Page 1


Mehmet Eröz - Ali Güler Türk Ailesi

Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınlan


Eröz, Mehmet Türk ailesi / Mehmet Eröz - Ali Güler; editör: Alev Kâhya Birgül - Ankara: AYK Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, 1998. VI, 74 s.; 19.5 x 11.5 cm. (Atatürk Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi yayını: 150. Türk kültüründen görüntüler dizisi: 39). İçindekiler: Türk Ailesi/Mehmet Eröz. - Türklerde Aile ve Unsurları (başlangıçtan XII. yüzyıla kadar)/AliGüler. ISBN: 975-16-0990-9 1. AİLE - TÜRKİYE - ÖRF VE ADETLER I. Güler, Ali. II. Birgül, Alev - Kahya, ed. III. Türklerde aile ve unsurları (başlangıçtan XII. yüzyıla kadar). IV. K. a. V. Seri 306.85956


ATATÜRK

YÜKSEK

KURUMU

ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ BAŞKANLIĞI

Mehmet Eröz - Ali Güler TÜRK AİLESİ


Atatürk Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi Yayını: 150 Türk Kültüründen Görüntüler Dizisi: 39 Mehmet Eröz - Ali Güler Türk Ailesi ©Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, 1998 ISBN: 975-16-0990-9 İLESAM: 98.06.Y.0143-144 Birinci baskı: Milli Eğitim Basımevi, 1977 Editör Alev Kâhya Birgül

Sayfa Tasarımı Halit Ataseven Kapak Tasarımı Halit Ataseven Kapak Resmi Bahram Siyah Saray'da, Nizami, Hamse, Leningrad Saltykov Shchedrin Public Library, 1436. (Ed. E. Yu Yusupov, Miniaturen Illumination of Nisamı 's Hamsah, Taşkent 1985). Baskı Dumat Ofset Matbaacılık San. Tic. Ltd. Şti.

Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı G. M. K. Bulvarı 133, 06570 Maltepe-Ankara Tel: (312) 231 23 48-232 22 57 Belgegeçer: 232 43 21


İÇİNDEKİLER

Sunuş Türk Ailesi I. Aile Cemiyet ve Toplum II. Türk Ailesinin Yapısı G. Richard'ın Görüşü E. Durkheim'ın Görüşü Ziya Gökalp'in Görüşü Mehmet İzzet'in Görüşü Tenkid ve Değerlendirme 1. Erkek Hakimiyetini Kuvvetlendiren Deliller. 2. Türk Ailesinde İki Cinsin Eşitliğini Gösteren Deliller. a. Tek Kadın Alınması ve Kaç-Göç Olmaması

v 1 1 4 5 6 7 11 11 12 20 20


3. Türk Ailesinin Yapısında Sob (Sib, Klan) Devri İzleri III. Türk Ailesinin Nitelikleri (Vasıflan) a. Misafir Sevgisi b. Terbiyede Tabiîlik c. Tabiat Sevgisi IV. Bugünkü Türk Ailesinin Meseleleri Hakkında Birkaç Söz a. Sosyal Yapıdaki ve Kültürdeki Değişmeler. b. Ekonomik Şartlar Son Söz Kaynakça Türklerde Aile ve Unsurları (Başlangıçtan XII. Yüzyıla Kadar) I. Türklerde Aile ve Evlilik Tipleri II. Aile Fertleri ve Akrabalar A. Baba B. Anne C. Çocuklar. III. Türklerde Evlenme ve Bununla İlgili Törenler, Gelenekler Dizin

30 33 33 34 35 36 36 39 40 42

45 45 52 52 54 61 65 67


SUNUŞ

İnsanın bir erkek ve bir dişiden yaratıldığını biliyoruz. Bir erkekle kadın arasında meşru, makul, malum beraberliğin adına aile denir. Arapça'dan aldığımız bu kelimenin en eski Türkçemizdeki karşılığı ne idi? sorusuna cevap aramak yerine ev (üy) adını taşıyan özel mekân (dışı kıl, keçe vb. içi halı, keçe vb. halı, gilem/kilem) kelimesine bakarak bir fikre varabiliriz: Evlenmek/üylenmek, evermek fiilleri yanında ere varmak, kız vermek, kız çıkarmak fiilleri de bulunmaktadır. Bu fiillerden anlaşılıyor ki, Türklerde aile bağımsızlığın ilanı ve kişinin şahsiyet olmasının kabulü ile ilgili bir göstergedir. Aile, iki farklı cinsten insanın kendi rızalarıyla yaşça, makul beden ve kültürce uygun/yakışır olmak ve birbirlerinin namus bekçisi gibi görmek şartıyla bedenen ve ruhen birlikteliğin kurumlaştığı özel bir beraberlik anlamlı ve başka insanların da beklentilerini içinde taşıyan psikolojik, sosyolojik ve ekonomik etkileşim ve devamlılık merkezidir. İki zıt insan arasında izahı oldukça zor bir yaklaştırıcı gücün bir başka söyleyişle kaderin çekme ve çekiştirmesi sonucunda ilgi duyma, beğenme, hoşlanma,


sevme, vazgeçilmez olma basamaklarından biriyle, birbirlerini isteyen iki zıt cinsli, birbirlerine yakışabilen insanın mizaçlannı ortadan kaldırmadan, biyolojik, sosyolojik paylaşmalara hazır olmakla başlayan aile kurumu, cinsin devamının da kültürün zenginleşerek yaşamasının da en önemli araçlarından biridir. Acaba 21. yüzyılın eşiğinde medyatik bombardıman ile yüksek kent teknolojisinin arasına sıkışan insanı yalnızlıktan, kimsesizlikten, çaresizlikten, bedenî ve ruhî hastalıklardan ve ahlâksızlıktan kim koruyacak? Bize göre kadının veya erkeğin yahut çocukların en güvenli yaşama alanları onların ailelerinin içindeki dünyadır. Aile bu anlamda zarar görmediğimiz, göremeyeceğimiz, korunduğumuz, barındığımız, beslendiğimiz ve paylaşarak çoğalttığımız özel mekândır. Günümüzde güçlendirilmesi, desteklenmesi sosyolog, psikolog, hekim ve idarecilerin üzerine titremesi gereken kurum ailedir. Okullar veya semtler yahut şehirler veyahut izlenen kanallar ve programlar arasındaki farkı bütünleşmeyi yaralayan bir olumsuzluk gibi görmek ve dövünmek istemeyenler aileleriyle övünmenin yolunu aramalıdır. Temelleri sağlam atılmış devamlılığı eziyet olmaktan çıkmış kültürün ve neslin devamını sağlayan ailenin kurulması da bir dilek olmaktan çok, bilinç işidir: Atalarının birlikteliklerinin sırrını öğrenip, bilince dönüştürenler, torunlarına beraberliğin ne, niçin, nasıl olduğu konusunda örnek olabilirler.

Prof. Dr. Sadık TURAL


TÜRK AİLESİ Mehmet Eröz

I-Aile ve Cemiyet (Toplum) Sosyoloji, ailenin, klan ailesi ile başladığı görüşünü benimsemiştir. Gerçi Wundt gibi bazı sosyologlar, Güney Afrika'daki Boşiman veya Buşmen'lerin ailesini, ilk aile tipi, ilk cemiyet tipi olarak görüyorlarsa da, mesele kestirilip atılacak kadar kolay değildir. Bazı materyalist sosyologlar ise, insanlığın ilk devirlerinde ailesiz bir yaşama hali düşünüyorlardı. Bu iddia, ilmin verilerine uymamaktadır. İnsanlığın ilk çağlanndan beri ailesiz devir olmamıştır. Aile cemiyeti (toplumu), cemiyet aileyi yaratmıştır. Daha doğrusu ikisi iç içedir; klan topluluğu ve klan ailesi. Klan Durkheim'ın (ölm. 1917) ve diğer sosyologların belirttiği gibi, bölünmesi mümkün olmayan en küçük topluluk ünitesidir, parçasıdır. Bu topluluk, kültür adını verdiğimiz,


2 MEHMET ERÖZ

inanışlar, âdetler, kaideler bütünü ile, klan ailesini sosyal ve hukukî kayıt altına almıştır. Kültür, kişileri aşarak, bütün topluluğu kontrol altına alır; alileye biçim ve düzen verir. Aileye dışarıdan hükmettiği için, aile, sadece ferdî bir birleşmenin ürünü, kan hısımlığının mahsulü olmaktan çıkar ve sosyal kurum (içtimaî müessese) olmak niteliğini kazanır. Bundan ötürüdür ki aileye, içtimaî müessese (sosyal kurum) diyoruz. Klan ailesine düzen veren, onu bir kurum (müessese) haline getiren ruh, kaynağını ve gücünü, ilk cemiyetin topluluk şuurundan almaktadır. Bu şuur (bilinç), aileyi, tabiî bir birlik olmaktan öteye, sosyal müessese (içtimaî kurum) olmak durumuna getirmekte, böyle bir seviyeye ulaştırmaktadır. Sözü geçen bu topluluk şuuru (bilinci), Totemizm'dir. Totem adı verilen kutlu bir hayvan, bitki veya eşyada "mana" denilen kutlu bir gücün saklı bulunduğuna, gizli bir cevherin saklı bulunduğuna inanılarak meydana getirilen dinî ve sosyal sistemin bütününe, sosyal ilimlerde "Totemizm" denmiştir. Totemizm denen bu dinî ve sosyal sistemde, klan üyeleri, totemleri ile kendilerini hısım sayarlar ve aynı atadan türediklerine inanırlar. Bu ilk cemiyet insanın mantığına göre, totemi sözgelişi "kartal" olan bir klanın üyeleri, hem insan hem kartaldır. Klanın adı da, üyelerinin adı da kartal olur. Klan üyelerinin totemlerini öldürmeleri, felaket getirir, yasaktır, haramdır; bu cemiyetlerin diliyle "Tabu'Mur. Tabu olan yalnız o değildir; klan içindeki kadın ve erkeklerin de birbirleri ile evlenmeleri tabu'dur, yasaktır. Çünkü klan üyeleri aynı kanı taşımaktadır; hepsinde aynı cevher (mana) vardır, damarlarında dolaşmaktadır. Birbirlerine hısımdırlar, "mahrem"dirler, bacı ve kardeş sayılırlar. Bu durumda, klan dışından evlenme zarureti vardır ve bu hal "dışarıdan evlenme" (ekzogami)yi doğurmuştur.


TÜRK AİLESİ 3

İlk insanın, çevresine ve tabiata bakarak, yaratıcısını aramasından, Tann'yı aramasından ortaya çıkan Totemizm, klan dışından evlenme kaidesi ile, aile müessesesinin (kurumunun) koruyucusu olmuştur. Nüfus artışı, maddî alandaki gelişmeler yüzünden, insan toplulukları, çeşitli sosyal kademeleri aşarak imparatorluk seviyesine ulaştılar ve sonunda, "millet" haline geldiler. Bu bakış içinde, klan ailesinin yerini, başka aile tipleri aldı: Romalılarda ve Çinlilerde ailenin en yaşlı erkeğinin mutlak söz sahibi olduğu, "Pederşahi" (Ataerkil) aile tipi görüldü. Burada kadınların hiçbir söz hakkı olmayıp, hısımlık baba soyunu izlemektedir. Kadın erkeğin atalarının dinine bağlanmıştır. Burada din, atalar kültürüdür. Din ibadetlerinin yürütülmesi, aile işlerinin ve mal varlığının idaresi, aile başkanına ait haklardır. Oldukça büyük hacimdeki bu aile tipine benzeyen Slavlardaki "Zadruga" Ailesi, bir bakıma pederşahlığı andırır. Yakın hısımlar, ailenin en yaşlı erkeğinin idaresi altında yaşarlar. Mal varlığı Zadruga topluluğuna aittir ve aile başkanı tarafından idare edilir. Karısı kendisine yardımcı olur ve bu yaşlı kadının bir dereceye kadar söz hakkı vardır. Diğer bir tip, "Pederi" Ailedir. Burada baba söz sahibi olmakla birlikte, ananın da aile işlerinde fikri alınmaktadır. Pederşahlıktaki, astığı astık, kestiği kestik olan erkeğin yerini, ailenin reisi olan erkek almıştır. Miras ve hısımlık iki başlıdır (Agnatik ve Kognatik); yani hem baba soyunu, hem ana soyunu takip eder. Ziya Gökalp'e göre, Türkler ve Cermenler, pederşahine devrini yaşamadan, pederi tipe atılmışlardır. Zamanımızda ise, ana, baba, ve evlenmemiş çocukların meydana getirdiği küçük aileye, "Yuva tipi aile" (conjugal, izdivacî aile)


4 MEHMET ERÖZ

denilmektedir. Geçen yüzyılın başlarında, yazısız kaideleri toplamak suretiyle meydana getirilen Fransız Medenî Kanunu, bu yeni aile tipini pekiştirmiştir. Günün sosyal kültürel ve ekonomik şartlan da, bu ailenin gelişmesine yol açmıştır. Durkheim sosyolojisine karşı çıkan "içtimaî ilim" (Science sociale)'çilerin başı olan Le Play (ölm. 1882), Batı Avrupa sahillerinden Asya'ya kadar yüzlerce aile tipi üzerinde araştırma yapmış ve aralarında pek çok farklılıklar bulmuştu. Sosyal yapının, kültürün, ekonomik ve coğrafi şartların farklılığından ötürü bu aile örnekleri, Le Play tarafından, iki gruba ayrılmış ve altı tip olarak incelenmiştir. Ailenin geçirdiği gelişme çizgisini, anahtarları ile, yukanda açıkladığımız noktalarda izleyebiliriz. Bu açıklatıcı mahiyetteki girişten sonra, Türk Ailesinin yapı ve niteliklerine bakabiliriz. II- Türk Ailesinin Yapısı Fransız etnoğrafyacı ve etnologlardan Grenard, (19. asır sonlarında) Doğu Türkistan Türklerinin aile hayatı hakkında oldukça güzel bilgiler vermektedir. Buna göre, kadın kapalılığından burada eser yoktur. Diğer Türk boylarında görülen "kalın" (evlenme karşılığı kız babasına verilen mal veya para) yerine burada, "Toyluk" adı verilen bir hediye verilir ki, bunun mecburî tarafı da yoktur. Kadın yalnız ev içinde değil, tarlada, pazarda da hayat arkadaşının yardımcısıdır. Fiyat kesilmesinde çoğu zaman kadının sözü geçer. Kadın pazar işlerini yalnız da halledebilir. Bu iktisadi hüniyeti yanında, Türk kadınının hukukî hürriyeti de dikkat çekicidir. Karı koca arasında mal aynlığı prensibi var olup, evli kadın, malları üzerinde arzu ettiği hukukî işlemde


TÜRK AİLESİ 5

bulunabilir. Kadın, baba eviyle ilişiğini kesmemiştir. Boşanma halinde, yalnız babasının evinden getirdiği malı değil, aynı zamanda evlilik esnasında bu maldan harcanan kısmı da kocasından isteyebilir. Bura Türklerinde çok karılılık, ancak ilk karısının rızası alınmak şartıyla mümkün olabilir. Bu âdet pek yaygın değildir; ancak zengin tüccarlar arasında görülür. Bunlar da ikinci veya üçüncü kanlarını, ilk karılarının bulunduğu şehirden başka bir şehirde bulundururlar. Mollalar, ikinci, üçüncü evliliğe pek seyrek olarak müsade ederler, bunu sıkı kayıtlar altına almışlardır. Bu demokratik aile hayatı, adı geçen Fransız bilginini şaşırtmaktadır. Ona göre, Müslümanlığın Doğu Türkistan Türkleri arasında yayılmasından önce, buralarda pederşahî aile hayatı vardır. Sonradan, iktisadî ve içtimaî hayatın gelişmesi, kadın-erkek münasebetlerinin demokratlaşmasına yardım etti. Bu demokratlığı çok kereler, aile ahlâkının gevşekliği ile bir sayan Grenard, Türk millî âdetlerinin bozulmasını, törenin sarsılmasını, sık sık meydana gelen Çin istilâlarına bağlamaktadır. G. Richard'ın Görüşü Bu Fransız sosyologu, şehirli Türklerden çok, göçebe hayatı yaşayan Yakut, Kırgız ve Altay Türklerini incelemiştir. Bu bilgine göre, Türklerde aile tipi bir tek değildir. Onları, iktisadî ve içtimaî şartlara göre, çeşitli tiplere ayırmak gerekir: a) Yakut Türklerinde aile, maderî din çerçevesine girer. Hısımlık bağında esas anadır. Bununla beraber, Roma'daki "Pederşah"a (Ataerk'e) benzer bir "Maderşah" (Anaerk) yoktur. Ailede hâkim olan yine erkektir. Ancak bu erkek, ana tarafından olan dayıdır. Dışarıdan evlenme esası olduğuna göre, başka bir klana mensup olan erkek, kadının totemini kabul eder.


6 MEHMET ERÖZ

b)Kırgız Türklerinde aile, pederşahî bir manzara gösterir. Hısımlık bağında temel babadır. Totem dinin yerini atalar dini almıştır Her evlenme genç kadının kocasının aile dinine katılması demek olduğundan, bir takım törenler yapılır. Bu törenin izlerine, bugün Müslüman olmuş olan Kırgız boylarında rastlamak güç değildir. Evlenen kimsenin nişanlısına verdiği "Kalın" bu izlerdendir, c) Altay Türklerinde aile tipi, yukarıdaki iki tipin arasında orta bir tiptir. Erkek kadının ailesi arasına girdiği için, maderîliğe (ana ailesi tipi) olan yakınlığı gösterir. Fakat öte yandan erkek, kadına bir bedel ödemek zorundadır. Bu bedel, para veya hediye olmayıp, geçici bir iş yardımıdır. Kız ailesinin yanında görülen bu geçici hizmet, Altay Türklerindeki aile tipinin,Kırgızlarla ilişiğini gösterir. Böylece aşiret hayatı yaşayan Türklerde, üç tip aile hayatının bulunduğunu söyleyen bu Fransız sosyologu, Türkistan' m ve Türkiye'nin şehirli Türklerindeki aile hayatına da dokunur. "Yakut'lardan Osmanlılara" doğru giden bir ilerleme zincirinin bulunduğunu söyler. Hattâ bu zincirin, Japon sahillerinden Finlandiya'ya kadar uzanan bölgelerdeki aile müessesesinin gelişmesi ile de ilgili olduğunu belirtir. £. Durkheim'in Görüşü Durkheim, doğrudan doğruya olmamakla beraber, aile sosyolojisi bahisleri içinde, yeri geldiğinde Türk ailesi ile de ilgilenmiştir. Ona göre doğu Türkistan Türklerindeki demokrat aile tipi, Grenard'm sandığı gibi, eski pederşahhğın yıkılmasından doğmamıştır. Bu tipin, maderî (ana ailesi) tipinin değişmiş bir şeklinden ibaret olduğunu sanmaktadır. Nitekim, en geri Türk ulusu sayılan Yakut'larda, bu maderî aile (ana ailesi), "Sib" adını taşıyan bir grup olup, bugün ailede bulduğumuz


TÜRK AİLESİ 7

bütün hukukî nitelikleri taşımaktadır. Şüphesiz bu tip içinde küçük aileler vardır. Fakat bunlar geçici hayat tarzlarıdır. İçtimaî zümrenin hiçbir müdahalesine maruz değildirler. Hısımlık, aynı Sib'e bağlı olmaktan ileri gelir. Biz bunu Yakutların aile adlarında da görüyoruz. Her Yakut kendi Sib ismi ile anılır. İngiliz etnograflarının verdiği bilgilere dayanan Durkheim, diğer taraftan Kırgız'lardaki ailenin pederi (baba ailesi) olduğunu söyleyen Gross'un görüşünü tenkit eder. Alman sosyologu Gross'a göre, Kırgız ailesi pederidir ve çoban olan bu Kırgız boylarında, hayvan yetiştirmek için ailenin fazla sayıda olmasına lüzum vardır ve ancak dış tehlike anında bu aileler, pederşahî (ataerkil) aile içinde birleşirler. Durkheim, bu görüşleri tenkit ederek, Gross'un dar bir iktisadî görüşle hâdiseleri incelerken, ailenin ne demek olduğunu gözden kaçırmış olduğunu söyler. Aile, bir takım hukukî ve içtimaî (sosyal) bağların toplamı olduğuna göre, meseleyi bu bakımdan ele almalıdır. Ziya Gökalp'in Görüşü 1908'lerde, Türkiye'deki Türk kadınlığı büyükbir değişme geçiriyordu. Türk aile hukuku ve telâkkisi çöküntü geçiriyordu. Bu içtimaî mesele(sosyal sorun), okumuşları, milletini sevenleri derin derin düşündürüyordu. Birinci Dünya Harbi'nin çalkantı ve sıkıntıları içinde bocalarken, 1917 yılında yeni bir aile hukuku geliştirildi. İslâm hukukuna bağlı kalan bu kanun, evlenme işlerine devletin karışması esasını getirdi. Meselâ, nişanlılık sözleşmesinin hukukî bakımdan bir evlenme başlangıcı olmayacağı, hâkimin karan olmadıkça devletin memuru önünde yapılmayan evlenmelerin kanunca tanınmayacağı gibi oldukça günün şartlarına uygun maddelerle, aile hayatı düzene konuldu. Bu kanunun en mühim maddeleri


8 MEHMET ERÖZ

çok kanlılık ile boşanma meselelerinde görülmüştür. Kocanın ikinci bir karı sahibi olması, ilk karının buna razı olmasına bağlıdır. Boşanmayı gerektiren meselelere bakmak üzere, "aUe meclisleri" kurulmuştur. Bu kanun, bir iki yıl yürürlükte kaldıktan sonra, 1919'da işgal devletlerinin müdahalesi yüzünden, Padişah hükümeti tarafından ortadan kaldırıldı. Son yıllara kadar Suriye, bu kanunu kullanmakta idi. Bir yandan böyle bir sosyal çevre içinde yetişen Gökalp, millî kültür kaynakları ve Batılı bilginlerin fikirleri ile, aile müessesesi hakkındaki düşüncelerini, bir yumak haline getiriyor, sistemli şekle sokuyordu. Gökalp'in düşünceleri Avrupalı bilginlerinkinden ayrı olarak, ıslahatçı, reformcu bir gaye taşır. Gökalp, Durkheim' m fikrine dayanarak, Grenard' m Doğu Türkistan Türk ailesi hakkındaki düşüncelerini çürütmeye çalıştı. Bura Türklerinde kadın erkeğe eşit bir aile üyesidir. Bu eşitliğin, kuvvetli bir pederşahlığm yıkılışından ileri gelmesi gerekmez. Bütün Türklerde aile, pederşahlık çağını geçirmeden, doğrudan doğruya maderîlikten (ana ailesi tipi), pederîliğe (baba ailesi tipine) atlamıştır. Bir kavmin çeşitli dallarında, başka başka aile tipleri olması kabul edilemez. Şartların başkalığına rağmen, ana karakter kendisini korur. Bu yüzden Türk ailesinin Yakut'larda maderî, Kırgız'larda pederşahî, Altaylılar'da ikisinin ortası bir tip olduğu yolundaki fikri reddetmek lazımdır. Pederşahîlik (Ataerkillik) Türklerde hiçbir zaman görülmemiştir. Yakından araştırılırsa, Türk ailesinin seciyesi (karakteri) her zaman birdir. Hattâ Yakut'lardaki maderî şekli bile tamamıyla maderi olmayıp pederi, yani iki cins hukuku arasında eşitlik gören bir şekildir. Gökalp, bu konuyla ilgili olarak, Rus etnograflarından Seroşevsky'nin (1896) bir araştırmasına dayanmakta


TÜRK AİLESİ 9

ve Yakut'lardaki iki cins totemin varlığını belirtmektedir. Bu Kırgız'larda da vardır: pederşahî sayılan Kırgız ailesinde, ocak kutluluğuna yalnız atanın, baba ceddinin değil, aynı zamanda ana ceddinin (atasının) da girdiği bir gerçektir. Kısacası Türk sosyologuna göre, gerek Doğu Türkistan Türklerindeki, gerek Yakut ve Kırgız'lardaki aile tipi, çevre ve medeniyet şartlarından meydana gelen ikinci derecedeki farklar bir yana bırakıldığı takdirde hep aynı aile seciyesinin, yani eşitlikçi, demokrat bir ev hayatının ifadesidir. Türkiye Türklerinde aile hayatını araştıran Gökalp, başlıca dört çağ buluyor: Boy, Ocak, Konak ve Yuva. Demokratik karakter, dört çağda da görülür. Bunlardan boy, sosyolojideki Klan yaşayışını andırmaktadır. Boydaşlar, hep aynı boy adını taşırlar. Karşılıklı bağlılık ana tarafındadır. Bununla beraber, saygı sahibi olan kimse dayıdır. Anadolu Türklerinin çoktan geçirmiş olduğu bu çağı, bugün Doğu Sibirya'daki Yakutlar yaşatmaktadır. Yakut Türklerinin "Sib" adını verdikleri bu aile-klân'ın, bizde bugün kan bağlılığını ifade eden kelimelerden biri olan "Sop"la ilgili olması muhtemeldir. Boy'dan sonra ocak çağını bugün Kırgız Türklerinde görüyoruz. Bu ocak tipi sosyolojideki pederşahlığa misal olarak gösterilmektedir. Ocak, boy'da olduğu gibi, yüzlerce üyeden meydana gelmez. Klan birliğinden, totem bağından eser yoktur. Bunun yerine, bir baba tarafından idare edilen ve üye sayısı coğrafî ve iktisadî şartlara göre değişen bir ev hayatı oluşmuştur. Yukarıda gördüğümüz gibi Richard bu tipi pederşahî sayıyordu. Gökalp'e göre bu doğru değildir. Çünkü pederşahî tipteki aile hayatında atalar dini, yalnız babanın ruhunu tanır. Meselâ Çin'e ait tipte görüldüğü gibi. Halbuki,


10 MEHMET ERÖZ

eski Türklerde ve bugünkü Kırgız Türklerinde ki aile tipi, hem baba hem ana ceddini (atasını) tanır ve kutlu sayar. Şu halde eski Türklerde pederşahi aile tipinin varlığım kabul etsek bile, bu kendine mahsus ayrı bir pederşahlıktır. Geriye kalan, konak ve yuva çağları, Türkiye Türklerinin aile tarihi bakımından çok mühimdir. Gökalp'e göre konak, Arap, Fars ve Bizans tesirleriyle ortaya çıkmıştır. Önceki tiplerde oldukça serbest ve cemiyet içinde bulunan kadın, konak tipinde, Avrupalıların çok mübalâğalı hikâyelerle tasvir ettikleri "harem" yaşayışı içine sokulmuştu. Bununla beraber, Türk aile hayatının kavmî seciyesi (soydan gelme karakteri), dış tesirlere rağmen, büyük şehirlerden uzak yurt köşelerinde, köylerde, kasabalarda ve göçebe oymaklarında kendisini korudu. Tanzimat sıralarında, bütün içtimaî müesseseler (sosyal kurumlar) gibi, aile müessesemiz de çözülmeye yüz tuttu. Sosyal ve kültürel değişimler, Avrupa ile temas, sanayileşme, iktisadî yaşayışın başkalaşması, harem ve selamlık'tan ibaret konağın, hem yapısını, hem de ruhunu değiştirmeye başladı. Gökalp' in deyimi ile, "konak, yuva olmaya başladı". 1971 Kanunu'ndan sonra, 1926'da kabul edilen Medenî Kanun, bu gidişi hızlandırdı. Kadm ve aile hayatındaki bu değişmelerde, Gökalp'in fikirlerinin büyük tesiri olmuştur. Gökalp, Durkheim'm, "hastalıklı ve sağlıklı sosyal yapılar" görüşünden hareket ederek, dış tesirlerin Türk ailesini ve sosyal yapısını hastalandırdığını, iyileşmesi, sağlığa kavuşması için, millî seciyesini, millî karakterini tekrar kazanması gerektiğini söyler.


TÜRK AİLESİ 11

Mehmet İzzet'in Görüşü Türk sosyolog ve ahlâk felsefecilerinden Mehmet İzzet'in görüşüne göre Gökalp'in fikirleri, pratik ihtiyaçların tesiri altında kalmıştır. Gerek Gökalp, gerek onun arkasından yürüyenler, "Türkiye'de İslâm hukukunu ilga ederek, kadının mevkiini düzeltmeyi ve umumiyetle Garp cemiyetlerinde görülen aile hayatını kurmayı isterken, bu hareketin eski Türk an'anesine, yasasına, millî benliğine dönmek tarzında tefsir olunması ve bu suretle fazla teveccüh ve muhabbetle karşılanmasını temin eylemeyi" düşündüler. Birbirlerinden ayrı yaşayan Türk kavimlerinde ayrı aile tiplerinin bulunacağını kabul etmek, ilmî bakımdan doğru sayılmalıdır. Bu düşüncede olan M. İzzet'e göre, bunun sebebi şudur: bu Türk zümreleri aynı din ve ırka mensup olmakla beraber, birbirinden ayrı yerlerde, başka başka iktisadî ve içtimaî şartlar altında yaşamışlardır., zaman ve mekân bakımından büyük farklılıklar vardır. Bu sebepler Türk zümreleri arasında aynı aile tipinin bulunmasına engel teşkil etmektedir. Tenkit ve Değerlendirme Birbirinden oldukça zıt olan bu görüşleri tenkide tâbi tutmadan ve onlar hakkında bir değerlendirme yapmadan, önce, Türk ailesi hakkında bilgi veren başka kaynaklara, ana kaynaklara baş vuralım ve bu ek malzemenin yardımı ile bir sonuca ulaşmaya çalışalım. Çin yıllıklarını, vesikalarını incelemiş olan Eberhard, buradaki Türklerle ilgili bilgileri topladığı eserde, Hun Türklerindeki aile hayatı hakkında şu malûmatı veriyor: "baba egemenliği (hâkimiyeti) görül-


12 MEHMET ERÖZ

mekle beraber, münferit boylarda ana egemenliği izleri görülür, meselâ veraset işinde H'yunğ-nu'larda (Hun'larda) ana hükmü mevcut olabilir." Türkler hakkındaki bu en eski vesikanın gösterdiği gibi, Türk ailesinde esas söz sahibi babadır. Tek tuk bazı olaylarda ananın sözü geçtiği ve miras işlerinde kadın hükmü olduğu, belirtiliyorsa da, bu ikinci derecededir. Aşağıdaki vesikalarla göstermeye çalışacağımız gibi, Türk ailesi, pederşahî bir devir geçirmiş olabilir. Bu pederşahlık (ataerkillik), Roma'daki gibi olmayıp, Türk'lere has bir pederşahlık olmalıdır. Bu hususu Gökalp ve Prof. Fındıkoğlu da bir ihtimal olarak kabul etmektedirler. Erkeğin birinci plânda olması, erkek çocuğun el üstünde tutulması, kaç göç olmaması, yaşlı kadının söz sahibi bulunması, tek kadın alma gibi hususlara bakınca da, bunun yumuşak bir pederşahlık olduğu anlaşılıyor. Yahutta, Gökalp'in "pederi" dediği tiple, pederşahlık arası bir aile hayatı. Şimdi tekrar vesikalara başvurarak, konuyu biraz daha açalım. 1- Erkek Hâkimiyetini Kuvvetlendiren Deliller Gök-Türk yazılı suci kitabesinde evlenebilmek için kız tarafında verilen para veya mal şeklindeki bedele, "Kalın" deniyordu. Bu kelime Kaşgarlı Mahmud'un Divân'ında(1074) "Kalınğ" şeklinde geçer. Adı geçen Türkbilginine göre, bu bedeli ödeyen kimse, kızı almaya hak kazanır. İbn Fazlan'ın (921-922) onuncu yüzyılda Oğuzlar, Peçenekler slavlaşmayan Bulgar'lar ve Hazar'lar hakkında verdiği bilgiler, aynı mahiyettedir. Kaim ödendikten sonra, kadın, erkek hâkimiyeti altına girmektedir. Çin yıllıklarında bahsedilen, ve sosyolojide "Leviratus" diye geçen dul kalan çocuksuz kadını, aile


TÜRK AİLESİ 13

içindeki bir erkeğin alması âdeti de, bu erkek hâkimiyeti fikrini kuvvetlendiriyor. Kadının şu rolü, erkeğin kudreti, o günün içtimaî ve iktisadî şartlan göz önünden uzak tutulmadığı takdirde, sözü geçen âdetin, sosyolojik yönden ahlâkî sayılmasına hiçbir engel yoktur. Orta Asya Türkleri arasında uzun araştırmalar yapmış olan Radloff (1870-1880'ler), Türk ailesi hakkında doyurucu bilgiler vermektedir. Türk ailesinde erkeğin ve kadının yeri hakkında, verdiği "misallere göz gezdirelim. Radloff diyor ki, Altaylı'larda "kadın erkeğe tamamıyla tâbidir., onun ismini anmaya cesaret edemez, ona seslenirken 'apşıyağım' (efendim) der; kayınpederinin eşiğinden içeriye adım atamaz ve başını açıp ona gösteremez. Kadın, erkeğin her emrini yerine getirir ve onu her zaman desteklemeye çalışır. Buna mukabil erkek de kadına karşı muayyen bir saygı tavrı takınır, başkaları yanında onu 'apakayım' (karıcığım) diye çağırır, arkadaşları yanında hiçbir zaman onunla eğlenmez ve şakalaşmaz. Bir erkeğin bir kadına dayak atması duyulmamış bir şeydir, fakat bununla beraber erkek onu ikinci sınıftan sayar. Bu cihet bilhassa Altaylıların veraset işinde kendisini göstermektedir. Bütün mal ve mülk, ancak erkek çocuklarla erkeğin akrabalarına intikal eder. Birçok erkek çocuk varsa, ancak babanın ölümü esnasında evde yaşamakta olanlar varis olur. Fakat baba hayatta iken kendi başına ev kurmuş olanlar, yani babalarından kendi hisselerini (ençi) alanlar, verasete iştirak hakkından mahrum edilir. Evde kızlar kalmışsa, bunlar erkek varisin eline geçer. Sonra onları evlendirerek kalım (kalın) alırlar. Buna mukabil evleninceye kadar onlara bakmaları ve teçhiz etmeleri lâzımdır."


14 MEHMET ERÖZ

Bu satırlar, erkek ve kadının sosyal statüsünü (içtimaî mevkiini) çok güzel ortaya koymaktadır. Bir yanda erkeğin mutlak denebilecek kudreti, diğer yandan kadına karşı gösterdiği saygı ve şefkat, bir yandan mirastan yalnız erkeklerin pay alması, diğer taraftan, büyük erkek çocukların ayrı eve çıkması, ayrı yuva kurması, Türk pederşahlığının, sosyolojide anlaşılan şeklinden başka olduğunu gösterir. Miras konusunu biraz aşağıda tekrar ele almak üzere, kadının durumu hakkında Türk dünyasından çeşitli bilgiler vermeye devam edelim. Gene Radloffun dediğine göre, Kazak, Türklerinde kadına kalın ödenmiş olduğundan ötürü, oldukça haşin davranılır. Ancak yaşlı kadının mevkii yüksektir. Kızıl Çin'den kaçarak Türkiye'ye sığman Doğu Türkistan Türkleri arasında bulunan Kazak Türklerinin çıkardığı bir kitapta, bunu destekleyici bilgi vardır. Bu esere göre, "kadınlar kocalarına karşı daima hürmetkardırlar. Gelin hiçbir zaman kayınpederine, kayınvalidesine hattâ kocasına uzaktan ve yakından diğer akrabalarına açık saçık görünmediği gibi, onların isimlerini dahi tam olarak söyleyemez. Kazak Türklerinin gelinleri terbiyeleri ile ün salmışlardır. "Kazak gelini geldiğinde, gelinin yüzünün açılması töreninde, "Betaçar" şarkısı söylenerek, geline, erkeğin büyüklerine, kayın atasına karşı nasıl davranacağı hakkında öğüt verilir. Türkiye Türkçesinde "beti benzi attı; beti benzi solmuş" sözü yaşıyor. Buradaki "betaçar" "yüzaçar" töreni demek oluyor ki, Türkiye düğünlerinde buna "Yüzgörümlüğü" adı verilir ki, gelin oğlanın akrabalarından bir hediye almadıkça yüzünü açmaz. Bugün, Türkiye Türkçesinde yanlışlıkla, Rus Kossak'ları ile karıştırılan Kazak Türklerinde, bu tören esnasında, Türkiye lehçesi ile şu şarkı söylenir:


TÜRK AİLESİ 15

Sabahleyin yatarak kocana kalk kalk deme gelinçek Kalkar kalkmaz surdan burdan peynir çalma gelinçek Ağzını burnunu oynatarak dedikodu yapma gelinçek Kayınbabanla kaynananın önünden doğru geçme gelinçek Düğün törenleri sırasında, oğlan evinden atlı bir grup genç gelerek, kızların bulunduğu evin penceresinin karşısına dizilir ve baba ve kaymbaba hakkında türküler söylerler. Türkiye lehçesi ile erkeğin söylediği şöyledir:

Babanız için ağlamayın zavallı kızlar yar yar Babanız yerinde kaynatanız oradadır yar yar Kızların cevabı: İlkbaharda yağan beyaz karlar nerede yar yar Taylar gibi oynadığımız kendi evimiz nerede yar yar Kaynatamız ne kadar iyi olsa da yar yar Sevgili kendi babamız gibi olmak nerede yar yar Kadının erkeğe saygılı olması ve erkeğin adını anmaması âdetini, Anadolu Yörük ve Türkmenlerinde görüp, yakından şahit olduk. Kerkük Türklerinde aynı hal görülüyor. Kerkük'te kocaya "kişi" denir. Kadının kişisi karısına avrad (hatun) der. Ancak kan koca birbirlerine isimleriyle hitap etmezler. Çocuklarının adlarını ekleyerek seslenirler, Ahmet babası, Ahmet nenesi gibi. Çocukları yoksa kadın kocasını adamakâ, koca karısını 'hatun' diye çağırır. Çocuk sevgisi fazladır, bir kadının birden fazla çocuk sahibi olması onun itibarını arttırır. Çocuğa 'uşşağ' derler... Avrat kişisine muti ve saygılıdır; uşağlann babasıdır, dertdaşıdır; 'işiv aşand olsun, Allah


16 MEHMET ERÖZ

seni başımızdan eksik etmesin' diye dua ederler. Kişi ise uşağlann nenesine (anne) bağlı ve hürmetkardır, onun hoş gününde olmasına çalışır." Radloff un açıkladığına göre; Abakan Tatarlarında, "her evli çiftin ayrı bir yurtta yaşaması icabettiğinden, evlenirken oğul için derhal yeni bir yurt gösterirler. Böyle olduğu halde baba ve onun ölümünden sonra büyük kardeşi ailenin reisi olarak kalır ve herkes onun otoritesine boyun eğer." Altaylılarda "kalın" miktarı kararlaştırıldıktan sonra, kız kaçırılır. Diğer Türk boylarında da bunun örnekleri vardır. Şor'larda ise, önce kız kaçırılır. Oğlanın hısım akrabasının hazırladıkları, "bayga" adı verilen kayın ağacından kulübede üç gün kalındıktan sonra, beşinci gün, içkilerle, barışmak ve kalın'ı tesbit etmek için kız evine gidilir. Toroslar'da ve Batı Anadolu'da, Yörükler arasında bu son şekle benzer örnekler gördük. Avrupa taklitçiliği ile "şömine"ye çevirdiğimiz üç bin yıllık Ocağımız, her zaman kutlu sayılmıştır. Bu kut-lu ataocağı'nı, bir Kırım Türk'ünün şiirinden dinleyelim. Bu şiir, vatanı Rusların işgaline uğrayınca önce Almanya'ya, sonra Fransa'ya kaçan bir Kırım Türkünün şiiridir. Türkiye kendisini kabul etmeyince, Paris'te perişan olmuş. 1947 sonbaharında Sen Nehri kenarında bulunan cesedinin cebinden çıkan evrak arasında bu şiir de varmış. Şiirin, ataocağı ile ilgili olan bölümünü, Kırım Türklerinin "ocak" anlayışını göstermesi bakımından veriyoruz: Gözlerim daima engine dalar İsterim ki her an anayurdumda


TÜRK AİLESİ 17

Dağlan dumanlı, yaslı Kırım'da Duvarında mavzer ve Kur'an olan Ataocağında bizim konakta Bir bakır sinili sofra başında İftar beklenilsin, dua edilsin Ve sessiz sedasız yemek yenilsin Kazak Türkleri de ocağa büyük saygı gösterirler. Kazak kadınları, "yeni yurtta ilk girişlerinde ve gerek ilk çocukları doğduğu zaman ateş önünde eğilir ve üzerine yağ parçalan atarlar. "Altaylılarda gelin, kayınpederinin yurduna girdikten sonra ocağın önünde yere kadar eğilir. Bunun üzerine kayın baba veya akrabalardan biri gelini kutlar ve öğütler verir. Şor'larda da, dokuz kayın ağacından yapılmış, üç gün kalman geçici "yurt"ta, güveyin yaktığı ateşten, gelecek hakkında sonuçlar çıkarılır. Anadolu Yörüklerinde de, ocak kutlu sayılır, ateşin sönmemesine çalışılır. Bu birçok bilgi topladık ki, burada anlatılması uzun sürer ve lüzumu da yok. Türkmenler ocağı mukaddes sayarlar. Günümüz Türkçesinde "ocağı batsın", "ocağı batasica", "ocağın tütmesin", "ocağına incir dikilsin" sözleri en büyük ilenç'tir (bedduadır). Şüphe yok ki, burada sözü edilen ocak, ataocağı'dır, babaocağı'dır. Bütün Türk boylarında, doğan çocuk erkek olduğu takdirde sevinç yaratır. Doğumda olduğu gibi, mirasta da erkek üstünlüğü vardır. Yukarıda biraz dokunduğumuz gibi, mirastan yalnız erkekler pay alır. Töreye, yazısız hukuka göre yapılan bu miras paylaşılması, Kaşgarlı Mahmud'un (11. asır) dediğine göre, "ok atmak" suretiyle olurdu. Batı Anadolu Tahtacılarında ve Türkiye'nin bazı köylerinde ok atarak miras bölüşme usulü son zamanlara kadar yaşamıştır. Kazak'larda, büyük ve


18 MEHMET ERÖZ

ortanca oğullar, ayrı yurt kurarlardı. Babaları bunlar evlenirken hayvan ve kışlak bağışlardı. Bu taşınır ve taşınmaz mülke sahip olan büyük çocuklar, babalarının ölümünden sonra mirasa tekrar katılamazlardı; kalan mal varlığı, küçük erkek evlâda aitti. Buraya kadar yaptığımız açıklamalar, Türklerin yumuşak, zayıf bir pederşahlık (patriyarkal, ataerkil) devri geçirdiğini gösteriyor. Bunun izleri, Orta Asya'nın ve Türkiye'nin göçebe hayatı yaşayan oymaklarında son zamanlara kadar var olmuş, yerleşik hayat yaşayanlarda ise kaybolmuştur. Buna rağmen, bu tipte bile, kadının iyi bir mevkii daima mevcut olmuştur. Bunu bundan sonraki bahiste göstermeğe çalışacağız. Şimdilik sadece şunu söyleyelim ki, kadın dürüst, iffetli, çalışkan olduğu zaman, hep itibar görmüş, sayılmıştır. Bunu Dede Korkut destanlarından da anlayabiliyoruz. Korkut Ata diyor ki: "karılar dört türlüdür: Birisi solduran soptur, birisi dolduran toptur, birisi evün tayakıdur, birisi nice söyler isen bayağıdur. Ozan, evün tayağı oldur ki yazıdan yabandan eve bir udlu konuk gelse, er adam evde olmasa, ol anı yedürür, içürür ağırlar, azizler, göndürür. Ol Ayşe, Fatma soyudur. Hanum, onun bebekleri yetsün, ocağına buncılayın avrat gelsün. Geldük ol kim solduran sopdur, sabahdanca yerinden örü-durur, elin yüzün yumadan dokuz bazlamaç ilen bir külek yoğurt közler, doyunca tıka basa yer, elin böğrüne urur, aydur: Bu evi harab-olası ere varaldan berü dahi karnım doymadı, yüzüm gülmedi, ayağım paşmak, yüzüm yaşmak görmedi, der. Ah nolaydı, bu er öleydi, birine dahi varayudum, umanımdan yahşi uyar olayıdı, der. Bunun gibinün Hanumbebekleri yetmesün, ocağıma buncılayun avrat gelmesün.


TÜRK AİLESİ 19

Geldük ol kim dolduran topdur, kuşluk uykudan uyanur kalkar, depidince yerinden örü-durur; elin yüzün yumadan obamın ol ucundan bu ucuna, bu ucundan ol ucuna çırpışdurdu, kov kovaladı, din dinledi, sabandan öğlendence gezdi. Öğleden sonra evine geldi, gördü kim uğru köpek, yike dana evini birbirine katmış, tavuk kümesine, sığır damına dönmüş. Konşılarına çağırır ki: Kız Zeliha, Zübeyde, Ürüveyde, Can-kız, Can-paşa, Ayna-Melek, Kutlu Melek, ölmeğe yitmeğe gitmemişidüm, yatacak yerim gine bu harab -olasıyıdı; nolayıdı benüm evüme bir lâhza bakayıdunuz, konşı hakkı, Tanrı hakkı diyü söylerler, der. Bunu gibünün Hanum bebekleri yetmesün, ocaguna buncılayun avrat gelmesün. Geldük ol kim nice söylerisen bayağıdur, evine yazıdan yabandan bir udlu konuk gelse, er adam evde olsa ana dese ki dur, etmek getür, biz de yeyelüm, bu da yesün dese; bişmiş etmegün bekası olmaz, yemek gerekdür. Avrat aydur: neyliyeyim, bu yıkılacak evde un yok, elek yok, deve değirmenden gelmedi, der. Ne gelürise benüm sağrıma gelsin deyü elin arkasına urur, yönün ananı ve sağrısın erine döndürür. Bin söylerisen birisini tutmaz, erin sözünü kulağına koymaz. Ol Nuh Peygamberün eşeği aslıdur, andan dahi sizi Hanum Allah saklasun, ocağımıza buncılayın avrat gelmesin." Toroslarda ziyaret ettiğimiz Saraçlı ve Sülekli Yörükleri, Dede Korkut'u andıran sözler söylediler. Şöyle ki: "Avrat üç türlüdür: birisi, er avradı, birisi ev avradı, birisi de zallanzort." "Bazı avrat var, arpa unundan aş eder; bazı avrat var, gan gurudan; bazı avrat var çul çürüden." Diğer Yörük oymaklarında da bu konu ile iligili deyişler, deyesekler, atasözleri topladık, fakat burada bunları yazamıyacağız; çünkü kitapçığın hacmi buna


20 MEHMET ERÖZ

müsait değil. Sadece şunu belirtelim ki, kadında aranan vasıflar, nitelikler içinde, soyluluk, asalet başta gelir. Onun için, "asıl ara, soy ara; bulunmazsa ne çare?" derler. Asaletin hiçbir zaman değerinden kaybetmeyeceğini de şöyle ifade ederler: "asıl azmaz, bal kokmaz; kokarsa yağ kokar, onun da aslı ayrandır." Göstermeğe çalıştığımız Türk sosyal yapısına has pederşahine içinde, kadının yeri, biraz sonra açıklayacağımız gibi, değerlidir. Kadının soyu büsbütün ihmal edilmiş, kenara atılmış değildir. Bunu, asaleti ifade den, "soylu soplu", "soyu sopu teiniz" sözlerinden anlayabiliriz. Gerçekten, "soy" baba soyunu ifade ederken, "sop" ana soyunu göstermektedir. Gökalp, bu iki kelimenin Diyarbakır kadınları arasında bu manâda kullanıldığını söyler. 2- Türk Ailesinde İki Cinsin Eşitliğini Gösteren Deliller a) Tek Kadın Alınması ve Kaç-Göç Olmaması En eski Türk topluluklarından günümüzdeki göçebe Türk topluluklarına kadar, bütün Türk cemiyetlerinde, ufak tefek istisnalar dışında, evlilik, tek kadın almak şeklinde olmuştur ve olmaktadır. Kadının gayet serbest oluşu, buna karşılık iffet ve namusuna düşkün oluşu, yabancı araştırıcıları, gezginleri şaşırtmıştır. Şimdi bunlarla ilgili bazı vesikaları verelim. Orhun Abidelerinde, Bilge Kağan (ölm. 735), babası Elteriş (İlteriş) Kağan'm ve annesi Elbilge (İlbilge) Hatunun, birlikte tahta çıktıklarından bahseder. Göktürk'lerde, kağanla hatunun, devlet işlerini birlikte


TÜRK AİLESİ 21

yürüttükleri anlaşılıyor. Gene bu âbidelerden anlıyoruz ki, Türkler tek kadınla evlenmekte idiler. Rasonyi'nin yazdığına göre, Minusinsk çevresinde yaşayan Tatarların destanlarında, temiz bir tek evlilik hayatı yaşayan kahramanlardan bahsedilir. Uygurların çoğu tek kadın alıyordu. Rasonyi bunu, Maniheizm, Budizm ve Nasturî Hristiyanlık tesirlerine bağlamaktadır. Doğu Hunlannda ve Göktürk'lerde, bu tesirlerin hiçbiri olmadığı halde.tek karılılık vardı. Rasonyi bunu, Maniheizm, Budizm ve Nasturî Hristiyanlık tesirine bağlamaktadır. Doğu Hunlarda ve Göktürk'lerde, bu tesirlerin hiçbiri olmadığı halde, tek karılılık vardı. Rasonyi, ileri sürdüğü tezi, şu ifadesiyle âdeta çürütmektedir: "İkinci eş zevce için eski Türkçe'de Türk kökünden kelimeye rastlanmadığını sanıyoruz. Ancak Özbekçede kırnak bu manâya gelirse de, Mahmudal-Kâşgarî sözlüğünde bu, esir kadın demektir. Halbuki akrabalık münasebetlerini gösteren söz hazinesi Türkçede çok zengindir. Zolotnitskiy'nin Çuvaşça sözlüğünde akrabalık münasebetleri üzerine 60 söz vardır. Halbuki bu sözlerin büyük bir kısmına BatıAvrupalılar ancak tarifle karşılık bulabilirler." Adı geçen Macar bilgini, Orhun Yazıtlarında, "çok kadın almanın izine rastlanamaz" demektedir. Rasonyi, Turfan harabelerinden bulunan bir Uygur türküsünün, bu konuyu aydınlatması bakımından dikkat çekici olduğunu söyler. Eski Uygur Türkçesiyle ve bugünkü karşılığı ile vereceğimiz türküde, evine bağlı, iffetli bir kadına duyulması gereken saygı anlatılmakta ve buradan, Uygur'lardaki tek evliliğin varlığı ortaya çıkmaktadır. Ayıbsız tişike er Boyunun sumış kerek Ol andağ tuzun birle Tiriglik kılmış kerek


22 MEHMET ERÖZ

Akitat bolsa tüzün Anga can birmiş kerek Ayıpsız kadm önünde Başı eğmek (erkeğin boyun eğmesi-M.S.) gerek O zaman temizlik ile Hayat kılmış gerek Hakikaten temiz olsa Ona can vermek gerek

Kızıl Çin'den yirmi yıl önce kaçarak Türkiye'ye sığınan Doğu Türkistan Kazak Türk'lerinden dinlediğimiz bir ata sözü de, Uygur'ların birden çok kadın almadıkları, buna rağbet etmedikleri açıklanmış oluyor. Göçebe olan Kazak Türkleri, şehir hayatı yaşayan Uygur Türklerine, "Şart" derler. Atasözü şöyle: "Şart baysa (zenginleşse, bay olsa) tam salar (dam yapar, ev yapar) Kazak baysa, avrat alar (kadm alır, avrat alır) Buradan, Kazak'ların çok kadınla evlendikleri manâsını çıkarmamalıdır. Bazı şartlar altında zengin Kazak'lar ikinci bir kadınla evlenirler. Bunu Radloff un kaleminden izleyelim: "O (Kazak),çok kadın almak hakkından pek faydalanmaz, İslâmî usule göre karısını ayırmaya da pek kalkmaz. Bir evde iki veya üç kadm olan haller çok enderdir. Çok kadın alma âdeti, ancak büyük kadm kısır olduğu veya erkek çocuk doğurmadığı zaman -bir Kazak bunu büyük bir bahtsızlık sayar- vuku bulur. O zaman tokalkatın (boynuzsuz hayvana tokal derler) adını alan genç


TÜRK AİLESİ 23

kadın, çok fena bir vaziyete düşer; elbette ki erkek onu daha fazla sever, fakat Kazak âdetine göre ancak kendisini ev hanımı sayan yaşlı kadın (kaynana olmalı), ondan intikamını alır; genç kadına bir hizmetçiden daha fena muamele eder ve vücutça da ağır işler gödürür. Muhtelif yerlerde yurtları bulunan zengin Kazak'lar, bazan ayrı ayrı yerlerde kadınlar tutar ve böylece ayrı aileler bulundururlar; yılın muayyen kısımlarını buralarda geçirirler." Kerkük Türk'lerinde, böyle kadına karşı daha çok şefkat gösterilir. Hele birkaç çocuğu olursa, sevgisi, itibarı çok yüksek olur. "Uşağı (çocuğu) olan eve şeytan girmez; uşağ, evin gülüdür." denir. Çocuğu olmayan kimseye, "Ocak Kör" adı verilir. "Erkek ancak ocağının kör olmaması için", yani zürriyetinin idamesi için, doğurmayan eşinin üzerine ikinci bir kadın alabilir. Çoğu kere ikinci eşin görücülüğünü ilk karısı yapar. İkinci kadın ilkinin "GUNUSÜ" olur, fakat birinci kadının itibarı daha çoktur. Üzülmesin diye ailece üzerine titrenir." Türkiye'de ikinci kadına "Kuma" denir. Elli yıl önce bu usul medeni kanunla ortadan kaldırılmış olmasına rağmen, daha çok köylük yerlerde, tek tük de olsa, iki kadın alındığı görülmektedir. Bunun esas sebebi, Orta Asya Türklerinde, Kerkük Türklerinde olduğu gibi, çocuk meselesidir. Bunun dışında, bütün köyler, kasabalar, Türkmen oymakları, Yörükler, hep tek kadın alırlar. Yeniosmanh Yörükleri, bunu veciz bir şekilde şöyle dile getirirler: "İki kadın kocası, şeytanların hocası; bir kan, bir koca, helva yer her gece." Yukarıdaki açıklamalarımız, en az iki bin yıldan beri Türklerin, tek kadınla evlendiklerini gösterir sanırız.


24 MEHMET ERÖZ

Daha fazla delil bulmaya, kitapçığımızın hacmi müsait değildir. Bu bölümü tamamlamak için, Türk kadınının cemiyet içinde bulunuşunu açıklayalım. Çin kaynaklan, Türklerin kadın erkek, çoluk çocuk bir arada çalıştıklarını, birlikte toylara, düğünlere, yaslara katıldıklarını anlatır. Buna dair ipuçlarını, Orhun Abideleri'nde de bulmak kabildir. Dede Korkut destanlarında, hanlarla hatunların şölenlere, yağmalıtoylara, diğer toplantılara birlikte katıldığı anlatılır. Ondokuzuncu yüzyılda, Türk ülkelerini gezen meşhur Arap gezgini İbn Fazlan, İtil Bölgesine (Kırım'la Kazan arasındaki yer) de uğramıştır. Burada İtil Bulgar'lar yaşıyordu. Bunlar Balkanlara inen soydaşları gibi Hristiyan olmamış, benliklerini kaybetmemiş, Türklüklerini unutmamışlardı. 12 Mayıs 1922'deProtoBulgar Hanının sarayına varan İbn Fazlan, orada yapılan törenle ve Türk âdetleri, töreleri ile ilgili aşağıdaki dolgun bilgiyi veriyor. Halifeden getirdiği mektubu, han, hatun ve mahiyeti, ayakta dinlemişlerdir. Sonra, "bu mektubun okunması tamamlanınca, adamları hükümdarın üzerine çok miktarda gümüş para saçtılar. Bundan sonra, ona ve karısına getirdiğimiz ıtır, elbise, inci gibi kıymetli hediyeleri çıkardım. Bunları birer birer ona ve karısına takdim ediyordum. Nihayet, bu işi bitirince halkın huzurunda, hükümdarın karısına hilât giydirdim. Hatun hükümdarın yanında oturuyordu. Bu onların âdetidir. Hatuna hilât giydirince, kadınlar onun üzerine gümüş paralar saçtılar. Biz de çadırlarımıza döndük." Bu anlatılanlardan, hatunla Han'ın, devlet işlerini birlikte yürüttüklerini, hatunun, kocası olan hükümdarın yanında oturduğunu, kadınların her yerde erkeklerle birlikte bulunduğunu, kaç-göç olmadığını, yüzlerinin açık


TÜRK AİLESİ 25

olduğunu ve mühim törenlerde, para serpme (saçı) geleneğinin bulunduğunu öğreniyoruz. Gerçekten Türklerin düğünlerinde, çeşitli törenlerinde böyle para serpilir. Halen kullandığımız "Darısı başımıza" deyimi bunu anlatır. Anadolu'da ve Rumeli'de, gelin alınırken, oğlan evine girerken, başının üzerinden buğday ve darı ile karışık madenî küçük paralar serpilir. Herkes bunu kapmaya çalışır; çünkü bu paraların uğurlu olduğuna inanılır. Aynı töre, Orta Asya Türkleri arasında da yaşar. Osmanlı Sarayında da bu usulü görmekteyiz. Macar bilgini Vamberi'nin (ölm. 1913) yazdığına göre, Timur, uzun bir seferden dönüşünde, Semerkand şehrinin dışında karıları, kızları, kız torunları tarafından karşılanmış ve başının üzerine kıymetli paralar, mücevherler serpilmişti. İbn Fazlan'ın bahsettiği hükümdarın bir tek karısı vardır. Fakat ondan tam dört yüz yıl sonra, Türk illerini gezen diğer bir Arap seyyahı, birkaç karılı Türk hakanları, hanları görmüştür. Böyle olduğu halde, kadının cemiyet içinde saygılı bir yeri bulunduğunu, bu gezginin gezi notlarından anlıyoruz. Bu meşhur Arap seyyahının adı, İbn Battuda'dır. (14. asrın 2. çeyreği) şimdi onun kitabından uzun parçalar alarak, Türk kadınının durumunu yakından görelim. Orhan Gazi zamanında bir yelkenli gemi ile Alanya'ya çıkarak, bütün Anadolu'yu dolaşan ve sonra Sinop'tan Azak'a oradan Kırım'a Altınordu Sarayı'na giden bu gezgin coğrafyacı, şunları yazıyor: "Bu ülkede gördüğüm ve beni epeyce şaşırtan tutumlardan biri de, buradaki erkeklerin kadınlarına gösterdikleri aşırı saygıdır. Bu memlekette kadınlar erkeklerden daha üstün sayılırlar. Gerçi beylerin kadınlarını


26 MEHMET ERÖZ

ilk defa Kırım'dan ayrılırken görmüştüm. Saltuya Beyi'nin eşini baştan aşağı mavi ağır kumaşlarla kaplı, pencere ve kapıları açık bulunan kendi arabasına bindiği sırada seyretmiştim. Yanında nefis elbiseler giymiş fevkalade güzel dört câriye vardı. Arkasından gelen bütün arabalarda da cariyeler bulunmakta idi. Beyin konağına yaklaşınca arabadan inmişti. Onunla birlikte en aşağı otuz câriye de inerek hatunun eteklerini tutmuşlardı. Kadın elbiselerinin eteklerinde ilikler vardı. Hatun böylece azametle ilerlerken Beğin huzuruna geldiği zaman, Beğ, hemen yerinden kalkıp onu karşılamış ve yanına oturtmuştu. Cariyeler ise hatunun çevresini alıp ayakta duruyorlardı. Az sonra getirilen Kımız tulumlarından bir kadeh doldurup iki dizi üzerinde çökerek eliyle beğ'e sunmuş, Beğ onu içtikten sonra yine aynı tertiple bir kadeh içkiyi de kayın biraderine takdim eylemişti. En sonra ise bizzat bir kadeh içkiyi eliyle Hatuna sunmuştu. Sofra hazırlanınca yemeklerini bir arada yediler. Beğ, eşine bir kat elbise takdim ettikten sonradır ki, Hatun huzurdan çıkmaya fırsat bulmuş oldu. Beğlerin hatunlara gösterdikleri ilgi böyledir." Esnaf ve satıcılar için de aynı şeyleri söylerler. Bunlar sadece kürk giyerken, kadınlarına güzel elbiseler giydirirler. O yüzden, karılarının yanında, giyim bakımından hizmetçi gibi kaldıkları belirtilir. İbn Battuta, Altınordu Hanlığındaki âdetlerden, törenlerden de, renkli üslûbu ile manzaralar çizerek bahseder. Hükümdan, Mehemmed Özbek Han'dır. Buradaki "törenlerden biri, Cuma günleri, namazdan sonra, sultanın altın kubbede oturmasıdır. Burası nefis bir şekilde tanzim edilmiş, altın varaplarla kaplı, ahşap bir taht olup, tahtın direkleri halis gümüşten yapıldığı gibi, sütunların başlıkları da mücevherlerle donatılmıştır. Sultan bu tö-


TÜRK AİLESİ 27

renler sırasında, anılan tahta oturunca, yanında Taytuğlu Hatun yer alır. Onun öte tarafında ise Kepeg Hatun, sol tarafında da sırasıyla Bjellon Hatun ile Ordaca Hatun otururlar. Tahtın sağ alt kenarında hükümdarın oğlu Tien Beğ, solunda ise öteki oğlu Can Beğ ayakta beklerler. Ön tarafta Sultanın kızı İt Küçücek oturur idi. Bunlardan biri içeriye girdiği zaman Sultan ayağa kalkarak onu karşılar, elinden tutar ve tahta kadar götürüp yerine oturturdu. Ancak Taytuğlu Hatun gelince kadınların başı olduğu için Sultan bu kadını köşkün kapısından karşılayıp elinden tutarak içeriye getirir ve tahtın bulunduğu yere kadar öylece götürerek yerine oturtur, ondan sonra da kendisi makamına geçip otururdu. Kadınların hiçbiri kaçmadıkları için bu tören halkın gözü önünde yapılmakta idi. Törenin bundan sonraki bölümünde ileri gelen emirler ve ordu erkânı içeriye girerler ve tahtın her iki yanına konmuş bulunan iskemlelere otururlardı." İbn Battuta, Han'ın hatunlarını ayrı ayrı ziyaret etmiş ve onların yaşayışları ve misafire karşı davranışlarını güzel bir şekilde anlatmıştır. Kısaca bunlara göz atalım: "Sultanla görüştüğümüzün ertesi, anılan hatunun (Büyük Hatun) yanma girdim. Çocuk yapma zamanları geçmiş on kadar kadın hizmetkâr arasında oturuyor, önünde elli kadar Kızlar denilen câriye bulunuyordu ki, hepsi altın ve gümüş tabaklara konmuş kirazları ayıklıyorlardı. Hatun da yanındaki altın sini ,içinde bunları ayıklamakla meşguldü. Kendisini selâmladık. Yol arkadaşlarım arasında güzel bir sesle ve iyi usulle Mısırlılar gibi Kur'an okuyan bir hafız vardı. Bir süre onun okuduğu Kur'anı dinledi ve daha sonra emir vererek zarif ve ağaç kadehlerle, kımız ikram ettirdi. Bana ise kadehi kendi eli ile verdi. Bu hareket onlara göre ikramların en büyüğü sayılmaktadır."


28 MEHMET ERÖZ

Kadmefendi'den (Birinci Harun'dan) sonra ikinci hatunu ziyaretini şöyle anlatır: "Hatunu, kadın efendiyi ziyaretimizin ertesi, günü görmeye gittik. Huzuruna girdiğimiz vakit bir döşek üzerine oturmuş Kur'an okuyordu. Yanında yaşlı kadınlardan on, kızlardan da gergef işleyen yirmi kadar câriye vardı. Kendisini selâmladığımızda bize pek külfetli şekilde cevap verdi. Hafızımızın okuduğu Kur'anı da pek beğendi ve kımız getirilmesini emretti. O da kadınefendi gibi kadehi bana kendi eli ile sundu. İçkileri aldıktan sonra onun huzurundan ayrıldık." Dördüncü hatunu ziyaretini de şöyle anlatır: "bu kadın, Sultanın eşleri arasında en erdemli, en lûtufkâr ve en şefkatli olanıdır.... huzuruna girdiğimiz vakit ise, yüksek yaratılışını, kerem dolu gönlünü bir kere daha gördük ki, bundan fazlası da olamazdı. Bize yemek getirtti, huzurunda yedik, kımız çıkarttı, arkadaşlarımız içtiler. Yukarıdaki geniş açıklamalar, Türk kadınının cemiyet içindeki yerini, içtimaî mevkiini (sosyal statüsünü) pek güzel göstermektedir. Şimdi bir de bu konuda Radloff un söylediklerine bakalım: "Altay'lılarda kadın ve erkek arasında konuşma ve görüşme tamamıyla serbesttir, genç erkekler kız ve kadınlarla konuşurken, kadın hiçbir zaman yüzünü örtmeyi düşünmez. Bu esnada terbiyesizlik sayılabilecek hiçbir şaka veya takılmaya rastlamadım. Gerek erkek ve gerek kadınlar, birbirinin önünde vücutlarının bir kısmını göstermekten utanmazlar." Kadınların, gerektiğinde yabancılar yanında bile çocuklarını emzirdiklerini söyleyen, Radloff, kızların ise, vücutlarını, göğüslerini göstermelerinin ayıp ve töreye aykırı olduğunu belirtir. Kazak kadınları için ise şunları söylüyor: "kadınlar bayram ziyafetlerine ve birçok toplantıya katılırlar. Bu şölenlerde, kadınlar için hususî


TÜRK AİLESİ 29

çadırlar kurulur. Komşu aul'ların kadınları sık sık birbirlerini ziyaret ederler, sık sık ancak kadınların iştirak ettiği ziyafetler de tertip edilir." Bu açıklamayı yaptıktan sonra, bütün Türk göçebelerinde kadının yeri hakkında şu kanaate varıyor: "göçebe bir halkın erkek ve kadınları arasında, yerleşik Müslümanlarda gördüğümüz ayrılık pek tabiidir ki, bahis konusu olamaz. Kızlar da kadınlar da peçe kullanmaz; onlar her toplantıya iştirak eder, her oyuna katılır ve erkeklerle koro halinde veya yarış ederek şarkı söylerler. Konuşma esnasında erkek ve kadınlar karşılıklı şakacı sözler atışırlar. Kazak kadınlarının erkeklerle olan münasebeti, Rus kadın ve kızlarından daha serbesttir." Bu ifadeler hiç bir yorumu gerektirmeyecek kadar açıktır. Gayet serbest, rahat ve tabiî olan Türk kadını, o derecede de iffetli, namuslu ve erkeğine bağlıdır. Bunları da, Türkiye Türklerinin kadın statüsü ile ilgili tutumlarını belirten bir kaç söz söyledikten sonra, gene aynı usulle, vesikalara dayanarak göstereceğiz. Radloff un Kazak kadınlarını Kalmık kadınlarından çok daha serbest olduğunu belirtisini belirterek, diğer bahse geçelim. Burada şunu da hemen belirtelim ki, Türkiye'deki Yörükler ve Türkmenlerde de aynı aile yapısını, aynı kadm statüsünü görebiliriz. Türk kadınları tarih boyunca gayet serbest oldukları halde, son derece iffetli, namuslu, erdemli, aile ocağına, kocasına ve çocuklarına o derecede bağlı idiler ve öyle olagelmişlerdir. Bunlardan bir ikisini görelim. İbn Fazlan, Oğuzlardan bahsederken, onların ahlâkı hakkında şunları söyler: "zina diye bir şey bilmezler. Böyle bir suç işleyen birini ortaya çıkarırlarsa onu iki


30 MEHMET ERÖZ

parçaya bölerler." Ptçenekler, Başkurtlar, Hazar'lar için de hemen hemen aynı şeyleri belirttikten sonra Proto Bulgarlar'da da zinanın suç olduğunu söyler. Der ki: kadınlar ve erkekler... birbirlerinden kaçmazlar. Bununla beraber, herhangi bir şekilde zina etmezler. Zina onlara göre en büyük suçlardandır. İçlerinden biri zina ederse, kim olursa olsun, dört kazık çakıp zina edenin el ve ayaklarını bunlara bağlarlar. Sonra onu boynundan uyluklarına kadar balta ile yararak iki parçaya ayırırlar. Kadına da aynı cezayı tatbik ederler." İbn Battuta, Mervezî, 12. Asrın 1. çeyreği Ebû Dülef 10 asrın 2. çeyreği de buna benzer bilgiler verirler. Radloff da çeşitli Türk uruğları için aynı ifadeleri kullandıktan sonra, Altaylılar için şu bilgileri verir: "Altay'lılarda evlilik ve aile hayatı çok mükemmeldir. Evlilik sadakatine aykm hareketler son derece enderdir ve ağır bir şekilde cezalandırılır." Türkiye Türklerinin aile ahlâkında da aynı töre hüküm sürmüştür. Yaşlı Yörüklerden dinlediğimize göre, eskiden zina yapan kadınları çam ağacına bağlayıp yakarlarmış. Toroslar'da ve İzmir, Aydın köylerinde dinlediğimiz ihtiyarlar, bunun çok seyrek olduğunu, ömürlerinde bir kere böyle suça rastlamadıklarını söylemişlerdi. Türkmenlerde de aile hayatı aynı töreye tabidir. Tek kadınla evlenilir ve aile sadakati vardır. Bunu "beline, diline; özüne, gözüne, sözüne" sadık ol prensibi ile izah ederler. Zina ve boşanma, hırsızlık büyük suçtur ve ağır cezaya uğrar. Vaktiyle bu suçun cezası, yazısız hukuka, örf-âdet hukukuna (töre'ye) verilirdi. Yukarıda verdiğimiz kayıtlarda, hırsızlığın da zina gibi ölümle cezalandırıldığı kaydediliyor.


TÜRK AİLESİ 31

3- Türk Ailesinin Yapısında Sop (Sib, Klan) Devri İzleri Klan topluluğunda, totem inanışının bir sonucu olarak, "dışarıdan evlenme" (exogamie) âdetinin var olduğunu belirtmiştik. Türk'lerin klân'ı "sop" veya "sib" idi. Bu yapının izleri bir çok Türk uruğunda son zamanlara kadar devam etmiştir ve hattâ etmektedir. Oğuz Türklerinin bu âdeti çok eskiden terk ettikleri anlaşılıyor. Gerçi Dede Korkut Destanlarında, Oğuz yiğitlerinin başka boy ve oymaklardan kız aramaya, kız görmeye gittikleri anlatılırsa da, Türkiye'ye gelmezden önce ve geldikten sonra Oğuz oba halkı arasında, sop içinden evlendikleri bilinmektedir. Şecere-i Terakime'de Oğuz Han'ın amca kızları ile evlendiği anlatılır. Yörükler, Türkmenler, köy ve kasaba halkı amca kızı, dayı, hala kızı, teyze kızı ile evlenebilmektedir. Sadece "kalın" ödeme ve kız kaçırma geleneğinde bu ekzogami usulünün kalıntıları gö-rülür. Klan devrinde evlenme, kız kaçırma ve yağma etmek yoluyla olmuştur. Abdülkadir İnan'in dediğine göre, Yakut'larda ve Altay Türkleri arasında son zamanlara kadar, kız kaçırma ile kurulmayan evliliklere "meşru evlilik" gözü ile bakılmamıştır. "Yakut'larda evlenmeye karar veren delikanlı, kendi soyuna mensup bütün gençleri toplar ve büyüklerin huzurunda kam âyini yaptırırdı. Akına gidecek atların bağlandığı kızakların dibine tulumlarla kımız konulur ve kam da bu kımızları atların koruyucusu olan ıtıq (idıq) ruhuna saçı ederdi. Altay Türkleri arasında bugün de erkek ve kız tarafları kendi aralarında sözleştikleri halde, delikanlı kendi soyundan olan yiğitlerle beraber giderek kız kaçırır. "Gene aynı kıymetli araştırıcının belirttiği gibi, kız kaçırma, ihtilaf ve kavgalara yol açtığından, bu işi barış yolula halletme, içtimaî bir zaruret olmuştur. Yakut düğünlerini çok iyi


32 MEHMET ERÖZ

incelemiş olan Seroşevskiy, "Yakut düğünü, bir barış merasimini andırmaktadır" diyor. Bütün Türk düğünleri için aynı şeyi söyleyebiliriz. Çünkü Türk düğünlerinde, sembolik savaş unsuru ile, gerçek barış unsuru yan yana görülür.Türkiye'de köy ve kasabalardaki, hattâ büyük şehirlerdeki düğünlerde, gelin alınırken yol kesilip, bahşiş alma usulü, buradan kalmadır. Altay Türkleri arasında kız istemeye gidenler, "dokuz nesil önce aramızda savaş vardı; şimdi biz barış yapmaya geldik diye söze başlarlar ve böylece "barış"ı ifade etmiş olurlar. Yakut'larda kızın babasına kalın'in tamamı ödenince, kız tarafı, güvey ailesine bir ziyafet vermek zorunda idi. Buna, "Yaraş Kazanı" (Barış Kazanı) denir. Oğuz Türklerinin, ekzogami, (dışarıdan evlenme) usulünde, diğer Türk topluluklarından ayrıldığını belirtmiştik. Gerçekten Oğuzlar, içerden evlenebilirken, diğer Türk kavimleri hâlâ dışarıdan evlenme töresine uymaktadırlar. Buna en çok uyanlar Kazak'lar ve Başkurt'lardır. Altay'lılar, Yakut'lar, Uygur'lar ve diğer Türkler de dışarıdan evlenirler. Dağlı Başkurtlar, 19. Yüzyılın başlarında bile bu yasağa aykırı hareket edenleri öldürürlermiş. Bu yasak, kırk göbeğe kadar çıkabiliyordu. Fakat Kazaklarda yedinci göbekten, Kırgız'larda beşinci göbekten kız almaya müsaade vardır. Kırgız ve Başkurtlarda, "kalın" karşılığı kullanılan "süyek atma" terimi, dışardan evlenmeyi ifade eder. "Süyek", "kemik", demektir. Yakut lehçesindeki "sulu" kelimesi ve diğer Türk lehçelerindeki "yulug" kelimesi, kız kaçıran soyun, boyun, cezadan kurtulması için verilen mal olup, tam karşılığı "diyet, kurtuluş akçesi, fıdye-i necat'tır".


TÜRK AİLESİ 33

Dışarıdan evlenme geleneğine bağlı Türk boylarında, düğün türkülerine, yad ellere gitmenin acısı ve elemi sinmiştir. "Başkurt kızları düğünün son günü, yani kızın güvey köyüne gideceği günü, matem gününe çevirirler. Ölülere ağıt söyler gibi gayet yanık ahenkle kırk-elli kız bir ağızdan türkü söyler ki buna sindev derler." Yukarıdaki bilgiyi veren Abdülkadir İnan, bu türkülerden birini Türkiye Türkçesi ile şöyle naklediyor: İpek kuşak, kunduz börkü sen almışsın atam ay! Atlı ala kısrağa sen satmışsın atam ay! İpek çarşaf, tilki kürk sen almışsın anam ay! Atlı ala ineğe sen satmışsın anam ay! Gümüş eğer, gök aygır sen almışsın ağam ay! Gelen 'yavçı' gitmez miydi sen satmışsın ağam ay! Türkiye Türk düğünlerinde, ekzogami geleneğinin diğer birçok izleri vardır ki, burada anlatmaya imkân göremiyoruz. Anadolu'daki "bacı" terimi de buradan kalmış olabilir. Radloff'un anlattığına göre, Altay'hlar ve Teleüt'ler buna karşılık olmak üzere, "Söktüng Karandajı" (Sök'ün kardeşi) sözünü kullanırlar. "Sök", "kemik" demektir. Bunlar birbirleri ile evlenemezler. III- Türk Ailesinin Nitelikleri (Vasıfları) a) Misafir Sevgisi Türklerin misafirlerine karşı gösterdikleri saygı ve ihtimam dillere destandır. Bütün kaynaklar bunu belirtir. Biz bunların içinde sadece, İbn Battuta'nın söylediklerini vermekle yetineceğiz. İbn Battuta diyor ki: "burada kadınlar erkeklerden kaçmazlar ve yola çıkacağımız zaman akraba, ya da hane halkındanmışca-


34 MEHMET ERÖZ

sına bizimle vedalaşırlar, bu ayrılıktan dolayı üzüntülerini, göz yaşları dökerek belirtirlerdi." Bu sözlerin doğru olduğuna biz de inanıyoruz. Yörüklerin bu hallerini biz de yakından gördük. Aynı gezgin, bütün Anadolu'da, Kırım'da aynı misafir sevgisi ile karşılanmıştı. Kendisini paylaşamayıp, kur'a çekmek suretiyle ihtilafı halledenler olmuştu. Altınordu Hanının hatunları da, onu çok iyi ağırlamışlardı. Hele üçüncü hatun, kendilerini unutmamasını, ihtiyacı olduğu zaman kendilerini düşünmesini rica etmiş, yolluk vermiş, at ve diğer hediyelerle onu uğurlamıştı. b) Terbiyede Tabiîlik Orta Asya'nın ve Türkiye'nin göçebe Türk oymaklarında ve köylük yerlerinde, aile ocağında verilen terbiye, hiçbir yapmacıklığa dayanmaz. Cinsiyet konulannda gayet serbest konuşmalar geçer. Hayvanların cinsi hayatını küçük yaştan beri yakından gören çocukta, büyük bir tabiîlik belirir. Radloff, Kazak'ların en kapalı cinsî konuları rahatça konuştuklarını anlatır. Biz de Yörüklerde aynı tabiîliği gördük. Çoluk çocuk her konuyu birlikte, rahatça görüşebiliyordu. Böyle bir terbiye, lâubaliğe, sırnaşıklığa yol açmamakta, aksine iyi neticeler vermektedir. Ciddî, kişilikli şahsiyetli, mesuliyetini bilen kuşaklar yetişmektedir. Türk geleneğinin hüküm sürdüğü yerlerde, aile ve soysop, oymak ve boy içinde, yaşlılara, büyüklere saygı gösterilir. Anadolu'da, ihtiyarlara "Koca" denir. Yörüklerde bu kelime, büyük saygının ifadesidir. Orta Asya Türkleri bunu, "Aksakal" şeklinde söylerler. Sovyet idarecilerinin sosyalist tecrübesi, Orta Asya Türkleri ara-


TÜRK AİLESİ 35

sında iflâsa mahkum olunca, kolhoz adı verilen kollektif çiftliklerde işleri yürütmek, genç kuşaklan disiplin altına alabilmek için Ruslar, aksakal'lann hâlâ devam etmekte olan otoritesine sığınmak zorunda kaldılar. Türk aile ahlâkı, bu tabiîliğin yanında, yardımlaşma, dayanışma şeklinde de belirir. Aileler, soylar, boylar, acı ve tatlı günlerinde birbirinin yanındadırlar. Şölenler, toylar, yas tutmalar bunun örneğidir. Bugün bazı Türkmenlerde, "Ülüş" adı altında yaşayanve pişen yemekten komşulara göndermeyi emreden gelenek, bu eski ahlâkın devamıdır. Türk ailesi şefkatlidir de: Büyüğe saygı yanında, düşküne, fakire, kimsesize, garibe, yolcuya, misafire büyük yardım ve ilgi gösterir. c) Tabiat Sevgisi Türk ailesinde tabiata sevgi büyüktür. Göçebelerin yaylalara, kışlalara, güzlelere devamlı göçleri, bu sevginin işaretidir. Bu, sadece hayvancılığın ve iklim şartlarının zorlamasından değil, tabiata olan sevgidendir. Yaylaların temiz havası, mis gibi çiçeklerinin kokusu, buz gibi suları onların gönlünü çalar. Yazın yaylaya çıkanın kanının değişip, kötü kanın gideceğine, sulu kanın atılıp, yerine katı kanın, temiz kanın geleceğine inanırlar ki, bugünün tıbbında da, en az 21 gün kalmak şartıyla, kandaki alyuvarlarda büyük değişme olacağı kabul edildiği söylenmektedir. Bu tabiat sevgisinin devamı, yerleşik kasaba ve şehirlerimizde görülmektedir. İç Anadolu'da Güney'de, Batı'da, Karadeniz'de, Doğu'da, bütün Türkiye'de ya-


36 MEHMET ERÖZ

zm bağlara, bahçelere, yaylalara göçülür, gidilir. İstanbul'daki yazlık âdeti, sayfiye usulü buradan kalmadır. IV- Bugünkü Türk Ailesinin Meseleleri Hakkında Birkaç Söz a) Sosyal Yapıdaki ve Kültürdeki Değişmeler Şehirlerin büyümesi, sanayi merkezlerinin meydana gelmesi, köylerden şehirlere büyük göçler olması ile meydana gelen sosyal yapıdaki değişiklikler, aile yapısını da hızla değiştirmekte, bununla atbaşı olarak kültür değişiklikleri de meydana gelmektedir. Öte yandan, kültür değişmeleri de aile ve cemiyet yapısı üzerinde derin izler bırakan tesirler icra etmektedir. Şehirlere yığılma, gecekonduların hızla artmasına yol açarken, bu durum, çeşitli meseleler yanında, aile problemleri de yaratmıştır. Gecekondu bölgelerinde oturanların, "yolsulluk kültürü" içinde oldukları iddiasını kabul ermekle beraber, burada bir kültür değişimine şahit olmaktayız. Gelenek ve göreneğin sağlam esaslarından kopup gelerek, bir başıboşluk içine düşenlerin, kararsızlık ve şaşkınlık içinde olacakları muhakkaktır. Millî kültürün buralara el uzatıp, fert ve aileyi çalkantı ve sallantıdan kurtarması beklenir. Çok ibretli bir misaldir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne misafir profesör olarak gelen, Amerikalı bir sosyal antropolog, gecekondu bölgelerinde saha araştırmaları yaparken, bir gecekondu civarında, son derece şık ve güzel bir hanıma rastgelmiş ve bunu Şişli taraflarından buralara hizmetçi aramaya gelen bir hanım olduğunu düşünmüş. Çamurlu yerlere sokmamak için arabasını ileride bir yere park etmiş olabileceğine hükmetmiş. Neticede anlamış ki, bu


TÜRK AİLESİ 37

hanım bu gecekondularda oturmaktadır. Bu tezatın ancak az gelişmiş ülkelere has birşey olduğu sonucuna varmış. Bir yabancının verdiği bu hüküm gururumuzu kırmakta ise de, acı gerçeği biraz yumuşatarak kabul etmek zorundayız. Büyük şehirlerde aile büyük bir sarsıntı içindedir. Köydeki çevrenin kontrol edici baskısından kurtulmuş, özenilen, gıpta edilen, taklit edilmeye çalışılan bir çevreye gelinmiştir. Radyo, televizyon, gazete, dergi, sinema, tiyatro gibi tesirli vasıtaların yaydığı ve sosyal temaslarla yakından izlenebilen moda cereyanları, onu da ister istemez sarsmaktadır. Boğazından kesme, evinde perişan bir hayat yaşama bahasına, buna ayak uydurmak zorundadır. İktisatçıların ve sosyologların, "göstermelik tüketim", "gösteriş harcamaları" dedikleri davranışlar, aile ve şahıslar arasında bir gösteriş yarışma yol açmaktadır. Bunu karşılayamayan aile başkanları, karısının ve çocuklarının serzeniş ve sitemlerine uğramaktadır. Bu yüzden boşanmalar olmakta, birçok aile reisi, sıkıntılara düşmektedir. Bu hal, gelişen, büyüyen şehirlerin ailelerinin büyük kısımlarının karşı karşıya bulunduğu meseleler olmaktadır. Sosyal ve kültürel sebeplerin, aile yapısına zarar verdiğini söyledik. Bunun bir belirtisi, boşanmalardır. Türkiye'de şehirleşme ve sanayileşme ve sosyal-kültürel değişmelerle birlikte, boşanma rakamlarında bir yükseliş görüyoruz. Gerçekten, 1935'te 2.257 boşanma vakası tesbit edilmişken, 1955'te bu rakam, 10.455'e ulaşmıştır. 1935'te evli nüfus, 6.466.000'dir; 1955'te ise 10.213.000'dir. Evlenmeler, daha çok şehir nüfusunu göstermekle beraber, boşanmalar, bütün ülke nüfusuna aittir. Öyle olsa bile, evlenme ve boşanmaların seyri hakkında bir fikir edinebiliyoruz. Buna göre, 20 yılda evli nüfusta, %57.9'luk bir artış olmuştur; evlenmelerde %


38 MEHMET ERÖZ

207 nisbetinde bir artma vardır. Buna karşılık, boşanmalarda %343'lük bir yükseliş olmuştur. 1958'de 1.012 boşanma vak'ası ile İzmir başta gelmektedir. Onu, sırasıyla İstanbul, Ankara ve Bursa izlemektedir. Boşanma sebepleri arasında geçimsizlik başta geliyor. İkinci sebep, zinadır. Erkeğin zinasına ait, 1938'de 202,1958'de 501 vak'a tesbit edilmiştir. Kadın zinası ise, 1938'de 2016 iken, 1958'de 7.870'e ulaşmıştır. Büyük kitlelerin Avrupa'ya gidişi ile ve aile sadakatini ve kadın iffetini hafife alan ve onu yıkmaya çalışan cereyanların tesiri ile, içinde bulunduğumuz bu son yirmi yılda, rakamlar ümit kırıcı seviyeye ulaşmış olabilir. Biz bunları tesbit fırsatını bulamadık. Fakat, yukarıdaki rakamların gösterdiği temayüle ve son yıllarda Türkiye'deki gelişmelere bakınca, pek iyimser olmaya imkân göremiyoruz. Hem kadının, hem erkeğin iş güç peşinde koşması, çocuk terbiyesini aksatmıştır. Akşamdan akşama güçlükle bir araya gelebilen aile üyeleri ailenin manevî ve içtimaî havasını pek az paylaşabilmektedirler. Köylerin, tabiatın kucağındaki evleri, bereketi, yerine, gecekondular veya apartman daireleri ve kıt kanaat bir hayat geçmiş. Misafir severlik, komşuluk, yardımlaşma azalmıştır.* Eski İstanbul'da, mahallenin gizli eli, * Aydın ili köy ve kasabalarında, son yıllara kadar devam eden ve belki şimdi de yaşamakta olan bir gelenek vardı: ora halkı, Tanndan dilekte bulunur ve dilekleri olursa "Dede-Aşı" yapacaklarına dair adakta bulunurlardı. Dilek yerine gelince, bir horoz veya koyun keserek, büyük bir kazan içinde, bulgur pilâvı ile pişirirler, buna DedeAşı denirdi. Mahallenin bütün çocukları çağrılırdı. Çocuklar, evlerinden birer tahta kaşık getirerek, sinilerdeki, tepsilerdeki etli bulgur pilâvına kaşık çalar ve sonunda, "amin" kelimesinden ibaret dualarını ederek, sevinç içinde dağılırlardı. Aileler arası ne güzel dayanışma...


TÜRK AİLESİ 39

mahalledeki yoksul ailelerin imdadına koşar, kış gelmeden onların bütün ihtiyacını karşılamış. Bugün bu dayanışma kaybolmuştur. Kurban kesmenin ve tek tük zekât yardımının ötesinde, yoksul ailelerin elinden tutan yoktur. Bu durum yoksulları kıskançlığa, küskünlüğe, karamsarlığa itmekte ve ideolojilere, yıkıcı tesirlere maruz bırakmaktadır. Köy ve kasabalanmızdaki dayanışma ve yardım gelenekleri, burada sayamıyacağımız kadar çoktu ve bugün halâ varlığını korumaktadır. Küçük şehirlerde, kasabalarda ve köylerde aile yapısının daha sağlam olduğunu bu kısa açıklamalar gösterir sanırız. b) Ekonomik Şartlar Ana, baba ve çocuklardan ibaret olan ve "yuva tipi" veya "çekirdek aile" dediğimiz bugünün Türk ailesi, çocuk sayısının azaltılması yönünde çeşitli baskılara maruz bırakılmaktadır. Bu sakat görüş, Türkiye'nin kalkınması için nüfus artışını bir engel olarak göstermektedir. Halbuki, güçlü ekonomiler, kuvvetli sanayiler ve sağlam devletler, büyük ve sağlıklı nüfuslar sayesinde var olmuşlardır. Çalışkan, bilgili, sağlam, kalkınma şevk ve azmi ile dolu insan kitlesi, kalkınma mucizesini yaratacak ana unsurdur. Tabiî kaynakları ve sermayeyi harekete geçirecek olan insandır. Tarihî, sosyal şartlardan gelen ve bugün büyük bir hızla kırmakta bulunduğumuz ekonomik imkânsızlıklarımızı, nüfusumuzu azaltmakla değil, arttırmakla yeneceğiz. Yeter ki, bilgili, çalışkan, vatansever nesiller yetiştirelim. Burada aileye düşen iş büyüktür. Çocuk sayısını azaltmıyacak, çoğaltacaktır; büyük bir çalışkanlık ile, onlara imkânlar temin edecektir. Evinin önündeki geniş avluya sebze ekmiyen, meyva fidanı dikmeyen, tavuk ve inek beslemiyen köylüler biliyoruz. Köylerde, nahiyelerde, hatta kasabalarda


40 MEHMET ERÖZ

bu yapılırsa, ailelerin imkânları oldukça artacak, protein imkânları gelişecektir. Akıllı, hamleci bir plânlama ile, iktisadî gücümüz arttırılacaktır. Zaten Türkiye bu yola girmiş durumdadır. Vaktile Japon ailesinin yaptığı gibi, Türk ailesi de kemerleri sıkar, tutumlu olur, tasarrufa giderse, ülke için büyük kaynaklar, yatınm fonları doğar. Moda değiştikçe atılan ayakkabılar, çizmeler, elbiseler, mantolar, kürkler, şapkalar, büyük servet israfıdır. Atalarımız gibi sadece dinî bayramlarda giyinir olmasak bile, bu derece lüzumsuz ve gösterişçi harcama, aileyi ve ülke ekonomisini yıkıcı olur. Taklit, yarış içine girmiyen, şahsiyetini koruyabilen ailelerin, bu gidişi bir dereceye kadar durdurucu olmaları beklenir. Ağırlaşan iktisadî şartların altında ezilmekte olan Türk ailesi, israfçı harcamalardan kendisini koruyarak, durumunu düzeltirken, kendisine ve millî ekonomiye de hizmet etmiş olur. İsrail'de apartmanların aydınlık boşluklarında tavuk beslendiğini, oraya gidip görenlerimiz ibretle anlatıyor. Bizde bu, anlaşmazlık konusu olduğu gibi, aşağı, küçük düşürücü bir iş sayılır. Bilhassa şehirde oturan aile için bu ne imkândır. Bilginin ve çalışmanın, yenemiyeceği güçlük yoktur. Yoksul isek, bilgisizliğimizden, tembelliğimizden yoksuluz. SON SÖZ Le Play, sağlam aile yapısına sahip olan toplulukların, oturaklı cemiyetler olduğunu söyler. Böyle cemiyetleri yıkmak kolay değildir. Çünkü temel sağlamdır. Aile, fırtınalı sosyal ve kültürel değişmelere karşı dayanıklı olduğu takdirde, cemiyet büyük sarsıntılara uğra-


TÜRK AİLESİ 41

maz. Türk ailesi bu nitelikleri taşımaktadır. Yapısı oldukça değişmekle beraber, maya aynıdır. Dünyayı sarsan ideolojik salgınlar, Türk ailesi içine girip, onu parçalamak durumuna gelmeden, onun yapısını ve mayasını güçlendirmelidir. Havasını, millî kültür ile doldurduğumuzda, yapısı da sağlamlaşacaktır. Bu millî ve dinî yoldan gelen millî kaynaktır. Doğum, çocuğa ad koyma, sünnet düğünü, evlenme, toy, düğün törenleri ile millî olunduğu gün, Türk ailesi daha sağlam olacaktır. Töreye bağlı ailede kadın, erkeğine saygıyı yitirmez; buna karşılık erkek de karısını sever sayar. En pederşan karakterli Türk uruğu olan Kazak-Kırgızlarda bile kadın beyler vardı. Rahmetli Profesör Abdülkadir İnan, kabile üyelerinin dâvalarını halleden Kazak-Kırgız kadınlarım (Baybiçe'lerini) görmüştür. 17. Yüzyıl Özbeklerinde de aynı hal görülüyordu. Sözlerimizi, Aristo'nun aile hakkındaki şu veciz cümlesi ile bitirelim: "eğer fertler ailelerini sevmezlerse, hiç kimseyi sevmeyeceklerdir."


42

KAYNAKÇA

CİLLOV, Halûk; "Türkiye'de Evlenme ve Boşanmaların Seyri", İktisat Fakültesi Mecmuası, c. 21, 1959-1960, No. 1-4. EBERHARD, D. W. Çin'in Şimal Komşuları, Ankara 1942, (çeviren; Nimet Uluğtuğ). ERGİN, Muharrem; Orhun Âbideleri, 1001 Temel Eser. ERGİN, Muharrem; Dede Korkut Kitabı, çeşitli basımlar. ERÖZ, Mehmet; İktisat Sosyolojisine Başlangıç, İstanbul 1973. FINDIKOĞLU, Z. Fahri; "Türk Aile Sosyolojisi", Hukuk Fakültesi Mecmuasından ayn-basım, İst. 1946. ZİYA GÖKALP, Türk Medeniyeti Tarihi, (hazırlayanlar; İsmail Aka, Kâzım Y. Kopraman), Kültür B. Yayınlan, İstanbul 1976. (Aynı eserin iki cilt halinde yayını, İstanbul 1974, hazırlayan Fikret Şahoğlu, Türk Kültür Yay.) GÖKYAY, O. Saik; Dedem Korkudun Kitabı, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Yay., İstanbul 1973, (açıklamalı, büyük hacimli, çok dolgun eser). İbn Batuta Seyahatnamesinden Seçmeler, İstanbul 1971, (Hazırlayan; İsmet Parmaksızoğlu).


TÜRK AİLESİ 43

İbn Fazlan Seyahatnamesi, (Hazırlayan; Ramazan Şeşen), İstanbul 1975. İNAN, Abdülkadir; Makaleler ve İncelemeler, Ankara 1968. KAŞGARLI MAHMUD, Divânü Lûgatit-Türk, Besim Atalay çevirisi, Ankara 1943 (dört cilt). KOŞ AY, H. Zübeyr; Türkiye Türk Düğünleri Üzerine Mukayeseli Malzeme, Ankara 1944. ORTALAY, Hasan; Doğu Türkistan Kazak Türkleri, İzmir 1961. ORKUN, H. Namık; Eski Türk Yazıtları, İstanbul 1938-41 (dört cilt). W. RADLOFF, Sibirya'dan, (çev.; Dr. A. Temir), İstanbul 1954-57 (dört cilt). RASONYİ, L.; Tarihte Türklük, Türk Kültürü Araşt. Enst. Yay., Ankara 1971. YAKUBOĞLU, Enver; Irak Türkleri, İstanbul 1976. ZİMMERMAN, C. C; Yeni Sosyoloji Dersleri, (Çeviren: Âmiran Kurtkan), İstanbul 1964.


TÜRKLERDE AİLE VE UNSURLARI (Başlangıçtan XII. Yüzyıla Kadar) Ali Güler

I. Türklerde Aile ve Evlilik Tipleri "Ana, baba, çocuklar ve tarafların kan akrabalarından (aile biçiminin gereğine göre) meydana gelmiş ekonomik ve toplumsal bir birlik1 olarak tanımlanan aile, toplumun önemli bir parçasını oluşturur. İslâmiyet öncesi Türk toplumunda ilk sosyal birlik 2 olan ve "oguş" (veya uguş) sözü ile ifade edilen aile, sosyal bünyenin çekirdeği durumunda idi. Bu sebeple, 1 B. Gökçe, "Aile ve Aile Tipleri Üzerine Bir İnceleme", Aile Yazıları /.Ankara 1991, s. 207. 2 "Oğuş" sözünde "aile" anlamı yanında "kabile, boy, soy, akraba, nesil" gibi anlamlarda verilmiştir. Bunların toplu bir değerlendirilmesi için bkz. A. Doruk, "Çeşitli Topluluklarda ve Eski Türklerde Aile", Aile Yazıları I, s. 297.


46

ALİ GÜLER

aile sisteminin esasları siyasî, sosyal hemen bütün Türk kuruluşlarına ve fertlerin davranışlarına yansımıştır. İslâmiyet öncesi Türk toplumundaki özel mülkiyette, özel hukukta, inanışları himayeye yönelik sosyal davranışlarda, soy'a saygıda, adalet, dinî hoşgörü anlayışlarında ve bütün bunları gerçekleştirmek ve korumakla görevli olan devletin "baba" telâkki edilmesinde Türk ailesinin (ana, baba, çocuklar ilişkilerinde temellenen) prensiplerini görmek mümkündür. Esasen bu dönemde aile, devletin dayandığı iki temel sosyal birliktelikten birisi idi.3 Nitekim, Bahaeddin Ögel, "Türk devlet anlayışının kökleri daha çok aile ile aileden daha büyük olan köy düzenlerinden geliyordu" şeklinde ifade ettiği bu oluşumu, "aileden imparatorluğa" şeklinde sistemleşmiştir.4 Sosyologlar ve antropologlar, "evlilik biçimleri" ve "yapı evrimleri" bakımlarından çeşitli aile tipolojileri geliştirmişlerdir.5 İslâmiyet öncesi Türk ailesi ile ilgili olarak da çok fazla tipoloji tartışması yapılmıştır. Avrupalı sosyologlardan bir kısmı Grenard'ın "Türkistan'da Türk ailesi pederşahîdir" ifadesinde birleşmişlerdir. Bu görüşe karşılık Ziya Gökalp, "hiçbir Türk şubesinde Türk ailesinin pederşahî bir şekilde olmadığını", ileri 6 sürmüştür. 3

1 . Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, Ankara 1977, s. 202. B. Ögel, Türklerde Devlet Anlayışı, (13. Yüzyıl sonlarına kadar), Ankara 1982, s. XI, XIII. 5 Bunlar hakkında mesela bkz. B. Gökçe, a, g, m, s. 205-223; B. Gökçe, "Evlilik Kurumu ve Aile Yapısı ile İlişkiler" Türk Aile Ansiklopedisi, (Bundan sonra TAA.) II., Ankara 1991, s. 508-516; A. Erdentuğ, "Çeşitli Topluluklarda Aile Tipleri", Aile Yazıları 1, s. 321-358. 6 B. Gökçe, "Evlilik Kurumu ve Aile Yapısı ile İlişkiler", s. 512. 4


TÜRK AİLESİ 47

Ögel ise, Türklerde "ana ailesi" (maderşahinin "en ufak izine bile rastlanmadığını"7 söylemektedir. "Pederşahi aile" ile "pederi aile" arasında önemli farklılıklar vardır. Çeşitli topluluklarda görülen pederşahî aile, babanın sultasına dayandığı halde; pederi aile, velayet esasında baba hukukunun hakim olduğu bir aile tipidir.8 Pederî ailede baba söz sahibi olmakla birlikte, ananın da aile işlerinde fikri alınmaktadır. Pederî ailede miras ve akrabalık, iki taraflıdır (agnatik ve kognatik); yani hem baba soyunu, hem ana soyunu takip eder.9 Gerçekten de Türklerde çok gelişmiş bir "baba ailesi" vardı. Evin ve devletin sahibi ve başı baba idi. Bunun için Dede Korkut Kitabı 'nda da evden söz açılınca "atam anam evine dönsem" deniyor ve ev ile ocağın sahibi baba ile ata daha önce anılıyordu. Türkleri esaretten kurtaran ve İkinci Göktürk Devleti'ni kuran İlteriş Kutlug Kağan da şöyle demektedir: "Türk Milleti yok olmasın diye Tanrı tarafından hatunu İl Bilge Hatun ile birlikte tahta çıkarılmıştır".10 7

Türk Kültüründe Gelişme Çağları,!. Baskı, İstanbul 1988, s. 237. Mesela Orta Asya'da Türklere komşu olan Moğollarda "ana ailesi" vardı. Bununla ilgili olarak bkz. B. Ögel, a. g. e., s. 238 vd., Ö. İzgi, "Moğollarda Evlenme Âdeti' V/. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, IV,, Ankara 1982, s. 256-262. 8 İ. Kafesoğlu, a. g. e., s. 201. A. Donuk, a. g. m., s. 297. 9 M. Eröz, "Türk Ailesi", Aile Yazıları I,s. 226. Ziya Gökalp, pederî ailede babanın eşi ve çocukları üzerinde sadece "demokratik" bir hakkı olduğunu; pederşahî ailede ise babanın eş ve çocuklar üzerinde sultaya dayanan bir hakkı bulunduğunu belirtmektedir. "Hülâsa pederî aile hürriyetçi ve müsavatçı bir ailedir." (Bkz. Türk Medeniyet Tarihi, Hazırlayanlar: İ. Aka, K. Y. Kopraman, İstanbul 1976, s. 294) 10 B. Ögel, "Türk Ailesinde Kadın", Tercüman Kadın Ansiklopedisi, L, İstanbul 1984, s. 76.


48

ALİ GÜLER

Türkçe'deki aile ve akrabalıkla ilgili kelime ve kavramların, evlilik sistemi ile ilgili gelenek ve törenin, miras hukukunun, nihayet kadının aile ve sosyal hayattaki statüsünün gösterdiği üzere, "kan akrabalığı esasında" 11 yapı bakımından kuvvetli, gelişmiş bir "baba ailesi" (pederî) biçimde olan Türk ailesinin temeli "dışarıdan evlenme", (exogamy)ye dayanıyor.12 Büyük Hun İmparatorluğu'nda, hakanların kız aldıkları belirli boylar vardı. Aynı gelenek Göktürkler'de Uygurlar'da ve Kırgızlar'da da görülüyor. Yenisey Kitabeleri'nden birindeki "yatta tünirime adrıldım" (yad eldeki dünürümden ayrıldım) ifadesi de gösteriyor ki, İslâmiyet öncesinde Türklerin dünürleri yad elden oluyordu. Dışarıdan evlenme geleneği Dede Korkut Hikayeleri'nde de açıkça görülmektedir. Meselâ, İç Oğuz Beyi Oruz idi. Baybeyrek ile nişanlısı Banu Çiçek birbirini tanımıyordu. Kazan Bey'in oğlu da "yad kızı helâlime destur versin" diye vasiyet ediyor; Deli Dumrul "yad kızı 13 helâlim var" diyordu. Birçok Türk lehçesinde yer alan "dünürcü" ile ilgili kelimeler,14 "anne tarafından akrabalık" ifade eden "tay" 11

İ. Kafesoğlu, a. g. e., s. 200., B. Ögel, a. g. e., s. 237. "Grup Dışı Evlenme"de denilen exogamy; kişiye ait olduğu grubun içinden değil, dışından eş seçme imkanı tanımaktadır. Dışarıdan evlenme sistemi, insanların kendi aileleri ya da grupları dışından evlenmelerini ön görmekte, bir toplumun çeşitli grupları arasındaki haberleşme ve işbirliği imkanlarını artırmakta, sosyal kaynaşmayı sağlamaktadır. (Bu konuda bkz. B. Gökçe, a. g. m., s. 510.) 13 A. İnan, "Türk Düğünlerinde Exogamie İzleri", Makaleler ve İncelemeler, Ankara 1968, s. 341 vd. Ayrıca bkz. B.Ögel, a. g. e., s. 237-238. İ Kafesoğlu, a. g. e., s. 201. 14 Meselâ, Kazak ve Altay Türkçe'sinde "yavçı" (yüçı), Yakutlar'da "tüngün körüççü" , Oğuzlar'da "yorugçı", görücü veya 12


TÜRK AİLESİ 49

sözü15 ve "kalın" gibi müesseseler de, dışarıdan evlenme geleneğini kuvvetli bir şekilde göstermektedir. Türklerde ölen kardeşin dul kalan zevcesi ile veya çocuksuz üvey anne ile evlenme şekli (leviratus) mevcuttu. Üvey anne ile yapılan evlenmelerde oğullar, kendilerinin doğumundan sonra babası tarafından alınan kadınlarla evlenebilirdi. Türklerde bu geleneğin gayesi; dul kalan kadınları himaye ve onların hayatını garanti altına almak ve aile mülkünün parçalanmasını önlemekti. 16 Levirat geleneği aynı zamanda "ailenin bölünmezliği" anlayışının bir sonucu olarak da değerlendirilmektedir. Ölen bir kardeşin eşi ile çocukların sahipsiz kalarak, yoksulluk içinde yaşamalarına izin verilmiyordu. Sahipsiz kalan çocukların başlarını alıp gitmesi de onlar için büyük bir kayıp sayılıyordu.17 İslâmiyet öncesinde Türk ailesi yapı bakımından "geniş aile" (veya büyük aile) şeklinde değil, "küçük 18 aile" tipinde idi. Eski Türk ailesinin küçük aile olduğu bazı tarihî kayıt ve müşahedelerle belirlenmektedir. Meselâ W. Eberhard, Tabgaç ailesinin böyle olduğunu tespit etmiştir."19 dünürcü anlamına gelmekteydi. Bkz. A. İnan, a. g. m., s. 347. 15 B. Ögel, a. g. e., s. 249. Meselâ, "dayı" (tayı tagay) ve teyze (tayeze-si)"... 16 A.Donuk, a. g. m., s. 297-298, İ. Kafesoğlu, a. g. e., s. 201, S. M. Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk, İstanbul 1947, s. 336-337. 17 B. Ögel, a. g. e., s. 244 vd. Levirat geleneğinin uygulamasında "dulun isteği ve rızası" esastı. (Bkz. B. Ögel, a. g. e., s. 257). 18 Bu tipler için bkz. B. Gökçe, "Aile ve Aile Tipleri Üzerine Bir İnceleme", s. 217 vd. 19 A. Donuk, B. Ögel, a. g. m., s. 298. Bu özelliği ile Türk ailesi, aile reisinin, mülk gibi muamele gören aile fertleri üzerinde


50

ALİ GÜLER

Eski Türklerde görülen dışarıdan evlilik (exogamy) ve "küçük aile" yapılanması "tek eşle evlilik"i (monogamy)de beraberinde getirmiştir.20 Türklerde genellikle tek eşle evlilik görülmektedir.21 Fakat, yaygın olmamakla birlikte "çok eşle evlilik" (poligamy veya taaddüd-ü zevcât) de vardı. Sadri Maksudi Arsal, "eski Türk dilinde çok zevcelilik halini ifade eden bir kelimenin bulunmaması, Türklerde, lisanları yapıldığı zaman çok kadın alma âdetinin mevcut olmadığını gösterir"22 diyerek, bu geleneğin sonradan oluştuğunu belirtmektedir. Başta Dede Korkut Hikayeleri olmak üzere Oğuzlarla ilgili bütün destanlarda, hepsi "beğlerden" olan kahramanların bir tek kadınla evli oldukları görülüyor. Destanlarda, Divanü Lügati 't Türk 'te, Kutadgu Bilig'de "kuma" ve "ortak"tan bahis yoktur. Meselâ Beylerbeyi Kazan'ın bile bir tek karısının ("boyu uzun Burla Hatun") adı geçiyor. X. yüzyılda Oğuz ülkesini gezen İbn Fazlan, Oğuz Subaşının ve misafir kaldığı bir Oğuzun tek kadınla evli olduğunu görmüştü.23

kesin söz sahibi olduğu eski Yunan'daki "genase" ve Roma'daki "gens"den çok farklıdır. Slavlardaki aile büyüğünün bütün aile halkına köleleri gibi hükmettiği, ortak mülkiyete dayalı, tipik "geniş aile" olan "zadruga"ya da hiç benzemez. (Bkz. t. Kafesoğlu, B. Ögel, a. g. e., s. 201). 20 Çünkü sosyolojik bakımdan, küçük ailenin meydana geliş nedenleriyle, tek evliliğe duyulan istek ve ihtiyaç arasında büyük bir paralellik vardır. (Bkz. B. Gökçe, "Evlilik Kurumu ve Aile Yapısı ile İlişkileri" s. 511.) 21 Z. F. Fındıkoğlu, "Türklerde Aile İçtimaiyatı", Aile Yazılan, I, s. 17;İ Kafesoğlu, B. Ögel, a. g. e., s. 201. 22 A. g. e., s. 334. 23 F. Sümer, Oğuzlar, 3. Baskı, İstanbul 1980, s. 403. Ayrıca bkz. İbn Fazlan Seyahatnamesi, Haz.: R. Şeşen, İstanbul 1975, s. 35 ve 38.


TÜRK AİLESİ 51

Geç Uygur hukuk belgelerinde ve Oğuz Kağan Destanı'nda görülen "kumalar" ise İslâmiyetle başlamaktadır.24 Çok eşli evlilik Türk ailesinde kendine has özellikleri olan bir durumdu. Türkler, ilk kadının rızası ile çocuğu olmaması halinde ikinci bir eşle evlilik yapıyorlardı.25 Daha çok zenginlerin bir kaç kadınla evlendiği görülüyordu. Fakat Türklerde ilk kadın evde "baş kadın" idi. Her zaman saygıdeğer ve üstün tutulmuştur. Meselâ Göktürklerde, hakanlık tahtına sadece birinci kadınların çocukları çıkabilmişlerdir. Orta Asya'da Kırgızlar ilk kadına "ev sahibesi" anlamına gelen "Bay-Biçe" diyorlardı Bir Kırgız atasözünde "evin birinci sahibi (erkek olarak) evde doğar, ikincisi de Bay-Biçe olarak dışarıdan gelir" ifadesiyle ilk kadının statüsü vurgulanmaktadır.26 Kaşgarlı Mahmud, birinci kadının "oglagu hatun" yani "doğuran ve doğurduğu iyi olan hatun" olarak ta27 nımlamıştır. Dede Korkut'ta, "başım tahtı, evim bahtı, kadınım, direğim, dölüğüm" diye anılan kadınlar da evde, ya "baş kadın" veyahut "tek kadınlar" olmalıdır.28 24

B. Ögel, a. g. m., s. 102. B. Ögel, çok eşle evliliğin "Dede Korkut Kitabı'nda anlatılan, gazi ve fatih Oğuzlar gibi bozulmamış Türk kesimlerinde olmadığını, ancak, şehir ve büyük devlet hayatına geçildikçe bu geleneğin, yukarı kesimlerinden başlayarak aşağıya doğru yavaş yavaş bozulmaya başladığını" söylemektedir. (Bkz. a. g.m.,s. 116). 2S Y. Ü. Akkutay, "İslâmiyet'ten Önce Türk Ailesi", TAA, L, s. 57. Hatta Türklerde ilk kadının bizzat evlendirdiği erkekler vardır. Meselâ Göktürklerde Bilge Kağan'ın Ulu Hatun'u kocasını bir Çinli prensesle evlendirmek istemişti. Manas Destanı'nda Manas'ın hatunu kocasını iki kızla evlendirmiştir. (Bkz. B. Ögel, a. g. m., s. 114). 26 B. Ögel, a. g. m., s. 114 vd. 27 B. Ögel, a. g. m., s. 114. 28 B. Ögel, a. g. e., s. 252.


52 ALİ GÜLER

II. Ailenin Fertleri ve Akrabalar A. Baba Türklerde eskiden babaya, "kang" derlerdi. 29 Göktürk Kitabeleri'nde Kültigin babası İlteriş Kağan'ın devleti kuruşunu anlatırken, "kangım kağan yit yegirmi, erin taşıkmış taşra" (babam kağan on yedi adamla baş kaldırmış)30 diyor. Aynı babanın oğullarına "kangdaş" 31 üvey kardeşler için ise, "kangsık" deniyordu.32 Türkçe'de baba anlamına gelen "kang" sözü, akrabalık ifade eden "ka" sesi ile başlamaktadır. Bu sesle başlayan çok sayıda akrabalık ismi, eskiden olduğu gibi, bugün de yaygın olarak kullanılmaktadır (kardeş, kayın vd.).33

29 B. Ögel, a. g. e., s.246; T. Gülensoy. "Altay Dillerindeki Akrabalık Adlan Üzerine Notlar, TDAY., 1973-1974, s. 291. 30 T. Tekin, Orhon Yazıtları, Ankara 1978, s. 10. Kitabenin tamamında "kang (baba)" sözü yirmi yerde geçmektedir. 31 Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lügati't-Türk, Besim Atalay tercümesi. 32 B. Ögel, a. g. e., s. 246. Ayrıca "kang" sözü Hârizmşahlar döneminde "kanglı" şeklinde "boy" adı olarak da görülüyorsa da; (Meselâ Sultan Alâaddin Mehmed (1200-1220)in annesi Terken Hatun mensup olduğu "Kığçak-Kanglı" boylarına dayanarak, siyasî nüfuzunu artırmaya çalışmıştır. Bkz. A. Taneri, Ceâdu'd-din Harizmşâh ve Zamanı, Ankara 1977, s. 19 vd.; O. Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, 3. baskı, İstanbul 1980, s. 315) burada kelimenin "baba" sözü ile ilgisi olmadığı, "araba" anlamına gelen "kanga" sözünden hareketle "kang-lug" veya "kang-hg" (Arabalı) olduğu belirtilmiştir. Nitekim uygurca Oğuz Destanın'nda bu açıkça görülmektedir: B. Ögel, Türk Mitolojisi, C. I, Ankara 1971, s. 169-170 ve not: 6. 33 T. Gülensoy, a. g. m., s. 301.


TÜRK AİLESİ 53

XI. yüzyıldan sonra Türkler babaya "ata" demeye başladılar. Eski Türkler de bugün bizim ana-baba söyleyişimiz gibi, anayı öne alarak "öğ ve kang" diyorlardı. Anadolu'da babaya "ece, izi, ede, eye"de denilmektedir. Bu Anadolu sözleri de en eski Türklerdeki "eşi, içi, ige" gibi deyişlerden başka bir şey değildir. Bunlar daha çok "evin büyüğü ve sahibi" için söylenirdi. Evin büyüğü için bazı Türkler ise, "ot ağası", yani "ateş ve ocağın ağası, sahibi" demişlerdir. "Ataç", en eski Türklerde hem "babacığım" hem de "babasına çeken oğlan" demekti. Çünkü Türkler babadan oğula doğuştan, çok şeyler geçtiğine inanıyorlardı. Nitekim "ata oğlu ataç doğar" (babasının oğlu babasına benzeyerek doğar" atasözü, bu inanışın bir ifadesiydi. Yine, "ata orunu, oğulka kalır", (babanın yeri ve şerefi de oğluna kalır) deniyordu. Türk anlayışına göre oğlu yetiştirmek babanın, kızı yetiştirmek ise annenin vazifesi idi. Ana-babaya saygı eski Türklerde olduğu gibi34 Selçuklular çağında da çok kuvvetliydi. Meselâ oğlu Ayaş, Selçuklu Sultanı Alp Arslan'm verdiği altın kesesini almak için, babasının yanına dizleri üstünde gidiyordu.35 "Baba hakkı", yani "atalık", Türklerde sonsuz bir hak değildi. Mete ve Oğuz Kağan töreye karşı geldikleri için babalarını bile öldürebiliyorlardı. Baba oğlunu evlen34

35

307.

B. Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 246-47. M. A. Köymen, Alp Arslan ve Zamanı II., Ankara 1983, s.


54 ALİ GÜLER

dirmek zorunda idi. Baba bu vazifesini yerine getirmez ise, oğlan "kalın" veya "başlık" parasını zorla babasından alabilirdi. Halk ve beyler bunu normal karşılardı.36 B. Anne Eski Türklerde anneye "ög" derlerdi. Bugünkü "ögsüz" de buradan gelmektedir.37 Kültigin, kitabelerde Göktürk Devleti'nin kuruluşunu anlatırken; "Türükbodun yok bolmazun tiyin, bodun bolçun yitin kangım İlteriş Kaganış, öğüm İlbilger Katunug Tengri töpüsinte tutup yügerü kötürmiş..." (Türk milleti yok olmasın, bir millet olsun diye, babam İl-Teriş Kağan ile annem İlBilge Hatun'u Tanrı tepelerinden tutmuş ve (insan oğullarının) üstüne çıkarmış 38 diyordu. Kitabeler'den Kültigin'in "ögsüz" anasız adında bir atı olduğunu da öğreniyoruz.39 İlk defa Altay Dağlan'nın kuzeylerinde Göktürk yazılarıyla yazılmış Kemçik Yazıtı'nda görülen anne (ög) sözü, Uygur çağında da "ög" (anne) şeklindedir. 40 (Meselâ, "öglüg" anneli, anneli olan; "ögsüz" annesiz). DivanuLügati 't-Türk'te "ana" (meselâ, I., 32, II,., 96, III., 18) ve "apa" (I., 86) olarak görülen anne, diğer Türk lehçelerinde şu şekildedir: Kıpçak: "ana", Altayca: "ene", Çağatayca: "aça" (ana, kocakarı), Kaçar: "ene", Kazan: "eni", Kırgız, "ene" ve "apa" (büyük hemşire, 36

B. Ögel, a. g. e., s. 247. B. Ögel, a. g. e., s. 247. 38 T. Tekin, a. g. e., s. 10.; B. Ögel, a. g. e., s. 123. 39 T. Tekin, a. g. e., s. 22-23. Kitabelerde "ög" "ana" sözü yedi kere geçmektedir. 40 T. Gülensoy, a. g. m., s. 291. 37


TÜRK AİLESİ 55

anne), Hebet: "ene", Sagay: "ene", şor, Telcüt: "ene", Çuvaş: "ama" ve "an'ne". 41 Uygurlarda "ana-ata", ana-baba sözleri çok yaygındı. Anadolu'nun kültür gelişmesinde büyük tesirleri olan Harizmşâhlar'da ise büyük anaya, "ulu ana deniyordu. Oğuzlar eskiden anneye, Anadolu'da az görülen "aba" da diyorlardı.42 Türk aile hukukuna göre, babadan sonra aileyi anne temsil ederdi. Bundan dolayı annenin yeri, babanın diğer akrabalarından ileridir. Babanın mirası anneye değerdi. Çocukların vasisi de o idi. Türk tarihinde kadınların hükümdarların "naibi" olabilmeleri veya devlet içinde söz sahibi olmaları da bundan ileri geliyordu.43 Türk kültüründe kadına verilen değerden dolayı, "ana-baba ", "kan-koca " denirken, anne babadan önce söylenirdi. Göktürk çağında da anne sözü babadan önce kullanılıyordu. "Annenin öğüdünü al, babanın da sözünü dinle" veya "annesi babası sevinir" gibi deyişlerde hep anne önce söyleniyordu. Bir Uygur yazısında ise "anne ve babanın gönlünü oğlu ve kızı almaz" deniyordu. Anneyi öne alan bu gelenek, Dede Korkut Kitabı'nda daha manâlı olarak "ana-ata" ve "kadın ana-beğ" 41

T. Gülensoy, a. g. m., s. 291. Anne bugünkü Türk lehçelerinde de, "ana, iney, şeşe, ene, apa, ine, eni, ece" şekillerinde söylenmektedir. (Bkz. Karşılaştır/nalı Türk Lehçeleri Sözlüğü L, Haz.: A. B. Ercilasun Başkanlığında Komisyon, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1991, Madde: Ana-Anne). 42 B. ögel.a. g. e., s. 248. 43 B. Ögel, a. g. e., s. 247. Kadının siyasî hayattaki rolüne aşağıda değinilecektir.


56 ALİ GÜLER

şeklinde görülmektedir. Buradaki "kadın" tanıtması "beğlik gibi" ananın bir unvanıdır. Kadınlık burada anneyi yüceltmek için söylenmiştir. Yine Göktürk yazıtlarında anne, "öğüm hatun" (annem hatun) şeklinde hatun unvanıyla birlikte anılmaktadır. "Karı" sözü Türklerde tecrübeli, gün görmüş yaşlı ve çok bilen kimseler için söylenirdi. Bunun için Dede Korkut Kitabı'nda ana ve babayı yüceltmek için sık sık "karı anam-koca babam" deniyordu. Anlaşıldığına göre kanlık tanıtması, annenin yalnızca yaşlı olduğunu göstermek için söylenmiyordu. Anasından, babasından görmüş tecrübeli ve soylu, iyi bir aile kızı da "karı" unvanıyla tanıtılabilirdi. Küçültme eki ile bazan "karıçuk anam", "karıçuk kadın anam" deniyordu. Uygur belgelerinde, Dede Korkut'a yakın bir şekilde "ak saçlı karı anam" geçmektedir. Annelerini, "anam tuğlu kutlu ağa" diye adlandıran Uygurların eski şiirleri, anneyi "tuğluluk" ve "kutluluk" tanıtmalanyla onurlandırıyordu. Annenin unvanı da, burada "hatun" yerine "ağa" idi. "Anneciğim" kullanışı da eskiye dayanıyor.44 "Ana terbiyesi" Türklerde ayrı bir önem, değer ve mânâ taşıyordu. Türklerde, "oğlanın terbiyesi babaya, kızınki ise anaya" bağlanmıştır. Bunun için anaya benzeyen soylu kıza "anaç"; babasına çekmiş oğlana da "ataç" diyorlardı. Fakat, oğlanın terbiyesi de belli bir çağa kadar annenin yanında gelişiyordu.45 Bundan dolayı Kırgız Türklerinde "serserinin dilini anası anlar" diye bir atasözü vardır.46 44

B. Ögel, a. g. m., s. 76. B. Ögel, a. g. m., s. 76. 46 R. R. Arat, "Eski Türk Hukuk Vesikaları" Türk Kültürü Araştırma D., c: I (1964), s. 40; N. Sevinç, Eski Türklerde Kadın ve Aile, İstanbul 1987, s. 53. 45


TÜRK AİLESİ 57

Türklerde insan olma ve insan olarak doğmanın, çocuk terbiyesinin en başta gelen sembolü "ana sütü"dür. Kırgız Türkleri, insanların en kötülerini, "ana sütü emmemiş, ata nedir bilmemiş, saçını güneşte taramış" yani "evde büyümemiş" sözleriyle tanıtırlar. Türk mitolojisinde Oğuz Kağan gibi Türk büyükleri doğar doğmaz çok çabuk büyürlerdi. Ancak çocuğun bu gelişmesi annesinin sütünün ilk "ağızı"nı almadan olmazdı. İslâmiyet'ten sonra Oğuz Kağan Destanlarında ise, Oğuz Kağan doğunca, "annesinin memesini tutar ve annesinden İslâmiyeti kabul etmesini" ister. Annesine "yoksa sütünü emmeyeceğini" söyler. Anne bu söz üzerine İslâmiyet'i kabul etmiştir. Dede Korkut Kitabı'nda da "ağ sütün doya emzirse, ana görklü" (görklü, güzel ve iyi anne, ağ sütünü çocuğuna doya doya emziren annedir), anneler çağrılırken, "beri belgil ağ sütünü emdiğim, kadınım ana", "ağ pürçekli, izzetli canım ana" deniyordu. "Ağ sütünü helâl eyle anam bana" diye de and içilirdi. Böylece ana terbiyesi gibi "ana hakkı da "süte" dayandırılıyordu. Türk düşüncesinde "ana hakkı, Tanrı hakkı" hep birlikte anılır. Dede Korkut'ta "anaya el kalkmaz ve söz söylenmez". Çünkü, ana hakkının yanında Tanrı hakkı vardır.47 "Süt anne ve analık"da, Türk töresinde yer alıyordu. Analık veya evlâtlık olmanın bazı şartları vardı. Evlât edinecek kadın "çocuğa loğusa yatağında süt verir, çocuk da analığın göğsüne dokunurdu". Bundan sonra

47

B. Ögel, a. g. m., s. 76-77, Ayrıca F. Sümer, a. g. e., s. 405.


58 AÜ GÜLER

analıklar, bu çocukların evlenmeleri halinde oğlan ise kalın, kız ise çeyiz vermek zorunda idiler. Bu geleneğin dışında çocuklara süt emzirmek için tutulmuş kadınlar da vardı. Dede Korkut Kitabı'nda da bunlara "taya" deniyordu. "Dadılık" ise Türklerde, küçük çocuklar için bir "bakıcılık vazifesi" idi. Bu "bakan ana"dır Kırgız Türkleri buna "kötürgön ene" diyorlardı. Hem erkek, hem de kız çocuğun dadısı olabilirdi. Dede Korkut'ta Banu Çiçek'in güçlü bir dadısından bahsedilmektedir. Kazan Beğ de bir ara şaka yoluyla "sizi yumn yumrı tadım tayam sandım" diyerek kendi dadısından söz açıyordu. Kız çocuklarının bakılması ve terbiyesinden sorumlu olan taya, dadı ve yengeler, kız büyüdükten sonra da kızın yanında kalabiliyor; oğlan çocukları ise biraz büyüyünce "atağbeğ" ve "lala"ların terbiyesi altına veriliyordu. Türklerde "üvey anne"de görülmekteydi. Fakat, Türk töresinde ilk kadın ölse bile, mirasta birinci derecede hakka sahip idi. Babanın mirasında da ilk kadının çocukları en büyük paya sahiptiler. Bu durumda üvey anne, ikinci kadın, "kuma" veya "ortak" derecesinde kalmaktadır. Bunun için Türkmenlerin Şeceresi'ndeki Oğuz Destanı'nın bir bölümünde, Buğra Han'ın oğlu ile üvey annesi arasında geçen mücadele, üvey annelerin aile içindeki durumları hakkında bize bilgi verebilmektedir. Bilindiği gibi, Türk masallarında üvey ana, "kötü kadın" motifleri ile işlenmektedir. Mete'nin, üvey annesinin sözüne kanan babasını öldürmesi, devlet ve Hun ileri gelenleri tarafından meşru görülmüştür. Çünkü Mete, ilk hatunun büyük oğlu idi ve töreye göre onun veliaht olması gerekiyordu.48 48

B. Ögel, a. g. m., s. 77-78. Mete Han'ın babasını öldürmesi hakkında ayrıca bkz. B. Ögel, Türk Mitolojisi, s. 8 vd.


TÜRK AİLESİ 59

Türkler özellikle İslâmiyet'in de tesiriyle sonradan, "nikahlı kadın" manâsında "helâF'i de kullanmışlardır. Dede Korkut'da Hz. Muhammed ve Sahabeler'in kutluluğu ve görklülüğü sayılırken, "dizin basıp oturanda, helâl görklü" deniyordu. "Avrat" ise, "dişi" demekti. Yani insanın dişisidir. Türkler bunu eskiden "aragut" şeklinde söylerlerdi. Dede Korkut Hikayeleri'nde "avrat" (dişi) sözü ile ilgili verilen bilgiler, Türklerin "kadmlık"la "dişilik"i ayırdıklarını göstermektedir. Kadınlık basit anlamda dişilik olmayıp, daha çok kutsallık ifade ediyordu. Meselâ Dede Korkut'ta "ladayuban (yani aldatarak) er tutmak, avrat işidir", "övünmelik avratlara bühtandır", "öğünmekle avrat er olmaz" ve "birisi evin dayağıdır, birisi nice söylesen bayağıdır" söyleyişlerinde bu farklılaşma ortaya konuyordu. Oğuzlar, "karavaşa" (hizmetçiye) don "elbise geyürsen, kadın olmaz" derken de bunu kastediyorlardı.49 Türk anlayışında "evin sahibi" kadındı. Bundan dolayı "ev kadını" için söylenen en yaygın söz de "evci" idi. Göktürkler bu anlamda kadın için "eş" sözcüğünü kullanırken, Osmanlılar "evdeş", Çağatay Türkleri "evlik" diyorlardı. Bu sözlerden başka Türkler "zevce" için eskiden, "eşi, işler, yotuz, eğmiş" gibi daha çok unvan olan kelimeleri kullanıyorlardı. Anadolu'da ise kadın, "başa, başyoldaşı, bike ev şenliği" gibi kelimelerde anılıyordu. Yine Anadolu'da "hanım efendi" karşılığı olarak, Kırgızların "evin gerçek sahibesi, baş kadın" için kullandıkları "baybeçe, baybiçe" sözü görülmektedir.

49

B. Ögel, a. g. m., s. 73.


60

ALİ GÜLER

XI. yüzyılda Türkler, asil ve soylu baş kadınlara "oğlağu katun" diyorlardı. Bunun anlamı ise "soy ve veliaht veren hatun" idi. Yine Harizmşâhlar, tecrübeli ve bilgili kadınlar için " uz hayun" demekteydiler.50 Türk kadınının hususiyetleri; (yukarıda işaret edilenlerin dışında) ahlâk ve namus anlayışı, iffetli olma hali, sadakati, ailesine ve evine muhabbeti, merhameti, doğruluğu, kocasına saygısı gibi konularda yoğunlaşmaktadır. Dede Korkut'ta Dirse Han tarafından karısına yapılan bir "soylama"da Türk kadını, "beri belgil başım bahtı, evden çıkıp yürüyende selvi boylum, topuğunda sarmaşanda kara saçlım, kurulu yaya benzer çatma kaşlım, koşa (çift) badem sığmayan dar ağızlım, güz elmasına benzer al yanaklım" şeklinde tavsir edilerek övülmektedir.51 Türk ailesinde sarsılmaz bir kan-koca saygı, sevgi ve sadakati vardır. Gerdeğe girdiği gün murat alıp vermeden yalnız kalan gelin; kocası dönünceye kadar, onu bekleyeceğini şöyle anlatmaktaydı: "Yiğidim, men sana bir yıl bakam. Bir yılda gelmezisen iki yıl bakam. İki yılda gelmezisen üç yıl, dört yıl bakam. Dört yılda gelmez isen beş yıl, altı yıl bakam. Altı yol ayırdında çadır dikem, gelenden gidenden haber soram. Hayır haber getirene at, don verem, kaftanlar geydürem. Şer haber getürenin başın kesem. Erkek sineği üzerime kondurmayanı".52 so B. Ögel, a. g. m., s. 73-74; B. Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, s. 251-252. 51 B. Ögel, a. g. m., s. 74. Ayrıca bkz. A. İnan, "Türk Mitolojisinde ve Halk Edebiyatında Kadın", Makaleler ve İncelemeler, s. 275 vd. 52 N. Sevinç, a. g. e., s. 21.


TÜRK AİLESİ 61

Yine Kutadgu Bilig'e göre, Selçuklu kültür çevresinde Türk kadını takva yanında, "hâyâ" sahibi, "temiz", "el değmemiş", "başka erkek yüzü görmemiş" olmalıydı. Nitekim Yusuf Has Hacip eserinin "evlenme" bahsinde; "eğer evlenmek istersen, çok dikkatli ol ve iyi bir kız ara. Alacak kimsenin soyu-sopu ve ailesi iyi olsun; kendisinin de hâyâ ve takva sahibi, temiz olmasına dikkat et. Alacaksan el değmemiş ve senden başka erkek yüzü görmemiş olan bir aile kızı almağa çalış. Böylesi seni sever ve senden başkasını tanımaz, yakışık olmayan münasebetsiz hareketler de bulunmaz..." 53 diyordu. C. Çocuklar Eski Türk ailesinde anne ve babanın yanında "çocuklar" (oğul ve kız) önemli bir yere sahiptiler. Eskiden "oğul", "evlât" anlamına geliyordu. 54 Türkler "kardeş"e "karındaş" diyorlar; kardeşi de içine alan "akraba" anlamında ise "kardaş"ı kullanıyorlardı. Babalan bir olan kardeşlere "kangdaş kadaş", anaların ayrı olan kardeşlere de "iğdiş kadaş" deniyordu. Üvey oğul, "ögey oğul" veya "baldır oğul"; üvey kız, "ögey kız" veya "baldır kız" diye anılıyor; ayrıca üvey 55 oğula "kanğsık oğul" da deniyordu.

53

Y. H. Hacip, Kutadgu Biligll, Çeviren: R. R. Arat, 3. baskı, Ankara 1985, Beyit 4475-4484, 4486-4500, 4502. Kutadgu Bilig yazarının "Hadisler"den etkilendiği açıkça görülmektedir. (Bkz. M. Kara, "Kutadgu Bilig'de Aile", TAA, I., s. 67.) 54 B. Ögel, a.g. e., s. 250. ss Bu konuda bkz. M. A. Köymen, Alp Arslan ve Zamanı II, s. 316; A. Duvarcı, "Kardeş" TAA., II., s. 662-663.


62

ALİ GÜLER

Kız çocuğu anlamında "kız" sözü, en eski belgelerde ve bütün Türk lehçelerinde görülmektedir: Eski Türk yazıtlarında "kız", "kız kudız" (kız kızan) "kızakım oglım" (evlatlık kızım); eski Uygur Türkçesinde "giz" (kız, genç), "kızkız" (genç hanım, kız evlât); DivanüLügati 'tTürk'te "kız" (kız, kız çocuk), "kız kırkız" (cariye); Kıpçaklarda, "kız"; Kazan Türkçesinde "kız"; Kırgız Türkçesinde "kız bala" (kız çocuk), Çuvaşça'da "hız"; Yakutça'da "balıs" (yaşça küçük kadm veya kız) olarak görülen "kız" adının yanında ayrıca, "küçük kız kardeş"i belirtmek için "singil" (Uygurca), "sinil" (Bügdüz, Mişer ve Kazan) ve "sinğdi" (Kırgızca) kelimeleri bulunmaktadır.56 Türkler "büyük kız kardeş" (abla) için de, "eke, apa, eçe, eke, eze, piçe, eye, ava, egeçi, epe, eceke, ece, eges, eciy, akka ve appa" gibi sözleri kullanmışlardır.57 Türkler kız ile erkek çocuk arasında bir ayrılık görmüyorlardı. Kız çocuklara sahip olmak onlarda, meselâ İslâmlık öncesi Arap toplumunda olduğu gibi bir zillet değildi. Hun ve Göktürk çağından beri gelen bütün belgelerde bu durum açık olarak görülmektedir. Nitekim, Türk destanları ve gerçek hayatında kadının gerek aile içinde gerek sosyal ve siyasî hayatta şerefli ve üstün bir mevkide bulunması da bu anlayışa dayanmaktadır. Dede Korkut'ta Bay Biçen Beğ kız çocuğu olması için "kalın Oğuz" beylerinden alkışta ya da duada bulun58 malarını rica ettiği gibi; oğlu olanlar ak otağda, kızı 56

T. Gülensoy, a. g. m. s. 293. T. Gülensoy, a. g. m. s. 293-294. 58 F. Sümer, a. g. e., s.405. 57


TÜRK AİLESİ 63

olanlar da kırmızı otağda konuk ediliyorlar, çocuğu olamayanlar ise kara çadıra alınıyorlardı.59 "Bekâret" anlayışı Türkler'de, İslâmiyetten önce de vardı. Türkler "bakire kız" için "yinkçe kız" yani "ince kız" diyorlardı. "İnce kişi"de ibadet eden, Tanrı yolundan ayrılmayan kişidir. Bakire kıza, halk dilinde ve biraz da kabaca "kapağlığ kız" deniyordu. Yalnızca, "kız" sözü bile bakire anlayışını içine alabiliyordu. Kaşgarlı Mahmud'un çok eski bir atasözüne göre, "kızı (yani bakireyi) kalın verebilen alabilirdi". Bu atasözünde de görüldüğü gibi bekâret meşru evlilikte aranan önemli bir konuydu. Göktürk yazıtlarında ise "bakire" karşılığı olarak kullanılan söz "silig" veya "silig kız oğlı" idi. Aslında eski Türkçedeki silig veya silik sözü, "temiz, s a f demektir. Sonradan bu sözün manâsı genişlemiştir. Bu söz İslâmiyetteki "bikr-i hakikî" karşılığı olarak söylenmiştir. "Bikr-i hükmî"nin eski Türklerde karşılığım bilemiyoruz. Evlenmemiş bekâr kıza "ev kızı" da deniyordu. Türklerde "zina" çok büyük bir suçtu. Zina suçu işleyenler çok şiddetli cezalara çarptırılıyordu. Genellikle zinanın cezası ölümdü. Bu konuda suç işleyen ve kız bozanlar için "kızadı" veya "kapadı" sözleri kullanılıyordu. X. yüzyılda Bulgar Türklerini ziyaret eden İbn Fazlan, kadın ve erkeklerin birbirlerinden kaçmadıklarını belirttikten sonra, "herhangi bir şekilde zina etmezler. Zina onlara göre en büyük suçlardandır..." diyerek zina yapanların öldürüldüklerini söyler.60 59 B. Ögel, a. g. e., s. 250. "Kırmızı" rengi Türklerde "mutluluk" ifade ederdi. B. Ögel, a. g. m., s. 100. 60 İbn Fazlan Seyahatnamesi, s. 57.


64 ALİ GÜLER

Kız evlendikten sonra koca evinin üyesi oluyordu. Büyük oğul, babadan sonra ailenin "büyüğü" idi. Küçük oğul ise, baba ocağını devam ettiren "ocak beyi", yani "ot tigin" idi. Çünkü oğullar evlendikçe ayrı eve taşınırlardı. Kızın miras hakkı da, koca evine "çeyiz" olarak giderdi.61 Dede Korkut Hikâyeleri'nde kardeş sevgisi, kardeşe sahip olmanın önemi çok canlı olarak dile getirilmektedir. Beyrek'in ölüm haberi gelince, "Oğuz'un kızı, gelini kas kas gülmez oldu. Kızıl kına ak eline yakmaz oldu. Yedi kız kardeşi ak çıkardılar, kara elbiseler giydiler." "Vay beğim kardaş, muradına, mahsuduna ermeyen yalnız kardaş" deyip ağlaştılar. Yine, Bamsı Beyrek, bezirganlara kendi kız kardeşlerini görüp görmediklerini sorunca onlardan, "yedi kız kardeşin, yedi yol ayrımında ağlar gördüm, güz elması gibi, al yanakların yırtar gördüm, vardı gelmez kardeş diye zârılık eder gördüm" cevabını alır.62 Dede Korkut'un başka bir yerinde de Beyrek'in "ulu kız kardeşi (Ozanı) Beyrek'e benzetti, kara kıyma gözleri kan yaş doldu" deniyor. Görülüyor ki, Oğuzlarda "abla"ya "ulu kız kardeş" denmeye başlamıştı. Kızlar erkek kardeşleri Beyrek'e ise "ağam" diyorlardı. Bu Anadolu'da bugün kullanılan "ağbey" sözünün başlangıcı idi: "Ağam Beyrek'e benzedürem Ozan seni, sevindirdin, yerindirme Ozan meni". 6 3

61

B. Ögel, a. g. e., s. 250. A. Duvarcı, a. g. m., 663. B. Ögel, a. g. m., s. 95. 63 B. Ögel, a. g. m., s. 95.

62


TÜRK AİLESİ 65

Zaman zaman ailede annenin yerini tutan "apa" veya "aba"ya küçük kardeşlerin terbiyesi ve yetiştirilmesi görevi de yüklenmiştir.64

III. Türklerde Evlenme ve Bununla İlgili Törenler, Gelenekler Türk anlayışına göre "evlenme" ve "yuva kurma", toplumun ve devletin temeli idi. Türklerde "evlenme" (ebledim oglımın, yani oğlumu evlendirdim) şeklinde söyleniyordu. Zaten "eb" sözü eski Türkçede "ev", "çadır" anlamlarına gelen bir sözdür.65 Uygurlar, evlenmeye, "kavuşmak" da diyorlar; evliliğin aşk ve his yönünü belirtiyorlardı. Evlilik, Anadolu'da aynı zamanda bir "duman kurma"dır. Yakutlar, evliliğe "sönmez bir ateş yakma" da diyorlardı. Çünkü Türk aile hukukunda "ocak" kutsaldı. Eve gelen gelin "evi aydınlatan bir ateş" olarak görülüyordu. Evlenme Türklerde bir "kusulma, dirlik, derim" veya "tiriglig"; yani, "birlikte yaşama" olarak görülmekteydi. Türklerde İslâmlık öncesinde de, sosyologların en ileri "evlilik ve eş seçme" şekli olarak ifade ettikleri "aracı ve görücü" usulüyle evlenme vardı. Meselâ, komşu Moğollarda ilkel bir eş seçimi olarak kabul edilen "serbest seçimle evlilik" (kızlar ve erkekler bir nehir kenarına gidiyorlar ve birbirlerini seçiyorlardı) bulunuyordu. 64

B. Ögel,a. g. m., s. 95-96. Bununla ilgili olarak bkz. T. Gülensoy, a. g. m., s. 286; T. Tekin, a. g. e., s. 132; B. Ögel, a. g. e., s. 253. 65


66

ALİ GÜLER

Türk geleneğinde "aracı" (Divanü Lügati 't Türk'de "arkacı" veya "savcı"), evlenme "akid" ve anlaşmasını hazırlayan veya yapan kimselerdi. Kız ile erkek önceden anlaşmış ola-salardı bile, evlenme anlaşması için, kız ve oğlan aileleri aracıların yardımlarını istiyorlardı. Evlenme andlaşması için, herkesin bir araya gelmesi gerekiyordu. Toplantıda saygılı ve tecrübeli kişiler, "aksakalIılar" bulunuyorlardı. Bu kişiler aynı zamanda birer "tanık" idiler. Böylece evlenmede de meşruiyet ile kanun, "töre" temeline oturmuş oluyordu. Türk aile hukukunun temelini teşkil eden bir gelenek de evlenmede "kaim" ve "başlık" verilmesi idi. Kalın, kız ailesine verilen bir aile malıdır. Esasında kalın "başlıktan farklı idi. Kalın daha çok babası sağ iken oğulların evlenebilmeleri için verdiği paydır. Başlık ise, evlenme sırasında kız ailesine verilen bir "hediye" görünüşündedir. Kalın ise daha sosyal bir olaydır. Baba malından elbette kızlara da pay düşüyordu. Bu da kızın "çeyiz"i idi. Genel olarak söylersek, kalın hem ekonomik bir değer, hem kadın açısından bir güvenlik, hem de ailenin bölünmezliği ile ilgili bir uygulama olmaktaydı. Türklerde evlilik daha çok, "söz kesme" ile başlıyordu. Söz kesmeyi bir nevi "ön akid" olan "nişan" ve nihayet "düğün" takip etmekte, böylece yeni bir yuva kurulmaktadır. Türk geleneklerine göre, söz nişan, nikah, gelin olma, gelin indirme, düğün, gerdek, sağdıçlık son derece önemli evlenme tören ve gelenekleri idi. İslâmiyet öncesinde bu törenlerde görülen pek çok motif, bugün de canlı olarak bütün Türk toplumlarında yaşamaktadır.


Dizin

A Aba, 55, 65. Abdülkadir İnan, 31, 33, 41. aile, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 16, 20, 23, 29, 30, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 55, 56, 58, 60, 61,

62, 64, 65, 66. Aile meclisleri, 8. aksakal, 34, 66. altınordu sarayı, 25. ana sütü, 57. anaç, 56. apa, 54, 62, 65. Aristo, 41. ataç, 53, 56. atağ, 58. atalık, 53. ataocağı, 16, 17. avrat, 15, 18, 19, 22, 59.


68 MEHMET ERÖZ-AÜ GÜLER

B

D

baş kadın, 51, 59, 60. baba hakkı, 15, 53. bacı, 2, 33, 53. Bahaeddin Ögel, 46. baldır kız, 61. baldır oğul, 61. Banu Çiçek, 48, 58. Baybeyrek, 48. baybiçe, 41, 59. bayga, 16. beğ, 26, 27, 28, 32, 50, 55, 56, 58, 62, 64. betaçar, 14. Bilge Kağan, 20. Bjellon Hatun, 26. boy, 9, 31, 34.

dadılık, 58. Dede Korkut, 18, 19, 24, 31, 42, 47, 48, 50, 51, 55, 56, 57, 58, 59, 60, 62, 64. Deli Dumrul, 48. Divanü Lügati 't Türk, 50, 66. Durkheim, 1, 4, 6, 7, 8, 10. dünürcü, 48.

c Can Beğ, 27. câriye, 26, 27, 28. cemiyet, 1, 2, 11, 20, 24, 25, 28, 36, 40.

ç çekirdek aile, 39.

E Eberhard, 11, 42, 49. Ebû Dülef, 30. ekzogami, 2, 31, 32, 33. Elbilge (İlbilge) Hatun, 20. Elteriş (İlteriş) Kağan, 20. erdem, 28, 29. evlenme, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 21, 30, 31, 32, 37, 41, 42, 48, 49, 58, 61, 63, 65, 66.


TÜRK AİLESİ 69

G

K

Grenard, 4, 5, 6, 8, 46. Gross, 7.

Kaşgarlı Mahmud, 12, 17, 51, 63. kadınefendi, 27, 28. kalın, 4, 6, 12, 13, 14, 16, 17, 31, 32, 49, 54, 58, 62, 63, 66. kang, 52, 53, 54, 61. kangdaş, 52. kangsık, 52. karı, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 13, 14, 15, 17, 18, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 28, 29, 30, 33, 37, 38, 41, 47, 50, 54, 55, 56, 60, 61. Kazan Bey, 48. Kepeg Hatun, 26. kişi, 15, 16, 63. klan, 1, 2, 3, 5, 9, 30, 31. koca, 4, 5, 6, 8, 14, 15, 23, 24, 29, 34, 54, 55, 56, 60, 64.

H harem, 10. harem ve selamlık, 10. hatun, 15, 20, 21, 24, 26, 27, 28, 34, 47, 50, 51, 54, 56, 58, 60. helâl, 48, 57, 59. hısımlık, 3, 5, 6, 7. Hz. Muhammed, 59.

İ içtimaî ilim, 4. içtimaî müessese, 2. iffet, 18, 20, 21, 29, 38, 60. İbn Battuda, 25. İbn Fazlan, 12, 24, 25, 29, 43, 50, 63. İç Oğuz Beyi Oruz, 48. İt Küçücek, 27.


70

MEHMET ERÖZ-ALİ GÜLER

kognatik, 3, 47. kolhoz, 34. konak, 9, 10. kuma, 23, 25, 50, 51, 58. Kutadgu Bilig, 50, 61. kutluluk, 56. kımız, 26, 27, 28, 31. kırnak, 21. kızlar, 13, 15, 25, 27, 28, 29, 31, 32, 64, 65, 66. L lala, 58. LePlay, 4, 40. leviratus, 13, 49. M maderşah, 5, 47. maderi, 8. mana, 2. Mehemmed Özbek Han, 26. Mehmet İzzet, 11. Mervezî, 30. Minusinsk, 21.

N namus, 20, 29, 60. O ocak, 9, 16, 17, 23, 64, 65. ocak kör, 23. oglagu hatun, 51. oguş, 45. Oğuz Kağan Destanı, 51. ok atmak, 17. Ordaca Hatun, 26. Orhan Gazi, 25. Orhun Abideleri, 20, 24. ot ağası, 53. ot tigin, 64.

Ö ög, 18, 46, 47, 54, 61. ögsüz, 54. p pederşahi, 3, 10, 47. pederi, 3. poligamy, 50.


TÜRK AİLESİ 71

R

T

Radloff, 13, 14, 16, 22, 28, 29, 30, 33, 34, 43. Rasonyi, 21. Richard, 5, 9.

taaddüd-ü zevcât, 50. tabgaç, 49. tabu, 2. tay, 3, 5, 6, 8, 10, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 21, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 36, 48, 54, 58, 59, 60, 66. Taytuğlu Hatun, 26, 27. Tien Beğ, 26. tokal-katın, 22. totem, 2, 6, 9, 30. totemizm, 2. toyluk, 4. tuğluluk, 56. turfan, 21. Türk ailesi, 4, 6, 8, 10, 11, 12, 13, 20, 30,33, 36, 35, 39, 40, 41, 46, 49, 50, 52, 53, 62, 63.

s saçı, 14, 24, 31, 57. Sadri Maksudi Arsal, 50. Saltuya Beyi, 25. Şart, 22. Seroşevsky, 8. sib, 4, 6, 7, 9, 30, 31, 43. sinde v, 33. söktüng karandajı, 33. sop, 9, 20, 30, 31, 34. soy, 3, 10, 18, 20, 24, 31, 32, 34, 35, 46, 47, 56, 60, 61. süyek atma, 32.

ş şecere-i terakime, 31. şömine, 16

U uşşağ, 15. udlu, 18, 19.


72

MEHMET ERÖZ-ALİ GÜLER

Ü ülüş, 35. üvey anne, 49, 58. V Vamberi, 25. W Wundt, 1. Y yaraş kazanı, 32. yinkçekız, 63. yulug, 32. Yusuf Has Hacip, 61. yuva, 4, 9, 10, 14, 39, 65, 66. yuva tipi aile, 4. yüzgörümlüğü, 14.

z zadruga, 3. Ziya Gökalp, 3, 7, 46. Zolotnitskiy, 21. Ziyaeddin Fındıkoğlu, 12.

Profile for Cihan Eyri

Türk Ailesi  

Türk Ailesi  

Profile for cihaneyri
Advertisement