Page 1


Toplumsal Dönüşüm Yayınlan ve 2B Bilgi Birikim Yayıncılık Kardak Uluslararası Basın Yay ın Ticaretin Yan Kurul uşlandır.

rn mKı:ı~ YAYIN(AAI


<O Ferhan ErcWl ( Toplumsal

Dönüşüm

Bu kitap 1500 Adet basılmı ş olutı 150 Adeti

numaralandınlarak satış dışı

tutulmuştur.

Baskı : Zafer Matba ası Tel : (0212) 512 16 88 - Ekim 1997 Özdemir MücelHtte ciltlendi


DİNSEL ŞİDDET

FERHAN ERCAN


Toplumsal Dönüşüm Yayınları-61 Ferhan Ercan : Dinsel Şiddet 1. Baskı : 1500 Ad. Ekim 1997 ISBN : 975724492-9

Yayın Yönetmeni : Hayri Bildik Sanat Danışmanı : Mehmet Akıncı Kapak Tasarım : Ömür Bahtiyar

Dizgi : 28 Bilgi Birikim

Repredük:siyon : 38 Grafik Montaj : Toplumsal Dönüşüm

Kardak Uluslararast Ba s ın Yayın : 6/3 Cağaloğlu /lstanbul Tel : (0212) 527 98 25 Genel

Dağıtım :

Narlıbahçe Sok. No

Dağıtım


ÖNSÖZ Bu araştırmada temel amaç; dünya genelinde din adına uygulanmakta olan dinsel terörün nedenlerini ve kaynaklarını belirlemektir. İnanç sistemlerinin karşılaştırılması ya da herhangi bir inanç sisteminin test edilmesi gibi bir amaç güdülmemektedir. Aynı şekilde dinlerin gerekli olup olmadığı gibi bir tartışma içine girilmemiştir. Olabildiğince dinlerin ortaya çıktığı ortamlardaki toplum yapıları irdelenmeğe çalışılmıştır. Görülen o ki; tüm dinler toplumsal yapıların en bozuk olduğu süreçlerde ortaya çıkmışlar­ dır. Bu nedenle de düzenleyici işlevler üstlenmişlerdir. Ancak dinlerin statik yapılan dinamik toplumlarla sürgit bir uyum sağlanma­ sına olanak tanımamaktadır. Sadece ortaya çıkış sürecinde geniş kitlelerin istemlerine yanıt vermesine karşın, kurumsallaşma süreciyle birlikte statükonun korunması amaçlarına hizmet etmiştir. İnançlar dahi] hefşeyi kar ve fayda rotasına oturtan egemenler, dinler konusunda da aynı tavırlarım sürdürmüşlerdir. Dinsel terörün ortaya çıktığı ortamlar, bölüşüm sorunlarının yoğun olduğu toplumsal yapılardır. Yeni Dünya Düzeni dayatmacası, genelde küresel bir paylaşım sorununu körüklerken, özelde ise; gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde büyük toplumsal çalkantılara neden olmuştur. Bu nedenle dinsel terörün kabarmasını yadırgamamak gerekir.· Din, kendisine başkaca seçenek sunulmayan sıradan insanların son sığınağı; bu açmazın ayrımında olanla-


rın ise en etkili çıkar aracıdır. inançlar insanlığın yumuşak kamını oluşturmaktadır.

Bu gerçeğin ayı rdmda olan egemenler, yalınkat sürekli olarak sığ alanlara sürmektedirler. Dinler siyasete, ticarete ve çıkarlara alet edilmektedir. "Yeşil Kuşak" projesi ya da "Türk İslam Sentezi" yaklaşımları bu savın kanıtlarıdır. Bilimsel düşünce üretenlerin düşman belletilmesi boşuna değildir. Gali1eo, Bruno, Bedrettin, Nesimi ve 2 Temmuz Sivas Katliamı hep aynı merkezleri işaret etmektedir. Engizisyon, Hristiyanhğın şizofrenik döneminin bir ürünü olarak insanlığın omurgasında kanlı ayak izlerini bırakmıştır. Günümüzde öteki dinleri.~ yenidery bir "Orta Çağ" yaşamalan­ nın koşullan üretilmektedir. Ozellikle Islam ülkeleri bu gelişmeler­ den daha çok etkilenmektedirler. Afganistan, insanlığın bedeninde bitmeyen bir yara. Cezayir, kan kaybından yaşaJ!Unı tehlikeye atmakta. lran' da insanlığın dramını izliyor dünya. Oteki İslam ülkelerinde de durum hiç parlak gözükmüyor. Fakat tüm bu olumsuz gelişmelere karşın insanlar, ins anlığın geçmişinden ders alarak aydınlık geleceğe giden yolun tüm engellerini ayıklayacaklanna yürekten inanmak istiyorum... Bu çalışmamın bu istemime katkı sunmasını umarak ... insanları

FERHAN E R CAN 7 E~im 1997 - KOCAELİ


ÇAUŞ~IN

"din,

AMACI VE SINIRl.ARI

kavrarulmayanı

kavramak, anlaanlatmak için yapılmış bir gayret, Sonsuzluğa yönelen bir özleyiştir. " (Max Nüller.)

tılmayanı

dinsel inanç ları nedeniyle inen doğal hakkı olan yaşama hakkım yoketmeye yönelen veya onu kısıtlayan baskı ve şiddet girişimleri, yani terör uygulamalarının kaynağım göstermektedir. Bunun için il.kel diye adlandırılan inanç biçimlerinden son tek tanrılı semavi dinlere kadar olan inanç sistemle rini kı­ saca irdeleyerek, seçmeci bir karşılaştırma yapmadan n eden teröre yön elme gereğirıi duyduklarını sapta maya çalışmaktır. B unun için öncelikle gen el geçerli kabul edilen din tanımlarını gözden geçirerek dinlerin istem ve vaatleriyle fıili uygulamalarını irdelemeyeceğiz. Çünkü hiçbir inanç hangi gerekçeyle olursa olsun insanların yaşama hakkını ellerinden a lma haklılığını kendisinde göremez ve görmem elidir. Dinler insanlık tarihi kadar eskidir. Ancak ilk irısanla­ rın sistemli bir din duygusuyla dünyaya geldilderini iddia etmek ve bu iddiayı kanıtlamak en azından günümüz koşullarında olanaksızdır. Dinler farklı topluluklarda farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Bir b aşka ifad eyle topluluğun bireyleri uyduklan dini kuralları yaşam süreci içinde yaratmışlardır. Ancak unutulmaması gereken şey; din bir amaç değil, araçtır. İnsanların toplu halde. dayanışma içinde güvenle yaşayabilecekleri ortam ların yaratılmasını sağlayacak bir araçtır. Günümüze dek gelinen süreçte zaman zaman inançlar araç olmakta n çıkarılarak amaca cfönüştürülmüşlerdir. İşte bu uygulamalar baskı ve teröre zemin hazırlamıştır. Bu

ar:aştırrnanın amacı

sanl arın

7


Yaşamı yaşanabilir

kurumun onu

aynı

biçimde düzenleme iddiasında olan gerekçelerle yoketmeye yön elmesi dü-

şünülemez.

Ortaya çıkan her yeni inanç. m evcut yapıya tepki temelinde gelişirken . · ttŞitlikçi, adaletçi ve özgürliikçü düşünceleri temel almıştır. Bu talepler toplum yaşamı ve mutluluğu ile ilgili taleplerdir. Bu nedenle gelişim süreci içinde m evcut yapıların muhaliflerini saflarına çekerek çoğunluğun inancı haline gelebilmiştir. Bu açıdan bakıl­ dığmda lnsanJarın bir arad a ve daha mutlu yaşamalarını amaçlayan i nançların irısaıi yaşamını bazı ger ekçelerle .yoketmeye yönelmesinin mantıklı ve tutarlı bir açıklama­ sının yapılamayacağı kesindir. Çünkü, bu taktirde kendi savunduğu tem el ilkele rle çelişir duruma düşecektir.: "Din bizim kaderimize tesir eden kuvvetlere inanmak ve bu inanç sonunda onlara karşı özel davranışlarda bulunmaktır.·· Bu ifade yeryüzünde yaşamış ve yaşamakta olan bütün dinlere şamil (kapsayan) bir tarif olabilir. insan inanmak ihtiyacındadır. Bu, onun n efsini korumak ve yaşamak içgüdülerine bağlı tabü ve fıtri bir duygusudur. "(Osman Pazarlı-Din Ps ikolojisi. Say,31) İnanma olgusunda özgür iraqeden sözetrnek oldukça zor ç ünkü . h er canh varolan bir inanç sisteminde dünyaya gelmektedir. Mevcut s istemlere karşı çıkarak kendi inananç sistemini oluşturması ise, oldu kça zor görünmekedir. Günümüze dek yaşamış oları milyarlarca insandan a nca k yüzlerle ifade edilen sayıda p eygamber çıkmıştır. Buna kendi yo rumlan doğrultu sunda kendi cemaatlerini oluşturabilen tarikatları da katarsak yine de çok k üçük rakamlarla karşılaşırız. Ancak aynı inanç topluluğunda yeralan bireylerin de aynı şekilde önkabullere sahip olduklarını s öylemek olanaksızdır. İnanmayı insanların en temel özgürlüklerinden biri olarak kabul etm ek , b irden fazla farklı irıanç biçimlerinin d e olabileceğini k abul etmek anlamına gelmektedir.

8


Bedeni ölçüleri dikkate alınmayan bireylere aynı ölçüde giysiler giydirmek ne ölçüde anlamlı veya tutarlıdır? Bu hazır giysiler bazı bireylere uyabilir ama kimilerine dar, kimilerine de geniş gelebilir. Bir bedene dar veya geniş gelen her giysi yadsınır. Böyle olunca bireyin bu hazır giysiyi kendi bedenine göre yeniden yapunnası gerekir. İş­ le bu aynı din topluluğu içinde bile nüansları olabilecek inançların varolab ileceğini göstermektedir. fi'arklı1ıkJann varolabtleceği kabul edildiğinde , bunun az veya çok olması da far ketnıez. Bu nedenle farklı bir inanca sahip olan insanların şu veya bu şekilde zorlanmaları veya onlara ka rşı bir terör uygulanmasının mantıklı ve tular!J olmayacağı açıktır.

Kendi

inancına saygı

d uyulmasm1 isteyen her inançlanna da saygı duymak zorund adır. Bu araştırmada amaç inançları nedeniyle baş­ ka inanç sahiplerine terör uygulayan veya bu nedenle terör uygulam asmın muhatab ı olan klşi veya kesim leri u örnekleriyle sergileyerek dinsel terörün insan haklanna olduğu gibi inanç s ahiplerinin kendi amaçlarına da ters düştüğünü gösterebilmektir. Böyle bir çal ışmanın temel amacı tse. inançları nedeniyle insanlann aşağılanamayacğı ve farklı inanç sahibi olan in sa nlara karşı bir dinsel terör uygulanamayacağı birey

başkalarının farklı

gerçeğini kamtlamaktır. Aynı

ü lkede yaşamalarına

karşın

farlüı

ina n ç.lan olan insanların kabul etmeleıi. gereken en gerçek; farklı inanç ları olan lnşanlarla bir arada yaşamanın yollarını bulmalarının k açıru!maz ol<iuğu gerçeğini kabul etmeleridir. Aksi taktirde her ülkede az veya çok farklı inançtan insanların bir arada yaşadık­ ları toprak parçalan kan gölü olmaktan kurtulamaz. En azından bir inanç taraftarlarının kendileri dışında kalan tüm farklı inanç sahiplerini yoketmeleri gerekir. Bu ise kendlleıinden olan birçok insanın da yokedileceği an lamı­ na gelir. Böylesi bir çatışmayı hiçbir kesim göze a lamaz, zaten 1.Jöyle blrşeyi göze alması da gerekmez. Böyle olunleırıel .kaçınılmaz

9


ca; farklı inançtan koşullarını aramak

olan insa nlarla bir arada yaşamanın ve yaratmak; tilin insanlara düşen en önde gelen bir görevdir. Bu görevin adı ise, farklılıkları kabul ederek bir arada yaşama uzlaşısını sağlamaktan geçen laik anlayıştır. İşte b u somut gerçeğL kanıtlamak, için ille çağl~rdan günümüze dek süregelen dinsel terörürı anlamsızlığını ve gereksizliğini yaşanmış uç örneklerle gözler önüne sermektir. Aynca bu çalışma sınırlan içinde dinsel terör uygula masına yönelen insanlan n b ireysel konumlarınınyanısıra neden terör eylemine başvurd uklannı ·açıklamaya çalış ­ maktadır.

Bütün bunların yanısıra; din, dil, ırk. cinsiyei1ve inanç farkı gözetmeksizin tüm insanlann insanca yaşaması ·gerektiğini savunmak ve vurgulamaktır. Çünkü; görüşü, inancı, ırkı ,

cinsiyeti ve dili ne olursa olsun; insan yaşamı tüm değe rlerin ü s tündedir ve onun korunması tüm insanJara düşen kaçınılmaz bir insanca görevdir . Dinlerin ve inançlann bir amaç değil, insanlık yararlanna oluştu­ rulmuş kurumların yaratılmasında bir araç olduğu gerçeği dikkate · almmahdır. Zaten bu araçlar amaca dönüştü­ rülmediği sürece fazlaca bir sorun ortaya çıkmamaktadır. İlkel dinler insanlığın çocuklu k döneminde yaşanmış­ br. Bu n edenle ilkel dinlerde (tot em, animizm vb.) mantık­ lılık veya evrensellik aramak anlamsızdır. Buna karşın Hı­ ristiyanlığın belli bir döneminde aldm tutsak edildiğini de unutmamak gerektir. Yeri geldiğinde değinileceği gibi, dinsel sorunlar genellikle çok sorunlu olan toplumlarda ortaya çıkmaktadır: "... dinin dcğuş ve üretim tarzının dönüşüm süreci arasında, ikisinin de nesnel olarak kaynaklandığı bir kesim vardır: Bunalım! Ve bunalım denen bu ortak kesitte saptanması gereken bazı ortak momentler sözkonusudur: Direnme ve başkaldırma. " (Yılmaz Öner, DinÜretim Biçimleri Üstüne Tarihsel Uzlaşma. Say,25)

10


Sorunlu toplumların dini üretmesi gibi, dinin varoldubir sorunlu toplum da; direnme, başkaldırı ve dinsel terörün doğurganıdır. Şimdi dinlerin içinde geliştiği ortamları irdelemeye çalışalım. ğu

DİNİ DOÖURAN ORTAMLAR

kavramayan, gününü ve geleceği göremeyen her düşünce kördür! ..

Geçmişi

algılamayan

(FERHAN ERCAN)

· İnsanlar herşeyd~n önce varlıklarını sürdürmek isterler. İlkel insan bunu koruma içgüdüsüyle sağlamaya çalı­ şır. Ancak insanın sadece korunma jle varlığını sürdür. mesi olanaksızdır. Beslenmesi ve barınması da gerekmektedir. Beslenme, barınma ve korunma çabaları tek başına yeterli Qlmayınca dıştaki güçlerden de yardım istemek kaçınılmaz olmuştur. bış varlık ve etkenlerin yaşantıya girmesi, merak ve öğrenmeyi kaçınılmaz kılmıştır. Bu süreç insanların dışında farklı güç ve kaynakların olduğunu göstermiştir. Korunmak için yardım istenen güç veya kaynakla beslenmek için yardım istenen kaynak aynı değil­ dir. Barınmak için başvurulacak kaynak da aynı olmadı­ ğından, farklı güçlerin varlığı benimsenmiştir. Bu ise insanları çok tanrıcılığa, Totremizme yöneltmiştir. Korunma içgÜdüsüyle başlayan inanç sistemi merakla öğrenmeyi insan yaşantısına sokmuştur. Ancak bu öğren­ me sürecinde ölüm olgusu insanların isyan etmelerine neden olurken acı çekmelerine engel olamamıştır. Bir türlü yokolma gerçeği kabuledilmemiş ancak insanları rahatlatacak bazı açıklamalar yapılmıştır. Bu açıklamalar ·insanların öldükten sonra da tümden veya bedenlerinin bir parçasının yaşıyacağı biçimindedir. Bunun için de tam olarak yanıtlanamayan somut bir gerçek vardır. İnsanlar

11


rüyalarında tıpkı

gerçek yaşamlarında olduğu gibi olaylar olguya b ir açıklama getirme çabasıy­ la, insan bedeninde bir ruhun olduğu, bu ruhun uyurken ve ölüm sırasında bedeni terkettiği ileri sürülmüştür. Bu kabuller kaçınılmaz olarak öteki dünya düşüncesini gündeme getirmiştir. Korunma içgüdüsüyle yola çıkan insanlar merak ve öğerenmeyle din düşüncelerini geliştirmişlerdir. Ancak bu çok Tanrıcı totemizm döneminde kutsal sayılan varlıkla aralarındaki. lltşkiyi iyi tutmak isteyen msanlar ilk ad ı m­ larına bir de duygu boyutu eklemişlerdir. Bu korku ile beslenen bjr sevgidir. Sevgi ilişkilerin iyi tutulmasını amaçlamaktadır. Bu amacı gerçeklemek için sunaklara yaşamaktadırlar: Bu

başvurulın uştur:

" . . . İlkel Totemizmden itibaren meydana çıkan kurban kesme adeti ve kurban şöleni, insana benliğini mana ile doldurmak imkamnı vermektedir. Kurban şeklinde yapılan sungu, insanın muhtaç olduğu Tanrı­ ları beslemekte, ya da onları iyicil hale getirmektedir. (... ) Tanrılua saygı gösterilmesi ruhların yahut Tanrı­ ların ötkelenmesini önler; Tanrıların bekçileri oldukları ahlak kanunlarına ve toplumun kanunlarına itaat de aynı sonucu doğurur. Efsanelere dogma'ları somut (coneret, müşahhas) hale sokarlar. Efsanelerle tapınış usulleri bayramların özünü teşkil ederler; bu bayramlar da müminleri , Tanrılara mahsus tapınaklarda bir araya toplarlar. (Felicien Challaye. Dinler Türihi. Say , 228)

Sorunlar tüm dinlerin temelim oluşturmaktadır. Tüm dinler sorunları olan toplumlarda ortaya çıkmıştır. Sorunlara çözüm üretme girişimleri kaçınılmaz olarak mevcut yapılara muhalefeti ve direnmeyi gündeme getirmiştir. Mevcut yapıya karşı çıkış girişünleri örgütlenmenin yanı­ sıra, mevcut yapmın yerine kon acak inanç ve yaşama iliş­ kin kuralları üretmek durumun da kalmıştır. Tanrısal re-

12


feranslarla talepler toplumda yandaşlarını ikna ve çoğalt­ ma amacını gütmektedir. Totemizmin tabuları yasakların başlang1cını oluştur­ maktadır. Örneğin: "Aynı klanın bir üyesini öldürmek yasaktır.

Aym klandan bir

kadınla birleşmek

yasak-

tır... "(Felicien

Ç. Say, 15) Yasaklara saygı gösterme negatif inancın ifadesidir. Ama h er yasak insanlığın önünde duran ve mutlaka aşıl­ ması ger eken bir engeldir. TotemizmJn inanç sistemi ve Tanrı anlayış ı terör ve şiddetten çok sevgi ve inancı ön planda tutmaktadır, Buna karşın kurban geleneği inan çtaki çıkarcılığın açık bir ifadesidir. Yenen kurbanın d inin inananlarla Tanrıları arasında yakın bir bağ kurduğu varsayımına dayanmaktadır. Bu mantık fazlaca tutarlı gözükmemektedir. ÇÜnkü tüm varlıkları kapsayan Tanrı bütünü , tek tek her varlıkta bir parçasını bannd ırmalüa­ dır. TeTJ:lel varsayım bu olunca, ayn ca kurban şöleni inandırıcı ve tutarlı gozükmemektedir. Canlıların varlık.lanın sürdürm ek için tükettikleri her besinde Tannmn bir parçası olduğuna göre; Tanrıyla içli- dışlı olm ak gündelik ve sıradan bir iş olmaktadır. Bunun için ayrıca bir kurban şöleni düzenlemek bir yoketme eylemidir. Bu ise terör olarak nitelendirilebilir. Çünkü en rloğa l bir hak olan yaşama hakkım yoketmeğe yön elikti. Elbette bu noktada şu gerçeği açıkça vurgulamak.. gerekir; Yaşama hakkı sadece insanlar için düşünülmesi gereken bir hak değil , tüm canlılan kapsamaktadır.

Dın mevcut bir yapı ve doğa l koşullar içinde gentş kitlelerin sorunlarına yanıt verebilen, yaşam a ilişkin kurallar bütününü oluşturmaktadır. Ancak, değişim dikkate aJmdığında her sistem kurumsallaştığı aıı. sumutla olan çelişkileri ortaya çıkmaya başlar. Hangj toplumsal yapıda olursa ols un, mevcut düzen ön celikle düzenin egemenlerinin hizmetindedir ve öncelikle onların çıkarlannı korur. Böyle olmasına karşın h er toplumsal değişim tabandaki

13


kitlelerin talebi ve egemenlerin tepkisiyle karşılaşır. B u karşılık, gelişen hareketin üretim biçimi ve paylaşım sistemiyle uyuştuğu noktaya kadar sürer. Çünk ü süreç içinde değişim s isteme entegre olur. Yani ehlileştirilir. Musevilik bir ulus dini olarak ortaya çıkmıştır. Üstelik de bu ulusun sürekli olarak seçilmiş bir halk. olduğu vurgulanmıştır. Sanki bir kompleksten kurtulmak için bu yönteme başvurulduğu izlenimi_bırakmaktadır. Ancak tek Tanrılı din lerin başlangıcı olması , dinler tarihinde önemli h alklaradan. birini oluştu rmaktadır. Museviler Mısırlılar tarafından sürekli olarak horgörülerek aşağılanmışlardır. İs:railoğulları s ürekli ola rak kötü muamele Ye işkencelerin hedefi olmuşlardır. Bu durumdan kurtulmanın tek yolu Mısır'dan aynJara k atalarının ülkesi olan Kenan iline (Filistin) gidebilmektir. Ancak israiloğullan.·nuı Kenan iline dönüşlerine müsaade edilmem ekted ir. Çü nkü krallık elindeki ucuz işgücünü kaybetmek istememektedir. Musa kavmini uzun ve çetin pazarlıkl ardan sonra Mısır'dan çıkarır. Bu süreçte İsriloğullan­ ru b irlik, b eraberlik ve dayınışma içinde tutabilmek için yeni kurallar koyar. Bu yeni inanç kuralları iç]nde tutabilmek içinde yasaklar da yeralmaktadır. Yasaldar eski inanışlarla olan ilişkileri kesmeyi amaçlamaktadır. Ama sürekli olarak seçilmiş ve üstün bir halk oldukları vurgulanmaktadır. Bu şekilde koşullandırılan insanlar Kena n Ülkesine döndüklerinde farklı bi r toplulukl a karşılaşınca kendi inançlarının üstünlüğünü somut olarak görmüşler­ d ir: ( " İsrailliler Kenan thkesine gelince bura halkının ahlaksızlığından utanç duydular. Ana babaya saygı gösterilmiyor, ç ocuklar kurban ediliyor, her y anda hayasızlık v e cinsel sapıklıklar hüküm sürüyordu. Nitekim Kutsal Kitap 'ın Levililer bölümü bu iğrenç şeyle­ re karşı çıkmaktadır. Aynca yine bu bakımdan Tekvin 'de Nuh'un oğullarından biriyle ve Sodom Gomora ile ilgili bir takım öyküler vardır" (Felicien C. Dinler

14


Tarihi: Say, 127)

. . horlanan \re tutsak edilen bir ulusun direnci onun inancıyla karılarak aslflarca varlığını koruyacak bir yapının ortaya çıkması na neden olmuştur. Hıristiyanlığın Rorna'da gelişmeğe başladıgı dönemde, önce kuşkuyla karşılanmış ve ilk Hıristiyanlar çeşitli biçimlerde . ve zalimce işkencelerle öldürülmüşlerdir. Ayaklanmal ar büyük vahşetlerle bastırılmıştır. Mevcut yapı içinde sorunlara nesnel çözümü n çözümsüzlük nedeniyle boş bıraktığı alam öznel çözümler doldurmuştur. Doğa yasası buradada işlemekte ve boşluk tanımamak­ tır.Çaresizlikler insanları öznel çözümler e doğru s ürmü ş­ tür:"Bu insanlar başka neye bel bağlayabilirlerdi? Kaç kez umutsuzluktan bunalıp zalimlere karşı saAşağılanan

vaşa ayaklanmışlardı.

İskenderiye'de

sokak çarpışmalarında yanıp yakıl­ mış evlerin harabelerinde daha ot bitmemişti. Koca semtler enkazlara çevrilmişti. Birçok sarayın , İsken­ deriye'nin göğüs kabarttığı muzeumun yerinde yeller esiy.o rdu. Son ayaklanma da ,eşsiz bir vahşetle bastı ­ rılmıştı.

Sağ kalanlar ne yapmalıydı ? Bütün kölelerin , bütün esirlerin Roma'ya karşı hep birden ayaklanacakları zaman daha uzaktı.Ve köleler.yapılacak tek birşey kaldığını sanıyodardı:mucizeye , kurtarıcıya, öbür dünyada ödüle bel ba·ğlamak . "(M. İlin. E. Segal İnsan Nasıl İnsan Oldu. Say. 334) Nesne1 çözüı:plerin boş bıraktığı her alan öznel çözümler tarafından işgal altına alınmaktadır. Toplumun egemenleri çıkarlarının sürdürülmesinde yararlı gördükleri öznel çözümleri inanmadan ve bilerek ve isteyer ek destkelemektedirler. Sisteme zarar vermeyen veya s istem yaranna görülen her çözüm egemenlerin onaruyını almaktadır. "Hıristiyanlığı yayanların konuşmalarının köle sahipleri de kulak kesilerek dinliyor ve sık sık şu sorul-

15


rı soruyorlardı

kendi kendilerine: "Bu fanatikleri izle-

meğe değer mi? Silaha sarılmasınlar da vrsın beklesinler Mesih*'lerini! " (İnsan Nasıl İnsan Oldu. Say, 335)

Din ve üretim biçimi arasındaki ilişki açık olarak gör ülmeketedir. Din üretim ilişkilerine eme~çil erden (sessiz çoğunluk) yaana müdahale etmediği s ü rece, egemenlerce sakıncalı gözükmektedir. Hatta Hıristiyanlık yaşayan insanların sorunllannın çözümü o dinsanların ölümlerinin sonrasına ertelemektedir. Böyle bir çöz üm hiç kuşkusuz o gün ün Roma İmparatorluğu'nun koşullarının kaçınılmaz sonuçlarından başka birşey değildir. Hıristiyanlığın şans ­

sızlığı ise; bir yanıyla çok güçlü bir İınparatorluğun devaıru alınası. öte yandan da aynı İmparatorluğun çözülmeğe

ve ç ürümeğe yüztuimasıdır. Yoksul ve çaresiz kitlelerin umudu o la n din ayın zamanda Roma İmparatorl uğu'nun du kurtuluş umudu ol mu ştur. "Artık iiçüncü yüzyıl bitmek üzereydi. Yeni dinle savaşmanın anlaınsız..elduğunu Roma İmparatorları

anlamaya

başladılar.

da

Çünkü bu din evrensel imparatorluğun arayıp da bulamadığı evrensel dinin ta kendisiydi. Bu öyle bir dindi ki, kölelere ve esirlere sabır .v e .i taat telkin ediyor du. Yüzyıllar süren izlemelerden sonra Hırlstiyanlık zaferi kazandı . Roma İmparatoru Konstantin Hıristiyan oldu. Konstantin şöyle düşünüyordu: "İsa putpereslerin tanrılandan daha güçlü. İmparatorluğu kurtarmak için, İsa ' nın himayesine havale etmek gerek." Denize düşenin yılana sarıldığı gibi, Roma· da haça sarılmıştır. Köleler haçlara gerilerek alçakça ölüme mahkum edilirken , sonraları haç imparatorluğn bayrağı olmuştu. " (İnsan Nasıl İnsan Oldu. Say, 335) İmparatorluk ve onun egemenleri kendi çıkarların kor uyarak geleceklerini güvence altına a la n yeni dine kurtarıcı olarak sarılmlaar ı doğaldır. Bunun da ötesinde onu savun ma ve koruma görevini üstlen meleri de .. . Çünkü Hı-

16


ristiyanlık tepki d uyduğu yönetime alter natif sunmamış ve bir talepte bulunmamıştır. Dahası İsa: "Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya. Sezar'm hakkı Sezar'a" diyerek durumu daha da somut olarak ortaya koymuş tur. Ancak üretici güçlerin gelişimini engelleyen feodal yapı çözülmeğe ve yerini yarı özgür üretici güçlre dayalı üretim biçimine bırakma­ ya başlamıştır. Bu oluşum insanların köleci düzenin, nesnel koşulların kaçınılmaz sonucu olaralt değişmesine neden olmuş ve bu değişime ·in sanlar tanık olm uştur. Yeni s üreç öncekine oranla sorunların göreceli olarak azalmasına neden olmuştur. Bu süreçle insanlarm kurtarıcıya olan ihtiyaçları azalmı ş ve özgüvenleri artmıştır. Bir baş­ ka ifade ile, artı k insanların bir tarın- peygambere ihtiyacı kalmış tır. İşte bu süreçte Ari u sçuluk ortaya çıkmıştır. Ariusçuluk kilisenin ve egemenlerin tepkisiyle karşılaşması­ na rağmen varlığını sürdürebilmiştir. Arius'un öğretisi: "İsa'yı tek-tanrı, yani tanrı-baba ile tanrı-oğul'un birliği olarak kabul.etmez .. İsa'y1 böyle soyut bir tanrının yalnızca somut bir yaratığı, kısaca insan olarak görür. Başka bir deyişle, İsa'yı yaşadığı köleci düzenin baskı ve bunalımından kurtarmak ve de kitleleri kurtarmak için kendisine sonsuz sayıda insanüstü değerler yakış­ tırılan, bu değerle.re ihtiyaç duyan biri olmaktan çıka­ rır. Bu yakıştırma tanrısal değerleri sınırlandırarak onu büyük ölçüde "insanlaştırır" ... ... kurtarıcı herşeyden önce insan-üstü değil. ancak bir insan olabilirdi. Çünkü insan, insani kurtaracak gücün, kendi eylem ve emeği dışında değil , kendinde olduğunu biraz olsun sezinlemeğe başlamıştı ... ... Arim;' un, tanrı~insan İsa'yı göklerden yere indirip insana indirgemesi, isa'yı böyle göksel geçmişe sahip de .olsa somut bir yaratık olarak göstermesi, insanı , onun emek ve eyleınini yüceltiyor ve bu da, Hıris­ tiyanlaşmış olsun veya olmasın, bütün büyük arazi sahiplerini ürkütüyordu. "(Yılmaz Öner. Din-Üretim Bi..:

17


çimleri Üstüne Tarihsel Uzlaşma. Say, 11-13) Bir yandan politikleşen kilisenin, öte yandan büyük toprak sahiplerinin istem ve baskılanyla Ariusculuk afaroz edilmiştir. Bu afarozun kendisinden beklenen sonuçlan doğurmadığı açıkbr. Çünkü verilmek istenen mesaj h ed ef kitlelere ulaşmıştır. İnsanlar sorunlarım ancak kendileri, kendi yöntemleriyle çözeceklerdir. Hıristiyanlık dünyasında bu süreçler yaşanırken, Arabistan Yarıma­ dasındaki sancılı topluluklarda yaşama ilişkin yeni düzenlemeler üretilmeğe çalışılıyordu. Yani, sorunlu bir toplum koşullan gereği nesnel çözümlerin yetmezliği nedeniyle, öznel çözümler üreterek sorunlarını aşmaya çalı şı­ yordu . Herşeyd en önce üstünde yaşadıkları topraklar çok verimsizdi. İnsanlar çok güç koşullarda yaşamak zorundaydılar. Ulaşım ve ticaret olanakları oldukça kısıtlıydı. Belirli a ileler dışında kfi}anlar korkunç düzeyde yoksulluk içindeydiler. Yaşama koşull<ınnm zorluğu, kJz çocuklanrnn diri diri kumlara gömülınes.i ile sonuçlanan insanlık dışı bir uygulamayı dayatmı:;.ı ı. ll ıı koşullarda belirli bir toplumsal artığın yaratılması ve her yı yeniden düzenli ola rak üretilmesine olanak vermiyordu. Bu nedenlerle herhangi bir üretim tarzı yerleşmemişti. Kısaca vurgulaınay çalış tığımız bu olumsuz doğal koşullar yeni doğmak­ ta olan dini belirleyerek şekillendirmiştir. İstila, işgal ve sürekli cihat bu koşulların sistematikleştirilmiş doğal ve kaçınılmaz sonuçland ır:

"Hazreti Muhammed'in ortaya çıktığı yıllarda Araplar karış1;k ve ilkel bir düzen içinde yaşamaktaydılar. Erkekler pekçok kadınla evleniyor. bakamayacakları kadar da çocuk sahibi oluyorlardı. Hele aileye yararlı olmayacak kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu. Bu insanlara yol gösterecek biri ve yeni bir düzen gerekliydi. İşte Müslümanlığın ana çıkış nedenlerinin başında bu geliyor. " (Dünyamızı Değiştiren 100 Büyük Olay. Say, 163)

18


dinin toplu m u n sonınlanna s istemli ve ver ebilmesi ancak, d ü zenli bir üretim biçimi ile <;>lanaklıdır. Oysa Müslümanlığın ortaya çıktığı ve yayıldığı ortamlarda b öyle bir olasılıktan sözetmek oldukça zordur . Ekonomi sadece yağma ve talana dayanmaktadır. Bu ön ce Mekke ve Medine arasında yaşanmıştır. Talan ve yağmanın sürekliliği Mekkelilerin de Müslümanlığı kabu l etmesi ve öte yandan tü m kabilelerin bir birlik altında toplanmasından sonra, dışa yönelme gereği duymuştur. 6.32 yılında Hz. Muh ammed'in ölümünden sonr a başlatı lan fetihler şaşılacak bir çabuldukla gelişmiştir. Suriye, İran ve Anadolu'nun büyük bir kısmı ve Hindistan 32 yıl içinde fethedilmiştir. Daha sonra Mlsır ve İspanya da fethedilmştir. Ancak bu fetihler sırasın da eski ve köklü dinden olan topluluklara in anç ve ibadeUeri açısından dokunu lmam ış tır. Hatta istila sonrası ele geçirilen yerlerde eski yöneticilerin iş başında kalmalarına müsaad e ed ilmiştir. Bu ıhmlı yaklaşım bir kı sım Hıristiyan ve Musevin in Müslüman olmasına neden olmuştur. Fethedilen ülkelerden sadece haraç alınrruş ve alınan bu haraçlar akıllıca bölüştürülmüştür. Müslümanlığın geliştiği ve yayıldığı dönem güçlü imparatorlukların çökü p parça landı.­ ğı döneme rastlamaktadır. · "(a) İslam öncesi Arap ( üretim tarzı elbette değil) hayat biçimi yağmanın sürekliliğini (yeniden - üretimini ) sağlayan ve bu sürekliliği kontrol eden bir sistemdi. (b) Belli hiçbir üretim tarzına oturmayan, dolayısıy­ la "bunalıma" girmeyen hayat biçiminden kurtulmak da sözkonusu olamazdı. (c) O nedenle ,İslamın getirdiği ö znel değerlerde kurtarıcılık özelliği yoktu. Tam tersine , yağmanın sükekliliği ve yeniden üretimini adil kılıcı moment Bu yeni

doğan

kalıcı yanıtlar

vardı.

Gerçekten de toplunsal

artığı yağmalamak, yağma-

19


nın

sürekliligi Arap beylik ve aşiretleri için, bir ölümhayat sorunuydu, dolayısıyla hayatın sürekliliği ve ayakta kalıcılığı açısından bu yağmaya süreklilik kazandınnası ve bu~u sağlayacak bir örgütlenme ve ·mekanizma gerekliydi. Arap topraklarında siyset böyle doğdu. İslam bu örgütlenmeye ahlaki bir ideoloji getirmek zorundaydı ve getirdi. Böylece din siyasal yapının ayrılmaz parçası olacaktı , bu yoldan devleşeç ekti. Ve öy le de oldu, İslam dinin yağmayı . kollayan (yarı) siyasal bir ideoloji olmaktan öteye gidemeyeceği belliydi, kaçınılmaz olarak fetihçi bir askeri ideolojiye dönüştü. Nedir ki yağmacılık, belli bir adaleti desteğine alsa bile belli hiçbir üretim tarzı oluşturamazdı. O dönemlerde belli bir üretim tarzı altında yaşayan komşu halklar i çin tercih nedeni olamazdı ve olamadı da. Ancak benzer hayat biçimli bölgelerde yayıldı. Ve Arapİslamın ekonomik siyasal gücü, dayandığı üretim biçimsizliği n e deniyle 10. yüzyıl sonlarında ç öktü. Hülagu ordularına bu ç öküntünün kabuklarını temizlemek kalıyordu. " (Yılmaz Öner-Din-Üretim Biçimleri Üstüne. Say, 34,35) Görüldüğü gibi tüm yeni d inler sorunların yoğun olduğu ve sorunlara ·nesnel çözü m ler üretmeyen toplumlarda ortaya çıkmıştır. Sorunlara üretilen çözümler sadece mevcut yapının belirleyici doğal koşu 11anyla ilgilidir. Bu nedenle de rqevcut koşulların değişmezliği varsayımıyla çözümler ürelilmeğe çalışılmıştır. Oysa iç ve dış koşullarda­ ki farklılaşma ve değişimler deği şmez olarak konan h.-urallan zorlamaya başlamıştır. Bunun sonucunda ise çatış­ maalar gündeme gelmiştir. Varlı ğını savunmaya çalışan­ larla, değişimi talep edenler arasında çatışmalar kaçınıl­ maz olmuştur. Bu ise dinsel terörün kaynağını ol uştur­ mah"tadır. · Sorunlar, ihtiyaçlar ve b ilinemezlik ler varolduğu sürekalım, kısaca

20


ce dln de varolmaya devam edecektir. Çünkü dinlerin orçı ktığı ortamların h epsJnde bu sorunların old uğu görülmektedlr. Aynı toplumlarda be nzer sorunların olm ası kaÇlnı l mazdır. Özellikle bilim, teknik ve sistemli düşünce­ nin gelişmediği toplumlarda her şeyin basit olmasına karşın , en b asit sorunlan çözmek bile çok güçtür. Bu gü çlükler barınma. korunma ve besle nme k onularında ağırlığını hisseltirmektedir. Ortak sorunların ortak çözümlerle aşıJ­ mak istenmesi kaçınılmaz olarak toplııluk i'nanç la nnı doğurnıaktadır. Hiç kuşkusuz bu toplurnl<mn bil' kan bağı­ nın da olduğu bilinmektedir. Kan l.ıagı . inan . bağJ ile peki şmekted ir. Kla nlar bazında farklı in a n ç l rı rın o rtaya ç ıkı ­ sınm n edenlerinin açıklanması veya a nlasılması biraz daha kolaylaşmaktadır. Ancak. ekolojik koşullann ina n çlann şekill enmesinde etkili olduğu görülmek led ir. Besin kayn a k l arı d a ina n ç ve ibadet b içimJerini etkilemi şUr. Kı­ saca toparlam ak gerek.irse her ilkel toplu luk !cin de bu lunduğu koşullann belirlediği bir inan s is temi kurma kta du-. Kuru la n s is temler toplumw1 ina n ç ve ibad et biç imlerini b c lirl edlğf gibi, yönetime ilişkin lm ra lla r da koşy­ mu ştur. Bu kural koyuculuk H:ı ristiya nlıkta net ve açık olmaması na karşın (özel koşullan n edeniylel ilkel dinlerd e ve tek Tanrılı Musevilik ve Müslümanlıkt a çok net ve

taya

açıklı r. Kı s n.ca

men ler

vurgulamak gerekirse peygamberler üretir. egek endilerine göre düzenleyer ek s ürclü rürJer.

lıu ııu

Da hası. bireysel inançl arı toplumsal h a le getirerek onu inanç dü zleminden ideoloji kuru msallığın a d önü ştürür­ ler. Bu dönüştürm e inananların ya rarına gözükmesine karşın özünde ina nmayan egemenlerin çıkru·J arına h izm e t eder biçim e dönüş türülür. İnana n kitlele r d ikkate a lmdLğmda egemenler ücretsiz s avunu cular orclusu na sahlp o lmu ş oJu rla r.•ı\ın a yoğun sorunların yaşandığı ve dinin ortaya çıktığı Ok dönemler için ay111 şeyleri söylemek olanaksııd1r.

21


"Dinin, ister utangaç devrimci, ister konformist adeletçi nitelikte olsun, başlarında oynadığı 'düzenleyici' rol, bir süre soma çalışan kitlelerin karşısında yer alır. Çünkü, yaşanan düzenin nesnel koşullarının , toplum/bütün katagorisi için, zamanla değişmez/kalı­ cı olduğu varsayımı, düzenin egemen (yani düzeni aynen-yeniden-üretmek isteyen) kesimlerce, bireylere, tıpkı peygamberlerin gönüllü olarak yaptıkları üzere, 'bu bir yasadır' diye anlatılır! İnsanlar, koşulların değişmediğine, bu koşulların değişmesinde bireyin hiç katkısı ve çıkarı olmadığına, hatta olamayacağına, eğer katkısı olan faktörler varsa bunların da çalışan bireyler olmadığına inandırılır. O faktörler ekonomi açı­ sından bakarsak maddi sermaye {doğal kaynaklar, üretim araçları} gibi birtakım üretim faktörleridir yada ideoloji açısından bakarsak manevi sermaye gibi metafizik faktörlerdir. " (Yılmaz Öner. Say, 20} Daha önce de belirirttiğimiz gibi bireyler toplumdaki nesnel koşullan salt güçleri ile değiştirme olanağına s ahip değildirler. Bu ancak bir devıi m sorunudur. Devrim ise. kendi.sine engel olmadığı sü rece öznel koşullarla fazlaca ilgilenmez. Onun ilgilendiği mevcut nesnel koşullardır. Toplumlarda çoğ u z_aman devrimin obj ektif koşull an ol u şur a m a , subj ektif koşullar yeterli o lmadığı için devrimi gerçekleşti rme ol anağı yakalana ma?:. Bizim as ıl değinmek istediğimiz konu ise bireylerin nesnel koşulları değiştirme doğru ltusunda hemen hemen hiç çaba harcaınadtklarıdlr. B unda etkili olan şey o bireylerin inançl arı ve o doğ'rultu­ da beyinle ri yıkanarak eğitilmiş olmalardır. Mevcut s istemler dinsel inançları kendi varlıklarını sürdürmek yönünde etkili bir araç olarak kullanahillyorla rsa o zam an d in kitlelerirı yönetiminde egemenlerden yana bir tavrı on aylaTken kitleleıi de büyük ölçüde e tkisiz h a le getiriyor demektir. Dolayısıyle belirli bir toplumda k ab ul gören dinsel inançlann değişmeyeceğini kabul eden bireyler, ege-

22


menlerce zaptedilen bu toplumlarda tıpkı inançlar gibi nesnel koşu lların da değiştirilmeyeceğl inancındadırlar

çünkü hu

şekilde koşullandml mışlardır.

H er sorun bir çözüm veya çözümlerin ön.koşuludur. Aynı şekilde değişimlerin de onkoşulu sorunlardır. Sorunların nesnel çözümlerine bilgi, deney ve gözlem yoluyla ulaşıJır. Öznel çözümler ise gen elhkle spekülatiftir. Nesnel çözümlerle kesiştiği gibi, ondan uzaklaştı ğ1 anlar da olur. Ancak vu rgulamamız. gereken şey dinlerin sorunlara öznel çüzünı ler üre tmiş alnı.asıdır. Öznel veya n esn el çözümler bütün bireysel veya toplumsal bazda bel11 bir s üreç için çözüm sf'tini oluşturur. Bilimsel çözümler geli şim ve değüşmeleri benimser. Fakat dinsel çözömler içinde bulunduğu koşu llardan kaynaklanan sonınlara çözüm olarak değişmez, kesin Ye katı kurallar üretir. Toplum veya bireyin yaşama ilişkin çözümkn nesnel ve füme! çö:r.ümler lopla.tTUna eşitti.r. Bu çözüm seti birebirlik bir olu şumu yansıtabileceği gibi, nesnelin ya da öznelin ağır haslığı gön1ntiileri de yansıtabilir. Yaşanan .sü recin nHelUderi görüntü cJeğLşimlerlni etkiler. Yaşam koşuJlaruun normal olduğu . insanların yarınlanndan umutsu z olm adıklan süreçlerde n esnel çözümleıin ağırlığı a rtar. Sorunların yoğun olduğu dönemlerde ise öznel çözü mlerin ağu-bğı artar . in sa nların maddi ve manevJ yanlan bileşlk kablara benzer. Maddi sorunlann az olduğu koşullard a maddi ya n yükselrneğe ba şl ar. Bu yükseliş aynı oranda manevi yanda d ıişüş~ neden olur. Tersi durumlarda ise, manevi yan yükselir. buna karşı1ık maddi yanda düşüş olur. Bu ise, tamı taınma dinin sonınlara çözüm üre tme çabalanndan doğduğunu kanıtlar. Genellikle üretilen çözümler. yalnız­ ca ınf'vcu t sorunları çözmeğe yarar. Ancak, y apıyla uyu şa11 bu çözümler olası gelişme lere yaml verebilecek konumda n uzaktır. Bu özel.ligi n edeniyle mevcu t ya pıyı koruyup sCtrdürme çabasındadır. Bu slatü.kucu yaklaşımı, başlangıçta mevcut üretim ve bölüşüm biçimine karşı

23


olan. içinde bulunduğu koşullar gereği ilerici, devrimci bir rotada olan din. ü s tte b elirtile n özelliği nede niyle tutucu bir konuma sürüklenir. Daha doğrusu. yerinden kıpırda­ madığı için zaman ve değişen koşulların geris inde kalır. Bu geride kalış ise en çok dinin oluşturduğu yapıda egem en olanl arın işine gelir: " ... evrensel bütün denen katagorinin nesnel koşullarının değişmezliğini varsayan peygamberlerin, bu varsayımdan yola çıkarak giriştik­ lexi eylemlere gelelim. İşte burada, sözkonusu varsayı~ mı insan kitlelerine de varsaydıran eylemlerle karşıla­ şıyoruz.

Bu eylemlere toplumsal sınıflaşmanın giderek hız­ dönemlerde elbette daha sık raslanıyor. Aslın­ da büyük insan kitlelerinin. herhangi bir düzenin nesnel koşullarının değişmediği bilincine ermesi olanaksızdır. Tam tersine, bu koşlların, sınıflaşmanın hızlan­ dığı dönemlerde elle tutulur gözle görülür biçimde değiştiğini 'başkalarında • , yani bu koşullardan özel çıkarı olanlarda, ama kendisi de yabancılaşarak, görmektedir. Ne var ki insanın kendi başına eremediği bu 'değişmezlik bilinci '• yukarki varsayımı yapan peygamberler veya yapmakta çıkarı olan egemenler tarfından , insana 'sahte bilinç' olarak dışardan aşılanır. Toplum denen ve organik yapısı belli bir üretim tarzı tarafından oluşturulan 'bütün'deki siyasal eylem de böyle başlar, yani siyaset ilkin egemenler tarfından keşfedilir ve de uygulanır. (Yılmaz Öner. Din-Üretim Biçimleri Üstüne Tarihsel ' Uz-Say, 19/20) Konumuz açısından bakıldığında inançların olumlu ve tutarlı yanlan olmasına karşın as ırlar boyu ter öre kaynaklık ettiği d e bir gerçektir. Aslında ilkel dinlerin ve ulu s dini savında olan inanç s istemlerinin dinsel terörü besledikleri yadsınm ayabilir a ma, evren sellik savında olan dinlerin de zaman zaman teröre kaynaklık ettiği görülmüşlandığı

24


tur : " ... din ta eski zamandan beri insanları kah birleş­ kah ayırmış. imparatorluklar kurmuş, imparatorluklar bozmuş, en korkunç savaşlara neden olmuş ve batta salt erkekler karşısına yenilmez bir engel olatirmiş .

Bundan başka da uluslar arasın­ neden olduğu gibi bireyin de içinde, ruhunda dramatik savaşımlar yaratmıştıT. Bazen doğaya meydan okumuş ve onu büyülerolş insanı sefalet içinde mutlu, bolluk içinde mutsuz yapmıştır. "(A. Adnan Adıva.r-Bilim ve Din, Say, 17) rak ruhu

da

koymuştur.

savaşa

TERÖRİZMİ ÜRETEN ORTAMLAR

"Terörizm, sorunlu bir bedenin kendi hücrelerince yokedimeğe başlandığı bir toplum.sal kanseı- sürecidir. Bu savaşta sonuçlarla savaşmak geçilmez bir bataklığa saplanmaktır. Temel çözünı , nedenleri ortadan kaldırmaktan geçer. " (Ferhan Ercan)

Ekon o mik özgürlük; demokratik özgürlü lelerin hazı rla­ ve temelidir. Ekono ınlk özgürlükleri o lmaya nların d e mokratik özgürlükle rinin o lmayaca ğı açıkhr. Demokrasi bir noktada farklı oyun ve yöntemlerle soru nları çözebilme becerisi ve yetis idJr. Her k onuda is tenir s onuçlara ulaşmak m evcut engellerin aşıl masıyla olanaklıclır. Uygun ortanı.da engeller l egal yollarla aşılır. Eğer legaJ olarak en gelleri aşma yollan kapaW ı wş j5e o zaman da engeller illegal yollardan aşılma~·a ~a lışılır. Bu ise gizli örgütlen m eyi gerektirdiği gibi. . kaçınılmaz olarak şiddeti de bünyesinde taşır. Çünkü şiddet bazı n oktalarda yaşa­ ma is temini haykıran b ir çığlık. varlığmı duyurmak ve yanı. g üçlerıdirici si

25


kantılamak isteyen bir çaba, kimliklerini ka bul ettirmek isteyenlerin kavgalarının içgüdüsel araçlarından biridir. Ve yine t erör zayıflann güçlülere karşı kullanmak zorunda kaldıkları en s on ve en etkili bir silahtır. Hemde öy le bir s ila h ki insanlığın tüm insanla ra miras bıralttığı b ir silah .. . Saldırganlık insanla rda doğuştan varolan bir dürtüdür. Ama bu dürtü öz s avunmaya ve varlığını s ürdür m eğe yön eliktir. Varlık s ürdürmenin gü ç oldu ğu koşullarda bu dürtülerin belirgin olması ve ön planda gözüJtmesi oldukça doğaldır. Ancal\: bu dürtüler sad ece insa nlarda d eğil , tü m canlılarda varolan bir dürtüdür. Öz savunma ve varlık sürdürmenin risklerinin azaldığı koşullarda bu temel d ü rtüler yaratıcılığa evrilmektedir. Ek onomik ve de m okratik özgürlüklerin olduğu bir orta mda saldırganlığın ve öz savunmanın olma sı için bir neden kal ma ın alrtadır. Bu nun yerine kendin i gerçekleştirme, üre tme ve yaratma ön plana geçm ektedir. Belli b ir dü zeye yükseltilen toplumsal yaşa ntıd a insan yaşamının doğasına aykırı olarak bazı en gellem eler orta ya çıkınca. insanlar çaresizlikleri v e çözüms üzlükleri n ed eniyle ilkel doğalanna dönmektedirler. An cak , h er geriye dönüş ilk doğalın birebir tekran değildir. B u h elezonik bir gelişimin d urak nokt a ları gibidir. Çözümsüzlük ve b askı h em en terörü gündem e getirmez Terörün günd em e ı;ele­ bilmesi için önce bir engellemenin ve ardından çaresizliğin ve çözümsüzlüğün olması gerekir. Ancak bu s ü reçlerden son ra tekı-ar varlık koruma ve öz s avunma gü düsü b elirleyici konuma yüks elir ve daha ön ce değinildiği gib i, bu koşulların gereği ilkeli geçen ama, koşulların b elirlen diği bir ilkel sa,·unmadır. Bu s avunma bireysellikten k urlarılarak toplums ala dönüştürüldüğünde haklı ve farklı taleplerle terör günde me gelmektedir. Yani b aş ka bir an latım.la: öz savunma ideolojik bir içeriğe büründüğünde terör kaçınılmaz hale gelmektedir ki kitleler ü züntülerini

26


terörle ifade ettikleri gibi, sevinç ve mutluluklarını da terörle anlatmaktadırlar. Öylesine ki; terör yaşamın ayrıl­ maz bir parçası, bir başka ifade ile tek ifade aracı olarak görülmektedir. Böylesi bir toplum bireylerinin sağlıklı, tutarlı ve mantıklı oldukların söylemek olanaksızdır. Ancak unutulmaması gereken şey ise, toplumun bir sıvı gibi olduğu ve konduğu kabın şeklini aldığıdır. Burada asıl eleş­ tirilmesi ve suçlanması gerekenler konduğu kabın şeklini alan toplum değil, toplumu sadece kendi istedikleri kaplara koyan veya koymak isteyenlerdir. Bu istemi dayatan ulusal giysili uluslarüstü sermaye ile eklemlenmiş olan sermayedir. İşsizliğin, açlığın, rüşvetin, vurgunculuğun, ahlaksızlı­ ğın, fuhuşun,

değerler yitiminin, enflasyogüvensiz ve güvencesiz bir yaşamda yarınsızlık korukusunun egemen olduğu bir toplumda; yasakların hüküm sürdüğü ancak güçlülerin Y<t~ ve yasak tanımadığı, düzenin istenerek ve bilinçli olarak düzensizliğe dönüştürüldüğü ortam ve toplumlarda arkasız, yarınsız ve güvencesizt kitlelerin en doğal ilkel öz savunmalarına dönmeleri yaşamsal bir önem kazanmaktadır. · Bunu mantığı şu; her birey gücü oranında yaşama hakkı­ na sahiptir! Bu güç demokratik katılım ve belirleme gücü değil, varlığını öz gücüyle koruma dayatmasıdır. Böyle bir zorunluluk kimi bireyleri ilkel sayılabilecek örgütlenmelere itmekte hatta zorlamaktadır. Bu örgütlenmeler egemen güçlerce yasaklar yoluyla engellenmekistendiğinde ise illegal terör örgütleri ortaya çıkmaktadır. İnanca ilişkin ideolojiler ise bu tür örgütlenmelere hazır kalıplar sunmak-

nun ve

aldatmanın,

adaletsizliğin;

tadır.

Korku, baskının ve terörün doğurganıdır. Bu nedenle yönetenler genellikle kitleleri bazı hayali kavramlarla korku tarak Çıkarlarını engelleyebilecek gelişmeleri doğmadan ana rahminde boğmanın bir yolunu bulurlar. Zaten topumlar baskı ile denetim alim.da tutulmaya çalışıldığında

27


toplumsal mantık gerilemeğe başlar. Uzun süre insanlar komünizm umacasıyla korkutularak denetim altında tutulmuşlardır. Ancak günümüzde ise (Yeni Dünya Düzeni). bölücülük ve terör kavramlarıyla geniş kitlelerin denetim altinda tutulmaya çalışıldığı görülmektedir. Tek tek bireylerin ya da kaçük örgütlerin gücü (örgütlü devlet yapısın­ da) bir ülkeyi bölmeye yetmez. Bu bilinir ama yine de insanlar bölücülük tehlike ve korkusu içinde yaşatılırlar. Bu aslında kişisel çıkan korumak içiri yapılan bir tercihtir. Bu tercihini yaşama geçirilmesinde her türlü yol ve yöntem kullanılır. Bu yol ve yöntemler içerisinde gerçek (fiili) bölücülükte vardır. Kendisi için sonsuz özgürlük ortamı yaratarak genel çoğunluğun demokrasi taleplerini görmezlikten gelmek veya bu istemleri şiddetle veya yasaklarla engellemek gerçek bölücülüktür. Bunun gibi, gelir bölüşümünü adaletsizleştirmek ve bunda di:renmek işsizliği korkunç sayılara ulaştırmak, üretim yerine rant ekonomisini tercih etmek ve bunun için gerekli koşulları yaratmak toplumu bilerek ve isteyerek bölme.ktir. Hukuki olarak ifade etmek gerekirse, tahammüden bölme işlemi­ ni yaşama geçirmektir. Herhangi bir ülkenin bölünmesi ise, önce toplumun bölünmesinden geçmektedir. Farklı gelir, farklı eğitiıp, farklı sağlık, farklı güvenlik, farklı inanç ve· farklı kimlikleri yaratmak aynı din, ayrıı ırk, aynı dilden olan topluluk veya devletleri bile böler. Yani fiili olarak bölünmeyen toplulukların (ülkenin kendi egemenlerinin sınırsız ve sorumsuz kazanç peşinde olmaları dı­ şında) hiçbir zaman ülkeyi bölme talebine yönelmeleri dü-, şünülemez. Ancak yaratılan fiili durumlarla gerçek bölücülüğün temellerini atmaktadırlar. Gelir eşitsizlikleri her geçen gün büyümekte. Zengin her geçen gün zenginleşir­ ken, yoksullar ise daha da fazla yoksullaşmaktadırlar.Bu sadece az gelir demek değildir elbette. Daha çok işsizlik, daha çok endişe, yarınsızlık korkusu, daha az eğitim, daha az sağlık ve kısacası, insan olmasına karşın daha az

28


insanca yaşamakl.. Böylesine dayatılan bir fiili durumun kabuledilmesi olanaksızdır. İnsanım diyen h er birey bit biçimde bu dayatmalara sadece insan oldukları .için karşı çıkmakta ve gerçek bölücülerin hesaplarını ve çıkarlarını bozmaktadırlar. Baskı ve şiddeti üreten korku, kitleleri tu tsak almaktadır. Tutsaklık başkaldınnın, i syanın ve kavganın doğal serasıdff. Ancak burada şu soru sorulabilir başkaldırı ve isyan hangi rotayı izleyecektir? Toplum isyan etme noktasına bilerek ve istenerek sürülmüş ise yani tahamüden getirilmişler ise, pozitif değil . negatif bir rota izlemek zorundadırlar. Bunun için ise otantik kalıp­ lar, yani din özellikle hizmete hazır biçimde elaltında tutulmaktadır. Çünkü dinin en d evrimcisi bile gününü aşa­ maz. Ama. bu da bilerek ve istenerek hazıralanan bir tuzaktır. Toplumlar genellikle bu tuzağa düşrnekten kurtulamamaktadırlar.

Bireyler bazında teröre sürüklenme ve bilinçli olarak itilme yukarıda kısaca vurgulanmaya çalışıldı. Ancak bu yönetilenler kesiminin başvurmak zorunda kaldıkları ka çmılmaz bir olgudur. Bu onların insan olmalarından ve insanca yaşama taleplerinden başka birşey değildir. Ama bir de işin yönetenler çephesi olduğu gözardı edilmemelidir. Bu cephe mevcut toplumda en üst olanak ve donanımlara sahip olan bir kesimdir. Demokratik yönetim gibi, terör ve baskı ile yönetim de yönetenlerin tercihleri arasındadır. KendHerince aşılması zorunlu olan mevcut koşullarda aşılamaz ise , yönetenler de törörün tırmanma­ sını terçih edebilirler. (Çünkü kitleler gerçeği görünceye değin ay bacayı savuşur) Bu tercih onlara mevcut yasal koşulları aşan basktlar uygulama ortamını yyaratır ve uygulanan baskılar ideolojik kurumlar aracılığıyla' yanıltıcı bir haklılık görünlüsü oluşturup gelişmesine katkıda bulunan muhalefet önderleri kelimenin tam an lamıyla yaratılan terör ortamında kimvurduya giderler. Bu yönetenlerin negatiflerle sağlanan pozitifleridir. Yönetenler bu gibi

29


çıkarlar için terör ortamı yaratmada tüm legal ve illegal (kontrgerilla, Milli İstihbarat, Özel Tim vb .) örgütlerini ceph eye sürerler. Bu gibi koşullarda bireylerin d evlete karşı haklılıklarını savunarak kanıtlamaları olanaksız d eğil ama, olanaksız gibidl,r. Yani, terörün bir cephesi yt?netilenler ise, öteki cephesi de yönC2tenlerdir. Doğa boşluk kabul etm ez. Ancak, dolu gibi gözüken h er alanda birtakım boşlukların olması yadsınamaz. Çünkü: doğada sürekli olarak hep aynı kalabilen birşey yoktur. Herşey sürekli olarak değişmektedir. Değişim pozitif olabileceği gibi, negatif de olabilir. Her pozitif gelişim mevc ut alanın çok boyutlu olarak genişlemesi anlamına gelir. Bunu gibi, her n egatif gelişim de yeni boşluklar doğurur. Doğan h er boş ­ luk mevcutların genişlemisene (pozitif anlamda) olanak sağlarken, yeni gelişmeler olabileceğinin de habericisidir. Ancak yeni gelişmel er varlığını kanıtlamak ve gelişrti rerek varlığını s ürdürebilmek i çin d a na radikal yönelimler ve çabalar içinde ola bilir. Bu ise varlığım sürdürm ek için şiddete başvu racağı anlamına gelir. Din yad sınabilecek veya yoksayılabilecek bir olgu değildir. Mevcut koşullarda varlığını sürdürmeğe devam ed ecektir. T oplumlarda dinin etkisin azaltabilecek iki uns urda n sözetrnek olanaklıdır. Bunlardan bi.ri ekonomik güç, diğeri de son belirlemede ilk koşulu n türevi olan kültürdür. Bireysel bazda ise gençlik ... Toplumlar krize girdiklerinde din gereksinimi artmakta ve dinsel alarnlar gelişmektedir. Bu ise nesnel çözümlerin yeter siz olması ned eniyle boşlukların doğmasıdır. ·Bireysel bazda ise, toplumsal kriz dışı nda bireyin kişisel krizidir. Bireylerin kişi ­ sel krizleri yaşlanma ile ivme lrnzamr. Sorunlu toplum ile· sorun lu yaşlıl ar. dinsel etkinHğin m otor gücüdür. Bu iki etken birleştiğinde toplumda normal dışı veya manl.ık dı­ şı gelişmeler kaçınılmaz hale gelir. Her ılımlı. bünyesinde onu geliştirecek (negatif veya pozitif ) daha şiddetli güçler ile , onu geriletecek güçlerle

30


birlikte varolur. Nesnel çözümler olumlu yanı geliştirir­ ken, krizler nedeniyle kaçınılmaz olan öznel çözümle r ise olumsuz yanları besler. Ilımlı cinsteki n esnel çözümlerbarışı, insan haklarını ve demokrasiyi güçlendirirken öznel çözümler ise şiddeti ve şiddete dayalı çözümleri üreterek besler. llımlı İ slam polltikalan öncelikle İslaınJ onaylamıştır. Bu onaylama n e inanç bazında, n e de inan ç lara saygı b azındadır. Sadece sermayen in çıkarlarının korunmasını amaçlamaktadır. Ancak bu onay kaçın ılmaz olarak ılımlı içindeki alt radikal grupların gelişmesini de kaçınılmaz: kılm aktadır. Ulu s larüstü s ermaye açısınd an ılımlı is lam paylaşmayı sermayenin istediği biçimde kabu lede bilendir. Oysa ılımlı yapının geliştirdiği alt radikal grupla r ise e mperyalizmin istediği gibi değil , kendisinin belirleyeceği bir paylaşımı kabul ettirmeğe çalı şandır. Bu ise karda n zara r etmek anlamına gelmektedir. Böyle bir paylaşı mı dünyay1 yö netir hale gelen işletmelerin veya sermaye gruplarının kabul etmesi imkansızdır. Çünkü sermaye kazand ı ğı s ür ece varlığını k oruyabilmektedir. Tasarlad ığı veya olası k arla rdan zarar etmeğe başladığı an. karşısında b ir baş­ ka gücün gelişimine göz yumması ya d a teslim olması anlamına gelir ki bu da onun sonunun baş langıcı demektir.inanmak. inancın gereklerini yerine getirme (ibadet) yükümlülüklerini bir yük olarak inanan bireylere yükler. Bu bir sorumluluktur. Ancak bu sorumluluk. başka sorun ve soruml u lukla rdan kaçnıanm gerek çesi olam az. Fakat inananlar genelde bu kolaycılığa sapma eğilimind eddirler. Karşılaştı.klan sorunların çözümlerini ya bir inançsal açıklamaya bağlar, ya da yetki ve sorumh.ıluklan ila h i güçlere bırakarak s orunlarda n kurtulmaya çalışırl ar. Bu kolaycılık, direnmenin, üretmenin. yarabnanm. değiştirip dönüştürmenin önündeki en büyük en gellerden biı1dir. "İnanç aklın sustuğu yerde başlar" (Cahit Tanyol-Laiklik ve İrtica. Say, 13) diyerek bu gerçeği açık bir şekilde

31


vurgulamıştır. Bu kolaycı yaklaşım düşünmeyi ve sorun çözmeyi engeller. Hiç kuşkusuz bu bireyin kolaycı yakla şımıdır. Bireyi bu yola yönelten zordan kaçma güdüsü olar ak açıklanabilir ama: aslında bu bilgi ve kültür yetmezliğinin kaçınılmaz sonuc udur. Bu yaklaşımlar inançta d eği şmezliklerin temelini oluşturmaktadır. Bu d eğiş­ mezlik tutsaklığı sadece dirıe ilişkin alanlarda uygulansa belkide fazlaca blr s orun çıkmayabilir ama, bu yaklaşım yaşamın tüm alanlarına uygulandığı an sorunların ç ık­ ması ka ç1nılmazdır. Zaten egemen öğretiler d e bireyleri bu yönde koşullandırmaktadırlar. Bu bilinçli ve çıkarcı yakl aşını m evcut s istemlerin değiştirilmemesinin sigortası ve güvencesi oluyor. Bu ise, egemenlerin egemenliklerinin s ürgüt güven ce altında olmasını sağlıyor. Oysa h er yenl yorum değişen koşullara koşul yenide n u yarlama taleplerinden başka birşey değildir. Köklü dinlerdeki mezhepleıin ortaya çıkışı bu savımızı kanıtlayan gerçeklerden biridir. Yoksa m ezh eplerin durduk yerde ortaya çıktıklarını söylem ek olanaksızdır. Her m ezh ep deği­ şen somut koşullara yeniden uyumun en açık ifadesidir. Ancak; kurallar açısından değişmezlikleri dayatan inançların değişim s üreci içinde çelişmelerle karş1laş mas1 kaçı­ nılmazdır. Fakat; kuralların alışılmışa dönüştüğü s üreçte ınevcut yaptda n (üretim, bölüşüm biçimleri) ho şnu t olanla r bu yapının değişim n edeniyle d e olsa değiştirilmes ine karşı çıkarlar. Karş ı çıkanlar sermaye sahipleridir. Sermaye sahipleri' kadar mevcut inanç s istemi içinde belirli mevkilerin sahibi olan ruhban sınıfı mensuplan da deği ­ şimlere karşı çıkarlar. Bu nedenle yeni yorumla r mahkum edilir. Oysa her yeni yorum bir yeniden düzenleme-deği­ şen koşullar nedeniyle-anl amına gelir. Bu ise mevcut yapının yetersizliğinin-geniş.kitleler açısından-en açık ifadesidir. · Azgınlaşan s ermayenin h e r alandaki yaşama yönetile saldırılan (işsizlik, güvencesizlik, yarınsızlık, umutsuz-

32


luk, k orku,

end işe, yalnızlık,

çaresizlik.

rüşvet, hırs ızlık,

yalancılık. dolandırıcılık, sahtekarlık, eğitimsizlik,

yetersiz sağlık okuşlları vb.) hiç durmaksızın sürmektedir. Ayn ca dünya devleti kurma savında olan-gerçekte ise dün.ya jandarmalığına zorla elkoymak isteyen-uluslarüstü sermaye bilim, teknoloji ve eğitimi de olabildiğince kontrol etmektedir. Özellikle medya aracılığıyla ulusal sınır tammal,sızın hem pazarlara girmekte. hem de insanların beyinlerine el atarak bireylerin biliçlerini çarpıtmaktadır. Ve insanlan sürüler halinde istediği yönlere yöneltmektedir. Bu kaçınılmaz oluşum her ülkeyi farklı düzeyle rde etkilemektedir. Bu bunalımlardan çıkış için gerek duyulan demokratik yollar egemenlerce kapatıldığı için toplum som nlarmı nesnel yollarla değil , öznel yol ve yöntemlerle çözmeğe yönelmektedir. Böyle olunca da mevcut toplumlar bunalımlara; bunalım ortamlan ise. din sel terörü üretmeğe gebedir. Bu ise dünya genelinde tepki gruplarının oluşmasını kaçınılmaz kılacaktır ve dünya gen elinde önümüzdeki süreçte terôrizm~in tırmanacağı anlanuna gelmektedir. Belirli bir s üre sol mahalefet toparlanıncaya ve yeni çözümler üretinceye dek sahnede gözükmeyebilir. Ancak dinci , ırkçı ve etnik örgütler uzun s üre önümüzdeki süreçte etkinliklerini sürdüreceklerdir.

DİNSEL TERÖRÜN AMAÇLARI

"Dinin

yerde kolayca disiplin ordu bile kurarsınız . " (Macchiavelli)

olduğu

kurarsınız ,

Terörün ne olduğunu irdelemeğe geçmede n önce onun bakmak gerekir: "Terörizm, Tedhişçilik olaı-ak da bilinir, siyasal bir hedefe ulaşmak amacıyla devletanımına

33


te, halka ya da bireylere karşı sistemli şiddet eylemlerine başvurma" (Ana Britannica.) Terörün tanımında sistemli şiddetin olması gerektiği vurgulanıyor. Aynı zamanda süreklilik de gerekmektedir. Bu sistemli şiddeti ancak örgütler uygulayabilir. Sözkonusu örgütler devlete karşı olablleceği gibi, devletin güven cesinde olması ger ek en h a lka veya tek tek bireylere karşı da olabilir. Ya da devletin b ünyesinde yeralan kimi gizli örgütler de olabilir am a, örgütün bağlı olduğu en büyü k örgü t bunun sorumlusudur. Terörün k apsanunda fiziki şiddet ve zarar verme vardır. F izik! ş iddet belirli am açlarla halkı , b ireyleri ya da devleli h edef alıyorsa, görevlilere karşı uygulanan ve mad di zararlara yol açan eylemlerdir. Her terör eyleminde mevcut yasalar dikka te alındığında b ir yasadışıhk sözkon u s u du r. Yasa d ışı ola n t erör eylemleri aynı zam anda ahlak d ışı da olabilir. Eğer sözkon usu terör devlet tarafın dan yöneten sınıflar lehine ve yön etilen lere karşı uygulanıyor­ sa. o zaman yasa dışı yerine h uk uka aykırı ifadesini kull anmak gerekir . Sistemli terör uygulamaları toplumlarda sınıfların oluşması ve örgütlerin or taya çıkmasıyla insanlıgin gündemine girmi ştir : "Terörizme tarihin her d~neminde ve bütün ülkelerde rastlanmıştır. Eski Yunanlı tarihçi Ksenophon (İÖy. 471-y. 349) yapıtlarında düşman topluluklara karşı psikolojik savaşın etkisinden sözederek bu konuya değinir. Tiberius (hd 14-37) ve Gallgula (hd 37-41) gibi Roma İmparatorları yönetimlerine karşı çıkanları yıldırmak için sürgün, mal ve mülkten yoksun bırakma, idam gibi yollarla terörizmin en koyu örneklerini verdiler. İspanyol Engizisyonu heretiklikle suçladığı kişileri ce.zalandırmak için keyfi tutUklama, işkence ve idama başvurarak açık bir terörizm uyguladı. (Ana Britannica Ansk. C.20, Say. 549) Günümüze gelinceye değin terörizm çok farklı aşama-

34


lar geçirmiştir. Özellikle gelişen teknolojiden yaralanan teröristler vurucu güçlerini ve bu oranda da etkinliklerini artırmışlardır. Otomatik silahlar, elektirikli patlayıcılar, zehirli gazlar teröristlerin \rurucu güçlerini arttırmıştır. Bu teknik Olanakların yanısıra kitle iletişim olanaklarının gelişmesi

ile terörizmin kitleler üzerindeki etkisi daha da

artmıştır.

Bir yandan da terörizmin uygulama alanı geniş­ lemiştir; Ulusal kurtuluş mücadelelerinde, aynı toprak parçası üzerinde hak iddia eden gruplar, arasında, devletlerden muhaliflerine karşı, mezhepler arası çatışmalarda, inanç farklılıkları nedeniyle, siyasal amaçların propagandası nedeniyle, bir takım hak taleplerinde vb. Bizim üzerinde duracağımız alan sadece dinsel terörle sınırlı. Dinsel terör inançların ortaya çıkışıyla gündeme girmektedir. Bu ise hem geniş bir zaman dilimini, hem de geniş kitleled kapsamaktadır. Özellikle 'Yeni Dünya Düzeni" dayatmacasında hedef politikanın etikli bir yani, önümüzdeki süreçte insanlık uzun süre dinsel terörle birlikte yaşamak durumunda kalabilir. Çünkü düşük yoğunluklu yerel (bölgesel) çatışmalarda din ve milliyetçilik kavramları araç olarak kullanılmaktadır. Dünyanın egemeni olduklarını zor kullanmak da dahil çeşitli araçlarla (ekonomik, politik) kabul ettirmek isteyen uluslarüstü sermayenin .planlamasında yeralmaktadır.. Her din bir toplumsal ihtiyaçtan doğmuştur. Bir başka ifadeyle toplumların mevcut sorunlarını çözme çabaları dinleri doğurmuştur. Bu nedenle insanlar sorunlarının çözümünü inandikları din sisteminden beklemektedirler. Farklı bir açıdan bakıldığında, sorunlar yoğunlaştığında dinsel çözümlere yönelme artmaktadır. Bu yaklaşım insan doğası dikkate alındığında doğal gözükmektedir. Çünkü mevcut sorunlara nesnel çözümler üretilmediği sü:r:ece kitlelerin öznel çözümlere yönelmeleri yaşamsai bir zorunluluktur. Bu süreçte dinsel terörün uygulanması bir bakıma kitlelerin (örgütlülükleri ardında) politika üretenlere (çözümsüzlük politikaları da

35


dahil) ve yönetenlere varolduklarllll ve insanca yaşamak istediklerini haykırmalarından başka birşey değildir! .. Büyük Larou sse Sözlük ve Anskikloped!s i t erörü ve terörizmi ve teröristi şöyle tanımlıyor: ·~Bir gücü bir iktidarı zorla kabul ettirmek amacıyla sistemli bir biçimde şiddet kullanma, yıldırma, tedhiş" diye tanımlarken, terrörizmi d e; "Bireylerin ya. da azınlıkların şiddete dayanan ve kişilere , mallara ya da kurumlara yönelik siyasal eylem, bu şiddet eylemlerinin tümü. Bireysel ya da ortaklaşa terörizmin çeşitli biçimleri (cinayet, rehine alma, patlayıcı yerleştirme, sabotej vs.) olabileceği gbi çeşitli erekleri (ülkenin bağımsızlığı. bir siyasal rejimin devrilmesi, devlet siyasetinin bazı yönlerine itiraz vs.) de olabilir," Terörist ise; "terörle ilgili, terör yaratn, terörizm yanlısı, terör eylemlerine katılan, tedhişçi " şeklinde tanımlamaktadır. Hiç kuşkusuz terör uygulayanların belli amaçlan, inançlan. ideolojileri ve bir takım beklentileri vardır. Bu ger ekçelerle yaptıldannı haldı, gereldi veya bir savunma gereği olarak görebilirler. Burada şiddeti algılayan ve yaşayanlar cephesinden olayın net bir fotoğrafını elde etmek olanaklıdır. Yani terörü algıla­ yanlar değil: onu tanunlayanlar, tanıklar veya yaşayanlar­ dır: "Şiddet belirli eylemleri yapanlardan çok onların tanığı ya da kurbanı olanlara ait bir kelimedir. '' "Verili bir eylemi bu terimle adladıran kimdir ve bulunduğu sosyal konum nedir? Ayrıca şiddet, kolaylıkla bir ideolojik çerçevenin içine itilebilecek bir kavramdır ve özellikle de bir dizi eylem ve siyasa içerisinde ahlaki uygunsuzluğu simgeler hale gelir. Tahayyüllerdeki sıçrama yoluyla insanlar, şiddet eylemlerinin sosyal kargaşa içeren başka eylemlerle (grevler, siyasi olaylar, vs.) ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğuna ikna olurlar. " (David Riches-Antropolojik Açıdan Şiddet. Say, 12-13) Terör. yeri. zamanı, şiddeti ve kurbanı b elli olm ayan

36


bir ·eylemdir. Kitleler sindirilmek istendiğinde kurbanlar sıradan olabilir ancak, mesaj verilmek istenen bir kesim var ise kurban özellikleri olan biri veya birileridir. Burada teröristlerin belirli amaçlarının olduğu görülmektedir. Teröristler tüm kitleleri etkileyen ve hedef alan saldırıları ile korku ve endişe ortamı yaratmak isteyebilirler. Bu amaçla· savunmasız insanların topluca bulundukları yerlere bomba koyma ve ya kundaklama gibi eylemlere yönelebilirler. Örneğin bir tren istasyonuna konan bomba o anda orada bulunanlara zarar verir ama olayın geçtiği mekanın yüzlerce kilometre uzağında bulunan ve olaya ilgi duyan tüm insanların korkmasına ve paniğe kapılmasına neden olur. Bu tür eylemlere karşı tepkiler ise çok farklı. gelişir. Kabuğuna çekilme, kınama ya da şiddete karşı şiddetle tepki verme. Bu noktada teröristler belirli ölçülerde amaçlarına ulaşmış olurlar. Endişe, korku, dehşet, kargaşa ve karşı şiddetle alevlenerek tırmanan terör ortamı. .. Koriumuz açısından üzerinde ayrıntılaryla duracağımız dinsel terörün de belirli amaçlarının olması kaçınılmazdır. Dinsel terörün genel amaçlarını ana başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz.

1- Yeniden Kurmak Amacıyla Terör: Mevcut koşullardan hoşnut olmayan kitlelerin sistemi değiştirmeyi amaçlayan söylemler çerçevesinde toplanarak; mevcut yönetimi devralmak yada ona el koyriıak amacıyla harekete geçmeleridir. Demokratik bir örgütlenme ortamında öncelikli hedef devralmaktır. Anti-demokratik yapılarda ise amaç, elkoymaya yöneliktir. Mevcut yapıyı devirmek kurulu düzen nedeniyle oldukça zordur. Bunun için önce mevcut bozuk yapının daha da bozulması gerekir. Bu nedenle örgütlü ve bireysel eylemler yapılır. Bu eylemler laik kişilere ve kurumlara yöneliktir. İBDA-C (İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi) örgütü amaçlarını şöyle açıklıyor: "Türkiye'deki laik sistemin kaldırılarak yerine teokratik bir devlet kurmak için cephe sistemi-

37


ni

benimsemiş

komünistlerin hücre sisteminden, masonların localarından en ufak bir fark göstermeyen (...) (11/9/1994-Cumhuriyet) bir örgütlenme modeli benimsenmiştir. Te<?kratik düzenin kurulabilmes i i~in silahlı mücadele t emel alınmıştır. Terör eylemlerinin örgütlü ve bireysel olarak uygulanabileceği de benimsenmiştir; " .. . gece cami çıkışlarında meşaleli gösteriler yapan. Çağ­ daş Yaşamı Destekleme Derneği'nin İstanbul Basın Müzesin de açtığı başörtüsü aleyhtar1 serginin basıl­ masını üstlene n , İTÜ 'de bir profesörü tartaklayan. İb­ dacılar için bu tür eylemler 'elma şekeri ' (... ) (R~şen Çakır-Ayet ve Slogan. Say, 175) diye nitele ndirilmekter ir. Bu d avranışlarından dolayı İBD- C'lfler öteki d inci grup ve örgütler . tarfından provokatör veyaMİTçi olarak suçlanmış lardır. Ak Doğuş Rergisinin 3 . sayıs ındaki "Kör-piçlerin Diktatörlüğü " başlıklı yazıdan Ruşen Çakır şu alıntıların altını çizer ek v urguluyor: "Sağlam inşa ancak yıkmakla mümkündür( . .. ) ihtilaller, meydandaki kalabalığın gürültüsünde değil , birkaç insanın kafasında ve kalbinde ba.ş lar. (... )Ruhi bir v eridir ki, adam öldürmenin tasdik ediici bir değeri vardır ve bu aynı zamanda doktrin bağlıları arasında , bunların inançlarını kuvvetlendiren bir çeşit or tak bağın m eydana gelmesine yarar. (... ) Dü:şmanımıza öyle vurun ki bir daha yerinden kalkmasın. (R.C A-S . Say, 175-176) Yen iden kurmayı amaçlayan bu örgü tlenmenin ideologları hedeflerine ulaşmak için terörü kutsamaldadırlar. Cemtilettin Kaplan'd a 18- 19 yaşındaki gençler e "din , tğ­ runa ya şehit olun ya. gazi" diyerek, T.C'yi yıkmay1 amaçlad ığını ve bu yıkımın ardından b ir İslam devleti kurulacağını vurgulanmaktadır. Hemen h emen tüm İslam Ülkeler inde aynı amaçla kuıulan örgütler var : Cezayi.r'de İslami Selaı:net Cep h esi islarp devleti kurmal{ için silahlı mücadele yolunu seçmiştir. Asker, polis, öğretmen , aydın

38


ve devlet adamlarını hedef olarak seçı.nektedirler.. Ancak, İslami kurallara uymayan genç kızları evlerinden zorla kaçırarak boğazlarını kesmetedirler. Mısır'da Müslüman kardeşler örgütü; Enver Sedat'a suikast düzenleyerek onu · öldürmüşlerdir; Bir turist kafilesine saldırarak 18, kişiyi öldürdüler. 118 Nisan-1996) Kurbanlarını vahşice katletmektedirler. İslami Cihad; birçok islam ülkesinde örgütlenmiş durumda. Genellikle siyasi suikastler düzenlemektedirler. İran' da ve. İraiı'ın desteği ile öteki müslaman ülkelerin birçoğunda örgütlü olan Hizbullah örgütü. İslama karşı çıkanları susturmayı amaçlayan ve bunun için masum insanlara kanlı suikastler düzenleyen birislami örgüt. II-Kimlik Sorunu Olarak Terör: · Sermayenin durmak ve dinmek bilmeyen, yetinme duygusundan yoksun saldırıları insanları yalnızlığa, çaresizliğe ve hiçliğe itmektedir. Bu insanların bir biçimde varlıklarını kanıtlamaları; varolduklarını, yaşadıklarını haykarımaları gerekmektedir. Yaşama istemlerini haykıran çığlıklar eylemlerle vücut bulmaktadır. Bu eylemler genel-. de bireysel olmayacağı için bir örgütlü yapı içinde gerçekleştirilmelidir. Birey konumunun ve düzeyinin elverdiği örgüte katılabilir. Kendisini kucaklamaya hazır bir örgüt gördüğünde hiç duraksamadan ona katılır. Bu süreç ise dinsel terörün uygulanması zorunluluğunu dayatır. Bu sav tüm bireyler için geçerli değildir elbettte. Ama, genel çoğunluk için geçerli sayılabilir. Çünkü sözkonusu kitlelere başka seçenek bıraıkılmamakta veya sunulmamaktadır. Talcott Parsons, eylem kuramını şöyle vurgulamaktadır.

bir ya da daha fazla sayıdaki orbiyolojik varlığın kendine özgü davranış biçimleri ve bu davranış biçimlerine ilişkin sembolleştirilmiş denetim mekanizmalan olduğunu öngörmektedir. (; .. ) Aktörün (birey de olabilir toplumsal " ... Eylem

kuramı,

ganizmanın yaıµ

39


grup da J kendini v e çevresini tanımlaması kısaca özetlemek gerekirse "kimlik" (identity) sorunu olarak ele alınmaktadır. Kimlik tanımı, kolaylıkla göstereceği üzere sembolleştirme sistemine yön verebilmektedir. Kimlik sorunu yeterli ölçüde çözümlendiği zaman, bireyin dış dünyadan gelen uyarılan kavraması, bir eylem y ada davranı ş modu geliştirmesi kolaylaşacak ; a ksine kimlik tanımındaki yetersizlik yada belirsizlikler böyle bir modun oluşumunu zorlaştıracaktır. (... ) (Gencay Şaylan-Türkiye 'de İslamcı Siya set. Say, 2728) Toplumdaki yoks u l, çaresiz ve umutsuz bir eyler içinde yaşadıkları ortamda gelişen olayların t üm. nedenlerini ve sonuçl anın kavrama olanağından yoksundurlar. Bu yoksunluk onların hatası veya kusurl arı suonucunda oluş­ mamaktadır. Mevcu t olan ve düzensizlik üstüne kurulan s istemlerin biltnçll terciheleri sonucunda ortaya çıkmak­ tadır. Sistemin anayasası ve yasaları yasaklar dizgelerinden oluşunca; bireylerin bilin çlenmeleri ve örgütlenmeleri (demokratik yollarla) engellenmektedir. Çoğunlukla iktidarlar bilerek ve isteyerek toplumsal örgüotlerunerıin dinsel kanalını açık tutmakta, elalbndan teşvik etmektedirler: "Bir ey ya da organizma, dinsel öğrenme ile yani dinse l sembollerle kendisine ve çevres ine ait b ir kimli tanımlaması yapabilmekte; bu kimlik sembolleştir­ mesi ile de her türlü eylem ya da davranışını t emellendirebileceği bir güdülmeme sistemini oluşturabilmek­ tedir. (Gencay Şaylan-Türkiye 'de İslamcı Siyaset. Say, 28)1 Tehdit, korku, umutsuzluk: ve gerilimin tırmadırdığı ortamlarda birey dış uyaranları düzeyiyle doğn,.ı orantıl ı olarak algılayabilmekterir. Kimlik bunalımının başladığı bu süreç, dinsel çözümlerin tek sençenek olarak sunulduğu ya da dayatıldığı süreçle çakışmaktadır. Yeni yorum ve talepler radikal gençtlik gruplarından gelmetedir. Bu grupların nicel olarak az ve yetersiz olma-

40


larına karşın; genç ve aşın olmaları bir avantaj gibi gözükmektedir. Bu radikal grubların taıleplerini şöyle sıra­ lamak olanaklı: A- İslamın yeniden yorumlanması B- Toplumun yeniden islama göre düzenlenmesi c~ Süregelen ve mevcut İslami (şeriat) yönetimlerinin yadsınması

• Ç- Anti-Baltıcı ve anti-Amerikancı tavır almak. Bu taleplerin yaşama geçirilmesi zor gözükmektedir. Çünkü toplumlarda tarikatlar, dinsel cemaatler ve dinsel partiler (Riyad üzerinden Amerika'ya bağlı olan! ) büyük yığınları bünyelerinde barıdırmakta ve mevcut sistemlerle de uzaklaşmaktadırlar. Bunun sonucunda ise, fiili din, radikal unsurlarca talep edilen din ve bir nevi devlet dini üçlemesi ortaya çıkmaktadır. Hem bu nedenle, hem de radikal unsurların taban tutamaması nedeniyle dinsel terör gündeme gelmektedir. ın- Caydıncılık Amacıyla Teröre Yönelme: Teröre yönelen radikal grupların yeni söylem ve talepleri vardır. Alışılmışa dönüşen yaşarri biçiminden hoşnut olmadıkları kesindir. Önerdikleri yeni yaşamın daha geniş kitleler tarafından benimsenmesini sağlamak için kendileri gibi yaşamayanlardan bazılarını cezalandırdıklannda geride kalan ve çoğunluğu oluşturan kitleleri alışılmış yaşamlarından caydırabileceklerini varsaymaktadırlar. Bu nedenle uygulanan terör sonucunda kitlelerde öze ilişkin olamasa bile, biçime ilişkin dönüşümler sağlanabilmekte­ dir. Ülkemiz açısından soruna yaklaştığımızda, yaşanan somut örnekler bize caydırıcılık amaçlı terörün hedef ve boyutlarını göstermetedir. Mumcu, Aksoy, Üçok ve Turan Dursun'un öldürülmeleri caydırıcılığı hedefleyen uyarı niteliğindedir. Uygulanan bu yöntem büyük bir kitlenin etkinliğini azaltmaktadır. Ancak; kararlı, dirençli, inançlı ve yürekli insanlar yaşam arenasında kalabilmektedirler.

41


Bunun yamsıra karşı çıkma, karşı örgütlenme potansiyeli olan büyük kitle pasifize edilerek kendilerine en gel olmaları engellenebilmektedir "Fakat neden taktik caydı­ ncılık? Bunu iki olgudan çıkarıyorum. Birincisi, genelde sosyal edimleri haklı göstermenin en kolay yolu, onları kaçınılmaz olarak sunmaktadır. İkincisi de bir şiddet ediminin dolaysız sonucu, bir kurbanın imkanlannın kısıtlanmasıdır. Dolayısıyla da tüm şiddet edimleri için nihai savunma, kendine şiddet uygulanan kişinin sosyal faaliyetlerinin bir yönünün derhal durdurulması gereğinin tartışmasız olduğu biçiminde olacaktır. Bu gereklilik yerine getirildiği zaman yapı­ lan taktik caydırıcılıktır. (David Rıches-Antropolojik Açıdan Şiddet. Say, 15~ 16}Uygulanan terör, insanların inançlarını değiştirmeyi amaçlamaktadır. Eğer bir dinin mensubu ise, o dinin gereklerine uymak zoru.nda olduğu kurbana yöneltilen terörle ötek.1 mensuplara da duyurnlmak isteniyor. 1987 yı­ lının Mayıs' mda Van'da oruç t u t m ayan öğrencile re İslam Mücahitleri adl ı grup saldırıyor. B u saldırıda caydırıcılık amacının yarusıra farklı amaçların olduğu da söylenebilir. Cezayir'de İslamcı militanlar liseli kız öğrencilere silahla saldırıyor. Bu saldırı sonucunda üç kız öğrenciden ikisi ağır olarak yaralanıyor. El Vatan gazetesi bazı öğrenci velilerinin ve okul personelinin de ölüm tehditleri aldıkla­ rını yazıyor. Ayrıca " Başkent Cezayir'in güneyindeki Bufarik kentinde, ekim ayında da lise öğrencileri taranmış, olayda 17 yaşındaki bir kız öğrenci ölmüştü. ( ... )

Resmi kaynaklara göre geçen yıl 101 öğretmen, 41 dinci gruplarca düzenlenen saldırılarda ölmüştü. "(Cumhuriyet 7 / 3}1995) Burada yıldırma. caydırma, taraftar toplama. gerginliği tırmandırma ve kamuoyu önünde hükümeti zayıf düşürme gibi amaçların güdüldüğü söylenebilir. Ancak olaöğrenci aşırı

42


potansiyel kitleden kendilerine karşı ÇJkabilecekleri pasif h ale gelirmek ve cayclırrnak temel

varsayılan kişileri amaçtır.

4 - Varltğını Kabulettirmek Amacıyla. Terör Uygulama: Şiddet ve silahlı mücadele bir çözüm aracı olarak görülmektedir. Şiddel istenir ve tasarlanmış politik.alan geniş k!Uelere zorla kabulettlrmede araç olarak kullanılır. Bir grup varlığını topluma farklı biçim ve Araçla rla duyurabilir. Şiddet bu araçların en etkili o lanlarından biri. Eği­ Urn ve kült ür düzeyi düşüle olan ü lkelerde kitle iletişim araçl arına sahip olmak b elirli bi.r ekonomik gücü gerektirmektedir. Marijinal grup ların böyle bir olanağa sahip olmaları olanaksızdır. Bu amaçla a ncak süreli yayınlarla yctinfüuektedir. Önce b ir dergi çevı-esinde çekirdek kadro yaratılır. Bu süreç geçildikten onra radikal gruplar etkili eylemlerle medyanın gündemine gi nneğe çalışı rlar. Medya aracılığıy la tüm kitleler e u laşmış o lurlar. Bu avm zamanda kendileriyle a~mı çizgide olan öteki gruplardan daha güçlü olduklanru kanıtlmanın da bir yoludur: " ... ÜrdünFilistin Kurtuluş Örgütü anlaşmasının 1985 Şubatında imzalanmasına karşı çıkan Ebu Nidal grubu ''Kara Eylül Örgütü" ismini kullanarak 1985 Martında Roma, Atina ve Lefkoşe ' dek.i Ürdün hava yollarının ofisine saldırmıştır. Nisanda Roma'dalti Ürdün ,clçiliği' ne ve Atina'da.ki bir Üidün uçağına tanksavar füze atmıştır. (... ) "(Yılmaz Altuğ- Terörün Anatomisi. Say, 8 6) I<ara E:ylül Örgütü bu eylemleriyle varolduklarını kabul ettirmişlerdir. Aynı zamada Ürdün'ün uygulamak istediği poHtıkaya karşı çıktıklarını da terör yoluyla anlatmışlardır. Varlığını kabulettirmek isteyen her terör örgütü ses getirecek bir ~ylemle bunu gerçekleştirmeğe çalışır. 1987 yılında J a ponya·da faaliyc ı e geçen "Yüce Gerçek" Tarikatı sadece Japonya'da b ili nmekteydi. Halkın işe gittiği ve kalabalığın en yoğun olduğu saatte Tokyo'nun 16

43


metro istasyonuna içinde zehirli 'sarin' gazı bulunan zehirli paketlerin bırakılması sonucunda (20 Mart 1995) 12 kişinin ölümüne. 5500 kişinin de hastalanmasına neden oldu. Bu olaydan sonra Yuce Gerçek Tarikatı'nın varlığı dünyanın her yerinde öğrenilmiş oldu. Yani. uygulanan dinsel terör örgütün varlığını kanıtlamış oldu. Cezayir'de İslamcılar toplumu ıslah etmek ve davasını yaymak misyonuyla ortaya çıkmışlardır. Teb.Uğ edene İs­ lam mesajını yaymak için mutlaka zor kullanmak gerektiğini somut pratikte görerek zor kullanmaya yönelmişler­ dir. Bunun ardından gelen ad ım ise "iyiliği emret, kövtüIüğü menet'' kurahdır. İslaın'a uymayanlar davet edilecek. uymamayı sürdürdükleri taktirde zora başvurulacaktı. " ... bu amaçla çok sayıda eğlence yeri basılıp tahrip edildi, modern giyinen kızların örtünmeleri (gönüllü veya zorla ) sağlandı. (...) Üniversite ve gençlik içinde güç kazanmanın yollarından biri de zor ve şiddet kullanmaktır. (... ) "(Faik Bulut- İslamcı Örgütler. Say, 34)

V- İntikam Amaçlı Misilleme Terörü: İntikam olugusu denge kurmaya yönelen adeieti gerçekleştirme çab a ve girişimlerinin bir sonucu dur. Bir toplumda adalet adına a daletsizlik üretiliyorsa adalet geciker ek adaletsizliğe dönüşüyorsa ya da kendisini merkezi otorite yerine koyan gruplar yönetimin yarattığı. boşlukla ­ rı dolduruyorsa, terörle adaletin sağlanması biryerde ka ç ınılmaz hale gelir. Bu süreçte s adece örgütlü gü çler kendi anlad ıkları biçimde bir adaleti terör aracılığıyla gerçek leştirebilir. Ya da kurulu düzeni korumayı a m açlayan devlet ve onun güvenlik güçleri yasa veya hukuk tanımaksı­ zın yargısız infazlarla öç almaya yöneldlğlnde , düzen e muhalif gü ler de ondan öç almaya yönelirler. Bu intikam nis illeme girişimi devlett e karşı olabileceği gibi, rakip örgüllere karşı da uygulanabilir; " ... 'GAL' adıyla kurulan bir ispanyol terörist örgütü mensupları , Bask bağımsızlı-

44


ğını

destekleyen "ETA" nın, her bir cinayetinde bir "ETA" destekçişini öldürmeğe yemin etmişlerdir. 1983 Aralıgı ile 1984 Nisanı arasında "ETA" yedi kişi öldürmüş "GAL" da aynı sayıda "ETA" destekçisinin hayatına son ermiştir. (Yılmaz Altuğ-Terörün Anatomisi. Say, 86) Terör örgütü adını alabilmek için terörü meşru bir araç olarak görmek gerekmektedir. Terör örgütü içinde bulunduğu koşulları değiştirmek amacıyla saldırmaktadır. Bu saldırılar mevcut düzeni değiştirmeyi amaçladığından, sistemin savunucuları da terör ör:gütlerine karşı terör uygulamaktadır. Karşılıklı şiddet kaçınılmaz olarak şiddeti doğurmaktadır. Cezayir'de"İSC" ye bağlı silahlı örgüt (Silahlı İslami Bareket ) özellikle seçilmiş hedeflere yöneliyor. "... daha çok askeri kışlalar ile polis karakollarına baskın düzenliyor, devlet dairelerini tahrip ediyor. (... ) (Faik Bulut-İslami Örgütler. Say, 40-41) Türkiye; de İBDA-C örgütünün tutuklu üyelerinden Abdullah Kiracı kendisiyle yapılan bir röportajda şunları söylüyor; "Devletin boşlukta bıraktığı, devletin zorladığı terör uyguladığı yerlerde, devlete karşı kısas uyguluyoruz. (... )" (Cumhuriyet 11/9/1995) İntikam amaçlı misilleme terörü her iki tarafın da kayıplar vermesine neden oluyor. Dünyadaki herşeyin insan ve insanlık için olması gerekirken, tüm oyunlar insanlar üzerine oynanmaktadır. İnsanlar üzerine oynanan tüm oyunların malzemesi yine insanlardır. Tarihte en eski dinsel örgütlerin ilklerinden biri "Sicariiler"dir. Bu dinsel örgüt ekonomik gücü ve yönetimi elinde tutanlara karşıdır. Yani bir misilleme terörü uygulamaktadır.

" ... Bu hareket Ortadoğu'da bugünkü İsrail'de başla­ Sicarii MS 66-73 arasında Filistin'de bağnaz, aşağı dereceli din· adamlarının kurdukları son derece mıştır.

45


iyi organize edilmiş bir dini mezhepti. (... ) Sicarii, düş­ manlarına gündüz, tercihen tatil günlerinde kalabalık­ lar Kudüs 'te yoğunlaştığında saldırmak gibi alışılma­ dık taktikler kullanırlardı. Tercih ettikleri silah "sica" denilen ve ceketlerinin altında sakladıkları küçük bir kılıçtı.

Yoğun tazyik sebebiyle kalabalıklar darbeyi vuranın kim olduğunu bulmak imkansızlığı içindedirler, ç ünkü Siccarii mensupları her yerde kalabalığa karışırlardı. Sicariiler, en y üksek rahip Ananias 'ın evini ve Herodian hükümdarının saraylarını tahrip ettiler, kamu arşivlerini yakarak tefecilerin evraklarını yokedip borç ların geri v erilmesini önerdiler. Bunlar Tacitos'ta ve hahamlık belgelerirtde "hububat depolarını yakmış ve Kudüs'ün su depolarına sabotaj yapmış" olarak zikredilir. ;, (Yılmaz Altuğ-Terörün Anatomisi. Say, 27) Egemenlere ve zorba yöneticilere karşı uygulanan bu karşı şiddet, geçim sıkmtısı içinde bulu nan kitlelere soluk · alına fırsatı tanımaktadır. Bir zalimin cezalandırıiması tepkile rinin yumuşamasına ne9en ol maktadır. Başka b ir açıdın bakıldığında marjinal grup ların devlete karşı uyguladığı şiddet hem devletin uyguladığı şiddeti kitleler gözünde meşrulaştırmakta, hem de büyük toplumsal patlamaları engellemektedir. Çünkü marjinal radikal grupların devle te karşı uygu1adıkları şiddet toplumsal pailamqları engelleyen emniyet subabı işlevi görmektedir. Medyanın da etkili ve yanlı biçimde katıldığı bu s üreçte güncel d cğiştirilebilmekte ve kitlelerjn güdümlü gündemlerin ardı­

na takılmaları sağlanmaktadır. B u açıdan bakıldığında.

din sel örgütler in beslenmektedir .

uyguladıkları

terör devlet teröründen

VI- Mevcu,t Dengeyi Lehine Bozma Amacına Yönelik Terör: Bir toplumda terörün ortaya çıkması, o toplumda bir

46


takım sorunların olduğunu kanıtlar. Tıpkı sağlıklı gibi gözüken bazı bedenlerin kimi hastalıkları üretmesi gibi. Yani terörizmi. toplumların bozulan bünyeleri üretmektedir. Bu .bozulma gelir bölüşümünün bozulmasıyla başlayabi­ lir. Kurulu düzenleri herşeye karşın sürdürmeyi amaçlayan sistemlerin izlemiş oldukları politikaların kaçınılmaz sonuçlarından biri olarak dinsel terör karşımıza çıkmak­ tadır. Dünya genelinde mevcut olan dinlerin kabarma sürecinde girdiği bir ortamda sorunlara çözüm üretme çabaları da dinsel gruplardan gelmektedii. Bu aynı zamanda bir başka oluguyu da açıkça ortaya koymaktadır. Sorunlara demokratik yollardan çözümler üretmenin ya olmadığı, yada yetersiz olduğudur. ·

Kabaran dinsel gelişmelerin karşısında yer alan laik ve demokrat kesimlerin oluşturdukları barajları aşmanın ve oluşan mevcut dengeyi kendi lehlerine bozmanın aracı alarak dinsd terör gündeme gelmektedir. Mevcut yönetimlerden alınacak her ödün dinsel gelişmeleri besleyerek güçlendirmektedir. Demokrasiyi sadece oy verme yükümlülüğüne indirgeyen politikacılar, iktidara gelebilmek veya iktidarda kalabilmek için sürekli olarak dinsel gruplara ödünler vermişlerdir. Ama, her ödün ardından yeni ödün taleplerini gündeme getirmiştir. Bunun ilginç bir örneği Cezayir' de yaşanmıştır. 27 Haziran 1991 yılında seçim yasasına ilişkin iki kanun teklifi parlementoya sunulunca, Abbasi Medeni "Sivil İsyan"ı başlatmış ve halkı sokağa dökmüştür. 10 gün süren bu eylem yer yer kanlı çatışma­ lara neden olduğundan, Haziran 199l'de sıkıyönetim ilanına neden 9lmuştur. Bunun ardından hükümet "Sivil İs­ yan"ın durdurulması için "İSC" ile diyalog kurmak zorunda kalmıştır. Görüşmeler sonunda "Cephenin bazı istemlerinin (erken seçimlerin ertelenmesi, devlet baş­ kanının halk tarafından seçilmesi gibi) yerine getirilmesi karşılığında Sivil İsyan 'ın sona erdirilmesi karar-

47


laştırıldı."

Bu olay Harmuş başkanlığındaki hükümetin değişme­ sine ve Ahmet Gazali başkanlığında yeni hükümetin kurulmasına neden olmuştur. Burada dengenin lehte bozulmasını amaçlayan eylem ürününü vermiş ve ödünler alın­ mıştır.

VII- İletişim Aracı Olarak Uygulanan Terör: Dinsel terörü uygulayan radikal gruplar mevcut düzene karşı oldukları gibi, düzen içinde yeralan ve onunla uzlaşmaya giren tarikat ve cemaatlere de karşıdırlar. Aslın­ da her dinsel grup dine ilişkin en doğru yorumun kendilerinin yorumu olduğu~u ileri sürmektedirler. Bu karşı olma temelindeki varlıklarını öteki grup ve kitlelere iletebilmek için, mevcut meşru aygıtlardan yararlanmaları oldukça zordur. Kurulu düzen gerek duyduğu veya uzlaşa­ bildiği dinsel grup veya örgütleri ya kendisi yaratmış, ya da varolan örgütlerle uzlaşma sağlamıştır. Bu kesimler dı­ şında kalan grupların yaş ortalaması düşük, eğitim düzeyi öteki kesimlerde yeralanlardan daha yüksek, daha dinamik ve ideoloji üretebilir konumda olan ancak, marjihal olmaktan öteye gidemeyen bu gruplar varlıklarını kitlelere duyurabilmek için etkili eylemlere yönelmekterdirler. Eyleni ne denli etkili olursa yankılanması o oranda yüksek olacaktır. Bu ise, toplumu etkileyerek sarsacaktır. Bu tür eylemlerde özellikle seçilmiş hedefler tercih edilir. Eylem haberi medyada yeralınca, en kısa zaman da en geniş kitlelere ulaşır. Bu örgütün kendi olanaklarıyla gerçekleş­ teremiyeceği bir reklamın etkisini kat kat artırmaktadır.. Dinsel terör uygulayıcıları kitlesel haberleşmenin terörizme katkılarını bilmektedirler. Terör reklam ve propagandayla kendini kabulettirir. Aynı süreçte yeni yandaş­ lar bulma olanağı da yakalar: " ... Terörizm kitle medyasının, radyo ve televizyonunun suikastlerle verdiği aleniyet olmadan tasavvur edilemez. Medya ile terö-

48


ristler arasında zımni bir ittifak var gibidir: Teröristler kitle medyasına, yani okuyucu ve dineleyici kazandıran ilginç bir malzeme sağlamaktadırlar. Buna karşı kitle medyası da kamuoyunu teröristleri ciddiye alması için ihtiyaçları olan aleniyeti sağlamaktadır. Haberler medyasının artan gelişmeleri ve halen enformasyonun dağılma hızı da terörizmi etkilemiştir. Teröristler medyayı son derece akılcı kullanarak dünya çapında­ ki dikkati terör olayı üzerine çekmeyi bilmektedirler." (Yılmaz Altuğ- Terörün Anatomisi. Say, 119) Dinsel terörün gelişiminde medyanın payı yadsınma­ malıdır. Medyanın. sağladığı olanaklar terörün tırmanışı­ na ve kitlelere ulaşmasına neden olmaktadır. VIII- Yönetimlerin ve Uluslarüstü Sermayenin Kullandığı

Dinsel Terör Tüm dinler ortaya çıktıkları toplumların ye:deşik düzenlerine karşı olmalarına karşın, kavgacı değil, barışçı bir yaklaşım, daha iyi yaşam koşullarının (geniş yoksul kitleler için) yaratılması talepleriyle kitleselleşmişlerdir. Yaşama ilişkin düzenlemeleri geniş kitlelerin insanca yaşaması .amaçlamaktadır. Bu nedenle de yandaşlar bularak kurumsallaşma olanağı bulabilmişlerdir. Ancak, bir tepki olarak ortaya çıkan bu dinler süreç içinde mevcut yapıların egemenlerinin denetim ve yönlendirimleriyle egemenliklerin. sürdürülmesinin aracı· haline gelmişlerdir. Kuşkusuz bu oluşumlar kısa bir zaman dilimi içinde olmamıştır. Aynı zamanda varolan tüm egemenlerin değil, gelişimleri izleyebilen ve uyum sağlayarak yeniden denetimi ele geçiren egemenlerle, yeni sistemin yarattığı yeni egemenlerin çıkar ortaklığında uzlaşmaları kaçınılmaz olmuştur. Her yerleşik düzen varlığını korumak ve sürdürmek ister. Bu ise doğal olarak statükonun korunduğu süreçtir. Statükonun korunması ise zora dayanmaktadır. İş­ te bu noktada dinsel terör gündeme gelmektedir. Toplum

49


yaşamınd a göreceli bir denge kuran nesn el ve öznel çözümler k endi alanlanru korumak durumundadırlar. Bu aynı zamanda b ir olmak ya da olmamak sorunudur. Nesnel çözümler kendi alanlarını genişletirken, ôz.nel çözümlerin a lanını da d araltmaktadır. Çatışma bu noktada baş­ lamaktadtr_ F'akat. nesnel çözüm birey yaşamına olumlu kalkıcla bulunur ise: yumuşak bir a lan kaymasına tanık ol unmaldadır. Eğer bireyin refah düzeyin e olumlu katkısı o lmaz ise o zam an bir çatışmaya neden olmaktadır. İşte bu n edenler d insel terörün ortaya çıkış nedenleru1den biridir. Bir başka neden ise, mevcut: düzeniıi tüm ı:>lllmsuz 1uk1 arına !{arşın varlığını sürdürme dayatmctsı sonucunda killelerln tt!k çıkış yolu olarak kendilerine bırakılan d irenme ve başkaldınya yönelmeleridir. Yani tek çıkış yolu olarak geride bunla r kalmaktadır. Zaten. gerekUğinde direnmesi:ni ve başkaldırmayı bilmeyen ki şile rin insanlığm­ dan kuşkulanmak gerekir. Kitlelerin direniş ve baskaJdı­ nya yöne1meleri. onlara farklı çözümler Cı relme olanakla rınm tanımadığının kesin bir ifadesidir_ DJolerin hangi tupluında o!ursa olsun , ortaya çtk ı şı ; sağlıksı z bir yap ıda sorunlara özüm ü retme aruacma yön eliktir. Mevcut bir dinin Jrnbarma sürecine girmesi de, bır organizma sa)'ı1a­ rn1\. bir toplumun bedeninde bir veya birden fazla rahnt sızlığı n ortaya çıkmasmm kaçınıl maz sonucudur. insanla r içi nde b ulund uğu koşu lların elverdiği olanaklar ölçü s Cınrle- b elli blr yaşam standardı yakal amış o lurlnı . Btı a lı ­ s dınıs bir yaşam blçimidiT. Ekonomik koşuU::ırı ı ı daynlın;ı sı ::.o.nucunda yığınlar gelir ve refah clü/.tylcrinden ödün vermek zorunda kalırlar. Oysa alışılm ış yaşam biçimlnrlen vazgeçme]{ insan doğasına aykırıdır. İşte bu süre tc rnclikal çözümler gündeme gelmekte ve terörisUer. kil1eler içinde yandaşlar bulabilmekledirler. Bu insanlar son belirlemede mevcut bölüşü m biçimjne karşL ç ıkarak. yeniden paylaş.mı talebinde bulunmaktadırlar. Bu ise mevcut yapımn egemenlerinin kardan zarar etmelerine

50


neden olmaktadır. Tek amaçlan kar ve daha çok kar etmek olan egemenler tıpkı tabandaki yok sullar gibi yakalamış olduklan düzeyden geriye düşmek lstememektedirler. Ancak, egemenlerin tabanda olan yoksullardan en önemU farkları istediklerini gerçekleyebilecek örgütlü güçlere sahip olmalarıdır. Bu bireylere öncelikle hizmet üreten devle t denen kurum. kaçınılmaz olarak kendi yoksullanru karşılarına almaktadırlar. Sonuçta devlel tüm olanaklarıyla kendi ya ra ttığı yoksullanna çulJa nın~ladır. Din ve devletin çıkarlarının kesiştiği bir nokta var ki. kesişiııı ayrılmaz bir sarmal bütüne dönüşür. Din değiş­ mez kurallar koyarken. devJet de statükoyu koru mayı amaçlar. Sarmalı yaratan bu kesişim iki farklı kurumsallaşmış yapının birbirini d estek.leylp beslemesine ve her ikisinjn de güçlenmesine neden olur. Zaten leokratik veya şeriat yönetimJeri için böyle bir eklemlenmeğe bile gerek yok. Devlet ve din birlikteliğini yaşanmış somul örnekler Ü7.erinde irdelemeğe çal ı.ş alım . Tunu s hükürneti 1960 '1ı y1Uarcta dine karşı başlatmış olduğu hız lı kampanyayı: ekonomi\\ başansızl1klarm1 örtmek ve gir.;lenıek. içine düş­ lüğü açmazdan kurtulabilmek için 1970'lerde rafa kaldır­ mıştır. Dahası dinsel simge ve sembolleıi kullanarak kitlesel bir seferberlikle sorunları aşmaya çalışmı ştır. Fas Kralı Hasan ise; geleneksel toplum , dinsel değer]er ve modem tophım ka\rraınlannı ustaca ke1yn aş lırarak esen rü2garlara göre yelken açmasını bjJmekte ve başarıy­ la uygu lamaktadır, monarşik krallığına ilahı kutsal lık vererek Ötf' yandan r adikal İslami akırnlarm uJkesinde geliş­ mesini de engellemektedir. Sudaıı'da dJn \'e yönetim ikillsJntn birlikt eliği şöyle vurgu lanıyor: " .. . Din ile Sultan (hükümdar, padişah, emir, halife vs) ikiz kardeş gibidir. İkisi birbirinden kopamaz. Çünkü din esastır, Sultan (hükümranlık, y öneticilik) ise onun bekçisi, koruyucusu, kurucusudur. Sul-

51


tansız din olmaz. Çünkü o, hem dini hem de müslüman diyarını koruyan Allah 'ın yeryüzündeki gölgesidir. Onun sayesinde dini ibadetler yerine getirilmiş olur... " (Faik B.ulut İslamcı Örgütler. Say, 125) Teokratik yapıda din ve yönetim içiçe geçmiştir. Heşey din için yapılmaktadır. Ama bu sadece İslama özgü değil­ dir; "Zihinlere egemen olmak için tüm güçleri kullanmak üzere, hoşgörmez kiliseler güç sahiplerine yaklaşımlar, acizlerin zararına olarak onların çıkarına hizmet etmişlerdir. (... ) Güç sahipleri arasında örgütlü ve silahlı devletler vardır; kiliselerin baskı, sömürme, savaş yoluyla yoketme gibi işler için onlarla birlik oldukİarı görülmüştür. (... ) Tarih bunların öğütlendikleri ya da göklere çıkarttıkları yolsuzlukları ve cinayetleri bize öğretmektedir. Yehova İsraillilere Mısırlıları aldat-

malarını, onların mallarını çalmalarını öğütlemekte­

dir; Asurlular Tanrılarına saygı göstermiş olmak için korkunç öldürmelere girişmişlerdir; Japon Şintoizmi " komşu. ülkeleri baskı altında tutan bir emperyalizmle sonuçlanmıştır.

Zaten

uluslarası

dinlerin ulusal amaçlar için kullave rahiplerin, başka insanların öldürülmesini sözde "Tanrı böyle istiyor" diyerek haklı göstermeğe kalkıştıkları ötedenberi görülegelmiştir." (Felicien Challaye- Dinler Tarihi. Say, 217) Tüm dinler.belirli süreçlerden sonra egemenlerin denetimine girmiştir. Diri otoriteleri ile sermaye sahipleıinin çıkarları için sarmaş-dolaş olmaları yadsınmamalıdır. Çünkü her iki kesim de çıkarına secde etmek~edir. Belirli bir merkez kendt çıkarları doğrultusunda bir "Yeşil Kuşak" projesi ürnip uygulamaya koyuyor ve bağımsız oldukları iddiasını ileri süren ülk~ler de bu projeyi uyguluyor ise, bu dtaden çıkarı olanlar ile dini çıkarları için bir araç olarak kullananların birlikteliğini kanıtlar. "Yeşil Kı:.,s,k Projesi" emperyalizmin çıkarlarını güvennıldıkları

52


ceye alan blr projedir. Bu proje komünizme karşı dinin bir araç olara k kullanıldığının kanıtıdır. SSCB'nin yumu şak karruru oluşturan Güney kuşağında yeralan müslüman ü lkelere dıştan empoze edilerek u2un süre uygu l atılmış­ tır. Taki, SSCB parcaJaruncaya dek. Bu noktadan soma böyle bir projenin uygulanmasına gerek kalmamıştır ama, projenin uygulandığı süreç İslam ülkeleıindc d ıştan dayatmanın yaıusı ra, kendi devletlerlnlrı de onay ve teş\ri­ klyle uygulanmıştır. Bu uygulamalar kaçını l maz olarak dinsel yakla ş ım ve taleplerin gelişmesine, anti-lalk mevziler kaz;anmasına neden olmuştur. Hiç kuşkusuz bu s üreç aynı zamanda sözkonusu ü lkelerin sorunlarının yoğun­ laştığı bir süreçle de kesişmektedir. Dinsel ol u şum lann yüksPJdıe;ı bu süreç, merkezi denetimler dışına düşen radikal gelişme leri de gündeme getirmiş tir. İran 'daki geliş­ melerin ard m dan Cezayir olaylan. Afganjslan·daki geliş­ meler. Turkiye'de dinsel taleplerin artması . uluslarüstü sermayeyi taktik değiştirmeğe zorlam ı şur. Bu somut gelişmelerin ardından ~ ılımlı İslam~ projesi aynı patentle İs­ lam Ülkelerj piyasasına süıiilmüştür. Bu proje blı" yandan radikal ~clişmeleıin önünü kesmeyi amaç! rken. ött: yandan uluslarüstü sermaye ile de uzJaşacakt..ır. Bu yn klaşım denetim altındaki ülkeleri istenir yörüngede t11tacag1 gibi. pnzar güvencesini ve çtkarların korurnasmı da sağlaya­ caktır. Vluslarüstü sermaye şiddete yönelen İ slam Ülkleriııe (Cezayir"le u zlaşma yolu seçilmiştir. ) karş ı şiddetle ynnıt ı·erlrse, kopmalar kaçmılmaz olaca!' ve İran örnf'klerl artacaktır. Böyle bir gelişme sermayenü1 çıkartan ile çelişmek l ed ir. Her p roje ilk uygulandığında dirençlerle karşılanır. Direnç karşı dh·enci doğururken . is tenerek ve ya istenmeden bir terör o rtamı yaxaWır.

IX- Dinsel Yönetimlerin Uyguladığı Terör: Dünya genelinde krizin tırmanışı farklı dönüşüm ve ta-

53


leplerin doğurganı olmah."tadır: "Günümüzün en belirgin özelliği şiddetli bir ekonomik krizin ve yarattığı dönüşümlerin insanların alışageldikleri yaşam

biçimlerini,

kurumları toplumsal güvenlik sistemlerini ve beklentilerini hızla darmadağın etmesidir. Manzarayı biliyorsunuz ... Soğuk savaş bitti, ancak yerine bir barış değil, karmaşa geldi. Ekonomik kriz her yerde üretken faaliyeti ikinci pilana attı, mali spekülasyonu öne çı­ kardı. Kronikleşen işsizlik büyük yığınların sahip oldukları tek metayı (iş gücü) piyasa ekonomisinde topluma katılmalarının bu en önemli aracını ellerinden aldı. Böylece onların sadece diğer metalara ulaşma olanaklarını kısıtlamadı, onları birer parazit düzeyine

de indirdi. Özgüvenlerini ve geleceğe ilişkin umutları­ nı yıktı. Bir taraftan teknolojik bir devrim yaşanıyor. Öbür taraftan, dünya hakkında edinilen bilgi giderek sadece medyadan alınan '"cilalı imajlara" kadar daralıyor. Bu "cilalı imajlann." ötesine geçmenin, kültürel, bilimsel araçlarına ulaşmak zorlaşıyor. Globalleş­ me ve bu tür bir bilgilenme kültürleri, yerel kimlikleri , egemen bir kapitalist kültür (çoğu zaman Batılı, beyaz ve Hıristiyan) içinde eritiyor, dağıtıyor, kişilik krizlerine yol açıyor... Bu manzaraya, bu dünyayı anlamanın ve değiştirmenin mümkün ve gerekli olduğu­ nu savunan ve böylece gerçek bir umut kapısı açan dünyevi blr akımın, sosyalizmin, ge rile mesini de eklemek gerekir. Gerçekten de bu sekter, mistik görüşler, değişimle ­ rin en belirgince yaşandığı yerlerde büyük taraftar buluyor. Doğu Bloku ve eski SSCB. uluslararası hegemonyas1 gerileyen ABD, şiddetli bir ekonomik krizin sosyal konsensüsü sarstığı Japonya, yoksulluğun ve emperyalizm tarafından itilip kakılmanın had saflıaya ulaştığı Kuzey Afrika ve Orta Doğu. Bu dünyada durumlarını iyileştirmekten umudu kesen insanlar, bu

54


ruhsal gerginliğe karşı korunmak için içlerine kapanı­ yor ve gerçek dışı kurgusal kurtarıcılardan medet umuyorlar. Yaşamının kontrolünün elinden kaçtığını düşünen insanın paniğe kapılması doğal değil mi'? "(Ergin Yıldızoğlu- Cumhuriyet. 19/461995) Ekonomik alandaki b u olumsuz g IJşmel er birey ve toplum tercihlerinde değişimlere n eden oluyor. Bu değiş­ meler d ünya genelinde dinsel tercihlerin. kaba rmas ı sonu r unı ı doğu ruyor. Özellikle de müslü manların yaşadığı ülkelerde şeriat ile yönetilme ta lepleri artıyor. Müslüma n ülkelerln farklı bir yö nü ise, çoğunluğunun az gelişmiş olmasıdır. Petrol zengini kimi ü lkele r in ise emp eıyalizmirt güdümünde oldu kları bilinmektediı·. Ekonomik açıdan güdü olmcıJanna karşın bu ülkelerin çağda.s olduklarını söy lemek oldukça zor: çünkü bu ülkelcrck şerial yönetimi egemen . Cslamlıgın dışındaki dinleıin kabarmaları henüz yôn etun ten lehdit eder boyutlara u laşmış değil. Zaten blrçok gelişmtş ülkede laiklik ilkelerine uyulduğu için böyle bir soı·un vok. Şimdilik topun ağzında olan İslam Ülkeleıi. Çürıkiı bu u!kelerin kımilerinde şu ,·e~ıa b~ ölc,üdP u ygu lanan Şt>riat yönetimleri var. Geıiye kalank\ı da is<' . bısse ­ di lir hlçı111de şerirıt yönetimine doğru ka_\'111t1lcı ı 'ar. Şeri<1t yönelimleri sadece ibadetle ilgili laleplerde bu lunmuyor, yaşanun tüm alanlarının dinsel h ı;yn ı klara görr dOzeolenmesin i i stiyor. H atta yaş~ ı ıtırı o lııın sıızl uJdcı ­ rıııclfn se l buyru1d <u-a iyice uyulrnarnasınm hlr so rıı ı c'u olduğu

ilL:ri sürülebiliyor: " 1967 Arap -İsrail savaşında yaşanan büyük bozgun, Arap İslam dünyasında 'felaket/ facia' (El Nekbe) olarak nitelendirildi. Allah'ın gazabı şeldlnde yoruml andı . 'Allah v e peygamberlerini unuttuk. Din ve ima ndan uzaklaşllk, İslama sırt çevirdik. Bu yüzden kıyamet kopup başıIDlza taş değil ama bombalar yağdı. Tez elden dine lmana sarılmalıyız. 'Yolunda bilim dış1 tahlil-

55


ler kamuoyuna yansıdı. c.~.) (Faik Bulut. İslamcı Örgütler. Say, 231) · Yenilginin gerçek nedenini arayıp bulamayan ya da özellikle bulmak istemeyen kesimler kitleleri yanıltma"kta­ dırlar. Oysa olayın gerçek nedeni, bilgi ve teknoloji üretmemek ve bu alanda çağın gerisinde kalmış olmaktır. Yönetime ilişkin çözümler dinsel kurallara göre yapıldığında insan olgusu hep gözardı edilmektedir. Şeriat yönetimlerindeki uygulamalar bu savı açıklıkla kanıtlamaktadır. Bir soygun olayında, işlenen cinayetlerin gerçek suçluları bulunamaz. Olay; "Sultan Selim Camii yakınında bulunan bir müslümanın evi yağmalanmış; erkek, kadın, çocuk, köle içinde bulunanların tümü öldürülmüştü. (24 Şubat 1527) Odun yarıcılığı, ciğer satıcılığı gibi işlerle uğraşarak kentte dolaşan Arnavutlar hakkında bazı kuşkular uyandığından, bir ailenin intikamını alma.k için bu talihsizlerin öldürülmeleri gündeme geldi. Sekizyüz kişi, başka bir biçimde yargılanmadan öldürülmeleri için cellatlara teslim edildi." (Rıza Zelyut. Osmanlıda Karşı Düşünce ve İdam Edilenler. Say, 31) Bir vahşeti bir başka vahşetle silmenin olanağının olmadığı açıktır. Kaldı ki, bir yanda hırsızlık nedeniyle cinayet işleyen birileri, öte yanda ise tüm vatandaşlarının herşeyinden sorumlu olan bir devlet, bir yönetim var. Gerçek s1-1çlular varsayalım ki Arnavutlar içindedir ama, sekizyüz kişinin tümü değildir. Üç-beş kişi suçlu olabilir, kaldı ki bu bile kanıtlanamamıştır. Öldürülen yüzlerce kişinin suçu ne? Ne için ve kim adına yapılmış olursa olsun, bu hırsızların yaptıklarını yüzlerce kat aşan vahşice işlenmiş bir cinayetten başka birşey değildir. Devlet burada kendisi için sorun saydığı (işsiz veya basit gündelik işler yapan) vatandaşlarından kurtulma kolaycılığına sapmıştır. Ancak kısmi de olsa uygulanan şeriat yönetiminde insanlar herşeyin kendilerinin çıkarı için yapıldığına inandırılmış-

56


lardır. Kısacası;

konus u miyor! ..

sizin için s izi öldürüyoruz (1) hükmü sözinsanlar iç in bir a nla m ifade et-

koşullandırılmış

1548 yılında

Şeyhülislam

olan Ebusuud Efendi'nin fet baskı ile denetim altında tutmayı amaçlamıştır. Bu fe tvalar sad ece Müslüma nlar için değil. Hıristiyan ve Yahudiler için de yaşamı çekilmez hale getirmiş tir. Bu fetva lardan bir k aç örne k inceley elim: "Soru: Bir kişi açıktan açığa ramaz an gününde yemek yese, sorgulaması sırasında, 'Özrün yokken neden yemek yiyorsun?' diye sorulduğunda yine, ' Ramazan hadistir, düzme koşmadır... ' diye cevap verse ve bu sözünde dirense, ona ne yapmak gerekir? .. Bu fetva dört.y ü z yıl k a dar ön ce verilmesine karşın 3 Mayıs 1987 yılında v an·da uygulanmıştır. Üst elik fetvanın gereğini yerine getirenler üniver site öğrencileridir. Kendilerine İ slam·m Be k çileri adım ver enler Mehmet Şirin Te-

v alan toplum

yaşamım

dinsel

k i n i oruç tutmadığı için öldürmüşlerd ir. Fakat, Ebu suud'un fetvasında belirttiği

gibi bir konuşmanın olduğu da ku ş­ kuludu r . Bu fetva tek t ek kişileri h edef almaktadır. Oysa . kitleleri de h ed ef alan fetvalar var : "Soru: Kızılbaş topluluğunun topluca öldürülmesi helal mjdir'? Bunları öldürenler gazi, bu öldürme sıra­ sında ölenler de şehit olur mu? Cevap: Kızılbaşların topluca öldürülmeleri elbette dinimize göre helaldir. Bu en büyük en kutsal savaş­ tır... Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur.' (Rıza Zelyut. Agy. Say, 34) Bu fetvanın gereği yüzyıllarca uygulanmı ştır. Zamanı­ mızda ise, Kahramanmaraş'ta Ye Çorum'da uygu lanınış­ ttr: 19 AraWc 1978 günü Maraş Katlia rru başlatıldı. MHP'lilertn yön lendird iği; silahlı , sopalı baltalı sald ırganlar Alevilerin ev ve işyerlerine s aldırdılar. B u saldırılar sonuc un-

57


da 1 1 1 vatandaşımız yaşamını yitirdi. Olaylar bir sinema ya patlayı cı atılmasıyla başlatıldı. Sinemaya bomba a ta n faşistler kitleleri tahrik etmek için; sinemayı Alevi komünistlerin bombaladığı yönünde propaganda yaptılar. Ayn ca öldü rülen iki öğretmenin cenaze törenine kat1Ianlann camileri ateşe verdilderi s öylentis ini yayarak Sünnileri Alevilere karşı kı.şkırttuar. Yani, Faşistler bu kanlı k ırım için d in motifini kullandılar. Aynı motifler 1 Temmu z 1980 günü Çorum'da kullanıldı . Alaeddin Camisi'nin Alevilerce bombalandığı yalanı ile insanlar provake edildi1er. Polis lerin de desteklediği bu saldırılar s onunda 25 kişi yaşamım yitirdt. Şeriat yön etimleri insanları kul ola rak gördü k.J eri için, en temel insan haklarını bile yok saymaktadır. 1989 yılında Sudan'da Om ar El Beşir liderliğinde yapılan darbe sonsasıııda şeriat yön etimi benimsennü~tir. Bu yö netimin uygul amaları dinsel terörün nasıl tırmand ı nldığmı göstermektedir: "İslamcılar yönetime gelmeden önce bir cennet vadettiler. Fakat halka baskı ve zulüm açısından , durum 1983'teki diktatör1üğü aratmayacak hale geldi. 'Kuran Anayasamız ' sloganıyla başlayan İslamcılar, kendilerinden başka hiçbir politik kuruluş veya güce hayat hakkı tanımamaya karar verdiler. Halkın ağzını kapatmak için en küçük itirazda bile, 'Biz Allah ' ın ulu buyruğunu yerine getiriyoruz. Bu Allah kelamıdır, Kur 'an kelamıdır' gerekçesiyle kendi görüşlerine karşı çıkan h e rkesi , 'Allah ve Kur'an'a karşı çıkmak ile suçluyorlar. (... ) Şeriat çerçevesinde yurttaşların elleri ve kolları kesildi. Daha da kötüsü ellerinde ilahi ç özüm olduğunu iddia eden İslami Cephe, sorunlara baskı, sömürü ve zulümden başka herhangi bir çözüm bulmakt a tümüyle aciz kaldı. Böylece çırpınma ve bocalama dönemi başladı. Bu siyaset en fazla, 'vergi bunalımı ' diye bilinen alanda kendisini gösterdi. Örneğin ' Kur'an ' ın vergi değil zekat verilmesini emrettiği söylendi.

58

.


İslamcılara göre vergi, sömürgecilik ve emperyalist sömürü sisteminin bir ürünüydü. Bunun üzerine despot El Numeyri, vegileri iptal edip zekat toplamaya başla­ dı. Fakat bir süre sonra devlet hazinesinin tamtakır olduğu görüldü. Yeniden vergi sistemine dönüldü. ( .. .) Ekonomik alanda plansız programsız , kara düzen ve hatta sırf gösteriş için yapılan uygulamaların mantığı­ nı anlayamadık. Sözgelimi döviz ticareti yapanların, hiçbir açıklama yapılmadan uluorta idam edilmesi hangi mantığa sığar. Ardından herhangi bir önlem almaksızın Sudan dinarının devaüle edilmesi, daha sonra da önce haram olduğu ilan edilip elinde bulunduranların idam edildiği bir dönemde, bu kez dövizi helal ve mübah ilan etmek n eyin nesidir? ( ... )İslamda işkence ve eziyete ilişkin dini bir sened var mıdır? Yoksa, cezaevlerine tıkılan onlarca siyasi suçluya yapılanların anlamı ne? Örneğin, su içmek isteyen tutuklulara bir bardak su y erine, gardiyanların dikleşmiş c insel organlarının sunulması hangi kitaba sığar? Kısacası , İslamcılar, bizleri, görüşlerimiz Allah' ın kitabına uygundur' diye susturamazlar ... (Faik Bulut . İslamcı Örgütler. S ay, 160/ 161) Görüldüğü gibi ~eria t yönetiminde dinsel terör tırmanı­ yor. Kimi kurum ve k ura llara karşı oldukların ı sürekli olarak tekrarl adıkları kapitalizm dı şında farklı bir çözüm de üretemiyorlar. Sadece ütopjk çözüm söylemleriyle zaman yiLircrek ba.şladıklan yere dönüyorlar. Ama sü rekli olarak kaybcdile,n zaman, insan kayıplanm da kaç ınılmaz kılıyor.

X- Mezheple r Arası Uygulanan Terör: Mezh epler arasındaki farklılıklar öze ilişkjn değil. sadece ibadet biçimine ilişkindir. Mevcut bir dinde mezhebin ortaya çıkması , sorunlara yeni çözümler üretme t alebind en doğmaktadır. Yeni çözüm gerekliliği ise ya değişen ko-

59


şulların dayatmaları

sonucudur, ya da içine düşülen bir yöneliktir. Ancak bu süreçte sorun çözmeğe yönelik talepler yerel, bölgesel , etnik renkler taşıya­ bileceği gibi, bir siyasi soruna ya da kişisel iktidar m ü cadelesine dönüşebilir. Her dinin başlangıç dönemi gücünü mevcut toplumun tabanında yeralan yoks ul ve güçsüz insanlardan aldığı için daha eşitlikçi bir konumdadır. Din süreç içinde kurumsallaşarak mevcut siyasi yapıyla bütünleştiği nde ; görece eşitlikçi gibi gözü ken yapı pirarnitin tabanından tepeye doğru kaymaktad ır. Tepede yeralanlar s istemin egemenleri ve ruhbanların eli1Jerid ir. Yaygın eş i t­ likçi yapıdan uzaklaştıl<ça başlangıç dönemine özlemler kaba rmaya başlar. Saadet dönemi.. altın dönem vs. gibi nitelemeler le özlemler ifade edilir. Aynı gövdeye bağlı köklerden beslenen ağacın özde aynı biçimde farklı dallara ayrılması. sözkonusu ağacın gücünü, zenginliğini ve görkemliliğini ifade eder. Oysa inanç olgu s u bü nyesinde kendi dışında kalan farklı inançlara inanmamak önkabulünü taşır. Ayn ca k endi inançları dı­ şındafil tüm inançların da yanlış olduğunu savun ur. Bu nedenle dinler arası çatışmalar yaşanır ve yine bu nede\)Ie mezh epler arası çatı şmalar yaşanır. Yani dinsel t erör farklılık, renklilil< veya zenginlik tanımamaktadır. fü.ıiolikl er, Calvüıciler ve Protestanlar n e özgür düşün­ ceyi savunmuşJardır, n e de insan onuruna yaraş ır bir yaşamı sağl ama çabasındadırlar. D oğrul arın Tanrısal bir esinle bulun abileceği ve bu esinin de İnci1'de bultınduğı..ı savunulnwsına karşm, Iıcr mezhep keneli görüşünü zorn dayalı bir biçimde savunmaya yönelmiştir. Çok ilginçtir, h er kesim kendisinin güçlü olduğu yerde öteki zayıflara işkence zulüm yaparken zayıf oldukları bölgelerde de iş­ kence ve zulüm görmüşlerdir : " ... Calvin, kendi adamları Cenevre dışında koğuştururlarken yorumcu Sebastien Castelion'u işinden uzaklaştırır, kaderciliğe karşı görüşler taşıyan Jerome Bolsec'i sürgüne gönderir, bilbunalımı aşmaya

60


gin Michel Servet'yi ateşte yaktırır. Albe dükü Hollanda Reformunu kan içinde boğmaya çalışırken, Calvinciler de Katoliklere kan kusturur. (... ) (Albert Bay et. Dine Karşı Düşünce Tarihi. Say, 5 5) Oysa Nantes fermanı inanç özgürlüğünü güvenceye almayı amaçlamıştır.

Ama Fransa

koşar adımlarla

l 789'a

doğru

sürü klen mektedir. Tam anlamıyla toplum alt-üst oluş sürecine girmiştir. Kral topraldan üzerinde yaşıyan insanların kendi dininden ve m ezhebinden olmalarını buyu rmaktadır. BW1dan sonra Protestanların tüm kiliseleri yıktırılır, okulları kapatılır. Yeni doğacak çocukların vaftiz edilmeleri zorla uygulanır. Bu olağanüstü önlemler çok büyük bir vahşet içinde uygulanır. Aynı şekilde Calvin yandaşlanda inanç değiştirmeğe zorlanırlar. Kuşkusuz bu ilk kez olan b ir şey değildir. Dinin sürekliliği bu gibi çatış­ mala n ve dinsel terörü de sürekJi hale getirmiştir; .. ... Greklerden bu yana, her y erde, iktidardaki dinin çerçevesi dışına taşan ve düşünce özgürlüğünü is tey enler koğuşturmaya uğramışlardır. Payenler Hıristiyanlara zulme der Ortodokslar sapkınlara zulmeder: alev alev odun yığınları ü s tünde erkekler v e kadınlar yakılır, bu arada yakılmak iste nen, düş üncedir ; cellatlar işkenc e­ yi git gide daha t üyler ürpe rtici hale getirm eğe çalışır­ lar; kadınlar ve çocuklarında a rada yitip gittikleri savaşlar kopar. (... ) (A. Bayet. Say, 80) S avaşlar insanlar üstüne oynanan , çıkara dayalı kanlı bir oyundur. Çoğu zaman dinler; b azı kişi, devlet ya d a d evletlerin çıkarlarını savunma da veya yeni çıka rlar elde etmede ortaya çıkarılan çatışmalar giydirilen , etnik, din s el veya ulusal giysilerdir. Bunun en tipik. örneği ise Haçlı Seferleridir. Bu seferlerin birden fazla amac ı olmasına karşın kut.sal yerler için yapılan bir din savaşı olarak s u nulmuştur. Ama sonuçta papalık gü çlenmiş, din devlet yap ısında yatay ve dikey etkiler kazanmıştır.Asırlardır varolan ve günümüze dek sür üp gelen din ve mezhep çatış-

61


malan s ürekli olarak insanlığın kan kayb etmesine ned en olmu ştur. İslam'da m ezheplerin ortaya çıkışı bir iktidar Dlücad elesiyle şekillenmiştir. Peygamber Hz. Muham m ed'in ölü münden sonra yerine kimin halife olacağı tartışmalan sürerken, füli durum yara1ılarak Eb ubekir'in halife ilan edilmesiyle iktid ar m ücadelesi başl amıstı.r: "Peygamberin ölümü üzerine, ona en yakın görünen Arap ileri gelenleri, cenazeyi bile unutarak hemen yeni liderin (halife), kim olması gerektiğini konuşmak ve saptamak üzere Sakıyfe'de toplandılar. Peygamberin defin işiyle ehl-i beyt (peygamber ailesi: Kı zı, damadı, torunları) uğraşırken geri kalan Araplar şiddetli bir tartışmanın içine girmişlerdi. Sonunda, Ömer'in bir olup bittisi ile Ebu Bekir halife ilan edildi. Peygamber gömillürken Ebu Bekir, Ömer ve diğer ileri gelen Arap beyleri bulunmuyorlardı. (Rıza Zelyut. Agy. Say, 60 ' ın dipnotu.) B u olup bi tti bu nok lada bitmiyor . şi ddete dönü şecek olay1arın b~langıcı oluyord u . Zelyul'u n saptama ve iddialanna göre peyga mb~r sağlığı nda Alfyt halife olarak bı­ rakttğıru Gadiri Humm denilen yerde 100 binden fazla müslümana söyl ı:m lştir. f\leclcı hac cından dönerkenJ Ömer \•e Ebu Bekir Alfyı orada kutl am ışlardır. Ama Peyganıbcı.. ln ölümden sonra; " ... Ömer, Ali'nin evini basıp Ebu Bekir' i halife olarak tanımazlarsa evle birlikte onları yakacağını söylemiş ve korkan Fatıma da çocuğu ­ nu düşürmüştür. (. .) (Rıza Ze1yut. Agy. Say, 61 'in dipnotu..) Dinsel terör iküdar mücadelesiyle lırmandırıl mıştır. Aslında sami kültürün de şiddet yaşamın ayrılmaz bir parçası gibidir. Bu olgu farklı nedenlerin yan ısıra. düzenli bir ürcUmin ol mayı şı ve artık değer yarat1 lamamasınm d<ı bes lediği bir sonuç gibi gözükmektedir. Buna b ir de iktidar mücadelesi de eklenince dinsel terör geometrik bir art.ışla tırmanmıştır. Ali ile Muavvtye arasında süren taht

62


kavgasında

70 bir asker katledilmiştir. Kerbela olayı M.S. 780'de Ali'nin oğlu Hüseyin ile MuaVviye'nin oğlu Yezid arasında geçmiştir. Hüseyin ve tüm yandaşları Muharremin lO'unda öldürülmüşlerdir. Medine halkı kılıçtan geçirilmiş, Kabe yakılmıştır. İddialara göre; "Ali soyundan gelenler canlı canlı gömüldüler, diri diri taş yerine duvarlara örüldüler. (R. Zelyut Ag, Say 63'ün dipnotu) Bu gelişmeler mezheplerin iyice kutuplaşmasına ne" den olmuştur. Mezheplerin varlığı ise dinmeyen çatışma­ ların nedenidir. Ancak, mezheplerin ortaya çıkışından önceki dört halife döneminde de olaylar durmamıştır. Bunun doğal sonucu ise dört halifeden üçünün suikaste kurban gitmesidir. Şeriat yönetiminin egemen olduğu ülkelerde iktidarların değişimi seçim veya öteki· demokratik yöntemlerle değil, ancak darbelerle gerçekleşirilmektedir. Mevcut yapılar toplumlara bunUn dışında olanak tanımamaktadır. Bu nedenle dinsel yönetimlerde kanlı darbeler ve suikastler kaçınılmazdır. Çünkü şeriat yönetimleri ne ikinci bir partiye ne de muhalefete tahammül edemez. Bu nedenle teokratik yönetimlerde muhalefet etmek zordan da ötediı:_-. Muhalefette olanlar iktidar mücadelesini kaybettikleri an yaşarnlarını da kaybederler. Hatta muhalefet edenlerin yakınları da: "İki haftalık beklemeden sonra Cuheyman ve yandaşları, sağ olarak ele geçirildiler. 9 Ocak 1980 günü Cuheyman ve 60 kadar izleyicisi, başları kesilerek idam edildiler. (... )" (Faik Bulut i.ö. Say, 182) Cuheyman ve 100 kadar arkadaşı İran İslam Devriminden de etkilenerek 20 Kasım 1979'da Mekke'deki kutsal mescidi basmışlardır. Bu suç hayatlarına malolmuş­ tur. Suudi Arabistan'da Vahhabilerle Şia çatışması zaman zaman tırmanarak dinsel terörü de tırmandırmaktadır. 1082 yılında Kerbela'nın yağmalanması da bu tırmanma peryodunda yaşanmıştır. Vahhabiler Hüseyin'in türbesini

63


yıkarak mücevherlerle süslü ~andukasını götürmüşlerdir. Aynca bu baskında kent sakinleri kılıçtan geçirilmiştir. 1990 yılında İran'lı hacılar Mekke'de ABD ve onun yerli işbirlikçisi Suudilere karş°ı yaptıkları gösteride 400 kişi ölmüştür. 26-2 -1995 Tarihli gazeteler PaJostan'da Sünnilerin. Şiilerin camilerine saldırdıklarını 20 kişiyi öldürdüklerini yazdılar. İlk saldın Karaçi'de küçük bir camiye yapılnnş, açılan ateş sonunda 6 Şii yaşamını yitirmiş. Bu saldırıdan yaklaşık 20 dakika. sonra Mahfıl'­ i Murtaza Cami'ine saldıran teröristler 15 kiyişi öldürmüşler. Sadece Şubat ayının bilançosu 153 ölüdür. Özellikle Ramazan ayında Sunni-Şii çatışmasının ivme kazandığı gözlemlenmektedir. 1994 yılının bilançosu 800 kişi­ dir. Bu insa nJar, etnik ve mezhep çatı şmalarında yaşam­ larını yitirmişlerdir. Görü ldüğü

gibi mezhep çatışmaları her yıl binlerce inyitirmesine neden oluyor. Mezheplerin varlığı dinsel terörün serasi konumundadır. Bu bilindiği için çıkar çevreleri k endilerince u ygun olan konum ve koşullarda bu insanlık yarasını sürekli kaşımakta ve d insel terörü azdırm aktadır. sanın yaşamını

XI- Dinler Arası Çatışmalardan Doğan Terör: Soruları çözme iddiasıyla ortaya çakın bir din ön ce içinde doğduğu kurulu dü;rnnle ve o düzenin kurumsallaştırdığı din veya dinlerle çatışmak durumundadır. Kttleselle.şebilen bir inancın sadece haklı ol ması yet1Tiemektedir. Yeni dinin varlığını s ürdürebilmesi. için ortaya çıklı ­ ğ-ında karşı olduğu sistemle ııµaşması gerekmektedir. Uzlaşma karşılıklı ödünler gerektirir. Hiç kuşkusuz daha fazla ödün koparan taraf her zaman daha güçlü 0lan taraftır. Güçlü tarafın verdiği ödün ise daha çok u zun slireli çıkar güvencesi amacıyladır. Sistemle uzlaşan ve bütünleşen din mazlum olma konumundan da çı kar. Eski dinle yeni din karşılaştıklarında çok fa:rklı seçe-

64


nekler olabilir ama en çok görüJenl, ya çatışma , ya da U2eski yeni dinin sentezi olarak ortaya ç ıkar. Eski elin yeni dine bazı ınanç, gelen ek ve göreneklerini de taşır. Hic kuşkusuz bu oluşum ileride zaman zaman, toplum bunalıma girdiğinde . yenJ sorunların kaynağı olur. Uzlaşmayan dirıler ise çatışmaları sürdüıiirler. Çatışmalardan karlı çıkan taraf olabilir ama, sürekli kaybeden sıradan insanlar ve sonuçta insanlık ailesidir. İ ki veya daha fazla, farklı b ölgelerde kurumsallaşan dinler gentşlerne s üreci içjnde tampon bölgeleri aşarak farklı dinlerle ortak sınırlan paylaşmak zorunda ka lFlbilirler. Bu ise u:tJa şrna v çatışmaların düğümlendiği bir noktadır. Haçlı seferleri bunun en tipik brneklc.rtnden biıidir 1092 yılında başlamış ve 1272 yılınd a sona ermiştir. İkiyüz yıl k ~dar ·üren bu seferler, Müslüman ların Hı ristyanların ve Yahudilerin büyük kayıplar vermesiııe neden olmu ştur. Sad ece! . H açlı seferinde 500 bin kadar o lan Haçlılar Kud ü s·e 50 bin kişi ile girmişlerdir. Bu df.rı giysili seter Hı ­ ristiyanlara 450 bin kişiye mal olm uştur. Bunun yanısıra. Müslümanların ve Yahudilerin de azımsanmayacak k ayıpla r verdikleri bilinmektedir. Ayn ca rllJÇ]ılar gedikleri yerlerde korkunç boyutlarda yağma . taciz vı:- tecavüz olaylarına katı lmı şlardır. Bu terör din ::'ldtna uygtılanmışlır. Üste!U<. sadece Haçlıların geçtikleri alan larda değil , turu Awupa'yı etkisine alan bir terör fı rtııı ası bAş lam ış tır. Terör k asırgcısının Yahudilerle i1gi1i ceph esini J?er.trand Russel şöyle vurgu l amal\tadır: ".. . Bu savaşlacın başka önemli etkisi de büyük sayıda yahudinin katliamı. olmuştur. Öldürülmeyen yahudiler maldan mülkten yoksun bırakılmış ve zorla vaftiz edilmiştir. İlk haçlı seferi sırasında Almanya'da. üçüncü haçlı seferi sırasında Arslan Yürekli Richard 'ın tahta çıkma­ sıyla İngiltere 'de epey yahudinin canına kıYJlmıştır. Yahudilere karşı girişilmiş en tüyler tirpedici vahşilik­ lere sahne olan yerlerden biri, ilk hıristiyan i.mpa.ratolaşmadır. Uzlaşma

65


runun saltanat sürmeğe başladığı York'tu. Haçlı seferlerinden önce, doğudan gelen malların Avrupa'da alım satımı üzerinde yahudilerin manız kaldığı eziyet sonucu, bu ticaret büyük ölçüde Hıristiyanların eline geçti. "(B. Russel. Batı Felsefesi Tarihi. Say, 208) Haçlı seferleriyle mayalandınlan din sel terör 1492'de zirveye u laşıyor ve Yahudilerle Müslüm anlar Avru padan kovuluyordu . Bu süreçte Avrupa tümden hırtstiyanlaştı­ rıldığı gibi, keş iflerin sağladığı olanaklarla tüm sömürgelere de taşmıyordu. Dinse! terör din kurumlanyla devlet örgütlülüğünün birlikte yarattıkları bir fiili du rumu yansıtıyor. Hiç kuşku­ suz yaratılan bu kıt'asal terörün tek ve belirleyici n e deni din ve ya dinler değildir. Ama terörün giysisi dinseldir. Haçlı Seferleri dinsel terörün başlangJcı değildir elbette. Haçh Seferlerirıden önce de dirısel terör belirli amaçlarla uygulanmı ştır. Yılmaz Altuğ terörü: yukarıdan terör ve aşağıdan terör diye ikiye ayırmaktadır. Yukarıdan terörü devle tlerin uygulad ığını. aşağıdan terörü ise gru p veya örgütlerin uyguladığım ifade etmektedir. Aşağıdan terörün en eski örneklerinden blri olarak Sıcarii dinsel örgütünü vermekted ir. (M . S. 66-73) "S ı ca riile r aş ırı milliyetç i , Roma al e yhtarı bir partiy diler ve kurb anları Filistin'deki ve Mısır' daki Yahudiler arasında örgütlenen ılımlı Yahudi Barış Partis i mensuplarıydı. (Y.A. Terörün Anatomisi. S ay, 2 8) Sicarüler'in . eyleınlelini nasıl yaptıklarım daha önce anlatını~tık. Haşhaşinler de Ortadoğu kökenli terör örgü tüdür. Kurucusu olan Hasan Sabbah, terörün toplumlardaki etkinliğini ilk anlayanlardandır. Küçük fakat disiplinli bir grup oldukça etkili olabilmiştir. 11. y üzyllda kurulan bu grup 13. yüzyılda Moğollar tarafı ndan ortadan kaldırılıncaya dek dinsel teröre dayalı elkirı.lil<lerlni s ürdürmuşlerd ir: "İran'da üslenen Haşhaşinler, yüksek memurları , valileri, halifeleri, ve hatta Kudüs'ün Haç-

66


1ı Kralı Montferratlı Condrad'ı

öldürerek Surlye 'ye yaSelahaddin Eyyübi 'yi ild kez öldürmek isde başaramamışlardır. (Y.A. Terörün Anato-

yılmışlardır. temişse

M

misi. Say, 28) Yukarıdan aşağıya u ygulanan dinsel terörde kaynak devlettir. Romalılar'm ilk Hıristiyanlara uyguladıklan iş­ kenceler filmlere konu olmaktadır. İnsanlar sürüler h alinde arenaya doldurulmakta, aç aslanlar aren aya bırakıl ­ maktadır. Bu vahşet seyirlik bir olay gibi kitlelerce izlenmekte ·ve sevinç çığlık.lan atılmaktadır. Bu vahşe t yıllarca sürdürülmü ştür. Ta ki, Roma'nın Hıristiyanlığı kendi çöküşünü kurtaracak bir kurtarıcı olarak görmesine dek. Bu noktada Roma egemenlerinin yeni dine karşı olan kuşkulan da dağ-Umıştır. Çünkü bu din iktidara yönelik bir t alepte bulunmamaktadır. Aynca varsılların varlıkları­ nı da tehdit etmemektedir. Dahası , felsefe ve yaşam biçimi olarak yoksulluğu ve uysall ığı tercih etmektedirler. Ama bu yaklaşımlar bile Hırtstiyanların yüzbinlerce kurban vermelerini engelleyememiştir. Çocukluk döneminde iWip-kakılan din gençlik dönemine ulaşınca kendisine yapı lanları başka dinden olanlara yapmaya başlar: "İnsanlığın , özellikle de çevrede ki toplumların bölgesel ve evrensel birikimini kendinde toplayan din, başlangıçta dar bir alana hitap eder. Büyüyüp geliştikçe, dünya nizamı iddiasında bulunur. Dünya aleme hükmetme k ister. İşt e, tam da bu nokta· da din ne muhalif tanır, ne de muhalefet. Son derece acımasız davranır, karşısında duran herkesi " düş· man/kafir" ilan eder. (2 Temmuz Sivas-Dergiler Ortak Platformu-Say, 59) Dln n e muhalif, ne de m uhalefet tanımıyor. Baskı ve şiddete karşın varlıklanru koruyarak gelişmeleri bir noktadan sonra yayılmaya dönfüşüyor. Yayılma süreci de aynı şekild e baskı ve şiddeti içeriyor. Dinlerin içinde doğ­ dukları toplum yapılarına ve ortamlarına bakıldığında,

67


şiddetin dinlerin ebesi olduğu görülür. Şiddetin kucağın­ da dünyaya gelen bir yavrunun vücu t bularak geliştiği ortamı yadsıması old uk ça wr. B u nedenle gen ellikle dinler şiddetle yoğrulmuştur. Ancak güçleninceye dek karş ı şid­ detin en açık kanıtıdır. Huistiyanlık bu açıdan 300 yıl kadar hep mazlum konumu nda kalmış tır. Ancak bu s üreç geçildikten sonra, ılımlı, uys al ve olumlu gözüken Hıristi­ yanlık bile ayaklan üstüne dikildiğinde hem en şiddete yön elerek yanıltıc ı görüntüsünü gerçeği ile deği ştirmiştir. Şimdi dinlerin özündeki şiddete ili şki n ka nıtlan gözden geçirelim: "Seni Mısır <Uyarından ve kölelik evinden çıkaran Tanrın Yehova benim. Karşında benden başka tanrıla­ rın olmayacaktır.

"Kendin için oyma put , yukarıda göklerde olanın ya da aşağıda y erde olanın hiç tasvirini yapmayacaksın. Onlara secde etmeyeceksin ve onlara tapınmayacak­ sın: Çünkü onlar senin Tanrın olan ben Yehova , kıs­ kanç bir tanrıyım. Babaların günahını üçüncü kuşak ü ze rinde v e dördiincü kuşak üzerinde çocuklarında cezalandıran , buna karşılık beni sevi p buyruklarımı t ut anlara bir kuşak ötesine dek inayette bulunan Ta n rı b e nim. "(F e licie n Challaye. Dinler Tarihi. Say, 131) Kuşaklar boyu ceza uygulaması. suçun şahsiliği piren s ibine ters düşmekte dir. Anca k . buradaki amaç şiddetli b ir k orku yaratmaya ve aşarı bir bağlılık sağl amaya yön elik olsa gerek. Yehova"nın p eygamberi Musa da şiddet yanlısı bir kişiliğe sah iptir. " ... Hz. Musa Şam diyarına çıkıp or adaki halkı h elak ettikten sonra Hicaz bölgesindeki Amalik kavmini, bir tanes i sağ kalmayıncaya dek öldürttü. "(2 Temmuz Sivas. Say, 67) " ... Hz. Musa, kendi kavminde n olan Yahudilerin Allah yolundan saptıklarını gördü. Bunun üzerine ordugahın kapısım tutarak, " Allah yanında yeralanlar çev-

68


remde

toplansın; kılıcını kuşansın, orduğahta kapı

kaolan doğru yoldan sapan) kendi kardeşini, arkadaşım ve komşusunu öldürsün" dedi. Levioğulları, Musa Peygamberin dediğini yaptı­ lar; o gün, kavminden 3000 kişi öldürüldü. "(Tevrat, Çıkış Böl. Bap 32) . "... Musa bir Yahudi ile bir Kıpti arasındaki tartış­ maya kızar ve hemen olay yerine giderek Kıptiyi bir darbeyle öldürdükten sonra şehri terkeder. (... ) Samiri 'nin kendisine inananlar içinde bozgunculuk yaptığı­ nı görünce, onu hemen öldürmeyi amaçlar. Yine Musa Elias'dan kendini izleyeceği yolunda sözalmasına rağ­ men, Elias'ı yere fırlatarak boynunu keser... " (2 Temmuz Sivas. Say, 68/69) Musa'nın şiddete yatkın kişiliği, Yehova'nın ödünsüz ve katı direktifleriyle beslenmekte, bu da aynı şekilde Yahudilere aktarılmaktadır. Tann'ya karşı işlenmiş suçlan haber alan ya da tanık olan kişinin, suçluyu cezalandırma­ sını bir görev olarak sayarlar. Bu dinsel terörün onaylanması anlamına gelmektedir. Hıristiyanlığın başlangıç döneminde şiddet öğelerine rastlanmamaktadır. Ancak, dinin devletlerce (Roma, Fransa vb.) kabuledilmesinden sonra şiddet uygulamaları başlamıştır. Daha önce kısaca değindiğimiz Haçlı Seferleri bunun ürünüdür. Ayrıca Engizisyon uygulamalarının kaynağı da Hıristiyanlıktır. Zaman zaman karşılaşılan sorunlar birtakım hurafelere bağlanmış, sorunlardan kurtulmak için dinsel terör uygulanmıştır. Bunlardan ilginç olan. iki örneğe bakalım: '! 1348 yılında başgösteren Kara Ölüm, çeşitli yerlerde çeşitli kör inançların ortaya çıkmasına neden oldu. Tanrı'nın öfkesini yatıştırmada en çok başvurulan yollardan biri, Yahudi öldürmekti'. Bavyera'da 12.000, Erfurt'ta 3000 Yahudi öldürüldü. Strasbourg'da da 2.000 Yahudi diri diri· yakıldı. Bunu başkaları da izlepı dolaşarak

herkes

(kaf"ır

69


di. "(Bertrand Russel Bilim ve Din. Say, 60/61) Kaynakların belirttikleıine göre, 1450 ve 1550 yılları arasında tahminen yüz bin büyücü öldürülmüştür. Sözkonusu dönemde Almanya'da bu büyücüleıin büyüle çoğunluğu diri diri yakılmıştır. Bu büyücüleri yargılayan Tr eves Üniversitesi Rektörü ve Seçici Prenslik Mahkemesi başyargıcının öyküsü ibret verici bir örnektir ; "Fleda'ın sayısız büyücüyü mahkum ettikten sonra, i çine bir kurt düşmüş ve onların işkenceye dayanamayıp suçu Üzerlerine almış olabileceklerini düşünmeye başlamış­ tır. Bunun sonucunda büyücüleri mahkum ederken gönülsüz davranmaya koyulunca, ruhunu şeytana satmakla suçlanmış , büyücülere uyguladığı işkenceler bu kez ona uygulanmıştır. Sonunda Flade de, büyücüler gibi, s uçu üzerine almış ve 1589 yılında önce boğulup sonra yakılmıştır." (Bertrand Russel. Bilim ve Din. Say, 66) Başyargıç gerçeği görmenin ve düşünmenin cezasını tıpkı kurban.lan gibi hayatıyla ödemiştir. Ama o ne ilk, ne de s on kurbandır. Daha önce de belirtildiği g ibi dinler n e muhalif tanıyor, ne de muhalefeti · Mü s lüma nllkta ~iddet öteki dinlere oranla dahn fazla gözüküyor. Hiç kuşlrnsuz bu Müsl ümanlığın ortaya çıktı · ğı toplumun sosyal ekonomik ve ekolojik koşullarıyla ilgilidi.r. Aynı zam anda yaşamın tüm alanla rında düzenleyicilik iddiasında olması da önemli bir etkendir. Özellikle belirli bir üretim biçimi geliştiremeyen ve süreklilik arzedeıı artık değer ü retmeyen bir topluluk. h a ngi olanaklarla kendini yeniden üre1.eceldir? Geriye kala n ise, ağırlıklı olara k bir yağmacılıktır. Yağma ise sadece bir şiddete dayanan yöntemlere! başarılab ilir. Bu başarılmış ve yağma­ cılık akıcılaştmlarak toplumun dengeler! kurulmuştur­ Yağmacılığa istilalarla ivme kazandınlımışlır. Bu ise. şid­ deti kaçınılmaz kılmaktadtr. Bu şiddet din adına uygula nınca. dinsel terör süreklilik kazanmışbr. Bu konuda Hz.

70


Muhammed'in davranışları da Müslümanlar için örnek kubuledilmekte ve uygulanmaktadır: "Muhammed de Musa ve İsa'nın bir araya gelmiş halidir. Bazen ölme ve öldürmenin arzusu içinde; düş­ manlarına karşı kükreyen atlarının üstünde, zorlukla ilerleyen inanmışlardan önce, ölümcül savaş alanlarında güçlü ve korkusuzca savaştığı görülür. Yerden bir avuç toprağı:, düşmanın yüzüne fırlatarak 'hücum' diye bağırır. (... ) Kureyişliler, Muhammed'in iki boyutlu yüzünü çok iyi biliyorlardı: Musa ve İsa. Yine Mu. hammed, Medine pazarında Beni Kuryaza içiri açılmış (cezalandırma) çukurlarını denetler, (bu amaçla) zincire vurulmuş iki grup Yahudi, Muhammed'in önünde (boyunları vurulmuş cesetler) çukura atılır. Muhammed bunu soğuk kuru ve barış dolu gözlerle seyreder... " (Sivas 2 Temmuz. Say, 69) Bu olayda 600-700 dolayında insanın kafası kesilmiştir. Hz. Muhammed'den sonra da aynı şiddet geleneği sürdürülmüştür; "Hz. Ebu Bekir, kendi döneminde isyan eden kabileleri hizaya getirmek' amacıyla ayaklananları ateş kuyularına attırıp diri diri yaktırdı. Hz. Ömer! kendi zamanındaki fetihler boyunca 4000 kilise, havra ve zerdüşt mabedi (ateşgah) yakılıp yıkıldı. (Agy. Say, 70} Fethettiği yerlerdeki kütüphanelerde bulunan kitapları yakmıştır. Yakmasının gerekçesi ise; "Eğer bu kitaplar Kur'an ile aynı iseler, bunlara zaten· gerek yok; eğer Kur'andan farklı iseler karşıt fikir taşıyorlar. Her iki durumda da yakılmaları gerekir." (Agy. Say, 70) Din adına bilimin yokedilmesinin insanlık adına savunulacak bir yanının olmadığı kesindir. Kur'anda şiddeti öneren ve ödüllerle özendiren çok sayıda aye mevcuttur. Bunlardan; Bakara Suresi, Ayet 190/193/194/216/246, Enfal Suresi, Ayet, 61, Nisa Suresi, Ayet 104, Tevbe Suresi Ayet 15/30, Mümtehine Su. resi, Ayet 9'dur. Savaşmayı öneren sureler ise; Nisa Sure-

71


s i, Ayet; 7 1/75/76/95. Tevb e Suresi, Ayet: 13/73/ 123. Bakara Su resi, Ayet, 246, Ali İmran Suresi. Ayet, 7 1/200. Bunların dışında bir çok s ure ve ayette şiddet önerilmektedir. Zaten "kafir ve rnüşrtk'' sözcüklertnin kapsamı Mü slüman olmayanları içerir. Bunlara karşı şiddet u ygulanabileceği belirtilmektedir. İnsiyatif kullanan otoritenin beklenti ve tercihleri sapmalara n eden olabilir ki, bu d insel terör anlamına gelir; "Emevi1er döneminin ünlü valisi Haccac Bin Yusuf zencileri, Basra'nın bataklık bölgesine zorla iskan ettirirken, Orta Asya'daki Türkler üzerine yaptığı seferde 6 kilometrelik bir mesafedeki her ağaca bir Türk astırdı . Eli silah tutan pütün erkekler öldürüldü. (... }" (Agy. Say, 71) Acaba bu terör hangi haklı gerçeğe dayandırılmaktadır? Kendilerinden Müslüman olmaları mı istenmiş de katledilenler kabul etmeyince bu vahşet uygulanmıştır? Oysa, öte yandan 'dinde farklı inanç sahiplerin e karşı zor ku llanılmaz' diye belirtilmek tedir. Ama, işlenen vahşice cinayetlerin bırakmış ol duğu kanlı lekeler b u nun aksini kanıtlamaktadır. Faik Bulut'un şu saptaması bu savı kanıtlar niteliktedir: " ... Benzer bir olay, bugünkü Kürt illerinde uyguland ı . Cizre 'den Diyarbakır ' a kadar h e m e n her y ü z metrede bir insan asıldı. Toplam 130 bin Kü rt öldürülerek İslamiyet dayatıldı . (... )" (Agy. Say, 71) jstila ve yağmaya dayalı bir yapıda savaş , t erör ve şid ­ det gündelik bit yaş am biçimine dönü şmektedir. İstila sı­ randa Müslüman olmayanlara yapılan çağrı olumlu karşılanabileceği gibi. redd ed ilebilirde .. . Ama her iki durum da yağma vey a haraca bağl anmaya engel olmamaktadır. Birinde çaresizlikten boy un eğme var, ötekinde ise , direnerek katledilme ... Her iki d urumda da yağma veya haraç kaçınılmazdır. İşte bu noktada el konan değerlerin payla şımı gündeme gelmektedir. Bu sorunun yanıtı ise, halifedir. Halife paylaş1mı yapan otoriledir. Bu ise , iktidar mücadelesi.µin temel nedenidir. Bu n edenle Abbasiler'le Em e-

72


viler arasındaki iktidar mücadelesi yıllarca sürmü ş ve yüz binlerce insanın yaşamına mal olınu~tur. '" Medinedeki muhalifler, üzerlerine su dökülüp kırbaçlanarak öldürüldüler. Abbasiler döneminde cellat geleneği ortaya çıkb. Musul'da 400 kişi camiye toplattırıldı. He.r kes katledildi. Abbasi yöneticileri. Emevi soyundan olan1arı yakalayıp s okakta sürükledikten sonra katlederlerdi. Sadece Ebu Müslim Horasani tarafından katledilen muhalif sayısı, 600 bini geçer." (.Agy. Say, 71) Bu şi.ddet geleneği Arap olmayan öteki lslam ülkelerine de yansımıştır. Özellikle dinsel yöneUmfrı. muhalefet kabuletme mesi sorunun temel kayanağ)du'. İslamlığı ka buleden her ulus kendi koşullarına göre uygul am aları benimsemiş ise de, şiddet geleneğini tamamen ortadan kald ıramanuşla.Tdtr. Özelliklede sorunların yoğunlaştığı dönemlerde dinsel terör geniş kitleler üzerinde bir baskı uns uru olarak sürekli kullanılmışttr. 1979 sonrası İran'dald u ygu lamalar bunun en yakın örneklerinde ndir: " ... 1979'dan beri yaklaşık 3 . 5 milyon kişi yurtdışı­ na kaçtı . 150 bin kişi hapislerde çürütüldü ve işkence tezgahlarından geçirildi. 90 binden fazla insan, işken­ celerde öldü. Bunların arasında çocuk ve kadınlar da bulunuyor. Lübnan' daki Hizbullah. kendi bölgesini müslümanlaŞtırmak amacıyla, islama uymayanları kaçırdı kimisinin elbiselerini yırttı, özellikle kadınların yüzüne kezzap attı. Benzer bir yöntem Cezayir'deki kadınları baskı altında tutmak için kullanıldı. Mısır' da ise kimi iş ve eğlence yerleri ateşe verildi. İçindekiler diri diri yakıldı veya yakılmak istendi. " {Agy, Say, 75} Devrim sonrnsı İran'da uygulanan şeriat yönetimi öteki İslam Cı1kelerinl de etkilemiştir. Türklye' de l<itleleri denetim allrnda tutmaya yönelik İslam tercihi, Devlet denetiminde Hizbullah örgütlenmesin e olanak sağlamıştır. Bu örgüt Pkk'ye karşı kullanıldığı gibi. laik aydınlara karşı da kullanılm ıştır. Örgüt deşifre olunca Batman'daki Hizbu l-

73


~

lah kampı kapatılmış. bazı örgüt üyeleri günah keçisi olarak adliyeye sevedilmiştir. Bu aslında aysbergin sadece görülen kısımdır. Daha sonra dünya egemenlerinin İran'­ a karşı başlattıkları çok yönlü baskının gereği olarak önemli olaylara karışan Hizbullah örgütü elemanlan yakalanmış, onlann itiraflarıyla İran mahkum edilmeye çalışılmıştır. Bu örnekler de dinin bir terör aracı olarak yer li ve yabancı egemenler tarfından kullamldığını göstermesi açısından h em anlamlı ve hem de önemlidir. BİLİMSEL DÜŞÜNCEYE UYGULANAN DİNSEL

TERÖR özgür düşünce bütün tarih boyunca dins.e l egemenliğe karşı mücadeleyi tali değil temel bir karakteristik vasıf olarak görmüştür. Özgür düşünce her türlü açıklığın kapılarını aralamak ister. Din ise her türlü açıklığı olanaksız kılan kapıları sağ lamlatıştırır. İnsanların içine korku tohumları eker. ERCAN KANAR

Dinsel terör durağan yapının öz savunmasıdır. Bu yazorlayan şey ise bilimsel görüş• ve yaklaşımlardır. Din ve bilim çatışması değişkenle durağanın b itmeyen kavgapıyı

sıdır.

Din ve bilimin nitelik ve

ayrımlarını

Bertrand Russel

şöyle koymaktadır:

Dinsel bir inanç, bilimsel bir kuramdan, sonsuz ve mutlak olarak kesin bir takım doğruları içerdiğini öne sürmekle ayrılır. Oysa bilim, her zaman geçicidir, bugünkü kuramlarının er geç, değiştirilmesi zorunluluğu­ nun ortaya çıkacağını ve kullandığı yöntemin bütün

74


ve nihayi bir açıklamaya varmasının mantıksal olanaksızlığını bilir. Ama ilerlemiş bilimlerde, gerekli olan değişiklikler, genellikle ona biraz daha kesinlik kazandıracak: olanlardır; kaba yaklaştınmlar söz konusu olunca. eski kuramlar lşe yaramaya devam ederler, ancak ince bit gözlem olanağı ortaya çıkarsa yetersiz kalırlar." (B.R. Bilim ve Din. Say. 10) İskolastik düşünceni n savunu culan için. in en, ka tolik inancın dogmaları ve Aristoteles'in öğretileri tüm kuşku ­ l arın üzerinde yera lan kesin doğrula rdır. Bunlann dışın­ d a dü şünmek, farklı açıklamalar getirmek sapkınlık ola rak nitelenmekte ve en ağır cezalarla ezaJa nd ınl makta­ dır. Ak.inolu Torna. kitabında ortala m a insanın s ora bileceği sorul a n sorarak hepsini kendince d in uyg un düşecek biçimde yanıtlamıştır. Bu yanıtlar dışında düşünmek zın­ d ıkhktı r

(!)

kişilerin subjektif sadece tek TannJ ı dinlere özgü değildir. inanca illşkin kurallar topl umsallaş­ lığında. din kurumsallaşrnaktadır. Bunun a rdından gelen ciurağan s üreçler ise varlığını korum ve s ürdürmedir. Bu süreçlerde kimi bireyler dine buyuk görevler yüklemekte, kenctılcrlnl de bu görevleri yerin e getirecek yetkili ve sorumlu ld şi ola r ak görmektedirle r. Çoğunluğ u oluşturan sıradanlara göre bu tü r kişilerin sıra d an l ık ü stü yetki ve gör "vlcri var dır. Bu yetkilere dayanara k inandıkları ya da kullandı.klan dini zaman zaman din sel te rö r uygulayarak savunmaya ça lışmışlardır. Bu aynı zam and a mevc u t inanç kura Uan içinde sorunlara nes n el çöru mler üretıne­ d ikJe ri. buna karşın farklı çözümler üreten leri de engelledikleri görülmek tedir. Kuşkusuz, t.ö . 469-399 tarihleri arasında Atina'da yaşamış olan Sokra.le· dtişüncelerin ­ den dolayı yargılanarak ölüme m ahlm m edile n il k insan değildir. Ancak hiç unutulmayan ilginç örneklerde n biridir:

Dinscl yasaklar ve dinin ke n di ini

_yoru mları doğrultusunda sa,1..1nması

75


B ir ebenin oğlu olan Sokrates anasının mesl eğini fark b ir biçimde sü rdürmüştür. Yeni düşüncelerin doğması­ na ebelik etmiştir. Bu. eylem ini karşısındaki kişilere sorular sorarak gerçekleştirme yolunu benimsemiş ve başarılı bir şekilde uygulamıştır. Sorular kişilerin kendi gerçeklerini yeniden gözden geçirmelerin e olanak sağlamıştır. Her konu m ve koşul da düşünme eylemi içinde olmuş ve çevresindekileri de bu eyleme katmıştır. Dinsizlikle suçlanan Sokrates'e yöneltilen suçlar; "gen çleri saptırmak" ve egemenlerin , yani devletin tanrılar ını yok sayıp , onun yerine yeni tanrılar uydurmaktı. O , bu su çlamaları redederken, suçlay:ıcDarın önde .geleni Ayntos' u yanıtlamayacağı alaycı soruları ile çok zor du r umda bırakır. Bunun sonucunda yargılayacıların çoğunluğunun oylarıyla ölüme mahk u m edilir. Son konuşmasında beratı yönünde oy kulla nanlara şu konuşmayı yapar: " .. . oğullarınız onurlu bir yaşam sürmezlerse , kendisinin h erkesi uyardığı gibi uyarmalarını istedi. En ünlü deyişlerinden olan, "incelenmemiş bir yaşam insan için yaşamaya değmez" sözü de bu konuşmasında geçiyordu. Atina yasalarına göre 24 saat i çinde baldı­ ran zehiri içerek ölmesi gerekirken, her yıl Delos 'a gönderilen kutsal gemi dönmeden kimse idam edile meyceği için infaz bir ay gecikti. Bu süre içinde hapishanede her gün dostlarıyla her zamanki gibi konuşma­ yı sürdüren Sokrates, kenidisini kaçirma önerisini, meşru bir mahkemenin k8J'arına yanlış da olsa uymak gerektiği gerekçesiyle reddetti." (Ana Biritannica) · İnsan aklım herşeyin üstünde tutan Sokrates sürekli. olarak özgürce araştırma hakkını savunmuştur. Bu savunusu yürürlükteki yasalar için de geçerlidir. Bu özgü rdüşünceli adam ölümünden önce şu ü nlü sözlerle ölümsüzlüğünü eşsiz bit anıt gibi insanlığa bırakmıştır: " . .. suçlu ya da suçsuz olduğumu söyleyin.. . Önemi y ok benim için ... y üz kere bile ölüme mahkum edilsem, ömrümlı

76


ce nasıl yaşamışsam, yine öyle yaşamaktan vezgeçecek değilim ... " Bilime karşı olan din, son belirlemede bilimsel düşün­ ce üretenleri hedef alarak anlan yok etmeye yönelmektedir. Sokrates gibi suçlanan Arıaksagoras da düşünceleri nedeniyle dinsel terörün hedefi olmaktan kurtulamamış­ tır. Atinalılan'ın ruhları artık eskimiş olan inanÇlan kadar katılaşmıştı. Bunun kanıtı Anaksagoras'ı suçlayan kahin Diyopit'di; " ... Anaksagoras'ı günahkarlıkla suçladı. Güçlü tanrıların kutsal iradelerine göre düzenledikleri göksel olayalara, Anaksagoras'ın her yerde dil uzattığını söyleyerek şunları saydı: 'Anaksagoras, her şeye gücü yeten tanrıların, insanlara açmak istemedikleri şeylerin sırlarını kavramak istiyor. Ayın bir dünya olduğunu söyleme cesaretini gösteriyordu. Güneş, ona göre bir tanrı değil, bayağı bir taş­ mış. Her şeyin aslında yüksek sebepler arayacağına, adi sebepler arıyor. Böylece cürüm işliyor; pekçok şey bilmek istiyor, Atinalılar'ın tanıdığı tanrıları tanımıyor ve başkalarını baştan çıkarıyor... " · " ... Anaksagoras zindana atılmıştı. Başını abasıyla örterek yatmış, sessizce ölümü bekliyordu. Kendisini öldürebilirlerdi. Bunu biliyordu. Ama gerçek öldürülemezdi. Zaten varını yoğunu ona, ölümsüz gerçeğe vermemiş miydi? Birden zindanın ağır kapısı açıldı. Öğrencileri gelmişti. Perikles göndermişti onları. Gardiyanlara para yedirmişti. Hemen yola çıkılma­ lıydı. Kıyıda bir yelkenli bekliyordu." (M. İlin-E. Segal. İnsan Nasıl İnsan Oldu. Say, 202/203) Eleda'nın yaşamını hiçe sayacak kadar gerçeğe adamış olan bu bilge adamı, Perikles ve öğrencilerininyardımıyla Eleda'dqn uzaklaşarak yaşamını kurtarmaştır. Gerçeğin aydınlığı ölüm karanlığında da ışımaya devam etmektedir. Dinsel baskılara karşın yaşamları paha-

77


sına gerçekleri arayan, buhın ve haykıran yürekli insanlar, gerçek yaşamlarına ölümleriyle başlamaktadırlar. H a 1 1 a c ı Mansur gezerek, görerek, araştırıp okuyarak din ve ırk farklılıklarının da ötesinde insan gerçeğiyle bulaşabilmiş­ tir. İnsan temelinde gerçek inancı bir sevgi olarak yorumlamıştır; "Hallac'a göre benzerlik Allah'ın tüm sıfatla­ rının insanda da mevcut olmasındadır. Allah bilimdir, akıldır, güçtür, sevgidir, bağışlamadır, kutsallıktır, güzelliktir, ihtişamdır. İnsanda qa bu sıfatlar mevcuttur. İnsanın bu sıfatlara sahip olabilmesi için gönül ve yürek gözünü açabilmesi gerekir." (Lois Massıgnon. Hallac~ı Mansur. Der. Niyazi Öktem. Say, 87 /88) İslam dünyasına Helen felsefesini sokan düşünür olarak nitelenen Mansur, M.S. 857 yılında Tur'da doğmuş­ tur. Köle ticaretinin merkezi olan Basra'da büyüyen Mansur; Kendisini din ve felsefe alanında çok iyi yetiştir­ di. Toplumsal sorunlara.da olağan üstü duyarlıdır. Köle ayaklanmalarına hep sıcak bakar. Hambeli Mezhebinin ,düzenlediği bir ayaklanmayı desteklediği ve değişik dinsel yorumları olduğu gerekçesiyle tutuklanır. 8 yıl hapis yatar. Hapiste iken de, düşüncelerinden vazgeçmediği, Hambeli ayaklanmasını desteklediği ve buğday karaborsacılığına karşı çıktığı gerekçesiyle yargılanması yenilenip hızlandırılır (... ) "Önce kamçılanmasına, sonra bedeninin dilimdilim edilmesine daha sonra bir darağacına asılarak teş­ hir edilmesine ve en sonra da kel1esinin bedeninden ayrılarak yakılmasına kara verildi. (, .. ) Hallac'ın cezalandırılması yoksul halka silah zoru ile seyrettirildi. Açlık, kıtlık, yoksulluk denizi içindeki Bağdat halkı, Hallac-ı Mansur'un katlini tekbir sesleri ile uğurladı. Hem de; "Onun idamı, İslamın kurutuluşudur, kanı bizim bo-

78


yunumuza olsun şahitlere bu ifadeyi bağırta bağırta okutarak ... Hallac-ı Mansur, kendisini darağacında cellatların kırbaçları ile seyreden halka ise şöyle hitap etti: "Allahım! Şu topululuk senin kullarındır. Dinlerine olan bağlılıkları yüzünden sana aklanmak ümidi ile

beni öldürmek için toplanmışlar. Onları affet! İyi biliyorum ki, bana açtığın sırları onalar açsan, yahut onlardan gizlediğin şeyleri benden de gizleseydin, bu hal başımıza gelmezdi. Yaptığın şeyler için yine sana hamd olsun Allahım! .. " (Lois Massignın. Hallac-ı Mansur. Derleyen: Niyazi Öktem. Say, 5/6) Mansur'un Bağdat yobazlarınca katledilmesi İslamiye­ ti ne derece kurtı;ırdı bilemiyoruz ama, bağnaz ve yobazlar yaşadıkları süreçte kendilerini kurtarmışlardır. Doğanın en iyi ve en korkunç silahı beyindir, yani düşünen beyindir. Ama yobazlar bu beyin:leri susturmak için ellerinden gelen herşeyi yapmışlardır. Mansurun ardılı sayılan Nesimi de öncülünün akibetinden kurtulamamıştır. Tek bir din için tek bir inanç ve tek tür ibadet beklentileri yaygın bir yanılgının da başlangıcıdır. Kişisel farklı­ lıklar inanç ve ibadete ilişkin farklılıkların da temelidir. Aslında geçerli olan kişinin inancının gereği olan ibadeti isteyerek ve yapabildiği kadır yapmasıdır. Sözgelimi namaza duran bir kişi namaz süresince yoğunlaşabildiği oranda bir enerji tüketir. Aynı vakit.namazını kılan kişile­ rin tümünün aynı süre içinde eşit miktarda enerji tükettiklerini söylemek olanaksızdır. Aynı şekilde, ibadet amaçlı bir şarkı söyleyen kişinin tükettiği enerjinin daha ' az veya çok olduğunu iddia etmekte olanaksızdır. Bu konuda her iki kesimden de uç örneklerin olduğunu savunmak olanaklıdır. $u andaki şanssızlığımız bu değerleri ölçebilecek bir aygıtın olmayışıdır. İnanılan varlığın kaynağı bir küresel nokta olarak varsayılırsa ona her noktadan ulaşmak olanaklıdır. Önemli olan o noktaya o amaçla yö-

79


nelebilmektir. Ancak şu iddia edilebilir; yönelenle yönelilen arasındaki doğrusal uzaklıklar farklı olabilir. Bu doğ­ rusal uzaklıkların kısaltılması ise mantıksal yaklaşımlar­ la yakalanabilir. Nesimi tasavvufi şiirleriyle bu doğrusal hattı kendince kısaltmaya çalışmıştır. Üstelik bu konuda oldukça başarılı olmuştur. Gazellerinde doruğa ulaşan bir lirizm yakalamşıtır; Şiirlerinde Hurufilik inançlarını işle­ miştir. Varlığın birliği inancını anlatmıştır;

"İnsan,

özünü ruhun değil, maddenin oluşturduğu bir Ruh bu maddenin anlamıdır. Ses,, insanda söz olarak görünüş alanına çıkar. Bu görünüş Tanrısaldır, çünkü insan konuşması niteliğindedir. İnsan çevresinde bulunan bütün nesneleri görebilmektedir. Bunun için ibadet gerekli değildir. Çünkü zamanında yapılmayan bir ibadet sonradan yerine getirilebilir (kaza). Oysa sevgiden, sevgiye duyulan eğilimden yoksun bir süreyi yeniden ya~ şamak olanağı yoktur. Bundan duyulan eksiklik giderilemez. "Gel, gel, bu yana gel ki namazını sonradan kı­ lar, orucunu sonradan tutabilirsin. Yoksa sevgilisiz geçen bir sürenin neden olduğu eksiklik duygusunu gideremezsin." Nesimi, yalnız tasavvuf konusunda değil, şiirlerin yapı­ sındaki uyum, denlik ve coşku ile de çağlar boyunca etkisini sürdürdü. İnsan, Tanrı ve evren birliğinin sonucu, bu anlayışla da Hallac-ı Mansur gibi "Ben Tanrı'yım" (Enel Hak) diyen Nesimi, şiirlerindeki düşünceleri yüzünden suçlu sayıldı. Bu düşünceleri şeriata aykin bulunarak ölüm cezasına çarptırılmasına karar verildi. O dönemdeki Memluk Sultanı Ferenc'in buyruğu ile derisi yüzülerek öldürüldü." Aynı yere farklı yollardan gitmek yadşınmıştır. Alışılmı­ şın dışına çıkanlar alışılmadık biçimde cezalandırılmışlar­ dır. Tüm inananlar (ortak inanç grubu içinde yeralanlar) aynı grup içinde de bir örnek inançların olamayacağını bilmelerine karşın kendileri bu gerçeği ifde edemezler , bu

varlıktır.

80


gerçeği

ifade edebilecek yürekli ve gerçekçi insnların varda tahammül edemezler. Bu nedenle bu gibi yürekti insanların derilerini yüzmekten kaçınmazlar... Öncek'i bölümlerde de değinildiği gibi, toplumda ekonomik, siyasi ve sosyal sorunların yaşandığı süreçlerde belirtilen sorunlar yeni düşünce ve toplumsal hareketlelığına

rin

doğurganı

olarak karşımıza çıkar. Genellikle başkald ı­

hareketleri toplumun alışılmış ortak dili olan din k analını kullanır. Din ekseninde gelişen h ar eketler. direkt olarak inanç ve ibadete ilişkin talepler de bulunabileceği gibi, yön etim ve temsil~ ilişkin taleplerde d e bulunabilir. Aslın­ da bu yeniden bölüşüm ve yeniden yöne öm talebidir. Bu talebi zorunlu hale getiren gerekçe yaşamm m evcut koşullarda çekilmez hale gelmiş olmasıdır. Kaos ortamların­ da insanlar yaşama ve geleceğe ilişkin güvenlerini yitirirler. Mevcut yapı geniş halk kitleleri için güvensizlik üre tir. Yaratılan kaos ortamlan geniş kitleleri "h arekete geçirir. Şeyh Bedreddin'in yaşamının s on dönemi böylesi bir k a os dönemiyle örtüşmektedir . Fetret Devri (1403- 1413) yıllarında kardeşler arasında taht kavgalarının yaşandığı b ir süreçtir. Toplumda güvensizlik, siyasi kargaşa yaşamı çekilmez boyutlara taşımıştır. Bedreddin, 1411 . yılında E dirne'd e hükümdarlığını ilan eden Musa Çelebi'nin Kazaskerliğini üç yıl süresince yapmıştır. Bu görevi sırasın­ da görüşlerin i Rumeli'de yaymış ve mürit lerini önemli görevlere yerleş tirmiştir. 1413'te Musa Çelebi kardeşine yen ilince o da İznik'e sürgüne gönderilmiştir. Ancak. İznlk'­ ten kaçarak Eflak Beyi Mirace'nin yanına gitmiş ve Silistre dolaylarında örgüt1enmeğe başlamıştır. Bedreddin orada örgütlenme çalışmalarını sürdürürken müritlerinden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal şeyhleri ile ilişki kurmadan ayaklanmışlardır. Üzerlerine gönderilen iki orduyu yenmelerine karşın, Şehzade Murat (Hüdevendigar) komu tasındaki ordu, Börklüce Mustafa'yı yener e k tutsak almıştır. Börklüce'ye önce yoğun biçimde işkence yapılır ve

81


sonra da asılır (1418) . . Şeyh Bedreddin müritlerinin yenilgilerini erken hareket etmelerine bağladı. Daha sonra kendisi mücadeleye girdi. Önceleri bazı başarılar göstermesine karşın sonunda yenildi. Tutsak alınan Şeyh yargılandı ve ölüme malı- · kum edildi. Mevlana Haydar Acemi adlı birinin fetvasıyla verilen ölüm cezası Serez'de uygulandı ve Şeyh Bedreddin asıldı. ( 1420 / 61 yaşında) Şeyh Bedreddin, ortak mülkiyeti savunarak büyük bir ayaklanmayı başlatmıştır. Doğa ve Tanrı'nın aynt şey olduğunu, cennet ve cehennemin dünyaya ait simgeler olduğunu, kıyametin belirtilerinin gerçekleşmeyeceğini ve bir kıyametin olmadığını söylemiştir. En önemli sayılan düşüncesi ise, ortak mülkiyeti savunmuş olmasıdır. Bedreddin'in asılmasına neden olan düşüncesi bu olmalı. Üstte verdiğimiz örnekler dinle bütünleşen yönetimin mevcut inanç ve ibadet kurallarıyla çelişen açıklamalar getiren kişi veya grupları din adına. yokettiklerini göstermektedir. Bu açıklama ve yorumların daha iyi ya da kötü olması fazlaca bir şey değiştirmiyor. Kuşkusuz bu ve benzeri uygulamalar sadece Osmanlıya özgü değil. Yönetime hakim olan mezhep aynı dinden olan kendi dışındakileri sapkınlıkla suçlayarak yok etme yolunu seçmişlerdir: " ... Sonra yedi gün yedi gece Buhara ve nahiyelerinde Batini mezhebinden kimi buldularsa öldürüp malla. rını yağma ettiler. Bu sefer Horasan ve Maveraunnehir'de onlardan tek kişi bırakmalıdırlar. (... ) Bir taraftan Ebul Hasan, diğer taraftan Veşmir şehre girip ne kadar Karmati buldularsa öldürdüler. Böylece Horasan ve Irak'ta tek Karmati ve Batıni kalmadı. Mezhebin kökünü öğle bir kazıdılar ki kimse çıkıp onlardan tek kişi gösteremez." (Rıza Zelyut. Osmanlıda Karşı Düşünce ve İdam Edilenler. Say, 7 4) İnanç ve ibadet biçimini farklı biçimde yorumlayan insanlara karşı takınılan bu ve benzeri.tavırların insanca ol-

82


duğunu söylemenin olanağı yok. Ne ve kim adına olursa olsun, insanların öldürülmesinin insanlıkla bir ilişkisi yok. İnsana insan değerini vermeyen bir dinin de hiçbir anlamı ve değeri olamaz. İnsan yaşamını kolaylaştırması ve güzelleştirmesi gereken ve bu nedenle kurallar koyan bir dinin kurallar gerği insanları yoketmesinin hesabını verebileckkişi veya varlıkların olabileceğini düşünmek bile oldukça zor. Dinin varlık nedeni insanların varoluşu­ dur. Eğer insanlar olmasaydı din olabilir miydi? Böyle bir dinin anlamsızlıktan öte ne anlamı olabilirdi.? Allah egemenliğini· onun adına kullanma iddiasında olan (bu kesinlikle olanaksızdır) birileri dini kitleler üzerinde bir terör aracı olarak kullanılmışlardır. Bu terör asırlarca hiç durmaksızın sayısız kurbanlar almıştır. 23 Ocak 1495'de Molla Lütfi Sultan Ahmet Meydanında kafası kılıçla kesilerek öldürüldü. Suçu; keskin zekasıyla gördüğü her yanlışı kıyasıya eleştirmesidir. Özellikle de kitaplardaki yanlışları tüm kanıtlarıyla ortaya koyar. Bu nedenle bilgin veya alim diye geçinenleri zor durumda bı­ rakır. Zaten onun kuyusunu kazanlar da o tür insanlar olmuştur. Ama o dinsizlikle suçlanarak, yalancı tanıkla­ rın ifadeleriyle mahkum edilmiştir. Mevlana Hatipzade bu katletme olayından sonra şöyle der: " ... onun eleştirici düşüncesinden ve çürütülen, yadsıyan elinden (yazı­ sından ) kurtardım. Zira o kişi benim kitabımı çürüğe çıkarmaya, onunla eğlenmeğe girişip hatalarını ya5azıp çizmeğe tutkuyla sarılmıştı. (Rıza Zelyut; Agy. Say, 145) . Molla Kabız 1527 yılının 3 Kasım'ında boynu vurdurularak öldürülmüştür. Savunduğu şey; "Hazreti İsa, Hazreti Muhammed'den daha üstündür" diyerek şimşekleri üstüne çekmiştir. Yargılanma sürecini kafes ardından izleyen Süleyman Han, Kabız'ın cezalandırılmasına kızarak yeni bir yargıcılar kurulu atayarak onun ölümünü. onay-

lattırmıştır.

83


Bu olay bize kalıplaşmış inançlarda farklı yorumlara yer olmadığını göstermektedir. Hiç kuşkusuz herşey yolunda giderken yeni bir yoruma gerek duyulmayabilir. Oysa her yeni yoru m somut ihtiyaçlarından doğmaktadır. İh­ tiyaçlara çözüm üretmeyenler, yeni çözümler üretenleri yok etme kolaycılığına saparak daha büyük çıkmazlara saplanmışlardır.

Din ve bilim çatışmasında din cephesi bilimle değil, biüreten lerle savaşmayı yeğlemiştir. Bu nedenle bu alanda verilen savaş k u rumlarla kişilerin savaşıdır. Bu savaşta kişilerin varlıklarım savunarak korumaları olanaksız gibidir. Gerçi öldürülen h er bilim adamı cellatları eliyle ölümsüzlüğe kavuşturulmuştur. Yaşayarak bunu gören terör uygulayıcıları Galileo'da olduğu gibi Abelard'da üretileni üreten eliyle yoketme yolunu seçmişlerdir. Pierre Abelard (1079-1142) Hem filozaf, hem din bilgini olarak ün salmıştır. "Din Bilimine Giriş" adlı kitabı kilise kurulun ca Katolikliğin dogmalarına karşı bulunarak yakılmasına karar verilmiştir: "Abelard, felsefeyle dinse l inanç ilişkisi konusunda akılcıdır (rasy onalist), inanç akla dayanmalıdır. Bu akılcı eğilim felsefesel düşünüşün olabildiğhıce özgür olması isteğinde kendini gösterir: Birde mantıksal yönetiminde Otoritelerin tartışmalarındaki çelişkileri açığa vurmayı savunur... "Sic e t non" (evet, hayır) adlı yapıtında Kutsal Kitap'ta yazılanların . kilise otoritelerin in ve filozofların tartışmalarındaki çelişkileri, tutarsızlıktan açığa vurliınl

muştur.

Yöntemi, okulun sınırlarını aşarak çok sonraları felsefe , hukuk, din bilimi araştırmalannda da uygulanmıştır.. Ne v arld bu akılcı ve atılganca davrnış, Kaatolik kilisesinin yöneticile rini çileden çıkardı. Onu barbarca acımasız b ir cezaya mahkum ettiler. Yapıtını kendi eliyle yaktmrlar." (Adnan Cemgil. Cwnhuriye t 5

84


Haziran 1995} "Abelar, Tanrının oğlunun, yani Kurtancı isa'nın , bizzat Tanrısal akıl olduğunu iddia ederdi ki, bunu düşünmek bile korkunçtu. O bunu anlatırken insanlar korkuyla etraflarına bakınırlardı. Çünkü böyle konuş' malar için insanı diri diri yakabiUrlerdi. Dinsizce konuşmalan tekrarlamak şöyle dursun diıılemek bile yasaktı .. .

Bernar'la Abelar, kilisede yüz yüze geldiler. Basık mereli kilise yarı karanlıktı. Burada göz alıcı elbiseler giymiş piskoposlar, kara cüppeli rahipler toplanmıştı. Göz kamaştırıcı güneş ışığından sonra bun'ıa.rı birden fark e tmek güçtü. Bernar, rakibine öfkeli v e ağır sözlerle saldırdı . O da Ab.elar gibi şövalye soyundandı. Sanki bb kilise mahkemesi değil, bir Tanrı mahkemesi yani düello yapılıyordu . Bernar, e llerini Abel ar'a doğru uzatarak ona yalancı, dinsiz diyor ve devam ediy ordu'' (M. İlin- E. Segal. İnsan Nasıl İnsan Oldu. Say, 413)

Din ve bilim çatışmasında en çok a nımsanan isimlerden biri de Bruno Giordano'dur. (1548 -1 600} yıllan arasın da ya şamış, din ve bilim çatışmasında en acımasız biçimde yokedilen bir bilim adam ıdır. İtalyan filozof; astronom , n ıateınatikçi ve çağdaş bilim öncüsüdür. Bru n o'ya göre din sad ece cahil insanların eği.Ülip yön etUmeleri için bir araçtır. Çağln m boş inançlarını ve köt ü lükler ini h er konum ve koşulda yermek ten geri durmam ıştı r. Bu tutu mu n edeniyle hemen hemen tüm mezhepler tarfınd an haretıkllk.l e s u çlanarak aforoz edilmiştir. B u n edenle bir ülked e ve bir şehir de fazla barınam az olnıuştuJ'. Tüm Avrupa'yı dolaşmasına karşın s ürekli olarak çeşitli a lanlarda eserler üretmeyi sürdürmüştür. Bru tıo'nun h er eseri dinin işgat altında tuttuğu alanın daralmasına neden olmuştur. Mayıs 1592'd e Venedik'ten F:rankfu rt'a gitmek is· terke n , onun gitmesine karşı olan arkadaşı Mocenigo'nun

85


ihbarı üzerin e (Bruno'nun herektik kuramları nedeniyle) Venedik Engizisyonunca tu tuklanmıştır. Bruno 'nun:) "Vücudunda hayır kalmamıştı. Güneşin altında yanan kurşun dam, insanı nasıl ezer, boğardı. Bir an önce sonu gelseydi bari şu işkencelerin. Fakat engizitörler. Bruno'yu bedenden öldürmekle yetinmiyor, ilkin ruhunu öldürmek istiyorlardı. Bruno Roma 'ya nakledildi. Romalı engizitörler, Bruno gibi yağlı bir parçayı, Venedikli engizatörlere bırakmak istememişlerdi. Engizitörler, üzgün ve bitkin Bruno'yla altı yıl uğraştılar. Güçlü bir zekası ve ·derin bilgisi olduğunu biliyorlardı. Tartışmalarda Bruno'nun fikirlerini çürütebilecek bir filozof daha dünyaya gelmemişti : O halde Bruno kendi kendisini çürütmeliydi. Ölümden önce, kendi öğre­ tisini kendisi öldürmeliydi. Bilimi öven savunan Bruno' dan; herkesin gözleri önünde, sevgilisi bilimin yüzüne tükürmesini, onu lanetleyip ondan vazgeçmesini istiyorlardı . Ama Bruno"ya bunu yaptırabilecek işken­ ce yoktu dünyada. Bruno bu son sınayışa çoktan hazırdı zaten. Defalarca kendi kendisine şu sözlerle seslenmişti. "Dayan, mert ol, cahillerin yargısı .seni tehdit etse bile fikrinden dönme ." Işığı karanlıktan ayırabilecek yüksek bir akıl mahkemesi vardır. Sadık, vefalı tanıklar ve avukatlar senin davanı savunacaklar. Düşmanlannsa, kendi vicdanlarından kendi cellatlarını ve senin intikamını ala~ cak birini bulacaklar" (... ) Papaz Bruno 'ya öğretisinin dln kurallarına aykırı olduğunu kabul etmesini, yanlış fikirlerden dönmesini bir daha teklif etti. Bruno, son derece büyük bir mertlikle cevap verdi: "Fikrimden dönemem ve dönmek de istemem. Döneceğim hiçbir fikir yok zaten ." Mahkemenin son oturumu yapılıyordu . Bruno, büyük engizitörün sarayında dize getirilerek karar okun-

86


du. Karardaki "Kardeş Cordano, kendisiyle mümkün olduğu kadar tatlı ve kan dökmeden davranılması için sivil makamlara teslim edilsin" sözlerinin korkunç anlamını Bruno anlıyordu. Bu tatlılığın ne demek olduğunu biliyordu. Sivil makamlar, tatlılıkla insanca iş­

kence eder, öfkelenmeden

insanı

sakatlar,

" acıyarak "

diri diri yakarlardı. Bruno ayağa kalktı, başını kaldır­ dı. Gözlerinde nefret okunuyordu. Şöyle dedi: -Siz kararınızı bÜdirirken korkuyorsunuz da, ben onu dinlerken korkmuyorum! Gerçekten Bruno, yargıçlar kadar korkmuyordu. Bruno ölecekti ama, uğrunda öldüğü bilim yaşamaya devam edecekti. Ona işkence edenlerse, birkaç yıl fazla yaşasalar da çirkin ve karanlık iş lerini , tarih lanetleyecekti. (. ..) Yüzler ce Romalı, Çiçekler Meydanı'na koşuyordu. Görülmemiş bir manzara bekliyordu kendilerini: ünlü bir dinsiz yakılacaktı. Papa, 50 kardinal ve bütün ülkelerden özel olarak bu büyük kilise bayramına gelen mis afirle r meydanda olacaklardı . Meydan dolup taş ­ mış, halk e traftaki sokaklara yayılmış. damlara bile çıkmışlardı . Çok eski zamanlarda Romalılar, Hıristi­ yanların nasıl yakıldıklarını görmek için Büyük Sirke yığın yığın böyle akın ederlerdi. Şimdi yine bir gerçeği müjdeleyenin nasıl yakılacağını görmek iç in yeni Romalılar itişiyor, birbirlerini eziyorlardı. İş te Bruno da göründü. Hangi peygamber kendi yurdunda itibar görmüş­ tür? Romalılar, başına taç yapıp övünmeleri gereken kimseyle alay e diyor, ona küfrediyorlardı . Bruno 'ya üstüne zebaniler ve cehennem alevleri resmedilmiş bir gömlek giydirilmiş başına da tuhaf bir külah geçirilmişti. Din kurallarından sapan birini gülünç gösterip rezil e tmek iç in her şey yapılmıştı . Fakat meydandak.Herin gözleri, Bruno'nun solgun yüzüyle ve son-

87


suzluğa

bakan gözleriyle karşılaşıp onlara dikkatlice zaman gülmeleri diniveriyordu. (... ) Bruno, bir merdivenden yavaş yavaş yüksekçe bir odun yığınına çıktı. Cellat onu, bir direğe zincirle sım­ sıkı bağladı. Celladın başına görebilsin diye iki delik açılmış bir kukuleta geçirilmişti. Ateşte diri diri yakıl­ mak suretiyle ölüme mahkum edilen Bruno , korkmadan insanların gözlerinin içine bakıyor, cellatsa yüzünü bir maske altında gizliyordu. Odunlar tutuşturuldu. Yel, ateşi körükledi. Alevler Bruno'nun ayaklarına yaklaştı, elbisesini sardı. Papazlar dikkat kesilmişti. Bruno hiç olm~zsa bu son dakikada pişman olup fikirlerinden döner miydi acaba? F?..kat umutları boşunaydı. Bruno aman dilemeyecekti. Ağzından ne bir söz, ne bir inilti çıkacaktı . Bruno bilincini kaybetmemişti. Duyduğu acıyı bastıran iniltHerini açığa vurmamasına yardım eden kuvvet neydi? Hayatının bu son dakikalarında Bruno 'nun ne düşündüğünü bilmiyoruz ama, çok daha önce , ölümünün kaçınılmaz olduğunu sezerek yazmış olduğuğu şu sözleri biliyoruz: "Zaferin elde edilebilir olduğunu düşünerek mertçe savaştım . Fakat ruhuma verilen kuvvet, bedenimden esirgenmiş .. . Yine de bende, gelecek yüzyılların kabul edecekleri bir şey var. Gelecek kuşaklar: " ölüm korkusu bilmezdi. Karakter gücü bakımından herkesten yüksekti ve gerçek uğruna savaşmayı tüm yaşama zevklerinden üstün tutardı" diyecekler" (M. İlin-E.Se­ gal. Agy. Say, 535/536/537 /538) Galıleo ( 1564-1642) l talyan astronom, matematik çi ve fizikçi. Tüın yaşamı boyunca b ilimsel çalışmalarım bıkıp usanmadan sürdürmüştür. Ancak gözlem ve den eye d a yalı bulguları kilise efendilerini olduğu kadar, bilim adamı maskesi takınmış aydın yaftalı çan ak yalayıcıları da tedirgin etmiştir: " ... Pisa'da profesör olan Galileo, ötebaktıkları

88


ki profesörlerin ne düşündüklerine hiç aldırmadan Pisa kulesinden aşağıya çeşitli ağırlıkta cisimler bırakır­ ken, Aristotoelesçi meslektaşları derslerini vermeğe giderdi. Birbirinden farklı ağırlıkta olan cisimler hemen hemen aynı zamanda yere düşüyorlardı, ki bu Galileo 'ya göre Aristoteles 'in yanıldığmın, öteki profesörlere göre Galileo'nun hainliğinin kanıtıydı. Tipik örneği bu olan benzeri kötü niyetli davranışlar sonucunda Galileo, doğrunun deneylerle değil de, kita,plarda aranması geretiğine inananların önü alınmaz nefre tini kazandı. (Bertran t Russel. Bilim v e Din . Say, 22) Teleskopun bulunuşundan son ra Galileo gök cis imlerini inceleme ve gözleme olanağı bulur. Ayın yüzeyin in dü z olmadığına, Samanyolu gök.adasının sayısız yıldızdan olu ştuğuna tanı.k olur. Ayrıcak Jüpiter'in uydularını keş­ feder. Galileo'nun bu başarıları Aıistotelesçi profesörler i endişelendirdiğind en, Kopern ik kuram ının ku tsal metinlerle çeliştiğini ileri sürerek Galileo'yu kilise yetkililerinin gözünde karalamaya girişirler; " ... Katolik üniversitele rindeki profesörler Güneş lekele rinden sözetm~yi kesinlikle yasakladılar ; bu üniversitelerden bazılarında bu yasaklar yüzyıllar boyu sürdü. (B. R . Agy. Say, 24) Galileo, Papa'nın buyruğu ile ilk kez Engizisyon önüne ç1ktıığmda (26 Şubat 1616), ondan yaptığı yanlışlığı bir daha yinelemiyeceği doğru ltusunda söz alarak ve ona and içirerek bıraktılar. Br uno'nun yakılışının üzerind en onaltı yıl geçmişti ama henüz olay sıcaklığını koruyordu. Bu ned enle Galileo, Koper niku s 'un görüşlerini ben imserniyeceği , sözle ya da yazı ile öğretmeyeceği konusunda and içerek sözvermek zorunda kalmıştır. B u olaydan sonra Papa'nın buyruğu ile dünyanın döndüğünü söyleyen tü m kitaplar yasaklanmıştır. Bu olaydan sonra Galileo Floransa'ya çekiler ek sesiz bir yaşamla düşmanlarından sakınmaya çalışmıştır. Ama bu sessizliğinde "İki Büyük Yer Sistemi, Ptolemios ve Koperni-

89


kus Sistemleri Üstüne Konuşmalar" adlı kitabını yazdı. Bu kitap b ilim çevrelerinde olduğu kadar, k ilise çevreleriride d e etkili oldu . Galileo'dan halkın önü nde diz çökerek EngiZisyonun hazırladığı m etni okumasını istediler. Bu m etnin içeriği şöyleydi : "Sözü geçen yanlışlık ve sap~ kınlıklardan bir daha yinelememek üzere, and içerek vazgeçiyor, bu sapkınlık ve yanlışlıkları lanetliyorum. Gelecekte de , hakkımda buna benzer bir kuşku uyanmasına yol açacak hiçbir şeyi, yazıyla ya da sözle , ileri sürmeyeceğime and içiyorum" Bundan başka Galileo, Dünya' nın döndüğünü öne süren bir sapkınlıkla karşılaştığında onu Engizisyona bildirmeye söz veriyor ve Kutsal Kitap'a el basarak, bu öğretilerden döndüğüne and içiyordu. Din ve ahlakın çıkarlarının çağın bu en büyük adamının yalan yere and içm e siyle korunduğuna inanmış olacak ki Engjzisyon, Galileo'nun ömrünün geri kalan bölümünü zindanda değil ama sürekli gözaltında, bir kÖşede sessizce geçirmesine izin verdi. Bununla birlikte Galileo' nun ailesiyle ve arkadaşlarıyla görüşmesi yasaktı. 1637 yılında kör oldu 1642'de de (Newton'un doğduğu yıl) Öldü. " (B. R. Agy. Say, 27) Din ve b ilim savaşında Kilise yaşlı bix bilim a da mma karşı u c uz bir zafe r kazanmıştır. Galileo'nu n bilimsel smrlanın ve bulgularını çü rütecek bir görü şten y oksu n ola n Kilise, şiddete dayalı yöntemlerle Galileo'nun k en di görüş ­ l erini k endisinin çürütmesini istemiş ve bunda d a başarı ­ lı olmuştu r.

Din ve b ilim · savaşında devletler d e dinden yana tavır al mışlardır. Çünkü artık çıkar ortaklığı iyice pekişmiştir. Fransa' da 17 57 yılında yayımlanan bir Krallık Bildiris i 1727 yılınd a y ürürlükten kald ırıl an Nant es Ferm a nını kaldıran bilidirinin de ötes ine geçerek dü şünceye karş ı düşmanlığı şöyle ifa d e edecekt ir; "dine saldırıcı, zihinleri bulandırıcı , otoritemize karşı gelici, düzen bozucu

90


ve yönetlciler-imizin huzurunu bozucu nitelikte yazı yazanlar, bunları yayımlayanlar ölüm cezasıyla cezalandırılacaklardır. " (Albert Bayet. Dine Karşı Düşünce Tarihi. Say, 74) Bu örnek dinsel t erörün üstten gelen buyruklarla legalleştirHmeğe çalışıldığının kanıtıdır. Yönetim uygun ortam hazırlayınca tutu cu ve bağnaz kesimler amaçlarına kolayca ulaşabilmektedirler: " ... Genç şövalye La Barre'nin bir ayin alayını selamlamamak.la, Felsefe Sözlüğü gibi sakıncalı kitaplar okumakla suçlanması ; tüyler ürpertici bir drama yol açar. Dili koparılır, başı gövdesinden ayrılır, cesedi yakılır. Ama Voltaire bu kez de sahneye çıkar; ve cellatlar sanık sandalyesine oturular. (Agy. Say, 75) ENGİZİSYON

Her sistem önce kendi muhalefetini yaratır, sonra da; kendine en uygun bulunduğu araçlarla onları yok eder. Engizisyon böyle bir zorlamanın s onucudur. Bu araç asırlarca din adına can almış ve insanlık tarihine korkunç lekeler bırakmıştır... (FERHAN ERCAN) Sınıfsal

hukukun (egemenlerin) tama anlamıyla geliş­ ve özgürlükleri sınırlayıcı düzenlemelerin yapılmadığı bir s üreçte, inanç kuralia rı toplumla rda egem en olmuşlardır. Bu n edenle Orta Çağ denen bir karanlık dönem yaşanmıştır. Aslında soru n dinlerin çol< baskıcı ve tem el insan haklarını yoksayan bir a nlayış ta olmalarmdan kaynaklannıamaktadır. Sorunla r üretim ve bölü şüm siste mlerinden kaynaklanınakladtr. Bir başka ifade ile; egem enlerin k endilerine ç ı karlar sağlayan m evmed iği , ayrıntılı baskıcı

91


koruma bağnazlıklarından kaynaklanmaktainanç sistemleıi de egemenleıin yeniden çı­ karlarını üreten sistemleıin bir parçası, ve aracı haline gelmişlerdir. Bu süreçte din adına söz sahibi olan otoıite­ ler de gittikçe bozulan yapılarda sefaletin sürüp gitmesinde kendi .refahlarının güvencesini arayan aracılardır. Bu süreçte artık değere elkoyanlarla çıkarları kesişmektedir. Merkezi devletlerin güçlenmesi ve hukukun egemenler lehinde geliştirilmesi sonucunda Engizisyonlar yerini baş­ ka araçlara bırakmak zorunda kalmışlardır. Onun yerini çağdaş makyajlı yasal kurumlar almıştır. Çünkü işkence­ ler, baskılar, yıldırma ve sindirme~er; dahası yargısız infazlar ve gözaltında yoketmeler...bütün bunlar çağdaş görünümlü ve yasallık maskesiyle geçmişin acımasızlığını ve dehşetini günümüze taşımaktadırlar. Geçmişle günümüzde değişen tek şey, araçların değişmiş olmasıdır. Bunun yanısıra, yapıların ve ilişkilerin oldukça karmaşıklaşması ve bunun özenle yapılmasıdır. Yararlı bir araç her konum ve koşulda kullanılabilir. Ancak yaygın bir toplumsal muhalefet oluşursa araç değiştirme gereği duyulabilir. Yaşanan süreçlerde bu tür gereksinimler duyulmuştur. Bu zorunluluk eski araçlara yeni makyajlar yapma veya maske kullanma gereğini kaçınılmaz hale getirmiş olabilir. Çünkü aracın değişmesi temel amacı etkilemediği sürece sakıncalı sayılmayabilir, dahası zaman kazandıracağı için tercih edilebilir de ... Bir toplumsal gerçekliğin altını çizmek gerekir; zenginlikler dışında, başka bir dinlerinin olması gerekmeyebilir ama, yoksullar için hem kendileri, hem de zenginler açısıİıdan din kaçınılmazdır... Çünkü birinciler açısından varsıl yaşamlarını sürdürebilmeleıi, ikinciler açısından ise; yokluk ve yoksulluk içinde yaşamlarını sürdürebilmeleri ancak umutlarla olanklıdır. Ancak bu koşullarda varsıllar daha varsıl olarak yaşamlarını sürdürebilirler. Böye olunca da, bunun gerekleıi yapılmakta, sistemleıinin gerek duyduğu cut

yapılan

dır. Yerleşik

92


"Engizisyonlar" kurulmaktadır. Avrupa'da yaşanan çalkantılı ve sancılı dönem yıllarca sürmüş ve. yüzbinlerce insanın yaşamını· çekilmez hale getirmiştir. Mevcut yapıların ürettiği sorunlar ve bu sorunların kaba güç kulanılarak çözülmeğe çalışması sonuçta insanların yaşama haklarına büyük ve korkunç darbeler indirmiştir: Sorunlann çözümünde yaşama iliş­ kin düzenlemeler getirdiği savında olan dinler ve dinsel kurumlar etkin rol oynamışlardır. Ta ki, merkezi devletlerin ve ulusal pazarlann oluşturduğu evrelere ulaşıncaya dek. Ancak bu süreçler yakalandığında eski araçlar eski etkinliklerini yitirmişlerdir. Onların boşalttığı alanları güçlenen merkezi devletlerin, adına yasa dedikleri düzenlemeler doldurmuş, süreç içinde kurumsallaşarak gücü. nü ve etkisini artırmışlardır. "111? Innocentius, itizalcilerin İsa'ya ihanet ~ttikleri için ölümü hakettiklerini ile sürdü. Fransız kralını Albi'lilere karşı kutsal bir sefere çağırdı. 1209 yılında başlatılan bu sefer inanılmaz vahşetle yürütüldü. Carcassone kenti alındıktan sonra tüyler ürpertici bir katliama girişildi. (... ) IX. Gregorius 1233 yılında engizisyonu kurdu. (... ) 1254'ten sonra enkizisyon tarfından suçlananlara savunma imkam verilmedi. kişiler mahkum edilirse mülklerine elkonurdu. Fransa'da bu mülJder krala gitmiştir. (Bertran Ruşsel. Batı Felsefesi Tarihi. Say, 227/228) Engizisyon aracılığıyla yargılanarak yokedilenlerin mallanna elkonması olayi, -gerçek amacı ve bu amaca ulaşmada kullanılan araçları göstermesi açsından önemlidir. ·"Suçlanan kişi gerçekten suçlu bulunursa din dışı kuvvetlere hayatının bağışlanması duasıyla teslim edilir, fakat din dışı kuvvetler o kişiyi yakmakta kusur ederse kendileri engizisyon mahkemesi karŞısına çı­ karılırdı. Engb:isyon yalnız alelade anlamıyla iltizam

Bu

93


değil,

büyü ve gaipten haber verme gibi adetlerin de kökünü kazıma yolundaydı. İspanya'daysa, özellikle gizli-Yahudilerle uğraşmıştı. (B.R. Agy. Say, 228) Engizisyonun amacı otoritenin sarsılmamasını sağla­ maktı. Bu sadece mevcut sistemden hoşnut olamayanların susturulmasıyla bitmiyordu elbette. Otoriteleri sarsabilecek tehlikele.r- daha çok· dinsel otoriteyi-aydınlardan gelebilirdi. Bu.nedenle aydınların yapıtları uzun süre dinsel otori.tenin sansürü ile karşılaşmıştır. Bunun doğal sonucu olarak bir çok düşünce günümüze dek ulaşma şan­ sını bulamamıştır çünkü, Engizisyon korkusu bireylere kaçınılmaz bir otosansür uygulatmıştır. Engizisyon bir anda ortaya çıkan bir düşüncenin ürünü değildir. Öteden beri süregekn dinsel ve siyasi baskıların kurumsallaştırıl­ masıdır;

"379'da, bir y:asada

şöyle

denilmektedir:

"Tanrı

buyruğunca ve İıµparatorluk yasalarınca yasaklanmış

bütün sapkınların susturulması gerekmektedir." Ve bazen bir grubu, bazen başka bir grubu, çok kez de bütün sapkınları kavrayan bir dizi tedbir alınır. (.. İmpa­ ratorluğun kanısına •göre, sapkınların, "ahlak yönünden olduğu gibi yasalar yönünde de öbür insanlarla ortak hiçbir tarafları yoktur;" bunun için bütün evrenden "k9vulmaları gerekir" (Albert Bayet~ Dine Karşı Düşünce Tarihi. Say, 44) Bu düşünce sahiplerinin dünyadaki tüm topluluklara egemen olmayışları insanlık için bir şans sayılmaz .. Kendisi gibi inanmayanları, ya da kendi çıkarlarıyla çelişen inanç sahiplerini evrenden kovmayı veya yoketmeyi düşünmeleri oldukça düşündürücüdür. Aynı düşüncelerin günümüzde kimi inanç gruplarında görülmesi hem düşündürücü hem de oldukça üzücüdür. "Ortaçağ, sapkınlığa karşı pek azgındır. 1022'de Sofu Robert bir piskoposlar, baronlar kurultayından karar çıkartır; sapkınnlar yakılacaktır. Albigeois savaşı

94


sırasında

tüyler ürpertici soydan bir insan kesimine olunur, hem de çocukmuş, kadınmış, hiç gözetilmeden Engizisyon, sanıkların itiraf etmelerini sağ­ lamak için işkence tezgahlarına, darağaçlarıl)a, alevli meşalelere başvurur; ana babalarına karşı tanıklık etsinler diye çocukları mahkeµı.e önüne çıkarır. (Albert Bayet. Agy. Say, 45) , F~rkh koşullarda çocukl,a nn tanıklığı geçerli sayılmaz. Üstelik kendi ebeveynlerine karşı. Ama sivil yargı ile dinsel yargı birbirinden farklı değildir. Tek .fark. Engizisyon suçlu buld uğ u ölüleri bile mezarlarından çıkararak Y'a ktanık

mışhr;

" 146l'de ölen Pedro de la Caballeria, ölümünden sonra açılan bir davanın konusu olmuştur. XV. yüzyı­ lın başında ihtida eden büyük bir ailenin mensubu olan bu adam, Aragon 'da çok başarılı bir kariyer yapmıştır: Zaragossa'da beledi görevler, Aragon sarayı genel müfettişi, Cortes'te kraliçenin temsilcisi; gizlice yahudi yasalarınna uymaktan ötürü mahkum edilmiş­ tir. Dominiken tarikatından olan bir engizitör. Pedro de Arbues 16 Eylül 1485'te Zaragossa 'da bir ayin esnasında, aralarında sonradan intihar eden Francisco de Santa Fe ' nin de bulunduğu bazı conversolar tarfından katledilmiştir. 1485 'te elli iki converso Guadalupe'de yakılmış kırk altı ceset şurada mezardan çıkartılarak yakılmış, on altı kişi müebbed hapse mahkum edilmiş­ tir." {M . İlin-E .Segal İnsan Nasıl insan Oldu. Say, 49) Sözkonusu dönemde sivil mahkemelerin Engizisyondan kalır yanı yoktur. Zaten , yargılamalar sonucunda Engizisyonun su çlu bulduğu kişiler sivillere teslim edilmektedirler. Daimens olayı bunun tipik örneklerinden biridir; Damiens l 757'de "Paris kilisesinin cümle kapsının önünde, suçunu herkesin karşısında itiraf etmeğe mahkum edilmişti; buraya eUnde yanar halde bulunan iki libre ağırlığındaki bir meşaleyi taşıyarak, üzerinde

95


bir gömlekten· başka birşey olmadığı ha1de, iki tekerlekli bir yük arabasında götürülecekti; sonra aynı yük arabasıyla Greve meydanına götürülecek ve kurulmuş olan darağacına çıkartılarak memeleri,· kolları, ka1çaları, baldırları kızgın kerpetenle çekilecek; babasını öldürdüğü bıçağı sağ elinde tutacak ve kerpetenle çekilen yerlerine erimiş kurşun, kaynar yağ kaynar reçin~ ve birlikte eritilen ba1mumu ile kükürt dökülecek, sonra da bedeni dört atla çektirilerek parça1atılacak ve vücudu ateşte yakılacak, kül haline getirilecek ve bu küller rüzgara savrulacaktır." (Mıchel Foucault. Hapishanenin Doğuşu. Say, 3) Avrupa topluluklarının içinde bulunduğu koşullar ister din, ister siviller cephesinde olsun sürekli olarak şid­ deti ürettiğinden, şiddet gürilük ve sıradan bir olaya dönüşmüştür. Damiens olayında görüldüğü gibi şiddet oldukça detaylandırılmıştır. Özünde bireyi yoketemeğe yönelik olarak uygulanan şiddet, aslında topluma yöneltilen acımasız ve çok korkunç bir terördür. Suçlu sayılan kişi belli bir süre a:cı ve işkenceleri çekerek öldüğünde artık herşeyden kurtulmakta ama, yaşayanlar o şiddeti yaşa dıkları sürece unutmamakta ve dinsel terörün soluğunu hep enselerinde hissetmektedirler. Bu bir bakıma, yaşam boyu ölüm cezasıdır! .. Ölmüş bir bedene yapılan işkenceyi ölünün hissetmesi olanaksızdır, ancak olayın tanıklarının da işkenceleri kendi tenlerinde hissetmemeleri de olanaksızdır. Terör kurumlar eliyle ve zora dayalı (yasal kılıflı) biçimde uygulandığında sıradan insanların bu kapanlardan kurtulması olanaksız gibidir. Yetkilerle donatılan yargıclar mantıklı ve tutarlı şeyler yapabilecekleri gibi; tamamen tersini de yapabilirler. İşte Engizisyon mahkemeleri genellikle olumsuz karlarıyle tarihe geçmişlerdir: "Engizisyon, Katolik ·Kilisesinde, heretik akımlarla büyücülük ve cadılık gibi etkinliklere karşı mücadele

96


amacıyla oluştulniuş ortaçağda ve yeniçağın oaşların- \ da büyük güç kazanmış, papalığa bir yargı kurumu. (... ) heretik akımlar hem kilisenin, hem de deV'letin varlığını tehlikeye sokan boyµtlara ulaşınca, bir yandan kilise aforoz uygulamasına girişirken bir yandan da Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu heretik akamıları resmen kovuşturmaya başladı. (... ) İv. Lateran Konsili (1215) ülkelerini heretik akımlardan temizlemeyen hükümdarları tahtlarından indirip topraklarına elkoymakla tehdit edince, Avrupa krallıkları din suçfarı için ölüm cezasını da öngören hükümler benimsedi. (... ) Engizisyonun yargılama yöntemi çok ayrıntılıydı. Genellikle sanığa itirafta bulunmak ve hünah çıkar­ mak için belli bir süre tanınırdı. Bu yolu seçmeyen sanık, engizitörün önüne çıkarılarak sorguya çekilir ve tanıkların da yardımıyla yargılanırdı. 13. yüzyılın sonlarına değin, suçlayıcı tanıkların kimlikleri gizli tutulduğu için sanığın kendini savunması çok güçtü. Sanı­ ğa suçunu kabulettirmek ya da öteki heretiklerin adalarını söyletmek için işkenceye başvurmak( ... } 1252'de Papa iV. İnocentius'un izniyle Engizisyona da girdi." (ANA BRİTANİCCA} Engizitörlerin işkencelert nasıl uyguladıklarını anlatan bir örneği birlikte izleyelim: "Engizitörler, insan iradesini işkenceyle kırma yollarını bilirlerdi. Bu başlı başına bir sanattı. Her şeyden önce mahkumun elleri iple bağlanır, düğüme bir çubuk geçirilirdi. Sonra doğruyu söylemesi teklif edilirdi. Mahkum reddederse, çubuk döndürülerek elleri sımsı­ kı sıkılırdı. Susmaya devam ederse, çubuk bir defa daha döndürülürdü. Bu böylece beş, on, yirmi ,yirmi beş defa tekrarlanırdı. Bundan sonra mahkuma tanrı adına suçunu itiraf etmesi bir kere daha teklif edilirdi. İnat ederse, hücre-

97


ye su dolu kovalar ve bir mangal getirilir, bu sefer su ve ateşle işkencelere geçilirdi. Mahkumun ağzına bir .kova su dökülür, "ölürse, suç kendisinin" denilirdi. Mahkiimun yüzü kızgın demirle dağlanır,.. suçunu kabul etmeyene merhamet yok denilirdi. Böylece işkencelerin sonu gelmezdi. Kilise babaları, engizitörler, geceyi gündüzü zindanda geçirir" orada yer içerlerdi. Hapishane onlara ev. işkenceler de eğlence olurdu ... Bruno 'ya da böyle işkence edilmişti; tam sekiz hafta" (M. İlin- E.Segal İnsan Nasıl İnsan Oldu. Say, 534535)

.

Sorgulama ve işkence yapm a görevliler için tüm incelikleriyle uygulanması ger eken bir mesleğe dönüşmüştü r. Ancak insanları bekleyen sadece b edenlerine uygulanan k aba şidd et değlklir: "(.. .)İlk dönemlerde pek çok insanın, bazen yüzlerce· kişinin direğe bağlanarak yakıldığı söylenir. (.. . ) Papa IV. Sixtus 1478'de İspanyol Engizisyonu'nun kunıluşuna izin verdi; ama bir süre sonra, Sevilla'da görev yapan ilk engizitörlerinin acımasızlığı karşısın­ da duruma müdahale etmek zorunda kaldı. Oysa İs­ panyol sarayının eline artık vazgeçemeyeceği kadar değerli bir silalı geçmişti. Engizisoyonun yetkilerini kısıtlama çabaları sonuç vermeyen papa. 1483'te İs­ panyol Hükümetinin Kastilya'da bir başenkizitör atamasına razı oldu. (...} İlk başengizitör Dominiken Tornas de Torquemada, kurbanlarını işkence ve gasp yoluyla sindiren enkitzitörlerin simgesiydi. Onun döneminde direğe bağlaranark yakılanların sayısı, abartıl­ mış da olsa, büyük olasılıkla 2 bin dolayındaydı. (... ) rv. Paulus (1555-59) döneminde Engizisyon hemen bütün tarafların tepkisini çekecek biçimde işletildi. Kendisi de başengizitörlük yapmış bir Dominiken olan V.Pius ise (1566-72) IV. Paulus'un aşırılıklarından ka-

98


çınmakla birlikte, heretik akımların, asılsız öğretile­ rin ve yanlış inançların üstesinden gelmeğe öncelik verdi. (... ) Rönesans dönemindeki Katolik ihtiyaçlarına göre heretik akımları yıldırmanın tek etkili aracı ölümcezasıydı." (ANA BRİTANNİCA) Bu ceza yaygın biçimde ve sürekli olarak uyğulandı. Mevcut sistemlerle bütünleşen din, sistemi savunurken kendini de koruduğunun bilincindedir. Çünkü heretiklere yöneltilen suçlamalar, onların inanç sistemini ve toplum düzenini tehdit ettikleri yönündedir. Bunların mutlaka bir biçimde etkisiz hale getirilmeleri görüşü egemendir. Akinolu Torna bu konuda şunları söylüyor: "Hükümdarlar, sahte para basanları ve başta canileri haklı olarak ölüm cezasına çarptırdıklarına göre, dinsizliği sabit olanların idamı adalete daha uygundur." (M. İlin-E.Se­ gal. İnsan Nasıl İnsan Oldu. Say, 416) Toma'nın dedikleri zaten uygulanıyordu. Ama bilim adamlarının aynı gruba sokularak onların da öldürülmeleri, bilime, aydın­ lığa ve geleceğe saldırının kapılarını ardına dek dayanmış­ tır. O'na bu direnci veren hiç kuşkusuz doğruları savunduğunu bilmesi ve ona yürekten inanmasıdır. Bruno'dan önce İspanyol hekimi Servet yazmış olduğu bir kitap nedeniyle yargılanmış ve yakılmıştı: Servet ünlü bir bilgindi. İnsanı teşhir etmiş, kan dolaşımının. sırlarını çözmeğe çalışmıştı. Yazdığı bir kitap için Cenevreli softalar kendisini ateşte yakılark ölüme mahkum etmişler­ di. Servet'i öyle bayağı yakmamış, tam iki saat ateşte kızartmışlardı." (Agy. Say, 529) Servet'in yakılmasından sonra (1553) protestanlar yakılma cezasına karşı bir tartışma başlatmışlardır ancak, 'bu tartışma istenen sonuçlara ulaşsaydı, Servet'ten 4 7 yıl sonra (1600) Bruno yakılmazdı. Enkizitörlerin konumları da Enkizisyon uygulamalarında etikili olmuştur. Bunu sonuçlarını İspanya'da gör-

99


mek pek şaşırtıcı değildir. Çünkü Torq u emada İspanya' run ilk başengizi törüdür. Uygulamaları ardıllarını da etkilemiştir. Bu n edenle İspanyol E n gizisyonu daha fazla can almıştır.

Torquemada Yahu di kökenli olmasına karşın; Yahudilerin ve Müslümanların İspanya'nın refahının tehdit ettiğine inanmaktadır.

Bu nedenle k r al ve karliçeyi de b u doğrultuda etkileyerek 1492'd e Hıristiyanlığı kabuletmeyen Yahudi ve Mslümanlann İspanya}!J terketmeleri ile sonuçlanan sürgün karanıuçıkarttırmıştır. Bu sürgü n kararının uygulanması sonucunda 170 bin Yahudi İspanya'yı acı ve gözyaşlan içinde terketmek zorunda kalmışlardır. Önce Yahudiler ve Müslümanlar din değiştirmek yönünde zorlanmışlar, bu zarlamalar sonucunda d in değiş­ tirerek İsparıya'da kalan insanlar çeşitli bahanelerle eski, dinlerine devam etttik1eri suçlarnalanya Engizisyonda yargılanmışlardır. Tourqumeda'mn bu amaçla 100 bin dava açtndığı ve bu davalar sonucun da 2000 insan canlı olarak direğe bağlanarak yakılmışlardır. Davaların gerçekleri: haretiklik, dindeh dönm e, büyücülük. iki karılı­ lık, tefecilik, ve küfür gerekçelerle açılmıştır. Torquemada, bu amaçla 28 maddelik bir tüzük çıkarmıştır. Aynca suçlanan kişilerin suçlarını kabuletmeleıi için işkence yapıl­ ması doğrultusunda yargıçlara yetki verilmiştir. Enkizisyon mahkemelerinin açm ış oduğu davalarda öteki tüm kurumların yardımcı olmaları yükümlü lüğü getirilmi ştir.

Bu kadar olanaklarla donatılan mah kemeler özünde tek kişinin insiyatifinde somutlaşmaktadır . Torquemada gibi Konrad'da Alman'ya 'da Enkizisyonun kendisine tanıdığı yetkilere dayanarak birçok insanın canını yakmıştır. "Konrad Von Marburg (dy. 1180 Marburg yakınla· rı?-Ö . 30 Temmuz 1233. Marbti.rg yakınları, Thüringen), Almanya'daki ilk Enkizisyon yargıcı . Acımasızlı-

100


ğı

yüzünden kendi ölümüne yol açmıştır. 1214'te Papa III. innocentius tarafından, Batı Avrupa'da yayılmakta olan Albi hareketlerini bastırmakla görevlendirildi. Bu görevini bir dizi kanlı katliam düzenleyerek yerine getirdi. (... ) Konrad haretikleri yoketmek, rahip evliliklerini önlemek ve manastırları ıs­ lah etmekle görevlendirildi. Acımasız yöntemleri yüzünden Alman piskoposları Konrad 'ın görevden alın­ ması için papaya başvurdular. Konrad, 1233'te Sayn {Bendorf Sayn) kontu II. Heınrch 'i dinden sapbmakla suçladı . Maınz' dıt toplanan piskopos ve prenslerin oluşturduğu meclis Heinrch 'i akladı . Bu kararın düzel tilmesini isteyen Konrad Mainz'tan atla dönerken yolda öldürüldü. (. .. ) (ANA BRİTANNİCA) Sadece başenkizitörler acı masız, kan dökücü ve kendilerini tnsanüs tü insan görme alışkanlığında olan insanlar deği ldi elbette. Kimi papalar enkizitörlerden daha acıma­ sızca davranmışlardır. Örneğin : Papa III. İnnocentiu s, önce farkıl mezhepten olanlara baskı yapmış , başarıh olamayınca da onlara karşı savaş açmıştJ: " Papa ID. Innocentius önce haretikleri katolikliğe d önmeleri i çin ikna etmeğe çelıştı. Başarılı olamayın­ ca Cistercium tarikatı papazzlarına e mir ve rerek vaazlarında halkı Albi haretiklerine karşı bir haçlı serferine çağırmalarını istedi. 1209'da başlatılan Albi Haçlı Seferi, amansız bir savaş oldu (. . .) savaş sırasında yapılan toplu katlima karşın hareketin kökü tam ola rak kazınamadı . Ancak 13. ve 14. yüzyıllarda güneyde Toulouse , Albi ve başka kentlerde alabildiğine işlemeye başlayan e ngizisyon Albi hareketini ortadan kaldıra­ bildi. (ANA BRİTANNİCA) Engizitörlükten sonra yükselerek papalık makamına oturan kişiler de olmuştur. Bu kişiler eski alışkanlıkları­ nın papa olu n ca da sürdürmüşlerdir. Papa Pius V. bunlardan biridir. Engizitör olarak atandığı ilk görevinde çok

101


acımasız

yöntemler uyguladığı için 1550 yılında bu göre1551 yılında ise Engizisyonun gen el gözetmenliğine atanır. 1566 yılınd a ise Papa seçilir. Kilisenin otoıitesini artırmak için tüm olanak.lanın kullanır. Alınan her önlem beraberinde baskı ve şiddeti getirmiştir. Önce kentteki fahişeleri sürmüş veya belirli lmahallelere hapsettirmiştir. Aynı şekilde Yahudilerin Papalık Devle tlerinden sürülmeleri buyr u ğ unu vermiştir. Ancak ticari nedenlerden dolayı onların bazı kentlerde onur kırcı koşullarda yaşamalarına izin verilmiştir: Papa Pius V. zamanında Engizisyônun kuralları d aha da katılaştınlmıştı.r. Ancak Engi7isyon en kıyıcı ve acım a­ sız uygulamalarını aydınl ara yöneltmiştir. Papa'nın yaratmış oldu ğu dinsel terör orta mı kralları ela etkisi altına alm ıştır. Önceleri h eretiklilüe suçlanan kimi aydınlar bazı krallara sığınarak ca nlarını kurtarmışl ardır a m a , Pius V. zamanınd a krallaı- bu gibi kişileri kendi elleriy le en gizitörle re teslim etmişlerd ir. Aynı dönemde "Yasak Kitaplar Listesi Kurulu"' oluşturulmuştur. Bu nedenle yüilerce maibaacı Almanya veya İsviçre'ye kaçara k canlan nı kurtarabilmişlerdir. Aynı zamanda İspanya Kralı lI. Felipe'yi acı­ masız baskı yöntemleri uygulamaya zorlam ı ş ve bunda da b aşarılı olmuştur Hatta Catherine de Medlcis'in Fransız prote stanlarım ezmelerine yardımcı olmak için askeri birlik göndermiştir. DahRsı, İngiltere Kralicesi l. Elizab eth"i aforoz etmi ş Ye onu. tcı htı zorla ele geçirmekle suçlamı ş­ vinden

alınır.

tır.

Papa Piu s V.. düzenlediği Haçlı Seferinde (7 Ekim 1571) İnebahtı Deniz Savaşında zafer kazanmıştır ve böylece Osrnanlılar'­ ı da karşısına almıştır. Saray entrika larında dinsel terör bir araç olarak kullanılmıştır. Aziz Bartolomeus Kıyımı bunu e n önemli kanıt­ larından biıidir. 23 Ağustos 1572'd e Fran sa'd a Katoliklerle Huguentolar (Fransız Protestanları ) arasmdaki iç sava-

102


şa vardırılan gerginlik ve çatışmanın saraydaki siyasal ve dinsel gerginlikle beslenmesinden doğmuştur. İç savaşı durdurma girişiminde bulunan Amiral 11.Gaspard de Coligny'e düzenlenen suikast amacına ulaşmamıştır.· Kurban kurtulunca olayın açığa çıkacağından korkan Medicis içine düşeceği güç durumdan kurtulmak için bu kıyı­ mı başlatmıştır. Sonradan Fransa kralı olacak olan IV. Henri de Navarra'nın düğününe katılan Huguenotlann önde gelenlerinin öldürülmesi için emir vermiştir. "24 Ağustos· Aziz Batolomeus yortusu sabahında, Paris'te alarm verildi ve Henri de Navare ile Cone 2. prensi dışındaki bütün protestan soylular öldürüldü. Sokaklara dökülen kalabalıklar, kentin dört bir yanın­ daki Huguenotları oldürmeye başladı. Öldürmelerin durdurulması için 25 Ağustos'ta verilen krallık emrinden sonra da akan dökülmeğe devam etti ve kıyım öteki illere sıçradı~ (... ) Ekim ayının başlarına dek süren karışıklıklarda ölenlerin sayısına ilişkin rakamlar bir Katolik yanlısının öne sürdüğü 2 bin ile, (... ) Huguenot Sully dükünün verdiği 70 bin arasında değişmek­ tedir. Çağdaş yazarlar, yalnızca Paris'te öldürülenlerin sayısının 3 bin olduğunu belirtmektedirler. (ANA ·BRi-

TANNİCA) İspanya Kralı il.

Felipe bu kıyımı bir aşama olarak görPapa VIII. Gregorius tarafından da olumlu karşılanmıştır; bunu düzenlemiş olduğu bir "Tanrı'ya Övgü Töreni" ile kutlamıştır. Olayların sorumluluğunu üstelene Fransa Kralı IX. Charles, Huguenötlar'ın tahta karşı düzenlemiş oldukları bir komplo nedeniyle olayların yaŞandığını ileri sürmüş­ tür. Ancak bu kıyım iki mezhep arasındaki sorunların daha da· tırmanmasına ve alevlenerek devam etmesine neden olmuştur. İç savaş kışkırtıcılığı yapan papalar savaş kışkırtıcılığı yapmaktan da geri durmamışlardır: Paulus IV. (1555-59) yıllan arasında papalık yaptı. İsmüştür. Aynı şekilde

103


panyollar'a karşı duyduğu n efretle, onları Napoli'den atmak için Aralık 1555'te Fransa'yla ittifak kurdu. Böylece V. Kari ile İspanya Kralı IL Felip e'ye karşı savaşı körükledi. Savaş her k onum ve koşulda insanlık zararına işleyen, manbktan, hoşgörüden. daha açıkçası insanlıktan uzak bir yoke tme ve kan dökme aracıdır. Bunu bilme konu munda olan kişilerin biler ek bu ter cihe yönelmeleri, bilerek, isteyerek ve tasarlayarak cinayetler işlemesi anlamıı­ na gelir. Üstelik b u tercihleri yapanlar dinsel oforiteler olduğunda ortada savunulacak birşey kalmaz. Hiç kuşku ­ suz Paulus TV. bu konuda tek örnek değildir. "Papa il. Urbanus 1095'te Hristiyanları Kudüs üzerine s aldığında ve bu arada " tanrı katili" Yahudilere karşı-ç ağrı Avrupa'nın tümüne ç abucak ulaşmaştır. 30 Mayıs 1096'da Kolonya'da bazı Yahudiler katledilmişlerdir. Bir yüzyıl sonra Londra'da da aynı şeyler olacaktır. Hatta hahamları Joinyli Yom Tov'un kışkırtması üzerine York cemaatinin 17 Mart 1190'da yaptığı gibi, bazı cemaaatler hep birde n intihar ede ce ktir." (Jacques Attali. 1492-say, 43) Tanrı adına. kendj görüş istem ve çıkarlarıyla hareket edenlerle. Tanrı adına yönetenler, çıkarlanmn kesiştiği noktala rda etle kemik gibi birlliüelikler oluşturmuşlardır. Her U<:i k esim de çıkarlarım ~üvencede gördükleri sürece bu htifakı sürdürmüşlerdir. Ancak, kendi beceriksizliklerinin de etken oldu ğu sorunla r ortaya çıkbğında; gündem i belirlemek ve günceli çarpıtmak amacıyla genellik.le m evcu t görüş, düşünc e ve yaşantılara alternatifler ürettikleri için genel çoğunlukça yaşamları aykırı görülenler "günah keçisi" olarak ilan ed il mişlerdir. Bunlar biJım a damlandır. Din ve bilim ça tışmas ı bölümünde bili nen ünlü kişilere Engizisyonca uygulanan cazalara değindik. Fakat Engizisyonun hışmına uğrayanlar sadece onlar değildir. Onların dışında yığıla bilim adall)ının ya yaşamına son verilmiş ya da yaşamları aratılmıştır; "Carranza,

104


Bartolome de, Bartolome de Mıranda olarak da bilinir. (... ) İspanyol Engizisyonu'nca, yaklaşık 17 yıl hapiste tutulan Doı;niniken ilahiyatçı, Tolede başpikoposu. (... ) 22 Ağustos 1559'da Enkizisyonca tutuklandı; Kitabı Mukaddes'in ruhban sınıfı dışındaki kişilerce okunmasını özendirmek ve ilahiyat yapıtlarının yerli dilde yazılmasını savunmakla suçlandı. 1563'te Trent Konsili'nin Carranza'nın yapıtlarının sakıncasız olduğunu ilan etmesine karşın, Felipe ve Engizisyon siyasal nedenlerle bu kararı kabul etmediler. Papa V. Pius 1567'de Carranza'yı Roma'ya çağırdıysa da 1576'ya değin aklanmadı. Serbest bırakıldığında Minerva Dominiken Manastırına gönderildi ve 18 gün sonra orada öldü. " (ANA BRİTANNİCA) Carranza öteki kurbanlar gibi yakılarak öldürülmemiş­ tir ama, sonuçta onun da ölümünün sorumlus u Engizisyon canavarını yaratan , korktuklan ölçüde saldırgan­ laşabilen çıkarcı ve ikiyüzlü uşakla rdır. Carnesecchi Pietro, (1508-1567) Reform h a reketlerine yakınlık duyması bu İtalyan hümanistinin yaşanımı yitirmesine neden olmuştur- Pietro'nun suçu mezhepçiliğe karşı çıkmasıdır. Dini daha ılımlı ve olumlu olarak yorumlamanın yamsıra Luther'in öğretisini benimsemekle de ikinci b ir suç daha işlemiştir. 1546 yılında Fransa'ya kaçarak Enkizisyon'dan kurtulmuştur. Papa IV. Paulus'un kendisini Roma'ya çağırmasına karşın bu çağrıya uymaırnştır. Ancak 1558 yılında gıyabında mahkum edilmiştir. Pietro IV. Paulus'un ölümünden sonra bağışlanmıştır. Bunun üzerine 1559'da Roma'ya dönmüştür ama. Papa V. Pius döneminde Engizisyon yeniden işletilmiştir. Pi etro Frolansa'ya kaçarak kurtulduğunu düşündüğü bir anda koruyucusu 1. Casino de Medici tarafından ele verilmiştir. Boynu vurduralarak öldürülen Pietr o'nun cesedi yakıl­ 1

mışbr.

Roger Bacan: Bilimde deneysel yön temi öneren bu bi-

105


lim adamı , aynı zamanda Albertus Magnus ve Aquıno1u Tomas'a yÇ>nelttiği eleştiriler nedeniye Oxford'da ders vermesi yasaklanır. Görüşe. düşünceleri nedeniyle yargılanır ve on beş yıl hapis yatar. Jan Hus: Prag Üniversitesi Ilahiyat bölümü mezunu olan Hus verdiği vaazlar nedeniyle 1410'da Prağ başpsi­ koposu Zbyn ek tarfından aforoz edilir. Bu s ırada Papalık maka nunda üç ayan papa bulunmaktadır. Hus . kilise adamlarının lüks yaşamlarını terkederek ağırbaşlı bir yaşam sürdürmelerini ister. Ayrıca yaşana.o sürtüşmeler sonu cunda İsa'ya uymakla yükümlü olduğunu ileri sürerek papaya uymayı redetrne noktasına ulaşır. Papa k endisini mahkum etmekle tehdit etmesine karşın; vaazlarını vermeğe devam eder. Papalık sorununu çözmek için toplan an lfonstans Konsili, 28 Kasım 1414'd e Hus'u tutuklatır. Yaptıklarının yanlış olduğunu k:abuletmesi istenir kendinden. Hus bu talebi geri çevirir. 6 Temmuz 141 5'te odu n yığın ları üzerinde yakılır. Bu olayadan sonra AJmanla r 'la Çek.ler 'in arası açılır. ve (1419- 1436} yıllarını k a p sayan Hus savaşları yaşasınr. John Bıddle: (1615-1662) Baba-Oğul-Kutsal ruh ü çlem esine karşı çıkması nedeniyle; 1645- 16 48 - 1652 - 1654 yıllarında yargılanarak tutuklandı. Bu tutuklanmalardan sonra eserleri yakıldı. Buna karşın görüşlerini savunmaya devam edince. 1662'de Londr:a'da tutuklandı ve 100 sterlin para cezasına çarptırıldı. Bu cezayı ödeyemeyin ce h apse atıldı ve hapisteyken öldü. David Feren ce: (15 10- 1579) Baba, Tanrı, Oğu l ve Kutsal Ruhun Yanlış ve Doğru Birliği Üzerine adlı yapıtın sahibidir. isa'ya tapınmayı reddetmesi nedeniyle tutuklanaralc, küfür su çlaması ile yargılanmıştır. Ömür boyu hapse mahkum edilerek hapse konmuştur. Ayıu yıl hapiste ölmüştür.

İnancını yaşamından önemli görerek yaşamaya çalı­ şanları, yaşamını inancından

106

da değerli görmesine karşın


ikiyüzlülükle birinci gruba katılarak onları yön etenler (başka türlü duşünmek oldukça zor gözükmektedir) onları kendi ç ı karlarına alet ve kalkan olarak kullanırlar. Avrupa'yı Hırtstiyan Avrupa'sına dönüşti'lrme girişim

ve eylemleri. uzun bir süreçt farlth inançtan olan insanların ay1klanmasıru gerektlrmlştlr. l2 15'te topJanan La.taran ruhani meclisi Yahudiler'in toplumsal hayattan kovulmalanm t.aJep etmiştir. 1217'de Philippe Aguste Yah u dilerin ay mcı bir işaret taşınıalan emrini vermiş, 1248'de rx. Lois Parjs'teki bütün İbranice elyazmala rruu yaktırmış ve 1254'de Fransa Yahudilerini kovmuştur. İ spanya'da Kraliçe Navarra aynntıb bir formanla Yahudilerin yaparnaycaklan iş leri sı..ra lanıa.şt.ı.r. Bu fermana göre: " ... Yahudileri itham eden her kişi, mahkum ettirdiği yahudiye verilen para cezasının üçte birini alır. " (Jacques Attalı. 1492. Say, 47) Böyle bir kararın yaşa­ m1 yaşanılmaz hale getireceği kesindir_ 1492'yl haztrlayan süreç ve sonrası gelişmele rde Hıris­ tiyanlık önce bir kıt'a dini olarak dayaulmışur. "Avrupa başkalarının topraklarını fethetemeden önce kendi topraklarına sahip çıkmalıdır_ Çünkü onun toprağı aynı zamanda belleğidir de. Demek ki onları kovmak istemesini daha da meşru kılmak ü.zere, huistlyan olamayanları düşman veya canavar olarak göstermesi gerekmektedir. (Jacques Attah. Say, 156) Avn.ıpa'da Müslü m an ve Yahı.ıdilcre yöneltnen bu acı­ uıas ı z sa ldmlar, Avrupa'nm. lltristiyanlığın ve kilisenin güç l ülüğünden değı1. zayı.f bLr konumda olduğu iÇin; güçlü olma çabalanndarı. kaynaltlannıaktadır. xrv. yüzyıl orlafannda yaşanan büyük veba salgını sonrası doğan karı­ şıklıkl ardan kurtulmak için Yahudi katliamlan ve toplu kıymılı.1.r gerçekleşitirilm iştir. Aynı şı:klld e kendi insanları­ nı da (büyücülük ve cadıl ıkla) s uçlanan binlerce suçsuz insan yakılmıştır. Gün celi değiştirmeğe yôaelik olan bu ciavranışlar öte yandan zayıflığını ve güçsüzl üğünü örtme

107


çabasıdır.

Jacques

Attalı

1492

adlı çalışmasında

bu ger-

çeği şöyle saptıyor:

Roma kilisesinin saygınlığı 1492'de en alt düzeydedir: Vatikan'da papalık tahtında bir Borgia oturmaktadır, VIII. Charles onu suçlamaktan çekinmemektedir; Floransa ona. Napoli"yle zıtlaştığı bir toprak çatışma­ sında bir çözüm dayatabilmektedir saray ve katedrallerin masraflarının karşılanabilmesi için cennete kabul belgeleri ve görevler, parası olan herkese satılmak­ tadır. Portekiz Afrika'da, İspanya Amerika'da İsa 'nı adına katliam yapmaktadır. (Attalı. Say, 268) Yahudilerin 1492 yılında çıkarilan sürgün kararnamesinden sonra ispanya'dan kovulmaları tam anlamıyla bir katliama dönüşmüştür. Bu vahşeti Papaz Bernalde şöyle aktarmaktadır: "doğdukları yerleri terkeden küçükler ve büyükler, yaşlılar ve gençler yayan, atta, eşek sır­ tında veya arabada yola koyuldular: yolda onları bir çok kötü macera beklemekteydi, kimi düşüyor kimi kalkıyor, kimi ölüyor, kimi doğuyor, diğer bazıları hasta. düşüyordu ve onlara acımayan hiçbir hıristiyan yoktu. (Attalı. Say, 183) Sürgün kararnamesi özünde dinsel terörün yaptırıma bağlanarak devletler eliyle uygulanmasından başka birşey değildir. Tek tek bireylerin devletlere karşı yapabilecekleri birşey yoktur. Bu . ezenlerin de özgür olmad ığının t>n açık kanıtıdır. İleri sürülen iddialara gör e s ürgün öncesi 300 bin olan Yahudi nüfusundan geriye sadece 10 bin ld şi k al abi lmi ş tir. Sür gün i ş lemlerini gözelim altında tutmakla görevlendirilen Engizisyon insanları özellikle göçe zorlanmışlardır. Çünkü göçmek zorunda kalan insanlar varlıl<lanrıı çok u cu za elde n çıkarmak zorunda kalmış 1.rrdır. Bu dolaylı bir biçimde Yahudiler'in mal varlıklarına elkoymaktır. Çünkü bu insanların beraberlerinde götürebilecekleri şeyler belirlenmiştir yaşanan koşullarda değer­ li sayılan hiçbir şeyi götürmelerine izin verilmemektedir.

108


Ayrılanlar

için bu sorunlar varken "Yakalananlar? Ya

başka

yönlere gidenler? Kalanlar en bahtsız olanlarıy­ dı. Hırlstiyanlığı kabul ettiler ama Buistiyanları inandıramadılar. İşte o zaman englrlsyon devreye girdi.

en feci cinayetleri lşlemeğe Engizisyon, Hıristiyanlığını gerçek saymadığı masum insanların ruhunu kan ve ateşle kurtarıyordu. Bazen de bu masum insanlar varlıkları ellerinden .alın­ mak için yokediliyordu. Ne çıkar? Amacı kutsal kilise onayladıktan sonra" (500 Yıl Vakfı Broşfuü) Bu acı ­ lı günle rinde onlara uzaklardan bir yardım eli uzanmıştır. Bu Türk toplumunun dost elidir. Osmaıılı topraklarına gelen Museviler huzur ve barış orta mınd a özgürlüklerine k.avustular. Ilıristiyan1aşatınlmak istenen Avrupa·cta Yahudilerin ardından Müslümanlar gündeme gelm!slir: Morisco 'lar. İspanya tarihinde inançlarını gizleyerek vaftiz edllmeğe razı olan ama is1am ibadetini sürdüren Endülüs müslümanla.rı. Müslüman egemenliğindeki İspanya '­ nın Hıristiyanlarca yeniden ele geçirilmesi sırasında Aragon (1118). Valencia (1238) ve Granda' da (1492) teslim olan müslümanlara (Mude jar) antlaşma uyarın­ ca genellikle din özgürlüğü güvencesi tanınmıştı. Ama 15. yüzyılda Hıristiyan yöneticiler Müslümanları din değiştirmeye zorlamaya başladılar, kelam ve fıkıh kitııplarmm yakılmasını emrettiler. 1502'de başkaldı­ ran Müslümanların çoğu vaftiz ile sürgün arasında bir seçim yapmaları istenince çoğu vaftiz oldu, ama gizlice İslam ibadetini de sürdürdü. 1526'da bu kez Aragon ve Valancia Müslüm.AA{arı din değiştirmeğe zorlandı. Bu tarihten sonra İspanya' da İslam resmen yasaklanDin

adına, Tanrı adına

başladı.

0

dı.

(. . )

II. Felipe 1566'da

Grandalı Morisco ·ıann

dillerini,

geleneklerini ve giyimlerini yasaklayan bir ferman çı­ kardı. (...} Siyasal ve dinsel direnişlerini sürdürdükleri

109


için 22 Eylül 1609 yılında yurtdışına göçettirilmeleri yönünde bir ferman çıkarıldı. Sınır dışı edilmeleri beş yılda tamamlandı. Üç yüz bin dolayında Morisco daha çok Cezayir, Tunus ve Fas'a yerleşti ama buralarda da birer yabancı öğe olarak kaldılar." (ANA BRİTANNİCA) H1ristlyanlığın Avrupa dini olarak d insel terör u ygu lamalarıyla k abu1ettirilmesinden sonra 1492'nin ardından gelen süreçte aynı dinsel terör yeni sömürgelere de taşın ­ mıştır. Attalı bu gerçeği şöyle v urguluyor: :·Anıerika'ya toplam olarak beş yüz bin civarında kişi gitmiştir. Amerika'ya 1493-1600 arasında gelen elli beş bin göçmeni kapsayan bir inceleme bunların coğrafi kökenlerinin belirlenmesine izin vermektedir. %39,6 Andaluçyalı , % 16,66 Extramanduralı, %28 ,5 Kastilyalı . Yahudilerin, müslümanların , converoların, ç ingenelerin, sonra da 1559'dan itibaren protestonlann Amerika'ya gitmeye hakları yoktur. Engizisyon bütün bunlara rağ­ men 1569'da Amerika' da da kun:iımuştur. Uma engizisyonu 1570-1635 arasında, altmış ikisi Portekiz asıllı seksen dört kişiyi gizlice yahudilik yapmaktan ötürü mabkulll etmiştir" {Attalı. Say, 240) Yeni ülkelerin keşfi din zorbalarına ve yağmacıların a yeni ola naklar sağlamı ştır. İşgalciler, işgal ettikleri ülkelerin m adenlerini, inanç larını, kültürle rini ve yaşaml arını da yağmalaınlş lard ı r: " . .. Hispanola adası tek gerçek soykırırmn alanı olmuştur. Gayriiradi soykırım : m ikrop istilasının hızlandırdığı bir yokoluş tan kimsenin çıkarı yoktur. Colombus g eldiğinde nüfusu iki y ü z.bin olan en düşük tahmine göre ada, 1510' da yüzyılın yalnızca elli bin ve 1540' da bin kadar kişiye sahiptir. XVI ortasında buraya şekerkamışı ekilince, hep daha fazla köle gerekece k ve bunlar Afrika'd a n ithal edile c e kle r dir. Bir ton şeker bir emekçinin hayatına malolacatır." (Attalı. Sa, 235) En gizisyon geçtiği h er yerd e kanlı ayak izlerini bırak-

110


mıştır.

Egemenlerin dini ve dinin egemenleri elele vererek ve insanlığın üstüne yürümüşlerdir. Tek amaç~ lan kazanmak ve daha da çok kazanmaktır. Bu hırslarını gerçekleştirmede dini bir araç, olarak kullanmışlardır. Jacques Le Goff, Ortaçağda Entellektüeller adlı çalışma­ sında bu gerçeği şöyle vurgulamaktadır: Soylulukla uz.:. insanların

taşma içinde olan ruhban şimdi nyla uyuşmaktadır. Feodallerle

de ticaret kodamanla-

birlikte 1.lluyan kilise, tüccarlarla birlikte havlamaktadır." "Goliardlann Roman dilinse yazılmış grotesk öykülerdeki zihniyeti taşıyan yırtıcı taşlamaları hayvan haline sokulmuş rubmandan oluşan bir dekoru geliş­ tirmekte, toplumun ön cephesinde, ruhbanın fahişeli­ ğinin meydana getirdiği bir dünyayı ortaya çıkarmak­ tadır. Papa-aslan herşeyi yutmakta, piskopos-dana obur bir çoban olarak otu kuzulardan önce yolmakta onun başdiyakozu avı ortaya çıkartan bir vaşak olmaktadır; dekanı ise bir av köpeği olup diğer kilise görevlileriyle, yani piskoposun avcılarıyla birlikte onlara tuzak kurup yakalamaktadır. Goliardcı edebiyata göre "oyunun kuralı" böyledir." (Jacques Le Goff. Agy. Say, 51)

Bu oburlar

sadece Avrupa emekçilerinin yagönüllerinin istediği gibi tüketmekle kalmayıp, sömürgelerden yağmaladıkları tüm değerleri de zevk ve sefada tüketmişlerdir. Avrupa'ya sömürgelerinden yağmalanarak aktarılan değerli madenler ve altın genel bir refah düzeyinin yükselişine neden olmak yerine, enflasyon ve hızlı fiyat artışlarına neden olmuştur. Bu ise sefaletin geniş kitlelere yayılmasının ,da nedenidir. Özellikle de İspanya ve Portekiz'de. Çünkü dışarıdan yağmalana­ rak aktarılan değerler yatırıma dönüştürülmemiştir. Bu zenginliğin büyük bölümü soyluların göz kamaştıran lüks yaşamlarının finansmanında ve aynı nedene bağlı olarak dışarıdan yapılan mal ithalatı ve askeri harcamalarına topluluğu

rattığı değerleri

111


gitmiştir. Yağmalanan

böylece

Yeni

dünya'nın

zengin kaynaklan

tüketilmiştir.

Alışılmış yaşamın

s ürdürülmesi geruş yığınların d en ezorunlu kılmıştır. Baskı aracı olarak dinsel terör acımasızca uygulanmıştır. insanlar olmadık şeylerle su çlanmışlardır. Özelllide d e k adınlar "Ca dıhk" . "Büyücülük" suçlamalarına muhatap olmu ş, s onunda da Engizisyon mahkemeleri kararıyla ya n an odun yığınları üstünde canvermişlerdir. Kadınların tüm suç u ve günahı erkek 'e gemen toplumla rda, erkeklerden farklı bir vücut yapısına sahip olmalarıdır. Bu farklı beden, farklı yapı günahın kaynağı olarak algılanmakta tim ve

baskı altında tutulmalarını

dır.

Kilise kitleler ü zerindeki egemenliğinı ko ruma k . sürdürmek ve pekiştirmek için ön ce büyücülüğü din dışı saymıştır. S onra da karşıtlarını bü.yü c ülükle su çl a mıştır. Büyü c ü lerin şeytanla ve kötü ruhlarla işbirliği yaptlğı ileri sü rülmüştür. Bu görüş kilisenin çaba ve baskılarıyla uzun s üre toplumda kabul gö rmüştür. Aynı zam a nda bü yü cül ük "lı eretiklik" olarak kabuledilmiştir. H ıri stiyan yazarlar ise büyü cülüğü paganlı ğm b ir kalıntısı ola rak d eğerlendirmişlerdir.

Büyünün ·ak ' ve 'kara' olarak iki t ürü nün olduğu k a buledilir. Kara büyü kötü. ak büyü ise iyi sayılır. Çünkü a k büyü ya k ötü büyüyü etkisiz hale getirme k Jçin yap1lır ya da simyacılar ta rafından ya pıldığı kabuledilir. Avru pa 16 . ve 17. yüzyıl b oyu nca. cadı avlarıyl a birlikle IJüy ü cüleri de birlikte yargılamış ve yakmıştır. İslam di ninde d e büyü cülük yapmanın günah olduğu ; Bakara (101 - 102), T aha (6 9) ve Maide (90) surelerinde açıkça ya.saklanmış tır. Anca k HıristiyanJıkta old u ğu gibi yakma veya yol\.etme gibi bir yaptırıma bağlanmamıştır. Oysa l !ıris­ tiyanlıkta 1320'de çıkartılan papalık bildiris iyle büyücülük ve cadılık h e retil<lik olarak kabul edilmiş, bu gibi s u çlarnalann muhatapları Engizisy onda yargılanmışlardır.

112


Ayrıca

Engizisyon mahkemeleri insanları, büyüc üleri ihbar etmele ri için teşvik etmişlerdir. İhbarda bulananlar mahkeme nin korunmasına alınacak ve altı ayhk bir süre için tüm günahtan bağışlanacaktır. Böyle bir talep ve teş­ vikin dinle. mantıkla, dahası insanlıkla bir ilgisinin olmadığı k esindir. Çünkü böyle bir yol açıldığında kimlerin suçl anacağı hiç belli olmaz ama, zen ginler kendilerini koruma ve savunma önlemlerini alabileceklerinden yine de en çok canı yananlar yoksullar olacaktır ve öyle de olmu_ş­ tur. Büyücülüğü n belirtileri şöyle sıralanmaktadır: Birden zengin olma, dinine aşın düşkünlük. sık sık konut değiŞ­ tir:rbe, yaşlılık, delilik ve hasta lık. Bu gibi belirtiler en sı­ radan ve en ilgis iz insanlann bile suç lanabil eceğini göstermektedir. Özellikle: çekememezlik, miras davaları, arazi uyuşmazlıkları gibi nedenler ihbarların artmasm a n eden o lmaktadır. Üstilik bir de Engizisyon ihbarda b ulunanlara cenne t vaadinde bulunuyo rsa ... Sıradan ve arkasız bir kişinin büyücü olduğu ihbar edildiğinde , bu kişinin işi bitmiş demektir. Çünkü yapıl an testler sonucunda suçlanan kişi test sırasında ölür ise aklanmaktadır. Eğer ölmezse o zaman da büyücu olduğu kanıtlanmış sayılmaktadır. B öyle bir kapandan kurtulmanın olanağı yok. S u çlanan kişi ç ırılçıplak. soyuluyor v e k endisine bir duayı okuması emrediliyor. Eğer içinde bulundu ğu koşulla r n eden iyle şaşırır veya dun-ı lrnarsa bu onun büyücü o ldu ğu yolund a ilk k a mt 'ola r ak kabulediliyor. En önemli olan ise s u çlunun s uya a tılm asıdır. Eğer yüzer ise. b u şeytanla işbirliği yaptığının kanı tıdır ki. artık onu ~raJolm aktan hiç kimse kurtaramaz. Yok eğer yüzemez de boğulur ise, o zama n suçsuz olduğu kamtlan nuş ol ur. 1450 ile 1550 yılları arasında sadece Almanya'd a bu şekilde u ygu1amalar sonucunda büyücülükle s u çlanarak yalaJan insan sayısı 100 bini geçmektedir. Bu konuda bir yargıcın başından geçenler oldukça ilginçtir:

113


"Treves üniversitesi rektörü ve Seçici Prensli Mahkemesi başyargıcı Flade'in sayısız büyücüyü mahkum ettikten sonra, içine bir kurt düşmüş onların işkence­ ye dayanamayıp suçu üzerlerine almlş olabileceklerini düşünmeğe başlamıştır. Bunun sonucunda büyücüleri mahkum ederken gönülsüz davranmaya koyulunca, ruhunu şeytana satmakla suçlanmış, büyücüler gibi, suçu üzerine almış ve 1589 yılında önce boğulup sonra yakılmıştır." (Bertrand Russel. Bilim ve Din. Say, 66)

Bu örnek o dönemlerde insanların ne ile karşı karşıya olduklarını göstermesi açısından oldukça ilginçtir. Engizisyonun eline düşüp de sağ kurtulmak olanaksız gibidir. Benzer bir örnek de bir belediye başkanına aittir. Jean Junius öldürülmeden önce kızına ya2dığı mektubun son bölümünde şunları yazmaktadır: "( ... ) Cellat beni hapse götürürken dedi ki, size yalvarırım bayım. Tanrı aşkı­ na doğru-yanlış birşeyler itiraf edin. Birşeyler uydurun çünkü bundan sonra uğrayacağınız işkencelere nasıl olsa dayanamayacaksınız. Dayansanız bile yine kurtulamazsınız. Çünkü büyücü olduğunuzu kabuledinceye dek işkenceler birbirini kovalayacaktır." (Sibel Özbudun. 8 Marttan 8 Marta mı? Say, 124) Tanrı adına, kilise adına uygulanan yöntem bu olunca insanların ne kadar çaresiz oldukları daha açık olarak görülebilir. Çocugu olan erkek veya kadın büyücülükle suçlanarak yakılırsa, onun çocukları da öldürülürdü. Çünkü ileride intikam almalarından korkulurdu. Büyücülerin yakılması, onların ruhlarının geri dönmesini engellemek ' için uygulanan bir önlemdi. Herhangi bir nedenle biraz yumuşak davranmaları gereken bir suçlu sözkonusu olduğunda, önce kafası kesilir, sonra da yakılırdı. Zaten ölmeden önce suçlanan kişilere uygulanan işkenceler insanı insanlığından dolayı utandırmakta ve tüylerini diken diken etmeğe yetmektedir:

114


''.Gerilme, parmak kelepçesi, kerpetenle burulma, kor halinde kömürle parmakları yakma (Metz'de), buzla kaplı odaya kapatılma (Avignon'da), tırnaklar arası­ na demir sokma, pis yiyecekler ve her çeşit ateş iş­ kencesi (tormentum ignis) kızdılımış demirle dağla­ ma, tabanların yağlanarak yakılması vb. vb ... " (Agy. Say, 128) Her anıldığında lanetlenep insanlık düşmanı Naziler 6 milyon Yahudi'yi fırınlarda yakarak yoketmişlerdir. Fakat fırında yakma işleminde Naziler İspanya Engizisyonunun ardılları sayılabilirler. İnsanların mutluluğunu savunması ve sağlaması gereken din, onların yaşamlarını çekilmez hale getirmiştir. Ya da din adına hareket ettiklerini söyleyenler, insanları aşamayacakları yasaklarla kuşatmışlar­ dır. Yasaklarla doldurulmuş bir mayın tarlasında insanların mutluluğun yolunu bulabilmeleri olanaklı mı? Dinsel terör gerçek anlamda bir laikliğin olmadığı her toplumda uygulanmıştır. Birçok kez farklı biçimlerde ifade etmeğe çalıştığımız gibi sorunların olduğu toplumlarda uygulanmaştır. Durağan bfr yapıya sahip olan din dinamik toplumlarda sorunlara nesnel çözümler üretmekten uzaktır. Üretilen öznel çözümler ise, öncelikle insanı ve insanlığı yadsımaktadır. Örneğin, çiçek aşısı din adamlarının protestolarına denetlen olmuştur. Gerekçe ise; "Tanrı'nın cezasından kaçma girişimi" olarak nitelendirilmiştir. Bu davranış ve tepkiler, insanların insanca yaşmnabrı ve muildukl::ı.nnırı yaclsındıgının kanıtıdır. A.ym ç;ckilde Ladm~ann dogum sırasında acı çekmeleri I-lavya' nın ilk günahının bedeli olarak yorumlanmaktadır.. Cadılık ve büyücülük suçlamaları genellikle belli bir inanç şemsiyesi ardından yapılmaktadır. Yani dinsel bağ­ nazlar veya tutucular dini "\"C inançları savunma adı altın­ da bu gibi suçlamaları gündeme getirmişlerdir. Salem Cadılık davası böyle bir mantığın ürünüdür. Bir zenci ve birkaç kadın. günah keçisi, olarak seçilmişlerdir. zaten tek

115


tanrılı

ya yoksayılmiş ya da onlara hiç Bu nedenle de kadınlar en kolay suçlanabilecek konumdan kurtulamamışlardır. 11 .. Ondördüncü yüz yildan başlayarak kadın kötülüğünden korku çılgınlık boyutlarına ulaşır. Üç yüzyil boyunca Avrupa'da milyonlarca kadın "cadı" oldukları gerekçesiyle korkunç işkencelerden sonra başı kesilerek ve yakılarak yokedilir. Toulouse'da bir günde 400 kadının yakıldığı söylenmektedir. Cadı avlarını yöneten rahiplerin el kitabı Maileus Malificarion (Şeytan'­ ın Çekici) a göre, cadıların suçları şunlardır: "Erkeklerde olağanüstü şehvet duyguları uyandırmak, erkekleri hayvana çevirmek, erkekten olma çocukları kadınların karnında öldürmek, bu çocukları kadınlara düşürtmek, düşen çocukları şeytana sunmak." Cadıların şeytanla cinsel ilişki kurduklarına inanılı­ yordu. Örneğin İtalya'da, gece kocası tarafından dürtüldüğünde uyanıp sevişmeye başlamayan kadının, o sırada ruhunun şeytanla sevişmekte olduğu için kocasına cevap veremediğine ve dolayisıyla cadı olduğuna hükmediliyordu. Ama cadıların en büyük suçu kadın­ ların kolay doğum yapmasına ya da çocuk düşürmesi­ ne yardımcı olmalarıydı. O sıralarda erkeklerin kadın vücuduna tam teşekküllü küçük bir insan olan bir"homunculus" yerleştirdiğine inanılırdı. Kiliseye göre erkek bu homunculus'u tanrının emirleri gereği kadına doğum sancısı çektir'mek için, kendisini baştan çıkar­ dinlerde

kadınlar

değinilmemiştır.

nıış olmasının

kadının

ceremesi olarak koyuyordu. bu yüzden

bunu doğurmasını engellemek ya da doğurur­ ken acısını hafifletmek günahtı (Yapıt-Sayi 9. Şubat. Mart 1985 Tahire Koçtürk) Kadınlara karşı bu şekilde asılsız ve temelsiz görüşleri sahip olan erkek egemen toplumların Salem Cadılık davasındaki mantıksız ve tutarsız tutum ve davranışlarını yaqsımamak gerek:

116


"Salem

Cadılık Davası (Mayıs-Ekim

1692), Ameri-

ka'da Massachusetts'teki Salem kentinde cadılıkla suçlanan 19 kişinin asılmasına, birçokla.rınuı da baskı görmesine neden olan bir dizi davaya verilen ad. Soruşturma Batı

Hint

Adalarından

Tituba

adlı

bir köle-

nin anlattığı Vudu öykülerinden etkilenen bir grup küçük kızın şeytanın ruhlarını ele geçirdiğini öne sürerek Tituba'yJa birlikte üç Salemli kadını suçlaması üzerine başlatıldı. Din adamlarından cesaret alan böl-

ge yöneticilerince bir mahkeme kuruldu.(. .. )Yoğun

biı:

baskı ortamında

sürdürülen soruşturma sırasında, çok sayıda kişiye , bu arada Vali Willia.m Phips'in karısına bile cadılık suçlaması yöneltildi. Yürütülen davalar bir kaç ay sonra kamuoyunun artan tepkis i üzerine durduruldu. Yasama Meclisi 17 Aralık 1696'da davaları kı· nayan bir kararı onayladı . Sewall 14 Ocak 1697'de yargılamaların adJJ olmadığını açıkça kabul etti.(ANA BRİTANNİCA)

Samuel Sewall davanın yargıclarmdan b iri. Bu itiraf duygusal yaklaşımların n e denli tartışmaya açık old uğu­ n u gost rmektedir. Burada din adına yapıları su çlamanın tutarlılığı tartışılabilir. Ancak inançlarından dolayı bazı insırnlann yargılanması herşeyden önce ina nç özgü rlüğü­ nün ihlal edllmesidir. Dahası, temel insan h aklarının yok sı:ıyı lmasıd'ır. Tüm inançların tek inanca endekslenmesi gereks iz o l du ğu kadar da tutarsı z dır. Salcm Cadılık Davasında. eğer işin uc u yö ne ten ve yargılaya nlara dokunnıasayclı daha çok insan haks ız yere: insaı ılık d1 şı yöntemlerle yaşamlarını yi tirebüirlcrdi. İnanç kuraJJannı yaşam gerçeklerirıln önüne koyanlar ö ncellkle tutucu \'e gerici olmak zoru ndadırlar. Dahası. buna mahkumdurlar. Çü nkü , durağaııla değişken ancak tek bir anda ve sadece bir noktada kesışcbUirler. Bu n oktadan uzaklaşmak, çelişki ve çat.ışmalanıı da ba.şlangıcı olur. Geçen her an makasın açılmasına. ayn ı zamanda çe-

11 7


lişkilerin boyutlanarak çatışmaların ivme kazanmasına neden olur. Bu gelişmenin doğal sonucu olarak baskı ve şiddet kaçınılmaz hale gelir. E n gizisyon yaşanan koşulların kaçınılmaz bir ürünüdür. Etkili olduğu süreçte dinsel terörü tüm kitlelere ama, özellikle. de yoksul emekçi kesimlere uygulamıştır. Uygulamalara ilişkin kayıtlar, tutulan kurumla rca yok.edildiğinden günümüze fazlaca belge kalmamıştır. Ancak in sanlık tarihine geçen ünlü kişilere ilişkin uygulamalar, insanlığın belleğinden silinmemiştir. Kiliseler dışınd a farklı kaynaklar bu gerçekleri günümüze dek ulaş tı.muşlardır. Bu i nsanlık ayıbı uygulamaları gerçekleştiren aracı kurumlar kapatılarak ortadan kaldı.rılmı şlard ır. Ancak aracı kullanan kurumların t ümü hala ayakta durmaktadır. Belirli bir sür eçte Engizisyon aracım kullananlar, yaşa dığı­ mız günlerde ihtiyaç duydu klarında yeni k urumlar olu ş­ ttırnıaktan geri durmayacaldardır. Bu ise, dinsel terörün akıl ve mantık egem en oluncaya dek süreceği anl amına gelmektedir. Engizisyon m ahkeıneled yüzyıllarca insanlığın tepeslnde '"Demokles'in Kılıcı"" gibi salınıp durmuş tur. Sadece farklı dinlerden olanlar degH, kendi insanlarından olan düşünürl er. ayd ırılar ve yazarlan n yanısıra, büyücü diye nitelenen veya suçlanan in s anlar ve cadılılda suçlanan kadınlar ac1masızca yokedilmişlerdir. Bu dinsel terör b ir gele n ek olarak ası.rlarca sürdürülmüş ve günümüzde farklı biçimlerde de olsa s ürdürülmekt edir. Örneğin Salman Rüşdü yazdığı bir k itapta n dolayı şeriat hükümleri uyaruıca Humeyni tarafından ölüme m a hkum euilmiştir. Teslime Nesrin yurt dışın a kaçarak yaşamını kurtarabilmiştir. Keneli a dına ve konu muna göre Tan rı adın a hü kiiın üretmenin lul~u-lılıgınrn tartışmaya açık olduğu kes indir.

11 8


DÜNYA GENELİNDE DİNSEL KABARMANIN NEDENLERİ

Her din yalnızca ona inananlar için gereklidir btına karşın laiklik tüm insanlar için kaçınılmazdır. (FERHAN ERCAN)

hkel toplumlardan günümü ze gelinceye d ek sorunların her ortamda ya yeni bir din ortaya çıkmıştır ya d a m evcut olan dinin yandaşl arında dine yönelme hız­ la artmıştır. Yani dinle nesnel çözümü olmayan sorunlar arasınd a bir ilişki mevcuttur. Böyle olunca din sorunlu toplumlarda, sorunları çözmek savıyla orta.ya çıkmakta veya kabarma sürecin e girmektedir. Bu s üreler ya fiilen m evcu t sorunları b elirli ölçülerde Çözm ek te ya da mevcut d urum veya s istemden hoşnut olmayan kitlele ri hıristi­ yanlık.ta olduğu gibi öte dünya ~mutluyla pasifize etmektedir. Aslında bu bir çözüm değil, çözüm adı altında olası çözü m lerin ertelenmesidir. Bu oyalamaca ise. sorunların daha da kron)kleşmesine neden olmaktadır. tran'da mollaların yönetimi geniş katılımlı bir•halk harek etiyle devralmasından sonra Oitadoğu'da ağırlığını hissettiren dinsel etkinlik dalga dalga yayılmaya başlamıştır. Kuşkusuz dünya gen elindeki dinsel kabarmanın tek etkeni veya belirleyicisi bu değildir. Ancak dünya gen eli bir beden olarak düşünülürse; belirli bir bölgesinde, yani insanllğın bir u zvunda rahatsızlığın olduğu ve d evrimsel bir cerrahi müdahalenin yapıldığı söylenebilir. Ancak, İran'daki gelişmele­ rin bir pozitif devrim olup olmadığı da tartışılır. Çünkü mollaJar sad ece büyük toprak sahibi olmanm. dışında halktan zekat ve bir tür vergi olan ~Hums'u d a topla maktaydılar. Yani m ollalar İran'da toprak sahibi, varlıklı bir kesiml oluşturmah."taydılar. Ne zaman ki Şah mollaların yoğunla.şhğı

119


sırtından toprak reformunu yapmaya kalkıştı, işte o zaman m olllar geniş kitleleri ayaklandırmaya yönelruler. Mevcut varlıklarını korumak için sokağa döktükleri kitle, darbe sonrasında da sorunları çözüm bek1eyen kitleydi. Yeni yönetim halkın s.orunlarını çözeceği yerde, önce "TUDEH" yanlılarını yokettiler. Oysa o insanlarla aynı ceph ede omuz omuza savaşmışlardı. Yani ihtilalin çocuklarını yediğine" birkez daha tanık olunuyordu. Ama mollalar böylece söz verip de yerine getirmeyecekleri şeyler için kendilerini böylece güvenceye alıyorlardı. Sonuçta sokağa döküp de omuzlarına basarak iktidara elkoydukları kitleler için hiçbir şey yapmadıkları gibi, sorunlarını daha da ağırlaştırdılar. Yoksul ve çaresiz insanlar için yaşamı daha da çekilmez hale getirdiler. Özellikle de kadınlar tüm haklarını yitirerek bir köle konumuna .itildiler. 1960'lı yıllarda ve sonrasında İslam ülkeleri kendi koşullarının ürünü olmayan programlar sundular insanları­ na. Bu programların gerçekleşitirilmemesi kitlelerde umutsuzluk ve düş kırıklığı yaratmıştır. Özellikle genç nüfustan oluşan İslam ü lkelerinde bu umutsuzluklar ve güvencesiz bir gelecek korkusu kitleleri öznel çözümlere yöneltmiştir:

" ... Papa il. Jean Paul'ün ziyaretleri sırasında halle biçimde karşılanmasıyla Polonya' da ( 5 milyon kişi karşıladı) İdanda'da (ada nüfusunun üçte biri onu görmeye gitti} ABD'de (kabul merasımle­ ri astronotlarınkini geride bıraktı}, Meksika'da (geçtiği yollarda 3 milyon kişi b,irikti), (. .. )Dinin bu yeniden canlanması, birçok Batı ülkesinde evangelizmin, fundamentalist (dini akidelerde aşırı tutucu-ç.) dinlerin, çeşitli mezheplerin ve tinselciliğin (spiritualizm) etkisinin hızla artmasıyla Sovyetler Birliği ve Çin de dahil, Doğunun çeşitli sosyalist ülkelerinde ise dinin yeniden canlanmasıyla kendini gösteriyor... (Andre Gunder Frank, Genel Bunalımın Dinamikleri. Say, 133,134)

tarafından yiğınsal

120


1980 yılında Polonya'da Edward Gierek hükumetini deviren grevci işçiler üzerindeki Papa'nın etkisi yadsına­ maz. Hiç kuşkusuz o süreçte yaşanan bunalımın bir sonucu olarak.. Pak.istan'da Ziyaül Hak faşist diktatörlüğü­ nü şeriata dönüştürerek pekiştirdi. Aynı süreçte İran'da mollalar yönetime elkoydu. Türk.iye'de 12 Eylül darbesi yapıldı ve darbeci generaller Atatürkçülük adı altında dinsel cemaatlerin liderleriyle gizli pazarlıklar yaparak onlara hay al edemeyecekleri ödünler verdiler. Oysa dinsel grupların düzenlemiş oldukları Konya Mitingi darbenin ı;erekçerindendi. Afg;anis tan'da Sovyet işgaline karşı koyma s ürecinde din ön plana çıkarıldı ve bu nedenle yoğun çevresel destek sağlandı. Maddi deteğin yamsıra İslamcı savaşçılar da direnişe katıldılar. İslam ülkelerinin dinsel grupları için Afganistan bir etkileşim, dayanışma ve militanlaşma sürecine katkıda bulundu. Buradan ülkelerine dönem eğitimli kadrolar ülkelerinde dinsel terörün örgütleyicisi ve uygulayıcısı oldular. Sovyetelerin henü z parçalanmadığı bir dönemde Pentagon ve CIA patentli "Yeşil Kuşak" projesi bir yandan Sovyetlerden gelebilecek komünizm yayılmacılğını önlemek, öte yandan Müslüman ülkelerin iç sorunlarında demokrat, ilerici ve yurtsever güçlere karşı kullandılar. Bu gerçeği Mehmet Metiner Sosyalist Zemin dergisinde (1987-Mart) "İslamcılar ve Sosyalistler" başlıklı yazısında bir özeleştiri niteliğinde, yüreklice şunları söylemiştir. "Açık aç,ık şunu diyorum: ABD emperyalizmini protesto etmek üzere Taksim'de toplanan sosyalistleri bastırma işi ne yazık ki nüslüman kitlelerle yapılmış­ tır. Müslüman kitleler dini duygular tahrik edilerek ve yanlış yönlendirerek sokağa süriilmüştür. Bu açıkçası bir provovakasyondu." (Ruşen Çakır. Ayet ve Slogan. Say, 149) Benzeri provokasyanlarla birçok kabaran toplumsal dalga şiddete dayalı olarak söndürülmü ştür. Bilinen bir

121


gerçek var ki, hiç gözardı; edilmemeli; bir canavar yaratı­ labilir ama, yaratıcısının da yaşam güvencesi kalmaz. Devletler tarafından zaman kazanmak amacıyla bavşvu­ rulan bu yol birçok. ülkede dinsel akımların gelişmesine neden olmuştur; " ... Hindistan'da, Malezya'da, Filipinler' de Endonezya'da vb. Anlamlı bir biçimde yeni islam hareketi her yerde genç· kuşaktan yandaşlar buluyor. (... ) Kısmi kuramların bunalım içindeki bu gerçekliği çözümlemede ve bununla bağlı olarak, (dünya bütünü olmasa bile) dünyanın çeşitli yerlerindeki politik pratiğe yol gösterecek ideolojilerin yetersizliğinin açıkça artması ve giderek açıklığa kavuşması alternatif bir kuram ve ideolojinin gerkliğini dayatıyor." (Ande Gunder Grank. Genel Bun. Din. Say, 134/135) Net ve açık olarak görülen o ki, lıızlı teknolojik gelişme­ lere karşın insanların refah düzeyi (genel çoğunluğun} her geçen gün artacağına; yoksulluk her geçen gün daha çok artıyor. Mevcut yönetimler somut çözümler yerine vaadler ve boş umutlar üretiyorlar. Bu da belli bir süre kitleleri oyalıyor, ta ki beklenti sınırlarını aşıncaya dek. Bv sınır aşılınca da el yordamıyla sorunlarını çözmeye yöneliyorlar. Bu ise dinsel tercihleri ön plana çıkarıyor. Sonuçta da dünya genelinde tüm dinlerde kabarma görülüyor. Bu gelişmeler aynı zamanda dünya ekonomik krizinin varlığını göstermiş oluyor. Emp~ıyalizmin ulaşmış olduğu düzeyde kaçınılmaz olarak gözüken bu krizden çok gelişmemiş olan ülkeler etkilenmektedir. Bu grup içinde Müslüman ulkeleri çoğunluğu oluşturmaktadır. Bu nedenle de islami gelişmeler daha çok iyme kazanmaktadır. Bunun nedenlerini ana başlıklar halinde şöyle sıralama olası: Sözkonusu ülkelerde doğurganlık oranının yüksek oluşu. Bu ülkelerde genç nüfus çoğunluğu oluşturmaktadır. Bu dinamik genç nüfusun varlığı, şiddete dayalı toplumsal değişim taleplerini dayatmaktadır. Özellikle de kaos ortamlarında.

122


Sınıfsal konumları açısından bakıldığında bu tür radikal hareketler içinde yer alan genç insanların kökende kır ve kent yoksulları oldukları görülür. Yani bunalımdan en çok bunalan kesimler. Bu kesimlerin çözüm olarak uygulamayı planladıkları dinsel ideolojibaşlangıç için yeni ve dinamik gözükse bile, özünde eski bir ideolojidir. Beklenti ve çözüm önerileri ileriye dönük değil, geriye yöneliktir. İkinci olarak bunalıma ilişkin savımızı tekrarlamamız gerekmektedir. Bu sav sadece İslam ülkeleri için değil, kaçınılmaz olarak bağımlı konumda bulunan tüm azgeliş­ miş ve gelişmekte olan ülkeler için geçerlidir. Bu ü.lkelerin ekonomik durumları her geçen gün daha da kötüleşmek­ tedir. Paylaşım sorunu her defasında zaman zaman açık ve net görüntü veren egemenlerin gizli siyasi partisi konumunda ve işleVinde olan silahlı kuvvetlerin rıa)ratmaları ile geniş kitleler aleyhine çözülmektedir. J3u zora dayalı çözümler aslında çözümsüzlükleri sürekli hale getirmektedir. Bunun sonucunda orta kesim her geçen gün ezilerek ufalanmakta ve içine kapanmaktadır. Bu gelişme mevcut ofan zora dayalı kq.rulmuş olan dengesiz dengeleri iyice eşitsiz dengelere sürüklemektedir. Bu durum kaçınılmaz olarak dinsel hareketleri ön plana çıkarmakta dır. Bu ise dinsel terörün önemli etkenlerinden biridir. Üçüncü bir neden ise, kırlardan metropollere doğru yönelen göç olgusudur. Plansız, programsız ve düzensiz göÇ, metropolleri olanaksızlıklar denizi içindeki adacıkla­ ra dönüştürmüştür. Bu önlenemez güçlü akıntılar beraberinde; işsizlik, eğitimsizlik, karanlık bir gelecek ve sağ­ lık koşullarından yoksun bir yaşam dayatmaktadır. Kent varoşlarındaki anaforlar içindekiler gözlerinin önünden çok lüks bir yaşamın akıp gittiğine tanık olduklarında; bu insanların mutlu olabilmesi için tek bir neden gösterilemezken, bu insanların mutsuz, bedbin, kızgın, kırgın ve nefret yüklü olmaları için onlarca neden gösterilebilir.Bu tür nedenler özellikle gençlerde kişilik bölünmesine neden

123


olmaktadır. Bu ise, dinsel veya etnik b azda bir kimlik sorununu gündeme getirmektedir. Bu etkenleıin yanı sıra dış ilişkilerin(eşitsiz)dayatma çözümleri öncelikle kendi çıkarlarını güvenceye almaktadır. Dayatanların ve onlann taşeronu olanların çıkardık­ ları k esinlikle büyük çoğunluğu oluşturan halk kitleleıi­ nin zararına işlemektedir. Bu uygulamalar sonuçta büyük kitleler için çözüms üzlük ve umutsuzluktur. Bu dayatmalar sonucunda geniş kitleler kaçınıltnaz olarak dinsel çôzüm ve beklentilere yön elmektedirler. Çünkü çözüm adına kitlelere sunulanlar somutta o insanların sorunlarını çözmeğe yönelik değil. h atta çözüms ü zlükleri tırman­ dırmaya yön eliktir. '' ... Kültürel ve ahlaki yozluk, çözüm diye sunulan toplumsal ve siyasi projelerin başarısız­ lığı, dünya çapındaki ters gelişmeler, milli aydın kesiminin iflası , toplumsal dejenerasyon ve özellikle kitle iletişim araçları kanalıyla dayatılan Batılı yaşam tarzı , en küçük dayanışmayı bile yok sayıp , süper bireyciliği savunan modern kapitalist ideoloji. geleneksel zihniyetin çökmesine karşılık herhangi alternatif bir mekanizmanın oluşturulması da (... )(Faik Bulut . İsla­ mi Örgütler. Say, 22) dinsel gelişmelerin ön plana çıkma­ sına neden olmaktadır. Bu gelişmelerin iyi olduğunu savunmak anlam sı z olduğu kad ar tutarsız ve gereksizdir de ... Ama insanlara başka bir seçenek bıralnlrrıadığmda onlar da kendi bilinç, kültür ve sosyal düzeylerinin elvermediği çözümleri üretirler. Bu çözümlerin nesnel olma şansı yok gibidir. Bu ned enle de zorunlu olarak, h atta t ek seçen ek olarak özn el çözümlere yönelmek zorundadırlar. Özellikle yaşadığımız süreçte kendilerini sosyalist yada komünist olarak nite leyen önder konmundaki devletlerin çözülmesinden sonra sınıfsal çözümlerin belirli bir süreç için çözüm olmaktan çıkarılması kitleleri özn el çözümlere yönelmeğe tutsak etmiştir. Kısa s ürecek olan bu geçici süreç modern diye (kendileri tarafındarı) nitelenen kapitaliz-

124


min

kısa

bir sür e

soluklanmasına

olanak sağlayabilir. Bu

süreciaynı zamanda dlnsel gelişmelerin de unnanacağı bir süreç olacaktır. Dış çıkar çevrelen kendi

solLtklanma

cıkarları gereği

dinsel akımların gel işmesine (kendi denebulunurlar. Uluslarüstü şirkeUer ele geçirdikleri pazarları elde tutabilmek ve daha da genişle­ teb il mek için yoğu n çaba harcamaktadırlar. Ul usalcılığın iç\nin boşaltılmasına karşın u lu s görüntülen korunmakta. bu görüntüler altında gerçekte birçok ü lke. uluslarüstü sernı ayc tarafından yön etil,mektedir: timlerinde)

katkıda

" Gelişmiş demokratik ülkelerde iktidar kimin e lindedir, diye sorulduğunda , seçim savaşımlarını kaza· nan politikacıların , küresel korkunç güçler karşısında iktidarsız kaldıkları gözlemleniyor. Bu güçler, ne gizli ku.rmaylardır, ne de liberal amentüyü uygulayanlar, sadece serbest alışveriş rekabet monetorzmn'dir. (... ) bunların sloganları kısaca bütün iktidar pazarlann biçiminde özetlenebilir. Finans t icaret ve medyalar, yeni teknolojilerin yardımı ile tam bir patlama dunununa gelmiştir. Bunlar yeni model iktisadi imparatorluklar yarattı , yasaların kendileri yaplyorlar, s e rmayelerini ışık hızı ile bir yerden bir yere gönderiyorlar, dünyanın bir ucundan öbür ucuna yatırımlara giriyorlar. Ne sınır, ne devlet, ne kültür tanıyorlar, ulusal egemenliklerle alay ediyorlar. Yapıp ettiklerinin toplum· sal sonuçlarına aldırmıyorlar. Parayı spekülasyona getiriyor, ekonomik ç öküntülere neden oluyor ve hükü· metlere tutacakları yolu öğretiyorlar" " Bunların ortağı olmayan hükümetler şaşkına dö· nüyor, başta işsizlik olmak üzere bir yığın sorunu çözmekte yetersiz kalıyor. " (... ) Son yirmi yıl iç indeki bilimsel· teknolojik gelişmeler, "Bırak yapsın, bırak geçsin" liberal tezini birçok alanda kamçıladı. Berlln duvarıwn yıJhlışı , komünist rejimlerin çöküşü bwıu büsbütün tuzJandırdı. Bilgi alışverişi alanında gerçek-

125


leştirilen büyük devrim modern toplumların gerçek sinir sistemi olan malı pazarı ve haberleşme ağını patlama kertesinde geliştirildi. Söylemler, imgeler bir yereden bir yere ışık hızıyla gönderiliyor." (.. .) Bunlar için demokrasi diye bir şey yoktur; kamu yararı, sosyal mutlluluk özgürlük, eşitlik gibi kavramlar anlamsızdır. Bunların yitirecek zamanları yoktur; paraları, ürünleri, düşünceleri küreleşen bir pazarın sınırını engelsiz aşmaktadır. Bunların gözünde politik güç üçüncü derece bir güçtür. Her şeyden önce ekonomik güç gelir, sonra da medyatik güç vardır. Bu oligarşilerin dinamiği tam bir fetih mantığına dayanıyor, küresel rekabet yeni ahlakın buyruğudur, bu da yas~dışı uygulamalara yol açıyor. Her şeyden önce, sermayenin küresel pazarı devletlerin dentimi dı­ şında kalmaktadır. Siyasetin görevi, tümden silindi. Dünya 15. yüzyılda ki gibi yeni bir fetih çağına açıldı. Hiçbir dönemde dünya egemenleri bunca sayıda olmadı. Tele tek tam güçlü sayılabilecek bir girişim yoktur; bunları birbirine bağlayan ağ egemenliği sağlı­ yor. Finansçılar için fetih bir tür kapkaççılık mantığı ­ na dayanır ve kar etme bir ganimete dönüşür. Böylece yüz milyonlarca insanın yaşam koşulları tehlikeye düşüyor. Oysa sosyal, politik ve kültürel yı~ kımları hiçbir şey yasallaştıramaz, haklı kılamaz. 1980' den beri, kamu denetimi çarklarının bir yana bı­ rakılması bu yağmayı olanaklı kıldı. Devlet iktidarsız bir seyirci durumuna düşünce politika, başka bir yerde alınan kararların onaylayıcısı durumuna geldi. Ekonomik gücün hukuk alanına el koym~sı büyük çaptadır. Chicago Üniversitesi'nin eski hukuk profesörü Rigan tarafından federal yargıç atanan Victor Posner şöyle eliyor: Adalet sözcüğünden iğreniyorum. Her şey ekonomi için, kar içindir. (Cumhuriyet. 9-6-199.5 M~­ lih Cevdet And~y)

az

126


örgütsüz, sınıfsal bilinçten yoksun, gözüken geniş kitleleri şaşkına çevirmesi kaçınılmazdır. Çünkü bu , varolmak ya da olamamak ve ayakta kalabilmek veya yıkılarak ayaklar altında ezilmek sorunudur. İşte bu sorunlardan kurtulabilmek, varlığını hissettirebilmek ve yaşamak istediğini haykırabil­ mek için insanlar birşeye inanmak. bir şeylere güvenmek ve bazı güçlere dayanmak ihtiyacım duymaktadırlar. Bu insanların zayıflıkları olduğu kadar, güçlenebi1melerinin de özü ve temelidir (emekçilerin sınıfsal temelde ve küresel boyutta örgütlenmeleri koşuluyla). Birlik, beraberlik ve dayanışma ancak yerini ve konumunu algılamakla kavranabilir. Dünya genelinde dinsel gelişmelerin yükselişini sadece iç nedenlerle açıklamak yeterli olamaz. Çünkü dinsel gelişmeler öncelikle azgelişrniş ve gelişmekte olan ülkelerde · görülüyor. Gelişmiş ülkelerin ise gelir düzeyi düş ük olan kesimlerinde. Bazı ülkelerin gelişip kalkınamaması, gelişmiş ülkele· rin neden oldukları kaçmılmaz bir sonuçtur. · Sözkonusu ülkelerin gelişebilmeleri için öz kaynaklarını en akılıcı biçimde ve gerçekten ülke yararına kullanmaları gerekir. Oysa görülen o ki azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere her yönden gelişmiş ülkelerle bağımlı hale getirilmişlerdir. Bu bağunlılığm kaçınılmaz sonucu olarak bu ülkeler sürekli olarak gelişmiş ülkelere kaynak aktarmaktadırlar. Kuşkusuz bu kan kaybı işbirlikçi, aracı veya uluslarüstü sermaye ile eldemlenen sermaye gruplan dışında kalan geniş kitleleri etkilemektedir. Bu ters sermaye akımının sürekliliğinin s ağlanması uluslarüstü sermaye için olmazsa olmaz koşuldur. Bunun için çıkarlarına hizmet et- · tiği sürece dini bir araç olarak kullanmaktan kaçınma­ maktadırlar. Yeşil Kuşak" ve ardından uygulamaya konan "Ilımlı İslam" projeleri bu savımızı kanıtlar niteliktedir. Bu

gelişmelerin

geleceği karanlık

127


Yeni Dünya Düzeni. dünya çapında sermayenin yeniden bölüşümü sağlamaya yönelik saldırısıdır. Bunun için eklemlenen dünya sermayesini üretimden pazarlamaya dek sür en değer yaratma süiecine katmaktır. Bu süreç son unda yaratılan değerden sermayeye daha çok pay vermektir. Sermayeye verilecek her pay emek cephesinin payını azaltmaktadır. Bu politikanın uygulanabilmesi için bağımsızlığın savunucusu olan ulusal yapıların çözülmes i, ya da bir biçimde aşılması gerekmektedir. Küreselleş­ me sermaye, ürünler ve yaratılan değerler. pazar ve iletişim alanlarında düşünülürken; aynı şekilde emeğin küreselleşme ve bireyselleşme politikaları dayatılmaktad ır. Yö reselleşme politikalarıyla etnik ve dinsel sorunlar kaşına­ rak düşük yoğunluklu yöresel çatışmalar yaratılmaktadır. Bu konumuz açısından önemli noktala rdan biridir. Çün kü dinsel gelişmelere ivm e kazandırmaktadır. Bireyselleşme bazında ise kamu mülk1yetJnde bulıınan tüm işletmelerin özelleşitirme adı altında uluslarüstü sermayenin hizmet ve denetimine sunmak. Bu yolla emekçi örgütlülüklerini parçalamal\. ve yeniden oluşumunu e ngellemek. Kelimenin tam anlamıyla atonıize bireyi yaratarak sermayeye karşı oluşabilecek direnci kırmal~ ve yoketmek:. Hiç kuşkusuz özelleştirmelerden dolayt sağlanacak yararlar sadece bundan ibaret de ğildlr. Dünya ticareti. ürün ve fiyatların kontrolü tekellerin denetimine girer. Dünya pazarları kontrol altına almdJğı gibi, medya aracı­ lığıyla tüketicilerin koşullandırılclırılmalan ve kontrolü denetim altına alınmış olur. Bu süreçte dünyanın yönetimi güçlü devletlerden. güçlü işletmelere geçer. Bu aşama­ da güçlü devletlerin ulusalcılığı güçlenirken öteki devletlerin u lusal yap ıları çözülür; ulusalcı bakış, yaklaştın ve uygulamaların yerini ulus larüstü sermaye adına ve onların ç ı karları doğrultusunda h ar e ket eden aracı ve taşe­ ronlar almaya ba.cşlar. Bu süreç geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin güç ve kan kaybettiği s üreçtir. Ulusallığı

128


çözülen ülkelerde ordu ve iç güvenlik güÇleri ait olduklaülkenin çıkarlarını değil, uluslararası denetime açılan pazarların güvenliğini sağlama görevini üstlenirler. Bu son belirlemede, geniş kitleleri oluşturan emekçi kitlelerin zararına· sermayenin çıkarlarının savunulmasıdır. Bu süreçte sermaye kesimi ulusalcılığa yabancılaşırken, emekçiler ise kendi ülkelerinin yabancısı konumuna düşürül­ mektedirler. Bu oluşuma karşı çıkanlar bilinçli ve örgütlü emekçilerdir. Bu karşı çıkış kaçınılmaz olarak ulusalcılığı savunma eksenine oturtulmaktadır. Oysa ulusalcılığı11 temelende kendi pazarını ve kendi burjuvazisini savunma mantığı egemendir. Ülkemizde dinsel kabarmaya koşffi: olarak egemen yaftalı aydınların -saldırı hedefleri birleş­ mektedir. İki kesim de kendi cepesinden Kemalizm'e saldırmaktadır. Amaçları aynı değil ama, hedefleri aynı. Aynı şekilde bilim ve teknolojiyi denetiminde tutan kesimle açıktan bilime karşı olan kesim bir başka ittifakı da gerçekleştiriyorlar; akılcılık ve bilim düşmanlığında ... Bu sü. reçte ılımlı ve dentlenip yönlendirilebilir bir şeriat yanlıla­ rı topluluğu egemenlerin de işine gelmektedir. Bu noktada bir başka gerçeğe ·de parmak basmak gerekir; Anadolu sermayesi uygulanan ekonomi politikalar sonucunda rı

şeriatçılığa sığınmaktadır.

Emekçilerin. örgütlü ve bilinçil bir biçimde ulusal çı­ (özünde kendi çıkarlarını savunmaları anlamına gelir) ne yerli, ne de yabancı sermayenin işi­ ne gelmemektedir. İşte bu nedenle etnik ve dinsel sorunlar ısıtılmaktadır. Oysa sermayenin küreselleşmesi karşı­ sında emekçi kesimlerin sadece ülke bazında değil, küresel boyutta bütünleşmeleri gerekirken, tam tersi bir geliş­ me izlenmekte ve emekçiler dinsel ve etnik nedenlerle parçalanmaktadırlar. Farklı dinsel veya etnik gruplarda yeralan emekçiler. birbirlerine karşı düşmanca davranışlara yönelebilmektedirler. Bosna~Hersek'te yaşananlar bu savımızın en,yüzkızartıcı kanıtıdır. Emekçiler bilinçli ve örkarları savunmaları

129 .


gütül iradi müda haJede bulunmayınca cram ayen i.n p i olma k tan k u rtulmamaktad1r la r. Bu yöntem gü çlü bir muhaJefe tten kurtulmanın ötesinde. savaşa nların sır­ Ltndan korkw1ç pa rala r kazanmanın d a bir yoludur. Üs lte vurgulandığl gibi, radikal din c i ge Hşmeler gen elde ser mayenin yararına gözükm em ekted ir. Yaratılan kaos ' 'c istikarsızlık ortamı dinsel akırnlann gelişmesine olanak sağhyor a ncak, b u a kımlar denetimden çılonamalı ve evr.ı llestirilmelidir. İ şt e bunun için "' Jlı mh İs lam" proj esJ uygulan mak isteniyor. ABD Başkam'nııı U l usal Güvenlik Dc.ımşınanı A11 thooy Lake 21 Ey lül l 993'1e yaptığı konıı ş­ m ada : " Hoşgörü ve ba.n şa saygı duyan islaro inancına sahip olanlara her türlü dostluğu göstereceğiz" (Cumhuriyet. 22/2/1995) d iy er ek ılıınh isl aı111 kutsamaktad ı r. fürlciye 'nın bu pulillkayı onaylad ığlnı gosteren uygu la mı::ı yomı

ln ra tanık olunm u ş1 ur. llımlı isl am polit ikasının uyg ulayı ­ c ı sı

olan

Fetufüıh

Gü le n '1n d evlet

katlarınd a korundu~u ­

ııa tanık olu n mu şt u r: " 12 Eylül ' ün hemen ardından İz­

Mahkemesi tarafından hakkında sove adı arananlar list esine giren Fetullah Gülen nedense bir türlü ele geçirilememişti. (... ) . . bir iddiaya göre, Burdur' da gözaltına alınmış ama şeh­ rin Emniyet Müdürü ertesi gün Erzurum'a tayin edilmişti " (Ruşen Ç a ltır. Say, 104) G ül en H am clC'vlet d in inin teınsi lcisitdi r. I3u n eclcıı l e t ü rba rı yü rüyü ~ leıi ıı e de tepki göst er m iştJr . ı\nı c:ı bu lep lw>i hcmC'n rad ik. ı l kt>-c;imdeJ1 karşı tepki ve suç laımı l un da gündeme ge tirı nişlır. Ak D oğuşun yazan Halis Tura u lfocaya. " CIA' nın Pmılı ve Olumlu Müslümanlar Daires i , Türkiye Masası Şefliği" malrnıııım uygun görmekted ir. Bu su çlamaııı n <~ıı b ü y ü k kanı tl Hoca'nııı izled iği yul ve savund uğu dü şüncelerdir. Fettullah Hoca 'nın baş düşmanı Jıer zaman için "dinsizler, materyalistler ve komünistlu." İman düşmanlanna karşı tüm dinlerle,

mir

Sıkıyönetim

ruşturma açılan

130


komünistlere karşı her türden kapitalist işbirliğini savunuyor. Bu "Amerikancı çizginin'' isalam uygun olduğunu kanıtlayabilmek için İslam tarihinden ve temel islam kaynaklarmdan kendine göre yorumlar yapı­ yor." (R. Çakır. Say, 107) Gülen'in güçlü ile uzlaş ma mantığı çok net olarak görülüyor. Bu nedenle özelde Türkiye egem e n lerinin , genelde sermayeyi temsil eden ABD'nin çıkarlarına h izmet etm esi kendisi açsından bir varlık nedenidir. Öte yandan , ' Ilımlı İslam· mantığıyla radikal i slam ·ın ön ünün k esilme s i amaçlanmaktadır. Bu gerçeğe Yaşar Ka1Jlan şu y orumla katılmaktadır. "Gelmesi muhtemel bir komünizm tehlikesinin karşısına rejimin teminatı olarak islam dikilmek istenmektedir. Ama İslam da aynı şekilde hatta daha da beter ve üstelik "kökü içerde" bir t ehlike sayıldığından, İslamın önünü de almak zorunlu görülmekte dir. İslamın önünün bir başka ideoloji ile alın­ ması hele bu saa tten sonra hiç mümkün olmayacağı­ na göre tek çıkar y ol olarak, İslamın önü yine islamla ama bir ' Şibih İslamla ' (söz d e islam) alınmak iste nmeketedir. ABD sadece Türkiye.deki İ slamlara çı karları doğrultu­ sunda .müdahale etmemektedir ku ş ku su z. Ç ıkarl arının sözkonusu olduğu her bölgeye müda h a le et.me·ş tir : " . .. Pe n tagon ve C IA, Afganistan 'd a R us birUkleri.ne karş ı direnişi C.rgü t lerke n , oraya gide n Arap İs l amc!fa­ n.m <:~keri yönden eğitti . Sadece Gulbettin Hi k m ctyar Ö!ı~erHğ! Plt!~da 16.000 islamcı mücahit yeti ş ti. :Rum.da işe r ahistan istihbaratı da karıştı. İki kanıt: Dönemin Ceza)'İI Baş kanı Rıza Melik şöyl e dedi; " İslam­ cı t eröris tler, ABD 'nin bize büyük bir armağandır. Şu a n da 1000 kadar silahlı kişi bunun ürünü. Yine Cezayir 'in en radikal silahlı örgütü Cemaat-fil Musellehe yetkilileri . kendi yayın organlan El Ensar'de , Peşa­ ver'de örgütlendikten sonra Cezayır ' e gittiklerini

131


açıkladılar.

(F. Bulut. Agy. Say, 59/60) Afganistan direnişinin yaşandığı sür eçte radikal İslam­ ci grupların eğitilerek örgütlendirilmeleri ABD çıkarları a~ısından bir zorunluluktu. Aynı sür eçte Türkiyeden de bazı istihbarat birimlerinin bilgi ve teşvikiyle Afganistan'a ve İran'a eğitilmek üzere militanlar gönderildiğini bazı yakalanan itirafçı militanlar ifade e tmişlerdir. Dah a sonra İslam ülkelerindeki radikal gelişmeler, bilerek ve istener ek başlahlan uygulamaların zorunlu sonuçlarıydı. Eği­ timli radikal gnıplar ülkelerine döndüklerinde aynı doğ­ rultu da örgütlenmelerini sürdürünce denetimden çıkma­ ya ve yönlendirenlerin de (ilk uygulamaları başlatanlar) çıkarlarını tehdit etmeğe başladı. Bu gelişmelerden sonra yeni taktikler geliştirilerek u ygulamaya sokulu. Ama herşey sad ece sermayenin çıkarı için: "ABD'nin yeni yönelirni, Arap-İslam ülkelerindeki İslami muhalefeti yönetime katarak sorumluluğa ortak etmektir. Bu noktadan bakılırsa, CIA eski görevlilerinden Graham Fuller' in" ise (İslami Selamet Cephesi. Akt . F.E.), Cezayir'deki seçimlere mutlaka katılmalıdır yolundaki önerisi de önemlidir." (F. Bulut. Agy. Say 60) Burada güdülen amaç çok açıktır. İktidara gelmese bjle, m u halefet kanadında yeralan kesim veya grupla r oyunu mevcut yapının kurallarına göre oynamak zorunda kalacaklarından, yani ehlileştirilmiş ola caklarından, sisteme zarar vermeleri mümkün olmayacaktır. Bu az kaytp1a tüm kazancı kaybetme meyi güvenceye aJan bir taktiktir. Yoksa J\I3D'nin, laik b:ir yönetirn, demokrasi ya da tüm kesimlerin yönelimde temsili gibi bir endişesinin olmadığı açık tır. Tek endişesi, kendi çıkarlarının zarar görmeyeceği bir ya pının oluşturulması ve korunmasıdır. Hiç kuşkusuz dinsel gelişmelere dıştan katkı müdahale denince sadece ABD üzer inde durmak h em yanlış, h em de yanıltıcı olur. Öteki ülkeler de çıkarları söz konusu olduğu zaman islamcı 1\:ozunu kullanmaktadırlar:

132


"...ABD ve Fransa, İslamcı kozunu zaman zaman birbirlerine, kimi zaman da Cezayir hükümetine karşı kullanıyorlar. Belki de bu yüzden Libya lideri Kaddafi "Mısır ve Cezayir sokaklarında meydana gelen olayların tek sorumlusu Batı üllkeleridir" diye demeç verdi, 4 Şubat 1994 tarihinde" (F. Bulut. Agy. Say, 61) İçinde yaşadığımız süreçte, sorunlara ve gelişmelere sı­ nıfsal bir temelde ulusal ve ussal bir açıdan yaklaşmak genel çoğunluğun; sonuçta dünya insanlık ailes.inin çı­ karlanna dönük bir bakış olacaktır. Bu noktadan bakıldı­ ğında sermayenin küreselleşmesinden önce (1900'lü yıl­ larda) emeğin enternasyonalizmi sav ve savunmalannın ne denli haklı ve yerinde olduğu bir kez daha kanıtlan­ maktadır. Çünkü insanlığın geleceği ve kurtuluşu buna bağlıdır.

Dünya kapitalist sisteminde bunalımın yoğunlaşması zamanda dinsel gelişmelere de c:anak tutmaktadır. Bu gelişmelerin bir kısmı bilerek ve istenerek yaratılmak­ ta, bir kısmı da denetim dışı ortaya çıkmaktadır. Sermayenin ürünü olan medya aracılığıyla birtakım gelişmeleri başlatmak olanaklı ama, tüm gelişmeleri denetim altında tutmak olanaksızdır. Bu nedenle denetim dışı gelişmeler aı;ıcak ortaya çıktıktan sonra uygun yöntemlerle pasifize edilmeğe çalışılmaktadır. Yani, ana ürün kontrol edilebiliyor ama; yan ürünler aynı oranda kontrol edilemiyor. Bunun ardınçlan -ek önlemler gündeme geliyor. Toplumsal olayların yaratılmasında olduğu gibi, yönünün değiştiril­ mesi ya da tümden etkilerinin silinmesi zaman alıcı olu-. yor. Bu süreçte planlama dışı gelişen olaylar yeni bir biçime evrilinceye dek kendi yarattığı doğal yatağında akmaya, farklı şekillenmeler yaratmaya devam ediyor. Çünkü dinselliğin denetimli bir tercih olarak dayatılmasını başla­ tan süreç, onun sapmalarını da kaçınılmaz olarak bünyesinde taşıyor. Dünya genelindeki dinsel gelişmelerin etki ve olası sonuçlarına ilişkin görüşlerini Aziz Nesin 30 Haaynı

133


ziran 1995 t8ırihli Basın Müzesindeki konuşn:ıasında şöyle dile getiriyor: . ·"Dinsel gericilik, bağnazlık ve yobazlık anlamına gelen fundamentalizm çağımızda salt.Türkiye'nindeğil dünyanın başat sorunudur. Avrupa'nın her Ülkesinde Amerika'da olduğu gibi Japonya'da tarikatlar yoluyla, İsviçre gibi bir ülkede 60 kişinin toplu intiharı olan yeni çıkmış bir din aracılığıyla dinsel gericilik dünyamızda sürmektedir. Körfez Savaşı'nın USA'nın önderliğinde birkaç gün içinde bitirilmesine karşın Bosna Hersek savaşının 10 yıldan beri sürmesi gizli bir Hıl:istiyanlık köktendinciliği (fundamentalizmi) olarak görülmektedir. Filistin-İsrail arasındaki bitmeyen düşmanlık ve savaş da zaman zaman Musevi köktendinciliğinin açık belirtileridir. Hiridistan'da Budistlerin İslam camilerini yakmış olmaları ve daha bunun gibi davranışlar göze batıcı fundamentalist hareketleridir. Dünyanın hemen her yerinde görülmekte olan bu fundamentalist hareketlerin en amansızı islam ülkelerinde görülmektedir. Son yıllarda İslam bağnazlığı (fanatizm) ve köktendincilik bir dünya tehlikesi halini almışlardır. Mısır, Cezayir, Sudan, Bengladeş sürekli olarak köktendinciliğe savaşım vermek zorunda olan tehlikeli olan bölgelerdir. Çok daha ilginç olanı şudur. Görüştüğüm Avrupalı aydınlar, kttruluşundan biri islam fundamentalizmi hegemonyası altında bulunan Suudi A.rabistan'ı fundamentalistler arasında saymayıp salt İran'ı fundamentalist rejim altında görmektedirler. Bunun nedeni elbette bellidir. Dünyanın kısaca çizmeye çalıştığım bu çok tehlikeli durumun içinde Türkiye'nın yeri en tehlikeli noktalardan birindedir. Türkiye'de İslami fundamentalizm günden güne azgınlaşmaktadır. Açıkça ve korkusuzca gerçekleri söylemek gerekirse yıllardan beri parlamentolar fundamentalizmin daha da azgın-

134


!aşmasına uygun yasalar Çıkarmakta yasaları çıkara­ madıkları

zamanlarda böyle bir ortamı hazırlamak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Her hükümet bu yobazlık ve bağnazlık yolunda kendisinden öncekinden geri kalmamak için bağnazca yöntemleri uygulamayı sürdürmektedir. Bütün amaçları halkı bağnazlığı özler durumlara düşürüp sonra da geri bıraktırdıkları halkın oylarına demokrasi diyerek sarılmak yoluyla tam köktendinci (fundamentalist) iktidarı elde etmektir. Türkiye'nin gerçekçi, ilerici, demokrat aydınları, her geçen gün yitirilmiş bir gün olacaktır. Halkımıza olan borçlarımızı yerine getirmek zorundayız. Dinsel gelişmeleri sadece emperyalistler destekleyip yönlendirmiyorlar, dinsel akımlar öteki islam ülkelerindeki gelişmelerden de etkileniyor. Ancak etkilenme boyutu-. nunda ötesinde; parasal destek sağlayan, eğiten ve örgütleyerek yönlendirimlerde bulunan devletlerde var. Basına yansıyan iddialara göre bu devletlerin başında İran ve Sudan gelmektedir. Suudi Arabistan ise Aramko ve Rabıta aracılığıyla J)eiirtilen yönde çalışmalar sürdürmektedir. " ... Mısır ve Cezayir basını, "yurttaşlarından 1000 kadarının İran'da eğitildiğini ve birçok Arap kökenli İslamcı militanın da İran ile işbirliği yapan Stidan'da eğitilip beslendiğini" ileri sürdü. (... ) (F. Bulut. Agy. Say, 140)° , İslarr:i ülkelerinde iktidarlar tarikat ve cemaa.tlare çok farklı nedenlerin yanısıra oy alma yarışına girmeleri nedeniyle de ödünler \'ermekte, hatta çoğu zaman dinsel örgütlenmeleri elaltından desteklemektedirler. Bu nedenle de islam ülkelerinin dinsel örgütlere yaptıkları katkıları görmezlikten gelmektedirler. Ancak örgütler eylemleri sonucunda kendi kendilerini deşifre ettiklerinde onlara müdahale etme gereğiduymaktadırlar. Türkiye'de Hizbullahçıları İrari'ın desteklediğni bilmeyen kalmamıştır. Ancak neden sonra güvenlik güçleri onların üzerine gitmek zo-

135


Özellikle ABD'nin İran'bir süreçte: "1983 yılında kurulan Hizbullah'ın Hüseyin Galip kod adıyla genel emiri seçilen İrfan Çağırıcı, 1983 sonbaharından itibaren İstanbul'da çeşitli eylemleri yönetti ve bunlara bizzat katıldı. İstanbul polisinin kayıtlarında bu eylemler şöyle anlatılıyor; - 9 Eylül 1983'te sanıklar Selim Gülcan ve Ramazan Koyuncu, Tepebaşı Odakule'nin karşısında Ercan Özgür tarfın­ dan park edilen 34 P 1609 plakalı otomobilin üzerinde. bırakılan kontak anahtarı ile çalıştırılıp Fatih'e doğru hareket etmişler, bir süre Rıdvan Çağrıcı ile İr­ fan Çağrıcı 'ya şöförlük eğitimi yaptırmışlardır. Otomobil 5 Ekim 1983 günü (bir aya sonra) bulunarak sahibine teslim edilmiştir. -Çapa'da 1983 yılı ekim ayında bir bakkalın silah zoruyla. gaspı - 1 Kasım 1983'te Fatih'te bir gıda pazarınını gaspedilmesi - 18 Kasım 1983'te Fatih'te gezici piyango bayiinin gaspedilmesi -Aralık 1983'te otomobil hırsızlığı -7 Şubat 1984'de dükkan gaspı -1984 yılı mart ayında Bakırköy'de marketin gaspedilmesi -16 Temmuz 1984'te şöförlük eğitimi yapmak amacıyla otomobil hırsızlığı -~2 Eylül 1984'te Bakırköy'de gıda pazarının gaspedilmesi -24 Eylül 1984'te Bakırköy'de gıda pazarının gaspedilmesi -28 Eylül 1984'de otomobil hırsızlığı -2 Ekim 1984'de Beşiktaş'ta bir marketin gaspedilmesi. Aynı gün Bakırköy'de marketin gaspedilmesi -9 Ekim 19f:l4, Bakırköy ve Merter'de market soyrunda

kalmışlardır.

ı yalnız bırakmak istediği

136


gunları. İrfan Çağrıcı, Rıdva~ Çağrıcı ve. örgüt üyesi Selim Gülcan, 1 Kasım 1984 günü Fatihte bir kuyumcuyu soymak isterken polisle aralarında çatışma çık­ tı . Çatışma sonucu Selim Gülcan ve Rıdvan Çağrıcı yakalandı. İrfan Çağrıcı kaçtı. Operasyon sonunda ö.rgütün tüzüğü, dokümanları sahte kimlikler ve silahlar ele geçirildi. İrfan Çağrıcı, 1984 Kasım ayından buyana aranıyordu. (... )"' (Cumhuriyet. 11 Mart 1996) İrfan Çağrıcı yakalandıktan sonra yıllardır iddia edilen isnatların tümü itiraflarıyla doğrulanmı~tır. Aynca İran ile olan ilişkilerini de şöyle itiraf etmiştir: "Örgüt emiri İrfan Çağırıcı, İran İslam Cumuhuriyeti'nden yardım almayı düşünmüş, Selim Gülcan ile İran Konsolosluğu'na gitmişler, Başkonsolos Muhammet Thari 'ye oluşturulan ö.rgüt hakkında bilgi vermiş­ ler, para sıkıntısı çektiklerini söyleyip yardım talebinde bulunmuşlar. Konsolos, istekleri hakkında bilahara cevap verceğini bildirmiş, aradan 1.5 aya geçtikten sonra İrfan aynı konsolasa gittiğinde, konsolos, İran'­ a gitmesini ve vereceği adres ve telefondaki Ahmet Sajoi ile görüşmesini istemiş, Selim ve İrfan 1Mart1984 tarihinde Doğu Beyazıt ' tan İran'a geçmişler, Ahmet Sajoi'yi bularak Türkiye'de kurdukları İslam Örgütünden bahsetmişlerdir. Orada bulundukları sürede silahlı eğitim görmüşler, Devrim Muhafızları tarafından Türkiye sınırına geçirilip bırakılmışlardrr. " (Cumhuriyet. 12 Mart 1996) Uzun süre görmezlikten gelinen bu terör ôrgütü sonunda kabul edilerek ortaya çıkarılmıştır. Aslında günümüzdeki devlet örgütlülüğü karşısında herhangi bir terör örgütünün bu kadar uzun süre gizli kalabilmesi o örgütün devletin veya bazı devletlerin desteği ile varlığını sürdürdüğünü kanıtlar. Çünkü devlet, toplumun en ücra hücrelerine kadar nüfuz etmiş durumdadır. Güvenlik ve istihbarat örgütlerinin bilgisi dışında kuş bile uçamaz!..

137


Bu bölüme ilişkin olarak· daha fazla kanıt göstermek belge sunmak olanaklı ama, güncel sorunlarla. ilgilenen her insanın bu konuları çok iyi bildiğine inanıyoruz. Ülkemizde Hizbullah'ın devletin legal güvenlik güçlerince eği­ tilerek örgütlendirildiği, TBMM'nin Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonunca saptanmış almaşı.· Ayrıca bu örgütün PKK yandaşlarına ve ülkenin demokrat aydın­ larına karşı kullanıldığı da çok net ve açık olarak görülmüştür.

1953 yılında kurulan ARAMCO'nun (Arap-Amerikan Petrol Şirketi) bir yan kuruluşu olan Amerikancı İslamın savunucusu (gericiliği savunan Rabıta'nın 1'ürkiye'nüı Avrupa'daki imamlarının maaşlarını ödediği ortaya çıktığın~ da 12 Eylül faşist darbesinin başı olan Kenan Evren; 'aynı kararname tekrar önüme gelse gine imzalarım diyerek resmileştirilmeğe çalışılan bir ideolojinin (Türk- İslam ideolojisi ) olaylara nasıl baktığını gözler önüne sermektedir. Orhan Gökdemir Öteki İslam adlı araştırmasında Türk imamlarının maaşını Belçika Hükümeti'nin ödediğini ka mtlamaktadır. Aynı çalışmada "TİB" (Toplumla ilişkiler Başkanlığı) adlı bir örgütten ve onun yaptığı çalışmalar­ dan sözedilmeketedir. Bu örgütün Avrupa'da; "DİTİB" (Diyanet İşleriTürk İslam Birliği) adlı örgütle birlikte f~aliyet gösterdiğini belirtmektedir. Avrupa'da camileri Suudiler yaptırmakta, imamalrın maaşlarım Belçika hükümeti ödemekte (kontr gerilla). "TİB" ve "DİTİB" birlikte çalış­ maktadırlar. Ayrıca bu örgütlerde adı KontrgeTilla eylemlerine karışan (Mufsa Serdar Çelebi) gibi MHP'liler görevlendirilmişlerdir diye belirtilmektedir. Bütün bu saptamalar Türkiye' deki dinsel gelişmelerin sadece sıradan inançlı insanların istemleri ile değil, devleti~ bir tercihinin sonucu olduğunu göstermektedir. Aynı merkezlerden emir alanların benzer davranışlar­ da bulunmaları fazlaca yadırganmamalıdır. Ama, kimlerin kimin değirmenine su taşıdığı da iyci bellenmelidir...

138


İSLAM ÜLKELERİNİN GENEL GÖRÜNÜMÜ

Dinin sahtesi siyasete karışmış olanıdır Din duyguların ve dince kutsal kavramların siyaset adına kullanılması ile din olmaktan çıkar. siyasetin aracı olur, Siyaset ticarete, ticaret siyasete, din de her ikisine araç edildi mi, artık bu sömürünün sonu gelmez .. . Din ticareti ile meşgul olanlara bakın. Hemen hemen hepsi milyarder.. Yalnızca Türk lirası ile "milyarder" değil bunlar dolar milyarderi, mark milyarderi olmuş lardır birçoğu ... (...) Bunlar dindarlann sehtecileridir.. Zavallı yok~ul Müslüman yurttaşların kanlarını emenler de bunlardır... İnanç sömüriicilleridir

bunlar... (Uğur

Mumcu. Tarikat Siyaset Ticaret . Say, 5)

İslam ölkekrindekl İslami yükseliş mevcut dinln p ozitif gelişiml..nln b ir sonucu d eğü, sözkon usu ü lkelerde sorunların yoğunlaş lığının eh açık ifadesidir. Hiç ku şkusuz yalnızca y ükselen grafik İslam ülkelerinde değil. öleki bütün dinlerde de kabarmala r oldu ğu izlenmekt edir. Bu . dünya genelinde sorunların ç ığ g lbi b üyümesinin bir sonucu dıır. .'\ı ı c-nl~ gör ünür de olu ıı.ısuz gelişmelerden müslam<lD uevletlerin daha çok etkilen dikleri söylenebilir. Bu gelişmelere çeşitli etkenJerin n eden olduğu söylenebilir. Örneğin, iki kutuplu dünyada dinin komünizme kar-

uu

şı kullanılması. Bu yolla içte ve dışta çıkarlar korunmuş­ tur. Çünkü iç muhalefetler m illiyetçi ve dinsel güçlerce ezilmiştir, Bu ise bize dinsel gelişmelerin te melind e devlet katkılanmn büyük olduğunu göst ermektedir. Yani günü-

139


müzdeki canavar yıllar önce devletler eliyI.e bilerek ve istenerek büyütülmüştür. Türkiye özelinde ise l 950'lerden başlayan süreç 12 Eylül faşist derbesi ile Türk-İslam sentezi adı albnda bir devlet politikası haline getirilmiştir: "Biitün bunlar devrim korkusundan kaynaklanan paranoya ile J:>irleşince, toplum dinle, daha doğrusu bir tür devlet dini ile disipline edilmeğe çalışıldı. Devlete göre din meselesi jeopolitik b_ir sorundu ve yürütülen psikolojik harp içinde kullanılan herhangi bir araçtan farklı değildi.. Nihai olarak bu bir karşı devrim örgütlenmesiydi ve bu kirli işin kontrgerilla diye bilinen kapitalist enternasyonel şubesine ihale edilmesi kaçınılmazdi. işte bugün ortaklıkta tehtidkar bir ifa-· deyle dolaşan bu dinin ayetleri kontrgerilla örgütünün karanlık dehlizlerinde yazıldı. (Orhan Gökdemir. Agy. Say, 44/45} İranlı gazeteci Amir Taheri bu .konuda şunları söylüyor: "İran ve Arap dünyasında Marksist hareketler karşısında dinin .devlet politikaları gereği desteklenmesi ile·başlamıştır. Buna göre Marksist hareketlerin ortaya çıkışı hükümetleri ve silahlı kuvvetlerin bir kısımı­ nı endişelendirmiş, özellikle İran, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerde solu etkisizleştirmede ve sol ile çarpışma­ da en etkili yol olarak dinin desteklenmesi yoluna gidilmiştir. Örneğin İran'da devlet her yıl İran'lı Mollara 50 milyon dolar vererek onları sola karşı bir silah olarak kullanmıştır. Mısır'da gerek Nasır, gerek Enver Sedat, Müslüman Kardeşleri ve diğer dinci grupları sola karşı kullanmış, aynı şeyler Türkiye'de ve Cezayir'de de yapılmıştır. (Taberi. 1990-Akt: Ayşe Ekşi. Din Devletleri. say, lOl · Belirtilen ülkelerdeki dinsel gelişmelerin hangi noktalardan ve nasıl başlatıldığını ve günümüzde hangi boyutlara ulaştığım çok net ve açık olarak görmekteyiz. Dış etkenler kadar, onların etkili bir işlerlik kazamasım iç ko-

140


şullar

da

beslemiştir. Dış

ve iç etkenleri

satır başlarıyl a

şöyle sıralamak olası;

- Müslüman ülkelerde nüfus

artış luzmın

yüksek ol-

ması

-Yönetimlerin olanaksızlıklar nedeniyle veya bir tercih olarak haJk:ın lernel sorunlanoı çözemeyişleri -Siyasilerin tutamaycaklan ve yapamaycakları vaadlerle halkın karşısına çıkb.klan ve sonuçta ise vaadlerini yerine getirmemeleri kitlererde uınutsuz.luk ve güvensizlik yaralmış lır.

-Dinin devletler aras ınd a b1r nraç, bir silah ola rak kul. -Petrol sorunu ona sahip olan ülkeleri zenginleştirir­ ken, pelro!G. olmayan Müslüman ülkelerin de yoksu llaş­ ma.sına neden oluğu gibi, o ülkclerdeld insanların billnçler.ı.mesine (islami yönde) neden olmuştur. Bütün çözümlerih islamiytte bulunacağı inoncı Tel<: Yol islam slogaıu­ nm yükselmesine neden olrnşluı. -Yoksul Müslüman ülkelerin i şsiz gençleri yönlendiren ülkelerin çıkanna ruzmet edecek biçimde militan ör~ütler l anılması

yetişfüilm iştir. (Hamas'ın yetiştirilmesi gilıi)

-Batı ile Doğu İslanı ve HırisUyan çauşmasuıa doğru sürüklenmektedir. Müslümarilar tüm kötülülderin batı­ dan geldiğini fuhuş rüşvet, yolsuzluk, içki vb üeıi sürerken batı ise islamiyeti kadına . gelişmeye, bilime ve aydına karşı bir d in olarak nitelemektedir. Bu suçlamada haltlı­ lı k payının ol duğu yadsınamaz". Dünya üzerindeki onlarca Müslüman illkeden bir tek demolu-atik ve co.ğd.lş bir ülke gösterilemez. Bilim. teknik ve sanatın yetenncc geliş­ mediği veya bunların gelişmelerinin engellend iği ü lkeleriı1 demokratikliği nden ve çağdaşlığmdan sözetmel<: olanaksızdır. Böylesi yapılarda insanJarın insan haklarından sözetmenin anlamlı olamacaycağı keslndir. Kısaca vurgulamak istenen bu nedenleıin yanısıra bazı İslam ülkelerin.ln somut koşullan içinde fotoğraflarını

141


izlemek bizlere çok

farklı

perspektifler

sunacağı kanasın­

dayı~:

İRAN: İ ran İslam

rej iminde ilk darbeyi yiyşenler, Şah'ın gitmesiyle s okaklarda tüm güçleriyle çaba h arcayan k a dmlar oldu. Sa nki devrimin en öncelikli hedefi kadınlardı. Önce giysileri ardına, ard ından da evlerine hapsedildiler. Şal1. dönem inde kullandıkları özgü rlüklerini de y itirdiler. Çok karanlık k a buledildi. Devrim ardınd an p atlak ver en İran-Irak savaşı yetişkin erkek nüfu sun azalm asına. kadmların ni s bi olarak art·ma sına neden oldu . Eşsiz ve işs iz kalan kadınl ar kendilerini s atmak zorunda kalınca mollalar bunun da çözümünü buldular. "Muta" d en en geçici evlilik meş ru sayı l a rak zenginler için '·fuhu ş ·· kita bına uyduruldu . Aym zam a nda evlenme y aşı 13'e indirildi . Ka drn la r için bir ceh enneme çevrilen İran, yoks u lla r iç i11 ise çek ilmez h a le getirildi. Am a mollalar Şah ve öteki zen gin lerin tüm olan akl a rıyl u bjrJikte yaşam koş ullannı den-aldıl ar. İktidar erkini lrnllananlar ileride k en di lcıi için sorun çıka­ rabilecek herkesi b ir bah a n e ile yok.etti ler: "İran'daki cezaevlerinde 12 bir civarında siyasi tutuklu idam edildi. " (İkibine Doğru , 12 Şubat 1989) idamların uygulama biçimini bir İtalyan fotoğrafçı şöyle anlaby or: "Odamın camından Tebriz sokaklarını seyrediyorum. Birden otelin önünde t r afik durdu ve üzerinde vinç ve vinçe asılı u cun d a halka h iple r buJunan iki lmmyoiı Le..~ ~al::.n gelip otelin önünde durd u. Dur an kar.ıyc ::!r. r -.-:ı:ıçlcri aşağıya indirdiler. Elleri bağlı 13 erkek gördüm. bo· yunlarma ip geçirilmiş, ipler halkalarla vincin ucundaki büyük kancaya bağlanmıştı. Vinç aniden çalışıp adamları yukarı kaldırınca, adamlar sokakta gözlerimin önünde çırpına ç ırpına öldüler." (Aysel Ekşi. Din Devletleri. Say, 32) Yıne de 1989 yılına d ek uyuş turucu kullandıkları ge-

142


rekçesiyle 720 kişi idam edilmiştir. Şah' ı devirmeden önce farklı vaatlerde bulunanlar yönetime elkoyduktan sonra baskı ve şiddeti boyutlandıarak sürmüşlerdir. Bu süreçte inşanlar daha da yoksullaşmıştır. 2 Haziran 1991 tarihli Hürriyet Gazetesinde halkın yaşam düzeyiyle ilgili şu haber yeralmıştır: "Halkın yaşam düzeyinde büyük düşüş var. Şah döneminin zenginlerinin yerini mollalar almış. Mollaların hemen hepsi kısa yoldan köşeyi dönriıüş. İçlerinde dolar milyarderi olanlar bile var. Halk bunu biliyor ve tepki· duyuyor. Kısaca söylemek gerekirse, bugünün İslam devletinde Şah dönemine kıyasla düzelen hiçbir şey yok. Son üç yılda idam edile.nlerin sayısı 5000. Gizli polis her yerde ... (Hürriyet) Bu haberi doğrulayan bir başka haberi gine Hürriyet'ten izleyelim: "Humeyni'nin oğlu Ahmet Humeyni Cenevre'deki hesabında 27 milyon dolar, Rafsancani Cenevre'ye 67 milyon İsviçre frangı ve Zürih'e 77 milyon dolar ve 29 milyon mark göndermiş. Ayetullah Behesti, bir suikast sorunucu öldürülünce Almanya bankalarına 70 milyon dolar kaçırmış olduğu anlaşılmış, ancak oğlunun açtığı 20 davadan da bir sonuç çıkmamış ve milyarlar Alman hükümetine kalmıştı. (Hürriyet, 19 Aralık 1988) Herşeyi halkın yararı için Allah adına yapan mollalar, bunları. kimin adına ve kimlerin yararına yapmışlardır? İran'da rüşvet bir yaşam biçfrni olmuştur. Yoksulluk sınırındaki memurlar rüşveti maaşlarına bir katkı gibi ilave etmektedirler. Bizde de Turgut Özal başbakanlığı sıra­ sında; "Benim ın.emurum işini bilir (!) diyerek kendi memurlarına yol göstermişti, Aynı kişi bir genel çağrısında ise "Allah'ın ipine sıkı sıkıya sarılın" _demişti, .. Bir sığınmacı İranlı da tanık olduğu bi vahşeti şöyle anlatmaktadır: " ... suçları ne olursa olsun, bir nedenle suçlu kabuledilen kızlar eğer bakire ise, bu kızlara ön-

143


ce tecavüz edilmekte ve sonra kızlar idam edilmektedir. Çünkü İran'da bakire kızların cennete gideceğine inanılır. (... )" (Cumhuriyet. 24 Temmuzl995) Bu vahşet eyleminin mantığını anlamak oldukça zor. Bu dünyada yaşamını elinden aldığı insanları öteki dünyada da cezaland1rmış oluyor. Mantığının tutarsız ve sakat olmasına karşın diyelim ki bu dünyada Allah adına cezal and ırdı, peki öteki dünya için kim adına ve hangi hakla cezalandırmış oluyor? Aslında bu inanç sakat ama, ona dayanarak hüküm üretip infaz etmek dah a da sakat ... AFGANİSTAN:

İran'da uygulanan yasaklar aynen Afganistan'da uygulanmaktadır.

AfgaDoistan'daki yaşam koşulları tek kelimeyle "sefalet" diye nitelendirilebilir. Orada da ilk yasak lar kadınlara uygulanmıştır. Önce kızların okuma -yazma öğrenmeleıi mollaların kararıyla yasaklanuuştır. Bu fetvanın altına 200 m ufla imza atmıştır. Aysel Ekşi , Din Devletleri adlı çalışmasında Goodwin'den alıntıyla {sa 99- 102) Afganist.an'ın durumunu şöyle vurguluyor: "Bu din, bizim bugüne kadar yaşadığımız din değil. Bildiğimiz İslam anlayışı, hoşgörülü ve sevecendi. Şimdi ülkemizde din adına bunun tamamen aksini yapıyorlar. Kendi politik amaçları için dini bozdular. Bugün tepeden tırnağa örtünme ve peçe takma gibi konular İslamiyetin en önemli konuları haline getirildi. İşin en acı tarafı, her gün mantar gibi çoğalan camiler uyuşturcu madde ve silah kaçakçılığından akan kirli paralarla yapıldı. Aynı şekilde mücahitlerin çıkar­ dığı gazete ve dergilerin parası da uyuşturucu ve silah kaçakçılığından geliyor. En çok dindar gibi görünenler, gerçekte en çok kirli işlere bulaşmış olanlar. Biz kendi saf ve temiz İslam dinimize kavuşmak istiyoruz. Kendisine din adını veren bu vahşi politik hareket, bizim o sevecen İslam dinimiz olamaz."

144


çok net ve açı k olarak ortaya koyEn temel insan haklaruun yok sayıld ığı bir ortam insanları insanca yaşamaktan uzaklaşıtıryorsa eğer. insanların mutluluğu için bir araç o lması gereken din. araç oJrnaktan çı.karıl.ıyor ve tüm esplr lslni yitiriyor demel<.lir. Bu

anlatım herşeyi

maktadır.

CEZAYİR:

Cezayir olayı tüm İslam ülkelerı için bir dönilm noktasıd ır. Eğer dini politik amaçlan için kull arıı:ı nlar kazanır­ sa tüm öteki İslam ülkeleri farkJı şiddetlerde d e olsa bir deprem yaşamaktan kurtuJamayacakJardu·. Aksi olur da,dini pol1Uk am açlan için kullananlar ba şarısız olur ise, öteki lsl:ım ülkelerindeki politik İsl amada bir s önme s üreci yasanahiUr. Hiç kuşkusuz bu sadece Cezayir özeli ile ilgili bir olay d eğildir. Aynı s üreçte Yeni Dünya Düzenınin de başa rısı veya kaybı (uzun süreçte kaybetmesi kaçınli ­ ınazct ı r] . Cezayir özelini de etkileyecektir. Ceıaylr'den Fransa'ya yoğun bir göç yaşanmaktadır. Bu İO$<t nlar ülkelerinin durumunu şöyle anla t maktadır­ la r: "Cezayir'den kaçanlar ülkede kanun v e düzenin çöktüğünü, kamu hizmetlerinin felç oluğunu, laik ve dinci grupların karşılıklı saldırılarının hızla arttı_ğını bildiriyorlar. Yani silahlı saldırıda bulunanlar sadece İslami kesimler değil, laik kesimler de silahlanmış durumda. Diğer bir tehlikeli gelişme de iki tarafta da diya1og yanlılarnun öldürülmüş olmaları. Her iki ta.rafta da diyalog kurulmasını isteyenler garip şekillerde öldürüldü.

Bu kanlı li ve 34

hesaplaşmada

bugüne kadar 4 bin Cezayiryitirdi. (Cumhuriyet, 8

yabanc:ı yaşamım

Ağustos

1994-Akt: Ayşe Ekşi) Dinci gruplar kadınlan ve gen ç kızlan öldürmeyi sürdürüyor. Evlerinden alınan genç k.Jzla r vahşice boğazlana-

145


rak öldürülüyorlar. Ancak asıl mu hatapları; " ... Radikal önceleri polis, asker, hükümet yetkilileri ve yabancılan öldürüyordu, son zamanlarda özellikle iyi eğitim görmüş yazar, öğretmen ve diğer aydınlan hedef seçtikleri görülüyor. Son üç ay içinde dünyaca ünlü sosyolog, doktor, gazeteci ve yazarlar tabancalı ve bıçaklı adamlar tarafından, kendi evlerinde ve ailelerinin gözleri önünde öldürüldüler. Bu aydınların hepsi çok iyi eğitim görmüştü, hem düşünce hem de yaşam tarzı bakımından batılılaşmış kişilerdi." (Cumhuriyet, 15 Temmuzl993) Radikal dinciler demokratik yaşam biçimini benimseyen. laiklikten yana olan aydınlan kendileri için tehlike olarak görmektedirler. 1:3u nedenle Cezayir'de günde ortalama 15-20 kişi öldürülüyor. Yani aklı susturmak istiyorlar. İç savaşta öldürülen 53 gazetecinin 8 tanesi kadındır. 15- 16 ya~mdaki körpecik kızlar kaçırılıyor. tecavüz edildikten sonra d a öldürülüyor. Gerekçe ise; birilerini u yarma veya gözdağı verme. Tecavüz için ileri sürdükleri gerekçe de oldukça ilginç: ·· 19 yaşındaki Warda ve on kız arkadaşı kaçırılmış ve aylarca tecavüze uğramış. Warda ilk kez tecavüze uğradığında saldırgana zinanın İs­ lam dinine göre yasak olduğunu söylediğinde aldığı yanıta inanamamış: "Benim buna hakkım var: çünkü b en kutsal savaşçıyım, bir mücahitim . (! .. ) ( 14 Şubat 1996 Cumhuriyet.) Savaşçının kutsalı ve mücahiti böyle olunca sıradanı nasıl olur acaba? İnsan bu soruyu yanıtlarken mutlaka insanlığından utanır ve yüzü kızarır. Tabü eğer insan ise ... Ce~yir ile Türkiye karşılaştırıldığında radikal gurupların lıed efieri açısından bazı saprnalann olduğu gözJemlenmektedir. Ülkemizde ordu ve güvenlik güçlerine karşı bir eylem veya saldırıların olmadığı görülmektedir . Bu olgu İslamcılar

146


farklı

biçimlerde yorumlanabilir ama: bizdeki radikal devlete karşı değil, onunla birlikte olduğu yonı­ mu da yapılabilir. Bu sav aşırı dinci örgütlerin devlet güçleri tarafından oluşturulduğu savına da bir kanıt sayılabi­ lir. grupların

MISIR: İslam ülkeleri islam ortaçağmı yaşamaya doğru hızla ve koşaradım sürükleniyor. Bu olgu sözkonusu ülkeleıin iç dinamiklerinden etkilendiği gibi, ulusalarüstü se·r maye örgütlerinin manipülasyonları sonucunda kaçınılmaz hale gelmektedir. Mısır. gelenekleri köklü olan bir toplum yapısına sahiptir. islami güçler h er geçen gün biraz dah güçlenmekteler. Dini gruplar Sedat döneminde etkinliklerini şiddete dayah yöntemlerle artırmışlardır. İslami grupların Sedarı devirme yönündeki çabaları sonuç, vermemiştir ama, sonunda suikastla başarıya ul aşmışlardır. Sedat'ın ardın­ dan gelen Mübarek ise dinci kesimlere ödünler vermiştır. Sözde verilen ödünler demokrasi içindir. Yani demokrasi yararuı.a onun mezarı kazılmaktadır. Hatta a rtık yöneti· min ele geçiıilmesi için tüm koşulların yeterli olduğu ileri s ürülmektedir: "Son iki yıldır Mısır' da dincilerle gü-

0

venlik güçleri arasındaki çatışmalarda dört bin kişi öldü, çok saıyda insan yaralandı ve sakatlandı. 31 yabancı boğazı kesilmiş olarak bulundu." (Cumhuriyet, 1 Nisan 1994) Mısır'da öteki İslam ülkekerinde olduğu gibi ekonomik sorunlar h er geı;en gün biraz daha artmaktadır. Hükümetlerin geniş halk kitlelerinin sorunlarına çözüm üretememesi. yoksulluğun ve işsizliğin her geçen gün biraz daha arbnası, zengin ile yoksul arasındaki uçurum h er geçen gün daha da derinleşmektedir. Düzensizce işleWen düzenin çarkları hergün insanları kanlı dişlilert arasında tüketmektedir. ·· Rüşvet, hırsızlık, yolsuzluk ve yozlaşma

147


dine. yönelen kitleleri kamçılamaktadır. Mısırlı yazar Mohammed Noah bu gerçeği şöyle ifade ediyor: "Son yıllar­ da peygamberin kendisinden bile daha müslüman ol- · duk. Daha fazla islami hükümet, daha fazla islami toplum olmamız için büyük baskılar altındayız. Sonunda öğle Müslümanlar olduk ki, Hazreti Muhammet görse şaşırırdı .. " (The New York Times Magazine, 31 Mayıs 1992)

Sonuçta Msır'da olanlar öteki islam ülkelerinde olanlardan özel konum ve koşulları hiç de farklı değildir. SUUDİ ARABİSTAN:

Zengin. petrol kaynaklarının sağladığı gelirler yetmezmiş gibi, her yıl üç-dört milyon insanın Hacca gitmesi büyük miktarda döviz bırakmaktadır. Bu olanaklarla Batı teknolojisinin tüm olanaklarından yararlanılmaktadır. Bu olanaklar sonucunda Suudi erkeklerinin karılarının sayı­ sı 8'e ulaşmaktadır. 70 yaşındaki erkekler 17 yaşındaki gencecik kızlarla evlenebilmektedirler! Prens ve emirler diyarında erkekler tüm yaşamı kendilerine göre düzenlemişlerdir. Onlar adına hareket eden aracılar Avrupa'dan güzel kadınlar bularak onların hizmetine s~nmaktadırlar. Aynı zamanda içki, uyuşturucu ve porno kasetler gümrük denetimine girmeden diplomatik valizlerle geçirilip prens ve emirlerin hizmetine sunulmaktadır. Aynı insanlar şeriat adına, ayağı sürçen sıra­ danların ve yabancıların kellelerini koparmaktan geri durmamaktadırlar. Şeriat adına hırsızların önce sağ elleri, tekrarı halinde sol elleri de kesilmektedir. Evli insanların işlediği zina suçu suçların en büyüğüdür. Tabii ki prens ve emirlerin zina suçları suç sayılmamaktadır. Sı­ radanlar için Tanrı adına O'nun hükümleri, kendileri sözkonusu olduğunda ise; kendileri adına kendi hükümleri uygulanmaktadır. Öte yandan cinayete k~rşı, karşı cinayet işleme cezası verilebilmektedir. · •

148


Suudi

Arabistan'ın

kendi

çıkar lannın

devam etmesi

için ABD ile yapmış olduğu işbirliği, Orta Doğu halklanrun zararına gelişmektedir. Gericiliğin kalesi oları bu ülke ke neli ÇJkanna (ABD çıkarına olan) h er gelişme ve girişimi özellikle m a ddi olarak desteklemekle dünya in sanlık ailesin e ihanet etmektedir. Dünyanın efendilerine (uluslarüslü sermaye/ ABD) kölelik yaparken, kendi ınsruılarına karşı efrnd!ltklerini ıns an onuruna aykırı bir biçimde s ü rdürmektedirler : "Mc Carty doktrini çerçevesinde, Suudi Arabistan, İslam ideolojisini yayma, bölgedeki milliyetçi ve anti emperyalist iktidarlara karşı içerdeki islamcı muhalefete destek vermenin merkezi oldu. (.. .) Amerikancı İslam 'ın uluslararası alandaki simgesi, Rabıta {Rabtta-tul Alem El İslami)dir. (Faik Bulut. Agy. Say, 178)

.

İslami

ideoloj iyi savunan radikal gü çlerce öldü rülen ama. hala faüli meçhul bir cinayetin kurban ı olarak gözüken arnştırmacı. gazeteci yazar Uğur Mu mcu Rablla ile il· gili şu saptam ada bulunmuştur: " "İslamcı" v e "Amerikancı " akımlann bugün i çin bjrleştikleri iki adres vardır. Bu adreslerden biri, " Rabıta" öteki de ClA' dır, (Uğur Mumcu. Tarikat Siyaset Ticaret. Say, 52) ABD Larafmd an k urulmuş olan "ARAMKO" ABD çıkar­ ları do ğrultusunda

mllllyetçllik ise:

Arap

mılliyetçlliği ya pmaktadır.

Bu

ha~kına.

ülkesine, bölgesine ve d inine ihanetin en açık ve net bir kanıtıdır. Tüm İslam ülkelerind eki dinci örgü tleri maddi olarak desteklemesi gerçekte: düı1ya insanlık ailesine ihanetin kan ıtıdır. Öteki İsla m ülkelerindeki durum anlatılan lann ya aynısı . ya da dah a kötü durumdadır. BJlime duyarsızlık, t eknolojiye yabancılık ve sanata kar~1 bağnazlık tutumu egemen k.ıl.ınmı ştır. Böyle olunca, ge lişmenin , ilerlemeninve mevcut sorunlara çözüm üretmenin olanağı yok clbette. l{a dlna, geUşmeye. bilime ve aydınına düşman olan t.oplumlann çağdaş olabilmesi olanaksızdır. Belirsizlikle-

149


rin egemen olduğu toplumlarda sağlıklı bir geleceğin te-

mellerinin

atılması

ve yarınlara umutla

bakılması

olanak-

sızdır. insanların en doğal hakkı, ins.a nca yaşama ilişkin

taleplerinin dikkate alınması ve yaşama geçirilmesidir. Somut bir gelecekle olası bir gelecek arasında tercih yapmak öncelikle insan onuruna yaraşır bir altyapının oluş­ turulmasıyla onaklıdır. Dinsel tercihler manW(sal tercihlere olanak tanımazsa eğer, insanca yaşamanın can damarla n kesiliyor demektir. İnsanlar önce sağlıklı tercihler yapabilecek düzeye getirilmelidirler. Bu da çağdaş bir eği­ timle o lanaklıdır. Çağdaş eğitimleri gözardı ed erek insanca yaşama olanakla rına kavuşmak olanaksızdır. SONUÇ VE DEÖERLENDİRME İnanma olgusu kendi yetersizliğini doğaüstü güçlereihale etmekle başlayan bir süreçtir. Sorunlar yoğunlaştık­ ça ihale trafiği luzlamr. Sorunların yoğunlaştığı ortam, eşitsiz bölü ~üm ivme kazandığı. işsizliğin artttğı , geleceğin belirsizleştiği, kısacası sorunların yoğunlaştığı orta mlardır. Zaten dinselliğin ağır bastığı ortam1ar toplumsal çök:üntüleıin oldu ğu ortamlarla çakışmaktadır. Bu gibi ortamlarda yaşayan güçsüz insanlar güçlü insanlardan daha çok dine gereksinme duyarlar. Yaşadığı koşulları y aratan insanlarla, yaratılan koşullarda yaşamak durumunda olan insanların aynı olmasını beklemek ol anak.sızdır. Güçsüz, yeteneksiz ve yetersiz insanların güçlü yaratıcıla­ ra gereksinimleri vardır. Hiç kuşkusuz bu onlann suçlu oldukları arılamma gelmez. Asıl sorumlular bilerek ve isteyerek onları o konumlarda tutanlardır. Özellikle. bflim, sanat, teknoloji ve bölüşüm açısından bakıldığında; dünya genelinin büyük çoğunluğu için dinin gerekliliği içinde yaşadığımız koşullarda. yani gtt-nümüzdc tartışılamaz. Çünkü mevcul koşullar gereği büyük çoğun­ luk, varlığmı korumak. bannınak, öğrenmek ve yardım-

150


laşma

gerekleri n edeniyle inanmak zorundadır. Bu zorun nedenlerlnl ortadan kaldırmadan horgörmenin veya kınamanın olanağı yok elbette. O zaman geriye kalan veya yapılması ger eken inananların inançlarına karışm a­ mak ve saygı duymaktır. Çünkü her inanan ancak. algıla­ dığı kadarına, koşu llarının ve konumunun elverdiği ölçüde inanmaktadır. Hiç kimseden taşıyamayacağı yükleri omuzlanmas ı istenemez. Böyle olunca b~r toplum u oluş­ turan bireyler b ir arada yaşamak durumunda iseler; inançları be lirleyen etmenleri d eğiştirmeden Jnançlar değiştirilmeyeceğine gör e; bir arada yaşamak zorunda olduklan bilinc[ne ulaşmalıdırlar. Bunun aksini düşünmek olan aksızdır. Çok inananların dal'ıa az inananl arı yada, inananlann inA nçsızlan yolçedemeyecekleıi gerçeği kavrandığında, fa rklı inanç sahip lerinin bu farklılıklan hoş­ görü ile karşılayarak bir arada yaşamanın koşullarını yaratrnalan en mantıklı ve insani bir yol olarak gözükmektedir. Her inanç kedi dışmda olana saygı duymak zorunluluğu,

dadır. Ba.şka

biçimde

inananları

veya

inanmayanları

zor-

lamayı dü şünerek

eyleme yöneldiği an, aynı şekilde kendi inançları nedeniyle bir başka zorlama ile karştlaşabHece­ ğini kabuJetrneJidir. Ama norma li. insancası ve geı e kli ol~ru; başkası inancıma karışmasın diyorsak . o zaman başkalannm inancına karışmamak ve başkalarının d a kendi inancına karışmasına müsaade e tmemektir. İnanca saygı özünde insana, insamn şah sında insan h akl arına saygıyı ifade eder. Yani inançlarla ilgili uygulamalar. yani ibadet ve inanca ilişkin etkileme ve propagandalar insan haklarını ihlal edemez veya bu n edenler temel ha klann ihJalinde gerekçe olarak ileri sürü lem ez. Farklı düşünce ve inan çlarla bir a rada yaşayabilmenin olmazsa olmaz koşuludur bu ... İnanmak inaıımaya zorlama hakkı tanımaz. Çünkü lıir yer, bir .zam an ve bilirli koşullarda ortaya çıkaıı inanç; kendinden önce k abul görmüş inançlara karşı çıkma te-

151


kamtlar. Kendisi için gerekli gördüğünü kenidisine karşın oluşabileceklere de gerekli görmelidir. Gelişme. değişme , iyiyi ve güzeli yakalama ancak bu şekilde olanaklı olabilir. Her inanç yaşama ilişkin h.Lırallar koymaktadır. Konan kurallar tartışmasız doğrular olarak kabuledilmektedir. Bu ön.kabul gel işme ve değişimi yadsımaktadır. İnançlar bireyse l olduğu zaman sanın çıkmamaktadır. Belirtilen koşullarda h erhangi bir soru n u n çıkması d a beklenmemelidir. Ç ünkü her birey bir farklı dünya, farklı bir algı, yorum ve yaşamın kaynağıdır. Tüm insanlar tekörnek üretilmiş olsaydı, o zaman konan kurallar h epsi için aynı an1ama gelebilirdi. Gerçekte bireysel farklılıklar farklı algıJamalann da kaynağıdır. Bu temel gerçeğe karşın inanç bireysellikten çıkarıJarak toplumsallaştırıldığmda aslında yoğunlaşan yönlendirici bireyselliklere ulaştığınd a eşitsiz­ lerden eşit davranışlar beltlenmeh.i:e ve bireysellikler yoksayılmaktadır. Yani inançlar to.plumsallaştırıldığında somelinde

varlığım

başkalarına karşın

runların çıkm ası kaçnulmazdır.

Konan kurallar geçmiş yaşantıları -tepkiselli ği b u radan gelmektedir - ve mevcut durumları temel almaktadır. Bu n edenle değişme ve gelişme lere yanıt vermesi zordur. İnsanlık yaşamı değişimlerin sürekliliğini kanıtlamal\ta­ dır.

Sürekli değişmeler içinde kesin doğruların olmayaca da kesindir. İnanmak yaşamı düzene sokarak yaşarın güvenceye a lmaktır. Ancak inanmak illed e üstün güçleri olan bir varlığa inanma boyutlarına indirgenerek alan daraltılıp içerik sınırlandmlmamalıdır. İnanmak bir algılama, yorumlama ve somuta uyarlama işidir. Her insan bunu ancak kapasitesiyle orantılı olarak gerçekleyebilir. Bilinç gerçeklikleri yaI{alama aracıdır. En üst b ilinç ise, yaratma yetisinin sınırlarını algılayabilmektir. · Her yaratı , daha iyilerini yaraWrnasm basamağı olduğu sürece anlamlı ve tutarlıdır. Herhangi bir yaralıyı en ğl

152


son kabuletmek, tüm yaratılabilecekleri engellemektir. Doğa bir önceki gününü tüm koşullanyla aynen tekrarlayamaz Evren bir öncesinin aynı değildir. Bu nedenle kesinlikten, değişmezlikten sözetmek olanaksızdır. Değişim bir anda da olabilir, yıllarca s üren bir zaman dilimini de kapsayabilir ama sonuçta değişmeyen tek şey değişmek­ tir. Bu n edenle durağan kural. karar ve inanç olamaz ve kesinlikle olanaklı değildir. İşte bu noktada aklın devreye girmesi ve günceli kavrayan yorum ve kararlar üretmesi gerekmektedir. Yoksa, sürgit araştırmaya olanak sağla­ mayan bir inanç kör, sağır ve dilsiz olabilir ancak. Zaten insa.11 gerçeğini yadsıyarak insanlığa hizmet etemenin olanağı yoktür. Bütün bunl~,r inancın yeterli, tutarlı ve sağlıklı olabilmesi için gernkli koşullardır. Bu koşullar ve incelikler dikkate alınmadığı için dinler arası , mezhepler arası çatışma­ lar ve şiddet uygulamaları gündeme gelmektedir. tnsanlann büyük çoğunluğu şidd ete taraf olmak istemedikleri gibi, şiddetin muhatabı da olmak istemezler, Ancak; içinde bulundukları toplumda bazı şeylerin ters gitmesi önce tepkilerin oluşmasına neden olur. Belirli bir süreç sonrasında bu tepkiler bir ideolojinin şemsiyesi altında toplanır. Tepkileıi yönlendirenler genellikle radikal marijinal gruplardır. Toplumda oluşan tepkiler neden sonuç ilişki­ lerini yalrnlayabilirse mantıklı ve tutarlı bir harekete dönüşebilir tüm koşullar aynı kalmak koşuluyla . Ancak demokratik kanallar açık ise. Tepkiler neden-sonu ç ilişkile ­ rini kavrıyamıyor ise, mantık.sal olu şumlardan uzaklaş­ makta; yaklaşım ve savların kesin, değişmez sonuçlar içeren dogmalara dönüştürmektedirler. Varılan bu alan inanç alanıdır. Bu ad altında mevcut sisteme karşı oluşan muhalefet topluluğun sadece propaganda yöntemiyle yandaşlar toparlaması bir noktadan sonra zorlaşmakta­ dır. Bu nokta da baskı ve şiddet yoluyla önce toplumun belirli (karşı olabilecek) kesimleri tarafs;zlaştınlır, sonra

153


da bu tarafsızlaştınlan kitleden yandaşlar kazanılır. Burada önemli olan, özgürlük, eşitlik. adalet ve insanca ya şam talepleriyle yola çıkılmasına karşın, tartışılmaz savları kalkan olarak kullanıp şiddeti ön plana çıkarmakta­ dır. Bülün bunların din adına yapılması ise bir paradokstur. -Şiddet uygulayan tarafın ortaya çıkışındaki haklı nedenlerden uzaklaşmış olduğunun ayırdında olmayabilir; şiddetin gerçek algılayıcıları ona taraf olanlar değil , tanık olanlardır, kurbanlar ve kurbanların yakınla rıdır. Terörün amaçlarından biri de kitleler e korku salmaktır. Çünkü terör zayıfın güçlülere karş1 k ullanmak zorun da kaldığı en güçlü bir silahtır. Birey bu amaçla yaşamını ortaya koymakta dJr. Bu gibi eylemler sonuc unda · korku kitleleri teslim al.ır. Korku bulaşıcıdır. Kiş iden kişiye. evden eve. sokaktan sokağa. mahalleden mahalleye, kentten kente ve bir ülkeye egemen olabilir. Bu salgın hasta lıktan nasıl kurtulabiliriz? Ve ya dinsel terör nasıl önlenir? Bu sorunun en kıs"a yanıtı , çağdaş. laik ve demokratilç bir toplum yapısını tüm kurum ve kurallarıyla kurmaltla diye yanıtlanabiliİ-. Çalışmamızın önceki bölümlerinde dinsel k abam1alann bozulan toplum yapılarında ortaya çıktığını. tarihsel ve güncel kanıtlarla ortaya koymaya çalıştık. Rü şvetin, yolsuzluğun, adaletsizliğin. işsjzli­ ğin , geleceğe güvensizliğin egemen olduğu bir toplumda öznel çözümlerin ön plana çikması 1rn çırulm azdır. Demek ki. önce gelir bölüşümünün adil olması gerekir. Aym şe­ kilde, güvenli bir yaşam o rtamının sağlanması gerekir. Bu ise, sanayileşmiş bir toplumla ulaşılabilecek bir noktadır. Günümüzde azgelişmiş, ya da gelişmekte olan ülkeler laik bir toplum ya pısını isteseler de o lu şturamazlar. Çünkü , kaynak sorunu; birikim sorunu sadece istemekle çözülebilecek sorunlar d eğildir. Sanayileşmenin önkoşu lu sermaye yoğunlaşmasından geçmektedir. Sermaye yoğunlaş­ ması ise, eşitsiz bölüşümü. adeletsiz uygulamaları zorun-

154


lu kılar. Yaşanan süreçler bunu kanıtlamaktad ır. Üstelik gelişme çabaları gelişmiş olanlara yetişmekJe olanaklıdır. Oysa gelişmiş olanlar; gelişmişlil< denecek bir noktada sabit olarak kalmamaktadır. Gelişen değişimın sürekliliği ile olanaklıdır. Bu nedenle gelişen , daha da gelişme eğilim ve çabasının tutsağı komunudadır. Bunun için azgelişmiş yada gelişmekte olan ülkelerin evrimsel bir sü.reç içindeki doğal gelişmeleri, gelişmişleri yakalamalarına olanak vermez. Ancak alışılmış sistemlerin dışında bir rota planlayarak çok hızlı bir biçimde sıçramaları gerekir. Bütün bunların dikkate alınmadığı, nedenleri değil; sonuçları başlangıç kabuledilerek başlatılan tüm mücadelelerin yenilgi dışında başka sonuçlarla karşılaşmaları olanaksızdı r. Ancak haldı gerekçelere dayarıılarak başlaWan terör haretleri toplumun tüm kesi nılerini şu veya bu ölçüde etkiler. Şimdi b ireysel veya grupların şiddet ku Uanmak durumunda kaldıkları koşulları kısaca sıralamaya çalı şalım: Şi ddet tüm demokratik yolların kapaWdığı ortamlarda bir ifade biçimi olaral{ ortaya çıkmaktadır. Tek ellerin denetiminde ve yörılendirirrıind e olan medya tüm iletişim kanallarını kendi istediği biçimde yükledeğinden. birey ve gruplara kendilerini ifade etme olanağı bırakmamaktadır. Sorun1u çaresiz insanlar terörü bir iletişim aracı olarak kullanmak zorunda kal maktadırlar. Yönetenler bu kanallarla iletilen me,rsajlar ya gerektiği gibi algı lanmamakta ya da temel lercihler nedeniyle gözardı edilmektedir. Oysa bu mesaj lar çağdaş bir yaklaşımla değerlendirilmeli ve sorunun nedenlerini ortadan kaldıracal{ çözümler üretilmelidir. Somut pratikte görülen bu mesaj lara karşı şiddetle karşılık verilmesidir. Bu kısır döngü s ürekli olarak şidde­ ti üretmekte, bireysel ve örgütlü grup terörüne uygun ortam hazırlamaktadır. Baskıcı devletler otorite sağlamanın yolu olarak baskı ve şiddete yönelmektedirler. Bu yöntem bazan seçeneksiz-

155


likten, bazan da bir seçenek olarak tercih edilm ektedir. Oysa korku şiddetin anasıdır. Baskı ve kaosun egemen olduğu ortamlarda şiddet, sorunlu kitleler için varlığını koruma ve sürdürme aracıdır. Güçlü devlet olgu su toplumlarda yanlış anlaşılmakta ve yorumlanmaktadır. Kitlelere göre güçlü devlet otoriter olan, gerektiğinde vatanda:Şlarını ac ımasızca cezalandıra­ bilen b içimde algılanmaktadır. Bu algılama iki ucu açık şiddete ortam hazırlamaktadır. Aslında güçlü devlet, tüm sorunları hukuka uygun yasal yöntemlerle çözebilen; tüm vatandaşlarım eşit görmek durumunda olan devlettir. Güçlü devlet tüm vatandaşlarına hiçibir ayrım gözetmeks izin insan onuruna yaraşır bir yaşamın tüm koşullarını sunabi1en devlettir. Çok farklı alanlarda mal ve hizmet ürelimini (KİT'ler) sürdürmesi devletirı zayıflığı anlamına gelmemektedir. Bütün bu çarpıtmalar, yanlış bilgi ve yönlendirmeler öteki konularda üzerimize düşeni gereği gibi yapmamamıza neden olmaktadır. Toplumlarda varolan şid deti ve şiddeti önlemenin yönte mlerini bulmaya çalışanlar önce kendilerim sorgulamakl,a işe başlamalıdırlar. Bir birey olarak, bir vatandaş olarak, ve bir insan olarak neleri yapmad ıklannı ve yapamadıklarını irdeleme1idirler. Birey herşeyden önce kendi haklarını bilmeli ve n e olursa ols un onu korumasrm da bilmelidir. "Hakkı tanıyan haksızlığa başeğme z" kuralı uyarınca h er konum ve koşulda kendisine yönelen haksızlıklara ve tanık olduğu tüm haksızlıklara karşı çıkabil­ melidir. "Almanya'da Naziler, komünistleri almay a geldiler. Ben sesimi çıkarmadım , ç ünkü komünist değildim. Sonra Yahudileri, sendikacıları ve katolikleri aldılar ve ben y ine sesimi çıkarmadım ; ç ümkü ben hiçbirinden değildim . Sonra beni almaya geldiler.· Ama o zaman benim için ses çıkaracak kimse kal-

l56


manııştı . "

Alman rahip Niemöller, Nazi felaketinin ortaya çıkma­ pasif savunma mantığının kurbanı olunca acı gerçeği algılaya~iliyor. Bu örnek bananeciliğin hangi sonuçlara neden "oluğunu göstermesi açısından oldukça ilginçtir. Yaşamını yitirirken ders alınanın akıl ve mantıkla bağda­ şır bir yanının olmadığı kesindir. Bu bize Temel fıkrasını anunsatinaktadır; Temel işlemiş oluduğu ağır bir suçtan dolayı idama mahkum olmuştur. İnfaz öncesi kendisine son isteği sorulduğunda: "H a bu baa ders olsun!" der. Bu dersin insanlık adına kalıcı bir yanının bulunması olanaksız. Tekrar söylemek gerekirse, bizler bit insan olarak, bir vatandaş olarak neleri yapıp, neleri yapmadığımızı irdelemeliyiz. Polis neden hakkım arayan vatandaşlara (iş. çi, memur, öğretmen, öğrenci vb.) kadın, erkek, yaşlı ve genç (özellikle gençler potensiyel suçludur) demeden kıya­ sıya dayak atıyor (dayak atan toplum po lisleıi, bekar ve evli olamayan bir kitle / ideolojik bir seçim ve koşullandı­ rılmış bir kesim)? ' Bu haksızlıklara karşı çıkıyor muyuz? Kendi ideolojimizin simgesi haline dönüştürdüğümüz "türban" olayına karşı çıktığımız kadar yargısız infazlarla yokedilen gen cecik insanlarımızın katledilmelerine aynı "türban" duyarlılığı ile karşı Çıkabiliyor muyuz? Bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığı tutarlı mıdır? Birşeyler yapılmasını hep birilerinden beklemek ne kadar sına

doğrudur? Başkalarının u ğradıkları haksızlıklara tanık

olW1ca insan olarak ne yapmamız gerekirken ne yapıyor, ya da neler yapmıyoruz? Tüm bu olay ve gelişmeler karşı­ sında sessiz izleyeci olmak, bir ka.Wma, s uskunluk bir evet anlamına geliyorsa bizler ne yapıyoruz? Oy kullanır­ ken gerçeği mi, çıkan mı ön planda tutuyoruz? Ulaştığımız noktada tüm bireylerin sorumluluklarının olduğu tartışılamaz. Şu anda ulaştığınız nokta tüm sorumluların sorumsuzca davrandığının kanıtıdır. Dinsel terör genel terörün bir alt grubu ama. içinde ya-

157


şadığımız koşullarda

ön sıralara tırmanmıştır. Dünya in - · a lilesin in büyük bir bölümü dinsel terörü n etkisi altındadır. Bu nedenle ivedilikle soruna; gen el geçerli ve kalıcı çözümler üretilmelidir. Bu yön deki girtşiınler sadece günümüzde teröre hedef olan bireylerle kalmayacak, gelecekteki olası kurbanların da yaşamlarını kurtaracaksanlık

tır.

Genel tercihler sonucunda ortaya çıkan ve uygulanan politikalar büyük kitleleri; b ilinçsiz. umarsız ve yalnız bireylere dönüştürmektedir. Bu olumsuz koş ulların doğal sonucu olar ak, kendileıi için hazırlanmış olan anü -laik ceph ede yerlerini almaktadırlar. Anti -la ikler bir paranoya içinde, durmadan dış düş­ manlar yara tır veya ararlar. Oysa onların en büyük düş­ manı kendi kafalannm içinde gizlidir. Bu n edenle bir dış düşman aramaları gere1unez. Cahil insan , insanlığa düş ­ man olan insandır. Çünkü doğal ve insanca yaşamı yadsır.

Dinsel terörün a maçlan bölümünde ayrıntılı ör nekleriyle birlikte s unulan nedenleri şöyle sıralayabiliriZ: -Yeniden kurmak amacıyla-Kimlik sorunu olarak , -Cayd ırıcılık amacıyla-Varlığını

k abulettirrnek amacıyla, mis illeme terörü, -Protesto ama çlı t erör, -Mevcut dengeyi lehte bozmayı amaçlayan terör, -İleÜşjm amaçlı terör, -Mezhepler arası uygulanan terör, -Egemenlerin ve sermayenin h.-ullandığı dinsel terör, -Şeriat yönetimlerinin yön etme ad ı altında uyguladığı terör. Farklı yer zaman ve koşullarda uygulanan dinsel ter ör yukarıda belirtilen amaçla rdan birini veya aynı anda bir- İntikam amaçlı

kaçını gerçekleştirmek amacıyla uygulanır.

158


Dinsel terörün önlenebilmesi, onun nedenlerinin ortadan kaldmlmasıyla olanaklıdır. Başka bir ifade ile; toplumda ortaya çıkabilecek sorunlann çözü1mesiyle olanaklıdır. Çözümler hem m evcut sorunlan çözm eli, hem de gelecekte ortaya çıkabilecek olası sorunları da çôzmeğe olanak tanımalıdır. Yani toplum, demokratik, çağdaş, evrensel. laik, bir yön etim yapısına kavuşturulmalıdır. Gerçekte sorunsuz bir toplum sadece düşlerde varolabilir. Ancak insanca olanı sorun çözme iradesinin sistemin varlığında yeralmasıdır.

Dinsel terörün çözümüne ilişkin önertler ayrı bir çalış­ konusu olarak ele alınabilecek bir kapsamdadır. Biz burada sadece önemli gördük1erimizi satır başlarıyla vurgulam aya çalışacağız. Dinsel terörün yand aşı olan birey iletişimsizlik ve umarsızlık ortamında çekilmiş olduğu kabu ğund a kendi doğrularından olu şan bir dünya kurmuştur. Bu toplumsal gerçekler le tümüyle örtüşmeyen bir dünyadır: "'Şiddet . gerçek dünya ile bu hayali dünya arasında teröristin kurduğu köprüdür, o yüzden hep bu yolu kullanmaya mahkumdur. Şiddete sadece şiddetle karşıhk verdiği zaman, bu yoldan aynı yapay dünyaya gjrilir ve tıpkı onun gibi sadece intikam için yaşanır ve savaşılır. İşte o zaman toplum/ devlet, terörizm tuzağına düşer. - Terörizmle mücadele i çin özgürlükleri askıya almak, demokratik hakları ertelemek. teröristlerin yaptığını ve yapacağını taklit etmektir. Devlet, teröristlerin baskıcı , sı­ nırlayıcı ve güdücü özelliklerini. diktatorya h eveslerini. tam tersine davranarak sergilemeli ve küçültmelidir. Bunu yapmalıdır ki, insanlar aradaki büyük ilke ve uygulama farkını görsünler. Sadece sözlere, vaadlere kanmasın­ kır. Terörizmle mücadele. bir yıpratma savaşıdır ve fiziksel gücünden çok, ikna yöntemleri etkili olan taraf kazanır. Çünkü terörizmin asıl- savaş alanı fıziksel coğrafya değil, insanların aklı ve vicdanıdır. manın

159


- Teröristlerin birer özgürlük ve demokrasi savaşçısı kazanmak i çin en yalın ve etkili yoldur. Yetkililerin ana amacı halkı kazanmak olmalıdır. Terörizmle mücadele halka karşı değil , halkla birlikte verilmelidir. Kazanılmayan halk, teröristin kazancı ola,W~ . - Terörizmle mücadele, her mücadelede olduğu gibi kaba kuvvetle değil fikir, plan, s trateji ve taktikle kazanılır. Toplumun her kesimi, düşünce ve proj e ürete bilen h e r gr up ve kurulu ş, bu konuda dü şünmeye, a raş tırmaya ve olmadığını kanıtlamak, halkı

konuşmaya çağrılmalıdır.

- Toplumsal çoğunlu.k , içinde çeşitli etkin , kültürel. dinsel kümeler barındırai:ı sosyal yapılar. gerilimlere gebedir. Gerilimlerin oluşmasinı önlemenin en doğal yolu, bu farklılıkların bir sosyal gerçeklik olduğunun ve onlarla yaşan ması gerektiğinin anlaşılması ve halka anl aWması dır. S u çlarla nıücadele sad ece kolluk gi.~çlerinin i şi d eğildir. Tüm t oplumun sorumluluğudur. Çünkü terörtzm bir sosyal s u çtur. ancak s osyal direnişle yenilebilir. - Teröristler; hayatlarını kutsadıkları davalarına adayan r adikaller, h atta fanatiklerdir. Şeytanla b ile işbirliği yapabilirler. Bu n e denle ilke içinde ve dışında r ejim. h atta devlet aleyhtarı "müttefikler" bulmaları zor değildir. ancak. bu böyledir d iye, sorunu tümüyle dış dü şmanlara yıkmalc yanlıştır, o zaman stratejide h ata yapılır. Asıl hedef kitle yurt içindedir. Yine d e dış k aynaklan kurutmak. mücadelenin stratejik hedeflerinden biri olmalıdır. - Terörizmle m ü cadele hangi yöntemlerle yürütülürse yürütülsün, hangi aşamalardan geçerse geçsin, çatışan tarafların şidd et sonrası dönemde nasıl birarada yaşaya­ caklarının önceden düşünülmesi lazıtn . (Ye ni

Yüzyıl.

4 Agu sLos 1995- TOBB Raporundc.m )

Ö ncelikle s istemle bireyin uyuşmasının koşulları yara-

160


tılmalıdır.

Yani birey özgürce kendini ifade edebilmeli ve girebilmelidir. Bu sistemin bireyin istemlerine yanıt verebilecek değişim ve dönüşümleri sağlayabilecek esneklikte olmasını gerektirir. Bu aynı zamanda laikliğin temel ilkelerinden biri olan "vicdan hürriyeti" ile örtüşen bir çözüm sağlamış olur. Vicdan hürriyeti; düşüncede , inançta bir ibadette özgürlük anlamına gelmektedir. Tam anlamıyla laik bir toplumdan sözedilebilmesi için vicdan hürriyetinden önce yanıtlanması gereken bir temel soruyu yanıtlamak gerekir. Egemenlik kimin elinde olacak? Bu temel soruyu yanıtlarnadan önce bir gerçeğin altını çivmek gerekmektedir: Tanrı iktidarım kimse Tanrıdan alamaz ve onun adına devraldığım iddia edebilecek bir egemenlik kullanamaz. Bunun anlamı çok açıktır, Tanrı'­ nın egemenliği ancak Tann:'ya a it olabilir. aynı şekilde; insana ait olan egemenliği de insanın elinden hiçbir kimse hangi nedenle olursa olsun a lamaz. Ancak toplumsal yaşam gereği birey kendine ait olan egemenliğin sadece bir kısmını özgür iradesiyle devredebilir. Bu temel saptamay L yaptıktan sonra sorumuzu yanıtlayabiliriz. Egemenlik millete aittir. Ulusa ait olan egemenlik, ulus yaşamında egemen kılınmahdır. Aynı şek.Hde laik yaşam toplum yaşamma egemen kılınmalıdır. Devlet tüm inançlara eşit uzaklıkta durmalıdır. Tüm bunlar gerçekleştirildiğinde laik, çağdaş, evrensel, demokratik ve hukukun üstünlüğü­ ne de dayanan bir toplum yapısı yaratılmış olur. Böylesi bir yapıda insanlar olanaklannın elverdiği en iyi yaşamı yakalamış olurlar. Böylesi bir yaşam en mutlu bir birliktelik olarak nitelendirilebilir. Tii.ın insıı.nlaruı insanca yaşanabilir bfr ortamda doştç.a, , kardeşçe ı.rc bru-ış içinde birarada ya.,aınaJarmı ummak ve haifa. 1alcp etmek insan olınıının önkoşulıı olarak algıln.n­ ınalıdır, a,u{.' a.k; gerektiğinde bıunm iç.i11 lrn;vgalar bilç göze alınnıalıdırl İn.sa:nJık o:ntı.runun tüm olumsuzlukları; in· sanlık dışı oluşum ve gelişmeleri yenmcsj dileğiyle ... etkileşime

161


FERHAN ERCAN KOCAELİ- 1 7 Mayıs l 996

KAYNAKÇA Abdulkerim Osrnanoğlu.- CİHAD - İslamoğlu Yayıncı ­ lık- 1 987-İstanbul Ahmet Taner Kışlalı- Siyasal Çatışma ve Uzlaşma- İmge Kitabevi l 993-Ankara Ahmet Yücekök {Prof. Dr, J Türkiye'de Din ve Siyaset- Gerçek Yayınevi 1983-İstanbul.

Albert füı.yet-Jean J eures-Dine Karşı Dfüşünce Tarihi. Çev: Cemal Süreyya-Broy Yayınlan- 1994-İş lanbul. Ali Bulaç- Kur'an-1 Kerim'in Türkçesi Anlamı. Pınar Yayınları 1983 -İstanbul. Ali Yaşar Sarıbay-Türkiye"de Modernleşme Din ve Parti Politikası-Alan Yayıncılık- 1985-İstanbul. Andre Rıba,rd-Coğrafi Keşifler Tarihi- Çev: Erdoğan Başar

{Berktay)

Şiar Yalçın-Halil

rı-1983-İstanbul. Ayse] Ekşi (Prof.

Berktay-Say

Yayınla­

Dr.) -Din Devletleri-Ümit Ya)rıncı­

hk- 1995-Ankar Bergson- Ahlak ve Dinin İki

Kaynağı-Çev:

Mehmet Karaasan-MEB- 1986-İstabul. Bertrand Russel-Batı Felsefes i Tarihi-Çev: Muammer Sencer-Kitaş Yayınlan-.. ... .... İstanbul.

Bertrand Russel- Bilim ve Din-Çev: Hilmi Yavuz- Cem Yayınevi.-1993-İstanbul.

Bünyamin Ateş-Mehmet Dikme~-Peygamberler Tarihi-Yeni Asya Yayınlan-1981-İstanbul. Cahit Tanyol (Prof. Dr.)-Laiklik ve. İrtica-Altın Kitaplar- Bilimsel Sorunlar Dizisi-1989-İstanb ul. Çetin Özek (Prof. Dr.)-Devlet ve Din- Ada Yayınları- .. ... . -İstanbul

Çetin Yetkin- Türk Halk Hareketleri ve Devrimler-May Yayınlan 1974- İstanbul.

David

162

Arnold-Coğrafi Keşifler

Tarihi-Çev: Osman Ba-


hadır-Alan Yayıncılık-1995-İstanbul .

David Riches-Antropolojik

Açıdan Şiddet-Çev:

Dilek

Hattatoğlu Ayrıntı Yayınlan-1989--istanbul. Falk Bulut-İslamcı ôrgütler-Tümzaınanlar Yayıncı­ lık-1994-İstanbul.

Fikret

Başkaya

(Doç. Dr.) Sömürgecilik

Empeıyalizm

Küreselleşme Öteki Yayın evi- .. ... .- Ankara

F'ellcien Challaye--Dinler Tarihi-Çev: Samih

Tiryakioğ­

lu-Varlık Yayınları- 1994-İstanbul. Ferhan Ercan- İşkencenin Nedenleri ve Ifaynaklan-1993-İstanbul.

Georges Duby-Erkck

Ortaçağ-Çcv:

Mehmet Ali

Kılıç­

bay-Aynntı Yayınlan- 1991-İstanbul.

Gencay

Şaylan-Türkiye'de

is lamc1 Siyaset- Verso Ya-

ymcılık-1 992-Ankara.

Howard

Zınn-Manning

maı-Fa tihle r

MarabJe-Mike Davjs- Veli

Yargılanıyor-Tümzamanlar

Yı1-

Yay ıncı -

lık-1 992-İstanbul.

Immanuel Wallestein-Giovanni Arrighi-And re Gunder Bunalımın Dinamikleri-Çev: F. Akar- Belge Yaymlan 1984-İstanbul. . İbrahim Kafosoğ!u (TTof. Dr.) -Türk İ slam Sentezi. AyFrank-Samir Amin-Genel

dııılarocağı Yayınlan- 1985-İstanbul .

J acques İstanbul.

Attalı-1492- .... . ....... Yapı

Kredi

Yayınları-..... .

Jacgues Le Goff-Ortaçağ'da Entellektüeller- Çev: Ahmet Ali fülıçbay-Aynntı Yayınları-1994 -İstanbul. J oel Kovel-Tarih ve Tin-Çev: Hakan Pekinel-Ayrmtı Yayınları-1994-İstanbul.

Louis Massığnon-Hallacı Mansur-Der: Prof. Dr. Niyazi Ök tem- Ant Yayınları-1994-İ stanbul. M. İlin -E. Sefal-İnsan Nasıl İnsan Oldu-Çev: Ahmet Zekeriya-Say Yayınları- 1 99 l -İsta nbu l. Metin Cen giz-Hani Çağdaş-Orhan Kayaoğlu-2 Temmuz SİVAS-Dergiler Ortak Platformu-Yön Matbaacı-

163


lık-1994-İstanbul.

Michel Foucault-Hapisanenin Doğuşu- Çev: Mehmet Ali Kılıçbay-İmge Yayınevi- 1 993-İstanbul. Murat Sarıca (Prof. Dr.) -Siyasi Düşünce Tarihi- Gerçek Yayınevi-1987-İstanbul. Muzaffer Sencer (Dr.)-Dinin Türk Toplumuna EtklleIi- May Yayınları- 1974-İstanbul. Necip Taylan (Dr.-)- tsl am Felsefesi-Ensar Neşri­ yat-1983-İstanbul. Paul Carus-Buda'nın Öğretisi-Çev: Teoman Uçgun-Yarış Matbaası-1984- İstanbul. Rıza Zelyut-Osınanlıda Karşı Düşünce ve İdam EdilenYayıncılık-1986-İstanbul. Ruşen Çakır-Ayet ve Slo~an-Metis Yayınlaıı- 199 !-İs­

ler- Alan tanbul.

Sedat Ve}'İS Örnek (Doç. Dr.}-İlkelerde Din. Büyü, Sanat, Efsane-Gerçek Yayınevi-1971-İstanbul. Sıgmund Freud- Dinin Kökenleri-Çev: Selçuk Bu dak- Öteki Yayınevi-1995-Ankara. Sibel Özbudun-8 Marttan 8 Marta rnı?-Diyalektik Yayınları- 1!195-jstanbu1. S•'ıTf.'r Tn nilli -U:vg[lrJık T; ııihi-S;l~' Y;ı~· ııı brı-1qp 1-İ c: ­

tanbul. Uğur Mu nı c u-Tarikat.

Siyasd,

n-1994- İstanbul. Orhan Gökdemir-Öteki

-

Ticarel-Tt'Jürı Yayınla­

İslam-Sorun

Yayınla­

rı- 1995-İstanbul.

Orhan Pazarlı-Din Psikolojisi-Remzi Kitabevi-. ., .. .İs­ tanbul. Yılrn.az !\lhı .~ (Prof. Dr.) Terörün J\..natomisi- i\ltın Kitaplar Yayınevi- 1995- İstanbul. Yılmaz Öner- Din- Üretim Biçimleri Üstüne. Tarihsel Uzlaşma- 1984-İstanbul. Wıllıam H. McNeıll-Dünya Tarihi~Çev: Alaeddin nel- Kaynak Yayınları-1985-İstanbul.

164

Şe­


ANSİKLOPEDİLER

Ana Brttannica Meydan Larousse Tarikatlar Ansk. (Milliyet

Yayınlan)4

SÜRELİ YAYINLAR

Cumhuriyet , Hürriyet, Sabah, Yeni Yüzyıl.

165


TOPLUMSAL DÖNÜŞÜM YAYINLARI FİYAT LİSTESİ Dirt VE TARİH DİZİSİ 1 Din Lailllik Çatışması (E.Zola) : 2- Din ve insan Sorunu (Hüsen Porta]lal) : 3- Neden Hnstlyan Degilim (B.RllS.5ell) :

l.250.000

4- Şeytan Rivayetleri (Erhan 'l'ıglı) :

550.000 1.500.000

5· Padişah Analan (A.Kemal Meram) :

800.000

600.000

6- Osmanlı'da ttoca Nüfuıu (Ahmet Refik) :

600.000

7· Osmanlılarda Din ve Devlet (Muammer Sencer) :

750.000

8· Tarikat Oeıt;egi (e.Ali Okur) :

950.000

EDEBİYAT Dizisi I • Şiirin Kanadında Mektuplar (l\taol Behramoglu/Metln Demiri.aş)

1.200.000

2· Söı Uçar Yazı Kalır (Feri.dun Mdaç) :

ı.ıso.ooo

:ı- Güle Güle Aziz Nesin

1.400.000 700.000

(t1ayri Bfldik) :

4- Çin~neler (O.Cemal Kaygılı) : 5- Aygır Fatma (O.Cemal

Kaygılı)

:

6- Atatürk'ten Boşanıyorum (Süleyman ekin)

500.000 600.000

OIUIAl't YA.\'UZ A.RAŞ11KMA YE lNa.tıl'ft: Dizisi

I • Türklye'de Gençlik (Tanzer Sülker Yılmaz) :

2- Dünyada ve Türkiye'de Gençlik (rulya Hasan Basri Gıirses) : 3- Gül Olan Toprak [Sadık Albayrak) : 4- Umut i.nsanda (Öner Yagcı) : 5- Vatan S<19olsun (Prf. Dr. Çetin Yetkin) : 6- Nıiüık'ün Başansıı Demolllıısi Deııriıri (S.C.I'.) Ptf. Dr. Çetin Yell!iıı 7· Dünü Bugünü ile 68'1iler (Hulki Cevizogtu)

1.100.000 1.350.000 750.000 850.000 850.000

750. 000 600.000


rstKoWJi otzist J • l'.6pıi Sanab (S.l'reudl :

ştiK

700.000

otzisi

1- tteı yılıde Yangın ( Cemıle Çakır)

800.000

2r SuıgOıtler Ülllesı (Dogaıı Munıurogıu )

250.000

3- cır Kalem, 6ir Kitıp, Bir YütU. (f:rdogan Gülmez)

250.000 250.000

4- Kurşun Soguklan Wlla

erı

5- Dalgaların Goce Vardiyası (l. Yavuı 60dik) 6- Olzemll tteceler (1. Yavuz Bildik)

7- Rüzgarla Söyleşi (1. Yavuz 8ildlk)

8- Kışkırtıcı Çekirdek (Seval Esashl 9· Sonbahar llardaktan Boşanırcasına (Alper Aktan) 1().Kuşkular Zamanı (Vtedt trbay) l l· ıslık Yorumlan (Muıalfer Sangüll

~.000

.500.000 ;)00.000

300.000 300.000 250.000 250 .000

YAKINDA ÇIKACAKLAR I · Şiirli l'otograf\ar (Al.bıim ) (f\krct OtyamJ :z,. Sanayıleşme Ve lllıı.sla.şma Sıireclnde Toprak Refoımlll!dan Köy !ııstilülerine Türtıiye l 92J. l 950 (rror. Dr Necdet Clliııçl) 3- lklnd Diinya Savaşı' ndan Sonra Tiırk!ye'de Çok Partili Olizene OeÇlşte Dı.$ Etkenler (f'rof. Dr. Ne<:det Ekinci) 4- OIY.r Myle Vall'a!ar (Dogıln Katıraoglu)

5- ~ver Gökçe (Buliin Şilrtcı1l


Profile for Cihan Eyri

Ferhan Ercan - Dinsel Şiddet  

Ferhan Ercan - Dinsel Şiddet  

Profile for cihaneyri
Advertisement