Page 1

KAPAK


PAPARA DERGİ 3.0 Katkıda Bulunanlar Baris Karamuço Bengi Muzbeg Burçin Pervin Davut Şala Petek Samatyali Selim Efe Sema Spahi Şerif Karasu Lucida Visual Arts Society Design Davut Şala Kapak İllustrasyonu Şerif Karasu


Dagur Kari Sıradan olmanın ve yavaşlığın sorun olarak algılandığı günümüzde, bu olguları filme aktarmak mümkün müdür? Özellikle de vurdulu kırdılı, aksiyonun tavan yaptığı, yakın çekim ve hızla akan sahnelerin zorla izleyiciyi etkisine aldığı güncel sinema anlayışında!

Yazı: Barış Karamuço İllustrasyon: Burçin Pervin


90’larla hayatımıza giren Mtv ve dünya genelinde oluşturduğu Mtv kuşağının sabırsızlığı göz önünde bulundurulduğunda, sıradanlık ve yavaşlığın görsel zeminde anlatım dili olarak egemen olması zor gözüküyor. Bu yazıda amaç sıradanlığı ve yavaşlığı yüceltmekten çok, İzlandalı yönetmen Dagur Kari’nin eğilim gösterdiği bu iki olgunun, sinema diline nasıl yansıttığı sorusuna bir nebze olsun dikkat çekmektir. Dagur Kari, yönetmenliğini üstlendiği Nói albínói (2003),Voksne mennesker (2005) ve The Good Heart (2009) filmleri ile sinema tutkunlarına farklı bir nefes alabilme şansı tanımıştır. Klasikleşmiş söylemle Kari; soğuk coğrafyaların sıcak masalcısı olarak nitelenmektedir. Bu yüzden de çoğu izleyeni birleştiren nokta olarak kişinin basitliğe olan özlemi olarak sunulabilir. Bu sunuş romantik bir bakış açısından çok; kişinin varoluşundan itibaren basitliğe yatkın yapısı ve bu yapının dış etkenler tarafından komplike edilip,


farklı bir gerçeklikle yaşama monte edilmesi ile dönüşüm geçirmektedir. Çoğu kişinin nefes almaktan mutlu olabileceği fikri, oluşturulan sistemler ve empoze edilen sözüm ona daha iyi ve kaliteli yaşam biçimleri tarafından manipüle edilmektedir. Bu sorunsal göz önünde bulundurulduğunda Kari’yi anlamak ve sinema diline yaklaşmak daha kolay olabilir. Kari film çekmekten ziyade, sinema sanatını manipüle eden ve izleyenleri lümpen sınıfına sokmaktan başka

bir işe yaramayan anlayışa sessizce başkaldıran ender yönetmenlerden biridir; Kari, sinemanın aksiyon ve duygu sömürücü klişelerden oluşmadığını, bilakis sıradan olanın ve kişinin başından geçen gündelik olayları anti kahraman karakterleri sayesinde izleyiciye sunulabileceğini göstermiştir. Bu sunuş, görsellik, konu, anlatım biçimi ve müziğin karışımı olarak en saf duyguları aktarabilme başarısı sayesinde Kari’yi günümüzde alternatif bir pencereden değerlendirmemize olanak vermektedir.

Kari’nin filmografisinde Nói albínói ve Voksne mennesker konu bütünlüğü ve anlatım tarzı olarak birbirinin devamı niteliğindedir. Metinde bu iki film ele alınıp, kenarından köşesinden akılda kalan noktalarına değinilecektir. Nói albínói uzak bir kasabada beyazlığın ortasında umutların unutulduğu, hayal kırıklığı ve sıradanlığın insanlara rehberlik ettiği olayların toplamından oluşur. Filmin başrolündeki anti kahramanımız Noi; yaşadığı ortamda hayalleri eşliğinde


tutunma mücadelesi verirken, gerçeklikle temastan kaçan yapısı kendisini çıkmazlara sürüklemektedir. Yeni bir yere gitme arzusuna karşı toplumsal baskılar ve doğa koşulları Noi’yi kısıtlayan başlıca öğelerdir. Noi, kurtuluşu yaşadığı evin bodrumunda yarattığı gizli odasında bulur. Mekanın loş ve sıcak aydınlatması, Noi’nin cenin pozisyonunda uzanması anne özlemine yapılan vurgu, toplumdan soyutlanması

gibi unsurlar filmin yap boz parçacıkları olarak izleyiciye sunulmaktadır. Kari’nin ikinci filmi olan Voksne mennesker, modern şehirde yaşayan bireylerin yalnızlıklarından yola çıkarak, sonu olmayan olaylar zincirinde bireylerin bireyleş(eme)me çabasını konu etmektedir. Bir yandan sistem ve hüküm süren rekabet ortamı, diğer taraftan kişi ve kişisel başkaldırı. Kutuplar

arası çatışma; mimarinin esiri olan toplum ve postmodernizm saçmalamaması, cümlenin kendisi gibi. Ancak karikatürlerde bir araya gelebilecek bir yığın karmaşanın ortasında bir kamera ve akarak kendi yolunu bulan bir modern zaman absürt başyapıtı. Sadede gelelim; film farklı kutuplardan seçilen kişilerin, mekanların, müziğin ve davranış biçimlerinin zıtlığı ile dikkat çekmektedir. Siyah beyaz


çekilen filmi üç ana karakter götürmektedir. Esas oğlan Daniel, hiçbir işte dikiş tutturamamış, hayat boyu sorumluluk almaktan kaçmış; gecenin çökmesi ile eline aldığı boya ve kartonlarla duvarları boyayan grafiti sanatçısıdır. Roger, Daniel’in kankası olarak çıkar karşımıza. Hayali futbol hakemi olmaktır. Ancak fazla kiloları takıntılı davranışları yüzünden amacına ulaşmasına manidir. Son olarak Daniel’in aşık olduğu kız; Franc.

Franc,fırıncı dükkanında çalışan sıradan bir kızdır. Sıradanlığın bozulduğu tek nokta; Franc’ın uyuşturucu ile olan ilişkisi ve sürekli uçuş halindeki kafasıdır. Siyah beyaz sahneler, ancak otobüs beklerken yan yana gelebilecek üç kişi ve aşk. Filmin konusunu açıklamak veya filmin en ilginç anı (yaklaşık olarak beş saniye süren renkli sahne) anlatmak bu yazının harcı değil. Çünkü Kari’nin filmlerinde sözden ziyade his egemen olduğu için her

izleyici, bu görsel şölende kendine has parçalar bulacaktır. Bu yüzden yazıyı, Kari’yi tanıma ve onu keşfetme olarak yorumlamanızı istiyorum. Son olarak; filmler bittikten sonra oluşan tatlı hüzünle (bunu Yeşilçam etkisi olarak tanımlıyorum) sizleri baş başa bırakıyorum. Sevgilerimle…


jack white İngilizce ders kitaplarındaki Mr. and Mrs. Brown’u hatırlarsınız. İsmin sadeliğine bakıldığında bu adamı alıp, o kitaptaki Brown’ların yanına koyup arkadaş olmalarını sağlayası geliyor insanın. Peki başa The White Stripes’ı eklersek ne olur? Grammy Ödüllü Rock Müzisyeni, tüm zamanların en iyi 100 gitaristinden biri, aynı zamanda yapımcı ve aktör olan Jack White’ı tüm şaşasıyla görebildik mi karşımızda?

Yazi: Selim Efe İllustrasyon: Şerif Karasu


Bu genç adamın gösterişi, doğduğu andan itibaren onunla birlikteymiş aslında. 9 Temmuz 1975’de Detroit’de Kanadalı, Polonyalı ve İskoç soyundan gelen bir Amerikalı olarak doğmuştur. Gerçek adı John Anthony Gillis olan Jack White, 10 kişilik Katolik bir ailenin en küçük ferdidir. Küçüklüğünde Klasik müzik hayranı olan White, kendi kendine bateri çalmayı öğrendiğinde henüz 6 yaşındaydı. Din ile bu kadar iç içe olmasına ve Detroit’te yaşamasına rağmen yaşıtlarından hep farklı oldu. Okul arkadaşları hip hop ve elektronik müzik dinlerken o, blues ve 1960’ların rock müziğini dinliyordu. Hayranı olduğu Blues müzisyenleri


Yetenekleri bir yana, verdiği kararlarla da hayatında bir takım dönüm noktaları yakalayan Jack White için en önemli karar, kuşkusuz ki, son dakikada rahip olmaktan vazgeçişiydi. Blues müziğin meydan okuyan tavrından çok etkilenen Jack White, bir döşemecinin yanında çırak olarak çalıştığı dönemde, patronu ile birlikte “The Upholsterers” (Döşemeciler) isimli iki kişilik grup kurma fırsatı bulmuş ve bir anlamda gelecek yıllarda kuracağı The White Stripes ve The Raconteurs gruplarının da müzikal temellerini atmıştır. 15’inde aile dostları Brian Muldoon ile birlikte müzik sektörünün içine giren White, 22’sine geldiğinde Meg White ile birlikte, onları üne kavuşturacak White Stripes’ı kurmuştur.

“Son House” ve “Blind Willie McTell”, onun ileride White Stripes’da yapacağı müziği de etkileyecekti. Öyle ki, Son House’a ait “Grinnin’ In Your Face”i tüm zamanların en iyi parçası olarak gördüğünü hala hemen hemen her röportajında dile getirir.

Grubun yaptığı garaj rock türü önce İngiltere’de, sonra ABD’de büyük ilgi gördü. İkili, kendi adını taşıyan ilk albümlerini 2001 yılında yayınladılar. Jack bu albümü “en kızgın, en güçlü ve Detroit soundlu albüm” olarak tanımlamıştır. Bu albümün hemen 1 yıl sonrasında çıkardıkları “De Stijl”, Hollanda sanat akımı etkisindedir ve bu etki kendini albüm kapağında dahi hissettirir. De Stijl adlı bu akımın taraftarları,saf bir çalışma ve evrenselliğin savunucuları olarak form ve renkleri basite indirgemişlerdir. Bu akımın eserleri sadece yatay ve dikey çizgiler, siyah ve beyazla birlikte ana renklerden oluşmaktadır. Konserlerinde, video-kliplerinde ve o bilindik tüm görsellerinde kırmızı, beyaz ve siyahlar

içerisinde görmeye alışkın olduğumuz ikilinin bu konsepti de De Stijl’den gelmektedir. Herkesin ve herşeyin altın çağını yaşadığı bir dönem vardır. The White Stripes’ın altın çağı da onların 3. albümlerini yayınladıkları yıla, yani 2001’e tekabül eder. White Blood Cells adlı bu albüm ile grup, ilk büyük başarısını elde etmiş, Q dergisi White Stripes’ı ölmeden önce görülmesi gereken 50 grup arasında göstermiştir. Peşpeşe çıkardıkları albümlere 2003 yılında Elephant’ı da ekleyen ikili, bu albüm ve rol aldıkları “Coffee and Cigarettes” ile birlikte artık tüm dünyada tanınır hale gelmişlerdir. White Stripes’ın beyni, kalbi, solisti, söz yazarı, gitaristi ve piyanisti Jack White, rol aldığı bu film ile birlikte isminin başına aktör sıfatını da eklemiştir. Meşhur “Seven Nation Army” adlı parçaları da bu 4. albümün ürünüdür. Allmusic adlı internet sitesi White Blood Cells’i “bir önceki albüme göre daha kızgın, kapalı, paranoyak, karanlık, zor ve çarpıcı” olarak tanımlar. Grup, 7 Haziran 2005’de 5. albümleri olan Get Behind Me Satan’ı piyasaya sürmüştür. Piyano melodilerinin fazlaca olduğu bu albüm, Jack White’ın kendi evinde kaydedilmiştir. Herşeyi peşpeşe yaşamaktan hoşlanıyor olsa gerek ki Güney Amerika turnesi sırasında model Karel Elson ile evlenen Jack White, 2006 yılında da baba olmuştur. The White Stripes 2007 yılında grubun 6. ve son albümü olan Icky Thump’ı yayınladı. Punk, garaj ve blues soundlu albüm, İngiltere listelerine 1. sıradan, Billboard 200 listesine


ise 2, sıradan giriş yaptı. 2007 için 18 Avrupa turnesi yapmayı planlayan grup, davulcu Meg White’ın seks kasedi skandalı patlak verince tüm programlarını iptal etti. 2010’un sonlarında Jack White, grubun yeni çalışmalar yapabileceği yönünde açıklamalar yapmış olsa da, 6 Şubat 2011 tarihinde resmi internet sitelerinde yaptıkları açıklama ile grubun dağıldığı açıklandı. The White Stripes kuşkusuz ki Jack White için büyük bir basamaktı. Ancak, White sadece bu gurubun bünyesindeki bir müzisyen değildi.Kimilerinin The White Stripes’ın sonunu getirecek grup olarak tanımladığı The Raconteurs’ı, Detroit diyarlarından tanıdığı Brendon Benson ile kurduğunda yıl 2005’ti. Jack Lawrence ve Patrick Keeler’ı da bünyesinde barından grup White’ın Benson ile birlikte yazdığı “Steady As She Goes” ile hatrı sayılır miktarda hayran kitlesi edindi. “Broken Boy Soldiers” dan sonra yayınladıkları 2. albümleri “Consolers of Lonely” ile Grammy’e de aday gösterilen The Raconteurs, çoğu kişi için The White Stripes’dan daha başarılıdır. 2009’un başlarında Jack White, bu sefer The Dead Weather ve efsanevi kadrosu ile dinleyicilerine ulaştı. The Raconteurs ile The Kills ‘in birlikte

çıktıkları turnede temelleri atılan grubun kadrosunu düşünce bile insan heyecanına engel olamıyor. Nashville’de kurulan bu Alternatif Rock Grubu, Alison Mosshart (The Kills ve Discount), Dean Fertita (Queens of the Stone Age), Jack Lawrence (The Raconteurs ve The Greenhornes) ve Jack White’dan (The White Stripes ve The Raconteurs) oluşur. Akıllara zarar bu kadronun ilk single’ları, “Horehound” adını verdikleri albümden 11 Mart 2009’da arz-ı endam ettikleri “Hang You From The Heavens” dır. Albüm, Jack White’ın plak şirketi olan “Third Man Records” etiketiyle önce Avrupa’da daha sonra da Amerika’da yayınlandı. Third Man Records için bir parantez açacak olursak, şirketin temellerinin manen 2001 yılında Detroit’de atıldığını, ancak fiziki bir stüdyo oluşunun ve albüm yayınlamasının 11 Mart 2009’a yani The Dead Weather’ın ilk albümlerinin çıktığı tarihe dayandığını söyleyebiliriz. The Dead Weather geçtiğimiz yıl yine Third Man Records etiketiyle 2. albümleri olan “Sea of Cowards” ı yayınlamıştır. Third Man Records’a biraz daha değinmek gerekirse; Third Man adının Jack White’ın bilinen 3 düşkünlüğünden geldiği söylenebilir. Bunlardan ilki, Orson Welles ve Joseph Cotten’in başrollerini paylaştığı 1949 yapımı


bir Carol Reed filmi olan The Third Man. İkincisi, eski mobilya kaplama şirketinin adının da Third Man oluşu. Ve sonuncu, The White Stripes’ın Elephant albümünde yer alan Ball and Biscuit adlı parçanın içinde sözü geçen Third Man. The White Stripes ve The Raconteurs’ın albümlerinin tamamı fiziken olmasa da etiket anlamında Third Man Records ürünüdür. Bu şirkete bağlı diğer isimler arasında ise, The Dead Weather, Karen Elson, Wanda Jackson, The Greenhornes, Whirlwind Heat, Dan Sartain ve The Muldoons gibi başarılı isimler yer alır. Jack White birden fazla grup içerisinde yer almış olsa da tek başına çalışmalar yapmaktan da geri durmadı. Hem o, hem de Electric Six grubu yalanlamış olsa da 2003 yılında bilindik şarkı “Danger! High Voltage” da işbirliği yaptıkları uzunca bir süre konuşuldu. Her ne kadar grup resmi olarak vokal çalışmalarını John S’OLeary ile yaptıklarını ilan ettiyse de solist Dick


Valentine’in İngiltere’deki bir radyo programında, açık açık o dönem için Jack White’a 60.000 dolar ödediklerini söylemesi, bu söylentilerin doğrulanmasına yetti. Q Dergisinde yayınlanan bir makaleye göre ise Jack White ile Electric Six’in işbirliği yaptığı parça Danger! High Voltage değil, “Gay Bar” dı. Jack White, başrollerini Nicole Kidman ve Renee Zellweger’in paylaştığı 2003 yapımı Cold Mountain filminin “Sittin’ On Top Of The

World”, “Wayfaring Stranger”, “Never Far Away”, “Christmas Time Soon Will Be Over” ve “Great High Mountain” şarkılarına da imzasını atmıştır. Bu filmin çekimi esnasında tanışıp sevgili olan Renee Zellweger ve Jack White, evlenmeleri beklenirken Aralık 2004’te ayrıldıklarını açıklamışlardır. Jack White’ın müzikal işbirliği içerisinde bulunduğu bir diğer isim ise Alicia Keys’dir. 2008 yılında ikilinin birlikte çalıştığı parça, James

Bond film serisinin 22. filmi olan Quantum of Solace’ın da sountrack’i olan “Another Way to Die”dır. Sinema dünyasıyla da iç içe olan Jack White, 2009 yılında Jimmy Page ve The Edge ile birlikte bir belgeselde yer almıştır. Davis Guggenheim imzalı It Might Get Loud adlı belgeselde bu gitaristlerin kariyerleri ve stilleri anlatılmış, elektrogitar geçmişlerine


değinilmiştir. Kardeşlerinin çoğunun müzikle ilgilenmesinden dolayı küçük yaşlardan beri müzik enstrümanları ile haşır neşir olan White, belgeselde, bateri ve gitara yer açabilmek için yatağını bile odasının dışına taşıdığından bahsetmiştir. Hip-hop ve House müziğin çok popüler olduğu bir Detroit mahallesinde büyüyen White, daha önce denenmemiş, yenilikçi ve yaratıcı şeyler üretebilmek için kendisini sürekli zorladığını belirtmiştir. Belgeselde, üç gitaristin buluştuğu ve sohbet ettikleri sahneler mevcuttur. Zirve (The Summit) olarak adlandırılan oturumlarda, üç gitarist birlikte birbirlerinin parçalarını da çalarlar. Bu bölümde gitaristler, “I Will Follow”, “Dead Leaves and The Dirty Ground” ve “In My Time of Dying” parçalarını birlikte çalmaktadırlar. Belgesel, üç gitaristin The Band grubunun The Weight isimli parçasını akustik gitarlarla doğaçlama bir şekilde çaldıkları sahne ile sona erer. İlk kez 2008 Toronto Film Festivali’nde gösterilen film, 2009 yılında Sundance Film Festivali’nde ve Berlin Uluslararası Film Festivali’nde yer almıştır. Film, 29. İstanbul Uluslararası Film Festivali 2010 kapsamında, Gürültü Ustaları adıyla gösterilmiştir. Film, eleştirmenler ve izleyenler tarafından genellikle olumlu eleştiriler almıştır. Jack White’ın ilk solo single’ı olan “Fly Farm Blues” da bu filmlerin çekimi esnasında 10 dakika içinde yazılmış ve kaydedilmiştir. Jack White kuşkusuz ki müzik aleminde, 2000’lerin ilk 10 yılına damgasına vuran isimlerden biridir. 2010 yılında döneminin bir başka başarılı ismi Brian Burton (Danger Mouse) ile aynı çatı altında buluşan White, Burton’ın Rome adlı albümünün “Two Against One” adlı single’ına eşlik etmiştir. 2011 Haziran’da 2 çocuğunun annesi Karen Elson’dan boşanan White, bu boşanmayı bir parti ile kutlamıştır. Kutsal evlilik birliğini bozma partisi adı altında bir de davetiye bastıran çift, yaptıkları basın açıklamasında güvenilir, sevgi dolu arkadaşlar ve ebeveynler

olarak kalacaklarına yeminli olduklarını belirtmişlerdir. Tüm bu sanatsal başarının arasına ufak bir magazinsel dedikodu: Jack White ile Von Blondies’ten Jason Stollsteimer arasında 2003 yılında büyük bir kavga çıkmış ve olay White’ın Stollsteimer’ı yere sermesiyle son bulmuştur. Detroit’in yerel internet sitelerinde verilen habere göre olay, 13 Aralık 2003’te Blanche’ın yeni albümü için verilen bir yemekte gerçekleşmiştir. Detroit Polis Departmanı’ndan bir yetkili, görgü tanıklarının verdiği bilgiye göre Jack White’ın, Stollsteimer’ı yere yatırıp yumruklamaya başladığının doğru olduğunu söylemiştir. Jason Stollsteimer, Jack White’ın herhangi birşey söylemeden üzerine saldırdığını iddia etmiş, yüzüne aldığı darbeler nedeniyle de hastaneye kaldırılmıştır. Konu Jack White olunca anlatıcak çok şey, yakıştıracak çok sıfat oluyor. 2000’li yılların başarılı ismi, White Stripes’ın beyni, kalbi, solisti, söz yazarı, piyanisti.. Döneminin en başarılı gitaristlerinden biri.. Yenilikçi, yaratıcı, yapımcı, müziğin oyun kurucusu.. Grammy ödüllü Rock Müzisyeni, ölmeden önce izlenmesi gereken 50 kişiden biri.. Baba, eski eş, eski sevgili ve işte bilmenizi öğrenmeniz gereken biri..JACK WHITE.


The strokes Sıradan olmanın ve yavaşlığın sorun olarak algılandığı günümüzde, bu olguları filme aktarmak mümkün müdür? Özellikle de vurdulu kırdılı, aksiyonun tavan yaptığı, yakın çekim ve hızla akan sahnelerin zorla izleyiciyi etkisine aldığı güncel sinema anlayışında!

Yazi: Barış Karamuço İllustrasyon: Burçin Pervin


Kari film çekmekten ziyade, sinema sanatını manipüle eden ve izleyenleri lümpen sınıfına sokmaktan başka bir işe yaramayan anlayışa sessizce başkaldıran ender yönetmenlerden biridir; Kari, sinemanın aksiyon ve duygu sömürücü klişelerden oluşmadığını, bilakis sıradan olanın ve kişinin başından geçen gündelik olayları anti kahraman karakterleri sayesinde izleyiciye sunulabileceğini göstermiştir. Bu sunuş, görsellik, konu, anlatım biçimi ve müziğin karışımı olarak en saf duyguları aktarabilme başarısı sayesinde Kari’yi günümüzde alternatif bir pencereden değerlendirmemize olanak vermektedir. Kari’nin filmografisinde Nói albínói ve Voksne mennesker konu bütünlüğü ve anlatım tarzı olarak birbirinin devamı niteliğindedir. Metinde bu iki film ele alınıp, kenarından köşesinden akılda kalan noktalarına değinilecektir.


Nói albínói uzak bir kasabada beyazlığın ortasında umutların unutulduğu, hayal kırıklığı ve sıradanlığın insanlara rehberlik ettiği olayların toplamından oluşur. Filmin başrolündeki anti kahramanımız Noi; yaşadığı ortamda hayalleri eşliğinde tutunma mücadelesi verirken, gerçeklikle temastan kaçan yapısı kendisini çıkmazlara sürüklemektedir. Yeni bir yere gitme arzusuna karşı toplumsal baskılar ve doğa koşulları Noi’yi kısıtlayan başlıca öğelerdir. Noi, kurtuluşu yaşadığı evin bodrumunda yarattığı gizli odasında bulur. Mekanın loş ve sıcak aydınlatması, Noi’nin cenin pozisyonunda uzanması anne özlemine yapılan vurgu, toplumdan soyutlanması gibi unsurlar filmin yap boz parçacıkları olarak izleyiciye sunulmaktadır. Kari’nin ikinci filmi olan Voksne mennesker, modern şehirde yaşayan bireylerin yalnızlıklarından yola çıkarak, sonu olmayan olaylar zincirinde bireylerin bireyleş(eme)me çabasını konu etmektedir. Bir yandan sistem ve hüküm süren rekabet ortamı, diğer taraftan kişi ve kişisel başkaldırı. Kutuplar arası çatışma; mimarinin esiri olan toplum ve postmodernizm saçmalamaması, cümlenin kendisi gibi. Ancak karikatürlerde bir araya gelebilecek bir yığın karmaşanın ortasında bir kamera ve akarak kendi yolunu bulan bir modern zaman absürt başyapıtı. Sadede gelelim; film farklı kutuplardan seçilen kişilerin, mekanların, müziğin


ve davranış biçimlerinin zıtlığı ile dikkat çekmektedir. Siyah beyaz çekilen filmi üç ana karakter götürmektedir. Esas oğlan Daniel, hiçbir işte dikiş tutturamamış, hayat boyu sorumluluk almaktan kaçmış; gecenin çökmesi ile eline aldığı boya ve kartonlarla duvarları boyayan grafiti sanatçısıdır. Roger, Daniel’in kankası olarak çıkar karşımıza. Hayali futbol hakemi olmaktır. Ancak fazla kiloları takıntılı davranışları yüzünden amacına ulaşmasına manidir. Son olarak Daniel’in aşık olduğu kız; Franc. Franc,fırıncı dükkanında çalışan sıradan bir kızdır. Sıradanlığın bozulduğu tek nokta; Franc’ın uyuşturucu ile olan ilişkisi ve sürekli uçuş halindeki kafasıdır. Siyah beyaz sahneler, ancak otobüs beklerken yan yana gelebilecek üç kişi ve aşk. Filmin konusunu açıklamak veya filmin en ilginç anı (yaklaşık olarak beş saniye süren renkli sahne) anlatmak bu yazının harcı değil. Çünkü Kari’nin filmlerinde sözden ziyade his egemen olduğu için her izleyici, bu görsel şölende kendine has parçalar bulacaktır. Bu yüzden yazıyı, Kari’yi tanıma ve onu keşfetme olarak yorumlamanızı istiyorum.

Son olarak; filmler bittikten sonra oluşan tatlı hüzünle (bunu Yeşilçam etkisi olarak tanımlıyorum) sizleri baş başa bırakıyorum. Sevgilerimle…


Band of Skulls Adını ilk okuduğumuzda bir çoğumuz ben bu grubu bilmiyorum demiş olabilir içinden. Halbuki Twilight serisini izlemeyenimizin kalmadığı güzelim dünyamda, aşina olmadığımız tek şey grubun sadece ismi olabilir. Kendileri şu an İngiltere’nin gitar dünyasında benzersiz sesleriyle sağlam bir yer edinmişlerdir. Yazi: Selim Efe


İlk olarak üniversite yıllarında tanışan Russel Marsden, Emma Richardson ve Matt Hayword Band of Skulls’un kurucularıdır.Kasım 2008’e kadar “Fleeing New York” adı altında Londra’da gece klüplerinde sahne alan ve demolar kaydeden grup, yaratıcılıkları ve farklı ses tınılarıyla hem müzik ve hem de sanat camiasında kendine kısa sürede bir yer edinmeyi başarmıştır. Grup elemanlarının üçü birden şarkı sözü yazabilme yeteneğine sahipken, Marsden ve Richardson’ın her ikisi birden iyi birer vokaldirler. Elbette ki bu durum onları diğer gruplardan daha avantajlı kılmaktadır. Band of Skulls, son yıllarda dünya çapında sıklıkla rastladığımız, albümü olmadan tek bir şarkı ile internette patlama yaratan ve dinleyicinin dikkatini çeken gruplardan biri olmuştur. Aynı dinleyici, eski moda CD’ler hazırlanana kadar, bu dijital dünya içerisinde yer alan paylaşımlardan, grup elemanları hakkındaki bilgilere de kolaylıkla ulaşabilmektedir. *Emma Richardson, (Bas/Vokal) “Meat Me At The Butchers” adlı bir resim sergisi düzenlemiştir. İlhamını da kuşkusuz, hafta sonları çalıştığı kasap dükkanından almıştır. İyi de bir yüzücü olan Emma, uluslararası yarışmalarda İngiltere için yarışmış ve bir çok madalya kazanmıştır. Richardson’un sayısı 20.000’i bulan bir albüm koleksiyonun bulunduğunu da söylemeden geçmeyelim.


*Matt Hayward, (Davulcu) ‘80’li yıllara damgasını vuran ve 3 kez Wimbledon kazanan John McEnroe ile tenis oynamıştır. Tabi bu şansın elde edilmesinde ünlü İngiliz Rock grubu The Troggs’un menejeri ile aynı menejere sahip olan ve Rolling Stones tarafından da desteklenen bir müzik grubunun içerisinde yer alan babasının etkisi büyüktür. *Russell Marsden’in (Gitar/Vokal) büyük büyük dedesi, Southampton’daki 3 karısı ve 16 gayri-meşru çocuğunu geride


bırakarak Titanik’e kaçak yolcu olarak binmiştir. Russell’in kendisi de büyük bir ölümcül kaza atlatmış olsa da dedesiyle benzer sonu paylaşmaktan kurtulmuştur. BoSThe band’in Shangri-La Music’den çıkardıkları ilk albümleri “Baby Darling Doll Face Honey” 9 Mart 2009’da ITunes Store üzerinden münhasıran yayınlanmış, yaklaşık iki hafta sonra yayını tamamen serbest bırakılmıştır. Albüm, Oxforshire’daki Radiohead’in Courtyard stüdyolarında kaydedilmiş, Los Angeles’daki House of Blues stüdyosında mixlenmiştir. Albümün yapımcılığını, kaydını ve mixini, Supergrass ve Badly Drawn Boy’dan tanıdığımız Ian Davenport üstlenmiştir. ITunes’un bu etkisi grubun, ABD, İngiltere, Fransa, Japonya, Avusturalya, Yeni Zelanda ve Hollanda’da, dijital dünyanın nimetlerinden faydalanan kitleye ulaşabilmesinde kolaylık sağlamıştır. Grubun en bilinen parçalarından biri olan “I Know What I Am”, ITunes’da bir hafta bedava yayınlanırken “Friday Night Lights adlı TV dizisinin 4 Mayıs 2010 tarihinde yayınlanan bölümünün soundtrack parçası olarak seçilmiştir. Aynı albümden öne çıkan bir diğer parça, başta da belirttiğim gibi bir çoğumuzun Twilight:New Moon’dan kulak aşinalığımızın olduğu “Friends”dir.Grup 23 Mart 2010’da içerisinde parçanın canlı kaydının,stüdyo kaydının ve de videosunun yer aldığı bir EP yayınlamıştır. Geçtiğimiz yıl BoSThe band’i epey meşgul etmiştir. 2010’un başlarında SXSW Festival’de sahne alan grup, Mart ayında Black Rebel Motorcycle Club’ın sponsorluğunda Midwest’i fethetmiştir. Aynı ay bir Fransız TV

programı olan “Taratata” ya konuk olan grup elemanları, John & Jehn ile birlikte bir Rolling Stones eseri olan “Sympathy for the Devil”ı yorumlamışlardır. BoSThe band Nisan 2010’da Amerikalı ve Kanadalı,Mayıs ayında ise biletleri tüketen İngiliz müzikseverlerin karşısına çıkmıştır. Haziran ayını da İngiltere’de geçiren grup, Temmuz’da bir Avusturalya radyosu için Goldfrapp’in “Strict Machine” nini coverlarken, 4 Eylül’de Lancashire County Cricket Ground’daki Muse konserinin ön gruplarından biri olarak sahne almıştır. Band of Skulls son olarak karşımıza bir konser albümü olan “Live on KCRW’s Morning Becomes Eclectic” adlı albüm ile çıkmıştır. Sonuç olarak farklı tınıları ile beni etkilemiş olan bu topluluk “stoner rock” bazlı tarzlarıyla sevdiğim gruplar listesinde yerini almıştır. İnternet video paylaşım sitelerinde izlediğim canlı performanslarıyla da ne kadar iyi olduklarını gözler önüne seriyorlar. Türkiye’de henüz konser vermediler ama en kısa zamanda ülkemizi ziyaret etmelerini sabırsızlıkla bekliyorum.


Cat’s Eyes Indie dünyası The Horrors’dan yeni bir albüm beklerken, grubun vokalisti Faris Badwan yeni projesi Cat’s Eyes ile herkese bir 2011 sürprizi yaptı. Yazi: Petek Samatyalı


Badwan’in Kanadalı opera sopranosu ve multi-enstrümantelist Rachel Zeiffra ile kurduğu Cat’s Eyes, ilk konserlerini Vatikan’daki bir bazilikada -ve hatta birkaç kardinalin katılmıyla- vermesi ile şimdiden bildiğimiz günümüz gruplarından ayrıldı bile. The Horrors’ın enerjik vokalini yeni projesinde de aynı şekilde görmeyi bekleyenler, büyük şaşkınlığa uğrayacak. Saykodelik ve senfonik bir sakinlik içerisinde 50’ler ve 60’lar tadında deneysel bir müzik icra eden grubun kategorisi dream-pop olarak da nitelendirilebilir. Beach House’un kilise müziğiyle karışmış bir türü de olabilecek tınılar icra eden ikilinin ilk albümünün adı da ‘Cat’s Eyes’. Grubun kendilerine yapılan ‘gotik’ yakıştırmasından ise oldukça rahatsız olduğu haberler arasında. Badwan, türlerinin ‘org ağırlıklı’ veya ‘hayaletimsi’ olarak tanımlanacağından emin.


Grubun albümü çok büyük ihtimalle gelmiş geçmiş en iyi çıkış albümleri listesinde yer alması şüpheli gözükse de, Pitchfork sınavını 10 üzerinden 7.9 ile veren başarılı bir albüm olduğu ve günümüzün tekdüze indie rock gruplarının işgal ettiği bağımsız piyasaya yeni bir soluk getirdiği kesin. Badwan’in ana grubu The Horrors’ın ilk albümlerindeki çiğ ve hareketli hava sonrası, Joy Division tadında oturaklı bir hava benimseyişi de Cat’s Eyes’a fazlasıyla yansımış durumda. Albümden çıkan ilk şarkı, yine grubun adını taşıyan, baştan sona catchy bir havaya sahip olan ve belki de grubu en iyi yansıtan şarkı ‘Cat’s Eyes’. Badwan ile Zeiffra’nın vokal tonları arasındaki kontrast, ‘Face In The Crowd’ gibi düet yaptıkları şarkılarda Zeiffra’nın pürüzsüz sesini iyice ortaya çıkararak dinleyiciyi kendine hayran bırakıyor. ‘Over You’ albüm geneline göre daha hareketli, ‘Sunshine Girls’ ise bunun ötesinde baştan sona saykodelik bir havada. ‘Love You Anyway’, ‘The Best Person I Know’ ve ‘I Knew It Was Over’ gibi şarkılar da inanılmaz bir melankoli yüküne sahip. Özellikle ‘Not A Friend’ gibi berrak ve samimi sözleriyle dikkat çeken parçalarla dolu bir albüm Cat’s Eyes. Tüm zamanların olmasa bile bu yılın en değişik albümlerinden birine imza atmış durumda Cat’s Eyes. The Horrors severler ve değişik tatlar arayanlar mutlaka denemeli. Not: Grubun tamamen saykodelik etkileşimli ve neredeyse ev yapımı kısa müzik videolarını ve Vatikan performanslarını da internet sitelerinden izlemek mümkün.

Kapak  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you