Issuu on Google+

YAZGI APARTMANI Mutfaktan gelen gürültüyle irkildi Berrin. Haylaz kedi yine ortalığı karıştırmıştı anlaşılan. Hızlıca sandalyesinden kalktı, dağınık odasında geniş adımlarla ilerlerken bir gün önce kaybettiği kulaklığını bulmak için etrafa saçtığı kıyafetlerinin üzerine basmamaya özen göstererek yarım açık duran kapının aralığından süzüldü, karanlık ve boş koridoru acele adımlarla arkasında bıraktıktan sonra mutfağa girer girmez gördükleri karşısında gülsün mü ağlasın mı bilemedi. Pamuk, setin üzerinde duran süt şişesini yere düşürmüş, ardından hiçbir şey olmamış gibi süte buladığı patileriyle salona doğru gitmişti. Berrin de peşinden salona ilerledi. Pamuk’u halının üzerinde suçlu bir çocuk gibi onu beklerken bulunca kıyamadı zavallıya. Bilgisayarın başında geçirdiği son üç saatte, kedisi bitmek bilmez miyavlamasıyla acıktığını ona söylemeye çalışmıştı oysaki. Suçluluk duygusu içini kemirirken Pamuk’un başını okşadı ve mutfağa geri dönüp temizliğe koyuldu. Mutfağı temizleyen Berrin, Pamuk’un kurumaya yüz tutmuş ayak izlerini silerek geniş ve aydınlık salona doğru ilerledi. Salonun ortasındaki son izleri de temizledikten sonra elindeki paspası bir kenara atıp deniz manzaralı pencerenin önündeki koltuğa bırakıverdi kendini. Koltuğa uzanmasıyla Pamuk’un üzerine zıplaması bir olmuştu. Keyifle mırıldayan kedisini severken düşüncelere daldı Berrin. Pamuk’la bahçede karşılaştıkları ve onu eve aldığı gün gelmişti aklına. Siyah beyaz tüylü, yeşil gözlü sempatik hayvan, nasıl da yuvarlanıyordu bahçedeki çimenlerde. Köpek egemenliğindeki mahallesinde kedinin fazla yaşamayacağına kanaat getirmişti Berrin. Tek başına yaşadığı için fazla düşünmeye gerek duymadan alıp eve getirmişti merdivenlerden yukarı çıkarken adını Pamuk koyduğu kedisini. Üç katlı bir apartmandı burası. Berrin ve kedisi üçüncü katta oturuyordu. Bina aşağı yukarı otuz senelik vardı. Bakımsızdı belli ki, yer yer sıvaları dökülmüş, üzerindeki soluk yeşil boya silinmeye yüz tutmuştu. Eski model, kirli beyaz renkteki panjurları, yorgun argın pencerelerde oturmaya devam ediyordu. Bu halleriyle yaşlı birer baykuşu andırıyorlardı. Yapılışından bu yana geçen otuz sene, binanın asaletini azaltmaya yetmemişti. Aksine çevredeki binalar arasında dikkat çekmeye devam ediyordu “Yazgı Apartmanı”. Alçak bahçe duvarlarının üstündeki tellere tutunmuş sarmaşıklar, binanın çevresini sarmıştı. İç kısımdaki bahçe -güneş ışığından yeterince yararlanamamış olacakkurumaya başlamış, bakımsız çimenlerle kaplıydı. Geniş kaldırım taşlı sokağa açılan, paslanmış ve kirli demir kapı, bu binanın dış dünyayla tek bağlantısıydı. Bundan yirmibeş sene önce, Yazgı Apartmanı’nın en üst katında Tarık adında bir genç otururdu. Belediyede yazı işlerine bakardı Tarık. Kazancı da iyiydi hani. O dönemlerde ilçe merkezinde böyle güzel bir dairede oturmak kolay değildi. Burada yaşama fırsatını elde ettiği için şanslı sayıyordu kendini Tarık. Ancak sandığı kadar şanslı değildi, zavallı adam. Evdeki üçüncü ayını dolduramadan çok sevdiği evinin deniz manzaralı salonunda cansız bedenini bulmuştu komşuları. Kimisi intihar ettiğini söylüyordu, kimisi cinayete kurban gittiğini. Tahkikat yapılmıştı ama kesin bir sonuç çıkmamıştı. Zamanla binanın diğer sakinleri de başka dairelere taşındılar. Onların yerlerine yeni aileler, bekarlar geldi geçti. Tarık’ın ölümü unutuldu. Üç katlı Yazgı Apartmanı, otuz seneye merdiven dayayan hayatında kâh çocuk sesleriyle çınladı, kâh ağıtlarla inledi, ama denize bakan panjurlu gözlerindeki parlaklık hiç azalmadı. Yerinden sıçrayarak uyandı Berrin. Kucağındaki Pamuk da korkmuş, pençeleriyle kazağına tutunmuştu. Kendine gelen Berrin, kediyi yavaşça halının üzerine bıraktı. Bilgisayar başında geçen


saatlerden sonra koltukta uyuyakalması normal sayılırdı. Ama korkuyla uyanmak? O da bu ev için normaldi artık. Evini seviyordu Berrin. Ancak ara sıra bir huzursuzluk kaplıyordu içini. Özellikle salonda. Duvarlarda küf vardı biraz, ama sanki ondan daha ağır bir koku vardı bu odada. Evin sahiplerini düşündü Berrin. Yaşlı bir adam ve karısı. Bu evde beş yıl oturduklarını söylemişlerdi. Aslında evi kiralamak için yaşlı adamla pazarlık etmesine dahi gerek kalmamıştı. Adam kendiliğinden epey indirim yapmıştı. Berrin biraz şüphelenmişti ama her şey normal görünüyordu. Zaten acilen bir ev bulması gerekiyordu, gezmekten yorulmuştu. Daha fazla incelemeye gerek görmeden ev sahibiyle anlaşmıştı. Böyleydi işte Yazgı Apartmanı. İçinde böyle yüzlerce, binlerce hikaye yaşanmıştı. Buradan her geçen, bir anı, bir iz bırakmıştı. Şimdi yıkılıyordu Yazgı Apartmanı. Binanın ömrünü doldurduğunu düşünüyordu üçüncü kattaki salona giren herkes. Ağır bir koku vardı burada, sebebi bir türlü anlaşılamıyordu. Herkes denizi, nemi suçlu ilan etmişti. Bu yüzden kokuyordu apartman onlara göre. Oysa ki deniz, en iyi dostu olmuştu binanın. Her sabah birbirlerine selam vermişlerdi, her gece birbirlerine el sallamışlardı. Dalga dalga köpüren deniz değildi bunun sorumlusu. Birbirlerini çekemeyen, birbirlerinin canına kast eden, birbirlerine yapmacık selamlar veren apartman sakinleriydi. Onların kötü kokusu sinmişti apartmana. Kokuyu alanlarsa bu kötülükten haberi olmayan insanlardı. Belki deniz manzarasına bayılıp bu evde yaşamaya karar veren, belki de hayatlarındaki tek idealleri böyle bir evde oturmak olan insanlar. Yıkılıyordu Yazgı Apartmanı. Yerine sekiz katlı bir bina yapılacaktı. Onun duvarları daha sağlam olacaktı, kokmayacaktı geniş salonu, Yazgı Apartmanı’yla aynı kaderi paylaşmayacaktı. En azından insanlar öyle sanıyordu. Bu kokunun doğal yollarla oluşmadığını, yine insanlar tarafından duvarlara bulaştırıldığını bilseler, bu kadar zahmete girmezlerdi herhalde. Dünyayı çepeçevre değiştirebilen, her yeri binalarla donatan insanoğlu, kendi sebep olduğu kokuya çare bulamıyordu hala. Zaman geçiyordu, yıkılan apartmanların yerine yenileri yapılıyordu, isimleri farklı, yazgıları aynı…

Emirhan DOĞAN


Yazgı Apartmanı