Page 1

NADOLU RKEOLOJİSİ Prof. Dr. Veli SEVİN

it Pvin

G E N İ Ş L E T İ L M İ Ş

UÇÜNCU

BASI M


Molla Fenari Sokak, Der Han 40-42, 3 44 10 Cağaloğlu - İSTANBUL Tel: (0212) 527 01 65 - (0212) 511 51 90 Belgegeçer: (0212) 511 47 76

www.deryayinevi.com e-posta:info@derkitabevi.com • YAYIN NO : 215 • Basım: Önsöz Basım-Yayıncılık, Topkapı-İSTANBUL. ' • ISBN 975-353-138-4

© DER YAYINLARI - 2003

Copyright © Bu kitabın, Türkiye'de yayın hakları Der Yaymevi'ne aittir. Her hakkı saklıdır. Yayınevimizden yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen alıntı yapılamaz. Hiçbir şekilde kopya edilemez, fotokopi, faksimile veya başka bir şekilde çoğaitılamaz ve yayınlanamaz.


Başlangıçtan Persler'e Kadar

ANADOLU ARKEOLOJİSİ

Prof. Dr. Veli SEVİN Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Öğretim Üyesi

Ü Ç Ü N C Ü BASI M

D 0R YRYinifm İ S T A N B U L - 2003


iç in d e k il e r

ÜÇÜNCÜ BASKIYA BAŞLARKEN.....................VII İKİNCİ BASKIYA BAŞLARKEN....................... VIII BAŞLARKEN............................................................. IX GİRİŞ.............................................................................. 1 PALEOLİTİK ÇAĞ: Mağaralar ve Avcılar...............7 MESOLİTİK ÇAĞ: Ara Taş D önem i...................... 14 NEOLİTİK ÇAĞ: Köyler ve Köylüler..................... 18 Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ............................. 21 Erken Neolitik Ç ağ............................................... 48 Geç Neolitik Çağ....................................................67 KALKOLİTİK ÇAĞ: Örgütlenen Köyler...............78 Erken Kalkolitik Çağ............................................ 79 Geç Kalkolitik Çağ...............................................101 İLK TUNÇ ÇAĞI: Kaleler ve Beyler ...................116 ORTA TUNÇ ÇAĞI: Persler ve Tüccarlar.............151 SON TUNÇ ÇAĞI: Hitit İmparatorluğu................174 DEMİR ÇAĞI: Anadolu Devletleri........................ 194 Geç Hitit Beylikleri..............................................195 Urartu Krallığı......................................................201 Phryg Krallığı.......................................................239 Lydia Krallığı.............. :.......................................266 SEÇİLMİŞ TÜRKÇE BİBLİYOGRAFYA............289 ANADOLU'DAKİ BAŞLICA KAZILAR.............293 SÖZLÜK.................................................................... 303


U Ç U N C U BASKIYA BA ŞLA R K EN

Bugün üzerinde Türkiye Cumhuriyeti'nin ku­ rulu olduğu Anadolu yarımadası, konumu gereği dünyadaki gelişmelerden çabuk etkileniyor, bazen olumlu, bazen de olumsuz. Birlikte yaşıyoruz ve görüyoruz olup bitenleri bir bir. Bu hep böyle sürüp gitti bu topraklarda binlerce yıldan beri; sıkıntılı, bunalımlı günler yaşadı insanları çoğu kez. Bazen de huzuru, mutluluğu gördüler kuşkusuz. Farklı etnik kökene dayanan yüzlerce halk vardı yan yana. Ama yine de büyük devletler kurabildiler, görkemli uy­ garlıkları paylaşabildiler birbirleriyle el ele. Anadolu uygarlıkları böyle bir başarının, böyle bir sabrın ve böyle bir birlikteliğin ürünüdür. Elinizdeki, üçüncü basımı yapılmakta olan ki­ tap bu gelişmelerin, eski Anadolu insanlarının kısa bir öyküsüdür. Onları tanıdıkça daha çok sevecek, sevdikçe de daha çok tanımak isteyeceksiniz. Türkiye'de eski Anadolu insanını öğrenmeye yönelik çalışmalar yapılıyor her yıl, kazmalar, çapa­ lar, kürekler, malalar ve fırçalar aralıyor geçmişin gizemini yavaş yavaş. Bu yüzden de eskiyor yazılan­ lar....


İK İNC İ BASKIYA B A ŞL A R K EN Anadolu Arkeolojisi kitabının ikinci baskısı genişletilerek yapılıyor. Çünkü yarımadanın on bin­ lerce yıllık geçmişine açılan kapının kanatları her yıl bilimsel kazılarla biraz daha aralanıyor. Bilgiler giderek artıyor. Ancak yine de Anadolu uygarlıkları kapalı kutu olma özelliğini hala korumaktadır. Yeni kuşakların daha modern yöntemlerle bu alana yö­ nelmesi bu bilmecenin çözümünü hızlandıracaktır. Elinizdeki kitap bu sürece olumlu bir katkıda bulunabilirse ne mutlu.

Van 1999


BA ŞLA RK EN Türkiye çoğu kez büyük bir açık hava müzesi olarak tanımlanır. Bu doğru bir yakıştırmadır. Çün­ kü bu bereketli topraklarda insanoğlu yüz binlerce yıldır yaşar gider, kah büyük devletlere ve uygarlık­ lara parlak imzalar atarak, kah silik ve solgun bir iz bırakarak. Onları kimi zaman Kaniş'in dar sokakla­ rında, kimi zaman Ephesos'un mermer caddelerinde, kimi zaman Urartu'nun yalçın kayalıklarında, kimi zaman da Süleymaniye’nin kubbeleri altında bulabi­ lirsiniz hala. Binlerce yıldır gelip geçmiş, parlayıp sönmüş olan bu uluslar rengarenk Anadolu mozayiğinin taşlarıdır. Bu mozayik ne doğuya, ne batıya tıpa tıp benzeyen ve ne de onlardan tümüyle farklı, olabildiğince özgün bir kültürel sentezin ürü­ nüdür, sıcak ve insana yakın, Anadolu sentezi.... Elinizdeki kitap mozayiğin en eski, en tozlu taşlarını, eski Anadolu uygarlıklarını tanıtmak, sev­ dirmek amacıyla kaleme alınmıştır. Tozlu taşlar ışıyıp parladıkça mozayik daha da güzelleşip uyumlu bir hale gelecek; Anadolu'da yaşamanın keyfine varılacaktır. Kitabın hazırlanması sırasında Nevali Çori ta­ pmağına ilişkin restitüsyonları vererek yardımlarını esirgemeyen Alman Arkeoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Harald Hauptmann'a teşekkürlerim son­ suzdur. Tarabya 1996


g ir iş

İnsanoğlu bu g ü n içinde yaşadığı kentleri, her gün girip çıktığı, ö m rü n ü n geçtiği evleri hiç yadırgamaz. Sanki bildim bilesi vardır b un lar insanın yaşamında, sanki insanoğlu gözünü daima b ir çatı altında açm ıştır dünyaya. H ep böyle sanılır, hep böyle d ü şü n ü lü r nedense. Oysa çok değil, atalarımız ilk k o n u t ve köyleri­ ni daha 10 bin yıl kadar önce kurm aya başla­ mışlardı, yüz binlerce yıl mağara köşelerinde barınm aya çalıştıktan sonra. Bu 10 bin yılda da, birkaç hanelik köylerden m ilyonluk kentlere, yarı yarıya yer altına k u ru lm u ş kulübelerden gökdelenlere doğru geliştirdi uygarlığını hiç duraksam adan. Asya ile Avrupa arasında adeta b ir köprü görevi üstlenen Anadolu yarımadası, engebeli topografık yapısına karşın, ko n u m u , elverişli coğrafi özellikleri ve zengin doğal kaynakları y üzünden tü m bu gelişmelere tanık oldu. Ayrı ayrı köşelerinde yaşayan, çoğu kez birb irin d e n habersiz toplum ların farklı gelişim süreçleri geçirmelerine olanak sağladı, barınak oldu. Bu yüzden Anadolu uygarlıkları, y arım adanın in ­ sanoğluna sunduğu olanakların bir sonucudur. Eğer bu, tek düzelikten uzak, çok renkli bir uygarlıksa b u n u yine ona borçluyuz. Anadolu'yu bölgesel uygarlıklar ülkesi ola­ rak tanım lam ak da olasıdır. Sözgelimi Ç ukuro-


va K onya O v a sın d a n , Göller Bölgesi İzm ir yö­ resinden, M arm ara Bölgesi Malatya-Elazığ çev­ resinden, D oğu A nadolu da G üneydoğu A na­ dolu'dan oldukça farklıdır bu eski zamanlarda. Ulaşım olanakları kıt, dağlarsa geçit vermez bu diyarda. A nadolu mozayiğinin taşları birer b i­ rer ışıldarlar adeta, her biri kendi köşesinde. A n a do lu'n un uygarlık tarihi açısından önem i de bu çok renklilikten kayn aklanm akta­ dır. N ite k im aşağıda görüleceği üzere, bu d u ­ ru m ta rih in in hem en her dö nem ind e karşımıza çıkacaktır. A ncak bu denli uzun ve bölgesellikle örgülü b ir süreci anlatm ak da pek kolay değil­ dir. Özellikle farklı k ültü rlerin ortaya çıkış, gelişim ve sona erişleri ile b u n ların birbirleriyle ilişkilerini yalnızca çanak çöm lekçilikteki kim i farklılaşm alardan yola çıkılarak yapay sınırlar ya da çağlar içinde ele alm an ın getirdiği so ru n ­ lar önem li sıkıntılara yol açmaktadır. Sözgelimi VI. bin yılın* ilk yarısı içinde çıkan ve boyalı çanak çömlek kü ltürlerin i ifade etm ekte hala kullanılan K alkolitik terim i tüm üyle yanlıştır. Bu yapay d ö nem de ne m adencilik ve ne de çöm lekçilikteki boya bezeme ilk kez ortaya çıkm ıştır; ancak elinizdeki kitapta genel olarak benim senm iş bu gibi terim leri değiştirerek yeni bir karm aşa ortam ı yaratm aktan da kaçınılm ış­ tır. B urada m ü m k ü n olduğunca karışık ayrın­ tılardan uzak kalınarak, okuyucuya daha basit anlaşılabilir bir tablo sunulm aya gayret edilmişGünümüzden Önce (G.Ö)'ler dışında kitapta geçen tüm tarihler M.Ö.'ye aittir.


tir. Ç ünkü temel amacımız Anadolu uygarlıkla­ rının eskiliği ve renkliliğini gösterebilmek, sonuçta da onları sevdirebilmek, benim setebilmektir. Bizdeki ilgisizliğe karşılık, uygarlıklar ü l­ kesi Anadolu Avrupalı gezginlerin dikkatini çok erken yıllardan itibaren çekmişti. Bu tarih XIX. yüzyılın başlarına değin uzanır. O sm anlı Devleti'nin b u alandaki v u rd u m duymazlığı onları bu topraklarda çok etkin kılm aktaydı. Başkent İstanbul'dan fermanı kapan Avrupalı müze ajanları yarım adanın dört bir yanına da­ ğıldılar ellerinde kazmalarıyla çok geçmeden. Önce yüzeyde bulu n an lar derlendi bir bir. Sir Charles Fellows 1838’de K santhos, 1857’de de Bodrum 'daki M ausoleion'dan taşıdı en göz alıcı parçaları Londra'ya gemilerle. O n u 1869'da J.T. Wood izledi Ephesos A rtem isionu'nda ve di­ ğerleri sonra. Birbiri ardına sürüp gitti yağma ta ki O sm an H am d i Bey'e dek yarımadada. M o d ern T ürkiy e arkeolojisinin temelleri ise C u m hu riy et D önem i'nde atılır A tatürk tara­ fından. O 'nu n 1931 yılında K onya’dan Başba­ kan İsm et İnönü'ye çektiği: "M em leketim izin hem en her tarafında emsalsiz defineler halinde yatm akta olan kadim (eski) m edeniyet eserleri­ n in ileride tarafımızdan meydana çıkarılarak ilmi b ir surette muhafaza ve tasnifleri ve geçen devirlerin sürekli ihmali y üzünden pek harap bir hale gelmiş olan abidelerin muhafazaları için m üze m ü d ürlük lerin e ve hafriyat (kazı) işlerinde kullanılm ak üzere arkeoloji m ütehas-


sıslarm a kat'i lüzum vardır." yolundaki telgrafı b u yönde atılmış en önem li adım dır. Aynı yıl T ü r k T a rih K u ru m u , b u n lard an 4 yıl sonra da genç arkeologları yetiştirecek A nkara Ü niversi­ tesi D il ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulur. B u nu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fak ülte­ s in in Arkeoloji K ü rsüsü ve E n stitüsü izler. A hlatlıbel ve Alacahöyük'te ilk kazılar başlatı­ lır; arkeoloji eğitimi için yurt dışına çok sayıda öğrenci gönderilir. Nazi A lm anyası'ndan kaçan bilim adam larına kucak açılarak arkeoloji bili­ m in in gelişmesi sağlanır. H .G üterbock, H .T h . Bossert, B .L andsberger ve E.Bosch gibi hocalar yetiştirir ilk öğrencileri Ankara'da, İstanbul'da. B ugün y u rd u m u z d a bir yıl içinde gerçek­ leştirilen 120 kadar kazıdan 75'i; 95 kadar yüzey araştırm asından da 54'ü T ürkiyeli bilim a d am ­ larınca y ü rü tülm ek tedir. Uluslararası düzeyde­ ki bu çalışmalar T ü rk iy e'n in hem en h er bölge­ sine yayılmıştır*. İn sa n ın yeryüzünde geçirdiği, giderek hız­ lanan gelişim süreci çeşitli evrelere ayrılarak incelenir. B unlar, teknolojik ilerlemeler gözönüne alınarak düzenlenm iş yapay evreler­ d ir ve sürecin daha kolay b ir biçim de anlaşıl­ m asına yardım etm ek am acm dadırlar. Buna göre: M ağaralarda yaşadığı, yoğun avcılık ve toplayıcılıkla geçen ilk uzun dönem ler Paleolitik; köyler k u ru p üretim e başlaması N e ­

*

Kitapta adı geçen kazı yapılmış arkeolojik merkezler için ekteki listeye bakınız.


olitik; ü retim de uzm anlaşarak toplum sal geliş­ melere yol açması K alkolitik; tu nç alaşım ım bulması ve karm aşık b ir toplum sal yapıya ka­ vuşması T u n ç Çağı; son olarak dem ir m adenini keşfederek yoğun bir biçim de yaşam ına alması da D e m ir Çağ olarak adlandırılır. Aşağıdaki satırlarda insanın A nadolu ya­ rım adasındaki gelişimi bu yapay bölünm elere sadık kalınarak ele alınmıştır.


PALEOLİTİKÇAĞ: MAĞARALAR VE AVCILAR

İn sano ğlu n un Anadolu yarım adasındaki en eski yerleşmeleri Paleolitik Çağ'm Paleolitik Çağ'ın başlarına değin uzanır. Palaios= e sk i ve liîhos- t a ş sözcüklerinden türetilerek Paleolitik yani Eski Taş Çağı ya da Türkiye'deki yaygın kullanım ıyla Y ontm a Taş Devri adı verilen bu dönem de insanlar değişken iklim koşullarına u yum sağlamaya çalışarak, geniş coğrafi alanla­ ra seyrek ve dağınık d u ru m d a yayılmışlardı. M esken olarak önceleri doğal mağaraları, kaya altı sığm aklarını ve giderek açık havada, dal, çalı çırpı ve hayvan postlarından yaptıkları çok ilkel barınakları kullanm ışlardı. Sürekli o tu ­ rulm ayan bu barınaklar, besin kaynaklarının konum uyla ilgili olarak zaman zaman yer değiş­ tirm ekteydi. Ü retim k o n usun da hiç bir bilgisi olmayan, geçim ini avcılık ve toplayıcılıkla sağ­ layan ilk insanlar g ünlük yaşantılarını, doğada kolaylıkla b u lu n a n iri çakıl taşlarından kaba aletler yaparak kolaylaştırmaya çalışıyorlardı. İnsanlık tarihi sürecinin en uzun b ö lü m ü ­ nü oluşturan Paleolitik dönem , taş teknoloji­ sindeki gelişime göre, "Alt", "Orta" ve "Üst" ol­ m ak üzere üç ana bölüm e ayrılmaktadır.


A nadolu yarım adasındaki en erken yer­ leşme izleri Alt Paleolitik Çağ'dan (Eski Taş D evri) kalm adır. G ü n ü m ü z d e n 400.000 yıl ka­ dar önce başlamış olan bu zam anda yarım adada Afrika kökenli Homo erectus (dik yürüyen) türü fosil insanlar yaşamaktaydı. Bu evre insanları, gerek beyin kapasitelerinin gelişmesine, gerek k ü ltü r b irik im in in artm asına paralel olarak, basit yongalam a ve işleme teknikleriyle avlan­ mak, yabanıl hayvanlardan k o ru n m a k ve g ü n ­ lük işlerinde kullanılm ak üzere çeşitli yonta taş aletler üretm işlerdir. T ü rk iy e'd e Paleolitik Çağ'ın en eski yer­ leşme yeri İstanbul'da, K üçük Çekmece Gölü' n ü n kuzey ucundaki Y a rım b u rg a z M ağ a ra sı' dır. D ik eğimle yükselen bir sırttaki mağara iki doğal oyuktan oluşur; bun a uygun olarak da iki girişlidir. Y ukarı M ağara k ö rd ü r ve O rtaçağlar­ da bir şapel olarak kullanılm ıştır. Aşağı Mağara ise çok daha b ü y ü k tü r ve uzunluğu 600 m.yi bulur. Alt Paleolitik'ten başlayıp Roma-Bizans d ö nem lerine değin süreklilik gösteren 16 taba­ ka içerir. B u nlard an 6.-11. tabakalar orta ve üst Paleolitik; 12-16. tabakalar alt Paleolitik Çağ'a ilişkindir. Alt Paleolitik dönem tabakaları O rta Pleistosen'in ortalarında fosil insanlarca oluştu­ rulm u ştur. Homo erectus tü rü bir insan dişi fosi­ li, çok ilkel çakm ak taşı ve kuvarsit yonga alet­ lerin yanında, ayıgiller, köpekgiller ve boynuz­ lugiller gibi M em eli hayvanlara ait kem ikler bu erken tabakaların b u lun tu ları arasındadır. Taş alet yapım ı için gerekli ham m adde yakın çev­


reden sağlanmıştır. Taş alet endüstrisi A nado­ lu'dan çok Avrupa örneklerine benzer. Bu dö­ nem de mağarada uzun süre boyunca d ö n ü ­ şüm lü ve mevsimlere bağlı olarak 12-15 kişilik bir topluluğun barındığı, olasılıkla kış mevsimlerindeyse ayı tü rü hayvanlarca in ola­ rak kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Yarımburgaz'dan iki satır

Anadolu'da Y arım burgaz'dan h em en son­ raya ait stratigrafık nitelikte bulgu veren en önemli yerleşme yeri K a ra in M ağ a ra sı'd ır. A ntalya'nın 30 km. kadar kuzeybatısında, de­ nizden 450 m. yükseklikteki mağara 50 m. ka­ dar derinliğindedir. B irbirine dar giriş ve ge­ çitlerle bağlı üst üste 8 bü yük boşluktan oluşur. K orunaklı konum u,ağzının güneye açık oluşu ve geniş b ir oturm a alanına sahip b ulu n u şu yüzünden insanların her evrede sığınabilmiş


oldukları mağarada Alt Paleolitik Çağ’ın sonla­ rınd an başlayıp R oma Çağı'na değin süren 8 tabaka açığa çıkarılmıştır. Homo sapiens neandertalensis tü rü n d e insana ilişkin bir çocu­ ğun süt azı dişi, Homo sapiens sapiens türde bir insan kafatası ile antik fil, su aygırı, mağara arslanı, mağara sırtlanı, mağara ayısı, öküz, at, geyik, alageyik gibi hayvanlara ait kem ikler ve çakm ak taşı aletler bu erken dö nem in in ­ san,hayvan ve aletleri h a k kınd a bilgiler sağlar. O rta Paleolitik Çağ'a (G.Ö. 92.000-110.000) ait bir ocak ile yanmış kem ik ve od un kalıntıları in san oğ lu nu n ateşi kullanm aya başladığını ve belki de yiyecek pişirm e faaliyetini öğrendiğini gösterir. Çok sayıda ovis/capra, bizon, öküz, at,geyik, sığır d om uz ve ayı kalıntıları bu dö­ n em insanlarının ustalaşmış avcılar old uğ u nu n kanıtıdır. Paleolitik Çağ'm son evresi gü n ü m ü z d en 40 b in ile 10 bin yılları arasında yaşanmıştır. Bu zam anda dü ny an ın iklimi oldukça soğuktur. Ü st Paleolitik denen bu kısa ve fakat gelişmiş evrede, nesli g ü n ü m ü z d en 30-40 bin yıl kadar önce tü k e n en Homo sapiens neandertalensis yeri­ ni, "düşünen insan" da denen ve g ü n ü m ü z insa­ n ın ın özellilerini taşıyan Homo sapiens sapiens tü rü n e bırakm ıştır. T aş aletler çok gelişmiş ve çeşitlenmiştir. K e m ik te n yapılmış iğne ve biz gibi aletler bu evrenin ü rü n ü d ü r; ancak en dik­ kat çekici özellik ise yeni sanatsal etkinlikleri­ dir. Bu aynı zam anda in san oğ lun un ulaşmış olduğu zihinsel düzeyin en som ut kanıtıdır.


Antalya yöresinde K arain ve Ö küzini m ağarala­ rının duvarları ile bu mağaralar ve Beldibi Mağarası’nda bulu nan yassı çakıl taşları üzerine gravür tekniğiyle çizilmiş hayvan motifleri din, büyü ve sihirle karışık bir sanatsal yaklaşım ile ilerlemiş bir av k ü ltü rü n ü n ortaya çıkmaya başladığına işarettir. Mağara resimlerine A dıyam an yak ınların ­ daki Palanlı ile Kars yakınlarındaki Camuşlu' da da rastlanır. Burada mağara duvarlarına daha çok yaban keçisi ve geyik betim leri işlenmiştir. Ayrıca V an-H akkari bölgesindeki T irişin Yaylası'nda ve Cilo dağları üzerindeki G evaruk’ta vurm a tekniğiyle yapılmış binlerce kaya resmi bu lun m ak tad ır; ancak bir yerleşmeye bağlı olmayan bu türde resimlerin tarihlenm esi ol­ dukça sorunsaldır.


Tirişitı Yaylası kaya resmi

Y arım burgaz, K arain, Beldibi, Belbaşı ve O küzini gibi çok uzu n süre iskan edilmiş ya da yöntem li b ir biçim de araştırılmış bu mağarala­ rın yanında, A nadolu'da bu dönem e ilişkin başlıca mağara ve kaya altı sığınağı tü rü n d e yerleşmelere, K ars yakınlarında C am uşlu, Ela­ zığ yakınlarında K üllününini, Gaziantep'te İkizini ve D ü lü k vadisindeki Şarklı M ağara, A ntakya'da K anal, Ü çağızlı, T ık alı ve M erdi­ venli, D iyarbakır'da M alikli, İsparta'da K apalıin, Antalya yakınlarında da K ızılin, G avurini ve Ç arkini’nde rastlanm ıştır. Ayrıca G üneydoğu Anadolu'da A dıyam an yöresindeki Şehrem uztepe ve Pirun ile A ntakya'da A ltın ö­ zü ve Şenköy Alt, O rta ve Üst Paleolitik çağlara ait b u lu n tu veren m erkezler arasındadır. A n k a­ ra'da K eçiören, U zağıl ve Etiyokuşu ile İstan ­ bul'da Pendik ve G öksu Alt ve O rta Paleolitik;


İl

Palanlı Mağarası kaya resimleri

yine İstanbul'daki Haram idere ve A ğaçlı ise Üst Paleolitik dönem in asal b u lu n tu yerleri ve açık hava yerleşmeleridir.


MESOLİTİK ÇAĞ: ARA TAŞ DÖNEMİ

Buzul Çağı'nın sonları (W ü rm ) ve Holosen Çağı'nın başlarına doğru, g ü n ü m ü z d en 11-12 bin yıl kadar önce dünyam ızda yeni iklim k o­ şulları belirmeye başladı. Buzullar kuzeye doğ­ ru çekildi ve eskinin soğuk iklimi giderek ısınm aya yüz tuttu. Bu gelişmeler günüm üzdekini an dıran yeni çevre ortam larının belirişine yol açıyordu. B ununla ilgili olarak bitki ve hay­ van türleri de değişmeye başlamıştı. Sözgelimi B uzul Çağı'nın kaim postlu m am u t tü rü iri hayvanları yerlerini daha küçük ve çevik olan­ lara bırakıyordu. İnsanoğlu ekolojik ortam daki bu köklü değişimlere ayak u y d urm akta hiç d u ­ raksamadı. Böylelikle de yeni bir dönem e imza­ sını atm ış oluyordu. Bazen Epipaleolitik olarak da adlandırılan M esolitik dönem Paleolitik'ten Neolitik Çağ'a geçişi hazırlayan bir geçiş süreci g ö rü n ü m ü n ­ dedir. Mesos = orta, ara ve lithos = taş sözcükle­ rin d e n türetilerek M esolitik yani O rta Taş ya da Ara Taş Çağı adı verilen bu dö nem in te k ­ nolojik açıdan yeni ekolojik ortam a kültürel bir geçişi yansıttığı da söylenebilir. Öyle ki, taş alet endüstrisi y ön ü n d en Paleolitik Çağ'ın gelenek­ lerini sü rd ürm ek le birlikte, daha küçük ve do­ layısıyla daha hızlı yeni hayvan türleri insanları


avcılıkta önem li teknolojik gelişmelere zorla­ maktaydı. Ç ünkü bir tavşanı, iri bir el baltasıyla avlamak olanaksız denecek kadar zordu. Bu yüzden de eski hantal silah ve aletlerin yerini artık yenileri almalıydı. Ö rneğin artık ok ve yay gibi silahlar gerekli hale gelmişti. M esolitik Çağ insanlarının en çarpıcı özelliği "mikrolit" de­ nen, obsidyen, çakm ak taşı vb. taşlardan yapı­ lan k üçük taş aletleridir. B u n u n yanında kem ik alet kullan ım ın da artış ve aletlerde çeşitlenme görülür. Önasya'da yaşamını hâlâ besin toplayıcılığı ekonomisiyle sü rd üren yeni insan kü m elerinin belirdiği bu dönem de Anadolu hakk ın da ay rın­ tılı bilgi yoktur. H atta N eolitik Çağ’m ortaya çıkm asına yol açan çevresel ve kültürel ortam ın olup olmadığı bile bilinm em ektedir. A nadolu'­ daki M esolitik yerleşme yerlerinin çoğu Toroslar'ın güneyi ile M arm ara bölgesi ve Batı Karadeniz'de yoğunlaşmıştır. Ö rneğin A n tal­ ya'da Karain, Ö küzini, B eldibi ve B elbaşı, Gaziantep'de Şarklı M ağara gibi mağaralar ile B urdur'da Baradız, Şanlıurfa-Bozova'daki S ö ­ ğüt T arlası ve Biris mezarlıkları gibi açıkhava yerleşmeleri bu dönem in en iyi temsil edildiği m erkezler arasındadır. A ntalya'nın 50 km. kadar güneybatısında­ ki, birbirlerin den 5 km. uzaklıktaki B eldibi ve B elbaşı mağaraları ile son yıllarda kazılmaya başlanan Öküzini'nde gerek Ü st Paleolitik'ten Mesolitik'e geçiş ve gerekse M esolitik gelişimi yansıtan yerleşme katları daha iyi bir biçim de


Karain'den Epipaleolitik kemik ve taş aletler

incelenm iş; Üst Paleolitik Çağ'm sonlarına doğ­ ru çevrede kimi değişikliklerin başladığı; besin eko n om isinin deniz ürünleri ile yabanıl dağ keçileri ve geyik türlerine dayanan b ir biçime d ön üştüğü; bu hayvan türleriyle ilişkili olarak da "mikrolit" denen m inik aletli b ir endüstriye geçildiği, dibek ve öğütm e taşlarının varlığın­ dan da en azından tahıl öğütm e sürecine giril­ diği belirlenm iştir. B u n u n yanında, çağın iler­ leyen teknolojisi ilk kez olarak kom pozit (kar­ maşık) aletlerin ortaya çıkm asına da neden ol­ m uştur. Çakmaktaşı ya da obsidyen m ikrolitle­ rin ahşap ya da boynuz bir sapa sıra halinde çakılması ile yapılmış oraklar bu dönem in b u ­ luşları arasındadır. Bu da üretim de biçm e işle­ m in in ortaya çıktığına kanıttır. B ütün bunlar


M esolitik Çağ Anadolu insan­ larının çevre­ lerini kendile­ rin d en önce ge­ lenlerden çok daha etkili bir biçim de değer­ lendirm eye baş­ ladıklarını gös­ terir. K im i m a­ ğaraların k ırm ı­ zı boya ile ya­ pılm ış insan ve hayvan resim le­ riyle süslenmesi bu çağ insanıBoynuz saplı orak nın da sanatsal yaklaşımlarda b u lu n d u kların ı gösterir. Ö küzini'nde bu evreye ait kem ikten b ir tığ üzerinde yapılan C14 anali­ zi G.Ö. 12.000 tarihini vermiştir. M ağaradan elde edilen en eski C14 tarihi ise G.Ö. 16.500 yılıdır.


»

NEOLİTİK ÇAĞ: KÖYLER VE KÖYLÜLER

Çağımızın sosyal ve ekonom ik düzeninin tem elini oluşturan ve neos = yeni, lithos = taş sözcüklerinden türetilerek N eolitik yani Yeni T aş D önem i, T ürkiye'deki yaygın kullanımıyla Cilalıtaş Devri insanlığın kültürel gelişim inde­ ki en önemli süreçtir. Ç ü nk ü bu süreçte insa­ n o ğ lu n u n yaşam ve geçim tarzı köklü değişik­ liklere uğrayarak, b ir bakım a g ü n ü m ü z uygarlı­ ğ ının temelleri atılm ıştır. Bu dönem in ana öğeleri, geçici doğal barınaklardan kalıcı köysel yaşama; giderek avcılık ve toplayıcılıktan da ü retim e yani tarım ve hayvancılığa geçiş olarak özetlenebilir. Böylelikle artık insanoğlu doğal çevreye yalnızca asalak ve yıkıcı bir anlamda karışm akla yetinm eyerek, beslenebilmesi için yararlı bitki ve hayvan tü rlerin in çoğaltılmasını sağlayarak üretimci-yapıcı olm uştur. İlk kez Y akın D oğu'da filizlenen bu dönem bazen "Neolitik Devrim" olarak da nitelenir. Oysa bu gelişim gerçek bir devrim gibi b ird en ­ bire olm aktan çok yaklaşık İ.Ö. 10.500-7000 yılları arasında yavaş yavaş ve sürekli evrim s o nu cun da olgunlaşmıştır. İnsanoğlu ile doğal ortam arasında yeni bağlantıların kurulm asına, dolayısıyla yeni bir yaşam biçim ine yol açan en b üyük etken, gü­


nüm üzden 13-14 bin yıl öncesinde son Buzul Çağı'nm bitişini izleyen dönem de yavaş yavaş beliren iklim değişiklikleridir; ç ü nk ü D ö rd ü n ­ cü Zam an'm son buzul devrinde (W ürm ) A vru­ pa'nın kuzeyindeki buzulların çekilmeye yüz tutmasıyla iklim giderek ılımanlaşmış, b u g ü n ­ küleri andıran bir bitki örtüsü ile hayvan türleri ortaya çıkmaya başlamıştı. Sonradan tarım a alınacak ve evcilleştirilecek buğday ve arpa gibi bitkilerle, koyun, keçi, dom uz gibi hayvan tü r ­ lerinin yabanıl olarak belirmesi sonucu mağara döneminin avcılık koşulları giderek değişti. Böylelikle avcılık ve besin toplayıcılığının yeri­ ni önce yerleşik düzene geçiş, sonra da çiftçilik almaya başladı. Ç ün kü A kdeniz havzasının günüm üzdekinden daha yağışlı ve serin iklim koşullarının değişikliğe uğraması yani k u ra k ­ laşma yü zünden eskiden geniş coğrafi alanlar üzerinde dağınık halde yaşayan insanlar artık giderek seyrekleşen su kaynakları yakınm a doğru çekilmeye, özellikle vadi tabanlarında toplanmaya başlamışlardı. A rtık karanlık ve nemli mağara oyuklarına sığamaz du ru m a gel­ mişlerdi. İn san o ğlu nu n toprağa bağlanm aya başlayışı onu yeni keşiflere itti. Önce, güneşte kurutulan ç am urun sağlamlığını öğrendi; d u ­ varlar ve ko nu tlar yapmaya başladı. M ağaralar yavaş yavaş terkedildi. Böylelikle g ü n ü m ü z şehirciliğinin yani uygar yaşamın ilk adımları atılmış oluyordu. Yakın D oğu'da geçici doğal barınaklardan yerleşik yaşama, avcılık-toplayıcılıktan da ü re t­ ken ekonomiye geçişin nasıl ve nerede gerçek-


leştirildiği konuları tam anlamıyla açık değil­ dir. B u nu nla birlikte, Şanlıurfa'nın Bozova ilçe­ si yakınlarındaki Biris M ezarlığı ve Söğüt T arlası Epipaleolitik'ten N eolitik Çağ'ın en erken evrelerine geçişi anlamaya yardım da b u­ lunacak yerleşme yerleridir. B u nd an on yıl ön­ ceye kadar yerleşik yaşamın ancak üretici eko­ n o m iden sonra ortaya çıktığına inanılıyor ve hatta bu yüzden de bu dönem e bazen "İlk T a ­ rım cı K öy T oplulukları Dönemi" adı veriliyor­ du. Oysa son yıllarda G üneydoğu Anadolu'daki H allan Çemi ve Çayönü gibi yerleşmelerde ya­ pılan arkeolojik keşifler bu terim in uygun ol­ madığını, bu na karşılık yerleşik ve fakat avcıtoplayıcı grupların varlığını ortaya koymuştur. Yerleşik avcı-toplayıcılıktan üretici ekonomiye geçebilmek için de önce yetiştirilmeye elverişli buğday, arpa vb. ü rün ler ile evcilleştirilebilecek koyun, keçi vb. hayvanların yabanıl bir d u ru m ­ da bulunm ası ve uygun coğrafi koşullu bir or­ tam gerekm ektedir. A nadolu'nun özellikle g ü­ ney kesimi bu niteliklere sahipti, bu yüzden de N eolitik Çağ'ın en erken evrelerinde bile varlık göstererek Y akın D oğu Neolitik uygarlığında özel b ir yer almıştır. N eolitik Çağ'da kile elle biçim vererek ateş­ te pişirm ek, böylelikle de g ünlük işlerde büyük kolaylık sağlayacak çanak çömleği üretm ek önem li bir aşamadır. Ç ünkü insanoğlu çok ge­ lişkin kimi kent ve köyler ku rm u ş olmasına karşın, önceleri kili biçim lendirip pişirerek çanak çömlek yapmayı beceremiyordu. G ünlük kap kaçağını ya ahşap ya da taşları oyarak sağlı­


yordu. Bu nedenle N eolitik Çağ'ın yaklaşık 10 500-7000 yılları arasındaki bu erken aşamaları­ na "Aseramik Neolitik" ya da "Seramiksiz N eo ­ litik" veyahut da "Çanak Çömleksiz Neolitik" adı verilir. Bu çağın Anadolu'daki en iyi ve bel­ ki de en erken temsilcileri güneydoğu bölge­ mizdeki H allan Çemi, Çayönü, Nevali Çori, Göbeklitepe ve G ürcütepe'de saptanm ıştır. Ç A N A K Ç Ö M LEK SİZ N E O L İT İK ÇAĞ B atm an iline bağlı K ozluk ilçesi y a k ın ın ­ daki H allan Ç em i H ö y ü ğ ü ’nde yapılan kazılar M esolitik'ten N eolitik Çağ'a geçiş ya da N eoli­ tik Çağ'm hiç bilinm eyen en erken evreleri k o­ nu sun d a yeni bilgiler sağlamıştır.

•::v:":"V:”

:—

rj ?s:.y

v

t -T

*,

Hallan Çemi evleri

G üneydoğu T oroslar'm güney etekleri üze­ rindeki, 4 m. yüksekliğindeki höyük Çayönü' n ü n en erken evresinden biraz daha önceye


g itm ektedir. Burası A nadolu'nun şimdiye değin saptanm ış en eski köyüdür. 4 yapı katı saptan­ mış olan H allan Çemi köyünde evler toprağa açılmış 4-6 m. çapındaki yuvarlak ya da oval bir ç u k u ru n içine inşa edilmişti. D uvarların alt kısm ı ahşap dikmelerle desteklenerek taştan yapılmış, üst kısımlar ise kamış ve ince dallarla örülerek alttan ve üstten çamurla sıvanmıştı. Çatı ahşap direklerle desteklenmişti. T abanlar sarı renkli bir çamurla sıvalıydı, bir örnekte ise dü zg ün kaplam a taşları kullanılmıştı. Geçimle­ rini hala avcılık ve toplayıcılıkla sağlıyorlardı ve besin üretim i aşamasına gelebilmiş değiller­ di. E n çok koyun ve keçi avlıyorlar; do m uzun evcilleştirmesiyle ilgili kim i deneysel uygula­ m alarda bulunuyorlardı. Alet yapım ında, çoğu kez kuzeyden Van-Bingöl yöresinden getirilen obsidyeni kullanıyorlar, taştan oydukları ça­ naklarını ise zaman zaman geom etrik ve az da olsa gerçekçi bezemelerle süslüyorlardı. C 14 sonuçlarına göre bu ilk köyün ortalama tarihi G.Ö. 10.200-9.200 yıllarına rastlamaktadır.

Hallan Çemi’den taş kaplar


H allan Çemi G üneybatı Asya'nın kü ltü r gelişiminde D oğu A nadolu'nun önem li bir yeri olduğunu; X. ve IX. binyıllardaki kültürel geli­ şimin köklerinin çağdaş D oğu A kdeniz k ü ltü r­ lerinden çok Toros-Zagros eteklerindeki daha erken yerel kültürlerle ilişkili b u lu n d u ğ u n u ortaya koym uştur. H allan Çemi G üneybatı Asya'nın k ü ltü r gelişiminde D oğu A nadolu'nun önemli bir yeri ol­ duğunu; X. ve IX. Bin yıllardaki kü l­ türel gelişimin k ö k ­ lerinin çağdaş D oğu A kdeniz kü ltü rle­ rin d en çok, Toros Zagros eteklerinde­ ki daha erken yerel kültürlerle ilişkili b u lu n d u ğ u n u orta­ ya koym uştur.

Hallan Çemi hayvan başlı havaneli

H allan Çemi'den 1000 yıl kadar sonra yer­ leşilmiş bulu nan Çayönü D iyarbakır'ın Ergani ilçesi yakınlarında, N eolitik Çağ’ın tü m dö­ nemleriyle temsil edildiği bir höyüktür. Çanak çömleksiz N eolitik D önem 'e ait en alttaki k ü l­ tü r katı yapı türlerine göre yuvarlak planlı basit kulübelerden taş temelli, kerpiç duvarlı k arm a­ şık yapılara değin sürekli bir gelişme gösterir ve 6 evreye ayrılır. G.Ö. 10.200-8000 yılları arasına


»

Çayönü yerleşmesi planı

ait olan bu yapı kalıntıları bu dönem için doğal görünebilecek basit barınaklar olm aktan çok, iyi tasarlanmış, kullanım ve yaşam alanları iyi­ den iyiye belirlenm iş ve kalıplaşmış bir gelene­ ğin temsilcileridir. H e r evre belirli bir yapı tipiyle temsil edilm ektedir. B unlardan en eskisi ise H allan Ç em i'dekine benzer şekilde yuvarlak planlı yapılar evresidir. Toprağa açılmış bir çuk u ru n kam ış ve daldan çam ur sıvalı duvarlarla ö rtü l­ mesiyle oluşturulan bu yapılar bazen taş tem el­ siz, bazen de taş temellidirler. Bu dönem G.Ö. 10.200-9200 tarihlerine aittir.


Q) 0> cQ o)'d O X g

oco -O

,4m

Q O g © C € 2<D 5 O ç •o İS

c

o

<0


Yuvarlak planlı yapıların hem en üzerinde ızgara planlı yapılar yer alır. Genellikle 11 X 6.5 m. kadar boyutlarındaki dikdörtgen planlı bu yapıların en erken evresinde yine ahşap d irek ­ lerle desteklenen çit ve çam ur tekniğinde bir duvar sistemi uygulanm ış; tabanlar ise alttaki taş ızgaraların üzeri dallarla örtülüp çam ur sı­ vanarak yapılmıştır. Böylelikle önceki evredeki

Çayönü ızgara planlı konutlar

çu k u r ve doğrudan doğruya toprak üzerin deki­ lerin aksine, altında devamlı bir hava akımı sağlanmış, toprak zem inden yüksek yeni bir taban tü rü n e geçilmiştir. Bu, n em in olum suz etk ilerind en ko ru n u lm a yolunda atılmış bir m im ari adım dır. Bu dönem G Ö .9200-9100 ta­ rihlerine aittir. Izgara planlı yapıların üzerinde anıtsal n i­ telikli yapılarla karakterize olunan iki evre b u ­ lunur. B unlardan birinde ortaya çıkarılan 12X 10 m. boyutlarındaki geniş avlulu bir yapının üç küçük odası içinde 295 kadar insan iskeleti­


ne rastlanm ış ve yapının ölü kültüyle ilişkili çeşitli işlemler için kullanıldığı anlaşılmıştır. Anıtsal yapıların üzerinde yeni bir evre başlar. Bu evrede ayrı ayrı bağımsız birim ler halinde inşa olu nm uş hücre planlı yapılar söz konusudur. Taş temel üzerine, biçim lendirilm iş kerpiç duvar ilk kez bu dönem de uygulamaya alınmış; yerleşm enin doğu kesim inde, olasılıkla en erken evreden beri var olan meydan yeniden düzenlenm iştir. Boyu 50 m.yi bulan bu alan dünyanın ilk kent m eydanı olarak tanım lana­ bilir. Dikilitaşlarla süslü bu m eydanın çevresini ise özel önem i olduğu anlaşılan büyük yapılar kuşatıyordu. B unlardan en büyüğü 11x10 m.

Çayönü hücre planlı konutlar

boyutlarındaydı ve terazzo denen bir tabanla kaplıydı. Ü stün teknik becerinin ü rü n ü olan bu taban sön dü rülm üş kireçle yapılm ıştır ve beton sertliğindedir. Ölü kültü yapısı ile birlikte bu anıtsal b in an ın kültsel-törensel b ir işlev taşıdığı belirgindir. M eydandan batıya doğru uzaklaş­ tıkça evler küçülm ekte ve daha yoksul insanla­ rın yaşadığı kesimlere varılmaktaydı. Bu g ö rü­ n ü m ü ile yerleşmenin düzenli ve önceden ta-


şarlanan biçim de kuru ldu ğu ve sosyal bir fark­ lılaşm anın b u lu n d u ğ u belli o lm aktadır ki, b u nlar N eolitik Çağ için beklenm eyecek olgu­ lardır. H ücre Planlı Yapılar Evresi GÖ.86008300 yılları arasına tarihlenir. H ü c re Planlı Yapılar evresini, geniş odalı yapıların oluşturduğu 6. ve sonuncu evre izler. B urada eskinin törensel m eydanı önem ini yiti­ rip g ü nlü k kullanım alanına dönüşm üştür. Bu dönem G.Ö. 8000-7500 (?) yılları arasına tarihlenir. Ç ayönü'nün en erken evresinden başlaya­ rak ölüler yerleşme yerinde ve daha çok da ta­ ban altına ayaklar karna çekilmiş d uru m d a (hoker) göm ülm üşlerdir. Y anlarına önceleri yalnızca kırm ızı renkte aşı boyası, sonraları ise öğütm e taşı, yassı baltalar, boncuklar, kemik, boynuz, çakmaktaşı ya da obsidyen aletler bıra­ kılmıştır. H ücre Planlı Yapılar evresinin sonla­ rında yerleşme içi göm ü geleneği yavaş yavaş terkedilm iş ve cesetler iskan alanlarının dışına g öm ülm üştür. Çayönü'nde ilk kez buğday, m ercim ekgiller ve köpek evcilleştirilmiş, bunları koyun,keçi ve d om uz izlemiştir. Evcilleştirm enin yanında yabanıl sığır ve geyik gibi büyük memeli hay­ vanlar avlanm akta ve tü rlü yabanıl bitkiler toplanm aktaydı; ancak zamanla evcilleştirilmiş bitki ve hayvanlardan sağlanan besin yabanıl olanların yerini almaya başlamıştı. Böylelikle besin ekonom isiyle birlikte insan yaşamının


sürekli bir gelişim içinde geliştiği ortaya k o n ­ m uştur. Çayönü halkı kilden k üçük insan yontucukları ve hatta ev modelleri yapmış olmakla birlikte kili pişirerek çanak çömlek yapmayı bilm iyorlardı. Kap kacaklarını taştan ve olası­ lıkla tahtadan oyuyorlar, zam an zam an da alçı­ dan yararlanıyorlardı. H ücre Planlı Yapılar evrisinin sonlarına doğru görülen kerpiç top ra­ ğ ından yapılmış basit kaplar üretim d e to p ra k ­ tan yararlanılması ko nu su nd a kim i girişimlerde

Çayönü. Kil figürinler ve taş kaplar

b u lu n d u ğ u n u gösterir. Çakm ak taşı ve obsidyenden (volkan camı) bıçak, orak, kazıyıcı ve delici; k em ikten iğne, biz, iğne, taş aletleri tu t­ tu rm ak için sap ve bilezikler yapan bu insanlar, sınırlı ölçüde de olsa çevresinden rahatlıkla derleyebildiği malahit ve bakırı işleyebilmiş,


dövm e ve levha yöntemiyle basit biz, iğne ve k ü çü k bon cu k lar ü retm e başarısını gösterm iş­ tir. K im i b on cukların yapım ında, kökeni A k ­ deniz ve H in t O k y a n u su n a dayanan yumuşakça k a b uk ların dan yararlanılmıştır. Ö ğütm e taşları arasında bitkisel besin hazırlığında kullanılan değirm en taşları da b u lun m uştur. G üneydoğu A nadolu'nun en dikkat çekici Çanak Çömleksiz N eolitik yerleşm elerinden biri de N evali Çori'dir. Şanlıurfa'nın 40 km. kadar kuzeyindeki çanak çömlek öncesi yer­ leşm enin beş evreli olduğu saptanm ıştır. B unla­ rın Ç ayönü'nün ızgara ve hücre planlı yapıları arasındaki geçiş evreleriyle çağdaş olduğu d ü ­ şünülür. Özellikle 3. yapı katında ızgara ve h ü c ­ re planlı yapıların yan yana b u lun uşu ilginçtir. B u nlard an ızgara planlıların depo, ötekilerinse k o n u t olarak kullanıldığı öne sürülür. Nevali Çori'nin en ilginç yönü, 4. yapı katınd a ortaya çıkartıl­ mış kutsal yapıdır. Yerleşme yerinin doğu u cu nd aki bu yapı dış­ tan 14.00 X 14.00 m., içten de 9.00 X 9.80 m. boyutlarında, karemsi planlı ve üç evreli bir salondan ibarettir. G ü ­ neyden basamaklı bir kapı ile girilebilen sa­

Nevali Çori. Hücre planlı yapı


lon son derecede özenli işçilikte terazzo denen bir taban ile kaplıdır. Beton sertliğindeki bu taban, Çayönü'ndeki gibi sö n d ü rü lm ü ş kireç kullanılarak yapılmıştır. Salonun doğu duvarı

Nevali Çori 3. yapı katı rekonstrüsiyonu

üzerinde bir niş bu lun m ak ta, duvarların ö nüne ise adaklar için bir seki uzanm aktadır. Ortada, üzerinde alçak kabartm a olarak şem atik b iç im ­ de uzun kollu bir insanın işlenmiş olduğu, 3 m. yüksekliğindeki T biçimli iki dikili taş yükse­ lir. B unlar çatıyı destekleyen paye görevini ya­ pıyorlardı. Aynı tü rü n biraz daha küçük b o ­ yutluları sekiler boyunca odayı çepeçevre sa­ rarlar. Ayrıca kuş, insan-kuş ve insan başlı kuş gibi karışık yaratık yontuları ile yum uşak kal­ kerden 0.37 m. yüksekliğinde bir insan y o n tu ­ su n u n gövde b ö lü m ü ele geçirilmiştir. K a b a rt­ malar ve yontularla süslü bu yapının törensel ve dinsel işlevi olduğu oldukça belirgindir. Bu, es­ ki D oğ u 'n u n anıtsal boyuttaki en eski ve gerçek


Nevali Çori Tapınağı restitüsyonu

kutsal yapısı olarak görülebileceği gibi, aynı zam anda dinle ilgili bir rahip sınıfının varlığını da ortaya koyar. K abartm alı paye, heykel v.b. sanatsal yapıtlar ise belirli zanaat ve tekniklerde u z m an laşm an ın başladığının kanıtıdır.

Nevali Çoriden insan biçimli paye. Genişliği 9.00 m'yi bulan kutsal yapının tavanının düz bir dam ile örtülebilmesi için direklere gereksi­ nim vardı. Yüksekliği 3.00 m'yi bulan "T' biçimli taş payeler süslü birer taşıyıcı eleman olarak kulla­ nılmaktaydı.


Kuzeydeki çağdaşları ile kom şusu Gritille' nin aksine volkan camını (obsidyen) tanım ayan Nevali Çori halkı alet yapım ında özellikle çak­ mak taşından yararlanmıştır. T aştan boncuklar, bilezikler, kalkerden fıgürinler ve üzerinde

Kabartmalı taş kap parçası. Nevali Çori


Göbeklitepe. Aslan kabartmalı paye

k ab artm a olarak kollarını kaldırm ış, dans eden cepheden insan figürlerinin çizilmiş olduğu kalker çanak bu dö nem in sanın ın ilgi çekici öteki sanat eserleri arasındadır. T a ştan bir kap parçası üzerindeki bu ka­ b a rtm a sahnede olasılıkla, ortada yeni doğm uş b ir çocuk ile biri erkek, öteki ise dişi iki figür ellerini kaldırarak adeta doğum olayını k u tla ­ m aktadırlar.


H e m en hem en aynı dönem de, Nevali Çori'nin güneyinde ve Şanlıurfa'nın güney­ doğusundaki G öbeklitepe'de de benzer özellikleri olan bir yerleşme b u lu n m a k ­ taydı. H a rra n Ovası' nın kenarında ve Germiş dağları üze­ rindeki bu alan bir dağ yerleşmesi ve k u t­ sal ziyaret yeri g örü­ n ü m ü nd ed ir. Nevali Çori'den daha geniş bir alana yayılmış b u ­ Göbeklitepe kilim desenli paye lunan bu yerleşme yeri de çok tabaka­ lıdır. B urada saptanan iki yapı dikkat çekicidir. Anıtsallık ve donanım ları nedeniyle kültle ilgili bir işlev taşımış olabilecekleri sanılan bu yapı­ lar, yükseklikleri 3.00 m.yi bulan, T biçimli payelere sahiptir. B unlardan daha geç olanı "aslan payeli yapı" olarak tanım lanır. D ik d ö rt­ gen planlı olan bu yapının, yine özenli işçilikte, terazzo denen, beton sertliğinde b ir tabanı vardı. Kısa duvarlardan biri üzerine açılmış, basa­ maklı bir kapıyla girilebilen, doğu-batı y ö n ü n ­ deki salonun içinde çatıyı destekleyen, T b i­ çimli dört paye yükselir.


D oğudaki iki paye üzerine, alçak kabartma olarak ard ayakları üzerinde yükselen ve kükrer d u ru m d a birer arslan işlenmiştir. Ekonom isi avcılık ve toplayıcılığa dayanan Göbeklitepe halkı koyun-keçiyi evcilleştirmesini biliyorlar­ dı. Buradaki bir yapıdan alınan C14 tarihi G.Ö. 9.200 yıllarını vermiştir. Şanlıurfa'nın h em en güneydoğusundaki bir başka Çanak Çömleksiz N eolitik Çağ yerleşmesi Gürcütepe'dir. İki yapı katı halindeki yerleş­ mede d ikdörtgen planlı 6 ev saptanm ıştır. B unlar Ç ayönü'nün Anıtsal Yapılar Evresi ve belki de H ü c re Planlı Yapılar Evresi ile çağdaş­ tır. Bu yerleşmedeki aletler çakmaktaşı ve vol­ kan cam m d an dır. Şanlıurfa ve D iyarbakırE rgani yörelerinde M ezraa-T eleilat ve Akarçay vb. daha birçok Çanak Çömleksiz N e ­ olitik Çağ yerleşm esinin varlığı belirlenm iştir. B unlar söz konu su dönem de G üneydoğu T o roslar'm güney eteklerinde kalabalık bir n ü fu su n varlığına tanıklık etm ektedir. G üneydoğu A nadolu'daki Çayönü, Nevali Çori ve Göbeklitepe gibi pek çok yönüyle şaşır­ tıcı m erkezlerin yanında, bu dön em in daha ufak köy yerleşmeleri olarak, Samsat yakınla­ rınd a ve F ırat kıyısındaki G ritille, H ayazhöyük; M alatya'nın 40 km. kadar doğu­ sunda, yine Fırat kıyısındaki Caferhöyük; Ela­ zığ yakınlarındaki B oytepe ve Elazığ'ın K ov an ­ cılar ilçesi yakınlarındaki Saraybahçe (Çmaz III) H öyüğü sayılabilir. B unlardan VII. binyılın başlarına tarihlenen üç evreli Caferhöyük'te,


Çayönü ve Nevali Çori'den tan ınan hücre planlı mim arinin daha mütevazi benzerleri ortaya çıkarılmış, ızgara planlı yapılara ise hiç rast­ lanmamıştır. T a rım ın bilinm esine karşılık ger­ çek anlam da hayvancılığın henüz başlamamış

Çayönü ve Caferhöyük'ten obsidyen aletler

olduğu Caferhöyük'te yalnızca köpek evcildi. T aştan kap kacak ve bileziklerin yanında bol sayıda volkan camı, az sayıda çakm ak taşı alet bulun m u ştur. Anlaşılacağı üzere, ilk üretim e geçiş aşama­ sında G üneydoğu A nadolu'daki m erkezler ara­ sında bir kü ltü r birliği söz k onusudur. K end ini daha çok teknoloji ve m im aride gösteren bu kü ltü r birliğinin kuzeyde Malatya-Elazığ yöre­ sinden güneyde Sina'ya ve hatta İran Azerbaycanı'na değin çok geniş bir alana yayıl-


dığı, bu geniş coğrafi bölgede yerleşik yaşamın köklü ve k en d ine özgü b ir yapıya sahip o lduğu­ n u kanıtlam aktadır. G üneydoğu A nadolu'da gelişmiş m im a ­ ri,artistik beğeni ve karm aşık b ir dinsel yaşan­ tıya sahip toplulukların yaşadığı dön em d en bir süre sonra,ilk yerleşik toplum ların daha batıda, K onya Ovası ve çevresinde de belirmeye başla­ dığına tanık olunur. D oğuda T u z Gölü yöresi ve batıda Beyşehir Gölü ile sınırlanan bu alan­ daki m erkezlerden en dikkat çekici ve en iyi incelenm iş olanları, yeni üretim ekonom isinin sağladığı k ü ltü r düzeyine yaklaşık 1000 yıllık b ir gecikmeyle ulaşabilmiş gö rü nen Aşıklıhöyük, M usular, III. Can H aşan ve Suberde’dir. Aksaray il m erkezinin 25 km. güneydoğu­ sunda, Kızılkaya köyü yakınlarında ve M elendiz çayının kıyısındaki A şık lıhö y ük 8000

Aşıklıhöyük evleri


Aşıklıhöyük'ten kemik ve obsidyen aletler

-7500 yılları arasına tarihlenir. Şimdiye değin 3 tabakanın varlığı belirlenmiş, bu n la rd a n İkinci­ si geniş çaplı olarak kazılmıştır. B urada halk birbirinden küçük avlular ve dar geçitlerle ay­ rılmış adalar halinde önceden tasarlanan m a ­ hallelerde oturuyordu. İskan alanı, dıştaki taş­ tan, içteki de kerpiçten iki duvarla kuşatılmıştı. Arasında küçük boş m ekanlar bırakılarak inşa edilmiş olan içteki, sandık-duvar te k n iğinin en erken temsilcisi d u ru m u n d a d ır. K o n u tla r bir, iki ya da üç gözlü, dörtgen ya da yam uk b iç im ­ liydi. Evlere dam lardaki açıklıklardan girili­ yordu. Çok gözlü yapılarda bir odadan ötekine, bölme duvarlarında bırakılan kapı açıklıkların­ dan geçiliyordu. T ü m ü y le kerpiçten duvarlar ve tabanlar zaman zaman sarı, pem be ve kırm ızı


h

ren kte çam urla sıvanmıştı. Ç oğunda dörtgen planlı b üyük ocaklara yer verilmişti. Güneyba­ tıdaki, duvarları kırm ızı boyalı büyükçe bir yapı g ru b u n u n tapm ak olduğu sanılır. Ölülerini yerleşme içine ve m ekan tabanlarının altına, ayaklar karna çekilmiş d u ru m d a (hoker) gömen bu insanlar mezarlara arm ağan olarak yarıdeğerli taşlardan ya da bakırdan kolyeler ve yüzükler bırakıyorlardı. D övülerek ince bir levha haline getirildikten sonra b ü k ülü p yu­ varlatılmış bakır bo ncuklar m adencilikteki ilk adım ları temsil etm ektedir. K em ik ve boynu­ zun yanıda, taş alet yapım ında güneydoğusun­ daki G öllüdağ kökenli volkan camlarını (obsidyen) kullananan bu halkın besin ekono­ misi daha çok hen üz ön-evcilleştirme aşama­ sındaki koyun ve keçi etine bağlıydı. Buğday ve arpa tarım ı çok k üçük ölçekli olarak yapılmaya başlamıştı. Volkan cam ından oraklar en azın­ dan biçmeyi, haşatı tanıdıklarına işaret eder. T aş aletler ve bitki kalıntıları avcılığın, deri, ağaç ve hasır işçiliğinin yaygın olduğunu göste­ rir. H e n ü z gerçek bir ilk ü retim in başladığına ilişkin ize rastlanm ış değildir. Bu ilk köy yer­ leşm esinde yaşayan halkın göçebe yaşam düze­ n in d e n yerleşmeye kısa süre önce geçmiş yoğun avcılar oldukları anlaşılm aktadır. Aşıklıhöyük' ü n bu yörede çok bulu nan volkan camı ticareti ile ilişkili olması olasıdır. M ad en öncesi dönem in kesici, kazıyıcı ve d ü rtü c ü alet ve silahları, en etkileyici olarak volkanik bir doğal cam tü rü olan obsidyenden


yapılıyordu. O bsidyen ise ancak belirli volkanik arazilerde bulunabilen bir cam türüydü. Rengi şeffaf ya da opak parlak siyahtan griye, k ırm ızı­ ya ve yeşile değin değişen bu cam tü rü D oğu Anadolu'da Bingöl, N e m ru t ve Süphan dağları yöresinde; O rta A nadolu'da H aşan Dağ ve M elendiz dağı çevresindeki Çiftlik, Acıgöl ve Göllüdağ'da bolca bulunm aktaydı. D aha batıda bir başka kaynak da Melos adası idi. E n eski bölgelerarası ticaret ilişkileri bu taşın çevresin­ de gelişmişti. Ö rneğin D oğu A nadolu obsidyenleri güney ve doğuya doğru oldukça geniş bir alana yayılmıştı. Bu dağıtım ın Caferhöyük, Boytepe ve Saraybahçe gibi kayna­ ğa yakın m erkezler aracılığıyla pazarlanmış olması olasıdır. N ite k im D oğu Anadolu kökenli obsidyenlere, H alep yakınlarındaki M ureybet l'de (10.000) ve daha sonra da Filistin'deki Eriha (Jericho)'nın çanak çömleksiz N eolitik tabakalarında (8500) rastlanm ıştır. O rta A na­ dolu obsidyenleri batıda Çatalhöyük, Can H a ­ şan ve Suberde; güneybatıda K arain ve Ö küzini; güneyde ise Çukurova üzerinden K ıb ­ rıs ve Filistin'e değin ulaşmıştı. N iğde ilinde, G öllüdüdağ yakınlarındaki K aletepe'de ortaya çıkarılan obsidyen atötyesi, obsidyenin h a m ­ m adde olarak değil ve fakat, taşınması daha kolay olan yonga biçim inde taşındığını; K uzey Suriye'deki Dja'de, M ureybet, H alula ve K ıb ­ rıs'ta Shillourokam bos yerleşm elerindeki obsid­ yen aletlerin, kimyasal ve teknolojik analizlerle Kaletepe atölyesi ü rü n ü oldukları belirlenm iş-


Yakın Doğu obsidyen ticareti haritası


tir. Gerek obsidyen ve gerekse kökenleri A k de­ niz ve H in t O kyanusu'na dayanan yum uşakça kabuklan uzak aralı bir ticaretin ilk kez bu çağda başladığını ortaya koym aktadır. A şıklıhöyük'ün h em en yakınındaki M u su lar'da Çanak Çömleksiz N eolitik Çağ'm bir baş­ ka yerleşme yeri, farklı mimarisiyle dikkat çe­ kicidir. Aşıklı yerleşmesinin sonlarına doğru ya da bundan da biraz sonra k u ruld uğ u d ü şünülen bu küçük yerleşme yerinde tabanları kırm ızı boyalı, dörtgen planlı ve ahşap direkli yapılar bulunmuştur. Bu d u ru m yapıların özel işlevli, belki de dinsel anlam taşıdıklarına işaret et­ mektedir. Taş alet en dü stirisin in ana h a m m a d ­ desi obsidyendir. O rta Anadolu'daki Çanak Çömleksiz N eoli­ tik Çağ yerleşme yerlerinden bir başkası da Aşıklıhöyük'ten biraz daha geç olduğu dü şü ­ nülen III. Can H aşan Höyüğü'dür. 7500 yılla­ rına ait olduğuna inanılan höyük, K alkolitik Çağ yerleşmesinin 500 m. kadar kuzeyindedir. Burada Çanak Çömleksiz N eolitik D ö n e m ta­ bakaları 7 yapı katı ile temsil edilm ektedir. Taş temelsiz çam ur duvarlardan yapılan evler ço­ ğunlukla iki odalıdır, duvarlar ve tabanlar kil sıvalı, hatta kırm ızı renkte boyalıdır. Avlular çevresinde bitişik düzende küm elendirilm iş bu evlerden kim ilerinde duvar boyunca uzanan sekiler ile ocaklar ve duvar içine göm ülü olarak yapılmış fırınlara yer verilmiştir. Y o ntm a taş alet endüstrisi daha çok obsidyendir. H ayvan


k e m ik lerin den iğne, spatula ve bon cu k yapı­ m ınd a yararlanılm ıştır. Pişm em iş ve yarı pişmiş kilden nesneler de kullanılm ıştır. Olasılıkla koyun, keçi ve sığırı evcilleştirmiş olan bu halk geyik, karaca, yabanıl eşek, domuz, tavşan, kö ­ pek ve k u rt gibi hayvanları da avlamış olmalıy­ dı. Yabanıl E in k o rn , tarım a alınm ış E in k o rn ve E m m er, ekm eklik ve m akarnalık buğday,çavdar otu,arpa, m ercim ek, büyük taneli baklagiller ile çitlenbik ve yabanıl üz ü m gibi bitki türlerini tanıyan b u topluluğun besin ekonom isi y ö n ü n ­ den tahıl b itkilerine ve sürü hayvanlarına bağlı olarak yaşadığı söylenebilir. Sonuç olarak, k ü l­ tü r bitk ilerin in yanında sürü hayvanlarını da evcilleştirmiş gibi gö rün en bu topluluğun besin üretim ciliği y ön ü n d en ileri düzeyde bir eko­ nom iye sahip olduğu anlaşılm aktadır. Batıya gidildikçe Paleolitik ve M esolitik d ö nem lerden beri iskan edilmiş olan Göller


B ölgesinde, Seydişehir'in 11 km. güneydoğu­ sunda ve Suğla gölü nü n kuzeybatı kıyısında Suberde'ye ulaşılır. Üç k ü ltü r tabakası içeren höyüğün alttaki iki tabakası bu dönem e ilişkin­ dir. Bazen yassı taş temeller üzerinde yükselen, bazen de doğrudan doğruya kerpiç duvarlı, kare ya da dörtgen planlı yapıların tabanları sıvalı­ dır, odalarda bölm e duvarları b u lun m aktadır. Kili az da olsa pişirm esini bilen bu insanlar en erken dönem lerden beri gerçekçi biçem de do­ muz, şematik kuş ve insan fıgürinleri yapm ış­ lardır. Y ontm a taş aletlerinin çok büyü k bir b ö lüm ü (% 90) volkanik camdan, geri kalanlar­ sa çakm ak taşm dandır. Aletler içinde ok uçları, kazıyıcılar ve oraklara daha çok yer verm işler­ dir. K em ik ve boynuz uç ve biz yapım ında kullanılm ıştır. Evcilleştirilmiş tek hayvan kö­ pektir. K oyun, keçi, domuz, sığır, geyik, karaca ve tavşan ise av hayvanları arasındadır. E n çok koyun eti yenilmiştir. H en ü z tarım a alınm ış hiç bir bitki tü rü yoktu. Bu bulgular Suberdeliler’in geçim lerini daha çok avcılıktan sağladıklarına; sayıları giderek artan çakm ak taşı orak ve öğütm e taşları ise üretim yolunda atılmış kimi adım larının da bu lu n m u ş olabileceğine, hiç değilse hasat yaptıklarına işaret etm ektedir. B ütün bu n lar Suberde halk ın ın üretim ciliğe geçişte çağdaşlarından biraz geri kaldığını gös­ term ektedir. 1960 yılında B u rdu r il merkezi yakınların­ daki Hacılar H ö yüğü'nün en alttaki IX. tabaka­ sının altında ve steril toprağın üzerinde erken


bir yerleşme evresine ilişkin 7 tabaka b u lu n m u ş ve b u nların da Çanak Çömleksiz N eolitik D önem 'e ait olduğu kabul edilmişti. Ç ünkü bu tabakalardan hiç seram ik ele geçirilmiş değildi. Oysa son yıllarda aynı sahada yapılan kazılarda, renkli oda tabanları üzerinde çanak çömlekler saptanm ış ve söz konusu tabakaların daha son­ raki E rk en N eolitik Çağ'a ait olduğu ortaya k o nm uştur. Çanak Çömleksiz N eolitik Çağ'da O rta Anadolu'da, D oğu ve G üneydoğu A nadolu'dakilerden tüm üyle farklı, olasılıkla Batı A nadolu ve Ege'ye değin yayılan ve yerli karakteri ağır basan bir O rta Anadolu N eolitik k ü ltü r bölge­ sinin varlığı anlaşılm aktadır. G örü ldü ğü gibi, g ü n ü m ü z d en kabaca 9-10 b in yıl önce Anadolu halkları m ağaralardan çıkıp ilk kalıcı barınaklarını k u rm u ş ve böyle­ likle yerleşik köy yaşam ının tem ellerini atm ış­ lardır. Bu ilk yerleşim b irim lerinin dikkat çeki­ ci özellikleri, köklü bir birikim e dayanan m i­ m arlık geleneklerinin gelişmiş bir biçim de uy­ gulam a alanına sokulm uş oluşudur; ancak bu m im arlık geleneklerinin de, henüz yeterince tanıyam adığım ız, m ağaradan ilk köylere geçiş süreci içindeki topluluklarca biçim lendirildiği anlaşılm aktadır. H allan Çemi kazıları, D oğu A nadolu'da 8-7 binli yıllarda ortaya çıkan d ik ­ kat çekici k ü ltü rü n yine bu bölgeden kaynak­ lanm ış olabileceğini ortaya koym uştur. B u­ n u n la birlikte, Antalya yöresinde B eldibi, B elbaşı, Gaziantep yöresinde de Şarklı M ağa­


r a n ın gösterdiği üzere, söz konusu çağda yaşa­ mını hala mağaralarda sürd ü ren kim i insanlar da yok değildi. Sonuç olarak: Türkiye'deki Çanak Ç öm ­ leksiz N eolitik dönem kü ltü rlerinin , biri D oğu ve G üneydoğu A nadolu, diğeri de O rta Anadolu olmak üzere iki büyük gruba ayrıldığı, b u n la r­ dan ilkinin daha çok M ezopotam ya ve Doğu Akdeniz gelenekleriyle ilişkili olduğu, so n u n ­ cusunun ise yerli bir karakter taşıdığı söylene­ bilir. Bu dönem kentleşm e sürecinin ilk aşaması ve insanlık tarihindeki ilk yükseliş olarak ta­ nımlanabilir. Kalıcı m eskenlerden giderek hay­ van evcilleştirmesi, tahıl ü retim i ve depolam a­ sına doğru sağlam adım lar atılmaya başlandığı bu çağı g ü n ü m ü z ekon om ilerin in kurulm ası yolunda atılmış ilk adım lar olarak nitelem ek yanlış sayılmaz.


»

E R K EN N E O L İT İK ÇAĞ Çanak çömlek yapmasını bilm eyen ilk ü re ­ tim ci toplu luk lard an sonra VII. bin yılın başla­ rın a doğru insanoğlu doğada rahatlıkla ve bolca b u lu n a n kilin özelliklerini keşfetmekte gecik­ medi. Böylelikle de kile türlü biçim ler verip ateşte pişiren yani çömlekçiliği uygulamaya başlayan yeni köy toplulukları ortaya çıkmaya başladı. Çanak çömlek ü retim in e geçilmesi k ü l­ türel yaşamdaki değişim in bir göstergesidir. Böylelikle ev işlerinde sıvı ve katı yiyeceklerle tahılların saklanıp pişirilmesi kolaylaşmış; m utfak kavramı ortaya çıkmaya başlamıştı. N eolitik Çağ'ın Çanak Çömlekli N eolitik ya da yalnızca N eolitik denen evresi, gelişim aşamalarına göre "erken" ve "geç" olmak üzere iki bölüm de incelenir. D o ğu dan batıya doğru n ü fusun özellikle yine Toroslar'm güney ve k u ­ zey etekleri civarında yoğunlaşm ış b u lu n d u ğ u bu d önem de on binlerce yıldır süregelen topla­ yıcılık ve avcılığa dayalı sosyal sistem ve geçim düzeni hızla değişmeye yüz tutm uş, insanoğlu toprağa bağımlı hale gelmeye başlamıştı. D aha çok A nadolu yarım adasının güney kesim inde yoğunlaşm ış b u lu n a n E rken N eoli­ tik Çağ yerleşm elerinden en ünlüsü K onya Ovası'ndaki Çatalhöyük'tür. K onya ili, Ç um ra ilçe m erkezinin 11 km. kuzeyindeki höyük "do­ ğu" ve "batı" olm ak üzere iki yerleşme yerinden oluşur. E rk en N eolitik Çağ tabakaları doğudakindedir. Şimdiye dek kesintisiz 14 yapı katı F sn - r . : ... ; ; Fi :.i_. . :


incelenebilen D oğu Ç atalhöyük'ün E rken N eo ­ litik Çağ yerleşmesi bin d e n fazla ko n u t ve 5-6 bin kişiyi bulduğu sanılan nüfusuyla Yakın Doğu'nun bilinen en büy ük köy ya da kasabala­ rından biri d u ru m u n d a d ır. Yaklaşık olarak 7000-6500 yılları arasına tarihlenen höyüğün bu döneme ilişkin son derecede k üçük bir b ö lüm ü kazılabilmiştir. Bu nedenle elde edilen sonuçlar doyurucu olm aktan uzaktır. Dolikosefal ve brakisefal karışık öncü A k ­ deniz (P roto-M editerranean) ırk ın d an insanla­ rın yaşadığı Çatalhöyük'te tek katlı ve düz

Erken Neolitik Çağ Çatalhöyük yerleşmesinin (VIIA) rekonstrüksiyonu

damlı konutlar, taş temelsiz, zaman zaman a h ­ şap dikm e ve kiriş destekli kerpiç duvarlarla birbirine bitişik olarak inşa o lun m u ştu r. M e­ kanların dışa bakan yüzleri, aralarında hiç bir


Erken Neolitik Çağ Çatalhöyük yerleşmesinin (VIA) rekonstrüksiyonu

açıklık olm aksızın kör bırakılarak b ir tü r ilkel savunm a sistemi gerçekleştirilmiş; mahalleler oluşturacak biçim de küm elenm iş ve aralarında sokak b ulunm ayan bu ko n utların ortasında ise büy ük avlulara yer verilmiştir. İçlerindeki eşya­ ya göre kim ileri k üçük tapınak ya da kültsel m ekan olarak nitelenen bu yapıların iç düzenle­ ri aynıdır. İçinde bölme duvarları olmayan her yapı 25 m 2 kadar genişliğindeki dörtgen bir ana oda ile dar b ir ya da birkaç depodan oluşur. Genellikle kapıları olmayan bu yapılara d a m ­ lardaki bir açıklıktan ahşap merdivenlerle girilebilmekteydi. Asal oda ile depolar arasında ise zem in den yüksekte açılmış, mağara kovuklarını anım satan giriş delikleri b ulu nu r. O daların içinde ocak ve fırınlardan başka, duvar ön le rin ­ de kerpiçten sekiler vardır. O tu rm a ve yatmada


kullanılan bu sekilerin altına ölen aile bireyleri de gömülüyordu. D u var ve tabanların beyaz ve bazen de kırm ızı kille sıvandığı bu yapılarda ahşap kısımlara kırm ızı aşı boyası sürülerek mekan içlerine renkli bir g ö rü n ü m kazandırıl­ maya gayret edilmiştir.

Çatalhöyiik'ıen duvarları akbaba resimleriyle süslü bir ev

K üçük tapm ak olarak nitelenen kültsel ya­ pıların sayısı 50 civarındadır. K im ileri daha büyük ve özenlice yapılmış bu dinsel yapıların duvarlarında çok renkli resimlerle kabartm alara yer verilmiştir. Eski avcılık d ö nem in de ortaya çıkan mağara resim lerinin devamı niteliğindeki bu yapıtlar sıva üzerine sarı, kırm ızı, yeşil, b e­ yaz ve siyah boyalarla yapılmıştır. Resimlerde geom etrik desenli kilimleri andıran bezekler, el motifleri, dans eden avcılar, ellerini havaya kaldırm ış insanlar, kafası kopuk insan cesetle­ rine saldıran akbabalar, portre özellikleri taşı­ yan insan yüzleri ve olasılıkla lav pü sk ü rte n


Bir kutsal alanın ici

H asandağ volkanı ö nü nd ek i Ç atalhöyük kasa­ bası gibi ilginç konularla karşılaşılır. K at kat sürülen sıvanın plastik b ir şekilde biçim len d i­ rilmesi ya da oyulması sonucu yapılmış k a­ bartm alarda ise konuları, doğuran Ana Tanrıça, p anter, dağ keçisi ve leoparlar oluşturur. B un ların yanında ge­ rek sekiler ve gerekse duvarlara kilden plas­ tik olarak biçim len­ dirilm iş öküz ve koç başları dizilmiş; avla­ nan öküz ve koçların boynuzları ise bu baş­ ların iki yanına sokul­ m uştur. Genellikle bu Çatalhöyük A na Tanrıça ve leoparlar başların altında, taban üstün e bırakılm ış ve kim ileri de kırm ızı aşı boyası ile renklendirilm iş, ata kültüyle ilgili görülen kafatasları ele geçirilmiştir. Filistin'den O rta Anadolu'ya değin yayılmış ata k ü ltü gele­ neğinde, ölen aile bireylerinin kafaları gövdele­


rinden ayrılıp saklanıyordu.

boyalarla

süslenerek

evlerde

Evler ve tapınaklarda b u lu n m u ş fıgürinler eski yapı katlarında daha çok m e rm e r ve kireçtaşmdan, yenilerdeyse çoğu kez boyalı kilden

Çatalhöyük duvar resimlerinden boğa avı

yapılmıştır. Boyları 0.30 m.yi aş­ mayan bu yontucuklardan kimileri gerçekçi, kim ileri de şematik biçim ­ de, tek tek ya da grup halinde b i­ çimlendirilmişlerdir. Pişmiş to p ­ raktan bir figürin grubunda, iki yanında leoparlar bulunan, o tu ru r durum da doğuran Ana T anrıça; bir başkasında kucağında p an ter yavru­ ları tu tan bir başka Ana T anrıça; bir taş kabartm ada da kucaklaşan bir tanrı çifti gösterilmiştir. Burada bereketle ilgili görülen kadın ın do­ ğurganlığı ön plandadır. Kemik saplı taş bıçak


Ev ve tapınaklardaki kerpiç sekilerin altın­ da,çoğunluğu kadınlar ve çocuklara ait 400 ka­ dar mezar gün ışığına çıkarılmıştır. Sayıları ortalam a olarak her evde 8 ile 30 arasında de­ ğişm ektedir. Cesetlerin çoğu,açık havada bıra­ kılarak yum uşak kısımları çürütüldükten ve akbabalar tarafından parçalandıktan sonra top­ lanan ve bazen kırm ızıya boyanan iskeletlerin

Çatalhöyük’ten geyik avı


t

t>mr_!T ■

t ,

t

*

T t

Ağla avlanan avcılar

taban altına bırakılm ası suretiyle; çok azı ise bir bez ya da hasıra sarılarak hoker du ru m d a, sol yanma yatırılm ış d u ru m d a göm ülm üşlerdir. Erkek m ezarlarına arm ağan olarak, çakm ak taşı kamalar, ok, m ızrak uçları, m erm er topuz baş­ ları, doğal cam dan bıçaklar, orak dilgileri, kazı­ yıcılar, kem ik toka ve çengeller ile kilden d a m ­ ga m üh ürler; kadın mezarlarına ise boya palet­ leri, doğal cam dan aynalar, kem ik iğneler, yeşil taştan m in ik gerdançeler, pişmiş toprak, bakır ve çeşitli taşlardan b oncuklar bırakılm ıştır.

Leopar kabartmaları


Ekonom isi, h er biri gelişmiş düzeydeki ta­ rım ve hayvancılık ile çok sınırlı bir ticarete dayanan Çatalhöyük halkı bu dö nem de einkorn ve e m m e r buğdayı, ekm eklik buğday, arpa, bakla, bezelyegiller ve m ercim ek gibi ürünleri yetiştirebiliyorlardı. Ö nce büy ük baş hayvanlar, sonra da koyun, keçi ve köpek evcilleştirilmişti. Avcılığın hala önem li bir yeri vardı. Yabanıl sığır,yabanıl koyun ve eşek, geyik, dağ keçisi, yabanıl dom uz, ayı, tavşan, leopar ve türlü kuş cinsleri avlanan hayvanlar arasındaydı.

Ahşap kap kacak

Ç atalhöyük'te önceleri pişmiş topraktan çanak çömlek ve eşya yapımı yaygın değildi ve kap kacaklar daha çok ahşaptan ya da kamış ö rgüden üretilm işti. K ullanım ı giderek artan gerçek çanak çöm lekler ise daima elde biçim ­ lendirilm iştir. Kaba ham urlu, kalın çeperli, ağır


Çatalhöyük çanak çömlekleri

ve basit olan kaplar genellikle tek renkli ve açkılıdır. Son evrelerde çok ender olarak krem renkteki kapların kırm ızı boya lekeleriyle b e­ zenmesine çalışılmıştır. Çok az sayıdaki taş kaplar lüks eşya niteliğindedir. Aletlerle silah­ lar genellikle doğal cam ve az olarak da çakm ak taşından, kaşık ve kepçelerse kem iktendir. B it­ ki lifi, yün ve hayvan kılından karıştırılarak ya­ pılmış dokum alar, keçe, kürk ve derilerin ya­ n ında sepetçiliğin varlığı bilinm ektedir. Bakır ve k u rşu nd an , boncuk, yüzük, olasılıkla iğne ve biz yapım ında yararlanılmıştır. E rgani kökenli bakır, Gülek Boğazı yöresinden gelen k u rşu n ve K ızıldeniz yöresinden gelmiş deniz salyangozu kabukları uzak bölgelerle yapılmış ticari bir d üzenin varlığını gösterir; ancak üretim ciliği öğrenm iş olan bu halk b üyük çapta kendi içine kapanıktı ve asal uğraş yine de avcılıktı. E rken N eolitik Çağ'da yerleşmelere sahne olm uş bir başka bölge de Çukurova'dır. B urada g ün ü m ü zd e M ersin kent m erkezinin içinde kalmış olan Y um uktepe bu yörenin kazılarla


%

araştırılm ış en önemli merkezi d u ru m u n d a d ır. B urada başlayan yeni çalışmalarda daha önce saptanm ış 5 E rk en N eolitik Çağ tabakasına karşılık 25 kadar tabaka ve yapı katın ın varlığı belirlenm iştir. Yeni düzeltilmiş C14 analizleri en alttaki tabakanın 7000 yıllarına değin u zan­ dığını ortaya koym uştur. M im arlığı daha çok çit-çam ur yani huğ tekniğine dayanan dö nem in çanak çömlekleri el yapımı koyu renkli açkılı tü rded ir. K e n d in e özgü özellikleri ağır basan bu k ü ltü rü n yerli bir karakter taşıdığı ve baş­ langıçtan itabaren A m ik ovası (A-B evreleri) ve Suriye ve L ü b n a n 'ın A kdeniz kıyısındaki N e o ­ litik yerleşmelerle ilişkiler ku rd u ğ u anlaşılm ak­ tadır. M ezopotam ya ile hiç bir ilişki söz konusu değildir. N eolitik Çağ'ın erken evrelerinden başlayarak yaygın b ir obsidyen kullanım ı var­ dır. O bsidyenin geliş yeri U lukışla ve Gülek Boğazı yoluyla H asandağ ve M elendiz dağı yö­ residir. Kaletepe obsidyenlerinin Çanak Çömleksiz N eolitik dö nem de Kıbrıs'a değin ulaşmış olması Ç ukurova ile K ıbrıs arasındaki deniz trafiğinin daha da eskiye gittiğini gösterir. A ntakya, Reyhanlı ve K ırık h a n arasında uzanan, üç yanı dağlarla çevrili A m ik Ovası tarih öncesi çağlarda çok yoğun yerleşmelere sahne olm uştu. B u ranın N eolitik Çağ kültürleri "Amuk A" ve "Amuk B" olarak adlandırılır ve T e li el C üdeyde ile kısm en, b u n u n biraz g ü n e ­ yindeki T eli D hahab (Altıntepe)'da yapılan sondajlardan tanınır. B ugün su altında k aldık­ larından daha çok çit-çam ur tekniğindeki m i­


marlığı k o n u su nd a fazla bir şey bilinm eyen Amuk A ve B evreleri çanak çömleği, Ç u k u ro ­ va, Kuzey M ezopotam ya ve Suriye N e o litik le ri için karakteristik olan elde yapılmış koyu renkli açkılı bir türdür. D oğu ve G üneydoğu Anadolu'da en eski çanak çömlekli N eolitik Çağ yerleşmesi çanak çömlek öncesi dö nem den beri iskan görm üş olan Ç a y ö n u n d e saptanm ıştır. B urada çanak çömleksiz dön em in çok gelişmiş ve iyi tasar­ lanmış yapılarından farklı, ilkel b ir köyü ortaya çıkarılmıştır. Bu köyde ev duvarları yer yer üç sıra taş temeller üzerine kerpiç bloklardan oluşmaktadır. Eskiye kıyasla köy oldukça k ü ­ çülmüş ve nüfus azalmıştır. A m ik A ve B evrelerindekileri andıran koyu yüzlü ve açkılı çanak çömlekler son derecede kabadır; ağız kenarları­ nın altında kü t çıkıntılar halinde tutam akları ve düğme biçimli kabarcıkları olan siyah ve gri renkli çanaklar sevilerek kullanılır. Şanlıurfa'­ nın Birecik ilçesi yakınlarındaki M ezraaT eleilat H ö y ü ğ ü n d e de bu dönem e ait ka lın tı­ lar ortaya çıkarılmaya başlamıştır. N eolitik Çağ'da Göller Bölgesi ve civarı yo­ ğun b ir yerleşme dokusuna sahipti. Bu yörede, B urdu r yakınlarındaki Kuruçay, Bucak Ovası içindeki H öyücek ve daha güneyde, Antalya'ya bağlı Bademağacı beldesi yakınındaki Bademağacı (Kızılkaya) H öyüğü ile Beyşehir'in 10 km. kuzey-kuzeybatısındaki Erbaba höyükleri ka­ zılarak incelenmiştir. B unlardan 6700 yıllarına değin uzandığı anlaşılan en eskisi Kuruçay'dır.


B urada b u lu n tu veren ve bir yerleşmeden çok erozyon birikim i olarak nitelenen en erken tabakanın (13) üzerindeki yapı katında (12), olasılıkla kalabalık bir aileye ilişkin çok ufak b ir yerleşme ortaya çıkarılmıştır. T aştan te­ melleri 1 m. kalınlığında olan m im aride kuzey ana m ekan 10 x 8 m. boyutlarındadır. Zamanla küçük odalar eklenerek genişletilmiştir. Tek renkli ve çok renkli olm ak üzere iki kümeye ayrılan çanak çöm leklerden asıl büyük kümeyi, gri-bej ham u rlu ve yandan bakıldığında hayvan başını anım satan yalancı kulplarıyla tek renk­ liler oluşturur. D ikey yerleştirilmiş tüp biçimli tu tam aklar karakteristiktir. D aha çok basit bantlar, şevronlar ve sembolik-fantastik türdeki boya bezemeler ise bej astar üzerine kırmızı boya ile yapılmıştır. Çok az sayada olmakla b ir­ likte kabartm a bezemeli olanlar da vardır. Boya bezemeli kaplar daha sonraki çağlarda Göller B ölgesine özgü kapların ilkel öncüleri d u ru ­ m u nd ad ır. T aştan aletler genellikle çakmak taşı, daha az olarak da obsidyendendir.

Kuruçay 12. Yapı katı mimarisi


Höyücek kutsal alanlar evresi mimari

H ö y ü c ek 'in m im arisi bu lu nam ay an en er­ ken tabakalarının üzerinde dinsel işlevli bir grup m ekan ortaya çıkarılmıştır. "Tapm ak D ö ­ nemi" denen bu tabaka yapıları doğu-batı yö­ n ü n d e yan yana 5 m ek an dan oluşur ve tü m ü kerpiçtendir. D ik d örtgen planlı yapılara daha çok uzun kenarları üzerine açılmış merkezi kapılardan girilm ektedir. B unların karşısına gelen duvara büyük b ir fırın yerleştirilmiştir. Yapıların ortasında, dıştan 8 x 5 m. b o y u tların ­ da daha küçük bir yapı dikkat çekicidir. Alçak bir bölm e duvarıyla ikiye ayrılmış olan bu m e­ kanlarda dinsel anlam lı b u lu n tu la r ele geçiril­ miştir. Böylelikle yerleşme yerinin köyden çok kutsal bir ziyaret yeri g ö rü n ü m ü taşıdığı anla-


şılmıştır. Çanak çöm lekler çok gelişkin b ir tek­ n ik ve biçim zenginliği sergilerler. İyi pişirilmiş ve çok iyi açkılanm ış olan kaplar tek renklidir. Ç oğunda ip delikli tüp tutam aklar b u lu n m a k ­ tadır. Böbrek, kuş ve çizme biçimli kaplar d ik ­ kat çekicidir. Radyo karbon tarihlerine göre bu kutsal yapı 6400-6100 yılları arasına ilişkindir.

Bademağacı Erken Neotilik evler


E n güney uçtaki Badem ağacı'nda erken evreye ilişkin iyi d uru m d ak i m im ari tüm üyle kerpiçten evler ile temsil olunur. B irbirine ya­ pışık olmayan yapılar daima dikdörtgenim si planlıdır. İçlerine, uzun duvarlarının ortasına açılan bir kapıyla girilir. İçte yuvarlak küllüklü fırınlar vardır. T ah ıl evlerin dışındaki, kil lev­ halardan yapılmış çok gözlü silolarda depolan­ mıştır. Çanak çömlek tek renkli (koyu gri ya da koyu kahverengi) ve iyi açkılıdır. D ik in e delikli silindirik tüp tutam aklar burada da kullanıl­ mıştır. İki çömlek ağızdan dibe doğru inen ko ­ şut boya bantlarla bezelidir. Pişm iş topraktan şişman Ana T anrıça fıgürinleri o tu ru r ve bağ­ daş k u rm u ş d u ru m d a gösterilmiştir. Bu yerleş­ m enin yaklaşık olarak VII. binyılın son çeyreği ya da biraz daha öncesine gittiği sanılır. Geç N eolitik D ö n e m e geçişi tan ıtan bu yerleşmelerden Erbaba 6000 yılları civarına tarihlenir. Üç tabaka halindeki N eolitik yer­ leşmede dörtgen planlı ev duvarları taştandır. K im ileri bölme duvarlı ve geçitli bu yapılarda dışa açılan bir kapı düzeni yoktur. Bu yüzden m ekanlara dam dan inilm ektedir. H ayvan ve bitki üretim ciliğinde Çatalhöyük düzeyine eriş­ tiği anlaşılan Erbaba'da yontm a taş alet e n d ü st­ risinin ana malzemesi çakmak taşıdır; obsidyen azdır. K uruçay'dakilerin aksine tarımı bilen bu topluluğun avcılıkla çok fazla uğraşm adığı alet tiplerinden de anlaşılm aktadır. K oyun, keçi ve sığırı evcilleştirmiş bu insanlar em m er, einkorn, sert buğday, arpa ve m ercim ek gibi


tahıl bitkileri ile bakla ve bezelyegilleri de ta­ rım a almışlardı. Pişm iş topraktan insan yontucukları da yapılmıştı. Çanak çömlekler kaba h a m u rlu siyah ve kahverengindedir. D aha geç evrede kapların kili içine m in ik hayvan kabuk­ ları katılmıştı. D oğuya doğru gidildiğinde, N iğde il m er­ kezinin 17 km. güneyindeki K ö şk h ö y ü k , küçük b ir yerleşme yeri olmakla birlikte, özellikle ilginç küçük buluntularıyla dikkat çekicidir.

Köşkhöyük kabartmalı çanak çömlekler

H ö y ü ğ ü n en alttaki III. yapı katında duvarlar ta m a m en taştan örülerek yükseltilm iş ve iyice sıvanm ıştır. D ikdörtgen, karemsi ve bazen de yuvarlak planlı m ekanlarda fırınlar ve tan d ırla­ rın yanında, erzak küpleri, taş kaplar ve kapı söve taşları ele geçirilmiştir. K im i m ekanlarda


kerpiçten sekilere yer verilmiş, bu nlardan biri üzerinde 24-26 yaşlarında bir kadına ait kafatası bulunm uştur. İskelet haline geldikten sonra, kulaklar, yanaklar ve siyah renkte iki taşla be­ lirlenmiş gözleri kil-alçı karışım ı bir maddeyle sıvanmış ve koyu kırm ızı renkte aşı boyasıyla boyanmış bu kafatası adeta bir m ask haline getirilmiştir. Bu, yukarıda sözünü ettiğim iz ata kültü geleneğinin daha geç bir devamıdır. Ö lü ­ ler yerleşme alanında küp içine, taş sandukaya ya da toprağa açılan basit çukurlara g ö m ü lm ü ş­ tür. Çanak çömlek el yapımı, siyah, koyu gri, açık ve koyu kırm ızı h am u rlu ve tek renklidir. En dikkat çekici özellik kim i kapların insan, boğa, inek, eşek, keçi, kaplumbağa, antilop ve ağaç gibi yüksek kabartm alarla bezeli oluşudur. Şişman-doğurgan ana tanrıça fıgürinleri o ld u k ­ ça gerçekçidir. Alet ve silahlar başta obsidyen olmak üzere taş ve kem iktendir. M aden kulla­ nımı yoktur. Ö lüler yerleşme alanında küp içi­ ne, taş sandukaya ya da basit toprak çukurlara göm ülm üştür. M ezar armağanı olarak çanak çömlekler, obsidyen ve k em ikten alet ve silah­ larla m e rm er bilezik, istiridye kolye ve Ana T anrıça fıgürinleri bırakılm ıştır. Benzer özel­ likleri paylaşan b ir yerleşme yeri N iğde ili Çift­ lik kasabası yakınındaki T ep ecik H ö y ü ğ ü n d e ortaya çıkarılm aktadır. Şim dilik üç tabaka içe­ ren höyüğün en alttaki üçüncü tabakasında taş temelli yapılar ile tan d ır ve fırın gibi öğeler saptanm ıştır. Büyükbaş hayvanlara ve insanlara ait yüksek kabartm alarla bezeli çanak çömlekler burada da b u lun m uştur.


N eolitik Çağ'm erken evrelerinde T ü r k i­ ye'nin T raky a b ö lü m ü nd ek i gelişmeleri, E d ir­ n e’nin Enez ilçesi yakınlarındaki H o ca çeşm e H öyüğü verileriyle izlemek olasıdır. Burada ortaya çıkarılmış b u lu nan kalıntılar G üneydoğu A vrupa'nın bilinen en eski yerleşim yerlerinden birine ilişkindir. 6400-6300 yıllarına ait en er­ ken tabakalarda yerleşme yeri 1 m. kadar kalın ­ lığında taştan bir duvarla ku şatılm ıştır ki bu, Y akın D oğu'daki en eski savunm a tesislerin­ dendir. E n erken evrede, ahşap kulübeler şek­ lindeki m im ari yuvarlak planlıdır. Geç aşama­ larda d ikdörtgen plana geçilmiştir. Çanak çömlekleri tek renkli (kırm ızı ya da siyah) ve el


yapımıdır. K im i çanaklarda tüp biçimli ip de­ likli tu tam aklar bulunur. Önceleri çiftlik hay­ vanları ağırlıklı bir beslenm e biçim i b u lun an Hocaçeşme köylüleri, giderek çeşitli su yum uşakçaları tük etim in e geçmişlerdir. B urada yaşa­ yan halkın Anadolu ile yakın ilişkiler içinde bulunduğu, böylelikle A nadolu ile Balkanlar arasındaki ilişkilerin köklü bir geçmişe dayan­ dığı anlaşılm aktadır. GEÇ N E O L İT İK ÇAĞ N eolitik D önem 'in ikinci ve son evresi Geç Neolitik Çağ olarak adlandırılır. Bir ya da iki yüzyıldan fazla sürm eyen bu dön em in A n ad o­ lu'da en iyi temsil edildiği m erkezlerin başında, B urdur'un 35 km. güneybatısındaki H acılar gelmektedir. H öyükte dört yapı katı (IX-VI) halinde karşılaşılan Geç N eolitik D ö n e m VI.

Hacılardan bir ev


bin yılın başlarına tarihlenir. Bu yapı k atların ­ dan, b üyük b ir yangınla son bulm uş olan so­ n u n c u su n d a (H acılar VI) Ç atalhöyük'tekilerden çok daha büyük evler ortaya çıkarılmıştır. Ba­ zıları 10.50 X 6 m.yi bulan dikdörtgen planlı bu yapılar taş temel üzerine kerpiç bloklardan 1 m. kalınlığında duvarlara sahiptir. Plan yö nü nd en Bademağacı E rk en N eolitik Çağ evlerini a n ım ­ satır biçimde, bu yapılara da uzun duvarlarının ortasına açılmış kapılardan girilebilm ektedir. F ırın yine kapının karşısına gelen arka duvarın ö n ü n d e k i k o n u m u n u korum aktadır. Plan yö­ n ü n d e n daha gelişmiş gö rü nen bu evlerin için­ de ana m ekan çit tekniğiyle ince duvarlarla bölüm lere ayrılmıştır, seki yoktur. İçinde fırın, ocak, öğütm e taşları ve çam urdan tahıl ambarı b u lu n a n m utfak evin dışına alınm ıştır. Sırt sırta b ir blok halinde inşa olunan evlerin yanında, tap m ak denilebilecek özel yapı bulu nm am ıştır. Çoğu evlerde ele geçirilmiş fıgürinler bir ev k ü ltü n ü n varlığına işaret etm ektedir. E k o n o ­ m ide avcılık eskiye oranla çok azalmış, kuru tarım geniş ölçüde uygulanm aya başlamış; b u ­ n u n doğal b ir sonucu olarak eskinin yontm a taş alet endüstrisi de yeni biçim ler almaya yüz tu tm u ştu r. Çanak çömlek yapım ının iyiden iyiye yaygınlaştığı bu d ö n em in elde yapılmış olan kapları yine yine tek renkli ve çok renkli olarak iki gruba ayrılır. E rk en N eolitik Çağ'da K uruçay, Ç atalhöyük ve B adem ağacı'ndan ta­ nın an , kapların ağız kenarlarının altına dikine yerleştirilm iş tüp biçimli tutam aklar karakteris-


Hacılar'dan ana tanrıça figürinleri

tiktir. Yine az olmakla birlikte krem renkli zemine kırm ızı boya ile yapılmış basit dik şe­ ritler ve şevronlarla dekore edilmiştir. B unlar E rken K alkolitik Çağ'da çarpıcı örneklerle o r­ taya çıkacak boyalı kapların Ç atalhöyük (III) ve K uruçay'dan (13) sonraki ilkel öncüleridir. T ek renkli çanak çömlekler Kuzeybatı A nadolu, Ege kıyıları ve hatta Sakız ve Skyros gibi adala­ ra değin yayılmış olmakla birlikte, boya bezeme yalnızca Göller Bölgesi'ne özgüdür. İn sano ğlu n un yaşam ında beliren yenilikler çok geçm eden etkisini sanatta da göstermiştir. Avın önem ini yitirmeye başlamasıyla artık es­ kinin büyük av panoları tüm üyle u n utu lm uş, b u n u n yerine üretim le ilgili olarak kad ın ın doğurganlığı ön plana geçmişti; onları besleyen T op rak Ana gü ndem e gelmişti. Bu d ön em in gelişkin fıgürinlerinde ana konu iri badem gözlü, şişman ve çıplak Ana T anrıça ile çocu­ ğudur. Fig ürinler genellikle kilden, end er ola-


Hacılar Geç Neolitik Çağ çanak çömlekleri

rak da taştandır. Ö lüler artık evlerin içlerine değil, daha çok açık avlulara ve mezarlıklara göm ülm eye başlamıştır. Göller Bölgesi'nde H acılar'm kom şusu K unıçay 11 bu zam anda (6000) korunm alı bir köy d u ru m u n a sokulm uştur. Y arım yuvarlak kulem si çıkıntılarla güçlendirilm iş bu taştan k o ru n m a duvarı ileri düzeyde bir savunm a a n ­ layışına sahiptir. Bu k orunm alı alana kuzeydo­ ğu köşedeki basit bir açıklıktan girilmekteydi. İç kısım çok yıkım gö rm ü ştür, bu yüzden d ü ­ zeni h a k k ınd a bir şey söylenemez. Bu köyde kullanılan çanak çöm lekler H acılar'dakinin benzeridir. Ö nceki dönem lerde ortaya çıkmış


boya bezemeli kaplarda büyük b ir artış söz ko ­ nusudur. Sembolik-fantastik tü rd e bezeme gi­ derek yaygınlaşmıştır. Biraz daha güneydeki H öyücek bu d ö­ nem de olasılıkla kutsal alan niteliğini k o ru ­ maktadır. M im arisi hak kın da fazla birşey b i­ linm eyen ve "Kutsal Alanlar Dönem i" denen bu tabakada pişmiş topraktan 70 kadar Ana T a n rı­ ça fıgürini ve idol bu lu n m u ştu r. N atüralist biçemdeki fıgürinler karşılık, idoller basit, çuval gövdeli ve şematiktir. Başsız olarak yapılan bu


idollere, sonradan ağaç ya da kilden ince uzun başlar yerleştirilmiştir. Çukurova'da M ersin Y um uktepe, Tarsus G özlükule ve Ceyhan ırm ağının doğu kıyısı üzerin deki D om uztepe; N iğde yakınlarında

Yumuktepe boya bezemeli çanak çömlekleri

K öşkhöyük, K onya ovasında Can H aşan; İz­ m ir'de U lucak, son olarak da Denizli yakınla­ rındaki A phrodisias Geç N eolitik'ten E rken K alkolitik D önem 'e geçişi temsil eden diğer m erkezler arasındadır. B unlardan Y u m u k te p e 1 de (X X V I-X X ) inek, dom uz, koyun ve keçiyi evcilleştirmiş ve tü m bitkileri tarım a almış, oldukça gelişkin bir toplum yapısının varlığı belirlenm iş; m im aride 5, 6 odadan oluşan kare ya da dikd örtg en odalı ev veya evler saptanm ış­ tır. D u varların alt kesimleri yassı ve oval dere taşları ile yapılmış, üstte ise çit-çam ur tekniği kullanılm ıştır. İki odada özel bir kullanım am a­ cına yönelik sıvalı birer niş bulun m ak tadır. D aha sonra taş tabanlı bir takım yuvarlak silo-


Köşkhöyük Ana Tanrıça figiirinleri

lar ve son olarak da odaları dikdörtgen planlı evlerden korunm asız bir köy söz ko nusudur. Sonuncu yapı katı bir yangın geçirerek ıssızlaşmıştır. Bu yapı katlarında eskinin siyah renkte çanak çöm leklerinin yanında portakal ve bej renkli, daha açık mallar belirir. Biçimler basittir, çeşitlilik yoktur. Çok az sayıdaki boyalı çanak çömlekte en sevilen bezeme, açık renk zemin üzerine kırm ızı ya da kahverengi boya ile yapılmış "şimşek" motifleridir. Geç N eolitik Çağ'da D oğu A nadolu'daki durum , bugüne kadar saptanan m erkez sayısı­ nın yok denecek kadar az olması nedeniyle açık değildir. Malatya yakınlarındaki Kuluşağı İkizhöyük tek merkez d u ru m u n d a d ır. A m ik B evresindekilerle karşılaştırılabilecek el yapımı, koyu yüzlü, açkılı, boyunları basit kabartılarla bezeli çanak çömlekler içeren bu m erkez dö­ nem in çok sonlarına ait görünür. Paleoklim atik


kanıtlar söz kon usu çağda hem en h em en tüm D oğu A nadolu'da kurak bir çöl-step ikliminin egem en olduğuna işaret etm ektedir. Yerleşme­ lerin az sayıda oluşu 4400 yıllarına değin sür­ düğü sanılan bu elverişsiz koşullardan kaynak­ lanm ış olabilir. Geç N eolitik D önem 'de A n adolu'nun ku­ zeybatı kesimi iyi b ir biçim de iskan edilmeye başlamış, yerleşik köy yaşantısı tü m yönleriyle belirm işti. 6. binyılın başlarında Anadolu'dan gelen göçm en çiftçilerle, eskinin yerli balıkçıa vcılarınm karışması yeni k ü ltü r merkezlerinin ortaya çıkm asına yol açmıştı. Avrupa p reh isto rik kültürleriyle A nadolu arasındaki konum larıyla dikkat çeken bu m erkezlerden en tan ınm ışları İstanbul-K adıköy'deki Fikirtepe, Pendik, İznik G ölü'nün batı kıyısında, O rh a n ­ gazi yöresindeki Ilıpınar ve Y enişehir ovasın­ daki M enteşehöyük'tür. B unlardan Fikirtepe M arm ara bölgesinin en eski k ü ltü rü d u ru m u n ­ dadır ve ilk besin üretim iyle ilgili kavramların Avrupa'ya aktarılm asında önem li b ir aracı gö­ revi yapmış olmalıdır. Fikirtep e k ü ltü rü n ü oluşturan toplulukların, avcılık ve su ürü nlerin e olan bağlılıkları nedeniyle eskinin toplayıcılık d ö n e m in d e n gelen beslenm e alışkanlıklarını sü rd ü rd ü k le ri; b u n u n yanında, Anadolu içle­ rin d e n gelen çanak çömlek yapımı, evcil hayvan ve tarım b itk ilerin in kullanım ı gibi yeni kav­ ram ları öğrenm eye başladıkları açıktır. Genel olarak kaba g ö rü n ü m lü çanak çömlekler çoğu


Fikirtepe çanak çömlekleri

kez koyu k u rşu ni ve koyu kahverenginde ve açkılıdır. K im ileri kazıma çizgiler ya da n o k ta ­ larla bezenmiş, bazen bu n ların içi beyaz bir macunla d oldurulm uştur. Bezeme daha çok köşeli kaplar üzerine uygulanm ış ve boyaya hiç yer verilmemiştir.

Fikirtepe'nin tipik köşeli kaplan

Fikirtepe k ü ltü rü n ü n iç kesim deki yansı­ maları olarak nitelenebilecek Ilıp ınar ve M enteşehöyük, m im arlık ve yerleşme düzeni açılarından farklı karakteristiklere sahiptir. M imari ahşap-çam ur karışımı ve çit örgü te k n i­ ğiyle yapılmıştır. Evler ayrık düzende ve d ö rt­ gen planda inşa o lunm uştur. A nadolu'da N eolitik Çağ uzun sürm üştür. Bu süre kim i bölgelerde 2000 yıldan fazladır. Bu uzu n sürede çevrede birçok değişiklik orta­ ya çıkm akla birlikte, çanak çömlek öncesi erken


Ilıcapınar ahşap direk, çit örgülü ev

evre bir yana bırakılacak olursa, yerel teknolo­ jilerde, değiş-tokuş sistem inde ve sosyal yapıda fazla farklılaşma olmamıştır. Geç N eolitik Çağın sonlarında K onya Ova­ sı ve Göller Yöresi'ndeki yerleşme yerleri yıkıcı sonuçlara yol açan ve fakat nedenleri bilinme-


Ilıcapınaryabani sığır kemiğinden kaşıklar

yen bir dizi gelişmeden olum suz yönde etkilen ­ diler. Sözgelimi bu olaylardan sonra D oğu Çatalhöyük ıssızlaşarak batıdaki yeni yerine taşındı. Hacılar, K uruçay ve belki de yeni ka­ zılmakta olan A ntalya'nın kuzeyindeki Bademağacı yerleşmeleri de büyük birer yangın felake­ tine sahne oldular.


KALKOLİTİK ÇAĞ: ÖRGÜTLENEN KÖYLER

K onya Ovası ve Göller yöresi N eolitik Çağ k ü ltü rlerin e son veren büy ük yangından sonra, genel olarak K alkolitik Çağ'a girildiği kabul edilir. Khalkos = bakır ve lithos = taş sözcükle­ rind en türetilerek K alkolitik yani "Bakır-taş Çağı" adı verilen bu sürece "İleri Üretici Dönem " ya da "Gelişkin Köy D ö n e m i" gibi adlar verilmesi daha uygun düşebilir. Bu zam anda Anadolu basit köy topluluklarınca paylaşılmıştı. Daha çok VI. bin yılın ilk yarısı ile IV. bin yılın son­ ları arasına tarihlenen bu çağın en önde gelen iki özelliği bakır aletlerin giderek taşın yerine geçmeye başlaması ile kökleri E rk en Neolitik Çağ'a uzanan boya bezemeli çanak çöm lekleri­ dir. Ancak, h en üz Geç N eolitik ve E rken Kal­ kolitik Çağ k ü ltü rlerin in ayırıcı özellikleri tam anlam ıyla inandırıcı biçim de ortaya konabilmiş de değildir. Ç ü nk ü Geç N eolitik'ten E rken K alkolitik Çağ’a geçişte Anadolu'da tek nik ge­ lenekler açısından kültürel b ir kesintiden söz edilemez; aksine b ir gelişim,devamlılık söz k on usu du r. Buna karşılık her iki d önem ara­ sındaki en belirgin özellikler m adencilikte kar­ şımıza çıkar. Ö rneğin d ök ü m tekniği ile iki ayrı m aden filizinin birlikte eritilerek kullanılışı K alkolitik Çağ'ın ortaya koyduğu yenilikler


arasındadır. Bu dönem genel olarak"erken" ve "geç" olmak üzere iki ana bölüm de incelenir. ERK EN K A L K O L İT İK ÇAĞ N üfusun ve buna koşut olarak yerleşim yerlerinin sayısında da b ir artışın görüldüğü Erken K alkolitik Çağ'da, A nadolu'nun topografık yapısıyla ilişkili olarak yine farklı kü ltü r bölgeleri söz konusudur. Batıdan doğuya doğru bu bölgeleri şu şekilde sıralanabilir: T raky a ve Kuzeybatı Anadolu, Göller Bölgesi, K onya 0 vası, Çukurova, D oğu ve G üneydoğu Anadolu. Bir yandan A nadolu, öte yandan da Bal­ kanlarla ilişkili olan Trakya'da K alkolitik Çağ' ın şimdilik en iyi temsil edildiği m erkez K ırklareli-Aşağıpınar H öyüğü'dür. 5800 yıllarına tarihlenen bu yerleşmede köylüler-çiftçiler dörtgen planlı ağaç dikm e, dal örgü ve çam ur sıvalı, b irb irin d e n ayrı evlerde oturm aktaydı. Giderek bir köy ya da kasaba g ö rü n ü m ü n ü ka­ zanmış ve taşlarla desteklenm iş ahşap bir sa­ vunma duvarı ve hendekle kuşatılm ıştı. Bu alanın içinde düzenli sıralar halinde tek ya da iki odalı bağımsız ahşap yapılar bulunm aktaydı. Kilden yapılmış çok sayıda kadın heykelcikleri Anadolu'daki Ana T an rıça anlayışından farklı bir anlayıştadır. Çoğu silindirik gövdeli ve şe­ matik olan bu heykelciklerde cinsel organlar abartısız olarak betim lenm iş, yüzde b u ru n ve kulaklar daha belirgin bir biçim de gösterilmeye çalışılmıştır. Buna karşılık ağız hiç belirtilm e­ miştir. B üyük boyutlu ve insan biçimli kült


vazoları en ilginç bu lu n tu la r arasındadır. I Aşağıpınar halkı iki tü r buğday, arpa, burçak ve I m ercim ek ekiyor; beslenm ede koyun, keçi, sığır I ve dom uz etind en yararlanıyorlardı. Bunun I yanında geyik, karaca ve yaban sığırı avlıyor- I lardı. Balkan kü ltü rlerin in özelliklerini taşıyan Aşağı P ın a r yerleşmesi, Trakya'ya Anadolu'dan gelmiş olan ilk çiftçilerin giderek yerel koşulla­ ra u y u m sağladığını gösterir. K alkolitik Çağ'da çok yoğun bir yerleşme­ ye sahne olmayan K uzeybatı x\nadolu'da döne­ m in en iyi araştırılmış m erkezi İznik Gölü ya­ k ınların daki Ilıp m ar'd ad ır. VI. bin yılın başla­ rınd a gelişmeye başlayan yerleşme uzun süre (5700-5450) devam etmiş görünür. M im ari yine çam u r harç ve ahşap karışım ıdır. Bu dönemin evleri-kulübeleri tek odalıdır ve 3.00X5.00 m. kadar boyutlarındadır. E n erken evreden başla­ yarak kültürel yönden güney ve doğudan çok, kuzeydeki Balkan kültürleriyle ilişkiler gelişti­ ren bu yörede d ön em in sonlarına tarihlenebilecek b ir başka m erkez de E skişehir yakınla­ rın da ve P orsuk Çayı vadisindeki Orman Fi­ danlığı adlı yamaç yerleşmesidir. E rk e n K alkolitik Çağ'm en iyi iskan edil­ miş ve k en din e özgü k ü ltü r bölgelerinden biri Göller Bölgesi'dir. Bu yörenin K alkolitik Çağı h ak kın da, Hacılar, K uruçay ve H öyücek kazıla­ rı sayesinde daha esaslı bilgilere sahibiz. Bun­ lardan H acılar, Geç N eolitik Çağ'daki büyük yangını izleyen dönem de kültürel b ir kesinti olm aksızın ku ru lm u ştu r. E rk en aşamalarındaki


mimarlık k o n usun da fazla bilgi yoktur. Ancak Geç N eolitik'ten E rk en K alkolitik’e yum uşak bir geçişi yansıtan, en erken evreden (H acılar V) başlayarak m im aride iki teknik kullanılm ış­ tır. B unlardan ilkinde duvarlar taş temel üzeri­ ne kerpiç bloklardan yapılıyordu; özellikle mutfaklarda kullanılm ış İkincisinde ise ahşap direkler ve ince dallarla örülen duvarların üzeri kaim b ir sıva ile kaplanıyordu. D ö n e m in en iyi tanın an yerleşmesi, h em en hemen tüm üyle kazılmış olan II. H acılar'dır. Bu evrede (5200) yerleşme yeri, çevresi 2.00 m.

II. Hacılar yerleşmesinin rekonstrüksiyonu

kadar kalınlığında kerpiç duvarla kuşatılm ış 70x35 m. kadar boyutlarında kü çük bir köydü. İçinde evler, tahıl ambarı, üç çömlekçi atölyesi ve bir kutsal alan buluyordu. Evler, önde bir hol ile gerisindeki ocaklı bir ana odadan ibaret­ tir. Çoğu iki katlı olan evler ayrı ayrı ayrı bi-


rim ler halinde tasarlanm ıştı ve üç büyük avluya açılıyorlardı. İçinde yeni bitirilm iş kaplar b u­ lu n an çömlekçi atölyeleri ortadaydı. D oğu ka­ natta, içlerinde ekm ek fırınları, silolar ve ezgi taşlarının b u lu n d u ğ u küçük boyutlu avlulara yer verilmiştir. K utsal alan, yerleşme yerinin kuzeydoğu ucun da taştan bir su ku yusunun y anındadır. N orm al evlerden daha bü yük ve daha özenli bir biçim de yapılmış bu alanda cella denilebilecek nişli iki m ekan b ulunm aktadır. B u n lard an b irin in döşem esinin altına ise üç mezar açılmıştır. Ev içi göm ülerin son tem sil­ cilerinden olan ve daim a b ir kadın ile bir bebe­ ğin beraberce bu lu n d u ğ u bu mezarlarda cesetler yine ayaklar karna çekik (hoker) d u ru m d a bıra­ kılmıştır. Ana T an rıça yontucukları Geç N eolitik Çağ'daki benzerlerine göre tek düze ve daha az yaratıcı g ö rü nü m d ed ir. Ana T an rıça'nın bir çocuk ya da hayvanlarla birlikte gösterildiği figürinler tüm üyle son b ulm uştur. Hayvan b i­ çimli kapların yapımı sürm ektedir. Çanak çöm lekler çok renkli ve tek renkli olm ak üzere iki büyük küm eye ayrılır. Biçimleri açısından b irb irlerind en farklı olmayan bu iki tü rd e n ilk gruptakiler, iyi açkılı açık renk zem ine koyu kırm ızı ya da kahverengi bezemeleriyle yalnızca A n ad o lu 'n u n değil tü m Yakın D oğu ve Ege d ün yasın ın en özgün çanak çömlekleri arasın­ dadır. M aden prototipleri anım satan kapların m otiflerinde, biri geom etrik, ötekiyse fantastik


Hacılar’dan (V-II) fantastik stilde bezemeli kaplar

olmak üzere asal iki stil söz ko nusudur. İlk kez Kuruçay ve H acılar'm Geç N eolitik tabakala­ rında ortaya çıkan bu türd e bezeme anlayışı Göller Bölgesi'ne özgüdür. D ö n e m in sonlarına doğru II. Hacılar olası­ lıkla istilacı bir güç tarafından yakılıp yıkıldı. Bundan hem en sonra 5000 yıllarında istilacılar-

I. Hacılar yerleşmesinin planı


ca k u ru ld u ğ u sanılan, 150 m. kadar çapındaki kale g ö rü n ü m lü yeni yerleşme (I. Hacılar) ise kısa sürede ıssızlaştı. Bu kale içindeki, çevre duvarına yaslanmış ve birbirlerin den yüksek duvarlı avlularla ayrılmış evler çoğu kez olduk­ ça b ü y ü k tü r (8.50 X 5.50 m.). G ü nü m üze yal­ nızca b o d ru m katları ulaşabilmiş olan evlerin duvarları içten payandalarla desteklenmiştir. Ç anak çöm lekler biçim ve bezeme yönünden öncekilerden farklıdır, teknoloji gerilemiştir. A hşap ve sepet tü rü kapları taklit eden iri çöm-

Hacılar’dan (I) boya bezemeli kaplar


lekler üretilm eye başlamıştır. Bezemede hala açık renk zemine koyu kırm ızı boyalı mallar devam etm ekteyse de, eskinin geom etrik ve fantastik stilleri yerini yeni bir linear (çizgici) biçeme bırakm ıştır. Ana T an rıça fıgürinlerinde b ir şematizasyon başlamıştır.

Kuruçay 7 evleri

E rk en K alkolitik D ö nem 'in Göller Yöresi'ndeki bir başka temsilcisi K u ru ç a y 'd ır (10-7). Ancak b u merkez, ken disin den yalnızca 8 km. uzaklıktaki H a c ıla rd a n pek çok yönüyle ayrılır. E n önem li farklılık H acılar'daki bitişik düzene karşılık buradaki evlerin bağımsız birim ler halinde düzenlenm iş oluşudur. K uruçay'm E r ­ ken K alkolitik Çağ sonlarına ait 7. yapı katı gün ü m üze oldukça sağlam d u ru m d a gelmiştir.


B urada 1 m. kalınlığında, taş temelli ve kerpiç duvarlı bağımsız yapılar kareye yakın dörtgen ya da hafif yam uk planlıdır. Boyutları 8.00 X 7.50 m .den 5.00 X 4.00 m.ye değin değişir. En d ik kat çekici özellik iç duvarlar üzerindeki k ü çü k payanda çıkıntılarıdır. Bu özellik Hacılar (I) ve Can H aşan (2B) gibi çağdaşlarıyla kimi paralelliklerin olduğunu gösterir. E n yaygın ve d ikkat çekici çanak çömlek tü rü bej astar üzeri­ ne kırm ızı-kahverengi boya bezemeli kaplardır.

Kuruçay boya bezemeli çanak çömlekler

B unlar B u rd u r yöresinin özgün ve uzun süreli beğenisinin ü rü n ü d ü r. E rken N eolitik'ten baş­ layarak E rk en K alkolitik Çağ'ın so nuna dek kendi içinde bir devamlılık sergileyen K uruçay da dö n e m in sonlarına doğru (5000/4800) bir istilayla son bu lm uştur. Bu ağır y ıkım dan sonra yerleşme yeri uzunca bir süre ıssızlaşmıştır. E rken K alkolitik Çağ’ın bir başka k ü ltü r bölgesi de K onya Ovası’dır. Göller Yöresi’nin h em en doğusundaki çanak biçimli bu geniş düzlük N eolitik Çağ’ın en erken evrelerinden


Can Haşan (2B) evleri

başlayarak iyi b ir iskana sahne olm uştu. D ö n e ­ min en önde gelen höyük tü rü yerleşme yeri K aram an yakınlarındaki I. C a n H a sa n 'd ır. B u­ rada bitişik düzende irili ufaklı, dikdörtgen ya da kare planlı tek odalı evler saptanm ıştır. K a ­ pısı b ulunm ayan bu evlere tavandan ahşap merdivenlerle girili çıkılıyordu. İçlerinde ocak ve fırınlar bulunm aktaydı. Tabanları bazen kırmızı aşı boyasıyla kaplanm ış odaların iç d u ­ varlarında, Hacılar I ve K uruçay 7’dekiler gibi, destek görevi yüklenen b ir takım payandalar bulunur. Bu nedenle iki katlı oldukları ve ya­ şam b ö lü m ü n ü n de üst katta bu lu n d u ğ u sanılır. Bakır işçiliği gelişmiştir. Evlerden birinde 45 yaşlarında yanmış bir cesedin yanında b u lun an som bak ırd an sap delikli topuz tü rü n ü n en er­ ken örneğidir. Figü rinlerin yapım ında taştan yararlanılmış; ölüler ise mezarlıklara gömül-


m ü ştü r. Çanak çömlekler açkılıdır. Kaplar, k re m renk te astar üzerine kırm ızı boyalı ve kazı bezem elidir. D ö n e m in sonlarına doğru beliren, beyaz açkılı zemine kahverengi ya da kırmızı boya bezemeli tü rler ilginçtir. K im i motifler güneydeki Y u m u k tep e (X X I-X X ) ile ilişkiler sonucu ortaya çıkmış gibidir. İki tabaka (2B2A) halindeki bu yerleşmelerden ilki 5000/4800 yıllarında b ir yangınla yıkım a uğratılm ıştır. Bu felakete karşın yerleşme yeri ıssızlaşmamış, aynı türd e evlerin yapımı sürm üştür. Y ine aynı bölgedeki Çatalhöyük'te E rken K alkolitik yerleşme N eolitik Çağ höyüğ ün ü n h e m en batısındaki Batı Çatalhöyük'te yoğun­ laşmıştı. Can H asan'dakilere benzeyen boyalı kaplar içeren bu höyükte ayrıntılı bir kazı ya­ pılm am ıştır. Çanak çöm lekler belli başlı iki bü y ü k küm eye ayrılırlar. B unlardan daha erken olanları devetüyü renkte astar üzerine kırm ızı boya ile yapılmıştır. İkinci küm edekiler daha

Batı Çatalhöyük boya bezemeli çanak çömlekler Erken (üst) ve geç (alt) evreler


kalitelidir ve beyaz astar üzerine kahverengi ya da siyah renk boya ile yapılmış motifler içerir. Bunlar Can H aşan 2B'dekilerin benzeridir. E rken K alkolitik Çağ'ın en erken aşamala­ rında Doğu A nadolu'nun d u ru m u fazlaca açık değildir; ancak genel g ö rü n ü m açısından A n a­ dolu'dan çok M ezopotam ya ve Suriye ile ilişkili olduğu söylenebilir. Buna karşılık bu bölgede Mezopotamya'nın H assuna ve Samarra k ü ltü r­ leri ile çağdaş bir E rken K alkolitik Çağ k ü ltü ­ rünün varlığı ortaya kon m u ş değildir. Olasılıkla bu zamanda D oğu A n adolu'nun doğu ve kuzey taraflarında insanların rahat ve yaygın bir b i­ çimde yaşayabilmelerine elverişli olmayan k u ­ rak ve çorak bir çöl-bozkır iklimi h ü k ü m sü r­ mekteydi. Öyle ki, nemsiz ortam ağaçların ye­ tişmesine bile engel olmaktaydı. Bölgenin gü-

H alaf Kültürü yayılım alanı


neybatı ucunda, daha uygun iklim koşullarına sahip Malatya-Elazığ bölgeleri ise Geç Neolitik Çağ geleneklerini sürdürm ekteydi. Bu yüzden de söz kon usu bölgede Geç N eolitik ile Erken K alkolitik dönem ler arasındaki ayırımı yapa­ b ilm ek oldukça zor ve hatta şim dilik olanaksız­ dır. D ö n e m in ilerleyen aşam alarında bölgenin g üney kesimleri giderek Çukurova ve Güney­ doğu Anadolu ile birlikte, K uzey Suriye ve Me­ zopotam ya'dan kimi etkiler almaya başlar. Bu y en i süreç H a la f ve Ubeyd olmak üzere birbiri­ ni izleyen iki ana evreye ayrılm aktadır. VI. bin yılın ortalarıyla V. bin yılın başlarına (56005000) tarihlenen H a la f Kültürü Yakın D o ğ u 'n u n en gelişmiş boyalı çömlekçilik gele­ neğine sahip k ü ltürlerind en biridir. Adını Suriye-T ürkiye sınırındaki Res ül-'Ayn yakınında b u lu n a n H alaf H öy ü ğü 'n den (Teli Halaf) alan bu K alkolitik k ü ltü rü n ana vatanının batıda Fırat'ın kollarından Belih ve H a b u r vadileriyle, doğuda M usu l'u n kuzeyindeki Dicle havzası arasındaki sahada olduğu anlaşılm aktadır. Bu­ n unla birlikte bu k ü ltü r doğuda Zagros Dağları'nın eteklerinden, batıda Fırat ırmağı ve hatta Çukurova'ya, kuzeyde de Malaya-Elazığ ve izole kalm akla birlikte Van G ölü'nün doğu kıyılarına değin yayılmıştı. H alaf K ü ltü rü 'n ü n stratigrafık bir düzende incelenebildiği en önem li m erkez K uzey Irak'taki Arpaçiya H öyüğü'dür. B urada söz konusu k ültü r, erken, orta ve geç olmak üzere üç evreye ayrılır. E rk en evre m im arlığı iyi bilinmez. O rta


Bir tholos ve rekonstrüksiyonu

evrede tholos denen bir tü r ortaya çıkar. H alaf K ültürü'nün ayırt edici özelliklerinden olan bu türde yapılar kubbeli, yuvarlak bir ana m ekan ile yandaki bir ya da birkaç gözlü dikdörtgen bir çıkıntıdan oluşur. Çapları 12 m. ile 2.50 m. arasında değişen yuvarlak planlı ana odada e k ­ mek fırınları ve ocaklara yer verilmişti; yandaki dikdörtgen planlı m ekanlar ise depo-silo olarak kullanılmıştı. T ürk iy e dışında Arpaçiya, Hassuna, Y arımtepe ve Chagar Bazar gibi m e r­ kezlerde karşılaşılan bu türde yapıların dağılımı tholos geleneğinin batıda Fırat ve doğuda Dicle ile sınırlanan bölgede m erkezlendiğini ortaya koyar. Toroslar'ın kuzeyinde görülm eyen ve g ü nü m ü z H arran evlerini anım satan bu türde yapılara G üneydoğu Anadolu'da, Siverek ya­ kınlarındaki Çavi Tarlası ve N evali Çori'nin geç tabakaları ile Gaziantep'in N izip ilçesi ya­ kınındaki Turluhöyük, K argam ış yakınındaki Y unus, Fıstıklıhöyük, Şanlıurfa yakınlarındaki


Nevali Çori'den tholos

Kurbanhöyük, D iyarbakır'ın Ergani ilçesi ya­ kınlarındaki G rikihaciyan, K ahram anm araş'ta D om uztepe ve A m ik ovasındaki T eli Kurdu'da rastlanm ıştır. Başlangıçtan sonuna değin büyük bir ho ­ mojenlik gösteren bu k ü ltü rü n ü n en dikkat çekici yanı çömlekçilikte karşılaşılan gelişmiş bir teknikle çok renkli bezeme anlayışıdır. H a laf boyalıları üç ana evreye ayrılm aktadır: E rk en evrede kapların çoğu küçük boyutlu ve keskin profillidir. D üz dipli ve basit ağız ke­ narları dışa çekik çanaklar sevilerek kullanılır.


mr

r'vpvr.

m m m tm

J

H alaf türü boyalı çanaklar

Kayısı renkte zem in üzerine kırm ızı ya da siyah boyayla bezenmiş ve son derecede parlak bir dış görünüme sahiptirler. Bezemeler arasında içi kafesli baklava dilimleri ve dikey ve yatay çizgi gruplarıyla, başta boğa kafası olmak üzere, hay­ van ve insanları içeren türlü natüralist motifler egemendi. O rta evrede çanak çömlekçilik te k ­ nik açıdan daha gelişmiştir; krem renkte bir astarla birlikte dışa çekik ağız kenarlı ve gayet keskin profilli biçim ler ortaya çıkar. Çok yay­ gın olan boğa başı motifleri bir yana, natüralist bezeme yerini tekstil desenlerini anım satan çok daha stilize motiflere bırakır. Geç evrede ise göbeğinde rozet ve malta haçı motifleri b u lu nan büyük ve çok renkli tabaklar dikkat çekicidir. İyi düzenlenm iş bir ticari sistemleri olan Halaf K ü ltü rü halkı geniş bir coğrafi alan üze­ rinde ticaret yapabilecek durum daydılar. Söz­ gelimi D oğu A nadolu’da Van G ölü'nün doğu kıyısı üzerindeki, bir tü r ticaret kolonisi olarak nitelenen T ilk itep e olasılıkla Mezopotamya'ya yapılan doğal cam ticareti açısından, N e m ru t ve Süphan gibi kaynaklara yakınlığı nedeniyle önem taşımış olmalıydı. B u nd an başka bu k ü l­ türün gölün batısındaki M uş ovasından başla-


yarak, Elazığ'ın doğusunda, K ovancılar yakı­ n ın d ak i Ç ınaz'dan, Altınova'daki Korucutepe, Çayboyu ve T ülintepe'ye doğru uzan hatta değin yayıldığı anlaşılm aktadır. Güneydoğu A nadolu'daki H alaf d ö nem inin en önemli yer­ leşme yerleri arasında ise -yukarıda sayılanlara ek olarak- İslahiye ovasındaki Sakçagözü, Adı­ yam an yakınlarındaki Sam sat, Kilis yakınla­ rındaki K argam ış ve Harran ovası höyükleri­ nin adları sayılabilir. B ugün K eban Baraj G ölü'nün suları altında kalmış T ü lin tep e sistematik kazılar nedeniyle b u n la rd a n en iyi tanınanıdır. 2500 m.karelik bir alan kaplayan bu höyüğün en iyi araştırılmış 2. tabakası Halaf-Ubeyd geçiş evreleriyle çağdaş­ tır. 180 kişilik nüfusuyla 30-35 hanelik ve dışa

Tülintepe’den figürirı


karşı hiç bir k o ru n m a önlem ine gerek duy ul­ mamış olan bu köyün, taş temelsiz, doğrudan doğruya kerpiç duvarlı ve dikdörtgen planlı yapıları iki odalı ya da çok odalıydılar. Tholos 'lar hiç kullanılm am ıştır. Yapı birim leri kimi kesimlerde yoğunlaşarak mahalleler olu ştu ru l­ muştur. Aralarda sokaklar, avlular ve açık alanlar bırakılm ıştır. Açık alanlarda, ortak olarak kullanılabilen, büyük fırınlar ve ocaklar b u ­ lunmaktadır. Pişmiş topraktan kadın idolleri bir ev k ü ltü n ü n varlığına işaret etm ektedir. Çanak çömlekleri açısından O rta ve Geç H alaf evreleriyle ilişki içinde olan T ülintepe'de parlak boya bezemeli H alaf türlerin in yanında U beyd türü boya bezekli kaplar da ele geçirilmiştir. K alkolitik Çağ’ın ilerleyen aşamalarında Doğu ve G üneydoğu A nadolu'da da nüfus art­ mıştır. Van, Muş, E rzurum , Bayburt ve Kars gibi kendi içine kapanık ve olasılıkla hala olumsuz iklim koşullarının egemen olduğu böl­ gelere karşılık, Elazığ-Malatya yöresi bu dö­ nemde de güneyli kültürlerle sıkı ilişkilerini sürdürüyordu; ancak artık güneyin egemen kültürü H a laf m yerini giderek U b e y d Kültürü almıştı. M ezopotamya prehistoryasında yeni ve en önemli evreyi oluşturan bu kü ltü r kabaca V. binyılın ilk yarısı içine tarihlen ir ve adını, g ü ­ ney M ezopotamya'daki, ilk kez ortaya çıkarıldı­ ğı Ubeyd H öyüğüm den (Teli el U beyd ya da Obeyd) alır. T ü m M ezopotam ya ve çevresinin ilk birleşik uygarlığını oluşturan bu k ü ltü r Sü­ mer m edeniyetinin tem ellerinin atıldığı yepye-


ni bir d ö n em in de başlangıcıdır. K ökeni çok daha eskiye dayanan bu k ü ltü rü n Geç Ubeyd denen ilerlemiş aşam alarında yoğun sulamacılık so nucunda nüfus artm ış ve kuzeye doğru yayılarak H alaf K ültü rü 'n e son vermişti. Bu dö nem de G üney M ezopotam ya ile K u ­ zey Suriye ve D oğu Anadolu arasında geniş çaplı ticaret ilişkileri kurulm aya başlamıştı. D oğu A nado lu ’dan güneye taşm an m addelerin başında obsidyen hala ön sırayı almaktaydı. Bu geniş kapsamlı ticaretin kanıtları U beyd çanak çöm leğinin çok yaygın bir coğrafi alanda b u ­ lunm asıyla da doğrulanır. U beyd K ü ltü r ü n ü n yayılım alanı, kuzeyde yine Malatya-Elazığ böl­ gelerine değin uzanıyordu; kuzeybatıda A dı­


yaman ve M ersin ile güneyindeki A m ik Ovası da batıdaki sınırı meydana getiriyorlardı; do­ ğuda Zagroslar ve hatta kuzeydoğuda U rm iye G ölü'nün güney kıyıları da bu k ü ltü rü n etki alanı içine girmişti. Geç Ubeyd D önem i ev ve tapınakları, orta­ da geniş bir salon ve b u n u iki yandan kuşatan odalardan oluşur. Üç parçalı planlı denen bu türde yapılara Doğu A nadolu'da da rastlanır.

Üç parçalı planlı bir yapının izometrik planı (sol) ve rekonstrüksiyonu (sağ)

T e k n ik olarak gelişmiş olsa bile hala elde biçim lendirilen U beyd çanak çömlekleri artis­ tik etki açısından H alaftakilerd en oldukça ge­ riydi. Açık renk zemine koyu renk boya ile yapılmış basit geom etrik motifler içeren bu kaplar çoğu kez düz bırakılm ıştır. Pem be ya da devetüyü zem in üzerine en çok kullanılan renkler siyah, yeşil ve kahverengidir. Bu çağın önde gelen merkezleri arasında, Malatya yakınlarındaki D eğirm en tep e, Kuluşağı-İkizhöyük, K eban yöresinde K orucutepe, T ülin tepe ve Çayboyu, Güneydoğu A nadolu'­ da, Şanlıurfa ilinin Siverek ilçesi yakınındaki H assekhöyük, N izip yakınlarındaki Turlu-


höyük, Bozova yakınındaki Lidar ve Samsat, A m ik Ovası'nda T eli Tabara el Akrad, Teli Kurdu, İslahiye O vasında Sakçagözü (Cobahöyük), G edik li ve T ilm en h ö y ü k ü n ile Çukuro­ va'da Tarsus G özlükule ve M ersin Yumuktepe' n in adları sayılabilir. G üney Anadolu'da A m ik (C-E) Ovası ile birlikte k en dine özgü bir kü ltü r bölgesi oluştu­ ran Y u m uk tep e ve Gözlükule höyükleri Erken K alkolitik Çağ'da daha çok K uzey Suriye ve M ezopotam ya'nın, başka bir deyişle H alaf ve U beyd kü ltü rlerin in etkisi altına girmişlerdir. Ç ukurova'nın U beyd K ü ltü rü 'n ü n etkisinde kaldığı 4900 yıllarına doğru Y um uktepe (XVI)

Yumuktepe Kalkolitik Çağ kalesi


güçlü bir kale d u ru m u n a getirilm iştir. K im i yönleriyle I. H acılar'dakine benzem ekle b irlik ­ te, ondan hayli gelişkin özellikler gösteren bu kale 50-60 m. kadar çapındadır. Taş temel üze­ rine kerpiç bloklardan 1.50 m. kalınlığında bir savunma duvarıy­ la çevrili kaleye 1.80 m. genişliği­ ndeki çift kuleli bir geçitle girilebilmekteydi. İçte sura yaslanmış durumda iki odalı evler, ortada ise "yönetici ikam et­ gahı" denen b ü ­ yük bir yapı to p ­ luluğu b ulunm aktadır. Bu topluluk ortada, içinde fırın bulun an dikdörtgen planlı bir avlu ile b u n u n her iki yanındaki odalardan oluşu­ yordu. U beyd K ü ltü rü 'n ü n tipik elemanları arasında yer alan bu türde üç bölüm lü yapılar Y um uktepe'nin m im aride de M ezopotam ya etkisi altında olduğunu gösterir. Ancak söz konusu kale ise tüm üyle A nadolulu özellikler taşır. Bu kale yakılıp yıkılarak son bulm uştur. Burada, ağız kısmı değişik m etalden yapılmış, saf bakırdan bir keski b u lun m u ştu r. Bu, A na­ dolu'daki dök üm teknolojisiyle üretilm iş bili­ nen en eski metal alettir. A nadolu'da K alkolitik D ö n em 'in Ubeyd evresine ilişkin en geniş çaplı incelenmiş mer-


kez F ırat kıyısındaki D eğirm en tep e Höyüğü (ll-6 )'d ü r. Bitişik düzenli yapı külliyelerinden m eydana gelen bu merkez, yapı birim lerin in dış duvarlarından oluşan bir duvarla çevrilidir. B irb irlerind en avlu ya da ara sokaklarla ayrılan külliyelerin ortasında, içinde sunak, sunak ma­ sası, anıtsal fırın ve adak çukurları bulunan tapınak niteliğinde genişçe birer salon bulunur. D uvarları beyaz sıva üzerine tu ru n c u ve koyu kahverengi benek, stilize güneş ve ağaç motifle­ ri içeren dörtgen panolar halindeki resimlerle bezelidir. Sayıları altıyı bulan bu türde kutsaltörensel salonların etrafında, işlik, o tu rm a ve depo amaçlarına yönelik m ekanlar yer alıyordu.

m Değirmentepe’den Ubeyd türü boyalı kaplar

O rtada bir salon ve iki uzun yanlarda dizi ha­ lindeki odalardan oluşan bu düzenlem e Ubeyd K ü ltü rü 'n e özgü üç parçalı plan özelliklerini gösterir. B unlardan b irin in bir bey ya da rahibe ait olduğu sanılır. Yoğun bir bakır üre tim in in yapıldığı D eğirm entepe'de bulu nan taştan damga m ü ­ hürler, m ü h ü r baskılı kap kapamaları ve bulleler, söz konusu çağda burasının Anadolu, K uzey M ezopotam ya ve Suriye ile ilişkiler k u ­ rabilm iş ufak çaplı bir ticaret merkezi olduğu­ nu ; gelişmiş b ir toplumsal yaşamın varlığını ve egemen sosyal sınıfların belirmeye başladığını


Değirmenlepe’den damga mühürler

ortaya koym uştur. E k o n o m ik açıdan ileri bir tarım ve hayvancılığın yanında, yoğun bir tica­ ret uğraşının sürd ürüld üğ ü D eğ irm e n tep e ’de, kent öncüsü uygarlık düzeyini yansıtan bir toplum düzenine varılmış olduğu da anlaşıl­ maktadır. GEÇ K A L K O L İT İK ÇAĞ G üney Anadolu'daki Hacılar, Can H aşan, K öşkhövük ve K uruçay yerleşmeleri 5000 bin yıllarına doğru yakılıp yıkılmış, Ç atalhöyük ise bir daha o turu lm am ak üzere ıssızlaşmıştır. I. Can Haşan, K öşkhöyük ve K uruçay belirli bir aradan sonra yeniden iskan olunm akla birlikte b u nlarda öncekilerden çok farklı yeni bir K al­ kolitik k ü ltü r ortaya çıkar ki, böylelikle K alko­ litik Çağ'ın son evresine gelinir. Bazen kabaca 5000 ile 4000 yılları arasındaki dönem e "Orta Kalkolitik Çağ" denm ekle birlikte, burada yal­ nızca çanak çömleklerdeki kim i gelişme ve de-


ğişm elerden yola çıkılarak yapılmış böyle bir çağ yaratm aktan kaçınılmıştır. Geç K alkolitik Çağ'da Anadolu olasılıkla kuzeybatıdan, Balkanlar ve Boğazlar üzerinden gelen birtak ım göçm enlerin yerleşmelerine sahne olmuş, nüfus giderek artmıştı. Anadolu'­ n u n batı kesim inde kimi karışıklıklar ve b u­ n unla ilgili görülen k ü ltü r farklılaşmala­ rın ın söz konusu oldu­ ğu bu çağda yine ho ­ m ojen bir k ü ltü rd en söz etmeye olanak yok­ tur. Çanakkale Boğazı yöresindeki K um tepe (la) ve B eşik-Sivritepe höyükleriyle, Gelibolu Y arım adası'nda Karaağaçtepe (Protesilaos H öyüğü), K uzey M ar­ mara kıyılarında Toptepe ve E skişehir ya­ kınlarındaki D em irciToptepe insan biçimli kap höyük ilk kez bu döne­ m in başlarında yerleşmelere sahne olm uştur. B unlardan Beşik-Sivritepe ve K um tepe'de yaşa­ yan halkın besin ekonom isi midye ve istiridye gibi deniz ürünleriyle ilgiliydi. N üfu su n arttığı ve yerleşme yerlerinin sa­ yıca fazlalaştığı bu zamanda, İzm ir Cumaovası' ndaki B aklatepe ile Urla'daki L im antepe h ö ­ yükleri iki önem li yerleşme yeri d uru m u n d a d ır.


Bunlardan ilki 250 m. kadar çapındaki yerleşme alanı ve küp mezarlığıyla dikkat çekicidir. İVİimaride çit-çam ur tekniğinin kullanıldığı bu yerleşme yerinde tahıl depoları, taştan ızgaralar üzerine inşa olunm uştur. M aden kullanm asını bilen bu halkın k ü ltü rü Batı Anadolu kıyı yöre­ sine özgü özellikler taşır. Geç K alkolitik Çağ Batı Anadolu'sunda, kesintisiz yapı katları içerişi nedeniyle, en d ik ­ kat çekici yerleşme yeri, D enizli'nin Çivril ilçe­ si yakınındaki B eycesultan 'd ır. Buraya bu d ö­ nemin başlarında gelen ilk göçm enler yerleş­ melerini ana toprağın üzerine ku rd u lar ve 20 (XL-XX) yapı katı boyunca sürecek (38003300) kesintisiz bir iskanı başlattılar. Bu yöre­ deki bir başka yerleşme yeri de A p h ro d isia s (VIIIA)'tır. Batı Anadolu'ya yerleşmeye başla­ yan bu yeni halk göçebe değildi. T arım ı, hay­ vancılığı ve dokumacılığı biliyorlardı. Taş te­ melsiz kerpiç bloklardan ince-uzun dikdörtgen planlı, tek odalı ve düz damlı evlerde yaşıyor­ lardı. Z am an zaman su n d u rm a k olan kapılar kısa taraflardaydı ve avlulara açılıyordu. Evler

Geç Kalkolitik Çağ idolleri


de ocaklar, depolam a ç u k u rla n , bazen de sekile­ re yer verilmişti. Bebekler kaplar içinde oda tab anlarının altına, yetişkinler ise kentleşme alanı dışındaki mezarlıklara göm ülm üştü. Din­ sel inanışları k o n usun da fazla bilgi yoktur. Ko­ n u tlar arasında herhangi bir kutsal yapıya rast­ lanılm am ıştır. F igü rin ler çok az sayıdadır. Dö­ n em in sonlarında ortaya çıkan stilize gövdeli m e rm e rd e n bir idol türü, bir sonraki Eski Tunç Çağı'nm soyut fıgürinlerine geçişi belirlemesi açısından dikkat çekicidir. Hala volkanik cam (obsidyen) kullanan b u insanlar kaynak olarak daha çok Ege D e n iz in d e k i Melos adasındaki yataklardan yararlanıyorlardı. B ununla birlikte, ilk kez olarak bakırdan aletler de yaşamı ko­ laylaştırmaya başlamıştı. Çömlekçilikte önceki d ö n e m in özenli ve ince boyalı kaplarına kıyasla belirgin bir farklılaşma ortaya çıkmıştı. Gayet ağır ve hantal biçim ler içeren bu çanak çömlek tü rü siyah açkılı zem in üzerine m at beyaz boya ile yapılmış koşut çizgilerden oluşan bezemele­ riyle dikkat çekicidir. Göller Y ö resin d ek i Kuruçay (6A-5) V. bin yılın başlarına doğru m eydana gelen istilayı izleyen uzunca bir boşluktan sonra kurulan ve tüm üyle farklı bir yaşam b içim inin ortaya çıkı­ şını yansıtan Geç K alkolitik D ö nem yerleşme­ leri arasındadır. Bir kasaba g ö rü n ü m ü n d e k i bu yerleşme yeri, kısm en yapıların yan yana ve ilerili gerili dizilmesi, kısm en de taş ve kerpiç­ ten duvarlarla k o ru n m a altına alınmıştır. D ik ­ dörtgen planlı ve tek odalı evler genellikle ayrık


Kuruçay 6A kasabasının rekonstrüksiyontı

düzendedir. O rtadaki iki evin bir "bey"in kulla­ nımıyla ilgili olduğu sanılır. Yine bu orta ke­ simdeki bir m ekan ise bir kutsal yapı, "tapmak" olarak nitelenir. D ıştan ötekilerden hiç farkı olmayan 5 X 7 m. ölçülerindeki bu kutsal m e ­ kan tek odalıdır. Çatısı iki ahşap direkle des­ teklenm iştir. T abanı hasır serilidir. O danın ortasında kerpiç stelli bir ocak/sunak, b u n u n gerisinde de tablalı bir fırın ve ocak ile dörtgen planlı toprak bir masa vardır. Çocuklar evlerin tabanları altına çömlekler içinde göm ülm üştür. Ölü armağanı bırakılm am ıştır. Bu dönem de ilk kez arıtılm ış bakırdan m ızrak ucu, bıçak, balta-


t

keski ve iğne gibi dökm e aletler ortaya çıkar. Böylelikle K uruçay'da iyi örgütlenm iş bir top­ lu m u n yaşadığı ve yönetici sınıfın belirmeye başladığı anlaşılm aktadır. Bu kasabada kulla­ nılan çanak çöm lekler de eskinin aksine tek renkli ve kaba g ö rü n ü m lü d ü r ve A nadolu’da iyi tan ın m ay an bir geleneği yansıtm aktadır. K i­ mileri Beycesultan'dakileri andıran yeni bi­ çim ler çoğunluktadır. Bardak ve maşrapa gibi küçük boylu kaplar en sevilen türler arasında­ dır. R adyokarbon belirlemelerine göre K uruçay Geç K alkolitik yerleşmeleri 3800-3200 yılları arasına tarihlenir. K arain M ağarası'ndaki iskan bu dö nem de de sürm ektedir. Y ukarıda da belirtm iş olduğum uz üzere, Anadolu'ya kuzeybatıdan, Balkanlar üzerinden


gelen göçmen kafileleriyle ilişkili olarak Geç Kalkolitik D önem 'de nüfus ve yerleşme yerle­ rinin sayısında da artış olm uştur. Eskişehir Seyitgazi'deki Küllüoba, O rta A nadolu'da, A n ­ kara yakınlarındaki Yazırhöyük, K ırşehir yöre­ sindeki H ashöyük, Aksaray'da G elveri ve Güvercinkaya, Ç orum yakınlarındaki Kuşsaray, A lacahöyük ve Büyük G üllücek, T o k a t yakınlarındaki Kayapınar ve Alişar, Sam sun­ 'un Bafra ilçesi yakınlarındaki İkiztepe bu yeni dönemde Anadolu'ya yayılmaya başlayan K uzey Ege ve Balkan etkili merkezler arasındadır. Bunlardan koyu gri renk zem in üzerine beyaz boya ile yapılmış geom etrik süsler ve kazıma motiflerin içine beyaz m acun doldurularak (enkrüstasyon) bezenm iş seramikleriyle dikkati çeken Y azırhöyük un yanında, Balkan idollerine benzeyen yassı bedenli, yuvarlak ya da basık oval yüzlü, kulakları küpe delikli kadın heykelcikleri ve ahşap mimarisiyle İkiztepe Karadeniz yöresinin geleneksel özelliklerini taşımaktadır. İkiztepe evleri birbiri üzerine konmuş kalın ağaç tom ru k ların ın birbirine geçmelerle bağlanmasıyla inşa o lunm uştur. Burada ilk kez madenciliğin başladığına ilişkin kanıtlar da b u lun m u ştu r. Bakırdan süs, dikiş ve balık iğneleri, bızlar, bilezikler, boncuklar ve spiralli bir askı, bu yörede İlk T u n ç Çağı'nın sonlarına değin sürüp gidecek bir m adencilik geleneğinin en erken temsilcileridir. Çağın sonlarına doğru (3700-3500) D oğu A nadolu'nun en yoğun yerleşilmiş ve en geliş-


mis köşesi yine Malatya-Elazığ bölgeleridir. A ltmova'da N orşuntepe, Çayboyu ve Korucutepe, Malatya'da da A rslantepe (VII) bu dö­ n em in asal yerleşme yerleridir. Bu çağda Arslantepe'de höyüğün tepesine anıtsal b ir yapı külliyesi inşa o lunm uştur. Kalınlığı i . 20 m.yi bulan kerpiç duvarlar beyaz sıva üzerine k ırm ı­ zı ve siyah renkte geom etrik desenlerle süslen­ m iştir. K im i odalarda duvarların hem en ö n ü n ­ de kerpiçten yapılmış ve sıvanmış dekoratif sü tu nlara yer verilmiştir. B urada bakırı arse­ nikle belirli oranlarda birleştirerek tu nç yani yeni bir alaşım yapma teknolojisi de ortaya çıkm ıştır. Geç U ru k D ö n e m in e geçiş evresine tarihlenen bu tabaka, Malatya yöresinin Geç U ru k yayılımı öncesinde de, tüm üyle yerel özelliklere sahip, saray benzeri yapılarda oturan saygın bir yönetici sınıfa sahip olduğ un u ve k en tin o çağda taşıdığı önem li pozisyonu ortaya koym uştur. Böylelikle toplumsal örgütlenm e açısından Toroslar'ın kuzeyinde M ezopotamya'dakinden biraz daha farklı b ir gelişim oldu­ ğu; bölgenin kendi yöresel kim liğini koruyarak, F ırat vadisi boyunca gelişen G üney M ezopo­ tam ya ile giderek sıklaşan ilişkiler içine girm e­ ye başladığı anlaşılm aktadır. D ö n e m in sonlarında K eban yöresindeki K orucutepe olasılıkla yabancı bir göçebe bir g rup tarafından tahrip edilmişti. Önceleri iyi bir biçim de iskan olunan yerleşme yerini yakıp yıkan bu insanlar tepeyi de b ir mezarlık alanı haline getirm işlerdi. K erpiç bloklarla sınırla­


nan bu mezarlardan biri kuzeyin kurgan türü gömülerini andıran bir biçim de ahşap bir ça­ tıyla kaplanm ıştı. G üm üş, bakır ve d em irden zengin mezar armağanları belki de göçebe ka­ bile reislerinin güçlerini simgelemekteydi. IV. bin yılın ortalarında G üney M ezopo­ tamya'da U beyd Evresi'ni, yeni bir dönem olan ve yazıya doğru ilk sağlam adım ların atıldığı Uruk Evresi izlemektedir. Bu ad G üney M ezo­ potamya'daki bir Sümer kenti olan U ruk 'tan gelmektedir. A nadolu’da, "Geç K alkolitik-İlk Tunç I Geçiş Dönemi" olarak da nitelenebile­ cek bu evrenin "Geç Uruk" denen, Süm er uy ­ garlığının ilk önemli ad ım ın ın atıldığı bu aşa­ masıyla (3500-3300) birlikte ticaret çok daha gelişmeye, Kuzey Suriye, G üneydoğu Anadolu ve Doğu A nadolu'da yeni ticaret merkezleri belirmeye başladı. Ticaretin daha iyi örgütlene­ bildiği ve içinde Mezopotamyalı tüccar gru pla­ rının yaşadığı bu dönem kasabaları ya da ticari istasyonlar ulaşım kolaylıkları yü zü nd en daha çok Fırat kıyılarında kuruluyordu. K uzey Suri­ ye'deki H abuba Kabira (Teli Kannas), Cebel Aruda ve Teli H adidi bun lardan en ünlüleridir. Kuzey M ezopotam ya geleneklerine göre k u ru ­ lan bu istasyonlar daha çok bakır, k urşu n ve gümüş ticaretiyle ilgiliydiler. Doğu A nadolu'da Elazığ yöresindeki Altmova'da T ep ecik ve N orşuntepe bu türde küçük ticari m erkezler arasındadır. N itek im gerek her iki m erkezin bu döneme ilişkin yapılarında ele geçirilen b a k ır­ cılıkla ilgili işler ile m aden köpüğü, izabe fırın-


ları, bakır küm eleri ve dökü m kalıpları metallürji etkinliklerinin en açık belgeleridir. G üneydoğu Anadolu'da 3400 yılları civarı­ na tarihlenen, Siverek yakınlarında ve Fırat'ın sol kıyısı üzerindeki H a ss e k h ö y ü k 'ü n 5. taba­ kası Geç U ru k D önem i nin ticaret amaçlı tipik sınır istasyonlarından biridir. Etrafı 1.80 m. kalınlığında surla çevrili bir yukarı kent ile b u n u n eteklerindeki aşağı kentten oluşuyordu. Oval planlı yukarı kente, kuzeydoğu uçtaki korunm alı bir kapıyla girilebiliyordu. Buradan çakıl döşeli bir yolla en yüksekteki iki büyük yapıya ulaşılıyordu. B unlardan ilki 31X23 m. boyutlarm daydı. O rtadaki merkezi salonu ve etrafındaki yer yer iki katlı yan mekanlarıyla bu yapı Geç U ru k D ö n e m in in tipik bir temsilcisi­ dir. Uç parçalı plan özelliği gösteren bu yapı küm esi oturm a ve ekonom ik etkinliklerin yanı

Hassekhöyük’icki tüccar yerleşmesi


sıra törensel amaçlı bir işlev taşımış olmalıydı. Yapılardan bazılarının duvarları mozayik pa­ nolarla bezeliydi. Pişm iş topraktan çivilerin yan yana duvara çakılmasıyla yapılan bu panolardan birinde sağa doğru yürüyen boğalar bulu nu r.

Hassekhöyük’ten mozayik pano

Bu türde bezeme Anadolu'ya yabancı ve tü ­ müyle G üney Mezopotamya'ya özgü bir anlayı­ şın ü rü n ü d ü r. Pişmiş toprak ve taştan çok sayı­ da m ü h ü r, tunç, kem ik ve taş aletlerin yanında, dönemin en tipik özelliği olan devrik ağızlı çanaklar, dik ve sarkık emzikli kulpsuz testiler ve saklı astar bezemeli kaplar küçük bu lu n tu la r arasındadır. O rak dişi yapım ında kullanılan çakmaktaşı dilgi çekirdekleri bu ran ın, güney bölgelerine F ırat üzerinden ihracatta b u lu n a n bir atölye olduğunu dü şü n d ü rü r. İçinde erken Sümerli tüccarların oturd uğ u bu ticari yerleşme 100 yıl kadar yaşadıktan sonra b ir deprem le son bulm uştur. H assekhöyük'ten başka, A dıyam an yakınlarındaki S a m s a t ve L id a r ile Şanlıurfa'­ nın Birecik ilçesi yakınlarındaki H a c ı N e b i T e p e s i n d e (3300'lere tarihlenir) diğer istas­ yonların varlığı anlaşılmıştır.


Bu çağın belki biraz daha geç evresinde (3300-3000) Malatya A rslantepe (VIA) güçlü güney etkileri taşımakla birlikte hala yerel özellikleri ağır basan bir karaktere sahiptir. Bu dönem e ait büyük bir tapınak-saray külliyesi ortaya çıkarılm ıştır. Çeşitli teraslar üzerine k u ru lm u ş külliyenin ortasında, uzunluğu 35 m.yi aşan, sokak g ö rü n ü m lü ve duvarları re­ simlerle süslü bir koridor bulu n m ak tad ır. K ü l­ liyenin en önem li bölüm leri, k o rid orun doğu ve batısındaki iki tapınağın b u lu n d u ğ u kesim ler­ dir. T a p m a k la r 12 X 6 m. kadar boyutlarında dik dö rtgen b ir cella ile uzun kenarlarından biri üzerine yerleştirilmiş, ard arda üç m ekandan oluşur. G irişin ortadaki küçük m ek and an ya­ pıldığı cellalarda sunaklar, adak masaları ve teknelere yer verilmiştir. Depo niteliğindeki


odalarda çok sayı­ da kil m ü h ü r bas­ kısı; bir odada da arsenikli tun çtan 22 parçalık bir silah küm esi ele geçirilmiştir. B u n ­ lardan özellikle gümüş kakmalarla bezeli kılıçlar d ik ­ kat çekicidir. K i­ v / mi odaların d u ­ varları stilize in ­ Arslantepe’derı kimilen gümüş san yüzü gibi b e­ kakmalı kılıçlar zemeler içeren re­ simlerle süslüdür. B unlardan birinde, uzun saçlı ve sakallı yüzü üçgen biçimli, şematik bir insan figürü, olasılıkla bir sunağın gerisinde ayakta d u ru r vaziyette betim lenm iştir. Bu dö ­ nemde Suriye ve M ezopotam ya'dan alm an çömlekçi çarkının kullanım a girmesi çöm lekçi­ likte önemli gelişmelere neden olm uştur. A n ­ cak Batı'daki gibi burada da eskinin canlı ve çok renkli bezeme anlayışı son bulm uş, yerine tek renkli kaplar ortaya çıkmış tır. Çağın en ayırdedici çanak çömlekleri, yüksek ayağı ka­ fesli meyvelikler, saklı astar bezemeli çöm lek­ ler, önceleri dik, sonraları ise sarkık emzikli kulpsuz testiler, son olarak da ekm ek pişirm ede kullanılmış olabilecek, çok kaba el yapımı, dev­ rik ağızlı çanaklardır. Geç U beyd D önem i'nde Mezopotamya ile D oğu Anadolu arasında baş-


Anlantepe’den duvar resmi

layan gerçek ticari ö rg ü tlen m en in son halkasını oluşturan Arslantepe'deki bu önem li yapılar 3000 yıllarına doğru, bin yıllardır gelişen eko­ n o m ik sistemle birlikte, bir daha kullanılma­ m ak üzere yakılıp yıkılmışlardır.

Arslanlepe’den Mezopotamya etkili çanak çömlek: Testiler, devrik ağızlı çanak ve meyvelik.


G örüldüğü üzere K alkolitik Çağ'da tü m Anadolu'yu ya da önem li b ir parçasını kapsayan homojen bir k ültü rd en söz etmeye olanak y ok­ tur. Aksine farklı sosyo-ekonomik düzenleri yansıtan bir k ültü rler m ozayiğinden söz edile­ bilir. Yalnızca D oğu A nadolu'nun batı kesimi ile Güneydoğu Anadolu ve Ç ukurova'nın M e­ zopotamya-Suriye k ü ltü rlerin in kapsamı içinde olduğu söylenebilir. K üçük kutsal alanlar dışında -Çanak Çömleksiz N eolitik Çağ'dakiler b ir yana- tapı­ nak ve saray olarak nitelenebilecek geniş kap­ samlı yapıların h en ü z bilinm ediği ya da yeni yeni görülm eye başladığı bu dönem de, irili ufaklı köylerde yaşayan Anadolu halkları genel­ likle tarım la uğraşıyor, b u n u n yanında avcılık ve balıkçılıktan da yoğun b ir biçim de yararla­ nıyorlardı. Gerek Arslantepe'deki anıtsal m im a ­ ri ve gerekse K orucutepe mezarları dön em in sonlarına doğru Malatya ve Elazığ yöresinde toplumsal bir tabakalaşm anın yavaş yavaş b e­ lirmiş o ld u ğu nu n kanıtları olarak görülebilir. Ticaretle zenginleşen yerel elit giderek birer siyasal güç olmaya başlamış gibidir. Aynı şekil­ de K uruçay öA'daki düzen bu na benzer geliş­ melerin Batı A nadolu'da da ortaya çıkm akta olduğunun kanıtıdır.


İLK TUNÇ ÇAĞI: KALELER VE BEYLER

K alkolitik Çağ'ın başlarında tü m A nado­ lu'da iklim in giderek normalleşmesi ve b un u n so nu cun da beliren b u g ü n k ü n e yakın coğrafi koşullar nüfusu n artışına neden olmuştu. İnsa­ noğlu giderek daha fazla sayı ve türde mal üretm e n in yollarını araştırmaya başlamıştı. Bu­ n u n için organize bir iş gücü, depolama tesisleri ve b u n la rın korunm ası için etkili b ir organizas­ yona gereksinim vardı. Bu yolda ilk adımlar K alkolitik Çağ içinde atılmıştı. Ü retim ekono­ m isin in gelişim inde m adencilik en önem li aşam alardan biridir. Ç ün kü tunç gibi alaşımları yapabilm ek için gerekli bakır ve kalay gibi m a­ denlerin zam an zam an uzak bölgelerden sağ­ lanması ve karm aşık ü retim teknolojisi ileri düzeyde uzm anlaşm ayı gerektirm ektedir. Bu gelişmeler daha güçlü bir siyasal dene­ tim ve sosyal yapıda önem li değişikliklere ge­ reksinim gösterm ekteydi. B ununla ilişkili ola­ rak da çok geçm eden Aşağı M ezopotam ya ve G üneybatı İran'da Süm er ve Elam gibi devletler belirm eye başlamıştı. Yavaş yavaş oluşan bu gelişmeleri en sonunda (IV. bin yılın sonları) yazının keşfi izledi. Yazıyla birlikte, kimi h am m addelere olan gereksinim le ilişkili olarak ticarete duyulan büyük ilgi, önceki dönem lerin


dışa fazla açılamayan izole k ü ltü r geleneğine son verdi; ülkelerin birbirleriyle ilişkisini güç­ lendirdi. Böylelikle yeni bir dö nem başlamış oldu. Bu yeni dönem daha iyi örgütlenebilen toplum ların dönem idir. Bu zam anda A nadolu'­ da sosyal sınıfların giderek daha belirgin şekil­ de ortaya çıktıklarına, yönetici sınıfın görkemli bir yaşama geçmesine tanık olunur. Ancak bu toplumsal örgütlenm e coğrafi nedenlerle kom şu M ısır ve Süm er'dekinden daha küçük çaptaydı ve bölgesel karakterini hala koruyordu. Bu yeni dönem, önceki çağların tarım , dokum acılık, çömlekçilik vb. buluşlarına, daha etkili silahla­ rın üretilm esini, daha ince süs eşyalarının ya­ pılmasını olanaklı kılan bakır-arsen ya da bakır-kalay alaşımı yani tu n cu eklemişti. Bu yüz­ den de İlk T u n ç Çağı olarak adlandırılır. A nadolu'da IV. bin yılın sonları ve III. bin yılın başlarıyla birlikte ortaya çıkan bu dönem önceki kü ltü rlerden ani bir kopuş ve yepyeni bir çıkış sayılmamalıdır. Aksine Geç K alkolitik Çağ'ın b ir gelişimi söz konusudur. Bu zam anda Anadolu hala yazıyı tanım ış değildi ve yine bir takım k ü ltü r bölgelerine ayrılmıştı. M etropol niteliğindeki, eskinin köy­ lerinden daha gelişmiş kasabalar çevresinde ve alüvyal ovalar içinde küm elenen bu k ü ltü r böl­ geleri daha çok doğal sınırlarla belirlenm işti ve çoğu yöresel kim liğini çağlar boyunca k o ru ­ m uştu. Batı, orta ve güneydeki bu farklı k ü l­ türlere karşılık, Doğu A nadolu'da ise tam bir birlik söz konusuydu.


İlk T u n ç I, İlk T u n ç II ve İlk T u n ç III ol­ m ak üzere üç ana evreye ayrılan bu dönemin başlangıcında tü m A nadolu'da ani b ir kültür kesin tisind en söz edilemez. İlk T u n ç Çağ Ana­ dolu kültürleri Geç K alkolitik Çağ'da ortaya çıkmaya başlayan k ültü rlerin bir gelişimini g ö rü n ü m ü n d e d ir. İlk T u n ç I D ö nem i k ü ltü r bölgelerinin ba­ şında, h em en tü m kuzeybatı Anadolu'yu ve T raky a'nın güney kıyılarını etkisi altına almış I.T roia k ü ltü rü gelmektedir. G üneyde İzmir Y arım adası ile L im n i, M idilli ve Sakız gibi adalara da yayılan bu k ü ltü rü n merkezi Troia'daydı. Bu k ü ltü rü n biraz daha erken (3100) evreleri Çanakkale bölgesinde Kumtepe (Ib) ve Beşik-Yassıtepe ile Gelibolu Yarımadası'ndaki Karaağaçtepe (Protesilaos Höyüğü)'de

I. Troia’dan insan yüzü biçimli tutamaklar

saptanm ıştır. III. bin yılın başlarında daha eski b ir yerleşme üzerine ku ru lan ve 400-500 yıl süre (2920-2450) ile kullanılan I.T roia bu dö­ nem de, içinde yerel beyin yaşadığı taş temelli b üy ü k yapılarıyla 90 m. çapında bir kale görü­ n ü m ü n d e d ir. Bu kaledeki yapılar megaron türün dedir. Ege dünyasının çok sevilen bu yapı tü rü dikdörtgen planlı bir salon ile b u n u n ön ü n d e k i giriş h olü n d en oluşur. Çömlekçi çar­ k ın ın h en ü z kullanılm adığı bu kaledeki kap


kaçağın büyük b ölüm ü siyahtan griye ve zeytin yeşiline doğru değişen, koyu renkli ve iyi açkılıdır. Genellikle bezemesiz olmakla birlikte k i­ mi çanaklarda tutam aklar kazınarak insan yüzü

rek kullanılm ıştır. I. T roia çanak çömlekleri gerek yapım ve gerekse biçim olarak tü m Ça­ nakkale bölgesi ile Batı A nadolu'nun b ü y ük bir bölümü için karakteristiktir. Bu çağda ölüler artık tüm üyle yerleşme yerlerinin dışındaki mezarlıklara göm ülm eye başlamıştı. N ite k im I. T roia'dan başlayarak sur içinde, birkaç çocuk mezarı dışında, hiç bir gömüye rastlanılm am ıştır. D ö n e m in göm ü gö­ renekleri k o n u su nd a en iyi bilgi Balıkesir yöre­ sindeki Yortan, Babaköy ve O vabayındır m e­ zarlıklarından edinilebilm ektedir. Bu m ezar­ lıklarda ölüler genellikle iri küpler içine a rm a ­ ğanları ile birlikte ve bacaklar k arm a çekik (,hoker) d u ru m u n d a göm ülm üşlerdir. D aha g ü ­ neyde Afyon yakınlarındaki Kusura A'da, I.


T ro ia 'n m başlan ile çağdaş; Kusura B'de de I. T ro ia 'n m sonları ve II.T roia ile eşitlenebilen; İsparta yakınlarındaki Harmanören'de hemen h em en aynı dönem e ait küp mezarlıklar bulun­ m aktadır.

Yortan’dan gaga ağızlı testiler ve üç ayaklı çömlekler

Bu zam anda İzm ir yöresinde Urla Limantepe, b u n u n güneydoğusunda B aklatepe ve belki de İzm ir'deki Bayraklı en tanınm ış yer­ leşme yerleriydi. B unlardan Baklatepe, taş dö­ şeli sokakları ve ince-uzun (20 X 4-5 m.) evle­ riyle dikkat çekicidir. Burası m im arlık y önün­ den M idilli adasındaki T h e rm i ile L im n i ada­ sındaki Poliochni ile kıyaslanabilecek özellikler taşır. Mezarlığı, ölülerin küpler içine konularak gö m üldüğü öteki çağdaş örneklere benzer. Bu dö nem de güneybatı Anadolu da farklı bir kül­ tü r bölgesi d u ru m u n d a d ır. G üneyde Akdeniz'e değin uzanan bu bölgenin en başta gelen m er­ kezi Beycesultan'dır. A phrodisias, Badem ağacı ve Elm alı Ovası'ndaki Karataş-Sem ayük de öteki m erkezler arasındadır. B unlardan Elmalı yakınlarındaki K arataş-Sem ayük surlarla kuşa-


tılmış bir köy g ö rü n ü m ü n e girm işti. Bu köyün ortasındaki tepede 10.75 X 7.20 m. boyutlarında dikdörtgen bir yapı yer alır. Taş temel üzerine ahşap dikmelerle güçlendirilm iş kerpiç du var­ ları olan bu yapı, iç yüzü destekli oval b ir d u ­ varla çevrilidir. İşlevi tam olarak anlaşılama­ m akla birlikte bu büyük merkezi yapı İlk T u n ç Çağı'nın başlarında G üneybatı Anadolu'da da sosyal bir hiyerarşinin ortaya çıkm akta olduğu­ na işarettir. İlk T u n ç Çağı'nda B eycesu ltan I. T roia gi­ bi, sur niteliğinde b ir duvarla çevriliydi. Bu duvar içindeki, taş temel üzerine kerpiç duvarlı, m egaron tü rü n d ek i yapı kalıntıları Geç K alko­ litik Çağ'dakilerin bir devamıdır. D ö n e m in çarpıcı yerel özelliklerinden biri k üçük ev su­ naklarıdır. Genellikle XII. katta ortaya çıkan kutsal alanların ortasında yer alan bu sunakla-


Beycesultaıı kutsal alan

rın ö n ü n d e yuvarlak bir ocak bu lu n u r, gerisin­ de de kerpiçten iki stel yükselir. B unların ara­ sında sıvı adakları için bir çukurluk, önde ise kilden bir çift kutsal boynuz yer alır. Plan açı­ sınd an evlerden farklı olmayan bu sunaklı m e­ kanlar sonraki evrenin m egaron planlı ve gör­ kemli tap ın ak ların ın öncüleridir. Çağın özel­ liklerinden bir başkası da Ege tü rü n d e , kem an biçim li m erm er idollerdir. Ana T a n rıç a y ı ifade eden bu idoller eski dönem lerdeki gerçekçi figürinlerin aksine tüm üyle soyutlaşmışlardır.

Beycesullan’dan keman biçimli mermer idoller


El yapımı, iyi pişirilmiş ince ve açkılı çanak çömlekleri ise çoğu kez yatay ve dikey oluklarla bezelidir ve m aden görün ü m lü dü r.

Beycesultan’dan İlk Tunç I. Dönemi çanak çömlekleri

İlk T u n ç I D ön em i'n in k ü ltü r bölgelerin­ den biri de Eskişehir Ovası'ndaki D em ircihöyük yöresidir. O rta Anadolu kültürleriyle G üneydoğu Avrupa kültürleri arasında bir k öp­ rü görevi yüklenen D em ircihöyük bu çağlarda 80 m. çapında,15-20 kadar evden oluşan küçük bir köy duru m u nd ay dı. Evler yerleşme yerini korum ak için sırtlarını dış tarafa vererek bitişik ve radyal bir düzende dizilmişti. O rtada 30 m. kadar çapında yuvarlak bir m eydan vardı. Uç odalı biri dışında, tü m evler iki odalıydı ve içle­ rinde de birer fırınla ocağa yer verilmişti. G ü ­ neydoğu A vrupa ve Anadolu geleneklerinin kaynaştığı bu küçük köyde eski A vrupa izleri


Demircihöyükyerleşme yeriniri rekonslrüksiyonu

en açık biçim de pişmiş toprak kadın fıgürinlerinde görülebilm ektedir. Yerleşme yerinin mezarlığı 250 m. kadar uzaklıktaydı. Burada cesetler yine küpler içine, bacaklar karna çekik (hoker) d u ru m u n d a göm ülm üştü. Ö nem li m erkezler b arınd ıran k ü ltü r böl­ gelerinden b ir başkası ise O rta Anadolu'dadır. Ç orum yakınındaki Büyük G üllücek ve A lacahöyük, Yozgat civarındaki A lişar ve K onya Karahöyük bun­ lardan bazılarıdır. Kuzeyde, Bafra ya­ k ınlarındaki İkiztepe, Sam sun civa­ Ikiztepe ve Demircihöyük figürinleri rın daki Dündar-


tepe, T ek ek öy, Kavak ve Sinop yakınındaki K ocagözhöyük İlk T u n ç Çağı boyunca iskan edilmiş, yerel özellikler taşıyan bölgesel m e r­ kezlerdir. Ancak çanak çöm lekler ve fıgürinler açısından b u n ların da b ir yandan G üneydoğu Avrupa, öte yandan da O rta Anadolu ile sıkı bir ilişki içinde oldukları anlaşılmaktadır. G üneydoğu A nadolu'da Fırat kıyısındaki Lidarhöyük'te yerleşme yeri kerpiçten bir surla çevriliydi. B u n u n iç yüzüne dikdörtgen planlı evler yapıştırılmıştı. Çömlekçi mahallesi yer­ leşm enin dışındaydı. B urada 19 çömlekçi fırını bulundu. Ö lüler yerleşme alanlarının dışındaki mezarlıklara göm ülm eye başlamıştı. T itriş ve K u rban h ö y ü k 'ten tan ın an bu mezarlıklarda cesetler, en büyüğü 1.30 X 1.02 m.lik taş sandık mezarlara hoker d u ru m u n d a göm ülm ekteydi. Çok sayıda göm ü içeren oda-mezarlar da bir yenilik olarak ortaya çıkmıştı. Cesetlerle b irlik ­ te mezarlara çok sayıda çanak çömlek, tu n çtan bilezikler ve iğnelerle taş ve deniz kabu ğu nd an boncuklar bırakılm ıştı. Hızlı dönen b ir çarkta biçim lendirilen bu yöre çanak çömlekleri devetüyü rengindeydi. A nadolu'da İlk T u n ç I D ö n e m i'n d e n H'ye geçiş genelde barış içinde ve düzenli b ir biç im ­ de gerçekleşmemiştir. I. T ro ia kalesi ve Beycesultan yerleşmesi büy ük birer yangınla son bulm uşlardı. Bu yangın felaketinin etkileri ise geniş bir alana yayılmıştı. K öy yerleşmeleri­ nin sayısının önemli ölçüde azalarak, az sayıda ve fakat daha büyük m erkezin ortaya çıktığı bu


II. Troia kalesi planı

d önem de -eskinin aksine- Anadolu ile Trakya arasındaki k ü ltü r ilişkileri son bulm uştu. I. T ro ia 'm n yakılıp yıkılışın izleyen yıllarda, k ü l­ türel bir kesinti olm aksızın k urulan II. Troia kalesi ile İlk T u n ç II D ön em i'n e girilir. Bu dö­ n em A nadolu'da Geç K alkolitik Çağ'da başla­ yan uygarlık gelişim inin doruğuna ulaşmasını vurgular. Eskisine kıyasla biraz daha genişlemiş ve içine görkem li iki kapı ile girilebilen kale d u ru m u n d a k i bu yeni T ro ia'm n içi megaron planlı b ü yü k yapılarla kaplıdır. O rtasında y u­ varlak ocak b u lu n a n bu yapılardan en büyüğü 45X13 m. b o y u tla n n d a d ır. Bağımsız düzeniyle ilk k ez karşılaşılan b u yapı çoğu kez saray, b a ­ zen de tapm ak olarak tanım lanır. Surlar, gör­ kem li m egaronlar ve aşağı şehriyle b u yeni kale güçlü b ir beylik m erkezi g ö r ü n ü m ü n d e d ir .


2600-2450 yılları arasında kullanılan bu kale büyük bir yangınla son b ulm uştur. K uzeybatı A nadolu'nun b u beylik m erkezi sanatta b ü y ü k bir gelişme göstermiş, m aden ci­ likte dökm e ve dövme tekniklerini geliştirmişti. B un u n en iyi kanıtı H. Schilem ann'm yanlış­ lıkla "Priamos gömüsü" adını verdiği, dön em in son evresine (lig ) ilişkin hazinedir. Çöm lekçi­ likte çark ilk kez bu dönem de (Ilb) kullanılm a ya başlanmış, bun a koşut olarak çömlekçilik

II. Troia kalesinin anıtsal giriş kapısı


giderek gelişmiştir. Schilem ann'm depas amphikypellon adını verdiği, ince uzun gövdeli çift kulplu kadehler en sevilen kaplar arasında­ dır. İnsan yüzü biçimli kaplar da üretilm iştir.

Troia hâzinelerinden altın sarkaçlar

Bu dö nem de Batı Anadolu'da Troia'daki gibi yerel bir beyliğin varlığını gösteren en d ik ­ kat çekici yerleşme yeri Urla Lim antepe'dir. D en iz kıyısındaki bu höyüğün üçüncü k ü ltü r tabakasında, kaim taş duvarlı ve koridorlu b ü ­ yük yapı külliyeleri ile bunları çevreleyen at nalı biçimli kulelere sahip, kalın ve günüm üz-


Toria hâzinelerinden iğneler

deki yüksekliği 6.00 m.yi bulan bir sur b u lu n ­ maktadır. Ö zgün yüksekliğinin 12 m.yi aştığı düşünülen bu sur 300 m. kadar u zu n lu ğ u n d a oval bir kaleyi kuşatır. B u n u n güneyinde ise aşağı k e n t yayılır.

II. Troia kalesinin tipik kaplan

T roia I kalesi ile h em en h em en aynı ta rih ­ lerde b ir yangınla yıkılmış B eycesu ltan da ye­ niden kuru lm uştu. Bu yerleşm enin en ilginç


megaron planlı yapılar b u lu n a n önem li bir kale-kasaba d u ru m u n u kazanm ıştı. Çanak çöm ­ lekler yine el yapımı, devetüyü ve siyah ren k li­ dir. E n sevilen kap türleri yüksekçe b ir ayak üzerinde du ran içe d ö n ük ağızlı çanaklar ile gaga ağızlı testilerdir.

Beycesultan’d an İlk Tunç II Dönemi tipik kaplan

özelliği, İlk T u n ç I D ö n e m in d e k i yerel ev su­ nak ların d an gelişmiş çift tapm aklarıdır. Dik­ dörtgen şapeller biçim ind e düzenlenm iş bu tapm aklarda da daim a kerpiçten b ir çift stel b u lun ur. Bu yüzden belki de b ir kadın ve bir erkek tanrı çiftine adanm ışlardı; ancak dış gö­ rü n ü m le ri hala öteki yapılardan farklı değildi. Eski d ö n e m in süreklilik gösteren özelliklerinin yanında, kuzeybatıdan, I. T ro ia k ü ltü rü nd en gelme elem anlar çoğunluktadır. Kuzeybatı Anadolu İlk T u n ç I k ü ltü rü n ü n güneybatıda ortaya çıkışı, Anadolu'ya B alkanlar'dan gelen istilacıların ö n ü n d e n kaçan göçmenlerle ilgili olabilir. N itekim , yukarıda da değindiğimiz gibi, I. T ro ia kalesinin yıkılışını izleyen yıllarda bu kuzey bölgelerindeki yerleşme yerlerinde b ü y ü k bir ıssızlaşma olduğu konu su belirgin­ dir. A phrodisias, K u ruçay ve ölülerin küpler içinde göm ü ld üğ ü mezarlığıyla K arataş-Sem a­ y ük bu zam anda da varlıklarını koruyorlardı. B adem ağacı, etrafı surlarla çevrili, içinde

İlk T u n ç II D ön em i'n de O rta A nadolu’da güçlü beylikler ortaya çıktı ve esaslı b ir devletleşme sürecine girildi. K ızılırm ak'ın batısında, Ankara yöresinde Karaoğlan, A hlatlıbel, Etiyokuşu, K oçum beli, Karayavşan, Polatlı; d o ­ ğusunda ise A lişar ve A lacahöyük bu dönem in en önem li yerleşme yerleri arasındadır. Ahlatlı-

Ahlatltbel kalesi

bel ve K oçum beli yerel beylere ait kaleler ola­ rak nitelenebilecek özelliklere sahiptir. D ö n e ­ m in sonlarında Eskişehir, Seyitgazi’deki Küllü-


Beycesullan’daıı İlk 7unç Çağı’nıtı son evrelerine ait tipik çanak çömlekler

bin yılın başlarında A m ik Ovası, İslahiye, H a b u r ve Malatya-Elazığ yörelerinde ortaya çıkan boya bezemeli çanak çömlek kültürleriyle az ya da çok ilişkili olan bu k ü ltü r asal olarak D oğu kökenli b ir g ö rü n ü m sunar. K ızılırm ak'm batısında Bitik, Gordion, K oçum b eli, Karaoğlan, Polatlı ve Yazırhöyük İlk T u n ç III D ön em i'nd e yerleşmelere sahne

Orta Anadolu’dan “Kappadokia boyalüan”


oba H ö yüğü'nde ortaya çıkarılan etrafı b ir surla çevrili büyü k m egaron kom pleksi de bir bey sarayı olarak tanım lanabilir. B unlar içinde Alacahöyük'ün özel bir yeri vardır. D ö n e m in sonlarında zengin ve etkin bir beyliğin m erkezi gibi gö rü nen Alacahöyük'ün en dikkat çekici yönü "kral mezarları" denen 13 g öm üdür. Yerleşme alanının yamaçlarındaki, ne kadar kullanıldığı kesinlikle belirlenemeyen bu krali m ezarlıktaki gömüler, kim ileri 3-8 m. u zunluğunda, 2 ila 5 m. genişliğinde ve 1 m. k ad ar derinliğinde dikdörtgen planlı çukurlara

yapılmıştır. Çevresi ağaç ve taşlarla sınırlanan m ezar çukurlarına, ayakları k arn a çekik (hoker) d u ru m d a k i ceset zengin arm ağanlarla birlikte yerleştirilmiş, sonra üzeri ağaç, çam ur ve to p­ rakla ö rtü lm üştü r. G öm ü işlemi bitirildikten sonra mezar üzerinde bir ölü yemeği yenmiş; y em ekten geri kalan öküz kafaları ve bacak kem ikleri de sıralar haline sokularak bırakıl-


Alacahöyük mezarı izometrik kesit

mıştır. T roia hâzineleriyle çağdaş zengin mezar armağanları altın, güm üş, elektron, tun ç ve demirdendir. E n ilginçlerini, yanlışlıkla "Hitit Güneş Kursu" denen boğalı ve geyikli disklerin oluşturduğu bu eserler halkın sosyal ve dinsel inanışları k o n u su nd a bilgiler sağlar. N ite k im boğa ve geyik gibi hayvanlar sonraları önem li Hitit tanrıların ın kutsal hayvanları olarak gö­ rülecektir. Son derecede karm aşık ve gelişkin dövme, dökm e teknikleriyle üretilm iş bu eser­ ler A nadolu halk ın ın III. bin yılın ikinci yarısı

Alacahoyük’ten güneş kursları


içinde ulaştığı yüksek te k n o ­ lojinin en canlı tanıklarıdırlar. Bu tü rde tu n ç ve değerli m a­ den b u lu n tu la rın a Alacahöyük m ezarlarının sonları ile çağdaş olarak, Alacahöyük y a k ın ın­ daki K alınkaya, Eskiyapar, Amasya yakınındaki M ahm atlar, T ok at-E rb aa yakınındaki H oroztepe ve E skişehir yakı­ nınd ak i D em ircih öyük un m e­ zarlığında rastlanm ıştır. B u n ­ ların yanında, Geç K alkolitik Çağ'da başlayan K aradeniz yö­ resi m adenciliğinin İlk T u n ç Çağı boyunca faal olduğu sap­ tanm ıştır. Sam sun'un Bafra il­ çesi y akınındaki İkiztepe'de m ezar arm ağanı olarak ele geçirilen arsenikli b ak ır alaşım­

Mahmatlar çocuk.


larından yapılmış ve bu yöreye özgü özellikleri ağır basan çok sayıda silah, alet ve takı türleri metallürjinin bu yörede Geç K alkolitik Çağ'dan itibaren başlayan köklü geçmişine tanıklık et­ mektedir. Anlaşılacağı üzere İlk Tunç Çağı'nın ikinci yarısı içinde biri T ro ia ve Ege dünyası içinde, ötekiyse Orta Anadolu ve K aradeniz bölgelerinde yer alan baş­ lıca iki m adencilik okulu söz k onusudur. Birbirleriyle ilişki ku rd uğ u anlaşı­ lan bu okullardan doğudakinin köken olarak, bakır , ■ • , , i i w Ikiztepe’den kabartmalı madeninin bol olduğu M er, , ° mızrak uçları zifon, T o kat, Amasya yöre­ lerine dayandığı ve Alacahöyük'e de buradan gelen göçmenlerce taşındığı sanılır. İlk T u n ç Çağı'nda yoğun bir biçim de yerle­ şilmiş bölgelerden biri de Ç ukurova idi. Bu zamanda bölgenin K uzey M ezopotam ya ve Su­ riye ile var olan sıkı ilişkisi giderek azalmış, bunun yerine Anadolu üzerinden gelen yeni etkiler ön plana geçmiştir. III. bin yılın ortala­ rında Tarsus G ö zlü k ule yerel b ir beyliğin ko­ rumalı bir yerleşme yeri d u ru m u n d a d ır. Burada her iki yanında evler dizili sokağıyla gelişmiş bir planlam a anlayışının varlığı anlaşılm akta­ dır. K ırm ızı renkli el yapımı çöm lekler kulla­ nan, bazen siyah yüzlü açkılı kaplarının yüze-


yini kazıyıp içine tebeşirimsi bir m acun doldu­ rarak yaptığı motiflerle bezeyen bu halk çarkta biçim lendirilm iş Suriye m allarını tanıyorlardı; ancak II.-V. T roia'dan çok iyi ta n ınan depas amphikypellon tü rü kaplar daha sevilen türler­ dendi. Bu zam anda kom şu Y um uktepe'de de iskan sürm ekteydi. İlk T u n ç Çağı A m ik (G-J) ovası yerleşme­ lerinde birden bire elde yapılmış, çok iyi açkılı, siyah ya da kırm ızı renkli bir çanak çöm ­ lek tü rü ile seyyar ocaklar ortaya çıkar. B unlar bölgenin k u ­ zeyden, D oğu A nado­ lu üzerinden gelen yabancı bir halkın göAm ik H tabakasından seyyar çüne sahne o ld uğ un u ocak gösterir. Bu tü r kap­ ların D oğu A nadolu ve daha çok da Traskafkasya kökenli olduğu anlaşılm aktadır. Aşağıda da değinileceği üzere, D oğu Anadolu İlk Tunç Çağı için tipik olan ve K araz ya da Khirbet K erak da denen koyu yüzlü açkılı çanak çöm­ leklere Ç ukurova'da hiç rastlanm am ıştır. Bu da III. bin yılın başlarında D oğu ve Güneydoğu A nadolu'da derin izler bırakm ış göç hareketle­ rin d e n Ç ukurova’nın hiç etki alm adığına işaret etm ektedir. A nadolu'da irili ufaklı b irtak ım beyliklerin ortaya çıktığı ve esaslı bir devletleşme sürecine girildiği İlk T u n ç II D ö n em i aynı zam anda bir


gönenç ve zenginlik çağıdır. H e m en her k o n u ­ da gelişmelere sahne olan bu dönem Batı ve Güney A n ado lu ’da b üyük b ir yangın felaketiyle son bulm uştur. II. Troia, Beycesultan, A phrodisias, Ahlatlıbel, Alacahöyük, Polatlı ve T a rsu s­ 'un yanışı ile D em ircihö yü k u n tüm üyle ıssız­ laşması bu ortak felaketle ilgili olmalıdır. Bu felaketten sonra yakılıp yıkılan kale ve köylere yeniden yerleşilmemiş, yerleşme yerleri sayıca azalmıştır. Aynı dönem de Trakya ve B alkanlar’ daki yerleşme yerlerinin de ıssızlaşması istila­ cıların Balkan Y arım adası'ndan gelmiş olabile­ ceklerini dü şü n d ü rü r. Bazen H in t-A v ru pa kö ­ kenli Luviler'in göçü ile ilgili görülen bu yıkı­ mı izleyen yıllarda yeni gelenler G üneybatı Anadolu'dan Çukurova'ya değin ilerlemişlerdir. Konya Ovası ve Çukurova felaketten en çok zarar gören bölgelerin başında gelir. Bu olay­ lardan hiç etkilenm eyen tek bölge ise D oğu Anadolu'dur.

III.-V. Troia’dan tipik çanak çömlekler


2300 yıllarında ortaya çıkan bu geniş kap­ samlı felaketten sonra İlk T u n ç Ç a ğ ın ın so­ n u n c u evresine girilir. T ro ia'm n III.-V. taba­ kaları bu dönem e ilişkindir. Geç II. Troia'mn son evrelerinin yoksul bir uzantısından başka b ir şey olm ayan III. Troia'dan sonra, yapımına 2277 yıllarında başlanan IV. Troia'da kale ola­ sılıkla en geniş d u ru m u n a sokulm uş ve içine yan yana m egaronlar inşa edilmişti. Bununla birlikte üç tabakada da önceki dö nem in özel­ likleri ufak tefek farklılıklarla devam etm ekte­ dir. Boya bezeme yine son derecede azdır; yal­ nızca sığ kaselerin içi ya da diplerinde görülen kırm ızı boyalı haç motifi İlk T u n ç Ç ağının sonlarına ilişkin bir özelliktir. Yuvarlak gövdeli ve çark yapımı bu tü r kaselere, dönem in sonla­ rına doğru O rta ve G üney A nado lu 'nu n Polatlı, M ut-K ilisetepe, Tarsus, K usura, Beycesultan, A phrodisias, K onya-K arahöyük, Alişar ve Kültepe gibi pek çok yerleşme yerinde rastlanmaktadır. H iç bir dikkat çekici gelişme gösterm ek­ sizin 500-600 yıl kadar yaşayan bu üç köysel yerleşme birim i 1700 yıllarında son bulm uştur. İlk T u n ç III D ö n e m i'n in sonlarında, K ırklareli-K anlıgeçit'te, çapı 65 m.yi bulan surla çevrili iç kale ile eteklerindeki aşağı şe­ h ird e n oluşan bir yerleşme yeri kurulm uştur. Sitadel içinde birbirine koşut olarak yerleşti­ rilm iş 3 m egaron yer alır. B unlardan en büyüğü 7.20 X 15.50 m. b o y utlarm d ad ır ve ortada bir ocağı b u lu n u r. T raky a'nın çobanlığa dayalı gö­ çebe geleneklerine yabancı bir dünya görüşü-


\

I Kanlıgeçit Kalesi planı

nün ü rü n ü olan bu sitadel II. T roia'dakinin biraz küçük bir kopyası gibidir. Bu ilginç kale ve aşağı şehrin İçbatı Anadolu kökenli insan ­ larca bir koloni olarak k uru ld u ğ u düşünülür. İlk T u n ç III D ö nem i'nde Beycesultan artık kalıplaşmış m egaron planlı evleri, kırm ızı ya da devetüyü renkte, kim ileri cilalı gaga ağızlı tes­ tileri ve çift kulplu kadeh gibi türlerle dikkat çekicidir. Tarsus G özlükule m egaron planlı yapıları ve çark yapımı kırm ızı çanak çöm le­ ğiyle b ir Batı Anadolu kü ltü rü g ö rü n ü m ü n ü almıştır. B u n u n yanında Suriye ile ilişkiler de sürm ektedir. Çukurova, dö nem in sonlarında boya bezemeli çanak çömlekleriyle dikkati çe­ ken yeni bir k ü ltü rü n etkisi altına girm iştir. II.


Beycesullan’daıı İlk 7unç Çağı’nıtı son evrelerine ait tipik çanak çömlekler

bin yılın başlarında A m ik Ovası, İslahiye, H a b u r ve Malatya-Elazığ yörelerinde ortaya çıkan boya bezemeli çanak çömlek kültürleriyle az ya da çok ilişkili olan bu k ü ltü r asal olarak D oğu kökenli b ir g ö rü n ü m sunar. K ızılırm ak'm batısında Bitik, Gordion, K oçum b eli, Karaoğlan, Polatlı ve Yazırhöyük İlk T u n ç III D ön em i'nd e yerleşmelere sahne

Orta Anadolu’dan “Kappadokia boyalüan”


olmuş m erkezlerdendir. K ızılırm ak'm doğu­ sunda K ültepe, A lişar ve B oğazköy'den ta n ı­ nan İlk T u n ç III k ü ltü rü n ü n dikkat çekici özelliği "Alişar III" ya da "K appadokia boyalıları" denen çanak çömlekleridir. Elde yapılmış bu kaplar devetüyü, krem ya da kırm ızı renkte açkılı zemine koyu kahve ya da siyah boyalı geom etrik bezeklerle şenlendirilm iştir. K o şu t çizgi küm eleri, zigzaglar, eşkenar dörtgenler, satranç tahtası motifi ve dalgalı çizgiler sevilen bezek öğeleridir. Çanaklarda bu bezeme ağız kenarının hem en altındaki bir bant halindedir. Çömleklerde ise ağız kenarlarından gövdenin alt kesim lerine doğru sarkıtılm ıştır. Bu bölgede yerel olarak gelişen Alişar III boyalı çanak çömleği genel olarak K ızılırm ak'm başlıca kol­ larından D eliceırm ak'm yataklarında, özellikle de Y erköy'den Kayseri'ye doğru uzanan bölgede

’■V ? -

ıf p

r Kültepe’den mermer idoller


yaygındır ve K ültepe karum II tabakasına değin azalarak kullanılm ıştır. O rta Anadolu bu çağda b ir yandan Çukurova, öte yandan da Batı Ana­ dolu ile ilişkiler geliştirmişti. Kültepe'de b u lu ­ nan T arsus kökenli Suriye şişeleri ile batı etki­ leri altında oluşm uş soyut m erm er idoller bu e rk e n tic a ret iYtşkiiervnin k a m u olmalıdır. Sam sun yakınındaki İkiztepe bu zamanda büyük çapta bir mezarlık haline dönüşm üştü. 200 yıldan fazla kullanıldığı sanılan bu m ezar­ lıkta cesetler, toprağa açılmış basit çukurlar şeklindeki mezarlara, kolları iki yana gelmek üzere sırt üstü göm ülm üştür. Y anlarına tunçtan silahlar, aletler, takılar, pişmiş topraktan kadın fıgürinleri, taş kolyeler, kap kacak vb. bırakıl­ mıştır. Buna karşılık bebekler çömlekler içine konarak ev içlerine göm ülm üştür. Antropolojik incelem elerden, bu m ezarlıkta yatanların G ü­ ney Rusya, R om anya ve Bulgaristan'da yaşamış halkla aynı ırktan geldikleri, Alacahöyük ve H oroztepe'den tan ınan O rta A nadolu ırk ın dan farklı oldukları anlaşılmaktadır. A nado lu 'nu n öteki bölgelerinden hem en h em en tüm üyle farklı bir gelişim çizgisi izleyen Doğu A nadolu İlk T u n ç Ç a ğ ın ın başlarında (3300) hala K uzey Suriye ve M ezopotam ya'nın etkisi altındaydı. Taş temel üzerine kerpiç d u ­ varlı, tek ya da çift odalı evlerde o turan bu hal­ kın geçim inde avcılığın da önemli bir yeri var­ dı. K oyu yüzlü açkılı, kaba el yapımı çömlekle­ rin yanında, M ezopotam ya ve Suriye etkili, açık renkli ve çark yapımı ince kaplar kullanıyorlar­


dı. Bu evrenin en önde gelen merkezleri arasın­ da, Malatya-Elazığ yöresinde Arslantepe, T e p e ­ cik, N orşuntepe ve K orucutepe'nin adları sayı­ labilir. 3100 yıllarına doğru Doğu Anadolu kuzey­ doğudan, oiasvidda Ataş, \ım a ğ \ vadisi y ö n ü n ­ den gelen yoğun bir göçmen dalgasının etkisi altına girmeye başladı. B un un son u cu n da da doğuda Transkafkasya'dan İran Azerbaycanı' ndaki U rm iye Gölü'ne; batıda D ivriği-K angal yörelerinden Malatya'ya; güneyde de K a h ra ­ manmaraş ve A m ik Ovası'na değin yayılan a landa geniş bir k ü ltü r bölgesi ortaya çıktı. Böl­ genin ulaşıma çok zor olanak tanıyan dağlık

Erken Transkajkasya Kültürü ’nün yayılım alanı


/

ig r

$

$

\

Z)oğw Anadolu İlk Tunç Çağ kabartma ve boyalı kaplar

yapısına karşın ortak özellikleriyle dikkati çe­ ken bu kültüre "Kura-Aras", "Erken Transkafkasya", "K hirbet Kerak", "Karaz" ve "Doğu Anadolu İlk T u n ç Çağı" gibi değişik adlar veril­ miştir. D oğu A nadolu'da adeta bir nüfus patla­ m asına neden olan ve H urrilerle ilişkili görülen bu göçm enlerin bölgeye Transkafkasya'dan, K u ra ve Aras ırm aklarının arasındaki yöreden gelmiş olmaları hiç de olanaksız değildir.


Bu büyü k göçlerin D oğu Anadolu ü z erin ­ deki etkileri de büyük oldu. Y uvarlak ev ve çitçamur tekniği gibi önceden bilinm eyen yeni mimari özellikler ortaya çıktı. Çok sayıda p a r­ lak siyah ve elyapımı çanak çömlek kullanm aya başlayan İlk T u n ç II D önem i halkları kaplarını kabartma ya da oluklu bezeklerle süslüyordu. Bunlarla birlikte açık zem in üzerine kırm ızı boya bezemeli yeni bir tü r belirm işti ki, bu tüm üyle Elazığ-Malatya yöresine özgüdür.

Karagündüz spiral bezekli çömlek

Doğu Anadolu'yu istila eden göçm enlerin bir bölüm ü, olasılıkla Malatya, K ah ram anm araş ve A m ik Ovası yoluyla, İslahiye ve Çukurova'ya uğram aksızm , D oğu A kdeniz kıyılarına doğru inerek, Ü rd ü n vadisindeki K h irb e t Kerak'a değin ilerlediler; öte yandan da D oğu A nado­ lu'nun hem en h er köşesine yayıldılar. Van Gölü


havzası ile M uş, Malazgirt, İğdır ve Erzurum ovaları yoğun olarak iskan edildi. Van Gölü'nün güneydoğu kıyısındaki D ilkaya Höyüğü'nde ortaya çıkarılan küçük köyde halk dikdörtgen ve yuvarlak kerpiç evlerde yaşıyorlardı. Elazığ-

Pulur radyal düzenli yerleşme yeri

A ltm ova'daki Pulur-Sakyol IX-X. tabaka yer­ leşme yeri yan yana dizilmiş ve radyal düzende yerleştirilen evlerden b ir k orum a altına alın­ mıştı. Van G ölü'nün h em en doğusunda, Erçek


Gölü kıyısındaki Karagündüz H öyüğü'nde de düzenli bir yerleşm enin izleri belirlendi. 2500 yıllarında başlayıp kabaca 2000'lerde son bulan İlk T u n ç III D ön em i'nd e N orşuntepe, Tepecik, K orucutepe ve etrafı bir surla çevrili Arslantepe (VID) gibi b üyük m erkezle­ rin yanında, Elazığ ve Malatya yöresi ile tü m Doğu A nadolu'da irili ufaklı pek çok yerleşme yeri ortaya çıkmıştı. Malatya yakınlarındaki G elinciktepe, Ş em siyetepe, İm am oğlu, Köskerbaba, Pirot ve İm ikuşağı; Elazığ Altmova' da Pulur, H an İbrahim Şah ve D eğirm en tep e İlk T u n ç Çağı'nm kazılarak incelenen küçük yerleşme birim leri arasındadır. İlk T u n ç Çağı D oğu A nadolu'sunda eski­ nin bü yük kutsal alanlarının yerine yeni bir ev kültü ile karşılaşılır. Bir ocak çevresinde yoğun-

Pulur’dan kutsal ocak


laşan bu aile tapınaklarında at nalı biçimli ka­ bartm alı kutsal ocak ve sunaklar yer almakta­ dır. Bu tü rü n en güzel örnekleri Elazığ yakınla­ rındaki P u lu r ve K o rucutepe höyüklerinde ortaya çıkarılm ıştır. Kalıpla yapılmış kabart­ malı ve at nalı biçimli seyyar ocaklar bu kültü­ rü n çok geniş coğrafi alanlara yayılmış en tipik örnekleri arasındadır. A nadolu'nun öteki böl­ gelerindeki gibi m etropol denilebilecek mer­ kezler bu dön em in ortaya attığı olgular arasın­ dadır. Sözgelimi İlk T u n ç Çağı'nın sonlarında,

Pulur'dan sunak

Elazığ-Altınova yöresinde eskinin küçük köyle­ ri boşalmış, b u n u n yerine tü m ovayı denetleye­ bilen N orşuntepe'de, saray olarak nitelendirile­ bilecek b ir yapı ortaya çıkmıştı. N üfus yörenin tarım sal zenginliklerini koruyan 200 ton kapa­ siteli büyü k depolara sahip bu sarayın çevresin­ de toplanm aya başlamıştı. T ü r ü n ü n D oğu A na­ dolu'daki en erken temsilcisi olan bu yapıda yörenin beyi yaşıyor olmalıydı. III. bin yılın başlarından itibaren tü m D o ­ ğu A nadolu'yu etkisi altına almış görünen b ü ­ yük göç hareketlerind en G üneydoğu Anadolu, Toroslar'ın gerisindeki k o n u m u nedeniyle fazla S. Ü . Fen - EdaLîyat Fakültesi A rk ealojî A naliilim daU


Norşuntepe Sarayı

etkilenmemiştir. D aha çok Suriye ve M ezopo­ tamya kültürleriyle ilişkili bu bölgede de, III. bin yılın ikinci yarısı içinde, her biri korunm alı bir kenti m erkez edinm iş çok sayıda rakip prenslik belirmişti. Suriye'deki T e li elMardikh (eski Ebla), T e li Brak ve T eli L eilan (eski Şubat Enlil); Irak'taki T eli T aya b u n la r­ dan en tanınm ışlarıdır. Türkiye'de de, H a rra n ovasındaki Harran, Şanlıurfa yakınlarındaki Titriş ve K azane höyüklerinin adları sayılabi­ lir. Suriye'deki Ebla (Teli el-M ardik)'da b u lu ­ nan çivi yazılı belgelerden H arran 'ın XXIV. yüzyıllarda bir kraliçe tarafından yönetildiği anlaşılmaktadır. M ezopotam ya ile artan ilişkiler sonucunda madencilik tekn ik lerin in çok geliştiği, altın, gümüş, bakır, tunç,elektron ve hatta d em irin bile ustalıkla işlenebildiği bu dönem de m aden-


«

ciliğin gelişmesi uzm anlık gerektiren yeni meslek g rup larının belirmesine, bu na bağlı olarak iş b ölü m ü n e dayanan kent yaşamının başlamasına neden olm uştu. N üfus şimdiye değin hiç görülm em iş biçim de artm ış; yerleşim yerlerinin sayısı, kim i yörelerde hem en hemen g ü n ü m ü z köylerinin sayısı ile eşitlenebilecek düzeye yükselmişti. D aha çok alüvyonlu ova­ larda k üm elenen bu yerleşme birim lerinin he­ m en pek çoğunda, önceki dönem lerde fazla uygulama alanı bulm am ış surlara yer verilmişti. K alkolitik Çağ'ın huzurlu, sakin yaşamı son bulm uş, düşm an te h d id in in arttığı yeni bir d önem başlamıştı. Özel bir ibadet yeri olarak, içinde tanrısal simgeler b u lun an dinsel yapılar gelişim lerini s ü rd ü rm ü ştü r; ancak dış görü­ n üm leri hala öteki yapılardan farklı değildir. T o p lu m u n daha iyi örgütlenebildiği bu çağda yöneticiler bir sın ıf halinde ve güçlü bir biçim ­ de ortaya çıkmışlardı. A nadolu irili ufaklı pek çok beylik arasında paylaşılmıştı. Giderek geli­ şen bu beylik düzenin zorunlu bir sonucu ola­ rak küçük tarımsal yerleşmelerin çoğu, ekono­ m ik bağım sızlıklarını kent merkezleri aleyhine b ırakm ak zorunda kalmışlardı.


ORTA TUNÇ ÇAĞI: PERSLER VE TÜCCARLAR

İkinci binyılın başlarında T u n ç Çağı'nm orta evresine girilir. Anadolu Yarımadası'na büyük ve etkileyici hiç bir göç dalgasının gel­ mediği bu çağ İlk T u n ç II D ön em i'n in sonla­ rından beri belirmeye başlayan sosyal ve siyasal gelişmelerin bir sonucudur. A nadolu bu dönem de irili ufaklı birçok beylik arasında paylaşılmıştı. Beyler arasında sık sık çatışmalar çıkıyor, kimileri zamanla daha güçsüz olanları egemenlikleri altına alma başarısını gösteriyordu. H en ü z güçlü bir m e r­ kezi otoriteye ulaşılabilmiş değildi. Bu beylik­ lerden, adını bilebildiğim iz en önemlileri: Neşa (Kaniş), M ama, Kuşşara, P uru şhand a, Urşu, Landa, Zalpa, Şalativara ve H attuş'tur. O rta T u n ç Çağı A nadolu'sunun en çarpıcı özelliği M ezopotam ya ile başlayan çok sıkı ve örgütlü bir ticaret ilişkisi, b u n u n so n ucu n da da yazının ortaya çıkmış oluşudur. Kabaca XX. yüzyılın ortalarından X V III. yüzyılın ortalarına değin sürm üş görünen bu örgütlü ticaret dö­ nem ine "Asur Ticaret Kolonileri Çağı" ya da yal­ nızca "Koloni Çağı" denir. A nadolu ile M ezopotam ya ve K uzey Suriye arasında, kökleri Çanak Çömleksiz N eolitik Çağ'ın obsidyen ticaretine değin uzanan çok eski bir ilişkinin varlığını görm ü ştük ; ancak, obsidyen ticaretinden başlayarak m aden ticare-


tine doğru gelişen sistem bu kez ters yönde işlemeye başlamıştı. Şimdi gereksinim duyulan m ad d elerin başında kalay geliyordu. T u n ç si­ lah, alet ve süs eşyalarının yapımı için gerekli olan bu m aden Anadolu'da fazla b u lu n m u y o r­ du. Ö nceki dönem lerde kalayın yerine kullanı­ lan arsenik ise sağlıksız ve insan yaşamı için çok tehlikeliydi. A rtık sitadellerdeki görkemli saraylarda lüks içinde yaşamaya alışmış b u lu ­ nan A nadolu beylerinin gereksinim duyduğu kalay m a d en in in pazarlanması işini ise Asurlu tüccarlar yüklenm işlerdi. 200-250 m erkepten oluşan kervanlar ya K ahram anm araş-E lbistan Ovası üzerind en ya da E rgani-M aden Geçidi ile Toroslar'ı, Malatya yakınlarında da Fırat'ı aşıp, T o h m a Çayı vadisi boyunca ilerleyerek Kültepe'ye varıyorlar; Anadolu'ya kalayın yanında, güneyin beğenisine göre d o k u n m u ş ince k u ­ maşlar da getiriyorlardı. B unların karşılığında ise altın, güm üş ve değerli taşlar götürüyorlardı. K ültepe'de b u lu n a n limmu adlarına (95 adet) göre 1970 yıllarına doğru başlayan bu yeni ticari düzenle ilişkili olarak Anadolu'da Asurca karum (anlamı liman ) denen pek çok pazar yeri ku ru lm u ştu . B unlardan en ünlüsü ise Kaniş' tekiydi. Burası tü m karum 'ların da merkezi d u ­ rum u n d ay d ı. B ugün Kayseri yakınındaki K ültepe'de yer alan K aniş aynı zam anda güçlü bir H atti beyliğinin de merkeziydi. K im ileri Z ipani, İnar, Varsum a, P ith ana ve Zuzu gibi adlar taşıyan beyler daha yüksek eski b ir höyük üzerindeki saraylarda; içlerinde A nadolulu ki­ şilerin de b u lu n d u ğ u tüccarlar ise bu tepenin eteğindeki aşağı kentte yaşıyorlardı. Çevresi güçlü surlarla kuşatılm ış olan kentin çapı 3 km.yi buluyordu. Asurlu tüccarlar ve yerli halk


ayrı mahallelerde yaşıyorlardı. O rta A nadolu'­ da, daha sonraları H itit D evleti'nin başkenti olacak H a ttu ş'ta (Boğazköy), Alişar, Aksaray

Kaniş karum H ’y e ait bir rekonstrüksiyon

yakınlarındaki Acem höyük, K o ny a’da Karahöyük ve belki de K ırşehir'in K am an ilçesi yakınlarındaki K alehöyük'te de karum 'hv k u ­ rulmuştu. B unlardan başka, Şamuha, Buruşhattum , D u rh u m it, Taw inia, H ahhum , Hurama, Şupillia, N ihria, Urşu, Zalpa, W ahşuşana,Tim ilkia ve T a m n ia adlı kam m ' ların adları geçmektedir. A sur'dan O rta A n a­ dolu'ya uzanan uzun ve zahmetli yol üzerinde ise Asurca uoabartum (anlamı konuk) denen k ü ­ çük konaklam a birim leri ku rulm u ştu . Bu so­ nuncular arasında Kuşşara, A nkuva (Alişar ?), K arahna, M ama, Badna, Salatuar, H anakna,


Şam uha, Zalpa, K u b u rn a t, T ism u rn a, Upi, Z ipishu na, Ulama, W aşhania ve T u h p ia 'n m adı geçm ektedir. K anım ve wabartum'ların sayıları 50'yi bulm aktaydı. K ültepe'de 1948 yılından beri yapılan ka­ zılar A surlu tüccarlar h a k kın da oldukça yoğun bilgi sağlamıştır. Asur devletine, yasalarına,

Kanış karum’undan bir tüccar evi

kendi görenek ve dillerine bağlı kalan tüccarlar yerli A nadolu tü rü evlerde yaşıyorlar; gündelik işlerinde de aynı türde eşyalar kullanıyorlardı. Yalnızca dilleri, yazıları, ölü göm m e görenekle­ ri ve silindir biçimli m ü hü rleri farklıydı. İki katlıtüccar evlerinin alt katlarında yazışmalarla ilgili çivi yazılı kil tablet depoları vardı. K ültepe yani K aniş kanım 'unda şimdiye değin sayıları 20.000'e yaklaşan tablet b u lu n ­ m u ştu r. A nadolu’ya A surlu tüccarlarca getirilip K oloni Çağı’n ın sonlarına değin kullanılan eski A sur dili ve yazısıyla kaleme alınm ış bu belge­ ler, A nadolu halkları ile Asurlu tüccarlar ara­ sındaki ticari mukaveleler, m ahkem e kararları, evlat edinm e, evlenme, boşanma, köle ticareti,


miras ve hatta tüccarların özel yaşamlarına iliş­ kin konuları içerir. Kültepe'deki pazar yerinde dört tabaka saptanmıştır. Yazılı belgeler son iki tabakada (Il-Ib) ele geçirilmiştir. B unlardan daha zengin olan ilki (k arum II) 1850 yıllarında b üyük bir yangınla son bu lm uştur. K ırk elli yıllık bir aradan sonra yeniden iskan edilen ve 40-50 yıldan fazla sürm ediği anlaşılan İkincisi (k aru m Ib) ise A sur kralı I. Şamşi-Adad (1809-1776) ile çağdaştır. Eskiye kıyasla M ezopotam ya ile ticari ilişkilerin azaldığı- ve Anadolu içindeki bakır

Kanış karum’undan silindir mühür baskıları


ticaretinin ön plana geçtiği bu dönem Hitit k ü ltü rü n ü n biçim lenm eye başlaması açısından ön em taşır. A nad olu 'nu n yazıyı tanım asına ne­ den olan b u dönem de, İlk T u n ç Çağı'nın ortala­ rın d a n beri gelişen O rta A nadolu k ü ltü rü doruk noktaya ulaşm ıştır. K ültepe, A cem höyük, K on­ ya K arahöyük, Alişar, Alacahöyük ve Boğazköy' den bilinen b u parlak dön em in görkemli saray m im arisi, Aksaray yakınlarındaki Acem höyük'te ortaya çıkarılm ıştır. Alt katında en azın­ dan 70-80 m ekanı b u lu nan bu saraylar iki kat­ lıdır. İçinde yerel beylerin lüks içinde yaşadığı bu bü y ü k külliyelerin A nadolulu mimarlarca, yerli geleneklere göre inşa edildikleri bu yöreye özgü m im arlık sistem lerinden anlaşılmaktadır. K ö m ü rleşm iş eski ağaçların halkalarıyla yapı­ lan dendrokronolojik çalışmalar bu sarayların kabaca 1800 yıllarına ait olduğunu gösterir.

Kültepe’den tipik Koloni Çağı çanak çömlekleri


Koloni Ç ağ ın ın en çarpıcı sanat eserleri arasın­ da silindir ve damga m ü h ü rle r ile eski taş idollerin yerini alan k u rşu n fıgürinler sayılabi­ lir. B u n u n yanında çanak çömlek sanatı da çok gelişmişti. Parlak et kırmızısı renkteki kapların çoğu m adeni kapların taklididir. E n sevilen biçimler arasında çaydanlık denen emzikli kaplar, meyvelikler ve gagaları hayvan biçimli testiler sayılabilir. K im i örneklerde "signe royal" denen baskılara yer verilmiştir. Hayvan

biçimli içki kapları (rhyton) ya tam bir hayvan ya da yalnızca baş olarak yapılmıştır. H itit se­ ram ik sanatının kaynağı özellikle K oloni Çağı'm n geç evresinde beliren çanak çömleklerde bulunabilir. K ültepe çanak çömlekleri biçim ve teknik açısından Önasya seramik sanatı arasın­ da önemli bir yere sahiptir. Bu d önem sanatçı­ ları kilden kapların yanında, işlenmesi son de-


%

recede zor dağ kristali ile obsidyen vazolar ve hayvan heykelcikleri de yapabilmişlerdi. K oloni Çağı'nın son evresinde K ültepe pa­ zar yeri, O rta Anadolu'daki pek çok yerleşme yeriyle birlikte 1750 yıllarında bir yangınla son buldu. Olasılıkla yerli beylerin bir iç hesaplaş­ ması sonucu çıkan bu olaylardan sonra H itit Devleti belirmeye başladı. Bu çağda Batı Anadolu'da da çeşitli bey­ likler ortaya çıkmıştı. B unlar zaman zaman

Beycesultan sarayı planı


Arzava ve Assuva gibi adlar altında konfederas­ yonlar oluşturm uşlardı. B eycesu ltan Höyüğü' nün V. tabakasında kısm en ortaya çıkarılan saraydan anlaşılacağı üzere, Batı A nadolu bey­ leri bu zam anda çevresi revaklı avlular etrafında gruplandırılm ış, Girit'teki çağdaş M inos saray­ larım andıran görkem li m im ari kom plekslerde oturuyorlardı. Bir yandan Ege D en izi aracılı­ ğıyla Batı dünyası, öte yandan da O rta Anadolu ile ilişkiler kurabilm işlerdi. Şimdi Gediz Irm ağı'nın taşıdığı alüvyonlar yü zünden denizden bir hayli içerde kalmış bulunan, İzm ir'in kuze­ yindeki Panaztepe ile aynı acı sonu paylaşan VI. T ro ia ve D enizli'nin Çivril ilçesi y a k ın ın ­ daki Beycesultan H öyüğü en önemli m erkezler arasındadır.

II. ve VI. Troia kalelerinin planı


A nadolu'nun yazı ile tanıştığı Koloni Çağ ı'nm hem en sonrasında K uzeybatı Anadolu'da, Çanakkale yakınındaki T ro ia beyliği en güçlü dönem lerini yaşamaya başlamıştı. 1700 yıllarına doğru VI. T ro ia 'd a inşaasma başlanmış olan 200 m. çapındaki yeni sitadel öncekilerle kı­ yaslanmayacak denli büyük ve görkemliydi. Y ükseklikleri 7 m.yi aşan testere dişi biçimin­ deki sur kulelerle güçlendirilm işti. İç kısımda, son derecede özenli b ir taş işçiliğine sahip, iki katlı bağımsız yapılar yükseliyordu. Bunun eteklerinde de büyük bir aşağı şehir kurulmuş­ tu. Bir beylik merkezi g ö rü n ü m ü n d e k i VI. Tro­ ia kenti 1250 yıllarına doğru son buldu. MikenAka krallıklarının en güçlü dö nem ind e yıkılmış olan bu kalenin H om eros'un sözünü ettiği T roia Savaşları ile ilgili olduğu düşünülür. O rta ve Batı Anadolu'da bu gelişmeler olu­ şu rk en O rta T u n ç Çağı'nda D oğu Anadolu'da farklı bir süreç yaşanmaktaydı. III. binyılın sonlarında Elazığ-Malatya bölgesindeki yerleş­ me yerlerinden önemli bir bö lüm ü ağır bir yan­ gınla tahrip görm üş ve h em en h em en tümüyle ıssızlaşmıştı. B u n u n yanında Van, Erzurum, Kars bölgeleri ve hatta tü m D oğu A nadolu ve T ranskafkasya’da höyük tipi yerleşmeler bin yıl kadar süreyle terkedilm iş, ekonom ide küçük baş hayvan besiciliği ve b u n u n la ilişkili olarak göçebe-aşiret düzenine geçilmişti. Yerleşik ya­ şam ın kesintiye uğradığı bu yeni dönem de aşi­ ret beylerinin giderek artan zenginlik ve güçleri g ü n ü m ü z e kalmış kurgan (tum ulus) türü mezar


anıtları ile b u n lar içinde ele geçirilen zengin mezar arm ağanlarından anlaşılm aktadır. K u ­ zeydoğu A nadolu'da özellikle Doğubeyazıt, Kars ve A rdahan yörelerinde rastlanan, T ü r k i ­ ye dışında da daha çok Gürcistan'daki Trialeti' den tan ın an bu tü rd e mezarlarda ceset toprağa açılmış bü yük bir çukura ya da taştan inşa edilmiş kü çük bir odaya göm ülüp, üzerine taş ya da topraktan yuvarlak b ir tepe oluşturuluyordu. O rta T u n ç Çağı Doğu A nadolu'sundaki en önemli yeniliklerden biri de boya bezemeli ça­ nak çömlekleridir. İlk T u n ç Çağı'nın genellikle parlak siyah renkli ve yapımı m allarının aksine kaplar çok canlı bir biçimde, önceleri parlak

Doğu Anadolu’nun Orta Tunç Çağ çanak çömlekleri

kırm ızı üzerine siyah, sonraları da daha fazla sayıda renk kullanılarak dekore edilmişti. D aha çok iri çanak ve çöm lekler üzerine uygulanan bu dekorasyonun en sevilen öğeleri içi kafesli üçgen dizileri, girlantlar ve su kuşlarıdır. II. b in y ıh n başlarından itibaren toplumsal ö rgütlenm e süreci G üneydoğu A nadolu'da da hızlanm ış, etkili devlet yapıları belirmeye baş-


lamıştı. Yerel krallıklar bölgenin denetim ini ele geçirm ek üzere savaşım içindeydi. Merkezi H alep ve bir süre de Alalah (Teli Açana) olmak üzere, 20 küçük krallığın bir birlik halinde olu ştu rd uğ u Y am had Krallığı Sami kökenli bir ailenin yönetim i altındaydı. Bu krallığın en güçlü h ü k ü m d a rla rın d a n biri, Babil kralı H a m m u ra b i ve M ari kralı Z im rilim 'in çağdaşı olan Y arim -L im idi. Bu zamanda, bir süre krallığa başkentlik yapmış bulunan, Antakya yakınlarındaki Alalah (Teli Açana) ile İslahiye

Alalah (Teli Açana) Yarim-Lim sarayı

yakınlarındaki T ilm en h öyü k önemli merkezler arasındaydı. H e r iki kentte de X V III. yüzyılda, gerek plan ve gerekse m im ari teknik açıların­ dan birbirlerine çok benzeyen görkem li saraylar inşa edilmişti. B unlardan ilki 30 X 95 m. boy utların dadır ve farklı yükseklikteki üç teras üzerine k u rulu du r. Kuzeyde, törensel bir işleve sahip olan kanat üç katlıdır. O rtada iki katlı bir başka kanat bulu nm aktadır. Bu iki yapı g ru b u ­ nu, ortadaki büyük bir avlu birleştirm ektedir. Kuzeydeki resmi kesim de duvarların alt yüzleri


basalt ortostatlarla kaplanm ıştır. Bu, daha sonra Hititler'in çok geliştirecekleri m im ari bir yeni­ likti. Ana kabul mekanı kuzey uçtaydı. Çatısı bir direkle desteklenen bu salona bir p o rtik ten geçilerek girilebilmekteydi. G üneydeki iki katlı kanadın üst katında, duvarları çağdaş G irit saraylarmdakine benzeyen, fresklerle süslü bir salon bulunm aktaydı. Bu b ö lü m ü n güneyindeki tek katlı oda grupları sarayın servis hizm etle­ riyle ilişkiliydi. Bu saray eski H itit kralı I. Hattuşili tarafından yakılıp yıkıldı. A nadolu'da merkezi bir dev­ lete doğru ilk adımlar, kökeni Orta A nadolu'daki Kuşşara k en­ tine dayanan P ith ana oğlu A nitta (1750) ile atıldı. Neşa, Zalpa ve Hattuş'u eline geçiren A nitta kendisini "büyük kral" unvanını taşıyacak kadar güçlü hissedi­ yordu. Bu kralın kendisine baş­ kent yaptığı Neşa yani K ültepe Höyüğü'ndeki bir sarayda b u lu ­ nan tu n ç m ızrak ucu üzerinde "kral A nitta'nın sarayı" yazılıdır.

A nitta’nın mızrak ucu

A nitta'dan bir süre sonra, aynı soydan ge­ len Kuşşaralı L abarna'nın eski bir H atti beylik merkezi olan H attuş'u başkent yapıp, kente Hattuşa, kendine de H attuşalı anlam ına gelen H attuşili (1650-1620) adını vermesiyle H itit Devleti resm en kurulur.


H itit D e v le tin in ortaya çıkmaya başladığı zamanda A nadolu'da farklı diller k onuşan pek çok halk yaşamaktaydı. B unlardan yerli A na­ dolulu oldukları kabul edilen H attiler K ızılır­ mak yayı içindeki bölgeye dağılmışlardı. H a k ­ kında yeterli bilgi bulu nm ay an dilleri, bilinen dil ailelerinden hiç birine dahil değildi. H u rrice'yi andırıyordu. H e m en hem en aynı bölgeyi paylaşan bir başka grup Hititler'di. Dilleri Hint-Avrupa kökenine dayanıyordu. H ititler'in kökeni k o n usun da fazla bilgi yoktur. A nadolu'­ ya bir göçle dışardan mı geldiler ? Bu göç n ere­ den ve hangi tarihte oldu ? Bu soruların yanıt­ ları doyurucu belgeleriyle verilebilmiş değildir. İlk T u n ç II D ö n em i'n in sonlarında Alacahöyük' ün zengin m ezarlarında yatan beylerin H ititler' in ataları olabileceği ve K ızılırm ak kavsi içine Kafkasya üzerinden geldikleri d ü şü n ü lm e k te ­ dir. K ü çü k bir grup olması gereken bu insanlar Anadolu'ya beraberlerinde yalnızca K uzey K af­ kasya bozkırlarına özgü bir göm ü biçim i getir­ mişler; geliş yolları üzerinde ise en ufak bir iz bırakm am ışlardı. Bu görüşü savununlar, güçle­ rini H int-A vrupa kökenli insanların K arad e­ niz'in kuzeyinde Ukrayna'da b ir anavatanları olduğu; en erken dilin burada yaşayan göçebe atlı kavimlerce konuşulduğu varsayım ından alm aktadırlar. Ancak bu, sağlam arkeolojik kanıtlardan çok, lengüistik veriler üzerine k u ­ rulm uş soyut projeksiyonlara ve sanal nüfus hareketlerine dayanan b ir görüştür. B ununla ilişkili olarak da son yıllarda bu anavatanın G üneydoğu Anadolu olduğu ve bu dilin tarım ın


yayılmasıyla birlikte yaygınlaştığı görüşleri ileri sü rü lm ü ştür. E n erken tarım etkinliklerinin G üneydoğu Anadolu ve çevresinde ortaya çıktı­ ğına yukarıda değinm iştik. Bu nedenle HintA vrupa karakterli bir dilleri olan Hititler'in O rta A nadolulu bir kökenleri olduğu ve İlk T u n ç II D ö nem i'nin sonlarından beri başlayan gelişmeler sonucunda, devlet k u rm a sanatını da bu bölgede öğrenm iş olabilecekleri olasılığı göz ardı edilm em elidir. Ç ünkü doğudan gelen bir H itit göçüne ilişkin en küçük bir kanıt yoktur. H ititler'in kuzey kuzeybatısında, Kastam onu, Safranbolu çevresinde Pala dili konuşuluyordu. Bu dil de H int-A vrup a kökenliydi. II. b in yılm ilk yarısı içinde Anadolu'da varlığını giderek daha çok duyurm aya başlayan b ir başka halk kütlesi de Hurriler'di. Çivi yazılı belgelerde adlarına III. binyılm sonlarında rastlanm aya başlanan bu kütlen in Doğu A na­ dolu'ya İlk T u n ç Çağ k ü ltü rü n ü getiren KuraAras bölgesi halkları olduğu düşünülür. H intAvrupa ve Sami gru plarından tüm üyle farklı, k endine özgü bir dil olan H u rca'n ın kuzeydoğu Kafkas dilleriyle akrabalığı bu görüşü güçlendi­ rir. Bu dil daha sonra ortaya çıkacak U rartuca ile akrabaydı. II. binyılda H ititle r ve Palalar gibi H in tAvrupalı bir diğer kütle ise daha çok yarım ada­ nın batı, güney ve güneybatı bölgelerine yayıl­ mış gö rü nen Luviler'di. Bu halkın Anadolu'ya 2300 yıllarına doğru Balkanlar üzerinden g ird i­ ği kabul edilir; ancak böyle b ir göç tartışm a


konusudur. Ç ü nk ü bu görüş de H intAvrupalılar'ın Anadolu'ya K aradeniz'in kuze­ yindeki sanal anavatandan geldikleri varsayımı ile ilişkilidir. H itit Krallığı üzerinde giderek önemli bir rol oynayan bu dil "Hitit H iy e ro g lif yazısı adıyla H itit krallarının anıtsal yazıtların­ da I. binyılın içlerine değin kullanılm ıştır. Farklı ırktan insanların yaşadığı, farklı dillerin ko nuşulduğu Anadolu'da H ititler'in küçük bir beylikten giderek merkezi bir devlete doğru adım lar atmış olmaları büyük sonuçlara yol açacak bir gelişmeydi. Hattuşa'yı başkent yapan I. H attuşili (1600'ler) ile birlikte Eski H itit Devleti hızlı bir biçim de gelişmeye başlar. İlk hed ef K uzey Suriye'ydi. Y arim -L im 'in baş­ kenti Alalah (Teli Açana) ele geçirilerek daha ileri harekatlar için büyük bir avantaj elde edil­ di. Fırat'a doğru ilerleyerek Malatya yakınında n eh rin karşı kıyısına geçti. Batı Anadolu'daki Arzava ülkesi zaptedildi. K uzey Suriye'ye doğru düzenlenen bu seferler sırasında H ititle r eski Babil yazısından geliştirdikleri H itit yazısını öğrendiler. B unu izleyen to ru n u I. M urşili Dön e m i’nde H alep H itit D evleti'nin sınırları içine sokuldu; Babil fethedildi (1595). Böylelikle H ititle r kısa sürede Yakın D o ğu 'n un etkin siya­ sal güçlerinden biri olarak adlarını duyurdular. Eski H itit D evleti'nin genişlemesi I. M urşili’ n in bir entrika sonucu öldürülm esiyle son b u l­ du. Bu olay H itit kral ailesi arasında çekişmele­ re yol açtı ve sonuçta ülke zayıfladı. E n trik a ve karışıklıklara, kim lerin ve nasıl tahta çıkacağı


kon ularına yeni bir düzen veren Telepinu (1525-1500) son verdi; ancak H itit tahtındaki karışıklıklar b ir süre daha sürdü gitti. H itit Devleti feodal ve teokratik karakter­ liydi. Başta Tabama denen kral ve Tavananna (egemen kraliçe) un vanını taşıyan, devlet ve kült işlerinde yasal bir yeri olan kraliçe b u lu n ­ maktaydı. K ralın m utlak, tek başına karar ver­ me yetkisi panku(ş) denen bir soylular meclisi tarafından sınırlanm ıştı. Bu meclis gerektiğinde suçlu b ir h ü k ü m d a rı uyarabilirdi. Bu k u ru m sonradan kaldırıldı. I. H attuşili d ö n em ind en itibaren gelişmeye başlayan Eski H itit k ü ltü rü n ü n kökleri Asur T icaret K olonileri Çağı'na, özellikle bu çağın son evresine uzanır; ancak dönem e özgü özel­ likler de az değildir. A nadolu'da Eski H itit k ü l­ tü rü n ü n iyi b ir biçim de temsil edildiği m e r­ kezler arasında Boğazköy, Alişar, Alacahöyük, Eskiyapar, İn and ık tep e ve İm ik uşağ ı’n ın adları sayılabilir. B unlardan son üçü birer kült m e r­ kezi olarak ilgi çekicidir. İçlerinde kutsal alan­ lar b u lu n a n bu m erkezlerde çok zengin b u lu n ­ tulara rastlanm ıştır. A n k ara'nın 109 km. kuzeyinde, b u g ü n k ü A nkara-Ç ankırı yolu üzerinde yer alan İn a n dıktepe'de (eski H a n h an a ) F ırtın a T anrısı'na ait bir tap m ak vardır. M erkezi bö lüm ü geç de­ vir inşaatlarından tahrip gören tapm ağın depo­ larında ta n rın ın kutsal hayvanı boğalara ait pişm iş topraktan heykellerle, 87 cm. yüksekli­ ğ inde ve kabartm alarla süslü b ir kült vazosu


b ulun m u ştur. Ü zerinde tapm aklardaki m üzikli törenleri gösteren frizlere yer verilmiştir. Eski H itit sanatının ilk dönem ine ilişkin bu tü rde kabartmalı vazolara İnan dık tep e'd en başka,

Boğazköy ve inandıktepe’den boğalar


A n k ara yakınlarındaki Bitik, Ç orum 'da Boğaz­ köy, Eskiyapar ve H üseyindede, Yozgat'ta Alişar, K ırşehir'de K am an-K alehöyük, Elbis­ tan'da K arahöyük, İm ikuşağı vb. höyüklerde rastlanm ıştır. Bu vazo kabartm aları 13. yüzyıl­ daki anıtsal H itit kaya kabartm alarının öncüle­ ridirler. B unların yanında yükseklikleri 1 m.ye ulaşan çift boğa heykelleri oldukça naturalist biçem leriyle dikkat çekicidir. Bu dönem çanak çömlekleri genellikle çark yapımı, et kırmızısı renk te ve parlak açkılıdır. Biçimler arasında en sık rastlananlar ise iri vazolar ve gaga ağızlı testilerdir.

Inandıktepe’den Eski Hitit Dönemi çanak çömlekleri

Fırat'ın doğu kıyısında ve Malatya yakınla­ rındaki İm ikuşağı hem Eski H itit k ü ltü rü n ü n XV II. yüzyılın sonları ve XVI. yüzyılın başla­ rın d a n itibaren Doğu Anadolu'ya yayılmış ol­ d u ğ u n u göstermesi ve hem de surlarla kuşatıl­ mış bir kült merkezi oluşu açısından ö nem ta­ şır. Kuleyle k o ru n an anıtsal b ir kapıyla girilebilen bu kü çük m erkezin içinde 8 x 5 m. bo ­ yutlarında, taş duvarlı bir tapm ak ve b u n u n la


ilgili depolar ile m ekanlar yer alır. Cella, içinde büyük ocak b u lun an bağımsız tek bir m e k an ­ dan oluşur. B u nu n güneyinde, biri kent suru n a yapışık olarak inşa edilmiş iki depo b ulu nu r. Burada, üzerlerinde "signe royal" baskıları b u ­ lunan pişmiş topraktan çok sayıda iri vazo, m a ­ tara ve testi ele geçirilmiştir. K utsal m ekan lar­ da b u lu nan kabartm alı vazo parçaları ile dinsel törenlerde kullanılan ve H ititler'in bibru dediği hayvan biçimli rh yto nlar İm ikuşağı'nın en çar­ pıcı özellikleri arasındadır. Kartal başı, boğa başı ya da ayakları üzerine çökm üş geyik ve boğa biçimli bu rhy tonlardan biri, antilop, tav­ şan ve at gibi hayvanlara ait kabartm alarla be­ zelidir. Eski H itit D ö nem i'nd e bu tü rde kutsal


Imikuşağı’ndan geyik biçimli kabartmalı rhyton

kaplar çoğu kez güm üş ve altın gibi m adenler­ den yapılmıştır.

Boğa ve geyik biçimli gümüş rhytorılar


Kökleri K oloni Çağı'na u zanm akla birlikte, Eski H itit k ü ltü rü aslında kendi öncesindeki Anadolu uygarlıklarının özüm lenm esi ve usta­ lıklı b ir sentezi sayılabilir. B un un yanında Suriye-Mezopotamya ilişkileri özellikle din ve ikonografide kendini belli eder. Ö rneğin bu dönemde belirmeye başlayan tanrılar hiyerarşi­ si M ezopotamya, kim i zengin m itolojik motifler de Suriye etkilerinin sonucudur. B un un la b ir­ likte dış dünyadan gelen yabancı etkiler o ld u k ­ ça azdır.


* — S o n T u n ç Ç a ğ ı: H it i t İm p a ra to rlu ğ u

SON TUNÇ ÇAĞI: H İT İT İMPARATORLUĞU

H itit ta rih in in son dönem i 1450/1400 yılla­ rına doğru başlam aktadır. Bu aynı zamanda T u n ç Ç a ğ ın ın da sonudur. Yeni H itit Devleti ya da H itit İm p arato rlu k Çağı denen bu evrede H itit K rallığı'nı büyü k b ir güç olarak yeniden k u ran II. T u d h aly a (1450-1420) ve I. Şuppilulium a (1380-1340) idi. B un lardan ilki H itit ta­ rih in d e am ansız bir savaşçı, Batı A nadolu fatihi ve im p aratorluk topraklarının Arzava, Kaşka ve H u rrili düşm anlara karşı savunucusu olarak tanınır. İkincisi ise ülkesinin sınırlarını Kuzey Suriye'ye, etki alanını da K uzey M ezopotamya'ya ve H u rriler'in 1500 yılla­ rına doğru k u rm u ş ol­ dukları M itanni'ye değin genişletm iş; D oğu A na­ d o lu 'n un batı kesim ind e­ ki H u rri kökenli İşuva Krallığı'nı eline geçirm iş­ Bir Hitit kral mühürü tir. Bu zam anda H ititler güçlü b ir H u rri etkisi altına girm işlerdi. Sözge­ limi H itit sarayındaki tü m kraliçe adları ve H itit p a n te o n u n u n baştanrısı T eşup bile H urri kökenlidir. Bu etki ken din i sanat ve edebiyatta da gösterir. I. Şuppilulium a'yı, kısa süre tahtta


kalan oğlu A rnuvanda, onu da kardeşi M urşili izledi. Genç yaşta tahta oturm asına karşılık Murşili enerjik bir kraldı. Başlıca hedefi de Arzava'yı ele geçirmekti. Batı A nadolu'daki bu ülke Hapalla, Mira, Kuvaliya, Vilusa (Troia) ve Seha (Gediz) Irm ağı Ülkesi gibi beylikleri k ap ­ sıyordu; M ilavanta (Miletos) ve Apaşa (Ephesos) gibi güçlü kentlere sahipti. Bu yöre denetim altına alındı. U zun saltanatında b ab a­ sından devraldığı im paratorluğu sağlam bir biçim de örgütledi. Bu zarçıanda im paratorluğun sınırları güneyde L ü b n an 'd an , kuzeyde K a ra ­ deniz D a ğ ların a, batıda Ege D en izi'nd en doğu­ da Bingöl Dağları'na değin uzanıyordu. I. Şuppilulium a'nın to ru n u Muvatalli zam anında

M ısır firavunu II. Ramses ile Suriye egemenliği için ün lü Kadeş Savaşı (1275) yapıldı. Bu dö­ nem de krallığın başkenti bir ara güneyde,


K o ny a'n ın güney-güneyb atısm da olduğu sanılan Tarhuntaşşa'ya taşındı; a n ­ cak M uvatalli'den sonra III. M urşili adıyla tahta çıkan U rh i-T e şu p ilk iş olarak başkenti yine Hattuşa'ya nakletti. II. Ramses' le dünya ta rih in in , iki b ü ­ yük devlet arasında im za­ lanmış ilk siyasal antlaş­ m asını gerçekleştiren III. H attu şili (1275-1250) ve IV. T u d h a liy a (1250-1220) gibi son güçlü H itit h ü ­ kü m d a rla rın ı izleyen yıl­ larda im p aratorluk hızla yıkılm aya yüz tuttu. A na­ d olu'nun kuraklık ve k ıt­ lıktan karışık günler yaşadığı, M ısırdan yardım olarak tahıl alındığı bu dönem e ilişkin fazla bilgi yoktur; ancak son im parator II. Şuppilulium a (1215-1200) d ö n e m in in sonların­ da başkent H attu şa'nın ağır b ir yangınla yıkıma uğratıldığı bilinir. Bu yıkım K aradeniz dağları­ n ın kavgacı insanları K aşkalar tarafından ya­ pılm ış olmalıdır. H itit im p a ra to rlu k Çağı k ü ltü rü hem en her yönüyle Eski H itit k ü ltü rü n devamıdır; ancak bu dö nem de gerek m im arlık ve gerekse betim lem e sanatında im paratorluğa yakışan anıtsallıkta eserler ortaya ko nm u ştur.


H itit İm p aratorluk Çağının en görkemli anıtı bizzat başkentleri Hattuşa' nın kendisidir. Ç orum 'un Boğazkale ilçesinde yer alan ve tarihsel geçmişi İlk Tunç Ç ağ ın a değin uzanan Hattuşa, Büyükkale denen, üzerinde sarayların kurulu olduğu bir kayalığın çevre­ sinde gelişmiştir. H itit ö n ­ cesi dönem de H atti kökenli H attuş beyliği yöneticileri de bu kayalıkta o tu rm u ş­ lardı. K e n tin doğusundaki kayalık 250 X 140 m. kadar bo yu tla rm d a d ır ve çevresi surludur. K e n tten ayrı b ir kale g ö rü ­ n ü m ü n d e k i bu alanda büyük avlular ve galeri­ lerle birleştirilm iş çeşitli boyda ve önem de sa­ ray, toplantı salonu, tablet arşivi vb. krali yapı­ lar b u lu nu r. Eski H itit Devleti zam anında yer­ leşme B üyükkale'nin kuzeybatısındaki daha küçük bir alana yayılmıştı. K aradeniz Dağları'nın vahşi halkı K aşkalar'm y ıkım ın dan sonra, 1400 yıllarında I. Şuppilulium a tarafından ge­ nişletilerek gerçek bir im paratorluk başkenti d u ru m u n a sokuldu. Etrafı 7 km. u zu n lu ğ u n d a çift sıra surla kuşatılm ıştı; bun lard an içteki sandık-duvar tekniğinde bir örgüye sahipti. İri taşlardan bir alt yapı üzerine kerpiç bloklarla yükseltilen bu su ru n tepesi mazgallıydı. K e n ­ tin, daha yüksekteki ve tüm üyle bu son d ö­ nem de inşa olunm uş Yukarı Şehir denen güney


Boğazköy'ün planı

k esim inde kabartm alarla süslü üç törensel kapı­ sı vardı. "Arslanlı Kapı", "Kral Kapısı" ve "Sfenksli Kapı" adını taşıyan bu kapılar adlarını k abartm alarına borçludurlar. Sözgelimi "Kral K apısı"nda -daha çok tanrı olduğu benim senenö lm üş bir H itit kralı; öteki ikisinde ise kapıları


kötülüklerden ko ­ ruyan iki arslan ve kanatlı iki sfe­ nks betim lenm iştir. İki yandan kulelerle k o ru n ­ muş olan bu kapı­ lar bir ön avlu ile gerideki bir kapı odasından oluşur. Girişin üzeri p a­ rabol biçimli bir

Bir Hitit yapı modeli

kemerle ö rtü lü ­ dür. Ahşap kapı çift kanatlıdır ve araba trafiği­ ne elverişlidir. Buna karşılık güney uçtaki Sfenksli Kapı arabalar için uygun değildir. T ö ­ rensel işlevi olan bu kapının altından kentin dışına açılan bir potern (yeraltı geçidi) uzanır. O ldukça geniş bir alana yayılan bu yüksek kesim de sa­ yıları otuzu aşan ta­ pm ak b ulun ur. Sivil yapılardan dış görü­ nümleriyle de ayrılan ve öncüleri b ilin m e­ yen irili ufaklı bu tapınaklar genellikle revaklı bir orta avlu etrafındaki odalardan asim etrik bir anlayışa Sfenksli kapı sfenksi


göre tasarlanm ışlardır. D ar bir ön m ekan ile derin b ir ana m ek an dan oluşan kült odaları genellikle dikd örtg en biçimli yapıların dar ke­ narlarınd a b u lu nm aktadır. B unlardan özellikle N işantepe'dekine özel bir ön em verilmiştir. Sitadelden bir viyadük ve bir ram pa ile ulaşıla­ bilen ve kral k ültü ile ilişkili görülen bu yüksek alana, iki sfenks heykelinin k o rud u ğu bir kapı­ dan girilebiliyordu. Bu çok sayıda dinsel yapı­ n ın, IV. T u dh aliy a tarafından, imparatorluğa dağılmış çeşitli kült m erkezlerini H attuşa'da toplayarak siyasal d u ru m u n u güçlendirm ek amacıyla yaptırıldığı sanılır. T ap ın a k la rın ve Kral K apısı'nın kuzeyin­ de, N işantepe'nin doğusunda, tonozlu ve kori­ dor g ö rü n ü m lü iki özenli yapı b ulu n ur. B u n ­ lardan b irin in duvarları II. Şuppiluliuma'ya


Kral kapısınin içten (üst) ve dıştan (alt) görünümü

ilişkin hiyeroglif ve kabartm alarla süslüdür. Bu yapıların ölü kültüyle ilgili birer yeraltı yolu olduğu sanılır. Yine aynı alanda, gövdesinin u zunluğu 100 m., genişliği ise 30 m.yi bulan bir gölet şeddi bulun m ak tadır. Bu şeddin gerisinde 92 X 65 m. genişliğinde ve 6000 n r'lik alan kaplayan yapay bir göl m eydana getirilm işti. Olasılıkla 31 num aralı tapm akla b ir külliye oluşturan bu gölet su kültüyle ilgiliydi. B u n u n yanında, Yukarı Şehrin güneybatı ucu nd a kentin su gereksinim ini karşılam ak üze­ re büyük havuzlar b u lu n m a k ta ­ dır. T ah ıl siloları ise kentin k u ­ zey ucundaki Büyükkaya'da top ­ lanm ıştır. Altın pendant


H attuşa'daki en b ü yük tapm ak, kuzeybatı uçta ve aşağı kent kesim indedir. B üyük Tapı­ nak ( T .l) da denen yapı III. H attuşili tarafın­ dan inşa ettirilm iştir. D insel olduğu kadar eko­ n o m ik açıdan da önem li olan külliye 160 x 135 m. boyutlarında bir alan kaplar ve seksenden fazla oda içerir. B urada H a tti'n in F ırtın a T a n rı­ sı T eşu p ile A rin na ke n tin in Güneş Tanrıçası H ep at kutsanm aktaydı. Asal kült alanı, büro, arşiv ve depo gibi hizm etlerin sü rdürüldüğü m ekanlarla çepeçevre kuşatılm ış kesim in ortasındadır. İçine güneydeki anıtsal bir kapıdan

Altından bir Hitit tanrıçası


girilen bu kesim de geniş bir revaklı avlu, b u ­ nun da gerisinde tanrı çiftinin cellaları vardı. Geniş ve alçak pencerelerle aydınlatılm ış tapı­ nakta: 18 rahip, 87 katip, 29 kadın, 10 şarkıcı, müzisyenler ve kahinlerden oluşan 205 kadar görevli hizm et sunm aktaydı. Yazılı belgelere göre tapm aklardaki personel sayısı zam an za­ man 700 kişiyi aşmaktaydı. H itit dini çok tanrılıydı. H atta çivi yazılı bir belgede "Hatti ülkesinin bin tanrısı"ndan söz edilir. Bu çok sayıda tanrılar değişik köken-

Yazılıkaya kabartmaları, ortada Teşup ve eşi Hepat

Yazılıkaya'dan tanrıça İştar ve yaratmaları


liydiler: H u rri, H atti, H int-A vrupa, Luvi, Yu­ karı M ezopotam ya ve K uzey Suriye'nin yanında İndra, V aruna ve M itra gibi İndo-A ri ırktan olanlar bile vardı. II. binyılın ikinci yarısında A nadolu dini O lym pos'takine benzer bir p a n th eo n a dönüşm üştü.

D evletin resmi tanrıları Yazılıkaya açıkhava tap m ağın daki kaya kabartm alarında gö­ rülebilm ektedir. Boğazköy'ün 1.5 km. kuzeydo­ ğusun daki b u kutsal alan, öndeki kapı ve avlu ile iki doğal kaya yarığının cella olarak değer­ lendirilm esiyle m eydana getirilm iştir. Üzeri açık doğal kaya odalarının duvarları tanrı, ta n ­ rıça ve aynı zam anda başrahip olan kralın ka­ bartm alarıyla süslüdür. O dalardan b üyük ola­ nında, tüm üyle H u rri kökenli tanrı ve tanrıça k ü m elerin in , Hava T anrısı T eşup ve eşi H e p at'm yön etim ind e Yeni Yıl Bayramı için ayrı ayrı toplanışları b etim lenm iştir. Buradaki tanrı ve tanrıçaların toplam sayısı 71'dir. Y an­ daki, uzun lu ğu 20 m.yi bulan k orido ru m su oda ölü kültüyle ilişkiliydi. Burası belki de kral IV. T u d h aliy a için hazırlanm ış b ir tü r mezar anıtı idi. U zun b ir koridora benzeyen bu odanın d u ­ varlarında da on iki yer altı tanrısı, kutsal alanı


yaptırtan kral IV. T u d haliya ve koruyucu tanrısı Şarumma ile Kılıç T an rı (olasılıkla yer altı tanrısı Nergal) kabartm aları ya­ nında, işlevleri anlaşılama­ yan iki niş yer alıyordu. Başkent H attuşa'dan başka H itit ülkesinde pek çok kutsal kent bulunm aktaydı. Krallar zaman zaman bay­ ramlarda bu ken t ve tapı­ nakları ziyaret ederlerdi. Nerik, Şamuha, K arah na ve A rinna bun lardan en çok saygı görenleriydi. H itit uygarlığının en Yasılıkaya'dan Kılıç önemli m erkezlerinden iklann incisi Boğazköy yakınlarındaki H atti kökenli A la c a h ö y ü k ’tür. İm p arato rlu k Çağı'nda, için­ deki büyü k tapınağı ile bir kült m erkezi olduğu anlaşılan kentin güneydoğusunda görkem li bir giriş kapısı inşa edilmişti. 1300 yıllarında yapı­ lan bu yapı, iki yanındaki M ısır etkili sfenksler nedeniyle "Sfenksli Kapı" adıyla anılır. Y ü k ­ seklikleri 2.00 m.yi aşan m onolit bloklar üzeri­ ne yontulm uş sfenks kabartm aları Boğazköy'dekilerden daha farklı ve kübik bir biçem in temsilcileridir. Çift kuleli bu kap ının ön yüzü alttan iki sıra halinde kabartm alı taş bloklarla bezenmiştir. Alt sıradaki kabartm alarda Eski H itit D ö n e m i'n in kabartm alı vazolarındaki


gibi, kralın da katıldığı dinsel b ir törene; üsttekilerde ise av sahnelerine yer verilm iştir. Alacahöyük kabartm aları Onasya d ün yasın ın ilk anıtsal ö r­ nekleri olmaları b a k ım ın ­ dan bü yük önem taşırlar. Boğazköy ve Alacahöyük'tekiler dışında H i­ tit kaya kabartm a sanatı­ nın en güzel örnekleri kaya anıtlarıdır. Doğal geçitler ve su kaynakla­ rıyla ilgili olarak yapılmış b u an ıtlard an en ünlüleri Beyşehir yakınındaki Eflatu n p ın a r ve Fasıllar, A dana yakınında, Ceyhan ırm ağı kıyısında Sirkeli, Kayseri yakınında T a şçı, H em ite, G ezbel, FırakTanrı heykelciği tin, İm am kulu, Konya'da H atip, A nkara yakınında Gavurkale ve İzm ir y a k ının da da Karabel'dir. B unlardan Beyşehir G ölü 'n ün 6 km. kuzeydoğusundaki Eflatunpınar farklı boyutta d ikdörtgen bloklardan inşa edilm iş su kü ltü ile ilgili bir anıttır. K utsal bir kaynağın suları için yapılmış büy ük bir hav u­ zun kenarında, olasılıkla IV. T ud haliya ya da M uvatalli'nin oğlu, T arh u n tassa kralı K u ru n ta tarafından yaptırılm ıştır.D ikdörtgen planlı an ı­


tın cephesi 7 m. u z u n lu ­ ğunda ve 5 m. yüksekliğindedir. Cephedeki bloklar üzerinde, h er iki taraftan ellerini kaldır­ mış arslan-adam ve boğa -adamlarca taşm an b ü ­ yük ve b u n u n altındaki iki küçük güneş k u rsu ­ nun altında tahtlarında oturan tanrı ve tanrıça Tanrı Şarrumma ve kabartmaları b u lu n m a k ­ IV.Tudhaliya tadır; ancak b u nlar olumsuz hava etkileriyle bozularak kaba b ir gö­ rü n ü m kazanmışlardır. Son yıllarda buradaki kutsal havuzun oldukça geniş bir alan kapladığı ve tanrı ve hayvan yontularıyla süslü olduğu anlaşılmıştır.

Alacahöyük'ün rekonstrüksiyonu (XIII.yy.)


Alacahöyük'ten bir kabartma: Kral ve boğa biçimli Fırtına Tanrısı

Boğazköy ve A lacahöyük'ün yanında önem li H itit k e ntlerin den bir başkası da A m as­ ya'nın Zile ilçesi yakınlarındaki M aşathöyük' tür. H itit D evleti'nin kuzeydoğu sınırlarındaki M aşathöyük eskiden Tapigga adını taşıyordu ve K arad en iz dağlarının kavgacı halkı Kaşkalar'a karşı XV. yüzyılda inşa edilmişti. İçinde H itit kralına bağlı b ir sınır beyi, vali ya da kom uta-


Eflatunpınar anut

nın yaşadığı sarayı ise X III. yüzyılın başlarında bir yangınla son bulm uştu. 1.50 m. kalınlığında taş temel ve kerpiç duvarlı, iki ya da üç katlı olan bu saray H ititler'e özgü revaklı bir orta avlu ve çevresindeki çok sayıda odadan oluşu­ yordu. Kazılarda yalnızca alttaki depo odaları saptanm ıştır.


Karabet anın

Son yıllarda Sivas'ın 50 km. güneyinde bü­ yük bir H itit k e n tin in varlığı saptanm ıştır. Bu­ gün K uşaklı adını taşıyan bu güçlü kentin eski adı Sarissa idi. Etrafı Boğazköy'deki gibi sandık duvar tekn iğ ind e bir surla çevrilidir. İçine dört b ü y ük kapıyla girilebilen kalede, tapm aklar,

Kuşaklı kenti Güneydoğu Kapısının rekonstrüksiyonu


çivi yazılı tablet arşivleri ve evler ortaya çıka­ rılmıştır. K uzey terastaki X IV -X III. yüzyıldan kalma b ir tapınak 54 x 36 m. b o yu tla rm d a d ır ve Boğazköy»dekilerin büyü k bir benzeridir.

Kuşaklı tapınağının rekonstrüksiyonu

Yozgat yakınındaki A lişar (Ankuva?), Ço­ rum yakınlarındaki Ortaköy (Sapinuva), g ü­ neyde de Tarsus G özlükule (Tarzi) ve M ersin Y um uktepe ile M u t yakınlarındaki K ilisetep e önde gelen öteki H itit merkezleri arasındadır. A ncak Ç ukurova'nın batı kesim indeki G özlü­ kule ve Y u m uk tep e II. binyılın. ortalarında, halkını L uvi ve H u rri kökenli insanların oluş­ tu rd u ğ u K izzuvatna ülkesindeydi ve belki de zaman zaman özgür kalmış olan K izzuvatna K rallığı'na aitti. Şapinuva'da yapılan son kazılarda, biri k entin h em en batısında (A Binası), İkincisi de (B Binası) b u n u n 160 m. kadar g ü neyd oğ usu n­ da iki anıtsal yapı ortaya çıkarıldı. B unlardan ilki 100 x 25 m. kadar boyutlarm dadır. G ü n ü ­ m üze yalnızca depo ve arşiv olarak kullanılan


b o d ru m katı kalmıştır. Arşivlerde 3500'ü aşkın H ititçe çivi yazılı tablet ele geçirilmiştir. XIV. yüzyıla ait olan bu m etinlerden, k entin H itit kralı için zaman zaman bir ikam etgah olduğu anlaşılm aktadır. B Binası hatılları üzerinde yapılan dendrokronoloji çalışması 1365 yıllarını vermiştir. K en dilerini Ne§alı olarak adlandıran H i­ titler çivi ve resim yazısı (hiyeroglif) olmak üzere iki tü r yazı kullanıyorlardı. M ezopotam ­ ya'dan alınm ış çivi yazısı kil tabletler üzerine, yerli A nadolulu resim yazısı ise anıtlar ve m ü ­ h ü rle r üzerine yazılmıştır. B u n u n yanında Pa­ laca, Luvca, H u rc a ve H attice gibi diller de b u lun uy ordu . im p a ra to rlu k Çağı'nda H itit çanak çömleği eski dönem lerdekine kıyasla hem tekn ik ve h em de biçem y ö n ü nd en oldukça yozlaşmış ve gerilemiştir. Genellikle beyaza çalan renkteki kaplarda boya bezeme de azalmıştır. Kap b i­ çimleri b ü y ük çapta öncekileri yineler. U zun boyunlu, yu m u rta gövdeli ve sivri dipli testiler ile adak kabı olarak kullanılan küçük çanaklar ve sivri dipli testicikler bu dön em in yenilikleri arasındadır. H ayvan biçimli kaplar hala yapıl­ m aktadır. O rta A nadolu'dan, güneyde A kdeniz kıyılarına, doğuda da Elazığ'ın doğu sınırlarına değin yayılan bu çanak çöm lekler oldukça seri b ir ü re tim in ü rü n ü d ü r. Son T u n ç Çağı'nda Doğu A nadolu'da yer­ leşik yaşamda O rta T u n ç Ç a ğ ın ın başlarında başlayan kesinti hala sürm ekteydi. Bölgenin


Hitit İmparatorluk Çağı çanak çömlekleri

batı ucu n dak i Malatya-Elazığ yöresi İşuva adını taşıyor ve tüm üyle H itit İm p a ra to rlu ğ u n u n siyasal ve kültürel etki alanı içinde b u lu n u y o r­ du. H alkın ı H u rri kökenli insanların o lu ştu r­ duğu bu yörede önceden var olan yerel İşuva Krallığı IV. T ud haliya d ön em in de kayıtsız k o­ şulsuz H itit egemenliği altına alınm ıştı. Bu döneme ilişkin az sayıdaki yerleşme yeri ara­ sında, Altınova'da T ep ecik , N orşuntepe, Korucutepe; Malatya yöresinde de Pirot, İm ikuşağı ve A rslantepe'nin (M ilid) adları sayılabilir. D aha doğuda tam b ir göçebe aşiret düzeni sürm ekteydi. Yerleşik yaşam tüm üyle te rk e ­ dilmiş, insanlar küçük baş hayvan sürüleriyle yarı göçebe bir yaşam biçim ini seçmişlerdi. Bölge N airi ve Uruatri adını taşıyan birçok kabile arasında paylaşılmıştı.


DEMİR ÇAĞI: ANADOLU DEVLETLERİ

H itit İmparatorluğu 1190 yıllarına doğrı büyük çapta son buldu. Başkent Hattuşa yakılıp yıkılarak ıssızlaştı. Anadolu büyük bir kargaşs ve çöküntünün içine sürüklenmeye başladı, Hattuşa'da yaşayan kral sülalesi bireylerinden kim ileri güneye doğru çekilerek, önce Tarhuntassa ve Kargamış'ta, sonra da Malatya'da yeni sülaleler kurabilmişlerse de büyük imparator­ luğun yaklaşık 400 yıllık bir süreçten sonra yıkılışı gerisinde önem li siyasal boşluklar bı­ raktı. Eskiden huzur içindeki bölgeye göçebe halklar çeşitli yönlerden girmeye başladılar: Hititler'in amansız düşmanı Kaşgalar (Asurca Kaşku) Kızılırmak'm kuzeyindeki tüm Orta Anadolu'yu ellerine geçirdiler; Kafkaslar yo­ luyla gelen M uşkili halklar D oğu Anadolu'nun batı, Trakyalı g ö çm en ler Batı A nadolu'nun kuzey bölümüne; Sami kökenli Aramiler ise Güneydoğu Anadolu'ya yerleşmeye başladılar. Tüm bu olum suz gelişm elere Mısırlılarca "De­ niz Halkları" denen bir takım yurtsuz çapulcu­ ların yarattığı terör olayları ve bir süredir yaşa­ nan kıtlık da eklenince kurulu düzen iyiden iyiye bozuldu. III. binyılm sonları ve II. binyılın başlarında olduğu gibi Anadolu bir kez daha çok sayıda irili ufaklı güç arasında payla­

şıldı ve çekişme alanı haline geldi. D e m ir m a­ deninin özellikle m ücevher ve törensel silah olarak ku llanım ı II. b iny ılm ikinci yarısından itibaren giderek yaygınlaşmaya başladı. IX. yüzyılın sonlarına gelindiğinde tü m silahlar ve çoğu aletlerin yapım ında dem ir tartışm asız ü s­ tünlük sağlamıştı. Bu olaylar ve gelişmeler T u ­ nç Çağı kü ltürlerin e kesin b ir son verdi. A n a ­ dolu'da yeni b ir dönem , D e m ir Çağı başlıyordu. Bu dönem de A nadolu uygarlıklarına daha önemli katkıları olan halklar arasında, k u rd u k ­ ları devletler ve yüksek kültürleri ile Geç H itit, Urartu, P h ryg ve Lydler'in ayrı b ir yeri vardır. GEÇ H İT İT BEY LİK LER İ D e m irin yavaş yavaş yaygınlaşan k ullanım ı ve D eniz H alkları'nm Kargam ış, K izzuvatna (Çukurova) ve Alaşiya'da (K ıbrıs) yaptıkları kimi yıkım lar dışında b ü tü n b u göç dalgaların­ dan en az etkilenen bölge G üney ve G üneydoğu A nadolu idi. N ite k im H itit İm parato rlu ğ u 'n u n son un u belirleyen karm aşadan canını k u rta ra ­ bilen pren sler g ü n eye çekilerek, geleneksel H i­ tit k ü ltü rü n ü b ir süre daha sürdürdüler. H ititLuvi, Bedevi-Arami ve bir kısım H u rri öğelerince k u ru lm u ş "Geç H itit" ya da "SyroH itit Beylikleri" denen bu k e n t devletleri şu n ­ lardır: Adı XV. yüzyıla ilişkin belgelerden beri Maldiya, M alitiya, M elid ya da M ilida beçimleriyle geçmeye başlayan M alatya; başkent M arqas (M araş) olan G u rg u m ; İslahiye dolayla­ rını yöneten Sam'al (Zincirli); H itit İm para-


yeni b ir nüfus kütlesinin payı da bu lunm aktay­ dı. Böylelikle Biaini Devleti, Asurlular'ın deyi­ miyle de Urartu Krallığı ku ruldu. G üney kom ­ şuları A sur'dan farklı olarak kökleri binlerce yıl geriye giden k öh ne gelenek ve k u rum lara sahip olm ayan bu halk, kısa sürede k urulu p örgütle­ nen din am ik devlet yapıları ve kurumlarıyla D oğu A nadolu yüksek yaylasında etkin oldular. U rartu Devleti’nin bilinen ilk kralı, baş­ k en t Arzaşkun'da otu ran A ram u'dur. IX. yüz­ yılın ortalarında yaşayan bu kral ve başkenti h a k k ın d a fazla bilgi yoktur. O n d a n 12 yıl sonra tahta, başka b ir sülaleden gelen I. Sarduri (840830) çıktı. Bu zam anda devletin başkenti Van Ovası içindeki yalçın kayalığın üzerinde k u­ rulm u ş b u lu n a n ve Asurlular'ın Turuşpa dediği Tuşpa'ya taşınmıştı. I. Sarduri'nin oğlu İşpuini (830-810), M in u a (810-785/80), I.Argişti (785/80 -760) ve II. Sarduri (760-730) dönem lerinde U ra rtu D e v le ti­ n in gücü d o ru ­ ğuna ulaştı. Ü l­ k enin en geniş sınırları kuzeyde E rm en istan ve G üney G ürcis­ tan'a, kuzeybatı­ da Erzincan'a, güneydoğuda Urmiye G ölü'nün güney kıyıları­ na, batıda Fırat İşpuini yazıttı disk


Malatya. Tanrı Karhuha, Tanrıça Kur baba

torluk Çağı'ndan beri K uzey Suriye'nin en önem li merkezleri arasında yer alan, Gaziantep yöresindeki Kargam ış; Ç ukurova'da K ue ve b u n u n biraz batısındaki dağlık yörede Hilakku; A dana-K adirli yöresinde Asitavanda (Karatepe); A dıyam an yöresinde, sonraları Kommagene adını alacak, Samosata (Samsat) başkentli Kum m uh; Antakya, özellikle de Amik Ovası dolaylarını kapsayan ve başkenti K unula olan Pattin; Kayseri, N iğde ve N evşehir civa­ rındaki Tabal. B unlardan sonuncusu bir çok


Malatya’dan bir kabartma, kral Fırtına Tannsı’na kurban sunuyor

küçük beylikten meydana geliyordu. Ö rneğin Asur kralı IlI.Şalm aneser 837-36 yıllarında Tabal'a ve on un büyük h ü k ü m d a rı Tuatte'ye karşı düzenlediği b ir seferde 20 ila 24 arasında krala boyun eğdirdiğini anlatır. VIII. yüzyılın ikinci yarısı içindeki en ün lü Tabal beylikleri arasında: Bit-Burutaş da denen Tabal, T u h a n a (Tyana), Atuna, İstundi, H u b isn a ve Sinuhtu' nun adları sayılabilir. Tabal beylerinden en tanınmışı ise İvriz kabartm asından bilinen Tuhanalı Urbala'a (Varpalava)'dır. Yaklaşık olarak 740-710 yılları arasında h ü k ü m süren bu h ü k ü m d a r zam anında T u h a n a Beyliği, sonrala­ rı T yanitis denecek olan N iğde yöresini kapsı-

Malatya. İlluyanka yılanını öldüren Fırtına Tanrısı


Demir Çağı'dan Anadolu


Sam ’al kent planı ve sitadelin rekonstrüksiyonu

yordu. Başkenti K u n u la (Teli T ainat) olan Pattin IX. yüzyılın son çeyreği içinde giderek Aramileşip U nqi ya da A m q (b u gü nk ü A m ik) adını almıştır.

Bir Bit-Hilani'nin cepheden görünüşü


Çoğu Luvca konuşan ve yazı olarak hiye­ roglif kullanan bu beylikler IX. yüzyılın ortala­ rın d a n başlayarak, önce kültürel, sonra da siya­ sal açıdan Asur İm p a ratorlu ğu 'nu n etkisi altına girdiler; VIII. yüzyılın sonlarına gelindiğinde her biri özgürlüklerini yitirip Asur eyalet sis­ tem i içine alındılar. Anıtsal m im aride, ö nündeki direkli geçi­ diyle bit hilani denen çok katlı yapıları b e n im ­ seyen Geç H itit k ü ltü rü en iyi olarak kabart­ m alardan tanınır. B unlar stil yön ün den Geç H itit I (1000-850), II (850-800/750) ve III a-b (800/750-700) olmak üzere üç evrede incelenir. İlk iki grupta eski H itit öğeleri hala kendini


belli ederken, üçüncüsünde güçlü bir A sur etkisi ortaya çıkar. Yerel ve H itit-H u rri ikonografık geleneklerine göre kazınm ış, taştan ka­ bartm alarla bezeli saraylar ve tapm aklarıyla K argam ış her üç stilin beraberce temsil edildiği en dikkat çekici merkezdir. Tanrısı

U R A R T U K R ALLIĞ I H itit İm parato rlu ğu 'n un güçlü bir biçim de varolduğu X III. yüzyılın ortalarında D oğu Anadolu'da bir takım halklar yaşamaktaydı. H u rri kökenli bu insanlar aşiretler etrafında toplanm ışlardı; merkezi b ir yönetim söz k o n u ­ su değildi. Asur kralı I. Şalmaneser (1274-1245) dağlık bölgedeki bu ülkeden Uruatri(u) olarak söz etm ekte; 8 kabileden m eydana gelen bu ülkenin b irtakım krallarca yönetildiğini bil­ dirm ektedir. D aha sonraki Asur kayıtlarında sayıları 60'a değin çıkan bu krallar aslında k ü ­ çük birer aşiret reisinden başka bir şey değil­ lerdi. H er nekadar aralarında zaman zaman bir federasyon kurm uşlarsa da, D oğu A nadolu'nun topografık özellikleri nedeniyle federasyon üyelerinin birbirleriyle bağları gevşekti. IX. yüz­ yıldan önceki, henüz merkezi devlet otoritesi­ nin sağlanamadığı bu dönem de, aşiret düzenin-


Hakkari steli (XV. yüzyıl)

de yaşayan halkın çoğunluğu göçebe ve yarıgöçebe karakterliydi. H e n ü z kentlileşm e başla­ mış değildi. K im ileri yaşamlarını kıl çadırlarda sürd ürm ektey di. Hakkari'de b u lu n m u ş taş steller üzerindeki kabartm alarda bu tü rde göçe­ be çoban savaşçıların yaşantılarını izleyebilmek


olasıdır. Van havzasında onları daha çok, Erçek Gölü kıyısındaki K aragündüz'de, Van O v a s ın ­ daki Yoncatepe'de ve gölün kuzey kıyısındaki Ernis (Unseli)'te incelenen m ezarlıklarından tanıyabilmekteyiz. Bu mezarlıklarda aşiret fertleri beraberce oda biçimli mezarlara g ö m ü ­ lüyorlardı. Ölülere beraberlerinde kişisel eşya­ larıyla birlikte çeşitli arm ağanlar b ırak ılm ak ­ taydı. Gerek mezar ve gerekse mezar arm ağan­ ları klasik U rartu uygarlığının bu aşiret k ü l­ türleriyle ilişkili oldu ğu nu ortaya koym uştur. Buna karşılık X III. yüzyılın ortalarından beri bölge bir yandan H itit İm paratorluğu, öte yan­ dan da Asur K rallığı'm n baskısını hissetmeye başlamıştı. Bu baskılar giderek aşiretler arası bağların sıklaşmasına neden oldu; ortak düş­ mana karşı ortaklaşa karşı çıkılması görüşü benim senm eye başladı. Bu görüş birliğinde belki, bölgeye X. yüzyıllarda güneyden gelmiş

s&i

Kabartmalar üzerindeki Urartu kale betimleri


yeni b ir nüfus kütlesinin payı da bu lunm aktay­ dı. Böylelikle Biaini Devleti, Asurlular'ın deyi­ miyle de Urartu Krallığı ku ruldu. G üney kom ­ şuları A sur'dan farklı olarak kökleri binlerce yıl geriye giden k öh ne gelenek ve k u rum lara sahip olm ayan bu halk, kısa sürede k urulu p örgütle­ nen din am ik devlet yapıları ve kurumlarıyla D oğu A nadolu yüksek yaylasında etkin oldular. U rartu Devleti’nin bilinen ilk kralı, baş­ k en t Arzaşkun'da otu ran A ram u'dur. IX. yüz­ yılın ortalarında yaşayan bu kral ve başkenti h a k k ın d a fazla bilgi yoktur. O n d a n 12 yıl sonra tahta, başka b ir sülaleden gelen I. Sarduri (840830) çıktı. Bu zam anda devletin başkenti Van Ovası içindeki yalçın kayalığın üzerinde k u­ rulm u ş b u lu n a n ve Asurlular'ın Turuşpa dediği Tuşpa'ya taşınmıştı. I. Sarduri'nin oğlu İşpuini (830-810), M in u a (810-785/80), I.Argişti (785/80 -760) ve II. Sarduri (760-730) dönem lerinde U ra rtu D e v le ti­ n in gücü d o ru ­ ğuna ulaştı. Ü l­ k enin en geniş sınırları kuzeyde E rm en istan ve G üney G ürcis­ tan'a, kuzeybatı­ da Erzincan'a, güneydoğuda Urmiye G ölü'nün güney kıyıları­ na, batıda Fırat İşpuini yazıttı disk


ırmağı ve Toros silsilelerine, doğuda da H azar D enizi yakınlarına değin uzanıyordu. H atta I. Argişti 780'lerde Malatya'ya karşı yaptığı bir seferde T u a tte oğullarının ülkesi yani Tabal'dan söz eder ki, bu ifade U rartu etkisinin Fırat'ın batısına değin yayıldığının kanıtı olabilir. Ele geçirilen ülkelerde askeri ve eko no m ik amaçlı pek çok kent kurulm uştu. M inu a merkezi böl­ gede K evenli, Yukarı Anzaf, Körzüt ve Aludiri'yi (Patnos), batıda Şebeteria (Palu), doğuda U rm iye G ölü'nün güneyinde, inşaasma babasıyla ortaklaşa giriştikleri K alatgah ve M eşta ile kuzeyde, İğdır Ovası içinde, kendi adını verdiği M inuahinili'yi (K arakoyunlu) kurdu. I. Argişti Aras ırm ağının kuzeyinde Erebuni (Arin Berd) ve kendi adını verdiği A rgiştihinili'vi (A rm avir Blur); II. Sarduri ise Van bölgesinde, kendi adıyla anılan Sardurihinili (Çavuştepe) ile batıda, F ırat kıyı­ sındaki T u m eişk i (Habibuşağı) ve doğuda da

Savaşa giden Urartu kralı ve süvarileri


İran A zerbaycanı'nda ve T ebriz'in kuzeyindeki Libliuni'yi (Seqindel) ülkelerine yeni birer m erkez olarak kazandırm ışlardı. VIII. yüzyılın o rtalarına gelindiğinde U ra rtu 'n u n etki alanı T o ro slar’ı aşıp Suriye'ye doğru genişlemeye başlamıştı. Kral II. Sarduri, Arpad, Melid, G u rg u m ve K u m m u h gibi Geç H itit beylikle­ riyle bir koalisyon k u ru p Asur egemenliğine karşı gelmek için harekete geçmiş ve A sur kralı III. A d ad nirari'nin oğlu, güçsüz kral V. A ssurnirari (754-745) yenilgiye uğratılmıştı. A ncak bu arada bir darbe ile tahta çıkan yeni A sur kralı III. Tiglath-pileser (745-727) 743 tarih in d e II. Sarduri'yi, koalisyon ordularıyla b irlikte A dıyaman-Gölbaşı yöresinde bozguna uğratınca U rartu egemenliğine büyük bir darbe v u ruld u ; hatta 735'te başkent T u şp a'n ın kuşa­ tıld ığın dan söz edilmekle birlikte bu savın doğ­ ruluğu k uşkuludur. II. Sarduri'den sonra tahta çıkan I. Rusa (730-713) d ö n em in d e U rartu g ü­ neyden Asur kralı II. Sargon'un (721-705), k u ­ zeyden de göçebe K im m e rle r’in saldırısına uğ­ radı; kutsal kent M uşaşir A surlular'm eline geçti (714); ülk en in kuzey sınırları ise K im m er-

î$ m

II. Rusa'nın mührü


lerce talan edildi. Kral I. Rusa bu felaketlere dayanamayıp yaşamına son verdi. Anadolu VIII. yüzyılın sonlarından itiba­ ren büyük bir sıkıntı yaşamaya başladı. Sorun, kuzeyli göçebelerin kaosa yol açan a kın larm dan kaynaklanıyordu. K im m er (Asurca Gimmiri) adını taşıyan bu insanlar XV.-XIV. yüzyıllar­ dan VIII. yüzyılın ilk yarısına değin Volga n e h ­ rinden Karadeniz'in kuzeyine doğru yayılan alanda yaşıyorlardı. Genellikle H int-A v ru p a kökenli ve Trakyalılar'm bir dalı olarak kabul edilen K im m erler çeşitli boylar halinde göçe­ belerden oluşmaktaydı. VIII. yüzyılın ortala­ rında, doğudan gelen İskitler'in topraklarına girmeleri üzerine yerlerinden oynayarak güneye


doğru hareketlenip Traskafkasya üzerinden D oğu Anadolu'ya girdiler. VIII. yüzyılın son on yılı içinde U rartu D evleti'nin sınırlarına da­ yandılar. Yeni süvari taktikleri ve yeni türde çok etkili yay ve okların da yardım ıyla A nado­ lu'da yüz yıl kadar sürecek bir terör çağını baş­ lattılar. I. R usa'nın in tiharın a yol açan tü m bu ge­ lişmeler U ra rtu 'n u n güney yayılımına bir son verdi. VIII. yüzyılın sonlarında krallık kendi k abu ğ un a çekilm ek zorunda kaldı. Yeni strate­ jide hedefler, kuzeyde Transkafkasya ve kuzey­ doğuda da Iran Azerbaycanı'na doğru yöneltil­ di. I. Rusa'yı izleyen kral II. Argişti (713-?) ve oğlu II. Rusa (675'ler) dönem lerinde yeni bir k alk ın m a hamlesi başlatıldı. II. Rusa K im m erli ücretli askerlerden b ir ordu kurarak d u ru m u n u güçlendirdi. Ü lken in merkeziyle kuzey ve k u ­ zeydoğu sınırlarında pek çok yeni kent k u ru l­ du. E k o n o m ik ve yönetimsel alanlarda yeni düzenlem elere gidildi. Bu dönem de Van Ovası içinde II. Rusa'nın kendi adını vererek Qilbani (Z ım Z ım ya da Erek) dağı ö nü n d e yaptırttığı R usahin ili (T oprakkale), tapm ak, sarnıç ve depolarıyla baş tanrı Haldi'ye su n ulm u ş dinsel b ir m erkez gö rün ü m ü n d ey d i. Etrafı surlarla çevrili olmayan bir kayalık üzerindeki bu yer­ leşm enin T u şp a'n ın yerine yeni bir başkent olarak ku ru ld u ğ u şeklindeki görüşler ise des­ teksizdir. Biraz daha kuzeyde, gölün doğu kıyısı ü zerinde, E id u ru (S üphan ?) dağı ö nünde, yine k endi adıyla (R usahinili) ku rdu ğu Ayanıs


(Ağartı); batı kıyılarındaki Z iu qu n i ülkesinde Haldi adına k u rulm u ş A dilcevaz-K ef K alesi; İran Azerbaycanı'nda R usa-i U R U .T U R (Bastam) ve Aras'ın kuzeyindeki Aza ülkesinde, adını F ırtın a T anrısı Teişeba'dan alan T eişeb a i U R U (K arm ir-B lur) geç evrenin yeni kentleri arasındadır. B unlardan E idu ru dağı ö nü nd ek i R usahinili'nin (Ayanıs) inşaasma 651 tarihinde başlanmış olduğu, kalede b u lun an yanmış tavan kirişleri üzerinde yapılan dendrokronoloji ça­ lışmalarından anlaşılmıştır. Bu, U rartu Krallığı'nın VII. yüzyılın ortalarında kendini hala ne denli güçlü hissettiğinin bir kanıtı olmalıdır. B ü tü n bu gayretlere karşın U rartu Devleti'nin VII. yüzyılın ortalarında başlayan gerile­ mesi durdurulam adı. II. Rusa'yı III- Sarduri (640'lar), III. Rusa ve IV. Sarduri gibi güçsüz krallar izledi. Adı son olarak 640 yıllarında Assurbanipal tarafından anılan III. Sarduri'den sonra U rartu Krallığı'nın d u ru m u hakk ınd a fazla bilgi edinem iyoruz. K arm ir-B lur'daki bir tunç kalkan yazıtında kendini "güçlü kral, b ü ­ yük kral ve T uşpa k e n tin in hüküm darı" olarak tanım layan IV. Sarduri'nin iktidarda kalış sü re­ si k o n u su nd a h em en hiç bir bilgi yoktur. Bu yüzden krallığın hangi tarihlere dek ayakta kalabildiği konusu da kesin değildir; ancak şurası açıktır ki, U rartu Devleti VII. yüzyılın sonlarına doğru, Asur İm paratorluğu'na son veren olaylarla birlikte tarih sahnesinden çe­ kilmiştir. H er nekadar Nabopolassar (625-605) dönem i (609 yılı) Yeni Babil Devleti belgeleri


ile Pers kralı D areios'un (521-486) kayıtlarında adı Uraştu olarak geçmekteyse de b u n u n yalnız­ ca bir bölgeyi ifade etm ek amacıyla coğrafi kav­ ram olarak kullanıldığı açıktır. Önceleri b ir çok beyliğin egemen olduğu D oğu A nadolu IX. yüzyılın ortalarında Urartu K rallığı'nın ortaya çıkışıyla birlikte merkezi­ yetçi ve teokratik bir sistemle yönetilmeye baş­ ladı. T uşpa'daki saray ve geniş kapsamlı bü ro k­ rasisi her şeye egemendi. T o plum , soylular, savaşçılar, çitçiler ve köleler olm ak üzere sınıf­ lara ayrılmıştı. Ülke eyaletlere b ö lü n m ü ştü ve b aşk en tten atanan valilerce yönetiliyordu. Her eyalet b irb irin d e n doğal engebelerle ayrılmış, tarım a elverişli iskan alanlarını kapsıyordu. Yani eyaletlerin sınırları doğa tarafından belir­ lenmişti. A sur m e k tup ların da K im m e r istilası­ na karşı koymaya çalışan 11 U rartu valisinden söz edilir. Yaşadıkları ülkenin kayalık yapısı ve sert iklim koşullarına ayak uydurm ayı başaran U ra rtu la r'm en büy ük ve özgün çalışmaları ba­ yındırlık alanında olm uştur. Ç ünkü, büyük kaleler ve kentlerle buralarda yaşayacak tarımcı b ir top lu m yapısı olm aksızın bölgede egem en­ lik k u rm a k oldukça zordu. O nlardan günü m ü ze kalmış çok sayıda kale, kent, su bendi ve kanalı, karayolu ve kaya anıtı bu bayındırlaşm a çalışm aların ın en canlı tanıklarıdır. Kaleler çeşitli amaçlara yönelikti. B un lar­ dan en önem lileri idari m erkez d u ru m u n d a olanlardı. Bu türe giren kalelerde daim a bir


Tunç at gözlüğü

yönetici sarayı ile bir ya da birkaç tapm ak b u ­ lunuyordu. K im i kaleler ise yalnızca askeri amaçlıydı. N ispeten küçük boyutlu olan bu türdeki tesisler bir surla çevrili olmakla b irlik ­ te, içinde önem li bir yapılaşmaya gidilmiş de­ ğildi. B unlar zor d urum lard a sığınm a amacıyla k uru lm uş olmalıydı. Ayrıca, daha çok çiftçilikle uğraşan köylülerin otu rdu ğu savunm asız y er­ leşme yerleri de bulunm aktaydı. B unlar ekile­ bilir arazi yüzeyinden hafifçe yükselen hüyükler üzerindedirler ve sursuzdurlar. U rartu D e v le tin in en uzak sınır n ok taları­ na değin dağılmış idari m erkez niteliğindeki kalelerinden en görkemlisi kuşkusuz ki baş­ kentleri T u ş p a 'd ır (Van Kalesi). H avzanın en büy ük ve en bereketli düzlüğü olan Van Ovası'ndaki kent, doğu-batı do ğrultusun da 1200 m. kadar uzanan, yaklaşık 100 m. genişliğinde, 80 m. kadar yüksekliğinde bir kayalık ile çevresin­ de k urulm uştu r. Bu elverişli alan III. binyıldan beri yerleşme görm ektedir. A surlular'm Turuşpa dediği başkentin sitadelinde saraylar, tapm aklar ve kral mezarları gibi görkem li anıtlar yer al-


Van Kalesi Urartu çağı planı

m aktaydı. Çevresi güçlü ve yüksek surlarla k u­ şatılmıştı. E rk en saraylar ve tapm aklar sitadelin en yüksek noktasındaki İç Kale'de kuruludur. Bu kesim hala ayakta duran ayrı bir savunma sistemiyle k orunm aya alınm ıştır. İç Kale'den g ü n ü m ü z e ulaşan U rartu dönem i kalıntısı ise oldukça az sayıdadır. Van K alesi'ndeki kayalara oyulm uş U rartu an ıtla rın d a n en etkileyicisi kral mezarlarıdır. Kayalığın güney yamaçları üzerindeki bu anıt m ezarlar geniş ve yüksek bir salon ile b u n u n çevresindeki odalardan oluşur. İçine çok sayıda bireyin göm ülebildiği bu oda-m ezar anlayışı Van bölgesinde E rk en D e m ir Çağı'ndan (1200) beri bilinm ektedir. Van G ölü'nün kuzey kıyıları üzerindeki E rnis (Ünseli), Erçek G ölü'nün k u ­ zeydoğu ucun dak i K aragü nd üz ve Van Ovası'm n kuzeydoğusunda, Erek Dağı eteklerindeki Y oncatepe’de U rartu Krallığı öncesine uzanan oda-m ezarlar ortaya çıkarılm ıştır. T o p rak al­ tın d a göm ülü bu odalardan bazılarına, kuyu biçim li kü çük b ir giriş m ekanı (dromos) yardı­ mıyla girilip çıkılabilmekteydi. Bu ilkel ö rn e k ­ lere karşılık Van K a lesin d e k i kral mezarları


Van Kalesi kayaya oyulmuş kral mezarları

görkemli cephe ve kapılarıyla dü n y an ın en er­ ken mezar anıtları d u ru m u n d a d ır. B unlardan, kayalığın güneybatı ucundaki I. Argişti'ye ait­ tir. Cephesine kralın siyasi ve askeri başarılarını anlatan yazıtlar kazılı olan bu mezar önde geniş bir salon ile b u n u çeviren 5 odadan oluşur. Sa­ lon ve tü m odaların duvarlarında dikdörtgen nişler bulun m ak tadır. M ezar odalarına cesetler, yüksek sekiler üzerine ya da tekneler içine, taş, tunç ya da pişmiş toprak sandukalara yatırıla­ rak bırakılm ış, yanlarına zengin arm ağanlar ile kişisel eşyalar k on u lm u ştu r; ancak tü m kral mezarları soyulmuş o ldu ğu nd an içlerindeki eşyalar k o n u sun d a bilgi yoktur. U rartular bazen ölülerini yakıyor ve külleri özel vazolara (ume) koyarak saklıyorlardı. Ağızları kapatılan bu gibi vazoların omuzları üzerine genellikle, cesedin ru h u n u n girip çıka­ bilmesi için birkaç delik açılmıştır. Çoğu kez


yakılanlar ile göm ülenler aynı mezar odasına beraberce yerleştirilmişlerdir.. B ununla birlikte Van K alesi'nin doğu ucunda, içine yalnızca yakılan kimselere ait külleri içeren vazolar k o n m u ş bir anıt mezar da bulunm aktadır. M ezar hırsızlarınca soyulmamış odam ezarların daha k üçük temsilcilerine, Urartu K rallığı'nın kuzeybatı sınırında, Erzincan ya­ k ınların daki A ltm te p e 'd e rastlanm ıştır. Bura­ daki, yer altına kesme taşlarla inşa edilmiş prens m ezarlarına cesetler, taş ve ağaçtan lahitler içinde, altın, güm üş ve değerli taşlarla bir­ likte, süslü giysileriyle göm ülm üşlerdir. Mezar odalarına altın, güm üş, tunç, dem ir, fildişi, pişm iş toprak, taş ve fayanstan çeşitli eşyalar, gü m üş ve tu n ç kaplam a ağaç sandalyeler, tunç kem erler, çeşitli ahşap mobilyalar, tu n ç kazan­ lar ve savaşçı prense ait bir savaş arabası bıra­ kılmıştı. T u şp a (Van) k e n tin in halk mezarlığı ise sitadelin 1.5 km. kadar kuzeyinde Altıntepe denen geniş b ir alana yayılmıştır. B urada ce­ setler daha çok yum uşak kayalara oyulm uş irili ufaklı mezar odalarına gö m ü lm ü ştür. Aynı ai­ leden çok sayıda norm al ceset ve ölü külü kap­ larını beraberce b arın d ıran bu oda-mezarların işçiliği, soylularınkine kıyasla oldukça özensiz­ dir. B u n u n yanında cesetlerin doğrudan doğru­ ya gö m üld üğ ü tek kişilik basit toprak mezar­ larla, yakılıp küllerinin özel kül kapları (ume) içine yerleştirildiği farklı göm ü biçimleri de vardır.


T uşpa sitadelinin kuzeydoğu yam acında II. Sarduri'nin yaptırttığı b ir kutsal alan vardır. Olasılıkla üzeri yarı-açık olan ve Analıkız de­ nen bu kutsal alan, anıtsal nişleri ve bazalt stelleri (dikilitaş) ile U rartular'ın dine verdikle­ ri öneme tanıklık etm ektedir. D insel inanışla­ rında stellere tapmaya özel bir ön em veren Urartular bu tü r ibadeti açık havada yapıyor­ lardı. D aha k üçük olmakla birlikte, açık hava kutsal alanlarına merkezi bölgedeki Y eşila lıç ile batı sınırdaki A ltm tepe'de de rastlanm ıştır.

Bir kule tapınağın rekonstrüksiyonu

Açık hava kutsal alanlarının yanında U rartular'ın kendilerine özgü b ir tap m ak anla­ yışları vardı. Çatısı ağır payelerle taşm an gör­ kemli tören salonları, revaklı avluları, depoları ve sunaklarıyla birlikte büyük bir külliye oluş­ tu ran bu tapınakların içinde, tanrı y o n tu su n u n d u rdu ğu en kutsal kesim (cella) kare planlı


Muşaşir Haldi Tapınağı

yüksek bir kule biçim indeydi. D ış yüzlerine tanrılara adak olarak sun ulm u ş tu n ç kalkanla­ rın asılı olduğu bu yapının ön ün deki geniş av­ luda ku rb an lar için taştan sunaklar ve üç ayaklı altlıklar üzerinde duran tu n ç kazanlar b u lu n ­ m aktaydı. Sunaklar farklı biçim de olabilm ek­ teydi. Ö rn eğ in V an-Toprakkale'de sunak bazal­ ttan oyulm uş bir an ah tar deliği şeklinde, Çavuştepe ve E rzincan-A ltm tepe'de ise alçak ken ar­ lıklı yuvarlak bir tekne biçim indeydi. Cellanın

Altıntepe’den bir duvar resmi


iç duvarları mavi ve k ırm ızın ın egemen olduğu duvar resimleri ve ender olarak da taş oymalar üzerindeki kakmalarla bezeliydi. Alçak kapısı ve cephe düzeni açısından farklı olmakla b irlik ­ te, A sur kralı II. Sargon'un 714 yılında yağma­ ladığı, M uşaşir ken tind eki baş tanrı H aldi'nin tapmağını gösteren kabartm a bir U rartu cellasınm ö nden g ö rü n ü m ü h a k k ınd a iyi bir fikir verm ektedir. K uzey Suriye kökenli olduğu

Altırıtepe tapınağı planı

sanılan kule biçimli cella ’nın VIII. yüzyılın başlarına ait en eski temsilcileri, her ikisi de M in u a tarafından kuru lm uş, Van'ın 10 km. kadar kuzeyindeki Y ukarı A nzaf ile A ğrı'nın Patnos ilçesindeki A znavurtepe kalelerinde ortaya çıkarılmıştır. G ü n ü m ü ze iyi d u ru m d a


gelm em iş olmakla birlikte kule tapm ak türü­ n ü n en görkem li temsilcileri ise VII. yüzyılın ilk yarısında II. Rusa tarafından, Van Ovası içinde ve Q ilbani dağı ö nü n deki, öteki de E id u ru dağı önü n deki R usahinili'de (Toprak­ kale ve Ayanis) inşa o lun m uştu . Ayrıca Doğu A nadolu'da Erzincan-A ltıntepe, Varto- Kayalıdere, K ö rz ü t ve Çavuştepe, İran Azerbaycanı'nda Bastam, Qalatgah ve V erakhram , Er­ m e n is ta n ’da da E rebuni'de bu tü rd e tapmaklar b ulu n m a k ta d ır. H u rri etkili olduğu anlaşılan U rartu dini çok tanrılıydı. K rallığın k u ru lu şu n d a n kısa süre sonra oluşturulan bu devlet dini hakkında en iyi bilgiyi, Van O vası'nm doğu ucundaki

S .- '— V

\

i;* ? .--.

N

V

'(

Meherkapı- Taşkapı

M eherkapı yazıtı verm ektedir. Kayalara oyul­ m uş dik dö rtgen biçimli bir tap m ak kapısını temsil eden bu anıtta U rartu D evleti'nin resmi tanrıları ve tanrıçaları ile bunlara başkentte k u rb a n edilecek adak hayvanlarının cins ve sayıları sıralanm aktadır. T a n rı listesinin başın-


da Haldi, Teişeba ve Şivini'nin ad­ ları geçer. T a n rılar tanrısı H aldi sefere çıkan kralı kutsayan, k o ru ­ yan ve zafer getiren bir savaş tanrısıydı. Büyük bir mızrakla simgele­ nen bu ta n rın ın savaşta daim a or­ dunun ö n ü n d e gittiğine inanılıyor, adak olarak çeşitli silahlar su n u lu ­ yor ve b unlar tapm aklarda saklanı­ yordu. N ite k im bu tan rın ın tapı­ naklarında bir "savaş kültü"nün varlığını kanıtlayan mızrak, kılıç, Ü kalkan, ok ve yay gibi silahlara rastlanır. İkinci sıradaki F ırtın a ve :n Gök G ürültüsü T anrısı Teişeba Hurri kökenliydi; H ititle r ona Teşup diyorlardı. Savaşta kaçan düşmanı şimşekleriyle yaktığına inanılan bu tan rın ın simgesi üç şualı şimşek demeti idi. Ü çüncü sıradaki Şivini yine H u rri k ö k en ­ liydi ve Güneş Tanrısı'ydı. Simgesi güneş kursu olan bu tanrıya H ititler Şimegi demekteydi. M eherkapı listesinde bu üç büyük tan rın ın yanında 60 tanrı ve 16 tanrıçanın da adı geçm ektedir; ancak bunların pek çoğu hakk ın da yeterli bilgi Haldinin yoktur. Sözgelimi kabartm alar üzemızrağı rindeki dağ keçisi, akrep, karışık yaratık ve başaklı tanrılar ile çoğu kez törensel bir ziyafet­ te tahtına o tu ru r d u ru m d a karşılaşılan tanrıça­ nın kimliği bilinmez. B ununla birlikte şurası


açıktır ki, U ra rtu halkını ortak bir dinin çatısı altında toplam ak amacıyla IX. yüzyılın sonla­ rınd a düzenlenen bu resmi devlet tanrılarının sayısı, ele geçirilen ülke tan rılarının katılımıyla zam an içinde giderek daha da artmıştı. I. A rgişti'nin batıdaki H ate ve Supani ülkelerin­ den getirip Aras boyundaki Erebuni'ye yerleş­ tirdiği 6 600 kişi ile birlikte taşınan tanrı İubşa b u n u n en iyi ö rneklerin den biridir.

Kutsal ağaç, güneş kursu ve kanatlı yaratıklar


Urartu tanrıları ve kutsal ağaç

Boynuzlu bir başlık giyen U ra rtu tanrıları çoğu kez kutsal hayvanları üzerinde ayakta d u ­ ru r vaziyette betim lenm işlerdir. Ö rneğin H aldi arslan, Teişeba boğa ve Şivini de atıyla göste­ rilm ektedir; ancak hayvanların tanrılarla ilişki­ si konu su tam olarak açık değildir. Ö rneğin arslanm hem H aldi ve hem de Teişeba, boğanın

ik i Urartu tanrıçası


hem Teişeba ve hem de Şivini tarafından kulla­ nıldığına ilişkin kanıtlar vardır. H ayvan üze­ rind e du ran tanrı motifi II. binyılın başlarından beri gö rü nen bir Anadolu özelliğidir. U ra rtu kalelerinden g ü n ü ­ m üze en iyi d u ru m d a kalmış olanı, Van'ın 25 km. güneydo­ ğ u sundaki Ç avu ştepe'dir. II. S arduri'nin başarı dolu saltana­ tın ın en iyi yansıması olarak nitelendirilebilecek bu kaleye, k u ru cu su n a göre Sardurihinili adı verilmiştir. Kale G ürp ınar O vası'nın ortasında, doğu-batı do ğru ltu su n d a uzanan ince uzun b ir kayalık üzerine k u ru l­ m uştur. İran 'd an krallığın m e r­ kezine doğru uzanan tarihi yolu denetleyen stratejik bir noktada yer alır. Burası ekonom ik, yöne­ timsel ve dinsel işlevleri b ün ye­ Bir tanrı heykelciliği sinde toplayan büyü k b ir m e r­ kezdi. Çevresi kesme taş ve kerpiçten görkem li surlarla kuşatılm ış, doğu ve batıdan yapay h e n ­ deklerle k o ru n m a altına alınm ıştır. Yukarı Kale ve Aşağı Kale olm ak üzere iki b ölüm lüdür. Y ukarı Kale'de b ir H aldi T ap m ağ ı vardır. Sur­ larla çevrili bu alanın en yüksek kesim inde, girişi doğuya bakan kare planlı b ir kule tapınak yükseliyordu. Ö n ü n d e bir avlu, gerisinde ise di­ rekli b ir salona yer verilmiştir. Burası tüm üyle H a ld i’ye adanm ış kutsal bir kaleydi. Aşağı Kale


'5:

Çavuştepe Kalesi planı. Sağda Yukarı Kale, solda Aşağı Kale

daha alçakta, 430 m. uzu n lu ğ u n d a ve 70-80 m. genişliğindeki bir sırt üzerinde k u ru lm u ştu r. Burada saray, G ü rpın ar O vası'm n yerel bir ta n ­ rısı olduğu sanılan İrm uşini'ye ilişkin tapm ak, depolar, atölyeler ve askeri tesislere yer veril­ miştir. U rartu sarayları yalçın kayalıklar ü z erin ­ deki sitadellerde inşa edilmişti. Bu yüzden de,

.V A V A ,A V ^ A <».^

S C »

*yWfğ& <ûVA*A*AVV H \ .VAVAATAVûV

'A V A V A V A V .

.VAVAVAVA'

■A V aV aV aV A V A V A V A V a^

’A V A V A V A V A V A V A V a V A <

.V A V A V A V A V A V a V A V A V ^

^ a v a v a v a s a v a v a v a V/:

Adilcevaz K cf Kalcsi’nden kabartmalı paye


geniş, düz alanlarda ku ru lm u ş A sur sarayları­ n ın aksine genellikle iki katlıydı. Alt kat, mut­ faklar, kilerler, depolar, tuvaletler vb. hizmet­ lerle ilgili birim lere ayrılmıştı. K alın payeler ü zerind e taşm an ikinci katta ise b üyük bir ka­ bul salonu ile h arem dairesi bulunuyordu. Bu tü rd e eyalet sarayının tipik bir temsilcisi Van yakınlarındaki Çavuştepe'dedir. B üyük çapta kayalara oyularak inşa edilmiş bu sarayın güne­ yi teraslıdır. Saraya dışardan güneydeki merdi­ venli bir girişle ulaşılabilm ektedir. Alt kat, ku­ zey ve güneydeki iki büy ük koridor ile ince uzun bir salon ve yan m ekanlardan oluşur. Or tadaki salonun tabanına üç derin m ahzen oy ulm uştur. B unlar çoğu kez kış yağışlarını de­ polayan birer sarnıç, aynı zam anda da sıcak yaz aylarında yiyecekler için soğuk hava deposu olarak hizm et görüyorlardı. Doğu ve batıda içlerinde ocak, çeşme ve atık su küvetlerinin

Karmir-Blur Kalesi deposunun rekonstrüksiyonu


bulunduğu iki ayrı m utfak vardı. Çeşmelere su, hemen gerilerindeki taştan platform lar üzerine yerleştirilmiş zaman zaman d oldurulan depo­ lardan sağlanıyordu. Kuzeybatı uçtaki küçük bir yuvarlak m ekan tuvalet olarak kullanılıyor­ du. Gerek pis su ve gerekse tuvalet artıkları, temel inşaatları sırasında kayalara oyulm uş kanallar yardımıyla surların altından geçirile­ rek kalenin dışına akıtılıyordu. Böylelikle hij­ yen ko n u su n a çözüm getirilmeye çalışılmıştı. Anlaşılacağı üzere alt kat tüm üyle servis hiz­ metlerine yönelikti. Sarayın ikinci katına doğu ve batı uçtaki merdivenlerle çıkılır. T ö ren ve ikam ete ayrıl­ mış ana bölüm ler buradaydı. N e yazık ki üst kat g ünüm üze ulaşabilmiş değildir; ancak burada harem lik ve selamlık olmak üzere iki bölüm olduğu anlaşılm aktadır. D uvarları mavi ve k ır­ mızı rengin h akim olduğu resimlerle süslü üst katın daha zengin bir biçim de bezendiği açık­ tır. Kaleler içinde, saray ve tap m ak lard an son­ ra en önde gelen yapılar depo binalarıdır. U zun ve çok sert geçen kış ayları nedeniyle fazla sayı­ da nüfus barın dıran kaleler içinde b üyük de­ polar yapılması bir zorunluluktu. B unlar tahıl am barı ve şarap m ahzeni olm ak üzere iki tü r ­ dedir. Şarap mahzenleri ışık almayan loş ve nemli alanlara inşa edilmiştir. Genişlikleri za­ m an zaman 500 n r'y i bulan bu yapıların çatıları genellikle taş altlıklara oturan ahşap direkler ya da kalın kerpiç payelerle taşınıyor; içlerinde,


k arın ların a kadar toprağa göm ülü ve her biri 1.500 litre alabilen büyü k küpler sıralanıyordu. K ü p le rin boyunları üzerinde çoğu kez kabın kapasitesini ifade eden çivi yazısı ve hiyeroglif­ ler kazılıdır. K arm ir-B lur'daki bir tahıl amba­ rının 750 tonu aşkın b ir kapasitesi olduğu he­ saplanm ıştır. U ra rtu ülkesinin gelişmesi için h er türlü alt yapı hizm eti devlet tarafından planlanmıştı. G erçekten de U rartu uygarlığının böyle bir bölgede gelişip büyüm esindeki etkenlerden en önem lileri k u rd uk ları alt yapı sistemleri ve acımasız doğaya karşı getirdikleri çözümlerdir. B un lardan g ü nü m ü ze kalabilmiş olanlar ise sulam a ve karayolu tesisleridir. T o prakların verim ini a rttırm ak ve özellikle kurak yaz ayla­ rındaki sulam a ile ilgili gereksinim i karşılamak amacıyla ü lk en in en uç noktalarına değin su

Assur kralı Sennalıerib’in bahçesi


kanalları ve bentler inşa edilmişti. K rallar ve soylular, A surlular gibi, meyve bahçeleriyle üzüm bağlan kurm aya çok meraklıydılar. H atta yeni b ir k entin planlanm ası sırasında yanına daima bir üzü m bağı ve meyve bahçesinin k u ­ rulmasına özen gösteriliyordu. Bu bahçelere krallar çoğu kez kendi adlarını (S arduri'nin Fidanlığı) ya da bazen eşleri veya kızlarınm k in i (Tariria H a n ım ın Yeri) verm ekteydi. Bu yüz­ den sulamacılığa b üyük bir gereksinim du yu l­ maktaydı. U rartu su tesislerinden g ü n ü m ü z e en iyi d u ru m d a kalmış olanları Van bölgesindedir. Kral M in u a ’nın yaptırtığı 56 km. u z u n lu ğ u n ­ daki M inua K analı (Şam ram Kanalı) 2 800 yıl önce inşa edilmiş olmakla birlikte hala hizm et verecek kadar sağlam kalmıştır. Van'ın ku şu çu m u 20 km. kadar güneydoğusundaki bir su kaynağını Van Ovası'na akıtan bu kanal ö n ­ celikle U rartu krallarının krali park ve bahçele­ rini sulam ak ve belki de başkent T u şp a 'm n etrafını çeviren hendeği su do ldurm ak amacıyla inşa edilmiştir. O rtalam a 2.50, bazen de 4.00 m.yi bulan genişlikteki kanal kim i zaman kaya­ ya oyulm uş, kim i zaman da örm e taştan bir yatak içinde akıtılmış ve yer yer yükseklikleri 10 m.yi aşan destek duvarlarıyla güvence altına alınm ıştır. K analın en ilginç yönlerinden biri, G ürpınar Ovası içinde H oşap Çayı'nın ü z erin ­ den geçmiş oluşudur. G ü nü m üze kalmamış olmakla birlikte, bu geçişin, A surlular'dan ta n ı­ nan şekilde bir su kemeriyle gerçekleştirilmiş olduğu söylenebilir. K analın destek duvarları üzerinde kral M inua'ya ilişkin 15 inşa yazıtı


b u lu n m a k ta d ır. Yazıtlar kanalın zorlukla inşa edilen özel bölüm lerindedir. U ra rtu su m ü h end isliğ in in en çarpıcı ör­ nekleri arasında b entlerin özel bir yeri vardır. B u n lard an en ilginci ise II. Rusa'nın yaptırtığı K eşişg ö l B endi'dir. Rusahinili'yle (Toprakkale) ilgili olarak Van O vası'nın doğu ucu nd a yükse­ len E rek Dağı üzerindeki bent kim i onarmalarla g ü n ü m ü z d e hala kullanılabilir durum dadır. D ağdaki kar-yağm ur sularını b irik tirm e k üzere kuzey ve güneybatıda iki gövdesi b ulu n m a k ta ­ dır. B u nlardan sonuncusu iyi d u ru m d a d ır ve h er biri 7 m. genişliğinde, içi toprakla doldu­ rulm uş, koşut iki kuru duvardan oluşur. 6 m.

Bir Urartu savaş arabası

yüksekliğinde, 27 m. genişliğinde ve 62 m. uz u nlu ğu nd adır. Keşişgöl B e n d in d e n sağlanan suyla Van Ovası'nın M in ua K analı ile sulanamayan daha yüksek kesimleri sulanm ıştır. M o ­ dern hidrolik tesisler bu eski örneklerden p re n ­ sipleriyle değil, yalnızca boyutlarıyla ayrılır.


U rartular'm vahşi doğaya karşı geliştirdikle­ ri alt yapı sistem lerinden bir başkası da karayollarıdır. U rartu D evleti'nin oldukça geniş bir coğrafi alana yayılmış toprakları üzerinde den etim ve d ü ­ zenin sağlanabilmesi için eyaletler arasında kesinti­ siz ve hızlı bir ulaşıma gereksinim vardı. K ara­ yolları bu amaca yönelik olarak k uru lm uştu. D ü n y a n ın en eski ulaşım sistemlerinden olan U rartu karayollarının g ü­ nümüze kalabilmiş en güzel ve en etkileyici kalıntıları Bingöl Dağları üzerindedir. Van'dan, batı sınırdaki Palu, H a rp u t ve Malatya'ya doğru uzanan bu karayolu ortalama 5.40 m. genişliğindeydi. Zam an zaman taş kaplamalı, zaman zaman da teraslı olan bu yol üzerinde her 25-30 km.de bir konaklam a istasyonları bulun uy ord u . Bingöl'ün Solhan ilçesinden başlayarak batıya uzanan bu istasyonlar dikdörtgen planlı ve çok odalıdır. Bu tü rd e yollar ülk en in h em en her yerinde yapılmıştı. U rartu dili H u rrice ile akrabaydı. H e r ikisi de H int-A vrupa ve Sami dillerle ilişkisi olm a­ yan D oğu Kafkasya dil ailesine m ensu ptu r. Bu iki dilin P ro to -H u rri denilebilecek ortak bir atadan kaynaklanıp, D oğu A nadolu, T ranskafkasya ve K uzeybatı İran'da U rm iye Gölü


Tunç ve altından fıbulalar

havzasına yayılmış eski anavatanda bir birbirle­ rin den ayrı ayrı geliştikleri sanılır. Urartular H ititle r gibi çivi yazısı ve resim yazısı (hiye­ roglif) kullanıyorlardı. Çivi yazısı taş anıtlar, tu n ç eserler, iri depo küpleri, kil tabletler ve m ü h ü rle r üzerine; resim yazısı ise daha çok m ü h ü rle r ve kap kacak üzerine yazılıyordu. Resim yazısı az gelişmişti ve genellikle günde­ lik işlerde kullanılıyordu. IX. yüzyılın sonla­ rın da ortaya çıkan çivi yazısı Asur'dan alınmıştı ve hecelerden oluşuyordu. U ra rtu ülkesi ve çevresi m aden yatakları aç ısm dan zengindi. Özellikle güm üş, bakır ve d em ir kaynakları oldukça yeterliydi. Gümüş, G ü m ü şh an e yöresinden, bakır Ergani civarın­ dan, d em ir de Van G ölü'nün güneyindeki dağ­ lık yöreden sağlanıyordu. M aden yataklarına yakınlık bu dalın hızla gelişmesine neden ol­ m uştu. Bu bölge dem ir m adenciliğinin ana va­ tanıdır. Van Gölü havzasındaki K a ragü nd üz ve E rnis'te E rk en D e m ir Çağı'na ilişkin m ezarlar­ da arm ağan olarak çok sayıda d em ir ziynet eşc: D. vJ. Fen - E c!--iy2t • /ir k s c lc ji Anaöiiia.c—s;


yası ile törensel silah ele geçirilmiştir. D övm e ve dökme tek n iklerin in ustaca uygulandığı m a­ den eserler arasında, altın ve güm üş ziynet eş­ yaları, tu nç kemerler, fıbulalar, hayvan ve insan heykelcikleri, tutam akları boğa başlı kazanlar, masalar, tahtlar, tu nç ve d em ird en miğferler, şamdanlar, at koşum takım ları ile kılıç, okucu, mızrak ucu vb. silahlar dikkat çekicidir. T u n ç eserlerden büyük bir bölüm ü ka­ bartmalarla bezelidir. B unlardan özellikle ke­ merlerdeki, geniş bir repertuvar içinde s u n u l­ muş sahneler dikkat çekicidir. Ö rneğin U rartu kralını savaş ve avda gösteren ya da bir Urartu o rd u su n u n yürüyüşünü b etim le­ yen sahneler IX.VIII. yüzyıl Asur saray k abartm aların­ dan aynen kopya edilmiş gibidir. Buna karşılık kuş gövdeli, Kayalıdere’den tunç arslan akrep ku y ruk lu in ­ heykelciliği san; at başlı insan; hayvan başlı ve bacaklı, kuş ya da balık gövdeli, kanatlı insan veyahut da arslan bacaklı, boğa ve keçi kafalı kuşlar vb. şaşırtıcı karışık yaratıklar, daha U rartulu bir karaktere sahiptir. Bu türde yaratıklar aynı zam anda U rartu m itolojisinin ne denli renkli o ld u ğ un u n da göstergeleridir. Es­ kiden U rartu m aden eserlerinin Batı dünyasına, İtalya'ya değin ihraç edildiği kabul edilmektey-


f, ,

i.... '» :

5-

«

•" _ » . •

Karışık yaratıklarla süslü bir kemer

di. Bu görüş doğru değildir. Batı dünyasında b u lu n a n m aden eserler çoğunlukla K uzey Suri­ ye kökenlidir. B un u nla birlikte VIII.-VII. yüz­ yıllarda U rartu lar'm daha çok Kafkasya ve K u ­ zeybatı İran'da etkili b ir m adencilik okuluna sahip oldukları da açıktır.


D aha çok tu n ç eserlerden ta n ın an U rartu resim sanatı stilistik ve ikonografık yönden saray sanatı ve halk sanatı olm ak üzere iki bö ­ lüme ayrılır. K em erler, at koşum takımları, kal-

Giyimli adak levhası. Tanrı ve tapınanlar

kanlar, miğferler vb. eserler üzerinde karşılaşı­ lan figürler tüm üyle saray sanatının tem silcile­ ridir. B unlar saray atölyelerinde, U rartu b ü ro k ­ rasisinin siparişleriyle çalışan sanatçılarca ya­ pılmışlardır. Kaleler dışında, kırsal kesim deki kutsal alanlara adak olarak su nu lm u ş tun ç lev­ halar ise halk sanatının temsilcileridir. B u nla­ rın en güzel örnekleri, Van bölgesindeki G i­ yim li köyünde b u lu n m u ş levhalar üzerinde


görülebilir. Çoğu T ü rk iy e dışına kaçırılmış olan bu levhalar b ir avuç içine sığacak kadar, kare, dikd örtg en ya da oval biçimlidirler. Üzerlerinde kazım a ve kabartm a olarak yapılmış çeşitli fi­ gürler bu lu n m ak tad ır. B unlar arasında, arslan, dağ keçisi ve at üzerinde duran tanrılar, tek başına ayakta duran tanrılar ve tanrıçalar, bir tanrı ya da tanrıçaya ku rbanlık hayvan getiren erkek ya da kadınlar, ellerinde bakraç ya da alem ler tu ta n baş örtülü kadınlar, arkalıklı tah­ tın d a oturan ta n rın ın karşısına çıkan insanlar vb. sahneler yaygındır. K im i levhalarda soyut ve stilize bir anlatım egemendir. Giyimli adak levhaları daha çok U rartu halk inanışlarını yan­ sıtır. Bu inanışta, soylular dünyasm dakinin aksine, tanrıçalar ve kadınların önem li bir yeri vardır. Bir zenginlik simgesi sayılan fildişinden U ra rtu la r süs eşyalarının yapım ında yararlan-


mışlardır. Toprakkale ve Altıntepe'de b u lu nan k ar­ tal başlı ve insan gövdeli grifon kabartm aları ile Toprakkale'den kadın ve erkek heykelcikleri Urartular’ın bu sanat dalında köklü bir geleneğe sahip Suriye'nin etkisi altında kaldıklarını gösterir. H a t­ ta bun ların U rartu sara­ yında çalışan Suriyeli sanatçılarca yapılmış ol­ ması da olasıdır. Buna karşılık A ltıntepe'den ars­ Altıntepe’den fildişi lan heykelcikleri, gerek grifon teknik ve gerekse biçem yönünden tüm üyle U rartu lu özellikler taşırlar. Suriye ve Asurla ilişkili bu güney atölyesinin yanında, kuzeyde K arm ir-B lur'da kısm en boz­ kır sanatının etkisinde, daha basit işçilikli eserler üreten farklı bir atölye de etkindi. U rartular'da ahşap, kem ik ve boynuz oymacılığı ve kak­ macılığı da vardı. U rartu lar kendilerine öz­ gü b ir m ü h ü rc ü lü k anlayışına sahipti. M ü h ü r yalnızca bir m ülkiyet ifadesi olarak değil, nazarlık ya da m uska (amulet) . . . . . . .. , , Altıntepe’den fildişi şeklinde de kullanılıyordu.


Damga-silindir mühür

Genellikle taş, tunç, altın ve kem ikten kazın­ m ıştırlar; damga, silindir ve iki tü rü n karışımı olan dam ga-silindir türündedirler. D am ga ve özellikle de dam ga-silindir tü rü n e girenler daha geniş b ir uygulam a alanı b ulm uştur. O turur d u ru m d a hayvan ya da insan başı şeklinde ola­ bilenlerin yanında, genel olarak dışbükey ke­ narlı, tutam aklı, çan biçim liler ile silindir göv­ deli, tutam aklı türler daha sevilmiştir. Bunların yan yüzlerinde çoğu kez dini konulu bir friz; alttaki baskı yüzlerinde de stilize biçim de karı­ şık b ir hayvan motifi görülür. M otiflerin yapı-

Sarduri oğlu prens Rusa'nm mühür baskısı


mında sık sık m atkap kullanılm ıştır. Çok daha özenle işlenmiş olan krali m ü h ü rlerd e çivi ya­ zılarına da yer verilmiştir. U rartular'da çanak çömlekçilik çok geliş­ mişti. Bu dalda daha çok m adenciliğin etkisi söz konusuydu. Özellikle kalelerindeki resmi çömlekçi atölyelerinde kırm ızı renkli ve parlak gö rünüm lü lüks mallar üretiliyordu. B unlar bakır ve tu nç gibi m adeni kapların taklitleriydi.

Şişkin karınlı, yuvarlak ya da yonca ağızlı k ü ­ çük testiler, yüksek ayaklı kadehler ve çeşitli türde çanak ve tabaklar çok sık yinelenen kap biçimleri arasındaydı. Çanak çömlek biçim le­ rindeki bu tekdüzelik iyi düzenlenm iş, organize bir en d ü strin in sonucudur. Gerçekten de belirli boy ve biçim de kapların fabrikasyon üretim i gelişkin bir toplum ve e k on om inin varlığına kanıttır. B unların yanında boğa başlı tunç ka­ zanların pişmiş topraktan kopyaları ve dinsel törenlerle ilgili olarak çizme ya da hayvan b i­ çimli kaplar da yapılmıştı. D aha çok eski A na­ dolu gelenekleriyle ilişkili olmakla birlikte,


A

Karmir B lur’darı çizme biçimli kaplar

I. bin yılda, tüm üyle U rartu'ya özgü görünen bu kırm ızı cilalı çanak çömlek halk tarafından fazla b enim senm em iş; krallığın yıkılışından kısa süre sonra da bir daha hiç kullanılm am ak üzere u n u tu lm u ştu . U rartu sanatı farklı kaynaklardan çıkmış eklektik bir k ü ltü rd ü r: M im ari ve m ü h ü rc ü lü k ­ te Suriye ve A nadolu gelenekleri daha belirgin­ ken, yazı, resim ve süsleme sanatlarında kaynak daha çok Asur'a uzanır. Ancak, ülkelerinin coğ­ rafi ve topografık özelliklerine uyum sağlayarak m eydana getirdikleri eserlerde gerçek bir U rartu damgası da daim a kendini belli etm e k ­ tedir. Ö rneğin kayalıklar üzerine büyük bir planlam a sonucu otu rtu lm u ş kaleler ile yalçın dağları aşıp giden karayolları bu uygarlığın en canlı temsilcileridir. B unlar M ezopotam ya ve Suriye geleneklerinden çok farklı bir anlayışın ürünleridir.


PH R Y G K R A L LIĞ I H itit İm p aratorluğ u'nu n yıkılışa geçtiği yıllarda Anadolu kuzeydoğudan Kafkaslar, ba­ tıdan da Boğazlar üzerinden gelen b irtak ım göçmenlerin etkisi altına girmeye başlamıştı. Kuzeydoğudan gelip Elazığ yöresine yerleşenle­ re M uşkiler denm ekteydi. Batıdan, M ak e d o n ­ ya'dan gelenler ise Bryg ya da daha çok tanın an biçimiyle Phryg adını taşıyorlardı ve Çanakkale Boğazı'nı aşıp M arm ara D enizi'nin güney ve güneydoğu kıyılarına yerleşmişlerdi. H e r iki halk da çeşitli beylerin etrafında küm elenm iş boylardan oluşuyordu. Yavaş yavaş O rta A na­ dolu'ya doğru harekete geçen bu boylardan Phrygler 1100/1000 yıllarına doğru Polatlı yöre­ sine, yani sonraları başkentliklerini yapacak olan G ordion (Yassıhöyük)'a varmışlardı. G ordion'da önceleri H ititler yaşamaktaydı. Balkanlı göçm enler bu yerleşme yerine son vererek, bölgeye beraberlerinde yeni k ü ltü r elemanları getirdiler. Ö rneğin öncü türleri Balkanlar'dan tan ınan kaba, el yapımı, açkılı çanak çömlekler ile sığ çukurlar içine ahşap ya da kamış kullanılarak yapılmış evler öncekiler­ den tüm üyle farklı özellikteydi. Son yıllarda G ordion'daki yeni kazılar (7B) olarak adland ı­ rılan bu ilk Phryg yerleşmesinin üzerine, bir süre sonra bir yenisinin (7A) inşa edildiğini ortaya koym uştur. 900 yılları civarında k u ru l­ maya başlayan bu yeni yerleşmede ko nu tlar ahşap direk, saz ve çam urdan yapılm ıştır ve oldukça ilkel g ö rün üm lü dü r. Buna karşılık kıs-


Troia’dan (VIIb2) Balkan etkili çanak çömlek

m en çarkta, kısm en de elde yapılmış ve deve tüyü rengindeki bu dönem kapları daha sonraki evrelerde kullanılacak tipik P h ry g mallarının öncüleridir. Böylelikle G ordion'un II. binyılın sonları ile I. binyılın başlarında iki ayrı göçten etkilendiği anlaşılmaktadır. A yrıntıları bilinm em ekle birlikte, IX. yüz­ yılın ortalarında G ordion (6B) güçlü bir sitadel g ö rü n ü m ü n d e d ir. Surlarla kuşatılm ış bu erken sitadele kabartm alı taş ortostatlarla süslü bir kapı b in asınd an giriliyordu. Geç H itit etkili bu görkem li kapı binası kon usu nd a fazla bilgi yok­ tur; ancak böylelikle k en tin daha IX. yüzyılda ön em kazanmaya başladığı anlaşılm aktadır. VIII. yüzyılın ortalarına ait Asur belgele­ rind e P hrygler güçlü bir m erkezi devlet olarak ortaya çıkarlar. Adı en çok duyulm uş kralları G ordios ve oğlu M idas'tır (738-696). Adını G o rd io n ’a vermiş olan Gordios k o n usu n da bilgi yoktur. A surlular'ın M uşkili M ita dediği oğlu M idas ise A sur kralı II. Sargon'un (721-705) çağdaşıdır. Önceleri Kargam ış, sonraları U rartu ve Tabal krallıklarıyla beraberce A sur karşıtı b ir politika izleyen M idas 709 yılında, doğudan


Gordion 3.Megaron ’dan ahşap kabartma: Phryg süvarileri

giderek yaklaşan göçebe K im m erler'in te h d i­ dinden kurtulabilm ek üm idiyle bu devletin yardım ını istedi. Asur ile yapılan dostluk a n t­ laşmasından sonra dikkatini batıya çevirdi. Orta Y u n an istan ’daki D elphoi kehanet ocağına arm ağanlar yolladı; Batı Anadolu kıyılarındaki K ym e (N e m ru t Kale) kenti kralının kızıyla evlendi; Lydia Krallığı ile dostluk ilişkileri kurdu. VIII. yüzyılın sonlarına doğru Samos, Lindos, Argos, Paros, O lym pia ve P erak h o ra’ daki kutsal alanlara armağan olarak su nulm uş tu n çtan Phryg fıbulaları, om phaloslu kaseleri ve kem erleri Batı dünyası ile geliştirilen bu iyi ilişkilerin göstergeleridir. Böylelikle cöm ert kral M idas'ın adı pek çok efsaneye karıştı: Eşek kulakları ve doku n du ğu her şeyi altın yapm ası­ na ilişkin olanlar bunlardan en tanınm ışlarıdır. M idas'ın güçlü dö nem ind e Phryg Krallığı'nın kültürel etki alanı güneybatıda Elmalı yöresinden, doğuda Amasya'ya, kuzeyde Sam­ su n ’dan güneyde K onya ve N iğde civarına de­ ğin yayılmıştı; ancak K im m e r tehlikesi giderek


tehlikeli boyutlara ulaşıyordu. II. Sargon bu göçebelerle yaptığı bir savaşta öldü (705). Asur desteğini yitiren M idas göçebelerle yüz yüze kaldı. Başkent G ordion 696 yıllarında yakılıp yıkılarak yağmalandı. K im m erler'e karşı aldığı bu yenilginin ü z ü n tü sü n e dayanam ayan Midas in tih a r etti. Bu yıkım ve felaketlere karşın ne P hryg egemenliği ve ne de G ordion son buldu. K im m erler'd en canını kurtarabilen kral ailesi, gerek G ordion'da ve gerekse O rta A nadolu'nun çeşitli yerlerinde aynı k ü ltü r geleneklerini ko­ ruyarak beylikler halinde bir süre daha yaşadı­ lar. K ızılırm ak'ın batısında G ordion (Yassıhöyük), H acıtuğrul-Y enidoğan H öyüğü ve A n­ kara; doğuda ise eski H itit başkenti Boğazköy, Ç o r u m u n kuzeyindeki Pazarlı ve Yozgar ya­ kın ların d ak i Alişar en önemlileriydi. B ununla birlikte en güçlü oldukları kesim ise Yukarı Sakarya vadisinde, Eskişehir ile Afyonkarahisar arasındaydı. D aha sonraları K üçük Phrygia adını alacak olan bu bölgede VI. yüzyılın orta­ larındaki Pers istilasına değin özgürce yaşaya­ cak çok sayıda Phryg kenti ve kalesi yer alıyor­ du. B unların başında da Eskişehir yak ınların ­ daki M idas K enti gelm ektedir. Phryg kentleri içinde G o rd io n (Yassıhöyük)'un özel bir yeri ve önem i vardır. Polatlı yakınlarındaki kent Phryglerce 1000 yılların­ dan beri iskan edilmeye başlamıştı. H ö yük üze­ rindeki, etrafı surlarla çevrili erken Phryg sitadelinin (6B) inşası IX. yüzyılın ortalarına değin geri gitmekle birlikte, sitadel en görkemli


Gordion (6A) sitadeli planı

d u ru m u n a M idas'm hükü m d arlığ ı zam anında (6A tabakası) erişmiş ve O rta Anadolu'da b e n ­ zeri olmayan anıtsal b ir karaktere sahip olm uş­ tu. İçinde krali yapıların b u lu n d u ğ u bu kesim 500 X 300 m. boyutlarında bir höyük üzerinde kuru lm u ştu r. H alk ise b u n u n batısında ve g ü­ neydeki düzlükte oturm aktaydı. Sitadel taş temel üzerine kerpiç bloklarla örülü b ir surla kuşatılmıştır. Buraya güneydoğudaki görkemli bir kapıdan girilmekteydi. 9 m. genişliğinde ve 23 m. uzunlu ğu n dak i rampalı bir yolla ulaşıla­ bilen bu kapının iki yandaki kuleleri 9-10 m. yüksekliğindedir. Önceleri taştan kabartmalarla süslü anıtsal kapıdan girildiğinde, saray alanına megaronlarla kuşatılmış arka arkaya iki avludan geçilerek ulaşılabilmektedir. İki avluyu kalın


Gordiorı Megaron 3'ün rekonstrüksiyonu

b ir duvar ayırır. Ü zerinde bir geçit b u lun an bu duvar aynı zam anda sitadelin en önem li bölü­ m ü n e giriş ve çıkışın denetim altında tu tu ld u ­ ğ un u gösterir. Dış avlu etrafındaki dört m egarondan ü ç ü n ü n tabanları, geom etrik m o ­ tifli mozayiklerle döşelidir. M ozayikler kil ve kireç bir yatak üzerine koyu mavi, koyu kırmızı ve sarı renkte, 2-3 cm.lik çakıl taşlarından ya­ p ılm ıştır ve genel etki açısından adeta bir halıyı andırır. D ış avludaki dört m eg arm dan b irin in (M2) tap m ak olduğu sanılır. Bu m egaronun dış yüzündeki taş bloklar üzerine, akroterli yapılar ve g ü n lü k yaşamla ilgili çeşitli resimler çiziktirilm iştir. İç avludaki m egaronlar çok b üyüktü. Özellikle 18.30 X 30.40 m. boyutla­ rındaki, çatısı çift sıra ahşap direkle desten-


lenmiş, üst katı galerili biri (M3) kralın kabul salonu; b u n u n hem en yanında, daha yüksek bir alanda ku ru lm u ş b ir başkası (M4) ise tap m ak olarak kullanılm ış olmalıydı. Ancak Phrygler'in kent içi tapınak yapıları h a k k ınd a her hangi bir bilgi olm adığından bu son öneri h er türlü kuş­ kuya açıktır. Bu büyük krali ve dini yapıların batısında, geniş b ir sokağın iki yanm a sıralan­ mış, sarayla ilgili mutfak, dokum a atölyesi, de­ po ve hazine binası gibi hizm etlerle ilişkili çok sayıda m egarona yer verilmişti. Aynı do ğrultu­ da ve eş b üyüklükteki (14 x 21 m.) bu megaronlarm arka odaları balkonluydu. Ö n odalarda ocaklar ve fırınlar, ortada birer ocak b u lu n an arka odalarda ise kerpiç sekiler üzerinde öğüt­ me taşları b u lu nm uştur. Anlaşılacağı üzere, G ordion sarayı b irb iri­ ne bağlı olmayan ve zaman içinde bağımsız ek yapılarla genişleyen, b ir çevre duvarı içindeki çeşitli birim lerden meydana getirilm iştir, B u­ rada en dikkat çekici özellik, h em en hem en tü m yapıların m egaron planlı oluşudur. Batı A nadolu'da III. bin yılın başlarından beri k u l­ lanılan bu tü r yapılar, önde b ir giriş holü ile arkadaki büyük salondan ibaretti. Bu yapıların inşasında, taş ve kerpicin yanında sık sık da ahşap kullanılm ıştır. K im ilerin de duvarlar ge­ lişkin bir ahşap dikm e sistemine sahiptir. K i­ mileri ise tüm üyle taş ve ahşaptan yapılmış, kerpiçten ancak çatıya yakın kısımlarda yarar­ lanılmıştır. Ahşap ve kam ıştan bir gövdenin üzerine çam ur sıvanarak yapılan çatı sem erdam


Gordion Megaron 2 duvarlarındaki yapı çizimleri

tarzında iki yana eğimlidir. H e r iki cephede üçgen biçimli alınlıklar b u lun ur. Burada, çatıyı taşıyan ortadaki dikm e sırasından dışa bakanlar daim a belirgin biçim de betim lenm iştir. B unla­ rın tepelerinde de, boynuza ya da kartal kana­ dına benzer taştan akroterlere yer verilmiştir. Bu tü rd e akroterlerin varlığı, kaya anıtları ile 2. M egaron'un duvarlarına çizilmiş bina resimleri ve G ordion kazılarında b u lu nan taş örnekler­ den bilinir. E rken Phryg sitadeli (6A) VII. yüz­ yılın başlarında K im m erlerce yakılıp yıkıldı. B u nu n la birlikte uzun süre ıssızlaşmaksızın yeniden inşa edilmeye başladı. O rta Phryg evre­ si denen bu zam anda tü m ü lü s mezar geleneği de kesintisizce sürdü. Plan olarak öncekine benzeyen bu yeni sitadel 550 yıllarına değin yaşadı. Yalnızca gelişkin duvar işçiliği ve süs­ lemeleriyle farklı olan bu yeni sitadelde (5), VI. yüzyılın ortalarında Ege kıyılarındaki İonia'dan gelen etkiler sonucunda, yapıların cepheleri pişmiş topraktan kabartm alı levhalarla kaplan­ maya ve çatıları kirem itlerle örtülm eye başla-


Pazarlı’dan kaplama levhası: piyadeler

mıştı. T e k bir m ekanda da iç duvarlar Batı Anadolu-D oğu Y unan biçem inde resimlerle süs­ lenmiştir. H er biri bağımsız bloklar halinde tasar­ lanmış ve tü m ü m egaron planlı yapılardan olu­ şan G ordion sitadeli H itit, U rartu, M ezopotam ­ ya ve Suriye'deki çağdaşlarından tüm üyle fark­ lıdır. E sk in in T roia ve M iken sitadellerini a n ­ dıran özellikler onların Ege dünyasına bağlı köklü geleneklerinin bir yansıması olmalıdır. Phrygler'in önemli bir diğer kenti de Ankyra (Ankara) idi. VIII.-VII. yüzyıllarda bu kent şim diki H acıbayram Cam ii'nin bu lu n d u ğ u tepe ve eteklerine yayılmıştı. Söylencelere göre burayı G ordios'un oğlu M idas k urm u ştu r. K e n ­ tin çeşitli yerlerine dağılmış (A nıtkabir Tepesi, O D T Ü K am pü sü vb.) Phryg soylularına ilişkin 20 kadar tüm ülüs mezar bu önem e tanıklık ederler.


P hryg to p lu m u ile ilgili fazla bilgi yoktur. H om eros T h r a k kökenli bu insanları savaşçı bir ulus olarak niteler. Göçebe kökenleri nedeniyle usta süvari oldukları anlaşılan P hrygler uçları öne eğik serpuşlar takar, bir kollarında küçük kalkanlar ve uzun bir m ızrak taşırlardı. Piya­ deler ise çoğu kez dizlere değin çıkan işlemeli çoraplar ve kısa eteklik ile dize inen dar bir şort giyerlerdi. Çok daha sonraları cesaret ve enerji­ den yoksun, köle ru hlu bir halk olarak tanın­ mışlardır. P h ry g dini çok tanrılıdır. B unlardan en ta­ nın m ışları Güneş T an rısı Sabazios ile Ay T a n ­ rısı M en'dir. Sabazios T rak y a kökenliydi; Y u­ nanlılarca M en denen Ay T anrısı ise olasılıkla eski bir A nadolu tan rısının değiştirilmiş biçi­ m iydi; ancak Phrygler denince akla hem en, çoğu kez yalnızca M atar (Anne), bazen Matar areyastin ya da M atar kubileya, kim i zaman da Agdistis (K aya K adın) denen B üyük Ana gelir. Y unanlılar ona Kybele der. Anadolu'da E rk en N eolitik Çağ'dan beri ta p ın ım gören ve H ititLuviler'ce Kubaba denen Kybele Phrygler'in gözünde bir doğa tanrıçası hatta do­ ğanın bizzat kendisiydi. E n önde gelen kutsal hayvanları yırtıcı b ir kuş ve arslan olan ta nrıçanın A ttis adında bir sevgilisi vardı. T an rıç a n ın Matar, Kybele


Phrygce yazıtlı simgesel Kybele tahtı

Attis'e her yıl ancak ilkbaharda kavuştuğuna, böylelikle de doğaya yeni bir yaşam geldiğine; onu yitirdiği aylarda ise doğanın kış uyk usu na yattığına inanılıyordu. E n büyük tap ınm a yeri

Kybele kurban anıtı. Bakşeyiş


P essinous'taydı (Ballıhisar). Eskişehir'in Sivri­ hisar ilçesi yakınlarındaki kentte tanrıçayı si­ yah m eteorik b ir taş temsil ediyordu. Phrygler tanrıçaları için daha çok boğa k urban ederlerdi. K ü tah ya ve Eskişehir yakınlarındaki üçgen alm lıklı kim i kaya anıtları (Bakşeyiş, Maltaş, D eliktaş) bu türde ku rban lar için yapılmışlar­ dır. Bir tapınak cephesini simgeleyen anıtların gerisinde derin bir kuyu bulu nm aktadır. T a n rı­ ça için kesilen boğaların kanı bu kuyularda biriktirilm iştir. Phrygler bu tanrıçayı öyle be­ nim sediler ki, tü m devlet ve ülkelerini Pessinous Kybelesi'nin m ü lk ü saydılar. B unun sonucunda, aslında çok köklü bir A nadolu tan­ rıçası olduğu halde Kybele tarihe bir Phryg tanrıçası olarak geçti; kral M idas tanrıçanın oğlu ve Pessinous'taki tapınağın kurucusu sa­ yıldı. T a p m ım ı R oma İm p aratorluk Çağı'nm içlerine değin sürdü.

I.S.I. yüzyıla ait bir Kybele kabartması


Kybele kutsal alanları genellikle kayalıklar üzerine ku rulm u ştur. Ç ü nk ü tan rıçan ın çıplak yarlarda yaşadığına inanılıyor ve bu yüzden de kayalıklara simgesel tahtlar oyuluyordu. VIII.VI. yüzyıllar arasında Eskişehir ile Afyonkarahisar arasındaki platoya tanrıçanın tapı­ naklarını temsil eden pek çok kaya anıtı yapıl­ mıştı. B unlardan en ünlüsü, üzerindeki yazıtı nedeniyle yanlışlıkla M idas Mezarı olarak ad­ landırılır. 17 m. yüksekliğindeki bu anıt semerdamlı, alınlığı akroterli ve m egaron planlı bir tapınağın cephesini temsil etm ektedir. T ü m yüzeyi geom etrik motiflerle bezenm iş bu cep­ h e n in en önemli bölüm ü, içinde tanrıça y o n tu ­ su nu n d u rdu ğu kapı b içim indeki kaya oyuğu­ dur. M onte edilip sökülebilen ve olasılıkla a h ­ şaptan oyulm uş yontu günü m ü ze kalm am ıştır.

Midas Mezarı kaya anıtı. Yazılıkaya


Anıtsal kaya cephelerini taşçı ustaları yu­ karıdan aşağıya doğru işleyerek biçimlendiri­ yorlardı. Bu türd e işçiliğin en güzel temsilcisi, b itirilm em iş olması yüzün d en "Bitmemiş Anıt" olarak adlandırılan kaya cephesidir.

Bitmemiş A nıt. Yazılıkaya

P h ry g soyluları ölülerini ya kayaya oyul­ m uş m ezarlara ya da tü m ü lü s denen yığma te­ pelerin altındaki odalara gömerlerdi. Kaya m e­ zarlarının kim ilerinde cephe kabartm alarla süs­ lenmişti. B unlardan en güzeli Afyonkarahisar yakınlarındaki Arslantaş Mezarı'dır. M ezar anı­ tı adını, ard ayakları üzerinde du ran karşılıklı iki arslan kabartm asın dan alır. D aha cok krallar, prensler ve yakınları için yapılan tüm ülüsler ise Anadolu'ya yabancıdır ve ilk kez P h ry gler tarafından T rak ya ve M akedonya'dan getirilm iştir. Asya'da "kurgan" adıyla tan ın an tü m ü lü sle r ahşap kü çük bir mezar odasının ya da bazen basit bir ç u k u ru n üzerine toprak, e n ­ der olarak da küçük taş yığılarak yapılmışlardır. Bu türd e mezar anıtları çok yaygındır. Batıda Afyon'dan, güneybatı uçta, Antalya yakınların-


Büyük Kapıkaya Anıtı

daki Elmalı, güneydoğuda da N iğde yöresine değin uzanan bir alanda karşılaşılan bu gelenek, sonraları türlü biçimlere girerek, R oma ege­ menliği d ö n em inin içlerine dek sürüp gitmiştir. Phryg tü m ülü slerin in en yoğun olarak k ü m e ­ lendikleri yöreler ise G ordion ve A nkara çevre­ sidir. B unlardan en büyüğü G ordion'dadır. B ü ­ yük T ü m ü lü s denen ve Midas'a ait olduğu sa­ nılan bu anıt 300 m. kadar çapında ve 53 m. yüksekliğindedir. Ağaç halkalarından yararla­ nılarak geliştirilmiş dendrokronoloji çalışmala­ rı bu tü m ü lü sü n inşasında kullanılan ağaçların 720 yılında kesilmiş olduğunu ortaya ko y m uş­ tur. Bu odalar içinde cesetler ahşap sedirler üzerine giyinik olarak yatırılır; duvarlar çok renkli ve desenli kumaşlarla kaplanır, bazen de boyanarak dekore edilirlerdi. O dalarda kapı

Bir Phryg tümülüsünün kesiti


Ankara Gazi Osman Çiftliği’nden Geç Hitit etkili bir Phryg grifonu

yoktur. Y anlarına pek çok arm ağan bırakıldık­ tan sonra üzeri çoğu kez düz ya da semerdam tü rü n d e k i bir çatıyla kapatılan mezar odaları b ir daha hiç açılm am ak üzere taş, çam ur ve toprakla ö rtü lm üştü r. D aha basit kim i mezar­ larda ise oda yerine, ahşapla kaplanm ış dik­ dörtgen çukurlarla yetinilmiştir. M ezarın üze­ rine yığılan toprağın yüksekliği ölen kişinin

Gordion Büyük Tümülüs’teki ahşap mezar odası


önemine göre değişiyordu. VII. yüzyılın sonla­ rından itibaren Phrygler ölülerini, U rartular' daki gibi, yakmaya başladılar. T ü m ü lü sle rd e gömü sırasında ve daha sonra ölü kültüyle ilgili kimi törenler yapılmaktaydı. Bu nedenle, önle­ rinde taştan kabartm alarla süslü, sunak türü yapılara yer verilmişti.

Ankara-Bahçelievler at kabartması

H int-A v rup a kökenli bir dil kullanan Phrygler'in Fenike'den alınm ış b ir h a rf yazıları vardı. O kunabilm ekle birlikte henü z anlaşıla­ mayan Phryg diline ilişkin yazıtlar daha çok kaya anıtları üzerine kazınm ıştır. VIII. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak P hrygia’da kulla­ nılm ış bu alfabe batı kom şuları Lydialılar ve Y unanlılar’m k in e çok benzem ekteydi. Phrygler'in en özgün sanat dalı m obilyacı­ lıktır. Bu daldaki ustalık ve özgünlüğün en ö n­ de gelen nedeni bölgenin orm an y ö n ü nd en zen­ gin oluşudur. G ordion tüm ülüslerinde bulun an


Batı Yunan -A B>

Fr-yg

Lyd

A BB

~K .

A

A a T

A 4 8

FE F T

1

h i

'

M

A j^ ır

d

11 A 1

N

h

O

o

p p PP $ 5 i

T

r Y V "

F

Y P F

6 a T T

1 a

<D

$

TV

Y

A B C D E F G I K L M N

0 Q R S

j u V Y Ph Kh

Batı Yunan, Phryg ve Lyd alfabeleri

mobilyalar m arangozluktaki ü stün düzeyin en canlı kanıtlarıdır. M etal çivi kullanılm aksızın, b irb irin e ağaç çiviler ve geçmelerle tu ttu ru lm u ş masalar, tabureler ve sehpalar çoğu kez Phrygler'e özgü geom etrik bezekli oyma ve kakm alarla süslenm iştir. M obilya yapım ında yalnızca eşyanın işlevine uygun ağacın seçimi ile yetinilm eyip estetik b ir düşünceyle ağacın renk ve kokusu da göz ön ü n d e b u lu n d u ru lm u ş ­ tur. Sözgelimi sarı ve sert şimşir ağacının daya­ nıklılığının yanı sıra onunla güzel bir kontrast o luşturan, koyu renkli ceviz ile ardıç ve p o rsu ­


ğun kullanılm ış olması ilginçtir. K akm acılıkta, şimşir üzerine açılan 1-2 m m .lik yuvalara, hoş kokulu ardıçtan yapılmış kakm alar özel bir tutkalla yerleştirilmiştir.

P Tümülüsü’nden kakmalı tırnak

M idas dönem i G ordion'unda daha çok m o ­ bilyacılıkla ilgili olarak çalışan bir fildişi atölye­ si de vardır; ancak bu dal ahşap oymacılığı gibi çok gelişmiş değildir. G ordion'a gerek h a m ­ m adde ve gerekse işlenmiş du rum d a, köklü bir geleneğe ve çok sayıda atölyeye sahip Kuzey Suriye'den fildişi gelmiş olmakla birlikte, yerli atölyenin k endine özgü bir stili vardır. Özel­ likle ahşap kakm a parçası olarak görülen küçük


P Tümülüsü’nden kakmalı tabure

levhalardaki silahlı süvari, balık yiyen, kartal başlı karışık yaratık ve geyik kabartm aları, ince bacakları üzerinde yükselen hantal hayvan göv­ deleri ve baklava dilimi biçimli gözleriyle K u ­ zey Suriye, Fenike, Asur ve hatta U rartu'dan tü m üy le farklı ve K oloni Çağı'ndan beri etkin O rta A nadolu'ya özgü bir atölyenin ürünleridir.

Balık yiyen yaratık. Ahşap


Phrygler'in taştan yontu ve kabartm aları da vardı. G ordion'da M idas öncesi kent kapısını süsleyen kabartm alar Geç H itit sanatının etkisi altında yapılmıştı. Bu daldan g ü n üm ü ze ulaşa­ bilmiş en ilginç eser Boğazköy'deki Phryg sitadelinin kapılarından b irin in ö nü n d ek i niş içinde b u lu n a n yontu g rub u du r. Burada, y ü k ­ sek bir başlık giymiş olan K ybele iki yanında müzisyenleriyle birlikte ifade edilmiştir. Phrygler özellikle tunç işçiliğinde u z m an ­ laşmışlardı. Bu endüstri dalında esin kaynağı da­ ha çok güneyden, Suri­ ye’den geliyordu. Ö rn e ­ ğin yalnızca Büyük Tüm ülüs'te 175 fıbula, 170 kase, kazanlar ve çok sayıda kem er ele geçiril­ miştir. B unlardan bir bölümü Suriye ve Asur'dan armağan olarak ya da ticaret yoluyla gel­ mişse de, önemli bir bö ­ lüm ü G ordion'da Phryg sanatçılarınca dövme ve Kybele ve müzisyenleri. Boğazköy dökm e teknikleri kulla­ nılarak üretilm işti. B unlar arasında, g ü n ü m ü z ham am taslarının atası olan, ortası göbekli (omphalos) ya da kulpları makarayı and ıran ka­ seler, (T ) biçimli tutam akları boğa başlarıyla süslü kazanlar, kepçeler, kem erler ve çengelli


Göbekli tunç kase. Gordion

iğneler (fıbula) sayılabilir. Göbekli taslar doğu kökenli olm akla birlikte, bun lard an göbeğinin etrafı kabarık silmeli ya da gövdesi yaprak bi­ çimli kabartılarla süslü olanlar ile ağız kenarla­ rın ın etrafı m adeni bantlı, makara kulplu kase­ ler tüm üyle bu halka özgüdür. Bu her iki kap

A ğız kenarı Siren eklentili tunç kazan. Gordion


tü rü n ü n Phrygler'in gözünde, güncel k u lla n ım ­ la birlikte dinsel bir anlam ı da bulunm aktaydı. Giysilerin iki u cu n u tuttu rm aya yarayan ve aynı zam anda bir dekoratif öge olan, bazen taş ve kil kalıplarda dökülm üş, bazen de dövme tekniğiyle yapılmış fıbulaları A nadolu'da ilk kez VIII. yüzyılın ortalarından başlayarak Phrygler kullanm ıştır. Çoğu kez tapınaklara ve

Tunç Phryg fıbulaları. Gordion

mezarlara adak olarak da bırakılan fıbulalarm ayırdedici özellikleri, genellikle yarım daire ya da at nalı biçimli sim etrik bir gövde ile buna perçinlenm iş sivri uçlu bir yaya sahip oluşları­ dır. G ordion'da ele geçirilen fıbulalarm sayısı 1000'in üzerindedir. Bu türde m aden eserler VIII.-VII. yüzyıllarda hem en hem en tü m A k ­ deniz dünyasına ihraç edilmişti. İvriz kabart­ m asındaki U rbala'a'nm (Varpalavas) giysisinde süslü bir Phryg fıbulasm ın nasıl kullanıldığı en iyi şekilde görülebilir. Phrygler dokum acılıkta da başarılıydılar. Bu daldaki gelişmeye hiç kuşkusuz Orta A na­ dolu k o yu nlarm ın kaliteli yünleri yol açmıştı.


G ord ion tüm ülüslerin de duvarlara asıl­ mış halılar ile yerlere serilm iş keçelere ve süslü kum aşlara ait izler saptanm ıştır. N i­ te k im b u g ü n birçok A vrupa dilinde duvar halıları için k ullanı­ sözcüğü lan tapetes Phryg ce’dir. G ordion sitadelindeki VIII. yüzyıl yapılarında b u ­ lu nan binlerce d o k u ­ ma tezgah ağırlığı ve ağırşaklar Phrygler'de tekstil sanayinin ne Tukhana kralı Urbala’a denli gelişmiş o ld u­ Ivris kabartması ğu na kanıttır. Nakışlı P hryg d o k u m alarının en güzel örnekleri Ivriz kabartm ası ve Bor Steli'ndeki T u k h a n a kralı U rbala’a n ın giysisinde görülebilir. H e r iki ö r­ n ekte de kralın giysisi svastika (gamalı haç) m otifleriyle bezelidir. Bu türde Phryg kum aşla­ rı A nadolu soyluları arasında çok popülerdi. P hry g çanak çömlekçiliği oldukça ileri d ü ­ zeydeydi. A ncak D e m ir Çağ O rta A nadolu'sun­ da farklı etn ik gruplar yaşadığından seram ikçi­ likteki başarıların tü m ü n ü Phrygler'e bağlamak olanaksızdır. E tn ik gruplar ile çanak çöm lekçi­ lik arasında her zaman doğrudan doğruya bir bağ bu lu n m am ak la birlikte, b u dönem de K ızıl­


ırmak'ın doğu ve batısında farklı teknikte ü re tim ­ de b u lun an atöl­ yeler b u lu n du ğu anlaşılmaktadır. Batıda, G ordion, Ankara ve M i­ das Şehri gibi yerlerde Oturan

Yandan akıtacaktı testicik

ve buraya M akedonya'dan gelmiş olanlar daha çok metalik parlaklıkta gri ve siyah renkli kap­ ları tercih ediyorlardı. Yuvarlak ve tirfil ağızlı testiler, maşrapalar, şişkin karınlı, geniş ağızlı çömlekler ve bira servisi için kullanıldığı sanı­ lan, yandan akıtacağı süzgeçli küçük testiler en çok karşılaşılan kap biçimleri arasındadır. B unlardan bir b ö lüm ü biçim olarak da m adeni kapların taklididir. Az sayıda olmakla birlikte

Koç biçimli rhyton. Gordion


boya ile bezenm iş olanlar da vardır. Bunlardan kim ileri hayvan biçimlidir.

P Tümülüsü maşrapa. Gordion

K ızılırm ak 'm doğusunda, Boğazköy, Alişar, Alacahöyük, K ültepe ve Pazarlı gibi yerler­ de yaşayan Phrygler bu yöreyi M uşki, Tabal, K aşku gibi farklı etnik gruplarla paylaşıyordu ve belki de nüfus olarak azınlıktaydılar. Bu yüzden kendi çanak çömlek stillerinden çok yöresel geleneklere uym ak zorunda kalmış ol­ malıydılar. Bu yörenin çanak çömlekçiliğinde çok renkli bir bezeme anlayışı egemendir. Be-


zemede, açık renk zemin üzerine siyah boya ile yapılmış stilize geyik motifleri çok yaygındır. Bu tü rü and ıran boyalılar K ızılırm ak'ın batı­ sında da vardır; ancak burada bezeme genel­ likle geom etrik desenli çerçeveler içindeki, k on turları belirlenm iş, içleri ise noktalar ya da taram a çizgilerle d old uru lm uş arslan, dağ keçi­ si, boğa ve kartal m otiflerinden oluşturulm uş­ tur. H e r iki stilin ortaklaşa kullandıkları en belirgin m o tif kap yüzeylerindeki boş alanların d old uru lm asın a yarayan, pergelle çizilmiş tek m erkezli dairelerdir. Çoğu kez m adeni kapları taklit eden Phryg çömlekçileri hayvan biçimli vazoların yapım ında da büyük bir başarı sağla­ mışlardır. L Y D İA K R A LLIĞ I I. binyılda A nadolu'nun d ikkat çekici halk larınd an biri de Lydialılar'dır. Batı A na­ dolu'da Gediz ve K üçük M enderes yörelerinde otu ran bu halkın ne zaman ve nereden geldikle­ ri kon u su açık değildir. A ntik çağ yazarları o n ­ ları güneydeki Karialılar ile kuzeydeki AAysialılar ve Phrygler ile akraba gösterirler. H in t-A v ru p a karakterli bir dilleri olan Lydialılar'ın Batı Anadolu'da en azından II. bin yılın ikinci yarısından beri var oldukları ve H itit-L u v i k ökenine dayandıkları oldukça be­ lirgindir. H itit belgelerine göre burası Şeha (Gediz) Irm ağı Ülkesi adı altında küçük bir krallığın merkeziydi. Ancak VII. yüzyıl önce­ sindeki kültürleri k o n u su n d a yeterli bilgi yok­


tur. Bu erken dönem lerde H om eros onlardan Maion, T m olos dağının eteğindeki kentlerind en de Hyde olarak söz etm ektedir. A n tik dönem yazarları Lydia'da Atyad, H eraklid/Tylonid ve M erm n ad olarak üç ayrı kral sülalesinin egemen olduğunu bildirirler. B unlardan ilk ikisi h ak k ın d a yeterli bilgi yok­ tur. VII. yüzyılın başlarına doğru iktidar M erm nad sülalesinin eline geçti. Bu sülalenin 141 yıl kadar süren yö netim inde Lydialılar yalnızca A nadolu'nun değil, aynı zam anda Ya­ kın D oğ u'nu n önde gelen devletleri arasına girme başarısını gösterdiler. M erm n ad sülalesi­ nin ve tü m L ydia'nın bird en bire parlam asının en büyük nedeni altın m adenleridir. Bölgede daha önce hiç tanınm ayan bu soylu m adenin VII. yüzyılın başlarından itibaren başkent Sardeis'te işletilmeye başlaması Lydialılar'ı birden bire zenginleştirm iş ve güçlendirm işti. M erm n ad sülalesinin ilk kralı Gyges'tir (687-645). 665 yıllarında A sur kralı A ssurbanipal (668-627) ile diplom atik ilişkiler kurarak, Phrygler'den sonra Lydialılar üzerine yönelen K im m e r tehlikesini savuşturm aya ça­ lıştı. Bir yandan da batı ve kuzeybatı A nadolu'­ da genişlemeye çabaladı. Ü lkesinin sınırlarını M arm ara D enizi'nin güney kıyıları ve Ç anak­ kale Boğazı yöresine değin yaydı. 655 yılların­ da, altın m ad enlerinden sağladığı inanılm az güçle, A sur b o y u n d u ru ğ u n d a n kurtulm aya çalı­ şan ve kendisiyle yakın uzak hiç bir ilişkisi b u lunm ayan ıMısırlı I. Psam m etikhos'a İonialı


ve Karialı ücretli askerlerden destek birlikleri yolladı. B ü tü n bu çok yönlü askeri ve siyasi girişim lerine karşın Gyges 645 yılında Kimmerlerle yaptığı bir savaşta, savaş alanında öldü. O n u oğlu Ardys izledi. Bu kralın yedinci salta­ nat yılında (639) K im m erler ile kuzeybatı kö­ kenli göçebe T rerler birleşerek başkent Sardeis' i yağmaladılar. Ardys'i Sadyattes ve Alyattes (613-561) gibi krallar izledi. Alyattes d ö nem in­ de Lydia K rallığı'nın sınırları doğuda K ızılırm ak'a değin genişledi; göçebe K im m er te h d id in e son verildi ve batı kıyıdaki İon kent devletlerine (polis) karşı kim i başarılar sağlandı. M iletos (Balat) ile yapılan saldırm azlık antlaş­ m asını 600 yıllarına doğru Sm yrna'nın (Eski İzm ir, Bayraklı H öyüğü) yıkım ı izledi. Böyle­ likle Lydia, Ö nasya'nın adı bilinen devletlerin­ den biri d u ru m u n a geldi. Bu sırada İran'da M edler egemen olmaya başlamışlardı. İskitler ve Babilliler ile birleşe­ rek 612'de A sur İm paratorluğu'na son veren M edler kısa sürede K ızılırm ak'm doğu kıyıları­ na değin A nadolu'yu ellerine geçirdiler. Yoz­ gat'ın Sorgun ilçesi yakınlarındaki K erkenesdağ yerleşm esinin M edler tarafından bu za­ m an da k u ru ld u ğ u düşün ülm ek ted ir. Pteria adı­ nı taşıdığı sanılan bu dağ kenti 7 km. u z u n lu ­ ğ u nd a bir surla kuşatılm ıştır. Böylelikle Önasya'nm iki genç ve dinam ik gücü Lydialılar ile M edler karşı karşıya kaldılar. Bu iki devletin orduları 590 ile 585 yılları arasında K ızılırm ak kavsi içinde sonucu alma-


mayan savaşlar yaptılar. Beş yıl süren savaş sonuçta, 28 Mayıs 585 günü m eydana gelen ve çarpışma alanını g üp egündüz karanlık yapan bir güneş tutulmasıyla son buldu. Ç ü nk ü her iki taraf bu tutulm ayı tanrıların b ir barış uyarısı olarak yorum lam ışlardı. Bu güneş tutulm ası Miletoslu bilgin Thales tarafından daha önce­ den hesaplanmıştı. Böylelikle K ızılırm ak iki devlet arasında sınır çizildi. Alyattes'i oğlu Kroisos (560-547) izledi. M erm n ad sülalesinin bu sonuncu h ük ü m d arı, zenginlikleri ve cö­ mertliğiyle büyük bir ü n kazanmıştı. Bu sırada İran’da M edler'in yerini K yros'un y ö n e tim in ­ deki Persler almıştı. Sonuçta iki devletin o rd u ­ ları 547 yılı ilkbaharında K ızılırm ak kavsi için­ de karşı karşıya geldiler. Yaz aylarında üç ay kadar süren savaş sonuçsuz kaldı. Kroisos, eski­ çağların savaş geleneklerine uygun olarak, yak­ laşan kış nedeniyle, gelecek yıl aynı yerde yeni­ den olmak üzere geri çekilmeye başladı; ancak Kyros onu gizlice izledi ve Lydia başkenti Sardeis'in önlerine geldi. Sonuçta 14 g ü n lü k bir kuşatm adan sonra kenti ele. geçirerek Lydia D evleti’ne son verdi. Böylelikle A nadolu tü ­ müyle İranlılar'ın egemenliği altına girdi. Lydialılar süvarilikleriyle ünlüydüler. H erodotos onları Asya'da yiğitlikte kim senin bileğini bükemeyeceği savaşçılar olarak ta n ım ­ lar. Süvariliğin gelişmesinde bölgede yetişen soylu atlar ile uçsuz bucaksız otlaklar olum lu rol oynamıştı. Ancak Pers istilasından sonra onlar da giderek Phrygler gibi, m üzik, zevk ve


sefahat d ü şk ü n ü kim seler olarak nitelenmeye başlamışlardır. Lydia Krallığı merkezi karakterli bir yapı­ ya sahipti. K rallık belli bir sülaleye bağlı olarak babadan oğula geçmekteydi. B u n u n yanında zaman zam an varlığını duyurabilen çok zengin b ir tüccar sınıfı da bulu nu y ord u. Krallığın baş­ kenti Sardeis aynı zam anda uluslararası bir m etropol g ö rün üm ü nd ey d i. H erm o s (Gediz) vadisi içinde, T m oloslar'm (Bozdağ) kuzey etekleri üzerindeki yalçın kayalıkta kurulmuş b u lu n a n bu kent M idas'ın G ord ion 'un dan fark­ lıdır. G ü n ü m ü z e yeterli kalıntısı gelmemekle birlikte, sitadel güçlü surlarla çevriliydi. İçinde krallık sarayı ile öteki resmi binalar b u lun m ak ­ taydı. Aşağı k en t sitadelin batı ve kuzey etekleri üzerindeki geniş alanda k u ru lm u ştu r. Önceleri etrafına b ir sur çekilmesine gerek duyulm am ış­ tı. Bu yüzden de VII. yüzyılın ilk yarısı içinde K im m erler'in j^ağmalarma sahne olm uştu. VII. yüzyılın ikinci yarısı içinde kent 20 m. kalınlı­ ğında ve yüksekliği hala 10 m.yi aşan bir surla çevrildi. Y üksek taş beden üzerine m assif tek­ n ik te ve kerpiç bloklarla yapılmış bu duvar VI. yüzyılın ilk yarısı içinde payandalarla destekle­ nerek kalınlığı daha da arttırılm ıştır. Bunlar k e n tin doğu kapısının her hangi bir kuşatm a sırasında alttan tünel açılarak tahrip edilmesine karşı alınm ış önlemlerdi.


Sardes aşağı şehir suru ve doğu giriş kapısı

Sitadelin eteklerindeki aşağı şehirde de kimi resmi yapılarla bulunm aktaydı. Ö rneğin kuzey etekler üzerinde saptanan kireç taşından anıtsal teras duvarları bu yörenin Lydialılar açı­ sından önem taşıdığına ve resmi karakterine işaret eder; ancak bun lar günü m ü ze yalnızca parçalar halinde kalabilmiştir. E k on om ik e tk in ­ likler daha çok batı yakada, kenti bu yönde sı­ nırlayan Paktolos (Sart) çayı yöresinde toplan­ mıştır. N itekim altın arıtm a atölyeleri, m ücev­ herci dükkanları ve pazar yeri hep bu taraftadır. H alka ait kon utlar oldukça sade ve yoksul g ö rün ü m lüd ür. Taş temel üzerine yükselen kerpiç duvarları sazdan bir damla örtülüydü. Çok basit türde tek hücreli olarak inşa edilm iş­ lerdi. Boyutları 8.00 X 3.20 m. civarında olan hücreler dikdörtgen planlıdır. İç bölünm e ev h a lkın ın gereksinim ine göre ayarlanmıştır; ancak arada belirgin bir bölm e duvarı da yok­ tur. Bu nedenle bölüm lerin, tavan kirişlerine


asılan halı ya da kilim gibi dokum alarla sağlan­ dığı düşünülebilir. U zu n duvar üzerine açılmış b ir kapıyla girilebilen evlerin tabanı topraktır. İçerde kiler b ö lü m ü ile ocak ve fırına yer veril­ m iştir. K im i m ekanlarda, tabandan 1 m. yük­ sekliğinde ince ışık açıklıkları bırakılm ıştır. VI. yüzyılın ikinci yarısında, Phrygia'da olduğu gibi, k o n u tla rın duvarları dıştan boyalı kabart­ malarla süslü, pişmiş toprak levhalarla kaplan­ maya, çatılar da kirem itle örtülm eye başlamıştı. B unların y anında saz dam örtüsü de tümüyle u n utu lm ad ı. B üyük b ir nüfus b arınd ıran Sardeis'te krali nekropol 8 km. kuzeyde, M arm ara (Gygaie) G ölü 'n ün güney kıyılarında, halkın göm ü alanı ise Paktolos çayının ve aşahı şehrin h em en batı­ sındaki yamaçlar üzerindedir. L yd ia'n ın A nadolu'daki uygarlık mozayiğine katkısı daha çok ekonom i dalında o lm uştur. Bu halkın insanlık tarihi ve k ü ltü rü n e yaptıkla­ rı arm ağanlardan en ünlüsü parayı icat etmiş olmalarıdır. VII. yüzyılın ikinci yarısı içinde ortaya çıkan bu b u luşun do­ ğal sonucu olarak dünya ticaretinde değiş-tokuş u s u lü n ü n yerini para ticareti almış; böylelikle iş ve ticaret alanlarında yeni ve büy ük gelişmeler olm uştur. İlk sikkeler elektron denen altm -güm üş karışım ı bir m addeden yapılm ıştır ve biçim olarak baklaya benzerler. Ö n yüzleri ilk za­


manlar düz, sonra çizgili, daha sonra da resimli olan bu sikkelerin arka yüzlerinde bir, iki ya da üç adet derin dörtgen ya da üçgen çuk urluk bulunur. Resimli sikkelerin ön yüzlerinde ise önceleri krallığın arması olan arslan başı, p e n ­ çesi ya da iki arslanm karşılıklı ön bölüm leri yer alır. K roisos dön em ind e saf altın ve güm üş sikkeler de basılmaya başladı. Sardeis da rp h a ­ nelerinde basılmaya başlanan ilk sikkelerden çok kısa bir süre sonra Miletos, Ephesos, Samos (Sisam) ve K hios (Sakız) gibi İon kentleri de b u sistemi benimsediler. Ticarete büyük ilgi duyan Sardeis halkı küçük dükkan, halka açık gazinolar ve hatta genelevlerin sahibi ilk insanlardır. K e n tin d o ­ ğudan ve batıdan gelen ticaret yollarının kesiş­ tikleri bir noktada olması ve altın m adenlerinin varlığı halkın ticaret yaşamını pratik d u ru m a sokacak buluşlar yapmasına neden olm uştur. Sözgelimi ilk sikkeler bile paralı askerlerin ücretlerinin ödenmesiyle ilgili olmalıydı. L yd ia'n m eskiçağ insanını en etkileyen yö­ nü altın zenginliğiydi. Varlığı VII. yüzyılın başlarına doğru anlaşılan bu zenginlik Sardeis k e n tin in içinden akıp Gediz ırm ağına karışan küçük Paktolos (Sart) Çayı'nm alüvyonlarından sağlanıyordu. Efsanelere göre Paktolos bu özel­ liğini, d o ku nd uğ u her şey altın olan Phryg kralı M idas'tan almıştı. T a n rıların lütfü olarak bu özelliğe kavuşan M idas sonuçta elini attığı ek­ meğin bile altına d ön üştüğ ün ü görerek, açlık­ tan ölm em ek için tanrılara yakarır. Bu özellik-


ten k u rtu lm ak ister. Dileği kabul edilen krala Sardeis'teki Paktolos çayına gitmesi ve bu su­ yun kaynağında yıkanm ası söylenir. Midas da söylenenlere aynen uyar ve altından arınır; an­ cak bu özellik de Paktolos'a geçer. I. yüzyılda tüm üyle tü k en m iş olan bu alüvyal altın Lydialılar'ca önce cevher olarak elde ediliyor, sonra da atölyelerde arıtma iş­ lem lerinden geçiriliyordu. Sardeis kazılarında b u n la rd a n biri tüm üyle ortaya çıkarıldı. Atöl­ yeler Paktolos'un doğu kıyısı üzerinde kuru­ luydu. B urada cevherin içindeki yabancı ala­ şım lar çanaklam a yöntem iyle kurşunla eritile­ rek arıtılm akta, böylelikle de elektron denen beyaz altın elde edilmekteydi. A ncak altın ve g ü m ü şü n kolaylıkla belirlenebilen saflık dere­ cesine karşılık elektronda bu işlem güçlükler çıkarıyordu. S o ru n un çözüm ü K roisos döne­ m in de b ulu n d u . Sem enkasyon denen bu yeni y ön tem d e levha haline getirilmiş elektronun üzeri tuğla tozu ve tuzdan oluşan bir karışım ile örtülerek ısıtıldıktan sonra uzunca b ir süre kor h alinde bekletiliyordu. İşlem sonucunda gümüş tuzla birleşm ekte, böylelikle de altından ayrış­ m aktaydı. T a ştan duvarlarla çevrili arıtm a atölyele­ rin d e n b irin in ortasında bir sunak vardır. D ört b ir yanında, o turm u ş arslan y o ntu larının yer aldığı bu sunak yerel Ana T anrıça Kuvava yani Kybele'ye ilişkin olmalıdır. Ç ü nk ü Kybele özellikle A nado lu'n un batı kesim inde arslanlarla birlikte gösterilen bir tanrıçadır. VI. yüzyıla ait


Sardeis Kuvava (Kybele) Sunağı

bu sunak olasılıkla altın işçilerinin de tanrıça­ nın gözetim inde b u lu n d u k la rın ın kanıtıdır. B un u n yanında arslan b ir yandan da Lydia kral h an ed an ın ın simgesidir. Böylelikle atölyelerin kraliyet ailesinin den etim ind e çalıştığı da ifade edilmiş olabilir. Lydialılar da çok tanrılı b ir dine sahipti. Ancak Phrygler'deki gibi, burada da d inin en önde gelen öğesi K uvava adıyla anılan Kybele yani B üyük Ana idi. Bu eski ve köklü Anadolu tanrıçasına Lydia ülkesinde en azından II. binyılın ikinci yarısından beri tapm ılm aktaydı. M anisa yakınlarında ve Sipylos (Sipil) dağının kuzeydoğu etekleri üzerine oyulm uş, otu ran Ana T anrıça kabartması b u n u n en iyi kanıtıdır. T a n rıç a n ın Sardeis'te VI. yüzyılın ortalarında büy ük b ir tapm ağı bulunm aktaydı. H e n ü z yeri saptanam ayan bu tapmağı, Sardeis'te b u lu n m u ş


Sardeis’ten altın arıtma atölyeleri

m e rm e r b ir sunak üzerine işlenmiş kabartm a­ sından tanıyabilmekteyiz. 550 yıllarına tarihlenen bu sunak üzerindeki kabartm alarda Ana T a n rıç a İon düzeninde b ir tapınağın önünde ayakta durm aktadır. Lydia kralları aynı zam anda eski Y u n an tanrılarına karşı da b üyük bir ilgi duyuyorlardı. K rallar D elphoi ve D idym a'daki Apollon tapm akları ile Ephesos Artemisi' ni zengin arm a­ ğanlara boğuyor­ lardı. N ite k im Sar­ deis'te kutsanan ü n lü tanrıçalardan biri de Sardes Ar-

Sardeis’ten Tapınak modeli içinde Kybele


temisi (Artemis Sardiene) idi. L y dialılarca 2İmmw olarak adlandırılan tanrıçanın kentte büyük bir sunağı bulunuyordu. Bu iki tanrıçanın yanında bazen Lydialı olduğu söylenen Bakkhos yani Dionysos'un da önemli bir yeri vardı. H atta bu tanrı ü çlü sün ün Lydia halk ının dinsel inanışla­ rını yönettikleri söylenebilir. Lydia kral ve soyluları ölülerini, Phrygler'deki gibi yığma toprak tepeler altına gizlenen odalara gömüyorlardı. B urada da gö­ mülen kişinin önem ine göre odanın üzerine yığılan toprak artıyor ya da azalıyordu. T ü m ü lü s denen bu türde mezar anıtları Lydia bölgesinin çeşitli yerlerine dağılmıştı. Kral ve kral ailesinden gelenler Sardeis'in h em en kuze­ yinde, M arm ara Gölü kıyısındaki Bintepe m e ­ zarlığına göm ülm üşlerdi. Bu mezarlıktaki irili ufalı 100 kadar tüm ü lü sten ü çü n ü n krallara ilişkin olduğu sanılır. B unlardan 355 m. çapın­ da ve 61 m. yüksekliğindeki biri Anadolu'daki benzerlerinin en yükseğidir. H erodotos'un öv­ güyle sözünü ettiği ve Alyattes'e ilişkin o ld uğ u­ n u bildirdiği bu anıtın küçük göm ü odası (3.32 X 2.37 X 2.30 m.) zam an zaman ağırlıkları 16 tona ulaşan, özenle işlenmiş m erm erleşm iş k i­ reçtaşı bloklardan yapılmıştır. M ezar odası soy­ guncular tarafından yağmalanmıştır. A nadolu'­ ya Phrygler'ce tanıtılm ış tü m ü lü s göm ü gelene­ ğini benim sem ekle birlikte Lydialılar olasılıkla M ısır etkileri sonucunda kim i farklı uygula­ malara gitmişlerdi. Ö rneğin en başta mezar odaları ahşap yerine taştan inşa edilmiş; mezar


odasının ö n ü n e bir giriş ve kapı eklenm iş; son olarak da yığılan toprağın yanlara doğru kay­ mam ası için tepenin çevresine krepis denen taş­ tan b ir duvar örülm üştür. M ezar odalarına ce­ setler taştan sedirler (kline) üzerine yatırılmış­ tır. B un lardan bazıları ahşap bir mobilyayı an­ dıran şekilde ayaklarla süslenmiştir. K im i kü­ çük tüm ülüslerde, mezar odası yerine taş sandık tü rü k ü çü k b ir tekne oluşturulm uş, ceset bura­ ya d em ir çivilerle süslü ahşap b ir sandukaya konarak yerleştirilmiştir. G öm ü sırasında daha çok içkili bir tören yapılmıştır. B intepe nekropolündeki tüm ülüslere kar­ şılık Sardeis'te yaşayan orta ve daha aşağı sınıf­ tan halk ise Sart Çayı vadisinin özellikle batı yakasındaki yamaçlarda, çoğunlukla yumuşak kayalara oyulm uş küçük mezar odalarına ya da

Bir Lydia mezarı cephesi (VI.yy)


basit çukurlara göm ülm üşlerdir. 7. yüzyıldan itibaren yapılmaya başlanan bu tü rd e mezarlara daima bir drom os ile girilm ektedir. K im i mezar odalarının girişleri basamaklar ve kabartm alı stellerle belirtilmiş, üzerlerine de küçük bir tümülüs olacak biçim de toprak yığılmıştı. Çoğu Lydia Krallığı sonrasına, Pers egemenliği dö­ nemine ait bir, iki ya da ender olarak üç odalı bu mezarlarda cesetler genellikle kayaya oyul­ muş tekneler ya da ahşap mobilyaları taklid eden oyma bacaklı sedirler üzerine bırakılm ıştı. Bu tür mezarlar bir aile için yapılmıştı ve bu yüzden de zaman zam an açılacak biçim de d ü ­ zenlenmişlerdi. Bu alanda Birinci D ü n y a Savaşı öncesi ve sonrasında Am erikalı bilim adamları tarafından 1 154 mezar açılmıştır. Cesetleri yığma toprak tepelerin altındaki taştan odalara gömme adeti Lydia Krallığı'nın yıkılışından sonra da bir süre kullanılm ıştır. U şak-G üre yakınlarındaki, "K arun hâzinesi" olarak adlan­ dırılan zengin buluntularıyla ü n lü İkiztepe tüm ülüsleri bu çağdan kalmadır. B unların ya­ nında dikdörtgen planlı tek kişilik basit m e­ zarlar da vardır. Lydialılar'ın H int-A vrupa kökenli b ir dil­ leri vardır. T a m olarak çözülemeyen fakat Luvca ve Lykçe'ye yakın gö rün en bu dil Aram ice-Lydce ya da Y unanca-Lydce olarak kaleme alınm ış çift dilli (bilinguis) birkaç yazıt yardımıyla anlaşılmaya başlamıştır. Alfabeleri 26 harflidir ve b u n ların bir bölüm ü Y unanca ve Phrygce'dekilere benzer. Bu benzerlik her üç alfabenin F enike'den alınm ış olması nedeniyle­ dir.


T1'1IT<IAT7W|JMdVm/V1 ı »Nr</KA£<AMt A 141 Çift dilli yazıt. Üst Lydce (sağdan sola), alt Yunanca (soldan sağa), Sardeis

Lydia'da fildişi ve kem ik oymacılığı geliş­ miş olmalıydı. Ü n lü ozan H om eros bile Lydia' n ın fildişi oym alarından övgüyle söz etmiştir; ancak b u g ü n e kadar Sardeis kazılarında, bir m ezarda b u lu n m u ş küçük bir baş dışında, fildi-

Ephesos (sol-orta) ve Elmalı-Bayındır'dan (sağ) fildişi heykel­ cikler. Lydia atölyesi


şi eserlere rastlanabilmiş de değildir. Yanakları üzerine b ir çift hilal kazılı olan bu baş olasılıkla Ay Tanrıçası Artemis'e hizm et eden b ir rahibe­ ye aittir. 7. yüzyılın ikinci yarısı içinde ve 600 yıllarında Batı A nadolu'da etkin olan en azın­ dan iki fildişi atölyesinin varlığı, Ephesos Artem isionu'na sun ulm uş adak heykelcikleri ile Elmalı yakınlarındaki B ayındır tüm ülüsleri ve G ordion'da b u lu n m u ş olan heykelciklerden a n ­ laşılmaktadır. Birçoğu işlemeli Phryg kum aşla­ rıyla yapılmış yerli Anadolu giysileri giyen bu figürlerin gülüm seyen yüzleri ile uzu n badem e benzer gözlerinde İon özellikleri sezilebilmektedir. Buna karşılık dış hatlar Lydia tarzında yum uşak çizgilerle sınırlandırılm ıştır. Özelikle Elmalı-Bay m d ır tüm ülüslerinde ele geçirilmiş iki çocuklu kadın heykelciği tüm üyle İç-batı AnadoluLydia özelliklerine sahiptir. Biri, elle­ rinde Phryg türü çanak ile yonca ağızlı testicik tutan Ephesos Artemision'unda b u lu n ­ m uş kim i rahibe heykelcikleri ise iki parçalı giysileri ile Ephesos'tan İon etkili fildişi Samos ve belki de heykelcikler. İonia atölyesi


Ephesos etkilerini taşır. Bunlar, İon etk isin in daha yo­ ğ un olarak hisse­ dildiği farklı bir atölyenin ü rünleri sayılabilir. Sardeis'te 7. yüzyılın sonları ya da 6. yüzyılın başların­ Bozkır biçeminde da göçebe hayvan kemik oyma biçem inde eserler ü reten ilginç bir kem ik oymacılık atölyesinin varlığı da bilinir. A ltın ve gü m ü şü n bolca bulunm asıyla iliş­ kili olarak gelişmiş dallardan biri de k u y u m ­ culuktu. Lydialı kuyum cuların başarısı önce­ likle kralların kutsal alanlara gönderdikleri altın ve g üm üşten armağanları anlatan H erod oto s'u n satırlarında görülebilir; ancak ne yazık ki b un lar g ü n üm ü ze değin ulaşam am ış­ lardır. Buna karşılık şimdi Uşak M ü ze sin d e sergilenen K a ru n H âzineleri bu kon ud a çok iyi b ir fikir verecek kalitededir. H e r ne kadar Lydia K rallığı'nın yıkılışından hem en sonraya ait olmakla birlikte, bu eserlerin bir b ö lü m ü ­ n ü n Pers beğenisine göre, Lydialı kuyum cular tarafından Paktolos altınlarından yapıldığı k uş­ kusuzdur. Ayrıca Sardeis'li k uyum cuların başa­ rısı mezarlara bırakılm ış arm ağanlardan da izlenebilir. B unlar arasında ölü giysilerini süs­ leyen baskı kabartm a bezekli küçük levhalar,


rozetler, düğm eler ve altın şeritler önem li yer tutar. Lydia halkı süs eşyası olarak küpeye çok düşkündü. Bu d ü şkü n lük özellikle süvariler arasında da yaygındı. Bu yüzden Sardeis kazıla­ rında 50 altıri küpe ile küpe d ö k ü m ü n d e kulla­ nılan taş kalıplar b u lu nm u ştu r. B unlardan koç biçimli bir küpe oldukça ilginçtir. Bu ve b u n u n gibi altın eserler Lydialılar'm altın işçiliğinde çok yüksek bir beceri ile basitliğini yitirm iş uzun bir geçmişe dayanan çalışmaları oldu ğu nu ortaya koym aktadır. B u n u n yanında tekstil ve kozmetik sanayii de oldukça ileri düzeydeydi. Ayrıca VI. yüzyılın ilk yarısı içinde cam b o n ­ cuk ve dağ kristalinden ziynet eşyaları üreten yerli atölyeler de bulunuyordu. D aha çok b o n ­ cuk üretim iyle ilgili olan cam atölyesi, kenti doğudan çeviren kalın surun dış yüzüne bitişik olarak inşa edilmişti. Lydialılar'da dokum acılık çok gelişmişti. Burası yün boyacılığının m erkezlerinden biri olarak kabul ediliyordu. E n sevilen renk ergu­ van rengiydi. Başkent Sardeis önem li b ir tekstil sanayii merkeziydi. Burada üretilen gözkamaştırıcı renklerdeki halılar Pers krallarının saray­ larını süslemekteydi. B un un yanında altın sim işlemeli kum aşlar ve ten renginde transparant ketenler eski d ün yanın tanınm ış ü rünleri ara­ sındaydı. Lydia çok erken dönem lerden başlayarak batıdaki İonialı komşularıyla sıkı ilişkiler k u r ­ m uştu. Bu ilişki çömlekçilikte de açık b ir b i­ çimde izlenebilm ektedir. Ö rneğin VII. yüzyıl


Ördek biçimli vazo. Sardeis

öncesinde Lydia'da Y unanlılar'a özgü ProtoG eom etrik ve G eom etrik tü rde bezemeli kaplar kullanılıyordu. B u n u n yanında yöreye özgü eski bir tü r olan metalik gri renkli çömlekler ile kırm ızı zem in üzerine siyah renkle boyalı m o­ tifler içeren seram ikler de üretiliyordu; ancak b u n la rın kullanım ları yüzyıllar geçtikçe giderek azalıyordu. VII. yüzyılda Y unanlılar D oğu ül­ keleriyle k u rdu kları ticaret ilişkileri sonucu D oğulu m otiflerin üstün olduğu yeni bir çöm ­ lek bezeme tü rü geliştirdiler. Bu yeni biçem Lydia'da da kısa zam anda benim sendi. Bu tür bezem ede kapların yüzeyi genellikle açık renk astar üzerine kırm ızım sı bir boya ile yapılmış, otlayan yaban keçileriyle süsleniyor; arslan, yaban dom uzu, sfenks ve kuşlar da öteki m o ­ tifleri oluşturuyordu. VI. yüzyıla gelindiğinde Lydialı çöm lekçiler daha bağımsız çalışmaya ve kendi stillerini geliştirmeye başladılar. E skiden


biçim yö nü nd en de Y unan beğenisine bağlı kalan çömlekçiler tüm üyle kendilerine özgü bezeme ve kaplar yaratm a yolunu tuttular. Sardeis'te b u lu n m u ş ördek ve kayık biçimli kaplar bu yeni çalışmaların ürünleridir. Bu sanat dalının Lydia'ya özgü biçim i, bölgenin ünlü krem ve bakkaris adlı parfüm lerini d ü ny a­ ya yayma amacıyla yapılmış lydion denen vazocuklardır. K o nik bir altlık üzerinde yükselen, bazen yatay oluklarla süslenmiş bu türd e vazocuklar eski d ün yanın pek çok yerine ulaşmıştır. Bu yüzyılda çanak çöm leklerin boyanm asında Lydia özellikleri egemen olm uştur. Sarı, beyaz ya da tu ru n c u m su astar üzerine fırça oyunla­ rıyla damarlı m erm er g ö rü n ü m ü uyandıran dalgalı kuşaklar ya da yine aynı teknikle buklem si motifler yapılm a­ ya başlanm ıştır. Sardeis'te yaygın olarak üretilip ku l­ lanılan bu türde kaplara, A nadolu'nun Lydia e tki­ sinde kalmış pek çok k e n ­ tinde (Ephesos, Smyrna, D askyleion, Pitane, Larisa, K olophon, G ordion, M idas Lydion türü Şehri, Alişar) rastlanm ıştır. vazocuk Kraliyet sarayının esini ile geliştirilmiş ve fakat hiç bir zaman halka mal olm am ış bu türd e b e­ zemeli kaplar ve lydion'lar fazla uzu n öm ürlü olmamış, 500 yıllarında yani krallığın çökm e­ sinden hem en sonra kullanılm az du ru m a d üş­ m üştür. Lydia çömlekçiliği kom şu Phryg ve D oğu Y unan çömlekçiliğine kıyasla çok sönük


b ir gelişim göstermiş, hiç b ir zam an çarpıcı bir yapıya b ü rü nem em iştir. Lydia D oğu ve Batı dünyaları arasındaki k o n u m u y ü z ü nd en eşsizdir. Y u n a n lıla rla yüz­ yıllarca sıkı b ir k ü ltü r alışverişi içinde b u lu n ­ m uş olması nedeniyle onlara çok şey borçlan­ mış, b u n u n yanında kendi özgün niteliklerini de yitirm ed en ilginç b ir k ü ltü r sentezi yaratma başarısını göstermiştir. D e m ir Çağ Batı A nadolu halkları arasında K analılar ile L ykialılar da özel bir yere sahip­ tir. Batı A nado lu'n u n güneybatı kesim inde kısm en kıyıdan içerde yaşayan bu halkların H itit-L u v i kökenine uzanan birer geçmişi b u ­ lu nm aktadır. II. bin yıl m etinlerinde onlardan Karkişa ve L ukka olarak söz edilir. H e r ikisi de Lyd, P hryg ve Y unanlılar'm kullandığı tü rde bir alfabe yazısına sahipti; ancak bu diller he­ nüz tam anlam ıyla okunabilm iş değildir. II. bin yılda büy ük b ö lüm ü göçebe karakterli bir ya­ şam biçim ine sahip olan bu halkların belirli bir yerleşme yerleri yoktu. VIII. yüzyılın sonların­ dan itibaren kentler kurm aya başladılar. Özel­ likle L ykialılar'm ahşap m im ariyi yansıtan taşa oyulm uş m ezar anıtları Anadolu uygarlığında d ikkat çekici b ir yer alır. B unların en güzel örnekleri başta K santhos olmak üzere, Myra, L im yra, Pinara ve Tlos gibi Lykia kentlerinde görülebilir. Lydia D evleti'nin tarih sahnesinden 547 yılında çekilişinden sonra İranlılar birkaç yıl içinde Ege D enizi kıyılarına değin tü m A na­


dolu'yu ellerine geçirdiler. Bu tarih Anadolu için bir d ö n ü m noktasıdır. Yerli k ü ltü r gele­ neklerine darbe vuran Pers b o y u nd uru ğu 333 yılma değin iki yüz yıl kadar sürdü. Bu yeni dönem de yarımadaya özgü yerli k ü ltü r gelişi­ m in in yerini Y unanistan'dan gelen yeni etkiler ve b u n u n sonucunda ortaya çıkan Y un an k ü ltü ­ rü almaya başladı. Binlerce yıldır süregelen özgün Anadolu uygarlıkları son bulm uştu.


SEÇİLMİŞ TÜRKÇE BİBLİYOGRAFYA A K T Ü R E , S., Anadolu'da Bronz Çağı Kentleri (İstanbul 1994). A K U R G A L , E., Anadolu Uygarlıkları (İstanbul 1993). , Eskiçağda Ege ve İzmir (İzm ir 1993). , Hatti ve Hitit Uygarlıkları (İzm ir 1995). A L K IM , U .B , A L K IM , H ., B İL G İ, Ö ., İkiztepe (A n ka­ ra 1988). A L P , S., Hitit Çağında Anadolu (Ankara 2000). A R S E B Ü K , G., İnsan ve Evrim (İstanbul 1995). B A Y D U R , N ., Kültepe (Kaneş) ve Kayseri Tarihi Üzeri­ ne Araştırmalar (İstanbul 1970). B R A ID W O O D , R.J., Tarih Öncesi İnsan (çev. M . Glazer, D .A rısan G ünay) İstanbul 1995). B E L L İ, O ., "Urartular", Görsel Anadolu Uygarlıkları

Ansiklopedisi 1982: 140-208. } A n z a f Kaleleri ve Urartu Tanrıları (İstanbul 1999). B İL G İ, Ö ., Orta Karadeniz Bölgesi Madencileri (İstanbul 2001 ).

Ç A M B E L , H ., B R A ID W O O D ,R .J., Güneydoğu A na­ dolu Tarih Öncesi Araştırmaları (İstanbul 1980). Ç İL İN G İR O ğL U , A ., Urartu ve Kuzey Suriye Siyasal ve Kültürel İlişkiler (İzm ir 1984). , Urartu Tarihi (İzm ir 1994).

} Urartu Krallığı Tarihi ve Sanatı (İzm ir 1998). D A R G A ,M ., Hitit Mimarlığı I (İstanbul 1985). , Hitit Sanatı (İstanbul 1992).


D İN Ç O L ,A ., "Hititler", Görsel Anadolu Uygarlıkları An­

siklopedisi 1982: 18-120. -........., "Geç H ititler", Görsel Anadolu Uygarlıkları A n­

siklopedisi 1982: 121-138. D U R U , R .JKuruçay Höyük I-II (Ankara 1 9 94,1996). E R Z E N , A ., Doğu Anadolu ve Urartular (Ankara 1986). , Çavuştepe I (Ankara 1978). E S İN , U ., ilk Üretimciliğe Geçiş Evresinde Anadolu ve Güneydoğu Avrupa I-II (İstanbul 19 7 9 ,1 9 8 1 ). F R A N G IP A N E , M ., Yakın Doğu'da Devletin Doğuşu (çev. Z. İlk gelen ) (İstanbul 2002). K A R W IE SE ,S., Antik 1995).

Nümizmatiğe Giriş (İstanbul

K IN A L , F ., Eski Anadolu Tarihi (Ankara 1998). K O R F M A N N ,M ., Troia. Gezi Rehberi (İstanbul 1992). K O R F M A N N ,M .,

M A N N SPE R G ER ,

D .,

Troia.

Homeros İlyada ve Etkilen (İstanbul 1992). K O Ş A Y , H .Z ., A K O K jM .j-^/aoz Höyük Kazısı 1963-67 Çalışmalan ve Keşiflere A it İlk Rapor (Ankara 1973). , Alaca Höyük Kazısı 1940-48'deki Çalışmalara ve Keşiflere A it İlk Rapor (Ankara 1966). L L O Y D , S., Türkiye'nin Tarihi (çev. E. V arinlioğlu) (İstanbul 1997). NAUM ANN, 1975).

R., Eski Anadolu

Mimarlığı (Ankara

Ö Z F IR A T , A., Doğu Anadolu Yayla Kültürleri (İstanbul 2001 ). Ö Z G Ü Ç , T ., Kültepe-Kaniş (Ankara 1959).

,Altıntepe I -II ( Ankara 1966, 1969). , Demir Devrinde Kültepe ve Civan (Ankara 1971). , Maşat Höyük Kazılan I-II (Ankara 1978, 1982). , Kültepe-Kaniş (Ankara 1986). , İnandıktepe (Ankara 1988).


R O A F , M ., Mezopotamya ve Eski Yakın Doğu. A tlaslı B üyük U ygarlıklar A n sik lop ed isi 9 (çev. Z. K ılıç) (İstan­ bul" 1996). SE V İN , V ., "Frygler", Görsel Anadolu Uygarlıkları A n ­

siklopedisi 1982: 248-273. , "Lidyalılar", Görsel Anadolu Uygarlıkları A n ­

siklopedisi 1982: 276-308. , Anadolu Arkeolojisinin ABC 'si (İstanbul 1994). , Anadolu'nun Tarihi Coğrafyası I (Ankara 2001). T E K İN ,O ., Antik Nümizmatik ve Anadolu (İstanbul 1992). , Eskiçağda Para (İstanbul 1994). T U N A , C., Mağaralardan Kente (İstanbul 2000). , Kentten İmparatorluğa (İstanbul 2002). Y IL D IR IM , R Eskiçağda Anadolu (İzm ir 1996).


ANADOLU'DA YÜRÜTÜLEN BAŞLICA KAZILAR VE KAZICILAR Ö R E N YER İ

KAZANLAR

ACEM HÖYÜK

N im e t Ö zgüç

1962-79

A liye Ö zten

1989-

E m in B ilgiç-

1964-72

A D İL C E V A Z

BAŞ. -

b it iş yi

Baki Ö ğün A H L A T L IB E L

H am it Z .K oşay

1934

ALACAHÖYÜK

H a m it Z .K oşay

1935-83

M ah m u t A kok

A L İŞ A R

A L T IN T E P E

H atçe B altacıoğlu

1995

A yk ut Ç ınaroğlu

1997-

H . von der O sten

1927-32

R onald L .G orn y

1993-

T ah sin Ö zgüç

1959-66

V eli Sevin

1997-195

(Erzincan) A L T IN T E P E (Van)

E rsin K avaklı ANZAF

O ktay B elli

1991-

A P H R O D İS İA S

K en an E rim -

1967-83

HÖYÜĞÜ

B. K adish R. M archeseM .S.Joukow ski-

A R SLA N TEPE

A Ş IK L IH Ö Y Ü K

L ou i D elaporte

1932-38

Salvatore P uglisi

1962-83

A lba Palm ieri

1984-89

M arcella F rangipane

1990-

U fu k Esin

1989-


A Y A N IS

A ltan Ç ilin giroğlu

1989-

AZNAVURTEPE

K em al Balkan

1960-61

BABAKÖY

K urt B ittel

1936

BADEM AĞACI

R efik D u ru

1993-

BAK LATEPE

H ayat Erkanal

1995-

BELBA ŞI

E n ver B ostan cı

1960

B E L D İB İ

E nver B ostan cı

1959-60 1966-67

B E Ş İK T E P E

BEY C ESU LTA N

H ein r ich S ch liem an n

1885

M anfred K orfm an n

1982-87

Seton L loyd -

1954-59

Jam es M ellaart B İT İK

R em zi O ğuz Arık

1948

BOĞAZKÖY

H u go W in ck ler

1906-07 1911-12

K urt B ittel

1931-39

R u d o lf N au m an n

1952-75

P eter N e v e

1976-93

Jurgen Seeher

1994-

BÜYÜK GÜLLÜCEK

H a m it Z. K oşay

1957

BÜYÜK TEPE

A n to n io Sagona

1990-92

CA FERH Ö YÜK

Jacques Cauvin

1980-85

C A NH ASA N

D avid F rench

1961-69

Ç A R K İN İ

K ılıç K ök ten

1956

ÇATALHÖYÜK

Jam es M ellaart

1961-64

(Konya)

la n H od d er

1993-

ÇATALHÖYÜK

Robert J. Braidvvood

1935-36

A lw o von W ick ed e

1983-84

(Hatay) ÇA V İ T A R L A S I

A d n an M ısır


Ç A VUŞTEPE

A fif Erzen

1961-85

ÇAYBOYU

D a v id F ren ch

1970-72

ÇAYÖNÜ

H alet Ç am bel-

1964-86

Robert J.Braidw ood-

D E Ğ İR M E N T E P E

M eh m et Ö zdoğan

1986-91

R efik D uru

1973

U fu k E sin

1978-86

K urt B ittel

1937

(.Elazığ) D E Ğ İR M E N T E P E

(Malatya) D E M İR C İH Ö Y Ü K

M anfred K orfm an n

1975-78

Jürgen Seeher

1990-91

D İL K A Y A

A ltan Ç ilin giroğlu

1984-91

DO M UZTEPE

H elm u th T h.B ossert-

1949-52

U . B ahadır A lkım H alet Çam bel

1983-

DOM UZTEPE

E lizabeth Carter

1995-

(K.Maraş)

Stuart C am pbell

DÜNDARTEPE

K ılıç K ök ten -

1941-42

T ah sin Ö zgü ç ERBABA

Jacques Bordaz

1969-71 1974-77

E R N İS

A fif Erzen

1959-62

E m in B ilg iç E S K İY A P A R

Raci T em izer

1968-83

E T İY O K U Ş U

Ş evket A . K ansu

1937

F IS T IK L IH Ö Y Ü K

R einard Bernbeck

2000-2001

Susan P ollock F İK İR T E P E

K urt B ittel

1952-54

H alet Çam bel G E D İK L İ

U . B ahadır A lk ım

1964-67


G E L IN C IK T E P E

Salvatore P u g lisi-

1965-66

A lba P alm ieri G İY İM L İ

A fif E rzen

1972

G O R D İO N

G ustav K oerte

1901

A lfred K oerte

G Ö B E K L İT E P E

R ou d n ey Y ou n g

1949-74

G .K en n eth Sam m s

1988-

H arald H aup tm an n

1995-

A dnan M ısır GÖLLÜDAĞ

GÖZLÜKULE

R em zi O ğuz Arık

1934

Burhan T ezcan

1968

H e tty G oldm an

1934-39, 1947-49

G R İK İH A C İY A N

P atty J. W atson

1968,1970

G R İT İL L E

R ichard E llis

1981-84

GÜZELOVA

H am it Z .K oşay

1961

H erm ann Vary H A B İB ü Ş A Ğ I

Baki Ö ğün

1982-83

H A C IL A R

Jam es M ellaart

1957-60

R efik D uru

1985-86

HAKKARİ

V eli S evin

1997-2000

H A L L A N ÇEM İ

M ich ael R osen berg

1991-96

H AN İBRAHİM ŞAH

H ayri Ertem

1970-71

HARM ANÖREN

İlhan Ü n lü so y

1989,1991

M eh m et Ö zsait

1992-

D avid S. R ice

1951-52

HARRAN

1956, 1959

H A SH Ö YÜK

N u rettin Y ardım cı

1983-

L ou i D elaporte

1931-32

H alet Çambel

1943


H A SSEK H O Y U K

M .R .B eh m -B lan ck e

1979-86

HAYAZHÖYÜK

Jacob R odenberg

1981-83

H O C A Ç EŞM E

M eh m et Ö zdoğan

1990-1993

HOROZTEPE

T a h sin Ö zgüç-

1956

M ahnıu t A kok HÖYÜCEK

R efik D uru

1989-92

IL IP IN A R

Jacob R odenberg

1987-1997

İK İZ H Ö Y Ü K

U fu k E sin

1989

Savaş H arm ankaya U .B ahad ır A lk ım

1974-80

Ö nder B ilgi

1981-

İM A M O Ğ L U

E dib e U zu n oğlu

1980-87

İM İK U Ş A Ğ I

V eli Sevin

1981-86

İN A N D IK T E P E

Raci T em izer

1966-67

KALEHÖYÜK

T su gu o M ikam i

1986-

İK İZ T E P E

Sachih iro Omura K ALETEPE

N u r B alkan A tlı

1997-

K A L IN K A Y A

Raci T em izer

1972-73

K ARAAĞ AÇTEPE

H ein r ich S ch liem an n

1882

KARAGÜNDÜZ

V eli Sevin

1992-1999

Ersin K avaklı K A R A İN

KARAHÖYÜK

K ılıç K ök ten

1946-72

Işın Y alçınkaya

1986-

Sedat Alp

1953-58 1960-66 1977-92

KARAOĞLAN

R em zi O ğuz Arık

1938-41

KARATEPE

H elm u t T h.B ossert-

1947-57

U . B ahadır A lkım H alet Çam bel

1958-


K ARA YAV ŞAN

Raci T e m iz er

1965

KARAZ

H a m il Z. K oşay-

1942-44

K em al Turfan K A R G A M IŞ

L eonard W o o lley

1911-14, 1919-20

KAVAK

K ılıç K ö k ten -

1941-42

T a h sin Ö zgüç K A Y A P IN A R

Raci T e m iz er

1949

KAZANE HÖYÜK

Patricia W atten m aker

1992-

K IR K L A R E L İ

M eh m et Ö zdoğan

1993-

K İL İS E T E P E

N ic h o la s P ostgate

1994-99

KOCAGÖZHÖYÜK

A fıfE r z e n

1956

KOÇUM BELİ

Burhan T ezcan

1964-65

Sevim B u lu ç

1966-67

K O RUCUTEPE

M aurits van L o o n H ayri E rtem

1968-70 1973-75

K ÖŞKERBABA

Ö nd er B ilgi

1978-85

K ÖŞK H Ö YÜK

U ğu r S ilistreli

1981-89

K ULUŞAĞ I

U fu k E sin -

1989

Savaş H arm ankaya KUM TEPE KURBANHÖYÜK

J.W . S p erlin g L eon M arfoe

1934 1980-84

KURUÇAY

R efik D u ru

1978-88

K USU R A

W infred L am b

1935-37

K U ŞA K LI

A ndreas M üller-K arpe

1992-

K UŞSA R A Y

H a m it Z. K oşay

1966

KÜLLÜOBA

T uran E fe

1996-

KÜLTEPE

E rnst C hantre

1893-94

H u go W in ck ler

1906

B edrich H ro zn y

1925


T a h sin Ö zgüç

1948-

L İD A R

H arald H aup tm an n

1979-87

L İM A N T E P E

G üven Bakır

1979

H ayat Erkanal

1980-81, 1992-

M AŞA TH Ö Y Ü K

T a h sin Ö zgüç

1973-83

M EN TEŞE H Ö Y Ü K

Jacob R oodenberg

1997-

M U SU LA R

M ih riban Özbaşaran

1996-

N E V A L İ ÇORİ

Harald H aup tm an n

1983-91

NO RŞUNTEPE

H arald H aup tm an n

1968-74

ORMAN FİDANLIĞI

T uran Efe

1992-94

ORTAKÖY

A ygül Süel

1990-

Ö K Ü Z İN İ

K ılıç K ökten

1956

Işın Y alçınkaya

1990-

H a m it Z. K oşay

1938

Ş. A ziz K ansu

1961

E dib e U zu n oğlu -

1981

PAZARLI P E N D İK

Savaş H arm ankaya P E S S İN O U S

P ierre L am brech ts

1967-69

John D evreker

1987-

P İR O T

Ö zgen Karaca

1978-83

POLATLI

S eton -L loyd -

1949

N u ri G ökçe PULUR

H a m it Z. K oşay-

(Erzurum)

H erm ann Vary

P U L U R (Sakyol)

H a m it Z. K oşay

1968-71

SA K Ç A G Ö Z Ü

John Garstang

1907-08 1911

J. W aechter

1949

N im e t Ö zgüç

1978-88

SA M SAT

1960


SA R D E İS

H .C rosb y B utler

1910-14

G eorge M .H anfm an n

1958-76

Crawford H .G reenew alt

1977-

SEM A Y Ü K

M ach telt M ellin k

1963-80

SO SH Ö Y Ü K

A n to n io Sagona

1994-

SÖ Ğ Ü T T A R L A SI

H alet Ç am bel-

1964

Robert J.Braidw ood SU BER D E

Jacques Bordaz

1964-66

ŞA R K L I M AĞ ARA

E nver B ostan cı

1971,1982

ŞEH REM UZTEPE

H .M ü ller B eck

1982

ŞE M S İY E T E P E

M u h ib b e Darga

1978-89

TEKEKÖY

K ılıç K ö k ten -

1941-42

T a h sin Ö zgü ç T ELL AÇANA

L eonard W oo lley

1947-49

TELLELCLDEYDE

R obert J.Braidvvood

1935-36

TELL KURDU

A slıh an Y ener

1998-

T E L L T A İN A T

R obert J.Braidw ood

1935-38

T E P E C İK

U fu k E sin

1968-74

T İL K İ T E P E

W eld em ar B elek

1899

T İL M E N H Ö Y Ü K

Edward B .R eilly

1937-38

K irsop p L ake

1939

U . B ahadır A lk ım

1959-64 1969-72

TO PRAKKALE

E m iliu s C layton-

1879

D r. R eynolds H orzm u d Rassam

1880

C .F .L eh m an n -H au p t-

1898-99

W eld em ar B elek N ic h o la i M arr

1911-1916

I.A . O rbeli

1912

A fif E rzen -E m in B ilg iç

1959-61

A fifE r z e n

1976-77


TO PTEPE

M eh m et Ö zdoğan

1989

T R O İA

Frank Calvert

1865

H ein rich S ch liem an n

1870-73 1878-79 1887-89

W ilh elm D örpfeld

1893-94

Cari W . B legen

1932-38

M anfred K orfm ann

1989-

TURLUHÖYÜK

A. P errot

T Ü L İN T E P E

U fu k E sin G üven A rsebük

1962

1971-74

ULUCAK

A ltan Ç ilin giroğlu

1995-

V A N K ALESİ

I.A .O rbeli

1916

K irsopp Lake A fif E rzen -E m in B ilg iç

1938-40 1960

A fifE r z e n

1972-75

M .T an er T arhan-

1988-91

V eli Sevin Y A R IM B U R G A Z

Şevket A .K an su

1964-65

M eh m et Ö zdoğan

1986-87

G üven A rsebük

1988-90

Y A Z IR H Ö Y Ü K

Raci T e m iz er

1960

Y E N İD O Ğ A N

Raci T em izer

1972

G ürkan T ok lu YORTAN

YUM UKTEPE

1989

Paul G ou d in

1900-01

M. Chapot

1946-47

John G arstang

1937-39 1946-47

Z İN C İR L İ

V eli Sevin -

1993-1999

Isabella Caneva

2002-

F elix von L usch an

1 8 8 8 ,9 0 ,9 1 , 18 9 4 ,1 9 0 2


SOZLUK Açkı: Çanak çöm leklerin

yü zeyini d üzgünleştirm ek v e parlatmak için , ham ur deri sertliğin deyken yüzeye sert bir cisim le yapılan işlem ; perdah.

Aka: Bk. M iken. Akeramik Neolitik: N eo litik Çağ'ın, p işm iş topraktan çanak çöm lek yap ım ının b ilin m ed iği en erken evresi. M .Ö . 8500/8000-7000 dolayı.

Akroter: Sem erdam lı eski çatıların alın lık larının tep esin d e kullanılan bir bezem e öğesi.

Alınlık: D ik dörtgen planlı yapıların sem erdam lı çatıları­ n ın ön ve arka ceph elerind ek i üçgen öge.

Amulet: K ötülük leri uzaklaştırdığı, hastalıkları iyileştird iği ve uğur getird iğin e in anılan, doğal ya da insan eliyle yap ılm ış bir tür m uska ya da nazarlık.

Arsenik ya da arşen: M aden filizlerin d e çok yaygın bulunan m etal görü n üm lü basit cisim .

Astar: Çanak çöm leklerin yü zeyine sürülen su lan d ırılm ış kil.

Bibru:

H ayvan b içim li A kkadca sözcük.

kap

(rhyton)

anlam ına

gelen

Bit-hilani: Ö n ü n d e direkli bir giriş m ekanı bulunan, K uzey Suriye'ye özgü , çok katlı bir yapı türü. Bk. H ilan i.

Bulle(a): Ü stü n d e m ühür baskısı bulunan kil topağı. Ç öm lek, testi, sandık ya da kapıların açılm asını ö n ­ lem ek için kullanılır.

Buluntu: A rkeolojik kazılarda ele geçen insan elin d en çıkm a taşınabilir eşyalara verilen genel ad. Çanak çöm lek parçaları, m adeni eserler, h eyk eller vb.


Cella: T ap m akta tanrı yon tu su n u n bulu nd u ğu en kutsal oda.

Çanak çömlek: K ild en yapılan v e kap kacak olarak kulla­ nılan nesn elere verilen ad.

Çark: Çanak çöm lek yap ım ınd a kullanılan elle ya da ayakla d ön d ü rü leb ilen tabla. Ç öm lekçi çarkı.

Çivi yazısı: M ezopotam ya v e kom şu bölgelerde kil, ahşap, balm um u ya da m aden tabletler üzerine yazm ak için k ullanılan yazı b içim i, in ce uçlu kam ış bir kalem le yazılan işaretlerin çiviyi andırm ası n ed en iy le bu adla anılır.

Dendrokronoloji: A ğaçların y ıllık halkaları yardım ıyla yaş saptam a bilim id ir.

Depas ya da depas amphikypellon: in ce uzun gö v d eli, çift k ulp lu v e Troia'da çok sevilen bir kadeh türü, ilk kez H. S ch liem an n tarafından k ullanılm ıştır.

Devrik ağızlı çanak: K alıpta şek illen d irilm iş, koni b içim li bir çanak türü. G eç U ruk D ö n e m in e özgüdür.

Dikme: M im arlıkta, taş v e kerpiç duvarları güçlendirm ek için kullanılan ahşap kolonlara verilen ad.

Dromos: Ö zellik le yer altındaki m ezar odalarına girişi sağlayan, üzeri açık koridor ya da boşluk. Y unanca yol.

Einkom: İlkel bir buğday türü. K ızıl buğday. Ekoloji: D o ğ a b ilim lerin d e organizm a ile çevresi arasındaki ilişk ileri in celeyen b ilim dalı.

E l yapımı: Çanak çöm leklerin çark k ullanılm adan elde b içim len d irilm iş olm ası durum u.

Emmer: İlkel bir buğday türü. Fibula: T u n ç , altın ya da gü m ü şten yap ılm ış, giysi uçlarını tutturm aya yarayan veya süs am açlı kullanılan bir tür çen gelli iğne.


Figürin: G en ellik le d insel am açla tapın ım ya da adak eşyası olarak kullanılan insan ya da hayvan b içim li küçük heykelcik.

Hamur: Çanak çöm lek yap ım ınd a kullanılan sulandırılarak işlen ecek kıvam a getirilm iş kil.

Hatıl: M im arlıkta taş ve kerpiç duvarları güçlendirm ek için kullanılan yatay ahşap kirişlere verilen ad.

Hilani ya da bit-hilani: Ö n cep h esin d e sü tu nlu portiği b ulunan K u zey Suriye, G eç H itit d ünyasına özgü çok katlı bir yapı türü.

Hiyeroglif: R esim ve sim geler kullanan yazı sistem lerinin ortak adı. "Kutsal Yazı" anlam ına gelir.

Hoker: Ö len k işilerin mezara ayakları karna çekik olarak yerleştirilm esi. A na karnındaki bebeği tem sil ettiği sanılır.

Höyük: İn sanoğlun un b inyıllar boyunca aynı yerde ü st üste kurm uş olduğu yerleşm elere ilişk in yık ın tılard an oluşan yapay tepe. Arapça T el.

İdol: Tanrılara adak olarak su nulan taş ya da p işm iş top­ raktan soyu t heykelciklere verilen ad.

Karum: A surca lim an anlam ına gelen , pazar yerlerine verilen ad.

Kazı: Arkeoloji b ilm in in en tem el veri toplam a y ö n tem le­ rinden biridir. E ski uygarlıklardan gü n ü m ü ze ulaşan toprak altındaki kalıntıların ortaya çıkarılabilm esi için yapılan b ilim sel etk inlik.

Kazıma: U cu sivri ve kesk in bir kalem le çanak çöm lek ya da m adeni eşyalar üzerine bezek yapm a tekniği.

Kerpiç: İçin e sam an katılarak yoğurulan k ilin kalıpta biçim len d irilm esin d en sonra gü neşte kurutulm asıyla elde ed ilen en eski inşaat m alzem esi.

Kronoloji ya da tarihleme: Bir tarihlem e sistem i. A rkeolojide zam an faktörü çok büyük bir ön em taşır v e bun un saptanm ası için de çeşitli yön tem ler kullanılır. Göre-


ce ve m utlak olm ak üzere ik i tür kronoloji b ulu n ­ m aktadır.

Kurgan: Soylu k işiler için yap ılm ış, çoğu kez altında ahşap ya da taştan küçük bir göm ü odası b ulunan yığm a toprak ya da taştan m ezar anıtı. E şanlam lısı tum ulus.

Kült: Tanrılara gösterilen saygı v e b un un göstergesi olan törenlere verilen ad.

Mal: Çanak çöm lek term in olojisin de k ilin özelliklerini ifade etm ed e kullanılan bir deyim .

Malahit: D oğal bakır hidratlı karbonat. Pek sert olm ad ı­ ğın dan yontulabilir.

Megaron: D ar cep h eli, d erin lem esin e in ce uzun bir yapı türü. Ö n d e giriş holü ile arkasındaki ocaklı büyük salondan oluşur.

Miken : M Ö . 2. b in yılm ortalarında Y u n anistan ’da gelişen Aka u ygarlığını ifade etm ek için kullanılan bir terim . A d ın ı, P elep on n esos Yarım adası'ndaki M ykenai ken­ tin d en alır.

Mikrolit: M esolitik D ö n e m de ortaya çıkan m in ik taş aletle­ re verilen ad.

Minos: G irit'in efsanevi kralı. G irit'in T u n ç Çağı kültürleri bu adla anılır.

Nekropol: Y erleşim alanlarının d ışın dak i, ölülerin g ö m ü l­ düğü m ezarlıklara arkeolojide verilen ad. Eski Y ununca'daki nekros (kem ik ) ve polis (kent) sözcü k le­ rind en türetilm iştir.

Niş: Y apı duvarlarına açılm ış pencerem si kör boşluklar. Obsidyen: V olk an ik arazilerde bulunan volk anik cam. G en ellik le k esici, kazıyıcı aletlerin yapım ında kulla­ n ılırd ı.

Omphalos: E ski Y unanca'da "göbek". D elp h o i A pollon T apınağı'nda bulunan v e d ün yanın m erkezi old u ğu ­ na in anılan yuvarlak taş.


Ortostat: D uvar altlarında k ullanılan, d ik in e yerleştirilm iş, k im ileri kabartmalarla süslü taş levha ya da blok.

Panku(s): E ski H itit D evleti zam anında gen iş yetk ilerle d on atılm ış bir m eclis. Y üksek askeri ve idari görev­ lerde b ulunan ve g en ellik le kral a ilesin in yakınları olan yaşlı kişilerden oluşuyordu.

Prehistorya: İn sanoğlun un yazı bulunm adan ön cek i d ö­ n em lerin i ifade eden sözcük. T arih ön cesi.

Radyokarbon tarihleme: O rganik m addelerdeki K arbon 14 (C14) izotopu oranına bakılarak yapılan tarih b elir­ lem e yön tem i.

Resim yazısı: bk. H iyeroglif Rhyton: Tanrılara ya da ölü lerin ruhlarına sıvı adakları yapılırken k ullanılan, tek k ulplu, bazen hayvan, ayakkabı vb. b içim lerd e kutsal kap.

Semerdam: D ik dörtgen planlı yapının çatısın ın iki yana doğru eğim li olm ası durum u.

Sfenks: İnsan başlı, hayvan gövd eli karışık yaratık. Silindir mühür: Ü zerin e desen ya da yazı k azın m ış bir silind ir. M ü h ür yum uşak bir yü zey ya da kil tablet üzerinde yuvarlanarak desen ve yazılar p o zitif olarak görülürdü.

Sitadel: Çevresi surlarla k uşatılm ış, için d e yön etim sel ve d insel binaların bulu nd u ğu, yüksek bir tepe üzerine kurulm uş iç kale. A kropol.

Stratigrafi: Eski yerleşm e yerlerinde zam an için d e oluşan katm anlaşm aya verilen ad. D oğru düzgün saptanm ası h alin d e bir yerleşim yerinde birbiri ardına yaşam ış arkeolojik kültürlerin kronolojik gelişim i in celen eb i­ lir.

Sunak: T anrılar için yapılan her türlü kurbanın su nu ld uğu özel yer. A ltar da denir.

Tabama: Büyük Kral anlam ına gelen H ititçe sözcük.


Tablet: E ski çağlarda yazı m alzem esi olarak kullanılan, g en ellik le k illi topraktan, bazen de m adend en yap ıl­ m a dikdörtgen levha.

Tavananna: K raliçe anlam ına gelen H ititçe sözcük. Teli bkz. H öyük Terazzo: K ü çü k taş kırıklarıyla karıştırılan kireç harcın zem in e d ök ü lm esi, d ü zeltilip perdahlanm asıyla elde ed ilen d öşem e kaplam ası.

Tholos (çoğu l tholoi): A n tik çağ m im arlığında, dairesel p lanlı ve k onik çatılı her türlü yapı.

Tümülüs: bk. K urgan Ume ya da uma: Ö lü külü kabı. Y akılan ölülerden arta ka­ lan kül ve kem ikleri saklam ak üzere kullanılan kap.

Üç parçalı plan: M erkezi bir salon un iki yanına daha küçük oda d izilerin in k o n u m la n d ırıld ığ ı, U b eyt evleri ve erken M ezopotam ya tapm aklarında yaygın görülen m im ari plan.

Wabartum: K on u k evi anlam ında A surca sözcük. K ervan yolları ü zerindeki konaklam a birim lerin e verilen ad.

Yonga: Çakm ak taşı ya da ob sid yen çekird eğin den vurula­ rak parça kopartılırken ortaya çıkan parçalara verilen ad.


Profile for Cihan Eyri

Anadolu Arkeolojis  

Anadolu Arkeolojis  

Profile for cihaneyri
Advertisement