Page 1

1


İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni: İlkan Doğan Yayın Kurulu

: Zeval Tezay Mücahit Taştemur Burcu Yavuz Can Şimşek

Kapak

: Bahattin Kızıldağ

Dosya Konusu

: Emek

İletişim

: cevizdergi@yandex.com

Ceviz dergide yayınlanan yazılardan yazarları sorumludurlar. Yazarlara Herhangi bir ücret ödenmemektedir. Ceviz dergide yayınlanan her türlü yazı kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

2


İçindekiler İNCELEME Mücahit Taştemur-Sait Faik Abasıyanık Şiir İlkan Doğan-Şiirin Akışını Bozan Güzel Kadına Mehmet Coşkun-Sana Bir Sır Vereyim ( Solo Ağıt) Ada-Ön Sevişme M.Duran-Yarın ölmek istiyorum Mensur Şiir Rezvan Çelebi-Kendimsizlik Simge Orbuk-İlk Ama Son Değil Öykü Zeval Tezay-Pinhan Deniz Gökoğlan-Hasan Deneme Femenbia-Propaganda Alıntılar Ünal Arslan(Alıntıları Seçen)-Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu- Stefan Zweig Emek Dosyası İnceleme Soykan-Devrimden Sonra (Film incelemesi) Köşe Burcu Yavuz-1 Mayıs Üzerine Şiir Zeval Tezay-Seyyar Öykü Zerya Yezdan-Yaşam Bağı İlkan Doğan-Cezaevi Alıntılar İşçi Alıntıları

3


Sait Faik Abasıyanık İşgali nedeniyle de ailesiyle beraber zorunlu göç’e tabi tutulmuştur. İdadi eğitimine Adapazarı’nda devam edecek olan Sait Faik in çocukluk anıları canlanmıştı. Birkaç deniz öyküsü denemesine başlasa da bunlar yayınlanmamıştır. Bu lise de 2 yıl devam edebilen yazarımız, ailesinin İstanbul’a taşınması nedeniyle İstanbul Erkek Lisesine kaydolur.

Ben hikayeciyim diye sizlerden ayrı şeyler düşünecek değilim. Sizin düşündüklerinizden başka bir şey de düşünemem. O halde bu adamın hikayesi ne olabilir? Sakın benden büyük vakalar beklemeyin, n’olur. SAİT FAİK ABASIYANIK Edebiyatımıza durum öyküsü denince akla gelen ana isimlerden birine bakacağız şimdi de. Gerek modern Türk öykü’sünü bize yansıtmasıyla gerekse İstanbul ve deniz yaşamını tasvir etmesiyle öykü tarihimizde adı uzun bir süre alınacak. Bazı kesimlerce eleştiri alsa da yazmaktan yılmamış ve bunun üzerine gitmiştir. Bu maceramıza da Adapazarı’nda başlıyoruz. Kemerlerinizi sıkı bağlayın çünkü bu yolculuğumuz kısa gibi görünse de ; duracağımız duraklar onu güzelleştirecek.

Onuncu sınıfta öğretmene yapılan bir şaka yüzünden sınıfı dağıtıldı. Eğitimine Bursa da devam etmek mecburiyetinde kaldı bu sefer de. Bursa Lisesi’nin de onun hayatına büyük bir katkısı olmuştur. İlk öyküsü olan “İpekli Mendil”i bu yıl, edebiyat dersinin ödevi olarak yazar. Bursa’dan mezun olan yazarımızın sıradaki eğitim basamağı için gideceği yer İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi olur. Burada Edebiyat bölümünde okumaya başlayan yazarımızın aynı zamanda başından önemli gelişmeler geçer. İlk yazısı “Uçurtmalar” Milliyet gazetesinde yayımlanır. Edebiyat bölümünden mezun olur. Birkaç iş denemesinden sonra bu bölümle ilgili iş yapmamaya karar verir. Babası, Sait Faik’e Odunkapısı’nda zahire alım satımı yapmak için bir dükkân açar. Kendi ortaklarından Ali Emali’yi de oğlunun yanına ortak olarak yerleştirir. Ancak bu iş girişimi kısa sürede sonuçsuz kalır, Sait Faik boş dükkânının anahtarını babasına iade eder. Kendisini artık dünyaya tanıtacağı ilk eser olan Semaver kitabını da babasının yardımıyla yayımlar.

Yıl 1906 ülkenin en karışık olduğu dönemlerinden. Birinci dünya savaşının sinyalleri verilmiş, ülkeler kutuplaşmış, sömürgeler çoğalmış… 18 Kasım da Adapazarı’nda dedesinin evinde dünyaya gelir. Babasının tayini nedeniyle burada fazla yaşayamaz. Mehmet Faik Bey’in tayini Kocaeli’nin Karamürsel ilçesine çıkar. Aslında bu tayin onun hayatını etkileyecekti bir anlamda. Deniz kıyısında bir ev tutan Mehmet Faik Bey ona denizcilikle ilgili sevebileceği bir sürü hikaye anlatmıştır. Buna ithafen ‘’Stelyanos Hrisopulos Gemisi’’ adlı kısa öyküsünü yazmıştır. Sait Faik’in çocukluğu aslında o kadar da güzel geçmemişti. On yaşına geldiğinde babası ile annesi bir süre ayrı yaşamaya karar verirler. Babasının evinde dedesi ve babaannesiyle beraber yaşamaya başlayan Sait Faik ;annesini ise ancak haftada bir görebilmekteydi. Bu olay onu çok derinden etkilemiştir. Ancak peşi sıra gelen Yunan

Semaver kitabına bir göz gezdirelim. Yayımlanmış kitabının olmasının yanı sıra birçok çevre tarafından olumlu yorum yapılmasına neden olmuş eseridir aynı zamanda. “Sait Faik, Burgaz çalılıklarından çekti bir kızılcık dalı kopardı, kalem gibi yonttu, ucunu yaşama batırdı ve yazmaya koyuldu’’. Haldun

4


Taner ‘’Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil’’ adlı eserinde Sait Faik’ten bu şekilde bahsetmişti. Otobüs ve Metro yolculuklarında bir çırpıda okunabilecek öyküler barındıran kitap aynı zamanında durum öyküsü çerçevesinde incelendiğinde bir başyapıt niteliğinde.

anlamlar çıkarabiliyoruz. Sait Faik okumak için bu kitapla başlanması gerektiğini söyleyen eleştirmenler dahi olmuştur. Sait Faik’in diğer eserlerine bir göz gezdirirsek :Sarnıç, Şahmerdan, Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Son Kuşlar, Tüneldeki Çocuk.

Şimdi de yaşamında son kez yayımlanan eserine bakacaz :Alemdağ da Var Bir Yılan. Birdenbire bulunduğumuz odanın kapısı açılıverdi. İçeriye rüzgâr girdi. Soğukla beraber yapraklarını dökmüş bir ağaç girdi. Ağacın arkasından duman, dumanın arkasından bir kuş, kuşun arkasından bir bulut girdi.” “Yılan Uykusu” adlı öyküden. Sürrealist öykü tarzının bir başyapıtı olan eseri her elimize aldığımızda farklı

Sait Faik 11 Mayıs 1954 tarihinde 48 yaşında aramızdan ayrılır. Bu kısa ömründe ülkemizin çağdaş öykücülüğüne yaptığı katkıyı bir hatırlayalım dedik. Bizim de görevimiz bu yazarımızı en iyi şekilde gelecek nesillere sağlıklı bir şekilde aktarmak. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere… Mücahit TAŞTEMUR

5


Şiirin Akışını Bozan Güzel Kadına Pencereden Kalbin gözüküyor Klinik bir vakadır şu kalbin Sol yanıma ve daha derine Hedef alır. Toros dağlarının eteklerinde Gezen tilkiler kadar hızlıdır Kalbin Retinamı hedef alır. Çukurova’da Gezen atlılar kadar Yumuşak huyludur kalbin Dudaklarımı hedef alır. Kelimelerimin ritmi bozulur. Adını söylerken dilim korkudan titrer. Kalbin diyorum kalbin, Bahardan güze uzanan bir papatyadır. Koku duyularımı hedef alır. Bahardan güze kadar papatyalarla Dolar vücudum Bir sestir kalbin Bir ananın ilk çocuğunun Ağlamasıdır kalbin Kulaklarımı hedef alır. Son kez ve yüksek sesle Kalbin! Kalbimi hedef alır. İlkan Doğan

6


Sana Bir Sır Vereyim ( Solo Ağıt) -Vakit az kaldı Gitmem gerek Solo ağıtlara Günlerim Tan vaktine özgü Eşikte İşittiğim Zincir seslerine bağlı Ranzam, ayağım ve yurdum Burada hücremde Hakikât, düşler ve sen Uyuyunca daha güzel Bak şimdi Sana bir sır vereyim Havalandırmama konan güvercin Günlerim Çarmıha gerilmiş İsa tablosunda Leyl misali Ve Ayrılık mührü kör etmekte gözlerimi Gördüğüm Aramızda kalsın Yurdum da sana benzemekte ben de Havalandırmama konan güvercin İçimiz Barışa küsmüş Güvercinler susuşu Tenha kalplerde Bir sır daha vereyim sana Biz Hakikat, yurdum ve ben Tecritin güz mevsimlerini sunduğu Yolcularız düşler taşıyan Bu puşt iklimde -Vakit az kaldı Gitmemiz gerek Solo ağıtlara Mehmet Coşkun

7


Ön Sevişme Düşen her yağmur damlasına anlatmak seni. Gökte asılı yıldızlara adınla hitap etmek. Aşk, acının önsevişmesi. Ben senden gelecek acıya hasret... Saç tellerine tek tek üflemek sevdanın duasını. Mağlup doğduğum dünyada nağmalup yaşamayı dilemek seni. Kalbindeki mühür çözülmüyorken, Ben, etime seni basıyorum... Ellerini uzat bana, hudutsuz uzayan gecenin orta yerinde. Adımı fısılda kulağıma ve kutsa onu. Mahkum et beni tekrar ve tekrar imkansızlığının dipsiz kuyusuna. Seni sevdiğim için beni affet... Ada

8


Yarın ölmek istiyorum Yarın ölmek istiyorum. Sahile gidip, Öyle uzun uzun düşünmek istemiyorum. Yavaş yavaş yürüyüp kaybolmak istiyorum. Belki o zaman beni anlar, Gecenin karanlık, Gündüzün mavi suları. Ayaklarımın altında, Belki çakıl taşları, Belki deniz kabukları olacak. Belki de yalnızca onlar ve balıklar şahit olacak ölümüme. Orada dolaşan, Karanlık suları izleyenler de sahit olacak belki de. Yarın ölmek istiyorum. Çıkıp şehrin meydanına, Ana, avrat herkese küfrederek. Acı çekerek ölmek istiyorum. Başkalarının öfkesini üzerimde istiyorum. Kinlerini, nefretlerini, kıskançlıklarını istiyorum. Belki o zaman bastırırım içimdeki büyüyen acıyı. Etlerim parça parça edilirken, Yüzüm asfaltı tanırken ölmek istiyorum. Yarın ölmek istiyorum. Yatağımda, kollarımda oluk oluk akan kanla. Yüzümde hiç unutulmayacak bir simayla. Görenlerin nedenini, Duyanların sebebini, Bilmediği bir ölüm istiyorum. Öyle uyuyupta uyanmamak gibi, Bir ölüm istiyorum. Yarın ölmek istiyorum. Bir uçurumun ucundan, Kendimi azad etmek istiyorum. Öyle kilitli, Zinciri, Değil özgür ölmek istiyorum. kurtulmuş bir bülbül gibi, Bedenimin her parçasının hür ölmesini istiyorum.

9


Yarın ölmek istiyorum. Bir ağacın dalından sarkan bir ipin ucunda, Cesedimin hayvanların parçalamasını istiyorum. Sadece ağaçların, kuşların, kurtların, Yalnızca doğanın şahit olmasını istiyorum. O ağacın dibinde can vermek istiyorum. Yarın ölmek istiyorum. Onun gözünün önünde, Gözleri gözüme bakarken, Gözümde ölümü görmesini istiyorum. Kafamda alev alan sesi, Kulaklarının Duymasını istiyorum. Son aldığım nefesin adından oluştuğunu, Bilmesini istiyorum. Kafamda kurşunla, Onunla ağlamak istiyorum. M.Duran

10


Kendimsizlik Zifiri bir karanlık kaplamış umutsuzluk kokan odamı ne ben bana aidim ne de gece güneşe. Yamalı hayallerimin ev sahipliği yaptığı bir kendimsizlik serüveninin mülteci arayışlarının soylu karanlıkla bütünleştiği kızıl bir dans... Sadece kendimsizliğim tutsun kendimin elinden... Çarmıha vurulmuş ve güneşin şavkıyla dans eden kızıllığımın yegâne kırık kalpli cellâdı... Yalanlar tanıdım seninle kendisizliğine kahkaha atan. Sessizlik dileyen ve çürüyen bir kalbi kemiren bir diş var içimde. Köhne bir baykuşun nesli tükenen bir dinozoru beklemesi gibi bu omuz acısı. Omuzlarım acıyor çünkü orada hep kaybolan gerçekler. Orada hep dökülen saçlar Orada hep kaybolan arşivler. Orada hep ağlayan gözler. Orada hep konuşmayan diller. Orada hep sağır kulaklar. Ve orada bende kaybolan ben. Kızıl bir zaferin en kıymetli mağlubiyeti... Baykuş sessizliği çöreklenirken geceme ben avazı çıktığı kadar bağırıp Allah kadar sessizlik diyorum ve Allah kadar sessizliği doldurdum kadehime yudum yudum içerken yalanımdan, gecenin karanlığı öptü beni kendisizliğimden. Sessizlik diyorum ben, Allah kadar sessizlik. İcimdeki kalabalıkları öldürecek kadar sessizlik. Rezvan Çelebi

11


İlk Ama Son Değil İlkbahar… İlkini alarak geliyor bahar. Ben ise son nisan akşamlarının tam üstünde alıyorum elime kalemimi. Kışın son güneşleri batıyor belki. İlkini alarak geliyor bahar. Mart yüzünden kapılarda beklediğim için, Nisan'ın büyüsüne kapılıp gittiğim için. İlkini alarak geliyor bahar.Beynim ant içmiş gibi yankılıyor bu sözleri… Sabahlarım aynı ama Uyanıyorum ruhumla, içimdeki çocukla. Bazen oturuyorum onunla Bazen de yaşı olmayan ruhuna sarılıyorum. Ruhumun melodisini açıyorum son ses. Hiçbir kapıyı açık bırakmadan çıkıyorum dışarı. Geziniyorum, hayallerimi içine koyduğum çantamı alıp. Yola çıkıyorum ama yolun nereye gideceğini bilmiyorum. Gide gide bitiremiyorum da. Pusula niyetine kalbimi alıyorum. Başlıyorum kalbimle yürümeye. Arada duraksıyorum tabi. Çıkarıyorum kalbimi, sakinleştiriyorum kendimi. Geceler gelip geçiyor tepemden. Zaman ilerliyor. Akrep başı çekerken, yelkovan durmuş saatlerde yer ediniyor. Sonra birden yıldızları fark ediyorum. Varlığımı yıldızlara armağan ediyorum. Uzanıyorum çimlere ve seyrediyorum usulca. Uzakta olsalar da hünerleri var onların ruhu ısıtmaya. Kapatıyorum gözlerimi… Yıldızlarım sağa sola saçılıyor, Hayallerimi görüyorum. Hayallerim göz kapağımın mesafesinde… Eğer senin de göz perdene değebiliyorsa hayallerin, Gerçekleşmesine az kaldı demektir. İçindeki kahramanın seyirciyle buluşmasına az kaldı demektir. Hayallerinden gerçekliğe bir adım atmanın zamanı geldi belki. Şimdi, Zifirilikten kurtul. Çünkü sonrası mutluluk, huzur. İlkini alarak geliyorsa bahar, Ötesi kalmasın, sen de aç tertemiz bir sayfayı kendi kendine. Karşıla ilkini, içindeki küçükle. Sihirli bir rüzgâr iltica etsin tenine. Gördüğün tüm güzellikler şiir olsun kalemine. Mühür olsun içindeki çocuk hikâyene. Seninle olsun en güzel hikâye.

12


İçimdeki çocuk dilimin ucuna kondu galiba. Dilimin ucundaki, kalemimin ucuna. İlkini alarak gelirken bahar, İçimdeki çocuk karşılamaya gitmiş. Çıktığım yolda yeni yeni arkadaşlar edinmiş. Şimdilerde ruhumun içi hep yeni çocuklar… Simge Orbuk

13


Pinhan Siyah gözlü uzun sakallara sahip kır saçlı adam epey eskimiş deniz renginde altından kum boyutunda su alan sandalına yaklaştı. Milattan önceden kalma gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırdı. Anne rahminde bahşedilmiş bir yetenekle sandalı kumsal sakinlerinin üzerinden sürükleyerek denize çıkardı. Kürekleri eliyle iyice kavrayarak maviliğin sakinliğine sürmeye başladı. Güneş doğum sancısının ardından bıraktığı kan lekesi ile gökyüzüne meyvesini vermişti. Kızıllıktan turuncuya ordan maviye sürdü amansız yolculuğunu. Rüzgârın keskin esintileri adamın saçlarını geçmişe doğru acıların doruk noktasına ulaştığı göğüsün sol tarafına, kasırga çarpıntısına götürüyordu. Tüm acıları, ölümleri, savaşları sadece denizin sakinliği, martıların çığlıkları azıcık da olsa dindirebiliyordu. Hayata en sıkı tutunduğu zamanlarda kayıplar bir bir gelmişti adamın başına. Her ölüm her kayıp bedenin parçalarını

birer birer götürmüşt ü. Başını yasladığı annesi, kollarıyla bedenini sardığı babası, yüreğini verdiği hayat arkadaşı ömürlerinin son anını bitirip adamı aşktan, sevgiden, şefkatten yoksun bırakmışlardı. Yaşam enerjisi aldığı ağacın her yaprağı sonbahar mevsiminde birer birer dökülmüştü. Bu da yetmeyip ardından geçen yıllar boyunca sadece kış mevsimi hayat bulmuştu. Adam her gün içinde kalan son kurumuş tohumla bahar gelir can verir diye denize, gökyüzüne kürek çekiyordu. Kalbi yeşerir, bedeni kuraklıktan çıkıp su bulur ümidi belki de her sabah uyanması için bedenini tetikliyordu. Gözyaşları bir keman ezgisinin zarifliği ile birer birer sandalın delik olduğu yere biriken tuzlu suyla birleşiyordu. Deniz acılarına ortak olup kucağına alıyordu toprak kadar eski olan adamı.

14

Çizen:Bahattin Kızıldağ Geçen zaman adamı her gün asırlarca yaşlandırmıştı. Bahar ayını beklerken kış mevsiminin şiddetine daha fazla dayanamayan adamın bedeni sulara teslim olmuştu. Deniz tabut taşır gibi bedenini günler boyunca kollarında taşıdı. Bedeninden geriye yalnızca bahar için sakladığı tohum kalmıştı. Mavilikler tohumu rüzgara teslim etti. Yıllar boyunca sürüklenen tohum bir dağın en tepesine konuverdi. Deniz yanıyordu. Rüzgar ölüyordu. Bulutlar ağlıyordu. Tohum bunca zaman yapması gereken görevini yerine getirerek toprağa can verdi. Zeval Tezay


Hasan Zaman zaman cebimden birkaç bilye düşer. Eksilen şeyleri görürüm çocukluğumuzdan kaybolan şeyleri mesela: samimiyet, huzur falan. O kadar çok misketim düşmüştü ki kendimi çok hafif hissediyordum. Böyle zamanlarda yalnız kalmak çok zor oluyor. Tanıdık birini görüp de yanına oturmamak için ufak voltalar atmalıydım veya sahile gidebilirdim. Hayır, insanları seviyorum ama benim bana kadar olan başka bir hayatım var. Kimlerin yok ki. Kötü bile olamayan babam; hayatını, duygularını çocuklarına feda eden annem ve ölen bir kız arkadaşım var. Bunlar her yerde olan acılar: diziler, filmler, romanlar… Bunlar hayatımızı tıkayan acılar. “Sen busun” diyorlar. Hayatımızı tıkamak için varlar sanki.

kırmızı rengi ve olmayan perdeleri, önündeki solmuş gül ağaçları herkesi sinirlendir. Aklıma gülerken kaşlarını çatan kısık gözlerine evreni sığdırabilen kişi gelmişti. Beklide acılarımın geçeceğine inandırdığı için bana özel gelmişti. O gülerken aklıma annem gelir. Küçükken eşyaları saklamayı çok severdim. Annem bir şeyleri bulamayınca beni çağırır. Kızgın gibi görünmeye çalışırdı. Gözlerini ne kadar kızgınmış gibi kısmaya çalışsa da ne kadar kaşlarını çatsa da hemen gülümser beni üzdüğünü düşündüğünden olacak sarılırdı. Orada ne kadar oturduğumu bilmiyorum. Kafamı kaldırdığımda bulutlar teker teker kararmaya başlamıştı. Kulaklığımı çıkardığımda yanımda az önce beni görünce birden giden adam oturuyordu. Ona baktığımı fark edince geniş göz kafeslerin içinde parlayan, sert, ufak gözleriyle bana bakıp göz kırptı. O an şaşkındım. Heykelin arka tarafında iki kişi ateş yakmıştı. Bir çocuk balık heykelini seviyorken annesi telefonla uğraşıyordu. Amcanın saçları ve kaşları beyazdı. Anlında “tecrübeliyim” diyen çizgileri vardı. Yüzü temizce yeni tıraş olmuş gibiydi. İlk başta rahatsız olsam da sonra o bankın herkesin olduğu aklıma geldi. Amca baya hazırlıklıydı, yanındaki termostan karton bardağa çay koyup uzattı. Üşümüştüm ve belki de muhabbet etmek istediğimden olacak teşekkür ederek çayı aldım. “Korktuğunda yalnız hissettiğinde o kısık gözlerinin içine sığmak istiyorsun değil mi?” dedi. Şaşırmıştım. Bir an içimi okuduğunu düşündüm. Ve tam o sırada gülümseyerek “İçini okumuyorum, korkma. İçini anlatan sensin. Kendi kendine konuştun. Yok, annem de gözlerini kısardı. Yok derviş falan dedin.” dedi ve çayını yudumladı. Beynimde şimşekler çaktı deyimini yaşayarak

Sahile giderken çöpün kenarında tantuni yiyen üç kâğıt toplayıcısı çocuk gördüm. “Afiyet olsun” dediğimde beni davet ettiler. Türkçe bilmediklerinden olacak anlamadığım birkaç kelime daha söylediler. Yanımda sadece ceviz vardı. Onların yanına gidip verdim. Ben yemek istemeyince onlarda yemeyi bıraktılar. Galiba tüm misketlerim düşebilirdi orda. Ölen birinin söylediği isim neden bu kadar umurda olur ki. Sahilde sadece denize olta atıp hemen çeken, parlayan güneşe rağmen yağmurluk giyen adam, beni görünce birden gitti. Arkadaşım sevdiği kızın eski evinin önünden geçerken. Sinirlenmiş, duvara yumruk atmış. Eli çatlak, artık elindeki bir kemiği bir tutam yamuk olacak. Sanırsam sevgiyle hatırladığı o evin boş olması onu kızdıran şeydi. Evin yağmurdan solan

15


öğrenmiştim. “Çok şey anlatım mı?” diye sordum. Önce gözlerini kıstı sonra hiç kafasın çevirmeden denize bakmaya devam etti. “ Bunun önemi yok ki. Birilerine bir şey anlatmak istedin kimseye anlatamayınca kendi kendine konuştun. Orda ben vardım, ben dinledim. Belli ki anlatacak kimsen yok. Ben de bilirim dağlar kadar dolu olmayı dertlerimi anlatacak kimsenin olmayışını.” dedi, yaşlı amca beni tav etmeyi başarmıştı. Sonra yaptığının farkında olacak yüzüme düz bir ifadeyle baktı. “Kaygıları bırak, acına mutluluğuna sahip çık. Şu anın tadını çıkar.” dedi. Belki de haklıydı. Ona nasıl hitap edeceğimi bilmediğimden adını sormak istedim. Ama bunu resmiyetten uzaklaştırmalıydım. “Ben Deniz” diyerek gülümsedim ve elimi uzattım. Elimi sıktı. “Ben de Hasan” dedi. Gülümseme olayını hiç yapmayacaktı sanki. Soğuk muydu benle konuşmak mı istiyordu bilmiyorum. İnsanlar bazen çok anlaşılmaz olabiliyorlar. Birkaç dakika denizi izlemeye devam ettim. Yağmur yağacak gibiydi. Hasan amcamız hayatın duayeni olmuş klasik bilge karakter olduğunu ispatlamıştı. Elleriyle dizlerinden destek almış denizi izlemeye devam ediyordu. Sanki beni hiç dinlememiş, az önce benle hiç muhabbet etmemiş gibi davranıyordu. Benimle konuştuğu kadar ilgimi çektiği için ben de denizi izlemeye başladım. Anne kızını heykelin üstünden alıp telefonundan kafasını kaldırmadan asma köprüyü geçti. Çocuksa başka hayaller kurmaya devam ediyordu. Hasan amcanın da dikkatini çekmişti çocuk ve annesi. “Bazı hayaller gerçeklerden güzeldir.”dedi. Yüzüme baktı ve gülümseyerek “ Yanılıyorsun, arkadaşının sinirlenmesinin nedeni evin görünüşüyle alakalı değil. O kendine kızıyordu. Nasıl olurda bir insan için kendimi bu kadar mahvettim. Düşüncesiyle oraya yumruk attı.” dedi

sonra ayağa kalkıp “sen, sende kendi kendine o kadar çok düşünüyorsun ki. O kız artık öldü. Bunun farkına var.” dedi. Haddini aştığını düşünüyordum. Yağmurluğunun önünü kapadı ve bana baktı. “Sonra o diğer kız üniversitenin tanışma çayında gördüğün kız. “O da senin farkında olsaydı hayaletine geri döner miydin? Herkes birilerini kaybeder kimileri onların hayaletiyle yaşar, kimileri de onları unutmaz ama artık burada olmadıklarını bilerek yaşar. Şimdi hayaletinden kurtul sonra bunu bilerek yaşa. Belki o gözlere istediğin zaman koşabilirsin.” dedi. Görüşürüz demeden ayrıldı. Sanırsam beni bir daha görmeyeceğini biliyordu. Zevk almıştı beni etkilediğini düşünmekten. Gittikten beş dakika sonra yağmur yağmaya başladı. Buraya ilk geldiğimde duyduğum laf doğruymuş. “Mersin’in havasına güven olmaz.” Yolda giderken çocukların yanında yemek yediği çöpün yanında bir genç yürürken kediye tekme attı. İnsanlar çok anlaşılmaz oluyorlar. Ama Hasan amcanın unuttuğu bir şey vardı. O gözlerine koşmam gereken kız hayallerindeki çocuğu arıyordu. Ben onun hayalleri değildim. Hem beni görünce gülümsemiyor ki. Boynunu kaldırıp beni aşağılar derecesinde yürüyor. Belki de şu an sadece yolda yürüdüğümü fark etmeliyim. Yağmurun altındaki yürüyüşün tadını çıkarabilmeliyim. Hayalet veya gözler umurda olmamalıydı. Şu anda yürüyorum ve şiddetlenen yağmurun tadını çıkarabilmeliyim. Deniz Gökoğlan

16


Propaganda Bize gösterildiği şekliyle inanmaya alıştığımız gerçekler var ki arkasında asıl yatan gerçeğin ne olduğunu bilmemizi istemedikleri sürece, ulaşılması çok zor ve boktan bir yerde saklanmaktalar… Gerçek sandığımız hemen her şey yalan. Gerçeğin tümü gizlenmiş… Peki biz kimiz? Gizlenmiş gerçeğin ardında çoğunluğa sırtını dayayan asalaklar olmayı kabullenebilir miyiz? Bize verilen ile yetinmeye çalışmayı ya da verilenin her zaman daha fazlasını isteyerek etrafımızdaki diğer canlılara zarar vermeyi başarı olarak gösteren bir sistemin içinde rekabete zorlanıyoruz ve öldürmeye güdüleniyoruz. İçimizde en iyi öldürebilenler seçilip bir üst seviyede başka bir savaş meydanına salınıyor. Geri kalanlar elenip bir alt seviyede küçük savaşlarına devam ediyorlar. (Daha sorumsuz, daha az paranoyak, daha mutlu.) O savaş meydanında da canlı kalabilir ve ustalıkla rakip gösterilenleri yok etmeyi başarırsak bir üst seviyede yine savaştırılıyoruz. Böylece öldürme içgüdümüzün devamlı kabartıldığı bir âlemde savaşan manyaklar olarak ara sıra birbirimizi tanıma imkânı buluyoruz. Bir tür propagandacıyız! Devrik fakat birleşik cümleler gibiyiz: dengede tutacak kadar bencilliklerimiz var, kıpırtısız yerimizde kalmak ve sonsuzluğa açılmak arasını… Şimdi geri püskürteceğiz öğrenmiş olduğumuz tüm savaş sanatlarını ve şimdi yeni bir din yaratmanın tam zamanı. Biz korkusuzlar, biz öldürülememişler, biz yalnızlar. Toplanacağız kulenin dibinde. Onların hiç tahmin etmediği yerlerde, akıllarının içinde yeşereceğiz; çünkü bize gösterildiği şekliyle inanmaya alıştığımız gerçeklerden sıkıldık; çünkü varlığımızın hiçe sayılması bizim gururumuza dokunuyor; çünkü insan denen canlının kendi varlığının farkına vardığı noktadayız; çünkü bir amaç uğruna savaştığımızı anladığımız anda varlığımızın farkındayız; çünkü amaç, istek ile kavuşmak arasındaki tek kavramımız… Bu dünya ve ona bulaştırdığımız hastalık, gereksiz bir güç savaşından, adaletsiz ölümlerden ve varlığın kendi kendine işlemiş olduğu trajikomik suçtan başka bir şey değil! Ama değiştirmenin yöntemi elimize geçtiğinde onu düzeltebilecek kadar kudretli yaratıklar olduğumuza da eminiz. Ve o yöntem artık elimizde… Bir tür propagandacıyız! Düzensiz fakat etkili düşünce birlikleri olarak ortalıkta dolaşmaktayız. İnsanların kafalarına girip çıkıyor orada neler olduğuna bakıyoruz… İnsan bedenleri dediğimiz bu etten yığınları hareketlendiriyor, birbirilerini sevmelerini, öldürmelerini, çoğalmalarını ve geçinmelerini sağlıyoruz. Hiç birimiz bir arada bulunmuyor veya parçalara ayrılmıyoruz. Hep buradayız, şimdinin içinde, şu anda kafataslarının içinde çınlayan değişken sesler gibiyiz. Femenbia

17


Stefan Zweig-Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (Alıntılar) Sana, beni asla tanımamış olan sana... (Sayfa 2) Biliyorum, biliyorum, çocuğum dün öldü. Şimdi artık benim için yalnız sen varsın dünyada, yalnızca sen, benimle ilgili hiçbir şey bilmeyen sen, bu arada hiçbir şeyden haberi olmayanı oynayan veya her şeyi ve herkesi alaya alan sen. Evet, yalnızca sen, beni asla tanımamış olan ve hep sevdiğim sen... (Sayfa 2) Seni çok sevdim. Biliyorum kadınlar bu kelimeyi sana, senin gibi hep şımartılan bir erkeğe çok sık söylemişlerdir. Fakat inan bana, seni kimse o kız kadar, yani benim kadar, olduğum ve senin için hep öyle kalan ben kadar köle gibi ve bir köpeğin sadakatiyle kendini adayarak sevmedi, çünkü bu sevgi, yetişkin bir kadının tutkulu ve bilinçaltında hep talep eden aşkının hiçbir zaman olamayacağı kadar umarsız, kendini karşısındakine hizmet etmeye adayan, boyun eğen, hep pusuda yatan ve tutkuyla yoğrulmuş bir sevgidir...(Sayfa 12) Sen benim için, sana nasıl söyleyebilirim? Bu konuda her girişim yetersiz kalır, evet, çünkü sen benim için her şeydin, bütün hayatımdın...(Sayfa 13) Ah! Ne delilikler yaptım bir bilsen: Elinin değdiği tokmağı öptüm, dairene girmeden önce fırlatıp attığın bir parça izmaritini çaldım ve onu dudakların değmiş olduğu için, artık kutsal bir nesne saydım... (Sayfa 14) Yalnızca seni görmekti istediğim, bir defa daha görmek, sana sarılmaktı. Sonra sevgilim bütün gece, bütün o korkunç ve uzun gece boyunca seni bekledim. Bütün gece bekledim ve buz gibi bir ocak gecesiydi yorgundum, her yanım ağrıyordu ve oturacak bir sandalye bile yoktu: O yüzden boylu boyunca yere, kapının altından gelen cereyanın üfürerek geçtiği zemine uzandım. Vücudumu acıtan zemin de acılar içindeydim, kollarım titriyordu. O korkunç karanlığın içi öylesine soğuktu ki, bekledim, bekledim, seni kaderimi beklercesine bekledim. (Sayfa 19) Ve meraklı bakışından anlamıştım. Beni tanımamıştın hayır, beni tanımamıştın, o zaman tanımadın, asla asla beni tanımadın(Sayfa 26) Seni sen kim isen o olarak seviyorum... (Sayfa 33) Seni suçlamıyorum sevgilim, hayır seni suçlamıyorum. Bağışla beni, eğer kalemimin mürekkebine arada sırada bir damla acı da karışıyorsa, eğer bağışla-çünkü çocuğum, bizim çocuğumuz hemen şuracıkta, mumların titreyen ışıkları altında ölü yatıyor... (Sayfa 35) Evet, bütün ama bütün insanlar beni şımarttılar, bana karşı hepsi iyiydi. Yalnızca sen, evet, yalnızca sen beni unuttun, yalnızca sen, beni asla tanımadın... (Sayfa 52)

Stefan Zweig- Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu- Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 15.Baskı ( Almanca aslından çeviren: Ahmet Cemal) Alıntıları Seçen: Ünal Arslan

18


Devrimden Sonra Devrim olsa ne olur? Nasıl olur? Herkes ürettiği kadarını kazansa, emeğinin karşılığını alsa... Birileri sırf toprak sahibi, patron diye her geçen gün zenginliğine zenginlik katarken işçi, emekçi onlarca saatçalışmasına rağmen ay sonunu getirmekte zorlanmazsa... Güzel olmaz mı ? - '' DEVRİMDEN SONRA'' Senaristliğini ve yönetmenliğini Mustafa Kenan Aybastı'nın yaptığı 2011 yapımı film, bu sorulara cevap vermeye çalışıyor. Alışa gelmiş klasik dramatik yapının ( giriş-gelişme-çözülme ) dışında bir anlatım tarzı bulunan film. Adeta bir hikâye kitabından fırlamış gibi. Filmde, Sosyalist Devrim yapıldıktan sonra birbirinden bağımsız 8 gündelik yaşam öyküsü anlatılıyor. İlk Bölümde, yıllarca halkı sömürmüş ve Sosyalist Devrim ile birlikte mal varlığına el konulmuş bir patronçiftinin ülkeyi terk etmek üzere yola koyulduğunu görüyoruz. İkinci Bölümde, sevdiği kadınla evlenmek isteyen bir gencin öyküsünü görüyoruz. Kızın babası bölgenin toprak ağası ve sırf toprak bölünmesin diye kızı, kardeşinin oğlu ile evlendirme düşüncesindedir. Üçüncü Bölümde, yıllarca çalışmış olmasına rağmen kendisine ait bir evi olmayan emekli bir emekçi karşımıza çıkıyor. Ay sonunu zor getiriyor, kirayı ödemekte güçlük çekiyor. Dördüncü Bölümde, fabrikada çalışan işçileri izliyoruz. Devrim ile birlikte fabrika patronun elinden alınıp devletleştiriliyor. Fabrika gerçek sahiplerinin, emekçilerin eline geçiyor. Beşinci Bölümde, yurt dışında askerlik görevini sürdüren bir karakolu görüyoruz. Burada alınan karar okunur. Ülke Nato'dan çıkar ve yurt dışında görev yapan askerlerimiz Memlekete çağırılır. Altıncı Bölümde, Onlarca kitap okumuş tam on altı kitap yazmış bir yazarın, yazdıklarından ötürü faşist bir yobaz tarafından öldürülmesi ve katilin yakalanmasını izliyoruz. Yedinci Bölümde, yalnız başına yaşayan yaşlı bir kadını izliyoruz. Kendi halinde kıt-kanaat yaşayan bu teyzemiz bir süredir gelmeyen faturalarının peşine düşüyor. Sekizinci Bölümde, 30 yıldır diş ağrısı yaşayan ancak yetersiz sağlık hizmetleri ve karşılayamayacağıücretlerin taleb edilmesinden dolayı tedavi olamamış bir emekçiyi izliyoruz. Gazetede okuduğu ''Ücretsiz Sağlık Hizmeti'' haberi ile hastanenin yolunu tutar. Kamulaştırılan fabrikalar, ortak kullanım tarım arazileri, ücretsiz eğitim, ücretsiz sağlık hizmeti... Her birimizin hayalini kurduğu bir ütopya. Propoganda türüne giren 95 dakikalık bu film adeta bir kitap niteliğinde. Diyalogları kitaptan kesilmiş cümleler gibi. Kapitalist sistemden kurtulan ekonomide de artık '' Egemenlik kayıtsız şartsız Milletin ''

Soykan

19


1 Mayıs Üzerine İşçiler 1 Mayısta sokaklara çıkıyorlar, sloganlar atıyorlar, yürüyüşler yapıyorlar. Peki, neden yapıyorlar tüm bunları? Evde oturmak daha basit değil mi ? Nedir dertleri kardeşim bu işçilerin? Dertleri, özgürlük, dertleri eşitlik.

Bundan 156 yıl önce yani 1856 da, Avustralya’nın Melbourne kentindeki taş ve inşaat işçileri çalışma saatlerinin düşürülmesi için işçi hakları adına ilk mücadeleyi verdiler. Bu olay işçilerin umudu oldu. 1856'da başlayan mücadele 1 Mayıs 1886'da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde yeniden canlandı. Siyah ve beyaz işçiler günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bıraktılar. Bu gösterilere tam yarım milyon işçi katıldı. Siyah ve beyaz işçilerin birlikte yürümesiyle önyargı duvarı yıkılmış oldu. Bu eylemler işçilerin çalışma saatlerinin düşürülmesi, çocuk işçilerin yasaklanması, işçi sınıfının sağlık ve sigorta gibi temel haklarını elde etmesine olanak sağladı.

Dünya'da 120 Türkiye'de 100 yılı aşkın olarak kutlanan 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü Türk tarihinde ilk kez 1912'de kutlandı. Selanik’teki tütün ve pamuk işçileri bu bayramı ilk kutlayanlar arasına girdi. Bütün 1 Mayıslar günlük gülistanlık geçmedi. Ülkemizde 1977'nin 1 Mayıs'ı ise işçilere açılan ateş nedeniyle tarihe "Kanlı 1 Mayıs" olarak geçti. İşçiler hakları için dünya tarihinde çok acılar çektiler. İşkence, ölüm hepsini elleriyle taşıdırlar. Zaman zaman da 1 Mayıslar yasaklandı. Ülkemizde ise 2010'da uzun bir aradan sonra yeniden resmi tatiller arasına giren 1 Mayıs geniş kapsamlı kutlamalara sahne oldu. Günümüzde de sosyalist devletler başta olmak üzere birçok ülkede kutlanan "Emek ve Dayanışma Günü" emekçi ve emeğe değer veren bütün insanları bir araya getirmekte. "Ve elbette ki, sevgilim,elbet Dolaşacaktır elini konunu sallaya sallaya dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet Nazım Hikmet

Burcu Yavuz

20


Seyyar Sabah saat 5'i vuruyordu Sokaklar bomboş Küçücük çocuk Minicik eller Kocaman tepsi Sabah saat 5'i vuruyordu Omuzda koca bir yük Başında bir ağırlık Sabah saat 5'i vuruyordu Sıcak sıcak simitler Sabah saat 5'i vuruyordu

Zeval Tezay

21


Yaşam Bağı Her şeyini kaybedeceğini bilmeden yeni bir sabaha uyandı adam. Kırklı yaşlarının ortalarına gelmiş, ömrünü eşine ve çocuklarına adamış sıradan bir devlet memuruydu. Pek fazla kazandığı söylenemezdi. Elinde avucunda da bir şeyi yoktu zaten, ailesinden başka. Önce sebebini bile öğrenemeden işini kaybetti. Zaten kıt kanaat geçindirdiği ailesinde para sürekli kavga sebebi olurken şimdi hepten kaybetmişti kazancını. Yılların yorgunluğuyla kırışmış, çizgi çizgi olmuş yüzünü ince uzun ellerinin arasına alıp kara kara düşünmeye başladı. Ne yapacağını düşündü, ailesine ne söyleyeceğini düşündü. Ne kadar saklayabilir di ki? Yine de söylememeye, saklamaya karar verdi. Masa başında bir memurken aynı parayı kazanmak için gündüzleri inşaat işçisi olarak geceleri de taksici olarak çalışmaya başladı adam. Her şey ailesi içindi. Karısı, çocukları olmasa bir gün bile yaşanmaya değmezdi bu hayat. Ama onlar için dayandı. Ne kadar yorulsa da sabaha karşı eve geldiğinde uykuda olan çocuklarının masumiyetini izlemek, kokusunu içine çekerek onları bir bir öpmek en son da üşümesinler diye üstlerini örtüp uyumaya

gitmek tüm yorgunluğunu alıyordu adamın. Ama zamanla eve geç gelmesi de sorun yaratmaya başladı. Yirmi yılı aşkın evliliklerinin her gününü onu sevmekle geçirdiği eşi aldatmakla suçladı adamı. Ne yapsa ne söylese ikna edemedi adam eşini. Ve sonunda eşi çocuklarıyla birlikte terk etti evi. Yapayalnız kalmıştı adam. Üstelik tüm zamanını ve gücünü uğruna harcadığı kadın sevmiyordu artık onu. Günlerce yalvardı adam geri dönmesi için ama eşi istemiyordu artık onu. Yaşama sebebini kaybetmişti adam. Yalnızlığını, umutsuzluğunu, emeklerini ve tüm bedenini saran sevgisini alıp zifiri karanlık gecenin dondurucu ayazında on ikinci kattaki evinin balkonundan atlayarak verdi son nefesini. O öldükten sonra öğrendi kadın, işini kaybettiğini günlerce gecelerce kendisi ve çocukları için çırpınıp emek verdiğin adamın. Her şey için çok geçti artık. Ne ağlayıp sızlanmaları ne de Tanrıya yakarmaları geri getirmeyecekti çocuklarının babasını, ömrünü adadığı adamı. Vicdanındaki ağır yükle, yüreğindeki derin boşlukla kalan ömrünü ve sevgisini çocuklarına adadı kadın. Ve ne zaman

22

bir inşaatın önünden geçse baktığı her işçide, ne zaman bir taksiye binse her taksicide eşini gördü. Suç kendisinde miydi yoksa insanları yalana, sefalete mahkum eden düzende miydi hiçbir zaman bilemedi. Zerya Yazdan


Cezaevi Mehmet, bugün Ağabeyini göreceği için çok heyecanlıydı. Saat 07.00 olunca sıcak yatağından kalktı. Küçük ama bereketli sofrasında kahvaltısını yaptı. Karnını doyurduğuna emin olduktan sonra annesinden yol parasını aldı. Evden çıkıp AdanaMersin otobüslerinin durağına gitti. AdanaMersin otobüsüne bindi. Otobüs fazla kalabalık değildi. Mehmet otobüsün sağ arka koltuğuna oturdu. Cam kenarına yaslandı ve dışarıyı izledi. Mersin'e gelene kadar, tek yaptığı otobüsün camından dışarı bakmak oldu. Yolculuk bittiğinde, yavaşça otobüsten indi. Muavinin gözlerinin içine baktı. Ve şöyle dedi; “ Cezaevine nasıl gidebilirim?” Muavin cezaevine giden belediye otobüsünün numarasını söyledi. Böylelikle Mehmet numarayı öğrendi. En yakın belediye otobüsü durağına gitti. Yaklaşık 15 dakika Otobüsün gelmesini bekledi. Belediye otobüsüne bindi. Şoföre

“Cezaevi durağına gelince bana seslenebilir misiniz?” dedi. Şoför de Mehmet'e sert bir şekilde bakıp, kalın bir ses tonuyla “ Tabii oğlum” dedi. Belediye otobüsü çok kalabalıktı. Binaenaleyh camdan dışarıya bakamadı. Otobüs cezaevine geldiğinde Şoför Mehmet'e seslendi. Mehmet otobüsten inip, cezaevine doğru yürümeye başladı. Mehmet cezaevinin kapısından içeriye girecekken, cezaevinin kapısının önünde lüks bir araba durdu. İçinden 1.75 boylarında bir adam çıktı. Adam da cezaevinin kapısına doğru yürümeye başladı.

Mehmet zengin adamı dikkatlice inceledi. Kendisi tıka basa dolu belediye otobüsüyle cezaevine gelirken, bu zengin adam lüks ve klimalı arabasıyla elini kolunu sallayarak içeriye giriyordu. Mehmet bu adamın bir yakının cezaevine düşmesini bile garipsedi. Zengin değil

23

miydi? Bir yolunu bulup çıkartırdı yakınını şu dünyada para esirliği de özgürlüğü de satın almıyor muydu? Neyse dedi neyse. Ağabeyine odaklanmalıydı. Kapalı görüşün yapılacağı salona doğru ilerledi. Görüşme anı geldi çattı. Ağabeyinin yüzüne baktı. Sanki yaşlanmıştı, sanki zorla gülümsüyordu. Ağabeyine sarılmak istiyordu ama sarılamıyordu. İlk önce Mehmet, ağabeyinin halini hatırını sordu. Ağabeyi “ iyiyim” dedi. Ardından ağabeyi siz nasılsınız dedi. Mehmet de “iyiyiz” dedi. Ama ikisi de kimsenin iyi olmadığını çok iyi biliyordu. İki yaralı güvercin birbirinden yarasını saklıyordu. Mehmet, annesinin ve babasının durumundan bahsetti. Ağabeyi, hapiste ki yemeklerden bahsetti. Konu konuyu açıyordu ancak zaman kısıtlıydı. Görüş süresinin dolmasına çok az kalmıştı. Ağabeyi kendinize iyi bakın, bizimkilere selam söyle dedi. Görüş süresinin dolmasıyla da Mehmet


yavaş adımlarla cezaevinden çıktı. Cezaevinin kapısının önünde yine o zengin adamı gördü. Zengin adam telefonla konuşuyordu. Telefonla konuştuğu kişiye lüks bir lokantanın adını söyledi. Telefonunu kapattı. Lüks arabasına binip, Lüks lokantaya doğru ilerledi. Mehmet’in de karnı acıkmıştı. Ceplerini kontrol etti. Herhangi bir lokantaya gidecek parası yoktu. Sadece yol parası vardı. Yemek yiyemezdi. Otobüs durağına gidip otobüsünü bekledi. İlkan Doğan

24


İşçi Alıntıları Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm! Paranın padişahlığını, karanlığını yobazın ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm! (Nazım Hikmet, Türkiye İşçi Sınıfına Selam) Tütün isçileri yoksul, Tütün işçileri yorgun, Ama yiğit Pırıl pırıl namuslu. Namı gitmiş deryaların ardına Vatanımın bir umudu. (Ahmed Arif, Yalnız Değiliz) ben işçi çocuğuyum evladım benim davam başka dava (Hasan Hüseyin Korkmazgil, Yerlerimiz) Hava döndü işçiden işçiden esiyor yel Dumanı dağıtacak yıldız-poyraz başladı (Can Yücel, İşçi Marşı) Ey mevsim işçisi, ey topraksızlar, Sizin toprağınız size bu vatan. ( Ahmet Kutsi Tecer, Bir Toprak İşçisine) Yüz karası değil, kömür karası Böyle kazanılır ekmek parası (Orhan Veli, Yüz Karası Değil Kömür Karası)

25


26

Ceviz dergi 1 sayı  

Ceviz derginin 1.sayısı

Ceviz dergi 1 sayı  

Ceviz derginin 1.sayısı

Advertisement