs’ın, ilk yerleşik halkı Anadolu’dan gelmektedir. Adını ‘kına çiçeği’ adlı bir çiçekten aldığı rivayet edilen Kıbrıs, Akdeniz’in üçüncü büyük adasıdır.1 Kıbrıs adası bulunduğu jeolojik konum itibariyle Doğu Akdeniz ticaret ve Ortadoğu petrol yollarına hakimdir. Ayrıca Süveyş kanalı aracılığı ile Hint ve Pasifik Okyanusu’na giden kontrol yollarına egemen oluşu bulunduğu konumu değerli kılmaktadır.

Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhusrev 1207’de Antalya’yı fethetmiş ve bu dönemde Türk-Kıbrıs ilişkisini başlatmıştır. 1489 yılında Venedik himayesine giren Kıbrıs, Fatih’in İstanbul’u fethetmesiyle beraber Venedik ve Osmanlı arasındaki bir çekişme unsuruna dönüşmüştür. Yavuz Sultan Selim Mısır’ı ele geçirip Memlük Devleti’ni ortadan kaldırınca, Venedikliler Osmanlı’ya vergi vermeye başlamıştır. Adaya yönelik Türk akınları bu tarihte yoğunlaşmış ve hukuki olarak Türk egemenliği kurulmuştur. 1571 yılında Kıbrıs’ın stratejik önemini göz önünde bulunduran II. Selim adayı fethetmiştir. 17. yy. başlayan gerileme dönemi etkilerini Kıbrıs üzerinde de göstermiş, adada pek çok isyan meydana gelmiştir. Yunan Devleti’nin kurulmasıyla birlikte Osmanlı ada içerisinde yaşamını sürdüren Hıristiyanlara Yunan Devleti sınırlarına dahil olma hakkı vermiştir. 1878 yılında gittikçe güçlenen Rusya’ya karşı İngiltere kendi çıkarları doğrultusunda izlediği politikalar gereği Osmanlı’nın yanında yer almış, dönemin padişahı II. Abdülhamit’i ikna ederek adanın yönetimini geçici olarak üstlenmiştir. 1878’de yapılan antlaşma gereği Kıbrıs İngiltere’ye geçici olarak devredilmiş, hukuksal yönden Osmanlı Devleti’ne olan bağlılığı devam etmiştir. Ancak; Rusya Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı Devleti’ne geri verdiği zaman İngiltere’nin de Kıbrıs’ı geri vermesi gerekli iken, İngiltere Osmanlı’nın bulunduğu sıkıntılı dönemi öne sürerek Kıbrıs’ı geri vermeye yanaşmamıştır. 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması ile İngiltere’nin, Kıbrıs üzerindeki hakimiyeti tanınmıştır.

Tarihsel süreçte Kıbrıs incelendiğinde, sahip olduğu bakır yatakları sebebiyle pek çok devletin ilgisini çektiği görülmektedir. Pek çok devletin egemenliği altına giren Kıbrıs’ı ilk olarak M.Ö. 1450 yılında başlayan hakimiyeti ile Mısır, ticari ilişkilerini canlandırmak üzere değerlendirmiştir. Daha sonra Hititler tarafından fethedilen ada M.Ö. 709 yılında Asur egemenliği altına girmiştir. Ardından Büyük İskender ve Roma’nın egemenliği altına giren Kıbrıs, M.S. 395 yılında Antakya’ya bağlı 5 vilayetten biri haline gelmiştir. Bu dönemde Kıbrıs Halkı ile Eski Yunan kültürü arasında bir etkileşim olmuş, adada Hıristiyanlık yayılmış, dönemin Bizans imparatoru Kıbrıs kilisesinin bağımsızlığını tanımıştır ve Rumcayı adanın resmi dili haline getirmiştir. İşte Kıbrıs sorununun kökeninin tam olarak bu tarihe dayandığı söylenmektedir. Bizans döneminde ada İslam Devleti’nin akınına uğramıştır. M.S. 632 yılına denk gelen ilk akın Ebu Bekir döneminde gerçekleşmiştir ancak İslam Devleti çöl yaşamına adapte olmuş donanmaları sebebi ile başarıya ulaşamamıştır. Daha sonra 649 yılında Araplar ilk seferlerini yapmıştır ve Bizans’la üç yıllık mütareke imzalamıştır.2

Adanın İngiltere himayesinde olduğu dönemde Yunanistan tarafından komiteleri teşvik ederek yürütülen Enosis düşüncesi, ada içinde yaşayan Rumlar ve Türkler arasındaki gerilimi arttırmıştır. Adada bir Rum egemenliği kurma fikri ile temellendirilen bu emel, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını istemeyen İngiltere tarafından sonlandırılmıştır.

M.S. 964 yılında tekrar Bizans hakimiyetine giren Kıbrıs, III. Haçlı seferleri sonrasında 1191’de İngiliz kralı I. Richard tarafından ele geçirilmiştir. Kral Bizans yönetimine karşı bağımsızlığını ilan etmiştir ve adada baskı rejimi kurmuştur. Daha sonra adayı Tapınak şövalyelerine ardından da Guy De Lusignan’a bırakmıştır. Bu dönemde adada Cenevizlilerin ve Memlüklerin de hakimiyet kurduğu görülmektedir. Venediklilerin hakimiyetine kadar adada feodal monarşi görülmüş ayrıca İtalyanlar ve Fransızların adaya gelişiyle Rumlar azınlık durumuna düşmüştür. Adanın etnik yapısındaki bu değişim dinsel yapıda da değişim meydana getirmiştir. Ada Osmanlı hakimiyetine girene kadar Katolik kilisesinin kurulması sebebiyle Katolik-Ortodoks çatış-

II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya atılan selfdeterminasyon (ulusların kendi kaderini belirlemesi) düşüncesi ile Türk-Yunan ilişkileri olumsuz bir süreçte gelişmiştir. Kıbrıs Rumları self-determinasyon düşün-

1 Müge Vatansever, ‘Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi’, < http://web.deu.edu.tr/hukuk/dergiler/dergimiz-12-ozel/3-kamu/9-mugevatansever.pdf> 2

Fikret Alasya, Kıbrıs Tarihi ve Kıbrıs’ta Türk Eserleri, sf. 13-22, Ankara, 1964

51


cesi çerçevesinde 26 Eylül 1950 ‘de bir ‘mesele’ olarak Kıbrıs’ı Birleşmiş Milletler’e götürmüştür. 1950’li yılları takip eden süreçte bağımsızlık arzusu sonucunda adada pek çok ayaklanma meydana gelmiştir. Sonuç olarak Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. 1967 yılında Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak amacıyla yapılan hızlı gelişmeler ve müdahaleler sonucunda artan gerilimle, 1974 yılında Türkiye; Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran anlaşmalar gereği, garantörlük hakkını kullanarak adaya müdahalede bulunmuş ve Kıbrıs’ın kuzey bölümü Türk egemenliğine geçmiştir. Türkiye’nin Kıbrıs’a gerçekleştirdiği harekat sonrasında Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulmuş ancak Rumlar bu devleti kabul etmemiştir. 1984 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulmuş, 1990 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi adanın tamamı adına Avrupa Birliği’ne tam üyelik hususunda başvurmuştur. Yunanistan bir AB üyesi iken Türkiye’nin olmaması sorunu iyice karmaşık hale getirmiştir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin adanın tamamı adına yaptığı başvuru KKTC’yi tanımayışının resmi göstergesi olarak kabul edilmektedir.

sı dikkat çekmiştir ancak bu süreç içinde Kıbrıs Rum Kesimi’nin Avrupa Birliği’ne başvurması Birleşmiş Milletler ve Türkiye’nin yaptığı uyarılara rağmen normal süreç dahilinde kabul görmüştür. Başvurunun tüm Kıbrıs adına yapılmış olması Rum Kesimi’nin anlaşmazlığa yönelik keskin tavrını ortaya koymuş, Türkiye’nin kendini savunmaya almasına sebep olmuştur. 1992 yılına gelindiğinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği tarafından 100 maddelik bir uzlaşma metni hazırlanmış, Kıbrıs Türk Kesimi tarafından maddelerden 91’i, Rum Kesimi tarafından ise tamamı onaylanmıştır ancak Rum Kesimi’nin değişen lideri metnin onayını reddetmiştir. Aynı dönemde Rumlar, Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden bir anlaşmaya imza atınca Birleşmiş Milletler ve İngiltere bu duruma sert tepki göstermiştir. Aynı dönemde yaşanan en önemli gelişmelerden biri de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tüm Kıbrıs adına Avrupa Birliği’ne tam üyelik hususunda başvurmasıdır. Avrupa Birliği yapılan tüm itirazlara rağmen bu başvuruyu kabul etmiş ve 1997 yılında müzakerelere başlanmıştır. Yine aynı dönemde Türkiye-AB arasında gümrük Birliği kararı alınmıştır. Bu karar doğrultusunda Türkiye’nin Gümrük Birliği’nde faaliyet göstermesine şart olarak Rum tarafı ile başlatılacak müzakerelerle itirazda bulunmamasını öne sürmüştür. Dönemin Dışişleri Bakanı Murat Karayalçın Kıbrıs’ın tutumunu sergileyen bir bildirge yayınlamıştır:4 •Bir çözüm olsa dahi, Kıbrıs Türkiye’den önce AB’ye giremez. Zira bu Türkiye ile Yunanistan arasındaki hassas dengeyi bozacaktır. •Türkiye 1960 Antlaşmaları ve bunlardan doğan haklarını saklı tutmaktadır. •İçinde Yunanistan’ın bulunduğu AB, Kıbrıs sorununun çözüm yeri değildir. •Buna rağmen GKRY’nin AB üyeliği ileri götürülürse, Türkiye’de KKTC ile benzeri bir bütünleşmeye gitmek durumunda kalacaktır. Bu duruma rağmen Türkiye Gümrük Birliği anlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır ve o zamana kadar tanımadığı bir devlet olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile ticaret yapmayı kabul ederek devleti resmi olarak tanımış sayılmıştır. 1995 tarihine gelindiğinde Türkiye’nin dönemdeki mevcut iktidarı ve KKTC ile yapılan görüşmelerde, Türkiye AB’ye tam üyelik başvurusunda bulunduğunda KKTC’nin de başvurmuş sayılacağı belirtilmiştir. 1997 yılına gelindiğinde AB Dışişleri Temsilcileri Kıbrıs’ta iki taraf arasında çözüm olmadıkça, taraflardan herhangi birinin müzakerelere dahil edilmeyeceğini belirten bir açıklama yapmış ve daha önce sergiledikleri tutumu değiştirmişlerdir. Yunanistan bu duruma tepki göstermiş ve üyesi olduğu AB’ye başvuran herhangi bir ülkenin Kıbrıs ile ilgili belirtilen hükümleri kabul etmesi durumunda üyeliklerine onay vermeyeceğini açıklamıştır. Aynı yıl içinde başlayan Lüksemburg Zirvesi’nde Kıbrıs ile birlikte 5 ülke, tam üyelik başvurusu dahilinde müzakerelere alınmış ancak Türkiye farklı bir kategoride değerlendirilmiştir. Kıbrıs’ı bir sorun olarak Türkiye’nin önüne süren Avrupa Birliği, Türkiye’nin ‘Kıbrıs bir gerekçe olarak önümüze sunulamaz’ tutumu ile karşılaşmıştır. Dönemin Lüksemburg Dışişleri Bakanı Poos’un Türkiye’ye karşı takındığı sert tavır, Lüksemburg Zirve-

Uluslararası Örgütlerin Bakışı: Avrupa Birliği Sürecinde Kıbrıs ve Birleşmiş Milletler’in Tutumu Kıbrıs sorununun 1960 antlaşmaları ile geçici olarak çözüme kavuşturulması, Güney Kıbrıs Rum Kesimi için ‘çözüm süreci’ olarak algılanmamış, adada yaşayan Türk halkına yönelik saldırılar şiddetini arttırmıştır. 1 Ocak 1964 tarihinde Makarios 1960 antlaşmalarını tek taraflı feshettiğini açıklamış, şiddet olayları gittikçe artmıştır ancak Türkiye ABD’den aldığı kesin hükümler içeren uyarı sebebiyle Garanti Antlaşması gereklerini uygulayamamış, konuyu Birleşmiş Milletler’e taşımıştır. İngiltere’nin de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne başvurması üzerine, BM dönemin Kıbrıs Hükümeti’nin de onayını alarak adaya bir barış gücü yollamıştır. Bu dönemde Birleşmiş Milletler’in verdiği karara göre adada her türlü şiddet gösterisini uygulamak yasaklanmıştır ve bunun önünü açacak her türlü anlaşma maddesi geçersiz sayılmıştır. 1974 yılında Türkiye’nin adaya yaptığı müdahaleler BM tarafından kısmi ölçüde engellenmiş, Yunan işgalinde bulunan bölgeler yine BM tarafından koruma altına alınarak işgallere son verilmiştir. ‘1974 yılındaki harekât sonrasında BM Genel Sekreteri Özel Temsilcisi Louis Weckmen ve Barış Gücü Komutanı General Prem Chand Rauf Denktaş ile görüşmüşler ve çözüm arayışları başlamıştır. Alınan kararlar doğrultusunda liderler arasında bir anlaşma imzalanmış ve iki toplumlu, iki federasyonlu bir oluşuma dair ortak paydada buluşmuşlardır.’ 3 1990’lı yıllara geldiğimizde AB ve BM’yi harekete geçiren pek çok olay yaşanmıştır. 1990 yılında BM Genel Sekreteri adada bulunan her iki yönetimi de çözüm bulmaya davet etmiştir. Alınan bu karar doğrultusunda hazırlanan BM raporunda, Kıbrıs sorununun tarihi olarak harekât öncesine yani 60’lı yıllara dayandırılma-

3 Hasan Duran, ‘BM ve AB Çerçevesinde Kıbrıs Sorununa Güncel Bir Bakış ‘, <http://sbe.dumlupinar.edu.tr/21/8-hasan%20duran.pdf> (Ağustos, 2008) 4

Nesrin Demir, ‘Avrupa Birliği-Türkiye İlişkilerinde Kıbrıs Sorunu’, <http://turkoloji.cu.edu.tr/GENEL/nd_avrupa/nd_avrupa.htm> (2008)

52


si’nden sonuç alınamamasının en önemli sebeplerinden birini oluşturmuştur. Kıbrıs Rum Yönetimi ile tam üyelik görüşmelerini başlatan AB, Türkiye ve KKTC’nin önerilen çözüm maddelerine yanaşmadıkça adada bir ferahlık ortamı sağlanamayacağını; bu çözümsüzlük durumunun da ilerlemeyi engellediğini öne sürmüştür. AB 2003 yılına kadar herhangi bir sonuç elde edilmediği takdirde Rum tarafının Kıbrıs’ın tamamı adına başvuruda bulunmasını kabul etmiş bu zamana kadar da Türk tarafına ekonomik yardımda bulunacağını dile getirmiştir. AB’nin bu tutumu Kıbrıs sorununun körüklenmesine sebep olmuştur. 1999 Helsinki Zirvesi’ne gelindiğinde Türkiye ve Yunanistan’ın daha işbirlikçi bir tutum sergiledikleri dikkat çekmiş fakat Helsinki Zirvesi’nde de Kıbrıs bir önkoşul olarak öne sürülmeye devam edilmiştir. Kıbrıs’ın Rum Yönetimi adına AB üyeliği, Türkiye tarafından kabul görürse; Türkiye’nin AB üyeliği kapılarının açılacağı belirtilmiştir ancak karar metni değiştirilerek Birleşmiş Milletler’in vereceği kararı Türkiye’nin desteklemesi gerektiğini belirten bir madde konulmuştur. AB’nin Türkiye’nin üyelik başvurusunu kabulü yönündeki kararı, bu zirvede Kıbrıs sorununun çözümü için teşvik edici konuma ulaşamamıştır. Bu süreçten sonra Denktaş ve Klerides ile ortak görüşmelere başlanmış, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan Türk ve Rum kesimi ile yaptığı görüşmeler sonucunda, ‘Annan Planı’nın Üçüncüsü’ adı altında bir çözüm çizelgesi oluşturmuştur. Plan referandum ile Kıbrıs’taki halka sunulmuş, Rum halkı planı reddederken Türk halkı planı kabul etmiştir. Rum tarafının reddi sonucunda AB ve BM’nin desteklediği bu plan uygulamaya sokulamamıştır. Aynı tarihlere denk gelen Kopenhag Zirvesi’nde Türkiye Kıbrıs adına farklı bir tutum sergilemiş, Türkiye’nin AB üyeliği ve Kıbrıs meselesinin birbirinden bağımsız işlenemeyeceğini dile getirmiştir. AB bu farklı tutum karşısında Türkiye’nin üyelik aşamasına dair değerlendirmeyi olması gereken tarihten 1 yıl sonraya ertelemiş, önceden belirtilen anlaşma maddesi gereği Rum tarafının AB üyeliğini de bu süre içerisinde ‘otomatik’ olarak kabul etmiştir. Referandumda Türklerin sergilediği tutum BM’yi harekete geçirmiş, BM Genel Sekreteri iyi niyet misyonu raporunda, Kıbrıs’ta yaşayan Türk halkının artık yok sayılmaması ve uygulanan ambargoların kaldırılması gerektiğini vurgulamıştır. BM’nin ortaya attığı Annan Planı’na da kısaca değinmek gerekirse; adada bulunan Rum ve Türk Yönetimi’nin tek çatı altında ‘Kıbrıs Federe Cumhuriyeti’ni oluşturması gerektiği görüşünü temel almaktadır. Bu plana göre tek bir uluslararası kişilik taşıyacak olan devlet, iki halkın da kendi dillerini konuşabileceği ve kendi dinlerini yaşayabileceği bir oluşum sergileyecektir ancak plan Rumlar tarafından reddedilmiştir. SONUÇ Tarih boyunca Anadolu’da hüküm süren pek çok devletin ilgisini çekmiş ve sahip olma arzusu duyduğu Kıbrıs, stratejik olarak ciddi bir öneme sahiptir. Türkiye-AB ilişkileri çerçevesinde engel olarak öne sürülen Kıbrıs bugüne kadar ülkenin taviz vermediği bir konu olarak devam etmiştir ancak Kopenhag Zirvesi ile birlikte yumuşayan tutumlar, Rum Yönetimi’nin AB üyeliğine kabul edilmesiyle tekrar gerilmiştir. Rum Yönetimi’nin tek başına AB’ye kabulü hukuki

açıdan ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Bugüne kadar uluslararası platformda KKTC’yi destekleyici eylemlerden ziyade, Rumları destekleyen ve Yunanistan ile işbirliği içerisinde devam eden tavırlar dikkat çekmektedir. Özellikle AB’nin tam üyelik hususundaki tutumu, KKTC halkını ve Türkiye’yi uzlaşmaktan yoksun tavırlar sergileyen, işgalci bir yapı olarak öne sürmüştür. Tüm bunların yanında Birleşmiş Milletler’in de KKTC’yi bir de facto devlet olarak kabul etmesi sürecin çözümünü gittikçe zorlaştırmaktadır. KKTC’nin hukuki olarak geçerliliğini tanımayan, sadece fiili varlığını benimsediği anlamına gelen bu tavır; Annan Planı’nın Kıbrıs’ta yaşayan Türk halkı tarafından kabul görmesiyle biraz daha yumuşamıştır. Bu gelişmeyle birlikte en azından insan haklarını koruma ve geliştirme adına çeşitli adımlar atılmış, Genel Sekreter’in ortaya koyduğu planlar doğrultusunda ambargoların kaldırılmasına yönelik çalışmalar başlatılmıştır. Bu sürece kadar BM’nin sergilediği olumsuz tavır ise Türkiye’nin Bağlantısızlar Hareketi’nin görüşlerine ters düşen tezlerinin varlığına dayandırılmaktadır. Günümüzde is Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin içinde bulunduğu ekonomik krizi atlatmak için IMF’den aldığı borç karşılığında adada bulunan doğalgazı öne sürmesi; KKTC ve garantör devleti Türkiye açısından önemli bir gelişmedir. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Davutoğlu, BM’ye gereken başvurularda bulunmuştur. Bu eylemler doğrultusunda Türkiye GKRY’nin, eğer adadaki doğalgazı KKTC’yi yok sayarak ipotek ettirmişse yapılan anlaşmalara hukuki olarak ters düşen ve Türk tarafının haklarını çiğneyen bir durum olduğunu öne sürmüştür. Buna karşın Türkiye, Rum Yönetimi sadece kendi sınırları içinde bulunan doğalgazı ipotek ettirmişse, KKTC’nin hukuki varlığını kabul ettiğini dile getirmektedir. Birinci durumda Avrupa Birliği’nin sergilediği tutumun taraflı ve hukuki unsurlara aykırı olduğu dikkat çekmektedir. Şayet ikinci durum söz konusu ise yeni açılımların meydana geleceği konuşulmaktadır. Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, Türkiye adada eşit yönetim ve eşit haklar talep etmektedir. Uluslararası platformda Rum Yönetimi gibi kabul görmesi gerektiğini düşündüğü Türk Yönetimi’ni desteklemekte ve kendi dış ilişkilerinde Kıbrıs’ı bir önkoşul olarak kabul etmemektedir. BM’nin her iki kesimin de haklarını gözeten bir çözüm yoluna gitmesi gerektiği ise günümüz kamuoyunun da kabul ettiği genel bir gerçekliktir. KAYNAKÇA ALASYA, Fikret: Kıbrıs Tarihi ve Kıbrıs’ta Türk Eserleri, Ankara, Nadir Kitap, 1964 CEM, İsmail: Türkiye, Avrupa, Avrasya-(Strateji, Yunanistan, Kıbrıs), Cilt 1, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004 DEMİR, Nesrin: ‘Avrupa Birliği-Türkiye İlişkilerinde Kıbrıs Sorunu’, Elazığ, Çukurova Üniversitesi-Türkoloji Araştırmaları Merkezi, 2005, <http://turkoloji.cu.edu.tr/GENEL/nd_avrupa/nd_avrupa.htm>, 25 Nisan 2013 DURAN, Hasan: BM ve AB Çerçevesinde Kıbrıs Sorununa Güncel Bir Bakış, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 21, Ağustos 2008, <http://sbe.dumlupinar. edu.tr/21/8-hasan%20duran.pdf>, 25 Nisan 2013 VATANSEVER, Müge: Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi, <http://sbe.dumlupinar.edu.tr/21/8-hasan%20duran.pdf>, 25 Nisan 2013 53


KIBRIS SORUNU

KIBRIS SORUNU’NA ULUSLARARASI SİSTEMDE BAKIŞ Büşra KILIÇ

Güç Dengesi

dır.2 Wilson İlkeleri ile temellenen idealizm,barışın kurulması ve belli başlı hakların eşit dağıtılmasıyla ilgilidir. Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra güç dengesi kavramına ve realizme dönüş yaşanmıştır. Realistler insanın kötü, günahkar, çıkarcı, saldırgan ve ilişkilerinde gücü ön plana alan olumsuz bir doğaya sahip olduğunu düşünmektedir.3 Bu çıkarcılığı devlet yönetimi ile ilişkilendirirsek, devletler idealler veya etik değerler yerine çoğunlukla ekonomik ve askeri güç peşindedirler. Buna göre devletlerin dost olması, ittifak kurması tesadüf üzeredir ve kurulan ittifaklarda taraflar er geç kendi çıkarları için hareket etmeye başlarlar. Realizm, temelde devletlerin birbiriyle işbirliği yapmaya yanaşmayacağını, işbirliği halinde dahi öncelikli olarak kendi çıkarlarını gözeteceğini belirtir.

U

luslararası ilişkiler, temeli Westphalia Barışı’na dayandırılsa da, bilimsel anlamıyla oldukça genç bir disiplindir. Uluslararası ilişkiler alanında ciddi anlamda çalışmalar yapılması, ABD’ nin iki dünya savaşı arasında küresel bir aktör haline gelmesiyle başlamıştır. Uluslararası ilişkiler kürsüsü ilk defa Amerikan üniversitelerinde kurulmuş; güncel olayların analizi ve uluslararası örgütlerin genel analizi şeklinde farklı geleneklerde çalışmalar üretilmiştir. Bu çalışmaların başlangıcından itibaren, uluslararası ilişkiler hakkında -sosyal bilimin doğası gereği- farklı tanımlamalar ve gelenekler oluşmuştur. Bu tanımlamalar ister istemez birer bakış açısını yansıtmaktadır. Teorisel ve felsefi yaklaşımları bir kenara bırakıp işleve yönelik bir tanımlama yapmamız gerekirse; uluslararası ilişkiler temelde devletlerin ilişkilerinin incelenmesidir ve bu ilişkiler diplomatik, askeri ve stratejik kavramlarla anlaşılır. Uluslararası ilişkilerin geleneksel tanımı devletler arasında bir tür anarşi ilişkisi olduğunu vurgular.1 Bu anarşi kanunsuzluk veya kaos değil, resmi bir yönetim sisteminin yokluğu anlamına gelir. Devletler arasında resmen bir hiyerarşi yoktur, her devlet bağımsızdır. Devletlerin temel amacı güvenliklerini sağlamaktır ve bu amaçla diplomasiye başvururlar. Devleti temel aktör kabul eden bu tanımlamaya göre, her koyun kendi bacağından asılır ve devletler çıkarlarına uygun olarak hareket ederler.

Realistlere göre, uluslararası hukuk ve uluslararası örgütler aracılığıyla barışın korunması pek kolay olmadığı için birtakım mekanizmaların gelişmesi gerekir. İşte bu çerçevede güç dengesi bir devletin diğerleri üzerinde egemenlik kurmasını engelleyen önemli bir mekanizma olarak devreye girmektedir.4 Güç dengesi; devletlerin dünyadaki duruşlarını, kendi güçlerini ve diğer devletlere ait güçleri nasıl algıladıklarına göre ayarlamasıdır.5 Güç dengesi, dengenin içindeki “kutuplar”ın sayısı ile tanımlanabilir. Kutup metaforu, herhangi bir kutba dahil olan ülkeler arasındaki dengeye işaret eder. “Ağabey Devlet” kutuplar, sistemdeki açıkları kapatarak çevresindeki küçük devletleri korur. Bunu yaparken de tehdit olarak gördüğü diğer kutba karşı güçlenmiş olur. Soğuk Savaş döneminde iki süper gücün çekişme halinde bulunduğu iki kutuplu düzen, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yeni güç merkezleri arasında dağılmıştır. Yeni güç merkezleri, realist politikanın savunduğu şekilde, her konuda kendilerinin ve uluslararası sistemin korunmasını sağlayacak politikalar geliştirmişlerdir. Bu politikalardan, belki de politikayı uygulayan ülkeler için hiç önemli olmayan Kıbrıs da etkilenmiştir. Yeryüzünde var oluşunun bir sonucu olarak kimi zaman çıkar, kimi zaman da yardıma dayalı ilişkiler yaşayan ada; uluslararası sistemde çıkarların değişmezliğinin somut örneklerinden biridir.

Devletlerin birbirlerine karşı tutumlarını anlayabilmek için teorilerden faydalanmak önemlidir. Bu teorilerin sayısı; yaklaşımlara, ideolojilere ve zamana göre artmaktadır ancak temelde “olan”ı inceleyen teorilere “açıklayıcı”, “olması gereken”le ilgilenenler teorilere ise “normatif” teoriler denilebilir. Normatif ve açıklayıcı teorilerin temelinde de “İdealizm” ve “Realizm” yatar. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’daki devletler arasında hakim olan “güç dengesi” ne tepki olarak Amerikalı idealistler “nasıl davranılması” gerektiği üzerinde yoğunlaşmışlar-

Var Olmayan Devlet: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Kıbrıs Adası, Rum halkı ve Türk halkının yaşadığı iki bölgeli bir adadır. Ancak bu iki halk, en başından beri -özellikle milliyetçi hareketler

1 Chris Brown- Kirsten Ainley, Uluslararası İlişkileri Anlamak, İstanbul, y.y, 2006, s.8 2 <http://www.sbe.deu.edu.tr/dergi/cilt5.say%C4%B12/5.2%20ugrasiz.pdf> 3 Tayyar Arı,Uluslararası İlişkiler Teorileri, İstanbul, Alfa Yayınları, 2004, s. 165 4 Arı, a.g.e, s. 43 5

Chris Brown- Kirsten Ainley, Uluslararası İlişkileri Anlamak, İstanbul, y.y, 2006,s. 37

54


nedeniyle- bir araya gelememiştir. Ada’da Rum kesiminin Türk kesimine hakimiyet kurma çabası; uluslararası örgütler ve kendini Türk kesiminin “ana vatan”ı olarak gören Türkiye tarafından tepki çekmiştir. Adada tırmanan şiddet olaylarının sonucu olarak Türkiye, 20 Temmuz 1974’te garantör devlet sıfatıyla Kıbrıs Harekatı’nı başlatmıştır.

kınlığı nedeniyle Kıbrıs hakkında politikalar belirlenirken jeopolitiği ön plana çıkmıştır. Asırlar boyunca Akdeniz’e hakim olmak isteyen devletler, bu amaçlarını tamamlamak için Kıbrıs Adası’na da hakim olmaya çalışmışlardır. Sonuç Yerine Ülkelerin KKTC’yi tanımama sebepleri kendi çıkarları yahut meseleyi önemsememeleri olabilir. AB’nin Rum kesimini tüm adayı temsilen tam üye olarak alması, birlik içerisinde Yunanistan’ın varlığıdır. Türkiye’nin AB konusunda en derin çıkmazlarından biri Kıbrıs meselesidir. ABD’nin Kıbrıs meselesine yaklaşımı Yunanistan ve Türkiye’yi NATO şemsiyesi altında aynı kampın üyeleri olarak görmesidir. Ayrıca Irak Savaşı’nda olduğu gibi adayı askeri üssü olarak kullanma ihtimalini riske atmak istememektedir.

Barış harekatından sonra kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti, 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) adı ile bağımsızlığını ilan etmiştir. Ancak bugün, Türkiye Cumhuriyeti dışında hiçbir devlet tarafından tanınmamaktadır. Uluslararası kuruluşlar ve birçok devlet, adayı Rum kesiminin temsil ettiği Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla tanımaktadır. Kuzey Kıbrıs yönetimi ise de facto olarak nitelendirilmektedir. Fiili olarak var olsa da kimliği yoktur. KKTC diplomatik olarak sadece Türkiye ile ilişki içerisindedir ve Türkiye’de bir büyükelçilik ile dört konsolosluğu bulunmaktadır. Bunun dışındaki tüm yabancı misyon şeflikleri temsilcilik sıfatı ile hizmet vermektedir. İngiltere, ABD, İsviçre, Belçika, İsrail, Azerbaycan gibi ülkelerde temsilcilikleri olan KKTC, bu ülkelerle olan ilişkilerini fiilen bir devlet gibi yürütmektedir. KKTC vatandaşları pasaportları ile bu ülkelere gitmekte sorun yaşamamaktadırlar. Bu açıdan KKTC’nin “hayalet” devlet oluşu, tıpkı Aziz Nesin’in “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” oyunundaki gibidir.

Rusya’nın KKTC’yi tanımamasının ekonomik sebebi Rus iş adamlarının Güney Kesiminde vergisiz olarak ticaret yapmasıdır.8 Politik sebebi ise, meselenin Çeçenistan sorunu ile ilişkilendirileceğinden çekinmesidir. Rusya’nın tanımadığı Çeçenistan, tıpkı KKTC gibi bağımsızlık ilanını kendi kendine yapmıştır. Bu sebeple Rusya kendi iç politikasına aykırı olan durumu dış politikada da tanımayarak bütünlüğünü sağlamaya çalışmaktadır. Aynı şekilde Azerbaycan da, kendi yaşadığı Karabağ sorunununda Yunanistan’ın Karabağ Ermeni devletini kabul etmemesi için KKTC’yi tanımamaktadır.

Kıbrıs’ın Jeopolitik Konumun -Dez-Avantajı

Bu noktaya kadar ülkelerin kendi bütünlükleri ve güvenlikleri çerçevesinde dış politikalarını belirlediklerini birkaç örnekle açıklamaya çalıştım. Ancak olayın devletler arası ilişkiler dışında “insani” boyutu da var. Türk kesiminin yıllarca gördüğü asimilasyon politikası, kimliklerini dünyaya kabul ettirememeleri sebebi ile başarılı sayılmaktadır. Bir halkın kimliksiz, ülkesiz ve çoğu zaman başka ülkenin vatandaşı haline gelmesini sağlayan bu durum; sistemli bir izolasyon politikasıdır.

Jeopolitika, coğrafyanın geniş kapsamlı olarak değerlendirilmesi ve yorumlanması olarak ülkelerin dış politikasına yeni bir bakış açısı sağlama iddiasında olan bir disiplindir. A.T. Mahan “Deniz Gücünün Tarihe Etkisi” adlı eserinde ‘denizlere hakim olan devletin dünyaya da hakim olacığı’ teorisini öne sürmüştür. Jeopolitiğin güvenliğe ve dünya hakimiyetine bu denli etkili oluşu realistler tarafından da kabul edilmiştir. Realist okul mensuplarından Morgenthau ve Frankel, ulusal gücün öğeleri ele alınırken coğrafyanın ülkenin dış politikasının belirlenmesinde önemli bir yeri olduğuna değinmişlerdir.6

Diğer ülkelerin bakışı ne olursa olsun, “sorun” olarak görülen durum uluslararası alandan önce ada içinde çözülmediği sürece, dünyadaki düğümlerden biri olarak kalmaya devam edecektir. Tarafların kendi gerçeklerinden taviz verip barış için adımlar atması, sorunun çözümünü sağlayabilir. Bir ada, bir bölgeye, bir bölge bir kıtaya, bir kıta tüm dünyaya örnek olursa; dünya barışı ütopya olmaktan çıkıp, gerçek bir hedefe dönebilir.

Doğu Akdeniz’in en büyük, Akdeniz’in ise üçüncü büyük adası olan Kıbrıs; coğrafi konumu bakımından Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını birbirine bağlayan merkezi bir bölgededir. Akdeniz’in belli başlı deniz yolları olan boğazlar, Süveyş Kanalı ve Cebelitarık gibi üç büyük deniz geçidini kontrol edecek bir mevkidedir. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya da hakim bir bakış açısına sahiptir.Öte yandan adanın Türkiye’ye yalnızca 40 mil uzaklıkta oluşu, Türkiye’nin adaya güvenlik sorunu perspektifi ile bakması sonucunu da doğurmuştur. Türkiye, Akdeniz’den gelecek olası bir tehtide karşı Kıbrıs’ı yanında bulundurmak istemektedir. Ada üç Arap-İsrail Savaşı, 1991 yılındaki Birinci ABDIrak Savaşı ve 2003 yılındaki İkinci ABD-Irak Savaşı’nda önemli bir üs olarak kullanılmıştır.7 Adana- Ceyhan’a yakınlığı sebebiyle de, enerji ihracatının merkezine yaklaşmıştır. Enerji ihracatı sebebiyle Rusya’nın Doğu Akdeniz’i kontrolü ve Kıbrıs politikası yaşamsaldır. Çünkü, Rusya, enerjiye dayalı bir sistemin üzerinde ayakta durmaktadır.

KAYNAKÇA ARI, Tayyar; Uluslalararası İlişkiler Teorileri, İstanbul, Alfa Yayınları, 2004 BROWN, Chris- KİRSTEN Ainley; Çev. Arzu Oyacıoğlu, Uluslararası İlişkileri Anlamak, İstanbul,2006 KANTARCI, Şenol; Kıbrıs Laboratuvarı, İstanbul, Aktüel Yayınları, 2005 OGAN; Sinan; Rusya Federasyonu’nun Kıbrıs Politikası, Kıbrıs Laboratuvarı, İstanbul, Aktüel Yayınları, 2005 UĞRASIZ; Bülent; Uluslararası İlişkilerde İki Farklı Yaklaşım: İdealizm ve Realizm, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 5, Sayı: 2, 2003

Hem doğal ‘askeri üs’ olarak kullanılabilmesi hem de günümüz küresel ekonomisinde ekonomi merkezlerine ya-

< h t t p : / / w w w. s b e . d e u . e d u . t r / d e r g i / c i l t 5 . say%C4%B12/5.2%20ugrasiz.pdf> (25.04.2013)

6 Tayyar Arı,Uluslararası İlişkiler Teorileri, İstanbul, Alfa Yayınları, 2004, s.217 7 Şenol Kantarcı, Kıbrıs Laboratuvarı, İstanbul, Aktüel Yayınları, 2005, s.8 8

Sinan Ogan, ‘Rusya Federasyonu’nun Kıbrıs Politikası’, Kıbrıs Laboratuvarı, İstanbul , Aktüel Yayınları, s.111

55


KIBRIS KRONOLOJİ uuuuuuuuu Hazırlayan: Rasim Mert ÖZÇELİK

İÖ. 576: Pers Kralı Keyhüsrev, Yeni Babil devletini ortadan kaldırdıktan sonra Kıbrıs’ı da egemenlik bölgesine alarak yıllık vergiye bağladı. İÖ. 53: Kıbrıs, General Gato tarafından ilhak edilerek, Çukurova bölgesi ile birlikte Roma eyaleti haline geldi. 1191: Üçüncü Haçlı Seferi’nin ardından, adaya çıkan Aslan yürekli Richard, Lefkoşa’yı alarak adayı ele geçirdi. Bizans kralına karşı bağımsızlığını ilan ederek adada baskı rejimini kurmuş olan Isaac Comnenus yönetimine son verdi. 1 Ağustos 1571: Lala Mustafa Paşa’nın kuvvetlerine yaklaşık on ay direnen Magosa Kalesi’nin de teslim olmasıyla adadaki Venedik ve Kutsal İttifak egemenliği sona erdi. 1832-1840: Kıbrıs, II. Mahmut döneminde başkaldıran Mısır hıdivi Mehmet Ali Paşa’nın yönetiminde kaldı. 12 Temmuz 1878: 307 yıla yakın bir süre Osmanlı egemenliğinde kalan Kıbrıs, geçici olmak kaydıyla İngiltere yönetimine geçti. 24 Temmuz 1923: Lozan Barış Anlaşması’yla Türkiye’den tamamen koparılan ada, 1925’ten itibariyle İngiltere’nin sömürgeleri arasına katıldı. 1936: İngiliz yüksek komiserinin başkanlığında altısı hükümet memuru, dokuzu Rum, üçü Türk on sekiz kişiden oluşan Kavanin Meclisi kaldırılarak tüm yetkiler İngiliz yüksek komiserine devredildi. 1954: Yunanistan, Kıbrıs sorununa “self determination” yoluyla çözüm getirilmesi önerisini Birleşmiş Milletlere götürdü. 1959: Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında başlatılan üçlü görüşmeler, Zürih ve Londra anlaşmalarının imzalanmasıyla sonuçlandı. 16 Ağustos 1960: Bu tarihten başlayarak bağımsız bir cumhuriyet olan Kıbrıs’a aynı gün 650 kişilik bir Türk bir de Yunan alayı ayak bastı, böylece 82 yıllık İngiliz yönetimi sona erdi. 30 Kasım 1963: Cumhurbaşkanı Makarios, anayasanın tatbik kabiliyeti

olmadığını ileri sürerek on üç maddesinin değiştirilmesini istedi. 23-25 Aralık 1963: Rum-Yunan ikilisi, Akritas planını uygulamaya koyarak, Kanlı Noel faciasını gerçekleştirdi. Üç gün içinde 24 Türk öldürüldü. 1 Ocak 1964: Makarios’un, Kıbrıs’la ilgili anlaşmaları feshettiğini bildirmesinin ardından Türklerin bütçeden alması gereken %30 ödenek kesilerek Türklere karşı tam bir saldırı hareketine girişildi. 5 Haziran 1964: ABD başkanı Johnson; Türkiye dışişleri bakanının gerekirse Kıbrıs’a çıkarma yapılabileceğini açıklaması üzerine, Başbakan İnönü’ye bir mektup göndererek böyle bir hareketi onaylamadıklarını, diplomatik üsluba uygun olmayan bir şekilde bildirdi. 8-9 Ağustos 1964: Rumların adadaki Türklere saldırıları, Türk uçaklarının Rum hedeflerini bombalaması üzerine durdu. 1967: Yunanistan’da Albaylar Cuntası ilan edildi. 15 Temmuz 1974: Ulusal muhafız birlikleri Yunanlı subaylar yönetiminde Makarios’a karşı bir darbe düzenledi. EOKA-B önderi Nikos Sampson başkan ilan edildi. 20 Temmuz 1974: Türkiye, Kıbrıs’a askeri birlikler çıkarmaya başladı. 25-30 Temmuz / 8-13 Ağustos, 1974: Cenevre’de; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin katılımıyla görüşmeler başladı. Yunanistan ve Türkiye dışişleri bakanları bir anlaşmaya varamadılar. 13 Şubat 1975: Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD) kuruldu. Rauf Denktaş, federe devletin başkanı oldu. 8 Mayıs- 31 Temmuz 1975: Viyana’da yapılan toplantılarda, iki kesim arasında nüfus değişimi kabul edildi; güneyde kalan Türkler Kuzey Kıbrıs’a geçtiler. Ada fiilen ikiye bölünmüş oldu. Haziran 1976: Kıbrıs Türk Federe Devleti’nde ilk seçimler yapıldı. Rauf Denktaş’ın önderi olduğu Ulusal Birlik Partisi, 40 milletvekilliğinden 29’unu kazandı. 56

2 Ağustos 1977: Makarios öldü. Yerine, genelde uzlaşmaz bir tutum izleyecek olan Spiros Kipriyanu geçti. 15 Kasım 1983: KTFD Meclisi, Bakanlar Kurulu’nun hazırladığı bağımsızlık bildirgesini oybirliğiyle kabul etti. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) kuruldu. 18 Kasım 1983: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Pakistan’ın muhalefetine karşı 13 oyla bağımsızlık ilanının, 1959 Garanti Anlaşmasına aykırı olduğu için geçersiz sayılmasını kararlaştırdı. Mayıs 1987: Kıbrıs Rum yönetimi ile Avrupa Topluluğu (AT) arasında Gümrük Birliği anlaşması yapıldı. Temmuz 1990: Kıbrıs Rum kesiminin yaptığı tam üyelik başvurusu, AT Bakanlar Konseyi tarafından kabul edildi. 3 Haziran 1996: Bir Kıbrıslı Rum asker, BM denetimindeki bölgede bir Kıbrıslı Türk asker tarafından vurularak öldü. 11 Ağustos 1996’da Kıbrıslı Rum motosikletçiler, Yeşil Hat’tı geçmeye kalkışınca Kıbrıslı Türk göstericiler ve Türk askerleri ile çatıştı. Ocak-Şubat 1997: Bu aylarda meydana gelen Gazimağusa’nın Akıncılar bölgesindeki Rum tahrikleri dünya kamuoyunun dikkatini bir kez daha bu bölgeye çekti. 24 Nisan 2004: Birleşmiş Milletler genel sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanan birleşme planı adada referanduma sunulmuştur. Kuzey Kıbrıs plana %35'e karşı %65'le “evet” deyip kabul ederken, Güney Kıbrıs %25'e karşı %75 ile “hayır” deyip kabul etmemiştir. 1 Mayıs 2004: Adanın Rumlar tarafından yönetilen güney kesimi adanın tamamını temsilen, “Kıbrıs Cumhuriyeti” adıyla Avrupa Birliği 'ne katılmıştır. 13 Ocak 2012: KKTC’nin kurucusu ve İlk cumhurbaşkanı Rauf Denktaş hayatını kaybetti.


D

TÜRKİYE’DE KAMU HARCAMALARI VE 2000’Li YILLARA GENEL BAKIŞ

ünya Bankası verilerine göre 2000 yılından günümüze bakıldığında, Türkiye’ deKamu harcamalarının GSMH’deki payının ortalama % 25 olduğu görülmektedir. Kamu harcamaları, o yılki bütçe gelirleri ne olursa olsun önceden belirlenen miktarlara yakın bir şekilde otonom olarak yapılan cari, transfer ve yatırım harcamalarıdır. Cari harcamalar; merkezi yönetim, yerel idareler ve diğer kamu kuruluşlarınca yapılan personel giderleri ile ısınma, elektrik, kırtasiye ve benzeri harcamalardır. Sosyal sigorta ödemeleri, vergi muafiyetleri ve özel şahıs yardımları da bu kapsamdadır. Transfer harcamaları olarak; emekli, dul, yetim, engelli ve öğrencilere yapılan aktarımlar ile faiz ödemeleri ve sübvansiyonlar sayılabilir. Bunlar geriye dönüşü olmayan karşılıksız harcamalardır. Cari harcamalar ile transfer harcamalarının bir diğer özelliği de bunu, gelir olarak elde eden kesimlerin piyasaya yansıtmış olmasıdır. Yatırım harcamaları; okul, yol, liman gibi uzun vadeli kamu hizmeti verecek yapı ve tesislere yapılan harcamaları kapsar. 17 Ağustos 1999 Marmara ve 12 Kasım 1999 Düzce depremleri, ekonomiye verdiği zarar açısından bakıldığında, Türkiye sanayisinin doğrudan kalbine inen çok ağır bir darbe olmuştur. Geçmişten gelip artarak devam eden KİT açıkları, Kamu bankalarının görev zararları, IMF’ in SRF kredileri, art arda yapılıp bozulan istikrar programları, koalisyon hükumetlerinin kendinden menkul başarısız yönetimleriyle sarmala girince Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri kaçınılmaz oldu. Batı, kendisiyle entegre olma yolundaki Türkiye ekonomisi-

u Hasan MISIR

nin daha fazla sarsılmasına seyirci kalamazdı. Sonuçta Kemal DERVİŞ formülü tuttu ve ekonomi tekrar rayına oturtuldu. Bunu 2002 Acil Eylem Planı ve 2003 İstikrar Programı takip etti. 2004 ve 2005 yıllarında daha küçük ama daha etkin bir kamu sektörü hedeflenmiştir. Aristokrat mali tedbirler, genel seçimlere rağmen 2007 yılında da sürdürülmüştür. 2008 Yılında Amerika’ da biraz kurgu hissi veren Mortgage kredilerinin tetiklediği kriz, tüm finansal sistemi ve reel ekonomiyi etkisi altına alarak küresel boyut kazandı. Türkiye bu sancılı dönemi, 2009 yılında petrol fiyatlarında yaşanan düşüş ve normatif kriz yönetimi sayesinde, kamu harcamalarına 2000 yılından itibaren getirdiği kısıtı da bozmadan en az zararla kapatmayı başarabilmiştir. 2011 yılında gerçekleştirilen % 8,8 lik büyümenin ardından 2012 yılında % 4 büyüme hedefini tutturabilmek için, kamu harcamaları musluğu sonuna kadar açılmış ancak büyüme fren yaparak % 2,2 ile sınırlı kalmıştır. Vatandaşın bir yıllık geliri sadece 38 dolar artarken ve iyi huylu kamu harcama kalemlerinden olan kişi başı sağlık giderlerinde yıllık 479 dolarla Avrupa ülkeleri sıralamasındaki sonunculuğumuz devam ederken, Türkiye’ deki dolar milyarderi sayısının 39 dan 44 e çıkması ise,Lorenz eğrisinin göbeğine biraz daha hava basmaktan öte bir anlam taşımamaktadır. Piyasa uzmanları, 2013 için % 4 büyümeyi bu sefer de garanti görüyorlar. Önümüzdeki sene mahalli seçimler var. Ardından Cumhurbaşkanlığı ve Genel seçimler geliyor. Bakalım neler göreceğiz.


SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAM

SOYUTLAMA

Sessizlik

“Yalan söylemeye gerek yok, sessizlik yeter.” İnsan duyduğuna inanmamalı, gördüğünün de yarısına inanmalıymış. İyi ya da kötü, doğru ya da yanlış dediklerimiz bir şekilde yanılsamanın ürünü olabilir. Bu yanılsamaların ne olabileceğini “Sessizlik” oyununda izledik ve yeterince soyut olan oyunun bize yansımalarını naçizane soyutlamaya çalıştık. Devlet Tiyatroları’nda oynanan Moiro Buffini’nin yazdığı Sessizlik oyunu; kadını, iktidarı, dini, hırsı ve insanın iç hesaplaşmalarını çığlık çığlığa aktaran bir oyun. “Şiddet ve gaddarlığın hüküm sürdüğü Karanlık Çağ İngiltere’sinden isteğimiz ve irademiz dışında dayatılan yazgılar karşısındaki sessizliği tartışan tarihsel bir komedi…” yazıyor katalogunda. Yönetmen Mehmet Birkiye’nin ve dekorcuların inanılmaz başarısıyla, betimlemeler bile sahneye an be an aktarılmış. Oyunun ilk anından itibaren sahnede bir hareketlilik mevcuttu ve ikinci perdeyi izlerken yukarıdan yağmur veya kar yağdırılmasına, taşları insan olan bir mağaranın bir anda oluşuvermesine şaşırmamaya başladık. Güzel Fransız Prensesi Ymma’nın , hayatına sessizlikle yön verilmiş Cumbria Lordu Silence’ın, tüm gün yatağında halkını düşünen(!) İngiliz Kralı Ethelred’in ve Tanrı’yı ararken aslında kendini bulan Rahip Roger’ın hikayelerini yıllardır tanıdığımız dostlarımızı izler gibi izledik. On yedincisi düzenlenen Yapı Kredi Afife Jale Ödülleri’nde “Yılın En Başarılı Prodüksiyonu” seçilen ve yönetmenine “Yılın En Başarılı Yönetmeni” ödülünü kazandıran bu oyunu izlemenizi tavsiye ederiz. İyi okumalar…

58


SOYUTLAM

SOYUTLAMA

SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SO

Büşra KILIÇ “Söylenemiyor çok şey Susmadan…” * Dilin kemiği yoktur, kırılıp bükülmeden ve çoğu zaman düşünmeden konuşur. Alçakgönüllülük erdemine ulaşmadığından, bu hatasının farkına varamaz çoğu zaman. Hatta doğrucu olduğu için övünebilir. Ama ne kadar sert, tatlı, işini bilir, kurnaz ya da iltifatçı olursa olsun; dil sadece bir araçtır. Birinci kanaldan aldığı bilgileri çarpıtarak aktaran ikinci kanal. Zihnin en kuytu köşelerinde saklanan temiz hisler, dile geldiği andan itibaren kirlenmeye başlar. Düşününce güzeldir de anlatınca kötü olur birden. Ağızdan çıkan her kelime, tıpkı yanlışlıkla gönderdiğimiz mesajlar gibi, biz tutamadan uçup gider ve uçarken beraberinde özgürlüğümüzü de götürür. Söylediğimiz söz bize tabidir ve biz söylediğimiz söze tabiyiz. Artık herkes bildiği için söylediklerimizi, değiştiremeyiz. İşte bu döngüyü kırabilmek için bazen sessizliğimize sığınmamız gerekir. Ama bu sığıntı hali de dile geldiği anda kirlenir. “Suskunluğu asaletinden olanlar” gibi, suskunluğumuzu bir nedene bağlamak, onu muhafaza edememektir. Sessizliğimiz; aynadaki yansımamız gibi kimsenin bilmediği şeyleri bilmeli ve kimse tarafından bilinmemelidir. Karanlık bir çağda, istediğini alanların hesap vermediği günlerde sürgüne gönderilen Fransız prensesi Ymma da sessizliğine sığınanlardan. Doğduğu andan itibaren ikinci planda kalmaya mahkum edilmiş ve güzelliği metalaşmış bir kadın. Kadınlığının bedelini, bedeni kullanıldığında öğrenmiş ve sadece kendine güvendiğinden sesini duyuramamış. Sessizliğini bağırıp çağırarak koruyan; hizmetçilerinin hiç sevmediği, huysuz, aksi, sivri dilli Ymma, kendini ifade edemeden dışlanmış. O da içi başka dışı başka söyleyen, kan kusup “Kızılcık şerbeti içtim.” diyenlerden olmuş. En yakın arkadaşı ve düşmanı kendisi. Sürgüne gittiği İngiltere’de, krala bile korkusuzca karşı çıkabilen ama kendine karşı çıkamayan, ne kadar kötü olursa olsun hayatından vazgeçemeyen –aslında zavallı ve sevgiye muhtaç- biri. Ymma, tüm asabiyeti ve asaletiyle İngiltere’ye geldiğinde, kaderinin ipleri ağabeyinden İngiltere Kralı’na geçer. Kral isterse öldürebileceği Ymma’yı Cumbria Lordu ile evlendirmeye karar verir. İradesi dışında gelişen yazgısına boyun eğmemeye çalışsa da on dört yaşındaki Cumbria Lordu Silence (Sessizlik) ile evlenen Ymma, hayatının yansımasına kavuşur bir anda. Silence da Ymma gibi, dile getiremeyeceği bir şeye sahiptir. Ymma Kendi sessizliğine Silence’ın sessizliğini katıp, sırları derecesinde kendini ve Silence’ı özgür bırakır. Onun sessizliği ‘Silence’, olmak isteyip de olamadığıdır. Yıllarca düşlediği hürriyetinin anahtarıdır. Söylemediği sözlerle hem kendini hem de “Sessizliğini” korur. Sessizliğine sevgilisi, kardeşi, çocuğu gibi sahip çıkar. Gerçeğin bir kısmını söylemek ya da hiçbir kısmını söylememek, gerçeği sakladığımız kişinin gerçekliğini değiştirmektir. Yani sessizlik düpedüz yalancılıktır. (Sessizliğimizin gizli saklı kalmasının zorunluluğu bu kusuru örtmektir bir bakıma.) Lord Silence’ ın annesi de Silence’ın gerçekliğini değiştirmiş ona yeni bir gerçeklik yaratmış. Ama bu yalan, renk aralığına baktığımızda, Cumbria dağlarındaki karlar gibi bembeyaz. Annesi Silence’ı dağların, doğanın, insanların lordu yapabilmek için sessizliğini korumuş. Bazı doğrular “en doğru” değildir ve yere düşen doğruyu yerinden kaldırıp bir rafa koymak gerekir. Silence’ı Silence yapan bu sessizlik, ona düşe kalka da olsa kendi kendini keşfedebilme ayrıcalığı verdi. Sessizliğini Ymma’ya bahşedip yeniden doğdu. Sessizliği kendilerine yoldaş edip kaderin bağıyla bağlandılar ve susarak anlaşıp sonsuzluğa birlikte ulaştılar. *Özdemir Asaf 59


SOYUTLAMA

SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SO

Ezgi ŞİMŞEK

Kendimden başkası olmak istemiyorum Nasıl doğmuşsam öyleyim Kim olduğumu bulacağım* İrlanda’lı yazar Moria Buffini’nin kaleme aldığı Sessizlik oyunu, Ortaçağ İngiltere’sinde kadın ve iktidar olgularına kara bir mizansenle yaklaşırken, kim olduğumuzdan çok kim olmadığımıza da çarpıcı bir biçimde vurgu yapıyor. Kralın güçlü, lordun erkek, kadınınsa güzel kıyafetler giymek zorunda olan bir obje olması gereken bir düzende, kimliklerin aslında sadece bedenimize başkaları tarafından yüklenen anlamlar olmadığını fark ediyoruz. Zira bu oyunda kral korkak, lord bir kadın, ve kadın muhteşem bir bilge olacak kadar sessiz. Oyun boyunca karakterlerin kimlikleriyle mücadelesi gözle görülebilecek kadar somut. İktidarın temsilcisi kral, battaniyesine sarınmadan kimseyle konuşamayacak kadar korkakken, ürkek bir kralın aşkı uğruna nasıl da gittiği yerleri yakıp yıkan bir zalime dönüştüğünü, aşağılık duygusunun ve arzuların nasıl da kimlikler üzerinde etkili olduğunu görüyoruz. Ancak kimliğiyle en çarpıcı şekilde yüzleşen şüphesiz Cumbriya lordu Silence’tır. Yıllardır kendini erkek olarak tanımlayan Silence için kız olduğunu kabullenmek oldukça güçtür. Ymma’nın “Kendinin daha ne olduğunu bilmiyor musun?” sorusuna “ Bana erkek olduğum söylendi.” cevabını veren Silence, bir kimliğin başkaları tarafından nasıl oluşturulabileceğini apaçık gösteriyor. Bütün bu karışıklığın üstüne bir de kralın korumasına aşık olan Silence bunu bir türlü ifade edemeyecek ve “Kadına koca olamıyorum, adama kadın.” diyerek bu durumu kara bir komediyle dillendirecektir. Kimlikleri bastırılmış olan sadece bu iki karakter değildir elbet. Kral hariç bütün karakterlerin çıktığı bir yolculukta kralın korumasının yaptığı hakikat mantarlı güvecin yenmesiyle karakterlerin içindeki bastırılmışlık ortaya çıkıyor ve papaz Tanrı’yı sorgulayıp daha çok dünya zevkleriyle donanmış hayat istemeye başlıyor, Silence kralın korumasına aşkını ilan ediyor: yani iyi veya kötü içlerinde bastırılan ne varsa bir boşluk anında ortaya çıkarılıp kendi kimliklerini yaratmalarına bir fırsat veriliyordu. Silence, kaderi kendi istek ve iradesi ile değil dışardan gelen baskı ve yönlendirmeler sonucu şekillenen karakterlerden yalnızca biri. Seyircileri ağlanacak hale güldüren bu oyun, aynı zamanda izleyenleri zorla kim mi kim-lik mi olduklarını sorgulamaya sevk ediyor. Sadece kimlik değil kadın, güç, iktidar ve din olgularının harman olduğu bu oyun, kaderi üzerinde söz hakkı olamayanların oyuncularda vücut bulmuş ruhu gibi. Moria Buffini’nin anlatmak istediği daha pek çok şeyi yakalayabileceğimiz izlemesi keyifli, harika bir oyun. *Sophocles, Oedipus

60


AMA SO

SOYUTLAMA

SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SO

Kadriye AYDIN

Kadınların ruhu ezik olur ama, Kurtar beni Tanrı’m lütfen İsa kurtar beni lütfen. Hissettiklerimizin, gerçekte var olandan daha üstün olduğunu ve bizi yaşama bağladığını anlatırken, hissettiklerimizin de yaşadıklarımızın sonucunda oluştuğunu anlatan bir oyun Sessizlik. Cumbriya Lordu Silence, annesinin ona erkek egemen bir dünyada, kadın olmanın getireceği sıkıntılar ile yaşamaması için söylediği yalanla yıllarca yaşamışken, bir anda kendi gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalır. Yalan söylemeye gerek yok, sessizlik yeter derken, annesinin ne demek istediğini o anda anlar Silence. Kendi gerçeği ile yaşamanın kolay olmayacağının farkında olan ve zaten kadın olmanın ezik olmakla aynı olduğunu düşünen Silence, Edrick’e duyduğu aşk ile bu gerçekliği kabullenir. Cumbriya Lordu Silence aslında bir kadın olmasına rağmen, erkek olduğu söylenir herkese. O da öyle bilir kendisini, Fransız Prensesi Ymma ile evlenene dek. Erkek egemen bir dünyaya kadın olarak gelmiş olmanın bedelidir bu Silence için. Orta çağın erkek egemen dünyasında, özgürlüğünü kendi elinde tutabilmenin yoludur kadınlığını unutmak ve hatta kadınlığının farkında olmadan yaşamak. Özgürlüğün, düşten öte bir umut olmasının yoludur sessizlik Silence’ın annesi için.ve bunu çocuğuna bağışlamak ister. Özgürlük maddi bir olgu değil, soyut bir kavram olarak algılanmaktaysa eğer, onu değiştirmek veya cinsiyet temelli bir ayrıma tabi tutmak mümkün değildir. Herkes hissettiği kadar özgürdür. Oyunun sonunda bunu tebessüm ederek fark ediyoruz. Orta Çağ dönemine dair gülerken düşündüren bir oyun aslında Sessizlik. Güç, Din, Kadın başlıklarından yola çıkarak ve elbette yazarından da izler taşıyarak bu üç başlığı …sessizlik yeter teması ile anlatıyor. Kadının erkeğin bir kemiğinden yaratıldığı inancının, kadınlar için bile oldukça güçlü bir etkiye sahip olduğunu Lord Silence ile fark ederken, Prenses Ymma ile de kadınların sadece fiziksel özellikleri ile önemsendiği gerçeği ile karşılaşıyoruz. Orta çağa dair bir komedi aslında Sessizlik; ama günümüzde de var olan gerçekleri yansıtması açısından oldukça başarılı. Kim korku salabiliyorsa gücü var demektir, Tanrı misali önermesiyle de güç ve tanrı kavramlarının insanlar tarafından farkında olarak ya da olmayarak nasıl bir araya getirildiğini ve belirsizlıkten duyulan korku ile bu korkuya karşı direncin kendiliğinden nasıl meydana geldiğini Rahip Roger’ın kişiliğinde veriyor oyun. Moira Buffini’nin 1999 yılında yazdığı bu oyun anlatmaya çalıştıklarımdan çok daha ötesinde bir oyun ve aslında hissettiktirdiklerini anlatmak da kolay değil. Lord Silence’ın yaşadığı kimlik sorunu somut bir şekilde işlenirken, aslında birçok kadının bu sorunu psikolojik olarak yaşadığını da Prenses Ymma karakterinde görüyoruz. Fırsat bulanların görmesi gereken, çok özel bir oyun.

61


TÜRKİYE’DE DÜŞÜNCE TUTSAKLIĞI M. Cansın SÜSLÜ BİR SOYUTLAMA İLE BAŞLANGIÇ

ortamı yaratmaktır. Zira düşünce özgürlüğü tartışmalarında Türkiye’de kaleme alınan bir denemenin “kalıbını yırtması”, bizce ancak bu yolla sağlanabilir.

Düşünce özgürlüğü, ilk bakışta temelinde yatan “düşünce” kavramından dolayı soyut görünmektedir. Çünkü gerçekten de düşünce, bireyin iç dünyası ile alakalıdır ve bu bakımdan sosyolojik laboratuvarda- ki bu da temelde “insan”dır- araştırılabilecek ve tanımlanabilecek çoğu konudan daha zordur. Ancak; düşünen bireye etki eden çevresel, sosyal, ekonomik, kültürel vb. etmenler sonucu düşünce bir yerde bireyden çıkıp topluma yayılmakta ve onu sarmalamaktadır. Bu durum, günümüzün küreselleşen dünyasında kitle iletişim araçları ile düşüncenin kendi serbest ortamında gelişmesini sağlamakta ve bireye onu savunma hakkını vermektedir. İşte tam da bu noktada düşünce özgürlüğü hukuksal alana girmekte ve “somut” bir kavram olmaktadır.

TÜRKİYE’NİN DÜŞÜNCEYE VERDİĞİ ÖZGÜRLÜK Türkiye’de düşünce özgürlüğü konusu incelenirken, yukarıda bahsedilen Batı reformlarını atlamak ve sosyal ya da hukuksal alanlardan sadece birince çözüm getirmeye çalışmak yeterli olmayacaktır. Çünkü düşüncenin anlam kazanması ancak gerekli yaşam standartlarının oluşturulması ile sağlanabilir. Bu sağlanırsa düşünce özgürlüğü hukuksal ya da sosyal bir sorun olmaktan çıkacaktır. Düşünce özgürlüğü çalışmalarının ve hatta çatışmalarının tarihsel boyutları yadsınamaz. Amerika İç Savaşı’nda Kuzey ve Güney kesimler arasındaki farklılıklar, Fransız Devrimi’nde eşitlik, özgürlük, kardeşlik kavramları ve bu temellerde çoğaltılabilecek birçok örnek, hala güncelliğini korumaktadır. Türkiye, Kurtuluş Savaşı sonrasında tartışmalı kararlar ve sallantılı hukuksal altyapı ile özgürlük konusunda nasıl bir ortam oluşturulduğu farklı bir tarihsel tartışmanın söz konusudur elbet, ancak genel bir “özgürlük bildirisi” vb. olmayan bir ülkenin anayasası, özgürlük kavramının dayandırıldığı bir materyal olabilmektedir. Örneğin 1961 Anayasa’sının kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına alması, insan haklarına dayananbir toplum sözleşmesi yapısında olması, temel özgürlük olan düşünce özgürlüğünün de dolaylı ve hatta belki de bazı anlamlarda doğrudan dile getirildiği önemli bir materyaldir. Bu “belge”de anlatılmak istenen konusunda hukuksal bir araştırma yapmak elbette bu denemenin konusu değildir ancak; insan haklarına dayanma olgusunun bizlere daha ağaç yaşken öğretilen hatta belki de dayatılan “Özgürlüğün sınırı, başkalarının özgürlüğünün başladığı yerde biter.” kalıbının mantıksal dayanağı da bu belgede görülebilir.

Düşünce özgürlüğü her şeyden önce hukuksal bireyin evrensel olarak en temel hakkıdır. Demokratik ve çoğulcu rejime sahip Batı ülkelerinin çoğunda bu hak, 18. yüzyıl başlarında anayasal hareketlerin temelinde olmuş ve yine anayasa ile güvence altına alınmıştır. “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik.” idealleri ile devinim kazanan 1789 Fransız Devrimi, bahsedilen anayasal hareketlerin bir anlamda başlangıcıdır. Birey hak ve özgürlüklerinin korunması, iktidarın sınırlandırılması her zaman bu hareketlerin kaynağı ve aynı zamanda yol haritası olmuştur. Bu bakımdan demokrasinin temel ilkesi sayılabilir. Tabi bir hayalden bahsetmiyorsak.

Rasyonel tartışmalar, çoğu zaman obsesif insanlar üzerinde etkili olmaz. Bu obsesiflik herhangi bir “meta”ya karşı olabilir; din, müzik, araba, aşk vb. Dikkat edildiğinde obsesiflik ile bağlanmak ya da mental bir bağ kurmak arasında büyük bir fark olduğu görülecektir. Muhakeme etmeden kabul edilen bir “şey” çok kolay bir şekilde metaya dönüştürülebilir. Çünkü onun sağladığı faydanın doğal ya da dolaysız olması, varlığının gerekliliği, “neden?”leri sorgulanmaz. Öyle ki, bazı olguları ve kavramları sorgulamak neredeyse yasaktır. Bu yasak da o olguları ve kavramları “yaratan”ın ta kendisi, yani insan tarafından konulmuştur. Türkiye söz konusu olduğunda bu bahsedilenlerin tanıdık gelmesi normaldir. Aslında düşüncelerin düşünce olarak kalma

Türkiye’de düşünce özgürlüğü tartışmalarının güncelliğini koruması, bu çalışmanın içerdiği temel tartışmadır. Batı’da bahsedilen hareketlerin geliştiği sırada Türkiye’de iktidarın sınırlandırılmasını ve temel hak ve özgürlüklerin korunmasını sağlayacak bir düşüncenin gelişmemiş olması, bu konudaki güncel tartışmaların kaynağını oluşturur. İnsanlar arasında bu tarz tartışmaların gelişmesi ve sonunda aynı yönde reform yapılması çok zaman almış ve dolayısıyla eksik yönleri de beraberinde getirmiştir. Bu çalışmada hedeflenen, düşünce özgürlüğünün iddia edildiği şekilde Türkiye’de bir “tutsaklığa” dönüşmesinin sebeplerini genel hatlarıyla ve güncel sayılabilecek örneklerle inceleme ve tartışma 63


sı elbette sıkıntı yaratan bir durum değildir ancak; onlar bir söz öbeği oluşturmaya başladığında büyük sorunlar ortaya çıkar. Bu trajikomik ironinin aslı işte bu bahsedilen obsesyonun düşünce katlinde şekillenir.

“özgürlüğüne kavuşması” olmuştur. Peki ne anlamda? Bu konuda okurların görüşleriyle şekillenecek bir örnek, bizce sosyolojik anlamda düşünce farklılıklarını ve aslında düşüncenin özgürlüğünün böyle bir anlam kazanması gerektiğini gösterecektir.

Kitapların yasaklanması, internet sansürü, doğası gereği muhalif sanatın susturulması... Türkiye hala “gelişmekte olan ülke” görünümlü gelişmemiş ülke iken, bu konularda profesyonelleşmektedir. Tutuklu gazeteciler, yazarlar, öğrenciler ve aydınlar bunun kanıtıdır. Kısa ve güncel bir örnek: Fazıl Say ve Twitter davası. Uzun süre gündemi sarsan bir konu olan bu dava, bilindiği üzere Fazıl Say’ın Ömer Hayyam’a ait olan bir dörtlüğü paylaşması sonucu “İslam’a hakaret” olarak belirtilen bir suç üzerinden açılmıştır ve sonucunda Fazıl Say hüküm giymiştir. Malum dizelere karşı yine aynı sosyal platform üzerinden Fazıl Say’ın şahsına yönelik diğer “sanatkar”lar ve kullanıcılar tarafından verilen cevapların hakaret boyutu, başkasının sözlerini paylaştığı için Fazıl Say’ın yaptığı varsayılan –ki bu tamamıyla bir düşünce manipülasyonudur- hakaretlerin boyutunu aşmış olsa da hüküm giyen Fazıl Say olmuştur.

Youtube’da birçok reklam görülür. Kimi bir site, kimi bir müzik grubu, kimi ise bir marka reklamı olabilir. Bu reklamların yayınlanma çeşitleri vardır. Örneğin videolar, resimler ya da bannerlar(“hareketli resim” olarak çevrilebilir) ile yayınlanabilir. İşte son dönemde gündemde olan bir reklam da ABD Başkanı Barack Obama’nın oynadığı reklamdır. Gerçek anlamda rol aldığı bu spoof*’da, Oscar ödüllü aktör Daniel DayLewis’in, Lincoln’u canlandırdığı filmden sonra bir de başkan Obama’yı canlandırma çalışmaları görülmektedir. Obama kendisini oynasa da Dainel Day-Lewis olarak tanıtılması ve Obama’nın aksanının zorluğundan, hareketlerinin aksaklığından bahsetmesi, bu reklamın çarpıcı noktasıdır. Objektif olarak düşünüldüğünde, bu düşünce özgürlüğünün bir örneğidir. Elbette bu noktada bir ABD savunması yapılmamaktadır ancak; Türkiye özelinde düşünüldüğünde böyle bir reklamın yapılmasının imkanları, siz değerli okuyucuların görüşlerine bırakılmıştır.

Sözümüz meclisten içeri olsun bir not olarak geçelim, okumakta olduğunuz bu dergiye dahi, yazarların ya da okurların düşüncelerine saygı gösterdiği ve onları hiçbir zaman engellemediği aksine desteklediği için çeşitli eleştiriler gelmiş, çalışan öğrenciler bu doğrultuda revizyon yapma gerekliliği hissetmiştir. Dikkat edildiğinde, bu platformun “çalışanları” gönüllü öğrencilerdir. Herhangi bir “destek”leri de yoktur.

BİTİRİRKEN Farklı yönlerden verilen bu örnekler aslında Türkiye’ye yöneliktir. “Türkiye’de düşünce tutsaklığı” denilmesinin sebebi de aslında yaşayan insanların kendilerinde, düşüncelerinin şekillendirilmesini başka ellere bırakma teslimiyetini taşımalarıdır. Hak, özgürlük, eşitlik vb. kavramların çok tartışmalı olduğu bir ortamda, vicdan muhasebesi yapmak bir bakıma yersizdir. “Düşünmek” nadir bulunan bir olgu haline gelmiştir. Tıpkı “varolma”nın “yaşama” ile karıştırılması gibi. Dolayısıyla düşüncelerinden sorumlu tutulan bir birey, aslında yaşamından sorumlu tutuluyordur. Bunun sınırsız bir “özgürlük” olmadığı aşikardır ancak; tutsak edilecek bir olgu da değildir. “Suç işleme ihtimali” ile gözaltına alınan aydınlar ve öğrencilerin “düşünme yetileri” de zincire vurulmaktadır. Bu muğlaklık çözülmeden, düşünceler kelimelerle buluşamayacaktır.

Sosyal ağ, düşünce özgürlüğü ve küreselleşmenin getirdiği iletişim kolaylığı iç içe geçmiş durumdadır. Öyle ki, “herkes düşüncelerini söylemekte özgürdür” kalıbı, bilgisi olmayan fikirlerin ortaya çıkmasını hızlandırmış ve düşünceler temelsiz bir şekilde savunulmaya başlanmıştır. Sanal paylaşım sitelerinde yaratılan tartışma ortamları İstiklal’de yürürken tanımadığınız birine çarptığınızda çıkacak tartışmadan daha sıkı ve “ateşli” hale gelmiştir. Dolayısıyla gerçeklik yerini sanal hayata bırakmış; buluşma yerleri, kafeler vb.nin yerini ise Facebook, Twitter, Youtube vb almıştır. Bunun doğal sonucu da, yukarıda soyutlamasını yaptığımız düşüncenin bu platformlarda somut halini alarak *

“Bir nevi parodi. Burada kullanılan anlam, reklam içerisinde anlatılmak istenenin bir kandırmaca yolu ile anlatılmasıdır.”

64


Roman Tadında Bir Tarih Şaheseri Endülüs Tarihi Ziya Paşa 664 s. / Harita ilaveli 5. Baskı

Balkan Savaşlarının Yüzüncü Yılında Balkan Savaşı Hikayeleri Doç. Dr. Nesime Ceyhan 264 s.

II. Abdülhamit’e Danışman Yıldız Sarayı’nda Bir Papaz Sabuncuzade Louis Alberi 384 s.

*

/elestkitaplar /elestkitaplar

Simya Kur’an’da Şifa Sırları Kubilay Aktaş 192 s.

Vahiy Sürecinde Kadın Kadın Oradaydı Kolektif 294 s. / 13. Baskı

Gizli Telkinle Kuran Terapisi Kubilay Aktaş 160 s. / 7. Baskı

Reformcu Sultan II. Mahmut Muammer Yılmaz 240 s.

Emile Bir Çocuk Büyüyor J.J. Rousseau 248 s. / 11.Baskı

Çocuklarda Mahremiyet Eğitimi Labirent - Çocuklarda Utanma Duygusu Nasıl Gelişir? Uzman Pedagog Adem Güneş 136 s. 11. Baskı

Tüm kitapçılarda!

Selis Kitaplar

Kitap denince söyleyecek sözümüz var...

(0212) 514 56 53

twitter.com/seliskitaplar

* Elest, Selis Kitaplar Basım Yayın San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin

www.seliskitaplar.com

facebook.com/seliskitaplar

Teolojik Eserler markasıdır.



Minerva Dergisi - Sayı:13