Page 1


4. Şeniz Ayaz - Son Zamanların Yazıları (deneme) 5. Muhammet Çelik - Uykusuzluk Banyosu (şiir) 6. Seher Ortaöner - Bir Zamanlar (deneme) 7. Mustafa Atalay - Doğ ki, Rahmet Kucaklasın Seni (deneme) 8. Fatih Kasva - Köpekler ve Devrim (şiir) 9. Abdullah Şahin - Göğün Rengi (fotoğraf) 16. Nebiye Arı - Şemsiye Tamircisi (şiir) 17. Fatma Nazlı Ulusoy - Osman Doğan ile Tiyatro Üzerine (söyleşi) 19. Bilal Tırnakçı - Kar Zamanı, Çay Zamanı (deneme) 21. Hüseyin Fatih Gün - Zanaat (fotoğraf) 25-37. SORUŞTURMA : Şiir Ve Ahlâk ( Ahmet Örs - Hüseyin Akın - Bilal Can - Ümit Aktaş ) 38. Cihat Batmaz - Dilek (hikâye)

s.2

43-44. Betül İzgöer - Küllük (günce)

fotoğraf:f.nazlı ulusoy

41. Gülnaz Eliaçık - Harflerin Ritimli Söylenişi - Kekeme Çocuklar Korosu (kitap tanıtım)


1. sayı Haziran - Temmuz 2012

Değerlendirenler: Hikâye: Gülnur Arı Hatice Gökdere Deneme ve Kitap D.: Seher Ortaöner Gamze Okumuş Betül İzgöer Gökçe Değirmen Şiir: Fatma Nazlı Ulusoy Nebiye Arı Fotoğraf: Nebiye Arı

her mevsim bahar edebiyatı Muhammed Hamidullah der ki; ' Kur'an sırf inanmış olmak için inanmayı istemez. Aksine sürekli olarak şunu tekrar eder: Düşünün, derin düşünün, tefekkür edin, akıl yürütün, düşünce üretin araştırın.' Düşünme eyleminin insanoğlu için nefes almak kadar kaçınılmaz olduğunu bilen Allah, ayetlerinde çokça düşünmemizi/ akletmemizi dile getirirken bizden 'istemsiz bir düşünme biçimi'ni emretmediğini gösterir. Rousseau, Bilimler ve Sanatlar üzerine kitabında ; 'Tıpkı beden gibi aklın da bir takım ihtiyaçları vardır. Bedeni ihtiyaçları toplumun temelini oluştururken, aklın ihtiyaçları ise toplumu güzelleştiren birtakım değerlerdir.' Diyor. Edebiyat ise, hayatımızı daha yaşanılır kılan, ruhun ihtiyaçlarını sağlayan, acı ve zevk karışımı bir değerdir. Esasen edebiyat biraz sıkıntı işidir. Yani dertli insanın kalemi kıpırdar daha çok. Ümit Aktaş'ın da dediği gibi şairler insanların sıkıntılarını hafifletmeye ya da onlara dünyadaki cenneti göstermeye niyetlenmemişlerdir. Dertlerini paylaşmak söz konusu olduğunda ise edebiyatçılar, insanların en samimi yoldaşları olmuştur. Bir edebiyatçı ; 'Düşünün Lan! Korkmayın kafanız acımaz' diyorsa da, bir insan için büyük sorumluluklara yol açan tefekkür etme eylemi boynunuz bir ilmek tarafından sıkılıncaya dek kafanızı da ruhunuzu da derinden acıtacaktır. Çetrefil Dergisi olarak düşünmek ve düşüncenin esaslı sözlerle ifade edilişi olarak kabaca tarif edebileceğimiz edebiyatın çetrefilli bir eylem/hareket olduğunun bilincindeyiz. Bu doğrultuda hem bizim için, hem de insanlık için küçük bir adım atarak, alemde yüzlercesi bulunan edebiyat dergilerine yol arkadaşı olarak matbu olmayan bu (çetrefil edebiyat ve sanat) dergiyi doğurduk. İçi pilavla doldurulmuş kızarmış fırın tavuğu misali bir şişkinliğimiz ve büyük vaatlerimiz yok. Onca profesyonel ve tecrübeli dergilerin alışmışlığı yanında, kelimelerle heyecanlanan bir ruh ve akıl taşımanın sürurunu yaşamaktayız. Belki de kendimizi böylece inandırıyoruz adım atmak için. İlk inananlar gibi zayıflardan oluşuyoruz belki; akılsız gençler, çocuklar ve kadınlar. Bu fokurdayan, homurdanan, bizi hor gören, her fırsatta başımızı

ezen dünyanın içinde ücra bir kasabada otlayan özgür bir tay gibi kırlarda hoplayıp zıplıyoruz biz de. Bu manada Furkan Çalışkan'ın şu sözleri bizim için değerli: 'Hızlanan hayat ayrıntıları yok eder. Otobanda saatte 180 km hız ile giderken, çevrede hiçbir şeyi göremezsiniz. Ağaçlar ve kuşlar hızla akan görüntüler içerisinde kaybolur. Aynı yolu bisikletle alırsanız, içinize havayı çekerken durup bir böceğin bir ota tırmanışını görebilirsiniz. Modernizm otobandaki arabada olmak ise, şiir bisiklete binmektir.' Edebiyat anlayışımız paylaşmaktan yanadır. Edebiyatçıların yaygın hastalığı olan kibir, gurur ve elit sınıflaşmasından Allaha sığınırız. Leyla İpekçi'nin de dediği gibi: 'Beni etkileyen bir yapıt, aynı zamanda içimdeki bir şeyleri vermeye yönlendirir beni. Güzelleşmeye teşvik eder. Bir şiir ile güzelleşmek onu paylaşmak değil midir? Bende olan ne varsa verme hissi uyanır. Belki de insandaki verme mahareti, kendisinden başkalarına ait şeyler olduğunun kanıtıdır İnsan çoğuldur çünkü. Açık uçlu, sonsuz uçludur.' 'Her Mevsim Bahar Edebiyatı' başlığımız bir çoğunuza belki gündelik hayattan kopuk çiçek-böcek edebiyatını anımsatmış olabilir. Fakat bizim 'bahar' mevsimi telakkimiz 'umut'tur. İnsanın varoluşla yaşadığı çelişkide umut, aralık duran bir çıkış kapısıdır. Üşüyen, ıslanan, terleyen hatta yer yer buzlanan kelimelerimiz söylemek istediklerimizin geçici aracısı dahi olsa; umut, heybemizde taşıyıp her verimli toprağa ektiğimiz cümlelerimizde daimi olarak bulunacaktır. Modern hayat canımızı her sıktığında, kapitalizm kaçacak yer bırakmadığında, bizden olanlar ahlak ve vicdanlarını tükettiklerinde dahi yarın için umutlanacağız. Yer yer umudumuza şiir katacağız, eylem ile her dem ayakta tutacağız ruhlarımızı. Edebiyat bizim için bir kelime oyunundan ibaret değil, oyun olamayacak denli güzel, boş zamanların süslü uğraşısı olarak da görmüyoruz. Belki de hiçbir zaman bizim için edebiyatın ne anlama geldiğini bir cümle ile anlatamayacağız, bazen onu yaşam amacına bağlı bir eylemlilik olarak noksan bir tarifle sunarız. Bize yaratılmış olmayı ısrarla hatırlatan şiirlere selam ile..

Nebiye Arı

s.3

İki Aylık Çevrimiçi Edebiyat ve Sanat Dergisi

çetrefil


Ş E N İ Z

A Y A s.4

Z

Her geçen gün kendini yazar ve şair olarak nitelendiren kişiler özellikle sanal alemde boy göstermekte. Şair ve yazar kimdir? Şair, yazar olabilmek için ne tür kriterler gereklidir ve bu unvanları bu kişilere verenler kimlerdir? Yazmak, yazabilmek biraz yetenek, biraz da emek ve sabır işidir. Kişi kendinde var olan kabiliyeti okuyarak, araştırarak belli konular üzerinde kafa yorarak geliştirir. Tabi şairlik yazarlıktan daha farklıdır. Şair çevresine biraz daha hassas biraz daha duygusal yaklaşan kişidir. Kalbi olan insandır. Yazar ise geniş bir ufka sahip olan insandır. O ele aldığı konuyu araştırır, üzerinde düşünür. Oysaki son dönemlerde insanlar yazmaya çokça ihtiyaç duyuyor. Bunun sebepleri var elbet. Yazılan çok şey var fakat yazılanlar ne derece kaliteli, bunlar üzerinde düşünmek gerek. Geçen sokakta iki arkadaşın muhabbetinden istemeden de olsa kulağıma bir ifade çarpıverdi. “Bir ülkede yazan çoksa ve bunda bir artış oluyorsa o ülke fakirleşiyor demektir.” Tarihe baktığımızda gerçekten bu böyle olmuştur. Ve yazılanlarda hep toplumsal sorunlara değinilmiş; bu sorunlar hicivle, edebi sanatlarla dile getirilmiştir. Evet ülkemizde her geçen gün yazan çok. Fazlaca bir artış var; fakat bu artış bir fakirleşme durumundan kaynaklı değil. Yazılanların içeriği genelde aşk üzerine. Toplum olarak aşka hep bir merakımız olmuştur. Aşka veya aşk üzerine yazmanın merakına da ilerleyen yazılarımızda değinmeye çalışacağız. Son dönemlerde iki tür mantık üzerinden yola çıkarak yazan grup var. (Bunlar genelde sanal ortamda kendini yazar şair olarak nitelendirmekte olan gruplar.) Bir kısmı İslami terimleri kullanarak yazanlar. İslami kavramlara şiirlerinde yazılarında yer veren yeni bir kitle oluştu. Kaliteli yazanlar da var; fakat bu durum görünenin ötesinde abartılı bir şekilde halka halka yayılmaya başladı. Diğer bir kısım da günlük basit ifadeler üzerinden kelime oyunları yapmaya çalışanlar. Yazı daha çok popüler olma yolunda kullanılmaya başlandı. İçi boşaltılmış kelimeler yığını her tarafta. Yaşadığı dönemde anlaşılan tanınan yazar ve şair sayısı çok azdır. Genelde öldükten çok sonra anlaşılmışlardır. Bu da onların ileriyi görebilmeleri yaşadığı çağın çok ötesini hissedebilmelerinden kaynaklıdır. Oysa günümüzde parlayıp sönen isimlerin sayısı fazlaca. Her yıl çıkan kitap sayısında bir hayli artış var. Bunların ne kadarını edebiyat tarihimiz içerisine alacağımız muamma. Bizden sonraki nesillere bugünlerden kalan edebiyat nasıl olacak acaba? Gerçi bunu rahatlıkla görebilmekteyiz. Acaba yeni nesillerimiz okumaya ne kadar meraklı olacak ve bunları ne kadar irdeleyecek bir muammada bu nokta. Yakın edebiyat tarihimizden geçmişe doğru uzaklaştıkça yazının kalitesi ve hislerin yoğunluğu artıyor. Bir insan ne için yazar? Bir kere yazmak için yazılmaz. Şiiri öncelikle ele alacak olursak bir şiirin ortaya çıkması için beyin ve kalp uzlaşmanın son ince çizgisini de yitirmeli. Anlaşamamaları gerekir. Anlaşan bir beynin ve kalbin sahibi yazamaz o zaten kendi iç dünyasında bir sükûnet ve huzur içerisindedir. Mutluluğu terennüm eden bir şiirin sahibinin haleti ruhiyesinde dahi sükûnet ve huzur yoktur. Yazıyı ele alalım hikâye, roman, bilimsel bir makale, eleştiri, köşe yazısı da yazılmak için yazılmaz. Burada da yolunda gitmeyen durumlar, sorunlar vardır muhakkak. Demek istediğim her tür durumda zorunluluk vardır gerçek bir yazıda. İyi ve kaliteli bir şiir, yazı kendini belli eder, hemen okutur. Yazanına unvanını verir.


M U H A M M E T Ç E L İ

s.5

K

Canım istersen geçer gelirim Canım istemezse bile Çok şeye ağladım hiç değilse gelemeyen sabaha Dikenleri yürüdüm geçtim öptüm geceyi Şeye çok ağladım en basitinden Yutuyor yıldızları kentlerin aydınlığı Ve seviniyor buna sevgililer Öyleyse papatya olalım bu mevsimde olur mu dersin haydi olalım Çocuğum olalım Haydi hayattan konuşalım Yani susalım uzun bir yürüyüş boyunca adım da adım Haydi uyuyalım çok şeye ağladım Biraz ağlamak iyidir dediler belki bir şiir çıkar verirsin Belki dergimiz çıkar eğlenirler dedim ben ağladım Buğulandı camı bilgisayarın çaydan olsaydı keşke Çaydan bir yemek masası yapılsaydı Yakalanan bakışlar ormanından İki sandalye boş kalmasaydı Çocuklarımız okumasaydı çünkü okumak Adam olmak diyeceksin olur mu öyle haydi olalım derim Keşke derim yazar olmadan gideydik azar azar Belki biraz daha ağlarsam çıkar gelirim Mutfağın oralardan geçer gelirim

Gözyaşı zayıflıktır yumruğunu masaya dantel örer gibi Şahsiyet örer gibi çocukları hizaya Fincanları raflara, kutsal sözleri, kırıntıları Hısım akrabayı haftaya bir ziyaret edelim el öpelim Kilim fabrikası kapatalım söz gelimi El emeği göz nuru terleyelim Bir sıcaklığı örer gibi iki yandan birazdan geçer gelirim Haydi olalım kahraman saksılardan atılmış Kurumuş paçavra çiçekler gibi saplarından acılı Kadınından mavili kırılmış kayadan baltayla gibi Yer minderinde biraz dökülen saçlar aynada köprücük Ve elma ve leğen kemiklerim leğende yıkanan çocuklar Gemiciğim başbakanım zenginler geçidinden geçtim Villada oturdum asıl kadavralardan yedim azar Yedi gün Yasin okundu geçmedi haylazlığım Ben hem ağlar hem saklanırım iğneyi batırıp Bilmez kimse yerimi dururum da öylece önlerinde Arkalarında ve en çok da arka saflarda çünkü içmem İçkiyi sevmem ve gitmem Pazar günü ayinlerine Gitmem ve gelirim birazdan banyonun oralardan Perde aralarından Çok uzun olalım haydi koşalım Öksürüğümden anlaşılır belki en çok kendim orada En çok sensizlik burada Burada işte senin bıraktığın düş izlerinin Kuş izlerinin oralardan geçip geliyorum..


BİR ZAMANLAR S E H

Ellerimde nisan sancısı ve bir yanımda da umut var şimdilerde. Nisyanlarımla birlikte bir de muttasıl yenilişlerim. Evet, bir zamanlar çok uzakta olanlar şimdi benliğimle hemhaller. Olsun yaşadığım kadardır hayat. Nefes alabildiğim ve de sustuğum kadar... Bir zamanlar, 'görsem dayanamam' dediklerim, sonra alışılmışlıkların içinde kayboluyor. Tasalar artıyor, bilinç karmaşalıkları ot gibi her yerden bitiyor. Ve hala sayıklıyor dünya af buyurarak;

E

“bir rüzgârın peşinde düşten öte değildi yaşamınız anlayamadınız!”

R O R

Doğru anlayamadık ve belirgin yaşamlar arasında alt üst olduk. Bir öykü kadar vurgunduk gizli faillere. Söze yakışan tümceler gibi mücrim ve bir anne duası kadar nefes nefeseydik; dünyaya... Aklın tarihinde arşive kazınan şizofreni veriler değildi, saklı yaşamlarımızdaki el açılımları. Sesimizi nakışlamaktı Yaradan huzurunda. Cemre tutkunluğumuzdandı belki tüm bunlar. Ya da uçurtmayı selamlamak gibi bir şey işte. Bazen masum bir çocuk bazen de hedeftik tüm yazgılara...

T A Ö N E

s.6

R

Evet, bir zamanlar kör bir çocuk rüyasındaki, nazenin bir kuş kanadı değerinde oyunlarımız vardı bizim. Muhabbetlerimiz ve gökyüzü efsaneliğinde masallarımız vardı. Anlıyor ve anlaşılıyorduk. Şimdi bir sanrı bile yoldaş değil ömrümüze. Uzaklar, çekiyor bedenleri hülyalara. İç seslerin telmihi, kabzasında bırakılmış bir şiir gibi duruyor önümüzde. Ve bizler hala yorgun dünyanın af buyurarak sayıkladığı dizelerde takılıp kaldık... Bir rüzgarın peşinde düşten öte değildi yaşamınız anlayamadınız!


Doğ ki, Rahmet Kucaklasın Seni Kendine doğmayalı ne kadar süre oldu dostum?

s.7

M u s t a f a A t a l a y

Kendine… Sen hiç kendine nefes aldın mı? Ciğerlerini yaktığın o ilk nefesin gibi kendine yandığın oldu mu? Yanarcasına nefes aldığın, var olmaya delice adımladığın. Doyasıya hatırlandığın, dolasıya değerlendiğin… Var olmaktan bahsettiğime aldırma. Sen hiç var olmadın dostum. Aldığın nefeslere alıştığın yerdesin hâlâ. Hayata hep en güzel poz verdiğin yerde… Ölümde… Sahi ölüler ne zamandır nefes alıyor biliyor musun? Var olmayan birinin kendisini düşünmesini beklemek beyhudeydi. O yüzden kendini düşünmenin zirvesi nedir bilmek istemezdin. Bir keresinde serzenişli ve buruk bir şekilde, ölümün soğuk yüzüne yaklaşarak “şimdi biz sensiz ne yapacağız” deyiverdin. Kaçırdın ağzından, dert yandın, derde yandın… Aldandın… Nefes aldığın için hayatta sandın kendini. Hayatın yaşanabilirmiş gibi tutundun ebediyete tutunurcasına… Belki de çoktan ölmüştün. Belki de hiç doğmamıştın. Sen hep ölüydün dostum. Yine de zorla zihnini. Kendine doğduğun günü hatırlamaya çalış. Yaşamdan korktuğun günü… Delicesine sevgi vadisinde koşturduğun o güneşli günü. Ne demişti Celaleddin-i Rumi: “Bırakacağın eli hiç tutma, tutacağın eli ise hiç bırakma.” Sen ne eli gördün, ne de hayatta tutabildiğin hayali… Sen hiç rüyanda gözyaşlarını tutmaya çalıştın mı dostum? Peki, rüyanı tutabildin mi? Ya da sen hiç ellerine baktın mı dostum… Gerçeğine; hüznüne? Gerçekle düş arasında kayboldun. İsmi anılacak bir varlığın olmadı senin. Anılmaya değer, sarılmaya değer, koklanmaya değer. Sen hiçlik denizinde “ol”mayı hak etmedin. Hiç olmak kolay sandın. Kendinden geçmek. Kendini geçmek. Ümidini kesmek, kuyuya düşmek… Bir kuyunun derinliklerindesin. Yusuf'un kulağına fısıldanan hakikat senin için hayal daha. Sen kendi kendini kuyuya atan zavallısın. Kardeşlerin kıskanmadı, kendini kıskandın sen dostum. O'ndan kıskandın hem de… Deli gibi… Deli olmak güzeldi. Oysa sen ne kadar da akıllı olduğunu düşünürdün. Gel yine Celaleddin'e kulak verelim: “Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.” Sen hayatı da tadamadın ölümü de. Sen daha doğmadın ki dostum. C/anlanamadın. “Ya bedenim” diyeceğini duyar gibiyim. Oysa bedenin çoktan kaskatı kesilmiş, dilin lâl olmuş, gözlerin âmâ olmuştu. Şimdi kalbinde bütün yük… Kalbinde… Kilitte…


Köpekler ve Devrim

Dinledin mi Nazan Bekiroğlu'nu bak ne demekte: “Kalplerin dili olsaydı, dilin ihanetine uğramadan birbirlerine çok şey anlatabilirdi.” Öyle değil mi dostum. Sordun mu kalbine. Kilitsiz tek sığınağına… Kilitlenmeye ramak kala. Dinledin mi kalpten. Kalbini hiç kalpten dinlemek geldi mi aklına? Kalbinle kalpten konuşmak… Kalpte takılı kalmak… Aşkta… “Aşk bizim geleneğimizde vuslat değildir hasrettir, firaktır” der Dücane Cündioğlu. Ne zamandır kavuşmalara âşık oluyorsun sen. Kavuşacaklarına. Benim sandıklarına. Sen hiç kendine âşık oldun mu dostum. Acziyetine. Sahiplendiklerine. Aşkına…

köpekler, karanlıkta havlar ne itici bir başlangıç, köpekler oysa devrim karanlıkla başlar şehir uyur karanlık

Sen hala cahilsin dostum. Kızma bana. Rabbimizin tanımladığı yerdesin sen. Yüklendiğin nice yükün gafletinde. Kimsenin almaya yanaşmadığı yükün tam altında. Ne taşıdığını bilmediğin “an”da… Dağların paramparça olduğu ağırlıkta…

karanlık korkar çocuklar toprak yer her kavga çocuk kokar toprak kokar büyür çocuk dediğin kavgayla devrimle, adam dediğin

Dön dostum. İlkine dön. İlk anına geri getir zamanı. Annenin kucağına yakıştığın gibi yakış Rabbinin rahmetine. Doğ yeniden. Adını koysun melekler. Cennet ninnileri söylensin kulağına. Nice güzellikler kanat çırpsın bahara. Gözlerinden öpsün nisan yağmurları. Dudaklarına dokunsun laleler. Yanaklarına buseler kondursun papatyalar. Bahar gelsin hayata.

bir adam yürür, ayak sesleri büyür köpekler havlar, bir adam yürür kavga eder, düşer ve ölür büyür içinde başka bir çocuk

Ve sen hak et doğmayı. Doğmak hak edilir mi deme bana.

“Bela” demeye cesareti olanların… Cevap ver kendine,

s.8

Asırlar sonra, ilk muhatap alındığın soruya: “Elestü bi Rabbikum...”

Fatih Kasva

Sözünü iyi verenlerin hakkıdır doğmak. yumar yumruklanmış gözleri gözlerinden öperek bir köpeği küfreder gibi tekmeler meydanları büyür çocuk kavgayla havf etmez havlamalardan gündüz yakındır karanlıktan


A b d u l l a h

s.9

Ş a h i n

G ö ğ ü n R e n g i


s.10


s.11


s.12


s.13


s.14


s.15


N E B

Şemsiye Tamircisi Alışveriş merkezinde bir adam durmadan bağırıyor Herkesi bir kıvranış sarıyor, damarları kabarıyor insanların Göbekleri ve merdivenler yürüyor yorulmaksızın Kimse anlamıyor sözlerini Kalabalığın gizi bastırıyor sesini

İ Y E

A R

s.16

I

Adam meydanın en işlek yerinde düşüyor yere Çırpınıyor ve ellerinin nasırı göğe bakıyor Meydan halkı alkışlıyor ve tebrik nidaları da Yükseliyor durmadan, tedirgin birkaç güvercin dışında Bir tiyatro sahnesini balkondan izler gibi.

Çalıştığı Kafe'nin camlarını indiriyor adam Dikkat kesiliyor müşteriler ve patron Koşarak ve azarlayarak kovuyor hemen Hemen herkes huzurla başlarını çeviriyor geriye Akar mı zaman, eli boş bir adamken Kimse sormuyor, taşı nasıl edindiğini.

Kadın mendiliyle kızarmış burnunu sarıyor Toprağa bırakılmış bir kutu telefon Zil sesleri hatırımızı arıyor sahipleri meşgul oysa Legal bir tonda rahatsızlık duyuyoruz Mekanik kuşlar da yuvasını bozuyor Ve göçüyor bir bütün insanlık.


OSMAN DOĞAN'LA TİYATRO ÜZERİNE TİYATRO KÜLLİYEN NEDİR? Tiyatro Külliyen, 2005 yılında Osman Doğan önderliğinde yolculuğuna başladı. Fatih Belediyesi Tiyatro Topluluğuyla birlikte oyunculuk serüvenine başlayan ekip, daha sonra Güneşe Uçan Kanatlar – Mevlana, Çanakkale Mahşeri ve Menan Cinleri gibi oyunlarla Tiyatro Greyfurt bünyesinde çalışmalar yapıldı. Tiyatro Külliyen, Süslü İntiharlar, Kızıla Yeşil ve tek kişilik stand-up gösterisi olan Çakışkı ile tiyatro sahnesine 2008 yılında “Merhaba” dedi. 2007 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Uluslararası Feshane Ramazan Etkinliklerinde geleneksel tiyatrodan kesitler sundu. Yine 2008 yılında “Kandiller Yanarken” sloganıyla Ramazan’ı doyasıya yaşamak isteyenlerin uğrak mekânı Feshane’de, İBB Uluslararası Ramazan Etkinlikleri kapsamında Tiyatro Külliyen Orta Oyunu, Meddah, Karagöz ve Hacivat gibi temaşa sanatlarından örneklerle halkla buluştu.

s.17

Tiyatro çalışmalarına hızla devam eden Külliyen, çocuk oyunları ile geleceğin sahiplerini de unutmadı. Tiyatro Külliyen, Tarih Kültür ve Araştırmaları Derneği ve Uluslar arası Genç Akademi’sinde Türk vatandaşlarına, Babı alem Uluslar arası Öğrenci Derneği bünyesinde yabancı ülke vatandaşlarını kabul etmekte, tiyatro alanında ilerlemek isteyen oyuncu adaylarına sahne ve oyunculuk eğitimleri vermeye devam etmektedir.

Müslümanların tiyatroyla ilişkileri / muhabbetleri nasıl? İzleyici, oyuncu ve tiyatro yazarı olarak yorumlayabilir misiniz? Son 5-6 yıldır değişen bir kitle, bir anlayışla muhatabız. Olumlu bir değişim bu. Artık sinemanın, tiyatronun görsel gücünün farkında olan ve bu gücü kullanmak isteyen bir kitle var karşımızda. Sanatın, Bir ideolojiyi, bir fikri anlatmanın en etkili yolu olduğunun bilincindeydi muhafazakâr camia ama nedense sanata karşı ciddi bir mesafe içindeydi. Şimdi iyi bir sanat alıcısı olma yönünde ilerliyor. Zannımca bu yakınlık kısa dönem içerisinde güzel meyveler verecektir. Tiyatro bir müslümanın hayatının neresinde olmalı? Tiyatroya daha doğrusu genel anlamda sanata hayatımızda ciddi bir alan ayırmak zorundayız. Almanya 2. Dünya savaşından çıktıktan sonra yerle bir olmuş ülkesini eski kuvvetine getirebilmek için yaptığı ilk iş, hastane veya okul kurmak olmadı. Önce tiyatro sahneleri ve sanatsal mekânları halka açtı. Neden? Siz bir yerde bir sistem inşa edecekseniz sadece taş ile tuğla ile hedeflerinize varamazsınız. Önce fikirlerinizi anlatabileceğiniz bir zemin oluşturmanız gerekecektir. Bu anlamda sanat, müslümanın hayatının içerisinde ciddi bir yer kaplamalı, belki de merkezinde olmalıdır. Öteki türlü yeryüzündeki eşsiz sanat eserlerinin sahibi, yaratıcısı olan Sanatçı'yı tam manasıyla anlamak ve anlatabilmek pek mümkün olmayacaktır.

F A T M A N A Z L I U L U S O Y


Tiyatro sanatı nedir? Tiyatroyu tek cümleyle özetlemek gerekirse insanı insana insanla anlatma sanatıdır. Kendi tiyatro grubunuzdan bahsedebilir misiniz? Asıl ulaşmak istediğiniz gaye nedir? Ekibimiz tiyatro külliyen, 2005 yılında kuruldu. Sahnelediğimiz oyunlarla Yurt içinde ve Yurt Dışında 700'den fazla noktada sahne aldık. Çocuk ve yetişkin oyunlarının dışında, devlet kurumlarına, Şirketlere, Belediyelere verdiğimiz Tiyatral Personel Eğitimi vermekteyiz. Bunların dışında en çok önem verdiğimiz nokta oyunculuk eğitimleri. Her yıl 11 ayrı kurumda ortalama 3.000 öğrenci mezun etmekteyiz. Bunlardan oyunculuk alanında ilerlemek isteyen yetenekli öğrencileri dizi, sinema ve reklam sektörüne yönlendirmekteyiz. Amacımız, “Bizim” diyebileceğimiz kendi kültür dünyamızı inşa edebilmek. Ailece televizyon seyrederken elde kumanda, her an müstehcen sahne çıkma kaygısı olmadan, rahat bir şekilde keyif alarak izleyeceğimiz yapımlar ortaya koymak.

s.18

Son günlerde şehir ve devlet tiyatroları konularında yaşanan gelişmeler ile ilgili şunları söylemek istiyorum. 'Bu ülke tiyatrolarında yıllarca Marks'ı, Lenin'i, Freud'u yıllarca izledik. Müstehcenliği sanatın özgürlüğü olarak gördük. Sistemleri eleştirdik, dini yerden yere vurduk. Ve sonuçta sanat bir kesimin kendi dili olarak gelişti. Bize de sadece kenarından bakmak düştü. Mesela biz Şehir Tiyatroları sahnelerinde istediğimiz oyunları oynayamadık. Şimdi her şeyin bittiğini söylüyorlar. Bu mümkün müdür? Devlet ödenek vermeyeceğiz deyince küplere biniyorlar. Ama devlet müdahale edince de aynı şekilde sinirleniyorlar. Bu ironi insanı tebessüm ettiriyor. Konservatuarlara yıllarca kendi öğretileriyle mezun ettikleri öğrencileri kabul ettiler. Muhafazakâr olarak bunların içerisinde nefes alma imkanımız bile olmadı. Hasbelkader

konservatuar bitirmiş bile olsak, ödenekli tiyatrolara alınma durumu rüyadan öteye geçmedi. Dalga geçtikleri dil "özgürlük" anlayışlarıyla bağdaşmıyor. Tuhaf bir fobi var bu insanların üzerinde. Sanıyorlar ki, muhafazakâr izleyici kitlesine hitap eden oyunlar olursa kendileri yok olacak ve bitecek. Sarsılmaz ve köklü sanat anlayışları bu kadar basit mi çöküyor? Bu insanlar maaşlarını düzenli olarak yıllarca aldı. Biz özelde kendi yağımızla kavrulmaya çalışırken onlar imkânlarını içerisinde rahattılar. Gündeme baktığımda boş yere göğe yükselen bağırmalar görüyorum. Yapılan müdahale doğru olmayabilir. Sanata hiçbir baskının olmaması gerekir. Ama ortaya çıkan durumdan ötürü de siz bir görüşü aşağılayıp, küçük görüp, alay edemezsiniz. Kimse size bu hakkı vermez!› Tiyatro Külliyen'e ulaşabileceğiniz adresler: www.tiyatrokulliyen.com tiyatrokulliyen@gmail.com http://www.facebook.com/tiyatrokulliyen


Kar Zamanı, Çay Zamanı… B İ L A L

Odamda buğulu bir sıcaklık; içimden salep fincanının üzerindeki tarçına şekiller çizmek geçiyor. İçimin odalarında sakladığım sanatçıyı tahrik eden bir görüntü. Hatta biraz daha tarçın dökmek lazım diye fısıltılı bir ses. Sus şimdi sırası değil diyerek susturuyorum. Ama o zaman salep içme zevkini de bir kenara bırakmalıyım. Pencereden hızla geçip giden kar taneleri tebessüm ediyor ve hızla uzaklaşıyorlar. Bu kış soğuk geçti, bu kış karlı geçti bu kış güzel geçti… Hikmetinden sual olunmaz. O her şeyin en iyisini bilir. Ancak şöyle bir dua etme isteği dilimin ucunda. Ey rabbim evinde yakacak odunu, kömürü olmayan kullarına bir çıkış yolu nasip et. Serçelere ve kuşlara da sığınacak bir mekân ve karınlarını kolayca doyuracak bir vesile ver Allah'ım. (âmin)

s.19

Penceremde kar taneleri dansını sürdürüyor. Her birinde farklı bir şaheser. Gülümseyip geçiyorlar saymıyorum bu kaçıncı defa… Şimdi salep değil çay içmeliydim, ama salepten sonra çay söylerim kendime.

T I R N A K Ç I

Son günlerin tekrarlanan önemli cümlelerinden birisiyle koşar adım gelip yerleşiyor zihnime. Çokça izlenen dizilerden bir cümle. Pek dizi izlemiyorum, hem vaktim yok, hem de ekranlarda izlenebilir dizi yok. Neyse bu ayrı bir tartışmanın konusu. Şimdi sözünü ettiğim cümleyi paylaşayım… “Abi adamlar bana çay verdiler, çay veren adam kötü olur mu ?” şimdi bu cümleyi okuyan sayın okuyucu bıyık altından gülümsüyor. Bu filan dizide geçiyordu diye. Orası sizin sorununuz bayım… Benim anlatmak istediğim şey çok bambaşka bir şey. Bu cümle beni kalbimin en zayıf yerinden yakaladı diyebilirim. Kalbimin en zayıf yerinde hem çay hem de kardeşlik var. İkisi de demli, ikisi de hayatın en önemli yerinde duruyor. İkisi de demlendikçe güzelleşiyor, kıvamlanıyor. Çay ve kardeşlik paylaşmanın iki farklı izahı aslında. Yıl 2009 yer Medine. Mescid-i Nebevi de bir akşam namazı vakti. Ezan okunmak üzere. Gök kızıllığını tatlı bir karanlıkla yer değiştirmek üzere. İnsanlar telaşlı telaşlı namaza geliyorlar. Dükkanlar her namaz vaktinde olduğu gibi kapatılıyor. Dükkanı olmayan tezgah sahipleri ise tezgahlarının üzerine bir bez parçası örtüp güven ve huzur içerisinde mescide koşuyorlar. Bizlerde kalan son günlerimizi verimli bir şekilde değerlendirme telaşındayız.


Üç ayların başlangıcı ve insanların bir çoğu bu günleri oruçlu karşılıyor. Mescide otele yakın kapılardan birisinden giriyorum. Sanki herkes bizden önce gelmiş. Naylon sofra bezleri serilmiş, insanlar karşılıklı oturmuşlar ve ezanı bekliyorlar. Taze hurma ve hurmadan yapılmış helvaya benzer bir yiyecek plastik tabaklara konularak servis edilmiş. Termoslarla çaylar getirilmiş ve umrecilerin önlerine yine plastik bardaklarla konulmuş. Tatlı bir telaş yerini tatlı bir sabra bırakmış herkes kulak kesilmiş, mescidi nebevinin minarelerinden süzülecek Medine'de akşam ezanını bekliyor. Telaşla girdiğim kapıdan sağlı sollu etrafı süzerek ilerliyorum. Ancak herkes bir yer bulmuş oturmuş ve bana yer yok. Hızlı adımlarla gerilere doğru yürüyorum. Bir ara bir zenci ani bir hareketle kenara çekiliyor ve elimden tutup beni yanına oturtuyor. Sonra sofranın etrafında oturanlar hafif kımıldamalarla sıkışıyorlar ve belki iki kişinin sığabileceği bir yer açılıyor. Minnettar bir ifade ile muhatabımın gözlerine bakıyorum. Hal diliyle anlaşıyoruz. Tatlı bir tebessüm ve bir anda kalplerimiz bilmediğimiz dillerimizi bilinir hale getirerek konuşmaya başlıyor. Cümleler dolusu, mısralar dolusu, kıtalar dolusu konuşuyor konuşuyoruz. O kadar uzun sürüyor ki bu konuşma birkaç göz kırpmasına sığdırıyoruz. Ardından önündeki çay dolu plastik bardağı benim önüme uzatıyor siyah ellerinin beyaz avuç içini göstererek zenci kardeşim. Bir kez daha mahcup oluyorum. Az önceki hareketiyle kalbimi kazanan insan şimdi ruhuma doğru ordular gönderiyor. Fetihlerin en büyüğünü gerçekleştiriyor. Ben sınırları kaldırmaya hazır bir ülke gibiyim. Gözlerim dolu dolu uzanıyor ve bardağı alıyorum. Ardından ezan başlıyor zemzemle açılan soframız, hurma ve naneli çayla şenleniyor… Ömrümün en güzel, ömrümün en tatlı, ömrümün en şiir dolu, ömrümün en ders dolu çayını içiyorum… Irmaklar dolusu çay, yaylalar dolusu nane kokusu… Umre dönüşü uzun süre bu çaya tadını veren naneyi aradım. Aktarlardan birkaç çeşit nane aldım, bahçemizde yetişen naneyle de denedim. Hatta nerede nane gördümse çayın içine attım. Dört yapraklı yoncayı arayan masal kahramanları gibi o çaya o tadı veren naneyi bulmak için uğraşıp durdum. Yoktu bulamadım… Hala ne zaman nane görsem, ne zaman çayla naneyi bir araya getirsem o kokuyu, o tadı arar durur dimağım… Biliyorum ne çay o çay, ne nane o nane, ne ortam o ortam ne de ruh halimiz o ruh hali, ama yine de gönül umuyor işte… Penceremde kar dansı, içimde hatıralar arasına sinmiş kardeşliğin sıcak kokusu ve bir cümlenin beni benden beni buradan alıp götüren sızısı…

s.20

Çay veren insan kötü olur mu?


HÜSEYİN FATİH GÜN

s.21

Z A N A A T


s.22


s.23


s.24


soruşturma:

s.25

ŞİİR VE AHLAK


s.26

«Biraz boykotta yarar var.»

Ahmet Örs : *

Bir şair olarak size göre Şiir'in ahlâkı var mıdır?

Şiiri her türlü aidiyetten bağımsız bir tür olarak görüp cevap veremeyiz bu soruya. Gerçi bütün türler için geçerlidir bu. Şiirin değil de şairin ahlâkından bahsetmek daha doğru olacaktır. Şiirin ahlâk ya da diğer ilgiler bağlamında geniş bir alanı mündemiç olduğu gerçeğini teslim etmeliyiz ancak dediğim gibi bu durumu ancak şiiri şairiyle ilintilendirerek tartışabiliriz. Şairin ahlâkının vâr edeceği şiirin ahlâkı o zaman kendini bize gösterebilir. Ahlâkın olmadığı bir alan da elbette ki yaratılıştaki özü yadsıyan bir düzlemde yer alacaktır. * Şiirin “Allahsızlaşma”sı tehlikeli midir? Doğrudan, önceki cevabın bıraktığı yerden devam etmesi gereken bir cevap cümlesi duruyor önümüzde. Yani bi kere bu, ilginç bir soru… Sorunun kendisi de tartışılabilir. Yaratılıştaki öze gönderme yaparak devam edersek, Allah'ı devre dışı bırakan her şey en nihayetinde problemlere açık bir alan oluşturacaktır ama hangi şiirin “Allahsız” olduğunu ya da olacağı tespiti bence biraz tartışmalı olacaktır. Ayrıca bazı “Allahsız” -ya da gayri İslami diyelim uygunsa- şiirleri hemen, doğrudan mahkûm etmek doğru olmayabilir. “Allahsızlık”, karşıt bir durum mudur, yoksa düşmanlık

beslemeden kendi hakikat iddiasını sürdüren başka bağımsız bir yol mudur, ona bakılmalı. Selefi bir yaklaşımla değerlendirilemez bu durum. * Şahsın ve toplumum ahlâkını bozan bir şiir anlayışına müslüman olarak bakışımız nasıl olmalıdır? Kur'an, fitnenin, yani M. Esed'in çevirisiyle “kötülük ayartısı”nın adam öldürmekten daha kötü olduğunu söyler. Dolayısıyla yozlaşmanın, ifsadın kaynağı olan hiçbir şey Müslümanların olumlayabilecekleri bir şey olamaz. Sadece şiir değil, sanat uğraşlarının tümü için söylüyorum, biraz boykotta yarar var. Yoksa birçok Müslüman çevrenin dağınıklığı ifsadı çabucak yaygınlaştırabiliyor. Ahlâksız diyebileceğimiz bazı tasvirlerin, kelime ve kavramların uluorta kullanımının yaygınlaştığı bir dönemde bu durumu insan gerçekliğini yansıtmak gibi iddialarla geçiştirmemiz kabul edilemez.


s.27

ŞİİR DİLİ

GIYBETTEN

KORUR

Hüseyin Akın : Edebiyat üslûbu ve içeriği ahlâk olan bir yazınsal gayrettir. Sözün haddini bilmek ve sözle had bilmeze haddini bildirmektir. Edep mahrecinde kopuk bir söz sadece dışarıya koku yaymaz aynı zamanda kabalaşıp adileşir. Pakdil ustanın dediği gibi “Edebiyat Tanrı ile aramızdaki barikatları kaldırmaktır. Bu anlamda ahlak en büyük engeli aşmaktır. Zira yaratılışa uygun olmanın adıdır ahlâk. Aynı zamanda yaratıcıyla uyumlu olmanın da. Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanmak demek onun mevcudiyet sınırları içerisinde haddi aşmamak demektir. En çok da buna riayet etmesi gerekenler şairler ve yazarlardır. Hz. İsa'nın dediği gibi “insanı ağzından içeri giren değil ağzından dışarı çıkan şey kirletir. Bunu kaleminden sadır olan şey olarak da uyarlayabilirsiniz. Edebiyat bir oto kontrol sistemi oluşturur yazanda. Dilini tutmasını öğrenir. En basitinden kendini gıybetten muhafaza eder şair. Çünkü gıybet, şiirin bittiği yerde başlıyor. Ben bunu bizzat sükûtun düzyazıyla tıkandığı vakitlerde gördüm. Yazdığım zamanlar aynı zamanda konuşmayı tasarruflu kullandığım zamanlardı. Tecrübeyle fark ettiğim bir şey var: Eğer az konuşursan verimli ve çok yazmaya daha yakın olursun, çok konuşmak yazıya da ket vurur. Konuşmak eyleminin en belirgin tarafı, yanına daima birini almaya ihtiyaç hissetmesidir. Şiir, söylenirken de yazılırken de ahlâkî bir çizgiyi korumaya itina gösterir. Yazmak ya da onunla ilgilenmek noktasında şiirin dışına çıktığınızda varacağınız yer “konuşmak”tır. Konuşmak, peşinde canlı cansız bir yığın şeyi sürükleyen bir yürüyüş, hatta bazen bir yuvarlanış ya da sürükleniştir. Önüne kattıkları ve peşinden sürükledikleri göz önüne alınırsa öyle ahlakî bir kaygıyı da gözettiği söylenemez. Yazmak, düşünceyle iç içe bir eylem olması hasebiyle özünde vicdan taşır. Şiir kendine çekiliştir, başkasının bağına bahçesine girmez. Ne kadar gözleri dışarıyı süzse de şairin sadece

kendinden bahseder. Gıybet bir insanın gıyabında o insanın yaptığı hoşa gitmeyen bir şeyi konuşmaktır. İlk bakışta bir anlatı özelliği taşımakla beraber daha çok gösterme, işaret etme niyeti taşır. Bir insandaki olumsuzluğu başkalarına anlatıp ifşa etmenin en kötü tarafı, belli bir insanlık durumunu es geçmiş olmasıdır. Ayıp ve kusur aktarıcısı kişi kendinin de neticede bir insan olduğunu unutup her an böyle benzeri bir kusur işleyebileceği ihtimalini göz ardı eder. Yüce Yaratıcının 'ölmüş kardeşin etini yemek'le tavsif edip içimize yerleştirmeye çalıştığı tiksinti, sözün önündeki en kuvvetli ve en sahici imlâdır. Şiiri boş laf, şiir yazmayı abesle iştigal sayanlar sözün geri çekilişinden habersiz kişilerdir. Söz nerelerde ve hangi durumlarda geri çekilir? Sabır sözün eylemle birlikte bir mutabakat üzere geri çekilmesidir ki, onda muhafaza edildikçe şiirselleşen bir şeyler vardır. Korku da sözün geri çekilmesiyle neticelenen bir durumdur. Ama korkuda kişinin kelâmı değil, kendini koruma endişesi ağır bastığından erdemden bahsetmek zordur. Haddini bilme ve diline hakim olma gibi bir erdemle sözün geri çekilip yerini sessizliğe bırakması durumuna gelince, bu da insanın dili ile sınaması sınıfına dahildir. Bütün bunların ötesinde şiir yazmak, insanın kendine gelmesini ve kendinde olmasını sağlayan sözün ucunu kendinde tutma gayretidir. Kelamın dışa sarkmasını ve anlamın sözden kayıp gitmesini engeller. Şiir okuyan kişi de dedikodudan emin olur, zira şiirin okuyan kişi için her zaman had bildirici tarafı vardır. Şiir, kirli çamaşırlarımızı rüzgârıyla temizleyip arındırırken, dedikodu ve gıybet temiz çamaşırlarımızı kirletir, kirli çamaşırlarımızı gözler önüne serip pazara çıkarır. Şiir, dağınık kelimeleri toparlarken, dedikodu ve gıybet toparlanmış sözcükleri sağa sola dağıtıp fırlatır.


«Gönlü temiz olmayanın hissi de temiz olmaz.»

s.28

Bilal Can : * Bir şair olarak size göre Şiir'in ahlâkı var mıdır?

konuşulması, düşünülmesi gerekilen surelerdendir.

Edebiyat edepten gelir. Edepten nasibi olmayanın edebiyattan da nasibi yoktur. Şiir edebiyatın en arı damarıdır. O gönülle, fikirle, hisle yazılır. Gönlü temiz olmayanın hissi de temiz olmaz. Bir şiir ahlâkından bahsedeceksek bu o şiiri yazanın dışa yansıttığı şey ile alâkalıdır. Bu gün ar damarı çatlayan insan kendi kötülüğünü şiire de yaslayarak onun arılığını da kirletiyor. Bu bırakın şiir ahlâkını genel ahlâk kurallarını da yok saymak demektir.

* Şahsın ve toplumum ahlâkını bozan bir şiir anlayışına müslüman olarak bakışımız nasıl olmalıdır?

* Şiirin “Allahsızlaşma”sı tehlikeli midir? Modern zamanda insanlar git gide bireyselleşerek toplumsallaşmadan ayrılmaktadır. İç aleminden sıyrılıp modern zamanların sesine kulak veren insan gönlünden uzaklaşarak metaya sarıldı. Bu da ruhunu es geçmesine neden oldu. Her şeye maddeci bir bakışla bakan insan artık işin maneviyatını yitirirerek Allah'ı unuttu. Şiir de bu maddeleşmeden nasibini aldı. Bu maddeleşme sonucu Allah'ın yaratıcı gücü es geçildi, ortaya koyduğu eserin bir "yaratım süreci" olarak gören şair kendini de bir yaratıcı haline getirerek şirke düştü. Kur'an-ı Kerim'de Şuara yani şairler süresi bu konuda tekrar tekrar dönülüp okunulması gerekilen, üzerinde

Eserleriyle birlikte yakılması önerisi iyi bir yol ve kısa bir yöntem olarak gözüküyor fakat buna gerek yok. Toplum olarak bu tarz eserleri yüceltmesini biliyoruz. Bu gün ismi lâzım olmayan bir çok kişiyi hepimiz hemen hemen biliyor, okuyor ve görüyoruz. Ahlâksızlık bir trend haline gelmiş sanki. Onların yazdıklarını yerlere göklere sığdıramayanlarımız var. Bahsi geçen türde eserlerin ayrıma tâbi tutulması gerekir. Sayısız onca eser arasından kalkıp o türden eserler okumak bence akıl tutulması yaşayanların işidir. Kalkıp silkelenmeleri lâzımdır.


s.29 ŞİİRİN AHLÂKI POETİKASIDIR

Ümit Aktaş : Bir şeyin ahlâkı, onun “ethos”u (yolu, yordamı) olduğu kadar onun üzerinde halk olduğu yaratılışı (ontos, hulk)'dır. İnsandan söz etmekteysek buna bir de özgürlükler alanı bağlamında etik'i de dahil edebilirdik. Etik çünkü, insanın fıtrî olan ahlâk (hulk, karakter, yaratılış)'ı ve ethos (örf, kültür, gelenek)'una rağmen, veya onlarla birlikte, özgürce ortaya koyduğu davranışlarıdır. Yani verili olgu ve değerlerin dışında, insanın kendi özdüşünümüyle eylediği/eyleyebildiği davranışlar. İdeolojik bağlanmalar, vazgeçişler, sevgi bağları, cesaret girişimleri, iman ve sadakat sonucu üretilen davranışlar gibi. Bu anlamıyla etik, ahlâkın fıtrata ilişkinliğine karşı, cevaplayamadığı veya yetersiz/kararsız kaldığı gelişmeleri ve durumları cevaplayan, aktüel ve beklenmedik tutumlara denk gelir; yani anlık ve öngörülemeyen olaylar karşısındaki aldığımız tavırlar ve tepkilere. Kierkegaard'a göre ise “etik hayat, bir kimsenin kendi lehine hiçbir istisnayı kabul etmeyen ödevin, moral standartların hayatıdır. Ancak uygun duygular sürdüğü sürece devam eden ve daima yeni doyumlara kanat açan romantik aşk, estetik olanın karakteristiğidir; kaçınılmaz türden bağlar ve yükümlülükler taşıyan evlilik ise etik olanın karakteristiğidir.” (Varoluşçuluk, Alaisdair MacIntyre, Paradigma Y. s. 14) Ona göre etik, bir bilme ya da görme sorunu değil, o esnada bize hiç kimsenin ve hiçbir şeyin yardımcı olamadığı bir karar verme sorunudur. (Dostoyevski'den Sartre'a Varoluşçuluk, Walter Kaufmann, YKY, s. 15) Bu, “özgürlüğün baş dönmesi” olan bir “korku ve titreme” ânıdır. Gerçi ahlâka yüklenen daha geniş ve yaygın bir anlam/anlayış bulunmakta. O da insanın ortaya koyduğu ve belli bir değerler skalası açısından olumlu olan davranışlar ve tavırlardır. O zaman ise şiirden (eserden) ziyade şairin (sanatçının) ahlâkından söz etmek daha doğru olabilir. Bu ise sanatçı ile eseri arasındaki temsil ve doğrudanlık ilişkisi gibi oldukça çetrefilli bir konuyu tartışmaya açmamız anlamına gelir. Yani eserin değeri ile sanatçının ahlâkı ve karakteri arasındaki bağlantı ya da sorumluluk ilişkisine dair çözümü oldukça güç bir tartışmayı.

Sanatçıyla eseri arasındaki uygunluk, tutarlılık ve doğrudanlık, yani sanatçının samimiyeti, yazdıklarına ya da yaptıklarına inanması ya da yazdıklarından sorumlu olması da ahlâkî bir ölçüt olarak telakki edilebilse de, sanatın doğası açısından bu tek başına yeterli bir değerlendirme ölçütü olamaz. Burada çünkü toplumsal ilişkilerde olduğu gibi ahlâk değil, estetik ön plana çıkar. Bu bir iman ve sadakat sorunu değildir çünkü. Temsil ve semboller dünyası, daha en başından, dilden itibaren ele alırsak, kurgusal ve uzlaşımsal bir dünya olarak, gerçeklikler dünyasının aşılmasıyla veya bu dünyadan kopulmasıyla oluşturulmuş bir dünyadır. Gerçi bu aşılma da, sonuçta insana ait bir yetenek ve potansiyelin uzantısında kurulmaktadır. İnsan bu anlamda düşünmek ve konuşmak kadar, semboller ve temsiller icat etme yetisine sahip bir varlık olarak da temayüz etmiştir. Hatta insanın varlığı, doğrudanlıktan dolayımsallığa doğru olan bir savrulma(nın) akabinde ortaya çıkmaktadır. Bu ise ister istemez, yaşamsal gerçeklik ve doğrudanlıktan uzak bir kurmacalar dünyasına kapının açılması demektir.


s.30

Mitler ve mitolojiler, masallar ve destanlar, onların neşet ettiği bir kökensel gerçekliği ima etseler de, sonuçta büyük ölçüde insanın bu kurmaca yeteneğinin (yeniden) ürettiği anlatılardır. Aşktan bahseden herkesin âşık, kahramanlıktan bahseden herkesin de kahraman olmasına gerek yoktur. Hatta çoğu kez eyleyenlerle anlatanlar farklı kişiliklerdir. Kilise resimlerinin çoğu, yüce ile güzelin buluşturulması anlamında, maskelenmiş estetik üretimlerdir. Aşkın da çoğu kez maskelenmiş tutkular olması gibi, insanın toplumsal davranışları da çoğu kez doğrudanlıktan uzak, kurgusal davranışlardır. İnsan bu davranışlarda birçok maskeler kullanır. Bu, bir anlamda da salt kötü niyete dayanmayan, insanın o doğal temsil yeteneğinin işlevselleştirilmesidir. İnsan “gerçek”ten pek hoşlanmaz, kimi bayağı bulur onu, kimi de katlanılmaz. İşte o zaman bir kurmacalar dünyasında yaşamak, ya da kimileyin oralara kaçmak (bir sahne, saha, ekran, oyun salonu ve hatta bir dergah da olabilir burası), neredeyse bir ihtiyaç haline gelir. Koşullara göre farklı davranılır ve farklı kişilikler üretilir. Dolayısıyla da, bir roman ya da şiirin gerçekten yaşanmışlığının düşünülmemesi gibi, bir resmin de olgusal bir gerçekliği resmetmesi şart değildir. Çünkü sanat, tam da bunun için, yani olgusal ve hatta kurgusal gerçekliği aşan bir anlamsal dünyanın, yani hakikatin keşfi, anlaşılması ve anlatılması için bir yol/yordam olduğu gibi; özgürleşmek ya da gerçeklikten kaçmak, fantastik dünyalar yaratarak oralara sığınmak, illüzyonlar üreterek insanların acılarını oralarda yatıştırmak için ortaya konan bir çabadır da. Böylesi bir çaba ise ister istemez semboller ve temsillerle konuşmayı, yani düşünmeyi/tahayyülü gerektiren bir çabadır. Nasıl ki Van Gogh'un tablolarında, belki bir ölçüde doğallığını yitirmiş, akış halindeki bir dünya ile karşılaşmaktaysak ve bu dünya bize, tıpkı konuşur gibi, katılığını yitirmiş bir dünyadaki akışkanlığın gizemini dillendirmekteyse; Hoca Ali Rıza'nın tablolarında da, bu kez “doğal” ama bu doğallığı içerisinde ışımakta olan bir başka âleme, Hakikate işaret eden izler görürüz. Bu izler sürükler bizi, bakışlarımız dolaştırırız üzerinde ama sonra kabarır her şey; bir başka âleme dönüşmenin çabasını hissederiz, derinlerde yatan ve bir ışık tarafından gizlenen/açığa vurulan çift yönlü bir çaba. Hatta burada yalınkat sembolizmi bile aşan bir anlatım, bir dile gelme çabası vardır. Öyle ki bu çaba, o eseri üreten sanatçıyı bile şaşırtır ve ürkütür. O bile dışarıdan baktığında görür kimi şeyleri. Yani resmin yaratılma sürecinin dışında durduğunda ve o da bu gizem önünde sarsılır. Hakikate olan o temastan

koptuğunda, artık eseri orada, tabiatın yaratılmış olan bir yığın nesnesi gibi bir nesne olarak durmaktadır karşısında. Oraya baktığımızda kimi şeylere tanık olur ya da kimi duygudaşlıkları anımsarız, birlikte yaşadığımız ya da duyduğumuz şeyler; semboller, izler, ışımalar. Aksi ise, eseri, sonuçta bir kurmaca, sanatçının “özgürce” bir üretimi olarak değil de, doğrudan ona ait bir amel, onun kişiliğinin bir parçası olarak görmek anlamına gelir. Bu tip bir doğrudanlık mantığı, tıpkı sanat eserini sanatçının doğrudan kişiliğinin bir parçası olarak telakki etmesi gibi, kâinatı da doğrudan Tanrı'nın şahsiyetinin bir parçası olarak görür ve sözgelimi kötülük kavramını ontolojiden uzaklaştırmaya çalışan bir teodise, yani güzelleme mantığı geliştirir. İnsanı da tıpkı nesneler gibi edilgenleştiren, edimlerini anlamsızlaştıran ve mutlak anlamda tanrısal inayete bağlayan, yani insanı hiçleştiren bu anlayış, giderek Protestan bir mantığı; tıpkı Kant'ın amaçsız güzellik anlayışı gibi, her şeyin tekdüze nesnelerin üretilmesine adandığı bir amaçsız üretim mantığını geliştirecektir. Bu ise hayatı biricik, sanatı trajik ve dünyayı bir imtihan zamansalmekanı olarak gören yaklaşımdan uzaklaşmaktır. Trajediden uzaklaşmak, hayatı olduğu kadar, ilham verdiği sanat eserini de giderek bir mizansene, sahicilikten yoksun bir simülasyona dönüştürecektir. Kâinatla yaratıcı arasına bir mesafe koymadığı gibi, eserle sanatçı arasına da hiçbir mesafe koymayan bu yaklaşım, özünde yaratıcılığı mantıksal bir disipline bağlayan ve dolayısıyla da “özgürlükten” koparan, hatta bizzat özgürlüğü bile bir disiplin içerisinde mütalaa eden bir sorunsalla malûldür. Çünkü şayet temsil, dolayım, sembol, mantık ya da ontolojiyi bile aşan bir özgürlük, yaratıcılığa has bir şey haline gelmekteyse, bizzat sanatçının tarzına/poetikasına ait bir şeyse, o zaman bu doğrudanlık ilişkisi, poetikanın/yaratıcılığın kendisi tarafından aşılmaktadır. Sahicilik artık ontolojiye uygunluk olmaktan çıkarak, ontolojiyi aşan bir Hakikate u-ygun-laşmanın özgürlüğü gibi pozitif bir anlama gelecektir.


s.31

“Doğal” olandan bu sapmanın sorunluluğu ve tartışmaya açıklığı bir yana, bu, eserle sanatçının arasındaki her türlü ahlâkî doğrulama ve sorgulama anlayışını da sorunlu hale getirecek; ve hatta belki de ahlâkın dışında, yaratıcılık ve özgürleşme alanına has ikincil ve pozitif bir ahlâk, yani bir etik anlayış geliştirmeye bizi mecbur kılacaktır. Sözgelimi Foucault'nun eşcinselliği, onun düşüncelerinden yararlanmamızı engellemeli mi? Ya da Mozart'ın kişiliksizliği yüzünden, yazdığı eserleri dinlememeli miyiz? Tevfik Fikret'in şiirlerini agnostik, Pound'unkileri de faşist olduğu için okumamalı mıyız? Sartre'ın ya da Marx'ın tanrısızlığı, düşüncelerini de büsbütün anlamsızlaştırmakta mıdır? Elbet tersi de vardır bunun. Yeteneksiz bir sanatçının eserlerini (resim, şiir, müzik, roman…), sırf ahlâklı olduğu ve buna da uygun eserler ürettiği için başımıza taç mı etmeliyiz? Mesela resim diye ortalığı kaplayan şu ebru veya minyatürlerin, dolayısıyla muhafazakâr camianın beğeni ve zevkinin hatırına, Picasso veya Van Gogh'ların yüzüne bakmamalı mıyız? Ya da giderek ortalığı kaplayan ve müziğin kriterlerine uymaya dair bir çekinceden uzaklığı bile kendisine bir özgünlük sayan ve çoğu aslında kötü birer arabesk taklidi olan şu ilahileri, sırf konusu dinsellik olduğu için zevkle (veya ıstırapla) dinlemeli miyiz? Bir de eserde, salt eserin gidişatı nedeniyle başvurulan zorunlu anlatılar, episodlar, kullanılan imgeler ve ifadeler vardır. İşte oralarda ahlâkî teamülleri ve sınırları ne kadar zorlayabiliriz gibi biçimsel bir sorun da çıkar karşımıza. Ayrıca ahlâk anlayışları ve ahlâka yüklenen anlamlar arasında da oldukça önemli farklar bulunmaktadır. Hatta olumlu ve olumsuz olan ahlâklardan bile söz edebiliriz. Mesela biçimsel olarak oldukça ahlâklı biri, herhangi bir haksızlığa (bir patronun sömürüsüne, bir devletin zulmüne, bir liderin baskıcılığına…) karşı çıkışı, kendi ahlâkî normlarına (ulu'l emre itaat, devlete saygı…) gibi gerekçelerle ya da bahanelerle (çünkü asıl derdi korkusu, tutuculuğu, konformizmi veya çıkarı da olabilir) aykırı bularak buna karşı koymaktaysa, bu ahlâk, bir ahlâktır sonuçta; ama olumsuz ya da daha klişe bir tanımlamayla gerici bir ahlâktır. Olumlu ahlâk ise üretici, geliştirici, haksızlıklara ve zulme karşı tavrı olan, doğru zamanda doğru yerde durmasını bilen, fıtratın saflığına uygun olmakla beraber özgürleşmeyi de ihmal etmeyen veya en azından buna açık olan bir ahlâktır. Dolayısıyla burada sürgit karakterlerden öte, olaylara karşı verilen anlık ve aktüel tepkiler, takınılan özgün/özgül tutumlar ve alınan tavırlardaki ahlâkîliklerden söz etmek, belki daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Çünkü bakarsınız kişi

cinsel anlamda oldukça mazbuttur ama işçisini sömürmekte de bir beis görmez; ya da bir şairin dili oldukça temizdir ama her Allahın günü evde karısını dövmektedir. Yahut yazarken küfürbaz biridir ama etrafındaki insanlara karşı oldukça nezaket dolu ve alçakgönüllüdür. O yüzden bakmalıyız, kişinin takındığı tutum, genel anlamda olumlu bir sürece mi destek vermekte, yoksa olumsuz mu? Tavırları tepkilere mi dayalı yoksa belli bir özgünlüğe mi? Üretici bir kişiliği mi var yoksa tüketici mi? Zulme karşı mı yoksa bir bahane ile desteklemekte mi zalimleri? Sinik bir tutumla adaletsizlikleri es mi geçmekte yoksa ne pahasına olursa olsun erdemli bir kararlıkla doğrulardan şaşmamakta mı? Kimisi için ahlâkî açıdan en önemli tutum cinselliktir (“namus”, oysa nomos, genel anlamda yasa/töre demektir; ama ahlâk, muhafazakâr bir bakışla, giderek cinselliğe daraltılmıştır); kimisi ise sözgelimi sömürüyü önemser, yalanı, sahteciliği ya da adaletsizliği. Kimi de bakmaz bunlara. Doğrudan eseri ve eserin kendi içerisindeki tutarlılığı, niteliği, beğeniye uygunluğunu alır dikkate. Ya da eserle yaratıcısı arasında doğrudan bağlar kurmak ya da yaratıcısını sorgulamaktansa, doğrudan eserde arar ahlâkîliği, olumlu ya da olumsuz nitelikleri; bu yüzden salt esere teksif ederek bakışlarını, eseri sorgular. Bunu yaparken de kimi salt biçimsel estetik zevki önemser. Mutantan bir anlatım, ritim ya da uyak yeterlidir şiirsel bir ölçüt olarak. Resimde salt renklere ve biçimlere bakar, anlatımı umursamaz. Oysa kimi hiç önem vermez bunlara; yaratıcılık arar ya da anlam veya buluş. Özgürlüğe bir katkısı var mı, yeni bir şey kazandırmakta mı sanatsal anlayışa, bunlara bakar. Kimi de sanatın kendi nesnel koşullarını itibara alarak, o sınırlar içerisinde yapar değerlendirmesini. O zaman ise Tolstoy'un anarşistliği, Kafka'nın Yahudiliği, Hamsun'un faşistliği, Sartre'ın varoluşçuluğu, Camus'nün nihilizmi yitirir önemini. Diriliş, Dava, Göçebe, Bulantı, Düşüş çıkar öne. Elbet orada da poetika, üslup, tarz kadar, seçilen temalar, kelimeler, ifadeler tartışmaya açılır. Cinsel objeler midir ahlâka mugayir olan yoksa adaletsizliğe duyarsızlık mı, gibi sorular çıkar karşımıza. Beri yandan klasik, epik, romantik veya avangard akımların bizzat kendi tuttukları yollar sorunsallaştırılır. Belki de bu denli karmaşık tartışmalara girmek ve bunların içerisinden alnının akıyla çıkmak için çabalayıp durmaktansa, bir kenarda durulabilir; sonuçta sanatla uğraşmak ahret kadar dünyada da bir işimize yaramadığına ve her ikisinde de başımıza dertler açabildiğine göre, ne diye uğraşıp kendimizi riske sokmaktayız diye de bakılabilir meseleye.


s.32

Oysa işte bu da doğrudan ahlâkî bir sorun değil midir? Yani kendini riske atıp atmamak, toplumsal ve insanî sorunlar karşısında duyarlı ve tepkili olup olmamak; insanî potansiyelimizi özgürleşme, üretme ve yaratıcılık konusunda kullanıp kullanmamak gibi. Doğru ya, biz nasıl bir insanız, nasıl bir Müslüman'ız ki, riske girmek endişesiyle kendimizi bir kenara çekmekte, özgürleşme ve yaratıcılıktan uzak durmakta, ağulu sözcükleri dilimize dolamaktan sakınmaktayız? Meğerki bu bir düşmana saçılan kurşunlar olsun ya da bir dostun derdine derman, yüreğine merhem! Kimileri açısından bu tür bir yaklaşım sorunlu ve kısıtlayıcı olabilir. Yani Sartre'ın “bağlanma” dediği sözün/sanatın bir hakikate adanması, “güdümlü” ya da “ideolojik edebiyat” olarak lanetlenir. Bunun sanatçının özgürlüğünü kısıtladığı söylenir. Oysa her poetika, ister istemez bir kısıtlamadır. Aksi ise, tıpkı güvercinin havanın uçmasını kısıtladığını zannetmesi gibi, yanlış bir zandır. Her yaratış bir ontolojiye ve hatta belli bir maddeye dayanır çünkü ve kısıtlayıcı olduğu düşünülen bu ontoloji, aslında yaratışın yegâne varoluş alanı ve imkânıdır. Yaratış, gücünü ve niteliğini, belli bir üslubun seçimiyle sınırladığı ve özgürlüğünü bizzat bu sınırlamada, bu sınırlayıcı seçme(ler)de bulduğu gibi; ortaya koyduklarından çok reddettiklerinde, yani olumlamadan çok olumsuzlamalarında temayüz eder. O nedenle sanat eserinin kendisini bir hakikate bağlaması ya da adaması, tıpkı aşka bağlanmak gibi insanı belli bir hakikate teksif eden ve sorumlu kılan bir adanıştır. Bu adanışla ki sanat eseri kendisini bir yöne kılavuzlar ve adımlarını boşluğa basmaz. Adımların basıldığı toprak ise, kendini bir minvale yöneltmenin tekilleştirilmişliğiyle evrenselden bir uzaklaşma ve feragat etme yanında, aslında özgürleşmenin de bir yoludur. Çünkü özgürleşme bir amaca binaen ve kısıtlayıcı koşullar içerisinde, çoğu kez de bu koşullara rağmen ortaya konulan somut edimlerdir. Bir ideaya yönelme veya bir ideale bağlanarak, hayatını bir hakikate bağlama ve düşünümsel/ideolojik bir tavır içerisinde bir ortaya koymadır. İdeolojilerin de, tüm benzer değer ve deneyimler gibi olumlu yanları olduğu gibi, menfi ve reaktif yönleri de olabilir. Önemli olan ise hakikat arayışının sürekliliğidir; yani kendisini bir yere bağlamanın huzuruyla yetinmemek, hep daha ötesini arayabilmektir. Aksi ise, yani hayatını bir yere sadakatin dışında tutmaya çalışmak, sadece behimî bir serbestleşme ve özgürlükle serbestliğin karıştırılmasından başka bir şey değildir. Sanatsal eser ise daha başlangıcında, şayet yaratıcılığın bir istismarı değilse, zaten bir hakikate doğru çıkmaktadır yoluna. Hakikate çağrılıdır çünkü ve sanatçının onca mihnete katlanması da bu hakikate duyduğu iştiyaktandır. Badio'nun da

söylediği gibi, bir hakikat prosedürüne angaje (bağımlı) olmayan bir yola çıkış, zaten aslî bir yola çıkış olmayıp, bunun yaratıcı anlamda üreteceği bir eser, bir özgürleşme minvali de yoktur. Belki kimi istisnai örnekler akla gelebilecek ve itiraz edilebilecektir bu sava. Ama istisnalar her daim mümkündür ve bu meyandaki istisnai örnekler de sadece hakikatin bir istismarından başka bir anlam taşımaz. Yani bu tip istisnaların ortaya çıkışı, her türlü bağlanmaya direnen bir başkaldırının köktenci “özgürlük” (aslında biçimsel serbestlik) talebinden değil, kendisini çağıran ve ona yaratıcı esini duyuran hakikatin ışığının başka amaçlara hasredilmesindedir. Bu ise, kendisine bahşedilmiş olan yaratıcılığın istismarı olarak, ahlâk dışı bir değiş tokuş, bir ucuza gitme, bir tecimselliktir. Todorov'a göre ise “yazar, hem yaşadığı dönemin niteliklerini zorunlu olarak taşıdığı anlamda 'bağımlı'dır ('angaje'dir), bir 'durum' içindedir, hem de kılavuzluk görevini, özgürlüğe, dolayısıyla da bu durumu aşmaya doğru üstlendiği anlamda 'bağımlı'dır”. (Tzvetan Todorov, Eleştirinin Eleştirisi, İş B. Y. s. 51) Ona göre “her ne kadar edebiyat bir şey, ahlak bambaşka bir şeyse de, estetik zorunluluğun temelinde ahlak zorunluluğunu ayırt ederiz”. Bu, bir anlamda estetikle etiği bütünsel bir tutum içerisinde mütalaa eden bir bakış açısıdır. Doğrusu etiğin estetiklikten yoksunluğu kadar, estetiğin de etikten yoksunluğu, sorunlu ve kendilerini eksikli kılan zaaflardır. Ancak yine de her iki tutum, aklı da eklersek, insan doğasında buluşan farklı yönlerdir: duyarlılık, duruş ve düşünüş tarzları. Bu tarzların aynı bütünlük içerisindeki çelişmeleri, bir tutarsızlık olmaktan öte, bir olgudur. Sorun ise bu parçalı özellikleri, ortak bir dizge içerisinde özgür, üretken ve yaratıcı kılabilmektir. Yoksa onları özdeş bir oluşumda tüketmek değil. Şiire dönecek olursak, şiir açısından ahlâk, temelde onun poetikası ya da poetikasındadır. Çünkü şiirin dayandığı temeller, tüm sanatlarda ve hatta kendini hakikate teksif etmiş tüm olaylarda (Badio'ya göre sanat, devrim, bilim ya da aşk) da olduğu gibi, onun poetikası (poesis) doğrultusunda şekillendirilmekte ya da karakterize edilmektedir. Büyük ölçüde şiirin üzerinde durduğu zeminin (dil, düşünce ve ritim) zorluğu nedeniyle, şiirin kullandığı dil ve sembollerin, teşbih ve mecazlar yoluyla duygu ve düşünceleri derinleştirmesinin, onu kasıtlı bir biçimde anlaşılmaz kıldığı zannedilir – çoğunlukla da şiir sevmezler böylesi bir şayia yayarlar. Sevmezler şiiri, çünkü hakikatten korkarlar; dilerler ki bildikleri dünya hep dursun etraflarında o değişmez doğallığıyla. Hakikatin bilinmezliklerle dolu, alışılmış olmayan, dahası her an tetikte olmayı gerektiren yollarına koyulmak istemezler.


s.33

İçerisinde oldukları yalınkat dünyanın hoyratlığının yüzlerine çarpılmasını istemezler. Onlar dümdüz ve bil-in-dik bir dünyaya alıştırmışlardır ayaklarını (dillerini ve gönüllerini), konformisttirler zihinlerinden yana da; yormak istemezler kendilerini, hem de ürkerler ne olur ne olmaz diye. Dillerinin sınırlarıdır düşüncelerinin sınırları da ve bilmek istemezler daha ötelerini. Nesrin düz, dolambaçsız, yalınkat, estetikle düşünceyi birlikte yoğurmak gibi bir zorluktan uzak, kendisini güzelle yüceye birlikte bakmakla yükümlü tutmayan o sıradan anlatımını yeğlerler söyle-ş-mek için. Tıpkı deniz yolculuğunun o çalkantılı bilinmezliklerine karşı, karasal yolculuğun hazır ve sabit yollarında ayağını yere basmanın güvenini yeğleyenlerin coşkudan ve kaygıdan uzak olan o yürüyüşleri gibi. Aşina olunan bir güne uyanan ve hazırlanmış yollarda o salt tecimseverlere özgü bir sıradanlıkla ve kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen o hesaplılıkla belirlenmiş bir hedefe doğru yapılan yolculuk gibi. Oysa Heidegger'in deyişiyle: “Güzel, hoşumuza giden değil, bilakis hakikatin marifetine tâbi olan şeydir. Bu ise ancak, ebediyen göze çarpmayan ve bu yüzden görünmeyenin, en yüksek düzeyde tezahür eden ışımaya nail olmasıyla vuku bulur. Biz, nazmeden sözü kendi hakikati ve güzelliği içinde bırakmak gerektiği hususuna riayet ediyoruz. Bu bir tecrit değil, bilakis bizim bu nazmeden sözü düşündüğümüz anlamına gelir.” (Heidegger, Düşünmek Ne Demektir, Paradigma Y. s. 13) Şiir çünkü, düşünmeye ulaşıncaya kadar kaynağa doğru akan sudur. (s. 10) Şira'dır, yani, her peygamberin içtiği, kandığı ve diğer insanlar da faydalansın diye onlarla da paylaştığı bir su kaynağı. Şiirsel anlatıma yüklenme nedenlerinden biri de onun anlatımının soyut olduğuna dair asılsız bir iddiadır. Bu biraz da somut olandan ne anlaşıldığıyla ilgilidir. Sanılır ki somut anlatım, nesnelerden olduğu gibi bahseden, “gerçekçi”, “nesnel” anlatımdır. Oysa asıl somutluk, kavramsallıkla ya da metaforlarla yoğunlaştırılmış kelimelerin doluluğundadır. Çünkü bizim dilimiz kelimelerin somutluğuyla bir anlam kazanır, yoksa nesnelerin somutluğuyla değil. Kelimelerin, yani gösterenlerin gösterdikleri ise, nesneler değil, kavramlardır. Dolayısıyla kullanılan kelimelerin somutluğu, işaret edilen nesnelerin somutluğu (cisimsel nesnelliği) anlamına gelmeyip, gösterilenlerin, yani kavramların somutluğu, yani düşünümsel bir doluluğa (anlamsal nesnelliğe) sahip oluşları anlamına gelir. Aynı anda birçok işlev yüklenmiş olan kelimelerin birçok açıdan birbirine bağlanmış olan o katmanlarca anlamsal bağ içerisindeki geçirgen doluluklarına yani. Buna akıl erdiremeyen ve açık açık şiirden hiçbir şey anlayamadıklarını söyleyenler -anlamazlar da gerçekten-, bu yüzden onun anlatımını ciddiye almamak gibi kinik bir bakış açısını yaymaya çalışırlar etrafa. Şiirin dilindeki doluluğu ve kelimeleri mecrasından oynatarak ortaya koymaya çalıştığı diluzluğunu anlaşılmazlığa, soyutluğa ve boşsözlüğe yorarlar. Oysa şiirsel anlatım dolu, somut ve keskindir. Kelimelerin sınırını, tıpkı yayla gerilmiş bir ok gibi sonuna değin gerer; gerer ki atılan ok tam da hedefine isabet etsin ve en uzağa, erişilmeze gitsin. Çünkü has ve soylu düşüncenin sınırları dilin sınırları değildir ve düşünce çoğu kez dili, gücünün yetmediği kertelere dek zorlar. Zorlandığı ölçüde de, kelimelere

yepyeni anlamlar yükler. Bu işte, yani dilin zorlanması ve kelimelerin kullanımındaki bu biçimsel savrukluk, bu yerinden oynatma tarzı, bazı işgüzarlara, lafebelerine ya da kendini bilmezlere de alan açar. Sanılır ki alt alta rastgele sıralanmış ve içerisine biraz da uyak eklenmiş laflarla şiir dizilmektedir. Dolayısıyla şiiri saçmalamakla, anlamsızlıkla ya da anlaşılmamakla suçlayanlara da bir haklılık kazandırırlar. Anlamdan, düşünceden, duygudan, izandan, yaratıcılıktan ve yenilikten yoksun, salt sözlerle oynaşan bu sığlıklar, sadece soylu şiir bereketini istismar eden kendini bilmezliklerdir. Kimileri de ilk gençliğe özgü o duygu patlamalarını dile getirebilmek için müracaat eder şiirsel anlatıma. Bu anlatımın kimileyin sözü ve sözcükleri kuralsızlıklara değin varan zorlamasının sağladığı serbestliği, kendi dil bilmezliği için bir fırsat bilerek, şiirsel anlatıma sarılırlar. O patlamaların sükûna ermesinden sonradır ki, bir uğru gibi kirli ayaklarını bastıkları şiirin o kutsal toprağından çekilip giderler o sıradan insanların yalınkat dünyasına. Dolayısıyla asıl ahlaksızlık nedir derseniz şiir açısından, öncelikle bu şiirsel (ya da herhangi bir sanatsal veya bilimsel) anlatımın istismarıdır. Elbette ki acemilikler, sözeşiire girme çabaları, toyluklar, istismara yeltenmeyen yetenek kısıtlılıklarına sözümüz olamaz. Şiirin (sanatın, bilimin, dilin, düşüncenin, yani yaratıcılık alanlarının) gönlü geniştir çünkü. O yüzden her eli kalem tutan önce şiirsel alanı yoklar, ne yapabilirim diye. Ya da genç yüreklerin dili öncelikle oraya yatar. Ona da eyvallah! Ama buradan bir tutum çıkarmaya çalışmak, hamlığını bir de laf gösterileriyle taçlandırmaya çalışmak; sanırım işte bu şiirin asla hazmedemeyeceği bir şeydir. Sanılır ki şiirsel anlatım tüm gösteri-ş-lere açık bir serbest kullanım alanıdır. Hiç de değildir oysa. Şiir her şeyden önce bir düşünce disiplini ve kelime iktisadı gerektirir. Eli sıkıdır aslında, gözünün de pek olduğunca. Yufka yüreklilerin ve kendini bilmezlerin yeri değildir onun mecrası. Beri yandan özgür bir kalbi, cevval bir aklı ve cesur bir tavrı gerektirir o en bilinmedik zirvelere doğru yol almak, sefere çıkmak için. Nietzsche olsa, çevik ayakları da eklerdi tüm bunların yanına ve sevinci, şu ölümsüzlere özgü şen bakışı yani, hayata karşı. Dahası, şiir her ne kadar halkın kullanımına açık bir alansa da, bu onun asaletten yoksun olduğu anlamına da gelmemeli. Vara yoğa her dile takılan züppeliklerin şiire yedirilebileceği gibi bir safsataya zinhar kanılmamalı. Şiirin düşünsel kaynağı kadar, kullanımındaki sözcükler de oldukça arı-duru olmalı. Nedir derseniz bu arı-duruluk, işte bunu öğrenmek, aslında şiirin alanına dahil olmakla eşanlamlı bir tevazuu gerektirir. Bunun bir mektebi yoktur; belki bir gönül derinliğinden söz edebiliriz. Bir de o arı-duru kaynaklarından kanmayı, yıkanmayı gerektirir, büyük dil ustalarının. Bildiğini unutmayı ve belki de unuttuklarını hatırlamayı, hani şu analarımızdan öğrendiklerimize ilişkin. Çünkü şiir kadar yakın olan başka bir şey yoktur anadiline. Başka bir dille düşünemeyeceğiniz gibi, başka bir dille şiir de yazamazsınız çünkü.


s.34

Ahlaktan kast edilen argo, küfür ya da belden aşağı laflarsa, bunların her daim dilin asıl istihcanı, yani utanılacak yanı açısından bir alt kategoriye koymak, daha doğru olur. Biçime değil, içeriğe yöneltmeliyiz bakışlarımızı öncelikle. Bir şiiri okunmaz kılan şey çünkü, öncelikle o şiirin dünyadan, toplumdan, düşünceden, anlamdan ve gönülden uzaklığıdır. Ne dediğini ve ne diyeceğini bilmemektir daha sözün en başında. Kelimelerin kuruluğuna yansıyan bir iç sıkıntısını, duygudan ve düşünceden yoksunluğu şiire yüklemeye çalışmaktır. Hayat karşısında bir perspektife, duruşa, bir bakış açısına sahip olmamanın o bungunluğuna, bir ideale ve bir tutkuya (dahası aşka) sahip olmamanın nihilizminin bunalımına şiiri araçsallaştırmanın haddini bilmezliğidir. Güzel ile yüceye birlikte bakmasını bilmeyen bir düşün ve yaratı yoksunluğudur. Asıl müstehcenlik budur belki. Bunların yanında o sözcük seçimleri, dil oyunları, biçim ve ritim, ikinci sırada gelir, değerleme açısından. İçinden hiçbir şey geçmeyen o ilk sözcükleri okuduğunuzda, bir iç sıkıntısı basar üzerinize ve hemen bırakmak istersiniz o şiiri bir yana; bunlar çünkü okunmayı bile hak etmemektedir. Bu anlamda etik çünkü, düşüncenin estetik bir biçimde davranışlara dökülmesidir, söze ya da. Oysa o biçimsel/sözel müstehcenlik, ola ki bir şeyler anlatmakta ya da anlatmaya çalışmaktadır. Bazense sözcüklerin istihcanı, düşünsel bir derinliği setreder. Tam aksi de olur bunun. Sözcüklerin terbiyesinin altında yatar kimi de anlamsal ve düşünsel çarpıklıklar, boşluklar. Öyle ki okuduğunuzda ne aklınızda ne da kalbinizde bir yaprak bile kıpırdamamış, hiçbir etki uyanmamıştır üzerinizde. Kimi ise, ucuzculuğa sarılır malını beğendirmek için; küfür, argo ve cinselliğe yedirilmiş azıcık kafiye, kolay okunur ve anlaşılır kılar şiiri de. Ve, sunulur beğenisine bu boş sözler; zihinlerini yormaktansa, dili bir düşünme değil de bir koklaşma aracı olmaya alçaltan o tüm kolaycıların. Yine de ilk kalemde silip atmamak ve okumaktan vazgeçmemek gerekir bu tür dizeleri de. O sözcüklerin altında derinleşen bir anlam, bir hakikat pırıltısı var mı diye aramayı sürdürmek gerekir. Bazen çünkü hakikat, harap, el değmemiş, semtine uğranılmayan yerlerde gizlidir. Bazense çirkinlikle, basitlikle, istihcanla setreder kendisini, kolay ele geçmek istemez. Zordur çünkü onu aramaya girişmek, ona doğru yola çıkmak ve yol almak. O yüzden pek sevilmez hakikatten söz açmak, sahteliklerle, taklitle uğraşılmak yeğlenir

ona. Nietzsche'nin, Hölderlin'in hali ortadadır işte; zorlamışlardır çünkü onlar yazgılarını, daha fazlasını istemişlerdir. Yetmemiştir verili dünya kendilerine, ötesine, uçurumlara dikmişlerdir bakışlarını. Tanrı(ları) katletmiş ama yerine yeni, gerçek bir Tanrı, değerleri yaratan ve insanı hayat içerisinde bir anlama bağlayan hakikate ilişkin değerlerin yaratıcısını da koyamamışlardır. Hakikati, sahici olanı aramak, sahtecilikten ve boş sözlerle oyalanmaktan nefret etmek, aslında bir anlamda ahlâkî bir sorundur da. Kişinin içi ile dışının bir olması, kendisiyle tutarlılığı değildir salt sahicilik sorunu. Asıl zorlu olanı, hakikatin dile getirilme çabası içerisinde olmak, gerçek ve aslî değerleri araştırmak ve bunun için de verili değerleri sorgulamak, ezberleri bozmak, bu yola baş koymaktır; velev ki düşüp kalksak, üstümüzü başımızı yırtsak ya da kirletsek de. Sanat eserinin de, bizi hakikate götüren en doğru yol olduğu söylenir, özellikle de şiirin. O yüzden değil mi ki Heidegger, hayatının son döneminde, düpedüz şiirde aramıştır hakikatin kıvılcımlarını. Ve “anlamın açığa vurulduğu her düşüncenin şiir olduğu”nu söylerken, şiirselliğin her derinlikli olana yayılmışlığı kadar, onun nasıl da biçimselliklerden uzak ve düşünsel derinliğe yakın olduğunu vurgulamış değil midir? Nitekim Saint-John Perse, kendi şiirinin formu için nesirsel anlatımda ısrar ederken, belki de romandan felsefeye değin yayılmış olan bir şiirsel anlatım tarzına da dikkat çekmektedir; elbet anlayanlar, arifler için. Badio da şiir üzerinden felsefeye bir yol açmak, daha doğrusu düşüncesini şiirle besleyerek derinleştirmek için, aynı şeyi denemektedir şimdilerde. Sahiciliği kimileri hayata (gerçekliğe) uyum ve onu doğrudan yansıtma ya da ifade etme olarak anlar. Oysa asıl önemli olan, hayatın ne kadar sahici olduğudur ve bu da çoğu kez oldukça kuşkuludur. Çoğu kez aldatır bizi, özellikle, Sokrates'in deyimiyle “sorgulanmamış bir hayat” ve yalın bir gerçekçilik bizi. Gerçeğin sahici olduğu ya da hakikat olduğu gibi bir yaklaşım, belki kaba maddecilik açısından bir doğruluk payı taşıyabilir. Hegel de, ancak edimsel ve akılsal olanı gerçek olarak nitelemiştir; Wittgenstein'ın dilin sınırlarını dünyanın sınırları kılmaya yeltenmesi ve hatta Heidegger'in dili varlığın evi olarak nitelemesi gibi. Oysa hakikat gerçekliği de aşkındır ve sınırlanamaz bu türden kaygılarla. Hayata ve kâinata bir anlam kazandırandır o. Bu yüzden de doğrudan felsefenin ve sanat eserinin iştigal alanıdır, hakikatin işaret ettiği. Şiire, yani sözün, düşüncenin ve estetiğin buluştuğu bu sanata da oldukça yakışır hakikate doğru sefer etmek, onu anlaşılır kılmaya çalışmak.


s.35

Hakikatten doğrudan doğruya söz edemezsiniz çünkü; ona ancak işaret edebilir, telmihler ve imalarla konuşabilirsiniz onun hakkında, yani metaforlarla. Hakikate yaklaştığınız ölçüde de anlatımınız sahicileşir. Hayatın yalın gerçekliğinden koparsınız belki ve bu yüzden kimilerine anlaşılmaz gibi gelebilirsiniz. Anlaşılırlık çünkü onlara göre, hayatın içinde kalmak, bildik dünyalarda gezinmektir. Oyalamaktır okuyucuyu, bildiği nesnelerin arasında gezintiye çıkarmaktır. Bu aşinalığın rahatlığı oysa, sadece bir göz boyamadır; okuyucuyu ürkütmeden elinde tutma çabasıdır. Konformizme sunulan bir katkı, şiirin kurban kılınmasıdır tecime. Sanat eseri salt taklit midir, yoksa başka ve özgün bir derinleşme/ifade imkânı var mıdır sorunu da, kadimlerden beri, Platon'dan bu yana hep tartışılmış durmuştur. Hatta Platon bu yüzden şairleri kovmaya kalkmıştır sitesinden. Onların disipline ve dizgeye uymazlığı, çekindirmiştir bu devletçi ütopisti. Sahih düşüncenin de rasyonelle, mantıksal bir disiplinle sınırlandırılmış bir akılla başı hoş değildir çünkü. İtaat ve edep bilmezdir bu anlamda düşünsel yaratıcılığa dayanan şiir/sanat eseri; yıkıcı ve kırıcıdır belki, sarsıcıdır aslında, ezberleri bozucudur. Sahici ve özgün olan her şey gibi sanat eseri de taklit etmez aslında; tam aksine verili olmayanı yaratmanın ardına düşer ve tam da o zaman işte yakınlaşır hakikate. Gerçeklikten uzaklaştığında ve taklitten koptuğunda yani. Aksi halde, yani doğanın ve toplumun katında kalındığında, ne vardır ki olan bitenden söz etmek ya da olağanı resmetmek için? En güzeli yaratılmıştır çünkü yüce Mevlâ tarafından. Oysa insan, başka bir anlam katar bu dünyaya ve katmalıdır da; hakikati aramalıdır dahası. İşte o nedenle bu başkalıkların, olağandışının, ayrıksılığın yorumcusu, dahası yaratıcısı olmalı değil midir sanatçı? İsterse bu gerçekliğe uymasın ve onu reddetsin. İsterse bu yüzden öncü sanat akımları avangart olarak nitelensinler. Çünkü sanatın temel sorunu budur; insanın acısını dindirmek değil, tam aksine daha da açmak yarayı, huzursuz kılmak rahatlığa ermek isteyeni, gözlerini açmak. Öbür türlüsü, yani Marx gibi bu dünyanın bir cennete dönüşeceğini vaat etmek, aslında o yaraya afyon basmak değil midir; tam da Marx'ın dini suçladığı gibi. O nedenle şiir vaat etmek yerine aramak, işaret etmek, sorgulamakla yetinmeli; bir hakikat arayıcısı olmak yerine hakikatin tecessümü olmak gibi sonunda bir düş kırıklığı yaratacak bir haddini bilmezlikle iştigal etmemelidir. İşte sanat eserinin sahiciliği, bu anlamda bir hakikate uyarlığıyla, hakikatin yolundalığıyla alakalıdır, yoksa dünyevi gerçekliğe uyarlılığıyla ilgili değil. Bu, aslında tam da ahlâkî bir sorundur. Yani kendi yürümesi gereken minvalden uzaklaşarak, yolundan saparak, insanları gündelik gerçekliklerle oyalamak, ona aldatıcı bir hazzı sunmak; acıtıcı ve huzur kaçıran bir rüya yerine, mistifiye eden bir düşün aldatıcılığıyla oyala-n-mak. Bu tür, insanlara alıştıkları bir kendi

dünyasına ilişkin aşinalığın sunumu, pembe yalanlar, sahte doyumlar, sanatsever kadar sanatçıyı da doyuracaktır belki. Çünkü ancak bilindik şeylerin alıcısı çok olacaktır sanat endüstrisinin pazarında. Oysa hakikatin, sahiciliğin ardında olan sanatçı bilinmedik, ürkütücü şeylerle çıkagelecektir oraya. Alıcısını bulamayacak ve gün batana dek boş yere bekleyecektir belki; yani Hegel'in deyişiyle Minerva'nın kuşunun havalandığı vakte dek. Aslında o dar vakittir gerçek sanatçının da vakti. O da ortalık karardığında çırpar kanatlarını, yani gerçekliğin ışığı söndüğünde açılır onun bakışları, hakikatin aydınlığınca ve aydınlattığınca kararmaya yüz tutan nesneleri. Öte yandan, özellikle de şiir, çoğu kez duygusal bir anlatım zannedilerek ya da bu tip bir mecraya çekilerek, ucuz aşk öykülerine araçsallaştırılır. Oysa şiir öncelikle sözün cebridir ve has düşüncenin bir ürünüdür. Şiir de elbette tüm anlatılar gibi kalbe, aşka, duyguya yer verir, öyle de olmalıdır. Ama şiir aşka ilişkin zırvalıkların çöp deposu ya da ucuzlatılmış bir manifestosu olamaz. Şiirin edebi, her şeyden önce çığırtkan ve bağırtkan olmaması, düşünce kadar duyguları da kendi ölçekleri içerisinde dile getirmesidir. Bu ölçeklerin neliği üzerinde duracak değilim. Farklı poetikaların kendine özgü ölçekleri vardır kuşkusuz. Beri yanda her şairin de kendi gönül dilini kurması gereken bir göksel katı olmalıdır; yani bir dil burcu. Sıradan bir dil değildir şiirin dili çünkü; sıradan bir dilden devşirilse de. Sıradan dilin sözcüklerinin, tıpkı karbonun elmasa çevrildiği o keskinlik gibi keskinletildiği bir dilsel ameliyenin gerçekleştirilmesi, şiirin olmazsa olmazıdır. O zamandır ki işte o sözcüklerle sevgilinin gönlüne neşter de vurabilir, ona bir demet çiçek yerine bir şiir de sunulabilir.


s.36

O has şiir, yani “sehl-i mümteni” denilen şey, yalınlığın ve basitliğin güzelliği ve gösterişin reddi, o sıradan sözcüklerin nasıl da keskinletildiğine dair bir deyiştir olsa olsa. Güzel olan, yani gerçek güzelliğe sahip olan, yalındır, mütevazıdır, sınırlarını bilir, güzelliğini kişiliğinden daha öne çıkarmaz. Onu bir yalınlığın, tevazuun arkasında tutar. Faş etmez, reklamını yapmaz. Çağımızın önde gelen bilgelerinden biri olan Humeyni'nin söylediği gibi, “özünde cevher olanın reklama ihtiyacı yoktur”. Güzelliği biçimselleştirerek, onunla temayüz etmez. O sıradan yalınlığın gerisindeki haslığa, ister ki her nadan elini, dilini ve gönlünü uzatmasın. İster ki ancak halden ve dilden anlayan girsin o gönül kapısından içeri. Saklar o yüzden cevherini sütrelerin gerisinde. Herkesin beğenip de elini sürmediği o yalın ve kimsesiz sözcükleri ışıtır, diliyle ve gönlüyle. Onlardan bir yol kılar bizi hakikate çıkaran. Çünkü hakikat aşmaktadır her şeyi ve de aşmalıdır; üstünde durmalıdır tüm gerçekliğin ve bize sadece kendisini duyurmalıdır; imalar ve işmarlarla, ışımalarla. “Ağır ağır çıkmalı”yız o merdivenden. Ve ufkumuzda bir güneş olmalı ışığıyla gönlümüzü aydınlatan. Yakarak tüm lambaları, aslında her gönlün nasıl da aşina olduğunu bildirmelidir hakikatin ışığına. Nasıl da yakın olduğumuzu o yalın gerçekliğe, tıpkı elimizin altında dururmuş gibi. Ve, titremeliyiz belki de o eşikten ayağımızı atarken. O her günkü eşik, ama nasıl da farklı. Yoksa farklılaşan biz miyizdir; sözcüklerin yalımı mı değmiştir gönlümüzün o sönmeye yüz tutmuş ocağına? Şiir ama bir hakikat yurdu da değildir ya da bir yurt kurmaya çalışmaz bizlere, oraya işaret etse de. O sadece bir ışıktır etrafımızdaki karanlıktan aydınlığa çıkaran bizi. Üstelik onun ışığı biliminki gibi salt önümüzü ışıtmaz, kalbimizi de aydınlatır. Ama o hakikatin yerini tutmaz – tutmamalıdır. Hakikatin yerini tutması, yani bir hakikat simülasyonu oluşturması, aldatıcı bir yola sokması demektir bizi ki, bu şiir (aynı ölçüde felsefe, sanat, bilim) adına oldukça yanıltıcı bir tutum olur. Yapamayacağı bir şeyi vaat eder bize çünkü. oysa aslî şiirsel tutum, hakikat'in tecessümündeki imkânsızlığı bildiğinden, sadece yoluna çıkarır bizi ve gerisini bırakır yol ehline. Şairler o anlamda hiç de tekin değildirler. Üzerlerinde oldukları bir yetiyi istismar ederek, bir kurtarıcı rolünü oynayabilirler. Oysa onlar bir habercidirler olsa olsa. Onların ellerindeki yegâne malzeme olan sözün gücü, belki de en önemli bir güçtür. Ama o sadece ışığıdır hakikatin, kendisi değil. Hakikat olmaya çalıştığında ise ortaya derin yıkımlar çıkacaktır. Özündeki tevazuu yitirdiğinde, hak etmediği bir ışıltı yayacaktır çevresine, safdilleri aldatan. O

zaman işte, edebini yitirdiği gibi sözcüklerini de pazara çıkaracaktır, bir alıcı bulsun diye. Oysa şiirsel ürün bir meta değildir, bir semboldür yalnızca. Dolayısıyla onun karşılığı pazarda değil, gönüllerdedir; yani bir hediyedir o, her şeyden önce de şaire, bir bağış: hakikatin bahşedilmesi yüce gönüllere. Paylaşılmak ve bereketlendirmek için, her paylaşıldıkça ve yerli yerince kullanıldıkça dilin altındaki o zengin imgeler. Aksi halde birer karabasan olacaktır, yanlış anlayanların/alıcıların elinde. O yüzden, nasıl ki matematik bilmeyenler “akademi”nin kapısından içeri alınmamaktaysalar, tecim severler ve düşkün ruhlular, sözün ve hakikatin değerini bilmeyenler de girmemelidir şiirin ülkesine, kirletmemelidir ayakları o soy toprağı. Nitekim Todorov da edebiyat'ın gündelik dilden daha çok matematiğe benzediğini söyler: “Şair, tıpkı bir matematikçi gibi, betimsel gerçekliğe değil, varsayım olarak ileri sürdüğü önsavların uygunluğuna bağlıdır… Edebiyat, tıpkı matematik gibi, bir dil dizgesidir ve bir dil dizgesi her ne kadar sonsuz sayıda gerçekliği dile getirme olanağı sunsa da, kendi başına hiçbir gerçekliği temsil etmez… Şiirsel imge, şiirle ilişkisi doğrultusunda, asıl kendi kendinin anlamını taşır.” (Fantastik, Tzvetan Todorov, Metis Y. s, 17, 18) O halde edebiyat eseri, özellikle de şiir, bir matematiksel bütünlük ve anlamlılık içerisinde, kullanılan tüm sözcüklerin bu bütünlük içerisinde yeni bir anlama kavuştuğu bir önerme gibi mantıksal, bir denklem gibi işlevsel ve bunların da ötesinde özgün bir yaratıcılık gibi anlamsal bir yeniliğin ortaya konulmasıdır. Kullanılan her sözcük, bu anlamsal bütünlük içerisinde yeni bir parametrik anlama sahiptir ve sözlük anlamları yerlerinden oynatılmıştır. Her biri, ortaya konulan yaratıcılığın içerisindeki bir element gibi yeniden tanımlanmış ve ortaya konulan dizge içerisinde, yaratıcılığın biçimi içerisinde, hem estetize edilmiş, hem de anlamlandırılmıştır. Özellikle şiir, diğer edebiyat türlerinden öte, tıpkı plastik sanatlar gibi estetikle anlamın sembolik bir dille sunulduğu, düşünsel derinlikli bir sanatsal yaratıcılıktır. Ritmi nedeniyle müziğe, sembolik kompozisyonu açısından resme, düşünsel derinliği itibariyle felsefeye, biçim ve içeriğin birliği kaygısı açısından ise edebî anlatılara benzer. Şiir bir dil ve bir gönül ürünü olmaktan önce bir akıl ve feraset ürünü olmalıdır o yüzden. Aklını kullanamayanların ve her ışıltıya gönlünü indirenlerin kullanımına verilmemelidir şiire has sözcükler de. Yerli yerince kullanılmak ve gerçek değerinin nerede olduğuna dair o basireti ortadan kaldırmamak için.


s.37

bugününe de ve yarattığın bu sevince, kalpler arasında dolaşan bu dile ve bu erince ki, beni bir an bile olsun rahat bırakmaz, aldatmaz kalbimi ve her düştüğümde tutar elimi hiç kusuruma bakmaksızın; bağışlar, bağışladığın gibi kalbimi”.

Boots with Laces, 1886 van gogh

Dünyasal gerçekliğe malzeme kılınsa da çoğu, aslında şiir, bilindiği üzere, bir gelecek bilimidir; geleceğin bizi hakikate götüreceğine dair o derin görüşlülük sahiplerince bilindiği üzere. Şiir işte, yaratıcılığa ilişkin o iklimi duyurandır, duyurulması gerektiği gibi. Ama kimi tutar onu sıradan duyuşlara ve duygulara araçsallaştırmaya çalışır. Domuzların önüne atılan inciler ya da ahmakların eline verilen silahlar gibi. O zaman ortaya çıkan salt yöntemsel bir sorundan öte, bir ahlâkî yanlışlık, yanlış bir tavırdır. Bir peçeyi açmak ve gün ışığını keskinleştirmek değildir onun derdi. Sadece bilinsin ister peçenin gizlediği veya düşlensin. Gerçeklik çıplak olsa da ve çıplaklaştığı ölçüde bir anlam ifade etse de, hakikati çıplaklaştırmak, tam da bir arsızlık, bir müstehcenliktir. Hiçbir güç yetmez çünkü kaldırıp da bakışlarını ona bakmak için. Utancından değil elbet, aldanmaktandır korkusu. Sevgili bir “aşk” nesnesi olamaz çünkü. Ya da bir dilim ekmek, farklı bir ışık altında yalımlansa da; belki çok da işimize de yarasa, bir aşkı ya da hakikati ışıyamaz o. Hakikat belki ışır yeri geldiğinde her nesnenin üzerinde; Van Gogh'un pabuçlarında ışıdığı gibi. Ama biliriz ki, ışıyan pabuçlar değildir, resme sinmiş dildir, şiiridir renklerin. Şiir çünkü, bir anlam genişlemesiyle tüm sanatlara değin sızar, ahlâka da sızdığı gibi. Ve bir güzelliği gördüğümüzde, bu ister doğal, yani Tanrı'nın eseri olsun ya da bir insanın, şiir gibi ya da şiirsel deriz. Kurosawa'nın filmleri kadar, Cesanne'ın resimleri de şiirseldir. Veya gün batımı ya da fırından yeni çıkmış bir ekmek. Bir gülün açılması ya da bir güzelin tebessümü. Şiir çünkü en yetkinidir sanatların ve en plastiği. O yüzden sözcükleri kadar, o sözcükleri kullanımı da itinalı olmalı, kendisine bahşedilmiş özgürlüğün kullanımı sorumluluktan uzaklaşmamalı; bu tanrısal yeti, asla istismar edilmemelidir. Kısacası şiirin ahlâkı, poetikasıdır bir anlamda ve bu, -belki her işte de olduğu gibi- onun yapmaya çalıştığı amaçla ilgili tutarlılığına bağlıdır. Düşünüyor mu? Fehm ediyor mu? Kalp derinliği ve yürek genişliğine sahip mi? Kelimeleri zorluyor ve onlara anlamsal bir derinlik ve çokkatmanlılık kazandırabiliyor mu? Metaforları zengin mi? Maksadı bizi oyalamak mı yoksa bizi bir yere götürmek istiyor mu? Hakikat pırıltısı taşımakta mı? Yaratıcı ve üretken mi yoksa birilerini taklitle yetinmekte mi? Sözcüklerinin doluluk ve yoğunluk katsayıları yüksek mi? Düşüncenin cebirinden ya da kelimelerin ekonomisinden haberdar mı? Kendine özgü bir iklimi ya da bir rüyası var mı? Fethetmek kadar vazgeçmek gibi bir erdeme de sahip mi? Okuduğumda, kendimi tıpkı yeni yaratılmakta olan bir kâinatta hisseder gibi aklım sancılanmakta ya da kalbimde bir yerler sızlamakta; tıpkı hakikatin toprağına ayağımı basmış gibi başımdan aşağıya bir ürperti geçmekte mi? “Nedir Tanrım bu, neler söylenmekte, nasıl bir ülkede dolaşmaktayım ki, şimdiye dek habersizdim ondan? Nasıl bir yel esmekte, nasıl bir ezgi dolaşmakta bu parıltılı renkler arasında, nasıl sözler halk olmakta, tıpkı ben de halk olurmuşum gibi?” Ve “çok şükür Rabbim” demeliyim, “çok şükür


Dilek C İ H A T

s.38

B A T M A Z

Gökyüzü pırıl pırıldı. Yıldızlar o kadar parlak ve kalabalık ki sabit değil de devinim içerisinde gibiydiler. Mayısın ilk haftası, mevsimin bu zamanlarında Akdeniz semalarının bu kadar pürüzsüz olması pek alışılmış değildi aslında. Çukurova'nın müstakil konutlarında oturan sakinleri artık damlarda uyumaya başlardı, ya da uyku saati gelinceye kadar damlarda ve balkonlarda sohbet etmeye. Çaydanlıklarını ve seyyar antenli televizyonlarını alıp ailece çıkanlar da vardı, İrfan ve babası gibi içerde bunalıp hava almaya çıkanlar da. İnce bir minder üzerine uzanmış, babasının başı yastığın üstünde, İrfan'ınki ise babasının sol kolunu uzatması ile oluşan etten yastığın üzerinde. İrfan ve babasının oluşturduğu bu manzara, irfan'ın ailesinde pek rastlanan bir görüntü değildi. İrfan için bu dakikalar çok değerliydi. İrfan'ın babası çocuklarını; öpmez, kucaklamaz veya sonu –ciğim ile biten sevgi ifadeleri kullanmazdı. Ailesinden hazzetmediği için değil. Belki kalabalık aile fertlerine sevgisini adil bölüştürdüğü için, hepsine ayrı ayrı yoğunlaşamıyordu bu sevgi. Belki de ailesinden aktarılan kültür genlerinden dolayı en yoğun duygusal anlarda bile tebessümden öteye geçemiyordu davranışları. Hava durumu bültenlerinde de söyledikleri gibi nem oranı gerçekten de hayli yüksek seviyelerde seyrediyordu. İrfan ve babası hareket etmemelerine rağmen buram buram terlemişlerdi. Belki yanlarına bir üçüncü kişi gelse rahatsız olabilirdi ama ne irfan ne de babası rahatsızlık duymuyorlardı. Birisi baba, diğeri oğul kokuyordu. İrfan için bu koku varoluşsal bir güzellik taşımanın yanında, güven verici etki taşıyordu. Sanki bu kokunun sınırlarında başına hiçbir şey gelmeyecek gibi hissederdi. Nemli gecenin sessizliğini ilk bozan İrfan oldu: - Baba, bir şey soracağım. Babası sanki o anda dünyanın bütün bilgilerine vakıf bir eda ile cevap verdi. - Sor bakalım oğlum. - Yıldız kayınca; dilek tutarsan ve tuttuğun dileği kimseye söylemezsen gerçekleşirmiş, doğru mu? Galiba şu anda bir yıldız kayıyor, bak fabrikanın tam üstünde. Babası gülümsedi. - Birincisi o yıldız değil. Uçak. Yıldız öyle yavaş yavaş kaymaz, birden bire kayıp gözden kaybolur. İkincisi ben buna inanmıyorum ama biz köyde iken yaşlılar anlatırlardı; vakti zamanında kavuşamayan Leyla ile Mecnun yıldız olup gökyüzüne çıkmışlar, dolanıp dururlarmış. Her yıl kurban bayramının birinci gecesi gökte buluşurlarmış. Yani arefe gününü bayrama bağlayan gece oğlum. O gece eğer uyumayıp Leyla ile Mecnun'un buluşmasına tanıklık edersen dileklerin kabul olurmuş. İrfan ikiciklendi: - Peki, sen buna inanıyor musun? - Valla biz küçükken, kurban bayramları yaz aylarına denk geldiği zamanlar arefe gecesini damda geçirirdik. Fakat sabaha kadar dayanamaz uyurduk. Yani hiç dilek dileyecek fırsatım olmadı. Ama inanırdım galiba. Söz irfan'ın babasının küçüklüğünden açılınca, konunun değişmesi artık kaçınılmaz olmuştu. Daha önce defalarca tekrarladığı köy anlarını anlatmaya başlamıştı. Anlatırken konudan konuya atlıyor, karakterleri tüm özellikleri ile tasvir etmeye çalışıyordu. Mekânlardan bahsederken ayrıntılara dikkat ediyor, her şey gözlerinin önünde yeni baştan şekilleniyordu. Her anlatışı ilkmiş gibi anlatıyordu. Aklı Leyla ile Mecnun yıldızlarına takılı kalan irfan ortamdan soyutlandı. Babasını dinlemiyordu. Sadece sekiz gün kalmış olan bayram gecesini uyanık geçirip geçiremeyeceğini düşünmeye başlamıştı. Sabahlamak daha önce hiç yapmadığı bir işti. Aslında geceleri geç yatmayı alışkanlık haline getirmişti. Özellikle korku filmi izlemeye bayılırdı. Fakat sabahlamak başkaydı. Bununla beraber, o gece dilek dilemeye mecburdu. Uzun süredir onu hayattan soğutan bir sıkıntıyla uğraşıyordu küçük İrfan. Bundan kurtulmak için gerekli gayreti olmadığı için hep bir mucize


beklemişti. Belki de beklediğim mucize ayağıma geldi diye düşündü. İçini heyecan kapladı.

s.39

İrfan'ın uzun süredir rüyalarını kabusa çeviren sıkıntısı, akşam ve yatsı vakitleri arasında camide aldığı Kur'an dersleriydi. İlk başlarda irfan'ın büyük bir hevesle başladığı ve babasını da tarifsiz memnun eden-ki babasının memnuniyeti İrfan'ın yaşamında önemli yer kaplardı-Kur'an dersleri zamanla irfan için manevi bir işkence halini almıştı. Akşam vakitleri yaklaştıkça böğrüne keskin ağrılar giriyor, geceleri yorgan altında kendine intizar ederek ağlıyor, acı çekmek için yaratıldığını düşünecek kadar karamsarlaşıyordu. Aslında Kur'an-ı Kerimi iki yıldan fazla zaman önce öğrenmişti. Hem de parlak bir şekilde… Babası ilkokul ikinci sınıfın sömestr tatilinde, evdeki eski bir elifbadan oğluna kur-anı yüzünden okumayı söktürmüştü. İrfan'ın böyle kısa sürede Kur'an okumaya başlaması en çok babasını sevindirdi. Her fırsatta oğlunun bu başarısından bahsediyor, parlak zekasını geçmişteki bazı İslam âlimlerine benzetiyordu. Okuldaki derslerinde başarılı olmasının da tesadüf olmadığını söyleyip ekliyordu: “Eğer bana değil de annesine çekseydi Kur-an'ı on beş günde öğrenemezdi.” Ne var ki İrfan aynı başarısını cami derslerinde gösterememişti. Tabi bundan babasının haberi yoktu. Kur'an dersleri Cuma hariç her gün, akşam ve yatsı namazları arasında olurdu. Akşam ve yatsı namazları İrfan'ın müezzinliğinde cemaatle kılınırdı. İrfan en çok da caminin hoparlöründen ezan okumayı severdi. Genelde yaşlıların oluşturduğu cami cemaati, çocukların ezan okumasını yadırgasalar da, müezzinlik yaptığı için İrfan'ı namaz çıkışlarında maşallah sözleri ve baş okşamaları ile ödüllendirirlerdi. Kendisi dersine çalışmasa da, ders esnasında Naif hocanın en büyük yardımcısı İrfan sayılırdı. Derse gelen öğrenci grubunun sayısı on beş ve yirmi arasında değişiyordu. Bunların arasında Kur'an da olan İrfan ve arkadaşı Mustafa idi. Geri kalanlar ise henüz elifbadaydılar. Naif hoca ilk olarak İrfan ve Mustafa'nın derslerini verir sonra da üçü beraber kalanlara okuturlardı. Naif hocaya sanki doğarken değil de, karakterinden dolayı daha sonraları bu isim verilmişti. İnsanlar arasında isimlerinin tersine bir karakter eğilimi görülse de Naif hocada böyle olmamıştı. İsmi gibi naifti. İrfan veya başka bir öğrenci derslerine çalışmadığı zaman onlara kızmaz, vurmaz veya başka bir ceza vermezdi. Sadece sitem dolu sözler söylerdi bu durum bazı öğrencilerin canına minnet olsa da, İrfan için en ağır cezaydı. Naif hoca ona kızsa, vursa belki de vicdanı biraz rahatlayacaktı. Naif hoca sadece her gün takılmış bir kaset gibi aynı sitemli sözleri tekrarlayıp duruyordu. Özellikle her azarın başına getirdiği “Senin gibi aklı başında bir çocuk'' öneki İrfan üzerinde baskı unsuru oluşturuyordu. Kendisinden beklenen bu peşin başarı, üzerinde olumsuz etki yapıyordu. Zeki, efendi, başarılı olarak damgalanmış olmak onun yakasını bırakmıyordu sanki. Neden Kur-an'ı daha hızlı ve akıcı okumanın daha pratik bir yolu yoktu? Neden bir sabah kalktığında bülbül gibi şakırcasına Kur-an okuma yetisi kazanamıyordu? Bunun olması için defalarca dua ederek yatmıştı. Hatta kendine göre adaklar adamıştı. Dünyayı mucizeleri ile donatan Allah'a, kendisini bu küçük mucizeden esirgediği için gönül koymuştu. Umutsuzluğu ve karamsarlığı gün be gün artan İrfan, babasının anlattığı yıldız hikâyesinin gerçekleşme ihtimalinin tartma işini geçmişti bile. Şimdi tek düşündüğü o geceyi uyumadan geçirebilmekti. Bu mucizeye öyle inanmıştı ki bayram sabahı şakır şakır Kur-an okuyabilecek olması onu hiç şaşırtmayacaktı. Arefe günü gelip çattı, akşam yemeğinde kalabalık ailenin hepsi hazırdı. İrfan hariç. O akşam İrfan'ın aklına babasının “Aç adam ve borcu olan adamın uykusu gelmez'' sözü takılmıştı. Nedendir İrfan, Leyla ile Mecnun yıldızlarının gece geç saatlerde buluşacağına inanıyordu. Daha yukarı çıkmak için erken diye düşünmüştü. Annesi ile ablaları bayramda ikram edilecek tatlıları hazırlamakla ve bayramlaşmada önemli olan evin girişine son halini vermekle meşgullerdi. İrfan'ın babası ise salonun köşesine çökmüş, evde hâkim olan heyecan ve neşeli havadan istifade etmiyordu. Belki de aklında yine bir bayramında kurban kesememesi vardı. Yatağını dama yapmasını isteyince annesinin ilk tepkisi “Arefe günü damda yatılır mı oğlum?” oldu İrfan'a. Ne var ki yarın bayram olduğu için İrfan'ın bu küçük kaprisi de hoş görüldü. Annesi yatağı hazırlarken İrfan'ın aklına bir şey takıldı: Her bayram bayramlığını özenle hazırlar ve yatağının başucuna koyardı. Sabah kalkınca, abdest alır, sabah namazını kılar, elbiselerini sonra giyerdi. Üç- dört dakika kadar süre elbise giyme seansı İrfan'ın yaşamında en çok haz aldığı dakikalardandı. Bu artık onun hayatında farz mertebesine ulaşmış bir ritüel halini almıştı. Geceyi damda geçirerek bu ritüeli de bozmuş olacaktı. Bayramlıklarını dama çıkararak gece tozlanmalarını ve çiğden nemlenmelerin de göze alamazdı. İlk kez bir bayram sabahı bayramlığı başucunda uyanamayacaktı. Bu durum İrfan'ın keyfini kaçırsa da amacından vazgeçirmedi. İrfan damdaki yatağının üzerine bağdaş kurup oturdu. Zaman hızlı akmaktan yorulmuş, yavaşlamıştı. “Galiba üç saat olmuştur'' diyerek içinden geçirip plastik casio saatine bakan İrfan, saatin 00:50 yi gösterdiğini gördü. Yıldızlar arasında hala bir hareketlenme görünmüyor, arada bir geçen uçaklar İrfan'ı


heyecanlandırıyordu sadece. Özellikle saate batkından sonra açlık ve uykusuzluk İrfan'ı dürtmeye başladı. Üzerindeki bu hali dağıtmak için bir şeyler yapmak zorunda hissetti. İlk olarak televizyon seyretmeyi düşündü, ama aşağı inerse yıldızların kavuşmasını kaçırabilirdi. Televizyonu yukarı çıkarması da mümkün değildi. İkinci seçenek olarak kitap okuyabileceğini düşünse de, aç karınla kitap okuduğunda başının ağrıdığını hatırlayıp vazgeçti. Okuyunca güzel şeyler düşünebileceği bir kitap vardı aslında; Kuran-ı kerim. Yüzünden okuyunca anlamadığı için başka şeyler düşünüp kafasını dağıtabilirdi. Aşağıdan kuran ve bir seyyar lamba getirdi. Başını ağrıtmaması için aynı sayfayı tekrarlamaya karar verdi. Âl-i İmran süresinin ilk sayfasını tekrar tekrar okumaya başladı, okurken her gün bu işi yapacak gayretim olsa diye geçirdi içinden. Zaten bu gayreti olsa böyle umulmaz işler peşine düşer miydi? Aslında Leyla ile Mecnun yıldızlarını Kur-an okuyarak beklemem iyi oldu diye düşündü. Dileyeceği istek daha hızlı Kur-an okuma olduğu için sanki bu yaptığı elini güçlendiriyormuş gibiydi. İrfan kuran okurken çeşit çeşit yemekler düşünmeye başladı. Kızarmış etler, pofurdayan çorbalar, yumuşacık ve apak börekler sıraya girmişti. Daha sonra çamaşır suyu kokan bembeyaz ve pamuk gibi yastıklar… İrfan yükseklerden bu yastıklara düşüyor, her düşüşünde zevki katlanıyordu. Okula giderken, futbol maçı oynarken veya kavga ederken birden bire yastıklara kapaklanıp duruyordu. Derken annesinin sesini duydu: -'Kalk artık İrfan kalk. Sabah namazını kılmadın bayram namazını kaçırma bari oğlum. Bak hele bak kuran-ı kerimi yerde bırakmış, günah oğlum. Hadi kalkıp abdest al da kuranı da kaldır yerden.' İrfan yataktan fırlayarak uyandı. Hemen kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, masmavi gökyüzünde hiç yıldız görünmüyordu. Tarifi imkânsız bir pişmanlık ve budalalık hissine kapıldı. Şimdi âşık yıldızların buluştuğu olağan üstü görüntüyü kaçırdığına mı yansın, yoksa kolayca hızlı Kur-an okuma şansını kaçırdığına mı? Kalkıp çabucak bayramlığını giyindi, caminin yolunu tuttu.

s.40

Bayramın birinci günü öğlene kadar çocuklar şeker toplamak için gidip geldiler. Evin girişi dolup dolup boşaldı. İrfan artık şeker toplama yaşını geçtiğini düşündüğü için evde kalıp çocuklara şeker ikram etme görevini üstlenmişti. Öğle namazını kılmak için camiye gitti. Namaz çıkışı Naif hoca İrfan'ın kolundan şefkatle tutup: -'Hadi babanla bayramlaşmaya gidelim' dedi. Öğle vaktinden sonra çocukların şeker toplama faslı bitip büyüklerin bayramlaşması başlardı. Kadınların bayramlaşması ise ikinci güne sarkardı. Naif hoca ile İrfan eve vardıklarında misafir odasını tıklım tıklım buldular. İrfan babasının göz işareti ile misafirlerin ellerini öpüp bayramlaşmaya başladı. Tatlı tepsisi misafir odasının ortasında sabit duruyor, isteyen oturup bir şeyler yiyordu. En fazla rağbet gören tatlı ise artık mahallede markalaşmış olan, İrfan'ın annesinin zahmetle hazırladığı baklava idi. Tatlı tepsinin etrafı boşalınca bir anda odada sessizlik oldu. İrfan'ın babası sanki sırf sessizliği bozmak için konuştu. - 'Hocası da buradayken irfan bize bir sayfa kuran okusun bakalım.' Keskin bir sancı gelip İrfan'ın böğrüne saplandı. Birden kanı çekilmiş gibi hissetti. Naif hoca ile göz göze geldi. Onun yüzünde her zamanki gibi bir değişiklik görünmüyordu. Keşke daha önceden babamın yanında okuyup, aslında okumamı hiç geliştiremediğimi gösterseydim diye düşündü. İrfan'ın dayısı: - 'Utandırma çocuğu enişte, kalabalık içinde heyecanlanır şimdi, şaşırır.' dedi. İrfan dayısına minnet duyguları ile baktı. O an için en sevdiği insan olmuştu. İçinde beliren bu küçük umudu kıran yine babası oldu: - 'Hiç bir şey olmaz bence, bazı cumalar müezzinlik yapmıyor mu? Değil mi Naif hoca?' Babası ısrar etmekle beraber topu Naif hoca'ya atmıştı. İrfan hayatını hocasının elindeymiş gibi hissetti. Naif Hoca'nın ilk cümlesi ölüm fermanını onaylamış gibi gelse de ikinci cümlesi zihninde bir kurtuluş ışığı yaktı: - 'Okur tabi, heyecanlanmaz alışıktır. Yine de çalıştığı bir sayfayı okusun bence.' Kitapların olduğu odadan Kuran-ı kerimi getiren İrfan umutsuzca sayfaları çevirmeye başladı. Ali İmran süresinin ilk sayfasından geçerken, yıllardır tanıdığı bir simaya rastlarmış gibi oldu. Bu sayfa Naif Hocanın dediği gibi tanıdıktı. Usturuplu bir besmele çekip okumaya başladı. Dün gece okurken sızdığı bu sayfa farkında olmadan İrfan'a aşina olmuştu. İrfan dışında bu duruma şaşıran bir kişi de Naif hoca idi, geri kalan misafirler maşallah mırıldanmaları ile dinliyorlardı. Naif Hoca “sonunda aklı başına geldi keratanın” diye düşünüp mutlu oldu. Babası ise kurban kesemediği için morali bozuk olduğu bu bayram günü kendisini misafirlerin önünde küçük düşürmediği için İrfan'a bakıp mutlu oldu. İrfan da içinden Leyla ile Mecnun'a teşekkür edip mutlu oldu. Herkes mutluydu, çünkü bayramdı.


HARFLERİN RİTİMLİ SÖYLENİŞİ: KEKEME ÇOCUKLAR KOROSU Ahraz kelimelerin, cümleleşme çabasıyla aynı ritimde modern çağa ses vermesinin notasıdır, Kekeme Çocuklar Korosu. Azdan çok eylem, azdan biraz isyan, en az da hüzün kokar sayfalarının arası! Azı çoğaltmaksa okuyanın marifeti! Tarık Tufan'ın notalarını harflerle yazdığı bu koro, kekeme çocukların dilini çözercesine, bir vakitler sessizce mırıldanılan bazı cümleleri yüksek sesle söyleme çabası olarak da nitelendirilebilir. Gençliğinin saltanatını doksanlı yıllarda sürenler için yazılmış bir kitap gibi dursa da daha çok, bu gün de geçerliliğini koruyan fikirlerin ana temasını, bir radyocu gözüyle görüp, usta bir yazar kıvamında aktarıyor bize. Aşkı ve duayı kalbinde emanet gibi taşıyan insanların, sayfa sevdasını görebiliyoruz cümleler arasında ya da kendi içinde, kendinden kaçan insanların toplandığı bir korunun ayak seslerini duyabiliyoruz. Kendini anlatma derdiyle şarkılar söyleyen bu koroya ses verecek olursak: “Yaşamı Sözcüklerle Boğanlar, Hayat Yoksulları” Yalnızlık sinmiş satırlar, şiirler ve insanlar… Bazen, en büyük ortak paydamızı paylaşacak birilerini bulduğumuzda engel tanımayız. Bir radyo frekansı, bir kitap sayfası veyahut bir internet sitesi yeter bizleri bir araya getirmeye. Bu koro, şarkılarını mikrofonun ucunda bulunan programcıya geceleri mırıldanıyor daha çok… Yalnızlığının içinde tek başınalıktan sıkılan grup, radyo başındayken radyo içinde olmaya heves ediyor ve alıyor eline telefonu, sonrasında yaşanan diyaloglarsa düşündürücü: “ -Merhaba neden gecenin bu saatinde radyo dinliyorsun? -Bilmem… Galiba kendimi pekiyi hissetmiyorum, yani her şey sarpa sarıyor. Boğulacak gibiyim. Konuşmak istiyorum biriyle. Bu yüzden seni aradım. - Pekala, anlatsana biraz, neler oldu? - Aslında çok somut şeyler yok, şey… ben… ben herkesten nefret ediyorum. Kendi yüzüme bakacak halim bile yok.” Bir tarafı eksik kalmış insanlarla dolup taşıyor yayın ve bu yayınlar sırasında gerçekleşen diyaloglar, suskunluklar bu kitabın ana konusu oluyor. Dinleyicilerin cümleleri bu şarkının notalarını yazdırmış gibi duruyor Tarık Tufan'a. Yazarın cümleleri bu yolda bir rehber niteliğinde. Sözcükleri doğuran fikirleriyse gençliğinde verdiği şevkle sayfalara düşüyor. Ve başlıyor bir yaşamak derdi; “Bana geçmişi anlat ama zamandan merhametli ol bana. Ellerini yüzümde gezdir. Sen benim yaşamımın en bilge yüzüsün. Beni yeniden doğur.” İnsan bu satırların öncesini okurken, her yaşta annesine ihtiyaç duyabileceğini anlıyor, anlamaktan öte biliyor belki de. Bu cümleler sadece idrak noktasında okuyucuyu bir kez daha sarsıyor. Yaşamı sözcüklerden ibaret sanan hayat yoksulları, anneleri başta olmak üzere hep tutunacak bir dal arıyor!

s.41

Modern yaşamın standardında kendini budayanlar! Çağa ayak uydurmak namına girdiğimiz garip haller, asıl benliğimizden uzaklaştırsa da zaman zaman bizi, içinden çıkamadığımız arayış hali asıl benliğimizi bulmaya ön ayak oluyor yaşamımızda. İnandıkları değerleri, ardında bırakarak modern yaşamın kıskacında kalmış genç insanlar, doksanlı yılların yanı sıra ve fazlası ile günümüzde de hüküm sürmekte. Bu noktada insan düşünmeden edemiyor: “Acaba yazar bu eseri günümüzde kaleme alsa kurduğu cümlelerin ne kadarı farklı olurdu?” Bence hiçbiri. Hatta şu anda okuduğumuz eserden gözümüzde kalan resimlerin daha ağır halli çizimleri, beynimizi ve kalbimizi birlikte yorardı galiba!

G ü l n a z E l i a ç ı k


Yaşamın her döneminde burun buruna geldiğimiz kapitalist düzen, modern çağın belki de düşülesi en büyük çukuru. Bu çukurda, düşenler düşüpte çıkmak için çırpınanlar namına da sözler edilmiş kitapta. Tarık Tufan, korosunun geniş bir kitleye hitap etmesini sağlamış bu konuda da yazdıklarıyla. Çağın çıkmaz sokaklarında ki neon ışıkların cazibesine kapılanların, ömrünü santim santim bu ışıkların altında nasıl budadığını, bu durumdan ötürü kendi içsel sahilinde sürekli kıyıya vurarak, ömrünün vurgununu yediğini, kitabın tamamında hissetmek mümkün olmakla birlikte, en çokta radyo programlarından alıntılanan dinleyici diyaloglarında buluyoruz. *** Kekeme çocuklar korosu, Tarık Tufan'ın ilginç üslubu ile can bulan ve doksanlı yılların muhafazakâr kesimlerinin içinde bulunduğu durumları realist yaklaşımlarla içinde barındıran bir eser oluşuyla, hitap ettiği kitleyi günümüzde de halen korumaktadır. Ancak kitabın öyle bir bölümü var ki birçok internet sitesinde karşınıza gelebilecek başörtülü kardeşlerimizle ilgili kurduğu cümlelerin tamamına bir okur olarak katılamıyorum ben. Günümüzde de sıcaklığını koruyan yirmi sekiz şubatın temel taşlarından olan bu yasağın mağdur ettiği kardeşlerimiz o yazı da anlatıldığı kadar ürkek olmadılar bence hiçbir zaman. Elbette ki bu yasağa ilk müdahil olan ablalarımızın kalbinin bir parçası hep kırık kaldı belki ama davalarından dönmeyen inançlarıyla, onlar her zaman başı dik ve onurluydular. Adaletin geçte olsa tecelli etmesi –tam anlamıyla olmasa da - belki de bunun en büyük resmiydi. Tarık Tufan, gözlem gücüyle ve radyocu hissedişiyle mahallemizin insanlarını kuş bakışı notalarla anlatıyor bu kitapta. Mahallenize doğru bir düşünce yolculuğuna da siz çıkıyorsunuz: acaba anlatılanlardan hangisi daha çok sizi, yanınızdakini veya karşınızdakini söylüyor satır aralarında?

s.42

Tarık Tufan Kekeme Çocuklar Korosu Birey Yayıncılık 142 sayfa


s.43

B e t ü l İ z g ö e r

KÜLLÜK “Canım yazarlar sonunda bana bunu da yaptırdınız!” Salı. Emin değilim. Perşembe de olabilir. 'Dedem öldü. Cumaydı, sabah saat dokuz. Annem aradı. Bir şeyler söyledi. Ağladım. Televizyonu kapattım. Hayır ilk önce televizyonu kapattım sonra ağladım –namazın öneminden bahsediyordu adam- Çayımı bitirdim. Ablamı aradım. Dedem öldü dedim. –o da ağladı, hem de birden ağlamaya başladı- Duyan herkes biraz da olsa-yakınlığına göre ağlayacak diye düşündüm. Çok değişikti. İlk defa dedem ölüyordu. Bu konuda sıkı cümleler kurarım sanmıştım. Hiçbir şey yazamadım.' Çarşamba. 'Müziği kapattım. Adımlarımı duymam lazım. Buraya iyi bak. Birkaç defadır geliyorum. Buraya iyi bak. Birkaç defadır kendimi burada öldürüyorum. Buraya diyorum, bak. İstediğin herşey var. Deniz. Kömür kokusu. Eski sokaklar. Ahşap evler. Çatılar, pencereler, pişmanlıklar, pişmanlıklar..-hayır arabesk bir fon istememiştik- kuşlar uçabiliyor hala; durma sevin. Ahşap evin çatısında beyaz kedi yalanıyor-evet benim de karnım aç- 'yerimde olsaydın kedicik, benim yerimde olmak istemezdin' ve yerinde olsaydım kedicik o çatıdan aşağı hiç inmezdim -üç kere çatı dedin bu dört oldu bırak şunu- Buraya diyorum iyi baktın mı, sevgiden söz açılmamışken tenin tene değme hazzına anlayış gösterdiğim yer burası -ne diyon lan- En son kötülüğü buldum sanmıştım, öğrendim çokça kötülük varmış; hepsini öptüm gözlerinden, çiçekler şekerler verdim. Şimdi sen de iyi bakmış olmalısın artık buraya. Sesleri gölgeleri takip et. Güneşlenen sinekler-havlayan köpekler-ısırmaz de geç- burası iyi. serin ve sessiz. İki sokak aşağıda kadın öksürüyor adam tükürüyor boş bir el arabası taşlı yolda ilerliyor -sakızın mentolü bitti- insan cinayet mahallinden kopamıyormuş demek. Ölüm ânını diri tutmak istiyormuş da geri geliyormuş -filmlerde de öyle olduğuna şaşma, yeni bir sakız

çıkar- Gideceğim elbet ama sen buraya bakmayı ihmal etme. Biraz ararsan cesedimi bulabileceğine inan. Bir kaç adım sola. Bir kaç adım geri. Kan kokusu. -hayır yüzünü ekşitme, kan tutmaz kimseyi biz kanı tutarız tenimiz kokmasın için- Kanat sesleri martı kahkahaları. Aslında yürümek herkese iyi gelir.' Perşembe biteli iki gün olmak üzere. 'Neye yetişsin insan. hayır öyle değil, en çok neye yetişsin. tamam ben de öyle diyorum, niye yetişsin insan.' Cumartesi. Mekan: cevizlibağ umumi bayan tuvaleti. Zaman: Bugün. - Kızım tee karşıdan üsküdardan geliyom -he valla ben de ordan geliyorum- kalem satıyom nefes darlığım var dört buçuk senedir karşıdan gelip kalem satıyom -niye buraya geliyosun teyze karşıdakiler kalem almıyo mu- al bi işine yarar koy çantana çantamda bir sürü var ondan ya hu bi işe yaradığı yok- bak boğazıma guatrım var -ay dur gösterme bi fena oldum- allah hayırlı evlatlar versin -hıı?!- allah işini rast getirsin -biraz daha dua et sonra alcam söz- allah muradını versin -acelem var hadi söyle artık şunu- sevdiğin varsa allah kavuştursun -hele şükür- var mı sevdiğin -vardı öldü- çok sağol yavrum kullanırken bakarsın sen de bana dua edersin -nasıl?- böyle böyle tuvalette karşılaşmıştık dersin -e yok artık- güzel günler göresin -öldü diyorum öldü- kal sağlıcakla -tamam sağlık önemliydi ama öldü işte.. sahne: teyze kapıyı çekip çıkar; rüzgar. diğeri elindeki bozuklukları sayar; ayna. Bir sonraki gün değil. ‹Sonra ben kimseye hiçbir şeye sırt dönmeyi beceremediğim için böyle hep böyle kalabalık oluyorumdur.'


Aynı gün. 'Ayaklarım üşüyor. Pencere açık –içinde risk taşıyan bir eylem bu bilesin. Vakit belli; gündüz değil. İçmeye yarayan bir sıvım var; soda mı göremiyorum. Serin ve derin kuyular –hayır yusuf demeyeceğim- ışığı gizlemekte. Sokak var lambası. Sallanıyor boşlukta. Bir gölge sağa sola bakıyor. Sağ dediğim bizim Kürt Seda'nın evi –seda diye Kürt ismimi olur lan- solda bir Ermeni teyze –saçları beyaz dudakları mütebessim öylece bakar durduğu yerden – kitabın kapağı belli belirsiz dalgalanıyor, sayfa yüzseksenaltı; -anladım ciay, ikimizden biri eşantiyon. gerçi kim kimin yanında bedava gidiyor bilmiyorum. o da bilmiyor, bilmeden alıyor. -anladım marqéi. -fakat bunun kötü hissettirmesine gerek yok ciay, herkes biraz ölmek ister. -biz ölmüyoruz ki marqéi, öldürülüyoruz.' Pazar.

s.44

‹Oturdu. Bir mezar başında sırtı bir mezar taşına dayanır şimdi. Zihni yorgun. Endişesi yorgun. Ayakları ben'i sevmiyor artık. Bir kadının peşinden sürüklüyor kendimi. Yolu bir erkeğin dizlerine değiyor. Bir kızı bekliyor burda, bakın gelmeyecek. Hem neden gelsin, görülmüş mü beklenenin çıkageldiği vaktinde. Gölgeler uzar birazdan; evimin yolunu bulur. -herkes burda; herkes bir köşe bulmuş ne güzel, başında sarığı olan bir büyük adam- Bak desem sarı montlu kadın el sallıyor, üşenir bakamaz veda sahibine. Ama sen bak bana, buralara öyle keyfinden gelmiyor. Diyor ya, ayakları da sevmiyor ben'i. -bu mezarlıklar neden böyle sessiz- 'ben' diyor durmadan, dedikçe azalır belki; sustukça çoğalıyor. belki kalbi temizdir ne bileyim her şey çok güzel olur, olabilir, olmaz değil. -

Hatırladı kızın elleri dolu idi, bilekleri rengarenk- 'ben' diyordu işte, bilirsin izbe köhne yerlerden geçer, bıkmaz. -durdurmayı istediğin ama hiçbir şeye engel olamadığın kareler vardır ya hani, hızla akıp giden şelale gibi hayır yanlış bindiğin tren gibi. Kafasına sahip çıkamadığında hep o trenin içinde bulur kendimi .dilim hep aynı şeyi söylüyor ben ne yapsın; geçti meydanlardan tek başıma. Gün ola isyan günü, gün ola ses günü. Ateşler bayraklar. Acı öylece duruyormuş 'ben' görmüş. Gitmek istemiş, gidemezmiş. -mezar taşlarına şiir okumak güzel- İnsanlar ben'i terk etsin 'ben' kimseyi terkedemezmiş.'


Soruşturma: NASIL BİR MÜSLÜMAN GENÇLİK HAYAL EDİYORSUNUZ?

DOSYA: İBADETTEN İHANETE VİCDANİ RET

MU R O F T A L P M I L I Ç A R Ü ÖZG TI K I Ç L E S E M I Ğ I L L I Y 2011


Çetrefil -1  

Çevrimiçi Edebiyat Ve Sanat Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you